RSS Feed for This Post

Recep İvedik: Halkın elitlerden intikamı

Şahan Gökbakar’ın Recep İvedik’i sayesinde içimizde elit tabakaya karşı yıllarca birikmiş ve her gün artan zehiri en zararsız yoldan boşaltıyoruz. Bu yönüyle Recep İvedik’i toplumsal bir tedavi yöntemi olarak tanımlasak hata etmiş olmayız. 

Hiçbir başarı tesadüf değildir. Tesadüf ancak cahillerin lügatinde bulunabilecek bir sözcüktür. Recep İvedik’in ortada kalite adına çok az şey varken bu kadar başarılı olmasının ardında sanatın dışındaki sosyolojik dinamikler yatmaktadır. Halk bu film sayesinde kendisini aşağılayan zihniyete Recep İvedik’in şahsında en ağır hakaretleri etme fırsatını bulmuştur.     

Recep İvedik’i sıradan bir maganda olarak tanımlarsanız, bu çaplı yüksek ilgiyi anlamak imkansız hale gelir. Şaşkınlık içinde kalırsınız. Hatta umutsuzluğa kapılırsınız. Halk kendisini bir maganda ile mi özdeşleştirmektedir? Toplumun büyük bir bölümü Recep İvediklerden mi oluşmaktadır? Cevap elbette hayır. Söz konusu olan bir magandanın adeta bir silah gibi elitlere karşı kullanılmasıdır. Söz konusu olan aşağılayan batıcı, elit zihniyete karşı bir nevi halk-maganda işbirliğidir.  

Türkiye’de batıcı zihniyet ilk defa tanzimat döneminde ortaya çıktı. Osmanlı’nın son dönemlerinde Türkçülük ve İslamcılık ile birlikte önemli bir yer tutan batıcılık etkilerini günümüze kadar göstermeye devam etti.  

Batıcıların ülke yönetiminde daima söz sahibi olmaları bir tesadüf değildir. Zira, batıcılık fikrini yeşerten, yabancı devletlerin kendi dillerini hem lafzen hem de yöntem olarak konuşacak Osmanlı bürokratlarına duydukları ihtiyaçtır. Bu nedenle yabancı okulları kuruldu. Bu okullarda hem yabancı dilde eğitim veriliyor, hem de batı kültürü her yönü ile öğrencilere benimsetiliyordu. Diğer yandan devlet, geleceğini kurtarmak için kendi eliyle batı tipi eğitim veren kurumlar da kurdu. Bu kurumlarda yetişen çocuklar Türkçülükten etkilendikleri gibi yabancı okullardaki kadar olmasa da yine batıcı akımlardan nasiplerini aldılar. Sonuçta her iki tip okulda çok iyi yetişen Türk çocukları bürokrasi içinde yükseldiler.  

Eğitimli ve çoğunlukla batıcı bu toplumsal kesimi “elit” olarak tanımlıyoruz. Elit kendi içinde iki sınıfa ayrılabilir. 1. elit tanzimattan bu yana gelen ülke yönetiminde söz sahibi asker-sivil bürokratlardan oluşur. İkinci elit ise 2. Dünya Savaşı’na kadar 1.’nin gayretleri ile yeşertilen burjuva sınıfıdır.  

Batıcılık, modernleşmenin batılılaşma ile aynı manaya geldiğini iddia eder. Batının sadece tekniğinin alınması yeterli değildir. Kültür ile bilim ayrılmaz birer bütündür. Batıcılara göre sanayi kadar batı kültürünün araçları olan opera, tiyatro, bale, batı müziği, batı eğlence tarzı, batı yemek kültürü de modernleşmenin önemli araçlarıdır. Bu nedenle batı her alanda taklit edilmelidir. 

Günümüze kadar devlet yönetiminde hep söz sahibi olan elitler, kendileri gibi halkın da eğitilerek modern olabileceğini varsaydılar. Böylece batı kültürü yerli kültürün yerini alacaktı.  

Batı kültürünün üstün olduğu düşüncesi yönetimdeki elitler tarafından her vesile ile halka yansıtıldı. Devlet meddahı, karagözü değil, batı tarzı tiyatroyu, halk danslarını değil baleyi, Türk halk müziğini değil batı klasik müziğini destekledi.  

Batıcı zihniyete göre halk bu değişimleri anlayabilecek düzeyde değildi. O henüz beyni gelişmemiş bir çocuktu. Batılılaşma politikalarıyla onu modernleştirdikten yani büyüttükten sonra her şeyin farkına varacaktı. Ancak bu bilinçlenme sınırlı kaldı. Kültürel batılılaşma Türkiye’de başarılı olamadı. Aksine bir de yoğun bir tepkinin ortaya çıkmasına yol açtı. 

Halk, kültürünü değiştirmek isteyen elit zihniyete doğal bir öfke ile doldu. Buna karşılık amaçlarına ulaşamayan elitler de hınçlarını halkı aşağılayarak çıkardılar. Bu davranış bugün dahi sürdürülüyor.  

Bir tanesi çıkıp halkın göbeğini kaşıyan adamlardan oluştuğunu iddia ediyor.  

Bir başkası halkın oyunu bir ton kömüre satabilecek kadar ucuz olduğunu ifade ediyor. (Ama nedense hiçbir ideolojik temele dayanmayan, köfte ekmek dağıtarak, İbrahim Tatlıses’e şarkı söyleterek insan toplayan, yakışıklı Cem Uzan liderliğindeki Genç Parti eğitimli İzmir’de oy patlaması yapıyor.) 

Gazetelerde, televizyonlarda elit kesimin üyeleri ya da elit özentileri her gün demokrasinin bu halkla neden uygulanamayacağını anlatıyor. Bunu “Dağdaki çobanın oyu ile benim oyum bir olamaz.” diyebilecek kadar apaçık bir şekilde yapıyor. 

Halk ne yapıyor? Görünüşte insanlar her gün gazetelerde, televizyonlarda kendilerini aşağılayan elite tepki vermiyorlar, değil mi? Yanılıyorsunuz, aslında veriyorlar. Hem de birkaç şekilde. Öncelikle tepki her devirde seçimlerle ortaya konuyor. Aşağılayan elitin partisi hep hezimete uğruyor.  

Ortada her gün toplu iletişim araçlarında yapılan bir aşağılama var, ve oy kullanmak bunun acısını çıkarmak için yeterince rahatlatıcı mı? Tabi ki değil. Çünkü genellikle bize bir kötülük yapıldığında aynı şekilde cevap vermek isteriz. Karşıdaki bizi aşağılıyorsa biz de onu aşağılamalıyız. Ya da ağzı laf yapan bir temsilci seçmeliyiz. O bizim adımıza elitle alay etmeli, biz de kaşınan göbeklerimizi hoplata hoplata kahkahalarla gülmeliyiz.  

Alay etme seansı mutlaka sinemada gerçekleşmeli. Korsan kopyaların çıkmasını ya da filmin internete düşmesini beklemeyiz. Ama düşünüldüğü gibi sabırsızlıktan değil, alay etmenin doğasından. Alay topluca yapıldığında zevki çıkar. Çocukluğunuzdan hatırlayın. Kulakları kepçe diye bir çocukla alay ettiğinizde bunu tek başınıza mı yoksa bir çocuk korosuyla mı yapmak daha zevkliydi? İşte biz göbeğini kaşıyan adamlar bu nedenle sinema salonlarında toplanıp kulakları kepçe çocuğa bütün uzuvlarımızla gülüyoruz.  

Esprilerin aslında komik olmadığını iddia edenler kesinlikle haklı. Çocuklar kepçe kulağa komik olduğu için gülmezler. Bu açıdan bakıldığında biz Şahan Gökbakar’a, Cem Yılmaz’a güldüğümüz gibi gülmüyoruz. Biz Şahan Gökbakar’a İngilizlerin İrlandalı fıkralarına, Amerikalıların zenci fıkralarına, Fransızların Belçikalı fıkralarına güldükleri gibi gülüyoruz. Bunların hepsinde karşıdaki toplumsal grubun “aptallıkları” anlatılır. Çocuklar arasında alay konusu “kepçe kulak” iken toplumsal kesimler arasında “aptallıklar”dır.    

İyi de bu çocuk görünüşte mükemmel. Kendisini halktan üstün görüyor. Böylesine eğitimli bir toplumsal sınıfın “aptal” yanı olur mu? Var. Elitte taklitçiliğin faturası olarak izah edebileceğimiz bir “aşağılık kompleksi” var. 

Taklitçi modernleşme doğal olarak taklit edenlerde komplekslere yol açtı. Çünkü ne kadar taklit ederseniz edin orijinali ile hep arada bir fark kalır. Hep orijinale özenirsiniz. Ama bir türlü aynısı olamazsınız.  

Kompleksler elitlerin ve kendisini o kesime dahil hissedenlerin davranışlarını şekillendirmektedir. Daha orijinal batılı gibi görünmek için bu kesim kendi içinde birbiriyle yarışmaktadır. İşte komiklikler de buradan çıkıyor. Recep İvedik buradan ortaya çıkan kepçe kulakları gösterip onlarla alay ediyor. Biz de sinema salonlarında öcümüzü almanın zevkiyle dört köşe oluyoruz. 

Bir kompleks göstermek için Recep İvedik’ten bir sahne almak yerine kendim bir örnek vereceğim. Bunun aynı mantığa dayanan bir benzeri İvedik’te var. Ama filmi izlemeyenlerin keyfini kaçırmamak adına onu anlatmıyorum.    

Örneğimiz Mc Donalds’a karşı elitin takındığı tutumla ilgili. ABD’nin bir nevi ayak üstü dönercisi Mc Donalds 1980’lerde Türkiye’de açıldığında zengin elitlerin hücumuna uğrar. “Self Service” batılı olduğu için yenilik olarak karşılanır. Halbuki aynı tarihte bir lahmacuncu “Abi, biz lahmacunu masaya getirmiyoruz, gelip kendin alacaksın. Para da peşin.” dese bizim elit bunu doğulu bir çeşit kabalık olarak nitelendirirdi. Ekmeğin arasındaki köfte de aslında yabancı değildir; ama nedense batıdan gelince tadı bir başka olur. Batıcı zihniyetin algısındaki farklılık Mc Donalds’ı böylece bir statü sembolü haline geldi.  İşte gördüğünüz gibi kompleks mantığın yerini aldı, ve ortaya bir “aptallık” çıktı.    

