RSS Feed for This Post

Romanda Kahramanlar/Kişiler

İnsan romanı oluşturan en önemli öğedir hatta romanın ortaya çıkış nedenidir hatta hayvanların kahraman olduğu romanlarda bile (George Orwell/ Hayvan Çiftliği, Herman Melville/ Moby Dick, Abbas Sayar/ Yılkı Atı, Kafka/ Değişim…) anlatılan alegorik ve ironik bir dille insandır. Çünkü “kurmaca dünyada cereyan eden olayların, beşeri bir ortamda gerçekleştiğini göstermek için romancı, istediği kişiyi, istediği kimlikte devreye sokabilir. Tercih onundur ve o, insandan hayvana, eşyadan kavrama kadar birçok öğeyi fail/eyleyen konumuna çıkarabilir. Romancıların bu konuda genel ve baskın tercihi, doğal olarak insandır. Romanda kahraman dediğimizde karşımız tip ve karakter tanımları çıkar, yani romanın kimi anlattığı değil, anlattığını/insanı nasıl yarattığı ve nasıl ifade ettiği sorunu karşımıza çıkar.”[1]

Roman kişileriyle gerçek insanlar arsındaki ilişki hangi düzeydedir? Forster, “Eğer bir roman kişisi tıpatıp Kraliçe Victoria’ya benziyorsa, o zaman bu kişi gerçekten Kraliçe Victoria, o roman ya da romanın o kişiyle ilgili bütün bölümleri de bir anı kitabıdır. Anı kitabı tarihtir, kanıtlara dayanır. Roman ise, kanır artı (X) ya da kanıt eksi (X) üstüne kurulur; buradaki (X) bilinmeyeni yazarın kişiliğidir ve kanıtların etkisi durmadan değiştirir, kimi zaman büsbütün bir şeye dönüştürür.”diyerek, romancının amacının Kraliçe Victoria hakkında bilinebilecek şeylerden daha çoğunu anlatmak yani tarihteki Victoria olmayan bir kişi yaratmak olduğunu söyleyerek roman kişisi ile gerçek kişi arasındaki ayrımı belirler ve şunları ekler: ” Roman kişileri soydaşları olan gerçek insanlardan daha kaypak, ele avuca gelmez kimselerdir. Yüzlerce değişik romancının zihninden doğup birbirlerine ters düşen yöntemlerle yaratıldıkları için haklarında genellemeler yapmaktan kaçınmalıyız. Ancak gene de bu konuda birkaç söz söyleyebiliriz. Roman kişileri birden doğarlar, ölme süreleri uzatılabilir, az yerler, az uyurlar, yorulup usanmadan başkalarıyla ilişki içindedirler. En önemlisi, roman kişilerini gerçek insanlardan daha yakından tanıyabiliriz. Çünkü roman kişilerini yaratan da, anlatan da aynı kimsedir.”[2] Gerçek hayatta bir insanı çözmek çok zor hatta imkânsızken “Roman kahramanları asıl yaşamdakinden daha kolay anlaşılır kimselerdir.” ve romancı “daha başa çıkılabilir bir insan soyu yaratır… Roman kişileri gel deyince uysalca gelirler; ama aslında başkaldırma duygusuyla doludurlar, Çünkü pek çok bakımdan gerçek insanlara benzerler. Kendi başlarına buyruk olmaya çalışır, bu yüzden de ikide bir romanın temel amacına ters düşen davranışlarda bulunurlar. Yazarın elinden kurtulur, denetim dışına çıkarlar. Romancının yarattığı dünyanın insanları olmakla birlikte çoğunlukla o dünya ile uyum içinde değildirler. Kendilerine tam bir özgürlük verilecek olursa, tekmeyi basıp romanı parça parça ederler, çok sıkı denetim altında tutulacak olularsa, ölüp giderek öç alır(cansızlaşır), kitabı içten içe çürüterek yok ederler.”[3]

