RSS Feed for This Post

Temizlik

 Etyen Mahçupyan

Yaşamak kirlenmektir… Kimse doğduğu andaki saflığında ve temizliğinde kalmıyor. Ne kadar dikkatli olsanız da haksızlık yapmamanın imkânsız olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Olayların çok yönlülüğü ve kaçınılmaz muğlâklığı ise ahlaki açıdan temiz kalmayı zorlaştırıyor, çünkü taraf olmak zorundasınız ve desteklediğiniz tarafın tamamen temiz olmadığını biliyorsunuz. Dolayısıyla yaşamak, hangi kirliliği niçin savunduğunuzla ilgili kendinizi tatmin edecek bir cevaba sahip olduğunuz oranda taşınabilir hale geliyor. Bunun çok yadırganacak bir tarafı da yok, çünkü bir parça samimiyete sahipseniz kendi kirliliğinizin de farkındasınız… Öte yandan temiz kalmak da yaşamamak demek. Temiz kalma kaygısı çoğu zaman insanı hayatın dışına çekiyor ama bunu kabullenmek o denli kolay olmuyor. Dolayısıyla bu ‘temiz’ insanlar kendileri gibi diğer ‘temizlerle’ birarada küçük komünler kurup, çevrelerindeki kirliliğin nasıl ‘yanlış’ olduğunu konuşuyorlar. Oysa ‘yanlış’ dedikleri şey tam da ‘insani’ olan şey ve bunu farketmemek çok zor…

Hiçbir insan kendi gözünde gayrı insani olmayı kaldıramaz. Bu nedenle ‘temizlik’ kaygısı taşıyan komünlerde, bizatihi temizliğin yeniden insani bir nitelik olarak tanımlanması gerekiyor. İdeolojilerin entelektüel dünyadaki temel işlevlerinden biri bu… İdeolojiler dünyanın nasıl olması gerektiğini söyleyen öğretiler olduğu ölçüde, adalet, özgürlük, eşitlik, kardeşlik gibi kavramları ve bu arada ‘insanı’ da kendilerine göre tanımlarlar. Başlangıçta hiçbir ideoloji temiz kalmayı önermez. Aksine hayatın içine girmeyi, onu bir biçimde değiştirmeyi teşvik eder. Diğer bir deyişle ideolojilerin varlık nedeni hangi tür kirliliğin peşinden gideceğimiz konusunda bizi aydınlatmalarıdır. Yaşananları etkileyebilen ideolojilerin kendileri de yaşarlar ve doğal olarak kirlenirler. Örneğin tutarsızlıkları bilerek taşırlar, ahlaksızlıkla aralarına koydukları mesafeyi kaybederler, adaletsizliklerin bir bölümünü görmezden gelirler ve çoğu zaman mağduriyetleri kendi anlayışları doğrultusunda bir hiyerarşiye oturturlar.

Yaşananları  etkileme gücünü kaybeden ideolojilerin takipçileri ise kendilerini yenik hissederler. Sanki başkaları gibi kirlenmek isteyip de kimsenin onun kirine önem vermediği bir çocuk gibi, evlerine kapanma eğilimi gösterirler. O andan itibaren kirlilik reddedilir, ideoloji artık sadece ‘temizliği’, temiz kalmayı önermeye başlar. Böylece doğanın kanunları bu ideolojik cemaati bir ‘entelektüel ölüm’ sürecine sokar. Hayattan dışlanmışlık ve yenilgi hissi, ‘temizlik’ teması etrafında yapay bir dünyada teselli aranmasına neden olur.

İşin ilginç yanı bazen bu hastalanma hali egemen sınıfın da başına gelebilir. Hatta büyük dönüşüm dönemlerinde küresel bir nitelik de alabilir. Bu durumun bariz tezahürlerinden biri insanlığı ideolojik olarak ikiye ayırmak ve kirlileri bir biçimde insandan saymamaktır. Gücü halen elinde tutuyor olmak bunu mümkün kılar… Böylece sadece temizlerden oluşan bir dünya varsayıp, kirliliği de onun ‘içinde’ yeniden tanımlar ve kendinizi kendi gözünüzde yeniden hayatın doğal parçası kılarsınız. Dışlanan kirliler ise insanlık dışı oldukları ölçüde meşru düşmanlara dönüşürler.

Ama hayatı  yapay çerçevelere uzun süre hapsetmek mümkün değildir… Gerçek kirlilere dokunmayan, onları görmeyenler eninde sonunda kendilerinin hayatın dışında kalmış olduklarını, birer zombiye dönüştüklerini idrak etmek durumunda kalırlar.

***

Laiklik modern dünyanın temizlik hallerinden biri… Bunun otoriter versiyonu ise bir çürüme ve yozlaşma. Ölümü bilen, onun yüküyle hesaplaşan insanın, bunun bilincini kamusal alanda yaşamamasını istemek aslında onu öldürmektir. Çünkü sözkonusu yük, yaşamayı anlamlı kılan şeyin ta kendisidir ve yapılan, yaşayamayanların yaşayabilenlere tahammül gösterememesidir. Bu gözlem, herkesin belirli bir dine bağlılık anlamında dindar olmasını gerektirmez. Ancak bu insani durumu görmeyen ideolojik yaklaşımların baştan hayatiyetini kaybetmiş olduğuna işaret eder.