Bir örnek de filmden. Recep İvedik yoga esnasında bağdaş kuran yoga öğretmenine bunun bağdaş olduğunu söyler. Yoga öğretmeni kızarak bağdaşın doğulu barbarlığın bir oturma biçimi olduğunu ifade eder. Bunun üzerine Recep İvedik bu “aptallığı” yoginin ve diğerlerinin yüzüne içimizden geçen her şeyi hatta daha fazlasını yaparak çarpar. Maganda tarafını da sonuna kadar kullanır. Bizim sevdiğimiz onun maganda tarafı değil aslında. Ama öcümüzü alırken de doğrusu çok işe yarıyor. İşte bu yüzden Recep’i hoş görüyoruz. O öcümüzü almak için kullandığımız bir çeşit silah.      

İzleyenler filmi bir gözlerinin önüne getirsinler tekrar. İzlemeyenler de filme gittiklerinde bir de bu açıdan bakabilirler. Şahan Gökbakar Recep İvedik’in her karesinde elit alışkanlıkları, elit hayat tarzı ile alay ediyor. Biz de tam o karelerde gülüyoruz. Alay etmenin zevkini iyice çıkarmak için kahkahalarımızı abartıyoruz.  

Bir de gülemeyenler var. Bilin bakalım kim onlar? İlkinde filme gülemediklerini söylemişlerdi. Ama nedenini anlayamamışlardı. Tahminimce bu sefer filmi kızgınlıkla karşılayacaklar. Çünkü Recep İvedik 2 onlarla ilkinden çok daha ağır, çok daha göze sokarak alay ediyor.   

Şahan Gökbakar’ın Recep İvedik’i sayesinde içimizde elit tabakaya karşı yıllarca birikmiş ve her gün artan zehiri en zararsız yoldan boşaltıyoruz. Bu yönüyle Recep İvedik’i toplumsal bir tedavi yöntemi olarak tanımlasak hata etmiş olmayız. 

Teşekkürler toplum doktoru, Şahan Gökbakar!

 

… Bu makale ilginizi çektiyse…

Sanat karanlıkta çakılmış bir kibrittir…

 ”…Neden bir natürmorta iştahla bakmıyoruz? Tersine ressam “yiyecek-gıda” elmayı silmiş, elmanın elmalığı ortaya çıkmış. Gerçek bir elmaya bakarken göremeyeceğimiz bir şeyi gösteriyor bize sanatçı. İlk harfi büyük yazılmak üzere Elma’yı keşfediyoruz bütün orjinalliği, tekilliği ile…” 

Bu kitapta Derin Düşünce yazarları sanatı ve sanat eserlerini sorguluyor. Toplumdaki yeri, siyasî, etik ve felsefî yönüyle… Denemelerin yanı sıra son dönemde öne çıkan, ekranları, kitap raflarını dolduran eserlere (veya ürünlere?) dair eleştiriler de bulacaksınız. Buradan indirin.

 

Derin Göz

 

Sanat’a bakmak için çeşitli yapıtlardan, ressamlardan istifade ettik: Cézanne, Degas, Morisot,  Monet, Pissarro, Sisley, Renoir, Guillaumin, Manet, Caillebotte, Edward Hopper, William Turner,Francisco Goya, Paul Delaroche, Rogier van der Weyden, Andrea Mantegna , Cornelis Escher , William Degouve de Nuncques.

Peki ya baktığımızı görmek, gördüğümüzü anlamak? Güzel’i sorgulamak için çağ ve coğrafya ayırmadık, aklımızı uyaracak hikmetli sözlere açtık kapımızı: Mevlânâ Hazretleri, Gazalî Hazretleri, Lao-Tzû, Albert Camus, Guy de Maupassant, Seneca,  Kant, Hegel, Eflatun, Plotinus, Bergson, Maslow, …

 (Buradan indirebilirsiniz)

 

 Baudolino (Umberto Eco)  Suzan Başarslan

Yazınsal bir yapıt, “basit bir obje değil, çok yönlü anlam ve ilişkilerle tabakalaşmış bir niteliğin çok yönlü organizasyonudur.”* Bu organizasyonun incelemesi de kendisi kadar zor bir organizasyonu gerektirir ki, bu yüzden bir yapıtın incelemesi adına günümüze değin, birçok kuram ve inceleme yöntemi geliştirilmiştir. Bu makalede Umberto Eco’nun yazdığı Baudolino adlı romanın incelemesi Gerard Genette’nin “Yapısal Metin İnceleme” yöntemine göre yapılacak ve yapıt, üç düzlemde incelenecektir. Bakış açısı, anlatıcı türü, ana düşünce, eserin yazılış tekniği, dil… gibi sorunlara da değinilecektir. İncelemede Şemsa Gezgin tarafından İtalyancadan Türkçeye 2003′te çevrilen Baudolino esas alınacak, tespit ve yorumlar çeviri yapıttan yola çıkılarak belirlenecek ve ifade edilecektir.  İncelemeyi kitap halinde indirmek için buraya tıklayın

 

 

Trackback URL

  1. 30 Yorum

  2. Yazan:eg Tarih: Şub 20, 2009 | Reply

    halka göbeğini kaşıyan adam olarak hakaret edenlere bizzat göbeğini kaşıyan adama gösterilen büyük ilgiyle karşılık vermek! ne intikam ama! siz kültürsüz cahil insanlarsınız diye halkı aşağılayanları kültürsüzlüğün, cehaletin en dibe vurduğu bir çukurlukla karşılık vermek, ne intikam ama!
    şahan göbakar, bu ülkede paranın nasıl kazanılacağını öğrenmiş uyanık bir girişimci sadece. şerefini namusunu para için satabilecek kapitalist girişimcilere sıradan bir örnek sadece….(gökbakar fatih özgüvenin bir yazısında öğrendiğim kadarıyla üstelik sinema oklunda yetenekli de bir öğrenciymiş. demek ki yetenek insan olmak için yeterli birşey değil. çok daha derinlerde bazı özellikler gerekiymuş)
    iki sahnede bir küfür edilen, ayılığın insanlara örnek olarak takdim edildiği bir örnek. tüm dünyada sosyal bilimler genelde kapitalist üretim biçimlerinin, kültür endüstrisinin haklandırılması işlevi görürler. bu yazı da o işlevi görüyor ama oldukça naifcesine….

  3. Yazan:eg Tarih: Şub 20, 2009 | Reply

    sinema okuyan yönetmen olan gökbakar pardon. artık adı ne idiyse, pek telaffuza ve öğrenmeye gerek yok. bilgi kirliliği sonuçta!

  4. Yazan:emre er Tarih: Şub 20, 2009 | Reply

    Sayın EG;

    Bu ülkede para nasıl kazanılır? Bir tarif etseniz de ben de kazansam bir kapitalist olarak. Hani fena olmazdı:)

    Şimdi ben de bir film çevirsem her türlü iğrençliği yapsam beni de izler mi milyonlarca insan? İzler diyorsanız, hemen kolları sıvıyorum.

    Bilmem kaç milyon insanın cebinden hatrı sayılır parayı almak o kadar kolaydı da neden 30 tane daha milyonlarca insanı salona çeken film çıkmıyor?

    Bir konuyu açıklayamayınca hemen büyük kelimelere sığınmak kolaydır. “Kapitalizm” “emperyalizm” “komünizm”. Her devirde bir öcü yaratılır. Tuvalet tıkansa sorumlusu odur.

    Bu biraz işin kolayına kaçmak değil mi?

    Tamam Gökbakar bu işi kapitalist sistem içinde başardı. Ama bu açıklamayı emin olun 5 yaşındaki çocuk da yapar.

    Kapitalizmde insanların bir ihtiyacını giderirsiniz onlar da size para öder. Soru da bu: Şahan Gökbakar daha önce keşfedilmemiş hangi ihtiyacı giderdi?

  5. Yazan:kacakkova Tarih: Şub 20, 2009 | Reply

    adorno’nun ruhu sad olsun diyecegim ben de, kültürün son halini görmedi, ama sinemanin kültüre ne edebilecegini gördüydü…”intikam”in anlamini bu kadar baska ne bosaltabilirdi ki zaten…sosyal bilimlerin ruhuna da el fatiha demek lazim belki artik….

  6. Yazan:eg Tarih: Şub 20, 2009 | Reply

    “insanların hayvan yönüne hitap etme ihtiyacını”
    cevap budur(çünkü kapitalizm insanların kültürel olarak bir hayvana döndürülme işinde oldukça başarılı). kurtlar vadisi de çok izlendi. o da insanların şoven yönüne hitap etti. ama bunların tümünün dışında bu filmlerin çok büyük reklam kampanyalarıyla duyurulması var. buna da iyi film yapan kimsenin gücü yetmiyor. bu yüzden şahan gibiler önce televizyonda kazanıp onun reklamajıyla film çekiyolrar…olay budur. belki 5 yaşındaki bir çocuğun yorumu ama 1 yaşındaki bir çocuğa ancak elimden bu geliyor üzgünüm…

  7. Yazan:emre er Tarih: Şub 20, 2009 | Reply

    İçimizdeki hayvan bu kadar etkili yani kararlarımızda. Siz beğenmediğinize göre sizin içinizde hayvan yok demek ki. Doğuştan mı yoksa sonradan kendiniz mi attınız bu hayvanı?

    Sonradansa söyleyin de bizde kurtulalım diyecektim ama vazgeçtim.

    Ben içimdeki hayvandan çok memnunum. O da olmasa neye güleceğim bu kadar:) Çok şey kaçırıyorsunuz. Benden söylemesi.

    Filmi izleyen milyonlarca insanın içinde hayvan var siz de yok. Kutlarım sizi.

