Main Content RSS FeedÖnceki Yazılar

YAKINDA: Mutlu olmak insan tabiatına aykırı mı? »

lol+freud+_6ab1f666835aefe8494c4834d2446330“… Bilimsel keşiflerle mutlu olmak ucuz bir mutluluk. Soğuk bir havada ayağını yorgandan dışarı çıkarıp tekrar içeri sokmak gibi. Tren olmasaydı sevdiklerimiz uzağa gitmeyecekti. Biz de seslerini duymak için telefona ihtiyaç duymayacaktık. […] Bebek ölümlerini azaltmak neye yaradı? Şimdi doğum kontrol yapmak zorundayız. Yine eskisi kadar çocuk büyütebiliyoruz. […] Sıkıcı ve zevklerden mahrum isek ızdıraplarla dolu bir ömrü uzatmak, uzun yaşamak neye yarar? Bir kurtarıcı bekler gibi ölümü beklemekten başka? …” (Unbehagen in der Kultur – Mutsuzluk Kültürü, 1929)

Evet, bu kitapta Freud’un en çok sorguladığı şey modern insanın mutsuz olması. Sanki Freud içten içe bir rahatsızlık duyuyor bu yüzden: “Ulan elimizde teknoloji var, b.k gibi para var, hâlâ daha ne istiyoruz ki? Nevroz, psikoz, katliam, soykırım, dünya savaşı bitmiyor” diye sorup duruyor. Tabi bu sorgulamanın  yapıldığı zaman dilimi de önemli:

Birinci dünya savaşı yeni biteli henüz 10 yıl olmamışken dünya ikinci bir savaşa doğru gidiyor. Rusya’da vaadlerini tutmayan bolşevikler totaliter bir rejim kurmuşlar, devrim evlâtlarını yemiş. Eski devrimciler bir gecede muhafazakâr olmuş. Yargısız infazlar, sürgünler, gözaltında kayıplar,… Komünizm çoktan işçilerin korkulu rüyası olmuş bile! (Bkz. “Derin MAЯҖ kitabı)

Ya kapitalizm? Sigmund Freud bu kitabın el yazmalarını matbaya teslim ettikten bir hafta sonra Wall Street’teki meşhur kriz patlak vermiş; 1929 buhranı başlamış. Tıpkı 2008’de olduğu gibi kendi bankaları tarafından işgal edilip yağmalanan Amerika perişan bir halde. (Bkz. “Banka Ordudan Tehlikelidir!kitabı) Fakat Atlantik’in karşı yakasında da durum parlak değil: Irkçılığın ve faşizmin yükseldiği bir Avrupa’da Freud gibi Yahudiler için vaziyet her geçen gün kötüleşmekte. İşte böyle bir ortamda insanın mutlu olma imkânını sorguluyor Freud:

“… İnsan bir şeyden haz alabilmek için o şeyin yokluğunu, ızdırabını tatmaya muhtaç. Açlık gibi, soğuk gibi, yalnızlık gibi. Ama istenen bir kere ele geçti mi verdiği haz sönüp gidiyor. Yani geçici şekilde tatmin olmak mümkün ama mutlu bir halde sürekli kalmak imkânsız. Mutlu olmak insan tabiatına aykırı mı yoksa? …”

Kemalizmin dinsel kökenleri »

“… Dini zorla ve tek vuruşta yok etmeyle başlamak kesinlikle anlamsız. Çünkü bu çaba neticesiz kalacaktır. İnanan kişi, inancının ne iddialarla ne de yasaklarla kendisinden sökülüp atılmasına izin vermeyecektir.[…] Eğer bizim Avrupalı uygarlığımızdan dini kovmak istiyorsanız bunu ancak başka bir doktrinler sistemi aracılığıyla yapabilirsiniz ve böyle bir sistem de başlangıçtan itibaren kendini savunmak için [jüdeo-kretyen] dinin tüm ruhbilimsel niteliğini alacaktır -aynı kutsallık, katılık ve hoşgörüsüzlük, aynı düşünce yasağı …”

 (Sigmund Freud, Bir Yanılsamanın Geleceği, 1927)

 

Eleni Karaindrou »

Uluslararası İlişkilerde Kaos(!) »

Bugünlerde uluslararası alanda en çok satan kitaplar arasında yer alan “Kaos: Yeni Bir Bilim Yapmak (Chaos: Making New Science)” isimli kitabı okuyorum. Kitapta hepimizin az çok bilgi sahibi olduğu kaos teorisi hakkında ilgi duyanlar için temel düzeyde bilgilere yer veriliyor, tavsiye ederim.

