RSS Feed for This Post

Albert Camus, Yabancı (L’Étranger)

  (Romanın orijinal adı: L’Étranger)[1]

“Anam ölmüş bugün. Belki de dün, bilmiyorum.”

Albert Camus’nun[2] yazdığı, 1942’de Fransa’da basılan, Saçma’yı(absurd) anlatırken tam da onun karşısında konumlanmış bir roman olan Yabancı’nın başlangıcı böyledir. Giriş cümlesiyle okur olarak donakalırsınız ve başına geleni, herhangi, sıradan, önemsiz bir olay gibi anlatan kahramanın cümlelerini okumaya devam edersiniz:

“İhtiyarlar Yurdundan bir telgraf aldım: ‘Anneniz vefat etti. Yarın kaldırılacak. Saygılar.’ Bundan bir şey anlaşılmıyor. Belki de dündü…”

“Anam/Annem/Anne/Valide…ölmüş bugün.” Vedat Günyol çevirisinde “Anam” geçse de, kimi çevirilerde diğer şekillerde de karşımıza çıkmaktadır bu cümle. Fransızca orjinali şu şekildedir: “Aujourd’hui, maman est morte. Ou peut-être hier, je ne sais pas. J’ai reçu un télégramme de l’asile : “Mère décédée. Enterrement demain. Sentiments distingués.” Cela ne veut rien dire. C’était peut-être hier…” [3]

İlk cümleyle doğrudan sunulan “yabancılaşma”, hayatta karşımıza çıkan her şeyin “saçma”lığı ve Meursault’un hayatının, bir başkasının ölümüne karşı hissettiği duygu/duygusuzluk yüzünden, ummadığı bir noktaya gelmesidir işlenen konu. Meursault’un annesi ölmüştür ve onun ölümünü duyduğunda endişe ettiği şey, ölümün kendisi değil, bu durumdan hoşnut görünmeyen patronunun öbür gün yas elbisesini giydiğinde, başsağlığı dilememesinden pişman olacağı ve böylece annesinin ölümünü ispatlamış olacağıdır. Meursault İhtiyarlar Yurduna giderken her türlü ayrıntıyı, havanın sıcaklığını, benzin kokusunu, sızıp kalışını, karşılaştığı insanların görünüşlerini… tüm netliğiyle betimlemesi, soğuk kanlılığı, bundan öte kayıtsızlığı, yaşanan şeyin/ölümün günlük hayatın sıradan parçalarından biri gibi anlatması, sevgiyi ve ayrılığı sadece alışkanlıklara bağlaması, bencilliğine mantıklı nedenler bulması, tüm bu ölüm/cenaze merasimi esnasında ölümle yüzleşmesi gerekirken ölümden başka her türlü detayı hafızasında taşıyabilmesi ile farklı bir karakter olarak karşımıza çıkar. İlk cümle bizi sarsar ama Meursault’u tanımaya başladıkça ondan uzaklaşmaya başlarız.

İhtiyarlar Yurdu’nda kapıcıyla yaptığı diyalog dikkate değer bir gerçeği vurgular. Kapıcının kendisini yurttaki ihtiyarlardan biri kabul etmemesi ve onlardan, “ötekiler” ya da “ihtiyarlar” diye bahsetmesi. Meursault burada şunları düşünür: ” Oysa, onların bazıları kendinden daha yaşlı değildi. Ama, ne de olsa aynı şey sayılmazdı. Kendisi kapıcıydı ve bir bakıma, onlar üstünde birtakım haklara sahipti.” Hayatın her alanında bir ötekileştirme, aslında kendini yüceltme/üstün kılma fikri ile mevcuttur ve yazar; bu cümlelerle okura üstün olma fikrinin ötekileştirmeyi doğurduğunu söylerken,  Meursault’un bu durumu sadece tuhaf olarak karşılaması ve başka bir tepki vermemesi ile Meursault’un karakteri hakkında bize daha çok bilgi verir.

