RSS Feed for This Post

Sevgili Tuzu Kuru “Çoğunluk”

 

Önce savunmamızı  verelim. Çünkü Türkiye’de gelenek halini almış.  Hiçbir konuyu dolaysız araya bir sürü akılda hesapta olmayan bir şeyleri almadan konuşamıyorsunuz.  İlla ki pedagojik yaklaşımlar bekleniyor sizden.  Başörtülü milletvekili yoksa oy da yok diyor bir grup kadın mesela. Anlamı gayet açık değil mi? Bu ülkede bir kısım insan evlatlarının hakkı hukuku çiğneniyor ve biz artık buna yeter diyoruz. Ayırımcılığı ve onurumuzun çiğnenmesini kabul etmeyeceğiz. Hak ettiğimizi yani seçilme hakkımızı istiyoruz.

Hayır efendim her söylenenin ardında bir söylenen vardır içerü. Öyle ben böyle söyledim demekle olmaz. Sen öyle söylüyor olabilirsin ama bakalım biz öyle mi anlıyoruz.  Madem ki biz öyle anlamıyoruz; anlat, didin, kendini savun, kıvran hatta mümkünse tövbe istiğfar et: Ardından gelen tepkilerde yaptığınız işin ne CHP’nin değirmenine su taşıması ithamı ile karşılaşmanız kalıyor ne Ergenekoncuların işine yaraması ne de başka demokratik taleplerin üstünü örten bir istek olması.  Haydi otur bakalım anlat neden Ergenekoncularla ya da CHP ile işbirliği içinde değilsin üstelik çaktırmıyorsun ama bir de demokratsın.

Dönelim savunmamıza. Ama hop oturup hop kalkacak arkadaşlara şimdiden söylüyorum işte. Benim için şiddetin tek kullanılabileceği alan vardır. O da meşru müdafaa hali. Bilirsiniz hukuken evinize eli bıçaklı bir soyguncu girse evin içerisinde onu vursanız ceza almazsınız. Çünkü ortalıkta meşru müdafaa hali vardır. Siz onu öldürmeseniz o sizi öldürebilir ya da yakınlarınızı, hane halkını. Bu bağlamda gerilla mücadelesini hiçbir zaman meşru görmedim. Gerilla mücadelesi bir vur kaç taktiğidir. Bir halka yapılan zulmü engelleme gücü yoktur. Aksine belki şiddetin hızını, dozunu arttırıcı bir yönü vardır. Zaten Türkiye’de gerilla mücadelesi  yolunu izleyen PKK da hiçbir zaman hedefini halkını korumak olarak ortaya koymadı. Haklarını elde etmek, özerk bir Kürdistan kurmak gibi zaman içerisinde değişen sebepler öne sürdü. Benim inancım o ki bu derece heterojen bir nüfus dağılımı olan topraklarda nüfus olarak çok olsanız da çoğunluk değilseniz silahlı mücadele hak elde etme noktasında da öyle sanıldığı gibi fazla bir işe yaramaz.  Yararı zararının yanında lafı bile edilemez bir yöntemdir. Ahlakiliği tartışmalıdır. İnsan hayatını, her şeyin; bir ulus olmanın, devlet kurmanın dahi üstünde tutan insanların anlayamayacağı bir yoldur. Bugün gelinen noktada hak elde etmenin en etkili ve akılcı yolunun  sivil siyaset ve sivil itaatsizlik olduğu konusunda neredeyse çoğu insan fikir birliği etmiş durumda. Tüm engellerine ve handikaplarına rağmen.

Buna rağmen Sabahat Tuncel’in görüntüleri ekranlara ve internet alemine düştüğünde gelen tepkilere inanamadım. Meğer ne kadar şeytanı yakalamaya ihtiyacımız varmış. Meğer ne kadar şiddet sevmez bir toplummuşuz da Sabahat Tuncel’in o tokatından gururumuz incinmiş isyan ve adalet duygularımız tavana vurmuş. Kızanlar, köpürenler, yüzündeki nurun miktarını ölçen, meymenet çizgilerini sayanlar… Bu beklenen bir şey.  Neredeyse tuvalete bile ya mehter alayıyla ya da onuncu yıl marşı ile giden,  yavruları her sabah avaz avaza Türküm, doğruyum demek ki varlığım kim ne istiyorsa yoluna feda olsun diye bağır bağır bağırtılan bir toplumun amansız neferleriyiz hepimiz. Tek millet, tek bayrak, tek devlet itirazın mı var o taktirde tek yumruk; o da sırayla herkesin kafasına iner durur. Eh bu kadar bağırtılmak bu kadar kafaya yumruk yemek de doğal olarak bir hoş yapıyor insanı. Dişleri falan uzuyor bazen, gözler kan çanağı, ağızlar gül pembe bir hal alıyor böyle durumlarda.

Peki  ben devlet şiddetine de Sabahat Tuncel’in o tokatına da karşıyım diyenlere ne demeli.  Bir yanda silahı, yasal mermisi, panzeri, saatlerdir atılan gaz bombaları ve tazyikli suları ile koskoca bir heyüla bir yanda bir kadının o cehennemde kendinden geçmiş delicesine bir gözü peklikle attığı bir tokat ve hadi vuracaksan şimdi vur beni burada haykırışları.  Ne kadar da eşit bir şiddet hali değil mi? Ama yok burada da başka bir söylem giriyor devreye; şiddetin büyüğüne de küçüğüne de karşı olmalıyız.  Böyle bir şey olabilir mi? Hayatın neresinde böylesine bir eşitlik var.  Bir tokatın saatlerce süren gaz bombalarına denk tutulduğu bir zihniyetin adaleti olsa olsa kötü bir niyeti ifade etmese de inanılmaz bir akıl tutulmasını işaret eder.

Denilebilir ki ama çocuklar taş atıyorlar, polise saldırıyorlar. Buna rağmen oradaki şiddet devlet şiddetidir.  Bildiğim kadarı ile ne eski Türk ne de Kürt adetlerinde sağa sola taş atarak saldırarak eğlenmek gibi bir töremiz yok. Çocuklarımız da genetik olarak saldırganlık gibi bir haslet de yok. Bir kerecik olsun gerçekten “ay ne kötü, baksana tokat atıyorlar, taş atıyorlar” diyen insanlar bu öfkenin arkasında neler yaşanmış gerçekten yüreğini de açarak düşünmeyi denediler mi acaba.

Sadece bir defa.

Bırakın Güneydoğu’ya gidip Kürt aileler ile orada görüşmeyi bulunduğunuz metropollerin birazcık varoşlarına girin. Bir iki seyyar satıcı ile konuşun mesela. Bir hemşehri kahvesine, derneğine dalın. Kayıp aileleri derneklerinden, insan hakları kurumlarından, örgütlü derneklerden bahsetmiyorum. Yeterince temiz ve cesur bakarsanız gözlerine emin olun bütün hikayelerini bütün kalplerini açıyorlar insanlar. Binlerle, milyonlarla ifade edilen rakamları bir kenara bırakın. Her bir insan kocaman bir dünya adeta. Kocaman yürekleri ile yaşadıklarını paylaşmaya içlerini dökmeye can atan,  çocukluğunu yaşayamamış bir sürü çocuk kalpler bulacaksınız karşınızda.

Peki sizler hazır mısınız bu karşılaşmalara? Bir çöp dahi alamadan yakılan köylerinden sürülen insanların, 13 yaşında yasal kurşunlarla öldürülen kız kardeşlerin, bir uçtan bir uca helikopterlerle taranan mezraların, korucu olmaktan kaçmak için 10 yaşında köyünü terk edip tekstil atölyelerinde çalışmak zorunda kalan çocukların, çöp bidonlarınızı karıştıran gençlerin,  bir aileden 30 kişi 40 kişi bir naylon brandanın altında yağmurda açıkta kalan zorunlu göç mağdurlarının hikayelerini duymaya.

Muktedirler unutmaya her zaman hazırdır. “Gel” der olmuş işte bir şeyler, yapmış birileri bir eşeklik ama şimdi zaman değişti öpüşüp barışalım kardeşiz ne de olsa. Peki zulme uğrayan o kadar kolay unutabilir mi?  Kolay mıdır insanların zihinlerinden bir zamanlar kenger topladıkları, tertemiz sularından içtikleri köylerinden pis bodrum katlarına sürülüp  çocuklarını atölyelerde geçirdikleri günlerin anılarını silmek. 13 yaşında öldürülen bir kız kardeşin hatırası üç günlük müdür gerçekten.  Hele ki halen o topraklarda ve o yoksulluk, çaresizlik altındaysanız. Hala her evden çıkan acıların hikayeleri nden başka anlatacak masallarınız kalmamışsa çocuklara.  Kaybettikleriniz bir tarafa kaybettiklerinizin yerine koyabilecek kazanımlarınız da olmamışsa henüz. Bir gün o öfke kendisini de yok eden zehirleyen bir taş olarak dönmüşse o muktedirlere çok mu şaşırtır sizi gerçekten. Tüm yaşananların ardından olgunluk göstermeyi, şiddet karşısında susmayı o öfkeli çocuklardan bekliyoruz ne garip.

