RSS Feed for This Post

Qatsi Üçlemesi’nden İnsanlığa Tutulan Ayna

Qatsi Üçlemesi’nin yönetmeni Godfrey Reggio, 11 Eylül saldırılarından sonra üçlemedeki bir filmin gösterimi için ABD yönetiminden davet almıştı. Bu davetin sebebi üçlemenin ilk filmi olan Koyaanisqatsi (1982) filminde benzer bir olayın gösteriliyor olmasıydı. Reggio daveti, filminin tekil bir terör eylemi hakkında değil, fakat küresel teknoloji çağında içkin olan, hayatın terör haline gelmesi hakkında olduğu gerekçesiyle reddetti.

Qatsi Üçlemesi’nin ilk filmi olan Koyaanisqatsi, ismini, Hopi Kızılderililerinin dilinde “dengesiz, çılgın hayat” anlamına gelen bir kelimeden alır. Koyaanisqatsi, Reggio’nun kendi deyimiyle insanlığın yüzüne tutulan bir ayna gibidir.

Kimi eleştirmenlerce anti-sinema, benim katıldığım kimilerince de “saf sinema” olarak değerlendirilen Koyaanisqatsi, daha önce bir benzeri görülmediği için eleştirmenleri iki kampa ayırdı. Kameraman Ron Fricke (sonradan Baraka’nın yönetmenliğini yapacaktır) ve müziklerini yapan minimalist müziğin büyük ismi Philip Glass ile birlikte Reggio  senaryosu, oyuncusu, diyalogları, hikâyesi olmayan bir filme imza atmıştır. Koyaanisqatsi, üçlemenin diğer iki filmi gibi tamamen görüntü ve müziğin birlikteliği üzerine kurulan bir tür senfonik şiirdir. Müzik, eğer film olabilseydi nasıl olacaktıysa Koyaanisqatsi de böyle bir filmdir aslında.

Koyaanisqatsi, birkaç mağara resminin ve sonrasında doğanın (kanyonlar, çöller ve bunun gibi bazı yerler) yavaşça görüntülendiği dingin bölümlerle başlar. Doğanın kendi hareketinin gözlemlenmesi ve buna eşlik eden Philip Glass müzikleriyle adeta doğanın dokunulmamış güzelliği deneyimlenir. Ancak bu dinginlik insanın ve teknolojinin girdiği yerlerde, yerini yavaş yavaş hıza bırakır. Doğanın zarafeti ve güzelliği, yerini, teknolojinin hızı sonucu gelinen çılgınlığa terk eder yavaş yavaş. Glass müzikleri bu çılgınlığın deneyimlenmesine görüntülerle birlikte eşlik eder. “Time-lapse” adı verilen teknik, doğanın zarafetinin (bulutların hareketlerinin çok hızlandırılmış bir şekilde görüldüğü bölümlerde bulutlar okyanus dalgaları gibi görünürler) ve sonrasında insanlığın geldiği çılgın hızın deneyimlenmesine yardımcı olmak için araç olarak kullanılır. Bu baş döndürücü hız sonucunda, kullandığı teknolojinin bir nesnesi haline gelen insanın durumu da, sinematografik tekniklerin maharetli bir kullanımıyla, izleyicinin içine girebileceği ağır bir deneyim olarak hissettirilir.  

Büyük kentlerdeki trafik hareketlerinin, insanların işlerine gidip gelişlerinin görüntülendiği ve bu görüntülerin gittikçe hızlanıp en sonunda sadece birer ışık haline getirildiği bölümlerle, bu bölümlerle ardışık olarak gösterilen entegre devrelerin “mask” görüntüleri, görüntü yoluyla bir didaktizm izlenimi verse de; bu bölümleri teknolojiye övgü olarak okuyanlar olduğu düşünülürse, insanın sınır deneyimlerini hissedebilmesi için bu hızlandırmanın ve analojinin gerekli olduğunu düşünüyorum.  Filmin sonunda zihnimizde büyük yorgunluk ve kendi otomatlaşmış hayatımızla yüzleşmenin getirdiği umutsuzlukla baş başa kalıyoruz. Philip Glass’ın, görüntülerle organik bağ oluşturan, hız arttıkça artık beynimizin içinde zonklayan ve bizleri rahatsızlığın doruğuna taşıyan müzikleri, adeta bu hızın hayatlarımızda yarattığı yıpranma ve yorulmanın çok daha kısa sürede gerçekleşen halinin dışa vurumu gibidir.

