RSS Feed for This Post

Gazeteci içeri, insanlık dışarı

[… Ölen parti başkanının yeğeni ile röportaj yap şimdi de muhabir bozuntusu. Ama hemen verme acı haberi. Biraz konuşsun sonra tek tesellimiz hala hayatta olması derken yeğen mikrofona pat diye maalesef şimdi haber aldım ölmüş dayınız de. Genç adam ağlasın, sen kamerayı suratına zumla. Görüyorsunuz yıkıldı yeğeni, burada insanların hali çok kötü falan diye zirvala dur bir yandan. İnsanlar canlı yayında yakını ölen biri nasıl kahredilir onu görsün…]

Ahhh ölüyom der esas oğlan, felaketim olacak bu aşk. Kavuşamazsam ince hastalık, kesin  beni bekleyen.  Ana valla bir daha evlenmem billa bir daha evlenmem. Yeminle torun tosun yüzü göremezsin. Bir de komşu Necla Teyzeleri vardır aşk filmlerinin:
 
– Valla oğul kız güzel ama aldanma, fena halde fingirdek, gizli sıtmanın teki, bak söylemedi deme. Kaç yıllık teyzenim senin hiç kötülüğünü ister miyim?. Ne canlar yaktı sen bilmezsin onu. Gel seni helal süt emmiş bir kız ile evlendirelim.
 
 Aptal aşık aşkından vazgeçer mi, eşeğin aklına karpuz kabuğu düşmüş bir kere. İlla yiyecek. Necla Teyze evden kovulur, fettan kızla evlenilir, kız önce anayı def eder, sonra oğlanı sefahate alıştırır.  Esas oğlan hapse, yufka yürekli ana dilenmeye, esas kız yeni kocaya, helal süt emmiş kız Sarayburnu’ndan serin sulara.
 
-Ne ağlıyorsun hanım kendi etti kendi buldu,
 
– Fettan karı, gebersin inşşallah!
 
– Sen geberme emi. Frigofriktir, patlamış mısırdır ocağıma incir ağacı diktiniz gene. Nene gerek senin açık hava sineması bu mevsimde. Cumhuriyet balosu imiş, bando takımı imiş dertleri mi bitiyor sıpaların. Neymiş giyecekler simli kırmızı soytarı kıyafetlerini, iki düttürüp valinin önünden geçerken davul sopasının ucunu valinin alnının ortasına doğru tutup dik dik bakacaklar. Vali de el sallayacak. Hindi gibi kabaracak devlet erkanı. Soytarı kıyafetleri dolaba, biz bu ay da “bana mesai yaz, bana mesai yaz” diye suratsız şefin peşine.   Çocuk ta işedi üstüme zaten!
 
Kaderin böylesi. Kocandan yediğin onca zılgıta mı yanarsın, gecenin bu saatinde sidikli çamaşırları mıncıkladığına mı? Halbuki az önce ne güzeldi. Tarabya’daki otelin önünden genç kız hülyalı gözlerle denize bakıyor, Zeki Müren ellerini kavuşturmuş daha da hülyalı gözlerle kızın sol omzunun üstünden iyi sıhhatte olsunlara bakıyordu. Yok böyle olmayacak, Nefise aldı, Zehra aldı, Firdevs bile aldı. Yürüyüşleri değişti kadınların. Gazetedeki ilanda kocası ile mutlu gülümseyen sarışın pileli etekli kadına benzemeye başladılar. Ne güzel ilandaki resim. Kadın gülümsüyor, kocası koltuğunda gazete okurken gülümsüyor, oğlan masada hem ders çalışıyor hem de gülümsüyor. Baş köşede televizyon. Televizyon geliyor hepsi gülümsüyor. Medeniyet tabi.  Karar verdim bize de gelecek. Önce televizyon gelecek sonra Falkonetti, Pamela, Sue Ellen, kocam için Pele sonra oğlana He Man, Voltran, küçük kıza Georgia gelecek. Stüdyo Pazar gelecek sonra, Sssshwepes bira bu kapağın altındadır gelecek, hem bak ramazan da ramazan programları gelecek, on yüz bin baloncuk bile gelecek. Yalan Rüzgarı gelecek; altının ikili permütasyonu halinde  iki kardeş bir baba değiş Allah değiş tutkulu aşklar gelecek. Hele o isaura ile başlayan Brezilya dizileri bir gelecek pir gelecek. Cırtlak BBG kızları, kırmızı noktalı ailenize sapık mı lazım programları, hepsi bir örnek sarışın Mehmet Ali kurbanları gelecek.  Ah ne ciddi ne ciddi, bir avukat bir kendisi çıkanlardan daha zırdeli psikiyatrist bir de onlardan daha hınzır deli sunucunun sağa sola şarlayarak sunduğu kadın programları gelecek. Seda Sayan’ın poposu gelecek sonra, her şarkıda arkasını dönüp bir sağa bir sola. O popo bir elma krom çayı içip küçülecek sonra bir bakmışsın geri büyüyecek. Yıllar ve yıllarca nasıl küçüldü nasıl büyüdü öyküsü anlatılacak. Her sabah zamanında almazsak  kimbilir neler olur düşünmek bile istemediğimiz antibiyotikler gibi her sabah Seda şöyle bir dönecek popo  sallanacak ha sallanacak. Ön sıra tombulları hem iç geçirecek hem gerdan kıracak hem alkışları ile Seda’nın poposunun ömrüne ömür katacak. Sonra en zayıf halka gibi kültür fışkırtan programlar gelecek. Elinde kırbaç kabus kadınlar ciyak ciyak bağırıp bilgi yarışmaları ile didecekler beynimizi. Dur bitmedi reality showlar da gelecek, kamera eşliğinde basılan özel hayatlar, habire habire aman ne kadar mutlu mutlu Laila dan çıkarken hihihihi diye kaçışan tiki girller, boylar geleceeek, gelecek. Hocam mandık olarak diyerek başlayan, pastırma kokan çiş muhabbetinden kürt meselesine her şeyin masaya yatırıldığı spor programları, a bir de habire habire içinden kıl çıkan yemeklerin yapıldığı, yemeğin şirret elinden çıkanı makbuldur programları ve bu hafta iyi aşağılamazsan hatırım kalır yarışma programları da gelecek.
 
Çin Seddi yıkıldı bir kere tüm Ye’cüc Me’cücler içeri.  En güzeli ne gelecek biliyor musun canım yavrularım, size özel duygusuzluklar, gargamel kılıklı muhabirler, ankıromenler gelecek. Bohçacı kadın gibi durmadan bağıracak cinler padişahı “acı var mı acııı”
 
Var var. Varsa göster o zaman. Sınır ötesi operasyonları safari avına gidilen bir neşe içerisinde anlat bizlere muhabir bozuntusu. Fonda mutlaka heyecanlı bir müzik de olmalı.
 
 Ölüyoruz milletçe başkalarının acılarını seyretmek için. Ben ölüme aşığım ya, ben ölüme aşık olmasam sen ölüme aşık olmasan nasıl çıkar çıkması gerekenler çıkmak için Ergenekon deldikleri yerlere.
 
Ölüyoruz acı görmek için.  Hadi düşen uçaklara koşan vefat etmiş insanların yakınlarının burnuna sok mikrofonları, kameraları bebeklerinin üzerine zumla. Anneyi sıkıştır, kovala, ölen kocanız mıydı, başınız sağolsun bu çocuğun babası mıydı yani. Oh! pardon vah vah, kadın kaçsın sen kovala. Kovala kovala bak kadın ağlıyor. Ne iyi, ne ala!
 
Bugün de helikopter düşmüş şansımıza. Ölen parti başkanının yeğeni ile röportaj yap şimdi de muhabir bozuntusu. Ama hemen verme acı haberi. Biraz konuşsun sonra tek tesellimiz hala hayatta olması derken yeğen mikrofona pat diye maalesef şimdi haber aldım ölmüş dayınız de. Genç adam ağlasın, sen kamerayı suratına zumla. Görüyorsunuz yıkıldı yeğeni, burada insanların hali çok kötü falan diye zirvala dur bir yandan. İnsanlar canlı yayında yakını ölen biri nasıl kahredilir onu görsün.
 
Sıkıldınız mı çocuklar bu kanaldan, öbürünü açalım. Hay Allah orada da helikopter kazası varmış meğer. Ankıran men en titrettiği sesi ile hüzünlü bir de müzik koymuş, eğer arama kurtarma çalışmaları zamanında sonuç vermesi idi bu beceriksizlikler olmasa idi şimdi iki çocuk babası muhabir arkadaş ve üç çocuk babası Erhan bey hayatta olacaktı. Bu çocuklar yetim kalmayacaktı diye anırmakta. En titrek sesle anırılmalı böyle durumlarda ki vefat edenlerin yakınlarının şöyle iyice bir içi yansın.
Kahrolsun dursunlar. Maksat her ne ise o olsun.
 
Hasılı evime televizyon girecek,  salonumda bir puşt zulası olmalı, olacak. Ceyar gelecek, ankıran men gelecek, mecüc çıkacak. Mecüc çıkacak, yecüc girecek. Aralarda Seda’nın poposu sallanacak. Yecüc çıkacak muhabir acılı eş kovalayacak.  Fonda aynı iğrenç ses bağıracak. Acı var mı acııı!! Acı bitecek Seda’nın poposu sallanacak. Fotoğraftaki pileli etekli kadın, koltuktaki gözlüklü kocası, masada ders çalışan oğlan sararmış resimlerde hep gülecek. Bando mızıka takımları ile başlayacağız yürüyüşe bir ufak Anadolu ilinden, devlet erkanı selam verecek sopayı uzattığımda onlara. Akşam babam frigofrik alacak açık hava sinemasında. Sabaha karşı Muhammed Ali Clay’in dünya şampiyonası maçı var, iyi ki almışız şu televizyonu.  Rengarenk izliyorum nice zamandır tüm bu güzellikleri.  Hoş geldiniz tüm yecüc mecücler. Hoş geldiniz. Buyurun, buyurun içeri.
 
Siz içeri, insanlık dışarı.

 

…Bu makale ilginizi çekti ise…

Gazetecilik Neden Dibe Vurdu?

Gazeteciler bizi bilgilendiriyor mu yoksa aldatıyor mu?  Gazetecilik galiba dürüstçe yapılmasına imkân olmayan bir meslek. Çünkü birbirine zıt işlerin aynı anda icra edilmeleri gerekiyor: Öğretmenlik, savcılık, soytarılık, amigoluk…  Gazeteci kendisine bilgi verebilecek herkesle iyi geçinmek için biraz politik davranmak daha doğrusu yalan söylemek zorunda. Ama aynı zamanda ondan gözü kara bir savcı gibi olayların üzerine gitmesi, iyi bir hâkim gibi dürüst olması da bekleniyor. Bir bilim adamı gibi konuları derinlemesine irdelemesi ama sıkıcı olmadan toplumun her kesimini eğlendirebilmesi… Gazetecilerden halkı aydınlatmaları isteniyor ama aynı zamanda da halka benzemeleri. Yoksa gazeteleri satılmıyor, TV kanalları izlenmiyor. Bu koşullarda “gazeteci gibi” gazetecilik yapılabilir mi? Derin Düşünce yazarları sorguluyor…

Buradan indirebilirsiniz.

 

Trackback URL

  1. 47 Yorum

  2. Yazan:suzannur Tarih: Mar 28, 2009 | Reply

    İzlememeyi tercih ettim bu olayda, son dönemde yaptığım şey bu… izlememek.
    Sadece sonucu öğrenmek, kurtulan var mı diye birkaç dakikalık bakışların ardından kapattım tv.yi.Düşünürken, çok ileri giden medeniyetimizde ne kadar aciz olduğumuzu yeniden ve yeniden anlamama yetti bu birkaç dakika.
    Acziyeti yeniden keşfediş ve bunun ülkenin her yanını sarmış lakayt, bozuk sistemine denk düşen izdüşümünü yeniden fark etmek.
    Bu olayda da, diğer tüm travmalar gibi, suçlular bulunacak, herkes hesabına, çıkarına göre birilerine yükleyecek.. Birkaç ay önce başını köprüye çarparak vefat eden CHP’li parti üyesi geldi aklıma bu olayda ve her nedense bir de Adnan Kahveci…
    Uyulmayan kurallar, çivisi çıkmış düzen, alınmayan tedbirler, perişanlığımız, azgelişmişliğimiz, insanımızın her kuralı delmeye meyyal bakış açısı, rüşvet, adam kayırmacılık, kişiye göre şekillenen hukuk…özgüven eksikliğimiz ve çuvala sığmayan mızrağı illa da birilerinin gözüne sokmaya çalışan anlayışımız.
    Bu ülke, bu olayı da unutur. Bu ülke, insan hayatını, insanca yaşamı kendi kendisi yıkmakla ünlü. Bu ülke cıvıklıklarıyla, bunları sergilediği medyasıyla, otokontrolsüz anlayışıyla, saygıyı öteleyen ve üçüncü sayfa haberciliği birinci sayfaya gururla taşıyarak gurursuzluğun kalın derisini yüzüne rahatça geçirebilen bu ülke…
    üzgünüm, ölenlere Allah’tan rahmet diliyorum.