Roman kahramanını yazar mı yaratır, romancı kahramanı üzerinde sonsuz yetkiye sahip midir ya da roman kahramanı kendi kişiliğini yaratabilir mi? Uzayıp gider bu sorular. Cevaplar da değişiktir, kimi yazarlar kahramanlarının özgür olduğunu kimileri de olmadıklarını savunur ki kahramanlar özgür olsalar bile tıpkı gerçek bir insanı etkileyen çevre, zaman, olaylar… gibi sınırlandırmalara tabidir ve bunlar da kahramanı sınırlayan öğelerdir. “Yapıtın bütünlüğünü bozmamak koşuluyla roman kişilerinin özgürlüğü düşünülebilir. Ancak bu özgürlüğün sınırını geniş ölçüde romancının insana ve yaşama bakış açısını belirler. İnsanı kavrayış, algılayış, somut ilişkiler içinde yansıtış, gücü belirler.”[4] Mehmet tekin’in bu konudaki görüşü ise çok daha farklıdır, o “Bir hikâyeci veya romancının, anlatıyı sürükleyecek kişiyi, anlatının niteliğine uygun olarak çizmesine, ona beşeri bir yapı kazandırarak canlandırmasına karakterizasyon denir. Romancı, bu işlemi gerçekleştirirken, canlandırmak istediği kişiyi, ait olduğu cinsin özelliklerini dikkate alarak çizer, ona bedensel ve ruhsal bir yapı kazandırır. Sanıldığı gibi o, yaratmaz; karakterize eder.”[5]

Roman kişilerinin tip ve karakter olarak tanımına gelirsek Forster tip’i yalınkat kişi/flat, karakter’i ise yuvarlak kişi/round olarak tanımladığı görülür. “Roman kişilerini yalınkat kişiler, yuvarlak kişiler diye ikiye ayırabiliriz. Yalınkat kişilere 17.yy da Humour adı verilirdi. Bunlara kimi zaman tip, kimi zaman karikatür de denilmektedir… Katıksız biçimiyle yalınkat roman kişisi tek bir nitelik ya da düşünceden oluşur. Yapısına birden çok nitelik girdi mi kenarlardan kıvrılarak yuvarlaklaşmaya başlar. Gerçek yalınkat kişilerin her biri tek bir cümleyle dile getirilebilir… Yalınkat kişilerin bir büyük yararı, romanda ne zaman ortaya çıksalar kolayca tanımlanabilmeleridir. Bir kez okuyucuya tanıtıldılar mı, bir daha tanıtılmaları gerekmez. Hiçbir zaman yazarın denetiminden çıkmazlar… Yalınkat roman kişilerinin ikinci yararı, okuyucunun bunları sonradan kolayca anımsayabilmesidir. Olayların etkisiyle değişmediklerinden, okuyucunun aklında değişmez bir biçimde yer ederler. İçinde yer aldıkları romanlar unutulsa bile onlar yaşamaya devam ederler. Bu biçimde tanımlanan roman yöntemi elbette gerçek yaşam öyküleri için kötü bir yöntemdir. Çünkü hiçbir insan basit değildir… Tek yanlı yalınkat kişiler yaratmak, çok yönlü yuvarlak kişiler yaratmak kadar büyük bir başarı değildir. Yalınkat kişiler arasında en iyileri güldürücü olanlarıdır.” [6] Charles Dickens’in David Copperfield ile Pip gibi kahramanları flat tipe örnek olarak verilebilir.

Yuvarlak kişiler ise “her gördüğümüzde bize değişik tatlar verebiliyorlar. Konuşmalarında tastamam kaynaşabilip, görünürde herhangi bir çaba harcamadan birbirlerinin içlerini ortaya dökebiliyorlar. Bu kişiler hiçbir zaman önceden tasarlanmış bir rolü oynamıyorlar… Yuvarlak kişiler olay örgüsünün dayattığı bütün zorlukları sırtlayabilecek güçtedirler. Bir roman kişisinin çok yönlü olup olmadığını anlamak için inandırıcı bir biçimde bizi şaşırtıyor mu, şaşırtmıyor mu ona bakarız. Eğer hiç şaşırtmıyorsa yalınkattır. Şaşırtabiliyor da inandırıcı olamıyorsa yuvarlaklık taşıyan yalınkat kişidir. Çok yönlü kişi yaşamın (roman içinde yaşamın hesaba kitaba uymayan değişkenliğine sahiptir.” [7] Bu tek boyutluluktan çok boyutlu yapıya geçiş ise modern romanın bireyi esas alan yapısından sonra gerçekleşmiş, realistlerin bireye yaklaşımları ile de kişiler “hâkim bir eğilimin (tutkunun, aşkın, kinin vs.) somut bir örneği yahut gölgesinde silik bir şahsiyet” olmaktan kurtularak “olayların içinde ve hayata daha yakın”[8] olmuşlardır. Dostoyevski’nin bütün kahramanları, Marcel Proust’un Guermantes Düşesi ve Saint Loup’u, Flaubert’in Madame Bovary’si round karakterlerden bazılarıdır.

