RSS Feed for This Post

Türkiye’deki En Büyük Sistemli Hak İhlali:Başörtüsü Yasağı

Herhangi bir ülkede bir anket yapılsa ve “Hiçbir kanun olmadığı halde milyonlarca insanın eğitim hakkı, din ve vicdan hürriyeti, iş edinme hakkı engellenebilir mi?”  sorusu yöneltilse muhtemelen alınacak cevapların ezici çoğunluğu “Bu ne saçma bir soru, tabi ki hayır!” şeklinde olacaktır.Ancak burası Türkiye ve olan da tam olarak budur.Öyle ki cumhuriyetin kuruluş yıllarında erkeklerin sarık giymesi sebebiyle darağaçlarına gönderildiği tarihlerde dahi başörtüsü yasaklanmamıştır.Atatürk’ün 1 Ocak 1923’te İzmir’de Gümrük Binası’nda halkla yaptığı konuşma ise örnek olması hasebiyle oldukça önemlidir.

“Gerçekten memleketimizin bazı yerlerinde, en çok şehirlerimizde, giyiniş tarzımız, kıyafetimiz bizim olmaktan çıkmıştır. Şehirdeki kadınlarımızın giyinişlerinde iki şekil ortaya çıkıyor: Ya çok kapalı, ya da çok açık. Bunun her ikisi de şeriatın tavsiyesi, dinin dışındadır. Bizim dinimiz kadını her iki aşırılıktan da hariç tutmuştur. Şeriata uygun örtünme, kadınlar için güçlük vermeyecek, kadınların toplum hayatında, iktisadi hayatta, gündelik hayatta erkeklerle işbirliği etmesine engel olmayacak şekilde bulunacaktır. Bu basit şekil toplum hayatımızın ahlak ve usullerine de aykırı değildir.”

Devletin kuruluşundan beri resmi bir yasakla karşılaşmamış olmasına rağmen başörtüsüyle okumak veya kamu resmi görevlerinde bulunmak neredeyse hayal olmuştur.Nitekim ilk başörtülü öğrenciler 60’lı yıllarda eğitim almak için üniversitelerine devam ederken de facto olarak uygulanan yasağın soğuk yüzüyle karşılaşan ilk mağdurlar da olmuşlardır.28 Şubat döneminde iyice yaygınlaşan kanunsuz yasak mecliste dahi fiili müdahaleler ve psikolojik baskılarla uygulamaya konulmuştur.Başörtüsüyle meclise  girmeye cesaret eden tek milletvekili Merve Kavakçı’nın mecliste yaşlı başlı onlarca milletvekilinin ağızlarından tükürükler saçarak ve hiddetle masalara vurarak psikolojik baskı ve hatta tehdit yöntemleriyle yıldırılması trajik bir örnektir.İronik olan ise yasa yapmakla görevlendirilen ve halkın münevver temsilcileri oldukları varsayılan bu vekillerin kendilerinin yasaya uymamaları ve illegal olarak bir milletvekilinin milletvekilliğini engellemesiydi.

Yıllarca sistematik olarak uygulanan bu kanunsuz yasak sosyolojik olarak da birçok sonuca yol açmıştı.Bu sosyolojik duruma göre başörtülüler eğitim görme haklarından mahrumlardı, eğitim göremedikleri için bir etiket, titre sahibi olamıyorlardı, kamu kuruluşlarında çalışamıyorlardı.Onlara devletin öngördüğü sosyal statü ya temizlikçilik ya da ev hanımlığıydı.Öyle ki başörtülülerin haklarını yasal olarak savunmaları bile engellenmişti, başörtülüler milletvekili veya avukat,hakim, savcı da olamazlardı çünkü.Ortaya çıkan somut durum tam anlamıyla bir “kast sistemi”ydi.Bu durum ise görevinin ve yetkisinin gereğini yapmayanlarla görevini ve yetkisini aşıp alakasız olayları üstüne vazife bilenlerin ortak çalışmasıydı.