  3. Yazan:OKTAY ÇAPAROĞLU Tarih: Mar 28, 2009 | Reply

    bir uçak yada helikopterin düşme olasılığı ile bir karayolu taşıtının kaza yapma olasılığı arasında kat be kat bir olasılık farkı var.

    sabotaj ihtimali gözden kaçırılmamalı.

    bir yüzbaşı intihar etmiş kocaeli’de, bir mit mensubu evinde ölü bulundu, öncesinde jitemi yönetmiş bir albay intihar etmişti.

    ergenekon operasyonu, derin pislikleri ve kirli ilişkileri açığa çıkarmaya başladıkça panikleyenler, gerek bilgilerin üstünü örtmek gerekse de manipülasyon yaratmak için farklı yollara başvuruyor.

    artık intiharların intihar, kazaların kaza olduğundan şüphe edilmeli.

    bir albayın da cinayetten tutuklandığı bu süreçte, darbe olasılığı da gözönüne alınmalı.

    ve her an bir yerlerde bir toplu kıyım katliam olabilceği de hesaba katılmalı.

    operasyonun ilk aylarında diyarbakırda, ankarada, istanbulda patlayan bombalarda, öncesinde hrant dink cinayetinde, danıştay baskınında, malatya katliamında, şemdinlide kitapevine bomba atılmasında, kitle eylemlerinin provoke edilmesinde, kürtlere karşı linç kampanyalarının organize edilmesinde, cumhuriyet gazetesine bomba atılmasında hep bu izler, bu açığa çıkmaya yüz tutmuş derin ilişkiler aranmalıdır.

    zorlu bir süreç ve ordunun içerisinde, kemalist mantalite ile toplumu biçimlendirmek adına her türlü zulmü, kıyımı ve provokasyonu uygun görenler, oldukça örgütlü.

    iddianame açıklandı.

    darbe girişiminde bulunmaktan yargılanıyor emekli askerler.

    ucu çok daha farklı şaşırtıcı yerlere gidecek gibi.

    seçimler birçok şeyi belirleyecek. darbe olasılığı gözardı edilmemeli.

    ele geçirilen suikast planları, sabotaj eylemleri, kitlesel infial yaratacak provokasyonlar gözönüne alındığında, toplumun birçok kesimi, ergenekon operasyonunun cesaretle sonuçlandırılamaması durumunda derin devletin hedefi haline gelecek.

    kan dökülecek.

    kuyruğuna basılmış yılan gibi nefret ve kinle tüm ateşlerini püskürecekler.

    umarım cumhuriyet rejiminin ilk yıllarından beri derin ilişkiler ağı ile toplumu şiddet, baskı ve terörle sindiren, muhalefeti komplolarla safdışı bırakan ve kendini SİSTEMİN VE DEVLETİN SAHİBİ sayan bu darbeci, demokrasi-özgürlük-sosyalizm-Kürt-Alevi-Azınlık düşmanı anlayış tasfiye edilebilir ve herkesin kendi inançlarını, değerlerini, kimliğini, kültürünü, dilini özgürce yaşayabileceği, kimsenin kimse üzerinde tahakküm kurmaya çalışmadan, farklılıklara saygı temelinde bir arada olabileceği uygar, çağdaş ve demokratik bir toplumu başarabiliriz…

    sevgiyle…

    Oktay Çaparoğlu

  4. Yazan:Aziz Yılmaz Tarih: Mar 28, 2009 | Reply

    Tam hatırlamıyorum,bir ara(yine tv. aracılığıyla)hiç bir kuralı olmayan bir dövüş sporu(!)vardı.Adı pankreas güreşi gibi bir şeydi yanlış hatırlamıyorsam.Bir yenilik olarak tv.yapımcıları tarafından üzerine akbaba gibi atlanıp izleyiciye sunulduğunda içerdiği sınırsız şiddet(aslında vahşet demek daha doğru olacak)gerçek olduğu söyleniyordu.Zira kafa,kol kırmanın,her türlü fiziki şiddet uygulamanın daha müteber olduğu düşünülerek bunun bir gösteri olmaktan çok hakiki olması gerekiyordu…Tıpkı eski çağlardaki kanlı gladyatör dövüşleri gibi.Sanırım sonrasında gerçek şiddet yerine bir gösteri sanatına dönüşerek devam etti.Fakat yine de ilkine sadık kalınarak aynı talep karşılanmaya çalışılarak yapıldı.Artık arenada ölümüne dövüşen rakiplerin birbirine zarar vermesi önlenmişti ama amaçlanan şey yine de şiddet teşhiriydi,yani şiddete yatkınlık duyan bir kesimin talebi karşılanıyordu.Arz talep dengesi gibi bir şey:meraklısı içindeki şiddet ve öfkeyi tatmin ederken,sunucusu da bundan para kazanıyordu.
    Şimdi dönüp baktığımda televizyon denen aygıtın bütün insani zaafları kullanarak bunu bir pornoya dönüştürdüğüne tanık oluyoruz.Sınır tanımaksızın.Bazan dedikodu ile,bazan şiddet ile,bazan duyguları sömürerek,bazan mahremiyeti çiğneyerek…İnsanların acılarını,karşılaştıkları felaketleri,ölümü,kederi,hüznü bir başkasına izlettirerek,en iğrenç ve ahlaksız biçimde bunun üzerinden kazanç elde ediliyor.Kural yok,sınır yok.Yeter ki para gelsin,cepler dolsun.
    Doğrusu bu çürümüşlüğü,yozlaşmayı, canavarlaşmayı hatırladıkça yazmaya da heves kalmıyor.İnsanlıktan çıkmış bu talihsiz başaşağı gidişattan geriye sadece bir utanç ve kahroluş duygusu kalıyor.Yazık,çok yazık!

  5. Yazan:alperen Tarih: Mar 28, 2009 | Reply

    MUHSİN YAZICIOĞLU NE DEDİ?

    ARAŞTIRMACI-YAZAR:ALPEREN GÜRBÜZER

    Ülkücü Harekâtın liderlerinden Muhsin Yazcıoğlu ile yapılan röportajda O gönül Sultanı ile ilgili ilginç hatıralara hep birlikte göz atalım:

    — Sayın Yazıcıoğlu, Seyyid Muhammed Raşid Erol Hz. (k.s.)’leri ile ilgili ilk karşılaşmanızı anlatır mısınız?
    M. Yazıcıoğlu: Kendisini 1970’li yıllarda uzaktan görmüştüm. O zamanlar çok yakın bir temasımız olmamıştı. Ancak, 1987 yılında Menzil’de kendisiyle görüşmek nasip oldu. Kendisiyle uzun uzun göz göze geldik. Elbette o manevi derinliği ve manevi atmosferi daha ilk bakışta yaşadığımı söyleyebilirim. Benim ilk karşılaştığımdaki intibaım hep tasavvuf kitaplarında okuduğumuz ama ulaşamadığımız, yaşayamadığımız, hissedemediğimiz güzel duyguları yaşama ve hissetme durumunda oldum. Orada benim yarım saatlik hemen hemen yarısı sessiz geçen, bir o kadarı da çeşitli konularda görüşlerine başvurduğumuz ve dinlediğimiz an olarak geçti. Akşam kendilerinin emirleri üzerine bizi Mübarek Divanı’nda misafir ettiler.
    — Efendim, bu esnada sizin M. Yazıcıoğlu olduğunuzu biliyorlar mıydı?
    M. Yazıcıoğlu: Çevredeki sofiler benim olduğumu söylediler. Ama ben cezaevinde iken manevi olarak da irtibatımız oldu. Bazı sofi kardeşlerimiz aramızda haber akışı sağladı. Bu sebeple bizi hem ismen biliyordu, hem de biz cezaevinde iken muhtaç olduğumuz dualarını daima aldık. Kendisine misafir olduğumuz gecenin sabahında, namazdan sonra camiinin dışında büyük bir kalabalık toplanmıştı. Kendileri kalabalık içinden geldi ve beni çağırdı. Bir kenara geçtik. Elini omzuma koydu ve bana güzel bir hikâye anlattı.
    — Hikâyeyi dinleyebilir miyiz?
    M. Yazıcıoğlu: Buyurdular ki:
    ”Bir zatın iki tane oğlu varmış. Kendisi vefat ederken bunlara üç küp altın bırakmış. Çocuklarına ”Bu küp altınların birer tanesi sizin. Üçüncüsü de dünyanın en ahmak adamının” diye vasiyyet etmiş. Babalarının vefatından sonra bu iki kardeş çok yer dolaşmışlar. Kimi bulsalar bundan daha ahmağı çıkar düşüncesiyle dolaşıp durmuşlar. Çünkü dünyanın en ahmağını arıyorlar. Küçük kardeş bir şehirden geçerken bakıyor ki, bir zatın sakalının bir tarafını yülümüşler, bir tarafı duruyor. (Hatta o, sakalın bir tarafını yülümüşler sözünü söylerken mübarek biraz düşündüler. Tıraş kelimesi sonra aklına geldi, ondan dolayı gülmüştü…) O adamı ayrıca merkebe ters bindirmişler. Kuyruğunu da eline vermişler. Boynuna tezek takmışlar, etrafına çıngıraklar asmışlar. Ve kendisini def, davul çalarak, halkın arasında dolaştırarak rezil rüsva etmişler. O zaman bu küçük kardeş oradaki insanlara sormuş; Bu adamın ne suçu vardı da bu kadar eziyet ediyorsunuz? Cevaben; herhangi bir suçu yokmuş demişler. Bir suçu olduğundan dolayı değil bizim burada adet olduğu için yapıyoruz. Küçük kardeş nedir âdetiniz demiş. Cevaben; bu adam buranın valisi idi. Belli bir süre valilik yapar sonra süresi dolduğu zaman bunu tahtından indiririz. Halkın arasında böyle dolaştırırız. Öbürünü de Törenle tahtına oturturuz dediler. Bunun üzerine küçük kardeş; peki şimdi tahtına törenle oturttuğunuz süresi bittikten sonra aynı bunun gibi halkın arasında dolaştırılacak mı diye sormuş. Onlar da evet demişler. Küçük kardeş hemen eve gidip babasının vasiyet edip verdiği bir küp altını alıp gelmiş. Getirip valinin önüne koymuş. Valiye, bu küp altın babamın vasiyeti üzerine sizin şahsınıza aittir. Yani devlete ait değil. Siz kendi şahsınıza kullanacaksınız. Vali, ama ben sizin babanızı tanımıyorum demiş, küçük kardeş evet, babam da sizi tanımazdı. Zaten bize vasiyet etti ki, dünyanın en ahmağını bul ona ver diye. Vali hiddetle oturduğu koltuğundan kalkmış ve demiş ki, ben koca bir valiyim. Nasıl olur da dünyanın en ahmağı olurum. Küçük kardeş, sizin bir sene sonranızı görüyorum. Bu valilik dönemi bittikten sonra size şöyle şöyle yapmayacaklar mı, sen kendin de böyle olacağını biliyorsun. Bunu bile bile buraya oturmak ahmaklık değil mi demiş.
    Bu hikâyeyi anlattıktan sonra elime omzuma vurdu. Dedi ki:
    ”Manevi rütbelere talip ol. Yoksa insanlar alkışlarlar sonra da taşlarlar. İnsanlara güvenme, önemli olan manevi rütbelere talip olmaktır…”
    Tabii ben o zaman acaba siyasete hiç bulaşma anlamında mı söylüyor diye düşündüm. Kendilerine bir vakıf kurduğumuzu söyledik. Vakfa çok sevindi. Vakıf faaliyetlerinin yararlı olduğunu ifade etti. Ayrıca siyasi düşüncelerimi kendilerine aktardım. Bize ”Bu işin çilesini, sıkıntısını çekmişsiniz. Bu sizin bileceğiniz yanıdır. Faydalı olabileceğinize inanıyorsanız yapabilirsiniz.” dediler. Yani o zaman siyasetin acımasızlığını, insanların güç ve kudrete karşı zaaflarını dikkate alarak siyaset yapmamız gerektiğini ifade ettiği manasını çıkardım.
    — O günden bu güne birçok görüşmeleriniz oldu. Bu görüşmelerden size kalan hatıralarınızı ve kendisinin tavsiyelerini anlatır mısınız?
    M. Yazıcıoğlu: Tabii bunların bir kısmı söylendiği yerde kalması gereken hatıralar, yaşadığımız anda kalması gereken hatıralardır. Ama ben kendisinden hep güç bulmuşumdur. Bizim için manevi bir kuvvet olmuştur. Yalnız üzüldüğüm bir yanı var, o da son Ankara’ya gelişlerinde kendilerini Pursaklar’da ziyaret ettiğimizde bizi akşam eve davet etmişlerdi. Akşam biraz geç olduğu için istirahata çekilmiş olduğunu düşünerek, evi arayıp rahatsız etmek istemediğimizden gidemedik. Bir daha görüşmek de nasip olmadı. O akşam gidemediğimiz için hala üzülüyorum.
    — Evet efendim…
    M. Yazıcıoğlu: Siyasi Karar Kurultay’ımızdan önce Türkiye’de bildiğimiz gönül dostlarını ziyaretlerimiz oldu. Bunlara gayretlerimizi anlattık. Yani aklımız ve baş gözümüzle tayin ettiğimiz hedefleri bir de gönül dostları nasıl görüyor diye düşünerek bu zatlarla meşveretlerimiz ve danışmalarımız oldu. Bu meyanda Seyda (k.s.) Hazretleri ile de hassaten görüşmüştük. O görüşmemizde kendisi ”Toplayın, toplansınlar, konuşun, tartışın, orası nasıl karar alırsa öyle hareket edin” dediler. Hatta yakından ilgilendiler. Ne kadar insan toplanabilir ve kalabalıklar nasıl olur hususunda sorular sordular. Kurultay sonrasında kendilerine kamuoyunun beklentilerini anlattık. Kamuoyundaki birlik hususundaki özlemleri aktardık. Bu hususta kendileri de ihlâsınızı bozmayın siz, ihlâsınızı bozmamak kaydıyla birliktelikler yapabilirsiniz. Ama birlikteliğiniz ihlâsınızı bozacaksa o zaman kendi istikametinizde devam edin gibi görüşler ortaya koydular.
    — Son cümle olarak neler söylemek istersiniz?
    M. Yazıcıoğlu: Baktığımız zaman gönlümüzü rahatlatan, manevi hazzımızı artıran, bize manevi iştah getiren bir Mürşid-i Kamil’di. Dolayısıyla bizim manevi dünyamıza çok güzel, tarif edemeyeceğimiz tesirleri var. Allah ondan razı olsun. Seyda (k.s.) Hazretleri ve cümle Allah dostları bizim manevi ışıklarımızı. Biz onlarla görebiliyoruz. Onun bu âlemden ebedi âleme gidişi bizi çok üzdü. Allah dostları her zaman manevi tasarruflarıyla da bizi kuşatırlar. Cisimleri yanımızda olmasa da bize manevi rota verirler. Onlar birlik sembolüdür. Onlar tevhidin nurlu aynalarıdırlar. Biz onlardan yansımalar alırız. O, gönüller sultanı idi. O Sultan-ı Müslümiyn’di. O şimdi Allah’a ve Allah’ın sevgilisi Hz. Resulullah (S.A.V.)’a kavuştu.
    Allah rahmet eylesin.

