RSS Feed for This Post

Şapka ve Türban Meselesi

20080718_derin_dusunce_org_sapka_ve_turban.gifKullanılan kelime tercihinin (türban mı, başörtüsü mü?) insanları kategorilere ayıran bir turnusol kağıdına dönüşmesi, ne yazık ki, daha söze başlar başlamaz çözüme zarar veren bir işlev görmesine neden olmaya başladı. Başörtüsü kullanan kadınların tümünün başörtüsüne türban denilmediğini biliyoruz.

“Bilinçli” Müslüman kadının kullandığı biçimiyle başörtüsü türban haline dönüşüyor ve bu “bilinçlilik”, “tehlike” arz etmeye başlıyor. Konunun çok dışında biri, örneğin bir Batılı, her gördüğü başörtülü kadını dini bütün bir kadınmış gibi algılasa da durum aslında öyle değil.

Her başörtülü kadın otomatikman dindar olmadığı gibi, her dindar kadın da başörtülü değil. Başörtülü kadınlar içinde bir alt grup olan türbanlı kadınlar arasında da keza her türbanlı kadın, dindar değil. Yani bir kadının türban takması o kadının hayatını dine göre tanzim eden biri olduğu anlamına gelmeyebiliyor.

Kırdan kente göçle birlikte artan gecekondu semtlerinde pek çok genç kız, semtin “it kopuğundan” korunmak ve erkekler tarafından “namuslu kız” kategorisinde muamele görmek için başlarını örtüyor. Bu kızlar türban şeklinde baş bağlamayı daha modern buldukları için bu şekilde baş bağlıyorlar, ancak dinin diğer kurallarından bihaberler. Örneğin en önemli ayırıcı özelliklerden birini yerine getirmiyorlar yani namaz kılmıyorlar.

Fakat dışarıdan “türbanlı” şeklinde algılanıyorlar. Ancak buradan anlıyoruz ki, türban artık bir üst sınıfın örtünme biçimi oldu ve o sınıfa ait olduğunu belirtmek için taklit edilir bir noktaya da geldi.

Baş bağlamak kızlara “korunmuşluk” duygusu veriyor ve pek çok kimseyi şaşırtan bir şekilde kızları “özgürleştiriyor”. Baş örtmenin kızların üzerindeki, “kızımız büyüyor” panik ve endişelerinin ağırlığını azaltan, dolayısıyla kızları rahatlatan bir şeye dönüştüğünü görüyoruz. Diğer taraftan türban şeklindeki baş bağlama biçimi, ki eğer türban, “bilinçle” bağdaştırılan bir şey ise, aynı zamanda o kadının tesettürün diğer kurallarına uygun bir şekilde giyinmesiyle bir mana kazanabilir. Yani “göbeği açık türbanlı” fotoğrafındaki kızı bu kategoriye sokamayız.

Zengin dindarlar

Sınıf farklılıkları açısından türbana bakıldığında, aslında sınıfsız, homojen, yekpare bir örtülü kadınlar topluluğu var-mış gibi davranmak konunun iki tarafında -hem laik hem de İslamcı- yer alan erkeklere kendi siyasi çıkarları açısından şimdilik uygun geliyor. Dindar türbanlı kadınlar arasında “Müslüman kardeşliği” içinde sınıf farklılıkları yok-muş gibi tutum takınılsa da, “hanımefendilik ideolojisi” olarak adlandırılabilecek bir “hanımefendi” kültüründen söz edilebilir.

Orta sınıf içinde büyümüş, kendi evişini kendi yapan dindar kadınlar, türban sorunu için dayanışmak üzere bir araya geldiği çeşitli kesimlerden türbanlı kadınlarla sosyalizasyonu artınca, aynı akıbete uğrasa da burjuva bir yaşam süren, örneğin evişlerini başka kadınlara yaptırtan bir dindar kadın tipi ile karşılaştı. Bunun çok altını çizmese de namazda aynı safta durmakla beraber, bir sınıf farklılığı olduğunun ayırdına vardı.