Romandaki leitmotiv, Meursault’un “…bence bir” cümlesidir. Birçok cümlenin ardından gelen bu sözcüklerle Meursault’un hayatında bir şeyin olsa da olur, olmasa da olur şeklinde yaşanmasına tanıklık edilir. Tamamen tepkisizdir, edilgendir, hayatı uzaktan seyreder.

Annesinin cenazesinde ilginç bir deneyim yaşar Meursault. Görüntüler nettir ama sesler yoktur ve gerçeklik algısında bir bulanıklık yaşar, oradakilerin varlığına pek inanamaz ama fiziksel kaygıları yine baskın çıkar ve dışarıdaki dünyadan çok kendi yorgunluğuna, belinin ağrısına odaklanır, daha sonra da tüm detaylarıyla cenaze işlemlerini ve merasimini anlatır. Ve dönüş yolunda istediği tek şey; Meursault’un ifadeleriyle,  kendini yatağına atıp on iki saat uyuyacağını düşündüğü zamanki sevinç’tir yani kendi yaşamına dönme arzusudur.

Döndüğünün ertesi günü denize gitmiş, Marie ile yüzmüş, filme gitmiş, onunla eğlenmiş, kendi dünyasında kendi rutinlerini gerçekleştirmiş, annesini gömmüş ve yine her şey eski tas eski hamam hayatına döneceği düşüncesiyle bir Pazar gününü daha harcamıştır. Marie ile ilişkisi tuhaf ama doğaldır. Maire’nin beni seviyor musun sorusuna: “Bu anlamsız bir şey, ama sanırım sevmiyorum.” diyerek cevap verir ya da bir duyguyu yaşarken, “kendimi mutlu hisseder gibi oldum.” diyerek hiçbir duyguyu tam anlamıyla hissetmeyen, ya “sanan” ya da “hisseder gibi olan” ama o duyguyu yaşamayan bir karakter olduğunu fark ederiz. Herhalde Marie’yi sevmiyordur ama Marie isterse onunla evlenebilir, evlilik ciddi bir şey değildir çünkü; ya da insan bir silahla ateş edebilir de edemez de, ikisi de birdir. Bir yere gidebilir de gitmeyebilir de… her şeye karşı tepkisi budur : “…bence bir…” Hiçbir şey ciddi değildir bu hayatta.

Sonra bir adam öldürür, hiçbir şey hissetmeden, nedeni de gökte kendisini terleten ve rahatsızlık veren güneştir. Tutuklanır, hapse atılır, kendisini bir oyunda gibi hisseder, birini kendi elleriyle öldürdüğünü elini birine uzatırken hatırlar, avukatına herkes gibi olduğunu tembellikten söylemez, sorgu yargıcının ona sorduğu ciddi sorulara değil de onun siz‘den sen‘e geçerek hitap etmesine takılır, pişmanlıktan çok bir çeşit sıkıntı yaşar, hapisteyken ilk başlarda zorlansa da bunu da aşmanın yolunu bulur. Buradaki kayda değer en değerli fikir, cezalandırmanın felsefesini algılamış olmasıdır: Yoksun bırakma. Kimseye kötülüğü dokunmayan herhangi bir şeyi bile yapmaktan yoksun bırakma.

Zaman kavramında da sorgulama yaşar Meursault ve gün, hem uzun hem kısa olabilirken, hücresinde geçirdiği beş ay kendisine “yaşanan aynı gün” gibi gelir. Adliye sarayına geldiğinde ve mahkeme süreci başladığında kendisine gösterilen aşırı ilgiye şaşırır, gazeteler aracılığıyla kendi suçunun gündemde daha iyi şeyler olmadığı için gazetede haber olacağını öğrenir, mahkeme esnasında tüm olay gelir ve Meursault’un annesinin cenazesindeki davranışlarına dayanır ve o, ilk defa suçlu olduğunu anlar. Ve Meursault bir adamı öldürmekten çok, anasını gömdüğü için idama mahkum edilir. Tüm bu süreçte Meursault olayları sadece izler, edilgendir, tek kelime edemez. Söylemek ister ama söyleyebilecek tek şeyi yoktur. Aslında bu mahkeme esnasında savcının kullandığı şu ifadeler romanın olduğu kadar bizlerin de sorgulaması gereken bir sorundur:

“Hele, bu adamda rastlanan türde bir kalpsizlik, toplumu içine sürükleyecek bir uçurum halini alırsa!”