    Yusufiyeden bir ışık: Ahmet Selçuk Özdağ

    Bu işin çilesini çekenlerden, Yusufiye diye adlandırdıkları mahpuslarda MHP davasında yargılananlardan Ahmet Selçuk Özdağ’da bakın neler diyor o Gönül Sultanı için:
    İnsanlığın gönül dünyasını yıllar sonra aydınlatma görevi verildiğini mana âlemi biliyor, fakat insanlık henüz bilmiyordu…
    Yıllarca hiç bıkmadan zahirî ve Batıni ilimlerin müdavimi oldu, her zaman ve zeminde kendisini Allah’a (c.c.) kulluğa ve Allah yolunun yolcuları sadatlara (K.S.) hizmete vakfetti ve Ümmet-i Muhammedin dertleriyle inledi, inledi durdu…
    Babası S. Abdulhakim El Hüseyni (K.S.) Hazretlerinin dergâhında nefis terbiyesi altında iken, herkesin uykuda olduğu zamanlar uyanık durur, sofilerin, müritlerin tuvaletlerini temizlerdi.
    Babası Gavs (K.S.) Hazretleri bir gün sohbette şöyle buyurdular ”Keşke Gavslık görevi ile görevlendirilmeseydim de benden sonra gelecek olana mürid olsaydım”. Bu söz gelecek şahsın yani S. Muhammed Raşid Hazretlerinin hizmetinin ve makamının büyüklüğüne işaretti.
    Kendilerini tanımam 1977 yılında oldu. Gönül dostu, gerçekten bir er olan Ahmet Er ağabey bu mübarek, Mübeccel insana intisaplı idi, sık sık bizlere bahseder, ”devlet olmak için akıl ve heyecan yetmez gençler, gönül lazım, gönül lazım, gönül lazım” derdi… 12 Eylül öncesi bir ağaç için koskoca bir ormanın feda edildiği günlerden önce çok çetin şartlar altında mücadele ederken bile Osmanlı’yı, Selçukluyu dolaşır, insanlığın gönül dünyasını bir güneş misali aydınlatan Süreyya Yıldızı gibi yön gösteren Allah dostlarına gıpta ederdik.
    Uğruna her şeyimizi feda ettiğimiz ceylan gözlünün vefasızlığı neticesi ver elini 12 Eylül zindanları…
    Ve… Allah’ın şefkat tokatı, zahiren zulme atıldığımız zindanlardan Allah bir nesli yarınlara hazırlıyordu. Üstad cennet mekân Necip Fazıl’ın dediği gibi ”ana rahmi zahir karanlığında nur doğuş sesler duymaktayım, davran ve boğuş…” misali şafak, karanlığın en koyu olduğu yerden doğuyordu.
    12 Eylül öncesi şehzadeler şehrinin manevi havasını teneffüs etmemize, Aynalı Camiinde Nûri Efendinin sohbetlerini dinlememize, Şekerci Dedenin zaman zaman dualarını alarak mübarek ellerini öpmemize rağmen Tasavvufun ne olduğunu bilmiyorduk. Herkes idraki oranında nasiplenirmiş ve bir gece Medrese-i Yusufiyede üç dört arkadaşın gördüğü aynı rüya… Gönüller sultanı… Sultanlar sultanı efendimiz, kurtarıcımız Buca cezaevinin 13. koğuşunda rüyalarındaydı… Sonra Ahmet Er ağabeye mektuplarla rüyamızı Muhammed Raşid Hazretlerine sorduk ve gelen cevap: ”Allah rüyalarınızı makbul eylesin, Menzil İslam’ın lekesiz, gölgesiz, tertemiz uygulandığı bir yer ve o zât’da Mürşid’i Kâmildir. Yolunuz ve haliniz mübarek olsun.”
    O günden itibaren binlerce kerametine şahit olduğumuz tasavvuf ve istikamet M. Raşid (K.S.) Hazretleri efendimiz, yol göstericimiz, kurtarıcımızdı.
    Medrese-i Yusufiyede iken Adıyaman’da öğretmenlik yapan akademiden mezun olan bir arkadaşıma mektup yazdım. ”Sen Menzil’e yakınsın, oradaki mübarek insanı ziyaret et, durumumuzu anlat ve bize dua iste…” Arkadaşım gitmişti Menzil’e… Yazdığı mektupta aynen şöyle diyordu: ”Menzil’e gittim kendisine ulaşamadım, çok kalabaktı fakat kardeşi Seyyid Abdülbaki Hazretlerine sizleri sordum. Bana dedi ki: Onlar günü geldiğinde çıkacaklar ve buraya gelecekler…”
    Ve zulmen atıldığımız zindanlarda zahiri hürriyete adım attık ve de hakikaten Menzil’e ulaştık. Murad-ı İlahiyi öğrenmek istiyorduk… Dünyanın en güçlü istihbarat sistemine sahip olduğumuz idrakı ile Allah’tan, Resulullah’tan haber alan Allah dostlarının kader aynasına bakarak, Allah’ın izniyle gösterilenleri işitmek, duymak, gönül dünyamıza nakşetmek istiyorduk. Mübarek (K.S.) bize gülümsedi, sorular sorduk, ülkemizle, insanımızla ilgili çok az konuşan ”konuştuğunuz her kelimenin hesabını vereceksiniz” Ayet-i Kerime mealine uygun hareket eden M. Raşid (K.S.) Hazretleri buyurdular ki: ”Sizlere teşekkür ediyoruz, siz olmasaydınız bu memleket felaketlere düçar olabilirdi… Ah… Ahh… Bir de İslamı yaşayabilseydiniz yeniden Osmanlıyı ihya etmek sizlere nasip olabilirdi.” Aman Allahım ne büyük mazhariyet, ne büyük teşhisti o, eksikliğimizi tamamlamamız ve yeniden diriliş için harekete geçmemiz gerekiyordu. Bir gün kendilerine Doğu ve Güneydoğudaki hadiseler soruldu ve aynen şöyle buyurdular: ”Kürtçülük küfürcülüktür” ve hep Ümmet-i Muhammed için dualar… Dualar… Dualar… Ediyorlardı.
    O, Allah dostu idi, Peygamber sevgilisi idi. Hayatı boyunca Sünnet’e ittiba etti, sadatlara mutabaat halinde yaşadı, yüz binlerce insanı dünyadan ahirete bağladı, insanları çirkeften, zulmetten karanlıktan aydınlığa, güzelliğe, adalete hicret ettirdi.
    Allah rahmet eylesin…
    KAYNAK.Kamer vakfı Bülteni

  6. Yazan:eg Tarih: Mar 28, 2009 | Reply

    muhsin yazıcığlu’na ve kazada hayatını kaybedenlere Allah’tan rahmet, yakınlarına başsağlığı dilerim.

    inna lillah ve inna ileyhi raciun

  7. Yazan:Cüneyt Savaş Tarih: Mar 28, 2009 | Reply

    Bu ülkede etik olan ne varki gazeteciler adam gibi gazeteci olsun…
    Bir ülkenin ne kadar gelişmiş ve medeni olduğunu şu iki noktaya bakarak anlayabiliriz;
    1-Medyanın (TV, gazete, dergi vs.)haberleri sunuş şekli ve kalitesi,
    2-Bir futbol maçına eşinizle çocuklarınızla beraber gönül rahatlığıyla gidip gidememeniz…

    Muhsin Yazıcıoğlu Türkiye’deki denge unsurlarından bir tanesiydi, allah rahmet eylesin.

    Sevgiler

  8. Yazan:Aydemir Tarih: Mar 28, 2009 | Reply

    BBP Parti Baskani Muhsin Yazicioglu na ve bereberindekiler e Allah dan Rahmet ve geri de biraktiklarina Sabir diliyorum.
    ———————-O———————–

    Türkiyemiz de tekellesen ve hisselerinin disardan satin alindigi tek sesli Basin Yayin Sirketlerinin, birakin Türk Ahlak ve Toplumsal degerlerine Saygi göstermesini, insanlik Haklarina dahi saygi göstermesinin gerekliligini unuttugunu esefle, üzüntü ile müsahade ediyorum.
    Durumun sahsimca daha da vahim olan kismi, izleyici kitlesinin tepki göstermemesi.
    Tabusu kalmayan bir Toplum yolun da en büyük Pay a sahip bu Sirketlerin, üst düzey yöneticilerinin dokunulmazliginin olmasi cok dikkat cekici, danisikli ve önceden hazirlanmis dögüsler tabii ki haric.
    Her yön de ki kirliligi Türkiyemize sokan, kah Milli, kah Dinci ve kah “Modern” lik de en ön sirada olan bu Sirketler topluluklari, ne yazik ki Toplumumuzu pesinden sürüklemyi basarmis gibi görünüyor.
    Okur-Yazarligin cahilligi ortadan kaldiramadigini görmekteyiz, cünkü geleneksel Okuma ve Yazma Kültürümüz den tümüyle kopartilmis bir ortamdayiz.
    Evrensel düsüncelerin sadece bizim gibi gelismekte olan ülkeler de en kati bicim de uygulamaya konulmak istemi, fikir sahibi ülkelerin bu düsünceleri her ihtiyaclarin da delmeleri, bu ülkelerin esit olmayan sartlar da ilerlemelerini sagliyor.
    Ahlaki degerleri yöresel ve sinifsal düzeye cekilmeye calisilan Toplumumuzun, her halukar da Özgürlüklerini, Bagimsizliklarini kaybetmesi kacinilmaz olabilir, icin de bulundugumuz düzenege göre.
    Bu baglam da TC nin kendi öz sivil toplum örgütleri (yabanci kaynakli olmayan), Devletin daimligini koruma ile vazifelendirilmis Kurumlari, bu tür Sirketlerin sürekli saldirisina ugramaktadir.
    Unutulmamasi gereken sevindirici ve olumlu bir durum ise, sessizligini koruyan, kuru gürültü yapmayan Milli benliginin bilincin de, gecmisini sihhatli bir bicim de irdeleyerek gelecegini kuran Toplulumumuzun cekirdek kesimi, olanlari sogukkanlilikla , pürdikkat izlemektedir.
    Bu kesimin hafizalari halihazir da verilmek istenen görüntünün aksine, cok kuvvetli ve degerlendirme kabiliyetleri olaganüstü dür.

    Insanlarin kendini özgür sandiklari, kölelik düzeneginin bir parcasi olan halihazir da uygulama da olan “Basin-Yayin özgürlügü”nün, Ahlak (bazilari etik de diyorlar) disi tutumlarini siddetle kiniyorum.

  9. Yazan:özlem Tarih: Mar 28, 2009 | Reply

    Yazının başlığı bu değildi. Orjinal başlığı koymaya sanırım Mehmet Bey’in kalbi dayanmadı:)
    Neyse böyle daha güzel, aslında hala uygun başlığa karar verebilmiş değilim. Gazeteci mi içeri, televizyon mu, Modernizm mi? En güzeli belki sadece yecüc mecüc demek lazım onlara.

    Bir zaman önce Engin Arık Hanımın (ki üniversitede iken çok sevdiğim Metin Arık Hoca’nın eşi olur) vefat ettiği uçak kazasında özellikle ilgimi çekmişti. Muhabirler eli kalbinde acı içerisinde koşan kazazede yakınlarının yanına akbabalar gibi koşuyor ağızlarından laf almak için inanılmaz küstahlıklarla bu insanları sıkıştırıyordu. Eğer kişi biraz daha “halktan” bir kadınsa artık cüretleri de korkunç oluyordu böyle durumlarda. Sonra ister istemez her kaza haberinde gözlerim bu soytarı muhabir tavrına takılmaya başladı.

    dün Habertürk muhabirinin yaptığı da aynı rezilliğin bir parçası idi. Yazıcıoğlu’nun yeğenini bir 4-5 dakika konuşturduktan sonra aniden şimdi haber aldık(halbuki bu haberi çok önceden duyurmuştu kanal) Muhsin Bey ölmüş deyiverdi. Yeğen o anda yıkıldı. Onun o acı anını show programı imişçesine canlı canlı sundu muhabir. Uğur Dündar’ın bu kazadan ötürü yaptığı showu anlatmaya ise sinirlerim dayanmıyor.

    Çok zaman soruyorum. Yorumcuların da dedği gibi bu bir arz talep. Ne zaman biz bunları talep eden insanlar olduk. Bunca seviyesizliği bunca ahlaksızlığı istiyor muyduk gerçekten.
    Yavaş yavaş mı yuttuk bu zokayı.
    İşin içinden çıkamıyorum.

  10. Yazan:vedat demir Tarih: Mar 28, 2009 | Reply

    Arkadaslar,bu Farsi edebiyati ilk planda yapmiyalim Acili ve cacikli olaylara ,tiyatro gibi dramalara izin vermemek icin Koordinasyonlu ve hepimiz birimiz icin Birimiz hepimiz icin diye yola devam edelim.Aci durum koordinasyon yoklugundan maalesef aci ile bitmis Allah rahmet eylesin.Polis jandarmaya oda koy korucularina muhtarlarda ortak olarak butun kirsal yerlesimlerdekilerle temasta olup herhangi bir gozlemleri ve duyularini kullanmak (civardakilerle siki temas yoklugu degerlendirme yoksunlugu goruluyor) GEREKIYORDU. ABD den ve googul dan beklemeyin Onlar sadece Haham lar icin calisir…

  11. Yazan:Gökmen Çöloğlu Tarih: Mar 28, 2009 | Reply

    Muhsin Yazıcıoğlu hakiki bir vatansever, dürüst bir dava adamı idi.
    Etrafta dolaşan pek çok siyasetçi gibi o da hapis yattı; fakat onu diğerlerinden ayıran nokta kendisinin davası için hapse girmiş olmasıydı. Diğerlerinin büyük çoğunluğu ihale yolsuzlukları veya parti paralarının kötü niyetli kullanımı sebebi ile hapse girsiler. Aradaki fark bu kadar barizdir.
    Hükümet kendisi ve helikopterdeki diğer 5 kişinin bulunması için başbakanlıkta kriz merkezi kurdu. Binlarce insan dağda bayırda düşmüş helikopteri aradılar. Aradan koskoca üç gün geçti. Hiçbir insanın o bölgede bu mevsimdeki hava şartlarına dayanamayacağı kadar uzun bir süredir bu. Bugün medyada ortaya çıktı helikopter düştükten sonraki dört saat içinde bazı köylüler ulaşabildikleri yetkililere ve partililere düşen helikopterin yeri hakkında ipuçları vermişler. Bunlar değerlendirilmemiş ve helikopterin olmadığı bölgede günler boyu bulmak için arama yapılmış. Aradığın yerde olmayan bir şeyi nasıl hulacaksın ki?
    Bugün de (Cumartesi 28 Mart) bu haberleri ileten ve hatta kendi aralarında ekip kurarak dağda helikopteri bulan köylülere konuşma yasağı getirilmiş, yetmiyormuş gibi de ellerinden cep telefonları alınarak yaptıkları aramalar ve çektikleri fotoğraflar silinerek geri verilmiş. Tipik faşist hükümet idaresi yöntemi. Önce delilleri yoket, sonra da Benim haberim olmadı de.
    En azından devlet yetkililerinin bu tutumu işin içinde başka şeyler aramak için yeterli hareket noktasıdır.
    Tabii bu arada kıymetli K.Maraş Valimizin veya valilikten bir yetkilinin kazanın hemen akabinde helikopterin iniş sırasında düştüğünü ve içindeki altı kişinin hafif yaralı olarak hastanelere kaldırıldığı beyanatı da dikkat çekicidir. Kayseri hastaneleri dahil bütün çevre hastaneleri böyle bir yaralı sevkinden haberleri olmadığını bildirdiler. Peki bu haberi veren ne oldu acaba? Arama çalışmaları için en kıymetli ilk saatleri heba ettiren bu insan veya insanlar bilerek ölüme sebebiyet vermekten sorgulanacaklar mı acaba?
    Ama b’ade harabül Basra yani Basra harab olduktan sonra… hiçbir şeyin kıymeti yok.
    Allah taksiratlarını affetsin ve onları kendisinin cemalini gören şehidler arasında eylesin, Amin.

