RSS Feed for This Post

Uluslararası Güç Dengesi ve Kapatma Davası.

Arif Egeli 

Laiklik ve Din algısındaki karşıtlıklar ve yanılgılar açısından AKP kapatma davası üzerine yazdığımız makalelerin; uluslararası güç dengesi ve güvenlik boyutu ile ilgili sonuncusu ile bu diziyi bitirmiş olalım.

11 Eylül İkiz Kule saldırıları ile startı verilen, dünyanın nasıl yeniden yapılandırılacağı projesi ABD nin İsrail kılavuzluğu ve yarı gönüllü Anglo-Sakson kadim ittifakı ile bölgesel ortak Türkiye’nin birlikteliğiyle kotarılmak istendiği bilinen bir husustur. Ancak çok şüpheli ve güçlü bir terörist saldırının kışkırtıcılığı üzerinden, akıl almaz bir İslam karşıtlığı -Neo-haçlı seferi- pozisyonu alınmış olması, en başta Türkiye’yi bu ittifakta açık aktör olmaktan düşürmüştür.

Afganistan ve bilhassa Irak’ta girişilen intikamcı ve yağmacı katilce operasyonlar, Irak’ın kültürel yağmasından tutunda, aydınlarının yok edildiği, farklı mezheblerin kışkırtılarak bir iç savaşa dönüştürülmesi, tüm dünyanın gözleri önünde gelişmiştir.

Bu operasyon, Batı ittifakının ekonomik ve enerji temini alanındaki devasa çıkarları bir yana bırakılarak, İsrail’in İslama açtığı bir kin ve nefret savaşına dönüşmüştür. Yaşananlar, bölgesel dengelerinde bozulmasını ve zoraki bir Kürt devletinin oluşturulması çabalarını da körüklemiştir.

Bu durum, Basra bölgesinde nispeten dengeleri oturtan İngilizlerin; bu başarının neden tüm Irak’ta gösterilemediği ve İranlılarla karşı karşıya gelinme riskini tetiklediği gerçeğini sorgulamalarına yol açmıştır. İngiltere’de iktidar bileşkesi değişmiş, ABD ve Bush politikalarını destekleyen Blair yerine, ABD’nin Irak politikalarını eleştiren bir hükümet kurulmuştur.

İşte bu noktada. AKP hükümeti ve Erdoğan’ın yeni İngiliz hükümeti ile, stratejik bir anlaşma yapması gündeme damgasını vurmuştur. Erdoğan’ın ABD ziyareti öncesinde, Kuzey Irak restinden önceki çok önemli bir adımdı bu anlaşma. Bunun akabinde ordunun Kuzey Irak operasyonları başlamış, ve nihayet kara harekatı gündeme gelmiştir. İşte ne olduysa bu kara harekatı sonrasında yaşanmıştır. ABD birden telaşlanmış ve operasyonun hemen bitmesi için galiz açıklamalar yapmıştır. Buradaki anlaşılmazlık, bu operasyon bir yıl sürebilir denmesine rağmen derhal son verilmesi olmuştur. Bu konumuz dışındaki başlı başına bir bilinmezliktir.

İşte hemen bu operasyonun akabinde AKP hakkında kapatılma davası açılmıştır. Bunu sıradan bir tesadüf olarak değerlendirmek, gerçekçi bir tutum olamaz. Bu dava,Türkiye ve İngiltere ile, muhtemelen ABD içindeki geleneksel Anglo-sakson demokrat yapının da anlaşarak, Türkiye üzerinden başlatılan yeni bir hamleye karşı, Neo-con İsrail birlikteliği ile Türkiyedeki İslam karşıtı Kripto kanadın, karşı bir hamlesi olarak okunmalıdır.

Güç ilişkileri ve uluslararası dengeler, entelektüel analizlerin fevkinde başka dinamiklere dayandığından; bu tumların hangisinin doğru olduğunu, ideolojik ve ahlaki yaklaşımlarla belirlemek mümkünse de, asla gerçekçi değildir.