İllegal olan başörtüsü yasağı açık şekilde Yüksek Öğretim Kanunun ek 17. maddesinin “Kanunların yasaklamadığı her türlü kılık kıyafet serbesttir.” Hükmüne aykırı olduğu gibi hiçbir kanunda başörtüsünü yasaklayan hiçbir ibare yoktur ve Meclis İç Tüzüğünde de böyle bir ibare yoktur.Meclis İç Tüzüğünde yalnızca kadınların tayyör giymeleri belirtiliyor ve tayyör üzerine başörtüsü giyilemeyeceği gibi bir ifade yok.Ayrıca milletvekillerine Devlet Memurları Yönetmeliği uygulanamaz çünkü milletvekilleri memur değil milletin temsilcileridir, hak talebi olan insanların her türlü talebinin savunulması ve tartışılması için oluşturulmuş bir platformdur.Bu sebepten dolayı meclis çalışması farklı kurallara tabidir ve bu kurallar başörtüsünü yasaklamamaktadır.

Başörtüsü yasağı resmi olarak yalnızca Devlet Memurları Yönetmeliği’nde yer almaktadır.Kadın memurların başlarının açık ve saçlarının toplu veya düzgün taranmış olması ibaresiyle başörtüsü serbesti dışında bırakılmıştır ve bu da açık şekilde anayasaya aykırıdır.

Mevcut(1982) anayasamıza göre

Kanun önünde eşitlik

MADDE 10.- Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.

(Ek: 7.5.2004-5170/1 md.) Kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir. Devlet, bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür.

Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz.

Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadırlar.

Görüldüğü üzere anayasamıza göre eşitlik kanun önünde eşitlik olarak tanımlanmaktadır.Yani yasama organı yerine göre kanunla eşitsizlikler yaratabilir, çeşitli yasaklama ve kısıtlamalarda bulunabilir.Ancak zurnanın zırt dediği yer tam da burasıdır, yasama organı hiçbir şekilde ve durumda anayasaya aykırı yasa yapamaz.Bu yüzyılın başından beri hukuk algımıza yerleşmiş Kelsen’in normlar teorisinin ve sistemin işleyişinin en büyük kuralıdır.

 Anayasamıza göre;

 I. Temel hak ve hürriyetlerin niteliği

MADDE 12.- Herkes, kişiliğine bağlı, dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve hürriyetlere sahiptir.

Temel hak ve hürriyetler, kişinin topluma, ailesine ve diğer kişilere karşı ödev ve sorumluluklarını da ihtiva eder.

 II. Temel hak ve hürriyetlerin sınırlanması

MADDE 13.- (Değişik: 3.10.2001-4709/2 md.) Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz.

 Yani yasama organı anayasada sayılan ve bizzat anayasa tarafından koruma altına alınan “Temel Hak ve Özgürlükler” e aykırı veya kullanılmasını engelleyecek yasalar yapamaz.Temel hak ve özgürlükler arasında anayasanın 17. maddesine göre “Herkes yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir.” hükmü sayılmıştır.Bu hükme göre başörtülü vatandaşların eğitim görme, kendilerini maddi ve manevi olarak geliştirme ve altını çizerek söylemek gerekirse devlet kademelerinde de kendilerini geliştirme ve yükseltme hakları vardır.

Ayrıca anayasamızın 24’üncü maddesinde

“Herkes, vicdan, dinî inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir.

14 üncü madde hükümlerine aykırı olmamak şartıyla ibadet, dinî âyin ve törenler serbesttir.

Kimse, ibadete, dinî âyin ve törenlere katılmaya, dinî inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; dinî inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz.”

