RSS Feed for This Post

23 Nisan & İlahî Adaleti Perde Arkasından Gözlemek

Talha Can
Pakvizyon

Derin Düşünce kurulduğundan bugüne her türlü konuya değinerek entelektüel birikimiyle düşüncenin kanallarında bir nebze olsun mevzulara açıklık getirmeye çalışıyor. Bu görünüşüyle kuruluş ve varlık amacını yerine getirdiğine inanıyorum. Bana düşen tarih, öğrencilik hayatımızın ilk zamanlarından beri aklımıza kazınan 23 Nisan olduğu için yazıda önce bu konuyla ilgili bir açıklama yapıp ardından ayrı bir konu olarak bazı televizyon kanallarının en gözde yayınlarından olan “sır”lı dizi ve programlara değineceğim.

***

Suat Öztürk’ün “Tarihi Doğru Okumak”la ilgili olarak DerinDüşünce’deki yazısının ardından Düşünceler’de ve Geliboluyuanlamak’ta da tarihe objektif yaklaşımlarıyla dikkat çeken usta tarihçi Mustafa Armağan’ın “Küller Altında Yakın Tarih” adlı kitabının tanıtımı yazısı yayımlanmıştı. Bahsedilen kitapta “Hangi 23 Nisan?” başlıklı bir yazı var. İçinde bulunduğumuz gün hasebiyle değinmek istedim.

İlkokul sıralarında “Osmanlı’nın müttefikleri yenildiği için Osmanlı da yenik sayıldı”, “Vahdettin vatanı terk etti, kaçtı, o bir hain”, “Cumhuriyetten öncesi siyah sonrası aydınlık” gibi sloganlara ve şuursuz klişe eğitimine maruz kalan öğrencilerin bu yalan veya yanlış tarih öğrenimi cumhuriyet öncesi konularla sınırlı kalmaz. Nitekim Atatürk’ün ismiyle rant elde etmek isteyenler her türlü işlerinde Atatürk’e vuku bulmamış olay ve sözleri atfetmektedirler. Bu hatalardan biri de kuşkusuz 23 Nisan’ın Atatürk tarafından tüm dünya çocuklarına armağan edildigi söylemidir. Mustafa Armağan kitabında şöyle diyor:

 “Necdet Sakaoğlu, verimli bir araştırmacı; kendisi yakın tarih, özellikle de İstanbul tarihi üzerine pek çok makalenin ve Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi’ndeki yüzlerce maddenin velûd yazarıdır.

Bu defa 23 Nisan’ın “çocuk bayramı” olarak kutlanışının tarihine eğiliyor ve ilginç sonuçlara ulaşıyor Sakaoğlu. Mesela ilk 23 Nisan’ın 1921’de “bayram” olarak değil, “tezahürat” olarak kutlandığını öğreniyoruz; o sırada çocuk bayramı değildir henüz. 23 Nisan’ın çocuk bayramı olarak kutlanması için 1929 yılını beklemek gerekecektir; yani TBMM’nin açılışının 9. yıldönümünü…

Himaye-i Etfâl Cemiyeti (sonradan Çocuk Esirgeme Kurumu), 1921 yılında esas olarak gazi ve şehit çocuklarının bakımını üslenmek amacıyla kurulmuş devlet destekli hayır kurumlarından biridir. 1929 yılına kadar sadece Hâkimiyet-i Milliye Bayramı olarak kutlanan 23 Nisan’ın çocuk bayramı haline gelmesi, işte bu Himaye-i Etfâl Cemiyeti’nin bir genelgesiyle gerçekleşmiştir. Kendi örgütüne yolladığı bir genelge ile 23–29 Nisan günlerini “Çocuk Haftası”, 23 Nisan’ı da Hâkimiyet-i Milliye Bayramı’na paralel olarak “Çocuk Bayramı” ilan etmiştir cemiyet yönetimi.”

Ne var ki, kısa sürede asıl amacından sapmakta gecikmeyecektir 23 Nisan kutlamaları. Şehit ve gazi çocuklarının daha iyi şartlarda eğitilmesi, bakılması ve yetiştirilmesi amacıyla ihdas edilen çocuk bayramları valilerin, müdürlerin, esnafın kendi çocuklarını süsleyip püsleyerek kortejlere katmaları, “renkli ve göz alıcı balolara” götürmeleri, en güzel kimin (sonraları hangi okulun) çocuğunun giyindiği yarışmaları gibi çarpık uygulamalara sahne olmaya başlayan 23 Nisan kutlamalarına ilk tepki ertesi yıl sol eğilimli Resimli Ay dergisinden gelmektedir.”

Dergide Sabiha Zekeriya (Sertel) imzasıyla çıkarılan yazı şöyledir:

“23 Nisan çocukları eğlendirmek günü değildir. Himaye-i Etfâl’in yaptığı programı yanlış tatbik edenler, bunu bir eğlence günü kabul ettiler… 23 Nisan açların, hastaların, işte çalışan çocukların günüdür. Onların dertlerinin konuşulacağı gündür.”

Sonuç itibariyle belgeler, Atatürk’ün 23 Nisan hakkında, bu bayramın kutlanış şekli, gelenekselleştirilmesi ve milli bayram yapılması hususunda bir demecinin veya talimatının olmadığını göstermektedir.