    İşte bahsettiğim elitin somut bir örneği.

  8. Yazan:Ezel KARA Tarih: Şub 20, 2009 | Reply

    yahu şu konuda da kemalizm ve CHP nefretinizi kusmayı başardınız ya, ayakta alkışlıyorum sizi Sayın Er

  9. Yazan:Ali Duman Tarih: Şub 20, 2009 | Reply

    Birisi ZONTA’lığın, MAÇO’luğun filmini yapar, birilerine de bunun methiyesi düşer. Türkiye, “nevi şahsına münhasır” garip bir ülke, böyle bir film ancak Türkiye’de çekilebilirdi. bayat esprili skeçlerin birleştirilmesi ne zamandan beri sinema oldu, “özgün bir tarz”, “kutlarım”, ee dünya sinema tarihine bizim de bir katkımız olsun, dimi. (Sarlo’nun kemikleri sızlayacakmış ne gam) geğirmenin de, o..srmanın, anırmanında çok güzel yanlarının olduğunu keşfetmiş olduk, emeği geçenlerin ellerine sağlık, keselerine bereket, hadi hep beraber bir geğirelim, uzun eşek oynayalım, el ense çekelim, deve güreşleri tutalım, anıralım… insaniyetimizi yitirmiş; yaşasın kötülük dönemindeydik, yaşasın kötülükten, yaşasın hayvanlık dönemine terfi ettik. ne mutlu bize.
    yaşasın hayvanlık…

  10. Yazan:eg Tarih: Şub 20, 2009 | Reply

    emre er,
    insanın içindeki “insanı” ya da “hayvanı” ortaya çıkarması onun kendisiyle ilgili birşeydir. eğer hayatınız fayda üzerine kurulursa (ki bir kapitalist için bundan ötesi zaten mümkün değil, Allah şifa versin onlara…)içinizdeki hayvanı sıyırıp çıkarabilmeniz pek mümkün olmaz bence. kapitalizmin insan doğasına en uygun biçimi ifade ettiği fikri de işte bu hayvan doğasına işaret eder aslında. 900 katlı insanın bodrum katına! vallahi bodrum katında kalma konusunda ısrarlı olana zaten yapılack pek birşey yoktur.

  11. Yazan:Tarik Tarih: Şub 20, 2009 | Reply

    Bugüne kadar gördüğüm en iyi(tek iyi de diyebilirim)Recep İvedik okuması. Çok güzel yakalamışsınız Emre bey. Aslında ben bu elitler-halk meselesinin GORA’nın da alt metinlerinden biri olduğunu düşünüyorum. Filmin avrupa galasından sonra Alman bir sinema yazarı, filmi, Türkiye-AB ilişkilerinin bir paradosi olarak algıladığını yazmıştı. Burada basına da yansıdığını hatırlıyorum. Cem Yılmaz tiye almıştı bu yorumları ama o film de “dönemin” ruhuna hitap ediyordu gerçekten.

  12. Yazan:Tarik Tarih: Şub 20, 2009 | Reply

    filmlerin çok büyük reklam kampanyalarıyla duyurulması var. buna da iyi film yapan kimsenin gücü yetmiyor.

    Büyük reklam kampanyalarıyla sunulan ama gişede çakılan filmler, Sinan Çetin’in son işleri, yinr “televizyonda kazanan” Yılmaz Erdoğan’ın “organize işler”i, hatta Cem Yılmaz’ın beklentileri karşılayamayan AROG’u,vs düşündüğümüzde ilk İvedik filminde öyle “büyük” de bir kampanya yoktu.

    Kaldı ki, sıfır kampanya ile vizyona film veren Çağan Irmak’ın başarısı da tersine bir örnek.

    İvedik filmlerine “gülemeyen” birisi olarak yazıyorum. Ama “milyonların” gülüyor, seviyor oluşlarını “anlamak-anlamlandırmak” ihtiyacını da gidermiyor bu öznel durumum. Çağan Irmak’ın işleri de bence ucuz melodramlar ama bir “müşterisi” var çünkü doğru yapılmış işler.

    Eskiden Holloywood yapımlarına “Bana da versinler 50 milyon dolar, ben de yaparım aynısını” diyen yeşilçam eskisi yönetmenler vardı. Müşterisi doğrudan halk olan hiçbir işten para kazanmak o kadar da kolay değil maalesef.

  13. Yazan:Bigalıoğlu Tarih: Şub 20, 2009 | Reply

    harbi kültürlü bir maganda.ben bu adamı seviyorum.cem yılmaz,gözümden düştü.

  14. Yazan:eg Tarih: Şub 20, 2009 | Reply

    geçen sene siyad ödülleri verildiğinde, yumurta ödüllerin çoğunu almıştı. bunun üzerine “hiç izlenmeyen” bir filme bu kadar ödül veriliyor ama recep ivedik şu kadar seyredildi neden ödül verilmiyor elisizm yapılıyor gibi birşey söylenmişti.

    ben bu yazıyı yazan nezdinde bu tür şeyleri dillendiren herkese şunu söylüyırm: bakın kardeşim sanat olarak sinemayla zırva olarak “hareketli resim” arasında çok büyük farklar vardır. siz zırvalarınızla para kazanabilirsiniz. varın kazanın. hlakın sanatsal ve kültürel algısının o kadar içine ettiniz ki, para kazanmanız bu şartlarda çok doğal. ama bize bu tür bir filme sinema muamelesi yapılması gerektiğini ve ödül verilmesi gerektiğini lütfen söylemeyin. çünkü her ne kadar dünyada çöplüklere ödül verildiği çok olmuş olsa da bu kadar reziline ödül verilmez…onlar elindeki para şıkırtılarıyla ve ağzızlarındaki geğirtilerle yetinsinler şimdilik olmaz mı?

  15. Yazan:emre er Tarih: Şub 20, 2009 | Reply

    geçen sene siyad ödülleri verildiğinde, yumurta ödüllerin çoğunu almıştı. bunun üzerine “hiç izlenmeyen” bir filme bu kadar ödül veriliyor ama recep ivedik şu kadar seyredildi neden ödül verilmiyor elisizm yapılıyor gibi birşey söylenmişti.

    ben bu yazıyı yazan nezdinde bu tür şeyleri dillendiren herkese şunu söylüyırm: bakın kardeşim sanat olarak sinemayla zırva olarak “hareketli resim” arasında çok büyük farklar vardır.

    EG Bey;

    Kim sanat var diyor? Yazıda en başta özellikle belirttim.

    Recep İvedik’in ortada kalite adına çok az şey varken bu kadar başarılı olmasının ardında sanatın dışındaki sosyolojik dinamikler yatmaktadır.

    Sanat yok, zerre yok, sinema da değil. Filmi beğenen insanlar da bunu biliyor. Merak etmeyin halkımız moron değil herşeyin farkında. Hiç kimse süper sanatsal bir film demez film için. Emin olabilirsiniz.

    Bu yazıda filmin sanatsal yönü kesinlikle tartışılmıyor. Tartışılan filmin sosyo-kültürel yönü.

  16. Yazan:emre er Tarih: Şub 20, 2009 | Reply

    Tarık Bey;

    Vallahi teşekkür ederim.

    İnsan eleştilerden bunalıyor.

    Arada hemfikir sesler duymak güzel:)

    E tabi hemfikir olmayanlara teşekkür etmemek olmaz. Onlar olmasa nasıl geliştirebilirim kendimi? İnsan oğlu nankör biraz be:)

  17. Yazan:eg Tarih: Şub 20, 2009 | Reply

    yaklaşık bir yıl önce yayımlanmış bir yazım var aşağıda…konuyla ilgili olduğu için gönderiyorum.
    ************
    SİYAD ödüllerinin çoğunu ‘Yumurta’filminin alması üzerine başlayan tartışma, sinema ve sanatın seçkincilikle ilgisi üzerine düşünmek için bir fırsat yaratması açısından oldukça önemli bence.

    Yumurta filmi Sinema Yazarları Derneği SİYAD’ın bu yıl verdiği ödüllerin neredeyse tümünü topladı. Bunun üzerine özellikle Hıncal Uluç’un eleştirisi yaygın medyada oldukça etki yaptı. Hıncal Uluç ile birlikte bazı yazarlar ve sinema ‘profesyonelleri’ de bu tartışma içine dahil oldular. Bu grubun temel argümanı SİYAD’ın, ödülleri çok izlenen ve halk tarafından beğenilen filmler yerine çok az izleyici çekebilmiş Yumurta’ya vermesinin bir cins sinema yazarı seçkinciliği olduğuydu. Hatta Hıncal Uluç bunu oldukça hakaretamiz bir şekilde ‘sinema yazarları halkın beğenmediği filmlere ödül veriyor… Adeta biz sinemadan anlarız, halk hiç anlamaz diyorlar… Halkın izlediği, beğendiği filmler yerine hiç izlenmeyen bir filme ödüle veren SİYAD benim için bitmiştir…’gibi sözler kullandı. Bu sözlerle sadece SİYAD’ı değil, Yumurta filmini ve Semih Kaplanoğlu’nun yaptıklarını da yerin dibine batırmak gibi bir niyet içinde olduğu çok açıktı.