Mesela The Times başmakalesinde, AKP nin kapatılması durumunda, bunun dünyadaki İslamcılara, modernleşme çabalarının hiçbir anlamı olmadığına, çünkü demokratik dünyada asla kabul görmeyeceğine dair güçlü bir mesaj anlamı taşıyacağı açıkça belirtilmiştir.

Yine Cezayir Barış Toplumu isimli hareketin liderlerinden, Abdurrezzak Makri, AKP’yi demokrasinin İslam dünyası ile bağdaşabileceğinin bir örneği olarak gördüklerini ve kapatılmasının, El Kaide ve benzeri aşırılara yarayacağını ifade etmiştir. Türkler olarak çok kullandığımız bir deyime sahibiz; “Eceli gelen it, cami duvarına bevletir” diye. Bu sözden; Eğer ABD ve haytaları için, Batı medeniyetinin , demokratik değerler ile onun refah içinde yaşama güvencesi olan küresel etkinliğinin sürdürülmesi yerine, göksel krallığın yeryüzüne indirilmesi sapıklığında ısrarcı olmaları halinde; yaşatacakları kanlı faciaların tırmanacağı ve trajik bir tarihi sona dönüşeceği anlamını çıkarabiliriz. Bu gözü dönmüşlüğün Türkiye’nin bütünlüğünü ve sosyal hayatını tehdit ettiği gerçeği ise ortada durmaktadır. Büyük çoğunluğu müslüman bir ülkeye şeytanca planlar dayatmak ile Kürtlerin bölünmesini teşvik politikaları olan neo-con politikalarının dayatılmasının kabul görmesinin anlaşılması mümkün değildir. Bu ancak karşı çıkılamaz güç ve çıkar ilişkilerinin dayattığı bir zorlamadır.

Bu şeytanca planın daha şimdiden Türkiyemizi bir karışıklığa ve fitneye açık hale getirdiği görülmelidir. Sağda ve solda siyasetin alanının boşaltılması operasyonuna karşı, bu alanı doldurmak için yaşanan sırtlanlıklar ibret vericidir.

Bu dünyayı da ilgilendiren cebe şeytan koyma fitnesine karşı, seksen iki yaşındaki yaşlı bir Kraliçenin, yorucu bir yolculuktan hemen sonra, üstelik metrelerce yürüyerek Atatürk’ün huzuruna çıkmasının bir anlamı olmalıdır.

Yine o camiye adım atmanın, ne yükseliş makamlarının önünü keseceğini gayet iyi bilenlerin hilafına, Yeşil camide Rahman süre-i celilesini dinlenmesinin de bir anlamı olmalıdır.

Sonuç olarak, milletimize dayatılan, sizin seçtikleriniz bizim politikamızı bozdu, defterini dürün yaklaşımının, onurlu tüm vatandaşlarımızca elinin tersiyle itilmesi gerekmektedir. Bu iradenin gücü ve yıkıcılığının boyutları takdir edilmeli ancak teslim olunmamalıdır. Bu kararlı duruşun akılcı yol ve yöntemleri mutlaka bulunmalıdır. Diklenmeden dik durmak bir Kasımpaşa çocuğunun dünya güç dengelerine soktuğu içi dolu bir kavram haline getirilebilmelidir. Bunun tek başına bir partinin gücünü ve boyutunu aştığını ise
hepimizin takdir etmesi gerekmektedir.

Köksal Toptan’ın yeni ve yaratıcı bir içtihat beklentisini, basit bir hukuka müdahele olarak görmek yerine, ortak aklın işlediğine ve bir çıkış yolu arandığına dair bir işaret olarak görmeliyiz.

2 [?]