Serinin ikinci filmi olan Powaqqatsi “üçüncü dünya ülkeleri” diye adlandırılan ülkelerde teknolojinin ve küresel kapitalizmin insanlığa maliyeti üzerinedir. Hopi dilinde “dönüşüm içindeki hayat” anlamına gelen Powaqqatsi, bu dönüşümün maliyeti ve sonuçları üzerine hüzünlü bir ağıt gibidir. Film çok çarpıcı bir bölüm ile başlar. Bir altın ya da elmas madeninden (sonradan öğrendiğim kadarıyla Brezilya’daki bir altın madeniymiş) sırtlarında ağır çuvallarla yukarıya çamur taşıyan insanlar görüntülenir. Yavaş çekimde ve hüzünlü bir müzik eşliğinde gösterilen bu bölümler, Batı tüketim kültürünün ve kapitalizmin insan maliyeti üzerine bir ağıt gibidir. Sonraki bölümlerde de benzer görüntüler görürüz. Kocaman binaların pencerelerinden tıkış tıkış yaşayan insan görüntüleri insanın kocaman kalabalıklar içindeki yalnızlığını gösterir gibidir.

Üçlemenin ilk ikisinden yıllar sonra çekilen üçüncü filmi Naqoyqatsi, görüntülerini, ilk iki filmin yaptığından farklı bir yöntemle oluşturur. İlk ikisinde büyük oranda günlük hayattan ve doğadan görüntülerle, insan görüntüleri söz konusu iken; Naqoyqatsi’de bu görüntüler yerini neredeyse tamamen bilgisayar grafiklerine ya da gerçek görüntülerin bilgisayar tarafından manipüle edildiği görüntülere bırakır. İnsanın yarattığı medeniyetin ürettiği yaşamla, bilgisayarlarda ve elektronik devrelerde bulunan çiplerin birbiriyle ilişkisel benzerliği ve bağımlılığı, teknolojiyi kullanmayı isterken, teknolojinin içinde yaşayan ve teknolojikleşen bir hayatın dışa vurumu gibidir.

Film Brueghel’in “Babil Kulesi” resmine odaklanan ve insanlığın yaratmaya çalıştığı Babil Kulesi’nde kendisini yitirdiğini ima eden görüntülerle başlar. Modern çağlara ait Babil Kulesi mahiyetinde olan teknolojinin parlak ışıkları altındaki karanlığı göstermeyi amaçlayan Reggio, bana kalırsa özellikle Naqoyqatsi’de bu karanlığın altını çok kalın bir şekilde çiziyor.

Naqoyqatsi’de bilim, spor, sinema gibi dallarda başarılı olan ünlü insanların yüzlerine odaklanan görüntüler vardır. O görüntülerin üst üste geldiği ve sonrasında makyajlanan insan yüzleri, insanlığın ruhsallığının yitirildiği ve bu tür başarıların ruhsallığı maskelediği bir persona haline döndüğü bir durumu ima eder gibidir.

Bir röportajında “insanlık çeşitlilikten tek tipleşmeye doğru hızla yol alıyor. Tüm dünya bir Los Angelesleşme süreci ile karşı karşıyadır” diyen Reggio, bu üçlemeyi insanlığın ruhsallığına bir ağıt olarak düşünmüş olmalı. Batı kültürünün bu eğiliminin ve teknolojinin gittiği noktada robotlaşan insanların ruhsallığına bir ağıt! Robotlaşan, canavarlaşan yüzlerin ve bilgisayar görüntüleri ile bozulmuş görüntülerin yoğun olduğu Naqoyqatsi bu üçlemenin en umutsuz bölümü olarak dikkat çeker. “Savaş halindeki yaşam” anlamına gelen Naqoyqatsi, insanlığın doğa ile – ve Tanrı ile – yaptığı savaşın, en sonunda, kendisini yitirdiği ve kendi ruhuyla savaş haline dönen bir tür cyborga döndüğü bir durumla noktalandığı bir ayna tutuyor hepimize. Bu “savaş” insanın insanla ettiği savaş olmakla kalmıyor, insanın kendi ruhsallığıyla da savaşa dönüyor.

