RSS Feed for This Post

Ayy! Yine mi başörtüsü?

20080709_derin_dusunce_org_basortusu_insan_haklari.jpg Sunuş: Sizi bilemeyiz ama biz bıkmadık bu konuyu konuşmaktan. Darbelere karşı dururken nasıl kendimizi tekrar etmekten sıkılmadıysak, terörle mücadelenin silahla değil akılla, hakla, hukukla yapılacağını anlatmaktan nasıl yılmadıysak,  Kürtlerin yok sayılmasının karşısında yer almaktan nasıl yorulmadıysak bu konudan da bıkmadık. Vergi verirken, oğlunu askere gönderirken eşit davranılan kadınların devletten hizmet alma sıraları geldiğinde ikinci sınıf vatandaş yerine konmasını içimize sindiremedik. 5 milyon okuma-yazma bilmeyen yetişkin insanımızın 4.5 milyonu kadın iken genç kızların üniversitelerden dışarı atılmasına seyirci kalmadık, kalmayacağız.

Devletin en mahrem konularda bile bireyi çocuklaştırmasını, onun yerine karar vermesini kanıksadığımız bir ortamda boş beyaz bir sayfa açmayı teklif ediyor yeni konuk yazarımız Ömer Zarplı. Yeniden soruyor: Başörtüsü ve İnsan Hakları?

Başörtüsü ve İnsan Hakları

Yazar: Ömer Zarplı

Anayasa mahkemesinin üniversitelerdeki başörtüsü yasağıyla ilgili verdiği son kararın da bize gösterdiği gibi, başörtüsü(türban) uzun bir süre gündemimizde olacağa benziyor. Peki, Anayasa mahkemesinin verdiği bu karar insan haklarıyla ne kadar uyum içerisinde? Diğer bir deyişle, üniversitelerde başörtüsü yasağı bir insan hakkı ihlali midir?

Görünüşe bakılırsa Türk aydınları(!) bu konudaki kararını çoktan vermiş. Onlara göre başörtüsü yasağının, Leyla Şahin davasının iyice ayyuka çıkardığı gibi, bu yasağa maruz kalanların insanlık haklarını ihlal etmediği aşikâr. Fakat bu konuda gözden kaçırılmaması gereken noktalar ve daha derin bir inceleme’nin gerekliliği hala mevcut. Ve bu satırların yazarının gayesi, bunu yapmakla beraber, başörtüsü yasağını salt insan hakları perspektifinden, zaman ve mekân kısıtlamasını göz önünde bulundurarak, ele almak olacak.

AİHM’in Leyla Şahin davasında verdiği karar, yani, başörtüsünden dolayı İÜ yönetimi tarafından öğrenime reddedilen öğrencinin, davacının iddia ettiğinin aksine, Avrupa İnsan Hakları ve Temel Hürriyetler Sözleşmesinin (1950) 8,9,10,14 ve 2. maddelerindeki haklarının ihlal edilmediğine karar vermiştir. Diğer bir anlatımla, AİHM üniversitelerdeki başörtüsü yasağının inanç hürriyeti ve eğitim hakkı dâhil olmak üzere insanlık haklarını çiğnemediğine ve böyle bir yasağın demokratik bir toplumda gerekli olabileceği hükmüne varmıştır. Ve aynı mahkeme benzer başörtüsü davalarında benzer sonuca varmıştır. Peki, bu karar ne kadar meşru? Bunun ötesinde, tek başına bu dava, konu hakkında mutlak, sarsılmaz bir sonuca ulaşmamız için yeterli midir? AİHM’in, kendi türünde eşsiz ve rejim içerisinde çok önemli bir yere sahip olması bir yana, İnsan Hakları rejimi içerisinde tek otorite olmadığı çok açıktır. Diğer bir deyişle, AİHM, insan hakları konusunda tek veya son söz sahibi bir organ değildir. Olmuş olduğunu varsaysak dahi (velev ki!) bir meydan okumadan bağımsız değildir. Sonuçta, mahkemenin bu kararını sorgulayabilmemiz ve eleştirebilmemiz için elimizde başta Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi (1948) olmak üzere kendimize temel alabileceğimiz çok önemli enstrümanlar mevcut. 1948 yılında ilan edilen bu bildirgede ve 1966 yılındaki Sivil ve Siyasi Haklar Mukavelesinde inanç hürriyeti, inancın ifadesi ve manifestosu kişinin tasarrufundan çıkarılamayacak temel insanlık hakları olarak kabul görmüştür. Fakat ilgili mukavele ve Avrupa Sözleşmesinde de belirtildiği üzere, inanç hürriyeti (freedom of belief) sınırsız iken, inancın ifadesi(religious expression, manifestation), belirli sınırlandırmalara tabidir. Yine ayni belgeler, belirli bir inancın ifade şeklinin ancak diğer bireylerin hak ve hürriyetlerini, kamu güvenliğini ve sağlığını tehlikeye attığı sürece sınırlandırılabileceğini belirtiyor. Diğer bir deyişle, inancın ifadesi, ancak ve ancak diğer toplum mensuplarının hak, hürriyet, sağlık ve güvenlikleri üzerinde bir tehdit unsuru haline geldiği takdirde sınırlandırılabilir. Örneğin, Rastafarya inancına sahip insanların esrar (Ganja-Marijuana) kullanmaları inançlarının gereği iken, bu ritüelin toplum sağlığı üzerindeki somut zararları, onun üzerindeki sınırlandırmaları meşru hale getiriyor.         

