RSS Feed for This Post

Şans, Kader, Özgür İrade ve Zaman(1)

“…Açık konuşalım, şu veya bu meselede suçsuz olduğumu iddia etmiyorum. Ben suçluyum, siz değilsiniz. Aferin! Ama itiraf edin ki benim yerimde olsaydınız siz de aynısını yapardınız. Belki daha az istekli olurdunuz. Ama şu ya da bu şekilde yapardınız. Tarih kitapları gösteriyor ki hemen herkes kendisine emredileni yapar. Kusura bakmayın ama bir istisna teşkil edeceğinizi sanmıyorum. Şanslısınız ki iyi bir yerde ve iyi bir zamanda doğdunuz. Ne birisi gelip karınızı ve çocuklarınızı öldürüyor ve ne de kimse size başkalarının karısını ve çocuklarını öldürmenizi emrediyor.  Şükredin o halde. Ama aklınızdan hiç çıkarmayın, belki benden daha şanslısınız ama benden daha iyi değilsiniz. Bunu zannedecek kadar kibirli olduğunuz anda tehlike başlar. Zalim devletlerin karşısına insan ya da insanlık konur  ama devletlerin de insanlardan oluştuğu unutulur genellikle. Çoğu sıradan insanlardır bunlar.  Kendi sıradan hikâyeleri, küçük hayatları vardır. Bir dizi küçük ADIM neticesinde kendilerini bir kâğıt parçasının ya da bir tüfeğin “iyi” tarafında bulmuşlardır. Ötekiler ise “kötü” taraftadırlar. Rastlantılardan oluşan bu güzergâh bir seçim ya da temayül meselesi değildir. Ekseriyetle işkence mağduru insanlar iyi olduklarından eziyet görmezler. İşkenceciler kötü oldukları için yapmazlar bunu.” (1)

Bir uluslararası insan hakları mahkemesinde hakimsiniz. Karşınızda Gazze’ye ambargo uygulamaktan ve sivillere işkence yapmaktan yargılanan bir katil var: Avigdor Liberman’ın sağ kolu, İsrail ordusunda görevli bir subay. Daha hızlı ve ucuz biçimde insan öldürmek için plan yapmış ve uygulamış. Kendisini yukarıdaki sözlerle savunuyor. Kararınız nedir? Beraat? Müebbet? İdam?

belki benden daha şanslısınız ama benden daha iyi değilsiniz” cümlesini hatırlayın. Karşınızdaki katil yaptıklarının suç olduğunu kabul ediyor ama onu bu suç anına götüren ADIMLARIN bir rastlantılar serisi olduğunu söylüyor. Katilimiz pozitivist felsefeyi benimsemiş bir subay. Kararlarımızın,  davranışlarımızın determinist biçimde oluştuğunu savunuyor.

Dosyası var elinizde: Asker bir ailenin çocuğu. Irkçı gençlik derneklerinde geçen orta okul ve lise yılları, beyin yıkama, zorunlu askerlik, orduda kariyer yapma arzusu… Katilin hayatı boyunca içinde bulunduğu her durum bir sonraki durumu doğurmuş. Bu “kader kurbanına” katil olMAma fırsatı hiç verilmemiş. Yani katili cezalandırmaya hakkınız yok(!)

Bu katil sizce özgür müydü yoksa onu cinayet işlemeye götüren ADIMLAR bir “rastlantılar zinciri” midir? Rachel Corrie ya da Furkan’ı bu katilden ayıran tek şey şans mıdır?

Kendi hayatınızı gözden geçirin şimdi. Her yeni dönem bir öncekinin kaçınılmaz sonucu muydu? Başka bir okula gitseydiniz? Başka bir meslek seçseydiniz? Başka bir mahallede otursaydınız bugün hayatınız nasıl olurdu? Bu “rastlantılar zinciri” bu ADIMLAR yabana atılacak ADIMLAR değil.

Adımlardan oluşan bir rastlantılar zinciri

Paris yakınlarında bir yerdeyim. Hava soğuk. Uzun süredir kesintisiz yağan kar evleri, yolları, kaldırımları kaplamış. Şehir bembeyaz bir örtünün altında. Sabit bir hızla karda yürüyorum. Ayaklarımdaki botlar karın üzerinde izler bırakıyor. Eşit büyüklükte, simetrik izler bunlar: Sağ, sol, sağ, sol,…  Ben gittikten sonra buraya gelip izlerimi görmüş olsanız nereden gelip nereye gittiğimi görebilirsiniz. Hatta izlerin derinliğine bakarak ağırlığımı, yürüme hızımı kestirebilirsiniz. Ayak izlerime basarak ters yönde yürüdüğünüzü farz edin bir an için. Geçmişe yapılan bir yolculuk gibi. Oysa bu “zaman yolculuğu” ancak bir vehim olabilir. Çünkü hareketlerimin karda bıraktığı izler hareketimin kendisi değil. Hareket ettiğim esnada dinamik bir süreç var. Her an fikir değiştirebilirim. Durabilirim, koşabilirim, kendimi yere atıp karlarda yuvarlanabilirim. Oysa hareket olup bittikten sonra “geçmiş olan sürenin” Mekân’daki izleri dinamik değil. Tersine. Sayılabilir, ölçülebilir, objektif olarak gözlenebilir.

Zaman geçip gittikten sonra “geriye” dönüp BAKtığımızda geçmişimiz bir şehrin yollarına benziyor. Hayatın önemli seçenekleri birer köşe başı gibi. Suçlarımız, başarılarımız, düş kırıklıkları,  ikiye, üçe ayrılan kavşaklar, kararsızlık içinde dönüp durduğumuz meydanlar, çıkmaz sokaklar… Peki hayatın kendisi, şu an, şu yaşamakta olduğumuz an böyle mi? Geçmişimiz katılaşmış, kristalize olmuş, Mekânlaşmış. Oysa hayatın hammaddesi Mekân değil Zaman! Hayatın yaşanması gerekir, GÖRünmesi değil!

Nereden geliyor bu aldanma? Başımızın her tarafında gözlerimiz olsaydı ve dört yöne aynı rahatlıkta yürüyebilseydik geçmişten bahsederken “geriye dönüp bakmak” demeyecektik. Aklımız (=gözümüz) Mekân ile terbiye ediliyor. Sirk için terbiye edilen bir aslan gibi. Yeni yetenekler kazanırken eskilerini kaybediyor sirk aslanı. Kamçı sesi duyunca bir çemberden atlıyor ama artık avlanmayı unutmuş. Önüne konan kaptaki eti yiyor.

Yarın güneş yükselirken yerdeki karlar eriyecek. Çünkü karın “özü” olan su ısındıkça sıvı hale geçecek. Su molekülleri özgür iradeye sahip değiller. Dünyanın neresinde olursa olsun suyun parametrelerine baktığımızda onun geleceğini önGÖRebiliriz. Yani sıcaklık, hava basıncı vb koşulları gözleyerek suyun donacağını, eriyeceğini, buharlaşacağını söylemek mümkün. Geçmişe “dönüp baktığımız” gibi geleceği de GÖRebiliyoruz, hızlandırarak… Hatırlayın: Hayatın yaşanması gerekir, GÖRünmesi değil. İşte bu yüzden “Sirk aslanı artık avlanmayı unuttu” diyorum. geçmişe BAKarken Mekânlaştırdığımız hatıralarımız yüzünden geleceği de bir mümkün yollar haritası sanıyoruz. Sanki geride bıraktığımız ayak izlerine benzer, önceden çizilmiş yollar varmış gibi tahayyül ediyoruz.

Geçmişte aldığımız kararlara bakarak bir harita çizmek ve geleceğin de bir tür harita olduğunu sanmak… Adeta dikiz aynasından gerideki yola bakarak öndeki virajları, kavşakları tahmin etmeye çalışan bir sürücü gibi yaşıyoruz hayatı. Özgür olduğumuzu tam anlamıyla bilMEdiğimiz için bu özgürlüğü yaşayamıyoruz! Önceden çizilmiş yolların içinden seçme özgürlüğünü savunurken deterministlere karşı çıkmış olmuyoruz aslında. Bir başka tür determinizmin tuzağına düşüyoruz! Neden?

Gelecek olan olaylar GEL-meden önce  neredeler?

Tic-Tac-Toe oyununu bilirsiniz sanırım. Hani bizde taşlarla oynanan oyun.Üç taşı dokuz kare içinde bir çizgi olacak biçimde taşlarını ilk dizen kazanır. Kâğıt üzerinde oynuyorsanız çarpı ya da yuvarlak yaparsınız. İşte bu oyunda Zaman’ı anlamak için işimize yarayacak bir şey var: Her kararınız neticesinde oyun durum değiştirir. Tabi rakibinizin kararları da aynı biçimde durum değişikliği yapar oyunda. Basit bir oyundur Tic-Tac-Toe ve bir kaç kez oynadıktan sonra hep aynı durumlar arasında gezindiğinizi fark edersiniz. Yani bütün yapabilecekleriniz önceden belirlenmiştir, oyunun kuralları her durumu “determine” etmiştir. Bütün mümkün durumları bir tür harita üzerinde temsil edebilirsiniz. Bu sebeple oyunu kazanmak demek rakibinizi bu harita üzerinde size uygun karelere getirmektir.

Bu renkli “haritaya” (2) bakın meselâ. Her biri 9 muhtemel hamleyi içeren kareler durumları temsil ediyor. Çizgiler ise durumlar arasındaki muhtemel geçişleri.  Oyun süresi renkli “zaman dilimlerine” ayrılmış. +100 yazan yerler Oyuncu X için kazanç, -100 yazan yerler ise kayıp. Bazı durumlarda oyunun kilitlendiğini, haritada bir  çıkmaz sokak oluştuğunu da görüyorsunuz. (Büyük görmek için üzerine tıklayabilirsiniz)

Mekânlaştırılmış bir Zaman var önünüzde. Sarı, mavi ve yeşil bantlarla temsil edilen, eşit kalınlıktaki bantlar homojen, tekdüze bir Zaman algısı oluşturuyor. Yukarıdan aşağıya doğru indikçe akan Zaman’ı daha doğrusu Zaman’ın kâğıt/ekran mekânındaki gölgesini görüyorsunuz.

Bu haliyle şema hatalı mı? Kesinlikle değil. Yaşantınız, düşünceleriniz Tic-Tac-Toe oynamaktan ibaret ise bu şema yeterli. Zira bütün kararlar, ihtimaller, sebepler, sonuçlar ve tabi hamlelerden oluşan Zaman mükemmel biçimde temsil ediliyor. GELECEK KONTROLÜNÜZ ALTINDA. Ama bir tehlike var: Modeller, şemalar hızla alışkanlık hatta bağımlılık yapar!

Hayatı, hayattaki kararları, sebepleri ve sonuçları bu biçimde düşünmek gerçek hayatı ÖZGÜRCE yaşamaktan çok daha kolay. Bu sebeple insan işini kolaylaştırmak için kurduğu modelleri Hakikat’in kendisi sanmaya başlayabilir bir süre sonra. Çünkü müstakbel kararları öteki insanlarla oturup tartışmak gerek. Çünkü müstakbel kararların muhtemel sonuçlarını, getirilerini hesaplamak gerek. Projelendirmek gerek hayalleri, düşleri. Kim ne yapacak? Kaça mâl olacak? Kim ödeyecek? İşler ters giderse ne olacak? Bir “B” planı yok mu?

