RSS Feed for This Post

Gecenin sırrı Tiryandafilya

gece

Tiryandafilya,

Berceste bir söz var bilirsin; ‘gecenin sırrına vakıf olanlar, mutlu uyuyanlar değil mutsuz uyanıklardır’ der. Uzun zaman önce yaşama alışkanlıklarımı kökünden değiştirmem gerektiğini anladım. Hayattan sıkılıyordum ve artık gitmem gerektiği konusunda kendimle hemfikirdim. ‘Sen’ gibi bir çeldirici bir yana, ne çare ki inançlarım bu kapıyı da kapamakta; gönüllü gittiğim Güneydoğu’da bu çabamın meyvesini almak üzereydim ki yine başaramadım. Üstüne üç beş tane de takdirname falan aldığım, orduda kalmam için ısrar edilen bir macera oldu bana o yıllar. Bir de yakınlarda patlayan bir mayın neticesinde kulak zarında hatıra olarak kalan iki milimlik bir yırtık.

Yaşamaktan duyduğum bu sıkıntıyı bitirebilmek fikrine artık inanmıyorum. Anladım bitmeyecek ama nasıl azaltabilirim bu beynimi kemiren sancıyı. Sigarayla yavaş yavaş ölmek fikri, bana vaat ettiği vade bakımından çok enteresan gelmiyor artık. Üstüne üstlük rahatsız da etmeye başladı pislik. Son numaram hayatı tersine çevirmek; çok az uyuyorum ve bunu da herkes uyanıkken yapıyorum. Sonrasında insanlar uyumaya çekilince hayat başlıyor ve bir daha yastıkla hiç hemhâl olmadan işe gidiyorum. Sonrasında zincirleme bir reaksiyon başlıyor tüm vücudumda; uykusuzluk yorgunluğu, yorgunluk agresifliği, agresiflik de etrafımda mutluymuş gibi gülen, konuşan, oynayan, itişip kakışan ne kadar geri zekâlı varsa uzaklaştırmakla sonlanıyor.

İletişim namıyla maruf sanatın yüzü suyu hürmetine ne kadar gereksiz adam toplamışım etrafımda. Sorgulamam gereken bir hayatım var ve zamanım yok çok şeyi sorgulamaya. Sadece kaçmak, sığınmak için bile olsa İslam’da bir manastır anlayışının olmamasının hata olduğunu söyleyen adam çok haklı. Manastır, insanı demir gibi dövüp şekil vermesini geçtim sadece kopmak, kaçmak, ortadan kaybolmak için bulunmaz nimet.

Manastır insanı itici değil, aksine sevimli; yaşadığı hayat bir anlamda bir pirenin hayatıyla müsavi. Hayatın kenarından bile geçmeden bir hayatı noktalamak büyük bahtiyarlık. Pire, yumurtalarını bırakmadan önce kan emmek zorunda olduğu için tüm ömrünü kan içeceği bir memeliyi bekleyerek geçirirmiş. Algıları başka hiçbir şeye açık olmayan kene bu yüzden hayatını sıfır hatayla tamamlamasıyla tüm hayvanların arasında müstesna bir yere de sahip. Tüm bir evreni takmayan, üstüne üstlük bir de kapılarını sıkı sıkıya kapayan bir yaratılanın önünde ancak şapka çıkarılır.

Ya da kış uykusuna yatan bir takım memeliler, sürüngenler de gıpta edilmeyi fazlasıyla hak ediliyor. Sırf süründüğünü için yılanı aşağılamak adına söylenen aptalca sözleri artık duymak bile istemiyorum. Tek bir hatası yüzünden, insanların taşla, sopayla peşine düştükleri bir hayatı ikame etmen gerekseydi ya sen ne yapardın? İnsansan manastıra sığınırdın, hayvansan toprağın altına. Tek bir manastır avantajı için mürtet olmak fikri sağlıklı mı? Basit bir kâr zarar hesabıyla bile cazip olmayan bir teklif. Yılan olmak düşüncesine gelince, kaçmış ve bir daha asla aynı istasyona gelmeyecek olan bir tren hükmünde benim için.

