RSS Feed for This Post

Çatışmanın Da Bir Teorisi Var…

Bu yazı fazla teorik olabilir… Ancak sinirlerimizin zorlandığı, acıların gün geçtikçe daha da acıttığı bir atmosferde bir an soluklanıp ne olduğunu anlama çabası olarak okunmalı bu yazı… Bu yüzden, hamasi ve nutuk kokan tartışmalardan kurtulmak için, “çatışma”nın ne olduğu ile ilgili temel teorik bilgiler belki bizlere yol göstermesi açısından faydalı olabilir…

Çatışma teorileri yabancı olduğumuz bir kavram… Dilimize çatışma teorileri ile ilgili ilk giren eser Derin Düşünce’de de tanıttığımız “Çatışmaları Aşarak Dönüştürmek” isimli çeviri eser. Tabii ki Türkçe yazılan bir eser ise şu an için mevcut değil…

Siyasal şiddet ile iç içe olmamıza rağmen çatışma teorilerinden (Vamık VOLKAN haricinde) bu kadar uzak kalmamız da aslında acı bir durum… Aslında bu acıyı yaşadığımızı, ancak yaşanmaması için bir şey yapmadığımızın göstergesi gibi… Aynı zamanda sorunlarımıza bilgi gözlüğü yerine at gözlüğü ile baktığımızın da açık bir örneğini teşkil ediyor…

Temel İnsani İhtiyaçlar Teorisi

Bu teorilere gelirsek… İlk karşımıza çıkan teori Temel İnsani İhtiyaçlar Teorisi (Basic Human Needs Theory)… Bu teoriye göre, insanlar arasında yaşanan çatışmaların temelinde insanın temel ihtiyaçlarının karşılanamaması yatmakta… Tabii ki bu temel ihtiyaçlar içerisine en başta yeme, içme, barınma gibi ihtiyaçlar girse de sadece bunlarla kısıtlı değil… Fiziksel ihtiyaçların yanı sıra güvenlik, tanınma (kimliğin tanınması denilebilir) gibi psikolojik ihtiyaçlar da bu kapsama dâhil edilebilir.

Temel İnsani İhtiyaçlar Teorisi aslında çok bilindik bir kavram… Ancak bu bilinme durumu biraz bilinçsizce… Bu sebeple de sürekli olarak çatışmanın taraflarınca istismar edilmekte…Mesela “Kardeşim bu ülkede parasını kazanıyor, aç değil açıkta değil daha ne diye Kürd’üz deyip duruyorlar?..” önermesi bu teorinin bilinçsizce dile getirilmesinin bir örneği… Ancak temel insani ihtiyaçların her zaman karşılanması tabi ki sorunsuz bir ilişkinin ortaya çıkacağı, çatışmaların çözüleceği anlamına gelmez… Hatta bu “ihtiyaçların” karşılanması da çatışmanın ortadan kalkması için engel teşkil edebilir… Sorunu sadece ihtiyaçların temininden ibaret görmek sorunun diğer kaynaklarının görülmemesine ve bir anlamda çözümü için kapının ve iletişimin kapanması anlamına gelebilir…

Düşman Sistem Teorisi

Konuyla ilgili bir diğer teori ise Düşman Sistem Teorisi(Enemy System Theory)… Bu teorinin en büyük katkı sağladığı alan mevcut çatışmaların makro ve mikro düzeyde incelenmesinde karşımıza çıkıyor. Düşman Sistem Teorisi’ne göre birey, ihtiyaçlarının karşılanması esnasında diğer bireyleri düşmanlar ve müttefikler olarak iki gruba ayırır. Mesela, kimlik temelli bir çatışmada bireyin ihtiyaçlarının (kimliklerinin) kazanımında kendisi ile aynı aidiyetlere sahip olan diğer bireyleri müttefikleri olarak belirler… Yine bu bireylerin kimliklerini elde etme konusunda “müttefiklerinin” “düşmanlarla” “mücadelede” yanlarında bulunması da muhtemeldir. Bu noktadan sonra artık birey kimlik mücadelesinde herkesi ve her şeyi siyah ve beyaz olarak algılamaya başlar… Bu algılama neticesinde siyahlar ve beyazlar daha da koyulaşmaya yani gruplar arasında derinlikler daha da artmaya başlar…

