RSS Feed for This Post

Medyanın insanlar üzerindeki olumsuz etkileri

 

20080519-imdat2.jpgToplumsal yaşamı her açıdan etkilemede önemli bir rol üstlenen televizyon yayınlarında “kamu yararı”nın gözetilmediği, toplum değerleri ve bireysel hakların korunmadığı, düzenlenmesinde ve denetlenmesinde güçlük çekilen temel konuların başında cinsellik, müstehcenlik, erotizm ya da pornografi gelmektedir. Bu kavramlar tanım ve kapsam yönünden benzerlikler içerdiği kadar birbirinden farklı olgu ve ortamlarda değerlendirilmektedir.  Medyada şiddet gösterimi ve saldırgan tutumlar arasındaki ilişkiyi ele alan kuramcılar, davranış üzerindeki doğrudan ya da dolaylı etkilere dikkat çekmektedirler *.

Gerçekten de bazı kriminal şiddet olaylarıyla televizyon programlarında sunulan kurgusal olaylar arasında dikkat çekici benzerlikler görülebilmekte, hatta bunların açıkça model alındığı saldırılara, tecavüzlere ve cinayetlere rastlanmaktadır. “Born Innocent” adlı sinema filmindeki tecavüz sahnesinin ardından, pek çok genç izleyicinin bunu taklit ederek tecavüz suçu işlemiş olması sebebiyle NBC televizyonu aleyhine kamu davası açılmış olması tipik bir örnektir.

*(Malamuth ve Briere, 1996).

İyi haber kötü haberdir (bad news is good news). Bu haber felsefesi, dünyada haber tekelini ellerinde tutan büyük haber ajanslarının üçüncü dünya ülkelerine yönelik haber anlayışlarını ortaya koyar. Zaten o bölgelerden açlık, sefalet, tabii afet, felaket haberleri dışında haber vermezler. Türkiye’de medya etik açıdan büyük oranda bu ajansların kontrolü altında olmuş, dolayısıyla bu tarz kötü haber(!) haberciliği medyamızın genlerine işlemiştir. Cinsel sömürü, cinsel taciz haberleri de medyanın bu olumsuz damarını besleyen öğeler içinde yer alır. Bu anlamda ‘medya sapık sever’ dememizin negatif bir manası olmaz. Realite budur… *

 2002′de Nijerya’da yaşanan güzellik yarışması öncesi çıkan çatışmaların sorumlusu da az gelişmiş bir gazete idi. Olayların başlangıç sebebi kutsallığa cinselliğin bulaştırılmasıydı. -Üstelik ortaya çıkan kargaşa- yüzlerce insanın ölmesine sebep oldu. Azra Akın ise bu gelişmelerin sonucunda dünya güzeli seçildi. Akın’ın bunda bir suçu yoktu; ama organizatörler bir şeylerin diyetini ödüyordu belki de.

Az gelişmiş ülkelerde her gazetede mutlaka bir üçüncü sayfa ve arka sayfa güzeli olur. Hem televizyonlarda hem de yazılı medyadaki bu cinsel bombardıman, toplumun ahlâki genetik yapısını bozmaya başladığının sinyallerini veriyor.

Reklamlardaki kadın imajı ile cinsel şiddete ilişkin tutumların etkileşiminin araştırıldığı bir çalışmada (Lanis ve Cowell, 1995), kadının seks objesi olarak sunulduğu onaylanmıştır.

İşte size trajik bir örnek  

‘Ümraniye sapığı’.

(8 kız çocuğuna tecavüz eden, 17’sine de tecavüze yeltenen zanlı)

20080519-umraniye2.jpgİki kız çocuk babası sapık ‘Kendimi durduramıyorum.’ Halbuki televizyonlar; ne şekilde olursa olsun toplumun pozitif değerler üzerine gelişimini sağlamasına katkıda bulunmalı ve insanların ıstırapları, acıları, yaşadıkları felaketler, ölüm anları ve benzeri durumlar duygu sömürüsüne yol açacak, korku yaratacak veya izleyicileri dehşete düşürecek şekilde verilmemeli, halkın ruh sağlığını bozacak yayın yapılmamalıdır. Cinsellik ve erotizm, televizyon yayınlarına kuşkusuz sinema filmleri ile aktarılmış ve daha sonra televizyonun kendine özgü eğlence programlarında da (show, talk show, pembe diziler gibi) sözlü ya da imalı görüntü anlatımları ile prime-time saatlerine kadar taşınmıştır.