Bütün bu meşru ihtiyaçlardan dolayı insan istikbal algısını, hislerini, düşlerini objektif biçimde ifade eder. Dinamik ve sübjektif bir hissiyat olan Zaman bir de bakmışsınız ki objektif bir algı olan Mekân cinsinden yazılır olmuş. Günler, aylar, yıllar takvimlere sığmış. Söylenemezleri kelimelere hapseden insan bu noktadan sonra “köpek” kelimesinin havladığını duyar gibi olur, “ekmek” kelimesiyle karnı doyacak sanabilir:

“… ne zaman baksan sakatlık sebebinin aynı olduğunu görürsün ki bu onların lafız hakkında saplandıkları yanlış kanı olup lafız üzerinde gerçekleşen her şeyi onun lafız olmasına bağlamışlardır. Lafzın özüne ait olan niteliklerle anlamında beliren özel bir durumdan lafza kazandırılan nitelikleri birbirinden ayıramazlar…” (Delâilü’l-İ’câz sf. 338, Abdülkahir el-Cürcani)

Mekânlaşmış bir Zaman vehmi bu noktada başlar işte. Karda yürürken özgürce atılan ADIMLARIN Mekân’da bıraktığı  izler yürüyüşün kendisi zannedilir. Bu objektif, bu tekdüze ayak izlerine bakarak determinist der ki: “Her adım bir sonrakini kaçınılmaz kılıyordu, belliydi sonunda böyle olacağı”. Deterministe karşı çıkan ise “hayır!” der. Sağa gitmiş ama isteseydi sola da gidebilirdi. Bunu duyunca zannedersiniz ki gelecek GEL-meden önce vardı. Hatta birden fazla gelecek, muhtemel GEL-ecek-LER vardı ve bir “mümkünatlar dolabının” çekmecelerinde insanlarca seçilmeyi bekliyorlardı.

Mekânlaştırılan Zaman’ın artık Zaman olmaktan çıktığını çok basit bir şekilde ifade eden şu örnekle makalemizi bitirelim:

“… Sonsuz uzunlukta düz bir çizgi hayal edin. Maddî varlığı olan bir A noktası bu çizgi üzerinde hareket ediyor olsun. Bu nokta kendisi hakkında şuur sahibi olursa hareketten kaynaklanan bir değişiklik hissedecektir. Bir süreklik, birbirini takip eden bir şeyler algılanacaktır. Peki bu süreklilik bir çizgi şeklinde midir? Eğer çizginin dışına çıkıp çizgiye, çizgiyi oluşutan noktaların bir kaçına birden bakabilecek bir noktaya gelebilirse evet. Fakat aynı sebeple Zaman’ı değil hissettiği değişikliklere tekabül eden güzergâhı yani Mekân’ı görecektir. Zaman’ı tıpkı Mekân gibi tahayyül edenlerin yaptığı hata tam da bu. Hissiyatımızı, nefsanî hallerimizi bir zincir ya da bir çizgi oluşturacak şekilde peşpeşe tahayyül ediyorlar. Mekân’ı bütünüyle, üç boyutuyla düşünmüyorlar tabi. Oysa içinde hareket ettiği bir çizgiyi seyretmek için onun dışına çıkmak, ondan bir parça uzaklaşmak gerekir. Çizginin etrafındaki boşluğun ve boşluğu ihtiva eden üç boyutlu Mekân’ın şuurunda olmak gerekir.

Eğer A noktası bu üç boyutlu uzayın şuurunda değilse (ki bizim Zaman’a göre durumumuz budur) geçip gittiği hallerin peşpeşe gelişi onun için bir çizgi olmayacaktır. Bunun yerine hissiyatı dinamik olarak birbirine eklenecektir. Tıpkı bizi dinlendiren bir müziği dinlerken notaların birbirine eklenmesi gibi. Yani Süre kavramı gibi müziği de göremezsiniz, müziği ancak yaşarsınız. Özetle Süre niteliksel değişimlerin birbiri içinde eridiği, birbiriyle karıştığı bir takipten başka bir şey değildir. Kenarları kesin hatlarla çizilmiş değildir. Cisimler gibi birbirlerini dışlayacak bir varlıkları yoktur bu hislerin, haliyle sayılamazlar, ölçülemezler. Bunun için Süre Mekân gibi tekdüze değil tersine heterojendir. Süre’ye en ufak bir tekdüzelik atfetmeye kalktığınızda Zaman’dan çıkarsınız, Mekân’da bulursunuz kendinizi….” (Essai sur les données immédiates de la conscience, Henri Bergson)

İlham Kaynakları (Önem sırasına göre):

  • Zaman algısı ve Zaman’ın kavramsallaştırılması hakkında Essai sur les données immédiates de la conscienceHenri Bergson‘un 1888′de yazdığı doktora tezi.
  • Göz, algı ve akıl ile ilgili fikirler hakkında Telhîsu Kitabi’n-Nefs : Aristoteles’in Peri Psûkhe (De Anima) kitabı üzerine İbn Rüşd‘ün yazdığı Orta Şerh.
  • Etik sorgulamalar ve Özgür irade-Akıl-Ahlâk ilişkisi hakkında Kötülüğün Sıradanlığı Eichmann Kudüs’te : Hannah Arendth (Kitabın arka kapağından: ” […] Nazi Almanyası döneminde milyonlarca Yahudinin toplama kamplarına, ölüme gönderilmesinden sorumlu SS yetkilisi Karl Adolf Eichmann’ın Kudüs’teki yargı sürecini ele alıyor. Yahudi soykırımının mimarı olarak sunulan Adolf Eichmann’ın sadist bir canavardan ziyade, normal, hatta korkutucu derecede normal bir insan olduğuna dikkat çeken Arendt, özellikle düşünme ve muhakeme yetisinin kaybolmasıyla birlikte kötülüğün nasıl sıradanlaştığını vurguluyor.”)
  • Kelime ve kavramların düşünce ile ilişkisi hakkında Abdülkahir el-Cürcani‘nin Delâilü’l-İ’câz adlı eseri. (Kitaptan bazı alıntılar: “Anlamlar artmaz, ancak lafızlar artar […] Tek tek kelimelerde fesâhatten söz edilemez. Fesâhat, ancak kelimelerin birbirine eklenmesiyle ortaya çıkar” )
  • Mantık ve Dil-Mantık ilişkisi ile Mekân’ı algılama, akletme hakkında Makasıt-ül Felasife  Gazâlî Hazretleri. (Müellifin önsözünden: “…felsefecilerin tutarsızlıklarını, görüşlerinin çelişikliğini, karıştırmalarını ve sapmalarını açığa çıkaracak anlaşılır bir kitap yazmak istiyorum. Mezheplerini tanıtmadan, inançlarını öğretmeden sana yardım etme umudu yoktur. Algılama biçimlerini öğrenmeden görüşlerinin yanlışlığı üzerinde durmak imkansızdır. Bu, yanlışlığa ve cehalete atılmaktadır. Felsefecilerin, tabii bilimler, ilahiyat ve mantık bilimlerindeki amaçlarını ve tutarsızlıklarını aralarında hak batıl ayrımı yapmaksızın açığa çıkaracak veciz bir eser sunmak istiyorum. …”)

Dipnotlar

Jonathan Littell’in The Kindly Ones adlı romanından alıntı. Orjinali sanıyorum Fransızca yazılmıştı, “Les Bienveillantes” ismiyle yayınladı. Fransa’da büyük başarı elde etti, ödüller aldı. Hassas insanlara tavsiye edemeyeceğim derecede hemoglobin içeriyor. Roman hatıra tarzında yazılmış. Mesleği Yahudilere eziyet etmek olan (kurgu) bir Nazi’nin, SS subayı Maximilen Aue’nin hatıralarından oluşuyor.

Karar matematiğinde, oyunlar teorisi alanında, yöneylem araştırmaları, Markov zincirleri, FSM (Finite State Machine) ve daha bir çok diyagram/şema vb bu tür gösterimler kullanır.

Trackback URL

  1. 28 Yorum

  2. Yazan:yer altından notlar Tarih: Oca 19, 2011 | Reply

    Sevgili Mehmet Bey,

    Müptalesı olduğum derinlikli yazılarınız hakkındaki görüşlerimle başlamak istiyorum.Dürüst olacağım,varoluşa,Zamana,insan ruhunun deriniklerine ait yazılarınızla karşılaştığımda harekete geçen ilk duygu kıskançlık!Lafı dolandımadan söyleyeyim:kıskanıyorum sizi. Kötü bir kıskançlık değil bu.Birikimimle değil ama kendi yaradılışım ve yaşadıklarıma dair “keşke duygu ve düşüncelerimi-sizin gibi-ifade edebilecek yeteneğe,kalem gücüne sahip olabilseydim”diye içimden geçiriyorum.Aslında bir yetenekten yoksun olmaya hayıflanmak da değil bu.Daha çok hissettiğimi/yaşadığımı bir türlü kelimelere dökememenin yarattığı bir boşluktur diyebilirim.Kendimi anlatamamak diyeyim buna.Ve işte siz,sizi okuduğumda beni anlatıyor,duygu ve düşüncülerime,yüreğime tercüman oluyorsunuz.Nasıl anlatsam,emek harcayarak büyük bir sabırla paylaştığınız satırlarda kendi iç çelişkelerimi,gel gitlerimi yansıtan bir boy aynasıyla karşılaşıyorum.Bu benim diyorum.Öyle ki”Hah işte şu kavşaktan ben de geçmiştim,hikayenin bu kısmı bana tanıdık geliyor”dedirtecek kadar yakın ama tefekküre yöneltecek kadar da anlamlı.

    Ancak yine de,yazılarınızı dört gözle beklememe karşın,”hadi şu sese bir ses de ben vereyim”dediğimde kalakalırdım klavyeyle,parmaklarımı usulca çekerek başka bir zamana bırakırdım.Erteleme isteğiyle değil,yazmak isteyip de yazamadığımdan.
    “O zamanın” gelmesini çok istedim.Gelmedi,bir türlü nasip olmadı.
    Ben de büyük bir dikkatle okumakla yetiniyorum yazılarınızı.Bir de üşenmeden el yazısıyla sayfalara aktarıyorum.Biliyor musunuz,bu formattaki yazı serilerinizi özenle aktardığım bir defrterim var artık.Tekrar okumaları buradan yaparım.Emeklerinize karşı katkı borcumu böyle ödüyorum naçizane.
    ———

    Anlayacağınız bugün tekrar klavyenin başına geçtim.Göz nuru ve emeğinizi yoğurarak bizlere kazandırdığınız fikirlerinize karşılık gelecek bir şey katamasam da içimdekileri paylaşmalıyım diye düşündüm.En azından yazılarınız üzerinden kurduğum bu derin dostluk bağından sizi mahrum kılmak olmazdı.

