RSS Feed for This Post

Ulusalcı Türk Solu ve Deniz Gezmiş’in yolu

20080612_derin_dusunce_org_milliyetci_sol.jpg Deniz’lerin yolunun, 60′lardan 12 Mart’a uzanan süreçteki Türk solunun temel eğiliminin ulusalcılık olduğu tespiti o dönemin aktörlerinde adeta infial yaratıyor… Şu an Türk solunun bir kısmı için milliyetçilik/ulusalcılık kötü bir şey ve o düşünceyle yan yana gelme ihtimali bile onları ürkütüyor. Aslında bu çok sağlıklı, güzel bir eğilim ama geçmişe dönüp bakarken de kendini kandırmanın, bugünden retrospektif yapıp sanal tarih çizmenin bahanesi değil. Kendileri –bir kısmı tabii- zaman içinde özgürlükçü ve demokrat fikirlerle etkileşerek bugün daha sağlıklı bir çizgiye geldiler. Fakat o dönemin ideolojik ve söylemsel tohumlarının bugünün insanın kanını donduran ulusalcı-solculuk diye kendini takdim eden zehirli sarmaşığını yarattığını, bunda büyük bir pay sahibi olduğunu hâlâ inkâr ediyorlar.

Aslında 60′lar solunu incelerken temel tüm söylem ve ideolojinin kökeninde keskin bir ulusalcılık olduğu bence çok açık. Fakat 40 yıldır sanal tarih üretile üretile bunun üstü örtülmüş. Deniz’lerin yani Türk 68′inin tüm o Marksist-Leninist jargon ile ifade edilen anti-emperyalist, tam bağımsızlıkçı, devrimci ideolojisinin altındaki temel motivasyon ulusalcılık/milliyetçilik hissiyatıydı. Bir diğer unsur yine bu ulusalcı hissiyatla alakalı, dönemin Türk-Amerikan ilişkilerinden kaynaklanan anti-Amerikanizmdi. Türk 68′inin anti-Amerikanizminin sebebi kati surette Batı 68 gençlerine benzer şekilde evrensel-humaniter sebepler değildi. Belirttiğim gibi tamamen dönemin Türk-Amerikan ilişkilerinden kaynaklanan, birebir “milli menfaatlerimiz” merkezli bütünüyle ulusalcı bir kaygıdan hareketle oluşmuş bir Anti-Amerikanizmdi bu. Deniz’ler kuşağı temelde bu sebepten anti-Amerikan idi. Sonradan Vietnam gibi olaylarla bu ulusalcılığı kamufle eden bir sözde evrensel sol gerekçe yaratıldı. Buna samimiyetle inananlar da vardı belki ama temel neden, o dönemki Türk 68 hareketlerini yaratan temel motivasyon bu radikal ulusalcılık hissiyatıydı.