Kitabı bulmam ve okumam ise “Foreign Policy” sitesinde bir yazı vesilesi ile oldu. Kaos teorisinin uluslararası ilişkiler ve çatışma durumlarına bakış açısına değinen oldukça kısa bir yazıydı. Yazıda genel olarak, 50. yılını doldurmuş olan kaos teorisinin  uluslararası ilişkiler alanında uygulaması olup olamayacağını sorguluyor. Aynı zamanda bu konuda okunması gereken bazı kaynaklara da dikkat çekiyor.

Şöyle ki, kaos teorisinin ilk ortaya çıkışı aslında yaşamın belirli-sabit bir döngü çerçevesinde gerçekleşen bir olgu olmadığının ortaya koyduğu bir arayış… Bu nedenle rasyonel mantığa göre yapılandırılan bir bilim sistemi “yaşam”ı açıklamakta yetersiz kaldığı düşünülüyor. Ya da bizim “sebep- sonuç” ilişkisi içerisinde alakasız gördüğümüz sebepler hiç beklenmedik sonuçlar ortaya koyabilir. İşte kaos teorisi de meydana gelen böyle bir “kaosu” açıklama çabası içerisinde.
Ayrıca kaos teorisi şu an bilgisayarlarda geçerli olan 0-1 mantığının yaşam geçerli olmadığını, bir olgunun belirsiz, yani aynı anda hem doğru hem yanlış (hem 0, hem 1) olabileceğini iddia ediyor. Mesela en basit örnekle açıklarsak 2×2’nin “4” olduğu kesin değil. Farklı hesaplamalarla farklı sonuçlar elde edilebilir. Bu yüzden bilgisayarların 0-1 mantığı bile tartışmaya açılmış durumda. Artık “kuantum bilgisayarların geliştirilmesi için çalışmalar yürütülüyor. Mesela Google ve NASA tarafından yürütülen bu proje bu örneklerden bir tanesi.

Sadece matematik ya da bilgisayar teknolojisi alanında değil tabi. Aynı durum yaşamın diğer alanları için de geçerli. Konu hakkında az çok malumatı olanlar Kuantum Mekaniği ve “Schrödinger’in Kedisi” deneyini bilirler. İlgisini çekenler için de internette birçok kaynak mevcut.  Yine Alev Alatlı’nın da bu konu hakkında bazı eserleri var.

Konuyu uluslararası ilişkiler boyutunda düşünürsek yine benzer sonuçlarla karşılaşabiliriz. Bu minvalde yaşanan gelişmelere “kaos” penceresinden baktığımız zaman, her şeyi salt sebep-sonuç ilişkisi ve tamamen doğru ya da yanlış çerçevesinden açıklamak makul durmuyor. Bunun yerine daha kapsamlı ve çok boyutlu düşünülmesine Read the rest

Bilimin ilerlemesi insanlık için gerileme mi olacak? »

  1. Tıp ilerledi, özürlü ceninleri yok mu etmeliyiz?
  2. Dünyaya gelmiş olanların özgürlükleri gelmeye hazır olanların yok edilmesine kadar genişletilebilir mi?
  3. İngiltere tartışıyor, otistik olduğu tesbit edilen cenin için de kürtaja başvurulmalı mıdır?
  4. Genetik dünyasındaki gelişmelerle, hukuk sistemi birarada kusursuz ırk peşinde koşma riskinin neresindeyiz?

Belkıs Kılıçkaya soruyor, bilim adamları yanıtlıyor, anne ve babalar çocuklarının hikayelerini anlatıyor.