Ama her ikisinin de bir kaçış olduğunun farkına varmak da bir bilinç düzeyi gerektirir. Kaçmak çok mu aşağılayıcı bir durum insan için? Sanmam! En azından okuduklarımdan çıkardığım bu değil diyebilirim. Nuh Peygamber’in, Lût Peygamber’in başına gelen ne olursa olsun kavmini bırakıp kaçması neden kimsenin ilgisini çekmiyor geçen şunca yılda. Vuzuha muhtaç bir istifham değil mi bu? Oysa ki Taif’te de taşlanan bir Peygamber vardı ve o kaçmadığı gibi Cebrail’in teklifini kibarca reddetmişti. Oysa ben bir peygamber değilim; bırak mucizeler yaratmayı, sıradan bir hayatı sırf beceremediği için noktalamak için yanıp tutuşan bir mücrim, ölümü bir münci olarak gören bir beceriksiz geziyor bu şehrin sokaklarında, hem de yıllardır ve de aç ve arkasız.

Sırf bu yüzden bir melek neden bana mihmandarlık etsin ki? Kaldı ki akıl ortak noktamız olmasına rağmen melekle beni ayıran içgüdü, nefs, insiyak adına ne dersen de dibini göremediğim bir uçurum var ki, en dibinde yatan benim boylu boyunca. Rüya mı değil mi bilmiyorum Ebu Cehil’i de, Ebu Leheb’i de görüyorum karaltılar arasında. Belki de gördüğüm ta kendi gölgem, bilmiyorum orası da net değil. İstesem el yordamıyla dokunabileceğim mesafedeler hepsi. Kimlerle yan yanayım diyorum çokça zaman ve sonra o kahredici soruyu soruyorum kendime şairin dilinden : ‘Geniş kanatları boşlukta simsiyah açılan ve arkasında güneş doğmayan büyük kapıdan geçince başlayan bitmeyen, uzun, sükûtlu geceyi yani öldükten sonraki hayatı da kaybetmiş olabilir miyim?’   Sonra yılanlar var, renk renk, desen desen, irili ufaklı yılanlar var; düştüğü uçurumun derinliğinden tatmin olup da yerin altına inmeye gerek duymayan orada mukim yılanlar.

Psikologlar derman olamazlar derdime. Kendisiyle hesabını bitirememiş bir adamın, başkasının önünde upuzun yatıp da aklından geçeni söylemesinin kime ne faydası olabilir? Bir de aşağılık bir suçlama tehlikesiyle karşı karşıyasın; ‘annene karşı değişik hisler besliyor olabilirsin’.Tıpta antibiyotik neyse, psikolojide de psikanaliz aynı şey. Freud’dan sonraki psikolog adayları çok şanslı gerçekten ama benim için de bir o kadar talihsizlik. Var olan düğüme bir ilmek daha atma ameliyesinden başka bir şey değil psikologlardan medet ummak.

‘Bütün bu karmaşa arasında ben nerede duruyorum’ dersen Tiryandafilya cevabım basit: Elimin değil, hayallerimin bile erişemeyeceği kadar uzaktasın. Sen belki de tutunabileceğim son bir dalsın ama seni tutamıyorum. Çünkü düştüğüm yerin uçurum olduğu yetmezmiş gibi, bir de uçurumun dibindeki bataklığın tam ortasındaki adamım ben. Her seferinde kurtulmak istiyorum ama evveliyatlarını bildiğim, her biri biribirinden farklı ve bir o kadar da zehirli sarmaşıklar tarafından dibe çekiliyorum. Aslında seni hayal meyal görüyorum; uçurumun ağzından içeri sızan güneş gözlerimi kamaştırsa da seni seçebiliyorum ama ama ama…

Beni kıskıvrak yakalayan sarmaşıklardan kurtulamıyorum Tiryandafilya. Korkum, seni de bu bataklığa çekmekten öte değil. Sakın aklıma başka bir şey getirme ve bu suratsızlığımı da buna yor…

Kitap Tanıtan Kitap 1

Kitap okumak… Jean Paul Sartre, Nazan Bekiroğlu, Toshihiko Izutsu, Henri Bergson, Mustafa Kutlu, Dostoyevski, Elif Şafak, Clausewitz, Sadık Yalsızuçanlar, Alber Camus ile sohbet etmek… Suyun resmine bakmakla yetinmeyen, su içmek isteyenler için var kitaplar. Mesnevî var, El-Munkızü Min-ad-dalâl, Kitab Keşf al Mânâ, Er-Risâletü’t-tevhîd var.  Elinizdeki bu kitap Derin Düşünce yazarlarının seçtiği kitapların tanıtımlarını içeriyor. Bizdeki yansımalarını, eserlerin ve yazarların bıraktığı izleri. Farklı konularda 44 kitap, 170 sayfa. Zaman’a ayıracak vakti olanlar için… Buradan indirebilirsiniz.

