Pozitif Ayrımcılık
By Bahar Pınar on Şub 9, 2007 in Kategorilenmemiş
Bahar Pınar
Bir aile toplantısında, genç kızlığa adım atma arifesindeki bir kız çocuğunun, soran gözlerle şu cümleleri kurduğuna, şahit oldum: “İçki içerek sarhoş olan, alkolik olan, karısını çocuklarını dövenleri biliyoruz. Tamam, o içkiler kötü. Rakı ve bira öyle içkiler. Ama bir de erkek ve kadının karşılıklı yemek yerken, kadehlerde içtikleri içkiler var. Kırmızı şarap mesela. O tip içkiler o kadar da kötü görünmüyor. ” Ortamdaki herkes hep bir ağızdan şarabın da rakı gibi bir içki olduğunu, aynı şekilde sarhoşluğa sebep olacağını söylerken, aynı kız içki ile ilgili meraklı cümlelerine şöyle devam etti: “Diyelim ki iş yemeğindesin. Herkes içki içiyor, sen salak salak duruyorsun. Ne yapacaksın o zaman?! ” İkinci cümle ile, daha çok, “salak salak” pekiştirmesi ile ortamdaki insanların şaşkınlık düzeyi artmıştı. Neyse ki, ilk toparlanan kişi, iş yemeklerinde kimsenin içki içmek zorunda olmadığını, içmedi diye kimsenin salak olmayacağını söyledi. Örnek olarak da kendisini gösterdi. Ama ne kadar ikna edici oldu bilemiyoruz.
Bu cümlelerle, bu genç kızın kafasında, romantik bir yemeğin, aynı zamanda iş yemeklerinin, ve söylemese de kutlama ve eğlencelerin, içki ile eşleşmiş olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Zaten, ‘Romantik yemeklerde içilen içkiden insana zarar gelmez, iş yemeklerinde de akıllı ve normal görünmek için içki içmek gerekir.’ diye düşündüğünü alenen söyledi. Tüm bu düşüncelerin oluşmasında, televizyonda yayınlanan dizilerin, programların, sinema filmlerinin, bunlarla beraber gazetelerin, dergilerin, kısacası birçok basın-yayın organının payı olduğunu düşünmek, çok alakasız bir iddia olmasa gerek. Dizilerde ve filmlerde, son derece nezih ortamlarda, beyaz masa örtülü şık lokantalarda, iyi giyimli, güzel ve zengin insanların, içki içen mutlu ve havalı görüntüleri, hiç de azımsanacak gibi değil. Keza, bu görüntüleri hikâyeleştiren gazete yazılarının, kitapların sayısı da az değil. Bu manzaralar, ya bir iş yemeğindendir ya da romantik bir buluşmadan… Olmadı gençlerin ya da gönlü genç kalanların çılgınca eğlencelerinden, mutlu anlarından… Ve bu manzarada yanlış hiçbir şey yoktur.
Yazıya yaşadığım olay sebebi ile içki özelinde başladım ama aslında konu, televizyonun ve diğer basın-yayın organlarının, içki içilmesini normal, hatta gerekli, iyi göstermesi değil. Konu bundan çok daha fazlası. Basın-yayın organları, topyekûn olarak, bir hayat tarzını bizlere sürekli göstermekte, iyice belletmeye çalışmakta. Modern hayatın olmazsa olmazlarını, gerekli tüm davranış kalıplarını durmadan üzerimize boca etmekte… Nasıl yaşamamız gerektiğini, neyi yüceltip neyi küçümseyeceğimizi, ne ile dalga geçmemiz gerektiğini, neleri ciddiye almamız gerektiğini, ne zaman mutlu, ne zaman mutsuz olacağımızı en ince ayrıntısına kadar bizlere öğretmek istemekte. Bu ısrarlı, istikrarlı çabadan da en çok çocuklar ve gençler nasibini almaktalar. Yol göstericilerini ve rol modellerini bu kaynaklardan seçmekteler… Haliyle de kişilikleri, karakterleri ve gelecekleri, dolayısı ile toplumun geleceği bu kaynaklar vasıtasıyla şekillenmekte…
Yine, içki örneği üzerinden devam edersek, denilebilir ki “Evet, romantik yemekler, eğlenceler, kutlamalar içki ile daha da güzel olur. İş toplantılarında da içki insanları rahatlatır. Yemeğin yanında içki iyi gider. Bunun gösterilmesinde, böyle düşünülmesinde ne sakınca var? ” Bunu düşünen ve söyleyen kişi, bir yetişkin ise ve kendi hayat anlayışına göre bu normalse, tabii ki bir sakınca yok. Kendi bileceği ve karar vereceği bir konu. İster içer, ister içmez. İçki içtikten sonra trafik canavarı olmadıkça, eline silah alıp etrafa ateş etmedikçe kimseyi ilgilendirmez. Ama çocuk yaştaki bir kızın, böyle düşünmesini bu kadar soğukkanlı karşılamak, ancak gelen tehlikenin farkında olmamakla açıklanabilir. İçkinin, çocuklar tarafından, normal, dahası iyi, gerekli, eğlenceli ya da romantik algılanması, onların bu tür maddelere karşı daha hoşgörülü olmalarına sebep olabilir. Yetişkin olana, kendi kararlarını vermeye yetkin olana kadar geçen zaman içinde, içkiye, sigaraya ve diğer sarhoşluk veren, uyuşturan maddelere karşı, onları güçsüz, savunmasız bırakabilir. Bu maddeler konusunda kafasında olumlu bir algı bulunan çocuk, kendisine kullanması yönünde teklif geldiğinde, çok fazla tereddüt etmeyip, “Ne sakıncası olabilir ki?!’ diyebilir. Sonuç olarak da tatsız olayların içine sürüklenebilir. Bu ihtimallerin gerçekleşme yüzdelerinin yüksek olduğunu, gençlerle konuştuğumuzda görebiliriz. Son zamanlarda, haberlerde, okul kapısı önünde uyuşturucu pazarlığı yapıldığının, ekmek arası uyuşturucu satıldığının ve okul tuvaletlerinde çocukların yaptıkları denemelerin görüntülerini de hep beraber üzülerek izledik.
Tabii ki, içki, sigara ve uyuşturucuya başlama yaşının aşağılara inmesinin, başka sebepleri de var. Anne-babaların ve eğitimcilerin bilinçli olmamaları ve/veya çocuklarla yeterince ilgilenememeleri, çocuklarımızın anlamlı amaç ve hedeflerden yoksun olmaları, boş vakitlerini spor ve sanatla doldurmalarını sağlayamıyor olmamız, kitap okumayı sevdiremiyor olmamız gibi. Bu sebepler, basın-yayının etkileri ile birleşince vardığımız nokta şaşırtıcı değil, ama maalesef üzücü ve kaygı verici.
Burada asıl can alıcı nokta, yine içki özelinde söylersek, televizyonun ve diğer yayın organlarının içki konusunda pozitif ayrımcılık yapıyor olması. Televizyon dizilerinin ve filmlerinin içkinin çirkin yüzünü gösterdiği çok ender. Konu özel olarak içkinin zararları değil ise, sevimli, eğlenceli, vakur yüzü gösterilmekte. Madalyonun öteki yüzü gösterilmemekte. Oysa çocuklarımızı hayata hazırlarken, bu maddelerin reklâmını yapmak yerine, çirkin yüzlerini göstermemiz daha akıllıca olmaz mı?. Çocuklara her konuda dürüst olmak boynumuzun borcu değil mi? Bu konuda da dürüst olmak ve her şeyi olduğu gibi anlatmak durumundayız. İçkinin, sigaranın ve diğer uyuşturan maddelerin kısa ve uzun vadedeki zararlarını bilmelerini sağlamalıyız. Normalde, basın-yayın organlarının da bu konuda dürüst ve bilinçli olmaları gerekir, olması beklenir. Gelin görün ki onlar, yayınlarının çoğunda, sarhoşluk veren maddeleri güzel ve normal, hatta derinden derine, gerekli, zorunlu gibi sunmakta… Bu zorunluluk nereden doğuyor? İçkinin, modern hayatın ayrılmaz bir parçası olmasından kaynaklanan bir zorunluluk olsa gerek.
Televizyon başta olmak üzere, tüm kanallardan üzerimize yağan imgeler, imalar, davranış şekilleri, öylesine izlediğimiz ve kısa sürede unutacağımız bir izlencenin, dikkat etmeden okuduğumuz bir yazının parçası değiller çoğu zaman. Televizyona öylesine baktığımız bir anda, hayatlarımızı yavaş yavaş dönüştürmekte olan bir süreçten sahneler izliyor olabiliriz… Ya da gazetelerin pazar eklerinin başlıklarını okuduğumuzda, ne yapmamız gerektiği ile ilgili kodlar kafamıza işleniyor olabilir. Tüm bunları sorgulamadan kabul etmeli miyiz? Televizyondan ve diğer yayın organlarından öğretilen hayat şeklinin, zihinlerimizde, özellikle çocuklarımızın zihinlerinde yer etmesine, şu anımızı ve geleceğimizi şekillendirmesine izin vermeli miyiz? Bu hayat tarzı, tasvip ettiğimiz, hayalini kurduğumuz, ideal hayat tarzı mıdır? Dehşete düşmüş şekilde, ‘Neler oluyor bu gençlere?’, ‘Zaman iyice kötüleşti…’, ‘Çocuk yetiştirmek zorlaştı.’ denilen şu günlerde, bu sorular üzerinde düşünmeye değer…
12 [?]

57 Yorum
Yazan:Mehmet Edebali Tarih: Şub 9, 2007 | Reply
Bahar Hanım,
Öncelikle televizyonun hayatımızdaki “olumsuz etkisini” gayet açık örneklerle anlatan bu yazınız için teşekkür ederim.
Malum dizilerde yapılan bilinçli-bilinçsiz sigara reklamlarının çekilmez boyuta geldiği bir zamanda RTÜK’ün gayet yerinde bir müdahaleyle sigara gösterimini televizyonda yasaklaması olumlu sonuç verdi.
Diyorum ki aynı şekilde her türlü özendirici içki-uyuşturucu tüketimine de böyle bir kısıtlama getirilmesinin çok olumlu sonuçlar vereceğine inanıyorum.
Bununla birlikte daha fazla önem atfettiğim konu da tabi ki aile içi eğitim.
Ailenin çocuğa kaliteli bir “televizyon izlememe” kültürü vermesi gerekiyor.
Akşamdan akşama diziden diziye koşan ailelerin çocuklarının televizyon izlemeyi abarttıklarından şikayet etmeleri anlamsız kalıyor.
Ebeveynin çocuğu televizyondan uzaklaştırabilmesi için öncelikle kendini uzaklaştırması gerekiyor.
Çocuk televizyondan sadece alınması gerekenlerin alınması gerektiğini küçük yaşlardan itibaren görmeli, öğrenmeli.
Eğer televizyonu bir “hayat tarzı” olarak görürse, işte o zaman “iş yemeklerinde ve romantik gecelerde içki içmede bir mahsur olmadığını düşünmek” normalleşiyor.
Muhabbetle…
Yazan:Mehmet Tarih: Şub 9, 2007 | Reply
Bahar Hanim’in “pozitif ayrim” basligi yerinde olmus. Gerçektende Türkiye’de oryantal bir alkol tüketme kültürü var ki bu yokmus gibi yapamazsiniz. Ancak alkollü içkilerin “yararlari” kadar zararlarinin da gösterilip gençlere seçme imkâni verilmeli.
1981 senesinde Halit Çapın Bay Alkolü Takdimimdir (http://www.sinematurk.com/film.php?7469) adli bir film çevirmisti. Gerçekte alkol yüzünden yuvasu yikilan ve timarhaneye düzen Çapın bu filmde kendi hayatini anlatmisti.
Tozlu arsivlerden çikarip yeniden yayinlanmasinda fayda var belki de…
Dostlukla
Yazan:blue Tarih: Şub 9, 2007 | Reply
Dünyada en çok içki tüketen müslüman ülkeyiz. Biz rakıyı, içki muhabbetini severiz. İçkinin sohbet ortamını koyulaştırması ve insanları komplekslerinin utangaçlığından sıyırıp birbirine yakınlaştırdığı doğru. Kederlendiğinde teselli verici, mutluluğunda mutluluğu simgeleştirdiği ve paylaşımına yol açtığı da. Çalıştığım bir yabancı amirim bana ‘başarıyı ne ile olursa ol kutla, içmiyorsan da kolayla, suyla kutla ama kutla, kendini ödüllendir’ diye öğütlemişti. Yapılması gereken alternatif üretmektir. Farklı kutlama metodları üretmektir (koladan bahsetmiyorum:)) İçkiyle muhabbetin, tesellinin, kutlamanın yolunu ayırmaktır. İçkisiz de eğlenilebilindiğini, sıkı dostluk ve muhabbet ortamının oluşabildiğini, dertlerin başka şekillerle de sönümlendirilebileceğini göstermektir.
İnsanların davranışlarını ‘yapma, etme’ diye düzeltemezsiniz. İçkinin propogandasının yapıldığı bir vakıadır. Ama içen dizide gördüğü ve algısı, şartlanması sebebiyle içmiyor. Dizilerdeki içki sahneleri olmasa bu denli içilir miydi, inanın hiç farketmezdi. Diziler, medya, büyük bir kokuşmuşluğun içinde çok küçük bir ayrıntı. Herşey ailede başlıyor ve bitiyor, herşey örnekte başlıyor ve bitiyor. Örnek bulamayan dizi karakterlerini örnek alacaktır, bu kadar basit.
Yazan:fatih demir Tarih: Şub 9, 2007 | Reply
“Bu gece butun meyanelerini dolastim istanbul”, “doldur be meyhaneci”, “at kadehi elinden”, “bu gece barda gonlum hovarda” sarkilarinin da en az televizyon ve sinema gibi yerlerde gosterilen reklamlar kadar etkisi olduguna inaniyorum…
Sirf o da degil. Babanin arkadaslari ile kurdugu cilingir sofrasinda bir kotuluk gormeyen cocugun buyugunce yapmayi dusundugu ilk sey ayni cilingir masasina kendi arkadaslari ile birlikte oturmak oluyor…
Haniminin dini dusunceleri yuzunden kisinin cumhurbaskanligini, dans etmesini bilmeyen bir insanin basbakanligini, evinin onunde ayakkabi oldugu icin merkez bankasi baskanligi tartisan bir ulkede ickiye bence daha coooooooooook var….