 denilmektedir.Ancak bu anayasanın hükmüne aykırı olarak başörtülü vatandaşlar değil kınanmak veya suçlanmak, direkt olarak mahkum edilmişlerdir.Eğitim hakları, iş edinme hakları, din ve vicdan hürriyetleri ellerinden alınmış ve temelde aslında insanca ve eşit yaşama hakları ellerinden alınarak devletin de facto olarak dayattığı bir kast sisteminin kurbanı olmuşlardır.Bu 82 anayasasının dar tuttuğu din ve vicdan hürriyeti anlayışında dahi başörtüsü yasağı ancak zorlama bir yorumla ortaya çıkmaktadır.Görüleceği üzere bu anayasa maddesinde vicdan, dini inanç ve kanaat hürriyeti açık şekilde tanınmışken ibadet hürriyeti ve din pratiği 14. madde şartlarına bağlanmıştır.14. maddedeki kavram içeriği belli olmayan sorunlu bir laiklik algısıyla yıllardır bu de facto illegal yasak savunulmaya çalışılmıştır.Ancak bu maddeyi bir dayanak olarak sunan yasakçı hukukçular Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine koyduğumuz imzayı ya unutuyorlar ya da kasıtlı olarak görmezden geliyorlar.

Avrupa İnsan Hakları sözleşmesinin 9. maddesinin 1. fıkrası “Herkes düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, din veya inanç değiştirme özgürlüğü ile tek başına veya topluca, açıkça veya özel tarzda ibadet, öğretim, uygulama ve ayin yapmak suretiyle dinini veya inancını açıklama özgürlüğünü de içerir.” demek suretiyle açık şekilde bir dinin inananının ibadet özgürlüğünü ve uygulamasını ve pratiğini de açık şekilde tanımıştır.Ve her hukukçu da bilir ki birçok ülke anayasasında olduğu gibi Türkiye Cumhuriyeti anayasasına göre milletlerarası antlaşmalar anayasa üstüdür ve bu antlaşmaların maddeleri anaysalardan üstün tutulur nitekim 82 anayasasının 90. maddesine göre

“Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. (Ek: 7.5.2004-5170/7 md.) Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.” denilmek suretiyle Avrupa İnsan Hakları sözleşmesi Anayasanın üstüne konulmuştur ve Anayasa Mahkemesi denetimine de kapatılmıştır.”

 Sonuç ve Çözüm

1-Başörtüsü yasağı kanunsuz şekilde uygulanan ve hiçbir dayanağı olmayan, imza attığımız uluslararası antlaşmaları ihlal eden, anayasaya aykırı olan açık bir hak ihlalidir.

 2-Başörtüsü takmak hakkı temel hak ve özgürlükler içerisinde sayılan din ve vicdan hürriyeti ve bunun pratiği içerisinde yer alır ve temel hak ve özgürlüklerin tanınması için toplumsal uzlaşma veya mutabakat aranmaz bu haklar sadece tanınır ve serbestisi için önlemler alınır.Örnek vermek gerekirse Amerika’da zencilerin hakları için Ku Klux Klancılardan mutabakat aranmamıştır; çünkü genelde mutabakat isteyen kesimler genelde hak ihlallerinin uygulayıcısı ve en büyük destekçileri olarak zaten çözümün önündeki en büyük engeldirler, bu kesimlerin istediklerini yapmak demek kuzuyu kurda teslim etmekle eş bir durumdur.

 3-Çözüm için anayasanın “Din ve Vicdan Hürriyeti” maddesi Avrupa İnsan Hakları sözleşmesinin 1. fıkrasında olduğu gibi düzenlenerek din inancı, ibadeti ve pratiğinin açık olarak temel hak olarak tanındığı şekilde düzenlenmelidir.Anayasada her türlü ayrmcılığın özellikle inanca dayalı ayrımcılığın yasak olduğu şeklinde bir madde oluşturulmalıdır.Bu madde aynı zamanda Alevilerin sorunlarına çözüm olabilir. Türk Ceza Kanunu düzeyinde “İnanca Dayalı Ayrımcılığın” cezai yaptırıma tabi tutulması sağlanmalıdır; çünkü ayrımcılık yapabilecek olan tek norm yasalardır.Kanunlar ve yönetmelikler düzeyinde ise Devlet Memurları Yönetmeliğinde kadınlar için yüzü göstermek kaydıyla başörtüsünü serbest bırakan bir yönetmelik maddesi eklenmelidir.Üniforma gerektiren meslekler için ayrıca yönetmelik maddelerinde başörtüsü rengi vs. belirlenebilir.YÖK ise yeni bir yönetmelikle aynı şekilde başörtüsünün serbest olduğunu deklare etmelidir.Üniversite rektörlerinin başlarına buyruk olarak illegal şekilde uyguladıkları bu yasağın açık şekilde yasalara, yönetmeliklere aykırı olduğu herkesin bilgisi dahiline sokulmalıdır ki bu hak ihlalleriyle karşılaşanlar haklarını arayabilsinler.