    Öncelikle SİYAD’daki çoğu sinema yazarıyla sinema ve hayata bakışımızın çok farklı olduğunu söyleyerek başlamak isterim. Birincisi SİYAD içinde olup da sinema görüşlerini kendime yakın bulduğum sinema yazarı sayısı bir elin parmaklarını geçmez. İkincisi SİYAD, Hıncal Uluç’un dediği gibi hep ‘az izlenen’ filmlere ödül vermiyor. Daha 2 yıl önce Çağan Irmak’ın ‘Babam ve Oğlum’ filmi ödüllerin çoğunu toplamıştı. SİYAD’ı Hıncal Uluç’un sözlerine karşı korumak isteyen Atilla Dorsay, ödüllerin çoğunun bir esere verilmesi değil, ödüllerin eserler arasında paylaştırılma taraftarı olduğunu söyleyerek bir anlamda gizli bir destek de veriyordu aslında. Gerçi bu fikir Atilla Dorsay’ın jüri üyesi olduğu festivaller için de söz konusuydu. Atilla Dorsay genelde ödüllerin eserler arasında paylaştırması taraftarı bir yazar. Ancak bu fikrin, illa ödül paylaştırılacak diye bir sürü hak etmeyen filme de ödül gideceği gibi bir olguyu göz ardı ettiğini unutmamak gerekli. En son söyleyeceğimi en başta söyleyeyim, bu yıl ben Türk sinemasında ‘Yumurta ‘ harici herhangi bir ödülü hak eden bir film bilmiyorum. Bu açıdan ödülü sonuna kadar hak etmiş bir eser Yumurta. Bu anlamda SİYAD’ın seçimini protesto edenler Yumurta’ya ciddi haksızlık ediyorlar bilerek ya da bilmeyerek…

    Yumurta filminin yönetmeni Semih Kaplanoğlu’nu az çok takip edenler Semih Kaplanoğlu’nun ödüllerin çoğunu almaya bile gitmediğini, bir anlamda ödülleri önemsemediğini de bilirler. Dergâh, Altyazı ve Sinema gibi dergilerde röportajı yayımlanan Semih Kaplanoğlu, ruha yönelen bir yönetmen olduğunu ve kendi istediği filmleri yaptığını, bu açıdan ne seyircinin ne de yapımcıların kendi istemediği bir şeyi kendisine yaptıramayacaklarını, kendi filmini yapamazsa hiç yapmamayı tercih edeceğini söylüyordu. Bu açıdan SİYAD ödüllerini almaya bile gitmeyen (çok doğru bir kararla bence) Semih Kaplanoğlu’nun tartışmaları da çok önemsediği kanaatinde değilim.

    Kısaca olup bitenden bahsettikten sonra sinema, sanat ve sinemanın seyirciyle ve seçkincilikle ilişkisi üzerine bir şeyler söylemek gerekli. Bu fikirler büyük oranda benim, hayat görüşü, sanat ve sinema görüşü açısından kendime herkesten daha yakın gördüğüm Andrei Tarkovsky’nin görüşlerinden de faydalanarak dile getirilecektir.

    Tarkovsky, sanatın rolü üzerine kısacık bir tanım getiriyordu: ‘ Ne olursa olsun, yalnızca bir meta olarak ‘tüketilmek’ istenmeyen her türlü sanatın amacı, hiç şüphesiz, kendine ve çevresine, hayatın ve insan varlığının anlamını açıklamak, yani insanoğluna gezegenimizdeki varoluş nedenini ve amacını göstermek olmalıdır. Hatta belki de hiç açıklamaya bile kalkmadan onları bu soruyla karşı karşıya getirmelidir.‘

    ‘Ruh hakkında çok az şey biliyoruz, yolunu kaybetmiş köpekler gibiyiz’ diyen Tarkovsky sanatın amacını da görülmeyeni görülür hale getirmek olarak ifade ediyordu. Bir anlamda mutlak hakikatin bir hiyeroglifi olarak sanat insanın görülmez olana açılan kapısı olmaktadır. Sanatçı da gerçeğin simgesi üzerinden Hakikati dile getirir.

    Bir sanat eseri ve elbette ki sanat olarak sinema evrensel olabilmesi için 3 anlam katmanına sahip olabilmeli. Bu anlam katmanları ‘gerçek”, ‘alegorik’ ve ‘tinsel’ katmanlardır. Bütün büyük eserler ve elbette bütün büyük sinema eserleri bu katmanları taşıdıkları ölçüde evrensel, bu katmanlarda başarısızlıkları oranında da sabun köpüğü gibi geçici olurlar. Bu açıdan bir sinema eserinin günübirlik çok izleyici çekmesi o filmi ‘iyi’ yapmadığı gibi onun sanat olması için geçerli bir kriter de değildir. Her halükarda gerçek sanatın ölçütü, eğlence grubuna girmemesi, insanın kendisi ve dünyayla ilgili anlayışını çarpıtmaması ve tam tersine buna yönlendirmesidir. Eğlence türleri sanat sınıfına değil ticari üretim sınıfına girerler. Kaldı ki çok izlenmek, çok okunmak da oldukça sorunlu bir tanım. Bugün çok okunduğu söylenen ‘ Şu çılgın türkler’ kitabını birkaç yıl sonra kim hatırlayacak? Ama ‘Karamazof Kardeşler’ az ama öz olarak yüzyıllar boyunca hatırlanacak öyle değil mi? Ya da bugün çok izlenmiş ‘Gora”yı 3-5 yıl sonra kim hatırlayacak? Peki, Bunuel’in ‘Özgürlüğün Hayaleti’,Tarkovsky’nin ‘Stalker”ı, ya da Bergman’ın ‘Persona”sının 100 yıl sonra bile izlenmeyeceğini kim iddia edebilir? Bu anlamda günübirlik, reklâmlarla izlenmeye, okunmaya yönlendirilmiş ‘çöplükler’ değil, gerçek sanat eserleridir kalıcı olan.

    Sanat sadece ruhu uyandırma işleviyle doğrulanabilir. Yani görünmezi görünür kılmak. Bunun için her sanatın olduğu gibi sinemanın da görünmezi görünür kılmak amacıyla ‘imge”leri kullanması gerekir. Bu imgeler görünmez olanı yani ruhu, görünür, hissedilir hale getirirler. Bu da sanat eserinin sadece ‘gerçek’ ve ‘alegori’ katmanında değil daha çok ‘tinsellik katmanında yaşar hale gelmesini sağlar. Bu anlamda sanatçı ‘yarattığı’ mutlak gerçeğin hiyeroglifiyle evrenselliğe de kapı açar.

    Tarkovsky filmlerinden Nostalghia üzerinden bu konuyu biraz tartışmak gerekebilir. Nostalghia oldukça fazla ödül almış, Tarkovsky’nin SSCB dışında çevirdiği ilk filmi. Belki SSCB ya da başka ülkelerde Tarkovsky yaşarken çok fazla seyirci çekmemiş olabilir (bu konuda yeterli bilgim yok) ancak bugüne kadar her izleyenin sinema hakkındaki görüşlerini değiştirmiş, bazılarının da hayatını değiştirmiş bir film. Sanıyorum daha yüzlerce yıl da sinema sanatının büyük bir başyapıtı olarak izlenmeye devam edecek. Bu filmde ilk katman olan ‘gerçek’ katmanı yurdundan uzak bir şairin, bir opera yazmak üzere yaptığı İtalya’da gezisi ve tercümanı olan Eugenia ile olan ilişkisi var. Filmi sadece bu açıdan değerlendiren izleyici için görüntüleriyle, planlarıyla büyüleyici, hikâyesi ile sıradan bir filmdir muhtemelen. Filmi Tarkovsky’nin vatanına hasretinin ve SSCB’nin zorba rejiminin bir eleştirisinin alegorisi olarak görenler için bir de alegorik tarafı mevcut. Ancak Nostalghia’yı asıl evrensel kılan onun tinsel tarafıdır. Tarkovsky yarattığı imgelerle, bir anlamda Hakikatin ikonlarıyla filmini bambaşka bir düzleme taşımayı başarabilmekte. Eugenia , Andrei Gorchakov için bir tercüman. Boticelli’nin ‘Sudan çıkmış Venüs’ü’kadar güzel. Ancak bu güzelliğe sırtını dönen Gorchakov, bu güzelliğin derinliksiz olduğunu fark ediyor. Andrei için asıl güzellik kilisede Kutsal Meryem heykeliyle sembolize edilen şey. Meryem ikonundan yardım dileyen sıradan kadınlarda simgelenen tinsel alan. Domenico’ya yoldaşlığı seçen Gorchakov tinsel olanın üstünlüğüne ve evrenselliğine de boyun eğmiş oluyor. Semih Kaplanoğlu’nun ‘ruha yönelen bir yönetmen olmak’ istiyorum derken kast ettiğinin bu olduğunu düşünüyorum. İlk iki anlam katmanında kalmak yerine kökene – çocukluk, anavatan, yeryüzü ve son olarak da insanın kopup geldiği tinsel köken – giderek tinsel alana kapı açan sanatçı evrensel olanı da ancak bu şekilde yaratma gücüne sahip olabiliyor.

    Sanatçı kendi halkının ve tarihinin çocuğudur. Bu olgu sanatçıyı halka kendi bildiği bir tarzda hizmet etme yetkisi ve zorunluluğu da verir. ‘Ya yeteneğini son damlasına kadar ve bütünüyle ortaya koymak, ya da yeteneğini üç kuruşa satmak’ sanatçının yapacağı tercihlerdir. Kendi düşüncelerini ve ruhunu gerçekleştirme arayışı içinde olan sanatçı, eserleriyle ilgilenecek birinin mutlak var olduğu inancını taşımasa bu işe kalkışmazdı. Sanatçı bu anlamda hizmet etmek isteyen, dürüstlük ve samimiyetle sorumluluğunun bilincinde olan kişidir.