Sabahat Tuncel o tokatı polis memuruna değil devlete atmak istedim diyor. O kadar anlamlı bir söz ki bu . 1992-1993-1994 newrozlarında insanlar yüzlerle katledilirken inmeliydi o tokat devletin yüzüne. 5 yaşındaki, 90 yaşındaki insanlar panzerler altında ezilirken.  Bişenk Anık gibi 16 yaşındaki genç kızlar evlerinden alınıp vücutları delik deşik yüzülmüş, gözleri oyulmuş bir şekilde ailelerine teslim edildiğinde.  O günlerde o tokatı bir Kürt milletvekili atamazdı hiçbir polisin yüzüne. Daha çok o günlerde biz Kürt milletvekillerinin bir hamlede vekilliklerini düşürür cezaevlerine tıkardık on yıllarca. Sevinmeli mi bilmem bugün bir milletvekili bacağı gaz bombası ile yaralansa da bir tokat atabiliyor halkının önüne geçip devletin bir yetkilisine. O tokat ile belki de gaz bombası saldırısını durdurup birkaç dakika sonra daha büyük bir trajedi yaşanmasını engelleyebiliyor. Bu kadarcık yol almışız demek ki bunca senedir.

Sevgili tuzu kuru “çoğunluk” o tokat varoşlara sürülmüş milyonlarla insanın üzerinden geçip giden bir devlete bildirilmiş ufak bir had bildirmedir aslında. Buraya kadar artık yeter deyiştir.

Meşru müdafaa halidir bir de her şeyin ötesinde.  Yüksek idealleri, ulus olma hayallerini, büyük sloganları değil orada gaz bombalarından kaçışan çocukları, insanları savunuştur. O yüzden bu kadar sahicidir. O yüzden dağa çıkanı değil ama o tokatı atan kadını anlayabilirim.

Dedim ya o tokat çok önce inmeliydi devletin yüzüne.  “Bizler” indirmeliydik.

Bunca kan dökülmeden önce.

Trackback URL

  1. 25 Yorum

  2. Yazan:ali yardım Tarih: Mar 26, 2011 | Reply

    terörden hüküm giymiş bir kadın, vazifesini yapan polise tokat atıyor.
    buna oh olsun diyebilmek için, devlet-polis nefreti ile insanın gözlerinin kör hale gelmesi icap eder.
    yazıya karşı denebilecek tek bir şey var:
    El-insaf!

  3. Yazan:bsm Tarih: Mar 26, 2011 | Reply

    Yazarı bu onurlu duruşundan dolayı kutluyorum.
    Bir gün bu ülkeye adalet ve insanlık gelecekse,ruhunu satmayan böyle namuslu,yürekli ve vicdanlı insanlarımız sayesinde olacak.
    Selam olsun ey güzel insan,vicdanına,namuslu beynine ve kocaman yüreğine sağlık diyorum.

  4. Yazan:ibrahim becer Tarih: Mar 26, 2011 | Reply

    el insaf!
    Doğru söylüyorsun Ali Yardım, sadece el insaf…

  5. Yazan:sKaya Tarih: Mar 27, 2011 | Reply

    Bu tokata böyle kılıf bulmak Sebahat Tuncel’in bile aklına gelmezdi sanırım.

    Neden orta yolu bulamayız ki?

    Şiddetin her türlüsüne hayır demek bu kadar mı zor?

    Söz konusu devlet eliyle şiddet olduğunda (haklı olarak) özgürlükler kapsamında karşı koyanların, söz konusu devlete yönelik şiddet olduğunda kılıf uydurma çabaları anlaşılabilir değil.

    Şiddeti överek barışın sağlanması asla mümkün değildir. Zaman zaman yapılan devletin yanlışları nasıl kabul edilemezse, o meydanlarda yapılan şiddete davetiye çıkaran eylemler de bir o kadar kabul edilemez. Nefret nefreti doğurduğu unutulmamalıdır.

    Özgürlük söylemleriyle, rövanş naraları atmanın kimseye faydası yok. Hele ki, yaşanmış ve maalesef yaşanmakta olan acıları peş peşe sıralayıp, yaaa gördünüz mü, bu ülkede çok acı çekildi, öyleyse bizim de, sokak ortasında polis linç etme, Türk bayrağını taşlama, kanunlara uymama (izinsiz gösteriler) dolayısıyla uymamızı söyleyenlere taş atma, olis tokatlama hakkımız çok görülmemeli türünden yazılan yazılar, özgürlük adına değil yalnızca, olsa olsa karşı mahalleden yazılan yazılardır ve sonuna kadar taraftır.

    Biz çok çektik sıra sizde, anlayın halimizi tavırları ve bu hak görmelerdir ki, maalesef her ne kadar iyi niyetli yazılmış olsalar da, cehenneme giden yola taş döşemektedir. İstanbul’da bir gecede yakılan onlarca otomobil, yakılan belediye otobüsleri ve içinde yanan gencecik Serap, Diyarbakır’da dershane önünde patlayan ve 7 Diyarbakırlı vatandaşımızın hayatına kıyan, sokakları savaş alanına çeviren eylem ve gösteriler hep bu tür yazılardan destek almaktadır maalesef.

    Çok mu zor şiddet nereden gelirse gelsin karşıyım demek?

    Milletvekilinin polisi tokatlamasına “ellerin dert görmesin” derseniz Özlem Hanım. Sıradan Kürt vatandaşı o polisi öldürmeyi kendinde hak görür. Devlet adına terör estirenlerle sizin ellerin dert görmesin dedikleriniz, uçuruma doğru giden buharlı trene son hızla kömür atmakla meşgul. Unutmayın hepimiz aynı trendeyiz.

    “Bugün gelinen noktada hak elde etmenin en etkili ve akılcı yolunun sivil siyaset ve sivil itaatsizlik olduğu konusunda neredeyse çoğu insan fikir birliği etmiş durumda.”

    Sivil siyaset konusuna sonuna kadar inanıyorum da, sivil itaatsizlik neyin nesi. O çoğunluk kimmiş, kargaşadan nasıl bir düzen çıkacakmış? Hakikaten nefret söylemleri bunlar. Ya yarın,Ergenekon davasına inanan veya aşırı Türk milliyetçileri de sivil itaatsizliğe başlarsa, sonuç nereye varacak.

    Eline taş alan, birisine tokat atan, sokakları yangın yerine çeviren veya sivil itaatsizlikten bahseden herhangi birisinin BARIŞ kelimesini ağzına almaya hakkı yoktur. Bu kelime o kadar ucuz değil, önüne gelen kullanıp kelimenin anlamını boşaltıp, BARIŞ’ı anlamsızlaştırmasın. Barıştan anlaşılan ben mağdurum her ne pahasına olursa olsun mağduriyetimi gideririm dersen sen barışı değil SAVAŞ’ı savunuyorsundur.

    Sivil siyaset hakkı, anlamsız seçim barajlarının kaldırılması, düşünce özgürlüğü, insan hakları ve benzeri talepler ne kadar haklı ve yerindeyken. Bu söylemlerin yanına şiddeti öven cümleler ve eylemler geldiği zaman bu söylemler anlamsızlaşıyor. Çünkü ortak nokta bulmaya çalışan ve her iki cepheye de yaranamayan benim gibilere, karşılıklı iki cepheden gelen bu şiddet söylem ve eylemleri cımbızlanıp önüme getiriliyor. Ondan sonra BARIŞ’mış. Siz kendi kafanızdaki BARIŞ’ı istiyorsunuz yani kazananın siz olduğunuz BARIŞ’ı. Kaybederek/taviz vererek kazanmak gibi bir düşünceniz yok (Bu sözüm her iki cepheye de)

    Tuzu kuru söylemi, ne kadar da öfke barındırıyor içerisinde. Ben özgürlükçü, liberal (veya her nasıl tanımlıyorsanız) düşünürüm deyip, Tuzu kuru diye ötekileştirmek, tokat atan birisine ellerin dert görmesin demek inanılır gibi değil. Yok aslında inanılır, çünkü, özgür ve liberal düşünce gruplarının en büyük problemi, ortak şeyleri savundukları bazı insanları da özgürlükçü olarak görmeleri. Oysa bazıları sırf benzer şeyleri savunuyorlar diye bu gruplara sempatiyle yaklaşıyor. Yoksa özgür düşünceden nasibini aldıkları falan yok. İstedikleri hedefe varsalar herkes kendi yoluna diyecekler. O zamana kadar gelsin yüzük kardeşliği.