Zaten oluşacak şartlar da bu durumu destekler niteliktedir… Farklı etnik gruplar arasında yaşanan travmalar (savaşlar, baskılar…) iki açıdan birey üzerinde etki yapar… İlk olarak bireyin kendisinin böyle bir travmaya maruz kalması birinci etkidir. Aynı zamanda kendisinin ya da “müttefikinin” maruz kaldığı bir travma ikincil bir travmanın oluşmasına neden olur…

Mesela, birisinden dayak yediğiniz zaman doğal olarak karşınızdakine yönelik bir düşmanlık hissedersiniz… Bu noktada karşı tarafla aranızda en basit şekliyle “siyah-beyaz” ayrımını yapmış olursunuz… Eğer bu kavga devam ederse gittikçe bu düşmanlık derinleşmeye başlar. Bu kavganın derinleşmesinin tetikçisi siz ve karşınızdaki şahıs arasında yaşanan menfi gelişmeler olacaktır… Yani şahsın başka birisine yönelik şiddeti genellikle aranızdaki sorunların bir parçasını teşkil etmez ve sizi ilgilendirmez… Bu durum “çatışmanın” en masumane boyutunu teşkil eder…

Ancak durum bundan ibaret değil… Yine örnekle devam edelim… Diyarbakır Cezaevi’nde zamanında işkenceye (travma) uğrayan birisi işkence yapan ile kendisi arasında söylediğimiz “siyah-beyaz” ayrımını yapmaya başlar… Doğal olarak kendisine işkence yapana yönelik bir düşmanlık beslemeye başlar. Fakat bu düşmanlık bu noktada kalmaz… Bu travmanın sürekliliği ile birlikte işkence yapanın temsil ettiğine yönelik bir düşmanlık da oluşacaktır. Artık o travma sadece kendisinin değil, kimliğinin maruz kaldığı bir travmadır. Bu travmaya maruz bırakan ise işkence yapanın şahsı değil onun temsil ettiği devlettir. Artık çatışma soyut değerler arasında yaşanmaya başlanır. En net ifadeyle, “devlet Kürt kimliğine işkence yapmaktadır”… Bu noktadan sonra mevcut çatışmanın derinleşmesine yönelik tetikleyici unsurlar devreye girer… Bir Kürt’ün bir devlet görevlisi veya devletle ile yaşadığı her sorun Kürt’ün devletle sorunu yani “Kürt Sorunu” olarak anılmaya başlanır… İşte bu gün vardığımız nokta da burası… Sonuç olarak ise karşımızda gittikçe “sistemli bir düşmanlığa” dönüşen bir “çatışma” buluruz…

Yine bu çatışmaların derinleşmesinde taraflar “seçilmiş travmaları” (chosen traumas) kullanırlar. Her ne kadar bireyler bu seçilmiş travmalara maruz kalmasalar da sahip oldukları aidiyetler nedeniyle bu travmaların dolaylı mağdurları durumundadırlar… Mesela Mustafa MUĞLALI’nın 33 kişiyi kurşuna dizip öldürmesi ya da Erzincan Başbağlar Köyü’nde PKK’nın yaptığı katliam birer seçilmiş travmadır.

Bu konuya değinmişken şu hususu atlamamakta fayda var… Mesela Dağlıca Baskını, Aktütün Saldırısı ve son olarak Diyarbakır’da 13 askerin şehit edilmesi olmak üzere buna benzer toplumun vicdanında onarılması zor yaralar açan olaylar gerçek manada birer seçilmiş travma örnekleri… Şiddeti isteyen, şiddetten beslenenler için bu seçilmiş travmalar oldukça önem taşır. Çünkü bu travmalar meydana geldikçe mevcut çatışmanın daha da derinleşmesi sağlanır. Böyle bir ortam ekmek gibi, su gibi şiddetten beslenenler için önemli bir fırsat teşkil eder. Terörün, şiddetten ziyade psikolojik yönü öne çıkan bir çatışma olduğu göz önüne alınırsa şiddetin gerçek amacının “seçilmiş” yani sembolik yaralar açmak olduğu daha net anlaşılır.

