Main Content RSS FeedÖnceki Yazılar

ANKET: AKP’den memnun musunuz? »

AKP uzun bir zamandır iktidarda. Kimi sorunlarda ilerleme kaydedilirken kimileri yerinde saydı. Çalkantılı bir dönem oldu ve henüz bitmedi. Ekonomik krizler, e-muhtıra, darbeci subaylar, Ergenekon, terör, yobaz laiklik… Liste uzun. Soruyoruz, AKP’den memnun musunuz? Sağ kolonda yeni bir anket var. Fikrinizi bildirin.

Türk romanının tarihçesi »

Türk Edebiyatı, belli bir döneme kadar nesirden ziyade bir nazım edebiyatı olmuş, roman 19. yüzyılda Türk edebiyatına girene dek, onun yerini tahkiyeli diğer eserler tutmuştur. “Eski Türk Edebiyatında hikâye, en geniş ifadesiyle ‘bir olayın anlatımı’ şeklinde düşünülmüş, manzum olsun, mensur olsun bir olayı anlatan tarih, masal, efsane, lâtife, destan, menkıbe vs. gibi tahkiye esasına dayanan bütün eserler genel olarak hikâye adıyla adlandırılmışlardır. Aynı zamanda hikâye türünden bir eser de destan, kıssa, efsane, menkıbe, lâtife, tarih, nevâdır vb. gibi isimlerle de anılabilmektedir. Bunun yanında bir hikâyenin değişik terimlerle de adlandırıldığı görülmektedir.”[1]

 Türkiye’de roman türünün Tanzimat’la birlikte başladığı ve ilk romanların çevi­ri yoluyla edebiyatımıza girdiği görülür. Tanzimat dönemine gelene kadar bizde neden roman türü ilgi görmemiş hatta ortaya çıkmamıştır? Tanpınar, bu meseleyi inceleyerek sebeplerini şöyle sıralamıştır: “Müslüman edebiyatlarının orta çağ hikâyesinden romana geçemeyişi bahsinde de hemen hemen aynı cinsten bir yığın sebeple karşılaşırız. Bunların başında yine şüphesiz insanın reel hayata inanarak Read the rest

Bugün kampüse indim »

Bugün kampüse indim, günler sonra. İlk defa kampüs yollarında dolaşmaya böylesine hevesliydim. Başörtüsüyle girebiliyorduk artık o malum kapıdan içeri. Yazı çıkmıştı, elimizde kesin belgemiz vardı ve sınıfa kadar bu şekilde dolaşabiliyorduk. Mutluydum çünkü ilk defa o durakta, cafenin önünde, gazete satan yerde bu kadar rahattım. Elim ikide bir başıma gitmiyordu, üzerimde bir eksiklik yok gibiydi. Bu yollarda ilk defa kendim gibiydim. Neysem, oydum işte. Düşünüverdim birden: kuş kadar özgürüm, diye.

Sonra kütüphaneye gidelim diye düşündük arkadaşlarla. Kitaplar arasında gezinelim istedik. Kapısına kadar gitmiştik kütüphanenin ki, oradaki görevli bana bakıp “türbanla içeri giremezsin”, dedi. Allah biliyor ya, neşeli bir şeylerden konuşuyorduk o anda Read the rest

Kitap tanıtan kitap(1) »

Yürüyen merdivenlerde yürüyenlerden, asansör beklerken saatine bakanlardan mısınız? Son 10 yıldır biriktirdiğiniz 9 dakika 22 saniyeyi nası değerlendirmeyi düşünüyorsunuz?

 “Saati olan adamın Zaman’ı yoktur” der bir Kenya atasözü. İnsanlık hiç bu kadar hızlı yaşamamıştı ama hiç bir asırda da bu kadar vakit darlığı çekmemiştik. İnternet ve TV sayesinde dünya elimizin altında ama hayatımız parmaklarımızın arasından yumurta akı gibi kayıp gidiyor. Haberleşmek öldürüyor iletişimi. Herşeyden haberdar olan insanlar nasıl oluyor da birbirlerini bu kadar yanlış anlayabiliyorlar? Bırakın başka milletleri, kısa mesajlara sıkışan bayram tebriklerine bakın. SMS-leştirdiğimiz, Twitter-laştırdığımız, FaceBook-laştırdığımız özel(?) hayatlarımıza bakın. Artık bize özel olmayan, genel, objektif ve na-mahrem olan mahremiyetimize. Suç (eğer varsa) teknolojinin değil. Zaman ile kurulan o sağlıksız ilişkiye çevirmek gerek bakışlarımızı.