Romanda tip sorunu üzerine Hilmi Yavuz değişik bir yaklaşım önererek tip’e dayalı roman nedir sorusunu sorar ve bu soruyu açmak için tip’in verilmiş ya da yaşanmış’lığına ilişkin bir ayrımdan bahseder. Verilmiş tip roman içindeki bütün durum ve edimlerle önceden belirlenmiş bir konumu olan tipi yani belirli insansal yönsemenin abartılmış bir biçimde ortaya konmasıdır. Örnek olarak Yavuz, Goriot Baba’yı onun abartılmış insansal yönsemesi (kızlarına karşı duyduğu aşırı sevgi) verilir. Yaşanmış tip ise Batı romanında bir geçiştir ve Batı’nın felsefe düşüncesindeki dönüşümünün sonucudur. Fransa’da felsefi düşünce, objektif idealizmden sezgici idealizme dönüşürken tip sorunu da dönüşüme uğramış, tipler gözlemlediğimiz ölçüde çizgisel verilmiş tipler olmaktan çıkarak, belirli bir insansal yönsemenin son kertesine kadar gidecekmiş gibi görünürken, buraya varmadığı, bir yerlerde takıldığı, giderek tersine dönüşümler gösterdiği bir kavrayışla karşımıza çıkarlar. Yani biz Goriot Baba’nın başına ne gelirse gelsin kızlarına duyduğu sevgiyi devam ettireceğini bilir ve olay daha yaşanmadan kaçınılmaz olarak yaşanacak bireysel tarihi öngörürüz, Goriot Baba’nın kızlarına duyduğu sevginin herhangi bir kesintiye uğraması onu Goriot baba olmaktan çıkaracaktır çünkü. Bu da şu problemi doğuruyor. Goriot Baba gibi verilmiş tip’lerin daha başından hangi doğrultuda davranacağını, karşı karşıya kaldığı durumlarda yapacağı seçmeyi, onun abartılmış insansal yönsemesinin belirlediği bir romanda karşımıza çıkan gerçeklik-sahihlik sorununu. Goriot Baba’yı tip olarak gerçeklik düzleminde kavrarken, sahihlik düzleminde kavrayamayız. İnsandaki öz sadece onun tek bir özelliğine (kızlarına sevgi duymak) indirgenemez, indirgense bile bu özellik insanda son kertede belirleyici olmaz. Bu dönüşüm, tipleme açısından Sartre’da düğümlenmektedir, çünkü Sartre’da tip sorunu bütünüyle ortadan kalkmaktadır. Sartre, insanın kendi özünü sürekli olarak yeniden kurduğunu ve bu sürekli değişim içinde, verilmiş tip şöyle dursun, yaşanmış tip bile söz konusu olmadığını düşünmektedir. Sartre’ın romanlarının tiplerden değil, karakterlerden oluşması da buna bağlıdır.[9]

Romanda bir kahraman, fictif dünyadaki yerini alır ve roman içinde, hem objektif bir eleman, hem aksiyonun faili, hem de yazarın sözcüsü olabilir. Roman içinde yer alan her kahramanın kendi yerinde ayrı bir önemi vardır. Yazar toplumdan bir kesit vermek istediğinde kalabalık bir sahne düzenlemeyi tercih ederler.

“Bir eserde birbirine zıt veya hedefe yönelik güçlerin oyununa roman aksiyonu” denir ve bu aksiyonlar altı grupta incelenir.

“1.Baş Kahraman: Oyun kurucu denilen başkahraman ilk dinamik adımı oluşturur. E.Sauric bu kahramana “Tematik Güç” der.

2- Hasım Kahraman: Çatışma olabilmesi için böyle bir kahramana ihtiyaç duyulur.