Yazan:fatih demir Tarih: Şub 9, 2007 | Reply
Bir de aklima Uskudar eylemi geldi :)
Yazan:Yaman Avcı Tarih: Şub 9, 2007 | Reply
Bahar Hanım’a çocuklarımız, gençlerimiz ve daha geniş anlamda geleceğimiz için böylesine önemli bir konuyu gündeme getirmiş ve nezih bir Türkçe ile bilgimize sunmuş olmasından dolayı çok teşekkürler. Mehmet Bey’in çok yerinde bir yorumla:
“Malum dizilerde yapılan bilinçli-bilinçsiz sigara reklamlarının çekilmez boyuta geldiği bir zamanda RTÜK’ün gayet yerinde bir müdahaleyle sigara gösterimini televizyonda yasaklaması olumlu sonuç verdi.
Diyorum ki aynı şekilde her türlü özendirici içki-uyuşturucu tüketimine de böyle bir kısıtlama getirilmesinin çok olumlu sonuçlar vereceğine inanıyorum.”
biçimindeki dileklerine de katılmamak mümkün değil. Ancak böyle bir tedbirin uygulanmasının önünde ciddi “engeller” olduğunu düşünüyorum. En büyük engel ise Türkiye’nin “laiklik” anlayışı bence. Bir ‘babayiğit’ çıkıp, sigara örneğinde olduğu gibi, televizyon programlarında, dizi ve filmlerde, toplu yaşam mekanlarında, çocukları/gençleri özendirecek biçimde içki içilmemesi gerektiğini teklif etsin bakalım ne tür itirazlarla karşı karşıya kalacak? Sigara yasağının kabullenilmesinde, sağlık probleminin ön plana çıkarılması tuttu. Dini açıdan bir hüküm ileri sürülmesi hiç gerekmedi. Zaten içki örneğinde olduğu gibi sigara konusunda zaten “güçlü” bir dini hüküm de yok. Oysa alkollü içkilerde durum biraz farklı. Dinen de yasak olan bu zararlıların yasaklanmasına yönelik her teklifin dinsel yasak ile özdeşleştirilerek tepki görmesi kuvvetle muhtemel. Onun için hiç bir iradenin sigara konusunda olduğu gibi içki konusunda kabul göreceğini sanmıyorum. Buradan da bir laiklik tartışmasının çıkmayacağını hiç kimse garanti edemez.
Bu nedenle TV lerde gözümüzün içine sokulurcasına, “milli” içkimiz rakı başta olmak üzere her türlü alkollü içki kullanımının meşrulaştırılmasına daha uzun süre (belkide ilelebet) şahit olacağımız kaderimiz gibi gözüküyor.
Selam ve sevgiler
Yaman Avcı
Yazan:Keskin Tarih: Şub 9, 2007 | Reply
Televizyonun toplumumuzu çok kötü, hatta yıkıcı şekilde etkilediğini düşünüyorum. Ama “içkiye özendiriyor” diye değil. Televizyon insanımızı aptallaştırıyor.
Ben de içki içmekten yana değilim. Fakat yazının genelinde anlatıldığı gibi televizyondan böyle içki özendirici yayınlar fışkırdığını da düşünmedim! İçkiye gelinceye kadar, çok daha önemli sorunlar var. Ve insanların ne içtiği (etrafına zarar vermediği sürece) diğer insanları ilgilendirmez. Bu tamamen zevk meselesi. Siz içmiyor olabilirsiniz, ama diğerlerini buna zorlayamazsınız.
Sigaranın durumu ise bildiğiniz gibi daha farklı.
Yazan:H.Basri Tarih: Şub 9, 2007 | Reply
“Pozitif Ayrımcılık” başlığını görünce, son günlerin populer “Kadına Pozitif Ayrımcılık” tartışması aklıma gelmişti doğrusu. Ancak bu başlık gerçekten çok yerinde ve anlamlı olmuş. “Alkole Pozitif Ayrımcılık” kavramı dikkatlerin üzerine çekilmesi gerekenler arasında yerini almalı… ( Bu arada yeni bir kavram doğdu sanırım :) ) Bahar hanıma teşekkür ediyorum böyle bir yazıyı kaleme aldığı için..
Yaman beyin yorumuna da dikkat çekmek sitiyorum : “Bir ‘babayiğit’ çıkıp, sigara örneğinde olduğu gibi, televizyon programlarında, dizi ve filmlerde, toplu yaşam mekanlarında, çocukları/gençleri özendirecek biçimde içki içilmemesi gerektiğini teklif etsin bakalım ne tür itirazlarla karşı karşıya kalacak?”[YA]
Malesef Türkiye’de öyle bir kesim var ki, sağ gösterip sol vuruyorlar. Sigaranın zararlarını en ön plana çıkartıp adeta tek hedef göstererek, alkolün zararlarının ve/veya olası sonuçlarının üstünü örtmek gibi bir amaçları olan bir kesim bu. Neredeyse sigaraya acıyacağım..
Bir iki yıl önce yaşadığım somut bir örnek..
Eminönü-Yeşiköy hattında otobüs bekliyorum.. Durakta beklerken yanında oturduğum parlak tıraşlı,kibar, yaşlıca bir beyefendi.. “Evladım, sigara kullanıyor musun?” diyerek söze girdi ve sigaranın zararları yanı sıra da “kırmızı şarabın faydaları(!)”nı izah etmeye çalıştı. Verilen nasihatlerin özeti şuydu : “Sakın ola sigara içme, ama her gün yada en az hafta bir, bir miktar şarap iç!”
İşin diğer bir yanı, “Sigarayla Savaşanlar Vakfı” var, tamam “Yeşil Ay” da var ama, siz hiç “Alkolle yada Alkolizmle Savaşanlar Vakfı” duydunuz mu?
Yazan:simeranya Tarih: Şub 9, 2007 | Reply
Allah’ın haram kıldıklarını romantik bir dille güzelleştirmek adet oldu. Allah’ın hoş gördüğü ve göreceği hal ve hareketlerde “salaklık, enayilik, aptallık, geri kafalılık…” olarak veriliyor.
“Modern kafa” dünyayı ön plana çıkarıp ahireti yok sayarak, asıl pozitif ayrımcılığını yapıyor.
Yazan:Bekir L. Yildirim Tarih: Şub 9, 2007 | Reply
Allah iyiliginizi versin e mi Bahar Hanim? Beni kandirdiniz “pozitif ayrimcilik” diyere. Ben de icikiden kadin haklarina nasil gecis yapacak diye bekliyordum :)
Simdi buyuk-resimci yorumum:
Problem sadece iciki degilki. Medyamiz, egitim sistemimiz o kiz cocuguna “Bati’linin ahlaksizligi KOOL dur demek uzerine kurulmus. Oktay Eksi, Guneri Civaoglu, Kapatan Beyazturkgiller “medeni olmak icin kokteyl adabi” ve geceleri frak ile ipekmi kasmirmi corap giymek gerektigi konularinda haril haril genc kizlari, erkekleri , o kadar genc olmayanlarimizi aydinlatiyor. Bu yeni baslamadi. Maaleswef Cumhuriyetin kurulusundaki “muasirlasma” tasavvuru da bunu gerektiriyordu. Once kuturel taklit lazimdi. Henuz onu becermekle mesguluz. Sikca tyekrarlarim Onur Oymen’in bir Tv Programinda AB ile ilgili sozlerini: “ataturk Ankara Palas’ta Cumhuriyet balolari duzenler kadinlari teker teker dansa kaldirirdi; Simdi Tayiip Erdogan bir hanimi dansa kaldirabiluirmi? Simdi bunlar mi Turkiye’yi AB’ye swokacak”.
Iste Ataturk’un partisinin 60 kusur yil sonra geldigi “muasirlasma” noktasi.
Problem baslangictan “bizim dinimiz, kuturumuz kotu, onarinki iyi” on kabulu ile basliyor. Bu on kabul taa tanzimat donminden beri yapilageliyor. Onlarinki iyi, denirken de maalesef “onlara ait” yuzeysel,. ve en kotu ozellikler “olmasi gereken” olarak sunulageliyor. Geldigimiz noktada halkininin yuzde 99.8′i Musluman olan bu ulkede bir erkek ile bir kadinin zina ile cocuk yapmasi tesvik ediliyor fakat zina durumundan kurtulmak icin imam nikahi yapmasi kanunen suc!
Demek istedigim icki, uyusturucu, cinsellik veya hayata duyarsizlik degil bunlarin hepsin cevreleyen manevi bosluk, ve erozyonu yaratan dusunusu sorgulamaliyiz. Kanser butun vucutta metastas yapmis. Butuncul olarak sistemin ta kendisi sanik sandalyesine oturmali.
Yazan:Volkan Serin Tarih: Şub 9, 2007 | Reply
Televizyon bir hayat tarzını özendiriyor doğru. Ama bunu karanlık bir odada çocukların beynini yıkama amacı güden güç sahiplerinin oyunu olarak anlamamak lazım.
Televizyonda yayınlanan filimler daha çok amerikan yapımı. Haliyle de batılı yaşam tarzını yansıtıyor.
Televizyonda yayınlanan diziler de az çok Türkiye’deki yaşam tarzını yansıtıyor. Bir dizideki iş yemeğinde içkiler yudumlanmış olabilir. Ama gerçek hayatta da oluyor bu.
Tv’deki yayınlar tabiki gerçeği yansıtmak zorunda da değil, daha çok senaristin-yönetmenin zihin dünyasını yansıtıyor olabilir. Demekki ki medyamızda bu kişilerin içkiye bakış açısı bu şekilde, ve çocukların içki hakkında olumlu algılar geliştirmesinde bir problem görülmüyor. Sanırım mesele bu, medyadaki hakim zihniyet Bahar Hanımın kaygılarını taşımıyor.
Ancak televizyonun etkisi konusunda ben deaynı fikirdeyim. Ortalama bir çocuğun televizyon başında geçirdiği süre ailesiyle beraber geçirdiği süreden (beraber tv izlemeyi tv’nin hanesine yazıyorum) kat kat fazladır. Hal böyle olunca çocuğunu istediği gibi terbiye edebilmek isteyen ebeveynlerin tv’yi kontrol etmesi gerekiyor ki bu da hiç kolay değil.
Yazan:ikna Tarih: Şub 9, 2007 | Reply
İçkiyi masum gösterme çabaları ne kadar doğru ?
Az da olsa içilmesi faydalı gibi söylemler var. Var da “uçurumun kenarında” yürümenin anlamı ne ? Kimin hangi sınırda durabileceği belli mi ?
Nedense “entellektüelliğin gereği” gibi görülmesi, olağanlaştırıyor içkiyi. İnsanlara mahvolan hayatlar yerine zenginliğin ve rahat yaşmın bir getirisi gibi gösterilmesi, gençliğin buna itibar etmesi maalesef çok üzücü…
Atlas dergisi (hiç çekinmeden isim veriyorum) çok sevdiğim ve takip ettiğim bir dergi idi. İlk almaya başladığımdan itibaren en çok dikkatimi çeken o tam sayfa viski reklamları olmuş, beni fazlasıyla irrite etmişti. İlk çocuğum dünyaya geldikten sonra dergiyi bıraktım, evime sokmadım. Çocuklarımın bu reklam fotoğraflarına aşinalaşmasını, normal herhangi bir şeymiş gibi görmesini ,bir kanıksamaya neden olmasını istemedim.
Ancak “zararlı alışkanlıklar” reklamı her yerde var. Sigaranın nasıl da reklam yasağını deldiğini her filmde, her dizide gördük.
Maalesef film şirketlerinin en büyük sponsorları bu meretleri üreten firmalar. Maliyetlerin artmasıyla cazip tekliflere hayır diyemeyecek hale gelen basın yayın sektöründe ki işletmeler isteyerek yada zora ki bu tarafa kayıyor.
Mel Gibbson un “Kadın Ne İster” filmini hatırlarsanız, daha filmin ilk sahnesin Gibbson yatakta uyanıp doğruluyor ve hemen sigarasını yakıyor. Paketten çıkarışı ağzına götürüp yakışı zumlanıyor.
Daha pek çok örnek saymak mümkün elbet.
Bu reklam konusu çooook önemli, ya biz dikkatli olacağız yada kaybedeceğiz…
Saygılar…
Yazan:Muhammet İkbal Tarih: Şub 9, 2007 | Reply
elinize sağlık Bahar Hanım,
gerçekten çok önemli bir noktaya değinmişsiniz. geçenlerde bu konu kafama takılmıştı. sizin düşüncelerinize ek olarak bence ülkemizdeki bu “gafur, light erkek” tiplemeleri bile aynen alkol vs gibi insanın zihinlerine otutturuldugunu düşünüyorum
hani nasıl kişi alkolle kendi kimliğini değiştirmeye, kişiliğinden kopmaya başlıyorsa bu diziler sayesinde de içindeki bazı çıkmazlara çözüm bulacagına inanadıgını düşünüyorum.
ya da şöyle söyliyeyeim kişi alkolle bazı ortamlarda sesini duyuracagına, uyum saglayacıgına inandıgı gibi, dizilerdeki tiplemelerle kendini topluma kanıtlayacagını sanıyor.
tabi bu beni düşüncem
muhabbetle…
Yazan:Mehmet Edebali Tarih: Şub 9, 2007 | Reply
Yaman Bey ve H.Basri Bey,
İçkinin televizyondaki gösterimine ilişkin getirilebilecek bir yasak konusunda gelecek tepkilere ve saptırmalara başından sonuna kadara katılıyorum.
Doğru, bu sigaraya göre biraz daha zor bir uygulama olur.
Fakat uyuşturucu kulanımının gösteriminin yasaklanması konusunda sigara da olduğu gibi daha kolay bir başarı yakalanabileceğini düşünüyorum.
Basri Bey,
Sigara yasağının ön plana çıkarılarak içkinin unutturulması gerçekten çok ilginç geldi. Sigarayla Savaşanlar Derneğine de hiç böyle bakmamıştım.
Yazan:Talha Can Tarih: Şub 9, 2007 | Reply
Elinize sağlık Bahar Hanım,
Televizyon yayınlarının toplum ve özellikle de aile üzerindeki olumsuz etkileri tartışılmaz gerçeklerdir. Yazınızda bahsettiğiniz özendirme amaçlı yayınların masum olduğunu düşünmüyorum. Bu bir toplum mühendisliğidir. Her gün evimize gelen birinden nasıl etkilenmeyelim. ve üstelik bahsettiğiniz durumların gözle farkedilir bir sıklığı var.
