RSS Feed for This Post

Deliye 301 vermişler önce babasını asmış

20080422_301_derindusunceorg_.jpg301’in değiştirilince sanki bütün dünya ana avrat Türklere sövecek! Utancımızdan başımızı sokacak delik bulamayacağız!

Geçenlerde Düşünceler sitesinde Kâhin değil, ‘Sav’cı başlıklı bir yazı yayınlanmıştı. Türklerin zekâsına, vicdanına yapılmış en büyük hakaret bence bir savcının sözlerinde ifade bulmuş:

“…Evet doğrudur, Almanya’ya gitti ama hastalık için değil… Niçin gittiğini ben bilirim. Onun kafasının içi bizim malumumuz. Gerçi burada bulunmadı ama, burada olsaydı Salâhiyet Kanunu’na mutlaka rey verecekti. Bu itibarla, o da ötekiler gibi, anayasayı cebren ihlâl etmiştir. İdamını talep ederim…”

Elif Şafak’ın başına gelenlere ne demeli? Bir roman yazıyorsunuz, kahramanlardan birinin sözleri yüzünden bir savcı size dava açıyor. Meselâ bir cinayet romanı yazsanız cinayet işlemiş gibi mahkemeye verilebilirsiniz.

Peki ya Hırant Dink? Diaspora Ermenilerine Türk kinini terk etmelerini öğütlüyor bir yazısında. “Bu kin” diyor “sizi zehirliyor”. Hoop Türklüğe hakaret! Aylarca medyada hedef tahtası, katli vacib!

301’i ucundan değiştirelim dedik ya MHP çoban, takipçileri koyun, bir cinnet havası estiriyorlar yine ortalıkta. Neden Türk olmayanlar korunmuyor? Çerkesler, Lazlar?

Türkiye’de yaşayan Ermenilere veya Kürtlere hakaret edilmesi (ki ediliyor, kolları bile kırılabiliyor) neden serbest? Belki de Almanlara, Amerikalılara ve Arjantinlilere de hakaret edilmesi de engellenmeli. Genel olarak bir grup insana hakaret edilmemeli. Bu bir bireye yapılan hakarete oranla daha ağır biçimde cezalandırılabilir zira ırklar ve/veya dinler arası nefreti körükleyebilir.

Türklük ve Türk milletinden ne anlıyoruz? Yasa kimleri koruyor?

Meselâ Bulgaristan‘daki Türklere hakaret eden bir Bulgar aleyhine dava açabilecek miyiz? Dünyada 150 milyon kadar Türkçe konuşan var. Rusya’nın Yakutsk bölgesinde, Kuzey Kutup dairesine yakın yaşayan 2 milyon soydaşımız! Buradaki Yakut Türkleri de T.C. kanunlarının koruması altında mı? Bir Yakut Türkü bir şişe votka yüzünden bir Rus ile kavga etse, Rus da çıkıp bütün Türklere küfür etse ne yapacak savcılar? Yurtdışında işlendiği için müeyyideleri ağırlaştıracaklar mı?

Peki ya Doğu Türkistan’daki Türkler? Bunlara Çinliler tarafından hakaret edilince (ki ediliyor, hatta başka kötülükler de yapılıyor) bizim savcılarımız ne yapıyorlar? Bundan sonra ne yapacaklar?

301ci maddenin değiştirilmesi/kaldırılması çabası aslında savcılara verilmiş sınırsız ve haliyle anlamsız yetkilerin normal seviyeye çekilmesi çabasıdır. Düşünce özgürlüğünün ötesinde savcıların tıpkı darbe yapmış askerler gibi “kafaya göre traş” yapmalarına müsade edilme(ME)si söz konusudur. Cumhurbaşkanı veya Adalet bakanı izniyle sınırlandırılması elbette çözüm değil. Ama hiç olmazsa her yıl binlerce dava açılmasına engel olunması açısından yavaşlatıcı etkisi olur.

 

 Gazetecilik Neden Dibe Vurdu?

Gazeteciler bizi bilgilendiriyor mu yoksa aldatıyor mu?  Gazetecilik galiba dürüstçe yapılmasına imkân olmayan bir meslek. Çünkü birbirine zıt işlerin aynı anda icra edilmeleri gerekiyor: Habercilik, savcılık, komiklik, amigoluk…  Gazeteci kendisine bilgi verebilecek herkesle iyi geçinmek için biraz politik davranmak daha doğrusu yalan söylemek zorunda. Ama aynı zamanda ondan gözü kara bir savcı gibi olayların üzerine gitmesi, iyi bir hâkim gibi dürüst olması da bekleniyor. Bir bilim adamı gibi konuları derinlemesine irdelemesi ama sıkıcı olmadan toplumun her kesimini eğlendirebilmesi… Gazetecilerden halkı aydınlatmaları isteniyor ama aynı zamanda da halka benzemeleri. Yoksa gazeteleri satılmıyor, TV kanalları izlenmiyor. Bu koşullarda “gazeteci gibi” gazetecilik yapılabilir mi? Derin Düşünce yazarları sorguluyor…

Buradan indirebilirsiniz.

 Alaturka Laiklik: “Beni bir bir sen anladın, sen de yanlış anladın!”

Türkiye Cumhuriyeti’nde Alevîlere zorla Sünnî İslâm öğretilirken Sünnîlerin başörtüsü devlet dairelerinde yasak. Türk Ordusu’nun istihbaratı camileri ve namaz kılanları fişliyor. Hristiyan Ermenilerin ne kiliseleri, ne yetimhaneleri ne de cemaat lideri seçimleri özgürce yapılamıyor. Rumların ruhban okulları özgür değil. Yahudiler diğer gayrı Müslimler gibi askerde ayrımcılığa uğruyor. Ateistlerin kitapları, internet siteleri yasaklanabiliyor, kapatılabiliyor. Gayrı Müslimlerin alın teriyle biriktirdikleri vakıf malları 1970′lerde gasp edildi, hâlâ geri verilmiyor. Sahi Laiklik neye yarıyor? Bu kitap son yıllarda Türkiye’nin gündemine gelen, birbirinden ayrı gibi duran ama çekirdeğinde Yobaz Laiklik Meselesini barındıran konuları ele alıyor.Buradan indirebilirsiniz.

 Derin Düşünce nedir?

Sitemizde siyasetten tarihe, kadın haklarından felsefeye, sanattan bilime kadar bir çok konudan bahsediyoruz. Ama zaman zaman da kendimizden söz ediyoruz. Derin Düşünce nedir?  Sitenin geçmişi, geleceği, ortak projeler, yazar olmak isteyenlere öneriler, okunma istatistikleri… Derin Düşünce’nin bir kimliği, tarihi ve kendine has “yaşam” tarzı var. Eğer aramıza yeni katıldıysanız bu kitap “yöre halkına” kaynaşmanızı kolaylaştıracaktır :)

 Liberalizmin Kara Kitabı

Liberalizm asırlardır bir çok aşamalardan geçmiş, tarihi olaylarla kendisini imtihan etmiş bir düşünce geleneği. Değişmiş yanları var ama sabitleri de var. Bu sabitlerin içinde liberalizmin tehlikeli yönleri hatta YIKICI UNSURLARI da var. Bunları ortaya çıkarmak için “doğru” soruları sormak ve liberal perspektifte kalarak yanıt aramak gerekiyor… Büyük bir kısmı bu gelenekten olan düşünürlerin fikirlerinden istifade ederek liberalizmin kusurlarını ele alıyoruz bu kara kitapta: Adam Smith, Mandeville, John Stuart Mill, Hayek, Friedman, Röpke, Immanuel Kant, Alexis de Tocqville, John Rawls, Popper, Berlin, Mises, Rothbard ve Türkiye’de Mustafa Akyol, Atilla Yayla, Mustafa Erdoğan… Liberallere, liberalimsilere ve anti-liberallere duyurulur. Buradan indirebilirsiniz.