3-İstenilen veya istenilmeyen obje: Bu obje, hedeflenen amacın kendisini ya da korkuya sebep olan objenin kendisini gösterir.

4-Verici Kahraman: Var olan problem karşısında hakem rolünü üstlenen kahraman. Bazen o derece olaylara etki eder ki baş kahramanla karıştırılır. Kimi zaman da  uzun süre pasif kalır.

5-Alıcı Kahraman: Baş kahramanın kendinden fazla değer verdiği onlar için gayret sarf ettiği kişiler vardır.

6-Yardımcı Kahraman: Yazarın amacına ulaşmak için başkasından yardım aldığı görülebilir. Bu her zaman kişi olmayabilir. Kahraman tipinin her zaman (bu altı tip için dahil) kişi olamayacağı bilinmelidir.”[10]

Bu kadro Şerif Aktaş’ta “asıl kahraman veya birinci derecedeki kahraman; hasım veya karşı güç; arzu edilen ve korku duyulan nesne; yönlendirici; alıcı; yardımcı”[11] olarak verilmektedir. Örnek olarak da Hüsn ü Aşk mesnevisi üzerinden Hüsn ve Aşk, asıl kahraman; Hayret, hasım güç; kalp diyarındaki kimya, arzu edilen korku duyulan nesneyi; Suhan, yönlendiriciyi; Halide Edip’in Handan’ındaki Hüsnü Paşa, alıcı; yine Handan romanındaki Neriman ve Hüsn ü Aşk’taki Gayret, yardımcı olarak karşımıza çıkarlar.

Kahramanların kişilikleri sadece anlatıcı kişi aracılığıyla değil, roman kahramanının kendi kendisini tanıtmasıyla, roman kahramanının romandaki diğer kahramanlar tarafından tanıtılmasıyla ya da bu üç özelliğin bir arada kullanılmasıyla da okuyucuya sunulabilir. Bir başka teknik de mektup ya da anı yöntemiyle de kahramanın tanıtılmasıdır. Bu teknikler de, o kahramanı farklı bakış açılarından tanımamıza ve o kahramanın farklı yönlerini görmemize olanak sağlar. Bu tekniği mekân tasvirinde de kullanan yazar ayrıca, “kahramanların insan vasıflarını taşıdıkları ortaya çıksın diye yazar bir takım engellerden faydalanır, kişi bu engellerle mücadele edip onlara göğüs gerdiği sürece kendini tanır…. Kimi romanlarda ‘engeller, güçlükler’ kahramana başarı kazandırmaz ona bunların insanın iradesi dışında olduğu mesajını verir.”[12] Bu da yaratılan kurmaca dünyanın gerçekliği konusunda bizi romanın dünyasına daha da yaklaştırır. Roman kahramanlarının anlatımında nesneler de etkileyici bir rol üstlenebilirler. “Nesnelerin roman kahramanlarıyla bütünleştiği, onların ayrılmaz bir parçası, olduğu da görülebilir… Nesneler, kahramanların psikolojik tahlillerine göre tasvir edilir, mecazlı olarak ifade edilebilir… Kahramanın ruh haline dokunulmadan tasvir yoluyla onun duygu yönü yansıtılabilir. Manzara tasvirleri, başkahramanın şuuraltına ışık tutar.[13] Romanlarda “kahramanlara bağlı olarak gösterilen imajlar bizim nazarımızda psikolojik bir dünya oluşturmasının yanında metafizik bir dünya da oluşturabilir.[14]

Romanda yer alan kişiler bir sistemle karşımıza çıkarlar ve hepsinin romanda bir görevi olur ve bu kişiler romandaki konumlarına göre başkişi veya dekoratif konumda karşımıza çıkar. Başkişi, “eserdeki değişme sürecini yaşayan, ilgi merkezi olan ve yapıyı oluşturan bütün unsurların merkezi olan”[15] kişidir. Romanın başkişisi, “bir kahraman olmak zorunda değildir. Beğenmediğimiz yanlarıyla daha fazla dikkati çeken ve hiç sempatik bulmadığımız biri bile olabilir. O hayallerin kaygan zemininden gerçeğin katı zeminine düşen ve orada hem kendi gerçeğini, hem de içinde yaşadığı toplumun sosyal gerçeklerini- bu gerçeklerle barışsın veya barışmasın- bulan kişidir.[16] Emma Bovary tasvip etmediğimiz davranışlarıyla çok da sevilen ya da ahlaki yönüyle doğruyu temsil eden bir başkişi olarak karşımıza çıkmaz ama onu etkili kılan da bu yönüdür, insana kendisini sorgulatan ve “aynı durumda olsaydım ben de böyle olur muydum” sorgulamasını birebir yaşatan bir kahramandır.