Dönem olaylarını hatırlatarak iddiamı somutlaştırayım… 27 Mayıs cunta yönetimi 60-62 arası tam manasıyla Batı-yandaşı dış politikaya devam etti. 1962 Küba füze krizi sırasında Başbakan İnönü dibimizdeki Sovyetler’in saldırı ihtimaline rağmen tam gaz Washington’u destekledi. Fakat hem bu füze krizinde hem de 63-64 yıllarındaki Kıbrıs olayları sırasında ABD Türkiye’nin beklediği müttefik yandaşlığını sergilemedi. Hem Türk devlet elitlerinde hem de kamuoyunda çok ciddi bir hayal kırıklığı oluştu. 62 füze krizinde ABD’nin Türkiye’nin Sovyetler karşısındaki milli çıkarlarını nerdeyse hiç iplemediği düşüncesi, Kıbrıs olaylarında da Rum/Yunan yandaşı bir görüntü çizmesi Türk devlet zihniyetinde büyük bir infial yarattı. Hatta o kadar ki, Genelkurmay sadece ulusal çıkarlar için kullanılacak, NATO’dan tamamen bağımsız bir tümen bile kurdu. 5 Haziran 1964 Johnson mektubuyla bu infial doruğa çıktı. Türkiye, NATO müttefiklerinin rıza ve bilgisi dışında hareket ederse muhtemel bir Sovyet işgaline karşı NATO’nun Türkiye’ye yardım etmeyeceğini belirten mektup ironik biçimde o dönemki Marksizm-Leninizm karışımlı ulusalcı gençlik patlamasının ardındaki temel siyasi motivasyondur. Türk devlet zihniyetinin de bir süre bu gençlerin hareketlerinden memnun olup, onların sırtını sıvazlamasının da bir yönünü açıklar. 62-64 döneminde ulusal sınırlar içinde oluşan bu siyasal hava Türk 68′inin aktörleri olacak gençlerin, Deniz’lerin ideolojik yöneliminde temel sebeptir. Sonradan dönemin dünya konjonktüründeki olaylarla bu durum birleşmiş Johnson mektubuyla zirveye çıkan milliyetçi anti-Amerikanizm, evrensel-sol bir kalıpla kamufle edilmeye çalışılmıştır. Bunun adı konsa “bu milliyetçi hissiyat kaynaklı devlet tarafından da ilk başta desteklenen bir gençlik hareketidir” dense ben buna itiraz etmem, kendi içinde de tutarlı ve dürüst bulurum. Ama özünde radikal bir ulusalcılık olan bu hareketi evrensellik kamuflajı içinde sunmak hem yalan hem gayri-ahlaki. Bu kamuflaj olayı da çok ciddi başarılı oldu bugüne kadar onu da söylemek lazım. Ulusalcılığa cephe aldığını iddia eden, özgürlükçü-evrenselci sol olarak kendini takdim eden aydınlar bile hâlâ o kamuflaja bağlılıklarını sürdürüyorlar, o dönemin ruhunun, taleplerinin evrensel kaygılardan oluştuğu gibi tamamen sanal laflar ederek kendilerini kandırabiliyorlar. O tohumları hâlâ sahipleniyor ama o söylemsel tohumlardan filizlenmiş zehirli sarmaşıklarla mücadele saflarında da en önde olmak istiyorlar. Bilerek ya da bilmeyerek de olsa sahte ve riyakâr bir durumdur bu.

Ayrıca o dönemde, ulusalcı gerekçelerle oluşmuş o 60′lar anti-Amerikanizm ortamında tam da bugün başımıza bela olan ulusalcı-sol Kemalizm yorumu ortaya çıkmaya başlamıştır. Kemalizmin genetiğini dönüştüren o saçma sapan düşüncenin tohumları da o dönem atılmıştır. Milli Mücadele tarihini emperyalizmle savaş gibi gösteren, Kemalist iradenin tam bağımsız, bağlantısız, anti-emperyalist mazlum ulusların öncüsü bir yönetim olduğunu iddia eden bugün de Kemalizm deyince ilk akla gelen ideolojik kurgu o zaman peydahlanmıştır. Bu yorum tamamen dönemin konjonktüründen kaynaklandı, kendine bunu kabullenmeye hazır bir toplumsal ruh hali buldu ve Türk solu içinde de –benimsemiyorum diyenlerde bile- çok ciddi kök saldı. Bu Kemalizm tasavvurunun bütünüyle uydurma olduğunu ayrıca Türkiye dışında enternasyonal sol içinde bir zerre kıymetinin olmadığını, devrimci-milli kurtuluşçu hareketler literatüründe de asla konvertibl sayılmadığını geçen yazımda belirttim. Öte yandan bugün bu ülkenin özgürlükçü-demokrat aydınları da bu Kemalizm yorumunu reel kabul ederek, tarihsel Kemalizme tamamen aykırı bu tasavvuru veri alabiliyorlar. İfade etmeliyim ki bu sanal Kemalizmden hareket edecek bir anti-Kemalizm de sanal olmaya mahkûmdur.