    Özlem Hanım sizi şu yazdıklarınızı bir kez daha okumaya davet ediyorum. Yazının ana teması öfke ve öfkeye çağrı. İçerisinde çok güzel anlatılmış yaşanmış ve yaşanan acılar kaybolup gidiyor. Emin olun bu kendi kendinize propaganda. Karşı cepheden birisi bu yazıyı okuduğunda sizin ökenize bin misli öfke duyacak, zaten sizin düşüncenizde olan da öfkesini kabartıp köpürtecek. Yani bu yazı hiçbir derde deva değil. Yok benim amacım köpürtüp kabartmak diyorsanız o başka.

    Sizin samimiyetinize inanabilmem için, devlet eliyle veya devlet adına dolaylı olarak yaşatılan acıların yanına, PKK’nın yine o bölge halkına yaşattığı acıları da sıralamanızı beklerim. Emin olun ben her iki türlü acıyı da gördüm. Birbirinden hiç farkı yok. Çıkın samimiyetle siz de söyleyin. Biz PKK sloganı atarak, sivil itaatsizlik yaparak bölge halkının duygularını istismar ederek, yandaş devşiriyoruz, öfkemizi dindiriyoruz deyin. Ama sakın ola özgür düşünce BARIŞ falan demeyin. Ben çok devlet eli (güya) gördüm, BARIŞ’ı sağlamak için can yakan, ama çok da devlet karşıtı gördüm ki, o masum halkın duygularını istismar edip kışkırtan, ama bir başaracak olsalar devlet eline rahmet okutacak olan.

    “Dedim ya o tokat çok önce inmeliydi devletin yüzüne. “Bizler” indirmeliydik.”

    Umarım o “Bizler” bu platformda düşüncelerini paylaşanlar değildir. Ben o anlamda sizden değilim. Öfkenize yandaş aramaktan da vazgeçin. Sizin bu yazınız bu düşünce platformunun, özgürlükçü düşüncelerini istismar etme yazısıdır. Yeri burası değildir.

  6. Yazan:özlem yağız Tarih: Mar 27, 2011 | Reply

    yazdıklarımı bir kez daha okudum ve gayet insaflı buldum. Aynı şeyleri uzun uzun tekrar etmeyeceğim. benim yukarıdaki yazıda neyi savunduğum neyi eleştirdiğim gayet açık. Kusura bakmayın ama arkadaşlar orada Sabahat tuncel’in tokatından önce gaz bombalarının tazyikli suyun ne işi vardı diye sormayı akıl etmeyecek insanları ben insafa davet ediyorum. Siz gaz bombasını çok masum bir şey zannediyorsunuz sanırım. daha bir sene önce 1,5 yaşındaki Mehmet Uytun’un kafasına düşen bir gaz bombası ile öldüğünü unuttu tabi herkes. Ya da Sevahir bayındır gibi hayli yapılı bir insanın bile tazyikli suyla kalçasını kırdığını. Araştırsam bunun gibi kaç vaka çıkar. Kaç insanın çocuğun panzer altında ezildiğini biliyor musunuz bugüne kadar bu nevrozlarda. Gaz bombalarının panzerlerin işi ne diye sormak kimsenin aklına gelmiyor nasılsa.
    Tokat denilen şeyin sembolik anlamını görmüyorsunuz yazıda. O devlete indirilmesi gereken tokat lafının yillar boyunca nevrozlarda yüzlerle katledilen insanların hesabını sormak, failleri yakalayıp cezalandırmak anlamına geldiğini de anlamıyorsunuz ne garip. İşte tuzu kuru olmak muktedir olmak tam da böyle bir şey. Ahlaklı olmayı değil ahlakçılığı adaleti değil kurtlarla kuzuların eşitliğini savunmak hepi topu.
    Daha önce derin düşüncede israil ve türkiye arasındaki analojilere neden karşıyım yazısını yazdığımda yine feryat etmişti bir sürü insan. Beni Kürtlerin yaşadıklarını, başına gelenleri anlamamakla suçlamıştı çoğu kişi. Şimdi yine feryat ediliyor. hem de ispiyoncu çocuk edalarıyla. yetişin millet burda bir devlet ve polis düşmanı var! Sizin bu yazıdan tüm anladığınız bir polis amirinin yanağını dahi kızartmayacak derecede bir tokata ah ne güzel yaptın kutlamasıysa zaten çok ayrı frekanslardan konuşuyoruz demektir. Mesele tokat değildir. Bir kadının gözü kara bir cesaretle o gaz bombalarını atanların üzerine yürümesi ve artık yeter diye haykırabilmesidir. beni öldür buna devam edeceksen önce.
    siz gene devam edeblirsiniz. burda bir devlet düşmanı bir polis düşmanı var ey millet. Ne kadar saçma bir söz. devlet de polis teşkilatı da sadece bir kurumdur bir aygıttır. kusura bakmayın ama ne aşk ne nefret ilişkisi kuracak kadar patolojikleşmedim henüz. Bir kurumdan beklenen işini doğru yapmasıdır en fazla. Benim bakış açım bu. Herkese tavsiye ederim.

  7. Yazan:özlem yağız Tarih: Mar 27, 2011 | Reply

    Umarım o “Bizler” bu platformda düşüncelerini paylaşanlar değildir. Ben o anlamda sizden değilim. Öfkenize yandaş aramaktan da vazgeçin. Sizin bu yazınız bu düşünce platformunun, özgürlükçü düşüncelerini istismar etme yazısıdır. Yeri burası değildir.

    eh mehmet kardeş belki görmemişsindir. bak ben gösteriyorum. Lütfen bu kadına haddini bildiriniz:)

  8. Yazan:MY Tarih: Mar 27, 2011 | Reply

    Devlete isyan mi daha kötüdür? yoksa zulme susmak mi? Ya devletin bazi memurlari yanlis taraftaysa? o halde ALLAH’a isyan edenlere isyan ederek biz dogru tarafta kalmis olmaz miyiz?

    meselâ 1915’te katledilen Ermenilerin çcuklarini evinde saklayan Türkler de kanunen suç islemislerdi ama ALLAH’in kanunlarina göre dogru yerde duruyorlardi degil mi?

    Demek ki iyi-kötü arasindaki sinir sabit ama bazen devletler bazen de insanlar çizginin yanlis tarafina geçebiliyor.

    Özlem Hanim’in tokat gibi yazisinin yeri DD midir? Bunu tartismak yorumculara düsmez. Yayinlamisiz. Demek ki yeri burasiymis. Ama böyle “hain” yazilari ilk defa okuyanlar için biraz adrenalin yükseltici tavsiyeler yapabilirim:

    1) pkklıları affetmek

    2) Terörist evlatlarımız ve Anzak leşlerimiz(!)

    3) Ata’mın hapishaneleri

    4) Ax! Welate min – Ah! vatanım

    5) Bu PKK’ya adam yazmaktır

  9. Yazan:kaankk Tarih: Mar 27, 2011 | Reply

    4.yorum, sanıyorum serdar kaya hocam, söylemek istediklerimi fazlasıyla söylemiş.

    Barıştan anlaşılan ben mağdurum her ne pahasına olursa olsun mağduriyetimi gideririm dersen sen barışı değil SAVAŞ’ı savunuyorsundur.Milletvekilinin polisi tokatlamasına “ellerin dert görmesin” derseniz Özlem Hanım. Sıradan Kürt vatandaşı o polisi öldürmeyi kendinde hak görür

    çok merak ediyorum, polis ”siz şöyle bi toplanın bakiim, sizi bi gaz bombası manyağı yapıp üstünüze su sıkayım” mı demiş?
    videoda gördüğümüz gibi amir defalarca dağılın uyarısı yaptığını söylüyor.
    bakın, artık 80’lerin 90’ların şiddet ve zulüm ortamı yok. etki-tepki diyemezsiniz artık buna. izninizi alırsınız, istediğiniz (legal)amaçla miting-gösteri yaparsınız. ama izinsiz gösteri yasal değildir. devlet de kanunu uygulamakla yükümlüdür.

    he, derseniz ki ben gösterileri düzenleyen kanunlardan memnun değilim, değişmesini istiyorum.kanunun değişmesi için siyaset yaparsınız, onu sonuna kadar desteklerim. ama mevcut kanunu çiğneyerek polisle inatlaşıp, sonucu baştan belli şekilde dayak yiyerek ”siyaset” yaparsanız asla desteklemem,karşınızda olurum. sizi de geçmişte mazlum olduğunuzu bilsem bile şimdi mazlum değil işgüzar olarak görürüm.
    tıpkı bölünmeyi, hatta bizzat devletin varlığını yazılarla sorgulayıp siyaseten savunmanızı destekleyip bu amaçlar uğruna şiddete başvurursanız karşınızda olacağım gibi.
    ***
    son olarak sadece bişey sormak istiyorum.
    ben kürtlerin neler yaşadıklarını az çok bilen, acılarını gönülden hisseden, bunları ”tuzu kuru”ların yüzüne her zaman çarpan hatta 80-90larda dağa çıkan insanları bile çok iyi ”anlayabilen” bir insanım. sorum şu:
    kürtlerin şiddetini daha kaç sene hoş görmemiz gerekiyor? bunun aşağı yukarı bir rakamını verebilir mi acaba ”geçmişte yapılanları” şimdiye mazeret olarak sunanlar? hani bilirsek belki ses etmeden sabredebiliriz. sizin de canınız sıkılmaz homurdanıyoruz diye

  10. Yazan:aziz yılmaz Tarih: Mar 27, 2011 | Reply

    4.yorum, sanıyorum serdar kaya hocam, söylemek istediklerimi fazlasıyla söylemiş.