        

Bu çerçevede önümüzdeki soru şu: üniversite öğrencilerinin taktığı başörtüsü onun yasaklanmasını meşru kılacak koşulları sağlıyor mu? İnsan Hakları İzleme Örgütünün (HRW) de belirttiği gibi, sağladığını söylemek için elimizde hiçbir somut kanıt bulunmuyor. BM İnsan Hakları Komitesinin 1993 yılında Sivil ve Siyasal Haklar Mukavelesinin inanç özgürlüğü ile ilgili olan 18′inci maddesine ilişkin yaptığı açıklama da gözden kaçırılamayacak kadar önemlidir. Bu açıklamada, başörtüsünün inanç hürriyeti çerçevesinde değerlendirilmesinin gerekliliği vurgulanmıştır. Yine aynı bağlamda, Leyla Şahin davasında karşı oy kullanan yargıç (Françoise Tulkens), başörtüsünün propaganda amaçlı veya başkaları üzerinde bir baskı aracı olarak kullanılacağına dair somut kanıt eksikliğine değinmiştir. Kısacası, inanç hürriyeti üzerindeki sınırlamaları meşrulaştıran koşulları başörtüsünün yerine getirdiğine yönelik hiçbir kanıt bulunmamakta. Zaten başörtüsü yasağını destekleyen kesimler de ancak `farazi` bir tehditten (veya tehlikeden) söz edebiliyorlar. Bu sebeple, Leyla Şahin davasında verdiği karar dolayısıyla, AİHM’in Islami başörtüsüne karşı siyasi bir tutum aldığını ileri sürmek belli bir temelden yoksun addedilemez.

AIHM’in bu tutumu Dahlab vs. İsviçre davasındaki kararında kendini göstermektedir. İsviçre’de başörtüsünden dolayı öğretmenlik yapamadığı gerekçesiyle mahkemeye başvuran Dahlab’in  davasında AİHM, başörtüsünü “dini bir ilke aracılığıyla kadın üzerine empoze edilen harici bir sembol” olarak tanımlamıştır. Mahkemenin, İnsan haklarının kuramsal olarak temelini oluşturan bireyin yaşamı üzerindeki tasarruf ve tercih hürriyetini görmezden gelerek, dini gerekçelerle giyilen bir giysi hakkında oldukça siyasi bir yargıda bulunması, mahkemenin kararını verirken nasıl İnsan Hakları’nın ruhundan uzaklaşarak zamanın ruhuna kapıldığını gösteriyor. Diğer bir anlatımla, bu başörtüsü yorumu, mahkemenin davayı salt insan hakları perspektifinden ele almadığı, siyasi kaygılara da önemli bir yer verdiğinin bir göstergesidir. AİHM’in bu konudaki tutumu hakkında bir yargıda bulunmak ve konuyla ilgili farklı yaklaşımlar arasında sağlıklı bir karşılaştırma yapabilmek için, BM İnsan Hakları Komitesinin Raihon Hudoyberganova vs. Özbekistan davasını incelemek önemli bir yere sahip. Özbekistan’da başörtüsünden dolayı üniversitedeki eğitimine devam edemeyen Hudoyberganova’nin BMIH Komitesine başvurusu sonucunda, Komite, bu yasağı haksız bulmuş ve bu yasak için meşru bir temel olmadığını hükmetmiştir.   