Maymunist imanla nereye kadar?

Evrim ve Big Bang gibi konular genellikle sağlıklı biçimde tartışılmaz. İdeoloji ve inançlar, felsefî tercihler bilim-SELLİK maskesiyle çıkar karşımıza. Özellikle evrim tartışmaları “filanca solucanın bölünmesi” veya falanca Amerikalı biyoloji uzmanının deneyleri etrafında döner ve bir türlü maskeler inmez. Madde ve o Madde’ye yüklenen Mânâ maskelenir… Oysa perde arkasında tartışılan başkadır. İnsan’a, Hayat’a dair temel kavramlardır. Sadece et ve kemikten mi ibaretiz? Yokluktan gelen ve ölümle yokluğa giden, çok zeki de olsa SADECE VE SADECE bir maymun türü müdür insan? BİLİM DIŞINDA bir insanlık yoksa Aşk yoksa, Sanat yoksa, Güzellik yoksa ve Adalet yoksa Hayat‘ın anlamı nedir? Aşık olmak hormonal bir abartıysa, iyilik enayilikse, neden birbirimizin gırtlağına sarılmıyoruz ekmeğini almak için? Neden bir çocuğa tecavüz edilmesi midemizi bulandırıyor ve neden fakir bir insana yardım etmek istiyoruz? Taj Mahal’in, Ayasofya’nın, Notre Dame de Paris’nin değeri bir arı kovanı veya termit yuvasına eşdeğer ise, Mesnevî boşuna yazıldı ise neden Hitler’i lanetliyoruz ve neden Filistin’de can veren bebeklere üzülüyoruz? Maymun olmanın (veya kendini öyle sanmanın) BİLİM DIŞINDA, psikolojik, siyasî, ahlâkî, hukukî öyle ağır sonuçları var ki…  Evrim senaryosunu kabul etmenin etik ve siyasî neticeleri ve evrimciliğin etimolojik değeri … Derin Düşünce’nin yorumcuları tarafından konuşuldu. Biz de bu sebeple söz konusu iki tartışmayı 116 sayfalık bu kitapta topladık. Buradan indirebilirsiniz.

Trackback URL

  1. 9 Yorum

  2. Yazan:TT Tarih: Nis 22, 2008 | Reply

    Ulusalcılık ve 301.madde vesilesiyle Türkiye’de sağda ve solda varolan milliyetçi duyguların harekete geçirilmesi amaçlanıyor,CHP ve MHP’de bu uğurda figüran olarak kullanılıyor…
    Bu şekilde yükselen,kabaran milliyetçilik söylemi bir süre sonra AB’den Doğu için gelebilecek özerklik taleplerini de ortaya çıkaracaktır…
    AK Parti’nin ve DTP’nin kapatılmasının bölgede oluşturacağı etkiyle bölünme hızlanacak ve birilerinin parçala yut stratejisi tam da milli birlik bütünlük nutukları atanların ve 301.maddeyi cansiperane savunanların vesilesiyle amacına ulaşacak belki de…
    “vatan” severdi değilmi bunlar?..

  3. Yazan:Cüneyt Tarih: Nis 22, 2008 | Reply

    Iki nacizâne yorum:

    1) Hakaret kavrami daha önce hangi konudaydi yazmistim, hatirlamiyorum, “algilayan” nezdinde oldukca anlam ifâde ediyor. Neyi hakaret olarak gördügünüz, tanimadiginiz, belki sokakta görseniz selam vermeyecek adamin birinin bir lafini, sözünü, yorumunu hakaret kabul edip sinirlenmek aslinda kisinin kendine olan güveni ve kendi karakteri konusunda oldukca manidar. Bu sadece Türklük kavramina ve 301 konusuna degil, burada cokca tartismalarda görüldügü üzere Islâm’a hakaret konusunda da gecerli. Dolayisiyla ilginc bir konu: Türklük kavramina hakaretin sacmaligi konusunda mangalda kül birakmayanlarin Islam’a hakaret konusunda birer 301’ci kesilmeleri.

    2) TT: Beyefendi (ya da hanimefendi, bilmiyorum), Allah askina su “X (coklukla bu X dis gücler, Avrupa-AB, Sevr’i hortlatmak isteyenler vs. oluyor) sunu bunu figuran olarak kullanip ülkeyi bölmeye calisiyor” muhabbetinden gina gelmedi mi? Ben biktim valla.

  4. Yazan:TT Tarih: Nis 22, 2008 | Reply

    Cüneyt Bey

    -ulusalcılıkla pompalanan yüksek dozajda milliyetçik
    -Bu milliyetçiliğin devlet nezdinde muteber partiler olan CHP ve MHP eliyle yürütülmesi
    -301 etrafında kopartılan fırtına
    -AKP ve DTP’nin kapatılma girişimleri
    -Son 5 yılda 6 darbe girişimi..

    Bu milliyetçilğin varacağı nokta hakkında ben bir tespit yaptım.
    Ayrıca ben rahatsızlığın AKP ile doğrudan ilgisi olduğunu zannetmiyorum çünkü darbe girişimleri AKP iktidarı öncesinde de vardı…

    Ben bir AB taraftarıyım.Bu olayların arkasında AB var yada Sevr’i dayatıyorlar gibi ucuz söylemlere de karnım tok.

    Bu girişimler başarılı olursa ülkenin getirilmek istendiği noktanın AB tarafından “madem öyle kürtlere özerklik verin bari” dayatması olacağını düşünüyorum.

    Çünkü bu ülkede etkili bazı çevrelerin yönetebildiğim kadarına sahip olayım küçük olsun bizim olsun diye düşüncesinde olduklarını,bunun pazarlıklarını yaptıklarını düşünüyorum…(bk.Hudson)

    Bu kadar mitingler,yayınlar,bombacı çeteler ve darbe girişimleriyle vardırılmak istenen nokta bana göre böyle size göre farklı olabilir…

  5. Yazan:Rumuzyok Tarih: Nis 22, 2008 | Reply

    Bu girişimler başarılı olursa ülkenin getirilmek istendiği noktanın AB tarafından “madem öyle kürtlere özerklik verin bari” dayatması olacağını düşünüyorum.

    AB taraftarısınız da, lakin AB’nin önem verdiği şeylerden birisi de azınlıklar meselesi. Ademi merkeziyetçilik AB’ye üye olduktan sonra önem kazanacak. Bu hudsoncular olmasa bile böyle olacak tahminimce.
    Neye taraftar olduğunuzu iyice biliyor musunuz?

  6. Yazan:TT Tarih: Nis 22, 2008 | Reply

    AB taraftarısınız da, lakin AB’nin önem verdiği şeylerden birisi de azınlıklar meselesi.

    İyi ya bende “çoğunluğun bir parçasına” azınlık muamelesi yapılmasın diyorum. Yoksa AB’nin içinde olsak da olmasak da ister istemez azınlıklarla ilgili uluslararası hukuka uymak zorunda kalınacak.

