RSS Feed for This Post

Kemalizmden Aysunizme : Bir mütasyonun anatomisi

20080406_aysunizm.jpgTürkiye’de şimdiye kadar oldukça muğlak ve ham olan bir saflaşma belirginleşiyor; eski saflar bozuluyor, bir taraftan kopanlar karşı taraftan kopanlarla yeni saflarda buluşuyorlar. Muğlaklık taşıyan bu yeniden inşa sürecini uzun zamandır gözlemlemek mümkün ama benim için kafamdaki en net ifadesi 2003′te gittiğim İran örneğiyle oluşmuştu. Sağ-sol, dindar olan-olmayan, geleneksel-modern gibi ayrımların yanısıra, o yılların ve bugünün İran’ı temel olarak demokrasi ve otoritarizm arasındaki kutuplaşmayı yaşayan bir toplum özelliği taşıyor. İran bu temel kutuplaşma nedeniyle, diğer bütün ayrışmaları aşan; yani solcuları, sağcıları, dindar olanı ve olmayanı demokrasi cephesinde buluşturabilen; aynı şekilde statüko yanlısı sağcıların, milliyetçilerin, dindarların, gelenekçilerin otoritarizm kampında buluştukları bir toplum örneği sunuyor.

Türkiye’de de benzer bir durum söz konusu. Yani biz de “İran’laşıyoruz”! Ama Türkiye’deki paranoya üreticilerinin bahsettiği gibi değil…

Aslında 12 Eylül darbesinden sonra, sol aydınların ve solun ilk defa devlet karşısında özerklik kazanma ve topluma bakma potansiyeli ve devrimden çok, demokrasiye kafayı takma imkanı doğmuştu. “Bizim darbemiz mi, onların darbesi mi?” diyerek merakla bekleyip, “inşallah bizimkilerin darbesidir” umudunu taşımanın artık pek bir anlam taşımadığı anlaşılmıştı. Bir bakıma sol, mevcut devlete bel bağlamayı bıraktığı gibi, kendi kurgusal -çoğunlukla leninist- devriminin ve de stalinist devletinin de pek matah bir şey olmayacağını tartışır olmuştu. Gene o dönemler, örneğin İtalyan komünist entelektüel Gramsci’nin “hegemonya / karşı hegemonya” kavramsallaştırması ve “sivil toplum” kavramı adeta kurtarıcı gibi imdada yetişmişti. Devrim olacaksa bile, sivil toplum içinde başlamalıydı. Toplum içinde yer edinmeden, toplumla konuşmadan, üç beş öncünün kuracağı savaşkan örgütlerle, parti-cephelerle, kurtuluş ordularıyla devrim mevrim olmayacaktı…

Bugünden baktığımızda, Gramsci’nin belki adını bile duymamış olsalar da, islamcı hareketin içinde yeralanların, onun eteklerine tutunanların aslında sivil toplum içinde mücadele vererek, bir karşı hegemonya oluşturduklarını ve tam da bu yüzden Gramsci’nin anlattıklarının hakkını vermiş olduklarını söylemek mümkün. İslamcı hareket Gramsci’nin kelimelerini kullanmadan sivil toplum içinde hegemonya mücadelesi verdi; zaten toplumda varolan değerlerle, “şiir”le konuşmayı becerebildiği için son yılların değişimini taşıdı, karşı-hegemonyanın temellerini oluşturdu. Bu işin görünen cephesi, hatta belki de aldatıcı bir cephe; çünkü daha az görünen cephede belki daha da önemli bir şey oldu. İslamcılık -katalizörlük dışında- pek bir şey yapmadı; toplum sadece elinde varolan ve karşı-hegemonya oluşturabilecek malzemeyi kullandı; İslam sadece değişim talebinin ve hareketinin rengi oldu…

