RSS Feed for This Post

Süt (Film): Endüstrileşmeye Direnen Sanat

Sanat, gün geçtikçe kültür endüstrisinin isteklerine teslim olurken, sinema da bundan nasibini alıyor. Bir sanat formu ve düşünmenin bu yüzyıldaki zorunlu biçimlerinden birisi olarak sinema sanatı da bu değişimden etkileniyor. Seyircinin istediğini verdiğini iddia eden sinema filmleri ağırlığı oluştururken, bir tür çürümenin de görünür hâle geldiğini söyleyebiliriz. Seyirciyi tek tip görünüm ve amaç ile boyunduruk altına alırken, bu boyunduruğu, seyircinin isteği budur diyerek ve seyirciye başka bir alternatifi izleme şansı dahi vermeyerek haklandırmaya çalışmak sonucu ortaya çıkan sinema biçimi, aynı zamanda kendi eleştirmen ve propogandist yazarlarını da üretmekte gecikmiyor. Şimdiye kadar festivaller farklı olanın, endüstriye teslim olmamış olan filmlerin alanlarıydılar. Artık tüm dünyada olduğu gibi ülkemiz festivallerinde de egemenliği bu tür sinema almaya başlıyor.

Cannes Film Festivali’nde Laurent Cantet’in hiçbir özelliği olmayan geveze filmine Altın Palmiye verilmesi; Venedik’te yine benzer bir filmin Altın Aslan alması, artık festivallerin de sanat açısından “kurtarılmış ada” olma özelliğini yitirdiğini ve endüstriye teslim olduğunu gösteriyor bence. Bursa İpek Yolu Film Festivali’nde, bu yıl izlediğim yirmiye yakın film içinde sanat açısından önemi olduğunu düşündüğüm sadece iki üç filmin olması ve büyük ödülün de, hem ulusal hem de uluslararası yarışmada sanat açısından herhangi bir değerinin olduğunu düşünmediğim filmlere gitmesi, festival jürilerinin, artık, kültür endüstrisinin kendi içinden ürettiği yeni tip eleştirmen ve sinemacı kuşağına daha yakın çizgide olmaya başlamasının sonucudur bana kalırsa. Sanat formu olarak sinema ölmeye yüz tutarken buna direnen ve hâla sinemaya sanat olarak bakan sinema yönetmenlerinin varlığı belki umudumuzu biraz olsun taze tutmamızı sağlıyor.

Bursa’da festivalde izlediğim en iyi film, Semih Kaplanoğlu’nun “Süt” filmiydi. Derviş Zaim’in “Nokta” filmi de yine çok iyi filmlerden birisiydi. Kaplanoğlu’nun üçlemesinin “Yumurta”dan sonraki ikinci filmi olan “Süt” bu yıl izlediğim filmler içinde, sinemanın ne olduğunu gösteren en güçlü filmdi.

Tüm sanatlar gibi sinema sanatı da, katmanlarının ruha yönelebilme kabiliyeti nisbetinde iyi ya da kötü sanat olarak nitelendirilebilir. Pasolini iyi film için “izlenen filmin ardında başka bir film akıyorsa o film iyi bir filmdir” demişti bir zamanlar. Sinema, ilk bakıştaki hikâyesi, görünür anlamı ile her seyirci için bir anlama sahiptir mutlaka. Sanatçının kullandığı metaforlar, alegoriler, simgeler ise filmin bir üst katmanını oluştururlar. Bir anlamda bu katman, Pasolini’nin söylediği “filmin ardında akan diğer film”i oluşturur. Büyük sanat eserleri ise bu iki katmanı da aşarak, hatta bu iki katmanın bir üst katmanda erimesini sağlayarak tinsel katmana ulaşabilen eserlerdir. Artık görüntüler, konuşmalar, simgeler, metaforlar, alegoriler; zihinsel, mantıksal ya da entellektüel bir oyun değil, o sanatı icra eden şairin (bu katmana ulaşabilen her sanatçı o sanatın şairidir bence) hakikatle ilişkisinde elde ettiği duyumları aktarabilmekte kullandığı imgelerdir. Sanatçı, bir sûfinin yaptığına benzer şekilde, elde ettiği hakîkati sunmak, “dillendirmek” zorunda olan kişidir. Seçtiği imge de işte bu dillendirmeyle ilgilidir. Seçme işlemi ise aklî ilkelere değil, kalbî “duyuma” dayanır. Bir çeşit vahiy gibidir bu.