Volkan beye katılıyorum. Bir şey eklemek isterim, bizim dizilerimizin büyük kısmı, ülkemizin büyük bir kısmını oluşturan insanların yaşam tarzlarını yansıttğını düşünmüyor hatta batının fen ve ilmi değerlerinden uzakta olan ve bize daha fazl uzak olan değerlerin ülkemizdeki elit tarafından benimsenmiş taraflarıyla ekranlara getirildiğini gözlemleyebiliyorum. Mesela, halkımızın %95′inden fazlası evine ayakkabılarını çıkararak girerken, film ve dzilerimizde geçim sıkıntısı çeken rollerin dahi evlerine ayakkabıyla girdiklerini görüyoruz. Ne zararı var denilebilir ama bu Bahar hanımın da belirttiği gibi sorumsuzluktan ve ya cehaletten ibarettir. Hayatımızın büyük bir alanında karşılaştığımız ve hayat tarzlarımıza büyük etkisi olan yayınları ahlaki, dini, milli ve vicdani değerlerimiz çerçevesinde sorgulamalı ve gelecek nesillerimizin zihni, fiziki ve hissi sağlıklarını korumak için denetimini ince dokumalıyız.
teşekkürler…
Yazan:Cengiz Cebi Tarih: Şub 9, 2007 | Reply
Televizyon kanallarında vb. içki özendirmesi mi var? Neden olmasın? Dünyanın birçok ‘uygar’ yerinde var bu. Bundan rahatsız mı oluyoruz? Peki TV programlarının da talep-arz mantığı ile hazırlandığını düşünemez miyiz? TV mi bizi böyle yapıyor, yoksa biz mi TV’yi böyle yapıyoruz?
TV programlarından çok şikayet ediliyor. Ama benim gördüğüm kadarıyla en çok izlenenler de en fazla şikayetçi olunanlar (Yanılıyor olabilirim tabi ve söz kesinlikle meclisimizden dışarı). Bu durum o programları dogru/meşru yapmıyor. Şu anki duruma yavaş yavaş alıştırıldı toplum. Yıkımın bir mühendisliği var ise bu da bir toplum mühendisliği ürünü. Oysa Bekir Bey’in de değindiği gibi belirli bir hayat tarzı TV’den önce bizzat devlet erkanı tarafından özendirildi ve hatta “muasırlık” olarak nitelendi. Kimse “ayyaşlık muasırlığın bir icabıdır” demedi ama bugün rahatsız olduğumuz nice kötü alışkanlıkların temelinde güngeçtikçe ilerlemiş/ilerletilmiş ahlaki boşluğun ve ahlaki sarhoşluğun bulunduğu rahatlıkla söylenebilir. Bu arada Batı’da durumun Türkiye’dekinden daha parlak olmadığını da görmek gerek.
Peki “ahlaki boşluk”un bir sebebi var mı? Var ise nedir? Ahlaki zaaf nasıl giderilebilir? Din ile ahlak arasında ne tür bir ilişki bulunur? Galiba bu tür sorunları da tartışmak gerek.
Yazan:Keskin Tarih: Şub 10, 2007 | Reply
Sevgili Müslüman Arkadaşlar,
İçki üzerine yaptığınız yorumlarla çoğu zaman haddinizi aşmaktasınız. İçkinin İslamda yasak olması, kimseyi zorlamak için size gerekçe vermez. Bu ülke bu yüzden LAİKTİR. “İslamın esaslarına göre” yönetilmez ve çok isteyenler olsa da yönetilmeyecektir.
Çünkü içkinin “sağlık açısından” zararını umursamıyorsunuz. Derdininiz toplumun üzerinde “dini” yasakları egemen kılmak. Böyle davrandığınız için elbete karşınıza laiklik çıkacaktır. Nasıl çıkmasın?
Şu yorumlara bir bakın. Burada islam ve din konularını *açan* kimdir? “Laikçiler” mi? Bu konuları siz açıyorsunuz, dini, kitabı, peygamberi araya siz sokuyorsunuz, sonra da “karşımıza laiklik tartışması çıkacak” diyorsunuz… Nasıl çıkmasın?? Dini güdülerle hareket ettiğiniz ve laiklik ilkesini hedef aldığınız açıkça ortada değil mi? İnsanlar salak mı ki, size bu ülkenin laik olduğunu hatırlatmasın?
“Bekir L. Yildirim”ın yazısına bakalım: “Kanser butun vucutta metastas yapmis. Butuncul olarak sistemin ta kendisi sanik sandalyesine oturmali” diye bitirmiş.
Acaba sanık sandalyesine sistemi oturtup, “nasıl bir sistemin” gelmesini düşlüyor?
Tekrar söylüyorum ki “haddinizi aşmamaya” dikkat ediniz. Dini inancınızı topluma dikte edemezsiniz, ve laik devlet yapısını değiştiremezsiniz. “Kültürümüz” diye diye bu ülkenin başına “Arap” kültürü getirilmesine de insanlar göz yummayacaktır. Bizim kültürümüz, laik, çağdaş ve demokratik devlettir.
…
“İçki” konusuna gelince. Dünyanın hiçbir ileri ülkesinde içki içmek yasaklanmamıştır. “Alkolik” olmanın kötü sonuçlar doğurabiliyor olması, alkolün kendisinin yasaklanmasını haklı kılmaz. İçki içmek çağdaşlık da değildir.
Saygılar.
Yazan:mustafa Tarih: Şub 10, 2007 | Reply
”bilinç altımıza” yapılan saldırılar..kısa vadede kendini göstermiyor ama uzun vadede toplum üzerinde büğyük etkiler bırakıyor..özellikle genç beyinler üzerinde..
geçenlerde bir köşe yazarı şunları yazdı..
”’aklı başındakilerden birinin, ‘Aslında sloganlarımızdan şarkılarımıza kadar (Bu gece barda gönlüm hovarda türü örnekleri sıralayarak) hep bir alkol tüketimi ve eğlenceyi bilinçaltımıza pompalama var.’ dediğinde ‘Bence yanlış düşünüyorsun, ben hiç kimsenin bu tür şarkıları dinleyip alkolik olduğunu düşünmüyorum.’ diye akıllara ziyan sonuçları bilim insanı edasıyla yumurtlayabiliyor. Ortamda bir tane aklı başında insan yok ki, ‘İyi de hemşehrim, bu tür şeyler anında sonuç vermez. Yani şarkıyı dinledik hadi içmeye denmez, bu bir bilinçaltı ekimidir ve sonuçları uzun vadeli olur’ diyemiyor. Dese bile onu algılayacak zeka ve birikim var mı o da bilinmiyor! ”’
kesinlikle doğru..
bir de sanırım ”dikte ettirmek” gibi bir kelime geçmiş yorumların birinde..
acaba ”kamusal alan” alan adı altında topluma dayatılan ”şey” den mi bahsetti orasını anlamadım..eğer bahsedilen ”dikte” bu ise -ki bu ülkede başka ”dikte” yok- kendisine katılıyorum..
üniversite kapılarında ”inandığı gibi giyinemediği” için bekletilenler de bu ”dikte” nin madurları olsa gerek..
sevgiler..
Yazan:Bahar Pınar Tarih: Şub 10, 2007 | Reply
Merhabalar,
Yazdığım yazıyı zenginleştiren, başlatmak istediğim tartışmayı derinleştiren, benden farklı ya da bana yakın fikirlerini belirten yorumlarınız için, çok teşekkür ederim.
Yorumlarınızla ilgili fikirlerimi de sizlerle paylaşmak isterim:
Bekir Bey’in ifadesini kullanarak söylersem, ben, büyük resmin küçük bir parçasını yakın plana almak ve bu parçayı (yani başta televizyon olmak üzere, tüm basın yayının bu konuda yaptıklarını, sorumluluğunu,sorumsuzluğunu) o yakınlıktan resmetmek istemiştim. Kimi zaman büyük resmi anlamak için parçalara bölmek ve çözümlemek gerektiğine inanıyorum.
Bekir Bey,
Sözlerinizde haklısınız. Sorun sadece içki, sigara, uyuşturucu değil. Bunlar asıl düşünce şeklinin tezahürleri, sonuçları. Ben de zaten yazımın sonunda buna değinmeye çalışmıştım: ’Televizyondan ve diğer yayın organlarından öğretilen hayat şekli ideal hayat tarzı mıdır?’ diye sorarak.. Dediğiniz gibi ‘Medyamiz, egitim sistemimiz o kiz cocuguna “Bati’linin ahlaksizligi KOOL dur demek uzerine kurulmus./…/ baslangictan “bizim dinimiz, kuturumuz kotu, onarinki iyi” on kabulu’ nü yerleştirmeye çalışıyorlar harıl harıl. Zaten kendi devletimiz bizden olmayan her şeye hayran olmamız için uğraşmış yıllarca, başarılı da olmuş. Dikkatleri bu anlamsız şartlanmışlıklara çekmek lazım bir şekilde ki büyük resmin görülmesi sağlanabilsin.
Sn.Edebali , Sn Blue ve Sn Serin,
Sizlerin ‘aile içi’ eğitimin önemine vurgu yapan sözlerinize tabii ki katılıyorum. Doğru, aile içi eğitim öncelikli eğitimdir. Yetkili insanlar ‘ilk 3 yaş çok önemlidir ‘ den başlayıp, ailede verilen eğitimin her şeyden önemli olduğunu vurgularlar her zaman. Yalnız basın yayın da ailenin elini güçlendirmelidir, zayıflatmamalıdır. Aile içinde verilmesini düşündüğümüz eğitimi desteklemeyen, ailelerin söylediklerinin tersini söyleyen bir televizyon, ailelerin inandırıcılığını, ikna gücünü düşürür. Basın-yayın karşısında ailenin güçsüz düşmesi muhtemeldir. Tabii ki sürekli televizyonu açık olan evlerde! Ailelerin bilinçli, uyanık olması gerekiyor. Sn. Edebali’nin dediği gibi, ‘kaliteli bir “televizyon izlememe” kültürü vermesi gerekiyor. /…/ Çocuk televizyondan sadece alınması gerekenlerin alınması gerektiğini küçük yaşlardan itibaren görmeli, öğrenmeli.’ Ve Sn Keskin’in dediği gibi de ‘çocuğunu istediği gibi terbiye edebilmek isteyen ebeveynlerin tv’yi kontrol etmesi gerekiyor’ Zor ya da kolay bununla mücadele etmeyi kendine görev edinmeli bence.
Sn Blue,
ailenin örnek olmasına değinmiş ki gerçekten çok önemli bir konu. Aynı şekilde
Sayın Fatih Demir de
çilingir sofrasına oturan babanın hiç düşünmeksizin örnek alınacağını söylemiş ki, bu aynı kapsamda düşünülebilecek çok doğru bir tespit. Baba ve aile içki yüzünden perişanlık yaşamamışsa, çocuğun kafasında soru işareti olmayacaktır.
Örnek olmak konusunda sizlerle hemfikirim ama Sn Blue’nun şu sözlerinin her zaman geçerli olduğunu da düşünmüyorum:’Herşey ailede başlıyor ve bitiyor, herşey örnekte başlıyor ve bitiyor. Örnek bulamayan dizi karakterlerini örnek alacaktır, bu kadar basit. ‘ Bu kadar basit değil bence, örnek olmanın yeterli olmama ihtimali ne yazık ki var. Mesela, diyelim ki aile iyi niyetli şekilde doğru örnek olmaya uğraşsın ama yine televizyon sürekli açık olsun. Bu koşullar altında örnek alınan model, ailenin tüm çabasına rağmen, televizyondan tercih edilebilir. Sn Blue ‘İnsanların davranışlarını ‘yapma, etme’ diye düzeltemezsiniz.’ Demiş. Çok çok haklı. Ama sürekli ‘yap, et, iyidir, hoştur.’ diye vaaz edilen bir ortamda da kimi zaman örnek olmak yeterli olmayabilir. Çünkü bu modeller daha cafcaflı, ilgi çekici ve albenili olacaktır. Ayrıca çocuklar büyüdükçe anne-babalarının dışında da örnekler arayabilirler. Bu yüzden Sn Blue’nun deyişi ile ‘Diziler, medya, büyük bir kokuşmuşluğun içinde çok küçük bir ayrıntı.’ değil bana kalırsa. Aksine medyanın bu büyük kokuşmuşluk denizini, büyük bir heves ve çaba ile besleyen güçlü bir nehir olduğuna inanıyorum. Onun bilinçli ya da bilinçsizce yaptığı reklam ile durum daha da kötüye gitmekte. Sn. İkna ile bu konuda aynı fikirdeyim: ‘ya biz dikkatli olacağız ya da kaybedeceğiz…’ (Bu arada Sn İkna, verdiğiniz reklam örnekleri de gerçekten etkileyici. . Teşekkürler.)
Yalnız Sn Blue,
Şu sözlerinize hak vermemek mümkün değil: ‘Yapılması gereken alternatif üretmektir. Farklı kutlama metodları üretmektir (koladan bahsetmiyorum:)) İçkiyle muhabbetin, tesellinin, kutlamanın yolunu ayırmaktır. İçkisiz de eğlenilebilindiğini, sıkı dostluk ve muhabbet ortamının oluşabildiğini, dertlerin başka şekillerle de sönümlendirilebileceğini göstermektir.’ Kesinlikle çok haklısınız. Bu da yaşayarak, tersinin de olabildiğini gerçekçi, inandırıcı, samimi ve içten şekilde göstererek örnek olmaktan geçmekte. Hatta bu yeni alternatifin hiç yanılsama içermediğini, %100 gerçek olduğunu da vurgulamak gerek.
Sn. Talha Can,
Basın-yayına karşı takınılması gereken tavrı şu sözleri ile çok güzel özetlemişsiniz: ‘Hayatımızın büyük bir alanında karşılaştığımız ve hayat tarzlarımıza büyük etkisi olan yayınları ahlaki, dini, milli ve vicdani değerlerimiz çerçevesinde sorgulamalı ve gelecek nesillerimizin zihni, fiziki ve hissi sağlıklarını korumak için denetimini ince dokumalıyız.‘ Çok doğru ve geniş açıdan bakan bir anlatım olmuş. Teşekkürler.
Sn Muhammet İkbal,
Siz de yorumunuzda aynı şekilde geniş açıdan bakmış ve ‘bu “gafur, light erkek” tiplemeleri bile aynen alkol vs gibi insanın zihinlerine otutturuldugunu düşünüyorum’ demişsiniz.
Sayın Simeranya’da
aynı açıdan yaklaşmış. Haklısınız. Bu konuyu da ayrıca işlemeliyiz. Ben de aynı endişeleri taşıyorum. Son paragrafta buna vurgu yapmaya çalışmıştım.