    Bir şey daha söyleyeyim,belki tamamen kişilikle ilgilidir:bildim bileli bir insanı(veya görüşlerini)övmek eleştirmekten çok daha zor oldu benim için.Sanırım benim için özel birer klasik niteliğindeki makalelerinize yorum bazında katılamamın bir nedeni de budur.
    —————
    Hazır üzerimdeki yükü biraz hafiletmişken,şimdi de işlediğiniz konu hakkındaki kişisel kanaatime geçmek istiyorum.

    Sanırım ana tema;insan özgür iradesiyle hayatına yön verebilir mi?sorusuna cevap aramak/bulmak.
    Yani seçimlerimizde kader mi belirleyici,yoksa yaradılışımızda sahip olduğumuz akıl,irade,zihin gibi donanımlarımız mı?Raslantılar mı bizi bir şekilde bir limana doğru sürükler,yoksa vardığımız noktayı kendi özgür irademizle mi seçeriz?

    Bu soruları yıllarca sordum kendime.İçinde işe yarar ya da olmasından hoşnut kaldıklarımı genelde kendime,sahip olduğum iradeye mal ettim.Beni çıkmaza sokanlarıyla karşılaştığımda ise sorumluluğu kadare havale etme kolaycılığına kaçtım.Zaman geldi birine,zaman geldi ötekine inandım ya da masumiyetime inanmayı kendi dışımda aradım.Ancak çoğunluk ikisi arasında sıkışmakla geçti.

    Sonuçta olmak istdiğim ile olduğum arasında gidip gelerek kâh birine,kâh ötekine müracaat ettim.Belki bu da bir mazeretti ve hakikatle yüzleşmekten kaçmanın bir yoluydu.Bunu hâlâ anlamış değilim.

    Yaşadığım ikilemler bugün de devam ediyor.Sadece şunu bildiğimi sanıyorum:İçimdeki ses”olmak istediğim kişi olamdığımı”fısıldıyor kulağıma.
    Bu ben olmamalıydım diyorum ama gerçekten olmak istediğim “ben”in gerçekten ne olduğunu da tam olarak bilmiyorum.Sorun da tam olarak burada başlıyor kanımca:ne olduğumuzu ve ne olacağımızı tam olarak bilememek!

    İsrail’li savaş suçlusu askere gelirsek.
    Asalım diyemeyeceğim.Savunma kabilinde hafifletici nedenler sıralamak da gelmiyor içimden.
    Bilemiyorum suçlarından ötürü bir insanı ölümle cezalandırmak bana intikam duygusunu çağrıştırıyor.İçinde intikam barındıran duygu da nihayetinde adaletten çok kötülüğün bir başka çeşidine götürebilir.
    Empati kuramıyorum bu tür insanlık suçu işlemiş insanlara,sempati de duyamıyorum.Ve belki de adamın yaptıklarını bir filmde izleseydim,işlediği suçları cezasını ödeyecek bir finalle bitmesini isterdim.

    Dediğim gibi vahşet,işkence,cinayet gibi suç faillerinin savunulacak hiçbir yanı yok.Ancak,”ya bir insanın bir katile dönüşmesinde bazı adımlar bir birini izlemişse?”sorusu da meşgul ediyor beni ister istemez.

    Yine kendimden örnek vereyim.Ben kendim olamadım.Bir katil bir işkenceci değilim ama neticede olmak istediğim “ben”de değilim.Alkolle savaşıyorum.Ve nefsimle.Bunu bir inanç adına yapmıyorum;kendimi kurtamayı önceliyorum.Merkezde ben varım.Zira nefsime yenik düşerek kendimi akıntıya bıraktığımda bunun sonuçları bana olumsuz yansıyor;huzursuz,mutsuz ve önemlisi idealsiz/hedefsiz bir insan yapıyor…Sevdiklerime verdiğim zararın yarattığı üzüntü de cabası.Bunu hissediyor ve yaşıyorumum iliklerime kadar.Yine de verdiğim bu küçük savaşta yenilen,kaybeden hep ben oluyor ya da öyle hissediyorum.
    Sonuç:beni bugün alkolik yapan adımlar başkasını katil,işkenceci yapmış olabilir.Mazeret değil elbet.Geçtiğim “yollarda”daha seçici olabilir miydim?Belki.Ancak,insanı adım adım nefsani arzulara götüren “çizgi/yol” ile katil/sadist/işkenceci yapan acaba aynı taşlarla örülü olamaz mı?Benimkisi bir iddia değil,sadece kafama takılan bir soru.
    ————-
    Yazı için Allah sizden razı olsun,elleriniz dert görmesin.En içten selam ve sevgilerimle.

  3. Yazan:MY Tarih: Oca 20, 2011 | Reply

    Sevgili yer altından notlar,

    sizin tarafinizdan “kiskanilmak” ne büyük seref 🙂

    Hakikat’te siz de bilirsiniz ki yazarlar 5 para etmez okurlar olmasa!

    bu güzel yorumunuza müsadenizle yarin cevap vereyim,

    ALLAH’a emanet olunuz.

  4. Yazan:MY Tarih: Oca 20, 2011 | Reply

    Sevgili İnsan Kardeşim,
    Mevlânâ Hazretleri’nin Mesnevî’si bile “Dinle!” diye başlar. Konuşan insan bir kulağa muhtaçtır. Yazan insan da okura. Nobel ödülü kazanmış bir yazar bile isimsiz, anonim okurların HER BiR TANESiNE muhtaçtır. ALLAH’ın takdiridir bu. Kadın-Erkek gibi okurlar yazarların tamamlayıcısıdır.
    Dürüstlükle söylemek gerekirse ben de okunmak için yazıyorum. Aksi takdirde saatlerce uğraşıp dolma saran, sonra buzdolabında çürümeye terk eden çocuksuz ve misafirsiz bir insana benzerdim. Okunmayan yazar Aragon’un Yalnız insan şiirindeki gibidir:

    “Yalnız insan merdivendir
    Hiçbir yere ulaşmayan
    […]
    Dokunduğu küldür uçar
    Sunduğu tozdur silinir
    […]
    Yalnız insan kayıp mektup
    Adresi mi yanlış nedir?..”

    Özellikle “demir leblebi” olmaktan kurtaramadığım Zaman Nedir? serisini okuduğunuz için size teşekkür borçluyum.
    Net biçimde hissettiğiniz gibi Derin Göz ve Derin insan gibi Zaman Nedir serisi de çok uğraştığım yazılardan oluşuyor. Bazen yıllardır aklıma takılmış bir konuyu tahlil ediyorum. Tabi yazıya dönüştükten sonra en çok istediğim şey okunması ve anlaşılması. Bu ikincisi kolay değil. Zira içine İnsan’ı dahil eden her düşünme karmaşıktır. Çünkü İnsan basit bir varlık değil. İstifade ettiğim büyük filozoflar gibi yeni kelimeler icad etmek zorunda kalıyorum. Bazen de anlamı kaymış olan sözlerin hatta harflerin etimolojik köklerine geri dönerek kayıp mânâların peşine düşüyorum. Bulduklarım (bence) güzel şeyler. Ama Henri Bergson’un dediği gibi Güzellik bir tekliftir, netice değildir (fr. “la beauté est suggérée, elle n’est pas causée“ ). Dolayısıyla okuyan insan yazan insanın aynasında kendi iç güzelliklerini görmeli. Çünkü “Güzel yazı” dediğimiz şey “100°C su” ya da “250 gr Altın” değil, determinist bir sürecin neticesi değil, bir yansıma.
    Zaten sizin yorumunuzda “ayna” benzetmesini kullanmanız, “ben de bu kavşaktan geçmiştim” demeniz bir rastlantı değil. Bakın kimler kullanıyor “ayna” benzetmesini: İran’da, Anadolu’da, Mısır’da, Müslüman İspanya’da yaşamış (sırasıyla) Gazâlî Hz., Mevlânâ Hz., Ataullah İskenderî Hz., İbn Arabî Hz… Bu büyük zâtların hep aynı simge dilini kullanmış olmaları, aynı dilin Kur’an’da, Taoizm’de, eski Yunan filozoflarında da görülmesi ne büyük bir nimet değil mi? Yaşantımızı kuşatan görelilik örtülerinin altında TEK ve MUTLAK bir Hakikat’in varlığına işaret ediyor. Ehadiyet, Vahdaniyet gibi kavramların üzerine tefekkür etmeye davet ediyor bizi bu.
    “keşke duygu ve düşüncelerimi-sizin gibi-ifade edebilecek yeteneğe,kalem gücüne sahip olabilseydim” demişsiniz. Fakat siz “yazamıyorum” derken hislerinizi o kadar güzel anlatmışsınız ki. Kıskanma sırası şimdi bende : )
    “Kötü bir kıskançlık değil bu” diyorsunuz. Elbette değil. Belki gıpta etmek. Ama siz gerçekten çok iyi yazmışsınız. Üstelik yazdıklarınız ilginç bir paradoks teşkil ediyor. Edebî ve/veya felsefî açıdan incelenmesi gereken bir metin olmuş. Çünkü hislerinizi anlataMAdığınızı öyle güzel anlatmışsınız ki.
    Şakacı bir dostum “ben bir tevazu abidesiyim” diye kibirlenmeyi daha doğrusu bu sözdeki çelişkiye dikkat çekmeyi severdi. Sizin yukarıda yazdıklarınız bunun tersi olmuş, inanın çok samimi olarak söylüyorum.
    Ama bu paradoksu işaret etmekle yetinmeyeceğim. Sebebini de biliyorum sanırım ve belki size bir parça şifa olabilir: Kıymetli dostumuz Çuvaldız Hanım bir yorumunda insanların Hakikat’ten uzaklaştıkça O’na daha fazla kavuşma arzusu duyabileceğini anlatmak için şöyle yazmıştı:

    “İyimser(**) bakarsak eğer bir oku, bir sapanla taşı ya da sadece elimizle bir şeyi mümkün olduğunca ileri fırlatabilmek için önce mümkün olduğunca hedeflediğimiz istikametin tam tersi yöne yani geriye doğru geriyoruz.”

    http://www.derindusunce.org/2010/04/05/akil-vahiy-uyumu-ve-iman-kitabi-%E2%80%93-gazali-hazretleri/#comment-47743

    Sanki siz de böyle bir süreç yaşıyorsunuz. YazMAmaktan dolayı duyduğunuz ızdırap öyle bir seviyeye ulaştı ki yazmaya hazır hale geldiniz. Mesnevî’de içi kızgın demirle boşaltılan neyin güzel ses vermeye yaklaşması bir metafor olarak kullanılır. Vatanından (sazlıktan) koparılan ney türlü çilelerden sonra ağlar, inler, vatanını özler. Ama Vatanı özlemek için ondan ayrı düşmek gerekir. YazMAmak sizin kızgın ateşiniz olmuş, sizi dağlamış. Sizden geriye sadece “siz” kalıyor artık. Sanırım giderek daha rahat yazabileceksiniz, bu günler sizin için bir viraj teşkil ediyor.
    Sevgili Güzel insan,