*1984 yılında yapılan bir deneyde, deneklere farklı miktarlarda erotik materyal izlettirilmiş ve bu seansın ardından izledikleri kurgusal bir tecavüz olayında, tecavüz eden kişiye ne kadar hapis cezası verdikleri sorulmuştur. Deneklerin erotik materyale maruz kalma süreleri arttıkça tecavüz suçuna yönelimlerinin de o kadar arttığı bulunmuştur. Bu ilişkinin hem kadın hem de erkek denekler için aynı olduğu, yalnızca aynı miktarda erotik materyal izleyen kadın ve erkek deneklerde, kadınların yönelimlerinin erkeklere göre daha düşük kaldığı tespit edilmiştir. Bu da medyanın cinsellik konusunda toplumsal bilince nasıl bir olumsuz etki sağlayabilme yetisine sahip olduğunu gösteriyor.

* Zillman, D., & Bryant, J. (1984). Pornography, sexual collousness, and the trivialization of rape. Journal of Communication, 32 (4), 10-21.

*      Televizyon yayınlarının hızla büyüyen ve gelişen Türkiye’de çocukların ve gençlerin fiziksel, zihinsel, ruhsal ve ahlâki gelişimini olumsuz yönde etkileyebilecek yayın yapılmaması esasına uygun olmak suretiyle yapılması konusundaki hassasiyet doğal olarak yayıncılardan bekleniyor.

*       Yapılan araştırmalarda; evlilik dışı cinsel ilişkinin, televizyonlarda daha çok gösterildiği belirlenmiştir.

laisser faire (”bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” mantığı )

20080519-muhabir.jpgİnsanlar gündelik öfkelerini Tv’nin karşısında, şiddet sahnelerinde kendileri aktörmüşçesine, özdeşleştikleri kahramanlarla eşduyum halinde geçiştirmektedirler. Şiddet sahnelerini izleyen birey, öfkelendiği kişinin cezalandırılmasından haz alır. Gündelik öfkelerin somutlaştığı kötü adamlar, hainler, yalancılar, ikiyüzlüler ve kanunsuzlar tek tek öldürülmekte, işkence görmektedir. *

* Erich Fromm, Kendini Savunan İnsan, çev. Necla Arat, Say Yayınları, İstanbul 1991, s.77.

Türkiye’de, yeni bin yılda tüm kurumlarıyla basın özgürlüğünün genişleyen boyutu kadar televizyon yayınlarının olumlu ve olumsuz sonuçları ile ortak kavram ve duyarlılıkları da tartışmalı, “genel ahlâka aykırı olarak nitelendirilebilecek yayınların” gösterimine son verilmelidir… Aksi takdirde medyanın bastırılmış duyguların gün yüzüne çıkmasını tetikleyici bir hal alması daha çok ‘Ümraniye sapığı’nın ortaya çıkmasına sebep olacaktır.

8 [?]

Trackback URL Print This Post Print This Post

  1. 10 Yorum

  2. Yazan:arif Tarih: May 19, 2008 | Reply

    Mehmet beyden sonra sizinde bu olumsuz medya yönlendirmesine dikkat çekmeniz yerinde olmuş. Bunun salt ticari getiri amaçlı olmadığınıda farketmeliyiz. Hertürlü insani duygunun metalaştırılıp tüketilmesi, üstelik bununda ötekiler üzerinde yoğunlaşması ilginç. İlginç olan bizdeki kartel medyası içinde bu ötekini tüketme sistematiğinin sürdürülmesi. Bu alçak tekelin kırılması makus talihin kırılması anlamına geliyor. Basındaki çeşitlenme ve internet yayıncılığının bu çizgiyi kıracağını umuyorum…