Belkıs Kılıçkaya, Haber Türk – Doğru Açı, bu akşam saat 22.15′te izleyin.

 

… Bu konuda okumak için makale…

… Bilimin ideolojileşmesi üzerine e-kitap…

Bir pozitivizm eleştirisi

Hayatta en kötü mürşit ilim ve fen olmasın sakın? Eğer Atatürk bir kaç yıl daha yaşasaydı o meşhur sözünü geri alır mıydı acaba?… Ateşi keşfetmeden önceki insanlık ile bugünkü “uygarlığımızı” karşılaştırdığımızda hiç yol almadığımız söylenebilir. Bundan 200 bin yıl öncekomşusunun yiyeceğini çalmak için başına taşla vuran neandertal insani ile 2003 yılında Irak in petrolünü çalmak için bir milyon ıraklı sivili öldüren (veya buna seyirci kalan) homo economicus ayni uygarlık seviyesinde. Aralarındakitek fark kullandıkları silahların teknolojik üstünlüğü. Teknoloji ve bu teknolojinin uygulanmasını mümkün kılan bilimsel buluşlar sıradan insanlar kadar bilim adamlarının da gözlerini kamaştırdı. Bugün karşımıza kâh bilimci (scientist), kâh deneyci (ampirist) olarak çıkan ahlâkî-felsefî bir duruş var. Bu duruş eğitim sistemimize ve resmî ideolojimize öyle derinden işlemiş ki sorgulanması dahi çok sayıda insanı öfkelendirebiliyor, rejimin savunma mekanizmalarını harekete geçirebiliyor. Bilim ve teknolojinin insanlığa otomatik olarak barış getireceğinden şüphe etmek neredeyse bir suç. Buna cüret edenler gericiliklebağnazlıkla suçlanabiliyor. Pozitivizm ve “modern” yaşam üzerine yazılmış makalelerimizin bir derlemesini 75 sayfalık bir kitap halinde sunuyoruz. PDF formatındaki bu kitabı buradan indirebilirsiniz.

 

Sosyal medya birleştiriyor mu yoksa yalnızlaştırıyor mu? »

Güzellik / Cazibe / Attraction / Sex Appeal / الجمال »

cazibeNe değildir?

Rönesans’tan bu yana lisanı bozulan Batı insanı güzel ile cazip arasındaki farkı bilemiyor. Meselâ Sigmund Freud 1930’da yazdığı “Unbehagen in der Kultur – Mutsuzluk Kültürü isimli kitapta şunları söyleyebilmiştir:

“… Güzellikten zevk almanın garip, hafifçe zehirleyici bir duygu niteliği vardır. Güzelliğin görünür bir kullanımı yoktur; onun için belirgin bir kültürel gereklilik de yoktur. Yine de uygarlık onsuz olamaz. … Ne yazık ki psikanaliz de güzellik hakkında pek bir şey söyleyememiştir. Kesin gibi görünen tek şey cinsel duygu alanından türediğidir. Güzellik sevgisi amacına ket vurulmuş bir dürtüye mükemmel bir örnektir. “Güzellik” ve “cazibe” özgün olarak cinsel nesnenin nitelikleridir …”


mal_pazari_3Gerçekte güzellik insan ruhu içindir, cazibe hayvan ve insanda ortak olan hayvanî nefs içindir. Güzel niteliktir, indî bir vasıftır; cazibe ise niceliktir, objektiftir. 90-60-90 ölçülerinde bir kadın her erkek gözü için aynı derecede cazip olabilir. Ama bir kadına aşık olan erkek güzelliğini ölçemez, rakamla, mantıkla açıklayamaz. Güzellik objektif olsaydı bütün erkekler aynı kadına aşık olurdu. Güzellik indî, mal_pazarisübjektiftir. Ama cazibe objektiftir. Aynı mankenin çıplak etini kullanarak milyonlarca insana gazoz, av tüfeği, dondurma ve otomobil satabilirsiniz. Zaten bunun içindir ki Batı’da ve cereyanda kalmış şark ülkelerinde “güzellik yarışması” denen cazibe yarışmaları düzenlenir. İnsanlar koşu yarışındaki gibi “güzellikte birinci, ikinci,… sonuncu” gelirler. Objektif kriterler aslında güzellik (beauty / beauté) ölçmez, cazibe ölçer (Attraction / attrait / sex appeal). Bu yüzden kasap vitirinindeki etler gibi sunulan insan bedeni mallaşır, eşyalaşır (Bkz. Şeyleştirme, Reification, Chosification). Haliyle güzellik(!) yarışmaları da mal pazarı gibi görünür.