Doğadan görüntülerde başlayan, sonrasında teknolojinin yarattığı çılgınlaşmanın baş döndürücü görüntüleri ile devam eden, patlayan uzay mekiğinden bir parçanın, bir ağıt müziğiyle birlikte düştüğü upuzun sahneyle biten ve biraz da olsa “yolumuz yol değil, terk edebiliriz” umudunu barındıran Koyaanisqatsi; Powaqqatsi’de, küreselleşen kapitalizmin ve Batı kültürünün yok etmeye başladığı 3.Dünya ülkelerinin insanlarını ele alan görüntülerle devam eder. Naqoyqatsi ise artık bu umudun da bittiği ve insan denen ruhsal varlığın bir tür robota döndüğü bir ağıt olarak son bulur.

Koyaanisqatsi insanlığın dikkatle dinlemesi gereken bir Hopi öğüdüyle biter: “Topraktaki değerli şeyleri kazmak, felaketi davet etmektir. Arınma günü yaklaştığında tüm gökyüzü örümcek ağlarıyla dolu olacaktır. Günün birinde gökyüzünden bir kap kül atılabilir ki; o küller toprağı yakıp, okyanusları kaynatacaktır…”

Godfrey Reggio, Batı kültürü ve sanatı içinde, gidilen yolun yol olmadığını gören ve bunun için sanatını seferber eden büyük bir sanatçıdır. Philip Glass ise çok önemli bir müzisyen. Bu iki büyük sanatçının başyapıtı Koyaanisqatsi ve üçlemenin diğer iki filmi, tam anlamıyla bir sınır deneyimidir. İzlemesinin zor olduğunu en baştan söylemeliyim; ama mutlaka izlenmesi gereken çok önemli sanat eserlerindendir.

… Bu makale ilginizi çektiyse…

Sanat karanlıkta çakılmış bir kibrittir…

 ”…Neden bir natürmorta iştahla bakmıyoruz? Tersine ressam “yiyecek-gıda” elmayı silmiş, elmanın elmalığı ortaya çıkmış. Gerçek bir elmaya bakarken göremeyeceğimiz bir şeyi gösteriyor bize sanatçı. İlk harfi büyük yazılmak üzere Elma’yı keşfediyoruz bütün orjinalliği, tekilliği ile…” 

Bu kitapta Derin Düşünce yazarları sanatı ve sanat eserlerini sorguluyor. Toplumdaki yeri, siyasî, etik ve felsefî yönüyle… Denemelerin yanı sıra son dönemde öne çıkan, ekranları, kitap raflarını dolduran eserlere (veya ürünlere?) dair eleştiriler de bulacaksınız. Buradan indirin.

 

Derin Göz

 

Sanat’a bakmak için çeşitli yapıtlardan, ressamlardan istifade ettik: Cézanne, Degas, Morisot,  Monet, Pissarro, Sisley, Renoir, Guillaumin, Manet, Caillebotte, Edward Hopper, William Turner,Francisco Goya, Paul Delaroche, Rogier van der Weyden, Andrea Mantegna , Cornelis Escher , William Degouve de Nuncques.

Peki ya baktığımızı görmek, gördüğümüzü anlamak? Güzel’i sorgulamak için çağ ve coğrafya ayırmadık, aklımızı uyaracak hikmetli sözlere açtık kapımızı: Mevlânâ Hazretleri, Gazalî Hazretleri, Lao-Tzû, Albert Camus, Guy de Maupassant, Seneca,  Kant, Hegel, Eflatun, Plotinus, Bergson, Maslow, …

 (Buradan indirebilirsiniz)

 

 Baudolino (Umberto Eco)  Suzan Başarslan

Yazınsal bir yapıt, “basit bir obje değil, çok yönlü anlam ve ilişkilerle tabakalaşmış bir niteliğin çok yönlü organizasyonudur.”* Bu organizasyonun incelemesi de kendisi kadar zor bir organizasyonu gerektirir ki, bu yüzden bir yapıtın incelemesi adına günümüze değin, birçok kuram ve inceleme yöntemi geliştirilmiştir. Bu makalede Umberto Eco’nun yazdığı Baudolino adlı romanın incelemesi Gerard Genette’nin “Yapısal Metin İnceleme” yöntemine göre yapılacak ve yapıt, üç düzlemde incelenecektir. Bakış açısı, anlatıcı türü, ana düşünce, eserin yazılış tekniği, dil… gibi sorunlara da değinilecektir. İncelemede Şemsa Gezgin tarafından İtalyancadan Türkçeye 2003′te çevrilen Baudolino esas alınacak, tespit ve yorumlar çeviri yapıttan yola çıkılarak belirlenecek ve ifade edilecektir.  İncelemeyi kitap halinde indirmek için buraya tıklayın