  3. Yazan:ALPEREN GÜRBÜZER Tarih: May 20, 2008 | Reply

    MEDYATİK MANZARAMIZ

    ALPEREN GÜRBÜZER

    Her şeyin basite indirgendiği, magazinleştiği ve eğlence showları ile insanları ekranlara ya da gazete-dergi sahifelerine hapsetmek medyacılık sanılıyor. Değerler alt üst olmuş, özel yaşantı alanları fütursuzca çiğnenmiş, yalanın birinin bin para olduğu ortamda Avrupa Birliği, dış politika, ekonomi kimin umurunda. Böyle giderse toplumun hafızası silinerek toplumsal cinnete giden bir akibetle karşı karşıya kalcağız.
    Yapılmak istenen galiba düşünemeyen toplum üretmek ve uyuşturulmuş insanları dedikodu ile oyalamak olsa gerek. Eline tutuşturulmuş ipe sapa gelmez show programları ile onarılmaz yaralar açıp azınlık dediğimiz bir eli yağda bir eli balda kesimin kaprislerine toplumu heba etmek marifet sanki.. Çoğunluğun az elitist tabakanın eline terk edildiği apaçık ortada. İşin içine ideolojik ayırımcılık da eklenince yaşadığımız manzara maalesef geleceğimizi karartıyor. Medya gücünü halktan alması gerekirken azınlık dediğimiz seçkinci zümrenin istek ve doğrultularından alıyor. Reklam pastasından pay almak uğruna toplumun değerlerini hiçe sayan yayınların pompalanması sağlıksız kuşakların doğmasına yol açıyor; hem manen hem madden.. Genç beyinlerin zihnine pranga vurulduğunun hala farkında değiliz. Medyanın dördüncü kuvvet olduğunun şişirilmiş balonuyla kitleleri kendi çıkarları doğrultusunda kullanması vahim sonuçlara yol açacağı aşikâr.
    Dördüncü kuvvet dedik ama aslında birinci kuvvet. Çünkü medyamız etik anlayışdan uzak olduğu için çıkarlarına ters düşen her ne olursa olsun biranda karalama kampanya metotları ile rakiplerini diskalifiye etme şansına sahip. Bu durum yıllardır hala temizleyemediğimiz derin ilişkilerde gizli. Devlet içine sızmış çeteler –sermaye-medya üçgeni ile kurulan düzenek toplumsal aydınlanmayı baltalamak üzere kurulmuş adeta. Halkı iyi anlayan ve halkla hemhal olan anlayışlara kapalı bu sistem var oldukça medyaya yönelik hayıflanmalar bitmeyecek gibi. İdealimizde ki medya anlayışından kastımız; Analitik yorum yapabilen, analitik haber olarak kaynağından araştıran ve objektif kriterleri esas alarak halkın denetimine açık olan bir medyadır. Bakalım bu hastalıklı yapımızla nereye kadar gidecek bu gemi. Gemi şuan hızla su alıyor, ama zaten bir batarsa hepimiz batarız hassasiyeti de yok ortada.