Öte yandan bu yaratılmış ulusalcı-solcu, devrimci-milliyetçi ideolojinin söylemleri maalesef bugünün Kemalizme ve ulusalcılığa cephe almış sol aydın ve siyasetçilerinin dilinde de devam ediyor. Bahsettiğim sanal tarih kurgusu, bu ulusalcı-sol ideoloji tarafından savaş sonrası konjonktüre de uyarlandı. Bu ideoloji doğrultusunda; hem İnönü hem Menderes bu açıdan Kemalizmden sapmakla suçlandı. Truman Doktrini, Marshall Planı, NATO ve Bağdat Paktı’na giriş gibi siyasetler Türkiye’nin bu uydurulmuş tam bağımsızlık rotasına aykırı görüldü. Bugünün sözde evrensel solcuları da bu ulusalcı söyleme bire bir katılmaktalar… Meclis’teki tek Türk sosyalisti olmakla övünen Ufuk Uras da bunun bir örneğidir. Ulusalcı solcuları tartışmalar sırasında sıkıştırdıkları temel argüman da “Türk ordusu niye NATO’dan çıkmıyor o zaman tam bağımsızlıktan yanaysa, biz çıksın diyoruz” benzeri bir söylemdir. Uzun uzadıya başka bir yazının konusu olarak açıklayacağım ki “Tam bağımsızlık demek, tam barbarlık demektir”. Maalesef samimiyetle ulusalcılık-karşıtı olan solda da ulusalcılık ideolojisine hizmet eden nüveler hâlâ sapasağlam ayaktadır. Türk 68′iyle, Deniz’lerle tam hesaplaşıp, duygusal bağları koruyarak ideolojik redd-i miras gerçekleşmeden de bu nüveler bitmez.

* * *

Marksist olan eski anchorman

Bu arada bu tartışmalar sırasında öğrendik ki derin bir imanla Marksizme bağlı olan bir eski anchormanimiz varmış.O kadar imanla bağlıymış ki, bu imanını sarsmaya yönelen benim gibi münafıklara demediğini bırakmıyor, bıraksanız beni hain ilan edip asacak!! Tabii bu eski anchorman herhalde sonradan iman ettiği için peygamberini –belki birçok Türk solcusu gibi- biraz yanlış tanımış…

Her Marksist anti-emperyalist olur gibi bir şeyler diyor kendisi, ki Karl Marx’ın kendisi asla anti-emperyalist olmayan, böyle bir düşüncenin uzak ara yanına yaklaşmayan bir kişiydi. Tam aksine Batı-dışı dünya hakkında Marx ve Engels’in düşünceleri bütünüyle emperyalist nitelikteydi. Marx, Hegel’den tarihsel uluslar / tarihsel olmayan uluslar ikiliğini devralmıştı. “İlerleme” ve “uygarlık” kavramlarını temsil eden büyük “Tarihsel Ulus”lar medeniyetten nasiplenmemiş, durağan biçimde yaşayan “tarihsiz halklar”a uygarlık götürme misyonuyla onları topraklarını işgal etme hakkına sahipti. Marx ve Engels’e göre bu sonuna kadar meşru ve o “tarihsiz halk”ların da lehineydi. 1845-47 arası süren ve sonucunda ABD’nin Meksika’nın epeyce toprağını ilhak etmesiyle sonuçlanan savaşı Marx kendi cümleleriyle “tembel ve çaresiz Meksikalılara karşı uygarlaşmanın lehine bir netice” olarak yorumlamış ve desteklemişti. Fransa’nın Cezayir işgali de “ilerleme ve uygarlık için önemli ve talihli bir olay”dı, çünkü “Bedeviler bir haydutlar ulusu” idi. Marx, İngilizler’in Hindistan’ı işgalini de aynı mantıkla desteklemişti, çünkü Hint toplumsal hayatı Marx’ın tabiriyle “değersiz, durağan ve bitkisel” idi. Marx, Latin Amerika anti-emperyalist bağımsızlık mücadelelerinin öncüsü Simon Bolivar’ı da aşağılayan bir dil kullanıyordu. Zaten Latin Amerika halkları ile ilgili fikrî atası Hegel’in “irrasyonel ve saçma sapan bir kıta” yorumuna aynen katılıyordu. Che Guevera ve Castro o zaman yaşayıp dağlarda “ya bağımsız vatan ya ölüm” diye devrimci-milliyetçi silahlı mücadele verseydi Marx herhalde onları medeniyet ve ilerlemeye düşman iki zibidi haydut olarak görürdü. Acaba bu Marksist ruh Deniz’lerin yoluna ne derdi? Onu da okurlarımıza ve özellikle de 50’sinde Marksizme iman etmiş eski anchormanin yorumlarına bırakıyorum.