 

 

Trackback URL

  1. 7 Yorum

  2. Yazan:Aziz Yılmaz Tarih: May 10, 2009 | Reply

    Bu tarz sinema yapıtlarına ne kadar ilgi duyuluyor ya da merak edip seyretmek isteyen biri sonuna kadar izleme sabrını gösterebilir mi bilmiyorum.Gördüğüm ve bildiğim kadarıyla sinema sanatına duyulan ilgiyi belirleyen de -sizin konu olarak buraya taşıdığınız-hızlı teknoloji,modernizm ve bir şekilde parçası olduğumuz çağımızın kapitalist ilişkileri belirliyor.

    Zira modern yaşamda teknolojinin bizlere sunduğu yararlar(!)sanat anlayışı ve algımıza da yansıyor(ya da varolan toplumsal yapı ve ilişkiler bir şekilde bizi buna itiyor).Biraz klişe bir belirleme olacak ama bu,kapıldığımız “tüketim çılgınlığı”nın farklı bir tezahürüdür.Dolayısıyla günümüzün modern yaşamında sanatın da bir tüketim nesnesine dönüşmesi kaçınılmaz oluyor.

    Sinema ilgisi açısından bakarsak,bizi derinlemesine düşünmeye itebilecek,yeniden sorgulatacak,kafa yorduracak bir yapıt yerine,varolanı gözümüzün içine sokan klişe filmlerin daha rağbet gördüğünü kestirmek hiç de zor olmasa gerek.Dev oyuncu kadrosuyla,-hele marka olmuş bir yönetmenin elindenden de çıkmışsa-ve büyük bütçelerle kotarılmış bir film,bu anlamda çağımızın tüketim alışkanlıkları/kalıplarını daha doyurucu bir şekilde karşılayabiliyor.ABD sinema endüstrisinin bu denli talep görmesinin altında bu tüketim kalıplarının büyük rolü olduğunu düşünüyorum.

    Sonuç itibariyle,özelinde modernizmin,genelinde ise kapitalist işleyişin,sadece yaşam biçimimizi,dünyaya bakış açımızı şekillendirmekle kalmayıp,fakat aynı zamanda içsel dünyamıza ve sanat algımıza da hükmettiğini söylemek zannedersem abartılı olmaz.

  3. Yazan:eg Tarih: May 10, 2009 | Reply

    aziz bey,
    bir yazıda tarkovsky’den bir alıntı yapmıştım. tarkovsky “Sanat, bir insanın muktedir olduğu en iyi şeyi, yani umudu, inancı, aşkı, güzelliği ya da istediği ve umduğu en iyi şeyi güçlendirir. Yüzme bilmeyen bir insan suya atladığında vücudu – kendisi değil – kendini kurtaracak içgüdüsel hareketler yapmaya başlar. İşte sanat da suya atılmış bir insan bedeni gibidir, insanlığın manen boğulmasını engelleyecek bir içgüdüdür. Sanatçı, insanlığın manevi içgüdüsünün bir temsilcisidir. ” diyordu. ben sanatı içinde boğulmakta olduğum çılgınlık ve cinnet toplumundan bir kurtuluş çaresi olarak görüyorum. bu yüzden çok önemsiyorum. ancak tüketim toplumu ve modern kapitalizm, içinde boğulunan bu cinnet halini parlak ve çekici gösterecek her türlü araca sahip olduğu için, insanların çoğunluğu bu boğulma halini bir tür amnezi ile karşılıyorlar. yani boğulmaktan kurtulmayı dileyen ve çabalayan yok! dolayısıyla o boğulmanın karşısına sanatçı duruşuyla dikilen sanat eserlerinin de talep edicisi çok fazla olmuyor diye düşünüyorum.