  7. Yazan:alperen Tarih: Nis 22, 2008 | Reply

    LİDERLİK SULTASI VE YANILMAZ SULTALAR ALPEREN GÜRBÜZER Sulta zihniyet ortaçağ ürünüdür. İlim adamlarını engizisyona mahkûm eden anlayış, hep o, “yanılmaz otoriter”lerin eseridir. Ne zaman ki, batı kilise sultasından ve siyasetinden kurtuldu, o zaman gelişmenin merkezi olabildi ancak. Ortaçağda özgürlük denilen kavram sadece kilise sultasına aitti. Dolayısıyla Sultalık, çağımızın gidişine en büyük engel maraz bir hastalık olup tek ölçüleri vehim ve egolarıdır. Kendi düşüncesini tek hakikat sanıp, insanların düşüncelerini “hiç” kabul eden kafanın ürünüdür sultalık. Batı “ortaçağ kafası” yaftasını işitince, hemen engizisyon papazlarını hatırlar. Kilise o yıllarda sultalık görevi yaparak, ilmi zindana gömmüştü çünkü. Giyotin, insanın başını gövdesinden ayıran kıyma makinası şeklinde işlettirildi sürekli.
    Ortaçağ kafası sözü batı için ne kadar doğruysa, bizim içinde o kadar yanlıştır. Oğuz Han mı? Kanuni mi? İmam-ı Azam mı? Farabi mi? Fatih mi? Hangisi ortaçağ zihniyeti acaba? Elbette hiçbiri. Fatih karanlığa gömülü kalsaydı, İstanbul’un fethi için döktür¬düğü topların balistik hesaplarını ve muayenesini yapabilir miydi? İmam-ı Azam ilmi uygulamalarıyla veya ileri sürdüğü fikirleri İslam’a dayanmasaydı devrinin en büyük hukuk âlimi olmaya hak kazanabilir miydi? Hakeza Farabi, “Fazıl Şehirler”den bahseden deha. Oğuz Han, ta tarihin ilk devirlerinde, “Ey Türk, titre ve kendine dön” sözleriyle çağına ve bütün Türk çağlarına seslenen bir remz. İnsanımız birgün, bu mümtaz şahsiyetlerin kafasına eriştiğinde, şunu cümle âlem iyi bilsin ki, hiçte o engin ufukları bırakmaya niyeti olmayacaktır elbet. Çünkü tarihi yükselişimizi, bu gelişmeci zihniyete borçluyuz. Öyle bir zihniyet ki, otoriter mantık oyunlarından uzak, ilme deney ve gözleme açık bir zihniyet. Batı, ortaçağda mantık ve deney-gözlem ikilemi arasında mücadeleye maruz kalmıştı hep. Kilise sultalarınca, deney horlanmış, masa başı mantık, tek ölçü kabul edilmiş ve dolayısıyla akıl yürütme ortaçağda altın çağını yaşamıştır. O çağın en büyük sultası ve yanılmaz otoriter kahramanı Aristo’dur. Sulta heyetini; İncil, ünlü papazlar, azizler ve kilise babaları oluşturuyordu. Derken birgün bir papaz meclisinde atın kaç dişi olduğuna dair tartışma başlar. Aristo bu konuda atın 28 dişi olduğunu yazmıştı. Elbette Aristo’nun fikri kabul edilecekti. Çünkü Ariston’un şahsında mantık tek hakikatti! Biraz ötede otlayan bir atı gören genç bir papaz hemen atın yanına varır varmaz dişlerini sayar. Ne görsün, hayret mi hayret, dişler 28 değil 12 dir. Durum papazlar meclisine intikal eder. Ve sonunda Papazlar Meclisi şu karara varır: “-Aristo yanılmamıştır, at yanılmıştır!” İşte bu tipik karar, Avrupa’nın Ortaçağ skolâstik zihniyetini ortaya koymaya yeter. Deney ve gözlemin horlandığı, mantık yürütmenin baştacı edildiği bir devirdir ortaçağ. Mantık, tek yanılmaz sultadır, zira bu devirde deney ve gözleme yer verilmez! Bizim aydınlarımız, skolâstik kavramına pek yabancı değildir. Gerçi günümüzde skolâstik kavramından çok, “ortaçağ kafası”, “gerici”, “örümcek kafa”, “irticacı” vs. gibi adlar altında düşman addettikleri kesimler için kullanılıp, aba altında sopa göstermek tarzında gündemi işgal ediyor habire.
    Malum olduğu üzere Aristo, mantık metoduyla ağır cisimlerin, hafif cisimlerden hızlı düşeceğini ileri sürmüştü. Oysa analitik tahlil ise şunu gerektiriyordu; Yoğunlukları ve şekilleri aynı cisimler aynı süratle düşer diye. Nitekim Galile insanların huzurunda Piza kulesine çıkarak biri büyük diğeri küçük olan taşı kulenin tepesinden aynı anda bıraktığında, iki taşın da aynı anda yere düştüğünü ispatladı. Sultacı zihniyetler gördüklerine inanamadılar, sonunda tevile başvurup, gözlerinin yanıldığına karar verdiler! Bir kere Aristo, tek yanılmaz otorite kabul edilmişti, geri dönüş sözkonusu olamazdı, onun hataları bile doğru kabül edilecekti otoritenin sarsılmaması adına. Oysa bu çarpık mantık anlayışı batıyı ortaçağ karanlığına gömmüştü. Mantık yürütme seline kapılanlar, analitik tahlilden yoksundular, bilemezlerdi ölçüyü, tartıyı, deneyi vs. O halde mantık tek başına Führer ilan edilmeliydi, öyle de oldu zaten. Kopernik, dünyanın güneş sisteminin merkezi olmadığını ve bütün gezegenlerin güneş etrafında döndüklerini anlatan büyük bir bilim adamı. Fakat yazdığı kitap, kilise otoritelerince yasaklar listesine alınmıştı. Buruno, Kopernik’ten de daha öteye gitti, uzayın sınırsız olduğunu belitti. Maalesef Buruno engizisyon mahkemesince 1600 yılının Şubatında direğe bağlanarak yakılmıştır. Galile de Kopernik teorilerini destekleyici fikirlerden dolayı, ölüm tehditleriyle vazgeçirilmeye zorlanarak hapis cezasına çarptırılmıştı. Kitlelerin gözünde Batlamyus teorisi daha cazipti çünkü. Bu teoriye göre, dünya sabit ve hareketsizdi. Fakat bu çarpık anlayış fazla sürmedi. Nitekim Batlamyus teorisi Rönesans’a kadar devam edebildi ancak. Batı bu teoriyle oyalanırken, Kur’an-ı Mucizül Beyan; “Güneş ve dünyanın hareketi bir hesaba göredir” (Rahman suresi 5) buyurarak çağları daha önceden dünyanın hareketinden haberdar ediyordu. Yine Allah (C.C.); “Geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı yaratan odur. Her biri kendi yörüngesinde seyreder” (Enbiya suresi 33) beyan buyuruyordu. Ortaçağ sultaları ise, “güneş, yıldızlar ve bütün kâinat dünya etrafında dönüyor” diyorlardı. Ga¬lile tam tersi Kepler’in görüşünü savununca evinden çıkmamaya nahkum edildi. Cezası ancak kör olunca kaldırılabildi. İmam-ı Azam’ın at üzerindeyken, atın kaç ayağı sorusuna cevap vermek için attan inip, ayaklarını tek tek saymaya başlar ve 4 (dört) der. İşte bu misal deney ve gözleme verilen önemi ortaya koyar. Bu misalden de anlaşıldığı gibi İmam-ı Azam’ın bakışı ile batının ortaçağ skolâstik zihniyeti çok farklı. Ortaçağ skolâstiğinin tipik genel özellikleri şunlardır: 1. Tek ölçüleri Yanılmaz sultalardır. 2. Deney ve gözlemden uzak, mantık yürütmeyi esas alırlar. 3. Onlar için genellemelerden hareket etmek (Genelden özele bir yol)esastır. Elbette ki; parçadan bütüne yol takip etmek, analitik tahlil gerektirir ve zahmetlidir de. Diğer usul ise çok kolay, bu yöntemde ne araştırmak var nede gözlemlemek, sadece akıl yürütme var. Üstelik sahip olduğu tüm bilgiler otoritelerce önceden yazılmış, yani hazır vaziyette daha önceden eline tutuşturulmuş düşünmeye ne gerek var ki. Dolayısıyla yazılanlara ve söylenenlere bakmak yeterlidir.