Kitap Tanıtan Kitap 2

Kitap tanıtan Kitapların birincisi kadar sevildi, o kadar çok ilgi gördü ki ikincisini yayınlamak için sabırsızlanıyorduk. Yeniden 44 kitap tanıtımıyla geliyoruz karşınıza: Dostoyevski, Sezai Karakoç, Yıldız Ramazanoğlu, Jean Paul Sartre, Amin Maalouf, Taha Akyol, Hasan Cemal, Ali Şeriati, William C. Chittick, Alain Touraine, Muhyiddin İbn Arabi Hazretleri… Farklı asırlar, farklı coğrafyalar, farklı konularla dergi tadında bir kitap… Ortak olan tek şey İnsan belki de? İnsan’ın iç dünyasındaki saklı hazineleri paylaşma muradı…Buradan indirebilirsiniz.

Kitap tanıtan kitap 3

İnsanları birleştiren, engelleri ortadan kaldıran bir eylem yazmak… ve tabi okumak. Heinrich Böll, Sadık Yalsızuçanlar, Jean-Paul Sartre, Leyla İpekçi, Samuel Beckett, Peyami Safa, Immanuel Wallerstein, Marilyn Monroe veya Baudelaire… Farklı ülkelerde yaşamış, farklı kaygılarla yazmış olsalar da bütün yazarlar bir iz bırakmak, günü gelince başka insanlarca okunmak isterler. Evet… Yazmak vermektir. Kitap tanıtan kitaplarımızın üçüncüsünü ilginize sunuyoruz. Buradan indirebilirsiniz.

 

Kitap tanıtan kitap 4

Alışılagelmiş kitap sunumlarından farklı bir çalışma bu. Neden? Öncelikle kitap tanıtan kitap serisinde tanıtımı yazanlar da tıpkı tanıtılan sanatçı ve filozoflar gibi birer yazar. Bir çoğu profesyonel ve yarı-profesyonel olarak yazı hayatlarını sürdürmekteler. Ek olarak… katkıda bulunan yazarlar eserin güzelliği kadar kendi iç güzelliklerini, kişisel tecrübelerini, eserle ve yazarla tanışma serüvenlerini de ortaya koyuyorlar. Bu bakımdan kitap tanıtan kitap Aktaş, Kafka, Ramazanoğlu veya Kazancakis ile olduğu kadar Başarslan, Gürkan, Becer ve Özdemir ile de tanışmanın veya mevcut dostluğu ilerletmenin güzel bir yolu. Bu 4cü kitapta Yine « ağır » konuklarımız var : Franz Kafka, Cihan Aktaş, Michel Houellebecq, Yıldız Ramazanoğlu, Nikos Kazancakis, Ali Şeriati, Jacques Derrida, Selim İleri, André Gide. 20 farklı kitap, Rusya, Fransa, İran, Almanya ve Türkiye’den 20 yazar. 98 sayfalık bu kitabı, kitap tanıtan kitapların dördüncüsün ilginize sunuyoruz. Buradan indirebilirsiniz.

 

 

Trackback URL

ÖNEMLİ

--------------------------------------------------------------------

Tüm yazı, yorum ve içerikten imza sahipleri sorumludur. Yayımlanmış olmaları, bu görüşlere katıldığımız anlamına gelmez.

Hakaret içerse dahi bütün yorumlar birer fikir eseridir. Ama bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, yorum kurallarına gözatın yine de.

Not: Sitenin ismini dert etmeyin, “derinlik” üzerine bayağı bir geyik yaptık, henüz söylenmemiş bir şey bulmanız oldukça zor :)

Editörle takışmayın, o da bir anne-babanın evlâdıdır, sabrının sınırı vardır. Siz haklı bile olsanız alttan alın, efendilik sizde kalsın.

Sitenin iç işleriyle ilgili yorum yapmayın, aklınıza takılan soruları iletişim kutusundan sorun, kol kırılsın, yen içinde kalsın.

Kendi nezaketinizi bize endekslemeyin, bizden daha nazik olarak bizi utandırın. Yanlış ve eksik şeylerden şikayet etmek yerine bilgi ve yeni bakış açısı sunarak tamamlayın, düzeltin, tevazu ile öğretin bize bildiklerinizi.

Bu kurallara başkasının uyup uymamasına aldırmayın, siz uyun. Bütün yorumları hızla onaylanan EN KIDEMLİ YORUMCULAR arasındaki nizamî yerinizi alın.

--------------------------------------------------------------------
  • Siz de fikrinizi belirtin