  4. Yazan:özlem Tarih: May 10, 2009 | Reply

    Benim merakım(henüz ne yazıyı ne yorumları okuyacak zaman bulamadım) Enver Bey sizin gününüz 72 saat falan mı. Hangi arada derede bu kadar okuyacak, yazacak,işinizi yapacak, sinema seyredip yorum yapacak zamanı buluyorsunuz. Haset etmeye başladım.
    Şaka değil gerçekten nasıl yapabiliyorsunuz. Mutlaka belli bir birikimin de etkisi vardır ama gene de aklım almıyor. Çoğu gün üç beş sayfa okuyamıyorum, ben yazana kadar aklımdakiler küfleniyor. Bir püf noktası var mıdır bu işin:)

  5. Yazan:Aziz Yılmaz Tarih: May 11, 2009 | Reply

    Enver bey bu arada unuttum.Yazının başlığı, Kieslowki’nin Üç Renk Üçlemesini çağrıştırdı.Bilmiyorum bu filmlere bakışınız nedir?Bunu merak etmemin nedeni ise,sizinle diğer film eleştirmenleri arasındaki farkettiğim bakış açısına dayanıyor.Yazılarınızı okuyalı beri alışılageldiğimiz kritiğin(buna bir bakıma standart eleştiri kalıbı da diyebiliriz)farklı bir algı ve dil kullanmanız.Bunu iltifat amacıyla söylemiyorum,gerçekten de sizin, alışık olduğumuz eleştiri kalıpları dışında sinema yapıtları içerisinde farklı noktaları deştiğinizi görüyorum.Ve inanın buraya taşıdığınız her filmi bu manada tekrar izleme ihtiyacı duyuyorum.Belki buna bir nevi şartlanma da diyebirsiniz ama benim açımdan bu bir gerçek.Bilmiyorum,üzerinde konuşuldukça sanki yapıt ile seyirci arasında yeni bir ilişki doğma gereksinimi doğuyor…nasıl anlatsam,sanki ilk defa izlenen bir filmin heyecenıyla yeni keşifler doğar gibi bir his bu(en azından benim için bu böyle).

    Gerçi Özlem hanımın da belirttiği gibi,sizin 72 saatlik yoğun temponuzun arasına bu talepte bulunmak haksızlık olacak ama kısa kısa da olsa bu üçleme üzerine düşündüklerinizi paylaşırsanız çok makbule geçecek.
    Sevgiler.

  6. Yazan:eg Tarih: May 11, 2009 | Reply

    aziz bey,
    burada da yayımlanan kieslowski ve dekalog üzerine yazdığım yazıyı yazmadan önce, kieslowski’yi ele alırken acaba dekalog mu yoksa renk üçlemesini mi odağa alsam diye çok düşünmüştüm. çünkü benim için dekalog da, renk üçlemesi de kieslowski’nin başyapıtları. doğrusu renk üçlemesi(belki biraz daha zayıf gördüğüm beyaz harici) benim için çok önemli filmlerdir ve gerçekten de insanlığa tutulan aynadır bu anlamda.

    bu dizinin (bir yönetmen bir başyapıt) bir kötü tarafı var. bir yönetmeni ele aldıktan sonra sanki onun başka bir filmini ele alamazmışım gibi düşündürüyor:)) mesela tarkovksy’nin, bergman’ın, bresson’un, kieslowski’nin vs. başka filmleri de var, hakkında yazmak istediğim. ama sonra da bekleyen o kadar yönetmen var haksızlık olmasın diyor ve vazgeçiyorum(sanki o yönetmenler, benim,haklarında yazmamı bekliyorlarmış gibi:))))

    filmler üzerine yazma stilime gelince. açıkçası filmler üzerine yazılan yazıları sadece sinema içinde tutan yazıları pek beğenmemişimdir oldum olası. sinema bir düşünme biçimidir ve bu yönüyle çok önemlidir. o yüzden sinema ile dinin, kültürün, insan denen varlığın ilişkisi üzerine geniş kapsamlı bir bakış gerçekleştirilemiyorsa o filmde, yok oyuncunun başarısı, yok konunun anlatımı falan çok önemli olduğunu düşünmüyorum. mesela avrupa sanat sneması olarak adlandırabilecğeimiz janrın filmlerini incil anlaşılmadan anlamak neredeyse imkansızdır. çünkü ister inansın ister inanmasın avrupa’nın büyük yönetmenleri incil’in labirentlerinde kurarlar filmlerini. bir arkadaşım (kendisi azerbaycan’da sinema eleştirmenidir) bana “senin film yazıların konuları anlatmak yerine izlenimci bir görünüm veriyor, yazdıklarından filmin konusunu bile anlamyorum çoğunluk” demişti biraz da sitem ederek:)) ben de doğrusu tam da istediğim bu demiştim ona. ben bir filmin benim ruhumda yarattığı değişiklikleri ve etkiyi kaleme almayı seviyorum. bu anlamda cidden de izlenimciyim her halde.