Türkiye’de İslami hareketin mücadele ettiği yerleşik hegemonya toplumu “ikna etmek” için her fırsatta Atatürk’ü araçsallaştırdı. Hemen not düşelim: Atatürk herhalde sağcı biri değildi. Zamanının havasına, değişim yönüne uygun cevaplar verdiği için “ilerici” -hatta bir bakıma “sol”- olarak nitelendirilebilecek bir liderdi. Ancak zaman içinde onu tepe tepe kullananlar, “Kemalizm”den adeta tanrı kelamı gibi bir dogma üretenler, Atatürk’ü bir tapınma aracına dönüştürenler, laikliği statükolarının dili ve ehlileştirme aracı haline getirenler bugün artık değişime karşı direnen “sağcı-gerici” bir ideolojiyi temsil ediyorlar… Bu halleriyle Lenin-Stalin damgalı Sovyet seçkin nomenklatura sınıfıyla ya da İran’ın mollalarıyla akrabalaşıyorlar…

Ama toplum Atatürk’e saygıda kusur etmese de, artık kemalizmle kendini özdeşleştiren güç hegemonik bir güç değil; yani ikna kabiliyetini yitirdi. Seçkin zümre, zaten her zaman (Ömer Madra’nın deyimiyle) “darbedar” niteliklere sahip solcu artıklarından başka kendisine doğru dürüst ortak bulamıyor. Artık açıkça zora başvuruyor. Entelektüel arka planı bomboş olan iddianameler marifetiyle, sembolik ve hukuki şiddete başvuruyor; şimdiye kadar bir çok partiyi kapattığı gibi, bugün de kapatmak için elinden geleni yapıyor… Bunu yaparken de bütün güçsüzlüğünü apaçık ortaya seriyor.

Bir zamanlar “komünizm” hayaletinden korkan muhafazakar egemenler gibi, bugünkü “çağdaşçı” muhafazakar egemenler de “islamcılık” hayaletinden korkuyorlar. Yatıp kalkıp, anlama araçları bir türlü yetmediği için hakim olamadıkları Fethullah Gülen hayaletiyle boğuşuyorlar. “Fethullah” ve “Gülen” kelimeleri, onların zihinsel tembellikleri içinde korkularını kanalize edebildikleri “en büyük” ve “en kötü” tehlikeyi özetliyor… Eski zaman muhafazakarları, kendini sosyal eşitlik dili vasıtasıyla anlatmak isteyen toplumu duymak istemedikleri gibi, bugünküler de dindarlıkları vasıtasıyla kendilerini anlatmak isteyenleri duymak istemiyorlar. O zamanlar ceplerine para konduğu için gençlerin kandırılıp komünist olduklarını iddia eden muhafazakarların mantığını yeniden üreten bugünün muhafazakarları genç kızların ceplerine para konduğu için başörtü taktıklarını iddia ediyorlar. Aslında bu tür iddialarla ne kadar yetersiz kaldıklarını açığa vuruyorlar; toplumun şu veya bu şekilde hareketini durduramadıkları için, bizzat kendileri destek kuvvetler yaratmaya çalışıyorlar; ADD adlı örgüte eski cumhurbaşkanının kasasından para akıtıyorlar. Onların yöntemi bu; kendi yöntemlerini başkalarına da malederek temize çıkmaya çalışıyorlar.

12 Eylül’den sonra demokratikleşme ve sivilleşme potansiyelini arayan “sol”un yerine, bugün “eski sol”un garabet halini almış kötü bir taklidi, darbeci mantığından başka hiçbir özelliği kalmamış olan bir “sol” yeniden piyasaya sürülüyor. Mesela, “Eğer kapatma davası açılırsa, bir de üstüne ekonomik kriz gelirse, Türkiye biraz karışırsa belki bir umutlar doğabilir yani. Çünkü normal yollardan bunları mümkün değil yani.” ve “İç savaş olmaz da, yani bir noktada eğer ortalık karışırsa, hem ekonomik hem siyasi olarak. Belki asker gelirse bir şey olabilir.” diyen bir İlhan Selçuk bu “sol”u temsil ediyor.