 4-Eğer anayasa değişikliği gerçekleşir de kamu denetçiliği kurumu yerleşirse hak ihlallerine maruz kalan vatandaşlar yasakları şikayet edebilirler.Ayrıca 1. derece mahkemelerinde dava açmak için her zaman için hakları var bu yasakları uygulayan kriminalleri her zaman dava edebilirler.

5-Sonuç olarak Türkiye’de sistemli bir şekilde uygulanan bu en büyük hak ihlalinin çözümü hakkaniyetli anlamda bir temel hak ve özgürlükleri hazmetmekle ve hukuk sistemi içerisine de sindirmekle beraber devlet tarafından anayasa ve yasalarla yukarıdan aşağıya ve vatandaşların kendi haklarını kendileri savunmaları suretiyle aşağıdan yukarıya olmak üzere 2 birbirini tamamlayan yolu vardır.

Trackback URL

  1. 4 Yorum

  2. Yazan:Cengiz Cebi Tarih: Ağu 30, 2010 | Reply

    Hiçbir kanun olmadığı halde…

    Kanun olmayabilir ama ferman var.

    Saltanatlarda kanundan önce ferman gelir.

    Öyle ki cumhuriyetin kuruluş yıllarında erkeklerin sarık giymesi sebebiyle darağaçlarına gönderildiği tarihlerde dahi başörtüsü yasaklanmamıştır.

    Olacak iş var, bir de olmayacak iş.

    Nitekim başörtüsü sokakta yine serbest.

    Atatürk’ün 1 Ocak 1923′te İzmir’de Gümrük Binası’nda halkla yaptığı konuşma ise örnek olması hasebiyle oldukça önemlidir.

    Bence bir örnek değildir.

    O günlerde ve sonrasında (saldırı başlayana kadar) muhtemelen başörtüsüyle ‘okumaya ve memur olmaya kalkışan’ kimseler yoktu.

    Dolayısıyla bu türden bir sorunun yaşanmamış olması normal.

    1960’larda başlayan saldırının temellerinin 1930’larda -ve hatta 1909’larda- bulunduğunu görmek bence çok kolay.

    Bunun önemi var mı?

    Doğrusu tutarlı olmak istiyorsak önemi var.

    Merve Kavakçı’nın mecliste yaşlı başlı onlarca milletvekilinin ağızlarından tükürükler saçarak ve hiddetle masalara vurarak psikolojik baskı ve hatta tehdit yöntemleriyle yıldırılması trajik bir örnektir.

    Halkımız bu ‘yaşlı başlı’ları beğenmiş, oraya göndermiş.

    Televizyondan izlerken ne de gurur duymuşlardır!

    Onlara devletin öngördüğü sosyal statü ya temizlikçilik ya da ev hanımlığıydı.

    Devlet?

    Devleti işgal etmiş hainler desek nasıl olur?

    Aradaki fark çook büyük.

    Sorun açık.

    Bir çete devleti kanser gibi sarmış.

    Başörtüsünün yaygınlaşması çete için tehlikeli bir şey.

    Çünkü başörtülü, oyunun farkında.

    Başörtüsü bir gösterge.

    “Görüyorum seni” diyor çeteye.

    “Ezeceğim başını” diyor.

    “İşini bitireceğim” diyor.

    Kendimizi ‘çete’nin yerine koyalım.

    Ruh halini anlarız.

  3. Yazan:Murat Soydan Tarih: Ağu 31, 2010 | Reply

    Anarşistlerin bir sözü vardr: devlet kendi şiddetine hukuk, bireyinkine ise suç adını verir. Durum ona çok yakın aslında.