Sonuç olarak, 82 Anayasasıyla literatüre girmiş olan ve ahlaken haklı çıkartılması çok zor olan üniversitedeki başörtüsü(turban) yasağı bir insan hakları ihlalidir. Pratikte de, kutuplaşmayı ve çatışmayı daha da derinleştirici bir maiyettedir. Her ne kadar başörtüsü ve onun üzerinden yaratılan korku atmosferi, yöneten zümre’nin toplum üzerindeki tahakkümünün devamı için işlevsel bir öneme sahip olsa da, son kertede, bu atmosfer yine Türkiye üzerinde sarılması güç yaralar bırakacaktır ve tam demokrasi yolunda yıllarımızı çalacaktır.

                                                                          

2 [?]

Trackback URL Print This Post Print This Post

  1. 5 Yorum

  2. Yazan:rukiye Tarih: Tem 11, 2008 | Reply

    Bizi biktiran basortu yasaginin herkesin kendi cikari dogrultusunda gundemde tutulmasi,haksizliga karsi elbette konusulmali ancak daha fazlasinin yapilabilecegi dusuncesindeyim.Bu yuzden bu konu uzerine konusmak beni cezbetmiyor artik.Bu yasak zulum durumuna gelmistir.Anayasayi kaynak alarak bunu savunmayi da dogru bulmuyorum cunku anayasalar o donemin siyasilerince istenildigi sekilde tefsir ediliyor

  3. Yazan:Aziz Yılmaz Tarih: Tem 11, 2008 | Reply

    Elbette ki bu konuyu konuşmaktan,yazmaktan,tartışmaktan bıkmamalı,ta ki bu insanlık ayıbından kurtulana dek sonuna kadar gitmeliyiz.Bedeli ne olursa olsun bıkmadan,usanmadan sonuca gidilmesi,özgürlük ve demokrasi yanlısı her insanın görevi olmalıdır diye düşünüyorum.Zira bugüne kadar pek çok gündemi sıkça değiştirip rafa kaldırarak sorunları büyüttük,çözümsüzlüğe terk ettik.Çok değil daha bir kaç ay öncesine kadar hararetle “mahalle baskısı”nı konuşan,”Malezya’ya benzeyeceğiz”diye ortalığı ayağa kaldıran biz değil miydik?Peki ne oldu da gündemden düştü?Bir fikri olan var mı?Madem büyük bir tehlikenin işaretleri varmışçasına ortalık bulandırıldı o halde neden gündemden düştü,ya da madem bu kadar önemsiz bir vakaydı neden bu kadar abartıldı,hesabını soran var mı bunun.Yok.Dolayısıyla ne geldiyse başımıza,böyle çarçabuk alevlenip sonra da unuttuğumuz gündemlerden gelmiştir.Arkasına düşmediğimiz ve sorgulamadığımız için bu böyle olmuştur.Şimdi baktığımızda yine aynı dayatmacı mantıkla yönetildiğimizi görüyorum.Sanki birilerinin komutuyla hok kalkıp hop oturuyoruz.

    Şimdi biraz o günlere dönelim,medyanın kışkırtmasıyla ne yapay korkular yaratılıyordu bir hatırlayalım.Bilim adamı sıfatıyla, başörtüsünün yol açacağı felaketler felsefe kuramlarına dayandırıldı,filozoflardan alıntılar yapıldı.Yer çekimi kanunuyla ilşkilendirilecek kadar sulandırıldı.Fakat enerjilerini buna harcayan o bildik zihniyetler ne yazık ki başörtüsünün olası tehlike ve zararları konusunda ikna edici bir tek gerekçe sunamadı.Sunamazlardı da…Hâlâ da bu ayıbı savunmaktan utanmadıkları görülüyor.Şimdi sormak lazım başörtüsünü paranoyakça takıntılara vardıran bu çağ dışı zihniyet bu mantığı hangi gerekçeye dayandırıyor?Bunun cevabı verilebilmiş midir?Hayır.Yok kamusal alandı yok bilmem neydi diye bu utançla yaşamakta en ufak bir sıkıntı duymadıkları anlaşılıyor.Peki kime ne tür bir zararı var?Hangi hakla insanların bedenleri üzerinde tassaruf sahibi olabiliyorlar?