***

Gelelim ikinci konuya. Ankara’da yakın zamandan beri SİBİGED adında bir derneğin (ilk defa rastlıyorum, bahsedeceğim dernek dergisinde, dergi hazırlama kurulunda Uğur Karaca’dan başka kimse yok) Siyasal Bilinç adlı bir dergisi çıkıyor. Dergi ücretsiz. Yayın evlerinde falan görebilirsiniz. Bir duruma daha şahit oldum ki dergi bir arkadaşımın resmi dairesine adıyla postalanmış, tabi yine ücretsiz. Derginin ilk sayısı elime geçmişti. Göz gezdirdim, okudum. Genel itibariyle adı gibi çok entelektüel veya ölçülü bir tarz ve üslup barındırmıyor. Yazıların tamamı bilinç, durum analizi ve çözüm belirtmekten ziyade basit üsluplu kişisel görüş içeriyor. Bir yazı vardı ki, beni biraz düşündürdü. “Adaletin Yeryüzünde Kovulması” başlıklı yazının şu kısmında biraz analiz yaparım derim;

Dindarlığın en temel ölçülerinden birisi, haksızlık karşısında susmamak iken, haksızlıklar karşısında susup beklememiz gerektiği mesajını veren TV programları ile kuşatıldık. Güya dindar insanlar tarafından uyarlanmış programlarda, insanlar haksızlığa uğruyorlar ve bir süre sonra haksızlık yapanlar olağanüstü tarzlarda cezalarını buluyor! Dindar toplumun en temel özelliği, kendi eli ile “adalet” kurumunu tesis etmesidir. Adalete hizmet yarışı ile dindarlık yarışı aynıdır. Bu toplumda hiç mi hukuk savaşı veren insan modeli yok? Hiç mi mücadeleci hâkim-savcı-avukat tanınmıyor? Senaristlerimiz ararsa, ülkemiz hukukçularınca yaşanmış onlarca “adalet mücadelesi” örneği bulur.

TV’lerde, vahşi hayvanlarca parçalanıp duran sevimli hayvanları, adaletin olmadığı ortamda haksızlığa uğrayıp da tüm beklentisini olağanüstü güçlere yöneltmiş insan manzaralarını artık görmek istemiyoruz. Siz de görmek istiyorsanız sesinizi yükseltin.”

Öncelikle bahsedilen programların ne olduğunu isim belirterek söylememe gerek yok. Bir kere bu programları izleyen aklı başında bir seyircinin böyle bir kanıya varmasını iyi bir niyete bağlayabilir miyiz? En iyi ihtimalle kötü bir niyet barındırmayan yanlış anlaşılma diyebiliriz. Fakat bu, ücretsiz dağıtılan bir dergide yayınlanıyor. Şahsen bu tür programları pek fazla izlemem, fakat izlediğimde hiçbir zaman böyle kanıya varmadım. Çünkü açık veya gizli bir şekilde haksızlıklara karşı susmak, beklemek gibi hatalardan ziyade, yapılması gerek ilk şeyin mesajı öncelikle vurgulanıyor ve ardından fiziki çerçeve içerisinde aşamalara geçilmesini öneriyor. Allah’ın dünyada insanları cezalandırmasıyla hakkını aldığı kanısını verecek bir mesaja rastlamadım.

Şimdi bir insan başına gelen bir sıkıntıdan ötürü mahkemeye başvurması gerekse, öncelikle bu sorunun hayırla sonuçlanması için dua etmez mi? Üstelik en büyük hâkim ve hekim Yaradan değil midir? Bizim maddi âlemdeki uğraşlarımız için yalnızca kendi tesis ettiğimiz yapılar ve olgular çare oluyor mu? Her daim -haklı ya da haksız- kendimizi aciz hissetmiyor muyuz? Üstelik bu tür yayınlarda en çok üzerinde durulan şey çaresiz zamanlar ve bu zamanlarda insanların niyetleri! Yaradan’a duanın en büyük derman olduğu, iyi ya da zor zamanlarımızda bunsuz bir ehemmiyetimizin olmadığı, en büyük yardımcının ve yargıcın O olduğu, kötülük yapanların bu dünyada veya öbür dünyada mutlaka cezasını bulacağı, aynı şekilde mağdurun da hakkını alacağı vurgulanmaktadır. Üstelik bu olayların, seyirci mektuplarından gelen gerçek olayların canlandırılması olarak düşündüğümüzde, görebilenler için gayet mânâdar ibretler içerdiğini görebiliriz. Büyüklere saygı, küçüklere sevgi, adalet, dürüstlük, sağlam aile hayatı, alkolden uzak durma, kutsala saygı gösterme hatta hayvanları sevme gibi hususlara bu devirde ekranlarda rastlıyor olabilmemiz bana göre teşekkürü hak eden bir tutumdur. İnsanın ehemmiyeti anlayıp yerine getirmesi nasıl beklemek olarak tarif edilebilir ki?

Hukuku tabiî ki her daim kullanacağız, fakat öncelikle kazanın ve belanın nereden geldiğini, niçin geldiğini görmek gerek. Bahsedilen vahşi hayvanların sevimli hayvanları parçalamasını hukuki yollarla çözemezsiniz. Fakat insanların yönelimlerini eleştiren bu yazar şunu bilmeli ki, bir gün o vahşi hayvanların, yaralı ve hasta olmayanları yiyenlerinden dahi hesap sorulacak bir kudret vardır. Bu sebeple verilmek istenen mesaj hata içerisinde değil bizzat en doğruyu işaret etmektedir.

İnsan yapımı olgular ve yapılar kullanılmalıdır, fakat ilahî adalete hiçbir zaman sırt dönülmemelidir. Çünkü yeryüzünden adalet silinse de ilahî adalet hiçbir şeye gözünü yummaz.