    Cumhuriyetin kuruluş yıllarında Atatürk ve arkadaşlarının ortak düşüncesi, cumhuriyeti demokrasinin değil baskının koruyacağı yönündeydi. Yapmış olduğu konuşma bir anlam ifade etmiyor çünkü Atatürk telkini çok kullanan bir liderdi ve otoritesi için yalan söylemekten çekinmiyordu. 1923 anayasasında “laiklik” ilkesi dahi yok örneğin, ancak bu Atatürkün amacını örtmüyordu.

    Atatürk demokrasiye biat etmeyen bir önderdi. Ancak eleştirimizi yaparken bazı şeyleri de göz önünde bulundurmalıyız. Dönemin fermanlarıyla işgale destek veren sözde tasavvuf ehli dini liderleri halkın müslümanlığını kullanmaya çalıştı. Tıpkı bugün olduğu gibi o zaman da Allah(cc) a değil emperyalizme biat etmiş, mücadele olarak da nefislerini değil, sınıf mücadelesini gören sözde müslüman özde satılmış (başka bir isim bulamadım) kişiler, yalan ve hileli sözlerini “din” çarşafıyla örtmeye çalışıyorlardı.

    Atatürk bunu farkında olan bir liderdi, kurunun yanında yaş yanmadı mı? Bir çok masum tasavvuf ehli dergah Atatürkün bu temizliği sırasında öldürüldü. Bağımsız Türkiye mücadelesinin şehitleri olarak gördüğüm bu kişiler, bağımsız anadolu ruhunun adı okunmayan şehitleridir benim gözümde.

    Kemalizmin türbanla mücadelesi, aslında dinin emperyalist araç olarak kullanılmasıyla mücadeledir. Bu mücadele için yasakçı zihniyetten başka yollar bulunmalı, ancak o gün tam bağımsız Türkiye düşüne karşı emperyalistler lehine fetvalar verenlerin, bildiriler dağıtanların takipçisi satılmış tarikatlara karşı da gerçek müslüman anadolu duruşunun paralelinde kurulması gerek.

    Bunlardan bir tanesi geçen Tayyib Erdoğan ın çorum mitniginde çıktı karşıma. Erdoğan konuşmasında: “nasıl ki çorum bu topraklardan yetişmiş akşemsettin hazretleriyle, ebusuud efendi’yle, koyunbaba’yla, iskilipli atıf hoca’yla gurur duyuyorsa, bizler de çorum’la gurur duyuyoruz.” diyor.

    Ebu suud Yavuz Selim’in şehulislamı ‘alevilerin, canları, malları, namusları size helaldir’ diye fetva veren biri. Bunun islamdaki yeri ne? Sonra iskilipli gelen Yunan askerleri için “padişahımızın davetlisidir ona değil Mustafa Kemale düşman olan” diyen biri. Çorumlular bu insanın neyiyle gurur duysun?

    Türban sorunun çözümü bence gerçek müslümanların bilinçli ittifakının satılmış ve Allaha değil Amerikaya biat etmiş sahtekarlarla onurlu mücadelesinde yatıyor. Mücadele bu yöne çekilmedikçe burjuva içindeki taht kavgasının ezdiği ve kurunun yanında yanan yaşlardan ileri gidemeyecek üniversiteyi kazanan müslüman kızın durumu.

  4. Yazan:Umit Erdal Tarih: Eyl 1, 2010 | Reply

    @Murat Soydan

    Sonra iskilipli gelen Yunan askerleri için “padişahımızın davetlisidir ona değil Mustafa Kemale düşman olan” diyen biri.

    İskilipli Atıf Hoca’nın böyle bir söz söyleyeceğine ihtimal vermiyorum. Bu sözün güvenilir kaynağını gösterirseniz size inanırım. Ben internette biraz arama yaptım. Bir forumda İkdam Gazetesinin 26 Eylül 1919 tarihli neşrinden bir kanıt sunmuşlar. Ancak bu kanıt son derece yetersiz, zira bu yayına göre Said-i Kürdi de yukarıda bahsettiğiniz beyanatta bulunuyor. Said-i Kürdi, bildiğim kadarıyla Sait Nursi’dir. Sait Nursi tam tersine 1920’de Meclis tarafından Ankara’ya davet edilmiştir, İngilizlere karşı mücadeleyi destekleyen çalışmalarından ötürü.