    “Alkolle savaşıyorum […] Zira nefsime yenik düşerek kendimi akıntıya bıraktığımda bunun sonuçları bana olumsuz yansıyor;huzursuz,mutsuz ve önemlisi idealsiz/hedefsiz bir insan yapıyor…Sevdiklerime verdiğim zararın yarattığı üzüntü de cabası. Bunu hissediyor ve yaşıyorum iliklerime kadar.Yine de verdiğim bu küçük savaşta yenilen,kaybeden hep ben oluyor ya da öyle hissediyorum.”

    demişsiniz.
    Sizin için dua edeceğim, ALLAH’a yalvaracağım.
    Unutmayın ki annemiz hamile olduğunun farkında bile değilken ALLAH bizi biliyordu. Biz ölüp gittikten sonra da yine bizi bilecek olan O. Bu Hakikat hiç yabana atılmamalı. ALLAH’ın bizi bildiğini ve sevdiğini unuttuğumuz için parada, sigarada, alkolde, siyasî kavgalarda teselli arıyoruz. Yalnız değilsiniz.
    Kendinizi tahlil etmişsiniz ve “huzursuz,mutsuz ve önemlisi idealsiz/hedefsiz” olarak kendinizden uzaklaşmanızı da çok iyi yakalamışsınız. Derin insan kitabının son iki bölümü yani Güzellik Matkabı ve Korku Matkabı bu konuda size yardım edebilecek şeyler içeriyor. Ancak çok sakin kafayla, cep telefonu vb kapatarak okumak lâzım. Belki bir kaç gün arayla tekrar tekrar bu yazılara dönmek ve tefekkür yoluyla kendi iç yansımalarınızı, kendi güzelliklerinizi aramanız lâzım.
    Tahmin edersiniz ki ne bir ilaç, ne bir doktor ne de bir kitap sizi nefsinizden kurtaramaz. Bunlar ancak vesile olur. Kararın ve idrakin sizde olduğunu çok net bir biçimde hissetmeniz lâzım.
    Yazma kabiliyetiniz alkolle olan savaşınızda size iyi bir müttefik olabilir. Çünkü insan “kendi olma savaşı” esnasında tutunacak dallara muhtaçtır.
    Derin Düşünce camiasında sizi seven dostlarınız olduğunu unutmayın.
    ALLAH’a emanet olun.
    Sevgiyle, muhabbetle, dua ile

  5. Yazan:özlem Tarih: Oca 20, 2011 | Reply

    Merhaba yeraltından notlar. Ben kendisini iç dünyasını, çelişkilerini bu kadar güzel ifade eden çok az insana rastladım hayatta. Ne kadar güzel, içten yazmışsınız. Aslında bu satırları yazarken bir yandan da şunu düşünüyorum.

    Bir kaç saat önce kızımı okula bıraktım. Sonra yolda yürürken arkamda çok içli çok tatlı bir erkek çocuğu sesi çınlamaya başladı. Annesi bak çocuğum ben başka çocukların davranışlarını bilemem ancak senin hataların üzerinde konuşabilirim diyordu. Çocuk adeta feryat ediyordu. Anne sürekli bunu düşünüyorum. Yolda okulda, yemek yerken hep annem şimdi bana ne diyecek nasıl kızacak çok üzülüyorum çok etkileniyorum. Annesi arkamda ama çocuğum diyor bunu düzeltmenin yolları var. Düzenli çalışmak vs. Bir an içim cız etti. Çocuk adeta çığlık atıyor annesi olanca iyi niyeti ile onu duymuyordu. Aynı yollardan geçtim ben de oğlumu büyütürken. Dayanamadım döndüm arkama baktım. Çocuk 13-14 yaşlarında çok sevimli yüzlü, yüzüne dikkatlice baktım hiçbir abartı yok gerçekten çok stres altında bir ergen yüzü. Anne de çok temiz yüzlü ama bütün o yaş anneleri gibi çocuğunun başarılı olmasını isteyen hedefe odaklanmış bir anne.Ben de kendimce anneye bir şeyler söyledim, tavsiyede bulundum falan. İşin özü şurda. Çocuk yaşlarda çoğumuz fikirlerimizi duygularımızı riyasız katışıksız böyle güzel ifade ediyoruz. Sonra büyüklerimiz bize doğru düşünmeyi doğru konuşmayı doğru adam olmayı öğretiyor. Bir kalıba dökülüveriyoruz. Ne zaman ne konuşmamız gerektiği kadar, ne zaman neyi söylersek başarılı olabileceğimizi öğrendiğimiz kadar neleri de asla söylememiz gerektiğini biliyoruz. Dilimiz aklımız gönlümüz bu açıklığı kaybediyor. Tabiri caizse hayat bizleri ustalıklı konuşan sigorta şirketi çalışanlarına çeviriyor. Kimiz de tam anlamıyla susuyor etrafımıza bir duvar örüyoruz. Sizin yazdıklarınızı okuyunca bugün öğlen sevdiklerine sesini duyurmaya çalışan o çocuk geldi gözümün önüne. Siz de sanki sesinizi duyurmak istemişsiniz bir şekilde. Açıklıkla, dolaysız çok güzel ifade etmişsiniz.
    Bence derin düşünceye yazın. Ama yorumlara ama başka şekilde.
    Ben çok sevinirim. Selamlarımla.

  6. Yazan:yer altından notlar Tarih: Oca 20, 2011 | Reply

    Mehmet bey,içten ve sıcak ilginize çok teşekkür ederim.Kendimi merkeze aldığım yorumumu ürkekçe yazmıştım.Bilemiyorum kendimle ilgili yazdığımda bir mahcubiyet duyarım “duygusal bencillik yapmış olabilir miyim?” diye.Kucaklayıcı yaklaşımınız bu vasveseyi dağıttı açıkçası.Ayrıca sizin gibi dostların varlığı dediğiniz gibi “yalnız olmadığımı” hatırlattı bir kez daha.Dualarınız için de minnetarım size.Allah sizin gibi güzel insanların eksikliğini vermesin.Başka muhabbetlerde buluşmak dileğiyle.

  7. Yazan:yer altından notlar Tarih: Oca 20, 2011 | Reply

    Özlem hanım,

    Biliyor musunuz asıl cevher,-insan olmaklı yanımızla-insanların dünyasını anlayabilme erdemine sahip olabilmektir.Ne mutlu size ki o gencin feryadına merhamet,şefkat ve sevgiyle ses verebilecek o güzel erdeme sahipsiniz.

    Maalesef toplumca yaşadığımız en büyük sorun,hemen hemen bir çoğumuzun içine düştüğü yabancılaşma halidir.Aktaradığınız anne-oğul diyalogu bu gerçeği çok güzel özetlemiş.Başta kendimize yabancılaşıyoruz.Sonra da en “yakınımız”dan başlayarak yanıbaşımızda olan herkese yabancılaşıyoruz.Klişe bir belirleme olacak belki ama “kalabalıklar içinde yalnız kalan birer birey”olup çıkıyoruz.

    Kanaatimce bunun en büyük nedeni kalıplaşan algılarımızdır.Zira sipariş üzerine toplumsal rollerin belirlendiği bir toplumda yaşıyoruz.Dolayısıyla,kendimizi de, “kendisinden sorumlu olduğumuzu düşündüklerimiz”i de bu önceden çerçevesi çizilmiş rollere uygun insan modeline dönüştürüyoruz.Ne adına?Toplumun kabul gördüğü değerler(!)uğruna!
    O değerler ki,sizin çok de yerinde ifade ettiğiniz gibi”başarıya odaklı”dır.Nasıl söylesem,hayatı başarı merdivenlerini tırmanma çabasına sıkıştırıyoruz.

    Oysa hayatın anlam ve manası başarıya odaklı bir maraton koşusundan ibaret değildir.Bu etabı BAŞARIYla bitirip de yaşamı kendisi için bir hapishaneye çeviren nice insan tanırım.Böyle bir yaşam felsefesine sahip olunduğunda bu döngü,böylesi bir seçimde karar kılmış olanla sınırlı kalmıyor;kendi hapihanesine başkalarını doldurma eğilimi baş gösteriyor.Dolayısıyla kutsallaştırılan başarı,babadan oğula,anneden çocuklara geçecek bir salgına dönüşüyor.
    Açıkçası hasta olmakla yetinmeyerek, hastalığın taşıyıcısı olmak gibi bir şeydir bu.
    Tabi hep çok masum bir gerekçesi vardır bu müzmin hastalığın:kimse kendisi için bir şey istemiyor,ne yapılıyorsa hep başkalarının iyiliği içindir.Oğlu için,kızı için,torunu için!Oysa gerçekte olan bu değildir.Farkında olmayarak insanlar sadece egolarını tatmin ederler.Evet,herkes çocuğunun başarılı olmasını,hayatta bir yere gelmesini ister.Peki onlar adına tutturulan bu başarı fetişizmi ya onları mutlu etmiyorsa ne olacak?
    Sanırım çocuklarımızın üerine “titrerken”gözümüzü bağlayan başarı hırsı yüzünden iç dünyalarına eğilme becerisinden yoksun kalıyoruz.Bu da farkında olmayarak yüksek duvarlar örüyor sevdiklerimizle aramıza.Biz onlara,onlar da bize yabancılaşıyor.
    ————
    Paylaşım için çok teşekkürler.Beni anlamaya çalışırken toplumca üzerinde tartışmamız gereken önemli bir konuya kapı aralamış oldunuz.
    Saygılarımla.

  8. Yazan:çuvaldız Tarih: Oca 22, 2011 | Reply

    Kıymetli Mehmet bey,
    Zaman zaman değerli yazı ve yorumlarınızda hasbelkader derme çatma da olsa işaret edebilmiş olduğumu düşünerek, yazmış olduklarımdan alıntılar yapıyor olmanız benim için büyük bir iltifat. Bu iltifat için size çok teşekkür ediyorum. Bu sitedeki pek çok değerli insanın yazı ve yorumlarında neredeyse kitap yazdıracak kadar veciz ifadeler yer aldığı için sizin zengin gönül hazinenizden taştığını düşündüğüm bu haksız iltifattan dolayı mahcup oluyorum. Ve bu mahcubiyet nedeniyle ağırlaşan çuvaldız müstearı ile yazmaya, had bilmezlik olacak kaygısıyla cesaret edemiyorum. Düşüncelerim değişip de cesaret edinceye kadar da o müstear ile yorum yazmaya ara veriyorum.
    Muhabetlerimle

  9. Yazan:MY Tarih: Oca 22, 2011 | Reply

    çuvaldiz hanim, bir ayna meselesi bu 🙂

    Kur’an’dan, Sünnet’ten istifade etmekten baska ne yapiyoruz?
    Bu istifadeyi hayat boyu yapmis büyük alimlerin eserlerinden ilham aliyoruz.
    ALLAH’in insanliga birer lütfu olan batili, uzak dogulu düsünce adamlarindan ilham aliyoruz.