Süt filmi büyük bir sanat eserinin olması gerektiği gibi ruha yönelmeyi, tinsel alana ulaşmayı becerebilen bir film. Ortada bir şairin bize duyumsattığı bir görüntü şiiri var. Semih Kaplanoğlu’nun tüm filmlerinde, benim, Mevlana’nın Divan-ı Kebir’indeki ilk beyitlere benzettiğim prologlar vardır. Konuyla görünürde direkt ilişkili görünmese de aslında filmin içinde yüzdüğü ruh durumuna işaret eder bu prologlar. Aynen Mevlana’da olduğu gibi Kaplanoğlu filmlerinde de hâlin bir çağlayan gibi aşağıya döküldüğü engin tepedir burası.

Film genç bir kızın bir ağaca ayaklarından bağlandığı bir prologla başlıyor. Bu sahnenin devamında olanların insana verdiği derin tefekkür açılımı ve ürperti, filmin tümünde de hâkim olacak ruh durumuna işaret ediyor. Bu sahne ile birlikte başka sahnelerde de görünen çeşitli türden yılanların, filmin görünür katmanı dışında alegorik katmanını oluşturmada katkısı bir yana, tinsel alana açılmanın da kalkış çizgisini oluşturduğunu düşünüyorum.

Nietzsche’nin “aynı olanın ebedî tekrarı” mitosu ve bu düşüncenin verdiği sıkıntı ve tekdüzelik duygusu, küçük bir kasabada, yaptığı şeylerin sıradanlığından kurtulmaya çalışan Yusuf’un da ruh durumuna işaret ediyor.

Nietzsche “Böyle Buyurdu Zerdüşt” kitabında “aynı olanın ebedî tekrarı” düşüncesini bir çobanın boğazına girmiş bir kara yılanla simgeler. Çobanı kurtarmaya çalışan Zerdüşt, yılanı çekmeye çalışır, ama bir türlü çıkaramaz. Bunun üzerine “ısır” der çobana. Çoban, yılanı büyük bir kuvvetle ısırır, kafası kopan yılanı tükürür ve ancak öyle kurtulur bu yılandan. Sonrasında, çobanın yüzünün hiçbir zaman bu kadar güzel bir görüntü vermediğinden söz eder Zerdüşt. Çünkü, çoban ancak kendi gücüyle, isteğiyle bu “aynı olanın ebedî tekrarı” hissinden kurtulmayı başarmıştır.

Nietzsche’de, özellikle “Böyle Buyurdu Zerdüşt”te yılanların çok özel anlamları vardır. Süt filminde kullanılan yılanların da benzer metaforik anlamları olduğunu düşünüyorum. Ancak bu metaforik anlamlar, entelektüel bir oyun değil, Yusuf’un (hatta annesinin) ruh durumunu betimlemeye yarayan şiirsel malzemeler olarak göze çarpıyor. Prologdaki yılan ile eve giren ve orada kalan yılanların renkleri farklıdır. Nietzsche’de olduğunun tersine prologda, genç kızın boğazından süzülen yılan renklidir ve çıkarılma yöntemi de kendisinden başka bir güce inanmıyor “görünen” Nietzsche’de olduğundan farklı gibi görünür; ancak yılanı çıkaran adamla Nietzsche’nin Zerdüşt’ü bir şekilde benzeşiyorlar bence.