    Serdar Kaya mı dediniz?İnanamıyorum s.kaya imzasıyla yayımlanan yorum ENDOKTRİNASYON VE TÜRKİYE’DE TOPLUM MÜHENDİSLİĞİ adlı o harikulada,muhteşem kitabın yazarına mı ait?

    Doğrusu hayretler içerisindeyim,şoktayım ve tarif edilemez bir hayalkırıklığı yaşamaktayım.Yine de ortada bir yanlışlık döndüğüne dair umudumu yitirmiyorum.Çünkü yukarıdaki yorumun,bir değil sayısız kez açıp okuduğum o başyapıt niteliğindeki toplumsal analizin sahibi kalemden bu satırlara dökülebileciğine ihtimal veremiyorum.

    Yanlış anlaşılmasın,hayretim,yorum sahibinin,şiddetin her türüne-kimden gelirse gelsin-duyduğu kaygıya değildir.Şiddetten çok çeken bir toplumun ferdi olarak bu hassasiyet ve kaygıyı iyi bilirim.Hayır,itirazım bizleri toplum olarak bir şekilde kuşatan bu şiddet sarmalından “uzak durma” telkinine değildir.Asla.

    Lakin makalede yazılanlara karşılık,yazarına;şiddet yanlısı,iflah olmaz bir ajitatör,taraf/yandaş vs.gibi ithamların yöneltilmiş olması ziyedesiyle makul/anlaşılabilir bu şiddet karşıtlığını gölgelemiştir ve fevkalede maksadı aşan beyanlardır.

    Bir kere yazar şiddeti kutsamış değildir.Yazının bu anlamda tekrar okunmasında yarar görüyorum.”Tokat”,burada bir metafordur,mecazdır,semboliktir.Silaha sarılmaya,taş atmaya,cam çerçeve indirmeye,ortalığı molotoflarla cehenneme çevirmeye teşvik eden/kışkırtan bir çağrı değildir.

    Ha,satır aralarında-kısmen- bu şiddetin nereden beslendiğine dair sebep sonuç ilişkilerine dayalı analojiler kurulmuştur.Elbette şiddeti şiddetle çözmek mümkün değildir.Ancak burada da şiddeti meşrulaştırmaktan ziyade şiddeti doğuran asıl nedenlerin arkaplanına dikkat çeken bir vurgu var.
    Peki bu arkaplanı doğru okumadığımız ya da ıskaladığımız takdirde şiddeti nasıl tahlil edip bertaraf edecek çözümler üreteceğiz?

    İkinci bir husus saygıdeğer yorumcular:Can havliyle,savunma refleksiyle bir anlık ruh haliyle atılmış bir tokadın bugüne değin devletin Kürtler üzerinde denediği her türlü insanlık dışı şiddetle nasıl eşitlenebilir?Hani bir yorumcu arkadaşımız “el insaf”demiş ya,hakikaten EL İNSAF!Başka da bir şey demeyeceğim.

  11. Yazan:özlem yağız Tarih: Mar 27, 2011 | Reply

    Aman Aziz bey hemen öyle tepki göstermeyin. O yazıyı serdar kaya yazmadı. Kesinlikle. Zaten emindim ama kendisine de sordum. Ben değilim siler misiniz diyor…Sanırım face de yapılan bir yorum zannetti. Hem mümkün mü siyah ile beyaz kadar fark var zihniyet arasında. Düzeltmek istemedim. kendisine açıklama yapmasını yazdım. ama kanada da yaşıyor şu anda muhtemelen uykudadır. Uyanınca belki açıklama yapar.

  12. Yazan:Serdar Kaya Tarih: Mar 27, 2011 | Reply

    Ozlem’in de belirttigi gibi yukaridaki yorum bana ait degil. Hizlica bir goz gezdirdim. Ifade edilen dusunce bir yana, benim uslubumu bilen biri dahi bana ait olmadigini herhalde hemen anlardi. Zaten yorum sahibi de “Serdar Kaya” oldugunu iddia etmemis.

    Ancak gelen bir yorumda Serdar Kaya adi bile kullanilsa lutfen Turkiye’de binlerce Serdar Kaya’nin yasadigini, dolayisiyla yorumun pekala bana ait olmayabilecegini hatirlayin.

  13. Yazan:kaankk Tarih: Mar 27, 2011 | Reply

    ben ona yakıştırmışım o zaman, kusura bakmayın

  14. Yazan:ali duman Tarih: Mar 27, 2011 | Reply

    kendimi bildim bileli kürt halkının anadilde eğitim hakkkını savundum, eşit yurttaşlık hakkını hakkını savundum, milli gelirden adil bölüşüm hakkını savundum, yaşadığı coğrafyanın bilinçli olarak geri bırakılmasına itiraz ettim.

    işte bu yüzden biliyorum ki o takat bana ve benim gibi düşünenlere atılmadı.

    o tokat,

    kürt halkının yukarıda belirttiğim, en insani ve en demokratik haklarına karşı çıkanlara atıldı,

    o tokat,

    tuzu kuru, tuzlu su aydını beyaz türklere atıldı.

    türbinlere oynamak için atılmış olsaydı, yapmacık olsaydı anlardım, ancak o denli sahici ve o denli öfke dolu ve spontane idi ki, haksız olmadığı aşikardı, yıllanmış acıların bir patlamasıydı besbelli.

  15. Yazan:sKaya Tarih: Mar 28, 2011 | Reply

    Şu an yolculuktayım, o yüzden eleştirileri uzun cevaplandırma imkanım yok. Belki yarın.

    Serdar Kaya meselesine değinmem gerektiğini düşündüm sadece. sKaya nickini kullanırken Sayın Serdar Kaya olarak algılanabileceği aklıma dahi gelmedi. Her ne kadar benim sebep olduğumu düşünmesem de, Serdar Kaya’dan yanlış anlama için özür dilerim.

  16. Yazan:Fatih Öksüz Tarih: Mar 28, 2011 | Reply

    Tokadı yiyen memur arkadaş,öbür yanağını da çevirseydi neler yaşanırdı diye çok merak ediyorum.B
    Bırakın sadece Bdp milletvekillerini,diğer parti milletvekilleri polisi uzun yıllardır şamaroğlanı gibi kullanıyor.Bir tarafı vekillere batan sıradan olaylarda bile polis memuru işinden ediliyor,sürgün ediliyor ve mahkemelere veriliyor.Polisi bir insan olarak gören kaç milletvekili var acaba.Bu tokatları hergün yiyiyor polis memurları,tabi vuran elden vuran ele değişiyor.Bazı milletvekillerinin vurduğu yerde gül bitmiyor maalesef.Tabiki Sabahat Tunceli haklı duruma getirmez hiçbir gerekçeli açıklama.

  17. Yazan:sKaya Tarih: Mar 28, 2011 | Reply

    @Mehmet Yılmaz

    Siz doğal olarak beni tanımazsınız, ama ben yazdığınız makalelerden gıyabınızda yaklaşık bir yıldır sizi tanırım. Birçok makalenize de cani gönülden katılan birisiyim.

    Şunu belirtmek isterim ki, yaptığınız yorumda, benim yazımı okumadığınız hissi bende uyandı. Özlem Hanım’ın çağrısına cevap verme ihtiyacı duydunuz belki.

    Ama böyle “hain” yazilari ilk defa okuyanlar için biraz adrenalin yükseltici tavsiyeler yapabilirim:

    Şu üslubun benzerini, daha önceleri de başka yorumculara yaparken sizi okuduğumda, sizin gibi birisine yakışmadığını, muhataplarını kırdığını düşünmüştüm ki…. Aynı şey ilk yorumumda başıma geldi. Sağlık olsun, bu konuda size gönül koymuş değilim. Çünkü sizin iyi bir Allah dostu olduğunuza inanıyorum. Belki çok haklı sebepleriniz var.