    Neticede her sey O’dan, bizde bir sey yok.

    dualarimla

  10. Yazan:cb Tarih: Oca 22, 2011 | Reply

    yeraltından notlar selamlar,

    sayın MY alınmasın ama yazının derinliğinden önce sizin içten ve samimi yorumunuza yorum yapmak istedim. kelam’dan, kamil’in çıkışını sizin yorumunuzda gördüm ben, itiraf edeyim bu kadar insan insan bir yorum uzun zamandır okumamıştım, nasıl güzeldir insanın nefsinin endişe ve velvelesinden sıyrılıp iyi-yahut kötü inci gibi saçılması. tebrik ederim.

    bu tür cevherleri ortaya çıkartan yazıları için MY’ye ayrıca teşekkürler, muhabbetle

  11. Yazan:Mehmet Bahadır Tarih: Oca 23, 2011 | Reply

    Yer altından notlar kardeşime

    Bir insan dertlerini, sıkıntılarını ancak bu kadar mı masum ve insancıl bir şekilde anlatabilir? Samimiyetiniz ve içtenliğiniz beni çok duygulandırdı. Bu samimi ve içten yakarışa bir cevap yazma gereği dudum. En azından tanışmamıza vesile olur diyerek…
    Müasadenizle sorunuza geçeyim :

    Yani seçimlerimizde kader mi belirleyici,yoksa yaradılışımızda sahip olduğumuz akıl,irade,zihin gibi donanımlarımız mı?Raslantılar mı bizi bir şekilde bir limana doğru sürükler,yoksa vardığımız noktayı kendi özgür irademizle mi seçeriz?

    Bu konuda Sevgili Mehmet abimle çok muhabbet ettik aramızda. Dilerseniz muhabbeti aynen aktarmak istiyorum:

    Sual şudur ki : “Bütün bu çalışmaların sonucu ne olacak. Ne amaçlanıyor?”
    Mübarek bir şahıs Cevap veriyor:
    “Külli nefsin zaikatül mevt… Bütün nefisler ölümü tadacak… Biz görevimizi yapıyoruz, sonucu Allah yaratır…”

    MB : “Zira cehd etmek bizim tasarrufumuzda ama neticeler değil.” cümlesi ile ilgili
    biraz beyin jimnastiği yaptım 🙂 Fikirlerimi ileteyim istedim. Yanılıyorsam uyarın beni.
    Haddim olmayarak uzmanı olduğunuz bir alandan örnek vermek istiyorum. Bilgisayar da programcılık yaparsınız. Hani o programın akış diyagramı olur…Program işletimdeyken karşınıza seçimler çıkar. Evet ya da hayır demeniz gerekir mesela. Evet dediğiniz zaman, bir senaryo çıkar karşınıza. Hayır derseniz bu sefer daha farklı bir senaryo çıkar. Programda senaryolar ve tercihler böylece dallanır gider.
    Sanırım hayatta böyle birşey. Yüz Milyonlarca tercihler ve tercihlere bağlı olarak milyonlarca neticeler ve senaryolar. Tercih noktası cüzi irademiz ve biz bu tercihimizden sorumluyuz. Program ve neticeler sanırım külli irade. Doğru tercih yaparsak ya da vazifemizi yaparsak sanırım Allah külli iradesiyle bizlere hayırlı neticeler veriyor. Hür iradelerimizle yaptığımız tercihler yanlış olursa ya da yapmadığımız vazifeler olursa sonucu da hüsran oluyor diye düşünüyorum…Teşbihte hata olmaz. İnşallah yanlış bir şey yazmamışımdır.

    MY: eyv. yalniz neyin hayir, neyin şer oldugunu bilmek kapasitemiz yok. Bunu ancak ALLAH bilebilir,
    Zaman’in ve Mekân’in disinda olmak lazim, Levh-i Mahfuz’u okuyacak durumda olmak lazim
    MUTLAK anlamda hayir ve şer ancak ALLAH’in bilebilecegi bir sey. Biz zahiren biliyoruz

    Dahası eklemek istediklerim de var
    Onun isimlerine ayna olmak üzere “halife seçilen insan” da Allah’tan bir yansıma ile bilir; irade eder, tercih ve seçimlerde bulunur. Bu insanın özgürlüğüdür. Özgürlük sahipsiz bir mal değildir; insana lütfedilmiştir. Bu yüzden insan fiillerinden sorumludur. Seçimlerimizde özgürüz, ama yanlışı seçmek bir hak değil, her daim sorumluyuz. Çünkü , biz kendinden bilgi, kendinden irade, kendinden kudret sahibi değiliz; bunlar bize verilmiştir.
    Dahası hayata ve insanlara pozitif bakmışımdır her daim…Nefsimin savcısı, insanların da avukatı olmak lazım geldiğine inanırım.
    Zira günahkara değil, günaha karşıyım ve yine Kimse sınanmadığı bir günahın masumu saymamalı kendini ..Artı terk edilmiş hata, hiç yapılmamış hatadan daha evladır Allah katında… sevgili insan kardeşim…

    Güzel yorumlarını her daim görmek isterim…
    Biraz uzun oldu kusura bakma
    Sevgi ve muhabbetlerimle…

  12. Yazan:yer altından notlar Tarih: Oca 23, 2011 | Reply

    Sevgili dostlar,

    Sizlerden gelen bu dostane destek karşısında sanırım hikayemi baştan alarak bir açıklama yapmam üzerime farz oldu.Çünkü farkına varmış olduğum bir ayrıntıyı sizlerle paylaşmazsam kendimi hem borçlu hem de biraz suçlu hissedeceğim.

    Gerçek şu ki,şu an kullandığım müsteardan önce de yorum yazıyordum siteye.Yani ilk kez yazmıyorum.Ayrıca pek çoğunuzla da birebir yorumlaştığım olmuştur(Mehmet Yılmaz bey,Mehmet Bahadır bey,Ekrem Senai bey;Özlem,Cemile,Suzan hanım kardeşlerim ve değerli yorumlarından feyz aldığım çuvaldız hanım kardeşim).Açıkçası bu ayrıntıyı sizlerle paylaşmasaydım bunun ezikliğini yaşayacaktım.

    Müstear değişikliğine gelince;
    İki kez değiştirmeye gereksinim duydum.İlkinde politik kaygılardan ötürü(Kürt sorunu,özelinde PKK’nın içyüzüne ilişkin eleştiriler)gerçek ismimi saklı tutmak durumunda kalmıştım.Malum,bu ülkede “kral çıplak”demek ateşten gömlektir,yalın gerçeklere dokunmak demek”hain”olarak anılmayı göze almak demektir.
    Şu an kullandığım ikincisi için ise daha özel nedenlerim vardı.Zira yaşadığım kişilik çatısmalarını merkeze alırken bir zaafımdan sözedecektim ve doğrusu bunu alenen paylaşmak pek de kolay değildi benim için.

    Böylece Mehmet beyin samimiyetine güvenerek mail adresimi değiştirmeden içimi açtım;yani kim olduğumu bildiğini hesaba katarak!

    Ancak şu kadarını söyleleyim:boğuştuğum kötü alışkanlığın iftihar edilecek bir meziyet olmaması hasebiyle bunu açıklamaktan haya etmeme karşın sizlerden gelen insani duyarlılık karşısında mahcubiyet duymaktayım şimdi.Sevdiğim güzel bir söz vardır:”insan ancak gerçek dosta yarasını gösterir”diye.Sizler işte O dostlardansınız.Ve bunu hissetmek müthiş bir bahtiyarlık.

    Hepinize ayrı ayrı teşekkür ediyor selam ve saygılarımı iletiyorum.

  13. Yazan:yer altından notlar Tarih: Oca 23, 2011 | Reply

    Cemile hanım,
    Mehmet(Bahadır)bey,

    Yukardaki açıklamayı yapmadan rahat edemezdim,bir şeyler eksik kalırdı.
    Allah izin verirse kıymetli yorumlarınızı en kısa zamanda yanıtlayacağım.
    Saygı ve selamlarımla.

  14. Yazan:özlem Tarih: Oca 24, 2011 | Reply

    Selamınızı ve mesajınızı aldım Değerli yeraltından notlar.
    Aslında kader ve irade konusu ne kadar sizin mücadele ettiğiniz sorunla da ilgili öyle değil mi?
    Sizi kırmaktan korkarak yine de anlatmak istermisiniz bu sorunu. Ben jack London ın bu konuda bir kitabı var. Kendi hayatıdır bir parça onu okuduğumda ne kadar zor bir olay olduğunu düşünmüştüm. bilmiyorum okudunuz mu? böyle midir gerçekten. gerçekçi mi o kitap sizce?

  15. Yazan:Ekrem Senai Tarih: Oca 24, 2011 | Reply

    yer altından notlar,

    Ben de bu “ruhu” bir yerden tanıyorum diyorum 🙂
    Üslub-u beyan, ayniyle insan demişler, çok doğru söylemişler. En iyi yazarlar en çok ıstırab çekmiş olanlardır diye bir şey söylesem çok mu genellemiş olurum? Hatta yazı dediğin şey derd ehlinin halleşmesinden ibarettir diye beylik bir laf da edeyim, üstüme afiyet, sağlık çok severim genellemeyi çünkü… Ama hakikat payı da yok değil hani, değil mi?
    Derdini sevmek lazım biraz. Derdin yoksa hissizlik vardır çünkü, koyverme, hatta kaşarlanma vardır. Bu aşamaya geçmeyi huzura kavuşmak zannediyoruz. Halbuki tam gaflet hali. Derisi sinirlerine kadar yanmış adamın mutlu olması gibi bir ahmaklık… Acı çekmek iyidir yani. 🙂
    “Çocuk”ken her şeyi başarabileceğimi düşünürdüm. Zaaf denilen şey yanıma uğrayamazdı. Sistematik bir şekilde uğraşırsam, kendime güvenir, sorunlarımın üzerine gidersem, başarmak istersem, hedeflerimi doğru belirlersem, güçlü olursam, motivasyonumu yüksek tutarsam bla bla bla…
    Büyüyünce anladım ki işin sırrı insan olduğunu anlamakmış. Yani acizliğini… Boyun büküp göz yaşı dökünce, acizim deyince açılıyormuş kapılar meğer. Sen O’na emanet ettin de, yardım mı etmedi? diye soracaklarmış melekler, ah çok acımasız bir soru… “Başarabilirim, nefsimi yenebilirim, kendimi aşabilirim” dedikçe çuvallıyor insan. Senaryo icabı…
    Kaderde ne varsa o oluyor. Teolojik, kelami tartışmalardan bir şey anlamıyorum. Ama kendi hayatımda gördüğüm şu ki, hiçbir şey tesadüf değil. Yaşadıkça taşlar yerine oturuyor. Rolün neymiş, niçin sol şöyleymiş, yerindeymiş, o öyleymiş, sonunu seyredince anlıyorsun.

  16. Yazan:yer altından notlar Tarih: Oca 24, 2011 | Reply

    Cemile hanım,

    Öncelikle iltiftınız için teşekkürler,teveccüh buyurmuşsunuz sağolun.

    Samimiyet ve içtenlikten bahsetmişsiniz.Bilmem katılır mısınız?”İçtenlik insanın tek başına başaracağı bir şey değildir;bir zemini, sizi buna yöneltecek bir karşılığı olmalı.Karşılık derken duygu ve düşünce geçirgenliğini kastediyorum.Mehmet beyin harika tespitiyle bir “yansıma” yaşanmalı ki insanlar gerçek manada iletişim kurabilsinler.Ve tabi insanı gündelik hayatın politik çekişmelerinden tefekküre yöneltebilecek bir gönül dili…
    Diyeceğim,bu ikisinden de fazlası var DD’de.