***

Birbiriyle alakası olmayan iki konuyu tek seferde paylaşarak inşallah küstahlık kanısı oluşturmamışımdır, maksadım önceki periyottaki gibi iki ayrı yazı yayınlamamaktı. Bir de uzun zamandır internette pek duramadığım için iyi bir özlem gidereyim dedim.

Derin muhabbetle…

 

Tarih şaşırmaktır

23 Nisan & İlahî Adaleti Perde Arkasından Gözlemek23 Nisan & İlahî Adaleti Perde Arkasından GözlemekEvet… Tarih şaşırmaktır. Atatürk’e şaşırmak, Kürtlere şaşırmak, Lozan’a şaşırmaktır. Geçmişe hayret edip bugüne eleştirel bakabilmek, yarını hazırlamaktır Tarih. Geçmişe değil geleceğe dönüktür amacı. Özetle siyasî bir propaganda aygıtı değildir. Gaz vermek, “Asker millet” üretmek, atalarımızla gurur duymak için tarih araştırılmaz. Eğer resmî tarihin beyin yıkamasından bıktıysanız bu kitap ilginizi çekecektir… Buradan indirebilirsiniz. 

 

23 Nisan & İlahî Adaleti Perde Arkasından Gözlemek23 Nisan & İlahî Adaleti Perde Arkasından GözlemekKitap okumak… Jean Paul Sartre, Nazan Bekiroğlu, Toshihiko Izutsu, Henri Bergson, Mustafa Kutlu, Dostoyevski, Elif Şafak, Clausewitz, Sadık Yalsızuçanlar, Alber Camus ile sohbet etmek… Suyun resmine bakmakla yetinmeyen, su içmek isteyenler için var kitaplar. Mesnevî var, El-Munkızü Min-ad-dalâl, Kitab Keşf al Mânâ, Er-Risâletü’t-tevhîd var.  Elinizdeki bu kitap Derin Düşünce yazarlarının seçtiği kitapların tanıtımlarını içeriyor. Bizdeki yansımalarını, eserlerin ve yazarların bıraktığı izleri. Farklı konularda 44 kitap, 170 sayfa. Zaman’a ayıracak vakti olanlar için… Buradan indirebilirsiniz.

 

23 Nisan & İlahî Adaleti Perde Arkasından Gözlemek23 Nisan & İlahî Adaleti Perde Arkasından GözlemekKendi ülkesini işgal eden ordu

Hiç bir yeri işgal edemeyen ordular kendi ülkelerini işgal ederler. Çünkü bir ordunun ayakta durması için insan emeği ve maddî destek gereklidir. Beceriksiz ordular disiplinsiz olduklarından YABANCI DÜŞMAN ile savaşamazlar. Kolayca yenebilecekleri İÇ DÜŞMANLAR uydururlar ve bu bahane ile kendi ülkelerini işgal ederler. Başbakan asarlar. Milletvekillerini hapse atarlar. Korumakla yükümlü oldukları halkı işkenceler altında inletirler.  İşgalciler kimseye hesap vermezler. Halkın isyan etmesine engel olmak için “etrafımız düşmanla çevrili” diyerek  KORKU PROPAGANDASI yaparlar. Eleştirilerden uzak kalmak için farklı inançlardan ve kültürlerden olan insanların birbirine düşman olması da bu eşkiyaların işine gelir. Bu sebeple terörü destekleyebilir hatta teröristlere silah ve para yardımında bulunabilirler. Okuyacağınız kitap kendi ülkesini işgal etmiş bir ordunun kısa tarihidir. Buradan indirebilirsiniz.

 Gazetecilik Neden Dibe Vurdu?

23 Nisan & İlahî Adaleti Perde Arkasından Gözlemek23 Nisan & İlahî Adaleti Perde Arkasından GözlemekGazeteciler bizi bilgilendiriyor mu yoksa aldatıyor mu?  Gazetecilik galiba dürüstçe yapılmasına imkân olmayan bir meslek. Çünkü birbirine zıt işlerin aynı anda icra edilmeleri gerekiyor: Habercilik, savcılık, komiklik, amigoluk…  Gazeteci kendisine bilgi verebilecek herkesle iyi geçinmek için biraz politik davranmak daha doğrusu yalan söylemek zorunda. Ama aynı zamanda ondan gözü kara bir savcı gibi olayların üzerine gitmesi, iyi bir hâkim gibi dürüst olması da bekleniyor. Bir bilim adamı gibi konuları derinlemesine irdelemesi ama sıkıcı olmadan toplumun her kesimini eğlendirebilmesi… Gazetecilerden halkı aydınlatmaları isteniyor ama aynı zamanda da halka benzemeleri. Yoksa gazeteleri satılmıyor, TV kanalları izlenmiyor. Bu koşullarda “gazeteci gibi” gazetecilik yapılabilir mi? Derin Düşünce yazarları sorguluyor…

Buradan indirebilirsiniz.

23 Nisan & İlahî Adaleti Perde Arkasından Gözlemek23 Nisan & İlahî Adaleti Perde Arkasından Gözlemek Alaturka Laiklik: “Beni bir bir sen anladın, sen de yanlış anladın!”

Türkiye Cumhuriyeti’nde Alevîlere zorla Sünnî İslâm öğretilirken Sünnîlerin başörtüsü devlet dairelerinde yasak. Türk Ordusu’nun istihbaratı camileri ve namaz kılanları fişliyor. Hristiyan Ermenilerin ne kiliseleri, ne yetimhaneleri ne de cemaat lideri seçimleri özgürce yapılamıyor. Rumların ruhban okulları özgür değil. Yahudiler diğer gayrı Müslimler gibi askerde ayrımcılığa uğruyor. Ateistlerin kitapları, internet siteleri yasaklanabiliyor, kapatılabiliyor. Gayrı Müslimlerin alın teriyle biriktirdikleri vakıf malları 1970′lerde gasp edildi, hâlâ geri verilmiyor. Sahi Laiklik neye yarıyor? Bu kitap son yıllarda Türkiye’nin gündemine gelen, birbirinden ayrı gibi duran ama çekirdeğinde Yobaz Laiklik Meselesini barındıran konuları ele alıyor.Buradan indirebilirsiniz.