    Ancak, bu üslup muhatabında, sizin aslında şöyle dediğinize dair bir his uyandırıyor sanırım;

    “Off, yine mi aynı sığ düşünceler. Ben artık muhatap olmaktan yoruldum. Sizin anlayacağınızı sanmıyorum, çünkü yıllara dayanan bir ezberiniz var. Ama alın şu yazıları okuyun, pişin gelin. Belki o zaman sizinle aynı düzlemde bu konuları tartışabiliriz”

    Dediğim gibi benimkisi bir zan, umarım yanılıyorumdur. Veya bu benim hüsnü kuruntumdur. Ben benzer durumlardan, Peygamber Efendimiz’le Abdullah Bin Ümmü Mektum’un (veya onlara atfedilen diyelim, malum üzerinde tartışmalar da var) kıssasını ve Abese suresinin 1-10’uncu ayetlerini kendime hatırlatarak, Allah’a sığınmaya çalışıyorum.

    İnşallah yukarıda yazdığım ifadeler kırıcı olmamıştır.

    Gelelim, verdiğiniz linklerin bende uyandırdığı (sizin ifadenizle) adrenalin yükselmesine. Yazılarınızın üçünü daha önce okumuştum, siz link verdikten sonra diğer ikisini de okudum. Yazıların çok büyük bir kısmına tamamıyla katıldığımı belirtmek isterim. Yıllardır içinde bulunduğum ve mensubu olduğum o “Tuzu Kuru!” kalabalığa canhıraş bir şekilde anlattığım. Ve önemli bir kesimi tarafından ya PKK yandaşı, ya da olan bitenden/büyük plandan bihaber uykuda olmakla suçlandığım bana hiç de yabancı olmayan düşünceler bunlar. (Lütfen yazılarınızı önemsizleştirdiğim gibi bir anlam çıkarmayınız)

    “Peki problem ne o zaman, bu ne tutarsızlık böyle?” diyebilirsiniz.

    Problem şu ki, sizin veya benzer düşünceleri benimseyenlerin yazılarında, o veya bu şekilde şiddeti mazur gören, diğerlerini ötekileştiren, acılar üzerinden öfkesini karşısındakine yansıtan, bir üslup hissetmiyor insan. Ama Özlem Hanım’ın yazısına olan itirazım tam bu noktada başlıyor. Emin olun insan, her iki yazı kurgusundaki duyguyu alabiliyor. Arada ince bir çizgi var, ama çizgi bir o kadar da belirgin.

    Ne mi saçmalıyorum? Özlem Hanım’a hitaben yazacağım aşağıdaki satırlarda belki kendimi daha iyi ifade edebilirim.

    @Özlem Hanım

    Öncelikle samimiyetime inanırsanız, bu mesele üzerindeki görüşlerimi size aktarmak isterim.

    Adını dahi koymakta zorlandığım (çünkü hiçbir ifade tam olarak karşılamıyor) meselenin çözümü için BDP’nin olmazsa olmaz bir unsur olduğunu yıllarca savundum, hala daha savunuyorum. BDP veya Kürt Halkı içerisinden çıkacak yeni bir oluşumun katkısı olmadan bu kör düğümün çözülmesi neredeyse imkansız. AKP’nin, CHP’nin veya diğer herhangi bir partinin bu meseleyi tek başına çözmesi imkansız gibi görünüyor. Çünkü bu partilerin tabanı önemli ölçüde öteki mahalledekilerden oluşuyor. Dolayısıyla bu partilerin çerçevesini çizeceği herhangi bir çözüm girişimi, Kürt Halkı nezdinde kadük kalacaktır, kaybetme hissi (öyle veya böyle , ama bugün ama yarın) uyandıracaktır. İşte bu yüzden BDP milletvekillerinin girişimlerini çok önemsiyorum. Göründüğünden fazla anlamı içinde barındırdığını düşünüyor ve temas ettiğim çevrelerde gözlemliyorum.

    Yaygın ifadesiyle, “Açılım” başladığında çok umutlandım. Bana “Sen hayal görüyorsun, bölünüyoruz farkında değilsin” diyenlere inat, göreceksiniz “olacak” diyordum, kazananı olmayacak ama kimse de kaybetmeyecek diyordum. Hatta bizim mahallede herkesin cinlerini tepesine sıçratan “Habur Karşılaması” ve sevinç konvoyları oluştuğunda dahi, “Bu insanları anlamaya çalışın, yılların birikimi var üzerlerinde, bu sevinci onlara çok görmeyin. Rahatsız olduğunuzun farkındayım gözlerinizi kapatıverin” diyordum. Bu kan duracaksa, gelen her teröristi affetmenin erdem olduğunu söylüyordum.

    Ne olduysa o 1-2 gün içinde oldu, benim mahallede herkes benim gibi bakamadı olaya, bunun yanı sıra belki Kandil belki de İmralı girdi devreye . BDP mitinglerinde Habur’dan gelenler kahramanlar gibi boy göstermeye başladı. Bölge halkı üzerinde “Bizi bu günlere bu kahramanlar/gerillalar getirdi. Öyleyse şiddet sanıldığı gibi çözümsüzlük değil ,görüldüğü gibi çözümün önemli bir parçasıdır” havası hiç olmadığı kadar estirilmeye başladı.

    Özlem Hanım ben (ne kadar becerebiliyorsam) sizi anlamaya çalışıyorum. Sizin de bu havanın; şehit analarında veya bizim mahallede nasıl karşılık bulduğunu anlayabildiğinizi umuyorum.

    Çözüme bu kadar yaklaştığımız bir anda PKK’nın bu kadar ön plana çıkarılması, şiddetin böyle yüceltilmesi şart mıydı diye BDP’lilere sormadan edemiyorum. Kürt halkının çektiği acıların bedeli olarak “Siz de bunu böyle kabul edeceksiniz” mi denmeliydi.? Şimdi kaç yıl geriye gittik? Kim bir daha yeni bir “Açılım”a cesaret edebilecek.

    Sakın olaki bu olaydaki başarısızlığın tek sorumlusunun BDP veya bölge halkı olduğunu düşündüğümü sanmayınız.

    Gelelim tokat meselesine;
    Sebahat Tuncel’in o tokatı @Ali Yılmaz ve @ali duman’ın söylediği gibi bir tokattan fazla anlam taşımaktadır. Ama problem o tokata nasıl baktığınızda.

    Kimilerine göre benim gibiler anlamaktan aciz ama, ben de kısa bir tokat analizi yapayım.

    Önce görünen kısmı:
    Sebahat Tuncel’in tokatı gerçekten bir öfke patlamasıdır, bir aczin, çaresizliğin ifadesidir. Sizler belki yazmaya çekindiniz ama ben yazayım, görüntülere yansıyan o tokatı atan el yılların verdiği bir refleksle (veya adını siz koyun) olsa gerek son anda fren yapmış, kol çekingen davranarak vücuda yaklaşmış, belki de muhatabının yüzüne hiç değmeden sıyırıp geçmiştir. (O tokatı bizim mahallenin çaçaronlarından biri atmaya kalksaydı, kendinde hak görerek yanağın tam ortasına fütursuzca aşkederdi herhalde)

    Şimdi de benim itiraz ettiğim kısmı:
    Mevlana’yı, Gandi’yi genelde herkes iyi yad eder de, iş gerçek hayata geldiğinde pek prim toplamaz. Çünkü Che Guevera, Deniz Gezmiş, Polat Alemdar olmak kolaydır ama, Mevlana olmak Gandi olmak çok ama çok zordur. Bu yüzdendir ki, masaya yumruğunu vurmak mantığı, bu coğrafyada her daim prim yapar. BDP milletvekilleri Tuncel’in, Yıldız’ın hatta aynı kategoride olmasa da Akat’ın 1-2 gün içerisine sığıveren eylemleri sizce kendiliğinden gelişmiş bir durum mudur? Yoksa yaklaşan seçimler öncesi safları sıklaştırmak adına “Bakın masaya yumruğumu vuruyorum” hali midir?

    O tokatın yansıması bizim mahallede de öfkedir sizin mahallede de. Daha avam yazayım isterseniz imam-cemaat ilişkisi de diyebiliriz.

    O tokatı atmak için ön hazırlık zihinlerde çoktan yapılmıştır, tıpkı Yıldız’ın eline taşı alması gibi. Sıra bir kıvılcıma kalıyordu ki, o kıvılcım ama bilerek ama bilmeyerek Tuncel’in önünde çaktı. Çok şükür ki, o kıvılcım bir yangına yol açmadı. ama yarın yol açmayacağını hiç birimiz iddia edemeyiz.