Masasının arkasında Dostoyevski’nin resmi olan bir taşra gencinin, kendisine biçilmiş rollerin ve geleceğin dışında bir hayatı dilemesi ve bunun için uğraşması söz konusudur. Yusuf, şiir yazmakta ve bu yazdıklarını çeşitli küçük dergilerde bastırmak çabasındadır. Annesi ile ilişkisi filmin en çarpıcı hâllerindendir. Bir taraftan, bir adamla yakınlık kurmak isteğinde olan annesine kızgınlık, diğer taraftan annesi tarafından daha çok sevilme isteği Yusuf’un zaten çıkışsız gördüğü yaşantısını daha da zorlaştırmaktadır. Yusuf’ta bir tür sürgün olma hissiyâtı vardır. Filmin genelde tümünde özelde ise son yarım saatlik diliminde ve son kısmındaki “rüya-hayâl sahnesinde” aşkı, gururu, aşağılanmayı, kini, kıskançlığı, tek düzeliği, ruh sıkıntısını, merhameti, sevilme ve sevme isteğini, acımayı, hayal kırıklığını sinemasal imgelerle, çoğunlukla konuşmalara dahi gerek duymadan aktarabilen Semih Kaplanoğlu, bana kalırsa Türk sinemasının şimdiye kadar gördüğü en güçlü şiirsel düzeyi de yakalıyor.

Süt gibi filmler hakkında konuşabilmek, yazabilmek zordur. Çünkü, amacı hikâye anlatmak değil, tinsel alana ulaşarak, bir hâle ortak olmamızı sağlamak olan bir filmi anlatmak zordur. Diyalog ağırlıklı, hareketlere öncelik veren filmlerin aksine, hâl diline ve zamanın – ve anın – duyumsanmasına ağırlık veren Süt, bu anlamda hakkında söylenecek sözleri de tüketen bir film. Çünkü bir şiiri aklî yöntemlerle açıklamaya, parçalarına bölmeye çalışmak her zaman şiirin bütünselliğini ve ruhsallığını bozar. Bütün hâlinde şiirde içrek hâlde olan ruhsal durum ise sadece hissedilebilir. Ancak, bir başyapıtla karşılaştığımızda duyumsadığımız o arınma duygusunu, o müthiş heyecanı, o derin tefekkürü Süt filmini izlerken ve sonrasında da çok yoğun şekilde duyduğumu  söyleyebilirim.

Semih Kaplanoğlu sineması sadeleştikçe büyüyor, derinleşiyor ve tinsel alana daha fazla ulaşır hâle geliyor bence. Süt filminde, diyalogların minimal hâle gelmesi; sesin ve sessizliğin kullanımı; kameranın, ardından bir derviş gözü bakıyormuş gibi sabırla ve tefekkürle bakıyor olması, devinimin de, kesmenin de ancak gerektiğinde yapılması, filmin amaçladığı ruhsal durumun aktarılabilmesine imkân hazırlamış. Sinemanın bir öykü anlatmaktan öte, bir hâli aktarabilmesi ve yaşatabilmesi imkânı olduğunu bilen ve bunu becerebilecek bir şairlik yeteneğiyle donatılmış bir yönetmenin filmi olan Süt, gerçek sinemanın ne olduğunu görebileceğimiz bir başyapıt.

… Bu makale ilginizi çektiyse…

Sanat karanlıkta çakılmış bir kibrittir…

 ”…Neden bir natürmorta iştahla bakmıyoruz? Tersine ressam “yiyecek-gıda” elmayı silmiş, elmanın elmalığı ortaya çıkmış. Gerçek bir elmaya bakarken göremeyeceğimiz bir şeyi gösteriyor bize sanatçı. İlk harfi büyük yazılmak üzere Elma’yı keşfediyoruz bütün orjinalliği, tekilliği ile…” 

Bu kitapta Derin Düşünce yazarları sanatı ve sanat eserlerini sorguluyor. Toplumdaki yeri, siyasî, etik ve felsefî yönüyle… Denemelerin yanı sıra son dönemde öne çıkan, ekranları, kitap raflarını dolduran eserlere (veya ürünlere?) dair eleştiriler de bulacaksınız. Buradan indirin.