    Osmanlı’nın kendini anlatma diye derdi yoktu. Osmanlı’nın kendisini enforme etme diye bir derdi olmadı, niye olsun ki gerek yoktu çünkü. Osmanlı sistemini adalet ve özgürlükler üzerine inşa ettiği için bu tür şeylere kafa yormadı. Onlar yöneticisi ile yönetileni arasında muhabbet iklimi oluşturmuşlardı hep. İdare edenler ve idare edilenler el ele gönül gönül gönüle sadece Allah’a abd olmuşlardı. Allah’tan gayri sahte mabutlara itibar etmiyorlardı. Şu anda yaşadığımız süreçte medya toplumu sahte sanal cennete çağırmaktan başka bir görev yapmıyor diyebiliriz. Böyle olunca da toplum nezdinde git gide güven kaybına uğruyor. Osmanlı toplumuYaratana kul olmakla mutluluğun şerefini tadıyordu. Geçici dünyevi lezzetlerin cazibesine kapılmadan yaşıyorlardı. Osmanlıda çok elzem durumlarda duyuru mahiyetinde ‘duyduk duymadık demeyin..’ tarzda kulaktan kulağa yayılan dilden dile aktarılan bir kültür var. Kelimenin tam anlamıyla Osmanlı’nın enformasyonu sözlü kültür dediğimiz ağdır. Hiçbir zaman sömürgecilik anlayışı ile hareket etmemişlerdir.
    Türkiye medyası bu noktada problemli .. 1950’lerden geldiğimiz süreçte kimi zaman medya alaylıların, kimi zaman mülkiyelilerin, kimi zamanda güç odaklarının sesi olmuştur. Özal’ın serbes düşünce ve serbes piyasa ekonomik politikaları ile çok sesliliğe geçiş yapmanın neticesinde insanımızın ufkunda zihni değişimler yaşandığı ortaya çıktı. Zihni değişim ister istemez kimlik değiştirmeyi de beraberinde getirdi .. Öyle ki Anadolu insanı tarlasından toprağından çıkıp şehirlere yerleşti, kabuk değişikliği yaşandı, aynı zamanda kentler sol merkezli olmaktan çıkıp hızlı bir süreç yaşandı. Fakat bu durum çok uzun sürmedi 1990’ın eşiğini geldiğimizde bildiğimiz aktörler devreye girerek zihni dönüşümün önüne engel olmak için adına ister kadife darbe denilsin, isterse postmodern denilsin, bu tür müdahelelerle toplumun hızlı bir şekilde kabuk değişimini baltalamak için ellerinden geleni yaptılar. Basın bu tür ortamlarda halktan yana tavır alamayıp zinde güçlerden yana tavır alması düşündürücü. Sadece tavır alsa bir noktada görmezlikten gelinebilir. Bilakis yangına kürekle gitme işlevini üstlenmiştir. Medya yönlendirilmek yerine yönlendirmeyi, yani toplumsal mühendisliği tercih ediyor. Kendi dünyalarında belirlemiş oldukları kalıplarla hareket eden toplum görmek istiyorlar. Toplumsal mühendislik uygulamalarında yeterince mesafe alamamaları onları zaman zaman sinirlendirerek hıncını alamayıp toplumu baskıyla, cinsellik ve dedikodu kazanıyla evcilleştirme yoluna gidiyorlar. Zaten okuma oranı düşük olan toplumuz, birde bunun üzerine içi boş yayınlarla insanımızın ruh dünyasını yıkmak ne kadar etik. Medyamız toplumun belirlediği, sempati duyduğu kişileri değil, kendisinin belirlediği birkaç isimlerle zihinleri karıştıracak proğramlar yapmakta yüksünmüyor. Evlerimizin yatak odalarına kadar bile destursuz girecek kadar ölçüyü kaçıran bir medya var karşımızda. Nezaman adam oluruz, galiba kendi özümüzde var olan dürüst, yalandandan uzak, merhametini yitirmemiş kodlarımıza döndüğümüzde galiba.