    Bu yüzdendir ki;
    Bu kadar önemsediğim BDP’nin, her iki yakaya da şiddeti çağrıştırması/algılatmasınadır isyanım. Umutları tüketmesinedir isyanım. Benim mahallede bu tokat yüzünden saflara bir tuğla daha konmasınadır isyanım.

    BDP’den bir Mevlana bir Gandi çıkmasını beklemek belki benim hayalperestliğim, ama Deniz Gezmiş veya Polat Alemdar efsaneleri için de insanlar yüreklendirilmesin. Burada neden Mevlana veya Gandi rolü BDP’ye biçiliyor diyebilirsiniz. ÇÜNKÜ HERKES KENDİ ATINI DİZGİNLEMEKTEN SORUMLU. Tüm samimiyetimle söylüyorum ki, ben mahallemde uçuruma koşan bu atı dizginlemek için çaba gösteriyorum. Karınca kararınca.

    Özlem Hanım, size itirazım ve yazıyı bu platforma yakıştıramama nedenime gelince;
    Bu tokat olayı çerçevesinde BDP’li milletvekilleri nispeten anlayabiliyorum, çünkü oyunun kuralı buysa, böyle oynamazsanız kaybedebilirsiniz. Ama siz nasıl bu tokatı kutsayabiliyorsunuz.

    O kıvılcımı siz de görmüyor musunuz? Yoksa benim algıladığım, Sayın Mehmet Yılmaz ile aranızdaki o ince ama belirgin ayrım gereği, ben mağdurum o yüzden siz de bizim hatalarımızı mazur göreceksiniz tavrı mı hakim?

    Benim mahallenin yanlışlarını sıralamak sizi haklı çıkaracak mı? Acılar eşit değil mi, eşit olmadığına nasıl karar verdiniz? Bu bir matematik meselesi midir? Acıları eşitlersek olay çözülecek mi? Öneriniz nedir? Sizce bu tokatı haklı görmek şiddeti meşrulaştırmak değil midir? Çözüme nasıl bir katkı sağladığını düşünüyorsunuz? Bir BDP milletvekili sizin (hele ki şiddete hakikaten karşı olan insanların bulunduğu platformdan birisinin) tokatı haklı, hatta kutsayan yazısını görse bir sonraki tavrı nasıl olur? Bu tokat hakikaten meşru müdafaa mıdır?

    ———————————————————
    .
    .
    .
    .

    Belki benimkisi boş bir hayal. Hızla kutuplaşan ülkemizde, üçüncü bir çekim merkezinin, tüm yaşanmış acılara bir sünger çekerek, geçmişiyle hesaplaşarak, hiçbir mazeret üretmeden şiddeti veya şiddete davetiye çıkaran eylemleri lanetleyerek, yalnız Hak’kı ve Hakikati kutsamasını beklemek tek ümidim.

    Bana düşen neyse yapmaya hazırım. Ben değil Mevlana, onun Şeriat Kapısındaki talebesinin ayağındaki çarık olamam. Ama umudum, yarın bana sorulduğunda, “Ey Kulum, sana akıl ve izan verdik. Sen ne yaptın” dendiğinde ;

    “Bizim üzerimizde de (sorumluluk ve görev olarak) apaçık bir tebliğden başkası yoktur.” (YASİN SURESİ / 17)

    Fakat onlar yüz çevirirlerse, sana düşen yalnızca apaçık bir tebliğdir.
    (NAHL SURESİ / 82)

    ayetleri, belki beni kurtarır, umudunu taşıyabilmek..

    Şüphesiz doğrusunu Allah bilir.

    Yukarıda yazdıklarım ve üslubumdan dolayı incineceklerden peşinen af diliyor. Ve sizden helallik istiyorum.

  18. Yazan:MY Tarih: Mar 29, 2011 | Reply

    Selamlar sKaya,

    “O tokatın yansıması bizim mahallede de öfkedir sizin mahallede de. Daha avam yazayım isterseniz imam-cemaat ilişkisi de diyebiliriz.”
    demissiniz, tam da bunu söyleyecektim, siz söylemissiniz. Tokat olayini ilk duydugumda bunu düsündüm. Bu noktada hakliydiniz, hâlâ da haklisiniz.

    Benim yazilarim konusundaki elestirilerinizde de haklisiniz. çünkü terör sorununu tek basima çözebilecek kabiliyette degilim. bazen soguk ve teknik analizler bazen de duygusal yazilarla benim gibi siradan insanlarin dikkatini çekmeye çalisiyorum. Biliyorum ki vicdanlari uyutulmus insanlar UYANABiLiR, UYANMALIDIR. Irkçilik biraz çevre kirliligi gibi. Kimse tek basina düzeltemez ama herkes kapisinin önünü süpürse…

    çünkü bugün kizdigim irkçilardan çok farkli düsünmüyordum gençligimde. Atatürk’e zorla taptirildim, sinir oluyorum simdi. Irkima taptirildim. Hesaplasmam biraz da kisisel bu yüzden. Yani yüzüne tüküren kâfiri affedecek duruma gelemedim. Siz de hakkinizi helâl edin.

    Begendiginiz yazi ve fikirleri icab ederse benim adimi da verMEden kullanin. Yeter ki ALLAH rizasina uygun bir mesaj vermek için olsun.

    Hesaplasmam kisisel çünkü abuk subuk yalanlar ve dogmalarla yillarimi yediler. Simdi ben de onlara yedirtiyorum tabiri caizse!

    Meselâ sizi zorla kadin kiligina soktuklarini farz edin. Herkes size hanimefendi filan diyor. Sonra tepeniz atiyor, “eee yeter be!” diye bagiriyorsunuz, perugunuzu firlatip atiyorsunuz, üzerinizdeki kadin elbiselerini yirtip atiyorsunuz. OHHH BEEE!

    Kadiköy’de, bagdat caddesi civarinda büyüdüm. (Sakincasi yoksa siz de sizin mahalle hakkinda bilgi verin biraz)

    Süper modern ve çagdas bir kesimin Islam anla(ma)yisi ile yillarim ziyan oldu. Kürt bizim için okuma yazma bilmeyen insaat isçisi demekti. Haindi ve ingiliz usagiydi. Arap gibi. Ermeni gibi. Basörtülü? Türk olmak onu kurtarmiyordu. Anadoludan gelmis köylü demekti basörtülü. Dagdan gelmis bagdakini kovabilirdi. Gecekonduda oturur, evlere temizlige giderdi. Devlet memuru olursa ancak hademe olurdu. Ögretmen, doktor olamazdi.

    Ama biz tatilde köylünün köyüne giderdik. Ördügü çoraplari alip Istanbul’daki evimizin duvarina asardik. Cem Karaca’nin dedigi gibi “o çoraplarin sahibi geldi” iktidara talip oldu. Mesele bu.

    Küsmeler, darilmalar diyorsunuz. Kirilan kalpler … Dogrudur. Derin Düsünce’de yazdiklarim yüzünden ayni masaya oturamadigim akrabalarim var. Kürtler ve yobaz laiklik konularindan dolayi es, dost akraba bana sirt çevirdi. Ama istisna degilim. Bir sürü DD yazari var bu durumda. Okurlarin bir kismi küsüyor. Elden ne gelir?

    iyi mi? kötü mü? akrabalarla küsmek kötü tabi. Kürtlerin hakkini savunmak bana ne getirdi? Maddî olarak koca bir hiç. Diger kemalizm magdurlarini savunmak ne kazandirdi? Hiç.

    Ama ALLAH sahidimdir, zulme karsi agzimi açtigimdan beri öyle rahat uyuyorum ki 🙂 Bebekler gibi. inanilir gibi degil. Meger insanmisim. Sevap olsun diye degil, Cennet’e gitmek için degil… Sadece insan gibi yasamak için zulme, haksizliga direnmek gerekiyormus. Iste ispati. Yolunuz Paris’e düserse ve bir gece dolasirken açik bir pencereden horul horul uyuyan bir adam duyarsaniz bilin ki benim. Paris ve civarinin en rahat uyuyan adamiyim 🙂

    Mevlânâ Hazretleri gibi degilim. Gandi gibi degilim. Adam olana bir iki defa anlatirim irkçiligin saçmaligini. Islâm’a aykiri olusunu, Türkiye’nin çikarlarina aykiri olusunu, mantiga aykiri olusunu… Anlatirim. ama karsimdaki illâ “ben insan degilim, ben essegim hatta essekten daha asagiyim, çünkü esseklerin nefsi vardir, akli yoktur, oysa ben kasten aklimi kullanmiyor, nefsimin pesinden gidiyorum, milliyetçilik ve irkçilik davasi güdüyorum” diyorsa ya da hal ve sözleri bu mealde ise ben ona essek muamelesi yapiyorum.