    Bu nedenle diyorum ki bu çağ dışı zihniyetler ellerini insanların üzerinden çekmedikçe evet,bu konun takipçisi olmalıyız.Bu duruş insanım diyebilen herkesin ahlaki yükümlülüğü olmalıdır.Meydanı betmen kıyafetli despot zihniyetlere bıraktıkça hiç birimizin dik yürümeye ve rahatça uyumaya hakkı olmayacak.

  4. Yazan:Esranur Tarih: Tem 13, 2008 | Reply

    AİHM böyle kararlar vererek kendinden beklenileni yaptı bence(!)Çünkü seküler bir kurumu hakem tayin edip dini bir konuda hüküm vermesi istenirse sonucun böyle olacağını tahmin etmek pek de zor değil.Söz konusu, din olunca söylemler yine eylemlerden farklılaşır. her konuda tarafsızlığı kendine ilke edin(diğini iddia ed)enler bir anda taraf kartlarını piyasaya çıkarırlar ve diğer tarafın eşit bir şekilde kendini savunmasına dahi izin vermezler. Ve bütün bunları dost görüntüsü ile insan hakları adına yaparlar. Hâlbuki (Kur’an’da da bahsedildiği üzere)şunu unutmamak gerekir ki biz onlar gibi olmadığımız sürece onlar bundan memnun olmazlar.

    Bu nedenle bu konuda Allah’ın tüm Müslümanlara yardım etmesi için dua etmeliyiz. Fakat bu yeterli değildir.
    Şunu da gözden kaçırmamak gerekir ki dine karşı din politikasıyla bize yaklaşıyorlar. Sürekli başörtüsünü gündeme getirerek sanki dinin tek göstergesi ve müslüman olmanın gereği başörtüsüymüş gibi gösteriyorlar. Amaçları dini yalnızca bir ibadetle sınırlandırıp iç boşaltılmış ve hayatları inşa etmeyen bir İslam oluşturmak. Bu oyunlara karşı uyanık olmak lazım. Evet başörtüsü Allahın emri ve başımızın tacıdır; ancak müslümanın tek meselesi değildir. Başörtüsünü bize karşı afyon gibi kullanıp, ısıtıp ısıtıp önümüze sürmelerine ve biz onunla meşgulken diğer değerlerimizi yok etmelerine izin vermemeliyiz.

  5. Yazan:Kerem Kilic Tarih: Tem 13, 2008 | Reply

    Simdi oncelikle icerik yonunden son derece basarili buldugum yazi icin yazari kutlamak isterim. Cok acik ve net bir bicimde argumanlarini one surmus ve bunlari orneklerle desteklemis.

    Dikkatimi en cok ceken nokta iste surekli ‘turban’ kelimesinin yerine ‘basortusu’nun kullanilmasi. Belli kesimlerde son aylarda baslayan bu moda sanirim olayi bir ‘basortusu canim en nihayetinde, basa takilan ortu sadece’ raddesinde indirme cabasidir. Eminim yzayi yazan kisi de, koselerinde malum ortuden basortusu diye bahseden kisiler de, anadolu da tarlada veya evde calisan insanlarin saclari onlerine cikmasin diye taktiklari ve saci tamamen kapatmayan (sikmabas olmayan), ve dilendiginde cikarilabilmesiyle belli bir ideoloji veya dini kurallar setine uyulmasini gerektirmeyen ‘basortusu’ ile adeta insanin hayati bastan asagi degistiren ve takan ve takmayanlar arasina hayli belirgin cizgiler cizen (ya da cizmek zorunda olan) ‘turban’ arasindaki farkin bilincidedirler. Bu yuzden neden konuya israrla ‘turban’ degil de, ‘basortusu’ sorunu dendigini anlayabilmis degilim. Yazar yazinin basinda basortusunun yanina parantez icinde turban yazarak bu ikisini adeta es tutmus oluyor, bu nasil bir varsayima ve bakis acisina dayaniyor anlayabilmis degilim acikcasi.

    Itiraf etmek gerekirse yaziyi okudugumda yazara ve savundugu fikirlere hak vermekten kendimi alikoyamadim. Insan haklari acisindan bakildiginda yazarimizin argumanlari dogru gorunuyor ancak en bakis acisindaki en buyuk eksiklik, bence ozellikle sosyal bilimler alaninda cok vahim hatalara ve yanlis anlasilmalara yol acabilicek olan ‘genis zaman’ sorunudur.