Sürekli darbe, kesintisiz darbe, “sonsuza kadar sürecek 28 Şubat” şiarıyla bezenmiş bu zihniyet beğenmediği, kullanmayı beceremediği “normal yollar” yerine kendi normalliğini, komploculuğunu, darbeciliğini “normalleştiriyor”. Çünkü toplumun bütünleştiği “normal yollar” karşısında çaresizlik hissediyor. Şimdilerin darbeci ulusalcı solcularının 12 Eylül öncesindeki maceralarında da bu çaresizlik hep mevcuttu. Örgütlemeye çabaladıkları , ancak bir türlü “örgütlenmeyi beceremeyen” köylüler karşısında sarfettikleri ve Türk solunun tarihine geçen şu meşhur özdeyişi hatırlamak yeterli: “Adamlar teoriye uymuyorlar arkadaş!”

Evet, bu toplum onların teorisine uymuyor, kendi normalliğinde yürüyor. Bu normallik darbeci solcuları çileden çıkarıyor. “Çünkü normal yollardan bunları (…) mümkün değil yani”… Bu cümlenin içinde “es” verilmiş boşluğu farketmemek mümkün mü? Onların “normalliği” o “eksik kelime”de yatıyor. Ve uygulamaya koydukları o yollar, yöntemler tam da o boşluktaki “a-normalliği” içeriyor… Çünkü bizzat kendileri “a-normal”…

Bu arada üniversiteye başörtünün girmesine karşı avazları çıktığı kadar bağıranlar, “satır” olayında “siyasal sembol” ya da “laiklik karşıtı odak” görmedikleri için üniversiteye girmesinde ve öğrenci doğranmasında beis görmüyorlar.

İnsan vücudunu pes ettirmenin profesyoneli olmuş bir takım “güvenlik” kuvvetleri Hakkari’de 15 yaşındaki çocuğu etkisiz hale getirmek için çocuğun kolunu tersten ikiye katlıyor. (Bir zamanlar İsrail’de güvenlik kuvvetlerine taş atan Filistinli bir gencin kolunu polislerin taş marifetiyle kırdığını görmüştük televizyon ekranlarında…)

Bu manzaralar karşısında Türkiye’de demokrasi için sahip olunan duyarlılık gelişiyor. Klasik ayrımlar anlamını yitiriyor. İran’da olduğu gibi, Türkiye’de de solculardan, muhafazakarlardan, darbecilerden hayat bulan bir otoritarizm karşısında gene solculardan, sağcılardan, dindarlardan oluşan başka bir saf, demokrasi safı inşa oluyor. Çünkü artık bu kadar haksızlığı sineye çekmek mümkün değil…

Ve bugün AKP’nin de herşeyden önce yapması gereken şey sadece kendisini değil, topyekûn demokrasiyi savunmaktır… Ancak, geçenlerde AKP’li bir milletvekilinin bir televizyon kanalında “biz yüzde 46 oy almış bir partiyiz; yüzde 4-5 oy almış marjinal bir parti değiliz” derken anlattığı gibi yapılacak bir şey değil, herkes için demokrasiyi savunmaktır…

Ve bu yeni saflaşma bir kutuplaşma değil… Eğer karşı tarafta darp, darbeler ve darbedarlar varsa bunun adı kutuplaşma değil, en basit ifadesiyle demokrasi ve özgürlük mücadelesi olur…

4 [?]