Roman kahramanlarının analizi nasıl olmalıdır? Bourneur-Quellet, Cl. Bremond’un kahramanlarla ilgili dağılımından bahseder roman kahramanlarını şöyle gruplar:

“Her hikâye ile ilgili olarak temel fonksiyonları, patients (hikâyede değiştirici veya koruyucu yöntemler) ve agent (bu yöntemlerin müteşebbisleri) diye iki ana gruba ayrılır. Agent ve patient’ların yönlendirdiği rollerin genel olarak incelenmesi, etkilenen veya etkileyici çeşitli aksiyon tipleri içerisinde spesifik agent gruplarını ortaya çıkarır. Bunlar da daha karakteristik alt gruplara ayrılır. Böylece “etkileyici”, “değiştirici” ve “muhafazakâr” olarak ortaya çıkan üç grup agent, kendi içinde bölünmelere devam eder.

Değiştirici grup “yapıcı-yıkıcı”,

muhafazakâr grup “koruyucu-kırıcı” diye gruplara ayrılır;

etkileyici grup, patient kişinin akıl derecesine göre ” bilgi verici- sır tutucu”, zihni etkinliklere göre “hedonique-pragmatique” veya “ethique” gibi farklı sebeplere bağlı çiftler oluşturur: Buna bağlı olarak ” zorlayıcı -yasaklayıcı”,  “aldatıcı- huzur bozan” , “Öğütleyici-öğütlemeyici” gibi gruplar ortaya çıkar.”[17]

Böylece karakterleri, karakterlerin birbiriyle ilişkisini analiz etmek mümkün olur. Yine ilişkiler sınıflaması yaparak “kronolojik sıraya bağlı ilişkilere bağımsız ilişkiler; aralarında fiziki veya mantıki yönden yakınlık bulunan aynı türden ilişkilere bağımlı ilişkiler; sebep-sonuç ilişkisine, yani vasıta-engel çiftine ayrı bir tip”[18] olarak bakılarak roller sisteminden hareketle olay ve aksiyonlardan oluşan bir hikâyeyi kodlamak mümkün olur.

Roman tarihi içerisinde kahramanın fonksiyonu önemli değişiklikler göstermiştir. XVIII. yüzyılda bireyci felsefe ve düşüncenin gelişimiyle, psikoloji biliminin bu yüzyıldan itibaren kabul görüp gelişmesiyle birey romanın içine girmiş, romanın da önem kazanmasıyla birlikte roman kahramanı üzerinde düşünülen, sorgulanan, eleştirilen bir olgu olarak karşımıza çıkmıştır. Başlangıçta roman öncesi dönemin yazılı anlatımlarında, özellikle “Romans ve Destanlarda tanrı, yarı tanrı kahramanlar varken ve bu türleri okutan ciddi sebeplerken, Romanda kahramanlar normalin biraz üstünde yaratıcı, yetenekli kimselerin yanında normal olan insan prototipleri veya cüce, sakat, aptal karakterlerde olabilirler. Normal insanın boyutlarını aşan bir karakter romana değil ancak romansa konu olabilir. Böyle bir ayrımı yapmış olmak, bizi romanı tanıtmaktan ziyade bir tanıma doğru yönlendirir. Çünkü tartışmasız bir şekilde roman sayılan eserlerdeki bazı karakterlerin mitik boyutlarını tayin etmek güçtür. Karamazov Kardeşler’ deki Zossima Baba, buna örnek gösterilebilir.[19]