Trackback URL Print This Post Print This Post

  1. 2 Yorum

  2. Yazan:ALPEREN GÜRBÜZER Tarih: May 18, 2008 | Reply

    DÜNYA YENİDEN ŞEKİLLENİYOR MU?
    ALPEREN GÜRBÜZER

    Dünya yeniden mi şekilleniyor acaba? Üstelik olaylar coğrafyamızın hemen yanıbaşında cerayan ediyor. Bu sefer ciddi bir şekilde çalınıyor sanki kapımız. Artık komşumuz Irak yerine ABD desek daha doğru tespit yapmış oluruz. Saddam’ı devirme aşaması ile idamı arasındaki süre dördüncü senesine girecek nerdeyse. Geride kalan dört yılın muhasebesine şöyle göz attığımızda Atlantik ötesinden buralara demirleyen ABD’nin gelinen noktada durumdan hiçde memnun kalmadığı görülecektir.
    Bu arada, Irak işgali ile birlikte Suriye belini doğrultamaz halde, İsrail’in bombaları karşısında adeta sırra kadem basarak Lübnan’dan pılını pırtısını toplayıp çekildiğine şahit olduk. İran ise uluslararası baskılara rağmen elinde bulundurduğu nükleer proğramını koz olarak kullanıp, sonuna kadar direnerek İrak işgalinde hezimete uğrayan ABD karşısında en kazançlı çıkmayı başaran ülke olarak çıktı. ABD’nin Irakı işgaliyle İran’ın iki büyük düşmanından kurtulmanın getirdiği avantajını iyi kullanması sonucu bu konuma geldi diyebiliriz.. Yine de tüm bunlara rağmen ABD’nin İran’a saldırı ihtimali riski henüz daha ortadan kalkmış değil.
    Peki ya Türkiye. Türkiye bilinçli ya da bilinçsiz netice itibariyle tezkereye red oyu verip, Irak işgaline ortak olmanın getireceği zararları geçde olsa farkederek, bölgede olması gereken pozisyonu koruduğu gibi, komşu ülkelerin sempatisini kazandığını da söyleyebiliriz. Bu olumlu manzaranın komşularımıza yansıması yeniden Osmanlı güneşi üzerimize doğuyor detittirecek türden sevgi selini andırıyor..
    Malum olduğu üzere Irak işgali öncesi gerek Türk medyasında, gerek siyasi arenada ve gerekse değişik platformalarda ta başından beri tezkere konusunda lehte ve aleyhte hararetli tartışmalara sahne olunmuştu. O sıralar ileri sürülen tezlerden biri ABD ile birlikte Irak’a girmeli, böylece insiyatif üstlenmiş oluruz görüşü, diğer bir görüşde tezkereye evet dersek piyon olacağımız ve kendimizi cehenneme atmak olacağı yönünde bir değerlendirmelerdi.
    Tartışmalar üç aşağı beş yukarı bu şekilde cerayan ederken konusu gereği konuşması gereken askeri bürokrasinin yorum yapmaması dikkatlerden kaçmadı, hatta Cumhurbaşkanının derin sessizliğe bürünmesi akıllara ister istemez kuşkular düşürdü. Bu durum ya taşın altına eline sokmayarak sorumluluktan kaçma, ya da topu hükümetin üzerine atarak onu yıpratmaya yönelik refleks olarak ancak değerlendirilebilir. Hükümet buna rağmen soğukkanlılığını koruyarak tezkereden yana gözüküp, TBMM de tezkerenin geçmemesi sonucu, ileride kendisine getireceği avantajları bilmeden de olsa, Irakta işgalci pozisyona düşmeden aktif dış politika gütme avantajını yeniden yakalama şansı elde edebildi.
    İster bu hükümetin bir manevrası deyin, ister bir şans olarak niteleyin Türkiye’nin ne kadar yerinde bir pozisyon hamlesi kazanmasına yol açtığı aşikar. TBMM, 1974 Kıbrıs Hareketinde ambargo uygulayan ABD’nin buna benzer bir tavrı yansıtma ihtimalini de göze alarak tezkerenin geçmemesi yönünde büyük bir irade örneği sergilemesini bildi üstelik.