Diğer taraftan seçilmiş travmaların neden hep çatışmanın çözümü için umutların arttığı dönemlerde yaşandığı sorusu da akla gelir ki, bu tespit ayrı bir yazı konusu teşkil eder…

Kaos Teorisi

Bir diğer teorimiz ise Kaos Teorisi… Kaos Teorisi aslında doğrudan çatışma çözümleri ile ilgili olarak ortaya atılmış bir teori değil bildiğiniz gibi… Ki Kaos Teorisi kuantum fiziğinden tutun da, kelebek etkisine kadar farklı şekillerde bilinen bir mevzu…

 Kaos teorisinin ortaya koyduğu en önemli önermelerden birisi evrenin lineer bir yapıya sahip olmadığı… Buna göre her şeyi “siyah” ve “beyaz” şeklinde sınıflandırmak yetersiz kalır. Sınıflandırmalar ve cevaplar “gri” ve grinin tonlarından oluşur. Ortada mevcut bir sistem vardır, ancak bu sistem kaotik bir yapıya sahiptir… Bu kaotik yapı da hiçbir zaman net ifadeler kullanmaz… Yani Schrödinger’in kedisi hem ölüdür, hem canlıdır…

Kaos teorisinin çatışma sistemleri (conflict systems) ile ilgisine gelirsek bu noktada kaos teorisindeki bazı önemli kavramlara başvurmamız gerekecek… Karşımıza çıkan ilk kavram geri besleme (feedback)… Kaotik bir yapı içerisindeki değişken (unstable) durumun ortaya çıkması o yapı içerisindeki unsurların fazlalılığı ve bu unsurların ortaya çıkması ile meydana gelir… Böylece kaosun sürekli bir karasızlık (instability) olduğu anlaşılmış olur… Konuyu somutlaştırırsak, mesela bir çatışmanın sebebinin “kültürel kimliğin tanınmaması” olarak algılanması ve buna çözüm aranması “zayıf” kaotik olan basit bir problem şeklinde görülebilir. Ancak aynı çatışma içerisinde yapısal bir şiddet de barındırıyorsa bu çatışma durumu daha “güçlü” bir kaotik yapı haline gelir. İşte bu noktada hem kültürel kimlik problemi, hem de yapısal şiddet sorunu kaotik yapının meydana gelmesine neden olan “geri besleme”lerdir…

Bir diğer önemli kavram ise fraktallarFraktal düzensiz ayrıntılar ya da desenler giderek küçülen ölçeklerde yinelenmesi ve tümüyle soyut nesnelerde sonsuza kadar sürebilmesi demek… Ya da tam tersine her parçanın her bir parçası büyütüldüğünde, yine cismin bütününe benzemesi…. Benzer şekilde örneklendirirsek, bireyler arasında yaşanan çatışmadan devletlerarasında yaşanan çatışmalara kadar aslında hepsi benzer çatışmaların farklı boyutlardaki tezahürüdür diyebiliriz(bkz: Galtung Diyagonali Penceresinden Kürt Sorunu)… Bu sorunlar aynı fraktallar gibi mikro boyuttan makro boyuta kadar birbirine benzeyen sorunların birer örneğini teşkil eder… Mesela Kürt bir öğrencinin öğretmeniyle yaşadığı sorun mikro boyutta iken, aynı sorunun makro boyuta tezahürü Kürtlerin eğitim ve kültür konusundaki sorunları olarak karşımıza çıkar…

 Bir diğer kavram ise faz uzayı (phase space)… Faz uzayı, içinde tüm olası durumların temsil edildiği uzay şeklinde ifade edilebilir. Bir faz uzayında her sistem değişkeni çok boyutlu uzayda bir eksen olarak gösterilir. Sistemin olası her durumu içinse sistem değişkenlerinin sahip olduğu çok boyutlu uzayda bir nokta mevcuttur. Bu işaretli noktanın temsili sistemin durumunun zamana göre ilerlemesiyle benzerdir.