Trackback URL

  1. 16 Yorum

  2. Yazan:Ekrem Senai Tarih: Apr 22, 2007 | Reply

    Sanki her tarafta var bir düğün
    Çünkü en şerefli en mutlu gün
    Bugün 23 Nisan
    Hep neşeyle doluyor insan
    İşte bugün bir meclis kuruldu
    Sonra hemen padişah kovuldu…

    Meğer şu kovulan padişahların armağanıymış 23 Nisan. Ama tek bir farkla. Yetim çocukları giydirip sevindiren zihniyet, sonra kendi çocuklarının resm-i geçiti haline dönüştürmüş bu bayramı… Bu bayramın enternasyonel bir hüviyet kazanamamasının da arkasında bir ilahi adalet aramak yanlış olur mu?

  3. Yazan:Mehmet Tarih: Apr 23, 2007 | Reply

    Alternatif 23 Nisan kutlamalari için:

    1823 : Abdülmecit’in dogum günü (Tüm dünyadan asçilar davet edilerek bir dogum günü pastasi yarismasi yapilabilir)

    1933 : Hermann Goering tarafindan Gestapo’nun kurulusu, (Neo Nazileri Türkiye’ye davet edip lokum ve ve sis kebap ikram edebiliriz)

    1952 : Amerikalilara ait bikini adasinda ilk atom bombasinin patlamasi, (Amerikalilari ve Iranlilari davet edip bir atom bombasi yarismasi düzenleyebiliriz.)

    1967 : Albay Vladimir Komarov’un Soyuz 1 içinde yörüngeye oturmasi, (Ruslarin basi kel mi?)

    1990 : Hubble teleskopunun firlatilisi. (Bkz. Cem Yilmaz’in Türkler Uzay’da skeçi)

    Dostlukla

  4. Yazan:essemara küçük Tarih: Apr 23, 2007 | Reply

    Sn Talha Can neden Mustafa Kemal Atatürk’ün ha 1923 ha 1929 da çocuklara armağan ettiği 23 nisan bayramından rahatsız oluyosunuz .Ha bu çocuklar özürlü veya yetim veya sağlıklı ne farkeder çocuk çocuktu .İster cumhurbaşkanının olsun ister esnaf Musa’nın bir şey farkeder mi .Peygamberimizde çocuklara çok önem verirdi ayrım yapmazdı yahudi ,hiristiyan veya müslüman onun için fark etmezdi elbette reisi cumhur çocuğuyla esnaf musa’nın çocuğu arasında ayrım yapılmazsa .Birde nevar Atatürk hediye etti desek çocuk çotuktur .Çocukların milliyeti ve dini olmaz onlar Allah katında hepsi birdir bizde böyle bakarsak çok iyi olur.Ayrım yapılmaksızın zengimiş, fakirmiş ,yetimmiş, gayrimüslimmiş farkedermi yada bizim milletten değilmiş .23 Nisan amacından saptırılmışta sanki kötü emellere maruz kalmış gibi birşeyler yazmışsınız birkez daha herkese soruyorum siz Atatürk’ün yerinde olsanız daha iyi şeyler mi yapardınız?Çok merak ediyorum.saygılar

  5. Yazan:atsız Tarih: Apr 23, 2007 | Reply

    Sonuç itibariyle belgeler, Atatürk’ün 23 Nisan hakkında, bu bayramın kutlanış şekli, gelenekselleştirilmesi ve milli bayram yapılması hususunda bir demecinin veya talimatının olmadığını göstermektedir

    sayın talha can gerçekten yukarıdaki bahsedilen belgeler çok mu önemli sizin için.atatürk veya bir başkası çok büyük bir anlamı mı var.böyle bir demecin veya talimatın olmaması bu günü kutlamayı engellermi,yada bugünün atatürk e ithaf edilmesinde sakıncamı oluşturur.madem bugün amacından saptı alternatif bir günde bizde şehit ve gazi yakınlarına yardımın ilginin gösterileceği bir etkinlik düzenleyebiliriz.önderlik ederseniz.

    saygılar..

  6. Yazan:Ekrem Senai Tarih: Apr 24, 2007 | Reply

    Talha bey, yıllardır uyutulduğumuzu, bize yalan söylenildiğini söylüyor, tepki: olsun, uyutulduksa uyutulduk, yalansa yalan ne olmuş yani?
    Bu kafayla daha bize çok ninniler söylerler…

    Ne duyarsız toplumuz ya !

  7. Yazan:kadriye Tarih: Apr 24, 2007 | Reply

    İyi günler Talha Bey,
    “Ne var ki, kısa sürede asıl amacından sapmakta gecikmeyecektir 23 Nisan kutlamaları. Şehit ve gazi çocuklarının daha iyi şartlarda eğitilmesi, bakılması ve yetiştirilmesi amacıyla ihdas edilen çocuk bayramları valilerin, müdürlerin, esnafın kendi çocuklarını süsleyip püsleyerek kortejlere katmaları, “renkli ve göz alıcı balolara” götürmeleri, en güzel kimin (sonraları hangi okulun) çocuğunun giyindiği yarışmaları gibi çarpık uygulamalara sahne olmaya başlayan 23 Nisan kutlamalarına ilk tepki ertesi yıl sol eğilimli Resimli Ay dergisinden gelmektedir.””

    belirttiğiniz gibi 23 Nisan ne kadar amacından saptırılmış olsa da(!) ama dünkü o heyecan, samimiyet ve mutluluğu sadece vali, müdür çocuklarında görmedim. İnanın o güzelim fakir çocuklar hatta yetim çocuklar bile kendilerine değer verildiğini hissediyorlardı. Bu onlar için çok önemliydi.