    Bir de “insan insan” demişsiniz ya,Mehmet beyin yazısına çok uygun düşmüş.Zira başta Zaman serisi olmak üzere İNSAN insanı, başka bir ifadeyle “kaybolmuş insanı”arama çabası görülür bu yazılarıda.

    Açıkçası “içten/samimi” bulduklarınızda siz DD yazar ve yorumcularının çok büyük bir payı var.
    Tıpkı aşağdaki dizeler gibi “söyleten”bir cevher olmalı ki insanın dili çözülsün/kalp gözü açılsın…

    Penceremin perdesini
    Havalandıran rüzgar
    Denizleri köpük köpük
    Dalgalandıran rüzgar

    Gir içeri usul usul
    Beni bu dertten kurtar

    Yabancısın buralara
    Nerelerden geliyorsun
    Otur dinlen başucuma
    Belli ki çok yorulmuşsun

    Bana esmeyi anlat
    Bana sevmeyi anlat
    Bana esmeyi anlat
    Esip geçmeyi anlat

    Anlat ki çözülsün dilim
    Ben rüzgarım demeliyim
    Rüzgarlığı anlat bana
    Senin gibi esmeliyim

    ——————

    Selam ve saygılarımla.

  17. Yazan:çuvaldız Tarih: Oca 24, 2011 | Reply

    Merhaba Yer Altından Notlar,
    Burada paylaştıklarınızı okuduktan sonra size yazmak için en uygun kelimeleri arayıp durdum…Aslında buna belki gerek yoktu ama dediğiniz gibi yaralarımız söz konusu olunca merhem sürerken bile insanın canı yanabiliyor.Şefkatli bir dokunuş bile acıtabiliyor maalesef.Zor.

    Yazdığınız sözler de her zaman bana yaraya üflenen bir nefes, bir ninni gibi geliyor…İçinde her an için her şeyi taşıyor sanki 🙂

    Size yazmayı düşündüklerim bunlar değildi ama dayanamayıp esen rüzagara kapılan bir martı gibi ses ettim.Kolaydı.

    Ben merkezli olmak kolay.Ve sizden bencilce bir ricam olacak, yukarıdaki rüzgarı anımsatan uslubunuzla zaman zaman buralarda da esin lütfen.

    Sevgi ve saygılarımla,

  18. Yazan:yer altından notlar Tarih: Oca 24, 2011 | Reply

    Mehmet Bahadır bey kardeşime,

    Bir insan dertlerini, sıkıntılarını ancak bu kadar mı masum ve insancıl bir şekilde anlatabilir? Samimiyetiniz ve içtenliğiniz beni çok duygulandırdı. Bu samimi ve içten yakarışa bir cevap yazma gereği dudum. En azından tanışmamıza vesile olur diyerek…

    Benim bu güzel sözlere cevabım şu olacak:

    Bir insan en sert söz ve eleştiriler karşısında bile bu kadar mı nezaketi,zerafeti elden bırakmaz?İncinirken bile incitmekten imtina eden bir terbiye her insana nasip olmaz.Güzel ahlak dedikleri şey bu olsa gerek.
    Bir şey söyleyeceğim size:Yanlış anlamayacağınızı umud ediyorum.Yazılarınıza gelen yorumlara verdiğiniz cevabı yorumlarınızdan aşina olduğum nezih üslubunuzla her karşılaştığımda “Karamazof Kardeşler”in en küçüğü Alyoşa’yı hatırlatıyorsunuz bana.Yapıcı,karşısındakini anlamaya çabalayan ve asla kızgınlığa yer vermeyen haslet ne güzel haslettir…Hep örnek almış,gıpta etmişimdir size,benden yaşça çok daha küçük olmanıza karşın.

    Yorumunuz için “tanışmamıza vesile olur” demişsiniz.Sizinle tanışmaktan şeref duyarım.Lakin bendeniz-sizinle yaptığımız sohbetlerde-o şerefe çoktan nail oldu.Yüce Allahtan dileğim odur ki sizinle yüzyüze görüşmeyi nasip etsin.
    ————-

    Soruma verdiğiniz yanıta gelince.Mehmet beyle aranızda geçen sohbette çok önemli ip uçları var soruma karşılık gelecek…

    Kısım kısım aktararak ben de iştirak edeyim izninizle.

    “Cehd etmek bizim tasarrufumuzda ama neticeler değil”cümlesinden hareketle aşağıdaki sual/cevap diyalogu geçmiş.

    Sual şudur ki : “Bütün bu çalışmaların sonucu ne olacak. Ne amaçlanıyor?”
    Mübarek bir şahıs Cevap veriyor:
    “Külli nefsin zaikatül mevt… Bütün nefisler ölümü tadacak… Biz görevimizi yapıyoruz, sonucu Allah yaratır…”

    İmdi,”SONUCU ALLAH YARATIR”bundan haşa şüphe yok.Peki ya “görevlerimiz”?Görev diye kendimizi adadığımız amel’ler “sonuç”a sireyet edemez mi?Daha açık bir ifadeyle “görevlerimiz”-farkında olalım ya da olmayalım-kusurlu olamaz mı?

    Sadede geleyim,lütfen zayıf inanç yanımın depreşmesine vermeyin,kafam karıştı biraz,hepsi o kadar.Malum,konu oldukça derin ve ağır,karşılaştığım güçlüğü buna verin lütfen.
    Kafama takılan soru şu:”Sonuç” tamamen insanın “dışında”olduğuna göre;değiştirmeye yetemeyeceği bir sonuçtan insanın yine de sorumlu tutulması mümkün müdür?
    Zira burada çok açık ki Allah’a teslimiyet,koşulsuz bir iman şartına işaret ediliyor.Bunu gayet iyi anlıyorum.Lakin bana göre “sonuç”da insanın sorumluluğu her zaman vardır.Ve ayrıca beşer olmaklı yanımızla bu tevekkel halinin bizi rahavete sürükleme riski olduğunu düşünüyorum.Bir Kürt Atasözü vardır:”Xwe jı ber divarê ê bı kevê bıde ali”
    Türkçe’ye şöyle çevirilebilir:”Yıkılacak duvarın dibinden uzak dur!”
    Yani önceden geliyorum diyen bir tehlikeden uzak durmayı öğütler.Ha,hiç de yıkılacak gibi durmayan bir duvar da aniden yıkılıverir ve tehlike yaratabilir…Bu,Allahtan gelen “sonuçtur”değiştiremezsiniz.Ama yıkılacağı an meselesi olan duvarın hesaba katılmayacağı manasına da gelmemeli diye düşünüyorum.O halde,sonucu Allah’a havale edeceğiz ama, bizlere verdiği(sınırlı)aklı,iradeyi,iyi- kötü ayrımını/idrakini de elden bırakmaksızın hayırlı sonuç için hazırlığımız olmalı-diye düşünüyorum.
    ———
    Sevgili kardeşim, ukalalık ettiysem şimdiden affımı istiyorum.Ve lütfen beni uyar.Kısımlar dedim ama bir tanesine yetişebildim kıt bilgimle.

    Kaldığımız yerden devam ederiz inşallah.

    Şimdilik en içten sevgi ve selamlarımla.

  19. Yazan:MF Tarih: Oca 25, 2011 | Reply

    Ilk baslangic sözler de var olan Giz den yürürsek.
    Ya inanc boyutlu ya da kendince,kendini görevli saydigi degerlerin neticesinde,yapmakla mükellef oldugu olaya bakmanizi isteyen bir INSAN.
    Eger olaya Din merkezli bakmanizi öneriyor ise görevlendiren her hangi bir insandan ziyade kendi INANC dünyasindan aldigi GÖREV addetmis oldugu ve bu görevlendirmeyi her hangi Inanc sahibi birey de yapar.
    Sansli olmadigi zanni ise kendinin YARGILANIYOR olmasidir.
    Inanc dan yürürsek böyle bir tablo olusturmak mümkün.
    Zira her inanc sistemi karsit olani ile carpisacaktir.
    Ve her carpismada gücler vurusmasi olacaktir.
    Ve o insan da gücler catismasinda taraf oldugundan,inandigi deger icin yaptigi seyler onun icin KUTSALDIR.
    Ve kutsali icin yaptigi seyin,kim tarafindan nasil görüldügü degil,kendi ve o kutsalin taraflarindan aldigi deger önemlidir.
    Zira bunun icin yapmistir.
    ….
    Ikinci yol ise GÖREVDEN olabilirlik.
    Bu görev Devlet icin veya bir Idolojik paylasimdan olabilir.
    Elbette bu konu üzerin de bir cok senaryo yapilabilir.

    Diger bir konu ise Insan yapmakla veya yapmamakla mükelef oldugu seyler var.
    Yapmakla mükelef olduklarina sadik kalir ise BELA dedigimiz olaylardan korunmamiz olasidir.
    Yapmamakla mükellef oldugumuz hal ve davranislarda bulundugumuz takdirde,bela dedigimiz olaylara muatap olmamiz kacinilmaz olacaktir.
    Ikazlar sosyal hayatin icerisinde yadsinamayacak bir koruma uyarilaridir.
    Uymak veya uymamak biz insanlara verilmis bir secenektir.
    Bu secici olgumuza yada tarafimiza IRADE denilmistir.
    Irademizle iyi ve kötüyü secmemizi Rabbim insanin kendine birakmistir.
    Ayrica alak suresi bu konuya öyle isik tutuyor ki…

    Not:Calisamin hakkini vermeyi unuttugum zanni olusmasin.
    Eger o calisma olmasaydi biz bunlari konusma imkani bulamamistik.
    O calismayi yapan insanin emegine saygim sonsuzdur.
    Rabbim ondan razi olsun…
    Saygilarimla….

  20. Yazan:Ekrem Senai Tarih: Oca 25, 2011 | Reply

    Kader konusu allengirli bir konu. “Peki o zaman adamın suçu ne?” diye başlayan tartışmalar kimseyi bir yere getirmiyor. Mevlana Hazretleri bunun için güzel bir misal veriyor. Adamın keline şaplak vurdun, sonra dönüp “ses elimden mi çıktı, kafandan mı çıktı?” diye tartış dur, kime ne faydası var? Sen kafana inen şaplakla meşgul ol. Yine bir güzel insanın güzel bir sözü var: “İnsan bu dünyaya uluhiyeti öğrenmek için gelmedi, ubudiyeti öğrenmek için geldi”. Kendini Allah yerine koyup, acaba nasıl yaratıyor diye düşünmek sadece komiklik.
    “Acaba kader olduğu için zalim adam aslında masum mudur?” gibi sorular “tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan çıkar?” bilmecelerine benziyor. Horoz demiş ya, “valla ben yumurtlatırım, gerisine karışmam!” 🙂
    İnsan biraz kendisine yarayacak olana talip olmalı. Said Nursi Hz. kader bahsinde kader insanı ümitsizliğe düşmekten korumak için, cüz’i ihtiyari ise sorumluluğunun bilincinde olması için dinin bir rüknü olmuştur manasında bir ifadede bulunur.
    Hiçbirimiz doğruyu, yanlışı kitaplardan öğrenmedik. Bunlar içimizde programlı olarak doğduk. İsrailli pilot da, Nazi subayı da hata yaptığının farkında. “Biz böyle yetiştirildik? Atalarımızdan (anne, babamızdan) böyle gördük, emir eriyiz…” gibi şeyler mazeret değil. Bu konuda Serdar bey’in endoktrinasyon konusundaki yazıları çok aydınlatıcı, müracaat etmek lazım.