XIX. yüzyılda romanın en popüler tür olması, bu türün “klâsik dönemini idrak ettiği bu yüzyılda zihinlerde derin izler bırakan unutulmaz figürlerini, kahramanlarını yaratır. Bu bağlamda, XIX. yüzyılın romanı, kelimenin tam anlamıyla ‘birey’ eksenli romandır.”[20] Ancak XIX. yüzyılda, roman kahramanlarının sayısı bir hayli düşer. Ortaya çıkan kahramanlar tipik kahramanlardır ve bu kahramanlarda “sosyal bir sınıfın, bir mesleğin, kuvvetli bir duygunun bütün vasıfları”[21] toplanır. “Etkisiz, basit, hemen hemen anonim bir kahraman anlayışı gelişirken, kahramanların şuuruna açılan yolu bize doğrudan göstermesi bakımından, roman türü kendi içinde kapanma eğilimi gösterir.” Romandaki her şey, yani “kahramanlar, konular, olaylar, durumlar, yine bu âlemde bulunan bir şuur tarafından idrak edilmiş”[22]tir, bu da romandaki içe kapanma eğiliminin nedenidir. Zamanla anonim kahramanın yerini bireysel kahraman alır. Özellikle realistlerin çalışmalarıyla kişiler tek boyutluluktan sıyrılıp çok boyutlu bir yapıya kavuşurlar. Kahraman artık saf bir şuurun temsilcisi sayıldığı için ‘gramatikal şahsın’ yerini 1940’lardan itibaren Yeni Roman’da ‘kahraman’ alır ve Jean Ricadou’nun düşüncesinde de ortaya çıkan “artık romanın bir maceranın yazılması değil de, bir yazının macerası” olduğu görüşü ile artık sosyal bir grup veya bir roman kahramanının gelişimi söz konusu değildir, ama bir metnin meydana gelişi ve şahıs zamirleriyle anılan kahramanlardaki değişiklikler söz konusudur.[23] Kahramanın bir ismi bile yoktur artık, artık zamirlerle ifade edilen, geçmişini yitirmiş, kendine ait her şeyi elinden alınmış bir figür olarak ortalıkta dolaşan bir varlıktır kahraman. Oysa tüm anlatılarda bu durum böyle değildir, hâlâ Yeni Roman’a karşı çıkan yazarlar vardır, yani kendi özellikleriyle olayların içinde, ismiyle dünyamıza dalan, iyi-kötü özellikleriyle benimsediğimiz ya da nefret ettiğimiz kahramanlar edebiyat dünyamızı süslemektedir.

 

 

 


 

[1] Mehmet Tekin, Roman Sanatı, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2002, s.71.

[2] E. M Forster. Roman Sanatı, çev. Ünal Aytür, Adam Yayınları, İstanbul, 1985, s.95.

[3]E. M Forster. Roman Sanatı, çev. Ünal Aytür, Adam Yayınları, İstanbul, 1985, s.104-107.

[4] Emin Özdemir, Yazınsal Türler, Ümit Yayıncılık, 1994, s.248.

[5] Mehmet Tekin, Roman Sanatı, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2002, s.78.

[6] E. M Forster. Roman Sanatı, çev. Ünal Aytür, Adam Yayınları, İstanbul, 1985, s.108-113.

[7]E. M Forster. Roman Sanatı, çev. Ünal Aytür, Adam Yayınları, İstanbul, 1985, s.116-119.

[8] Mehmet Tekin, Roman Sanatı, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2002, s.74.

[9] Hilmi Yavuz, Yazın Üzerine, Bağlam Yayınları, İstanbul, 1987, s.33-39.

[10] Roland Bourneur ve Real Quellet, Roman Dünyası ve İncelemesi, çev. Hüseyin Gümüş,  Kültür Bakanlığı Yayınları:1085, Tercüme Eserler Dizisi, Ankara, 1989, s:152-155.

[11] Şerif Aktaş, Roman Sanatı ve Roman İncelemesine Giriş, Birlik Yayınları, Ankara, 1984, s.135-136.

[12] Roland Bourneur ve Real Quellet, Roman Dünyası ve İncelemesi, çev. Hüseyin Gümüş,  Kültür Bakanlığı Yayınları:1085, Tercüme Eserler Dizisi, Ankara, 1989, s.143-144.