Türkiye’de otoriter laiklik Cumhuriyet’in başından bu yana sahnede. Öyle ki bütün siyasi ideolojileri kuşatan bir meta ideoloji olarak işlevselleşmiş durumda. Geçenlerde televizyonda birileri Mavi Marmara gemisindekilere ve yapılan destek mitinglerine atıfla, bunun bir ‘sivil’ hareket olmadığını, çünkü topluluğun tekbir getirdiğini söylüyordu. Dindarlığın ‘sivilliğin’ dışında, yani kategorik olarak siyasi olduğunu söyleyen bu bakış ‘temizliğin’ basit örneklerinden biri. Sivilliğin ancak laiklikle olabileceğini ima ederken, laikliğe bir siyasi alan açmaya çalışıyor. Belki de dini siyasal alana itme isteğinin arkasında, bu ‘temiz’ insanların siyaseti etkileyememesi yatıyor… Ve belki aynı nedenle bu insanların bakışıyla topluluklar örneğin ‘tek yol devrim’ diye bağırdığında ‘sivil’ oluyorlar.

Bu ülkede devlete karşı görünürken devletçilik yapmak da ‘temizliğin’ görünümlerinden biri… Örneğin gemiler yola çıkmadan önce Türkiye’nin tedbir alması gerektiğini söyleyenler var. Bunlar sivilliği devletten ayrı düşünemeyen ‘temiz’ vatandaşlarımız. Ayrıca İsrail’in veri olarak alınmasını ve bizim ona uymamız gerektiğini önermiş oluyorlar. Böylece İsrail kirlileri dışarıda bırakan manevi sınırın koruyucusu olarak ortaya çıkarken, zulüm de dolaylı olarak ‘temizlik’ adına normalleştirilmiş oluyor.

   ***

Helen Thomas kıdemli Beyaz Saray gazetecilerinden biri. Geçenlerde “İsraillilerin Filistin’den çıkıp gitmesini, Almanya, Polonya ya da ABD’ye, nereden geldilerse oraya geri dönmeleri gerektiğini” söyledi. Beklendiği üzere çok büyük tepki aldı. Bu lafların ‘söylenemez’ olduğu vurgulandı… Zaman verip tüm eleştirileri okumaya çalıştım. Ancak ‘söylenemez’ bulunan bu sözlerin ‘niçin’ söylenemez olduğunu söyleyene rastlamadım.

Anlaşılan siyaseten doğru sözler değildi… Gerçeği yansıtsa da böyle konuşulmaması  gerektiği ima edildi. Çünkü bu sayede dünya kirlilikten arındırılmış gözüküyor, gerçekler karşısında üç maymunun oynanması modernlik fanusunun içindeki yapay entelektüel hayatı besliyordu.

Siyaseten doğruluk temizlikle kirlilik arasındaki sınırın koruyucularından biri. Aynen İsrail gibi… Ve her ikisi de hayata karşı ölümün savunusunu yapıp ‘temizlerin’ kendilerini iyi hissetmesini sağlıyor.

Trackback URL

  1. 2 Yorum

  2. Yazan:özlem Tarih: Haz 14, 2010 | Reply

    Etyen Bey Mavi Marmara’nın saldırıya uğradığı günlerde ve sonrasında bu konu ile ilgili 4 tane yazı yazdı. Hepsi birbirinden önemli yazılardı bence. Ama bu yazısını başka türlü sevdim.Ve çok önemli buldum.
    Gönlüne aklına sağlık.

  3. Yazan:Olcayto Tan Haskol Tarih: Haz 14, 2010 | Reply

    Paylaştığınız için sağolun. Çok güzel bir yazı yıkıcı muhalif enerjinin nedenlerini çok güzel özetlemiş.

ÖNEMLİ

--------------------------------------------------------------------

Tüm yazı, yorum ve içerikten imza sahipleri sorumludur. Yayımlanmış olmaları, bu görüşlere katıldığımız anlamına gelmez.

Hakaret içerse dahi bütün yorumlar birer fikir eseridir. Ama bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, yorum kurallarına gözatın yine de.

Not: Sitenin ismini dert etmeyin, “derinlik” üzerine bayağı bir geyik yaptık, henüz söylenmemiş bir şey bulmanız oldukça zor :)

Editörle takışmayın, o da bir anne-babanın evlâdıdır, sabrının sınırı vardır. Siz haklı bile olsanız alttan alın, efendilik sizde kalsın.

Sitenin iç işleriyle ilgili yorum yapmayın, aklınıza takılan soruları iletişim kutusundan sorun, kol kırılsın, yen içinde kalsın.

Kendi nezaketinizi bize endekslemeyin, bizden daha nazik olarak bizi utandırın. Yanlış ve eksik şeylerden şikayet etmek yerine bilgi ve yeni bakış açısı sunarak tamamlayın, düzeltin, tevazu ile öğretin bize bildiklerinizi.

Bu kurallara başkasının uyup uymamasına aldırmayın, siz uyun. Bütün yorumları hızla onaylanan EN KIDEMLİ YORUMCULAR arasındaki nizamî yerinizi alın.

--------------------------------------------------------------------
  • Siz de fikrinizi belirtin