“Üretim araçlarına sahip” dindar ailelerin kızları şu anda kimbilir hangi Batı ülkesinin iyi bir üniversitesinde çoktan eğitimlerini tamamladılar, hatta master’larına başladılar. “Üretim araçlarına sahip olmayan” ebeveynleri olan genç kızlarsa bir sponsor aradılar.

Bu “hamiyet sahipleri”, “bir şeyler yapmak” ihtiyacında olan vicdan sahibi insanlardı ancak birkaç genç kıza sponsor olmakla vicdanları sustu ve “bir şeyler yapmak” ihtiyacı da ortadan kalktı ancak bu iyi mi oldu kötü mü oldu tartışılır. (Beylik bir denize geri atılan “deniz yıldızları” hikâyesi oldu ama…) Etnik bakımdan bakıldığında da, henüz türbanlı Kürt kadınlarından bahsedilmiyor ancak, bu durum o kesimde dindar-türbanlı-Kürt kadınlarının meselelerine henüz “sıra”gelmediğindendir.

“Bilinçli” Müslüman olarak değerlendirilebilecek olan dindar türbanlı kadınlar, geleneksel sebeplerden başını örten kadınlardan kendilerini ayırt etmeye çalışırlar. İslami prensipleri gerekliliğini sorgulamadan takip eden ve anlamını hazmetmeden örtünen geleneksel Müslüman kadınlardan, bu kendi annesi ve ailesi de olabilir, kendilerini ayırt eder ve farklılaşmaya çalışırlar.

Geleneksel Müslüman yaşantı aynı zamanda bir çeşit okumadan /düşünmeden pratik etme ve hatta cahillik olarak algılanır. Buna göre, İslami prensipleri hazmetmeden İslami pratikleri takip eden kadınlar, işte bu kadınlar gerçekten eksik, cahil ve ikincilliği benimsemişlerdir.

Bir başka konu, ekonomik ve sosyal hayatta gittikçe yerini genişleten bu dini-bütün alternatif elite dahil olmak isteyen daha az entelektüel kesimlerden gelen grupların bu gruba eklemlenme gayretleridir. Bu gayretin içine alt kesimden gelen kızların zengin ve dindar Müslüman erkeğin hoşuna gitmek için “kapanmasını” da koyabiliriz.

Bu onun dindarlaştığına bir işaret değildir. Bu tür örtünen kızlar ancak kapandıktan sonra işin “life style” kısmını fark ediyor. Ancak türbanlı dindar kızların da koca bulamadığına dair şikayetler artmış vaziyette. Toplumdaki “türban tartışmaları” sonucu durumun türbanlı kızların aleyhine çalışmaya başladığı da bir vakıadır. Yani artık bir kısım dindar gençler, annelerine örtüsüz (ve çalışan kız) sipariş ediyor, ancak yine dini-bütün olmak şartıyla.

Küçük hanımefendi şapkaları

Henüz bir araştırma olmadığı ve devlet kurumları bir rakam vermediği için sayısını bilmiyoruz, ancak en az 5 bin kadar devlet memuru kadın işten atıldı ve yine sayısız üniversite öğrencisi okulu bıraktı. Pek çok dindar kadına göre başörtüsünün kamusal alanda yasaklanmasından sonra, “iman testinde” Müslüman erkekler kadınlara nazaran sınıfta kaldılar.

Enteresan bir şekilde başörtüsü ile ilgili kamusal yasaklardan sonra, birçok aile, özellikle erkekler, evdeki okuyan ve çalışan kadınlara “başını aç ve devam et” baskısında bulundular, bunların bir kısmı başını açtı ve geri döndü. (Bir kısmı da “peruk taksın, okuluna devam etsin” dedi) İşlerine geri dönmeyen türbanlı kadınlar, mesleklerini alternatif yollar bularak yapmaya çalıştılar. Örneğin öğretmenler dershanelerde ders verdiler veya kurslar açtılar. Alternatif bir eğitim sistemi doğdu. Tahta boyama kursları, ney üfleme kursları doldu taştı.