Sn Keskin,
İçkiye özendirmek, televizyonun yıkıcı etkilerinden sadece biri bana kalırsa. ‘İçkiye özendiren yayınlar fışkırmıyor’ diyorsunuz ama hiç bu bakış açısı ile baktınız mı merak ettim. Tüm hoş sohbet ortamlar, romantik ortamlar, zengin, havalı mekanlar içki ile iç içedir. Daha önemli ya da daha önemsiz sorunlar elbette var. Yazının ‘Tabii ki, içki, sigara ve uyuşturucuya başlama yaşının aşağılara inmesinin, başka sebepleri de var. Anne-babaların ve eğitimcilerin bilinçli olmamaları ve/veya…’ diye başlayan paragrafında bunlara değinmiştim aslında. Ve daha önemli sorunlar basın-yayının etkileri ile birleşince durum daha da kötüleşiyor diyerek, konunun basın-yayın ile ilgili kısmına vurgu yapmıştım. Yani sizden farklı düşünmüyorum bu konuda.
Sn Keskin
‘… insanların ne içtiği (etrafına zarar vermediği sürece) diğer insanları ilgilendirmez. Bu tamamen zevk meselesi. Siz içmiyor olabilirsiniz, ama diğerlerini buna zorlayamazsınız.’ demişsiniz. Yazıda bir zorlama mı hissettiniz merak ettim. Ben yetişkinlerin içki içmeleri ya da içmemeleri ile ilgili değilim. Onların ne yaptıkları kendilerini ilgilendirir. Böyle anlaşılmamak için de zaten “Bunu düşünen ve söyleyen kişi, bir yetişkin ise ve kendi hayat anlayışına göre bu normalse, tabii ki bir sakınca yok. Kendi bileceği ve karar vereceği bir konu. İster içer, ister içmez. İçki içtikten sonra trafik canavarı olmadıkça, eline silah alıp etrafa ateş etmedikçe kimseyi ilgilendirmez.’ Diye yazmıştım. Konu çocuklar ve gençler. Yetişkinler değil, zorlama ve karışma ise söz konusu değil.
Sayın Mehmet Bey’in
çok güzel ifade ettiği gibi ‘Gerçekten de Türkiye’de oryantal bir alkol tüketme kültürü var ki bu yokmus gibi yapamazsiniz. Ancak alkollü içkilerin “yararlari” kadar zararlarinin da gösterilip gençlere seçme imkâni verilmeli.’ Yani öncelikle onlara her şeyi olduğu gibi göstermek gerekiyor.
Sn Keskin,
Sonraki yorumunuzda hiçbir ülkede içki yasaklanmamıştır demişsiniz. Yasaklamaktan bahsetmiyorum. Yasaklansın da demedim ayrıca. Gençlerin içkiye yönlendirilmelerinden ve bunun sakıncalarından bahsediyorum. İçki ile ilgili olarak sağlığı olumsuz etkiler, dolayısı ile de yaşamın kalitesini düşürür demek, alkolizmin kötü sonuçlarından bahsetmek gerekli mi ? Bu herkesin malumu. İçki zaten dinen de bu yüzden yasaklanmıştır büyük ihtimalle ama konu bu değil. Konunun, Arap kültürünü dayatmak, dini inancı dikte ettirmekle de hiç ama hiç alakası yok. Konu, kötü etkileri olan maddelerin, etkileri umursanmaksızın çeşitli düşünce ve güdülerle, bilinçli ya da bilinçsiz olarak özendirilmesidir. İçkinin özendirildiği ülkelerin çoğunda da, en büyük sorunlardan biri, gençlerin çok fazla alkol tüketmeleri, bu yüzden sağlıklarının ve hayat kalitelerinin bozulması ve toplum hayatından kopuk yaşıyor olmalarıdır. O ülkeler bununla baş etmekle meşguller. Tekrar söylemek istiyorum: Kimseyi içki içmemeye zorlamak gibi bir niyetim yok. Ben sadece gençlerin kötü maddelere yönlendirilmemeleri gerektiğini, onlara doğruları söyleme zorunluluğumuzu hatırlatmak istiyorum. Ben bunu söylerken, herhangi biri, laiklik ilkesini öne sürerek, içki ile uğraşma derse, düştüğü durum gerçekten acıklı oluyor.
Sn Yaman Avcı ve Sn H.Basri yorumlarında bu ihtimalden bahsetmişler ve ne yazık ki haklılar. Hatta haklı çıktılar bile.
Cengiz Bey,
‘Peki TV programlarının da talep-arz mantığı ile hazırlandığını düşünemez miyiz? TV mi bizi böyle yapıyor, yoksa biz mi TV’yi böyle yapıyoruz?’ demişsiniz.
Benim bu konudaki yaklaşımım şu şekilde: ‘Basın-yayın ile aile (toplum) arasında, etkileşimli bir iyileşme ya da kötüye gitme söz konusu olabilir. Basın-yayın aileyi (toplumu) bilinçlendirebilir, aile (toplum) de onu denetleyerek sağduyulu davranmaya, doğru yönlendirmeler yapmaya itebilir. Ya da tam tersi, her ikisi de birbirini daha fazla sorumsuzluğa ve kötü sonuçlara sebep olacak davranışlara itebilir.’ Ama ilk sunuş, ilk hareket çoğunlukla basın-yayından geliyor. İnsanların dikkatleri ve ilgileri seviyesi düşük programlara çekiliyor, sonra da talep var denilerek devam ediliyor, hatta seviye giderek aşağılara iniyor. Bir döngüye giriyor ve çıkamıyoruz. Elbette insanlar ilgi göstermemeli, sorgulamalı ve doğru değilse yayınlanmaması için uğraşmalı ama burada ‘hırsızın hiç mi suçu yok!’ demek istiyorum. Biraz daha sağduyulu, biraz da düşünceli, çocukların ve gençlerin de bu programları izlediğini düşünerek davranmalarını beklemek çok mu olmayacak bir beklenti?
Ve Cengiz Bey, şu sözlerinize katılıyorum: ‘Şu anki duruma yavaş yavaş alıştırıldı toplum. Yıkımın bir mühendisliği var ise bu da bir toplum mühendisliği ürünü.’
Ayrıca şu sorularınız da çok yerinde sorular: ‘Peki “ahlaki boşluk”un bir sebebi var mı? Var ise nedir? Ahlaki zaaf nasıl giderilebilir? Din ile ahlak arasında ne tür bir ilişki bulunur? Galiba bu tür sorunları da tartışmak gerek. ‘ Bunları da tartışalım gerçekten. Ama daha da fazla uzatmamak için burada o konulara girmiyorum.
Teşekkürlerinize, yorumlarınıza yenide teşekkür ederim. Katkılarınızla konu daha da derinleşti. Sağ olun.
Saygılarımla,
Yazan:Bahar Pınar Tarih: Şub 10, 2007 | Reply
Merhabalar,
Mehmet Bey’in hatırlattığı ‘Bay Alkolü Takdimimdir’ (http://www.sinematurk.com/film.php?7469) adli bir film tozlu raflardan çıkartılırken, Jack London’ın ‘İntihar’ ( http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?AID=2377&id=16632 ) isimli kitabın da okutulması sağlanmalı. Ben kitabı okudum, gerçekten samimi şekilde yazılmıştı, etkileyici ve çarpıcıydı. Gerçekten yaşandığını bilmek de insanı daha çok etkiliyor. Ve gerçekten içkinin çirkin yüzü ile karşılaşıyor insan. Tavsiye ederim. Kitabın tanıtımında şöyle yazılmış:
“Jack London’un yapıtları arasında edebi değeri en yüksek olan İntihar, içki tutkusu üzerine yazılmış son derece yalın, gerçekçi, gerilim dolu belgesel bir romandır.
İntihar, öylesine geniş bir yankı yaptı ki, 1919 yılında Amerika’da içki yasağının uygulanmasına yol açan etkenlerden biri olmuştur. Din adamları bu romanı, içki içenleri kınamak için bir dayanak yaptılar. Okuldan bu yana eline kitap almamış yüzbinlerce insan İntihar’ı kapıştı.”
Jack London, kendi yaşam öyküsü olan bu roman üzerine Irving Stone’a şu satırları yazmıştır: İntihar’da gerçeği tüm çıplaklığıyla yazamadım. Yazamadım, çünkü bu kadarına cesaretim yoktu.’
Saygılarımla,
Bahar Pınar
Yazan:Ayşenur Bulut Tarih: Şub 10, 2007 | Reply
Bahar Pınar, keyifle okunan yazınız için tşk ederim. Şu Tv’nin bize ettiğini sanmam başka bir aygıt(!) etsin. Aslında aygıt olarak bakarak onun etkilerini küçümsemem de yanlış,zira görüyoruz ki çok etkili. Hemen hemen her evin salon bölümünde tüm koltukların adeta kıble gibi televizyona döndürülmesi durumun vehametini gözler önüne seriyor. Hem bu kadar şikayet edip hem de ondan vazgeçememek de gerçeten çok ilginç.
Bİr apartmanın yıkılışını seyrettim, yapmak zor ama yıkmak ne kadar da kolay dedim. Tahribat gerçekten de çok daha kolay ve kısa zamanda oluyor,velev ki biz tahribatın farkında olalım.
Yazan:Mert Karbay Tarih: Şub 10, 2007 | Reply
Darren Aronofsky’in ‘Requiem For a Dream’ (Bir Rüyaya Ağıt) filmi Türkiye’de gösterime giremedi. Amerika’da filmin vahşet ve cinsellik içeren bölümleri kesmesi istendi, yönetmen tavrını net koydu. ‘Ben çektiğim filmi kesmem’ (Kanada hariç hiçbir ülke için sansürlenmemiş film. Kaynak hatırlamıyorum, çok merak eden olursa bulurum ama)
Sayın Pınar. Akıcı, akılcı yazınızı büyük bir beğeniyle okudum. Yalnız bir önemli detayı vurgulamayı atladığınızı düşünüyorum. ‘Seçici algı (ya da algıda seçicilik)’. Ben yazınıza ve yapılan yorumlar hakkındaki fikir ayrılıklarımı dile getirip işin estetik boyutuna girmeyi planlıyorum.
Yorum yapan arkadaşların konuyu sizin incelediğiniz eksenden alıp bir ‘laikçi-dinci’ eksenine oturtmasının temel nedeni de ‘seçici algı’yı yeterince vurgulamadığınızdan kaynaklanıyor olabilir.
Eğer işi dini açıdan ele alacak olursak, kesinlikle içinden çıkamayız. Kur’an’daki sırasıyla birbirini geçersiz kılan üç ayet hakkına herhangi birimizin fetva verecek kadar bilgi sahibi olduğunu sanmıyorum. Ve olayı dini eksene çekmek olayları açmaza sokmakla aynı durumdadır. Din konu hakkında kesin hükümler içeriyor olsa dahi bu yine tartışmamızı bağlamaz. Mevzubahis çocukların iyi ile kötüyü ayırt etme yeteneğini geliştiremedikleri yaşta, beyinlerine sezdirilmeden birtakım koşullanmaların sokulması ile eğer; ben de rahatlıkla söyleyebilirim ki dokuz yaşında bir çocuğa Müslümanlığı anlatmak aynı şey değil midir? Bu; O bireyin İslam’ın gerçekten ‘hak yol’ olduğu veya olmadığı yönündeki hükmünü etkilemez mi? Bu çocuk belirli bir yaşa kadar tek taraflı bir İslam öğrenerek yetiştiyse, onun seçimi ne kadar sağlıklı olabilir?
Eğer ‘benim teröristim iyidir’ yaklaşımını benimsersek (ki millet olarak Çeçenistan-Rusya mücadelesinde işin tarihsel, sosyal ve reel politik kısımlarını bilmeden kayıtsız şartsız Çeçenleri desteklememiz, özellikle muhafazakar addedilen basının Çeçenler lehine çok köşeli bir taraf belirlemesi, Çeçen militanların bir okulu basması ve altı çocuğun bizatihi ölümüne sebep olması olayına kadar devam etmiş, bu olaydan sonra konu birden hasıraltı edilmiştir. 15-25 yaşındaki gençlerin birtakım partilerin güdümünde diğer olayla paralel olarak İsrail-Filistin savaşında benzer bilgisizlikle ölümüne taraf tutmaları hakeza öyledir. Tabi ki ‘insan yaşamı’ hayattaki en kutsal şeydir. Ben insani boyutundan ziyade siyasi boyutunu konuşuyorum.) işi cepheleştirmeden bir adım öteye götüremeyiz. Önce iğneyi kendimize batırmalıyız.
Ana yazı ve birçok yorum ise, alkol hep yararlı mı, zararları yok mu gibi bir düşüncede birleşiyor. Evet, haklısınız. Sadece alkol değil, her türlü makul oluşum da bir silaha dönüşebiliyor, bu toplumun yorum özürlü fertlerinde. Sözgelimi televizyon dizileri, aylardır kurtlar vadisi’nin ülke ahlakına negatif etkilerinden dem vuruluyor, artan şiddet en başta bu diziye bağlanıyor.
Her insanın içinde olan şiddet, cinsel sapıklık dürtüleri -hatta genelleyelim- uç kavramlar, eğitimsizlikten, düşünme özürlülüğünden değil de, bir dizi tandanslı ortaya çıkmış gibi, ya da sigara içen bir figürden özenip sigaraya başlamalardaki artış gibi şeylere bağlanması ne kadar akılcıdır emin değilim. Emin olduğum şey, konunun özüne inmektense, bir suçlu aramak ve onu darağacına çıkarmak (ki sevgili ülkem bunu pek sever) yapılacak en kaypakça, en basit davranış. Biz aydın tabir edilebilecek insanlar için ise tam bir fiyasko. (aydın=okuyan,araştıran)
Bir tarafta statükocu zihniyet, diğer tarafta kurtlar vadisi izleyip ellerine çakı alan, televizyon dizisinden gördüğü üzere sigara içmeyi ‘yapılması gerekenler listesi’ne ekleyen zihniyet, diğer tarafta muhafazakar zihniyet olarak kamplaşmak, ya da bunu böyle göstermek, olayları iyice düğümlemekten öte bir fayda sağlamaz.
(…)‘’ Televizyondan ve diğer yayın organlarından öğretilen hayat şeklinin, zihinlerimizde, özellikle çocuklarımızın zihinlerinde yer etmesine, şu anımızı ve geleceğimizi şekillendirmesine izin vermeli miyiz? Bu hayat tarzı, tasvip ettiğimiz, hayalini kurduğumuz, ideal hayat tarzı mıdır?’’(…) diyor yazı.haklısınız
Ama biz erdemlerimizi toplumdan izole edilmiş bir ortamda oluşturmuyoruz. Yine etkileşimlerle, fikir alış-verişleriyle, taklitlerle ve bu yekünün yorumlanmasıyla oluşturuyoruz.