Aslında cezalandırılan cinayet değil, Meursault’un duygusuzluğudur. Tüm bu duygusuzluk cezalandırılırken,  Meursault’un avukatının Meursault konuşuyormuş gibi, ben’li ifadeler kullanması, Meursault’un uzak tutulması, hiçe sayılması dikkati çeker. Meursault dışında kalanların baştan sona kadar aynı noktaya takılması -annesinin ölümüne verdiği tepkiye/tepkisizliğe- ve onu, işlediği cinayet için değil de sırf bu yüzden suçlu bulması biz okurları da olayların akışına romandaki bir karakter gibi dahil eder. Onu yargılayanlardan biri de biz oluruz. Bu mahkeme esnasında avukatın söylediği sözler üzerine de ne yaptığımızın farkına varır ve tüm bu saçma mahkeme esnasında ilk defa haklı bir eleştiri ile karşılaşırız:

“Bu adamı anasını gömdü diye mi, yoksa birini öldürdü diye mi suçlandırıyoruz, anlayalım!”. Okur olarak şöyle yanıt veririz: …bence bir (!)[4]

Fransız ulusu adına, bir meydanda Meursault’un başı kesilecektir. Fransız ulusu adına. Ölen kişi için değil. Yapılan hata yüzünden değil. Fransız ulusu adına. Yazar, bu tutkusuz, hissiz, edilgen adamı, kendisi dışında kalan her şeyi önemsizleştiren, absürdleştiren, onları hiçleştiren, gibi yaşayan bu adamı Fransız ulusu adına ölüme mahkum eder.  Makine, kurallar ya da toplum Meursault’u cezalandırır ve Meursault ilk defa önemli olan şeyi keşfeder: Ölüm cezası.

Ölümle yüzleşen Meursault, ölümle hesaplaşır:

“Ama herkes bilir ki, hayat yaşamaya değmez. Aslına bakarsanız, insan ha otuzunda ölmüş ha yetmişinde, pek önemli değildi. Çünkü, her iki halde de, pek doğal ki, başka erkekler de, başka kadınlar da yaşayacaklardı, hem de binlerce yıl. Sözün kısası, hiçbir şey böylesine açık değildi…”

Her şeyden emindir, isteklerinden, yaşadığından, ölümden… Tanrı’yı uzağına atmıştır. Papazla konuşurken ve kendi haklılığını ispatlamaya çalışırken ilk defa gibi olmayan, “tam” bir his yaşar: Öfke. Bu öfkeyi dindirdiğinde geriye hiçbir duygu kalmaz; ölümü kabullendiğinde, eski kayıtsızlığına, mutluluğuna geri döner, çünkü umut etmekten vazgeçer.

Roman bize yabancılaşmayı anlatır, saçmayı anlatır, toplumu uzağına itmiş bir adamı anlatır(toplumun uzağına ittiği bir adamı değil ki bu bir seçimdir) ve bu seçimi yüzünden toplum tarafından cezalandırılan bir adamı anlatır. Saçma kavramını/duygusunu işleyen felsefesinin temeline insan ve yaşam sevgisi yerleştiren ve yaşamın yaşanmaya değer olduğu sonucuna ulaşmış bir yazar olarak Camus, sanki Meursault’un her şeyin anlamsız olduğunu özetleyen son anlarındaki düşüncelerine bir cevap verir ve saçma kavramını/duygusunu aşmak için şunları önerir:

“Saçma, yalnızca bir çıkış noktası sayılabilir. Ne olursa olsun, her şeyin anlamsız olduğu, her şeyden umudu  kesmek düşüncesiyle kalamaz insan. Çünkü her şeyin anlamsız olduğunu söylediğimiz anda bile anlamlı bir şey söylemiş oluyoruz. Dünyanın hiçbir anlamı olmadığını söylemek, her çeşit  değer yargısını ortadan kaldırmak demektir. Ama yaşamak bile kendiliğinden bir değer yargısıdır. Ölmeye yanaşmadığı sürece, insan yaşamayı seçiyor demektir. O zaman da, görece de olsa, yaşamaya bir değer verilmesi söz konusudur.”[5]

Özetle Camus, her şeyin anlamsız olduğunu söyleyen bir karakter yaratarak aslında bunu söylemenin/yazmanın bile bir anlamı olduğunu, yani anlamsızlığın olmadığını söylemektedir. Bu yüzden de Yabancı -üslubundaki akıcılık, sadelik, asla göze batmayan ve ilginç bir şekilde akıcılığını koruyan betimlemeleri, kahraman anlatıcı bakış açısı ile farklı bir karakterin dünyasını daha rahat izleyebilme, kısa ama içinde hayat, ölüm, ötekileştirme, toplum, adalet, öldürme, sevgi, alışkanlık, cezalandırma… kavramlarına ışık tutması gibi artılarının yanında- sadece bu yönüyle bile okunması gerekli romanlar arasındaki yerini almaktadır.

Sadece giriş cümlesi bile okunması için yeterli merak uyandırmıyor mu?

 “Anam ölmüş bugün. Belki de dün, bilmiyorum.”

Almak için

 

 

 


 

[1] Albert Camus, Yabancı, Çeviri: Vedat Günyol, Can Yayınları, 16.Basım, 2004, İstanbul.

Romanın özeti: Mersault  Cezayir’ de yaşayan annesi huzur evinde yaşayan bir gençtir. Devlet dairesinde küçük bir memurdur. Marie adında sevmediğini sandığı ama vakit geçirdiği bir sevgilisi vardır. Annesinin ölümüyle işinden izin alarak Marengo’ya cenazeye gider. Annesinin ölümüne tepkisiz kalır hatta bu güzel günü kırlarda geçiremediği için hayıflanır. Cenazeden sonra evine döner ve hafta sonunu  Marie ile geçirir.
Mersault oturduğu binada yaşayanlar arasından Raymond Sintes’le arkadaş olur ve onun kendisini aldatan kız arkadaşına ders vermesine yardım eder. Raymond’la sevgilisinin kavgası yüzünden polis odaya gelir ve Mersault, arkadaşının haklılığı yönünde şahitlik yapar. Raymond; Mersault ve Marie’yi bir arkadaşının sahildeki küçük bir sayfiye evine davet eder. Sahilde gezerlerken iki Arap’la kavga ederler ve  Raymond bıçaklanır. Akşama doğru iki Arapla yeniden karşılaşırlar ve Raymond tabancasıyla onları öldürmeyi önerir. Mersault, Raymond’dan  tabancasını alır. Arapların kaçmaları üzerine olayın kapandığını sanarlar. Mersault, sahilde gezinirken bu Araplardan birini yerde otururken  görür. Mersault kendisine gölgeli bir yer bulmak için, Arap’a doğru yürür. Arap hemen bıçağını çeker, Mersault sıcağın etkisi ve bıçağın ışık yansımasının gözlerini kamaştırmasıyla  ansızın tabancasını çeker ve Arap’ı öldürür. Mersault tutuklanır ve avukat ile savcı ile yaptığı konuşmalarda olaylar cinayetten daha çok annesinin ölümüne gösterdiği tepkiye/tepkisizliğe dayanır. Bu olay mahkemede de karşısına çıkar ve ahlaki çöküşün kanıtı olarak, bu çöküntünün topluma yayılmaması için giyotinle öldürülmesine karar verilir. Son günlerinde hapishane papazı tarafından ziyaret edilen Mersault Tanrı’yı reddeder ve yaptığı her şeyde haklı olduğunu iddia eder. Yaşadığı büyük öfkenin ardından rahatlar ve eski mutluluğuna yeniden kavuştuğunu hisseder.