  4. Yazan:Aziz Yılmaz Tarih: Haz 4, 2008 | Reply

    Basın üzerine çokça tartışıyoruz.Tartışmaya,eleştirmeye müsait bolca malzeme barındırmasından olacak,eli kalem tutan herkesçe bir şeyler yazılıp çiziliyor.Bu konuyu ışık tutacak onlarca kitap,sayısız makale var.Bir o kadar da panel ve seminer düzenleniyor,ki bunların bir çoğu tv.lerden de yayınlanıyor.Ayrıca milletçe fikrimiz sorulsa,sanırım ezici bir çoğunluk gidişatın pek de olumlu gitmediği yönünde fikir belirtecektir.Peki ya sonuç?Bunca ciddi gündem yaratmasına karşın;yakındığımız,eleştirdiğimiz ve hatta yerden yere vurduğumuz bu tutumun hiç değişmiyor olması acaba temel çelişki değil midir?Bence meseleye burdan bakılması gerekir.

    Dolayıyla tartışma ve meseleyi alış biçimimizde ciddi eksiklikler olduğunu düşünüyorum.Burda kimseyi doğrudan hedef alarak eleştirdiğim düşünülmesin,amacım bu değil.Eğer ortada kronikleşmiş bir sorun varsa,ki bana göre vardır.Bu,hepimizin bir biçimde ortağı olduğu veya olmak durumunda kaldığı bir kollektif algıdan kaynaklanmaktadır.İçine çekilmekte olduğumuz bir etkileşim sözkonusudur.Tartışma biçimimizde eksiliğini iddia ettiğim nokta tam da burada başlıyor,zira çözüm bulmak ve üretmekten ziyade sadece varolan sorunu bir malzemeye dönüştürüp işlemekle sınırlı kalıyoruz.Bu sadece basının işleyiş biçimiyle sınırlı bir durum da değil.Aşamadığımız ve kanıksayarak neredeyse varlığıyla yaşamaya alıştığımız pek şok sorun için de benzer eğilimler içindeyiz.Demokrasi,kadın hakları,sosyal adalet,sağlık,eğitim,özgürlükler ve daha pek çok şey…Toparlamak gerekirse,toplumca yakınma ve şikayet üzerine yoğunlaşıyoruz.Oysa bunun kadar,alternatif bulmaya da gereksinmemiz var.Arzu edilen dönüşüm ve değişimi ancak alternatif üreterek yakalayabiliriz.Basının kitleleri olumsuz yönde etkilediği ve yönlendirdiğini söylüyoruz,bu doğru.Fakat bu boşluğu dolduracak alternatifler bulunmadığı sürece değişim nasıl gelecek?Biz istediğimiz kadar varolan kültür biçiminin sağlıklı bir toplum yaratamayacağını söyleyeduralım,bu pek bir şeyi değiştirmeyecek.Değişim,uzun erimli bir süreçtir;türlü evrimler geçirerek şekillenir.Sadece kurallar koyarak,sınırlamalar getirerek yapılan müdahaleler sağlıklı sonuçlar doğurmaz.Sanat ve kültür için de aynı şey geçerlidir;içerikten yoksun,sığ ve yozlaşmış bir kültür diye eleştirebilirsiniz,fakat bunun yerine bir şey de koymalısınız.Ve bu,diğerlerinin de yaşamasına sınırlama getirmeden olmalı.Bu anlamda bir kültür kirliliğinden sözedilebilir,ancak beyeni ve tercihleri kısmen değiştirebilecek araçların azlığı da gözardı edilmemeli.Bir rekabet olarak da görülebilir bu,yani seçenekler çoğalmalı.Dizilerden şikayet ediyoruz,fakat nitelikli sinema yapıtlarının yokluğundan söz etmiyoruz.Cinsellik,şiddet vb.temaların kullanıldığından yakınıyoruz,fakat bunun kullanılmasına müsait açlıkların neler olabileceği dair bir fikrimiz yok.Yani bu talep nerden doğuyor,sadece müstehcen yayınlar mı insanları bazı eğilimlere itiyor,bunun hiç mi farklı sosyolojik nedenleri yok.Şiddet ona keza,evet yönlendirme hiç kuşkusuz şiddet eğilimi yaratıyordur,fakat tek açıklaması bu olmasa gerek.Dolayısıyla toplum üzerinde olumsuz bir psikolojiye yol açsa da,cinsel yönelime bağlı kişilik bozukluklarını,şiddete yatkınlık gibi eğilimleri sadece basın ya da kitle iletişim araçlarıyla ilşkilendirmek yanıltıcı olabilir.Bu araçlar bir bakıma tamamlayıcıdır denilebilir.Birikimlerin ve tabulaştırılan pek çok şeyin bilinç altına itilmesiyle bir şekilde açığa çıkarlar.Tabulaştırdığımız cinsellik,sözü edilen olumsuz davranışlara dönüşüyorsa bu,bu araçlar sayesinde kendine bir yol ve kanal bulduğundandır.İfadesini erkek egemen anlayışında bulan kahramanlığın yüceltilmesi,doğaldır ki içimizde bir yerlerde şiddeti meşrulaştırmakta ve açığa çıkacak anı kollamaktadır.İşte şikayetçi olduğumuz yönlendirme biçimim etkili olduğu yer burasıdır.Oysa bütün bunlar derinlerimizde bir yerde hep vardı.Şikayetçi olduğumuz araçlardan çok önce içimize yerleştiler ve bizi teslim aldılar.Bizlere doğru adına yüceltilerek ve kutsallaştırılarak verilen birikimin sonucudur bu.Kimi zaman ahlak,kimi zaman kahramanlık;bazen onur,bazen gurur adına…ama hep bunlar verildi,sarsılmaz bir inançla sarıldık hepsine.Unuttuk;doğanın,yaşamın ve varoluşun eşsiz harikuladeliğini.Varoluşun olağanüstü ritmi ve ahengine olan hayret yeteneğimizi yitirdik.Kendi ürettiğimiz nesnelerin esiri olmayı seçerek özgürlüğümüzden kaçtık/kaçıyoruz.Postmodern kültür dedik,popüler kültür dedik,bilişim çağı dedik…Ne oldu? Görkeminde kaybolduğumuz sahte ve sanal bir dünya yaratmak dışında ne yapıyoruz?Ve birbirimizi tüketerek varolmaya çalışmıyor muyuz?İşte Irak,işte Filistin!Kan ağlayan Afrika ve güzel ülkem…