    Akıl yürütmede izlenen kaideler ise genel hatlarıyla şunlardır: 1. Bütünden parçaya ( dedüksiyon ) metodu, 2. Parçadan bütüne ( indiksiyon) metodu, 3. Benzetme metodu ( Anoloji) dur. Bir olayın aydınlanmasında üç metoda da başvurulabilir. An¬cak bütünden parçaya metodu sıkça başvurulursa, biz de ortaçağ skolâstiğinin düştüğü çukura, pekâlâ düşebiliriz. Dedük¬siyon usulüne ise hâlihazırda mevcut bulunan kanunlara ihtiyaç hissedil¬diğinde başvurulur. İndiksiyon yöntemi izlenildiği takdirde deney ve gözlemin ışığında kâinatta var olan kanunlar açığa çıkarılabilir. Analoji metodu ile de, “benzer olaylar benzer neticeler doğurur” ilkesiyle olaylar açıklanabilir. Hasılı Ortaçağ’da engizisyon sultaları, bu üç usulden yanlız tümdengelim’i (genelden özele) tercih etmişlerdir. Bu yöntemle deney ve gözlemin horlandığı aşikâr. Demek ki; mantık yürütme sendromu her devirde, değişik alanlarda farklı roller üstlenmiştir. Mesela, hukukta “önce karar verip sonra yargılama” çağdışı kabul edildiği halde ortaçağda engizisyon mah¬kemeleri, “önce yargılama, sonra karar verme” prensibini ilke edinmişler, hatta günümüze dahi bu kural sıçramıştır. İslam hukukunda var olan, “suçların şahsiliği” prensi¬bini, Hz. Ali (k.v) vefat ederken (Şehit düşerken) bile bir kişinin ölümüyle bir grubun yargılanamayacağını va¬siyet ederek adeta hukuk dersi vermiştir insanlığa. Grek dünyasında tabiat olayları, “su, ateş, hava ve toprak” deni¬len dört unsurla izah edilirdi. İlmi gelişmeler, bu tür genellemelerden hızla uzaklaşarak 104 elementi keşfetmiş, hâlâ da yeni yeni elementlerin varlığından bahisle element tablosuna yenileri ilave ediliyor. Batı, ortaçağ skolâstik anlayışında israr etseydi elementlerden bihaber, genellemeler içinde sıkışıp kısır döngü içerisinde yüzeceklerdi. Artık gelinen noktada teknolojik gelişmeler ve analitik tahliller sayesinde tümevarım yöntemleri (özelden genele) gerçekleştirildiği gibi ezberci yöntemlerin terk edildiğine şahit oluyoruz. Aydınımızın bir kısmı, skolâstik kavramını diline doladığında, hemen dinle ilişkilendirilip, ülkemizde ki inanan insanları, ortaçağ karanlığına sürükleyen gerici unsurlar diye takdim ederek iftiraya yeltenirler. Bu türden karalamaları yaparken, ortaçağda engizisyon kilise papazlarının üstlendiği misyon¬la bizim kültürümüzün camii, medrese, dergâh, âlim, müftü vs. gibi ilme açık unsurlarla bağlantı kurmaya çalışmaları abesle iştigaldir. İslâmiyet, “İlim Çin’de dahi olsa alın” diyor. İlmi zindana hapseden skolâstik düşünce Avrupa’nın eseridir, bize ait değil. Klasik eserlerimizin çoğu ilmi teşvik ettiği gibi, âlimlerine de son derece değer veren cümlelerle doludur. Skolastizm, geri kafalılık, örümcek kafalı gibi yaftalamalar başka iklimlere has olabilir, ama bizimle asla özdeşleştirilemiyeceği gibi tarihi geleneğimizle irtibatlan¬dırılamaz da. Çünkü Avrupa, ortaçağın karanlığında yüzerken, İslâm dünyası, sahip olduğu ilmi zihniyetle altın çağlarını yaşıyordu. Demek ki asıl tehlike hem bilime, hem de mane¬viyata da karşı çıkmaktadır! Kara Cuma, Çember Sakallı, Gerici, İrticacı vs. gibi suçlamalar sultacı kafaların ürününe has lekelemelerdir. Bu tür sultacı zihniyetlerin başlıca özelikleri şunlardır: 1.Batıdaki Rönesansı doğuran sebepleri görememeleri, 2.Tek yanılmaz otoriterleri batı’nın eski öğretileri olması, 3.Kafalarında ezberlediği ya da ellerine tutuşturulan hazır reçeteleri kapsayan genellemelerden hareket etmeleridir (Tümden ge¬limcidirler). Tudunluktan yabguluğa, yabguluktan hakanlığa, devletten imparatorluğa, imparatorluktan meşrutiyete, saltanattan cumhuriyete bir dizi geçiş süreci yaşasak da sonuçta ayakta kalan Türk milletidir. İdari şekiller, yönetim biçimleri değişebilir. Önemli olan Türk’ün varolmasıdır. Cumhuriyete sahip çıkıp, diğer evreleri reddetmek skolâstiğin içine düşüp te çıkamadığı açmaz. Veya saltanat dönemini kabul edip, cumhuriyeti reddetmek de aynı şey. Tüm mesele, bütünü kucaklayabilmekte. Bütüne sahip çık¬tığımızda mesele kalmayacaktır zaten. Düşman addettikleri Osmanlı ortada kalmadığı halde, hâlâ saltanata ve hilafete hücum etme¬nin ne anlamı var, doğrusu anlamış değiliz. Bugün birileri çıksa kendini halife ilan etse, ardına kaç kişi düşer acaba? Bırakın İslâm âlemini, Türkiye’de hatırı sayılır kaç kişi biat eder? Maalesef şart¬ların değiştiğini görememek sendromu “yanılmaz sultalar”ın kronik hastalığı olsa gerektir.
    İbn-i Haldun toplumların değişim sürecini incelerken, bedeviyetten hadariyete geçişte, bedevilerin sürekli tepki gösterdiğini beyan eder. Aynısı olmasa da bizim tarihi gelişim evremizde yaşanan saltanattan cumhuriyete geçişte de Osmanlı’nın buruk haline benzer bir sessiz diyebileceğimiz diren¬işin olduğu gözlenmiştir. Bu durumu sosyal bir vakıa olarak tabii karşılanmalı. Çünkü 600 senelik alışkanlığı bir anda terketmek kolay değil, zaten her geçiş sürecinin sancılı olduğunu, sosyologlarımız beyan ediyorlar. Demek ki; bu bir sosyolojik realite. Yani sosyolojik gelişimin gereği mücadelede Osmanlı kaybedecek, Cumhuriyet’te kazanacaktı. Bunu bilmemek için kâhin olmak gerekmez. Dünya hızla İmparatorluklardan ulus devlet olmaya doğru koşarken, bizimde bu gelişmelerden etkilenmemiz gayet doğal. O halde Osmanlı yıkıldı diye oflanıp, puflanıp veya “oh olsun” demeğe gerek yok, çünkü sosyal bir vakıa. Günümüzde tekrar saltanata dönüş talebinde bulunmak çağımızın bedeviliği olacaktır. Cumhuriyetin ilk yıllarındaki mücadeleyi zamanımıza, aynı tempo ile taşımak akıl kârı değil. Skolâstik kafalar hâlâ Atatürk’ün ve Cumhuriyetin, Os¬manlı’ya karşı açtığı kavganın, bütün hızıyla devam ettiği zannındadırlar. Üstelik kendi skolâstik emellerine, Atatürk’ü de maske ve kalkan olarak kullanıyorlar. Atatürk’ü istismar eden bu skolâstik zihniyetin özelliği şunlardır: 1. Referansları 1930’lu yıllarına ait çözüm reçeteleri. 2. Metodlojileri Atatürk, ama Atatürk’ün işaret ettiği çizginin dışında bir yol takip ediliyor. 3. Metodları tümdengelimcidirler (genelden özele bir yol), yani dogmadır. Bu tür skolâstik düşünceye sahip olanlar, Atatürk’ün yaşadığı her anında sarfettiği sözleri kendi dar kafalarında yorumlayarak işte çözüm bu deyip, o devrin şartlarının günümüzde bütün hızıyla devam ettiği zannıyla hareket ediyorlar. Oysa Atatürk, bugün yaşamış olsa, dün yaptığının, belki de bugün değişik bir örneğini sergileyecekti. Fakat gel gör ki bu durumu skolâstik kafalara anlatamazsın. Tarihin bir kesitine gömülmek, tüm “yanılmaz sultacı” zihniyetlerin içine düştüğü hengâmedir maalesef.