Evet, çatışmalar ve sorunlar makro ve mikro boyutta birbirinin tezahürü olarak okunabilir… Ama aynı zamanda bu sorunların çözüleceği bir “evrende” her sorunun kendine ait çözümünün bulunabileceği farklı bir faz uzayı bulunduğunu da göz önüne almak gerek… Yani her sorun kendi özelinde bir çözüme sahip olduğu gibi, tüm bu çözümler kaotik yapının ortaya koyduğu bir düzenin de içindedirler…

Toparlarsak… Bireyler arasındaki ilişkiden tutun, toplumlar arası ilişkilere kadar her boyutta belirli dinamikler, değişkenler mevcut… Bu dinamiklerin basit yapılara sahip olması davranışların da (biz burada “çözüm” olarak ele alıyoruz) basit olması anlamına gelmez… Ama aynı zamanda karmaşık olması basit çözümlere sahip olmayacağı manasını da içermez… Ancak her halükarda ortada birçok “geri besleme”nin bulunabileceği kaotik bir yapı var…

Ayrıca bu sorunların makro ve mikro boyutta birbirinin tezahürünü teşkil eden fraktallardan meydana geldiğini de akıl da tutalım… Aslında bu durum kaotik yapının bir düzensizlik arz etmediğinin aslında bir düzen olduğunun göstergesi… Yani çatışma da her ne kadar kaotik yapıya sahip olsa da kendi içerisinde çözümü teşkil edecek bir “düzene” sahip diyebiliriz…

İşte çözümün bulunduğu kaotik düzeni de faz uzayı meydana getiriyor… Her sorunun “nev’i şahsına münhasır” olduğu ama aynı zamanda her birisinin çözümünün bulunduğu bir “uzayın” bulunduğu bir kaotik düzen…

Kısacası, bir an soluklanıp geriye baktığımız da asıl meselenin bu sorunları çözümünden de önce sorunların tespiti olduğu görülüyor… Sorun ne olursa olsun, adı ne konulursa konulsun temel ihtiyaçların belirlenemediği; dostun ve düşmanın, çözüm isteyenin ve istemeyenin tam manada ayrılmadığı; sorunların ve çözümlerinin nasıl bir “evrene” sahip olduğunun idrak edilemediği bir ortamda çözüm aramak beyhude olacak gibi…  

Bu yüzden, BDP’nin ayrılmayı tehdit olarak kullandığı bir yerde, Başbakan’ın “Kürt Sorunu değil Kürt vatandaşlarımızın sorunları vardır” diyorsa demek ki sorunlar net olarak tespit edilememiştir. Yine BDP’nin dile getirdiği sorunlarla bölgede yapılan bilimsel çalışmalar uyuşmuyorsa sorunun temsilcisi olduğunu iddia edenlerin temsilcilik meşruiyeti de rahatlıkla sorgulanabilir…

Sonuç yerine, muhtemelen sizlerin de dikkatini çektiği sandığım iki teori arasındaki ilginç ilişkiye vurgu yapalım… Düşman Sistem Teorisi’ne göre mevcut çatışmanın siyah beyaz olarak algılanması çatışmayı daha da derinleştirirken, Kaos Teorisi aynı gerçeği farklı bir pencereden bakarak,  çatışmanın çözümünün siyah ve beyaz alanlarda değil “gri” alanlarda aranması gerektiğini ifade ediyor…

Bunu da hatırlatmadan geçmeyelim…

Not: Bu yazı ağırlıklı olarak “Violent Conflict in Northern Ireland:Complex Life at the Edge of Chaos” başlıklı makaleden faydalanarak hazırlanmıştır.

  

 

 

… Bu konu ilginizi çekiyorsa…

Türkiye bölünür mü?

“Bebek katili! Vatan haini!…” PKK terörünü lanetliyoruz ama devlet eliyle işlenen suçlara karşı daha bir toleranslıyız.  “Kürtler ve Türkler kardeştir” diyenlerin kaçı “sen benim kardeşimsin”  demeyi biliyor Zaza, Sorani, Kurmanci dillerinde? Ülkemizin terör sorunu ne PKK ne de Kürt kimliğiyle sınırlanamayacak kadar dallandı, budaklandı. Bazı temel soruları yeniden masaya yatırmak gerekiyor: (*) Kürtler ne istiyor? (*)  İspanya ve Kanada etnik ayrılıkçılıkla nasıl mücadele etti? (*) PKK ile mücadelede ne gibi hatalar yapıldı? (*) İslâm ne kadar birleştirici olabilir? Töre cinayetlerinden Kuzey Irak’a terörle ilgili bir çok konuyu ele aldığımız 267 sayfalık bu kitabı ilginize sunuyoruz. Buradan indirin.