  8. Yazan:Talha Can Tarih: Apr 24, 2007 | Reply

    Teşekkürler arkadaşlar,
    Sayın Essemera Küçük, Sayın Atsız ve Sayın Kadriye,
    Cevap olabilecek kısa metni aslında Ekrem Bey güzelce açıklamış, fakat ben bir hususa değinmek istiyorum,
    Öncelikle Mustafa Armağan’ın açıklamalarından ve alıntılarından çıkaracağımız bu günün Atatürk tarafından dünya çocuklarına veya çocuklara armağan edilmediğidir. Açık şekilde tekrar söyleyeyim, Atatürk böyle bir gün hakkında direktifte bulunmamış ya da bir demeci olmamıştır. Benim yazının girişinde odaklandığım nokta şu idi, tarihi yanlış okuyoruz! Fakat yorumlar o kadar göz yumma tavrında olmuş ki nolur tarihi yanlış okursak böyle iyi değil mi açıklamaları gelmiş. Niye yanlış okuyalım? Açıklayayım, tanıdığım samimi ADD üyeleri var. Gerçekten işini samimi olarak düşünnen insanlar. Şöyle diyorlar, “Atatürk yanlış tanıtılıyor, yanlış temsil ediliyor, şu an piyasada Atatürk’e ait olamyan onlarca özdeyiş var”. İşte 23 Nisan olsun, bahsedilen bu sözler olsun niye yanlış yere atfediliyor? Bu Atatürk’e de saygısızlık değil midir? Bakın, cihan imparatorluğundan ulus devlete geçişte fikri ve zihni anlamda tepeden inme moderleşmeye gidilmiştir. Ardından gelen süreçte aydınımızın yanlış va yanlı analizleriyle oturtulmaya çalışılan devlet ideolojisi benimsenmeye başlanmıştır. bU ideoloji laiklik eksenyle de din karşısında tavır almıştır. dikkat edin hemen Osmanlı’dan sonra konuşuyoruz. basit bir durum değil, insanların kafasındaki din naaslarının yerine dogmalara ihtiyaç vardır. Bunun için din gibi hayatın her alanına, her anına nakşolabilecek, ayrıntılara girecek bir sistem gerek. Fakat bu suni bir şekilde gerçekleşememiştir. Bahsettiğim ideoloji “kemalizm”dir. Bakın tekrarlıyorum, Atatürk’ten değil, Atatürk’ün ismiyle menfi veya başka türlü icraatlere girmeye çalışanların ortaya attığı ideolojiden bahsediyorum. İşte toparlayacak olursak çocuklardan tutun, sanattan, müzikten, ideolojilerden, dinden, demokrasiden, çağdaşlıktan aklınıza gelebilecek herşeyden bahseden, ilgili olan bir ideoloji gerekmektedri. Bir insan hayatı bunu tamamiyle kapsayamayacağı için de böyle suni durumlar oluşmaktadır. Şimdi gerçek Atatürk’ü öğrenmek varken niye başkaları tarafından ismen yamanmış, değiştirilmiş, yönlendirilmiş bir kişi öğrenelim? Tarihi ne pahasına olursa olsun doğru öğrenmek bizim yararımıza olacaktır. Gerçekler dibimizde dururken niye yanlışı öğrenelim yahu, gerçeklerle hareket etsek daha verimli olmaz mıyız?
    Muhabbetle…