    özlem hanımın sorusuna gelince. doğrusu yazmak eyleminin kendisi çok uzun sürmüyor. ibn arabi ve liberalizm üzerine yazılan uzun yazılar gibi birkaç yazı harici hemen hiçbir yazımın yazması 2-3 saati geçmedi. tabii bir ömür+(2-3) saat demek daha doğru:)) film izlemeye ve okumaya gelince bunların daha çok uzun yıllara dayanan bir birikim olduğunu düşünüyorum. hakkında yazdığım filmlerin, yeni gösterime girenler hariç (ki onlar hakkında filmi izledikten sonra 1 saat zaman ayırmak yazı için yetiyor zaten…sıcağı sıcağına olduğu için)hepsini daha önce seyretmişliğim var. kimisini tekrar dvd’den seyretme ihtiyacı duyuyorum. ama zaten az uyuyan bir insan olduğum için sorun yok:))

  7. Yazan:Aziz Yılmaz Tarih: May 11, 2009 | Reply

    Teşekkürler Enver bey bana ayırdığınız zaman ve ek bilgiler için.Üçlemeyi yeniden izleme şansım olur mu bilmiyorum ama üyesi olduğum kablolu tv.den filmin tekrarını dört gözle bekleyeceğim.Aslında dvd leri de temin edilebilir ancak biraz hazırcı olduğumdan tv.de pişip ağzıma düşmesini beklemekmek gibi bir kolaycılığa kaçıyorum.Anlayacağınız benimkisi tipik bir sinemaseverlik örneği:))

  8. Yazan:sevim Tarih: May 11, 2009 | Reply

    İnsanlığa tutulan aynalar güzel de galiba aynaya bakmaya pek gönüllü değiliz.Kaçıyoruz aynalardan her nedense.Önümüze konulan abur cuburları iştahla tüketirken ayna mayna pek gelmiyor aklımıza.Velhasıl kendimizden kaçarken özgürlüğümüzden de kaçıyoruz.

    Elinize sağlık Enver bey içinde boğulduğumuz çılgın dünyaya bir ayna da siz tuttuğunuz için.

  1. 1 Trackback(s)

  2. Ağu 12, 2009: Ayıp sanat olur mu? : Derin Düşünce

ÖNEMLİ

--------------------------------------------------------------------

Tüm yazı, yorum ve içerikten imza sahipleri sorumludur. Yayımlanmış olmaları, bu görüşlere katıldığımız anlamına gelmez.

Hakaret içerse dahi bütün yorumlar birer fikir eseridir. Ama bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, yorum kurallarına gözatın yine de.

Not: Sitenin ismini dert etmeyin, “derinlik” üzerine bayağı bir geyik yaptık, henüz söylenmemiş bir şey bulmanız oldukça zor :)

Editörle takışmayın, o da bir anne-babanın evlâdıdır, sabrının sınırı vardır. Siz haklı bile olsanız alttan alın, efendilik sizde kalsın.

Sitenin iç işleriyle ilgili yorum yapmayın, aklınıza takılan soruları iletişim kutusundan sorun, kol kırılsın, yen içinde kalsın.

Kendi nezaketinizi bize endekslemeyin, bizden daha nazik olarak bizi utandırın. Yanlış ve eksik şeylerden şikayet etmek yerine bilgi ve yeni bakış açısı sunarak tamamlayın, düzeltin, tevazu ile öğretin bize bildiklerinizi.

Bu kurallara başkasının uyup uymamasına aldırmayın, siz uyun. Bütün yorumları hızla onaylanan EN KIDEMLİ YORUMCULAR arasındaki nizamî yerinizi alın.

--------------------------------------------------------------------
  • Siz de fikrinizi belirtin