Trackback URL Print This Post Print This Post

  1. 3 Yorum

  2. Yazan:alperen Tarih: Nis 7, 2008 | Reply

    “HEPİMİZ AYNI KİLİMİN DESENLERİYİZ” SÖZÜ BİR BÜYÜK BİRLİĞE ÇAĞRIDIR
    ALPEREN GÜRBÜZER
    Bir büyük birliği gerçekleştirmek için, hepimiz bir kilim içinde yekpare desenler olmalıyız. Aynı kilim üzerinde bağdaş kurup, çizgi çizgi efkârımızla nakışlarımızı işleyerek vahdet deryasına dalmalı. Bir büyük birlik Yolu’nda yalınayak yürüsek, ya da dikenli taşlarla karşılaşsak da kilime olan sevgimizden taviz vermemeli. Kilim deyip geçmemeli, onunda bir dili var, tabi ki anlayana. Kilim, desenler arasındaki ilişkiyi anlatan en iyi bir nakkaş. Nakışların her biri, bir anlam, aynı zamanda heyecan verici, ötelere kanatlandırır sevenleri. Kilime âşık olunca, bir büyük birlik hasreti daha da artmakta ve kalbimiz onunla çarpar her daim, gül medeniyetini arzuluyoruz çünkü. Gece-gündüz demeden kilimde ister istemez gül’ü arıyoruz. Desenler arasında hiçbir ayırımı yapmadan, kilimin kalbi mesabesinde olan gül, gözümüzde tüter adeta. Bir büyük birliğe ulaşmak gerek, ama nasıl? Yoruldum, usandım demeden, hasretle Leyla-Mecnun misali gül’e erişmek ülkümüz olmalı… Çünkü gül kilimin kalbidir. Ebet ve ezelle birleşen noktada akıl nasıl duruyorsa, Peygamber kokusu olan gül’ü koklamakla kendimizden geçmeli. Bu duyguyu ne kalem ne de kitap izah edebilir, ancak onu yaşayan bilir. Bugüne kadar Anadolu insanı karınca kararınca kilim üzerinde Türküler söyleyerek, ona olan sevgisini dile getirmeye çaba sarf etmişler, ninniler söylemiş ve ağıtlar dökmüş bir sevda uğruna. Sevdiğine sözü olan hemen bir kilim dokumuş, böylece gönlünün sesini nakış nakış işlemiş kilime… Kelimenin tam anlamıyla kilim; gül medeniyetine, yani aşka ve sevgiye çağrıdır. Omzunda gül medeniyetinin sorumluluğunu hissedenler, kilimin dilini anlamak mecburiyetindedirler. Bahçemiz farklı renklerle donatılsa da, gül bahçemizi bir büyük birlik için seferber etmeliyiz. Farklı tonlar ayrılık değil, bilakis zenginlik içeren motiflerimizdir. Kilimin kökleri yüzyıllar ötesine uzanır. Binlerce kilometre öteye, hatta Çin’e kadar kilimlerimiz gitmiş. Belki de insanlık kilimlerimize bakıp, bizim nasıl bir medeniyet olduğumuzun ipuçlarını elde etmiş, derken karanlıktan aydınlığa çıkabilmişlerdir. Vahdete susamış insanlık, farklı motifleri bir kilim içinde görünce hayran kalmış, kilimden ilham alarak sosyal hayatını renklendirmenin yoluna koyulmuşlardır. Osmanlı’nın altı yüz senede ayakta durmasının sırrını çözemeyenlere en iyi cevabı kilimin dili veriyor. Bugün süper güç olan ABD’nin Osmanlıyı taklit ederek çok milletli hayatını idame ettirmesini kilim örneği ile ancak izah edebiliriz. Çokların bir etrafında toplanmasının ifadesidir kilim. Gelişimi durdurmak ya da ertelemenin imkânsız olduğunu söyleyenler “hepimiz aynı kilimin desenleriyiz” sözünden vazgeçmemelidirler. Farklı desenler yekpare parçalar halinde birleşerek fikrimizin gülü dediğimiz; bir büyük birlik kilimi oluşturuyoruz. Dün nasıl ki kilimlerimizle dünyaya nizam götürdüysek, bugün de bu büyük mirasla yeniden insanlığa nizam verebiliriz pekâlâ. Töremiz de madem kilim demek; ilim demek, o halde bu ilime talip olmalıyız. Aksi takdirde gönül tezgâhımıza işlediğimiz kilim ruhunu, moderne çağın en üst seviyesine taşımak hayalden ibaret kalır. Önce kilime sevda ve özlem duyacağız, daha sonra da renklerimizi, dileklerimizi nakış nakış işleyerek bir büyük birliği oluşturacağız. Gönlümüzü kilim yapmadan medeniyetten bahsetmek abesle iştigaldir. Çünkü kilim gül medeniyetinin aynasıdır. Maziden atiye yol almak istiyorsak mutlaka ve mutlaka yolumuza kilim sermeliyiz. Kilim varlığımızın devamı anlamına gelirken, ülkemizde henüz bu gücü keşfedebilmiş değiliz. İdeolojilerin dayatmaları, tek tip yapılar öneriyor. Milli-devlet varlığımız, çeşitli renklerden oluşan desenleri hiçe saymayı gerektirmemeli. Türkiye’yi homojenleştirmeye dayalı her çalışma, tek tip bir desen vermeye yönelik hareketlerdir. Tek doğru kendi bildiklerim düşüncesi artık gerilerde kaldı. Alt kimlikleri göremezlikten gelemeyiz, her alt kimliğin kendini tanımlamasına engel koymamalı. Bu kimlikler hakkında önyargılı uydurulan spekülasyonların gerçeğin ta kendisi olmadığını geç de olsa anlamış bulunuyoruz. Genelde tarihte çeşitli dil, din, insan ve aşk’ın dokunduğu Anadolu kiliminin canlılığını temaşa ederken, çeşitliliğimizin ayrılık olmadığı, bilakis hayat verici iksir olduğunu idrak ediyoruz. Anadolu kilimi hayatın özetini sunuyor adeta. Ayrımız gayrımız yok, hepimiz aynı dost kapısındanız. Tek tip modeller çatışma ve yok etmeyi sunarken, Türk kilimi de, aksine ve ısrarla düşman olmak yerine, kardeşliği, sevgiyi ve kaynaşmayı öneriyor. Biz böyle bir kilimle, bir kültürün üretim merkezinde bulunuyorduk asırlar boyu… Ayrılık-gayrilik bilmiyorduk, bu zengin kilim coğrafyasından sonra, kutuplaşmayı ve zıtlaşmayı nasıl keşfettik hayret doğrusu. Oysa biz Yunus misali gönül yıkmaya değil, kalpleri fethetmek için gelmiştik. Zengin kilim hazinelerimizin kıymetini bilmediğimiz müddetçe, hayatımız hep kavga ile geçecek, geleceğimiz ayrılıklar üzerine kurulacaktır. Bu oyunu kilimin dili ile bozmalıyız. Vesselam.