  9. Yazan:ridvan Tarih: Apr 24, 2007 | Reply

    Sevgili Talha Bey,

    Yazınızdaki tarihi belgeler ve yorumlar, bize (bana ve aileme) daha çok okumamız, belgeleri aramamız ve gerçekleri anlamamız gerektiğini hatırlattı. Ellerinize sağlık.
    Sevgili dostum evet çok anlamlı bir günmüş 23 nisan, bozmuş bazıları, belki anlamını tam koruyamamışız. Ama ne kaldı ki bize, bırakın ne olursa olsun, çirkinleştirmeden, saçma sapan, terbiyesiz partiler haline getirmeden , anlamı ile yani bizim bildiğimiz gibi kutlayalım o bayramımızı. Tabi gerçek amacınıda tekrar canlandırarak, yorumlayan dostlarında kattıkları gibi inşallah.
    Ne olur, benim kızlarım kutlayabilsin bayraklarını sallayarak. Ne mutlu bende onlarla beraber kutluyorum o meclisin kuruluşunu, biz tartışıyoruz kızlarımla, öğrenmeye çalışıyoruz çok değerli Osmanlı Padişahlarını. O günün, Padişahımız Vahdettin değil de, o tarihteki hatalı, yanlış düşüncelerle dolu bir takım paşanın milletimiz tarafından kovuluşu kabul ediyoruz biz bu meclis açılışını. Biz hatanın, bu dev imparatorluğun yıkılışında kimlerin yanlışı olduğunu öğrenmeye ve anlamaya çalışıyoruz, tekrarı olmasın diye, evimizde de o padişahların özelliklerini, komutanlıklarını, sanatkarlıklarını,şairliklerini, müzisyenliklerini, tasavvuflarını, devlet adamlıklarını, inançlarının bütünlüğünü konuşuyoruz sıkça biraz hüzün ama gururla, liderliğini, komutanlığını, cesaretini konuştuğumuz Gazi Mustafa Kemal gibi.
    Ancak hep beraber kutlamalıyız, en güzel kıyafetlerle bu milletin bayramını, Kutlamazsak nemi olur, görmüyor musunuz şeker bayramımızın ne kadar zayıf geçtiğini, kaç kapıya gittik, kaç el öptük, kaç kişi elimizi öperken bayramınız mubarek olsun dedi bize, hangi 29 ekimde ağladık, dualar ettik şehitlerimiz için.
    İzlemediğim fakat çok olduğunu gördüğüm benden olmayan çok sayıda tv kanalları ile yeni bayramlar yaptılar bize. Ben izin vermeyeceğim buna, o güzel çocuklarıma bu ve bunun gibi tüm milli ve dini bayramlarda en güzel, en temizini giydirmeye çalışacak, ellerinden tutup gezdireceğim, büyüklerin evinde saygı ile, kaybettiklerimizin mezarında Fatiha ile, izleyeceğiz hipodrumda mehmetçikleri bayraklar ile. İzin vermeyeceğim noel-chirstmas (yılbaşı), valentines day (sevgililer günü) gibi bayramlara küçük yuvamızda . Bu kendi bayramlarımızı içtenlikle kutlamaz isek yakında Hallowen (cadılar bayramı) gibi günlerde çocuklarım arayabilir, neşeyi, gülmeyi. Biz mutluyuz tüm bayramlarımızda.

    Ben izin vermeyeceğim.
    Allah’a emanet olun
    Saygılarımızla

  10. Yazan:ikna Tarih: Apr 25, 2007 | Reply

    “Savaştan sonra kurulan tek parti rejiminin en büyük dayanağı, geçmişte efsanevi işler yapmış, dünyanın hayran olduğu, dahi bir liderdir. “… Az gelişmiş ülkelerin burjuva diktası sağlamlığını bir önderin varlığına borçludur. … önder ahlaksal güçleri temsil eder: ona sığınan genç ülkenin güçsüz ve cılız burjuvazisi zenginleşmeğe çalışır.”

    “Sömürgeci güçlerle liderin çatışmasını uzaktan, bir rüyadaymış gibi izlemiş olan halk, bu yıllardır gördüğü ya da konuşmalarını dinlediği vatansevere hemen güvenir. Bağımsızlık, siyasi hürriyetler, ulusal haysiyet gibi halkın isteklerini önder kurtuluş savaşı süresince dile getirir.
    Liderin etrafındakiler kurtuluş savaşı günlerinde köylülerle yediği yemeklerden artık tat almaz olur. Halkın türküleri artık yönetici kadroya yabancı gelmektedir. Başkentte gösterişli opera binaları ve konser salonları yapılır, yöneticiler burada kulaklarını hiç bir şey anlamadıkları senfonik müziğe alıştırmaya çalışırlar.
    Liderin ölümü” yeni kurulmuş devlet için tam bir felaket olur. Liderin ölümü bu ülkeler için tarihin sonudur. Bundan sonra ülkeyi kim idare ederse etsin, liderin izinden ayrılmamak zorundadır; ülke artık değiştirilmesi mümkün olmayan liderin belirlediği ilkelerle yönetilir. Lider yaşasaydı, belki sağlığında yaptığı gibi bu ilkeleri geliştirecek, gerekirse değiştirecekti, çünkü lider sömürge döneminin acısını çekmiş, çağa ayak uydurmanın önemini anlamış bir kişiydi; liderin takipçileri ise genellikle inisiyatif sahibi olmayan, sadece liderin direktiflerini uygulamasını bilen kadrolardır.

    Artık liderin söyledikleri anayasadır, lider öldüğü için bunlar değiştirilemez de. Liderin ölümüyle içtihat kapısı da kapanmıştır… Yeni karşılaşılan durumlar için liderin etrafında bulunmuş, liderin masasında bulunmuş insanlar sürekli liderden hadisler aktarırlar. Lider akla gelebilecek her konu için, muhakkak bir yerlerde bir şey söylemiştir; ülkedeki aydınların ve ilim adamlarının görevi liderin hangi konuda, nerede ne dediğini bulmak, liderin her durum için nasıl tavır aldığını belirlemek, bu ilkelere aykırı davrananları izlemektir. “ vs. vs diye gidiyor.

    “ Zamanla bu kurtarıcıların etrafında yeni bir sınıf oluşur. Bunlar üretimden anlamazlar, sosyal veya ekonomik bir alt yapıları da yoktur, sömürgecilerden kalanları talan ederler, ya da sömürgecilerin yerli temsilciliklerini üstlenirler, devlete bağımlıdırlar ve devlet etrafında oluşan rantı paylaşmaya çalışırlar. Fanon bunlara “yerli burjuvazi” ya da “ulusal burjuvazi” ismini veriyor.

    Bu burjuvazi kapitalist/sömürgeci “anavatan” nın burjuvazine benzemez, onun kötü bir taklitçisidir, genellikle üretime yabancı, sömürgecilerin üretim deneyiminden de yoksundurlar. “Az gelişmiş ülkelerin burjuvazisi süssel bir burjuvazidir. Ona ne ekonomik gücü, ne kadrolarının dinamikliği, ne görüşlerinin genişliği, burjuva olma hakkını sağlar. Bu yüzden başlangıçta ve uzun bir süre memur burjuvazisi olarak kalır. Ona azıcık huzur ve sağlamlık veren yeni yönetim mekanizmasındaki yeridir.”.