Cahil olmayan, entelektüel birikimi yüksek ve ahlaklı eski anchorman, Reyting hazretlerinden sonraki yeni peygamberini iyi tanısın… Batı emperyalizmine “her Marksist” gibi karşı çıkıp, mücadele ederken yukarıdaki “anti-emperyalist” fikirlerden de istifade eder…

3 [?]

Trackback URL Print This Post Print This Post

  1. 2 Yorum

  2. Yazan:ib0 Tarih: Haz 14, 2008 | Reply

    bilgi hegomanyasından öteye gidermiyorsunuz!!!

  3. Yazan:El Idiota Tarih: Haz 15, 2008 | Reply

    Markslstleri, Marx’ın sözleriyle çürütmeye girişmiş. Ama bu yaklaşım, Marx’ı peygamberleştirip, her lafını Marksizmin bir parçası sayan dogmatik yaklaşımın aynısı. Yumruğunu Das Kapital’e vura vura, ey kendini bilmez, bak Marx ne demiş diye bağrışan adamları andırıyor yazarın verdiği Marx dersleri.

    Yazarın ilk yazısıyla ezberleri bozma niyeti güzeldi. Ama aynı temayı ezber kokan cümlelerle tekrarlaması, en azından tarz açısından kendini inkar eden bir noktaya getirmiş kendini. Üstelik artık derli topluluk kaygısı da yok. Ha bir de şöyle bir şey de vardı diyerek, benim her konuda edecek lafın var, hem de hem okkalısından tadında bir bıdıbıdıya kaymış hafiften.

    Evrensellik-ulusallık ayrımında, Türkiye 68′nin evrensellikle alakası olmadığını söylerken, üstü kapalı bir biçimde Batı 68′nin öyle olduğunu savunuyor. Ama bu da tam doğru değil. ABD’de 68 son derece ulusal bir hareketti. Belki milliyetçi damarı yoktu bizdeki gibi, ama kaygılar kiresel değil, doğrudan ABD gençliğinin birebir özleriyle alakalıydı.

    Yazar argümanlarını daha tartarak ve ezberlerden arındırarak sunmak yerine, bazı dinozorları eleştirerek, bugün aydın olarak sayılanların nasıl dademokratlıktan yoksun olduklarını vurgulayarak savunmaya çalışıyor. Beni ikna eden bir üslup değil bu. Bakın bu okuduğunuz adamlar aslında nasıl da devekuşu diye tekrarladıkça, yazarın söyleyeceği bir lafı kalmamış hissine kapıldım. Bana dönüp dolaşıp “bir takım liberaller” diye cümleye başlayan statükocuları hatırlattı. Bu yazar da sürekli “bir takım solcu aydınlar” diye girişiyor.

  1. 2 Trackback(s)

  2. Tem 16, 2008: Şu kaplaşmadan kurtulalım mı? : Derin Düşünce
  3. Tem 23, 2008: Şu kamplaşmadan kurtulalım mı? | SiyarGrup™

ÖNEMLİ

--------------------------------------------------------------------

Tüm yazı, yorum ve içerikten imza sahiplerinin kendileri sorumludur. Yayımlanmış olmaları, bu görüşleri Derin Düşünce Grubu üyelerinin benimsediği anlamına gelmez.

Yorum bölümü özgür bir tartışma ortamı yaratmak için vardır. Ancak saldırgan ve düzeysiz yorumlar yayınlanmayacaktır. Eğer bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, yorum kurallarına gözatmanızı istirham ederiz.

--------------------------------------------------------------------
  • Siz de fikrinizi belirtin