Görünen o ki insanlar artık matematiksel bir T zamanı içine, saatin tik-tak’larına hapsoldular. Sürekli yenilenen, Zaman’dan ve Mekân’dan kopuk yaşıyorlar camdan fanusların içinde. Öncesi ve sonrası olmayan, hep “şimdi” olan bir hayat. Kurtuluş yolu? Zannediyorum Zaman’a vakit ayırmaktan geçiyor kurtuluş. Hızlandırılamayan bir işe meselâ Müzik’e vakit ayırmak:

“…Bir tabloya şöyle bir göz atabilirsiniz ama Mozart’ın 40cı senfonisine ”şöyle bir” kulak atamazsınız. Ne kadar sürüyorsa o kadar. Biraz hızlı çalınabilir ama saniyelere sıkıştıramazsınız bir senfoniyi. Oysa resim yapıcının eseri göz sahibinin insafına kalmış. Meselâ Louvre müzesini koşarak gezer bir çok ziyaretçi. “Parasını verdik, hepsine BAKALIM”. İtalyan Rönesansı, Hollanda okulunda ışık, Eski Mısır hiyeroglifleri, Selçuklularda maden işlemeciliği, Osmanlı çinileri… “Koş hanım koş! Daha otele dönüp üstümüzü değişecez. Lido var bu akşam”. Turistler televizyonda ve internette defalarca BAKTIKLARI şeylerin orijinallerine BAKIYOR şimdi. Sayar gibi, bir süper markette salça ve makarna kutularının envanterini yaparcasına. “Hah, bu da burada. Tam da ilkokul kitabındaki gibi. Ah! Ne kadar küçükmüş. Ben daha büyük sanıyordum”. Mona Lisa’nın önünde bir kuyruk.  

“Makul” bir süre BAKAN çıkıyor. Genelevde bir aşk(!) kuyruğu sanki. 16 numarada Mona Lisa Bacı sesleniyor müşterisine Japonca, Almanca, Arapça: “Hadi Aslanım, elini çabuk tut! Akşama kadar daha on bin kişi BAKACAK… Sıradakiiiii! Uyuma!”…” [  Sanat’ta ayrıntı (1)  ]

Veya kitap okumak… Jean Paul Sartre, Nazan Bekiroğlu, Toshihiko Izutsu, Henri Bergson, Mustafa Kutlu, Dostoyevski, Elif Şafak, Clausewitz, Sadık Yalsızuçanlar, Alber Camus ile sohbet etmek… Tik-Tak Zaman’dan kurtulup kendi Zaman’ını yaşaması insanın. Suyun resmine bakmakla yetinmeyen, su içmek isteyenler için var kitaplar. Mesnevî var, El-Munkızü Min-ad-dalâl, Kitab Keşf al Mânâ ‘an sır asmâ’ ALLAH al-Hüsna, Er-Risâletü’t-tevhîd var.

Kitap okumak bir eylem ya da bir fiil değil. Eser, Okur ve Yazar arasında kurulan, çok özel bir ilişki, bir yansıma adeta. Yazarın yaşadığı çağ, hayatı, vermek istediği mesaj kadar okurun kimliği de bu üçgenin bir parçası. O kitabı okumak için eline almış olan insanın beklentileri de kitabı okuyuş ve anlayışın bir parçası. Tıpkı kulaklarımızın müziğin bir parçası olduğu gibi.

Elinizdeki bu kitap Derin Düşünce yazarlarının seçtiği kitapların tanıtımlarını içeriyor. Bizdeki yansımalarını, eserlerin ve yazarların bıraktığı izleri. Farklı konularda 44 kitap, 170 sayfa. Zaman’a ayıracak vakti olanlar için… Buradan indirebilirsiniz.