Diğer taraftan üniversitelerde “türban meselesi” kalmadı. Ancak yeni bir mesele doğdu: “Şapka meselesi”. Saçları içine alan, geniş siperlikli veya balıkçı tipi şapkalarla kızlar okula giriyor, bunun “normal” bir şapka olmadığını herkes biliyor ama bilmemezlikten geliyor, yani şizofrenik bir durum. Sonuçta parlak ve gösterişli peruklarla, kimi peruğun gösterişinden utanıp kimi “yakışmış mı” diye işi şakaya vurup bu sıcakta gezmektense şapkayı tercih ediyor. Şapka daha pratik ve modern.

Tabii üniversite kapı girişlerinde “aç-kapa” yapan kızlar da var. Bir tanesi bir gün minibüste yanımda oturuyordu. Minibüs, kampus girişinde güvenlik görevlilerince kontrol edilir, kontrol noktasına yaklaşmadan evvel başını açtı, eşarbını çantasına koydu. “Travmatik olmuyor mu böyle aç-kapa dedim”, “Yok ben alıştım artık” dedi. “Peki günahı onların boynuna mı diyorsun?” dedim. “Yok” dedi, “Ben hâlâ günah işlediğimi düşünüyorum. Ama benim günahım bana, onların günahı onlara ait.”

2 [?]

Trackback URL Print This Post Print This Post

  1. 2 Yorum

  2. Yazan:hekol Tarih: Eyl 2, 2008 | Reply

    Eğer bir gün yolunuz bir üniversiteye düşerse…

    Beceriksiz adımlarla yürüyen bir kıza rastlarsanız. Sanki düşecekmiş gibi, sanki ayakları birbirine dolaşacakmış, bir yere takılacakmış gibi. Merdiven kollarını sıkı sıkı tutuyorsa. Aceleyle yürüyorsa mesela. Kalkacak son vapura, son trene yetişecekmiş gibi hızlı atıyorsa adımlarını. Yere, toprağı incitecekmiş gibi basıyorsa, yer çatlayacakmış gibi ürkek atıyorsa adımlarını. Şaşkınsa bir masaldan şehre düşmüş gibi.

    Eğer bir gün yolunuz bir üniversiteye düşerse…

    Utangaç bir kız yüzüyle karşılaşırsanız, başını yerden kaldırmıyorsa. Gözlerine hüzün düşmüşse. Karanlık değmişse bakışlarına. Gece gökyüzünü seyretmekten ay ışığının izi kalmışsa yüzünde. Gözlerinden yıldızlar dökülüyorsa mesela. Nereye baktığı anlaşılmıyorsa. Her şey gözlerinde kayboluyorsa. Kirpiklerine yakamozlar takılmışsa. Gözleri denize bakan bir balıkçının gözleri gibiyse.

    Eğer bir gün yolunuz bir üniversiteye düşerse…

    Genç gürültülerin arasında sessiz bir kıza rastlarsanız, kalabalığın ortasında bir sükut yürüyorsa. Tam konuşacakken dudakları titriyorsa, saklaması gereken bir sırrı taşıyormuş gibi. Bir ortaçağ bilgesinin susuşu gibiyse sessizliği. Henüz evrenin yaratılmadığı zamanlardan kalma bir sükutsa mesela. Bir Hint hikayesinin tanrısal suskunluğunu taşıyorsa.

    Eğer bir gün yolunuz bir üniversiteye düşerse…

    Saçlarını taramayı becerememiş bir kızla karşılaşırsanız. Konuşurken saçlarını savurmuyorsa. Sıkı sıkıya tokalarla yapıştırmışsa saçlarını. Uyumsuz kıyafetler varsa üzerinde. Yakıştırmasızca giydiklerini. Güzelliğinden utanıyorsa mesela. Yaz sıcağında boğazlı bir kazak giymişse. Bir pardesü giyip yün bir başlık takmışsa kafasına. Ya da modası geçmiş bir şapka takıyorsa. Ellerini sürekli başına götürüyorsa, saçlarını tıkıştırıyorsa şapkasından içeri. Ürkekse, bir başınaysa…

    Bilin ki o kız, başörtülü bir kızdır.