    Derin düsünce bir ayna gibi. insanlar bize bakinca kendi insanî güzelliklerini görüyorlar. Essekler de (sözüm meclisten disari) bize bakinca kendi esekliklerini görüyorlar.

    Daha iyisini yapmak mümkün müdür? Tabi ki. Zaten sizin gibi sabirli ve vicdan sahibi gençlerden de beklentimiz bu. DD’den daha iyi siteler kurun ki biz artik dinlenmeye çekilelim. Bize gerek kalmasin.

    Selam ve dualarimla

  19. Yazan:Bir Eşek Tarih: Mar 29, 2011 | Reply

    Irkçilarla eşekleri bir tutan Derin Düşünce sitesini kiniyorum. Meleklerin akli vardir, nefsi yoktur. Hayvanlarin ise nefsi vardir, akli yoktur. Bu sebeple insanlar akillarini kullanirlarsa meleklerden üstün, kullanmazlarsa hayvanlardan asagi olurlar. Yani siz özgürsünüz. Biz ise özgür degiliz, sadece serbestiz. Aş ve eş seçeriz. Ama iyi-kötü arasinda seçim yapamayiz. Bu böyle biline!

    Bir esek

  20. Yazan:MY Tarih: Mar 29, 2011 | Reply

    Sayin Esek,

    Sanirim yanlis anladiniz, biz de sizin gibi düsünüyoruz zaten, bakin su makalemizde anlatmistik:

    Hayvan Serbesttir, İnsan Özgürdür

  21. Yazan:Bir Eşek Tarih: Mar 29, 2011 | Reply

    Haa oldu o zaman, pardon.

  22. Yazan:özlem yağız Tarih: Mar 29, 2011 | Reply

    Merhaba SKaya,
    bu defa bir öncekinden çok daha özenli olan mailiniz için teşekkür ederim. Bir önceki maile cevap vermedim çünkü benim yazımdan bağımsız olarak hiçbir şekilde savunmadığım ve savunmayacağım şeyler ile beni itham etmiştiniz. Kabul ediyorum bunda benim metaforik bir anlamda kullandığım bir cümlenin tüm yazının ana fikrini gölgeleyen bir yanı oldu. Metaforlarla konuşmak çok tehlikeli bir şeydir bunu en basitinden Hrant Dink vakasında, Ahmet Kaya olayında da hatırlarız.
    Eğer bir cümle yazının tümünün bu kadar önüne geçebiliyor ve tamamıyla anlatmak istediğimi anlaşılmaz kılıyorsa suç benimdir. Tekrar anlatmaya çalışayım. Her şeyden önce ben BDP siz bir çözüm düşünülemeyeceği düşüncesine katılmakla beraber hiçbir zaman şu ana kadar ki çizgisiyle bu oluşuma umut bağlamadım. Her hangi bir anlam biçmedim. Hatta referandum öncesi düşüncelerim sebebi ile ve başka platformlarda tehdite ve hakarete kadar varan çok şiddetli tepkiler aldım. Bana hoyratça kızanların bir kısmı bir süre sonra çok duygulandıran şeyler yazdılar bir kısmı ise tavırlarından hiç vaz geçmediler.

    Yazının da genelini iyi okursanız aslında bir şiddet eleştirisi olduğunu görebilirsiniz. Oradaki tokatın metaforik anlamına gelince oradaki tokat Sabahat tuncel’in o gösteride gaz bombalarına uğrayan kalabalık ile polis arasına girip kendini siper etmesine bir taktirdir. Bunun için tokat olması gerekmiyordu elbette. Ancak düşünün ki izinli bir gösteri, izinsiz olsada fark etmez ve o kalabalığa gaz bombaları atılıyor bu bombalardan biri sabahat tuncel in bacağına geliyor. Bir çocuğun kafasına gelebilir ki çok geldi geçmişte. Hatta sabahat tuncel in kafasına geldiğini ve ölümcül bir yara aldığını düşünün. Bu ülkenin içine girebileceği şiddet cinnetini düşünebiliyor musunuz o zaman? Ben bölgede yavaş yavaş çok şeyin değişmekte olduğunu ve şu an sevelim sevmeyelim akp iktidarı olmasa Kürt halkının çok daha korkunç zulümler altında kalacağını adım gibi biliyorum. Ama buna rağmen yine de çok büyük yanlışlar yapıldığını düşünüyorum. Dikkat ederseniz Kürt halkının büyük bir kısmı Tayyip Erdoğan’ın 2006 daki ‘gösteri yapan çocukta olsa kadın da olsa cezasını çeker” beyanının ardından yanılmıyorsam o sene nevroz da 6 çocuğun öldürülmesini hiç unutmadı. O seneden sonra öfkeleri hiç dinmedi. Geçen sene nevroz da 14 yaşındaki S.D nin kafasının özel tim tarafından kırılmasını da. Mehmet Uytun’un kafasına düşen gaz bombası ile öldürülmesini ve ismini unuttum şimdi yine nevrozda polisten kaçarken suya düşüp kafasını vurarak ölen bir çocuk vardı onu da. Hala polis o bölgede çok sert.
    Ve bu sertlik ciddi bir şekilde felaket yaratabilir. Bir kadın da gövdesini bunun önüne geçirip engel olmaya çalışıyorsa taktir ederim tabi. Onu taktir ederken orada bir insan olarak görüyorum. Arkasındaki kimliğe bakmıyorum. Ve evet dağa çıkmayı şiddeti değil halkın önüne geçip siper olmayı deneyin bu çok daha şerefli diyorum. Bunu hep söyledim. Orada sinirlerine hakim olamayıp tokat atması bir talihsizliktir.Keşke tokat atmadan siper olsaydı. Ancak o tokat da şu ya da bu şekilde dikkatli gözler için bir şeyi görünür kılıyor. Benim de mağduriyet sebebiyle öfkeli olduğumu nereden çıkardınız? Ben Kürt değilim. Ama yaşadıklarını dinlemeye anlamaya çalışan elimden geldiğince gözlemleyen bir insanım. İnsan aklının alamayacağı mağduriyet hikayeleri dinledim. Bunun bir ucunda devlet ve evet bir ucunda pkk vardı. Öfkem ise kendimize.biz bunlara nasıl izin verdik. Nasıl bunca kötülüğe böylesine bigane kaldık. Buna.
    yoksa meselem tokat güzellemesi değil, hayatımda da kimseye tokat atmış bir insan değilim ayrıca:)
    inşallah kendimi ifade edebilmişimdir artık.

  23. Yazan:cemileb. Tarih: Mar 29, 2011 | Reply

    sevgili özlem, sevgili arkadaşım, vicdanına, insafına yüzlerce kez şahit olmuş bir arkadaşın olarak yazın için tebrik ederim, ben de kendi yazımla sana destek vermek isterim…

    ibrahim becer ve ali yardım’ı “yandaş ve kollektif” kayırıcılıkları nedeniyle kınıyorum.

    Kollektif Acılara, Bireysel Tokat

    http://www.demokrathaber.net/kolektif-acilara-bireysel-tokat-makale,692.html

    Zygmunt Bauman, sosyolojinin tanımını yaparken; “bir kütüphane düşünün, sosyoloji ile ilgili bilgi edinmek için sadece sosyoloji kitaplarının olduğu raflara değil, tüm diğer raflara bakmanız gerekir” der.

    Bazı kavramları ve olayları, kendi başlıklarından öğrenmek, analiz etmek sağlıklı değildir. Özellikle kitleleri ve kitlelerin tepkilerini konuşacaksak kitlelerin tarihsel süreci, çevre etkisi, arka planı gibi “yan raflarına” bakmak gerekir.

    Jung ve Freud tezlerinde işlenmiş bir başlık olarak “kolektif bilinçaltı” kesinlikle bireysel davranışlara etki etmektedir. Yaşadığımız toplumda verdiğimiz tepkiler -sözel yahut fiziksel olsun- toplumsal tarihi sürecimizin izini taşır.

    Kolektif olarak bugüne taşıdığımız her şeyi bir anda söküp atmak, bir kenara koymak elbet mümkün değildir. Bunu yapabilmenin bir yolu önce bahsi dinlemek sonra ise mevcut bağlardan kurtulmayı istemektir.