Televizyon ise genelin isteğine göre çalışıyor. Beğenilmeyen diziler kaldırılıyor, beğenilenler devam ediyor.
Güzel ülkemin güzel insanlarına mikrofon uzattığınızda, ‘bolca belgesel yayınlansın’ diyor, ama Sibel Can’ın tangası, Hülya Avşar’ın yeni sevgilisini izliyor. Yaşamadığı, belki tahayyül bile edemeyeceği dramları tv dizilerinde yaşıyor, onlarla ağlıyor, Atlas bebek ile gülüyor.
İzlemek istemeyen, memnun olmayan bizler, internet ortamının yeterliliği çerçevesinde kendimizi ifade edebileceğimiz elit ortamlar arıyoruz.
Yani televizyon hemen hemen, hali hazırda olmayan ideallerimizi alıyor, hafif şekillendirip yine önümüze servis yapıyor.
Sn. H. Basri ‘“Evladım, sigara kullanıyor musun?” diyerek söze girdi ve sigaranın zararları yanı sıra da “kırmızı şarabın faydaları(!)”nı izah etmeye çalıştı. Verilen nasihatlerin özeti şuydu : “Sakın ola sigara içme, ama her gün yada en az hafta bir, bir miktar şarap iç!”’’ demişsiniz. Neyi ima etmeye çalıştığınızı gayet iyi anladığımı düşünüyorum ama anlamamazlığa geliyorum. Bilimsel gerçekler bu tip spekülatif yorumlara gelemeyecek kadar açıktırlar. Şarap kararında içildiğinde vücuda faydalıdır. Yazınızdaki alaycı üsluba bir anlam biçememekle birlikte size şu adresi tavsiye ediyorum, bunları başka yerlerde söylemeyiniz, biz bizeyken pürüzleri çözelim maiyetinde; http://en.wikipedia.org/wiki/Wine#Medical_implications
Sn. Bekir Yıldırım; ‘’ “Bati’linin ahlaksizligi KOOL dur demek uzerine kurulmus. Oktay Eksi, Guneri Civaoglu, Kapatan Beyazturkgiller “medeni olmak icin kokteyl adabi” ve geceleri frak ile ipekmi kasmirmi corap giymek gerektigi konularinda haril haril genc kizlari, erkekleri , o kadar genc olmayanlarimizi aydinlatiyor’ (…)
Gibi bir yorumda bulunmuşsunuz. Önce kendi ahlaki değerlerinize evrensel bir kapsam biçmek, ardından Batı’yı kendi ahlaki değerlerinizle yargılayıp onu mahkum etmek, ileri gidip ahlaksız diye suçlamak, ve bu ahlaksızlığı Türkiye’ye monte etmeye çalıştığını söylediğiniz yazarların erdemlerini alaya almak gibi 2 ön kabul 1 şahsımca etik dışı yargınızın ardından olayları Atatürk’ün partisi dediğiniz bir oluşum ekseninde genelliyorsunuz. Ardından savunmaya geçiyorsunuz, küsuratlı sayılar vererek genellemeler vs.
Yazınızda ele avuca gelen herhangi bir şey olmadığı gibi bir çok verdiğiniz sayı dahil bir çok şey yanlış. Ön kabullerle genelleme yapmak analitik düşünceye ters ve suçları Atatürk’ün partisi olarak andığınız oluşuma yüklemek ise art niyet. Sonda yaptığınız yoruma sonuna kadar katılıyorum, sistemde büyük bir yanlışlık var kanımca, ona da sonda değineceğim.
Sn. Keskin; ‘’ Televizyonun toplumumuzu çok kötü, hatta yıkıcı şekilde etkilediğini düşünüyorum. Ama “içkiye özendiriyor” diye değil. Televizyon insanımızı aptallaştırıyor.’’
Yorumunda bulunuyor. Buna da katılamıyorum. Televizyon izlemek insanların tercihidir. Tercihler hakkında yorumda bulunmak, insanları kendi doğrularımıza göre yargılamak da ne denli doğrudur emin değilim. Televizyon arz-talep dengesini göz önüne alarak çalışıyor. İnsanlara istediklerini ya da hayal ettiklerini veriyor. Bu isteklerin ne kadar abuk oldukları, ya da ne kadar gerçek oldukları önemli değil.
Sözgelimi bir manken televizyonculara, ‘ben bakireyim, bunlar da raporlarım’ diyor. Ve bu ülke gündemini bir süre meşgul edebiliyor. Yani televizyon; ‘bizde toplumdaki gibi bir ar/namus kavramı yoktur, bizim doğrularımız izlediklerinizdir’ mantığını yıkıyor ve ‘biz de sizdeniz, gevşek de olsa bizim de bir namus kavramımız var’ demeye getiriyor bunu haftalarca haber yaparak. Hayali bir ortamın, sanal kahramanlarını istediği gibi harmanlıyor. Elindeki oyun hamurunu talebe göre şekle sokuyor. Ama kimsenin aptallaştığı yok. Herkes bilinçaltında bunların tamamen safsata olduğunu biliyor, ama seçici algısı bunu gözden kaçırmasına yardım ediyor.
Kendini Ogün Samast olarak ifade etmekte beis görmeyenleri tenzih ediyorum. Onlarla ilgilenmiyorum, konu dışılar… (keşke hayat dışı da olsalar)
Lakin Şimdinin gençleri hakkında (kendim de 18 yaşında üniversiteye hazırlanmakta olan bir birey olarak) birkaç saptamada bulunma ukalalığını göstermek istiyorum. (haşa, kesinlikle öyle bir amacım yok, sadece ayna görevindeyim ben)
Öncelikle okumuyoruz, taraf tutuyoruz, En basitinden Bush mevzusu bize olayın ne kadar vahim olduğunu göstermesi açısından en çarpıcı örnek.
Gençlerde yükselen değer genelde Amerika’ya özelde Bush’a hakaret etmek. Bunu elinize herhangi bir mizah mecmuası alarak, yapılan Barışarock festivalinin formatına değil de süreç ekseninde geldiği konuma bakarak tanık olabilirsiniz. Yapılanlar, özellikle rock festivali içerdiği derin anlam açısından önemli, gerekli, aynı zamanda ülkemiz şartlarında çok geç kalınmış bir oluşum.
Ama her şeyi sulandırmakta usta olan insanımız, bunu bile -küçük çevreler dahi olsalar- bir Bush düşmanlığı darlığına hapsettiler. Hayatında tek bir iktisat kitabı okumadan komünist olan, kapitalizm ile emperyalizmi özdeşleştirmiş (çok yanlış değil ama çok eksik), reel politik, tarih gibi konulardan nasibini zerre kadar almamış bu insanlar savaşı herhalde Bush’un çıkarttığını düşünüyorlar ki bu kadar aktifler.
Haspelkader ‘Savaş Tanrısı’ izleyen, Kennedy’nin savaşı bitireceği için devlet tarafından öldürüldüğünü bilen bir birey dahi, savaşın tamamen Leş yiyici petrol şirketleri daha önemlisi silah şirketleri tarafından çıkarıldığının farkındadır. Hemen bütün savaşlar, görünürde ekonomik çıkar için, özelde bunun için devam etmektedir.
O zaman ben de olayı rahatlıkla, ‘elinden düşmeyen Amerikan sigarası ile Iraklı insanı öldüreceğini bile bile kurşun alımlarına katkıda bulunan, üstündeki emperyalist ülke üretimli kıyafetleriyle onların çarkında dönmekte beis görmeyen, Orhan Pamuk’u oportünistlikle suçlayıp, ilk fırsatta bu ülke parasıyla aldığı eğitimin meyvesini Amerika ya da herhangi bir Avrupa ülkesine kaçıp rahat yaşarak vermek isteyen insanlar’ boyutuna indirgeyip, eleştirilerimi oradan yapayım… (Burada derin bir dramatizasyon da var hatta, konuda taraf oluştururken diğer bir artı da olayları insani boyuta indirgemek, dramatize etmek…)
Evet, gençler düşünmek yerine kolaya kaçıyorlar. Taraf oluyorlar. Herhangi bir ideolojiyi benimseyip hayatlarını o ideolojiye göre yaşamak, seçici algıdan mümkün mertebe kurtulmaya çalışmaktan çok daha kolay.
Rtük, Ahu Tuba’nın programını yasakladığında çok karşı çıktım. Çünkü, o program, magazinsel retoriğin en çarpıcı, en sanatsal sesiydi. Rakipleri haftalık magazin programlarından farkı dizi şeklinde ilerliyor olmasıydı. Kimse Ahu Hanım’ın oyunculuğu, bütün rakip programlardakinden katbekat iyiydi.
Yasaklandı ne oldu, aynı formatta bir programla değiştirildi sadece. Değişen format değil isimlerdi.
Zaten en baştan bir magazin programının yasaklanıp, diğer magazin programını meşru görmek çok yanlış, taraflı diye düşünmekteyim.
Düzey giderek düşüyordu, dur denmeliydi gibi bir savunma da savunma olamaz. Hiç kimse şu an yayınlananların, ondan daha düzeyli olduğunu iddia edemez.
Yanlış anlaşılmaya mahal vermemek için söylüyorum. Toptancı bir retorik ile, hepsini yasaklayalım gitsin, demiyorum. Neden kendini bu programlarla ifade eden insanları hor görelim, yasaklayalım. Yapabileceğimiz tek şey doğru bildiğimizi onlara anlatmaya çalışmak, ama kesinlikle yasaklamak değil.
Sanata gelince;
Her ne olursa olsun, sanat; yaratıcısının kafasındaki bizi, bazen de yaratıcısının olmasını istediği bizi anlatır. Hayatın her türlü gerçeği bunun içinde olmalı, hiçbir şekilde sansürlenmemelidir kanaatindeyim.
Zaten +16, +18 gibi yeterli uyarılar koyuluyor. Benzer durumlar televizyona da uygulanabilir. Ama bu durumlardan sigara ve içki kesinlikle nasibini almamalıdır. Eğer onlar tartışmaya açılacaksa Samanyolu Televizyonundaki ruhlar alemi programları daha da önce tartışılmalıdır. Zira çocukların daha fazla rahatsızlığını ve dikkatini çekmektedir bu tip programlar.
Gelelim çocuklarımızı bu illetlerden nasıl kurtarabiliriz. Boşuna uğraştığımızı, bir sanrılar dünyasında yaşadığımızı düşünüyorum genel olarak. 18 yaşına gelmiş bir çocuk hiçbir ama hiçbir şekilde düzelemez, eğer gerekli eğitimi almadıysa.
Peki ne yapılmalı?
Sanat, sanat içindir yargısı üzerin her türlü tartışmayı yapıp pürüzleri ortadan kaldırmalıyız öncelikle. Eğer cinsellik, sigara, uyuşturucu, alkol hayatın gerçekleri ise bunları sanat dünyası olduğu gibi hatta istediği gibi sunmakta özgür bırakılmalı. Çocukların çevrelerindeki hemen herkeste gördükleri sigara’nın, hayran oldukları, figürleştirdikleri insanların elinde de görmesi bunu onun için meşrulaştırabilir, ama yapılacak çok da fazla bir şey yoktur. Sigarayı sansürlediğinizde, çıkan dumanından, veya olmayana ergi ile orada bir sigara bulunması gerektiğini 12 yaşındaki çocuk da rahatlıkla algılayabilir.
Sanatı her türlü sansürden uzaklaştırdıktan sonra ise şu yöntem uygulanabilir. Ne kadar olur ne kadar olmaz bilmiyorum Naçizane düşünceme göre, ilkokuldan itibaren Basit felsefe ve Matematik ve Türkçe dersleri zorunlu ve en önemli ders konumuna sokulmalı. 6. sınıftan itibaren ise bireye analitik düşünmenin ilkeleri öğretilmeli, benimsetilmeli. Bir probleme yaklaşırken, ör; Menemen olayını Şeriatçılar mı yoksa 3 5 tane serseri mi yaptı?. Çevrenizin biraz nabzını tutarsanız, Hürriyet Gazetesi ve Hürriyet gazetesi tandanslı medya olayı kesinlikle bir demokrasi düşmanı girişim olarak tanımlarken, Zaman Gazetesi ve Zaman tandanslı kesim, bunun CHP hükümeti tarafından kullanılmak amaçlı böyle sunulduğu ve olayı yapanların din ile alakası olmadığı, 3 5 esrarkeşin olduğu yolundaydı. Büyük bir bilgi kirliliği yaratıldı, o kadar takip etmeme rağmen şu an bir kanıya varmış değilim. Ama gözümde Zaman Gazetesi’nin daha haklı gibi durduğu da aşikar.
Şöyle sormadan da edemiyorum. Neden her ‘şeriat tehlikesi’ olarak sunulan habere bir tekzip yazma zorunluluğu hisseden Zaman, sözgelimi aynı hassasiyeti 6 yaşındaki mini etekli kızın mahrem yerini sansürleyerek onu bir seks objesi haline getiren Vakit Gazetesi’ne benzer bir tekzip sunmaması, ikna ediciliğini azaltıyor. (yüzlerce örnek verilebilir)
Analitik düşünme, yüzeysel olarak seçici algıdan tamamen uzaklaşıp, konuyu her türlü yorumdan izole edip ortaya koyma, farklı bütün görüşleri fırsat olduğunca dinleme ve nihayetinde bir sonuca varma şeklindedir. En sağlıklı yorum bu şekilde yapılır, zaten aksi durumda herhangi bir oluşun bayraktarlığını yapmaktan gayrı bir şey yapılamaz.
Dil dersiyle diline hakim, Felsefe dersiyle farklı görüşleri algılayabilme, karşı koyabilme ve en önemlisi saygı gösterebilme, Matematik ile beyin kıvrımlarını açma, mümkün olduğunca bilimsel düşünebilme yetilerini kazanan birey, belirli düzeyden sonra yüklenecek Analitik düşünme dersiyle, uzmanlar yardımıyla bunların hepsini kendi doğrularıyla yoğuracak, hepsini bir potada eritecektir.
O zaman sanatın sanat için olması herhangi bir sorun teşkil etmeyecek, bunları tartışmak da tamamen abesle iştigal olacaktır.
En iyimser yorumumla, belki o zaman hepimiz birer Voltaire olur, birbirimizin düşünce özgürlüğü için ölümü göze alabiliriz. Belki o gün hepimiz, ne kadar yanlış görürsek görelim, bir düşünce için, insanlık için Hepimiz Ermeniyiz!’ diyebileceğiz.