    Sanat bu açıdan bakınca seçkincidir elbette. Ancak bu seçkincilik sanatçı ve halkın birbirini karşılıklı koşullandırması sonucu olur. Sanatçı kendine sadık ve günlük değer yargılarından uzak kaldığı sürece, halkın hem algılama düzeyini yaratır hem de bunu yükseltir.
    Sanatın en genç ve en yetkin dalı olan sinemada bazı eserleri seçkinci olarak yorumlamak bir açıdan doğrudur. Ancak bu filmin yaratıcısının kendisine sadık kalması sonucu gerçekleşen birşeydir. Yoksa sanatçının ‘anlaşılır’ olmak peşinde koşması en az anlaşılmaz olmayı istemesi kadar saçmadır. İşte bu seçim bu tür ‘gerçek’ sanatçının, eserlerini anlaşılmaz bulanlar tarafından seçkinci olarak yargılanması sonucunu doğurur. Sanatçı ‘anlaşılmaz’ filmler yapmakla suçlanır. Ancak anlaşılırlık ya da anlaşılmazlık tanımlarının, ticari sinema eserleri üzerinden yapıldığı ve bu eserler üzerinden yapılan bir beğeni tanımının gerçek sanatla seyircinin kuracağı ilişkiyi de sakatladığı düşünülmelidir. Gerçek sanatçı eserini seçkinci olmak için kurmaz. Ancak, eseri, ticari sinemayla ve kültür endüstrisinin çöplükleriyle zihni bulanmış ve başka bir alternatif görmediği için de kıyas imkânı olmayan izleyici tarafından izlenmiyorsa sanatçının seçkinci olduğunu değil, ilkelerinden taviz vermediğini ama kültür endüstrisinin aygıtları tarafından dışlandığını gösterir. Elbette tüm ‘az izlenen’ filmler gerçek sanat eseri değildir. Az izlenip de gerçekten çöplük olan çok film vardır, yine çok izlenip de gerçekten başyapıt olan eserler olduğu gibi…

    Bir sanatçının halkı ile kurduğu ilişki onun sanatına da yansır. Ancak bu ilişkinin sahteliği ya da gerçekliği yaratılan eserde görünür hale gelir. Sanatçı yaşamın gerçekliği ile kendi sanatsal yaratıcılığının uyumlu ideali arasında uzlaşmaz bir çelişki olduğunu düşündüğü ölçüde tanımlanan ‘seçkinciliğin ‘ tuzağına düşer. Böyle olunca ‘bu halk beni anlamaz’ diye düşünerek gerçekten de anlaşılmaz eserler yapmak niyetine girer. Çağının ahlaksal ideallerini dile getirebilmesi için sanatçının öncelikle çağının kanlı yaralarına bakmayı öğrenmesi gerekir diyen Tarkovsky, sanatçının bu acıları bizzat kendi içinde yaşaması gerektiğini söyler. Bilincine varılan ‘korkunç’ ve alçak gerçeği daha yüksek bir düşünsel eylem adına aşmak sanatçının ana misyonudur ve bu, bu misyonu tanımlamış Tarkovsky için aynı zamanda yaşanmış bir gerçekliktir.

    Tinsellik her türlü sanatın ve elbette sinemanın ulaşması gereken evrensellik düzeyidir. Bir sanat eseri ancak bu şekilde ölümsüzlüğün hizmetinde olabilir. Mutlak gerçeğin peşinde olan ve bunun için ilkelerinden taviz vermeyen sanatçı ancak bu şekilde sabun köpüğü olmak yerine kalıcı ve evrensel olmayı becerebilir.
    Sinema sanatçısı elbette mümkün olduğunca çok seyirciye ulaşmak, onlar için gerekli olduğunun farkına varmak ister. Ancak hiçbir gerçek sanatçı daha işin başında başarı hesabı yapamaz veya mümkün olan en büyük onayı garanti edecek çalışma ilkelerini seçemez. Seyircinin eğilimlerinin öncelik kazandığı yerlerde sinema veya sanattan değil, eğlence sanayisinden bahsedilebilir. Bir yönetmenin, herkesin hoşuna gitmek gibi, başarılı ve izlenilir olmak gibi amaçlar uğruna kendini denetleme hakkı yoktur. Bu tür bir denetimin bedeli seyirciyle yönetmenin ilişkisinin temelden farklılaşmasıdır.

    Aslında seçkinci olmadığını ve ‘halka’ hitap ettiğini söyleyen sinemacılar seyircileriyle kurdukları ilişkide seyirciyi kendilerinden aşağı gören bir tavır göstermektedirler. Sanatı özümseyebilmek için uyanık ve duyarlı bir ruh yeterken, seçtiği yol ile seyirciyi eğlendirmeye çalışan yönetmen aslında en baştan kendi seyircisini aşağılamak yoluna girmiştir. Seyircisini gerçekten sayan yönetmen onun kendisinden aptal olmadığını bilmelidir. Tarkovsky’nin dediği gibi seyirciyle yönetmen ilişkisinde her ilişkide olduğu gibi doğru soruların sorulması gerek ve yeter şarttır. Yönetmen doğru sorular sorarsa seyircisiyle ilişkisi de, seyircisini bir para kaynağı olarak gören ve onları yontan bir ilişki yerine, seyircisiyle gönül bağı kuran bir ilişkiye dönüşür.

    Kültür endüstrisinin getirdiği ‘kötü zevk’ için halkı suçlayan seçkinciler, ‘halkın istediği ve izlediği filmler ‘ yapanlarla aynı noktada buluşmaktalar. Bu kötü zevkten sadece seyirci değil, onları aşağılayıp onlara gerçek sanat eseri sunmayanlarla, gerçek sanat eserini halk anlamaz deyip halktan uzak tutanlar ve bu anlamda bir kıyas imkânı vermeyenler de suçludur elbette. ‘Seyircisinin hoşuna gitmek isteyen, onun zevk ölçütlerini olduğu gibi kabul edip benimseyen bir insanın seyircisine saygısı yoktur. Bu tutumun tek anlamı olabilir, o da, seyircisinin cebindeki paraları kendi cebine aktarmak istiyordur. Bu düşüncede olanlar yüksek sanatın ideal örneklerini vererek kamuoyunu eğitmektense diğer sanatçılara para kazanmanın yollarını öğretmeye kalkarlar. Seyirci ne yapsın, kendi doğrularından emin, kendi beğenmişliği içinde yaşamını sürdürür. Kendi yargılarına karşı eleştirel bir tutum almayı öğretemediğimiz sürece seyirciyi önemsiyor sayılmayız’ diyen Tarkovsky sanıyorum neredeyse sinema ‘endüstrisinin’ tümünü kast ediyordu. Türkiye’de şu sıralarda yapılan filmlerin çoğunluğu ve Oscar verilen ve sırf Coen’ler, Tarantino’lar, Spielberg’ler, Cronenberg’ler yaptı diye bizim sinema eleştirmenlerimiz tarafından başyapıt diye nitelendirilen çöplükleri de aynı kategoride görmek lazım. Seyircinin istediğini veriyoruz diyenler Coen’in filminin yanında Sokurov’un filmlerini; Spielberg’in filminin yanında Paradjanov filmleri gösterdiler de mi böyle konuşuyorlar? İnsanlara gerçek sanat eserini kıyaslama hakkı ve şansı vermeden yapılan ‘ halkın istediği’ tanımı ne kadar doğru bir tabir?

    Bu anlamda en başa, Yumurta ve diğer filmlere bakmakta fayda var. Yumurta filminin yönetmeni ‘sanatçı’ tavrı gösterirken ve bunun acısını da çekerken, filminin, seyircinin duygularını okşayan, seyirciye ‘yalakalık’ eden başka filmlerle karşılaştırılmasına da alınıyor olmalı. Hıncal Uluç eleştirisini yaparken ‘ çevremde hiç kimsenin bu filmi izledim şu böyle iyi oynuyor, bu film şöyle iyi dediğini duymadım’ diyerek aslında Yumurta’yı izlemediğini itiraf ediyor. Hıncal Uluç’a da hak vermek gerek. Hayatında gerçek sanat eseri mi gördü ki bir sürü çöplükle gerçek sanat eserini ayırt edebilecek…

  18. Yazan:eg Tarih: Şub 21, 2009 | Reply

    bir kişinin gelip de evinizin içine etmesi ne kadar tebrik edilecek bir vakaysa, işte bu film de o kadar tebrik edilecek bir vakadır! siz, çıkmış şahan ne güzel de evimizin içine ediyor diyorsunuz, buna da sosyolojik anlamlar yüklüyorsunuz. yok elitlerle dalga geçiyormş yok bilmem ne. elitizm düşmanlığı adına düştüğünüz rezil çukurun farkında değilsiniz belki eğer türkiye’de “elitlerle” mücadele edecekseniz, onların yok saydığı kültürel zenginliklerle, onların belki de hiç ulaşamayacağı sanatsal düzeyler ve sentezlerle yapılabilir bu. yoksa elitlerle mücadele ediyoruz diye tüm türkiyeyi göbeğini kaşıyan ayılar haline getirerek değil. bunun neresi takdire değer anlamadım ama sizin yazıdğını hiçbir yazıyı anlamadığım için çok anormal değil!

  19. Yazan:Hasan Tarih: Şub 21, 2009 | Reply

    Türk sinemasında bu güne kadar tutan bütün komedi karakterleri elit olmayan ve bir yönüyle buna karşı koyan kişilerdi.

    Ferhan Şensoy’un tiplemeleri, Cem Yılmaz’ın Arif karakteri vesaire.. Çünkü gülünç olan budur.

    Aziz Üstel bir röportajında anlatıyor, ilk TRT’de talk show yapmaya başladığında ekranda bacak bacak üstüne attığı için ve konuklarıyla “naber, nasılsın?” şeklinde konuştuğu için sürekli “elit” kesimden tepkiler almış.

    Ancak halk sevmiş, iki yıl kadar TRT’de, sonra çok çok uzun bir dönem de Star’da yayınına devam etmiş.

    Cem Yılmaz’ın stand-up’larını izleyin. Sürekli elit kesimle alay etme ve aslında ne kadar yapmacık, ne kadar taklitçi ve ne kadar samimiyetsiz olduklarına vurgular var.

    Yılmaz da sürekli olarak “küfür ettiği için” eleştirilir.

    Çünkü sanatımıza hakim olan elit bakış açısı için, herşey resmi anlayışa ve edebe uygun olmalı, sınırlar zorlanmamalıdır.

    Onlara göre, Tiyatro ve sinema “Reisicumhur İsmet Bey’in yanların refikaları Bayan Mevhibe ve sevimli yavruları Erdal olduğu halde teşrif ettikleri” devlet tiyatroları seviyelerinde kalmalıdır.

    Huysuz Virjin de yıllarca bu elit tarafından dışlanıp, sonra halk tabaında bulduğu sempatiyle o elit kesimin tepesine binmedi mi?

    Aslında bu alanlar, yani başarısını halkın bütününün ilgisine borçlu olan alanlar, sıradan insanların elitlerden intikam alabilecekleri en güzel yer.