  21. Yazan:Mehmet Bahadır Tarih: Oca 25, 2011 | Reply

    Sevgili Yer altından notlar Kardeşim/Abim

    Zarifliğiniz, inceliğiniz ve bana söylemiş olduğunuz güzel sözler karşısında, inanın iki büklüm oldum. Siz kendi iç güzelliğinizi görmüşsünüz. Ayna-Yansıma meselesi:)

    Görev diye kendimizi adadığımız amel’ler “sonuç”a sireyet edemez mi?

    Sanırım bu ikisi birbirinden bağımsız şeyler değil. Birbirini tetikleyen, ve birbirine bağlantılı şeyler… Zira Allah kimseye zulmetmez. Ve adalet sahibidir. Yaptıklarımızın ya da yapmadıklarımızın sonuçlarını ve de karşılığını verir diye düşünüyorum.

    Ve ayrıca beşer olmaklı yanımızla bu tevekkel halinin bizi rahavete sürükleme riski olduğunu düşünüyorum

    Kesinlikle katılıyorum…Ve yine sanıyorum ki, sonuca etki etmek ya da edememek farklı bir şey, sonucu Allah’ın yaratması farklı şeyler. Bu bağlamda insan, sonucun tamamen dışında değil. Bizlere düşen sadece çalışmak ve yine ayette geçtiği üzere “İnsan için çalıştığından başkası yoktur.” (Necm 39) İnsan için ancak çalışmasının karşılığı vardır.
    Yani avam tabirle, “saldım çayıra Mevla gayıra “ zihniyeti olmamalı. Endişeleriniz ve belirttiğiniz risk çok yerinde bir tespit.

    Konu çok derin olduğu için, konuyla ilgili yanlışlarım ya da söylemlerim varsa lütfen düzeltin.

    Ancak bir risk de şurda görüyorum. İnsanlar bazen hizmet eder, çok çalışır ve başarılı bir iş çıkarabilir. Ne biliyim başarılı bir yazı yazar, başarılı bir eser ortaya koyar. Bu durumda nefs hemen devreye girer ve insan bu başarıları kendinden bilebilir. İnsan tam ihlâs içinde değildir, başarılarını şöyle veya böyle içinden bile olsa kendinden bilebilir. Oysa Allah o başarıyı, yine çalıştığının ve samimiyetinin karşılığı olarak insana bahşetmiştir. Allah muvaffak kıldı, eğer Allah murad buyurmasaydı o hiç olmazdı. Yani sonucu yine O yaratmıştır.

    “Ah yıkılası şirk ve kibir ifade eden şu ifadeler : “Yaptım! Ettim! Çattım! Kurdum! Verdim! Ettim! Eyledim!” Haşa! Haşa ve kella!Yapan O’ydu! Eden O’ydu! Eyleyen O’ydu!”
    Diyebilmek lazım :)(Bunları ben nefsime anlatıyorum. Lütfen üzerinize alınmayın)

    Konu ağır ve çok derin ama konuyu o kadar güzel açmış ve o kadar güzel sorgulamışsınız ki, mesele açıldıkça derinleşiyor 🙂

    Bunları ne zaman konuşsam aklıma hep Hz. Ömer’le Halid bin Velid’in arasında geçen ibretlik olay aklıma gelir :

    Hazreti Ömer anlayışı ve felsefesiyle bakarsak savaş meydanlarının kahramanı Halid bin Velid’e diyor ki “Ya Halid biliyorum ki bu fetihleri bize ihsan eden Allah’tır. Ama halk başarıları senin şahsında buluyordu, işte o şirktir. Hiç farkına varmadan zimni, dolaylı yoldan Halid’i peygamberin yerine koyarlar ve bazı icraatında Cenab-ı Hakk’a ortak telakki ederler, o da tehlikeli bir şeydir. Seni öyle bir mülahazadan kurtarmak, halkı da şirkten kurtarmak için seni azlediyorum. Seni azlettikten sonra sen de göreceksin ki o iş devam ediyor. Çünkü o işin arkasındaki kuvvet “la havle vela kuvvete illa billah”ın sahibidir, Allah’tır” diyor.

    Günümüz tabiriyle Cumhurbaşkanı, Genelkurmay başkanını sadece bu hassasiyetten dolayı görevden azlediyor… Yetmiyor Genel kurmay başkanı da karşılık olarak bunu gurur meselesi bile yapmıyor ve göreve siyah ten renkli bir kölenin emri altında rütbesiz bir er olarak devam ediyor…Düşünebiliyor musunuz?

    Son olarak kendi adıma endişelerimi dile getirmek isterim. Bunları burada konuşmak ne kadar doğru bilmiyorum ama nefsin nasıl bir şey olduğunu göstermek adına faydalı olabilir.

    Bazen diyorum ki kendime: Mehmet sen nekadar güzel yazı, ne kadar güzel eser bırakırsan bırak. Ne kadar güzel görünürsen görün. Eğer bunlara paralel, Rabbinle münasebetinde bir derinleşme yoksa ya da böyle bir hedefin, o zaman sen kendini anlatıyorsundur, kendini ön plana çıkarıyorsun ve kendini kandırıyorsun demekten de kendimi alıkoyamıyorum. Nefs işte böyle bir şey. İnsana beş gol birden atar sonra bir Salih ameli göstererek insanı sevindirir. Amelini insana sevdirir. Halbuki maçın sonucu 5-1 olmuştur ama farkına bile varamamışındır.Bu noktada inşallah Allah’ın rahmeti devreye girer de ancak o zaman yırtabiliriz diye düşünüyorum. Ümit ve korku içinde olmak farzdır zira. Denge meselesi 🙂

    Kusura bakmayın biraz duygusal ve hüzünlüyüm bu aralar. Yoruma aksetmiş olabilir 🙂

    Derin sevgi ve saygılarımla güzel insan…

  22. Yazan:otomatik mandalina Tarih: Oca 25, 2011 | Reply

    …belki benden daha şanslısınız ama benden daha iyi değilsiniz. Bunu zannedecek kadar kibirli olduğunuz anda tehlike başlar

    Mehmet Bey,

    Littel’in bu cümlesi ne büyük bir hakikati anlatıyor değil mi? Aslında iki büyük hakikati anlatıyor :

    1) Sıradan insanlar (şüphe yok ki ben yıllardır gruptayım) iradelerini kullanmıyorlar ve işte bu yüzden sokak köpeklerinden hiçbir farkları yok. Tıpkı bir sokak köpeği gibi, apartman sakinlerinin çöp torbalarına bırakacakları insaf kırıntılarına bağlıdır yaşamları sıradan insanların, havanın soğukluğu ve sıcaklığına bağlıdır. Yani raslantıya tabidir aslında sıradan insan, çünkü kader sahibi olmayı hak etmemiştir. Kader, ancak iradeyi kullanmakla kazanılabilecek bir imtiyazdır. Oysa sıradan insan iradesini kullanmamaktadır, sıradan insanı yönlendiren kuvvetli arzuları ve korkularıdır. Bir atleti başarılı kılan kuvvetli hırsları, bir entellektüeli bilgili kulan kuvvetli bilme arzusudur. Atleti birincilik kürsüsüne çıkaran, ya da bir bilgini okunur kılan onların gösterdikleri büyük özveri ve kullandıkları irade değil, potansiyelleri ve dış dünyanın tesirleriyle vücut bulmuş olan arzularıdır. Ve işte en ilkelinden en modernine kadar bütün sıradan insanlar, arzuları ve korkularınca motive edilirler. Ta ki kemale erinceye kadar. İşte o zaman, raslantının ağından kurtulabilir insan.

    2) Sıradan her insan kibirlidir. “Ben yapabiliyorum (i am able to do), ben hak ediyorum” diyen her insan kibirlidir aslında. 20 liraya aldığı bir malın 15 liraya satıldığını öğrendiği zaman insan üzüntü duyuyorsa içinden, kibirlidir aslında. Çünkü “ben 5 lira kazıklanmayı haketmedim” diye düşünüyordur, oysa hak etmek ya da hak etmemek diye bir şey yoktur. Herşey olması gerektiği gibi olmaktadır (Gazali, Leibniz). İşte kişi eğer bütün sıradanlığına rağmen o mahkumu küçümsüyorsa, evet geniş anlamıyla kibir sahibi demektir. Ve aslında bütün günahların (kıskançlık, ihtiras, riya, sabırsızlık, tembellik) sebebi tek bir günahtır ve o da kibirdir. Yani “ben varım” demektir. Oysa insan yoktur, daha doğrusu bir hiçtir. En doğrusu insan bir “ney”dir. Hz. Mevlana diyor ya “Bu neyi dinle” diye. İşte aslında o neyden muradı insandır Hz. Mevlananın. Ney’in içi boştur amma Allah o ney’e ruhunu üfürdüğü zaman ondan en güzel en muhrik sesler sadır olur. İşte öyle de insan, Allahın, kendini zahir kıldığı ve zâtının isim ve sıfatlarını müşahade etmek için, diğer bir deyişle zâtının senfonisini dinlemek için halk ettiği bir enstrümandır. Oysa sıradan insan bunu inkar etmekte, ve bütün notaları ve senfoniyi kendine mâl etmektedir. Ah kibir..

    Mehmet Bey, öyle güzel yerler yakalıyor ve bizlerle paylaşıyorsunuz ki.. Netameli konuları sarih (intelligible) bir üslupla yazıyor, tefekkür etmemizi sağlıyorsunuz. Yazılarınızın devamını görmek dileğiyle..

  23. Yazan:yer altından notlar Tarih: Oca 25, 2011 | Reply

    Kıymetli Ekrem bey,

    Öncelikle size geç döndüğüm için bağışlayın.Ne zamandır sizinle bir iki kelam etmeyi istiyordum hep.Açıkçası sohbetinizi özlemiştim.Nasip bugüneymiş.Allah Mehmet beyden razı olsun sizin gibi kıymetli bir dosta kavuşmama vesile oldu bu güzel yazısıyla.

    Ben de bu “ruhu” bir yerden tanıyorum diyorum
    Üslub-u beyan, ayniyle insan demişler, çok doğru söylemişler.

    demişsiniz,
    Est.o ruh güzelliği size ait.

    En iyi yazarlar en çok ıstırab çekmiş olanlardır diye bir şey söylesem çok mu genellemiş olurum? Hatta yazı dediğin şey derd ehlinin halleşmesinden ibarettir diye beylik bir laf da edeyim, üstüme afiyet, sağlık çok severim genellemeyi çünkü… Ama hakikat payı da yok değil hani, değil mi?