    Korkulan olmadıysa da Irakta askerlerimize çuval geçirmekten tutunda, zaman zaman ABD’nin Ortadoğudaki çıkarları uğruna PKK kartını ve Ermeni gibi hassas meseleleri gibi konularda başımızı ağrıtmaktan geri durmadığı da bir vaka. Neyse ki Irak bataklığının ABD üzerindeki moral bozukluğunun getirmiş olduğu avantajla Türkiye’nin diplomaside masa dışına itilmeyip dikkate alınması gereken, hatta görüşüne başvurulması elzem ülke olduğunu, hem dış, hem de iç mekanizmalar meseleyi kavramakta gecikmedi. Hatta Ankara’nın apoletli ve apoletsiz bürokrasi koridorları dış politikadan anladıkları Türkmenlere odaklı pasif bölgesel siyasetten vazgeçerek, yerine aktif ve çok boyutlu yolların açılması gerektiği çizgisine yaklaştıklarını müşahede ediyoruz.
    Öyle anlaşılıyorki; Türkiye aynı kararlılıkta Amerika’nın bize yansıtacağı kırmızı kartları arasında sıkışmadan bulabilecği boşlukları iyi değerlendirip Osmanlı’nın bıraktığı alanlarda söz sahibi olmaya devam etmeli. Çünkü ecdadımız Balkanlardan Kuzey Afrika’ya, Ortadoğu kadar her alana damgasını vurmuştu. Niye şimdide mührümüzü vurmayalım ki. Bölge insanları şimdi Osmanlının bıraktığı boşluklar problemler yumağı ile iç içeler. Kurtarıcı arıyorlar adeta.
    Son üç senede yoğun diplomatik trafik gösteriyor ki; ABD Osmanlı’nın bıraktığı boşluk doldurulamadığı gibi kendiside hergeçen gün kan kaybına uğruyor.Türkiye kendi potansiyel gücünü bilmesede, hatta redd-i miras tavrına rağmen hala bölgede Osmanlı gibi karşılanıyor. ABD dahi bunun farkında, tezkereye rağmen biz artık onun güney komşusuyuz. Dolayısıyla herzaman bizim tarihi tecrübemize bölgedeki imajımıza muhtaç.
    Dış politakımız daha çok şeylere gebe. Irak işgali ile birlikte Türkiye tek boyutlu politikadan tekrar çok boyutlu politikaya rotasını ayarlaması ilerisi için ümitlerimizi tazeliyor, yeniden geçmişimizle yüzleştiğimizin muştusunu veriyor. Hem uluslararası konumda işgalci pozisyona düşmedik, hem de karar mekanizmalarının içinde yer aldık.
    Dış politika uzun bir soluk gerektiriyor, hemen bir çırpıda meselerin çözüleceği alan değil. Dış politikada yüzümüzü güldüren emarelerin belirmesi ile birlikte içe kapalı statükocu dış politika geleneğinin terkine giden süreç yaşanması geleceğe umutla bakmamıza yol açıyor. Vizyonumuz aktif dış politikayla oluşturulabilir zaten.
    Türkiye birçok dezavantajlarının yanısıra, bölgesi alanında birçok avantajlarada sahip köprü ülke. Ortadoğuda dağınıklığı toparlayacak dinamik potansiyel güç avantajı bizden yana. İran’ın mezhep olarak Şii olması dolayısıyla şansı yok, bu yüzden Ortadoğuda toparlayıcı önder rehber ülkeye ihtiyaç var, bu da tarihi birikimimiz sayesinde bizde fazlasıyla var. Artık Lübnana asker göndermekten imtina etmiyoruz. Neden derseniz, genlerimizde mevcut olan lider ülkesi havamızla. Ama bazı kesimler asker göndermemizi PKK ile ilişkilendirseler de, hatta ABD’ye taviz olark nitelendirselerde, bu olayı Türkiye kendi iç meselemiz çerçevesinde değerlendirmeli, aktif dış politika malzemesine bloke etmemeli. Kaldı ki bu konu sanıldığın aksine büyük oranda psikolojik mesele olup iç dinamiklerin soğuk kanlı tavırlarıyla çözülebilir mesele olduğunu düşünüyoruz milletçe. Aksi takdirde bu yarayı dış politika mecrasına taşırsa kendi iç meselemizi çözemediğimiz anlamına gelirki bu sonderece çok büyük bir kriz doğurur.
    O halde güneydoğu meselesini dış manevralarımıza engel mesele olarak yansıtmamalı. Tarihi miras bizi yeni manevra alanlarda politika yapmaya zorluyor, artık önümüzde hemde topraklarımızın bitişiğinde yani başucumuzda bazı gerçekleri görmeliyiz. İdare-i maslahat bir yere kadardı, hızlı gelişmeler idare-i maslahat politikalarının devamını imkansız kılıyor, mecburuz kabımızdan çıkıp etrafta ne olup bittiğine…