    Biliyorum iç karartıcı bir tablo çizdim,farkındayım.Ama yok öyle bir dünya.Bir rüyadan uyanır gibi gerçeklerimizle yüzleşmekten kurtulamıyoruz.Zihnimizdeki karakolları(sayın İsmail Beşikçi hocadan ödünç aldığım bir deyimdir)yıkmanın bir yolu ne yazıkki henüz keşfedilmedi.Kendi gerçeklerimize çarpa çarpa yürüyoruz.Kavgaları,hüzün ve kederleriyle yine de yaşamaya değer bu dünya.Bir sevdadır umut,çok uzaklarda görünse bile…

  5. Yazan:vista Tarih: Haz 10, 2008 | Reply

    Medya toplumları etkilemede ve yönlendirmede birinci derecede etkili yöntem. Yazınızda daha çok medyanın cinsel yönden etkilerine değinmişsiniz. Ama tabi ki medyanın bunun dışında daha çok etkileri olduğu da muhakkak.

    Fransızlar Suriye’yi işgal ettiklerinde şöyle bir uygulama yaparlar: Para karşılığı bir kadın bulurlar. Bu kadın aldığı paranın karşılığında eteklerini ayak bileklerinin biraz üstüne kadar çeker ve çarşıdan o şekilde geçer. Önceleri herkes kadını yuhalar ama bir süre sonra alışır.

    Fransızlar bakarlar ki halk buna artık alıştı. Kadına biraz daha para verirler ve eteğini biraz daha yukarı çekerek yürümesini isterler. Bu seferki tepkiler ilk gelen tepkilerden daha az olur. Çünkü halk artık buna alışmaya başlamıştır. Bu şekilde ayaklar, bilekler, bacaklar derken sonrasında baş, boyun v.s. olur.

    Şimdilerde medya ahlaksızlık konusunda o derece ileri gitti ki, en masum olarak nitelendirilebilecek programlarda bile erotizmin sınırları zorlanmasına rağmen millet bunu gayet normalmiş gibi karşılayabiliyor.

    Örneğin neredeyse her akşam yayınlanan popüler bir yarışma programında birbirini hiç tanımayan yabancı insanlar kutudan istedikleri bir miktar çıktığında koşup birbirine sarılıyor ve birbirlerini öpüveriyor. Bunların bazıları evli ve eşleri de oradayken üstelik.
    Şimdi bazıları bu örneği küçümseyebilir ve beni tam bir yobaz olarak nitelendirebilir. Ama insanlık adına kötü olan ne varsa, bunların zaman içinde azar azar artarak bugünlere geldiğini akıldan çıkarmamak lazım.

    Okuyan herkesin affına sığınmak isterim. Ancak, eşler arasında grup kurarak birtakım fantazilerini gerçekleştirmek de zamanında bu şekilde ortaya çıkmış değil midir?

    Başka bir örnek talk show programları. Halkımızın pek rağbet ettiği ve yıllardır yayında olan Beyaz Show programına davet edilen bayan konuklara lütfen dikkat edelim. Çok iyi hatırlıyorum, bundan 4-5 sene önce bir bayan izleyici programa telefonla bağlandı ve oradaki sanatçı bayana şöyle dedi: Bu programa katılan kadın sanatçılar, siz bu tür programlara hep böyle yarı çıplak vaziyette mi katılmak zorundasınız?

    Evet, bu bayan ne bu tür konukların ilkiydi, ne de sonuncusu.

    Söylenecek çok şey var bu konuda.

  6. Yazan:feyza Tarih: Kas 4, 2008 | Reply

    buuu site bnce ii olmsu ama daha ii olbalirdii konuyuuu dha çokk açablirlirlerdi.sonra biz burda demişiski medyanın toplum uzerınde etkıleri demişiz bnce yeterince örnek yokk daha fazla olbalırıdıı ama gnde buu kadar bilgiler için t.ş…

  7. Yazan:TUĞBA Tarih: Kas 12, 2008 | Reply

    MEDYA ÜLKEMİZE GİRDİKTEN BERİ GERÇEKTEN BATIYORUZ ŞU AN DAHA KÜÇÜK OLMAMA RAĞMEN BENDE ANLIYORUM KÖTÜYE GİTTİĞİMİZİ

  8. Yazan:Dr. Cengiz ÖZDİKER Tarih: Ara 2, 2008 | Reply

    MERHABALAR… BUGÜN SİTEYİ İNCELEME İMKANIM OLDU. ÇOK BEĞENDİM, DEĞERLİ BULDUM. TEBRİKLER… BU YAZIDAKİ İLK PARAGRAF BENİM “TV YAYINLARINDA CİNSELLİK, MÜSTEHCENLİK, EROTİZM VE PORNOGRAFİ” ADLI MAKALEMDEN ALINMIŞ. KAYNAK YOK AMA HAVUZA ATILAN BİR BİLGİ OLDUĞU İÇİN HELAL OLSUN DİYORUM. SEVGİYLE, SAYGIYLA… DR. CENGİZ ÖZDİKER RTÜK DAİRE BAŞKANI-UZMAN DENETÇİSİ