    Bu yüzden yazının ana fikrine katılıyorum.

    Özellikle şurasına;

    Örneğimiz Mc Donalds’a karşı elitin takındığı tutumla ilgili. ABD’nin bir nevi ayak üstü dönercisi Mc Donalds 1980′lerde Türkiye’de açıldığında zengin elitlerin hücumuna uğrar. “Self Service” batılı olduğu için yenilik olarak karşılanır. Halbuki aynı tarihte bir lahmacuncu “Abi, biz lahmacunu masaya getirmiyoruz, gelip kendin alacaksın. Para da peşin.” dese bizim elit bunu doğulu bir çeşit kabalık olarak nitelendirirdi. Ekmeğin arasındaki köfte de aslında yabancı değildir; ama nedense batıdan gelince tadı bir başka olur. Batıcı zihniyetin algısındaki farklılık Mc Donalds’ı böylece bir statü sembolü haline geldi. İşte gördüğünüz gibi kompleks mantığın yerini aldı, ve ortaya bir “aptallık” çıktı.

    Bir sınıfa ait olma isteği.. Bertrand Russell’in dediği gibi toplumdaki bütün sınıflar kendilerini bir yönüyle diğerlerinden üstün sayar. Kimi en bilgilisi olduğunu, kimi en maneviyat sahibi olanı olduğunu, kimi ise en kültürlü olduğunu savunur..

    Bir sınıfa ait olmanın ayrıcalığı.. Sürekli gösterilen, takım tutma biçiminde hayatın her alanına sirayet eden durum..

    Bu bakımdan, bazı metaların kullanılması ya da benimsenmesi bu metanın kendi içinde barındırdığı özelliklerinden ötürü değil, çoğu zaman kişinin mensubu olduğu sınıfın ona karşı tutumuna göre şekilleniyor.

    Çorba ile makarnayı aynı kaşıkla yediği için “alt kesimleri” tenkit eden sevgili beyaz türklerimiz, akın akın Mc’lere akın edip yağlı yağlı patatesleri elleriyle yiyebiliyorlar.

    Kalkıp benim gibi “çatal verebilir misiniz?” dediğinizde de lümpen muamelesi görüyorsunuz..

    Recep İvedik’in yapımcısı, senaristi farkında olmadan büyük bir çatışmayı ortaya koydu.

    Farkında olmadan, bir kesimin bir kesimden intikamını aldı.

  20. Yazan:soner Tarih: Şub 21, 2009 | Reply

    Zülfü LİVANELİ’nin konuya yaklaşımı;

    Şaban’ın Recep’leşmesi

    Recep İvedik 2 filmini ilk üç günde 1 milyon üç yüz bin kişi izlemiş. Belli ki birincisi gibi, bu film de rekor kıracak.

    Bu olayı sadece bir sinema başarısı olarak değil, toplumun yüzüne tutulan bir ayna olarak görmekte yarar var.

    Türk toplumu, Recep İvedik’te kendisini seyrediyor. Özellikle büyük şehirlerde sokağa çıktığınızda karşılaştığınız on kişinin sekizi ona benziyor.

    Bu açıdan “toplumsal bir fenomen karşısındayız!” demek herhalde yanlış olmaz.

    ***

    Eskiden Kemal Sunal filmleri çok tutulduğu için, insanın aklına ister istemez Şaban tiplemesi ile Recep İvedik tiplemesini karşılaştırmak geliyor.

    Şaban, büyük göçün başlangıcında köyden şehre yeni gelen, alçakgönüllü gecekondu mahallelerinde oturan, başını döndüren şehir karşısında köy safiyeti taşıyan, etrafa şaşkın şaşkın bakan bir tipti.

    Şehrin katakullilerine aklı ermezdi.

    Yüksek binalara bakarken şapkası düşerdi. Gördüklerine hayran olurdu. Karşısına çıkan kızın yüzüne bakarken ağzını toplayamazdı.

    Şaban zamanla şehre alıştı. Oturduğu gecekondunun yerine kaçak bir bina dikti, altına da bir dükkân açtı. Akrabalarıyla birlikte siyasi bir partinin yandaşları arasına girdiği için himaye edildi.

    Artık kentlilere çekinerek bakmıyordu, eline para geçmişti.

    Kentli kızları aşağılıyor, sokakta karşısına çıkanlara amaçsızca kötülük ediyor, ikide bir “Haaayt ulan!” diye bağırıyor, milli maçlardan sonra silah sıkıyordu.

    Yüzünden o insani gülümseme silinmiş, tam tersine gördüklerini aşağılayan, hakaret eden bir nefret anlatımı yerleşmişti.

    Kentin yeni efendisiydi o ve eski efendileri aşağılama hakkına sahipti.

    Böylece Şaban Recep’leşti. Ve Türk toplumu kendi yüzünü Şaban’da değil, bu yeni Recep’te görmeye başladı.

    Çünkü Şaban’lar hızla azalıyor, Recep’ler ise her geçen gün artıyordu.

    İstanbul’un “kodamanlarını” önüne diziyor ve “Adam olun laaan!” diye bağırıyordu.

    ***

    Bu dönüşümü siyasi bir gelişme sananlar fena halde yanılır. Mesele kültürün değişimidir. Bu toplumun kültürü değişti, başkalaştı.

    Şaban’lar Recep’leştikten sonra, kendisine uygun yerel ve genel iktidarları elbette bulacaktı. Bir sonuçtu bu.

    Otuz yılı aşkın bir süredir, medya başta olmak üzere birçok kurum “Recep’leşmeyi”, yani lumpenleşmeyi destekledi.

    İstanbul’un sözüm ona “elit” leri, gazeteleri ve televizyonlarıyla Şaban’ın Recep’leşmesine müthiş destek verdi.

    Aydınlar lumpenlere bayıldılar, onları başlarına çıkardılar.

    Müzik müzik olmaktan çıktı, haykırışlar ve böğürtüler haline dönüştü; İstanbul’un görünümü değişti; televizyonlar insan soyuna yakışmayacak rezilliklere açtılar ekranlarını.

    Böylece cehenneme giden yolun taşlarını döşemiş oldular.

    Siyasi partiler ayrım tanımadan Recep’leşen topluma kucak açtı. Kendileri de Recep’leştiler.

    Sonuç ortada. Ey anlı şanlılar!

    Bundan sonra bu süreci tersine çeviremezsiniz. Biz size yıllar boyunca bu gözlemleri aktarıp; kültür, değerler, gelenekler falan dedikçe kös dinlediniz.

    Şimdi sizi de yutmaya başlayan ve sonunda yok edecek olan yeni toplum hepinize hayırlı olsun.

  21. Yazan:emre er Tarih: Şub 21, 2009 | Reply

    Eleştiriler için çok teşekkürler.

    Kısaca birkaç cevap.

    elitizm düşmanlığı adına düştüğünüz rezil çukurun farkında değilsiniz

    Elitizm düşmanı olamam; çünkü sosyolojik açıdan büyük ölçüde elitim. Bir elitle benzer zevklere sahibim. Siz de aynı şekilde Enver Bey. Ben hiçbir yazımı da düşmanlık yapmak için yazmam. Bilgim çerçevesinde analiz ederim.

    Türk toplumu, Recep İvedik’te kendisini seyrediyor. Özellikle büyük şehirlerde sokağa çıktığınızda karşılaştığınız on kişinin sekizi ona benziyor.

    10 kişinin 8’inin Recep olduğunu iddia etmek için gerçekten halktan bu kadar kopmak lazım. Analize bu varsayımdan başlarsanız, hiçbir dediğiniz tutmaz. Bu da tam bir kör elit tutumu.

  22. Yazan:Yavuz Yiğit Tarih: Şub 21, 2009 | Reply

    Tam Zülfü Livaneli’ye yakaşır bir yorum.Nedense bu ülkede sosyalist geçinenler “yani eşitlikçi olanlar,adaletli olanlar,demokrat olanlar,halkı halktan çok düşünenler” halkı aşağılamaktan geri durmazlar.Recep İvedik ağzının payını verdiğinde de “zaten bu gerizekalı halkın 10’da 8’i böyle” Geri kalan iki tanesi de CHP’ye oy veriyor farkettiyseniz:)

