Dil bir oyuncak mıdır? »
By T.Suat Demren on Ağu 29, 2008 in Beyin Yıkama, Eğitim, Felsefe, İç hastalıklar, İnsan, Politika, Pozitivizm, Resmî Tarih, Toplum | 16 Comments
Cristopher K. Neuman’ın Tanzimat ve Cevdet Paşa hakkında “Araç Tarih, Amaç Tanzimat” adlı bir eseri var. Ben okumadım. Taha Akyol bu eserin Türkçe tercümesi için Neuman’ın yazdığı önsözden bir alıntı yapıyor. Neuman şöyle diyor:
Kelimelerin değerini etimolojik kökene göre tespit eden ve bu bakımdan ırkçı olan, yazı dilini konuşma diline benzetmek amacıyla ikisinin de işlevini yerine getiremeyecek kadar dumura uğratan bir dil politikasına kurban gitmiş Türkçenin makus talihi.
Kendi Almanca üslubumun akıcılığı, zenginliği ve çokboyutluluğuyla iftihar eden bir yazarım. Konum, üslup konusunda hayranlık uyandıracak başka bir yazarın, Cevdet Paşa’nın eseridir.
Gelişme şansı kullandırılmamış Türkçe’nin haline, bu tercümeyi gözden geçirirken bir kez daha hayıflanmaktan başka bir şey elden gelmedi.
Dil dediğimiz şey nedir? Yani dil deyince ne anlıyoruz?
Birçok tarif yapılabilir belki ama bunların içinde ‘yap-boz’un olamayacağı kesin.
Huylu huyundan vazgeçmiyor. Birkaç ay önce basında bir haber vardı. Türk Dil Kurumu kelime üretimine devam ediyormuş. Buldukları bazı karşılıklar ise şöyle:
Basketbol ”sepet topu”, first lady ”başbayan”, asparagas ”uydurma”, zapping ”geçgeç”, etik ”töre bilimi”, Avans ”öndelik”, voleybol ”uçan top”, banknot ”kağıt para”, afiş ”ası”, ajanda ”andaç”, aktivite ”etkinlik”, aktüel ”güncel”, aspiratör ”emmeç”, Read the rest







Daha evvel de yazdım,bugün Türkiye’de olan sol,büyük oranda etnik olarak sadece Türklere,yaşamtarzı olarak sadece laiklere hitap edebilen cemaatçi ve cemaat-içi bir siyasal akımdan başka bir şey değildir…
“Erkeğin vücudu isabet eden mermilerle parçalanmış; kadınsa kafasından vurulmuştu. Benim tim yanlarına gittiği zaman büyükçe bir taşın arkasında Adanalı polis Ramazan duruyordu. Bizim Bölük Komutanı Yüzbaşı Mehmet Özpolat sordu; ‘ne yapıyorsun’ diye. Polis Ramazan bağırdı; ‘Gelme Ben ölen terörist kızı hallediyorum’. Yüzbaşı, “Ne demek, aptal olma, o iş ölüye yapılır mı?” dedi. Yüzbaşı, ‘Olamaz, siz kafayı yemişsiniz, bu kadar aptallık olmaz’ dedi. Kendimi kaybettim. Ramazan’a küfrettim. Ramazan tabancasını çekerek yüzbaşıya hücum etti. Tam o sırada ben tüfeğin emniyetini açarak havaya doğru iki el ateş ettim.”
Genellikle içinde yaşanılan zamanda değişim ve beraberinde gelen sorunlar sizi aşıyorsa, yeni durumları anlamak için kelimeleriniz yetersizse eskiyle idare edersiniz. Yeninin gücü karşısında eksikliğinizi ve ezikliğinizi eski kelimelerinizle gidermeye çalışırsınız. Çaresizliğinizi sık sık geriye, efsanelere, efsaneleştirdiğiniz geçmişinize dönerek örtmeye çalışırsınız. O geçmiş aslında çok karmaşık bir gerçeklikler bütünü olmasına rağmen, o karmaşıklığı bugünkü ihtiyaçlarınıza en uygun şekilde basitleştirir, gerçekliğin sadece bir cephesini ‘gerçek’ olarak ilan edersiniz. Sonuç olarak yaptığınız şey, aslında soluğu kesilen eski bir yapının ya da dilin sadece yeniden üretimine katkıda bulunmaktan, o yapıyı kutsallaştırmaktan başka bir şey değildir.

Güneydoğu’da kaybettiğimiz askerlerimizin çoğunluğu kırsal kökenli,yoksul ve dindar ailelerden geliyor…Yahya Kemal’in şiirinde tarif ettiği gibi “mümin,mütevekkil ve yoksul” aileler bunlar…Bu aileler benim nazarımda Derin Anadolu’yu simgeliyor…