Nedir?

Güzellik Aşk’ın dış dünyadaki yansımasıdır. Aşık olduğum kadını güzel bulurum. Bunun için “Güzelliğin on par’etmez / Bu bendeki aşk olmasa” demiştir Aşık Veysel. Mevlânâ Hazretleri de aynı hakikati şu beyitlerle anlatır Mesnevî’de:

“… Halife Leylâ ya dedi ki: “Mecnun’un perişan olmasına, sapıtmasına sebep olan Leylâ sen misin? Sende başka güzellerden daha fazla bir güzellik yoktur.” Leylâ; “Sen sus, çünkü, sen Mecnun değilsin.” diye cevap verdi …”

Doğayı da güzel bulan biziz. Yani güzellik indî (sübjektif) bir yargıdır aynı zamanda. Dağlar, denizler ve balıklar kendilerinin “güzel” olduklarını bilmezler. Güzelik, cazibenin aksine biyolojik/hayvanî fayda vaad etmeyen bir çekimdir. Batan güneşi, sonbaharda dökülen yaprakları, kutuplarda gezen bir balinayı güzel bulabiliriz. Güzellik ile cazibeyi birbirine karıştıran Freud’a ne cevap vermeli? “Hayvanları çok severim, ızgara lüfere ve fırında kuzuya bayılırım!”

 

Tavsiye Okuma

Makaleler

E-Kitaplar

Kitaplar

  • Resim Sanatında Hakikat / Jacques Derrida
  • Yargı yetisinin eleştirisi, Immanuel Kant
  • Ahlâkın ve dinin iki kaynağı, Henri Bergson
  • Madde ve bellek, Henri Bergson
  • Gezgin ve gölgesi, F. W. Nietzsche
  • İnsanca pek insanca, F. W. Nietzsche

 

Kafalarımız işgal altındayken topraklarımızı kurtarabilir miyiz? »

“… İngiliz ve Fransızlar başta olmak üzere, Avrupalılar sadece İslam topraklarını işgal etmediler; aynı zamanda klasik İslam geleneğiyle irtibatını koparmış yeni siyasi ve fikri elitler ürettiler. Modernleşme adına yaşanan sekülerleşme ve köksüzleşme, İslam toplumlarında Batı’ya karşı derin bir şüphe yarattı. Bugün bu şüphe, yaşadığımız kolonyalizm sonrası dönemde de devam ediyor […] Avrupa’nın emperyalizmini ahlaki ve son tahlilde arızi bir sorun olarak gören elitler, modernleşmek için Avrupa’ya benzemek gerektiğine de aynı kesinlikle inanmışlardı. XX. yüzyıldaki pek çok bağımsızlık savaşının ardından Batılılaşmanın bir resmi devlet politikası haline gelmesi, bu çelişkinin çarpıcı örneklerinden biridir. Emperyalist Avrupa’yla ‘uygar Avrupa’ arasındaki bu çelişki, modernite projesinin sorgulanmaya başlandığı XX. yüzyılın ikinci yarısına kadar devam edecektir …” 

(İslam ve Batı, İbrahim Kalın)

 

… Bu konuda okumak için…

 