Bugün, bahsettiğim ütopik oluşumdan alabildiğine uzağız. Ve mevcut şartlarda, yani kışla ile cami arasında, hiçbir düşünceyi tam olarak dile getiremediğimiz gibi herhangi bir sorunu da çözemeyeceğiz.
Saygılar…
Yazan:murat koçak Tarih: Şub 10, 2007 | Reply
Şu cep telefonlarına da bir değinmeli. Gizli mesajlar, gece yarılarında muabbetler, kötülük üzerinde sözleşmeler. Ya! internet denen canavar televizyondan aşağımı. Diğer kitle iletişim araçları Allahım! ne oluyor her yandan kuşatılmışız. Ahlak filan bırakmadı bunlar millette.
Ne de basit ahlakımız var hemen bozuluveriyor. Ne de yetenekliyiz kendi kusurlarımızı, eksikliklerimizi (biz tuşlarına dokunmadan hiçbir şey yapamayan) aletlere yüklemede.
Biz iyiliği, erdemi kuşandık, çevremize, ailemize, toplumumuza yansıtmaya çalıştıkta bunlarmı engel oldu. Etkilemiyor mu diyorum hayır;ETKİLENİYORUZ!
Yazan:Bekir L. Yildirim Tarih: Şub 10, 2007 | Reply
Sn. Keskin,
1. Bahar Hanim’in da belirttigi gibi kimse “icki yasaklamadan” bahsetmedi. Benim okudugum kisdimda kimse dinimizin bunu yasakladigindan dahi bahsettigin farketmedim ama bahsedilse de bu insanin inanis hakkidi; kendisi icin baglayicidir.
2. Demokratik ulkelerde (sizin tabirnizle ‘ileri ulkelerde’ ne demekse? hangi kritere gore ise) ki ugulama ickinin resit olan kisiler icin uygun mekanlarda serbest olmasidir. Cumhuriyet gazetesinden Deniz Som ve “public inebriation” (uygunsuz yerde ayyaslik) kavramini laiklik veya demokrasi ile karsitiran takim kendi ahlaki tercihlerini “public space” te (kamusal alan) topluma dikte ettirmeye calisan takimdir.
3. Baskalarina “had bildirme”den once kendinize su sorulari sormaniz tavsiye ederim:
a) Notral bir hayat tarzi varmidir? Kendi giyim kusaniminiza, normal kabul ettiginiz tercihlere bakin. Bunlari nereden edindiniz? Sizin hayat tarziniz dedenizinki ile aynimi? Peki bu degisim nerden neyin sonucu olrak geldi Size ve simdi SIZIN oldu?
b) Siz ahlaki veya kuturel tercihlerinizi tamami ile bagimsiz iradenizlemi yaptiniz? Acaba medya, kurulu duzenin bilgi ve kultur fabirakalarinin istedikleri urun olamazmisiniz? Bu fabrikalar Bati kulturunun urunleri yerine tamami ile farkli, diyelimki sizin “arap” dediginiz kulturu, inanislari degerlwer istemini pompaliyor olsa idi gene de bu sozleri soyleyen bu tercihleri yapan biri mi olurdunuz?
4. Sizin bildiginiz “ILERI ULKELER” neresi? Oralarda insanlar kendilerinden farkli dusunceler ifade edenlere “Haddinizi asiyorsunuz” diyem baslarlar soze?
5. Tekrar ediyorum burada kimse “icki yasagindan” bahsetmedi fakat madem actiniz konuyu. “icki serbestisi” demokrasinin temel sarti degildir. Bati ulkelerinin hemen hepsinde uysturcu maddeler yasaktir. Marijuana bir iki ulkede belirli mekanlarda serbesttir. Sigara Bati’da her gun daha dar alanlarda musade edilmektedir. ABD’nin bircok sehirlerinde disarda dahi icilemez. Demekki demokratik ulkelerde devlet hak sagligini korumak adina zararli maddeler kullabnimina sinirlama getirebiluiyormus.
6. Siz benim soyledigim “ONLAR YAPIYORSA IYIDIR” cilerin guzel bir ornegisiniz. “ileri ulkeler” dediginiz bazi yerlerdeki insanlasrin FARKILIGA SAYGI. DEMOKRASI, COGULCULUK gibi teme ozelliklerini deghikl ancak zararl yuzeysel kuture aliskanliklarinmi hic sorgulamadan almakla kalmiyor digerlerine dayamaya kalkiyorsunuz cehaletin cyuretinin sembolu “Haddinizi Asiyorsunuz” uslubu ile. Ecevit’ten mi ogrendiniz o lisani?
Cok daha uzatabilirim ama israf olur. Benim ahlak boslugu, duzenin dayattigi ahlak, Ataturk’un partisi (ki bununla bu ifadeyi kullabnirken, MKA’nin “muasirlasma” kavramini frak giyip, ayyas olmak kadinlari dansa kaldirmak olrak aligilyanlara gondermedir) gonderme yaopiyorum) gibi kavramlari benimle tartisacak olgunluk veya idrak seviyesinde degilsiniz.
Kisacasi sayin Keskin, ezberlediginiz uc bes slogani, her yerde tekrarlayarak gunu kurtaramazssiniz. Once birkac teme kavram ogrenin, demokrasi, toplum,. devlet-birey iliskisi, insan haklari, haklarin sinirlari gibi. Sonra okuyun yazi ve yorumlari ve bu kavramlar icersinde anlamaya calisin.
Size oyleyeceklerim bunda ibarettir.
Sn. Mert Kasrbay,
Keskin’in aksine argumanlarinizda bir rasyonel var. Dogru benim soylediklerim yargilarimdir. Yalniz kendi ahlaki degerlerime evrensel kavram bcmem sizin yakistirmaniz. argumanlarimin bir kismina katilip bir kismina kailmamaniz da kendi icersinde tutarsiz; cuku hepsi ayni ana fikre donuk o da su:
Bugunku duzen Bai’nin birtakikm kulturel iozelliklerini (ozellikle bu ulkedeki gelenrksel ahlaka zit dusenleri) revacta gosteren, tesvik eden ve Bahar Hanim’in ornegindek “pozitif ayrimcilaga” tabii tutan bir yaklasimi pompaliyor, hatta zorbaca dayatiyor. Herhalde iki satirlik bir yorumda bunu ibatlayan tez yazacak degildim. Bu konuda cook yazili cizildi. Gerek kendi blogumda gerek Mustafa Akyol sitesinde konu ile ilgili orumlatim var. Verdigim Frak Meselesi ve Kokteyle adab ornekleri bucarpik, kulturel taklit yolu le muasirlasmanin en zavalli birkac ornegi. Siz halkinin bunca sornu olan kis basina GNP’si henuz 5000 dolra ulasmis bir toplumda ilerici, sosyal demokrat bir kose yazarinin “geceleri beyaz yelek giyilirse beyaz paopyon takilir…” gibi dersler vermesinde bir gariplik, bir sahtelik, bir merkezi cevreden uzaklastiran carpik muasirlasma okumuyormusunuzuz?
Turkiye’nin hakinin %99.8′inin nufus cuzdaninda din haneasnde Islam yazdigi bir yorum degil veridir (bunun insanlarin itikatlarini ne derece yansittigi vb konular ayri tartisma mevzusudur; okunmasi gereken mesaj ABD veya Avrupa Hiristiyan ise Ne farkeder 99.8 degil 90, 80, 70, hatta 50 olsun. Su anda “dogru kutur” diye bize pompalanan kutur noralmidir? Normal nedir nasil olusmustur? Bir ulkenin insanlarinin kendilerine ait dominan inanclari, ahlaki olcutleri yokmudur? Herseye sifirdanmi basliyoruzki ahlakisizlik dedigimde ancak KENDIME OZGU degerleri baz aliyor olayim? ahlak kavraminin izafiyetinin farkindayim. Ama dunyanin hicbir yeerinde notral evrensel bir ahlak tanimi baz alinarak yargilara varilmaz. Amerika’dan Fransaya her yerde “our values”, “our moral values” sikca kullanilan kavramlardir. Ben gayrimesru cocuk yapmanin tesvik edildigini fakat imam nikahinin suc oldugundan bahsediyorum. Siz bunun yarsini aliyorsunuz uygun arguman cikarmak icin. Bu ulkede geleneksel ahlaki degerlere gore AHLAKSIZ addedilen bir uygulamanin (KI butun kutsal kitaplarin ve EVET SEKULER BATIDA DA insanlarin negatif hanesine yazilan uygulamalardir; ABD veya Ingiltere’de bircok poltikacinin kariyerleri gayrimesru iliaskiden dolayi bitmisir; bircoklari fazla icki kukllandigi icin…vb) TESVIK EDILDIGINI, bu uygulamayi mesrulastirmak icin atilan bir adimin YASAK (imam nikahi) lan edilmesi ile gozler onune seriyorum. Bern bunu ahlaksizl;ik addediyorum; ama bunu sioze dikte etmiyorum. DEVLE NEDEN BUNU YAPMADAN ONCE IMAM NIKAHIN YASAKLIYOR; bununla AHLAKI OLRAK NOTRALmi oluyor diyorum. “Ataturkun partisi” vurgusunun neye gonderme oldugunu acikladim.
Umid ediyoruim anlasilmistir.
Bu konu eminim bu sitede yeni yazilara konu olacaktir.
Yazan:Keskin Tarih: Şub 11, 2007 | Reply
Bahar Hanım,
Cevaplar için teşekkürler. Kendi kısmımı okudum.
Ben teokrasiyle ilgili olan son mesajımı SİZİ eleştirmek için yazmamıştım. Zaten kimi eleştirdiğimi belirttim. Yorumlardan bahsediyorum.
–
/// ‘İçkiye özendiren yayınlar fışkırmıyor’ diyorsunuz ama hiç bu bakış açısı ile baktınız mı merak ettim. Tüm hoş sohbet ortamlar, romantik ortamlar, zengin, havalı mekanlar içki ile iç içedir.///
Hiç bu bakış açısıyla bakmadım. Çünkü o hoş sohbet ortamlarda “içki içmek” eyleminin kendisi bence bir “problem” değil. İsteyen istediğini içer, çiş bile içebilir. “Ayyaşlık” başka birşey, bu başka. İçilen içkinin muhteviyatı sizi neden ilgilendiriyor? İnsanlar bu tür ortamlarda mevye suyu, cola, gazoz içebildiği gibi viski, bira, şarap, rakı da içebilir. İçip de kendilerini kaybetmiyorlar, sağa sola saldırmıyorlar, zarar vermiyorlar… Bir şeyin “FAZLASI zararlı olabiliyor” diye, o şeye temelden karşı çıkılır mı?
–
///Yazıda bir zorlama mı hissettiniz merak ettim. Ben yetişkinlerin içki içmeleri ya da içmemeleri ile ilgili değilim. Onların ne yaptıkları kendilerini ilgilendirir.///
Bu tartışmanın kendisi bir zorlama! (baskı anlamında) Çünkü içki içmenin “kendisini” eleştiriyorsunuz. Bunun doğuracağı kötü sonuçları filan değil. Kişisel fikrinizi sizin gibi düşünmeyenlere dayatma tartışması bu. “İçki içmek istememek” kişisel bir fikirdir, siz böyle düşünebilirsiniz, içmezsiniz. Ama kalkıp sanki bütün ülkenin buna uyması gerekiyormuş gibi konuşmak, baskıcı bir söylemdir… “Alkolik olmanın zararları” ile, romantik ortamlarda, eğlencelerde, lüks mekanlarda ölçüyü kaçırmadan içmek arasında bir fark vardır. Bu farkı anlatmak için çok uğraşmayacağım, ama görmek zor olmasa gerek.
–
///Yasaklamaktan bahsetmiyorum. Yasaklansın da demedim ayrıca….İçki zaten dinen de bu yüzden yasaklanmıştır büyük ihtimalle ama konu bu değil. Konunun, Arap kültürünü dayatmak, dini inancı dikte ettirmekle de hiç ama hiç alakası yok…Kimseyi içki içmemeye zorlamak gibi bir niyetim yok…Ben bunu söylerken, herhangi biri, laiklik ilkesini öne sürerek, içki ile uğraşma derse, düştüğü durum gerçekten acıklı oluyor.///
Başta da dediğim gibi benim eleştirim burada “size” değildi. (Tabi sizde de eleştirecek şeyler görüyorum.) Bakın siz bana böyle söylerken diğerleri laf arasında neler yazmışlar:
“Dünyada en çok içki tüketen **müslüman ülkeyiz**”
“**Allah’ın haram kıldıklarını** romantik bir dille güzelleştirmek adet oldu.”
“Problem baslangictan “**bizim dinimiz**, kuturumuz kotu, onarinki iyi” on kabulu ile basliyor… Geldigimiz noktada **halkininin yuzde 99.8′i Musluman olan** bu ulkede…
Demek istedigim … bunlarin hepsin cevreleyen **manevi bosluk**, ve erozyonu yaratan dusunusu sorgulamaliyiz. Kanser butun vucutta metastas yapmis. **Butuncul olarak sistemin ta kendisi sanik sandalyesine oturmali.**”
…
Vurgularınız, söylemleriniz hep DİN motifli olunca; elbette laiklik ve baskıyla ilgili bir tartışma doğacaktır. Kaşınıza elbet böyle bir duvar çıkacaktır.
Hoşçakalın.
Saygılar.
Yazan:Yaman Avcı Tarih: Şub 11, 2007 | Reply
Sn. Keskin.
Yorumlarımızda “haddimizi aşmak” gibi bir tehdite maruz kalacak ifadeleri nereden çıkardınız anlamış değilim. İçkiyi özendirici ögelerin tv. programlarında yasaklanmasını da önermedik. Hele hele bunu İslamda yasak olmasına bağlamayı hiç düşünmedik. Sadece RTÜK’ün sigara konusundaki önlemlerin benzerlerini içki konusunda genişletemeyeceğini, böyle bir girişimin ülkemizdeki “laiklik” anlayışına takılacağını söylemiş, içkinin sağlığa zararları bu nedenle dile getirilemez demek istemiştik. Çünkü içki konusunda dinin bakış açısıyla paralel düşülecek bir konum “laiklik” açısından kabul edilemez görülür demeye getirmiştik. “(…)Buradan da bir laiklik tartışmasının çıkmayacağını hiç kimse garanti edemez.(…)” demiştik. Nitekim yanılmadığımızı isbatlarcasına ve işte tam da “o kafa” dedirtecek biçimde; “Bu ülke bu yüzden LAİKTİR. “İslamın esaslarına göre” yönetilmez ve çok isteyenler olsa da yönetilmeyecektir.”(K) demişsiniz.