 

Türk milliyetçiliği birleştirir mi yoksa parçalar mı?

 İllâ ki bir tutkal/çimento mu gerekiyor? Milliyetçilik tutkalı adil ve müreffeh bir düzene alternatif olabilir mi? Adaletin, hukukun hâkim olmadığı ortamlarda Türklerin kardeşliği ne işe yarar? Belki de Türk Milliyetçiliği diğer milliyetçilikler gibi yok olmaya mahkûm bir söylem. Çünkü var olmak için “ötekine” ihtiyacı var. Ötekileştireceği bir grup bulamazsa kendi içinden “zayıf” bir zümreyi günah keçisi olarak seçiyor. Kürtler, Hıristiyanlar, Eşcinseller, solcular…150 sayfalık bu kitapta Türk Milliyetçiliğini sorguluyoruz. Müslüman ve milliyetçi olunabilir mi? Türkiye’ye faydaları ve zararları nelerdir? Milliyetçiliğin geçmişi ve geleceği, siyasete, barışa, adalete etkisiyle. Buradan indirin. 

 

Türkiye’nin Ulus-Devlet Sorunu

Devlet gibi soğuk ve katı bir yapı bizimle olan ilişkisini hukuk yerine ırkımıza ya da inançlarımıza göre düzenleyebilir mi? GERÇEK hayatı son derecede dinamik ve renkli biz “insanların”. Birden fazla şehre, mahalleye, gruba, klübe, cemaate, etnik köke, şirkete, mesleğe, gelir grubuna ait olabiliriz ve bu aidiyet hayatımız boyunca değişebilir. Oysa devletimiz hâlâ başörtüsüyle uğraşıyor, kimi devlet memurları “ne mutlu Türk’üm” demeyenleri iç düşman ilân ediyor, Sünnî İslâm derslerini zorla herkese okutuyor… Bizim paramızla, bizim iyiliğimiz için(!) bize rağmen… Kürt sorunu, başörtüsü sorunu, Hıristiyan azınlıklar sorunu… Bizleri sadece “insan” olarak göremeyen devletimizin halkıyla bir sorunu var. Türkiye’nin “sorunlarının” kaynağı sakın ulus-devlet modeli olmasın? 80 sayfalık bu kitap Kurtuluş savaşı’ndan sonra Türkiye’ye giydirilmiş olan deli gömleğine işaret ediyor.  Ne mutlu “insanım” diyene! Kitabı buradan indirin.

Trackback URL

ÖNEMLİ

--------------------------------------------------------------------

Tüm yazı, yorum ve içerikten imza sahipleri sorumludur. Yayımlanmış olmaları, bu görüşlere katıldığımız anlamına gelmez.

Hakaret içerse dahi bütün yorumlar birer fikir eseridir. Ama bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, yorum kurallarına gözatın yine de.

Not: Sitenin ismini dert etmeyin, “derinlik” üzerine bayağı bir geyik yaptık, henüz söylenmemiş bir şey bulmanız oldukça zor :)

Editörle takışmayın, o da bir anne-babanın evlâdıdır, sabrının sınırı vardır. Siz haklı bile olsanız alttan alın, efendilik sizde kalsın.

Sitenin iç işleriyle ilgili yorum yapmayın, aklınıza takılan soruları iletişim kutusundan sorun, kol kırılsın, yen içinde kalsın.

Kendi nezaketinizi bize endekslemeyin, bizden daha nazik olarak bizi utandırın. Yanlış ve eksik şeylerden şikayet etmek yerine bilgi ve yeni bakış açısı sunarak tamamlayın, düzeltin, tevazu ile öğretin bize bildiklerinizi.

Bu kurallara başkasının uyup uymamasına aldırmayın, siz uyun. Bütün yorumları hızla onaylanan EN KIDEMLİ YORUMCULAR arasındaki nizamî yerinizi alın.

--------------------------------------------------------------------
  • Siz de fikrinizi belirtin