    “Ulusal burjuvazi ekonominin ve ticaret sektörünün ulusallaştırılmasını ısrarla istemektedir. Onlar için ulusallaştırma ekonominin bütününü, ulusun hizmetine vermek, ülkenin ihtiyaçlarını sağlamaya kararlı olmak anlamına gelmez. … Bu burjuvazi için ulusallaştırma sömürgecilerden kalan imtiyazların harfi harfine yerli seçkinlere geçmesi demektir.

    Bu “pseudo-burjuvazi”ye, daha sonra “pseudo-proletarya” eklenir. Bunlar da çok az üretim yapan, devletten geçinmenin yolunu bulmuş işçilerdir. Bunlar her şeyin devletleştirilmesini isterler, bütün özelleştirmelere karşıdırlar, karşılarında gerçek bir patron yerine çalışsa da çalışmasa da parasını ödeyen devleti görmek isterler.
    Tek Parti Rejimi
    Kurtuluş sarhoşluğu çabuk geçer, bir süre sonra işler ters gitmeye başlar. İşler ters gittikçe milli bayramların sayısı artmaya başlar; milli kurtuluş savaşının öncüleri bu bayramlarda halka sürekli kurtuluş savaşı günlerini hatırlatmaya çalışırlar. Ulus, ulusal, ulusal kurtuluş, ulusal bağımsızlık, ulusun düşmanları, reform ve devrim laflarından geçilmez olur. Bu arada bir kaç, halka hiç bir yararı olmayan göstermelik reform da yapılır.

    İlle de egemen sınıf olma tutkusuna saplanmış bir burjuvazi, o pek cılız ekonomisiyle tutarlı toplumsal ilişkiler kuramıyacağından en ucuz yolu: tek partinin yolunu seçer. ..

    Devlet, gücüyle ağırbaşlılığıyla güven vermeli, yurttaşı rahat uyutmalıdır. Ulusal burjuvazinin devleti, tersine, gürültüyle ortaya çıkar; sağa sola çatar; sertleşir; ve her haliyle vatandaşa sürekli tehlikede olduğunu belirtir. Tek parti, burjuva diktanın en modern biçimidir: maskesiz, allıksız, pudrasız utanması arlanması olmayan biçimi.

    Burjuvazi, üstünlüğünü sağlayacak ekonomik yeteneklerden ve ülkenin bütününe dağıtacak kırıntılardan yoksun olduğundan, üstelik cebini en çabuk tarafından fütursuzca doldurmaya merak saldığından ülke gittikçe sıkıntıya boğulur. Bu sıkıntıyı gizlemek, bu gerilemeyi örtmek için kendini aldatıcı ya da övünme meselesi yapabileceği prestij harcamaları diye adlandırılan bir takım işlemlere dalar. Başkentte dev binalar yapımına girişir.

    Aslında yönetici kadro ile eski silah arkadaşlarının yolları çoktan ayrılmıştır; lider ve etrafındakilerin yaşam biçimi değişmiş, artık saraylarda, sömürgecilerin bıraktığı köşklerde yaşamaya başlamışlardır, çocukları eski sömürgecilerin bıraktığı kolejlerde veya sömürgecinin anavatanındaki okullarda okumaktadır.

    Muhteşem zenginliklerle en aşağı sefaletin sürtünerek yaşamasının kural olduğu bu yoksul az gelişmiş ülkelerde orduyla polis rejimin temel direklerini oluşturur. … Polisin gücü ve ordunun gücü ülkedeki hoşnutsuzluk derecesiyle orantılıdır.
    Halkın hoşnutsuzluğu artarken rejim daha da sertleşir. Ordu düzenli bir baskının gerekli dayanağı durumuna sokulur. Parlamento yokluğu orduya hakem görevini yükler. Ordu, ise ergeç önemini kavrayarak ve hükümetle sürekli olarak bir darbe ihtimalinin korkusunu yaşatacaktır.
    Bunlar bizi az gelişmiş ülkelerde tek partinin rolünü incelemeye getirir. Doğum sancıları çeken burjuvazinin içindeki bazı aklıevvellerin, sık sık az gelişmiş ülkelerde yönetim kuvvetli ellerde toplanmalı, hatta dikta gereklidir dediklerine şahit oluruz. İşlere bu açıdan bakıldığında partiye yığınların bekçiliği görevi düşer. Parti, yığınların yönetime gerçekten katılıp katılmadıklarını denetleyeceği yerde, yönetimle polise eklenerek iktidarın beklediği disiplini boyun eğmeyi sürekli hatırlatan organ olur.” Bu koşullar altında iktidardakiler bütün seçimleri kazanır; hep oyların % 99,99 unu toplar…” Vs. vs.

  11. Yazan:Media Warning Tarih: May 4, 2007 | Reply

    Kaleminize Sağlık.

    Valla ne diyelim. Mustafa Müftüoğlu’nun Yalan Söyleyen Tarih Utansın adlı kitabı aklımıza geldi bir an. Uydurulmuş bir tarih ve şimdi ortaya çıkan hakikatler ile kaybolmaya müstehak bir mit…

    Post-paganizmin en ileri temsilcileri sanırım bizdeki laik, kemalist ve jakoben kesimlere tekabül ediyor. Zira onca hakikate rağmen halen iman ettikleri kalelerin yıkılmadığını göstermek için çırpınıyor bu insanlar! Halen yazılan yorumlarda basitlik, yüzeysellik ve derinden derinden tehditler görünüyor. Halen bunlar 1920’lerin ülkesinden zannediyorlar kendilerini…

    Halen Talha Can vb kalemlerin yazdıkları can alıcı hakikatleri görmemezlikten geliyorlar, gördüklerinde de canhıraş bir miyavlama ile sarılıyorlar kalemlerine…

    Talha Can gibi genç bir kuşak garnizonda değil ki basasın tokadı, alasın elinden kalemi….?