 İslâmcılık, Devrim ile Demokrasi Kavşağında

Müslümanca yaşamak için devletin de “Müslüman” olması mı gerekiyor? Bu o kadar net değil. Çünkü İslâm’ın gereği olan “kısıtlamaları” insan en başta kendi nefsine uygulamalı. Aksi takdirde dinî mecburiyet ve yasakların kanun gücüyle dayatılması vatandaşı çocuklaştırıyor ister istemez. İyi-kötü ayrımı yapmak, iyiden yana tercih kullanacak cesareti bulmak gibi insanî güzellikler devletin elinde bürokratik malzeme haline geliyor. 21ci asırda Müslümanca yaşamak kolay değil. Yani İslâm’ın özüne dair olanı, değişmezleri korumak ama son kullanma tarihi geçmiş geleneklerden kurtulmak. AKP’yi iktidara taşıyan fikrî yapıyı, Demokrasi-İslâm ilişkisini, İran’ı ve Milli Görüş’ü  sorguladığımız bu kitabı ilginize sunuyoruz. Buradan indirebilirsiniz.    Müslüman’ın Zaman’la imtihanı

Sunuş: Müslümanlar dünyanın toplam nüfusunun %20’sini teşkil ediyorlar ama gerçek anlamda bir birlik yok. Askerî  tehditler karşısında birleşmek şöyle dursun birbiriyle savaş halinde olan Müslüman ülkeler var. Dünya ekonomisinin sadece %2-%3′lük bir kısmını üretebilen İslâm ülkeleri Avrupa Birliği gibi tek bir devlet olsalardı Gayrı Safi Millî Hasıla bakımından SADECE Almanya kadar bir ekonomik güç oluşturacaklardı. Bu bölünmüşlüğü ve en sonda, en altta kalmayı tevekkülle(!) kabul etmenin bedeli çok ağır: Bosna’da, Filistin’de, Çeçenistan’da, Doğu Türkistan’da ve daha bir çok yerde zulüm kol geziyor. Müslümanlar ağır bir imtihan geçiyorlar. Yaşamlarını şekillendiren şeylerle ilişkilerini gözden geçirmekle başlıyor bu imtihan. Teknolojiyle, lüks tüketimle, savaşla, kapitalizmle, demokrasiyle , “ötekiler” ile ve İslâm ile olan ilişkilerini daha sağlıklı bir zemine oturtabilecekler mi? Müslüman’ın Zaman’la imtihanı adındaki 204 sayfalık bu kitap işte bütün bu konuları sorgulayan ve çözümler öneren makalelerden oluşuyor.

 

Teslimiyet / submission / soumission / تسليم »

Bazen zordur kolay olanı seçmek. İnsan sebeplere güvenir, eşyaya, topluma, makam sahibi insanlara umut bağlar. Sebeplerin neticeleri içerdiği vehmiyle hareket eder. (Bkz. Derin Lügat, Sebep-Sonuç) Sebeplerde kudret arar:

“…Gereklilik fikri algılarımızla teyid ettiğimiz bir şey değil. Demek ki içimizden gelen bir izlenim bu veya düşüncelerimizin sonucu.[…]Neticede gereklilik ya da sebep-sonuç ilişkisi (=illiyet) varlıklardan kaynaklanan bir olgu değil. Biz olayları gözlerken onları sebep ya da sonuç olarak birbirine bağlıyoruz. Gereklilik bizim düşünme alışkanlıklarımızın bir sonucu. “yan yana” gelen, aynı anda olan veya biri diğerinden önce meydana gelen olayları birbirine bağlamak için ürettiğimiz açıklamalar bunlar. Geçmişte olmuş olan şeylere bakarak gelecekte de böyle olacağı beklentisi içine giriyoruz. Akıl yürütme değil alışkanlıktır insanın rehberi. Eğer alışkanlık olmasaydı hiç bir şeyden emin olamazdık ve belleğimizde o an taze olanlar ve hemen o sırada algıladıklarımız dışında hiç bir şey bilemezdik. Gereklilik hissi olmasaydı insanlar ne hareket edebilirlerdi ne de düşünebilirlerdi….” (David Hume / Human Understanding)

Olaylar gerçekte kolyedeki inciler veya bir labirentin odaları gibi birbirlerine bağlı değillerdir. Bir Olay olmadan önce yoktur ki. Akl-ı meaş olayların olma ve birbirlerini tetikleme ihtimallerine bakarak bir “harita” oluşturur. Biz bu haritaya bakarak “doğru ve iyi” kararlar veririz. Oysa Hayat görünmez, yaşanır. Yani başımıza gelen olaylar mekânsal değil zamansaldır. (Bkz. “Zaman Nedir?” isimli e-kitap)