  12. Yazan:özlem Tarih: Mar 29, 2009 | Reply

    http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=822504
    http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=830969&title=muhsin-yazicioglu-kazasindaki-tuhafliklar

  13. Yazan:Okan Memisoglu Tarih: Mar 29, 2009 | Reply

    Bu memlekettete yaşayan bizler…hangi meslekten olursak olalım maalesef ONE MAN SHOW
    özentisi içinde mesleklerimizin gereği olanlarını yapamamamın sıkıntısı içindeyiz.
    İşte son örnekleri….HELİKOPTER KAZASI…ne doğru dürüst bir röpörtaj ne doğru dürüst bir habercilik tamamiyle trajıkomik yayınlar.
    TV programlarına bakalım aynı,aynı aynı..Sadece
    bir kaç kanal ve gazete varki işte yukarıda tanımladığım konunun dışındalar..ama 75 milyon nüfüsa yetmezki.AMS da THY nın uçağı kaza yaptı
    …bir sürü kendini bilmezler röportajlar yaptılar yetmedi havacılık ile alakası olmayan
    bir o kadar kişi saçma sapan yorum yaptılar
    vede TV ler devamlı olarak verdiler.Ben şahsım olarak 40 yıllık havacıyım kendi kendime bile olayları yorumlarken bilgimi ve yorumumu kantara koyarak tartıyorum..ve yinede somut bilgiler gelmeden karar veremiyorum..Ya bu konuda TV ve gazeteler….hadi canım sizde..
    Bir gerçek olay…AMS IST uçuşunda bir HOLLANDALI merakı gereği PİLOT MAHALLINE gelmek
    istedi..araştırdık öğretmenmiş ve AMS da bir okulda TÜRK çocuklarına DEUTCH öğretiyormuş..
    neyse..geldi laf lafı açtı ve dediki TÜRKİYEDE O KADAR ÇOK DOKTOR VARKİ BRAVO BİZDE BU KADAR
    DOKTOR YOK….merak ettik nedir bu diye sorduk
    kendisine dediki…TALEBELERİM SÖYLERLER BAŞIM
    AĞIRINCA ANNEM ŞU ILACI VERİRİ…BOGAZIM AGIRINCA BABAM ŞU ILACI VERİR..KOLUM ACIYINCA
    KOMŞU ŞU ILACI VERIR…..ve öylece devam ederde
    eder….Bilmem anlatabildimmi….Klaın sağlıcakla

  14. Yazan:Mustafa Akbas Tarih: Mar 29, 2009 | Reply

    Dogruyu söylemek ve insanli olma yürek ister.Benim gördügüm haberciler ve cogu gazetici omurgasiz, satilmis ve acayip sovcu.Bir Alman atasözü var…yalanin bacagi kisadir deye. Anadoluda hukuk islese cogu yalanci haberci damda yatardi.

  15. Yazan:Koray Tarih: Mar 29, 2009 | Reply

    lütfen 80 öncesini bir hatırlayalım önce.

  16. Yazan:suzannur Tarih: Mar 29, 2009 | Reply

    Sayın Koray, neden 80 öncesini hayırlayalım?! İki kötü arasında ehveni şer yapıp bu durumu kabullenelim diye mi? Kabul etmiyorum.
    Bir manken verdı, hani halkı çoban yapan, NTV’ye mail attım ve prptesto ettim, bu insan tvnize çıkarsa bir daha sizi izlemeyeceğim diye, izlemiyorum. Şu an bu cıvık programların ve haber adı altında yayımlanan parodilerin hiçbirini de izlemiyorum. Tepki mi, işte size tepki. Fare küsmüş dağın haberi mi olmamış, umurumda değil. Bakarsınız fareler dağ kadar olur ve dağ haberdar olmak zorunda kalır. Birey olarak sorumluluğumu yerine getiriyorum, bu da bana yeter.
    bu saçmalıkları kabul etmeyeceğim ve düzeyimi halk böyle istiyor lafazanlığıyla halka neyi isteyeceğini gösteren, bir nevi zorlayan renkli medyanın! düzeyine asla indirmeyeceğim.

  17. Yazan:Halil CALKAP Tarih: Mar 29, 2009 | Reply

    Gazeteci degil OKUZ

  18. Yazan:gökmen Tarih: Mar 30, 2009 | Reply

    Basınımız kesinlikle taraflıdır .Birilerinin memurlunu yapmaktadırlar.İçlerinde elle tutulacak insan sayısı bana göre oldukça azdır .Muhsin Yazıcının vefatını konu alan kazetecinin davranışıda kesinlikle şaklabanlıktır.

    Saygılarımla.

  19. Yazan:Av. Ergun Zoga Tarih: Mar 30, 2009 | Reply

    İnsan Mühendisliği (Human Engineering)konusunda
    ileri eğitimini almış ve 54 yıldan beri dersleri ve konferansları ile beyinleri,DÜŞÜNME EYLEMİ bakımından tetiklemeye çalışan bir insan olarak, yolunu takip ettiğim iki ışık kaynağı var önümde biri ERASMUS diğeri GALİLEO GALİLEİ.

    ERASMUS der ki: “HAYVANLAR HAYVAN OLARAK
    DOĞARLAR ama İNSANLAR, İNSANLAR İNSAN OLARAK
    DOĞMAZLAR, SONRADAN İNSAN YAPILIRLAR”

    Bu söz analiz edildiğinde görülür ki; doğan canlı, cinsinin niteliklerini ham olarak taşır ve kendi özel sistematiğine bağlı olarak da fiziksel gelişmeye ayak uydurarak büyür. Bu arada beyni ile diğer algı ve tepki sistemleri yapısal nitelik olarak kendine özgü şekilde gelişirken içinde yaşadıkları çevre koşulları onlara şekiller vermeye devam eder ve canlı, erişkinliğini tamamlayarak yaşamını sürdürmek için GÜDÜSEL NİTELİKTE VE BELİRLİ SAYIDA yaşamsal kalıpları öğrenir.

    Ama insan yavrusu, aynı süreçsel serüveni izlemesine karşın, diğer canlı türlerinden farklı olarak; doğuran ana, yaşanan çevre ve kendine özgü iç nitelikler ile özgürlüğü elinden alınırcasına süresiz ve ölçüsüz bir öğrenime tabi tutulur. AMAÇ ONU İNSANLAŞTIRMAKTIR. Ancak biz insan mühendisliği eğitimi almış olanlar genellikle “İNSAN FORMUNDAKİ” yaratıkların bahsedilen anlamda gelişmelerini tamamlayamadıklarını,DİLİMİZDEKİ KEMâLE ERME deyimindeki FELSEFİ NİTELİĞİ kazanamayıp GERÇEK ANLAMDA İNSANLAŞAMADIKLARINI düşünürüz.Zira KEMÂLE ERMİŞ İNSANLA,EREMEMİŞ İNSAN ARASINDAKİ FARKI DA GALİLEO GALİLEİ’NİN bakış açısından değerlendiririz.

    Sonuç olarak bu dehaların,naçiz bir fikrî takipçisi olan ben de;gelişimini tamamlayamamış
    bu bireylere İNSANIMSI sıfatını takıyorum.

    Kral,hükümdar KİM olursa olsun, Hangi ÜNVANA hangi KÜLTÜRE sahip bulunursa bulunsun ve hangi fikrin ve inancın hammallığını yaparsa yapsın,
    İNSAN İLE İNSANIMSI ARASINDAKİ MUHTEŞEM FARKIN
    özelliğini dikkate alarak onları değerlendirirken ciddi bir şey düşünemiyorum.

  20. Yazan:Levent Cetin Tarih: Mar 30, 2009 | Reply

    Aziz Bey,

    Pankreas guresi dediginiz sey bir oyundur. Insanlar gercekten vurmazlar birbirlerine. Amerikalilarin can acitmadan siddet yapma oyunu. Genelde egitimsiz bir gruba hitap eder kuzey Amerika’da.

    Bununla beraber mumkun oldugunca kuralsiz kompozit guresler var son birkac yildir. Oktagon seklindeki bir tel kafesin icinde insanlar birbirlerinin yuzunden kan getire getire dovusuyorlar. Bir cesit pornografi.

  21. Yazan:GÖKHAN Tarih: Mar 30, 2009 | Reply

    doğan medyasidir kesin bu kansizligi onlardan başkasi yapmaz

  22. Yazan:alperen Tarih: Mar 30, 2009 | Reply

    MUHSİN BAŞKANIN SONSUZLUĞA YOLCULUĞU

    ALPEREN GÜRBÜZER

    Adı Kur’an’da geçen ismi ile müsemma Muhsin,
    Soyadı; Yazıcıoğlu, yani narına nuruna kurban vatan evladı.
    Adını denizde uçan martılara, gökteki yıldızlara ve Kahramanmaraş’ın beyaz örtü ile büründüğü dağlara yazdı da.
    12 Eylül öncesi o alaca karanlık günlerinde her tarafı sis kaplamıştı, herkesin birbirinden kaçıştığı o günlerde reisimizdi. 12 Eylül sonrası Türkiye üzerinde sis perdeleri kalkınca, o bundan böyle yediden yetmişe herkesin gül sevgilisidir kıpır kıpır.
    Gülümüz yok artık aramızda. O şimdi çok sevdiği Peygamber, Ashabı Güzin ve Saadat-ı Kiramın yanında. O biliyordu zaten ölümle sevgililere kavuşulacağını. Zaten vuslatla anlaşılır sevgilinin kokusu, şayet gönüllerde taht kurdu isen. Biz bu konuda şahidiz, hiçbir gönlü kırmadığına.
    2009 Mart ayı soğuk yüzünü iyiden iyiye göstermişti. Büyüklerin ‘Mart bacadan baktırır kazma kürek yaktırır’ dediği demler gelip çatmıştı. Fırtınadan önce bir sessizlik vardı sanki. O koca reis son yolculuğa çıkacağını bilircesine sevenlerine ölümden bahsediyor ve hiç kimsenin bir saniye öncesi ve sonrası garantisinin olmadığına vurgu yapıyordu. Üstelik helikoptere seçim çalışmaları için ilk kez biniyordu. Belli ki ötelerden kanatlanarak koş deniliyordu. O halde kartal misali kar beyaz dağların tepesine uçup sevgilinin yolunda pervane olmalı. Nitekim öylede oldu.
    Bu arada Kahramanmaraş dağları içten içe hazırlık yapıyordu. Bir onurlu misafirini ağırlayacaktı sanki. Hakeza Abdurrahman Karakoç’un mana yüklü şiirini hatırlatırcasına beşinci mevsim için gizemli bir faaliyet vardı. Zira Musa’nın Turi Sinası bir yandan fırtına, biryandan tipi ve kar eşliğinde beyaz gelinliğe bürünüverdi adeta. Niye beyaza bürünmesin ki. Ölüm kar beyazdı çünkü. Nitekim karlı dağlar onurlu konuğunu sevgililerin sevgilisine kavuşturmak için beyaz gelinliği ile bağrına bastıda.
    İşte o an gelmişti, sevgili uğruna pervane olan helikopter gizemli bir şekilde düşmüştü. Düştüğü yerde ebediyet vardı. Sonsuzluğa adım kar beyazla başladı kelebek misali.
    Bakın 12 Eylül darbesinin mağduru düştüğü Mamak Yusufiye’sin de sonsuzluğu nasıl dile getiriyordu:
    Bir coşku var içimde bugün kıpır kıpır
    Uzak çok uzak bir yerleri özlüyorum
    Gözlerim perde perde taş duvarlarda
    Açılıyor hayal pencerelerim
    Hafif bir rüzgâr gibi, süzülüyorum
    Kekik kokulu koyaklardan aşarak
    Bir çeşme başı arıyorum
    Yarpuzlar arasında kendimi bırakıp
    Mis gibi nane kokuları arasında
    Ruhumu dinlemek istiyorum
    Zikre dalmış her şey
    Güne gülümserken papatyalar
    Dualar gibi yükselir ümitlerim
    Güneşle kol kola kırlarda koşarak
    Siz peygamber çiçekleri toplarken
    Ben çeşme başında uzanmak istiyorum
    Huzur dolu içimde
    Ben sonsuzluğu düşünüyorum
    Ey sonsuzluğun sahibi, sana ulaşmak istiyorum
    Durun kapanmayın pencerelerim
    Güneşimi kapatmayın
    Beton çok soğuk, üşüyorum.
    Evet, beton çok soğuk, hem de çok soğuk. Dile kolay türlü işkencelere tabii tutulduğu 2,5 m²’lik hücre bumbuzdu. Bu seferki üşüme Mamak Zindanındakinden farklı. Nasıl ki izinden yürüdüğü Allah Resulü günler günleri kovalarken bir seher vakti şimdiye kadar hiç görmediği bir varlık karşısına çıkıverdiğinde,
    — İkra! Oku! Ayetine muhatap kaldı ve Vahyin nuru ruhuna nakşedilip nur dağından hane-i saadetine döndüğünde:
    —Ya Hatice! Üzerimi ört, dedi. Annemiz de hemen örtüverdi üzerini. Belli ki ilk gelen ayetin tesirini henüz daha üzerinden atamamıştı ki tüm bedeni zıngır zıngır titriyordu. Tabiî ki bu hal vahyin üzerindeki ağırlığından dolayıdır. Aynen öylede sonsuzluğa doğru uçarken ister istemez Kahramanmaraş dağlarının fırtına, tipi ve sisle kaplı sahrası mahşeri hatırlatırcasına içini ürpertiyordu. Korktuğundan değil tabiî ki, karlı dağlardan gelen davete icabette acaba kusur eğlermiyim düşüncesi ruhunu içten içe ürpertiyordu. Fakat yinede bu çağrıya icabet etmek gerekirdi, edildi de.
    Topraktan geldik toprağa gideceğiz deriz ya hep. Etraf kar fırtına olsa da kara toprak onu sevgililerin sevgilisine ulaştırmak için bağrını açıp bastı kucağına. Şimdi o kar taneleri eşliğinde gül bahçesine dönüştüğü kabrinde gördüğü güller üşüyen bedeni içini ısıtmaya yetmişti bile.
    Kahramanmaraşın karla kaplı dağları onu beyaz gelinliğe bürünmüş halde uçururken bizden de ötelere selam götürün deyip öyle uğurladılar.
    Mevlana ölüme şeb-i aruz demişti. Muhsin Başkan için Martın son cemresi artık düğün gecesiydi. O şimdi son cemre ile birlikte sevgilinin tahtına uğurlandı da. Nitekim her yağan kar taneleri bir sır gizler için için.
    Karlar arasında bizleri bırakıp gittin, ama bu gidiş farklı gidiş. Sadece gökten inen tane tane yere serpilen kara izini bırakıp gitmedin. İzini yüreklerimize bıraktın. Biz seslerini duyuramayanların sesini sen duyurdun. Dik duruşunla, bir o kadar da cesaretinle hayatın boyunca milletin önüne serilen yanlış kaleleri yıkıp doğruları yerleştirdin. Ey yürekli koca reis, seni unutmayacağız. Bizler için üşüdün, ama kalplerimizde sana sıcacık bir sevgi oluşmasını sağlayarak kelebek misali ötelere uçtun gittin. O şimdi Ankara’nın Altındağ ilçesinin Taceddin dergâhında Mehmet Akif’in İstiklal marşının yazıldığı evin yanında meftun.
    Velhasıl ölüm kar beyaz.
    Ruhu şad olsun.