Kırmızı görmüş boğa gibi içeriğinde “dini” unsur taşıyan her meseleye “laiklik” problemi olarak bakmak bu ülkenin çıkmazı bence. Sisteme yönelik her eleştiriyi yerine “İslamı ikame etmek” olarak algılayan paranoyak düşünceler yüzünden sağlıklı tartışmalar yapılamıyor bu ülkede. Yukarıdaki ifadelerden “laikliğe karşı olduğumuz”u çıkarmak şapkadan tavşan çıkarmak kadar marifet istiyor. Üzerinize alınmayın ama maalesef birtakım insanlar “bu ülkenin laik olduğunu” “öteki” olarak nitelediklerine ilgili ilgisiz her durumda hatırlatacak kadar salaklar.
Selam ve sevgilerimle
Yaman Avcı
Yazan:H.Basri Tarih: Şub 11, 2007 | Reply
Sn. Mert Karbay,
[ Sn. H. Basri ‘“Evladım, sigara kullanıyor musun?” diyerek söze girdi ve sigaranın zararları yanı sıra da “kırmızı şarabın faydaları(!)”nı izah etmeye çalıştı. Verilen nasihatlerin özeti şuydu : “Sakın ola sigara içme, ama her gün yada en az hafta bir, bir miktar şarap iç!”’’ demişsiniz. Neyi ima etmeye çalıştığınızı gayet iyi anladığımı düşünüyorum ama anlamamazlığa geliyorum. Bilimsel gerçekler bu tip spekülatif yorumlara gelemeyecek kadar açıktırlar. Şarap kararında içildiğinde vücuda faydalıdır. Yazınızdaki alaycı üsluba bir anlam biçememekle birlikte size şu adresi tavsiye ediyorum, bunları başka yerlerde söylemeyiniz, biz bizeyken pürüzleri çözelim maiyetinde; http://en.wikipedia.org/wiki/Wine#Medical_implications ] demişsiniz.
Neyi ima ettiğimi ‘gayet iyi anlamanıza’ sevindim ve “niye anlamamazlıktan geldiğinizi” de anladığımı sanıyorum. Ancak, ‘okumayıp, taraf tutmaktan’ yakınan, ‘seçici algı’dan bahseden ve de ‘bilimsel gerçekler’in spekülatif yorumlara gelemeyecek kadar açık olduğunu söyleyen birinin ‘bilimsel gerçek’ algısı beni şaşırttı doğrusu : “Şarap kararında içildiğinde vücuda faydalıdır.”[M.K] Bu manadaki bir ifadenin değil bilimsel gerçek, geçerli bir hipotez olduğu dahi tartışmalıdır. Ayrıca tavsiye ettiğiniz adresteki “Alcohol consumption and health” başlıklı yazıda alkol tüketimiyle ilgili herhangi bir yarara dair cümlelerde “may ve can” modalarının kullanıldığı gözünüze hiç ilişmemiş olmalı.
Zira, bence Mert Bey, asıl “şarabın kararında içildiğinde vücuda faydalı olduğunu” bir bilimsel gerçek olarak hiçbir yerde söylemeyiniz. Pürüzleri çözelim de demişken, fazla yorulmadan yine sizin verdiğiniz adresteki yazıdan gidilebilir mesela..
http://en.wikipedia.org/wiki/Wine#Medical_implications’da sizin ifadenizle ilgili gördüğüm iki cümlenin kaynağı olan iki yazının tamamını okuyabilirsiniz mesela.
http://www.cdc.gov/alcohol/quickstats/general_info.htm
http://www.americanheart.org/presenter.jhtml?identifier=4422
ve de mümkünse şu gibi cümleleri arada gözden kaçırmadan:
“No direct comparison trials have been done to determine the specific effect of wine or other alcohol on the risk of developing heart disease or stroke.”
“The AHA does recommend that to reduce your risk you should talk to your doctor about lowering your cholesterol and blood pressure, controlling your weight, getting enough physical activity and following a healthy diet. There is no scientific proof that drinking wine or any other alcoholic beverage can replace these conventional measures.”
Saygılarımla..
Yazan:H.Basri Tarih: Şub 11, 2007 | Reply
Sn. Mert Karbay,
[ Sn. H. Basri ‘“Evladım, sigara kullanıyor musun?” diyerek söze girdi ve sigaranın zararları yanı sıra da “kırmızı şarabın faydaları(!)”nı izah etmeye çalıştı. Verilen nasihatlerin özeti şuydu : “Sakın ola sigara içme, ama her gün yada en az hafta bir, bir miktar şarap iç!”’’ demişsiniz. Neyi ima etmeye çalıştığınızı gayet iyi anladığımı düşünüyorum ama anlamamazlığa geliyorum. Bilimsel gerçekler bu tip spekülatif yorumlara gelemeyecek kadar açıktırlar. Şarap kararında içildiğinde vücuda faydalıdır. Yazınızdaki alaycı üsluba bir anlam biçememekle birlikte size şu adresi tavsiye ediyorum, bunları başka yerlerde söylemeyiniz, biz bizeyken pürüzleri çözelim maiyetinde; http://en.wikipedia.org/wiki/Wine#Medical_implications ] demişsiniz.
Neyi ima ettiğimi ‘gayet iyi anlamanıza’ sevindim ve “niye anlamamazlıktan geldiğinizi” de anladığımı sanıyorum. Ancak, ‘okumayıp, taraf tutmaktan’ yakınan, ‘seçici algı’dan bahseden ve de ‘bilimsel gerçekler’in spekülatif yorumlara gelemeyecek kadar açık olduğunu söyleyen birinin ‘bilimsel gerçek’ algısı beni şaşırttı doğrusu : “Şarap kararında içildiğinde vücuda faydalıdır.”[M.K] Bu manadaki bir ifadenin değil bilimsel gerçek, geçerli bir hipotez olduğu dahi tartışmalıdır. Ayrıca tavsiye ettiğiniz adresteki “Alcohol consumption and health” başlıklı yazıda alkol tüketimiyle ilgili herhangi bir yarara dair cümlelerde “may ve can” modalarının kullanıldığı gözünüze hiç ilişmemiş olmalı.
Zira, bence Mert Bey, asıl “şarabın kararında içildiğinde vücuda faydalı olduğunu” bir bilimsel gerçek(!) olarak hiçbir yerde söylemeyiniz. Pürüzleri çözelim de demişken, fazla yorulmadan yine sizin verdiğiniz adresteki yazıdan gidilebilir mesela.. http://en.wikipedia.org/wiki/Wine#Medical_implications’da sizin ifadenizle ilgili gördüğüm iki cümlenin kaynağı olan iki yazının tamamını okuyabilirsiniz mesela.
http://www.cdc.gov/alcohol/quickstats/general_info.htm
http://www.americanheart.org/presenter.jhtml?identifier=4422
ve de mümkünse şu gibi cümleleri arada gözden kaçırmadan :
“No direct comparison trials have been done to determine the specific effect of wine or other alcohol on the risk of developing heart disease or stroke.”
“The AHA does recommend that to reduce your risk you should talk to your doctor about lowering your cholesterol and blood pressure, controlling your weight, getting enough physical activity and following a healthy diet. There is no scientific proof that drinking wine or any other alcoholic beverage can replace these conventional measures.”
Saygılarımla..
Yazan:Bahar Pınar Tarih: Şub 11, 2007 | Reply
Sayın Mert Karbay,
Yazımla ilgili olarak yaptığınız uzun ve dolu yorumunuz için teşekkür ederim. Öncelikle söylemek isterim naçizane düşüncem diyerek yazdıklarınıza katılıyorum. Umarım bir gün eğitim sistemimiz sizin tarifinize yaklaşır: Daha da iyiye gider.
Yorumunuzda en ilgimi çeken kısım şurası oldu: ‘Mevzubahis çocukların iyi ile kötüyü ayırt etme yeteneğini geliştiremedikleri yaşta, beyinlerine sezdirilmeden birtakım koşullanmaların sokulması ile eğer; ben de rahatlıkla söyleyebilirim ki dokuz yaşında bir çocuğa Müslümanlığı anlatmak aynı şey değil midir? Bu; O bireyin İslam’ın gerçekten ‘hak yol’ olduğu veya olmadığı yönündeki hükmünü etkilemez mi? Bu çocuk belirli bir yaşa kadar tek taraflı bir İslam öğrenerek yetiştiyse, onun seçimi ne kadar sağlıklı olabilir?’
Anne-babaların kendi bildiklerini, doğrularını (ki bu doğrular kültür, dil, din, ahlak ve daha bir sürü anlayışı içerir) doğru olarak, yanlış bulduklarını yanlış olarak çocuklarına öğretmeleri ile, basın-yayının çocukları iyi olmayan şeylere şartlandırmasını, onları yönlendirmesini, aynı kefeye koymanıza çok şaşırdım. Çocukları öncelikle anne-baba yetiştirir ve kendi ahlak ve hayat anlayışlarına göre yetiştireceklerdir tabii ki. Bu onların en doğal hakları değil midir? (Ailenin anlayışı aynı zamanda yaşadıkları toplumun da anlayışıdır.) Elbette dayatma, zorlama yöntemleri tasvip edilmez, bunlar kötü, olmaması gereken yöntemler. Ama zaten çocuk anne-babasını örnek alacağı için, onların yaşadığı hayata, inanca, anlayışa meyledecektir. Anne-baba çocuğu serbest bırakayım, benden etkilenmesin dese ve biz de bunu onaylasak bile, bunu sağlamak için yaşadığı hayatı da çocuktan saklamasını bekleyemeyiz, değil mi? Bu ancak çocuğun anne-babadan uzak yaşaması ile mümkün olur ki o zaman da başka birilerini onların yerine koyacaktır. Açıkcası ben çocuğun tamamen serbest bırakılmasından yana değilim. Zaten bu yüzden iyiyi de kötüyü de olduğu anlatmalıyız, dürüst olmalıyız dedim. Ayrıca ona doğru örnek olmaya çalışmalıyız, televizyonun ve diğer yayınların kötü örnek olmasının önüne geçmeliyiz dedim. Hiçbir şey anlatmayalım, serbest bırakalım, o karar verecek yaşa gelince seçimin yapsın demek bana hiç mantıklı gelmiyor. Ona bir kıstas sunmak zorundayız. Yoksa neye göre seçim yapacak, karar verecek? Kıstası biz sunmazsak bir başkası illaki sunar, bizim bıraktığımız boşluğu doldurur.
Çocuğu anne-baba mı yetiştirmeli, yoksa başka biri ya da kurum mu diyeceksek, önce neden çocuk sahibi olunduğunu, fıtrattan gelen his dışında insanları buna iten sebepleri tartışmalıyız belki de. Ayrıca, ebeveyn kendi doğrularını anlatır, çocuk yetişkin olunca yine kendi kararını kendi verecektir. Yetişkin olduktan sonra ebeveyninin doğrularına göre yaşamama haklı saklıdır. Sizin verdiğiniz örnek özelinde söylersek anne-babasının dinine göre yaşamayabilir de. Kısacası, televizyonun şartlandırması ile anne-babanın çocuğunu yetiştirmesi tamamen ayrı şeylerdir.
Siz ailenin inanç konusundaki şartlandırmasını ortaya attınız, ben de içki için aynı şeyi söyleyebilirim: Anne-baba içki ya da sigara ile ilgili benim gibi düşünmüyorsa, çocuklarının küçük yaşta bu maddeleri denemesine müsaade de edebilir. Ettirdiklerine de şahit oldum maalesef. :( Bana kalırsa son derece yanlış bir davranış ama anne-babayı uyarmaktan ve belki yakınımsa çocukla konuşmaktan, ona örnek olmaktan başka bir şey elimden gelmez. Aynen anne-babanın anlattığı inanca karışamayacağım gibi. Eğer çocuk alkolik olmadıysa, bununla ilgili olarak bir suça karışmadı ise bilinçlendirmeye çalışma dışında bir şey yapamam, bir yere başvuramam diye düşünüyorum. Bu konu ile ilgili bir kamu suçu var mıdır bilmiyorum. Sanırım, sadece anne-baba genel ahlak kuralları dışında, insanlık dışı bir yetiştirme metoduna yönelirse -ki burada çok uç noktalardan bahsediyorum, -o zaman dışarıdan müdahaleye hakkımız olur. Toplum yapısına ve ahlaki anlayışına ters bir şeyler varsa. Buna nasıl bir örnek verebilirim bilemiyorum. Mesela, ensesti normal göstermeye çalışıyorsa ya da başka türlü cinsel istismar söz konusu ise, şiddet uyguluyorsa, çocukları çalıştırmak zaten yasak ama hiç olmayacak, kabul edilemeyecek bir işte çalıştırıyorsa ya da çocuğun can güvenliği yoksa, aileye dışarıdan müdahale edebiliriz. Bunun dışında olacağını sanmıyorum. Yani sadece inanç ile ilgili değil, birçok konuda anne-baba çocuğunu istediği gibi yetiştirme hakkına sahiptir. Yeter ki toplum yapısına, ahlak anlayışına ters olmasın, insanlık dışı birşey içermesin, herhangi bir suçun kapsamına girmesin.
Yorumunuzun devamında, artan şiddetin, ahlak çöküntüsünün, her türlü kötülüğün dizilere bağlanması ile ilgili şöyle demişsiniz: ‘Her insanın içinde olan şiddet, cinsel sapıklık dürtüleri -hatta genelleyelim- uç kavramlar, eğitimsizlikten, düşünme özürlülüğünden değil de, bir dizi tandanslı ortaya çıkmış gibi, ya da sigara içen bir figürden özenip sigaraya başlamalardaki artış gibi şeylere bağlanması ne kadar akılcıdır emin değilim.’
Bu tip etkilerin sonuçları hemen ortaya çıkmaz. Kanıksama, normalleşme süreçlerinden geçer. Tek sebep hiçbir zaman televizyon ve diziler değildir. Onlar genel gidişatı destekler. Siz suçu ‘eğitimsizlik ve düşünme özürlülüğüne’ bağlamışsınız. Ben ek olarak ‘amaç ve anlam yoksunluğuna, boşlukta olmaya’ da bağlıyorum. Tabii ki bunlar öncelikli sebeplerdir ama bu sebeplerin yarattığı sonuçları basın-yayın pekiştirir, kötüleştirir. Elbette bu sonuç şaşırtıcı değil. Toplum ve basın-yayın arasında eksiye yönelmiş bir etkileşim var çünkü . Birbirlerini iyileştireceklerine, kötüleştiriyorlar. Ben de buna bir yerde dur denmesi gerektiğini düşünüyorum. Yumurta mı tavuktan çıkar, tavuk mu yumurtadan ikilemine düşmeden, birinden yola çıkarak dikkatleri sonuca yöneltmeye çalışıyorum. Bu cevabım televizyonun ‘arz-talep’ dengesine göre çalıştığı ile ilgili söylediklerinize de cevaptır. Bu konuda Cengiz Bey de benzer şeyler söylemişti. Ona yazdığım cevabı okumanızı rica ediyorum.