  23. Yazan:kacakkova Tarih: Şub 22, 2009 | Reply

    “hic bir basari tesadüf degildir”….bir recep ivedik filmi hakkinda yazilan yazinin, bu baslangic ifadesi aslinda hem yazinin ifade ettigi gercekligi, hem o gercekligi anlamanin sorunlarini düsündürmeye yetiyor…..cünkü sorun tam da budur…tesadüfü ortadan kaldiran sey nedir?…yukardaki yazi söylediklerinden dolayi degil de, daha cok söylemediklerinden dolayi sorunlu geliyor bana…söylediklerinde hakli oldugu yönler var….bunlar ilk basta onbinlerce insanin gidip ivedik”e gülmüs olmasidir mesela…iyi de nedir ivedik’in basarisini zorunluluga dönüstüren….bu noktada yazinin söylemedikleri devreye giriyor saniyorum….yorumlarda o söylenmeyenlerin bir kismi dile getiriliyor….yazida dile getirilen gercekliklerin itiraz edilen yorumlarda dile getirilen yaklasimlarla bütünlestirilmesi ve “elestirel düsünce”nin önemi ile “sanat”in adorno’nun belirttigi niteliklerinin dikkate alinmasi gerekli görünüyor…böylece alindigi varsayilan intikam’in neden carpik bir gerceklik oldugu da anlasilabilir..baska bir yerde yaptigimiz kültür endüstrisi üzerine degerlendirmelerde, siyasette recep tayyibin sinemada recep ivedik’in ayni mamül olduklarini söyledim…
    biraz soyut ve anlamsiz görünecektir belki, ama kitle kültürü, halk kültürü, popüler kültür, yüksek kültür alt kültür tartismalarini bu meseleye baglayarak yeniden gündeme almakta fayda var gibi görünüyor…toparlamak icin yalnizca iki noktaya isaret edecegim…birincisi, kültür endüstrisinin daha en basindan beri sadece bilince degil bilincaltina yönelmis oldugudur, bugün bu yolda katedilen teknolojik mesafenin ölcülmesi kolay degil…ikincisi ise, popüler kültür alanin, “tahakküm ve direnis”in, “riza gösterme ve reddedis”in, “ideoloji ve karsi-ideolojiler”in, “özdeslesmelerin ve özdessizlikler”in alani olarak düsünülmesi gerekliligidir…eger böyle ise, ivedik’in basarisini zorunlu hale getiren seyin ne oldugunu sinemaya akin eden insanlarin sayisindan cikarmak olanakli olmayacaktir….baska bir yöne bakmak gereklidir…recep tayyibin ivedikle olan benzerligi de bu noktada aranabilir….mesele sadece popülerle olanla popülüstligin sinirlarini sürekli olarak belirli bir zihniyet yönünde ihlal etmeleri degil, basarilarini zorunlu kilan yönleri de dogru anlamak durumundayiz….her ikisininde “halkcilik”larinda ve “elitizm-karsitliklari”nda belirli bir tuzak var, tuzagi kendilerinin kurup kurmamalarinin ise önemi yok…..tabii her iki isimle gündeme gelen sosyolojik ve siyasal meseleri de anlamak durumundayiz….insanlar ivedik”e neden gülüyorlar ve tayyibi neden destekliyorlar?….bu iki soruya verecegimiz cevap gülmenin ve destegin ardindaki tepkilerin hakliliklarina yaslanarak bulunamaz…..bir cevap bulunur elbette, ama bulunan sey dogru olmaz…ilk yorumda sosyolojinin ruhuna el fatiha demistim, ama duruma bakilirsa ondan önce ölen baska bir sey var…sosyolojinin ve siyasalin nesnesi/konusu ölmüs durumda asil….

  24. Yazan:eg Tarih: Şub 22, 2009 | Reply

    @kacakkova,
    bence burada iki “hastalık” karşı karşıya. birincisi halkın yaptığı her toplu şeyden bir anlam çıkarma ve bu anlama olumlu konumlar atfetme. bir diğeri ise sosyal bilimdeki her alanı bir “teori” ile açıklamaya kalkma. birincisini emre kardeşim , ikincisini de siz yapıyorsunuz. adorno’nun kültür endüstrisi ile ilgili yazdıklarını çok önemser zaman zaman da kullanırım. ilk yorumumda da onu kast etmiştim. ancak adorno’nun kültür endüstrisi ile ilgili söylediklerini kalkıp siyaset ile ilgili seçimlere direkt yansıtabilmeyi biraz zorlama buluyorum. mesela göstergebilimcilerin ya da yapısalcıların, edebiyat metinlerini okuma ile ilgili geliştirdikleri kimi teorileri, kimi sinema eleştirmenleri aynen sinemaya uygulamay kalktılar. bence edebiyat için anlamlı gelebilen bu teorilerin sinemayla ilgili anlamlı bir tek noktası bile yok. çünkü edebiyat ile sinemanın göstegelerle ilişkisi temelden birbirinden farklıdır.
    tekrar konuya dönersek, halkın kendisini yönetecek parti veya kişide aradığı niteliklerle recep ivedik’e gülmesi arasında kurulmaya çalışılan koşutluk çok anlamlı bir koşutluk değil. bu şu demek: recep ivedik seçimlere girse halk onu seçer! beki böyle mi olur…tarihte bunun hiç de böyle olmadığını grebildiimiz yeterince done var. halk kendisini yönetecek yöneticileri seçerken tam da olması gerektiğ gibi çıkarına bakar. ceine giren parası, yaşam şartları düzeliyorsa oy verir, düzelmiyorsa vermez. sizin dediğiniz doğru olsa halkın illai billah hep tayyip erdoğana oy vermesi gereklidir ki bu bu ülkenin siyasi tarihinde hiç olmamış birşeydir. en sevimli bulduğunu %1 lere mahkum edebilmiş bir halk var elde. neyse fazla uzatmaya gerek yok. sonuçta yaptığınız karşılaştırma elma ile armutu karşılaştırmadır. emre er’in çıkarığı sonuç bir yanlışken, sizin çıkardığınız sonuç bir başka yanlışa işaret ediyor. birincisihalkın kendisini “göbeğini kaşıyan adam” diye aşağılanları aşağıladığını iddia ediyor, ikincisi ise halkın zaten göbeğini kaşıyan adam olduğunu…ikisi de son derece yanlış çıkarımlar!

  25. Yazan:emre er Tarih: Şub 22, 2009 | Reply

    .insanlar ivedik”e neden gülüyorlar ve tayyibi neden destekliyorlar?….bu iki soruya verecegimiz cevap gülmenin ve destegin ardindaki tepkilerin hakliliklarina yaslanarak bulunamaz…..bir cevap bulunur elbette, ama bulunan sey dogru olmaz

    Buna yüzde yüz katılıyorum. Ben de yazıyı yazarak halk haklıdır mesajı vermiyorum. Varolanı anlattım sadece. Bence de bu durum sorunludur. Ve çözümü kitlelerin ilişkiye geçmesindedir.

  26. Yazan:Ali Duman Tarih: Şub 22, 2009 | Reply

    MİZAH; varolduğu günden bugüne; EZİLENİN, EZENİNE KARŞI KULLANABİLDİĞİ YEGANE SİLAH olmuştur. bu anlayışın en tipik örneği charlie chaplin’dir.
    Ancak değişen dünya ile birlikte sinemanın olağanüstü ticarileşmesiyle, bu anlayış değişmiş, ezilenlerin, ezene karşı kullanabildiği tek silah olan mizah, ticarileşme mantığı sonucu bu işlevini yitirmiştir.
    Ticarileşme mantığı mizahı; “ezilenden yana olma” siyasi içeriğinden uzaklaştırarak, salt bir “güldürmeceye” dönüştürmüştür. bu dönüştürme işlemi 12 eylül mantığı içerisinde Gırgır Dergisi’nin böl/parçala/yönet mantığı ile etkisizleştirildiği döneme kadar geri gider.(Gırgır, hem tirajı hem de saygınlığı açısından dünyanın en gözde mizah dergileri arasındaydı)
    Türkiye’de mizahın; ticarileşerek, siyasi anlamda işlevsizleştirilmesinin önderliğini cem yılmaz yapmıştır. recep ivedik filmleri, cem yılmaz’ın açtığı yolda “mizah”ın, “güldürmece” ye dönüştürülmesinde gelinen son noktadır.
    recep ivedik filmi, “elit’le alay etmenin” değil, “elit olmayanla alay etmenin” methiyesidir. bu açıdan da cem yılmaz’ın gırgır’da çizdiği dönemlerde güneydoğu kökenli vatandaşlarımızı “güldürmece”sine malzeme olarak kullanmasına tekamül etmektedir.

  27. Yazan:kacakkova Tarih: Şub 22, 2009 | Reply

    sevgili enver,

    bütünsel bir aciklayici teoriye isaret etmiyorum, bu bir yanlis anlasilma olur.hele ki bi tane toeriyle aciklayalim kat’a demiyorum. sosyal bilimlerdeki her alani bir teori ile aciklayip aciklamamak degil, kültür endüstrisinin bu aciklamalara, yani soyolojiye ve siyasal bilimlere üstelik bunlari da birbirinden koparmadan sokulmasidir söyledigim en fazla. bunu söylemem de fazla aslinda, kavramin sahipleri bizzat bir kültür kurami olusturmadiklarini bir toplusal elestiri arayisinda olduklarini belirtiyorlar bu kavramla. bence bariz nedenlerle kültür endüstirisi kavrami siyasal alana bulasmalidir. yapisalcilik, göstergebilim, edebiyat kuramlari, psikanaliz ve dahi yapibozumculuk da öyle. uzatmayayim. bulasmanin ne sekilde olacagi ayri bir tartisma konusu. ama göstergebilimden ve yapisalciliktan sonra dogrusu ne sinema elestirilerinin, ne siyasal analizlerin ne de sosyolojik degerlendirmelerin eskisi gibi kendi kompartimanlarinda kalmalari olanakli degil. kültür endüstrisi kavramini da ben bu nedenle siyasala bulastirmayi kacinilmaz görüyorum. ama tabiiki mesele sadece “secimler” degil. bu yani aklima bile gelmedi.yine de söyledigin “halk cikarina bakar” sözünden bakinca, ben bunun kültür endüstrisi kavramini dista birakmamizi gerektir bir sey degil de, tam tersine sokmamizi gerektiren bir sey oldugunu düsünüyorum. “cikar” kavrami hic de yalin bir sey degil cünkü. cebe giren paradan bakinca somutmus gibi görünüyor, ama reel-siyaset aslinda daha cebe girmemis olan para üzerinden döndügü icin hic de sanildigi kadar somut degil buradaki cikar….ben recepler arasindaki ilintileri düsünürken, saniyorum yanlis bir ifadeyle bunlarin ayni mamul oldugunu söylerek bir yanlis anlamaya sebep oldum….elbette ivedik secime girse halk hemen onu secer gibi bir düsüncem yok, mamul ifadesi yanlis bu bakimdan….tersinden tayyip de kendi adiyla bir sinema filmi cekse, halkimiz gülmekten kirilir, ivedikten bile büyük bir izleyici rekoru kirilir demis olurdum ki, bu ilk önermeden bile beter sacma olurdu….hayir öyle demiyorum, tayyibe kimse gülmezdi sinemada ve ivedi’in de secimi kazanma sansi olmazdi….dolayisiyla söyledigimi düzelteyim de, aslinda elmalarla armutlari karsilastirmadigimi, ama mesela elmalarla armutlarin ne bakimdan “meyva” kavrami altinda toplanabildigini sordugumu, bir ortak mamulden degil de, receplerin biri siyasal digeri sinemadan birbirlerinin muadili olarak (ve fakat eslestrilmeden) nasil degerlendirilebilecegini düsündügüm belirginlessin…sosyal bilimlerin nesnesinin ölümü lafimi ise bu konudan ayristirmak isterim son olarak…yani bence öyle ama, konuyu saptiracak nitelikte baska bir baslik bu….yalniz halki hic bir sekilde bir kez belirlenebilecek sabit bir bütünlük olarak almadigimi belirtmek isterim…aslinda popüler kültürle ilgili vermeye calistigim kisa tanimdada var bu söyledigim sey….göbegi kasinan adamlar “cikarlari” geregi dün darbeye destek verirler, bugünse baska bir seye, onun neye gülüp neye destek verdigine bakarak konusulacaksa, sinemaya kac kisi girdiklerine, kac kisi kimi desteklerdiklerine bakilarak düsünlecekse, yani hem sanatsal hem de siyasal degerledirmenin basi ve sonu bundan ibaret olacaksa, nedenleri sorup anlayacak baska yönler bulamayacaksak, yandi gülüm keten helva demek durumundayiz sosyalbilimlere….