Kemalizmin Zararları(9): Adamı Hortlatır! »

http://www.youtube.com/watch?v=B7oxPacJQs4

Saadet Partisi Gençlik Kolları »

Zafer Yahut Hiç (Mustafa Kutlu) »

Tepeköy, hayattan kaçanların, hayata tutunamayanların… sığınağı ama amaç, kaçmaktan çok, yeni bir başlangıç yapmak. Hayatın köşesinde kırık yaşayanların kırıklarını, kırgınlıklarını tamir etme çabasının ifadesi, kimindeyse bir ümit, parlak bir kariyer… yeni bir başlangıç, varoluş, eskiyi yeniye kalbetme, devşirme mücadelesi…

Bürokrasinin hantallığının gölgesinde kurulan Tepeköy’ün aşk üçgeni: Bulut, Oya, Ferit. Ve realizm, bunu aşk üçgeninden -Oya, Bulut, Bulut’un oğlunun/Kerem’in bu uzun hikâyenin sonunda bir silahlı çatışmada ölmesi ile- ayrılık/yokluk/ölüm tekgenine, bire indirecek kadar acımasız. Geriye hiçbir pembeliğin kalmadığı; sadece avunmanın, yıkıntıların, eksikliğin ve tamamlanamamanın kaldığı gerçek dünya. Rüyaların dahi anlamsızlaştığı, gerçekleşmediği bir gerçeklik, onlardaki umudu dahi alan acımasızlık, belki bir kara mizah.

Sade, akıcı, günlük dil. Darbımesellerle, şarkı sözleriyle, şiirlerle verilen duygusal devinimler. Kimi yerde metinlerarası göndermeler; bir rüyada karşımıza çıkan Giyom Tell masalı ile iki annenin bir bebeği paylaşamadığı anekdot (158-159); hatta bunun ifade edilişi, bildiğinizi biliyorum ey okur, ama rüya bu, ben de şaşkınım’ın kahramanın ağzından verilişi…

Birbirinden ilginç Anadolu insanı: Okumuşundan okumamışına, cahilinden bilgesine, ahlaklısından ahlaksızına, akıllısından delisine, cesurundan korkağına… her renk. Tepeköy, küçük bir Türkiye, hatta daha spesifik ifade edersek, küçük İstanbul. Şehirleşme, şehirleşememe, aksayan hantal bürokrasi, güç savaşı, halk, beklentiler ama beklenemeyenler… Read the rest

Türklüğü ölçmek (Nazan Maksudyan) »

Edirne’den Ardahan’a Türkiye Cumhuriyeti’nin toprakları devletin tasarrufundadır. Ya biz, bu toprakların üzerinde doğmuş olan insanlar? Kanımız? Vücudumuz? Etimiz ve kemiklerimiz? Dedelerimizin kemikleri ve doğacak çocuklarımızın vücutları kime aittir?

İlkokulda bağıra bağıra söylediğimiz o yemini hatırlayın:

“Varlığım Türk varlığına armağan olsun!”

Hafife alınacak bir lâf değil, “varlığım”. Devlete verdiğimiz bu açık çekin kimler tarafından, ne gibi projeler için kullanılabileceğini düşündünüz mü hiç?

Avrupa milliyetçiliği Türkiye’ye nasıl bulaştı?

Türkiye Cumhuriyeti’nin doğum sancıları çektiği 1925-1939 yılları arasında dünyanın en Read the rest

Oktay Ekşi neden küfreder? »

İbrahim Becer

Oktay Ekşi “bunlar analarını da satarlar” deyince, “hah” dedim, işte haklı çıktım.Tolkien’in Yüzüklerin efendisi romanındaki Orta dünya’da kalmış bu zümrenin çok kötü bir özelliği bu. Ne yazarsa yazsın, ne çizerse çizsin, nasıl siyaset yaparsa yapsın gerçek düşüncesini saygısızca gün geliyor ifade ediyor. Onur Öymen’in Dersim konusundaki açıklamalarına gaf demişlerdi de ben “hayır” demiştim.  Hafızaları tazelemesi açısından hani şu meşhur “Dersim’de analar ağlamadı mı?” çıkışı. Oktay Ekşi’de gaf falan yapmadı. Şu anki iktidara Read the rest

Anayasa Sohbetleri 5:Yerel Yönetime devam »

[Agos’ta yayınlandı]

Küçük Neden Güzeldir

 Yerel yönetimi güçlendirmek neden iyidir? Teorik sözleri bir yana bırakıp bu ülkenin tarihinden bir örnekle anlatmaya çalışayım. Olayı daha önce bu yönden düşündüğünüzü hiç sanmıyorum. (Ankara’nın Doğusundaki Türkiye kitabımda Read the rest