  9. Yazan:rafet günay Tarih: Ara 3, 2008 | Reply

    yazıda ilk paragrafı doğru ben alıntı yaptım ama ben oraya yıldız koyup aslında (*)DR. CENGİZ ÖZDİKERin ismini vermiştim.dikkatle bugün bende inceledim orada yıldızın yanında isminiz çıkmamış.
    Şahsım adına tüm okuyuculardan ve DR. CENGİZ ÖZDİKER’den özür dilerim.

  10. Yazan:FATİH Tarih: Ara 3, 2008 | Reply

    YA SİZİN BU KAFAYLA BU MEMLEKETİ FELAKETE SÜRÜKLEMEMENİZ İMSANSIZ SİZİN BAHSETTİĞİNİZ KARŞI BEYİNLERDEN BİR FARKINIZ YOK NE DEMEK KÜR SORUNU ALLAH SİZİ BİLDİĞİ GİBİ YAPSINDAN BIRAK MEMLEKETİ DÜNYA KURTULSUN SİZDEN KÜRTÜN NE SORUNU VARMIŞ ULAN ASIL SİZİN MEMLEKETLE İLGİLİ SORUNUNUZ VARDA BENİM KÜRT KARDEŞİMİ KULALNMAYA ÇALIŞIYONUZ SİZLERİ AKILLI OLMAYA DAVET EEDİYORUM.

  11. Yazan:Aziz Yılmaz Tarih: Ara 3, 2008 | Reply

    YA SİZİN BU KAFAYLA BU MEMLEKETİ FELAKETE SÜRÜKLEMEMENİZ İMSANSIZ SİZİN BAHSETTİĞİNİZ KARŞI BEYİNLERDEN BİR FARKINIZ YOK NE DEMEK KÜR SORUNU ALLAH SİZİ BİLDİĞİ GİBİ YAPSINDAN BIRAK MEMLEKETİ DÜNYA KURTULSUN SİZDEN KÜRTÜN NE SORUNU VARMIŞ ULAN ASIL SİZİN MEMLEKETLE İLGİLİ SORUNUNUZ VARDA BENİM KÜRT KARDEŞİMİ KULALNMAYA ÇALIŞIYONUZ SİZLERİ AKILLI OLMAYA DAVET EEDİYORUM.(FATİH)

    Sadeleştirilmiş hali:

    Sizin bu kafayla memleketi felakete sürüklemediğinize şaşıyorum .Sizin eleştirdiğiniz karşı görüşlülerden hiçbir farkınız yok.Ne demek Kürt sorunu?Allah,sizi bildiği gibi yapsın!Bırakın memleketi,dünyanın sizden çekeceği var.Kürd’ün ne sorunu varmış ulan!Asıl sizin memleketle probleminiz var da…Durup dururken Kürt kardeşlerimi kullanmaya çalışıyorsunuz.Sizleri akıllı olmaya davet ediyorum.(Yasin Hayal:))

    *****
    İyi de Fatih Bey,makalenin Kürt sorunuyla ne alakası var ki birilerine Yasin Hayal’vari parmak sallıyorsunuz.Yoksa medyanın toplum üzerindeki olumsuz etkilerini yazmak da mı suç.

    Eh,n’apalım bundan böyle uyarınızı dikkate alıp uslu çocuk olmaya çalışırız.Bu seferlik affedin olur mu?

ÖNEMLİ

--------------------------------------------------------------------

Tüm yazı, yorum ve içerikten imza sahiplerinin kendileri sorumludur. Yayımlanmış olmaları, bu görüşleri Derin Düşünce Grubu üyelerinin benimsediği anlamına gelmez.

Yorum bölümü özgür bir tartışma ortamı yaratmak için vardır. Ancak saldırgan ve düzeysiz yorumlar yayınlanmayacaktır. Eğer bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, yorum kurallarına gözatmanızı istirham ederiz.

--------------------------------------------------------------------
  • Siz de fikrinizi belirtin