    Turban konusunun sadece bugununde yasanan sorunlari ve tartismalari ele almakla yazar, sorunun gecmisini ve daha da onemlisi gelecegini gozardi etmis. Yazida neden hic turban konusunun ulkemizde nasil bugunlere geldigi hic tartisilmamis. Neden kiyafet devriminden hemen sonra degil de, ozellikle DP ve 1980 Ozal ve cunta donemlerindeki politikalar ve imam hatip okullarinin acilmasiyla ortaya ciktigini hic irdelememis. Turban sorununu gokten dusme veya ‘hep orda olan’ bir sorun olarak gormek tarih ve sosyoloji bilimine yapilan buyuk bir saygisizliktir bence. Ayrica ozellkle sosyolojik olarak, ‘Acaba turban takan kesim bunu kendi istegiyle mi takiyor (yani bu inanc hurriyeti kapsaminda mi) yoksa bu bir tur toplum ve aile basksinin yansimasi mi?’ sorusununda sorulmus olmasini da dilerdim.

    Son olarak yazi, insan haklarin bakis acisindan hakli gorulen ve universitelere girisi serbest birakilan turbanin toplumdaki yansimalari ve etkileri hakkinda da eksik kaliyor. Bu baglamda ozellikle ‘yoneten zumre’ (cok yerinde bir tanimlama olmus bence) universitelerde serbest birakilan turbanin daha nerelere kadar uzanacagi konusunda hicbir bilgilendirme yapmadigi icin, insanlarinda kafalarinda ‘farazi’ korkular olusmasini cok normal goruyorum. Insan haklarina saygi gerekcesiyle serbest birakilan turbanin gelecekte turban takmayan kesimin insan haklarini ihlal etmiyecegine dair ne de jure (kanun tasarisi, aciklama) ne de de facto(davranis, ima, vs.) bir bilgi bulunmuyor elimizde. Sorunun bugunu ele alinirken, bu noktalardan da bahsedilmis olmasini beklerdim zira bu tur eksik ve yarim analizler, insanlarin konuyu bir butun olarak ( buyuk resimi) gormesini engellemekte ve olaylari salt basit sorunlarmis ve sadece birkac kisinin alacagi kararlara bagli olgularmis gibi algilamasina neden olmaktadir.

    Ozetle, yazi icerik yonunden bugunun fotografi hakkinda guzel yorumlar getiriyor olabilir ancak ben, sorunun dunu ve yarini da ‘bugun’ karar verilirken goz onunde bulundurulmaliydi kanisindayim.

  6. Yazan:Doğanşah Genç Tarih: Tem 14, 2008 | Reply

    Hep diyoruz ki türban üniversitelere girerse nerelere varacağını bilemeyiz. Doğru olan şeyin arkasında durup yanlışın önünde durmayacak mıyız? Herkes evet haklısın üniversitelere girmeli ama…. diyor. Bunun aması falan yok şahsi kanaatlarımız, düşüncelerimiz için başka insanların özgürlüklerini kısıtlamak ne kadar doğru! Sizin dediğiniz güç şuanda bizde eğer bu gücü bırakırsak bizim onlara yaptıklarımızı onlarda bize yapabilir.

    Bana göre; suraya girerken türban takacaksın demek ne kadar yanlışsa suanki düzende o kadar yanlıştır. Biz Malezya olacak mıyız sorusu var zaten biz Malezya’dan daha demokrat bir ülke değiliz ki onlar dinleri hakkında tartışamıyor biz de kemalizm hakkında(yayla olayı en basit örnek). Biz demokrat bir ülke değiliz olmaya çalışıyoruz yok bu ülke böyle iyi daha fazlası bizi aşar diyorsa-ki çoğu kemalist diyor- nutku tekrar okumalarını öneririm.
    Doğanşah/ 3H Hareketi Üyesi

ÖNEMLİ

--------------------------------------------------------------------

Tüm yazı, yorum ve içerikten imza sahiplerinin kendileri sorumludur. Yayımlanmış olmaları, bu görüşleri Derin Düşünce Grubu üyelerinin benimsediği anlamına gelmez.

Yorum bölümü özgür bir tartışma ortamı yaratmak için vardır. Ancak saldırgan ve düzeysiz yorumlar yayınlanmayacaktır. Eğer bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, yorum kurallarına gözatmanızı istirham ederiz.

--------------------------------------------------------------------
  • Siz de fikrinizi belirtin