    Ge¬lenekçi olmak, tarihe bir bütün olarak bakmak, ilmi bir yaklaşım olacaktır. Tarihi, inişleriyle, çıkışlarıyla, yanlışıyla, doğrusuyla değerlendirip ibret almamız gerekirken, aksine kimimiz şahısları göklere çıkarıyor veya yüceltiyor, kimimiz de yerden yere vurup güya hıncımız çıkarırcasına öfkeleniyoruz. Her iki yaklaşım da sultacı zihniyetlerin ürünüdür. Her nedense sebep-netice ilişkileri üzerinde duran yok. Övme veya yermek yahut tümdengelimcilik metodu kolaylarına geliyor galiba. Nasıl olsa, düşünceler, ilkeler daha önceden biat ettikleri otoriterlerce belirlenmiş, o halde fikir üretmeye, geleceğe yönelmeye ne gerek var ki! İşte bu mantık gerabeti, analitik zihniyetin dirilmesine en büyük engel olarak karşımıza çıkıyor. Fikir üret¬mek, içinde bulunduğumuz meselelere çözüm sunmak, analitik tahlillerde bulunmaktan her nedense kimse söz etmiyor. Tek doneleri varsa yoksa “Yanılmaz Sulta’’lar veya kafalarındaki genellemeler, ya da ellerine tutuşturulmuş oyuncaklarla oyalanmak! Solcularımız yıllardır eline tutuşturulmuş sloganları tekrarlamakla meşgul, sağcılarımız ise tarihin ihtişamına kendini kaptırarak gelecekten bihaberler. Oysa ne köksüz gelecek, ne de ati’den yoksun mazi. Tarihin sayfalarını çevirirken geleceğimize yön ver¬mek en doğrusu. Sulta otoriteler, sadece mantık ve şahıs planında kal¬mayıp, daha değişik sahalarda da kendini göstermektedirler. Mesela medya, insanların ufkunu açmada bir ışık görevi yapması gerekirken, dimağları karartmakla meşguller. Kafalarda yalan haberlerle tekel kurmaktadırlar sürekli. Tekelci zihniyet, medya skolâstiğini doğurmaktadır oysa. Medyatik skolâstik şu ilkelerle izah edilebilir: 1. Uygulamaları: Yalan haber üretmek. 2. Yanılmaz sultaları: Medya üst yöneticileri. 3. Olayları, yanılmaz Medya patronlarının çizdiği çerçevede değerlendirmektir(Tümdengelimcidirler). Yanılmaz sultacı anlayış, Ortaçağ Avrupası’nın yaşadığı bir sıkıntıdır. O halde genel manada skolastizmin özellikleri: 1. Mantık yürütmek, deney ve gözleme kapalı olmak, 2. Yanılmaz sultalara bel bağlamak, 3. Otoriterlerden hareket edilir, yani mantık silsilesini öngörürler(Tümdengelimcidirler). Skolastisizme hemen hemen her alanda örnekler verilebilir. Her fikrin yobazı olabileceği gibi, bilimsellikten dem vuranlarda da gözlemlenmektedir. Güzel fikirler, çok kere ehliyetsiz ellerde taassup haline gelebi¬liyor. Taassup, karanlığa davetiye demektir. Farklı fikirlere anlayışla, hoşgörüyle bakmak, toplumda yumuşamayı sağlar. Demokratik platformda kimse kimsenin hukukuna saldırmadığı müddetçe herşey tartışılabiliyor. Herşey derken, kutsal olanlar hariç, yani Al¬lah ve Resulünün hakikatları dışındakiler. Zaten Mutlak hakikatlerin, ulu orta konuşulmasının “imani” yönden sakıncaları vardır. Vahiy, herşeyin üstünde. Akıl bir cüz’dür, herşeyi kuşatamaz çünkü. Onun için vahyin ve sünnetin üstünlüğü tartışılmaz. İlim metodu esasen deney ve gözleme dayanır. İlim Allahın, o halde bir Müslüman’ın ilimle problemi olamaz ki. Dolayısıyla Skolâstik kavramının zıddı ilimdir. Zıddı kâmili ise, Vahiy ve Sünnet’dir.
    Türkiye’de belli başlı skolâstik tipler şunlardır: 1. Radikal-İslâmi skolastisizmi, 2. Medyatik skolastisizmi, 3. Batı skolastisizmi, 4. Laik ve anti-laik skolastisizmi, 5. Etnik ayrımcılık ve PKK skolastisizmi, 6. Parti skolâstiği vs. Bütün skolâstik tiplerin üç aşağı ve beş yukarı özellikleri hep aynı. Hepsinin de “yanılmaz otoriterleri” var. Hareket noktaları genellemelerdir, yani tümdengelimcidirler. Metodları deney ve gözlem yoksun olup, sultaların sözleri ve yazıları tek rehberleridir! Radikal-İslâmi gruplardan Şia’yı ele alacak olursak, Şia skolâstiğinin özellikleri şunlardır: 1. Yanılmaz otoriterleri mollalardır (Hâşâ Mollalar masumdur (!) ve günahtan arıdır (!)) 2. Düşünceleri molla sultaların yazıları ve sözleridir. Böylece deney ve gözlemi kaybetmişlerdir. 3. Tümden gelimcidirler. PKK skolastisizminin ana çerçevesi ise: 1. Yanılmaz sultaları Abdullah Öcalan. 2. Uygulamaları silahlı eylem. 3. Tümdengelimcidirler. (Örgütün bildirilerinden hareket ederler) Parti skolâstiğinin ana özellikleri: 1. Yanılmaz otoriterleri; bağlı olduğu liderdir. 2.Metotları; siyasi putlaşma ve siyasi kirlilik. 3. Tümdengelimcidirler (Lider-teşkilat-parti programın¬dan hareket edilir)