  23. Yazan:Halil İspir Tarih: Mar 30, 2009 | Reply

    Yahu karddşim; medyalarda medyatik olmak için elinden geleni yapıyor. İnsanların düştüğü kotü veya iyi her türlü durumdan istifade etmek artık gelenek oldu şu medyada. Yeter be Kardeşim yeter. Tamam sen haberini yap ama insanların özel hallerinin senin yazından veya kamerandan diğer insanlara çok büyük bir maharetmiş gibi ballı ballı göstermen mi gerek. Utanmasalar o görüntülerle beraber göbek atacaklar. Modern işkencecilerden ne farkları var. Önce ümit ver sonra canını yak sonrada seyret. İşallah yatağınızda uyursunuz. Nerdeyse bayram yapacaklar kendilerinden birisi öldü diye.

  24. Yazan:Aziz Yılmaz Tarih: Mar 30, 2009 | Reply

    Selamlar Levent bey,
    Dediğiniz doğru.Lakin bundan 30 yıl kadar öncesinde Tv.aracılığıyla Türk izleyicisinin önüne çıktığında sahici dövüş şekliyle sunuluyordu.
    Tabii aynen dediğiniz gibi amaç pornografik bir sunumdu.
    Şimdi varolan muadilleri sahici dövüş mü,oyun şeklinde mi tam olarak bilmiyorum.Ama özünde aynı amaca hizmet edildiği açık.
    Özetle birileri her türlü yozlaşmış kültürü araçsallaştırıp pornalaştırıyor.Olay budur.

  25. Yazan:vatandaş Tarih: Mar 30, 2009 | Reply

    Onu bilmem ama, OBAMANIN SEMPATİK YÜZÜ VE ÇUKULATA RENGİ AMERİKANIN ÇİRKİN YÜZÜNÜ DEĞİŞTİRİR Mİ ACABA?…

  26. Yazan:Hasan Hınıslı Tarih: Mar 30, 2009 | Reply

    Bu ülkede ne çekildiyse acılardan elde edilen edinimler yüzünden çekildi. Halen kar etmek adına acı tohumları eken bir toplum değilmiyiz. Yoksa biz şairin dediği gibi “acıyı bal eylemez miyiz”!

  27. Yazan:fatih y. abbas Tarih: Mar 31, 2009 | Reply

    Haber akisi degil, kanalizasyon akisi.

    Sadece ofkem nedeniyle bende su yorumlari yapayim:

    Daha olayin basindan itibaren, sanki kazayla ilgili her seyi, nihai amac ve butun ayrintilarinda onceden izlemis ve kesin olarak biliyormus gibi sakir sakir otmeye baslayan bir medya! Bir uctan bir uca “siyasi” yelpazedekiler..

    Karda kista, hem de karada, hic otomobiliyle bile tipi gormemis yol katetmemis, dag bayir gormemis col bedevileri gibi! konusmalar

    Olenin kisiligi ve siyasi gecmisine dayandirildigi icin inanmasi kolay, secimde de, onumuzdeki yillarda da geride kalanlari, ya oy potansiyeli yada baska ticari maksatlar icin “malzeme” olarak kullanmaya cok elverisli,envayi cesit senaryolar ve sebepler uydurmak!

    Bizim sirketlerin ve kamu kurumlarinin teknoloji kullanma becerileri ve kapasiteleri de malum.Her turlu yoruma musaitler.
    Ustune de bunlari ekleyin!

    En son tesebbus: Kaza yerindeki ilk goruntuleri (eminim feci kan revan tablouydu) amator cep telefonlarina ceken koylulerin elindeki telefonlar toplanmis, kayitlar silinmis, sonra iade edilmis!
    Amac kan revan goruntuler!

    Bir de hayatinda hic din inanc sahibi filan olmadigi gibi, ilaveden, kucumseyici, alayci olanlarin, merhuma sahip cikmasi! Ugur Mumcu cenaze sovlarina donusturulmek istenmesi!

    Bundan sonra her kaza “suikasttir”. Yillar surecek reklam sovlarindan ve kazazedelerin ailelerinin uzuntusu adice kullanilarak “cok satan, cok izlenen” onlarin sirtindan yapilacak yayinlar,heyecanli kitap baskilari,dedektif romanlari. Cok satacak eminim.

    Bir dizi film filan da cekilir! Izlenme rekorlari da kırar!

  28. Yazan:kör ölür badem gözlü olur, katil ölür kahraman olur Tarih: Mar 31, 2009 | Reply

    Biri ölür, insandır, candır, babadır üzülürsün ama ölümün birisini kahraman yapmasını, günahını temize çıkarmasını, ak etmesini anlamıyorum. Hele ki o insanın tabutunun şanlı bayrağıma sarılmasını, şehit sayılmasını hiç anlamıyorum.

    ne çabuk unuttunuz, sivas’ı, madımak otelini, olanları. sivas olayları esnasında canını kurtarmak için madımak oteli’nin hemen dibinde bulunan balkonundan içeriye girmeye çalışan aydınları tekme tokat döven zihniyetin partisinin başkanı olduğunu kendisinin de müze olmasın diye karşı çıktığını,

    ne çabuk unuttunuz, “bu size son ihtarım, abdullah’ı (çatlı) bırakmazsanız bu gece ankara’da 150 bomba patlar” dediğini ve gerçekten demirtepe köprüsüne bir bomba konulduğunu polisin patlamadan önce bulduğunu,

    ne çabuk unuttunuz, 2002 secimlerinden once, hazineden para kapabilmek icin milletvekili transfer edecegi iddialari basinda dolaşırken, açıklama yapıp: böyle bir niyetinin olmadığını, eğer seçim parası alırlarsa dahi bunları şehit aileleri ve mehmetçik vakfına bağıslayacağını söylediğini, meclisteki mhp’lilerden üçünün istifa ederek partisine geçmesi ile hazineden 4,5 trilyon gibi bir para aldıktan sonra da bu sözlerini unuttuğunu, hatirlatan gazetecilere ise, “bu bizim partimizin hakkıdır, bunu kimseyle tartışmayız” dediğini,

    ne çabuk unuttunuz, “devletin, milletin güvenliğini emanet ettiğimiz kuruluşlar sorumluluğunu yerine getirmez, yasaları kullanmazlarsa milletin kendi güvenliğini sağlamak hakkıdır” dediğini, boylece “ya devlet başa ya kuzgun leşe” lafindaki kuzgun rolune aday oldugunu. kendi fikrinde olmayanı eşkiya gördüğünü bu konuda gereğini de Maraş’ta kadın, çocuk demeden katlederek gösterdiklerini aynı Maraş’ında kendisine mezar olmasının ne güzel ironi olduğunu,

    ne çabuk unuttunuz, balgat katliamı sanıklarından Mustafa Pehlivanoğlu’nun “Şevkat Çetin ve Muhsin Yazıcıoğlu, ülkücü gençlik derneği’nin öldürme, yaralama, kurşunlama, bombalama gibi eylemlerini yonlendiren kişilerdir.” itirafını,

    ne çabuk unuttunuz, Trabzon’da McDonald’s’ı bombalayan ve 6 kişinin yaralanmasına neden olan Yasin Hayal ile yakınlığını, kendisine ve ailesine yaptığı yardımları,

    ne çabuk unuttunuz, Ülkücü Gençlik Derneği’nin bir dönem hukuk masası şefliğini yapan itirafçı Ali Yurtaslan’ın belirttiği gibi, Yazıcıoğlu’nun cinayet ve bombalama emirleri veren, soygun çeteleri kuran bir lider olduğunu. Yazıcıoğlu’nun “Bahçelievler Katliamı’na” katılan ülkücülerin hepsini tanıdığı, onların kimliğini açıklamayı reddettiğini, 1978’de ülkücü militan Baki Yeşiloğlu’nun öldürülmesinden sonra Balıkesir Cezaevi’nde çıkan isyan üzerine de, “Muhsin Yazıcıoğlu’nun, bunun öcü alınmalıdır, dediğini. Bunun üzerine cezaevinde isyan çıkarıldığı ve iki-üç kişi öldürüldüğünü, Ülkücülerin burnu bile kanamadığını,

    ne çabuk unuttunuz, Haluk Kırcı’ya kaçak yaşadığı yıllarda para yardımında bulunduğunu. Kendisi de 1981’de askeri savcıya verdiği ifadede bunu teyit ettiğini,

    ne çabuk unuttunuz, Hrant’ın katledilmesinde önemli rol oynadığı ortaya çıkan, Erhan Tuncel ile yakınlığını,

  29. Yazan:eminimsi Tarih: Mar 31, 2009 | Reply

    Medya şaklabanlığı konusunda hemfikiriz ama verdiğiniz örnek (yazıcıoğlunun ölüm haberini yeğenine verdiği sahne) hiç olmayacak bir örnek olmuş…
    O sahneye canlı tanıklık yapmış biri olarak söylüyorum.
    Alt yazı üst yazı her yerde yazıcıoğlu “vefat” etti yazarken, canlı yayına aldığı yeğeni “inşaallah dönecek” deyince alt yazısında “son dakika, öldü” diyen bir kanalın muhabiri yeğene dönüp “bence de inşaallah dönecek” mi demeliydi.
    Bu sefer burada “bu şaklabanılığı” tartışıyor olacaktık.
    Gerçi buradaki yorumların bazıları da bu sıfatı hakkediyor (badem, göz, kör vs..)

  30. Yazan:sevim Tarih: Mar 31, 2009 | Reply

    bence şaklabanlık,acı haberin verilmesinde falan değil.tabii ki bir şekilde haber duyurulmuş olacaktı.fakat asıl üzücü olanı,özellikle de görsel medyada bu tür acı olayların bir heyecean ve çoşku içinde verilmesi.sanki mal görmüş mağribi gibi başkalarının acıları üzerinden başarı(!)adına “haberi ilk bizden duyun”,”az sonra”vs.gibi anonslarla meselenin bir işportaya dönüştürülmesi şaklabanlığın dikalasıdır ve etik dışıdır.tabii ölünün arkasından hoş olmayan sözler sarfetmek de doğru değil bu arada.

  31. Yazan:özlem Tarih: Nis 1, 2009 | Reply

    Emin bey,
    muhabir olum haberini cok onceden aldigi halde yegeninin dakikalarca konusturdu. Hicbir sey yokmus gibi olay hakkinda sohbet etti. Digerlerinin vefatina uzuntusunu Muhsin Bey icin umidini anlattirdi. Sonra haberi kameralar karsisinda bir anda verdi. Onun orada yikilacagini biliyordu ve bence bilincli olarak bir aci show yapti. Ben bunun bir benzerini bir kere daha seyretmistim. Canli yayinda bir kadina yillardir aradigi babasinin olum haberini verdiler ve kadin orada fenalasip hastanelik oldu. Eminim raytingler tavana vurmustur. Canli canli sok geciren bir kadin. Ben hic masum bir sahne oldugunu dusunmuyorum. Zaten Yegen orada aglar konusamaz hale gelirken muhabir cok siradan birsey olmus gibi sunumunu yani isini yapmaya devam etti. En ufak bir bocalama gostermeden.Hani acemilik diyecegim, sui zanda bulunuyorum belki kanal haberi 10-15 dak. once duyurmus muhabire yeni ulasmis olabilir diyecegim ama hic de muhabirin “profesyonelce” tavri bana boyle bir iyi niyetli dusunceyi ilham etmiyor.

  32. Yazan:Doğan Tarih: Nis 1, 2009 | Reply

    Muhabirin yaptığı olayı pek yadırgamamak lazım .Geniş boyutta düşünmek gerekirse;
    Bir lastik tamircisinin duası birilerinin lastiğinin patlayıp yanına gelmesi;bir ayakkabı tamircisinin ise birilerinin topuğunun kırılması için dua edit tamire gelmesidir.!!!kazanç ve başarıya ualşamak acımasızlıkla aynı paralelliktedir.UNUTMAYINKİ Başarıya ulaşmak, karşındakini enayi yerine koymaya kalkmakla başlar………
    Hal böyle iken güncel yaşamımızda kazanç ve hayatını idame etirmek için bir çok farklı hizmetlerde emek veren kişiler kendine bir çok olayadan pay biçer!!!
    Tabiki gazeteci de en çok dikkat çekecek haberi yakalamak için fırsat kollar.
    DEDİM YA ODA BUNUN İŞİ.Ha LASTİKÇİ Ha AYAKKABICI………..Önemli olan amaca ulaşmak.
    Saygılar

  33. Yazan:özlem Tarih: Nis 1, 2009 | Reply

    🙂 Doğan Bey benim de insan ile meslek sahibi arasındaki iliskiyi lastik tamircisi ile araba lastiğinden farkli görmeyen, aradaki farki görmezden gelen, bu dünyaya itirazım var zaten. Öte yandan böyle bir ilişkide bile lastik tamircisinin tırnağına böyle bir gazetecilik anlayışını değisşmem. Sonuçta biri yapıyor diğeri yıkıyor.
    Varolanı anlamak varolana itiraz etmememizi gerektirmemeli. Doktorların da aynı mantıkla davrandığını ne kadar çok hasta o kadar çok bereket anlayışı ile hareket ettiğini, itfaiyecilerin yanan her evde göbek attığını hatta duruma uygunluk arzetmesi açısından ev yaktıklarını düşünsenize. Ve bütün bir toplumun bu durumu normal karşıladığını.