  3. Yazan:Ömer Mansur Tarih: Tem 12, 2008 | Reply

    Dünya politikasında Amerika ve İngiltere cirit atmaya devam ediyor ve Türkiye’nin safı bu güç dengesinde kaymaya başladı. Peki, niye Türkiye? B.O. Projesinde psikolojik savaşlarında ve fiilen bölge devletleri piyon olarak kullanılan bu savaşta, bu devletler stratejik önem arzeden Suriye ve Türkiye gibi üstleri elinde bulundurmak istemeleri kaçınılmazdı. İsrail saten Suriye’nin tepelerini elinde bulunduruyor. Geriye tek kalan sadece Türkiye. Amerika amerikancı olan hükümet vasıtasıyla ve işbirlikçileri sayesinde güç dengelerinde küçümsenmeyecek bir üstünlük sağladı. Türkiye’de tabi ki güçler dengesi değişirken sancısız bir değişimden söz edilemez ve hatta diyebiliriz bu devletler var olan bütün odaklarını buraya çevirecekler çünkü doğu; onlara göre de Ortadoğu; zenginlik bakımından gözlerini kamaştıran ilgilerini buraya çeken tek yer. Tabi ki İngilizlerde sinsi planlarını bu ülke üzerinde geciktirmeyecekti ve böylede oldu. Ve ön kötü tarafı ise bu oyunlar sergilenirken olan bölge halkına oldu ve olacakta. Peki, biz bu toprakların yerlisi olarak yahut sakinleri olarak at, eşek, beygiri oynayıp bu çakalların oyununa gelmeye devam mı edeceğiz. Ama maalesef durum ortada peki çözüm noktasında niye kitleniyoruz? insanların dinine bakıyoruz İsrail hariç saten oda Amerika tarafından bu topraklara mezalimce yerleştirirdi o hariç İslam, burada bir soru daha beyinleri tırmalıyor tek noktamız olan din konusunda. Peki, Müslümanız niye birleşemiyoruz? Çünkü bu zalim Avrupalı devletler kendi sisteminin bir piyonu olan kendilerinin hizmetine amade olan kişileri yönetici olarak ellerindeki güçler sayesinde yerleştirmişler. Ve bu taşlar üzerinde de millete yine kendilerinin hizmetine amade olan medya organlarınca güzel göstermişler. Peki, ne zaman uyanacağız? Ne zaman devlet olarak değil de bir bütün olarak halklarımız aydın ve derin olarak düşünmeye başlayacak? Bir vücudu tamamlayan ve tek bir beyinden komut alırsak o zaman izzet ve şerefe adalet ve huzura kavuşacağız. Okuduğunuz için teşekkürler. Umarım görüşlerim faydalı olmuştur.

ÖNEMLİ

--------------------------------------------------------------------

Tüm yazı, yorum ve içerikten imza sahiplerinin kendileri sorumludur. Yayımlanmış olmaları, bu görüşleri Derin Düşünce Grubu üyelerinin benimsediği anlamına gelmez.

Yorum bölümü özgür bir tartışma ortamı yaratmak için vardır. Ancak saldırgan ve düzeysiz yorumlar yayınlanmayacaktır. Eğer bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, yorum kurallarına gözatmanızı istirham ederiz.

--------------------------------------------------------------------
  • Siz de fikrinizi belirtin