Bu yüzden insanların hürriyet sahası okun doğru atılmasıdır. Hedefi vurmak istemek ne kötü bir kalp hastalığı, ne büyük bir kibirdir! Aspirin baş ağrısını geçirme neticesini ihtiva etmez; sadece asetilsalisilik asit vardır terkibinde. Bunun için Gazâlî Hz. Buyurmuştur ki:

“Ateş ile pamuk yanyana gelince pamuk yanar. Sanırsın ki ateş pamuğu yaktı. Eğer ateşte böyle bir kudret olsaydı su ateşi söndürmezdi”

ALLAH bir şeyi yaratırken sebepleriyle yaratır. Bu beşerî sebepler aklımıza perdelenirse aciz kalırız ve mucize deriz. (En’âm, 6/106; Ra’d, 13/16; Zümer, 39/62; Ğâfir, 40/62) Aslında mucizelerin de sebepleri vardır ama bizce mâlum değildir. (Yâsin 82)

Tavsiye Okuma

Makaleler

Kitaplar

  1. Mektubat, Ici cilt (İmam-ı Muhammed Masum Hz.)
  2. Hikem-i Ataiyye (Ataullah İskenderî Hazretleri)
  3. Derin Lügat, Sebep-Sonuç bahsinde verilen kaynaklar,
  4. John Locke, David Hume ve Ludwig Wittgenstein’ın “causality” üzerine yazdıkları denemeler
  5. Hume ve Wittgenstein’ın süphecilik / septisizm, kesin bilgi ve hata konulu denemeleri
  6. Yalın Aklın Kritiği (Immanuel Kant)
  7. Zaman algısı ve Zaman’ın kavramsallaştırılması hakkında Essai sur les données immédiates de la conscience:  Henri Bergson‘un 1888′de yazdığı doktora tezi.

 

Din siyaseti yönetmezse siyaset dini yönetir »

din-siyaset

Türkiye Cumhuriyeti’nde Alevîlere zorla Sünnî İslâm öğretiliyordu ve Sünnîlerin başörtüsü devlet dairelerinde uzun zaman yasak idi. Türk Ordusu’nun istihbaratı camileri ve namaz kılanları fişliyordu. Hristiyan Ermenilerin ne kiliseleri, ne yetimhaneleri ne de cemaat lideri seçimleri özgürce yapılamıyordu. Rumların ruhban okulları özgür değildi. Yahudiler diğer gayrı Müslimler gibi askerde ayrımcılığa uğruyordu. Ateistlerin kitapları, internet siteleri yasaklanabiliyor, kapatılabiliyordu. Gayrı Müslimlerin alın teriyle biriktirdikleri vakıf malları 1970′lerde gasp edildi, uzun süre geri verilmedi.

Sahi Laiklik neye yarıyor?

“Laiklik din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasıdır” diye ezberletildi bize okullarda. Çağdaş, uygar, gelişmiş ülkelerin seviyesine çıkmak için gerekliydi güya.“Sakın ha sakınçocuklar!” derdi öğretmenimiz, “laiklik dinsizlik demek değildir”.

Aslında yerli malı değil; Fransızlar Vatikan’ın baskısından kurtulmak için icad ettiler laikliği. T.C. usulü Alaturka laiklik ise babasının ceketini giymiş bir çocuktaki gibi iğreti duruyor üzerimizde. Eline sopayı geçiren “laiklik adına” patlatıyor “ötekine”. Zenciyi zenciye kırdırmaktan başka bir işe yaramadı bu güne kadar: Varlık Vergisi, 6-7 Eylül olayları, 28 şubat…

Elinizdeki bu kitap son yıllarda Türkiye’nin gündemine gelen, birbirinden ayrı gibi duran ama çekirdeğinde Yobaz Laiklik Meselesini barındıran konuları ele alıyor. Buradan indirebilirsiniz.