[13]Roland Bourneur ve Real Quellet, Roman Dünyası ve İncelemesi, çev. Hüseyin Gümüş,  Kültür Bakanlığı Yayınları:1085, Tercüme Eserler Dizisi, Ankara, 1989, s.147-148.

[14] Roland Bourneur ve Real Quellet, Roman Dünyası ve İncelemesi, çev. Hüseyin Gümüş,  Kültür Bakanlığı Yayınları:1085, Tercüme Eserler Dizisi, Ankara, 1989, s.149.

[15] Norman Freidman, “Romanda Yapı Şekiller”, Philip Stevick, Roman Teorisi, çev. Sevim Kantarcıoğlu, Gazi Üniversitesi Yayınları, Ankara, 1988,  s.144.

[16] Maurice Z. Shroder, “Edebi Bir Çeşit Olarak Roman”, Stevick Philip, Roman Teorisi, çev. Sevim Kantarcıoğlu, Gazi Üniversitesi Yayınları, Ankara, 1988,  s.25.

[17] Roland Bourneur ve Real Quellet, Roman Dünyası ve İncelemesi, çev. Hüseyin Gümüş,  Kültür Bakanlığı Yayınları:1085, Tercüme Eserler Dizisi, Ankara, 1989, s.156.

[18] Roland Bourneur ve Real Quellet, Roman Dünyası ve İncelemesi, çev. Hüseyin Gümüş,  Kültür Bakanlığı Yayınları:1085, Tercüme Eserler Dizisi, Ankara, 1989, s.156.

[19] Philip Stevick, Roman Teorisi, çev. Sevim Kantarcıoğlu, Gazi Üniversitesi Yayınları, Ankara, 1988,  s.6.

[20] Mehmet Tekin, Roman Sanatı, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2002, s.72.

[21] Roland Bourneur ve Real Quellet, Roman Dünyası ve İncelemesi, çev. Hüseyin Gümüş,  Kültür Bakanlığı Yayınları:1085, Tercüme Eserler Dizisi, Ankara, 1989, s.197.

[22] Roland Bourneur ve Real Quellet, Roman Dünyası ve İncelemesi, çev. Hüseyin Gümüş,  Kültür Bakanlığı Yayınları:1085, Tercüme Eserler Dizisi, Ankara, 1989, s.197.

[23] Roland Bourneur ve Real Quellet, Roman Dünyası ve İncelemesi, çev. Hüseyin Gümüş,  Kültür Bakanlığı Yayınları:1085, Tercüme Eserler Dizisi, Ankara, 1989, s.198.

 

Abant İzzet Baysal Üniversitesi Öğretim Üyesi Mustafa Ayyıldız’la ortak yayındır

Trackback URL

  1. 1 Yorum

  2. Yazan:2568 Tarih: May 21, 2013 | Reply

    çok güzel bir siteymiş, bravo!

ÖNEMLİ

--------------------------------------------------------------------

Tüm yazı, yorum ve içerikten imza sahipleri sorumludur. Yayımlanmış olmaları, bu görüşlere katıldığımız anlamına gelmez.

Hakaret içerse dahi bütün yorumlar birer fikir eseridir. Ama bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, yorum kurallarına gözatın yine de.

Not: Sitenin ismini dert etmeyin, “derinlik” üzerine bayağı bir geyik yaptık, henüz söylenmemiş bir şey bulmanız oldukça zor :)

Editörle takışmayın, o da bir anne-babanın evlâdıdır, sabrının sınırı vardır. Siz haklı bile olsanız alttan alın, efendilik sizde kalsın.

Sitenin iç işleriyle ilgili yorum yapmayın, aklınıza takılan soruları iletişim kutusundan sorun, kol kırılsın, yen içinde kalsın.

Kendi nezaketinizi bize endekslemeyin, bizden daha nazik olarak bizi utandırın. Yanlış ve eksik şeylerden şikayet etmek yerine bilgi ve yeni bakış açısı sunarak tamamlayın, düzeltin, tevazu ile öğretin bize bildiklerinizi.

Bu kurallara başkasının uyup uymamasına aldırmayın, siz uyun. Bütün yorumları hızla onaylanan EN KIDEMLİ YORUMCULAR arasındaki nizamî yerinizi alın.

--------------------------------------------------------------------
  • Siz de fikrinizi belirtin