    Hiç de genelleme değil.Bilakis bir hakikate işaret etmişsiniz.İçsel dünyasını surgulayamayan,bundan acı ve ızdırap duymayan insanın mekanik bir varlıktan ne farkı kalabilir ki?

    Derdini sevmek lazım biraz. Derdin yoksa hissizlik vardır çünkü, koyverme, hatta kaşarlanma vardır. Bu aşamaya geçmeyi huzura kavuşmak zannediyoruz. Halbuki tam gaflet hali. Derisi sinirlerine kadar yanmış adamın mutlu olması gibi bir ahmaklık… Acı çekmek iyidir yani.

    Tamamen katılıyorum:Derdini sevmek lazım.Bizleri insan olarak hidayete erdirecek olan dertlerimiz ve bu dertlerin bizleri yüzleştireceği sonuçlardır çünkü.Ancak işaret buyurduğunuz gibi,dünyevi açlıklarımızı doyurmakla huzura kavuşacağımız gafletine düşüyoruz.Öyle bir gaflete düşüyoruz ki,gözümüzü kamaştıran dünyevi arzularımızın bize huzur değil felaket getireceğinden bihaber kalıyoruz.
    Ancak,”huzura kavuşma”adına atladığımız bu dipsiz çukur(kendi adıma konuşuyorum),sadece beyhude bir kaçıştır.Gel gelelim kaçtıkça kıskıvrak yakalınıyoruz kendi buhranlarımıza…

    İşte,içine düştüğüm bu çukurun ruhumda yarattığı tahribatları(yüzüm kızarma pahasına) feryat etmem,ruhumu acıtan bu ızdırabın bir yanksıydı.Bir çığlıktı,kendi seçimimle içine düşüp boğulduğum o karanlık kuyuyu haykırmak isteğiydi.

    Bu itiraf masumuyetimin karinesi değil biliyorum.Suçluyum ve sorumluyum.Ben seçtim çünkü,seçerken özgürdüm.Kendi dışımda mazaret arayamam,bu kendini kandırmak olur.

    Ama yine de Kadere inanırım.Hep inandım.Dibe vurduğum en kritik anlarımda bile.
    Yani iki türlü inandım:Her sürüklendiğimde kaderin örülü taşlarını aradım bu sürüklenişte.Ama her çaresizliğimde bir ışık olarak önümü aydınlatacak kaderden de umudumu kesmedim.

    Allah şahidimdir ya,o çukurdan çıkmanın yolunu zorladım ya da istedim.Belki de şöyle tesseli oluyordum:Kader başka çehreyle de karşıma çıkabilirdi.Değişebilirdi.Neden olmasındı?
    Şimdi bir ümit ışığı canlandı içimde.O da Allah’tan diyorum.”Aşacağım”diye kibirlenmekten imtina etmeye çalışıyorum.Allah isterse olur;beni görüyor ve duyuyor ve her şeye kudreti yeter diyorum.
    —————
    Dertlerimi paylaşma erdemi gösterdiğiniz için sizlere minnetarım.Allah da sizlerden razı olsun.
    Selam ve saygılarımla.

  24. Yazan:Ekrem Senai Tarih: Oca 26, 2011 | Reply

    Kıymetli insan,

    “İnsan” kelimesi için iki kökten bahsediyorlar. Birisi “nisyan- unutmak” ile alakalı. Ruhlar yaratıldığında verdiği sözü unuttuğu için bu isim verilmiş diye yakıştırıyorlar. Bir diğeri ise “üns”ten geliyor. Üns, ünsiyet, yakınlık… İnsan, insanla, hatta eşyayla bile hemen yakınlık kurabilen, bağlanabilen bir varlık. Sufiler- hatta artık başkaları da- aura dedikleri, enerji dedikleri, bizim ruh dediğimiz şeyin etkileşiminden bahsediyorlar. İnsandan maddeye, maddeden insana, insandan insana bir akış var. Sen hiçbir şey yapmasan, konuşmasan bile halin çevrendeki insanlara yansıyor. İki taraflı bu… Hatta mekanın bile etkisinden söz ediyorlar. Kimlerle oturup kalktığın, nerede bulunduğun önemli. Bu yüzden midir bilinmez eskiden dervişler çok seyahat ederlermiş. Sonra herhalde antenin çektiği yerde karar kılarlarmış 🙂
    Bir saliha ise şarj aleti gibi. 🙂

  25. Yazan:yer altından notlar Tarih: Oca 26, 2011 | Reply

    Çuvaldız hanım,

    Ben de yorumunuzu okuduktan sonra aynı güçlüğü yaşadım inanın.İtiraf edeyim,yorumunuzu gecikmeli yanıtlamamın nedeni işte düştüğüm bu müşkülattı.Öyle derin,anlamlı ve bir o kadar da zarif kelimelerle duygularınızı dökmüşsünüz ki,ne yalan söyleyeyim karşılayacak kelime bulamadım.

    İnsanın dili tutuluyor.Nasıl tutulmasın ki şu sözler karşısında?

    “Yaralar söz konusu olunca, sürülen merhem bile can yakabiliyor”

    “Şefkatli bir dokunuş acıtabiliyor”

    “Merhem”in,”şefkatli bir dokunuş”un bile “can acıtabileceği”,”yarayı kanatabileceği” duygusu/vicdanın ta derinlerinden gelen o İNSAN kokan ürkeklik…

    Yok yok,karar verdim ifade dilimi değiştireceğim.Siz de değiştirin bence.Yoksa bu gidişle klavyenin başında kalakalırız gibi geliyor bana:)

    Bir de şu güçlü hafızanıza(sezgilerinize demeliyim)hayranım.İnşallah nazar değdirmem.

    “Esen rüzgara martı gibi ses etmek”
    Martıların hikayesi tanıdık geldi biliyor musunuz?
    Şu kadarını söyleyeyim:Şu şiir gibi akıp giden yorumu başka müstearla yazsaydınız yine de size ait olduğunu anlardım.Hafıza rekabeti olarak düşünmeyin;”yazdığınız müstearın kime ait olduğunu biliyorum”mesajınıza “mesajınızı aldım”yanıtı olarak değerlendirin.
    Diyeceğim o ki hiçbir şey dikkatinizden kaçmıyor.
    Son olarak bir şey daha ekleyeceğim-sade bir dille bu kez:)lütfen yazın.Biz sevenlerinizi teffeküre davat eden mana yüklü yorumlarınızdan mahrum bırakmayın nolur.

    En içten sevgi ve saygılarımla.

  26. Yazan:MY Tarih: Oca 29, 2011 | Reply

    Sevgili otomatik mandalina,

    sizi özlemistik, uzun zamandir ses vermiyorsunuz.

    Kusura bakmayin, biraz geciktim sizi selâmlamakta, yakinde yeniden bulusmak üzere diyorum.

    Muhabbetlerimle

  27. Yazan:Notdefteri Tarih: Mar 26, 2017 | Reply

    Sıradan insanlar (şüphe yok ki ben yıllardır gruptayım) iradelerini kullanmıyorlar ve işte bu yüzden sokak köpeklerinden hiçbir farkları yok. Tıpkı bir sokak köpeği gibi, apartman sakinlerinin çöp torbalarına bırakacakları insaf kırıntılarına bağlıdır yaşamları sıradan insanların, havanın soğukluğu ve sıcaklığına bağlıdır. Yani raslantıya tabidir aslında sıradan insan, çünkü kader sahibi olmayı hak etmemiştir. Kader, ancak iradeyi kullanmakla kazanılabilecek bir imtiyazdır. Oysa sıradan insan iradesini kullanmamaktadır, sıradan insanı yönlendiren kuvvetli arzuları ve korkularıdır.

    —————————————————————

    Bugüne kadar yorumları dahil o kadar çok blog okudum lakin derindusunce gibisine rastlamadım. Bir okur yazarına bu kadar mı zarif olur, yine bir yazar okuruna bu kadar mı latif olur. Okurken mest oluyor insan. Vesile olanlardan Allah razı olsun. Otomatik mandalina kardeşimle hem fikirim. Ashabı Kiramı düşündüğümüzde onlar irade-i cüziyelerini Hz. Allah’ın rızasına uygun kullanarak irade-i külliyenin muvaffakiyetini kazandılar.

  28. Yazan:my Tarih: Mar 27, 2017 | Reply

    eyvllh… hosgeldiniz sayin NotDefteri, su cümleniz gerçekten çok hosuma gitti:
    “Kader, ancak iradeyi kullanmakla kazanılabilecek bir imtiyazdır. “

  29. Yazan:my Tarih: Mar 27, 2017 | Reply

    nefsani arzulara köle olup yerlerde sürüklenmek elbette kader degil, sözleriniz kadere iman ile kadercilik arasindaki sinira isaret etmis.

  1. 9 Trackback(s)

  2. Oca 24, 2011: Şans, Kader, Özgür İrade ve Zaman(3) : Derin Düşünce
  3. Şub 2, 2011: Vodafone: Paran Kadar Konuş! - Liberal Bir Ahlâksızlık Örneği : Derin Düşünce
  4. Mar 3, 2011: Son 90 günde en çok okunan ve tartışılanlar : Derin Düşünce
  5. Kas 7, 2013: Teslimiyet
  6. May 21, 2014: Yaşamak Ben’in hikâyesini yazmaktır
  7. Kas 18, 2014: Muhtemel / mümkün / possible / probable / المحتمل / ممكن
  8. Mar 5, 2015: Kötülük / mal / evil / شر
  9. Haz 18, 2015: Zaman / Time / Temps / الوقت
  10. Mar 15, 2017: Bilimsellik aklın emaresidir; bilimcilik ise akılsızlığın! | Ne Mutlu "İnsan'ım" Diyene!

ÖNEMLİ

--------------------------------------------------------------------

Tüm yazı, yorum ve içerikten imza sahipleri sorumludur. Yayımlanmış olmaları, bu görüşlere katıldığımız anlamına gelmez.

Hakaret içerse dahi bütün yorumlar birer fikir eseridir. Ama bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, yorum kurallarına gözatın yine de.

Not: Sitenin ismini dert etmeyin, “derinlik” üzerine bayağı bir geyik yaptık, henüz söylenmemiş bir şey bulmanız oldukça zor :)

Editörle takışmayın, o da bir anne-babanın evlâdıdır, sabrının sınırı vardır. Siz haklı bile olsanız alttan alın, efendilik sizde kalsın.

Sitenin iç işleriyle ilgili yorum yapmayın, aklınıza takılan soruları iletişim kutusundan sorun, kol kırılsın, yen içinde kalsın.

Kendi nezaketinizi bize endekslemeyin, bizden daha nazik olarak bizi utandırın. Yanlış ve eksik şeylerden şikayet etmek yerine bilgi ve yeni bakış açısı sunarak tamamlayın, düzeltin, tevazu ile öğretin bize bildiklerinizi.

Bu kurallara başkasının uyup uymamasına aldırmayın, siz uyun. Bütün yorumları hızla onaylanan EN KIDEMLİ YORUMCULAR arasındaki nizamî yerinizi alın.

--------------------------------------------------------------------
  • Siz de fikrinizi belirtin