    Parti skolâstiğinin içine düştüğü durum, siyasi uygulamalarda militarist, yaklaşımlarında ise oportünisttirler. Partide farklı bir ses ihanet kabul edilir. Farklı düşünce, kolaylıkla lider sultasınca, ihanetlik suçlamasına yeterli bir sebeptir. Çünkü bu tür partiler “lider-teşkilat-parti programı” üzerine şekillenmiştir. Bu üç unsur eleştirilemez, tartışılamaz ve farklı beyanda bulunmak afaroz olmaya yeterlidir. Skolâstik partilerin sulta liderleri, sürekli hukukun üstünlüğü ve demokrasi gibi sözleri sarfetmelerine rağmen, acaba üstünlüğünü savunduğu hukuk hangi hukuk? Demokrasi dediğiniz kayıtsız şartsız lidere itaat mi? gibi sorulara cevap veremezler. Parti yöneticilerini mi değiştirmek istiyorsunuz, taban nazarı itibara alınmaz. Alttakilerin canı çıksın dercesine, onlara slogan atmak ve taşeronluk yapmak için vazifelendirilmişlerdir sanki. Tavan ise parsayı toplamak, gününü gün etmek, adından ve şanından bahsedilmenin sevdasındadır sadece. Bu yüzden Skolâstik parti yapısı her daim totaliter düşünceye dayanır. Sulta liderler, yaşadığı her devirde kitleleri peşinden sürüklemek için, önceden hedef düşman tayin ederler. Düşman olmadan partinin ayakta kalması mümkün olamayacağından mutlaka “hasım” a ihtiyaç vardır. Farzu muhal, konjönktür gereği ülkeyi tehdit eden komünizm olgusu mu var. Hemen taraflara çağrıda bulunur: Kahrol¬sun Kominizm! Ezilmeli! Yıkılsın! Mezar olacak! gibi ateşli cümleler sahneye çıkar. Artık meydan slogan sesleriyle uğuldar, kitleler coşturulmaya çalışılır. Tehlike ilan ettikleri düşman yok olduysa, derhal zaman kaybetmeksizin adı ve şanı değişik yeni bir düşman belirlenilmeye başlanılır. Bu çiçeği burnunda yeni düşman şimdilerde PKK’dır. Maksat, bağcıyı mı dövmek, yoksa üzüm yemek mi? Bu sorunun cevabını bulana aşk olsun. Siz cevabı bulmaya çalışadurun, diğer yandan elim vaziyette cenazeler, yurdun dört bir tarafına dağıldıkça, kahrolsun! Kökünü kazıyacağız! Bu yaptıklarını yanlarına bırakmayacağız! Bize verilen her oy PKK’ya sıkılan kurşundur! Gibi sözlerin etrafı sarmaya başladığı gibi her atılan slogan altın değerinde biri bin yapmaya başlar. Sloganlar bu noktadan sonra, insan¬ların rehberidir artık. Huzuru arayan kitlelere slogan¬lar cazip geleceğinden dolayı bu hamaset kokan sözler birer can simidi olur onlara adeta. Eğer birileri de kalkıp da: “Durun beyler ne oluyor? Şayet mesele PKK davası ise, o zaman yapılacak tek şey nimette ve külfette beraber olmaktır” diyorsa kimse itibar etmez. Sözlerin ehemmiyetsizliğinden değil, slogan içermediğinden dolayıdır. Slogansız sözler, analitik tahlil gerektirir ve yorucudur, kim uğraşacak akıl dolu sözlerle… Bahsi geçen slogan içermeyen akıl dolusu sözlerin analitik yorumun şu: “Bu vatanın nimetini paylaşanlar, külfetini de paylaşmalıdır”. Görülmüş mü böyle şey denilirse verilecek cevap: Cahar Dudayev, oğlunun tahsilini yarım bırakmasını isteyerek ülkesi için savaşmaya çağırması, nimette ve külfette beraber olmanın en tipik örneğidir. Aynı zamanda çağımızda yeniden bir Şeyh Şamil destanı yaşatmanın ifadesidir. Kelimenin tam anlamıyla analitik tahlil gerektiren sözler, sloganvâri olmadığından kitleleri coşturamaz. Kanla coşmak, “kan”dan medet ummak, her de¬virde yaşanmış, sultaların içinde bulunduğu acı garabetten öteye geçemez. Dolayısıyla Sebep-netice ilişkisi içinde olayları değerlendiren akıllı lider¬lere itibar azdır. Vur! Vur! Hainler! Hurra! Gibi öfke içeren ha¬masi nutuklar çözüm diye yutturulur. Nimeti de külfeti de paylaşmak da neymiş, deyip geçmek bizi her geçen gün uçurumun eşiğine getiren asıl sebeptir. Abdulaziz’in veziri Ali Paşa 40 sayfalık risalesinde özetle şunları söyler: “Ticaret, sanat gibi işlerin azınlıklara bırakıldığını, savaşmak, düşmanlarla cenk etmek gibi görevler de bize has olmuş. Böyle devam ederse azınlığa düşen asıl biz olacağız…” Gerçekten de silahla iştigal eden insanımız heder olmuş, fakirleş¬miş, ticaretle uğraşan azınlıklar, zenginliklerine zenginlik kata¬rak köşe başlarını ellerinde tutmuşlardır. Osmanlı’nın yıkılışının sebeplerinden biri de bu gerçeklerdir. Düşmanla savaşmak tek meziyetmiş gibi teşvik görünce ortaya çıkan manzaranın bu olacağı muhakkak. Oysa vatan için savaşmak da, ticaretle uğraşmak da kahramanlık ilan edilmeliydi. Kahramanlığın göklere çıkarıldığı tek ülkü Savaşmak! Savaşmak! Nimeti, nereye koyacağız? Belli değil. Terörle mücadelede samimi olanlar, önce çuvalduzunu kendilerine, sonra da iğneyi başkalarına batırmaları gerekiyor. Eskilerin söylediği dâhiyane bu sözlerle paralellik kurabilenler ancak samimidir diyoruz. Terör karşısında hiçbir şey “gerçek” kadar olamaz. Çünkü terörün itici gücü iki renkli dünyanın efsunlarıdır. Bu iki renkli dünyalar acaba birbirine gerçekten zıt mı, yoksa rakip mi? Öyle anlaşılıyor ki, kitlelerin öfkeleri üze¬rine hesap yapanlar, ya da kanla beslenenler “zıt” olamaz, ancak “rakip” olurlar. Yaşamasını kanla sağlayan güçlerin, kanın durmasını canı gönülden isteyeceklerine inanmak kendimizi kandırmak olacaktır. Bugüne kadar teröre karşı tek ilaç askeri çözüm sandık, hâlâ da aynı metodunun devamından yanayız, terörün kültürel, ekonomik, sosyal, psikolojik vs. yönününde olabileceğini gö¬ren yok. Üstelik bu tip yorumları yapanlar yahut yaklaşımlarda bulunanlar her an andıçlanıp, hem bölücülükle hem de ihanetle suçlanabilir de. Kim demokratik çözüm diye ortaya çıkarsa kimse seni dinlemez. Genel biricik çözüm: Askeridir. Oysa yirmi beş yılı aşkındır Cudi ve Kandil dağlarını, Güneydoğu’nun sarp kayalıklarını havanlarla, en gelişmiş toplarla habire dövüyoruz, nedense bir türlü terörün sonu gelmiyor.
    İlginçtir Güney¬doğu’da akan kanlar çoğaldıkça bir kısım liderlerin yıldızı daha da parlıyor. Kurtuluşun yolu, falancı çatık kaşlı, ya da miting meydanlarında avaz avaz bağıran liderin gelmesine bağlandı ümitler. Bu noktadan sonra terör artık onu meşhur etmiştir. Sultaların tek ilacıda zaten gergin ortamlar. Saltanatın devamı kana bağlı çünkü. Hertarafın kan revan olduğu or¬tamında “sivil katılım”, “sivil toplum” ve “sivil insiyatif” kavramları bir hiçtir. Bu kavramlar durgun ortamın kavramlarıdır. Huzur ortamında tartışılan kaliteli fikirlerdir. Onun için Sulta liderler istikrarlıortamların doğmasını istemezler, çünkü o günler geldiğinde kendi konumlarınında tartışılacağından ürkerler hep. Gerginliğin yerini durgunluk aldığında istediği gibi at oynatamayacaklardır böylece. Nitekim “Kurt puslu havayı sever” sözü bu gerçeğe işarettir. Puslu havada, lider sultaları karizmatik gücüne güç katarlar. Bu gücüyle beyinler adeta büyülenir ve yıkanır. Hemen ateşli konuşmalara kapılıveririz. Aslında bu durum, şuurumuzun çözülme¬sidir. Şuuraltı davranışlara çok kere sultalar sebep olmaktadır. Çünkü onlar şuura değil, şuuraltı hislere hitap ederler. Yanılmaz otoriterler, hata yapsa da, şuuraltı boşalmış kitleler istesede bu vehameti göre¬mezler. Seven insanın gözü kördür de ondan. İşte akıl ve şuurdan bi¬haberlik buna derler! Korkunç