 

Derin Göz

 

Sanat’a bakmak için çeşitli yapıtlardan, ressamlardan istifade ettik: Cézanne, Degas, Morisot,  Monet, Pissarro, Sisley, Renoir, Guillaumin, Manet, Caillebotte, Edward Hopper, William Turner,Francisco Goya, Paul Delaroche, Rogier van der Weyden, Andrea Mantegna , Cornelis Escher , William Degouve de Nuncques.

Peki ya baktığımızı görmek, gördüğümüzü anlamak? Güzel’i sorgulamak için çağ ve coğrafya ayırmadık, aklımızı uyaracak hikmetli sözlere açtık kapımızı: Mevlânâ Hazretleri, Gazalî Hazretleri, Lao-Tzû, Albert Camus, Guy de Maupassant, Seneca,  Kant, Hegel, Eflatun, Plotinus, Bergson, Maslow, …

 (Buradan indirebilirsiniz)

 Baudolino (Umberto Eco)  Suzan Başarslan

Yazınsal bir yapıt, “basit bir obje değil, çok yönlü anlam ve ilişkilerle tabakalaşmış bir niteliğin çok yönlü organizasyonudur.”* Bu organizasyonun incelemesi de kendisi kadar zor bir organizasyonu gerektirir ki, bu yüzden bir yapıtın incelemesi adına günümüze değin, birçok kuram ve inceleme yöntemi geliştirilmiştir. Bu makalede Umberto Eco’nun yazdığı Baudolino adlı romanın incelemesi Gerard Genette’nin “Yapısal Metin İnceleme” yöntemine göre yapılacak ve yapıt, üç düzlemde incelenecektir. Bakış açısı, anlatıcı türü, ana düşünce, eserin yazılış tekniği, dil… gibi sorunlara da değinilecektir. İncelemede Şemsa Gezgin tarafından İtalyancadan Türkçeye 2003′te çevrilen Baudolino esas alınacak, tespit ve yorumlar çeviri yapıttan yola çıkılarak belirlenecek ve ifade edilecektir.  İncelemeyi kitap halinde indirmek için buraya tıklayın

Trackback URL

  1. 2 Trackback(s)

  2. Oca 18, 2009: Türk Sinemasında Tasavvufî Dil İmkânı ve ‘Yumurta’ : Derin Düşünce
  3. Ağu 11, 2015: Ayıp sanat olur mu?

ÖNEMLİ

--------------------------------------------------------------------

Tüm yazı, yorum ve içerikten imza sahipleri sorumludur. Yayımlanmış olmaları, bu görüşlere katıldığımız anlamına gelmez.

Hakaret içerse dahi bütün yorumlar birer fikir eseridir. Ama bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, yorum kurallarına gözatın yine de.

Not: Sitenin ismini dert etmeyin, “derinlik” üzerine bayağı bir geyik yaptık, henüz söylenmemiş bir şey bulmanız oldukça zor :)

Editörle takışmayın, o da bir anne-babanın evlâdıdır, sabrının sınırı vardır. Siz haklı bile olsanız alttan alın, efendilik sizde kalsın.

Sitenin iç işleriyle ilgili yorum yapmayın, aklınıza takılan soruları iletişim kutusundan sorun, kol kırılsın, yen içinde kalsın.

Kendi nezaketinizi bize endekslemeyin, bizden daha nazik olarak bizi utandırın. Yanlış ve eksik şeylerden şikayet etmek yerine bilgi ve yeni bakış açısı sunarak tamamlayın, düzeltin, tevazu ile öğretin bize bildiklerinizi.

Bu kurallara başkasının uyup uymamasına aldırmayın, siz uyun. Bütün yorumları hızla onaylanan EN KIDEMLİ YORUMCULAR arasındaki nizamî yerinizi alın.

--------------------------------------------------------------------
  • Siz de fikrinizi belirtin