    Mesela ilk inen sureler, yani Mekki sureler ile sonra inen Medeni sureler ihtiva ve üslup açısından birbirinden farklıdır. Bununla birlikte İslam’a itiraz eden dönem müşriklerinin ürettiği cevaplar da değişkenlik gösterir. Örneğin, ” bir olan Allah’a inanmayı” tebliğ eden Peygamber’e “sen şimdi bize atalarımızdan kalma bir şeyi yok saymamızı mı istiyorsun?” diye hayretle sorar. Bu adımdan sonra yani dinlemekten sonra, ikinci adımı atan muhatap kenara koymaya, atalarından kalan bağlarından kurtulmaya başlar. Bir nevi devrim yapar.

    Hayatın tıkandığı durumlarda bu türden bir “devrim” sürü psikolojisi ve kolektif bilinçaltı etkisinden kurtulmak için evladır, hayırlıdır.

    Ben hiç Newroz kutlamadım, ne ailemde ne de çevremde böyle bir geleneğe ne şahit oldum ne de katıldım. Newroz bir bayram olsa dahi hayatıma “biber gazları, devlet eliyle şiddet, yasaklanmalar” ile girdi. O zamanda anlamamıştım şimdi de anlamıyorum, bir bayramda neden kanın aktığını?

    Anlamadığım başka şeyler de var; her bayram, gaz, tazyikli su yiyen bir kadın milletvekilinin, kendisini seçen halkına tazyikli su ve gaz sıkıldıktan sonra, insani bir tepkiyle, üstelik çok daha insani bir dil ile “yetmedi mi bu halka yaptığınız?” diye inleyerek bir polise tokat atmasından sonra “küstahlıktan başlayıp, hakarete varan” yorumlar, başlıklar düşülmesi… Bunu gerçekten anlamıyorum?

    Erkek egemen ahlakın baskın olduğu bir coğrafyada, modernizmin zehrini içmiş ve aşırı bireyselleşmiş insanların olduğu bir dünyada bastırılan ve unutulan ve hatta afyonlaştırılan bir tutumdur anaçlık… İnce bilekleri olan bir kadınsındır belki ama bir gün babanı, bir gün erkek kardeşini, bir gün evladını, bir gün halkını korumak için gazların, silahların, koskoca adamların önüne düşünmeden atlarsın. Ben bir kez yaşadım; trafikte bariz hata yapan bir araca ikaz kornası çaldığı için erkek kardeşimi dövmek üzere aracından inen adamın üzerine atladım, aynen filmlerdeki gibi, uçarak… Büyük ninem ise (rahmetli 1.45 cm boyundaydı) dedemi dövmek isteyen üç adama elindeki çapayla saldırmış ve hatta 1 ay hapis yatmış, böyle işte…

    Kolektif algılarımız nedeniyle BDP’li vekilin polis memuruna attığı tokadı, şiddet olarak yorumlayabiliriz. Ancak bu anlamda algılarımızda bir devrime ihtiyacımız olduğumuz bir gerçek, ben şiddeti meşru görmesem de, bu tokadı, anaçlık olarak yorumluyorum.

    Her tokat şiddet içermez, bazı tokatlar acıtmak için, aşağılamak için atılmaz, kendini kaybeden insana da kendine gelsin diye bir tokat atarız. Tarihsel afyonlara kapılmadan, öfke ve nefret tazelemeden Sebahat Tuncel’in bu tokadını bir “kendine getirme” olarak anlamamız hepimiz için hayırlı olur kanaatindeyim. Çünkü o tokat bireysel, kitlesel bir öfke, şiddet değil, kolektif acılardan kaynaklı, bireysel bir taşmaydı ve anlaşılmayı hak ediyordu.

    Yeri gelmişken olayda soğukkanlılığını koruyan polis memurunu bir itiş kakışa girmediği için tebrik ederim, Allah ondan razı olsun. Zaten hoşgörü de çoğunluktan, azınlığa değil midir?

    Bitirirken, BDP çok önceden yapması gerekeni geçte olsa yapıyor; sivil itaatsizlik.

    BDP, sivil itaatsizliğe başlayacağını açıkladı. Hatta Ahmet Türk; “panzerler ezse ses çıkartmayacağız” dedi. Ben bu devrimsel, kolektif acıları durdurmak üzere alınmış kararı destekliyorum. Bu kararın haklı öfkesi, tarihsel algısı olan insanların bir kısım Kürtleri temsil eden BDP’nin dinlenmesi, anlaşılması üzerine olumlu yönde etki edeceğine de inanıyorum. Bu kararları için tebrik ediyorum, devamının gelmesini diliyorum.

    Son olarak; Kürt meselesinin hakkıyla anlaşılması için, yazıdan sonra beni eleştirecek okurlarım için, başta da belirttiğim gibi bu meseleyi Kürt eylemleriyle anlamayacağımızı, Türk meselelerine, yan raflara da bakmak gereğine inanıyorum.

  24. Yazan:izzettin Tarih: Mar 29, 2011 | Reply

    Özlem hanım;
    Aynı tokatı gece 4’te evi aranan bir general atsaydı bu tepkiyi verir miydiniz?Bu tokat devlete atılmalıydı demişsiniz,peki devlet bir komiserin yanağı mıdır?Sabahat Tuncel’den demokrat ve sivil,bir tokattan da özgürlük mücadelesi çıkaramazsınız.Sizin mantığınızla gidersek vergiye zam yapıldığında maliye memurlarını dövelim,devlete tokat olsun.Benzin zamlarını protesto için TPAO’yu basalım,memurları güzelce haklayalım,devlet bu tokattan da ders çıkarır belki.
    Empati yapmaya çalışın biraz.O polisin çocuğu yerine koyun kendinizi,akşam televizyonu açmışsınız babanız bir güzel tokat yiyor.Biraz da o çocuğun açısından bakın.O polis öfkesine hakim olmayıp Sabahat hanıma sille tokat girişseydi neler olabilirdi?Madem illa ki devlete bir tokat atma aşkıyla yanıp tutuşuyorsunuz;benden size açık adres.Başbakan mecliste Sabahat hanımın 20 metre ötesinde oturuyor ve bir polisten daha çok devleti temsil ediyor.Sabahat hanım güç denemesini başbakana yöneltsin.Aynı hanımdan,Şivan Perver’i tehdit eden Pkk ya karşı da bir tokat bekliyorum madem ki özgürlük havarisi.Bir tokat da ”Silahla bir yere varılmaz” diyen Osman Baydemir’i tecrit eden Selahattin Demirtaş’a aşkedebilirse kendisini ayakta alkışlarım.
    Lütfen olaylar değil olgular üzerinden hareket edelim.Gecenin köründe evi aranan bir general belki o saatte eşiyle münasebetteydi,belki müsait durumda değildi.Onun da polise tokat atması nasıl bireysel özgürlük değilse bu bayanın yaptığı da özgürlük değildir.

  25. Yazan:özlem yağız Tarih: Mar 29, 2011 | Reply

    Cemilecim eline sağlık bence gayet net yazmışsın. Daha soğukkanlı ve güzel. umarım bana kızanlar seni anlar.

  26. Yazan:Mehmet Ali Tarih: Nis 6, 2011 | Reply

    Kaleminize sağlık… Zulüm kendimiza çevrilince basıyoruz çığlıkları… Oturup düşünelim biraz..

  1. 2 Trackback(s)

  2. Nis 6, 2011: Son 30 günde en çok paylaşılanlar : Derin Düşünce
  3. Nis 23, 2011: Son 30 günde en çok paylaşılan makaleler : Derin Düşünce

ÖNEMLİ

--------------------------------------------------------------------

Tüm yazı, yorum ve içerikten imza sahipleri sorumludur. Yayımlanmış olmaları, bu görüşlere katıldığımız anlamına gelmez.

Hakaret içerse dahi bütün yorumlar birer fikir eseridir. Ama bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, yorum kurallarına gözatın yine de.

Not: Sitenin ismini dert etmeyin, “derinlik” üzerine bayağı bir geyik yaptık, henüz söylenmemiş bir şey bulmanız oldukça zor :)

Editörle takışmayın, o da bir anne-babanın evlâdıdır, sabrının sınırı vardır. Siz haklı bile olsanız alttan alın, efendilik sizde kalsın.

Sitenin iç işleriyle ilgili yorum yapmayın, aklınıza takılan soruları iletişim kutusundan sorun, kol kırılsın, yen içinde kalsın.

Kendi nezaketinizi bize endekslemeyin, bizden daha nazik olarak bizi utandırın. Yanlış ve eksik şeylerden şikayet etmek yerine bilgi ve yeni bakış açısı sunarak tamamlayın, düzeltin, tevazu ile öğretin bize bildiklerinizi.

Bu kurallara başkasının uyup uymamasına aldırmayın, siz uyun. Bütün yorumları hızla onaylanan EN KIDEMLİ YORUMCULAR arasındaki nizamî yerinizi alın.

--------------------------------------------------------------------
  • Siz de fikrinizi belirtin