    Ama siz de sanırım bunu ironik bir anlatımla anlatmaya çalışıyorsunuz. Yoksa böyle bir mantık yürütme olsa olsa bir nisan şakası olabilir.

  34. Yazan:Ali Duman Tarih: Nis 1, 2009 | Reply

    Zamanında devrimciler için “ya susturacağız, ya kan kusturacağız” diyen birinin kahramanmış, muteber adammış muammelesini anlayamadım.

    Kahramanmaraş’ta evleri çarpılarla işaretlenen alevilere karşı katliam suçunu işleyenlerle yoldaş ve dava arkadaşı olan, onların reis diye hitap ettiği, üzerine katliamcılık suçunun yapışmış olduğu, Ankara’da öğrencilik dışında hiç bir faaliyeti olmayan, eli silaha değmemiş 7 TİP’li öğrencinin katledilmesinini planlayan Çatlı’nın ikinci başkan, kendisinin birinci başkan olduğu ülkücü örgüt liderliği ile katillikle itham edilene bu denli methiye dizilmesini anlamak mümkün değil. Kahramanmaraş’ın dağı taşı, yapılanları unutmuş değilmiş ki, geçit vermedi. İnsanım diye yaşayanların yüzüne tokat gibi vururcasına. Sadece sizin değil demek ki, devrimcilerin de, alevilerin de ilahi adeleti sağlayan bir allahı varmış.

  35. Yazan:eg Tarih: Nis 1, 2009 | Reply

    ben bir insanın günah işlememesini değil (günahlarından pişman olarak git gide daha “iyi “insan olmasını önemserim. muhsin bey 80 öncesinde birçok hata yapmıştır birçok başak sağcı ve solcu gibi. ancak 7.5 yıl hapis yatıp hapiste birçok şeyle yüzlemiş bir insan. aynı hücrede kaldıkları insanların söylediklerini okuduk hepimiz. muhsin bey benim en azından son 10 yılda bir kötülüğünü gördüğüm bir insan değil. tam tersi geçmişte bu ülkenin tarihinde her kesim tarafından yapılmış çok büyük hataların tekrarlanmaması için son 10 yılda elinden geleni yapmış olduğunu düşündüğüm birisi. yani insanî tekamül gösterdiğini düşünüyorum. o yüzden de Allah rahmet eylesin diyorum. hrant dink’in ölümünden onu sorumlu tutanların ise onun hrant dink’in arkasından yazdığı şiiri okumalarını tavsiye ederim.

    kaldı ki bunların hiçbirisi bile olmamış olsaydı benim inancım elim bir kaza sonucu ölmüş bir insana Allah’tan rahmet dilemeyi gerektirir. hrant dink’in cenazesinde bir müslüman olarak ona fatiha okumuş birisi olarak, bu topraklarda hangi ırk, dinden olursa olsun geçmişteki hatalarından ders alan ve bu yönde insani gelişim gösteren insanları seviyorum ben. zaten Allah da hiç günah işlenmemesini değil, günah işleyip de günahlarında tövbe edilmesini daha çok sever. ali duman bey gibi arkadaşlarda gördüğüm bu sert ve kırılmaz , biraz da acımasız gelen tavrın ilerde değişebileceğini umuyorum.

  36. Yazan:osman Tarih: Nis 1, 2009 | Reply

    Sivas’da insanlar karbondioksitten bogulurlarken yan binadaki BBPlilerdi onlara yardim etmeyen. Ne cabuk unutuldu bunlar, hatirlatilmali zira ayni yobaz zihniyet hala ortalikta. Simdi Fethullah Gulen hocaefendi neredeyse adami melek ilan edecek. Zaman gazetesindeki beyin yikamayi gunlerdir okuyoruz. Birileri muhsin baskanimla ne guzel solculari doverdik diye anlatiyor neredeyse. Siz bir de alevilere sorun muhsin baskani. Evet evet, chp’ye oy verenler fasist, ergenekoncu, muhsin baskan melek. Pes!

  37. Yazan:TSD Tarih: Nis 1, 2009 | Reply

    http://bekirlyildirim.wordpress.com/2009/04/01/muhsin-deniz-metin-ernesto-ve-ahmet/

  38. Yazan:recep Tarih: Nis 2, 2009 | Reply

    Aslinda Iletisim Fakultelerinde gazetecinin “once insan oldugu sonra gazeteci” oldugu ogretilir ancak malesef bir cok sozum ona gazeteci(!)arkadaslarimiz bu temel prensip ogretilirken nasiplerini alamamislar.onlar icin haber(!) olsun da nasil olursa olsun. ancak insan bir gun kendi hazirladigi bu vicdansiz ortam icinde ayni duruma dusebilir,umarim o zaman bu muhabirin karsinina kendi gibi gazeteci(!) birisi cikmaz.

  39. Yazan:özlem Tarih: Nis 2, 2009 | Reply

    Bekir Bey cok guzel yazmış. İnşallah Metin Yüksel’in şehadetinde Muhsin Bey’in bir rolu yoktur diyorum. Ben 12 eylul sonrası Yazıcıoğlu’nun samimi olarak değiştiğine inanıyorum. Şimdiye kadar onun kendisine atfedilen olaylarda hiçbir sahiplenici kışkırtıcı beyanatını okumadım. Dahası bir zamanlar onunla çok yakın olmuş sonrasında milliyetçilikle yollarını ayırmış insanların da tanıklıklıkları bu yönde. Ancak benim düşüncem Muhsin Bey teşkilatına hakim değildi. Ve malum her milliyetçi görüşün bir parça düşman ve düşmanlıkları besleyerek yaşama riski vardır. Devlet Bahçeli’nin kendi partisini çok daha iyi kontrol edebildiğine çeteleri temizlediğine oradan uzaklaştırılan insanların ise bir şekilde BBP de yer bulduğuna inanıyorum. Yazıcıoğlu Ali Bulaç ile
    3 hafta kadar önce bir röportaj yapmış. Orada Jitem e ve Alperen ocaklarının nasıl kullanılmak istendiğine dair bazı bilgiler vermiş. Bulaç bir yazı yazmıştı. Yazıcıoğlu bildiklerini anlatsın gibilerden.

    Sivas katliamı sırasında BBP liler kendilerine atfedilen şeyleri yapmadıklarını aksine yangından kaçanlara bürolarının duvarını kırarak yardım ettiklerini söylemişlerdi. İnsallah doğrudur. Hiçbir mazlumun ahı yerde kalmaz ve inanıyorsak herkesin yapıp ettiğinin karşılığını alacağı bir büyük mahkeme olduğuna da inanmalıyız.

  40. Yazan:özlem Tarih: Nis 2, 2009 | Reply

    Ali Duman Bey,
    zamaninda devrimciler de az şey yapmadı. İdamını hepimizin lanetlediği Deniz Gezmiş’in Mehmet Pamak’ı korkutmak için eline bomba tutuşturduğunu , zevk olsun diye okul bodrumunda namaz kılan insanları sille tokat dövdüğünü o günleri yaşayanlar anlatır. Ama eminim bugun hayat hakkı verilseydi bambaşka bir insan olacaktı.
    Ben Maraş katliamında Yazıcıoğlu’nun herhangi bir dahli olduğu bilgisine sahip değilim. Bu katliamı çok yakından araştıran insanlardan da böyle bir şey duymadım. Ama Ökkeş Kenger(Şendiller) ismini çok duydum.

    Daha da ötesnide bunun basit bir alevi sünni ya da ülkücü vs. çatışması olmadığını çok planlı bir derin operasyon olduğunu bugün herkes biliyor. Herşeye rağmen şahit olmadığım bir devir ve olaylar. İnşallah böyle zulumlere bulaşmamışlardır ya da bulaştılarsa da gerçekten kalpten tövbe etmişlerdir diye düşünüyorum. Yok Maraş ın ahı tuttu bak orada öldü vs. tipi sözleri de garip buluyorum. Herkes için böyle acayip şeyler söylenebilir. Atatürk Dolmabahçe’de öldü. Kaçan sultanların ahı tuttu vs.:))

  41. Yazan:Ali Duman Tarih: Nis 2, 2009 | Reply

    Özlem Hanım,

    mırzak çuvala girmiyor, bakın bugün bir gazetede Ergenekon konusunda uzman gazeteci ve araştırmacı yazar Şamil Tayyar, Muhsin Yazıcıoğlu ve kaza hakkında bakın ne diyor “(kaza için) kafamda soru işaretleri var ama elimde somut bir veri olmadan konuşamıyorum, rahmetli Yazıcıoğlu yakın tarihin en önemli KARAKUTULARINDAN biriydi. 1980 öncesi ve sonrası olaylara ışık tutabilirdi.”
    Bahçeli, MHP’yi sokak faşizminden ve tetikçilikten hızlı bir şekilde geri çekince, onun yerine ikame edilen “BBP” oldu ve buna göz yumdu, bu partinin lideri de.

    BU ÜLKE TOPRAKLARINDA, DEVRİMCİLER YAPTIKLARI HER HATANIN BEDELİNİ FAZLASIYLA ÖDEDİLER, HEM DE 17 YAŞINDA BAYRAK GİBİ ASILARAK ÇOK FAZLASIYLA ÖDEDİLER. (17 yaşında üstelik suçsuz yere asılmak ne demek bilir misiniz? siz)

    bedeli ödenmemiş haksızlıkların sahiplerinin pisliklerini tarih bile kaldırmıyor, kimisi susurlukta kamyon altına giriyor, kimisi ise kendi aralarında çıkar kavgalarında b.k yoluna gidiyor, tarih daha çok şeylerin aydınlatılmasına gebe, Ergenekon’un üzerine gidilmesine engel olunmaya çalışılması boşa değil, ancak mızrak artık çuvala girmiyor, girmeyecekte.

    Ülkemizde yaşayan milyonlarca alevilerden (nefret edenlerden söz etmiyorum) bir tane Muhsin Yazıcıoğlu sever bulamazsınız, neden acaba hiç düşündünüz mü? yakalanmamış olsalar dahi yapılan katliamların müsebbiplerini çok iyi bilir halkımızın vicdanı, bu devletin hukukunun nerede başlayıp nerede biteceğinin de bir hükmü yoktur, herşey kanun ve hukuk değil.

    insanların vicdanı var, birde canı yananların gerçeği var, hiç bir şey bunları değiştiremez.

  42. Yazan:Ömer Faruk Tarih: Nis 2, 2009 | Reply

    Kesinlikle çon önemli bir noktaya temas etmişsiniz, her türlü acıyı izleyerek kalbimizin katılaşmasını sağlıyoruz aslında.

  43. Yazan:özlem Tarih: Nis 2, 2009 | Reply

    Ali Bey aynı roportajda Muhsin Yazıcıoğlu’nun BBP nin bu işlere karışmasına niye engel olmuyorsunuz diyen Şamil Tayyar’a önlemek için elimden geleni yaptım ama bir yere kadar bizim tarlayı çoktan sürmüşler yanıtı vermesi çok anlamlıdır. Evet Yazıcıoğlu karakutulardan biri idi. Bu illa cinayetlere katıldığı anlamına gelmez. Ama mutlaka bir dönem ülkücülerin içerisindeki konumu nedeni ile çok bildikleri vardi. (Aynı durumda solcular da var. Mesela Hasan Cemal vs. Ben hala bu olay hakkında bir şüphe taşıyorum. Fazla da komplo teorilerine giremem tabi.)Belki de konuşmak bildiklerini paylaşmak isteyen bir karakutu idi.
    Aşağıdaki yazı onu iyi tanıyan uzun yıllar önce Milliyetçilikle yollarını ayırmış kalbine ve adaletine güvendiğim bir insana ait. Kendisinin hem alevi meselesinde hem de Hrant meselesindeki tavrını bildiğim için bu konuda Yazıcıoğlu hakkında her hangi bir şüphesi olsa
    dostluk adına böyle bir yazı yazmazdı diye düşünüyorum.(ama yine de bir şerh koyayım sevmek dost olmak bazen miyoplukta yapabilir. Yine de bu sadece teoride söylediğim bir laf bu konuda detaylı bir bilgim yok)
    Yazıcıoğlu’nun beyanları var, özeleştiri yapmamıza bile fırsat vermiyorlar diye bir sözü var. Hala acaba diyorum.

    Muhsin Başkan

    İçimize düşen ateş içimizi hallaç pamuğu gibi atıyor.

    25 Mart 2009. Kahramanmaraş’ın Berit dağlarındaki karın ateşi içimizde durdurulamayan bir hatırlamayı başlattı.

    Hatıralar, anekdotlar, sessizlikle geçen yılların ağırlığı, içimize attığımız her şey şiirlere karışarak geliyor.

    Zihnimizde çarpışmalar yaşanıyor. Sözler anlar anılar yıllardır hüzünle tutuldukları yerden kurtulup evin her yanına dağılmak istiyor artık.

    12 Eylül neydi tam olarak, nasıl okunmalıydı, o güne gelene kadar geçen süreçte yaşananların toplumsal karşılığını adil olarak ortaya koyabilmiş, analiz etmiş ve gerekli çıkarımlarda bulunabilmiş miydi bu ülke.

    Dönemi anlatan öyküler sadece soldan bakan gözlerin gördüğü. Çok önemli tabii ki, iyi ki yazıldılar ama ülkücü hareketi görmezden gelme tuhaflığına düşmekten kurtulamadan. Filmler de öyle.

    Süreyya Sırrı Önder’in Beynelminel’ini seyrederken, Atıf Yılmaz’ın Eylül Fırtınası’nda, hatta danışmanları arasında Mümtazer Türköne’nin bulunması nedeniyle ilk kez milliyetçi gençlere bir şekilde yer verilmeye çalışılan Hatırla Sevgili dizisini izlerken olayları bütün sıcaklığıyla yaşamış olan bizlerin hissiyatı hesaba katılmamıştı nedense. Hatta Uçurtmayı Vurmasınlar ve benzeri daha birçok güzel film bu eksik, görmezden gelen yaklaşımla malüldür.