  3. Yazan:ayşe Tarih: May 26, 2008 | Reply

    yazınızı okuyarak baya bilgi edindim fakat daha fazlasına ihtiyacım var

  4. Yazan:snowqueen Tarih: May 26, 2008 | Reply

    “Fethullah” ve “Gülen” kelimeleri, onların zihinsel tembellikleri içinde korkularını kanalize edebildikleri “en büyük” ve “en kötü” tehlikeyi özetliyor…

    “Fethullah” ve “Gülen” kelimeleri benim için iyi şeyler çağrıştırmıyor
    oldukça tembel bir zihne sahip olmalıyım:)
    En yakın ışıkevine gidip zihnimin pasını giderip, ABD’nin “sweethearth”ı olan Gülen’e bunun için şükranlarımı sunayım.

    Eğer karşı tarafta darp, darbeler ve darbedarlar varsa bunun adı kutuplaşma değil, en basit ifadesiyle demokrasi ve özgürlük mücadelesi olur…

    Karşı taraf dediğin en militarist giysileri kuşanıyorsa, 1 Mayısta milleti sopadan geçiriyorsa bunun en basit ifadesi “kırk katır mı kırk satır”dır.

ÖNEMLİ

--------------------------------------------------------------------

Tüm yazı, yorum ve içerikten imza sahiplerinin kendileri sorumludur. Yayımlanmış olmaları, bu görüşleri Derin Düşünce Grubu üyelerinin benimsediği anlamına gelmez.

Yorum bölümü özgür bir tartışma ortamı yaratmak için vardır. Ancak saldırgan ve düzeysiz yorumlar yayınlanmayacaktır. Eğer bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, yorum kurallarına gözatmanızı istirham ederiz.

--------------------------------------------------------------------
  • Siz de fikrinizi belirtin