[2] 1957’de Nobel Edebiyat ödülünü alan, Cezayir doğumlu Fransız bir yazar.

 

[3] “… Bugün anneciğim (maman) ölmüş. Belki de dün, bilmiyorum. Huzurevinden bir telgraf aldım: Anne (mère) öldü. Yarın defnediliyor. Saygılar.” Çeviri: Mehmet Yılmaz.

[4] Burada Tariz (söz sanatı)yapılmıştır.

[5] Albert Camus, Başkaldıran İnsan, s.19, Çev. T. Yücel, Kuzey yy. 1985.

 

… Bu makale ilginizi çektiyse…

Sanat karanlıkta çakılmış bir kibrittir…

 ”…Neden bir natürmorta iştahla bakmıyoruz? Tersine ressam “yiyecek-gıda” elmayı silmiş, elmanın elmalığı ortaya çıkmış. Gerçek bir elmaya bakarken göremeyeceğimiz bir şeyi gösteriyor bize sanatçı. İlk harfi büyük yazılmak üzere Elma’yı keşfediyoruz bütün orjinalliği, tekilliği ile…” 

Bu kitapta Derin Düşünce yazarları sanatı ve sanat eserlerini sorguluyor. Toplumdaki yeri, siyasî, etik ve felsefî yönüyle… Denemelerin yanı sıra son dönemde öne çıkan, ekranları, kitap raflarını dolduran eserlere (veya ürünlere?) dair eleştiriler de bulacaksınız. Buradan indirin.

 

Derin Göz

 

Sanat’a bakmak için çeşitli yapıtlardan, ressamlardan istifade ettik: Cézanne, Degas, Morisot,  Monet, Pissarro, Sisley, Renoir, Guillaumin, Manet, Caillebotte, Edward Hopper, William Turner,Francisco Goya, Paul Delaroche, Rogier van der Weyden, Andrea Mantegna , Cornelis Escher , William Degouve de Nuncques.

Peki ya baktığımızı görmek, gördüğümüzü anlamak? Güzel’i sorgulamak için çağ ve coğrafya ayırmadık, aklımızı uyaracak hikmetli sözlere açtık kapımızı: Mevlânâ Hazretleri, Gazalî Hazretleri, Lao-Tzû, Albert Camus, Guy de Maupassant, Seneca,  Kant, Hegel, Eflatun, Plotinus, Bergson, Maslow, …

 (Buradan indirebilirsiniz)

 Baudolino (Umberto Eco)  Suzan Başarslan

Yazınsal bir yapıt, “basit bir obje değil, çok yönlü anlam ve ilişkilerle tabakalaşmış bir niteliğin çok yönlü organizasyonudur.”* Bu organizasyonun incelemesi de kendisi kadar zor bir organizasyonu gerektirir ki, bu yüzden bir yapıtın incelemesi adına günümüze değin, birçok kuram ve inceleme yöntemi geliştirilmiştir. Bu makalede Umberto Eco’nun yazdığı Baudolino adlı romanın incelemesi Gerard Genette’nin “Yapısal Metin İnceleme” yöntemine göre yapılacak ve yapıt, üç düzlemde incelenecektir. Bakış açısı, anlatıcı türü, ana düşünce, eserin yazılış tekniği, dil… gibi sorunlara da değinilecektir. İncelemede Şemsa Gezgin tarafından İtalyancadan Türkçeye 2003′te çevrilen Baudolino esas alınacak, tespit ve yorumlar çeviri yapıttan yola çıkılarak belirlenecek ve ifade edilecektir.  İncelemeyi kitap halinde indirmek için buraya tıklayın

Trackback URL

  1. 2 Yorum

  2. Yazan:Kübra Nur Ayar Tarih: Eyl 1, 2010 | Reply

    kitap tanıtımı sitede yayınlanalı epey olmuş ama yazıyı yeni okudum bişeyler eklemek istiyorum.