    12 Eylül analizlerinin birçoğunda solcuların insanlık ve fedakarlıkla dolu yaşamları konu edilmiş, ülkücüler hep şiddetin kaynağı olarak gösterilmiş, bu neredeyse solun varlık sebebine dönüştürülmüştü. Milliyetçiler bütün bunları nedense düzeltmeye bile gerek görmeyecek bir ruh hali yaşadılar yıllarca. Ne yaşadığımızı biz biliriz ya bu yeter hali. Bu bir şey söylenmiyor çünkü söylenecek söz yok algısı yarattı kimi çevrelerde.

    12 Eylül öncesinde aynı evde yetişen çocuklardan bir oğulun zamanın söyleyişiyle “allahsız komünist”olmasının, kızının ise milliyetçi mukaddesatçı saflarda yer almasının nedenlerine, karşılaşmaların temel tartışmalarına çok fazla dikkat çeken olmadı.

    Aslında düzeni değiştirmek isteyen hoşnutsuz gençlerin nasıl da benzer ailelerden geldiğini, itirazların aynı sınıfsal cepheden yükseldiğini fark etmemek imkansızdı. Tersine, birçok konuda pekala ortaklaşabilecek gençler, dün de bugün de farklılıkları derinleştirmeyi, ayrı yerlerde durmanın nedenlerini fazla sorgulamadan çatışmayı çoğaltmayı tercih ediyorlar.

    Sivas’ın Şarkışla kazasının Elmalı köyünden üniversite okumak için Ankara’ya gelen genç bir adamın, sadece doğruların yanında kalma çabasını, hak ve adalet duygusuyla kendini her daim yenileyerek ilerleyişini anlamak, bu ülkenin iyileşmesi şifa bulması için yapılması elzem bir çalışma.

    Ben onu Ahmet Kaya ve Hrant Dink’le aynı topraktan hamurdan gördüğümü yazacaktım ki Hakan Albayrak’ın yazısını gördüm (Yenişafak, 28 mart). “Sadece din kardeşlerini değil, bu toprakların gayri Müslim çocuklarını da bağrına bastı; menfur bir cinayete kurban giden Hrant Dink’in ardından, bağrımdaki bütün Mehmetler ağlıyor diye şiir yazdı” demiş yazısında. Bu şiiri yayınlamasını rica ediyorum kendisinden, çok değerli ve sarsıcı bir bilgi çünkü.

    Bu ülkede tanımlama, etiketleme şiddeti had safhada. Muhsin başkanı bir kere şiddet çerçevesinde tanımlayanlar, “bize eli silah tutan değil kalem tutan insanlar lazım” dediğini duymak istemezler. Hrant için şiir yazdığını bilseler canları sıkılabilir. Çünkü insanlara önyargıların içinden bir yer biçmek, sağlam ezberlerle fikir yürütmek konforlu bir zihin sağlıyor.

    Onun için dökülen gözyaşlarına bakıyorum da öyle sahici anlamlı ve derinlerden geliyor ki. Hem arkasında ülkenin bütün hikayesi, macerası var, direnen bir milletin ete kemiğe bürünmüş ruhunu taşıyordu, hem de birçok insanın vazgeçmenin, umutsuzluğun, çürümenin, çalıyorlarsa bu doğruysa bile hizmet de ediyorlar söylemine inmiş olmasının karşısında durup, yanlışa razı olmamayı temsil ediyordu.

    Efsaneydi diyenler var. Neden acaba. Takiye, bugün söylediğini yarın inkar etme, reel politik, piyasa bunu gerektiriyor denilen bir halin adamı değildi de ondan. Acı zulüm bir helikopter kiraladık sizlere gelebilmek için, arkadaşlarımız nafakalarından denkleştirdi parayı derken, bunun paha biçilmez değerini bize bir cümleyle duyurtan, insanları acı zulüm de olsa ilkelerin adamı olmaya çağıran kaç kişi var ki hayatımızda.

    Bazılarının bir yere gelemedi dediği insanlardan o. Bir yere gelmeyi sahibolmak ele geçirmek olarak algılayan, onlar Ferrariye biner de biz binemez miyiz yarışına girebilmiş olmayı, bir yere gelmek olarak düşünen zavallıların algı düzeyini aşan biri. Etrafına toplananlar da nemalanma muhipleri değil o yüzden. Onlardan dava arkadaşları yol arkadaşları diye sözediliyor dikkat edilirse.

    Vefatından bir hafta önce Karaman’da yaptığı bir konuşmada Allah bize niye iktidara gelmediniz diye sormaz demiş Muhsin başkan. Hakkın yanında durabildiniz mi, dünyevi kayıpları göze alabildiniz mi diye sorar çünkü. Canların pazara çıktığı bir alış verişten bahis açar hesap gününde.

    Fazla konuşmamış anlatmamış adamların ve kadınların zamanından bu nesil.

    12 Eylül darbesinin ülkücüleri kolladığını iddia edenlerin aksine birçok genç insan asıldı. Hapislerde işkence gördü. Muhsin başkan da yedibuçuk yıl yattı. Çok korkunç şeyler yaşadı. Çıktığında hüzünlüydü ama yüzünden gülümsemesi hiç eksik değildi. Büyük bir inançla atlatmıştı her şeyi.

    Aslında Ülkücü Gençlik Derneğinde yönetim kurulunda birlikte çalıştığım başkanım olduğu zamanlarda, daha yirmibeş yaşındayken bile dirayetli ve aramızda bir nesil varmış gibi olgundu, herkesin derdini sırrını taşıyacak kadar güçlüydü, Türkiye’nin liderlerindendi çok gençken bile.

    O zamanlar genç olduğumuzu sadece elden ele dolaşan Mona Roza şiirinden bilirdik. Ölüm haberlerinin dört yanımızı kuşattığı zamanlar.

    Yaşananlar konuşulmadı ve birkaç kitap dışında yazılmadı da. Hikayeler yerde kaldı diyemiyorum, çünkü mana aleminin halleri olarak suya atıldı. Hapishane medrese-i yusufiye idi, işkenceler de insan-ı kamil olma yolunda yaşanan tecrübeler, asaletle saklanan sırlar. Öldürülen nişanlılar, kararan hayatlar, Ankara Mamak cezaevinin kapılarında birkaç dakikalık görüşler için gün boyu çekilen çileler, aşağılanmalar. Hepsi kalplere gömüldü.

    O yüzden 78 kuşağı olmakla seksen kuşağı olmak arasında büyük bir fark vardır. O iki yıl bizi tamamen ayrı iki kuşak yapar. 12 Eylül öncesini yaşamış olanlar ve yaşamamış olanlar. Katlanarak yüceleceğine, susarak derinleşeceğine inanan insanlar. Muhsin başkan hayatıyla yazdı şiirini. Şiir yazması da şaşılacak bir şey değil.

    Çok şiirler var o dönemin gençlerinden gün yüzüne çıkmamış. Herkes yazardı için için.

    Bir köşe başında öldürülen gencecik bir ülkücü için Naci Bostancı’nın yazdığı sanırım Hasret dergisinde yayınlanan şiiri ezberlemiştim o zamanlar. Solcular tarafından vurulmuş, kaldırıma uzanmış kanlar içinde yatan, eminim ki arkadaşı olan bir Anadolu gencini anlatırken, gömleği cebinde ıslanan resimlerden, seveni bekleyeni arkadaşı oluşundan sözediyor ve “ıpılık aktı kanı /sanırım vuranın da vurulsa öyle akardı” diyerek akan kanların ortaklaşmasını anlatıyordu. Tam o acı anında ortaya konan bu yüce hissiyatın gücünü unutamam.

    Şimdi ağabeyimiz Mehmet Akif’in yattığı Taceddin Dergahına defnedilecekmiş. Asımın neslini özleyen büyük şairin yanına gömülmek tesadüf olabilir mi.

    Arkamdan gelen var mı diye bakmadan tek başına yürüyen adam. Partimiz mahallenin çok beğenilen ama kimsenin almak istemediği güzel kızı gibi, neden oy vermediklerini çözemedim demiş bir konuşmasında. Rotayı sürekli doğru bildiklerinden yana kırmak, körlemesine bakanlara göre hep kaybeden olmak, acı zulüm bir helikopter bulabilmek, karlı dağlara vurmak çetin bir işti de ondan almıyordu kimse. Kimi hatalar da vardı elbet, inkar edilemez. Fakat sizin misyonunuz iktidara gelmek değil, bir referans ve sağlama noktası olmaktı sanırım başkanım. İçimizdeki söylenmemiş sözler, ihmal edilmiş ziyaretler, pişmanlıklar, özlemler ve keşkelerle kavruluyoruz açıkçası.

    Kocatepe Camiinde olmuştu düğün töreni. Bu sade törende okunan Fetih suresinin son ayetleri şimdi ruhunuzun örtüsü olsun.

    http://www.timeturk.com/yildiz-ramazanoglu-muhsin-baskan-10759-yazisi.html

  44. Yazan:özlem Tarih: Nis 2, 2009 | Reply

    pardon yazıya eklediğim Muhsin Başkan yazısı Yıldız Ramazanoğlu’na aittir. İsmi çıkmamış eklemek istedim.

    Bir de alevilerin hiçbiri Muhsin’i sevmez diye bir delil olamaz. Sanırım benim “mahallemdeki” kimse de Deniz Baykal’ı sevmez. Ama bu onun doğal olarak hakkında şayia haline gelmiş bir konuda suçlu olduğunu mesela ergenekon çetesinden filan olduğunu göstermez.
    Suç ithamı her zaman bazı deliller ile beraber olmalı. En azından görgü şahitleri vs. Mesela Sendiller için böyle şeyler söylense bir cevabım olamazdı. Çünkü ciddi iddia ve şahitlikler vs. var. Ben hala insallah hiçbir şekilde bu zulumlere bulaşmamıştır bu insan diyorum.
    Elbette islamda tovbe kapısı her zaman herkes için açık. Peygamberimiz de Hz. Hamza’yı şehit eden Vahşinin tövbesini geçerli saymıştı ama öbür yandan ömür boyu da görmek istemedi. Bu ayrı konu. Ben de tövbe etmiş dahi olsalar kimsenin böyle suçlara bulaşmamış olmasını arzu ederim doğal olarak.

  45. Yazan:Ali Duman Tarih: Nis 2, 2009 | Reply

    Özlem hanım,

    sözlerin belini kırmıssınız, ancak gerçeğin değil.

    eylemle bütünleşmediği sürece sözler sadece söz’dür.

    yani, Hrant için üzüldü ise, Hrant’ın katilinin “yaşasın liderimiz muhsin yazıcıoğlu” sözlerine niye iki laf etmedi. o katile ağzının payını neden vermedi?

    Hrant için üzüldü ise, Hrant’ın eşi “bebeklerden katil yaratan” sistemi sorgularken niye ona cesur bir katkı sunmadı, bu maksatla iki laf etmedi.

    büyük bir misyonun adamı ise her şeyi göze alıp, Hrant’ın cenazesine neden gelmedi?

    adam olmak, farklı olmak bunları gerektirirdi, yoksa bugün “Hrant’a bile şiir yazmıştı” gibi sözler sarf etmek bir şey ifade etmez.

    Elbette gerçekten üzülmüşte olabilir Hrant’ın ölümüne, ancak bunu toplumsal anlamda ifade edemedikten sonra, o cesareti gösteremedikten sonra ne işe yarar ki, belki bir nebze kendi vicdananını rahatlatabilir, oysa topluma malolmuşların, toplumsal davranma sorumlulukları vardır, bu cesareti gösterebilmek kişiyi “adam” yapar, “farklı” yapar, “lider” yapar.

    “önlemek için elimden geleni yaptım ama bir yere kadar bizim tarlayı çoktan sürmüşler”

    sözlerini hiç samimi bulmuyorum, o tarla senin tarlan, senden başkası süremez bunu hepimiz biliyoruz, tarlanı sürüyorlarsa, senin orada ne işin var, üstelik te reis olarak.

    “özeleştiri yapmamıza bile fırsat vermiyorlar”

    sözü ise çok önemlidir. Keşke bu özeleleştiriyi tüm cesaretini toplayıp yapabilmiş olsaydı, inanıyorum ki bu ülkeye yaptığı en büyük katkı olurdu.

    ayrıca, bu söz gerçekten hayatına da mal olmuş olabilir, zira birileri için gerçekten çok tehlikeli bir açıklamadır. Muhtelen bu özeleştiriyi yapabilme ihtimali karanlıkta yaşayan, aydınlıktan korkan yarasaları çok korkutmuştur, bu kaza bu yönden mutlak suretle araştırılmalıdır.

    Sözlerini, eyleme dökebilme yürekliliğini de gösterebilmiş olsaydı, fikirsel anlamda tepkili olanların da belki bir nebze olsun saygısını kazanabilirdi, başta dediğim gibi karanlık ve kirli bir maziyi unutmak, unutabilmek için söz yetmiyor, şiir yetmiyor.

  46. Yazan:CAN Cana Tarih: Nis 3, 2009 | Reply

    Muhsin Yazıcıoğlu’nu bilirsiniz. Bir helikopter kazası sonucu, hayatını kaybeden ilginç bir adam. Onun ilginçliğini sonra irdeleyeceğim de; ölüm haberi gelmeden önce ve geldikten sonra medya kuruluşlarının takındığı tavır, çok daha ilginç ve iğrenç. “Muhsin Başkan’ın kendi sesinden şiiri” başlığı atılıp, adamın bir süre önce okuduğu ‘acıklı’ şiir yayınlanır ya da “Öyle bir hayat ki…” diye bir başlık atılıp, Muhsin Yazıcıoğlu övüle övüle bitirilemez. Sevgi pıtırcığıdır sanki Muhsin Yazıcıoğlu, sanki Nobel Barış Ödülü sahibi…

    Ölen insanın ardından genelde üzülmek lazımdır. Bize böyle öğretilmiştir. Yani biz Anadolu’da yetişen, bu kültürü alan insanlar olarak ölümlere üzülürüz, peşlerinden ağıtlar yakarız, insanlar genelde siyah giyer de belli eder yaslaını; bir manada kara günlerdir ölümlü günler. Ancak belki de, sırf “insan ölümü”ndan bu kadar tiksindiğimiz için, şahsım adına söylüyorum ki; üzülmedim Muhsin Yazıcıoğlu’nun ölümüne. “E nasıl bir çelişki bu?” diye soracaksınız ve ben hemen durumu özetleyeceğim.

    Muhsin Yazıcıoğlu’nun temsil ettiği, uğruna partiler kurduğu fikirleri zehirliydi.