    Bilin ki, bir kez daha kaybetmişizdir.

    KEKEME ÇOCUKLAR KOROSU
    Tarık TUFAN

  3. Yazan:snowqueen Tarih: Eyl 3, 2008 | Reply

    Bütün başörtülü kadınları aynı sınıftanmış gibi göstermek iktidarın özellikle kullandığı bir siyasi propagandaydı. “Başörtülüler, laik-elit-zengin azınlığa karşı. İnsanlar “müslüman olduğu için eziliyorlar bu topraklarda sınıfsal konumları yüzünden değil.”
    Burada “müslüman olduğu için ezilmek” vurgusu, sınıfta neymiş önemli olan din kardeşliği kapısına çıktığı için toplumdaki çelişkileri ve uçurumları görünmez kılıyor.

    Oysa kocası bir islami şirkette üst düzey yönetici olarak çalışan başörtülü kadının evine temizliğe gelen diğer başörtülü kadınla
    aynı koşullarda olması suni bir bakış açısı. Birinin ipek başörtüsü, öbürünün herhangi bir kenar mahalle dükkanından alınmış ucuz örtüsü arasındaki çelişki yaşamları arasındaki çelişkinin de aynası.

    Bir de kadın bedeninin her zaman bir politika malzemesine dönüşmesi durumu var tabi. Abdullah Gül cumhurbaşkanı olacağı zaman üzerinde en çok konuşulan konu Hayrünnisa Gül’ün başörtüsüydü ve gene suni bir ikiliğe gidildi. Bir kesim Gül’ü sadece eşi başörtülü olduğu için istemezkin bir kesim de Hayrünnisa Gül başörtülü olduğu için Abdullah Gül’ü “halk çocuğu” olarak gösterdi.
    Eşi, başörtülerini Paris’ten alan, üstüne de neredeyse Gucci, Chanel’den sponsorluk alacak bir “halk çocuğu” ve insanlar buna inanıp, benimsemeye, televizyonda renkli hayatları bıkmadan sıkılmadan izledikleri kadar hazırlar işin tuhafı.

    …….

    Yukarıdaki Tarık Tufan’ın yazısı da bana oryantalist batılı yazarların doğuyu nasıl yazdıklarını veya resmettiklerini çağrıştırdı.
    Masalsı, güçsüz, kendi başına varolamayan hatta beceriksiz.
    Kadınlara da aynı bu oryantalist bakış açısıyla bakılıyor özellikle başörtülü kızlara, utangaç, kafası önüne düşmüş yürüyen, kirpiklerine yakamozlar takılmış falan filan.
    Başörtülü kadınların da üzerine sinmiş bu “edilgen”lik nasıl bertaraf olur bilemiyorum.

    Politika kadın bedeni üzerinden yapılıyor diye eleştirdiğimizde üniversitelere aynı görüşteki erkeklerin rahatça girip, kadınların kapıdan çevrilmesini örnek gösteriyoruz ama daha işin başında,
    kadınlar ve erkekler “aynı görü ve inanç” sahibiyken sadece kadınların örtünmesi zaten gene kadının kapıdan çevrilmesi olmuyor mu?

ÖNEMLİ

--------------------------------------------------------------------

Tüm yazı, yorum ve içerikten imza sahiplerinin kendileri sorumludur. Yayımlanmış olmaları, bu görüşleri Derin Düşünce Grubu üyelerinin benimsediği anlamına gelmez.

Yorum bölümü özgür bir tartışma ortamı yaratmak için vardır. Ancak saldırgan ve düzeysiz yorumlar yayınlanmayacaktır. Eğer bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, yorum kurallarına gözatmanızı istirham ederiz.

--------------------------------------------------------------------
  • Siz de fikrinizi belirtin