enerji ve ihtiras liderlik sultasının bir özelliğidir. İhtiras bu ihramın baştacıdır. “İzm”leri doğuran sebepler üze¬rinde hiçbir zaman durulmaz, şayet sebep-netice üzerinde durulursa kucağında yaşadığımız ortamla alakası tüm çıplaklığı ile ortaya çıkacaktır. Kapalı ortamlarda ilan edilen, rengi, türü hangi tip düşman olursa olsun, potansiyel düşman olarak kitlelere gösterilip, gösterilen o düşman bundan böyle av muamelesi görecektir. Avcılarda, zaten avınızı avlayın diyor. Düşmanın biri gidiyor, biri geliyor. Şuurumuz düşmana endekslenmiş birkere. Oysa düşman dediğin ne ki? Önce kucağında yaşadığımız dünyaya bir çeki düzen vermek varken bu telaş niye? Hala bataklıkta tek tek sinek avlamakla meşgulüz, israrla bataklığı kurutacak formül düşünülmüyor. Kimbilir sebep-netice ilişkisi üzerinde durulursa, sistemden kaynaklanan bir arıza olabileceği açığa çıkabilir kaygısından hareketle işlerine böyle gelmişte olabilir. Çünkü yanılmaz sultaların en sevmediği metod; sebep-netice ilişkisi… Bütün sultacı zihniyetler, totaliter ve psikolojiktirler. Aynı zamanda hiyerarşik bir yapıya sahiptirler. Yani Oportünist ve militarist bir ağ kurmuşlardır. Sultalar, emrindekilere karşı son derece ciddi ve disiplinli, dışarıya karşı ise mütevazı ve son derece naziktirler. Oysa İslâmiyet; “Müminler birbirine karşı mütevazı, dışa karşı çetindir¬ler” diyor. Totaliter yapılar, İslamiyetin tam tersi bir yol seyrederler. Liderine endekslenmiş kitleler, onun şuuraltına seslenen sesinden, sonsuz zevke kapılırlar. İradesini, yanılmaz addettiği Führer’in nefesine teslim etmiştir. Olaylara, canu gönülden bağlı olduğu liderinini gözlüğünden bakmaya çalışır. Elinden tek düşürmediği kitap, onun eseridir. Ağzından her çıkan kelime, hislerinin tercümanıdır. Düşünmeyi tercih etmez, gerekte duymaz. Çünkü ken¬disi adına Lideri düşünmektedir! Öyle bir tutku ki, lideri davadan taviz verse de ikaz edilemez. Halife Hz. Ömer (R.A.), idaresinde bulunan insanlara “doğru yoldan çıkarsam ne yaparsınız?” diyerek sorduğunda: “-Ya Ömer kılıcımızla düzeltiriz” cevabını almıştır. Hz. Ömer (R.A.)’i uyaran anlayışla “kayıtsız şartsız lidere itaat” anlayışı çok farklı. Bağlı olduğu Liderinde şayet mukaddes değerlerden sapma görülürse, ona gönül verenlerin kılı bile kıpırdamaz. Çünkü “Onun bir bildiği vardır!” teviline sarılır hemen. Hatalar diz boyu da olsa, yine aynı söylem tekrarlanır ve tevil makinesi hızla vazifesine devam eder. Mukaddes birliği biricik ülküsüne zarar gelse de haysiyet kırıcı da olsa, “üstün insan imajı” bir kere yerleşmiştir zihninde, şuuraltısı boşalmıştır. Artık bu noktadan sonra liderine gönül verenler, hislerine mağlup olmuşlardır. Bu durum değişik skolastisizm diyebileceğimiz bir halet-i ruhiye olsa gerek. Dünyada eşi ve benzeri örneği yok desek yeğdir. Bu ilginç Lider skolâstiğinin özellikleri ise: 1. Lider-teşkilat-doktrin psikolojisinin hâkim olması, 2. Üstün insan saplantısının ağır basması, 3.Metotlarının yanılmazlık sendromu üzerine kurulu olması, 4. Tümdengelimcilik esastır. Bu dört özellik, ister istemez kitleleri tepkici yapacaktır. Artık çılgınlık, şov¬menlik ortalığı kaplar, etrafımızda simgesel işaretler, bağırmalar, naralar üşüşmeye başlar. Bu tür ortamlarda tek değer bağırmak! Sultalar, bu gidişattan memnun kalır, iyiden iyiye kendisi¬nin yanılmazlığına kanaat getirir ve sonunda; Dava’nın kitabını yazan da, davayı başlatanın da kendisi olduğunu ferman buyurur. Tarihi, ken¬disinden başlatarak “ego”sunu ön plana iter her daim. Ego tarih, ego dava, ego teşkilat, ego ülküdür bundan böyle. Teşkilat, şeklen vardır, ruhen yoktur, sadece “yanılmaz lider”in vazifelendirdiği, emre amade küçük sultalar vardır, küçük Führerler yukarıya (üstlerine) karşı yumuşak, tabana (aşağıya) karşı katı olmak zorundadırlar. Teşkilat, küçük Führerlerin disiplinli yönetimiyle idare edilir. Zira istişare, fikir alışverişi gibi değerler Füh¬rerlerin yabancı olduğu kavramlardır. Yabancı olmadığı tek mevzuat liderinin talimatlarıdır. Bu nedenle her teşkilat ağı küçük Führerlere bağlanmıştır. Sul¬taların otoritesi, küçük Führerlerin talimatları eksiksiz yerine getirmelerine bağlıdır. Onun için bu konuda en ufak taviz verilemez. Parti binalarında Küçük Führerler bir nevi bağlı oldukları liderlerin özel ispiyon sekreterleri şeklinde konuşlandırılmışlardır. Başlangıçta gönül verdiği hareketin, bir şuuraltı boşanma hareketi olduğunu kimse farkedemez. Deney, gözlem ve ilim olmayan yerde farkedilmemesi tabidir. Öyle ki; İlim nedir sorulduğunda, “eline tutuşturulmuş reçeteler” ile “içi boş sloganları” gösterir. Kendisi bir kelam etmez. Deney ve gözlem nedir sorduğunuzda, “Teşkilat hiyerarşisi ve uygulamaları”dır ce¬vabı alırsanız, şaşmayın. Çünkü şuur-altı hareketleri hemen he¬men aynı ortak paydaya sahiptirler de ondan. Bütün kesimler kontrol altına alınmıştır. Kitleler teşkilata üye ise, serbest hare¬ket edemez, serbest düşünemez. Düşüncesini de, hareketini de lidere teslim etmek zorundadır. İlimleri, yanılmaz otoriterlerin koyduğu sözlerdir. Liderinin söylediği sözleri dışında hiç bir fikir kabul bulmaz. Bir nevi ilim tekeli! Farklı düşünceler, totaliter zihniyet¬lerce hoş karşılanmaz. Adeta liderin düşüncelerine bağlılık ye¬mini edilmiştir. Liderlerinden farklı düşünmek teşkilata ve davaya ihanettir! Dolayısıyla tek tip düşünmek liderlik sultasının gereğidir. Anlaşılan bu tür sultacı dünyalarda, bize yer yok gibi gözüküyor. Tartışılmaz sendromu! İlim ve tefekkürden yoksun yığınlar için geçerli akçe. Siyaset bilimi adı altında, “lider-teşkilat-doktrin” üçlemesi tarzında yutturulmaya çalışılır. Sultalar, bu dünyadan çekip gittiklerinde, ardından nefretten başka miras bırakmadıkları gözlenmiştir. Yanılmaz, Sultaların bıraktığı kin, nefret ve öfke tohumları teşkilata ve yeni katılanlara pay edilir. Bu paydan paylananlar aynı zamanda geleceğin yeni Führer adaylarıdırlar. Böylece üzerinde leş kargalarının dolaştığı Türkiyemizin aldatılan genç nesil¬leri iç dünyalarını öfke, kin ve nefret kaplamasından dolayı, yanılmaz lider sultaların t