    Ne yapalım bu insanlar da böyle işteee…

    Ya bunca yıl geçti halen adamlar din diyor, medeniyet diyor, değer diyor, tarih diyor…. (diyecekler, demeye devam edecekler)

    Ya halen bunlar bizim inandıklarımıza inanmıyorlar, halen ritüellerimizi kabullenmiyorlar… (diyorlar)

    Komedi…

  12. Yazan:seda Tarih: May 6, 2007 | Reply

    bence bir toplumun bayramlarına sahip çıkması o toplumun bayramı kazandıran kişiye olan saygı ve sevgisini gösterir insanlar önceden çok eski çağlarda bayram diye bir kavramın ne olduğunu bilmiyorlardı bayram neşe sevinçtir bayram toplumun yaşayış biçimidir ATATÜRKÜNDE dediği gibi: ey yükselen yeni nesil cumhuriyeti biz kurduk onu yükseltecek olan yine sizlersiniz.
    saygılarımla seda

  13. Yazan:bebe ruhi Tarih: May 6, 2007 | Reply

    bence devletin bayrağa topluma sahip çıkması gerekir Atatürkçü düşünebilmek atatürkü anlayabilmek ve onun gibi yiğit olmak demektir insan lar başka yönlere saptırmamalılar konuyu bayramlar ateş yakmak adam kaçırmak isyan çıkarmak veya protesto yapmak değildir İŞTE biz toplum olarak bu yanlışı düzelteceğiz ve türkiye HÜR bir ülke olucaktır hür demek özgür demek hür demek atatürk gibi düşünmek demektir unutmamalıyızki dünün bugünü yarının geleceğidir dününü düşünmeyen yarın tıpkı dün gibi davranan olucaktır işte atatürkçü düşünmek BUDUR

    saygılarımı arz ederim
    blackeyes

  14. Yazan:Talha Can Tarih: May 7, 2007 | Reply

    Sayın Seda ve Sayın Bebe Ruhi,
    Affedersiniz yazıyı okudunuz mu? Kusura bakmayın, okuduysanız bir şey anladınız? Anlamadı iseniz kendinizi anlamamak için niye gerdiniz? Hür demek niye illaki birisi gibi düşünmek olsun ki? Benim anlamadığım, bir şeyin yanlışlığı ortada iken -ki bu yanlışlık savunduğunuz insanın değil, onun ismini kullananların-niye haal üstelemek, inkar etmek ve iftira etmektesiniz?

  15. Yazan:Mehmet Tarih: May 8, 2007 | Reply

    Sayin Bebe Ruhi,

    “hür demek atatürk gibi düşünmek demektir” (BR)

    bu cümleniz sizin hür olmadiginizi gösteriyor.

    Daha hür düsüncelerde bulusmak dilegiyle.

  16. Yazan:savaş aydın Tarih: Apr 24, 2008 | Reply

    çoookkkkk iğreççççççç

  17. Yazan:Sadık KANDEMİR Tarih: Jul 2, 2011 | Reply

    62 yaşındayım ,bu yaşıma kadar o kadar çok haksızlığa uğradımki,anlatamam ve bugüne kadar en acı çektiğim haksızlıklarda yaradana o kadar çok dua edip yalvardımki ,ama ne bir yardım gördüm nede elimden tutan bir şey,nerede bir sahtekar,yalancı,nemrut,acımasız
    yüzsüz varsa hep onlar önde,hep onlar rahat,ama yinede inancımı hiçbir zaman yitirmedim

  1. 2 Trackback(s)

  2. Dec 12, 2008: En çok “sevilen” yazılar… : Derin Düşünce
  3. Jun 8, 2011: Fikir otobanına doğru : Derin Düşünce

ÖNEMLİ

--------------------------------------------------------------------

Tüm yazı, yorum ve içerikten imza sahipleri sorumludur. Yayımlanmış olmaları, bu görüşlere katıldığımız anlamına gelmez.

Hakaret içerse dahi bütün yorumlar birer fikir eseridir. Ama bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, yorum kurallarına gözatın yine de.

Not: Sitenin ismini dert etmeyin, “derinlik” üzerine bayağı bir geyik yaptık, henüz söylenmemiş bir şey bulmanız oldukça zor :)

Editörle takışmayın, o da bir anne-babanın evlâdıdır, sabrının sınırı vardır. Siz haklı bile olsanız alttan alın, efendilik sizde kalsın.

Sitenin iç işleriyle ilgili yorum yapmayın, aklınıza takılan soruları iletişim kutusundan sorun, kol kırılsın, yen içinde kalsın.

Kendi nezaketinizi bize endekslemeyin, bizden daha nazik olarak bizi utandırın. Yanlış ve eksik şeylerden şikayet etmek yerine bilgi ve yeni bakış açısı sunarak tamamlayın, düzeltin, tevazu ile öğretin bize bildiklerinizi.

Bu kurallara başkasının uyup uymamasına aldırmayın, siz uyun. Bütün yorumları hızla onaylanan EN KIDEMLİ YORUMCULAR arasındaki nizamî yerinizi alın.

--------------------------------------------------------------------
  • Siz de fikrinizi belirtin