    “Bu anlamsız bir şey, ama sanırım sevmiyorum.”
    “kendimi mutlu hisseder gibi oldum.” sözlerini okuduğumda, jack london’ın beyaz diş kitabını hatırladım. beyaz diş’te, kurt yavru sahibi olunca niyeyse yavrusuna yanaşıp onu koruyordu ve içgüdüsel davranıyordu. kurdu anlatan kitapta da “bu anlamsızdı, ama niye olduğunu bilmeden yavrusuna yanaşıyordu” gibi ifadeler geçmişti. yabancıdaki meursault da duygularını ‘hepsi bir’diye ifade edip bir bakıma yok sayıyor ancak içgüdüleri ile davranıyordu. kitabı okurken bunları düşündüm sık sık.

    yabancı’nın bana en büyük kazancı ise idam edilmek üzereyken “eminim bir başka dünyaya susadığınız olmuştur” diyen papaza verdiği cevap oldu: “elbette. Ama bu, zengin olmayı dilemekten, çabuk yüzmeyi, güzel ağızlı olmayı dilemekten daha önemli değildir. Hepsi aynı kapıya çıkar”

    camus’un felsefesi almak istediğim mesajı vermek istemiyorsa da bu sözler, kendi için birşeyler istemekten öte, kendinden vazgeçmenin, hedefi rızaya kilitlemenin cümleleri oldu benim için.

  3. Yazan:Gökhan Tarih: Kas 28, 2015 | Reply

    Kitabı 20 gün önce okumuştum ve kitapla ilgili blogumda detaylı olarak yazmıştım. Burada kısaca şunu söylemek istiyorum kitapla ilgili , kitap gerçekten ama gerçekten çok harika bir kitap

  1. 2 Trackback(s)

  2. May 21, 2010: Son 30 günde en çok okunanlar : Derin Düşünce
  3. Tem 19, 2010: Son 90 günde en çok okunan ve tartışılan yazılar : Derin Düşünce

ÖNEMLİ

--------------------------------------------------------------------

Tüm yazı, yorum ve içerikten imza sahipleri sorumludur. Yayımlanmış olmaları, bu görüşlere katıldığımız anlamına gelmez.

Hakaret içerse dahi bütün yorumlar birer fikir eseridir. Ama bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, yorum kurallarına gözatın yine de.

Not: Sitenin ismini dert etmeyin, “derinlik” üzerine bayağı bir geyik yaptık, henüz söylenmemiş bir şey bulmanız oldukça zor :)

Editörle takışmayın, o da bir anne-babanın evlâdıdır, sabrının sınırı vardır. Siz haklı bile olsanız alttan alın, efendilik sizde kalsın.

Sitenin iç işleriyle ilgili yorum yapmayın, aklınıza takılan soruları iletişim kutusundan sorun, kol kırılsın, yen içinde kalsın.

Kendi nezaketinizi bize endekslemeyin, bizden daha nazik olarak bizi utandırın. Yanlış ve eksik şeylerden şikayet etmek yerine bilgi ve yeni bakış açısı sunarak tamamlayın, düzeltin, tevazu ile öğretin bize bildiklerinizi.

Bu kurallara başkasının uyup uymamasına aldırmayın, siz uyun. Bütün yorumları hızla onaylanan EN KIDEMLİ YORUMCULAR arasındaki nizamî yerinizi alın.

--------------------------------------------------------------------
  • Siz de fikrinizi belirtin