  28. Yazan:snowqueen Tarih: Şub 23, 2009 | Reply

    Bir şeyi merak ettim, Recep İvedik’in intikamını aldığı elitlere, Gucci başörtüsüyle gittiği restoranda “istiridye soslu fettucine” yiyen Hayrünnisa Gül’de giriyor mu? ya da “bağyanlar” için yoga derslerine giden, islami holding patronu zevceleri nereye konumlandırdınız?

    Bu konuyu aydınlatırsanız sevinirim.
    Ki, aydınlatabileceğiniz konusunda ciddi şüphelerim var.

    Diğer taraftan, “yüksek sanat”a gıcık kapanların, kitsch olgusunu bu şekilde sunmasına da itirazım var. Kapitalizmin içini boşalttığı değerleri, “yerli kültür” diye önümüze koyacaksınız neredeyse.
    Recep İvedik’in bu denli iş yapmasının temelinde hiç o kadar derine inmenize gerek yok, serbest piyasa ekonomisi, dünyanın her yerinde
    kitsch olana daha fazla ticari başarı getirecektir ki getiriyor zaten. Bunu tesadüf olarak gören yoktur diye düşünüyorum.

    Böyle bir Recep İvedik okuması yapmanız ” yüksek sanata karşı ne denli aykırı bir tavrım var” noktasından(tiyatro, bale ve operaya bakışınızdan bunu mu çıkarmalıyız?), olsa olsa televizyondaki izdivaç programlarından “bakın, toplum Türk aile örf ve adetlerine geri dönmek istiyor, Osmanlı da ne sağlamdı bu değerler” çıkarmaya kadar şuursuz bir noktaya gidecektir.

    Bence kabul etmekte zorlandığınız nokta şu;
    Toplumda artık tek bir elit sınıf yok, sermaye el değiştiriyor. Beyaz Türklere karşı Ak Türkler. Elitleri eleştirken, islami elitizme çaptığınız zaman nasıl bir sosyolojik dinamikten bahsedeceksinz veya bahsedebilecekmisiniz merak ediyorum.

    Diğer taraftan, kapitalizmin nasıl kültürün canına ot tıkadığına bakmadan yaptığınız her popüler kültür okumasının,
    “kendi kültürünüz” sandığınız kavramların da canına ot tıkadığının
    farkında değilsiniz. “batılı olanı” reddederken, “yerli” olanın
    ne olduğu konusunda kafanız karışık bence.
    “yerli” olanla “operayı” bağlaştıramıyorsunuz ama Recep İvedik gibi konumlandırılmış bir projeyi “yerli olan” (meddahlar, karagöz vb.) la bağdaştırmaya dünden isteklisiniz. Bu bir tedavi yöntemi değil, sakatlığın kendisi olmalı.

  29. Yazan:blue Tarih: Şub 23, 2009 | Reply

    Elit olmak, eğer içinde belli bir sanat zevkine, estetiğe, inceliğe, muaşeret adabına, nezakete, zarafete sahip olmaksa o kadar kötü bir şey olmasa gerek. Şüphesiz Türkiye’de aristokrasi olsaydı her şey çok farklı olurdu. Ama ne yazık ki bize resmi eğitimin armağanıdır; sanat filan pek bir lüzumsuz bulunur; öyle değil mi, Lale Devri bile kötülenmiştir; çünkü “milletin parasının çar çur edilmesidir” . Halbuki kültür denilen şey o “çarçur”lardan müteşekkildir. Şiir, müzik, giyim-kuşam; açlık bahanesiyle terkedilemez. Müzik ve dans için, sanat zevki için, dahası elit olmak için para sahibi olmak da gerekmez. Aşık Veysel mi elittir, yoksa onu Ulus meydanına sokmayan hödük vali mi?
    Ne yazık ki artık Nedim’ler de yok, Aşık Veysel’ler de, Tatyos Efendileri, Lavtacı Andon’ları zaten harcadık; Nazım’lar, Akif’ler, Necip Fazıl’lar bile kalmadı, kuruduk, bittik… Ama Recep İvedik var ya. Vay başımıza gelene…

  30. Yazan:one minute Tarih: Şub 23, 2009 | Reply

    Recep İvedik’in elitizme karşı geldiği fikrine katılmıyorum.
    Bence Recep İvedik karakteri hem güçlüye karşı ezilmişlerin bir çeşit isyanı hemde pornografik duygularının tatmini çabası…

    Pornografi merak duygusuna yani üçüncü şahısların röntgenlemesine dayanan bir şey.
    İnsanlar içinde bulunmadıkları,günlük hayatlarında hiç yap(a)madıkları şeyleri merak ederler, nasıl olduğunu röntgenlediği filmlerdeki şahıslar aracılığıyla öğrenmeye çalışırlar. Cem Yılmaz’standuplarında yada karikatür dergilerinde edilen hiç çekinmeden edilen küfürlerde olduğu gibi bizim de günlük hayatta aklımızdan yer yer geçen ama nazımızın geçemediği kişilere söyleyemediğimiz yada gücümüzün yetmediği veya sosyal statümüzün elvermediği durumlarda edemediğimiz küfürlerin, yada alamadığımız tavırların ezikliğini yada merakını Recep İvedik karakteri ile bir nevi tatmin edilmeye çalışıyoruz. Benzer durumlar bir zamanlar Kemal Sunal üzerinden sağlanıyordu…Filmin ana karakteri genellikle seyircinin kendine yakın bulduğu sıradan statüde birisi olur ve film boyunca şansının da abartılı derecede yaver gitmesiyle her seviyeden ve güçten insanı birer birer alteder aklına geleni söyler küfreder,güçlü insanları rezil eder ve sıradan bir insan sinemadaki seyircinin filmdeki halkın kahramanı oluverir.

    Halkın her talep ettiği şey doğrudur,vardır bir hikmeti anlayışı da geçersiz…
    Çünkü sürekli değişen arayış içinde deneme yanılma yapan kitleler kendisine sunulan bazı doğru olmayan yenilikleri bir süreliğine talep edebilirler ve bir dönem furya halinde giden bir durumun bir süre sonra kesilmesiyle o yeni şeyin geçerliliği yada geçersizliği tespit edilmiş olur.

  31. Yazan:emre er Tarih: Şub 25, 2009 | Reply

    Bir şeyi merak ettim, Recep İvedik’in intikamını aldığı elitlere, Gucci başörtüsüyle gittiği restoranda “istiridye soslu fettucine” yiyen Hayrünnisa Gül’de giriyor mu? ya da “bağyanlar” için yoga derslerine giden, islami holding patronu zevceleri nereye konumlandırdınız?

    Bu konuyu aydınlatırsanız sevinirim.
    Ki, aydınlatabileceğiniz konusunda ciddi şüphelerim var.

    Sosyolojik tahlilim sizin sorunuzu kapsıyor. Ama yazının konusunu dağıtmamak adına yer vermedim.

    Türkiye’de 3 tane elit var. İlk ikisini yazıda tanımladım.

    3. elit yeni yeni ortaya çıkan daha dindar bir kesim. Bu kesimin de kendine göre lüks zevkleri olacak ve onlar da bir süre sonra İvedik’in hedefi olacaklar.

    AKP içinde elitler ile fakirler arasında bu ayrımı da zamanla gözlemleyeceğiz.

    Sınıf ayrımı din, millet gözetmez şarları oluştuğunda her yerde herkes için geçerlidir.

  1. 3 Trackback(s)

  2. Şub 24, 2009: recep ivedik « Mutlak Töz
  3. Şub 24, 2009: Serbest Yazarlar » Gündem
  4. Mar 13, 2009: Son 30 günde en çok okunanlar : Derin Düşünce

ÖNEMLİ

--------------------------------------------------------------------

Tüm yazı, yorum ve içerikten imza sahipleri sorumludur. Yayımlanmış olmaları, bu görüşlere katıldığımız anlamına gelmez.

Hakaret içerse dahi bütün yorumlar birer fikir eseridir. Ama bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, yorum kurallarına gözatın yine de.

Not: Sitenin ismini dert etmeyin, “derinlik” üzerine bayağı bir geyik yaptık, henüz söylenmemiş bir şey bulmanız oldukça zor :)

Editörle takışmayın, o da bir anne-babanın evlâdıdır, sabrının sınırı vardır. Siz haklı bile olsanız alttan alın, efendilik sizde kalsın.

Sitenin iç işleriyle ilgili yorum yapmayın, aklınıza takılan soruları iletişim kutusundan sorun, kol kırılsın, yen içinde kalsın.

Kendi nezaketinizi bize endekslemeyin, bizden daha nazik olarak bizi utandırın. Yanlış ve eksik şeylerden şikayet etmek yerine bilgi ve yeni bakış açısı sunarak tamamlayın, düzeltin, tevazu ile öğretin bize bildiklerinizi.

Bu kurallara başkasının uyup uymamasına aldırmayın, siz uyun. Bütün yorumları hızla onaylanan EN KIDEMLİ YORUMCULAR arasındaki nizamî yerinizi alın.

--------------------------------------------------------------------
  • Siz de fikrinizi belirtin