  8. Yazan:Rumuzyok Tarih: Nis 22, 2008 | Reply

    Uluslararası anlaşmalar ile AB biraz ayrı meseleler takdir edersiniz ki. Anlaşmaya imza atmadığınız sürece yükümlülüğünüz yok.

    AB’ye üye olursa Türkiye, zannetmem ki AB’den doğrudan baskı gelsin. Malum, en nüfuzlu üye Fransa bile etnisite meselesinde kendi işine karışılmasından pek hoşlanmıyor.
    Şartların zorlaması (daha iyi yönetim, kaynakların doğru değerlendirilmesi vb.) ile Türkiye biraz daha idari esneklik gösterebilir doğuya, AB’ye üyelikten sonra.
    Hudsoncıların önlerini gördükleri şüpheli; bu hususta onların pek etkisi olmaz kanaatimce.

  9. Yazan:Rumuzyok Tarih: Nis 22, 2008 | Reply

    Hudsoncılar daha çok “hele bir darbe yapalım, sonrasını düşünürüz” kafasındalar 🙂

  10. Yazan:TT Tarih: Nis 23, 2008 | Reply

    Dün yazdıklarıma paralel zamandan Mehmet Kamış şunları yazmış:

    “..sabahtan akşama kadar ‘bu ülkeyi böldürtmeyiz’ diye nutuk atanların uygulamalarının neredeyse tamamının vatanın bölünmesine yönelik olduğunu görüyorsunuz.

    Mesela Güneydoğu’nun büyük bir bölümü ülkenin bütünlüğüne AK Parti’yle bağlanırken, onun uzattığı eli tutarak vatana sımsıkı sarılmışken bu partiye kapatma davası açıyorlar.
    DTP ile, siyaset yoluyla taleplerini dillendirmek isteyenlerin ümitlerini tamamen kırmak için bu partiyi de kapatmak istiyorlar. Bölgedeki insana sanki, ‘sizin dağa çıkmaktan başka yolunuz yok’ mesajı veriyorlar. Etnik terörden görünüşte çok rahatsız olanlar, bataklığı kurutacak her atağı bertaraf etmek için ellerinden geleni artlarına koymuyor. Milliyet Gazetesi’nde Ece Temelkuran’ın Aralık 2007 tarihindeki yazı dizisini hatırlayın; terör yıllarını bir altın çağ olarak tasvir etmesini ve bağımsız ülke hayalinin yok olmasına Kürt ulusalcıları ile birlikte hayıflanmalarını, muhafazakârların ülke bütünlüğü için yaptıklarını İslamcılığın yükselişi olarak devlete şikayet edişlerini hatırlayın.”

    Hani bunlar ulusalcıydı. Ulusalcı urba altına girip gerçekte kimlerin taşeronluğunu yapıyorlar acaba?
    Mehmet Kamış http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=680203

    ***
    Ulusalcıların nihai hedefi ile ilgili açık sözlü bir yazıyı da Milliyet’ten M.Ali Birand kaleme almış:

    AKP ile Ulusalcılar arasındaki ilişkiler MAD’in düğmesine basılmak üzere olduğunu gösteriyor. Şimdiden söyleyeyim, yarın dizimizi dövmeyelim

    AKP tutum değiştirmezse, Türkiye’yi imha stratejisi devreye sokulacak ve düğmeye basılacak.

    http://www.milliyet.com.tr/Default.aspx?aType=YazarDetay&ArticleID=518179&AuthorID=86

  1. 4 Trackback(s)

  2. Nis 23, 2008: Deliye 301 vermişler önce babasını asmış | HaberKlik.Com
  3. May 5, 2008: Türban demokratısın! Hayır değilim! : Derin Düşünce
  4. May 17, 2008: Türban demokratısın! Hayır değilim!
  5. Eki 29, 2008: Türban demokratısın! Hayır değilim! « ÇELİŞKİLER

ÖNEMLİ

--------------------------------------------------------------------

Tüm yazı, yorum ve içerikten imza sahipleri sorumludur. Yayımlanmış olmaları, bu görüşlere katıldığımız anlamına gelmez.

Hakaret içerse dahi bütün yorumlar birer fikir eseridir. Ama bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, yorum kurallarına gözatın yine de.

Not: Sitenin ismini dert etmeyin, “derinlik” üzerine bayağı bir geyik yaptık, henüz söylenmemiş bir şey bulmanız oldukça zor :)

Editörle takışmayın, o da bir anne-babanın evlâdıdır, sabrının sınırı vardır. Siz haklı bile olsanız alttan alın, efendilik sizde kalsın.

Sitenin iç işleriyle ilgili yorum yapmayın, aklınıza takılan soruları iletişim kutusundan sorun, kol kırılsın, yen içinde kalsın.

Kendi nezaketinizi bize endekslemeyin, bizden daha nazik olarak bizi utandırın. Yanlış ve eksik şeylerden şikayet etmek yerine bilgi ve yeni bakış açısı sunarak tamamlayın, düzeltin, tevazu ile öğretin bize bildiklerinizi.

Bu kurallara başkasının uyup uymamasına aldırmayın, siz uyun. Bütün yorumları hızla onaylanan EN KIDEMLİ YORUMCULAR arasındaki nizamî yerinizi alın.

--------------------------------------------------------------------
  • Siz de fikrinizi belirtin