    Abdullah Çatlı’nın dostudur Muhsin Yazıcıoğlu. Abdullah Çatlı’nın nasıl bir insan olduğunu, sözde vatanseverlik maskesi altında gençleri nasıl öldürdüğünü, iplerle boğduğunu bilmeyeniniz yoktur sanırım. Abdullah Çatlı yakalanır. Emniyeti arayan Muhsin’dir. Der ki: “Çatlı’yı bırakmazsanız, Ankara’nın her yerinde bomba patlatırız.”

    Birçok katliamla ilgili kendisine dava açılmıştır. Ancak neredeyse tüm benzer görüşü savunanlar gibi, kendisi de bu davalardan beraat etmiş ve aynı kişi, meclise milletvekili olarak girebilmiştir, parti kurabilmiştir. Söz konusu katliamların itirafçıları, “Emirleri Muhsin Yacıcıoğlu’ndan aldık” demiştir ancak ne deseler boştur. Gelin görün ki; olan, 20’sinde hayata veda eden gençlere olmuştur. Yazıktır; varsa ilahi adalet günahtır.

    Yine aynı itirafçılar ve bir zamanların Ülkü Ocakları Hukuk Masası şefleri, Sivas Katliamı’nın planlayıcıları içerisinde de Muhsin Yazıcıoğlu’nun olduğunu ifade eder. Hatta bizzat, katliam sırasında Sivas’ta olup olaylara önderlik ettiği söylenir. Bu denilenler itirafçıların ‘deme’sidir de bir de katliamı yaşayanların anlatımı vardır. Madımak Oteli’ndeki yangından kaçıp, yan taraftaki Büyük Birlik Partisi binasına sığınmak isteyen birçok kişi, parti pencerelerinden uzanan elleri kalaslı gençler tarafından dövülmüştür. Birçok insan oracıkta can vermiştir. BBP’den yükselen “Geberin pislikler!” sesleri ise hiç dinmemiştir.

    Maraş Katliamı’nı bilirsiniz. Öyle bir katliamdır ki bu; sırf alevi ve solcu oldukları için hamile kadınların karınları deşilip içerisindeki ceninler duvarlara yapıştırılıyor. Öyle bir katliamdır ki bu; çocuklar bile kafalarından ağaçlara çakılıyor. Öyle bir katliamdır ki bu; insanlar baltalarla paramparça ediliyor. Öyle bir katliamdır ki bu; 505 kişi hayatını kaybediyor, binlercesi yaralanıyor. Katliamı gerçekleştirenlerin ve halkı kışkırtanların ülkücü çeteler olduğunu bilmeyeniniz var mı?

    Ya ülkü ocaklarının başında Muhsin Yazıcıoğlu’nun olduğunu bilmeyen?

    Çok mu uzak verilen örnekler? Peki gelelim birkaç yıl öncesine. Hrant Dink; ermeni bir aydın. İki halkın kardeşçe yaşayabileceniği her fırsatta söyleyen, bu amaç ile çabalayan bir gazeteci. O da katledildi. Cinayeti azmettirenleri de hepimiz yakından tanıyoruz. Erhan Tuncel ve Yasin Hayal de bu azmettiricilerden; cezaevindeler. Erhan Tuncel, Muhsin’in Trabzon’daki miting ve toplantılarını organize eden ve Trabzon’da onun korumalığını üstlenen bir kişi. Bu durum resimlerle de ispatlıdır.

    * Yasin Hayal de, her mahkemede “Yaşasın Büyük Birlik Partisi” diye slogan atan bir kişidir ki*; BBP’nin hem kurucusu hem de her şeyidir Muhsin Yazıcıoğlu. Hem, Yasin Hayal Mc Donalds’a bomba atarken ve bu durum emniyet kayıtlarında sabitken, Muhsin “Yasin Hayal, Mc Donalds’a maytap atmış” deyiveriyor ki, maytap nerde, bomba nerde… Ve yine Söylemeden edemeyeceğim ki, Yasin Hayal ifadelerinde “Cezaevindeyken BBP MKYK üyesi Halis Egemen ve BBP İl Başkanı Yaşar Cihan’dan 1000 YTL para ile giyecek ve eşya yardımı aldım” demiş ve bu sözlerin ortaya çıkmasından sonra, kamuoyu Muhsin Bey’den bu iki görevliyi görevinden ihraç etmesini beklerken, Muhsin: “Arkadaşlarımı infaz etmem” demiştir.*

    Geçmişi karanlık olan bir insandır Muhsin Yazıcıoğlu. Kazası nedeniyle, duygu sömürüsü yapılıp da “Musum insan” imajı çizmeye gerek yok. Ölülerin ardından o kadar gözyaşı döktük ki; öldüren zihniyetin temsilcilerine, elbette gözyaşı dökmeyeceğiz. Ve ben elbette üzülmeyeceğim. İlk bakışta “acımasız” gibi görünse de bu dediklerim; kimlerin acımasız olduğu gün gibi ortadadır. Sadece gerçekleri görmek için hangi açıdan bakmamız gerektiğini bilelim.

    Fazla siyasi oldu farkındayım. Sevgiyle!

    VE YORUMLAR…

    *muhsin yazıcıoğlu öldü…kimine göre bir kahraman olarak kimine göre bir katil olarak…benim için ise sadece öldü işte…bi söz söylemişti sivas katliamı için”bir yangın çıktı ve kimi insanlar öldü diye” öyle işte “bir kaza oldu ve kimi insanlar öldü.. bitti..

    *Ağlayan anneyi TV de görünce üzüldüm, ağlayan annenin oğlunun ağlattığı anneleri anımsayıp daha beter üzüldüm….

    *adalet ateşle insan yakanı kurda kuşa yem eder.o toprak altındaki maraşlı sivaslı masumlar hep bir elden helikopterin kuyruğundan çeker.yani keser döner sap dönet keser sapın …..e girer hesabı.

    *Sağcı şöyleyken böyle,solcu böyleyken böyle…? ya katillere ne oluyor? Adam birden fazla katliama adı karışan bir kimse (katil) fakat helikopter düşünce birden kıymete mi bindi? ya onun öldrdükleri? ırkçılığın,faşizmin tavan yaptığı olaylara karış ve yere göğe sığdırılama.oh ne ala! hasta oluyorum düşündükçe, yutkunamıyorum. Ama adaleti gördüm. Canına yandığımın adaleti o kadar mükemmel ki tam zmanında herşey…adamı dağa çarpar valla..ağlatır adamı.. zamanında biz çok ağladık cayır cayır yananlara,bir bir çoluk çocuk katledilenlere. şimdi de yandaşlar ağlasın.hadi bakalım…

    *Kesinlikle katılıyorum ………..
    ilginç olanda alevileri yakarak öldürenler şimdi aynı yerde donarak öldüler.Çünkü öldüğü yer kahramanmaraş.Öyle böyle bi yerden çıkıyor işte sanırım muhsin yazıcıoğlu böyle bir ölümü hak etti.

    *kardeş kardeş yasaya bilmek icin, önce adalet gerekir de ondan. sen çoluk çocugu dogra, yasli genc deme iskence et, bog öldür, ortaligi kana bula, el üstünde tutul, milletvekili ol, hesap vermen gereken yerde. bu memlekette insan hayati sudan ucuz,sadece dur ihtarina uymadigi gerekcesiyle otuzdan fazla insan öldürüldü gectigimiz bir yilda.bunlarin sorumlularihic ceza görmesin bir de alayi valayla ödüllendirilsinler. sonra biz neden kardes kardes yasamiyoruz diye sorsun birileri. o ölenlerin de analari vardi arkalarindan aglayan, onlar da siir de yazmislardir. niye kimse onlari sormuyor? o isleri yapanlar dökülsün ortaya, cezalandirilsinlar, o zaman sor kniye kardes kardes yasamiyoruz diye. yok öyle kuslar, cicekler, baris!

    *ben diyorum ki maraş hesap sordu resmen. gerçekten çok acayip oldu ölümü. öldüğü yer ve koşullar ölümünü daha da acayip kılıyor. maraş katliamı ve maraşta bir kaza…

    *İşte Takdiri İlahi o bedenleri ateşşler içinde yakan ( ölmüş adamın arkasından kötü konuşmak istemiyorum ) işte bu gün soğuktan donarak ölmüştür burdan ders çıkarsınlar artık.

    *BENDE ÜZÜLMEDİM İLAHİ ADALET YERİNİ BULDU….O KADAR İNSANI KATLETTİRDİ MARAŞTA SİVASTAA NEE OLDUUU BÖYLE OLUR İŞTEE… HUKUK VERMEDİ CEZAYI HAKK VERDİİ. ŞİMDİİ MUHSİNİN HESAP VERME SIRASI..DİĞERLERİNE ÜZÜLDÜM AMA BU CANİNİN ÖLÜMÜNE ÜZÜLMEDİM KİMSE KUSURA BAKMASIN KAHRAMAN İLAN ETMESİNLER BOŞUNA…KATİLİ

    *maras katliami ile ilgili merak eden cok rahat belge bulur olayi yasayan insanlar var,yuzlerce insan coluk cocuk ulkuculer tarafindan katledildi,hala yok gibi gostermekte sizin insanlik sucunuz?

    biri sizin alilenizden sadece bir kisiye bisi yapsin bakalim ne hissediyorsunuz?utanmadan bide yazilanlara ragmen o adami sevgiyle aniyorsaniz sizinde zamaninda alevi insanlari coluk cocuk demeden kursuna dizen canilerden farkiniz yok demektir.adam ucuz bile kurtuldu onca ciger acisi goz yasi onun ailesinide pesini birakmaz ben soyliim

    *Maraş Öcünü Almıştır…
    Anne Karnında katledilen çocuklar, hamile kadınlar, kafalarından ağaçlara çivilenen çocuklar, ailesinin gözü önünde katledilen babalar… Hepsi, ama hepsi öcünü almıştır M.Y.’den…

    *Arkadaşlar takdiri ilahi demekten başka birşey gelmiyor aklıma.Allah her zaman olduğu gibi yine büyüklüğünü gösterdi.BBPlilerin sevgili başkanları Allah’a hesabını versin bakalım şimdi.Bakalım o kıldığı namazlar tuttuğu oruçlar onu kurtaracakmı orada.Can almanın pardon katletmenin cezası neymiş Allah sordu.

    Yinede zavallı annesine üzüldüm neticede o bir anne vede oğlunun katlettiği canlardan o sorumlu değil.annesinin başı sağ olsun…

    *

    Biliyorum öyle çok ahkam kesen çıkacak ki. Nasıl insansınız diyecek ölenin arkasından konuşulmaz diyecek… Varsın desinler Tanrının bildiğini kuldan saklasam kaç yazar ki. Üzüldüm mü Yazıcıoğlu’na üzülmedim üzülemedim. İlahi adalete inandım sadece. İnsanım eninde sonunda böylesi bir insana üzülme erdemi gösterecek kadar üst insan değilim ama. Ah Maraş ah Maraş… Evlatlarının öcünü aldın…

    *insan ektiğini biçer ne fazlasını ne de eksiğini biçmez. bir ilahi adalete inanırım ibret olsun aleme bu olay. suikast kafan değil ALLAH er ya da geç mutlaka acısını çıkarıyo. doğrusu böyle bir ölüm çok acı iyiki öldü diyemem ne de olsa can biz böyle gördük. ama ALLAH kime nerde nasıl dert vereceğini çok iyi biliyor yüzlerce anayı ağlattı birazda onlar ağlasın dualar onu kurtarmaz. insanları yaktı kendi dondu, orda da yanıcak ve ben eminim ölümünü hissettiği anda yaptığı katliamlar ve o yangın anında onlara uzanan elleri nasıl ateşe attığı tekrar tekrar gördü… son pişmanlık fayda etmiyor maalesef. ALLAH ailesine sabır versin

    *demekki neymiş, kimsenin ağı kimsede kalmazmış… ben en çok pilot ve gazeteciye üzüldüm… muhsin yazıcıoğlunun ölümünden ötürü mutluluk duymadım ama cayır cayır yanarak ölen insanları soğuk kanlılıkla seyreden birininde yatağında eceliyle ölmesini bekliyor olmakta komik olurdu sanırım. Allah ın ilahi adalet, diyelim isterseniz…

  47. Yazan:özlem Tarih: Kas 18, 2010 | Reply

    Bu yazıya tipik bir örnek. bu nasıl bir şeydir ya. Bu ülkede insanların herşeyi miğdesi kaldırıyor, herşeyi yutuyor ben de buna hayret ediyorum!
    http://www.islamigundem.com/kanal-d-haberde-inanilmaz-gaf-haber-24221.html

  48. Yazan:MY Tarih: Kas 18, 2010 | Reply

    sag olarak bulunan çocuklara kesin üzülüyordu bu gazeteciler. Yeterince SHOW olmuyor tabi, anne baba kendini yerden yere atacak ki gazeteci görevini(?) tam yapsin.

    Ya ne insanfsiz adamlar, milletin çilesinden show üretmeye çalisiyorlar. Ama bu gazetecilerin düzelecegi yok ki. Millet evine sokmasa bari bu ahlaksizlari.

  1. 2 Trackback(s)

  2. Mar 30, 2009: Son 30 günde en çok okunanlar : Derin Düşünce
  3. Eyl 24, 2010: Tehlikenin farkında mısınız? : Derin Düşünce

ÖNEMLİ

--------------------------------------------------------------------

Tüm yazı, yorum ve içerikten imza sahipleri sorumludur. Yayımlanmış olmaları, bu görüşlere katıldığımız anlamına gelmez.

Hakaret içerse dahi bütün yorumlar birer fikir eseridir. Ama bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, yorum kurallarına gözatın yine de.

Not: Sitenin ismini dert etmeyin, “derinlik” üzerine bayağı bir geyik yaptık, henüz söylenmemiş bir şey bulmanız oldukça zor :)

Editörle takışmayın, o da bir anne-babanın evlâdıdır, sabrının sınırı vardır. Siz haklı bile olsanız alttan alın, efendilik sizde kalsın.

Sitenin iç işleriyle ilgili yorum yapmayın, aklınıza takılan soruları iletişim kutusundan sorun, kol kırılsın, yen içinde kalsın.

Kendi nezaketinizi bize endekslemeyin, bizden daha nazik olarak bizi utandırın. Yanlış ve eksik şeylerden şikayet etmek yerine bilgi ve yeni bakış açısı sunarak tamamlayın, düzeltin, tevazu ile öğretin bize bildiklerinizi.

Bu kurallara başkasının uyup uymamasına aldırmayın, siz uyun. Bütün yorumları hızla onaylanan EN KIDEMLİ YORUMCULAR arasındaki nizamî yerinizi alın.

--------------------------------------------------------------------
  • Siz de fikrinizi belirtin