    Dolayısıyla bu belge, bir kara propaganda belgesine benziyor. 1926 yılında İstiklal Mahkemesi tarafından İskilipli Atıf Hoca idam edilmiş. Muhtemelen, bu idamın halk nezdindeki tepkisini dindirmek için, Hocaya karşı bu türden bir iftira atılmış.

    Ebusuud Efendi’ye atfettiğiniz fetvanın da güvenilir bir kaynaktan kanıtını görmek isterdim. Zira savaş halinde dahi, masum insanların can hakkının muhafaza edildiğini İslam fıkhını en temel seviyede bilen insanlar bile bilir. Buna rağmen, şeyhülislam konumundaki bir kişinin bu hükümden habersizmiş gibi bir içtihadda bulunması, bana inandırıcı gelmiyor.

  5. Yazan:yusuf Tarih: Eyl 2, 2010 | Reply

    Ben bir fert olarak birini kaçırıp işkence yapsam bu suç olur 16 yıl
    Ben birinin başındaki örtü veya şapkayı alıp atsam bu suç olur 7 yıl
    Ben birini kaçırıp alı koysam haklı olsam dahi bu suç olur 24 yıl
    Ben başkalarının özgürlügüne kast eden bir fiil gerçekleştirsem bu suç olur 9 yıl
    Ben fikrimi beyan etsem bu suç olur 5-9 yıl
    Kısaca ne yapsam suç oluyor
    Devlet eliyle yapılan her şey kanunlar dogrultusunda oldugundan dolayı legal hale geliyor yasalar kimin yasası onuda bilmiyorum birileri çıkmışbenim adımayasa yapmış ulan benim kendi örf-adet-ananelerim yokmu kalkmışsın ithal yasa ile beniidare etmeye kalkıyorsun burası adeta MUZ cumhuriyyeti benim giyim kuşamım hangi yasa ile belirtiliyor ALMAN yasası isviçre modeli iyide benim onlarla ne benzerligim var ki ayrı bir cografyada ayrı bir kültürle yaşıyorum ama sizin keyfinize göre olmadıııııı
    Ben CUMHUR olarak sizin dayatmalarınıza boyun egmeyecegim ceza”mı hiiiççç önemli degil bu ülkenin zındanlarında SUÇSUZ olarak yıllarca yattım hesap günü size soracagım elbette suçsuzlugumunb cezasını
    en önemli olan bırakın insanlar özgür olmanın tadını çıkarsın şu AHİR zamanda karışmayın yeter artık yyyyeettteeeerrrrrrrrrrr…….

ÖNEMLİ

--------------------------------------------------------------------

Tüm yazı, yorum ve içerikten imza sahipleri sorumludur. Yayımlanmış olmaları, bu görüşlere katıldığımız anlamına gelmez.

Hakaret içerse dahi bütün yorumlar birer fikir eseridir. Ama bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, yorum kurallarına gözatın yine de.

Not: Sitenin ismini dert etmeyin, “derinlik” üzerine bayağı bir geyik yaptık, henüz söylenmemiş bir şey bulmanız oldukça zor :)

Editörle takışmayın, o da bir anne-babanın evlâdıdır, sabrının sınırı vardır. Siz haklı bile olsanız alttan alın, efendilik sizde kalsın.

Sitenin iç işleriyle ilgili yorum yapmayın, aklınıza takılan soruları iletişim kutusundan sorun, kol kırılsın, yen içinde kalsın.

Kendi nezaketinizi bize endekslemeyin, bizden daha nazik olarak bizi utandırın. Yanlış ve eksik şeylerden şikayet etmek yerine bilgi ve yeni bakış açısı sunarak tamamlayın, düzeltin, tevazu ile öğretin bize bildiklerinizi.

Bu kurallara başkasının uyup uymamasına aldırmayın, siz uyun. Bütün yorumları hızla onaylanan EN KIDEMLİ YORUMCULAR arasındaki nizamî yerinizi alın.

--------------------------------------------------------------------
  • Siz de fikrinizi belirtin