O cevaba ek olarak da şunları söylemek isterim:
Televole’nin, ardından magazin (dedikodu) programlarının ya da manasız yarışmaların ilk çıkışını hatırlayın. İnsanlar yavaş yavaş alıştırıldı, sonra doz giderek arttı, o arada seviye giderek düştü.’
Siz ‘Yani televizyon hemen hemen, hali hazırda olmayan ideallerimizi alıyor, hafif şekillendirip yine önümüze servis yapıyor.’ Demişsiniz.
Bence bazı durumlarda önce idealleri oluşturuyor, sonra o idealleri bizim istediğimizi iddia ederek sürekli önümüze sürüyor. Ve belki de sonunda gerçekten istediğimize inanıp kabulleniyoruz. Çünkü ilgimiz hapsediliyor. Tabii ki insanlar buna izin vermemeli, müsamaha göstermemeli. Ama Cengiz Bey’e de dediğim gibi: ‘hırsızın hiç mi suçu yok!’
Saygılarımla,
Yazan:Bahar Pınar Tarih: Şub 11, 2007 | Reply
Ayşenur Hanım,
Yorumunuz için teşekkürler. Sağ olun.
‘Hemen hemen her evin salon bölümünde tüm koltukların adeta kıble gibi televizyona döndürülmesi durumun vehametini gözler önüne seriyor.’
ifadenizi çok beğendim. Gerçekten vehamet ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi. Televizyon kıble gibi düşünülüyor.
‘Hem bu kadar şikayet edip hem de ondan vazgeçememek de gerçeten çok ilginç.’ demişsiniz. Kimsenin vazgeçme gibi niyeti yok maalesef. Hatta böyle birşeyin kimsenin aklına gelmesi ihtimal dahilinde değil.
Elbette, televizyonu doğru amaçlar için, iyi şekilde kullanmak mümkün. Tamamen vazgeçelim demiyorum. İnsanlara aynı anda ulaşmanın ve onları bilinçlendirmenin daha kolay bir yolu olamaz sanırım. Üstelik bir kere hayatımıza giren herhangi bir teknolojik aygıtın, olmadığını varsaymak ve onsuz yaşamak mümkün değil. Bir kere girdikten sonra artık onlarsız olamıyoruz. Tuhaf bir ilişki var aramızda bu aletlerle. Mesela cep telefonları. Hayatımızı onlar yönetmedikçe ve onların kölesi olmadıkça sorun yok tabii ki.
Saygılarımla,
Yazan:Keskin Tarih: Şub 11, 2007 | Reply
Sayın Bekir L. Yildirim,
Yazınızı şimdi okudum. Aslında pek cevap gerektirecek birşey yok ama hep susmak olmaz. Yine birşeyler yazayım. Numaralara göre yazıyorum.
1-İçki yasaklamaktan bahsetmediyseniz, yasak yanlısı değilseniz, bu güzel birşey. Memnun olurum.
3a-Hayat tarzları, çevrenin etkisiyle ve kişinin kendi tercihleriyle olur. Zamanla da değişebilir elbette.
3b-Evet tercihlerimi bağımsız irademle yaptım. Fakat farklı bir kültürde doğsaydım, hayat tarzım da farklı olacaktı. Bu sizin için de geçerli. Siz de çevrenizden aldığınız kültürle bu düşünceleri kuruyorsunuz. (Ancak sizinle benim aramda “irade özgürlüğü” bakımından bazı farklar olabilir! Ben fikirlerimi bir dinin emir ve yasaklarına göre belirlemiyorum örneğin.)
4-İleri ülkeler, sanayinin, ekonominin, bilimin, teknolojinin vs. vs. geliştiği ülkelerdir. Demokratikleşmiş ve özgür aklın bulunduğu ülkelerdir… Ben size “benden farklı düşünüyorsunuz” diye değil, sizin gibi düşünmeyenler üzerine baskı kuracak söylemlere girdiğiniz için (böyle düşündüğüm için) “haddinizi aşmayınız” dedim. Burada “had” dediğim şey insanların kişisel özgürlük/zevk/tercih alanlarıdır. Yoksa “benim fikrim” değil.
5-Elbette devlet, halkın sağlığını korumak için tedbirler alır ve almalıdır. Bu konuda (sağlıkla ilgili olarak) hiçbir itirazım yok zaten.
6-Yanlış yorumlamışsınız. Özellikle ikinci kısım çok yanlış. Kimseyi taklit ettiğim yada “onlar yapıyorsa doğrudur” dediğim yok. Kaldı ki “içki doğrudur” da demiyorum (ilk mesajımda da yazmışım: “içki içmekten yana değilim”), sadece bunun insanların tercihi olduğunu söylüyorum.
İyi günler.
Yazan:Keskin Tarih: Şub 11, 2007 | Reply
Sayın Yaman Avcı,
Laiklikliğin olur olmaz gündeme getirilip sağlıklı bir tartışma yapılamadığını söylüyorsunuz. Bu konuda size katılıyorum. Fakat suçu yanlızca bir tarafa atıyorsunuz. Bu tartışmada laiklik, din, allah, müslümanlık gibi konuları İLK açan kimdir dikkatli bakınız. İşte ben de yazımda NİÇİN sizin karşınıza bu laikliğin çıkarıldığını anlatmaya çalıştım.
Bu ülkede şeriat istemeyen -benim gibi- insanlar var. Onlar elbette bu gibi konularda hassasiyet göstermelidir. Başka türlü demokratik düzen korunmaz. (Laiklik olmadan zaten demokrasi de olmaz.)
Bir “sağlık” gerekçesi bile göstermeden, “Allahın yasakları çiğneniyor! Bu ülke müslümandır!” filan deniliyorsa, oradaki şapkadan bir laiklik tartışması çıkar tabi ki.
Yazan:Ç-Z Tarih: Şub 11, 2007 | Reply
Klişe deyimle çocuğun ilk öğretmenleri anne ve babaları değil mi yani aile ortamı?Ortamdan amorti yakalanabilir ama ilk öğretmeni olduğu kısmında çekincem var ebeveynlerle atbaşı rekabet eden bir başka öğretmen(!) daha var.Üstelik hiç yorulmayan dolayısı ile dinlenme molalarına da ihtiyaç duymayan.
Çocuk daha yaşına girmeden anne babasının sesinden daha çok duyduğu ses televizyondan gelen sesler;reklam cıngılları,şiddet ağırlıklı çizgi filmler daha neler neler.
Biraz kara mizah gibi olacak ama etrafımızda söylendiğini sıkça duyduğumuz bir laf vardır,özellikle hanımlardan;Allah şu çamaşır,bulaşık makinesini,elektrik süpürgesini yada hazır çocuk bezlerini yapanlardan razı olsun!Neden açık; daha az yorulup kendimize daha çok vakit ayırabildiğimiz için.
Aslında bu minnete uzun süredir eklenen bir başka şey daha var;televizyon.
O bir arkadaş,bir öğretmen,bir yardımcı;o,kısaca bir evin başköşesinde varlığını sürdüren elinden her iş gelmeyen ama her konuda akıl verip varlığını hissettiren aileden biri.
Nasıl olmasın;anne ev işi yapabilmek için ya çocuğu uyutmalı yada çocuğu tv karşısına oturtmalı,çocuk mızmızlanır da uyumaz yada yemek yemezse tv bu sorunları halleder, büyükler iki laf ederlerken çocuklar başka odada tv karşısına oturtulup sessiz kalmaları sağlanır.Gördünüz mü nasıl çözüm sağlayan bir gerekli yardımcı.Çocuğunuzun elinde en çok tutmaktan hoşlandığı oyuncağın televizyonun uzaktan kumandası olduğunu mutlaka fark etmişsinizdir.
Televizyon sadece bir yardımcı değildir kendisi başlı başına bir ödüldür;çocuk ödevlerini bitirmişse tv seyredebilir,sınıfını geçmiş bir genç ise odasına özel bir tv alınır,okul tatil olduğunda istediği kadar tv seyredebilir.
Televizyonu bunca hayatına sokup,dizginleri teslim ettikten sonra çocuğun öğrendikleri yada televizyonun verdikleri için çocuğu suçlamanın ne alemi var.
Çocuğun, taklit ederek öğrendiği gerçeğinden yola çıkarak örnek alınan ebeveynler olmak gerekmiyor mu televizyon yayınlarını suçlamak yerine. Bu cümlenin anlamı yayınları boş verelim değildir,kendimizi düzeltmeden etrafımızı düzeltmeye çalışmak temel atmadan inşaat yapmaya benzeyecektir.
Yazan:deniz Tarih: Şub 11, 2007 | Reply
Tv. nin cocuklar üzerindeki olumsuz etkisini bire bir yasayan insanlardan biriyim.3.5 yasinda bir kizim var,gecenlerde bir gün “anne dogum günüm olunca parti yapicaz sampanya patlaticaz”dedi.Neden diye sordugumda “eee tv.da öyle yapiyorlar dedi.Biz alkol bagimlisi degiliz ama tam bir tv bagimlisi olmusuz.Kizim bu cümleyi kurdugu icin böyle bi kaniya varmadim,sizlere bunlar gibi onlarca örnek verbilirim.kizimin dogumundan itiberen kayda aldigimiz görüntüleri seyrederken,arkada sürekli tv. sesinin geldigini fark ettim.Biz cocugumuzla ilgileniyoruz, o makine neden acik? kim seyrediyor?bunun cevabi bagimlilikmi bilemiyorum.Yaptigim yalnistan en kisa sürede kurtulmayi ümid ediyorum.Bu arada avrupada yapilan bir istatistik te ,gelir düzeyi yükseldikce tv.izlenme orani nin düstügü ,ayni istatistikte tv.izlenim orani yüksek ailelerin cocuklarinin ögrenim basari durumlari nin düsük oldugu saptanmis.Yazimin öz elestiriden iberet olmamasi adina bu kisa bilgiyi paylastim. Sevgiyle saglikla kalin.
Yazan:Ç-Z Tarih: Şub 11, 2007 | Reply
“Bu tip etkilerin sonuçları hemen ortaya çıkmaz. Kanıksama, normalleşme süreçlerinden geçer. Tek sebep hiçbir zaman televizyon ve diziler değildir. Onlar genel gidişatı destekler.”Bahar Pınar
Tek sebep değildir demişsiniz ama bence neredeyse tek sebep olmaya namzet;
Kitlelere hitap edebilmenin en pratik ,en etkin ve hatta en ucuz yolu.Zira yatırılanın karşılığını kat ve kat geri alabiliyorsunuz.sıfır risk sıfır zarar .
Sonuçta bir başarısızlık varsa bu kesinlikle aracın değil sunulanın pazarlamasındandır.
Bir yerlerde okuduğum ve zaman içinde haklılığına yaşayarak onay verdiğim bir görüş vardı;
Önce ihtiyaç duyulmasını sağlamak sonra da ihtiyaç duyulana bağımlı kılmak üzerine.
Televizyonsuz hayatımızda televizyona ihtiyaç duyuyor muyduk yada cep telefonsuz hayatımızda cep telefonuna.İhtiyaç duyulan noktalarda yerine koyabileceğimiz araçlarımız mevcuttu alternatifleri mevcut olduğundan şuanda olduğu gibi olmazsa olmazlarımız değillerdi.
Zaman içinde televizyon üretim sektörünün gelişmesi ve özel kanalların artması ile piyasa içinde ister üretim ister yayın alanında olsun bir nemalanma söz konusu oldu.Toplumda ihtiyaç olduğu fikri sağlandıktan sonra iş bunun devamlılığının sağlanması noktasına geldi yani bağımlılığa.
Bir canlıyı saatlerce boş bir duvara bakarak oturtmanız mümkün değildir.Saksı çiçeği gibi köklü canlı bitkiler hariç.Brezilya dizileri denilen şu sürekliliği olan dizileri düşünün hayatı durduran ve gündem yaratan diziler.Her gün aynı saatte başında olmanız gereken yaşamınızı onun yayın saatlerine göre ayarlamanız gereken diziler.
İnsanlara bu ve benzer şekilde televizyon karşısında sakince oturma bağımlılığı kazanıldıktan sonra artık istediğinizi yayınlayın istemediğinizi yayınlamayın.
İnsanlar sabah kalktıklarında ister seyretsinler ister seyretmesinler düğmesini çevirip açıyorlar hayatın vazgeçilemez bir aracı olmuştur.Bağımlıları vardır.Bu bağımlılar artık onun az yada çok zararlı olmasını konuşa dursunlar,ortadaki gerçek bağımlılıktır.
Şimdi bu televizyonu sigara yada içki gibi değerlendirmek mümkün mü?Bence evet,az yada çok zamanımızı alması,doğru yada yanlış mesajlar içeriyor olması benzer özelliklere sahip olduğunu gösterir.
Suat beyin hoşuma giden burada da çok yerinde olacağına inandığım bir cümlesi var”bu bağımlılığın kazanımları kaybedilenlerin zekatı bile olamaz”
Sigaranın yada alkolün az miktarda alındığında vereceği keyif ve sonrasında getireceği bağımlılık.Bağımlı olmak durumuna geçmek yani şu azı karar sınır nedir?Bu sınır bünyeden bünyeye kültürden kültüre farklık gösterdiğine göre ayarlaması nasıl yapılacak?Cinselliğin azı estetik de çoğu pornografi,bir düşünceyi savunmak, taraf olmak tamam da fazlası fanatiklik,
fikir özgürlüğü çerçevesinde eleştirmek tamam da çoğu hakaret vb vb……..
Ve bu yukarıda yazdığım cümlelere ekleyebileceğim burada gözüme çarpan bir örnek;
Keskin beyin“Siz içmiyor olabilirsiniz, ama diğerlerini buna zorlayamazsınız.Bu yazının kendisi zorlama!”cümlesine bakarak değerlendirdiğimde ortaya çıkan alternatifli şıklar;
a)ben içmiyorum ve çevremde içilmesine de izin vermiyorum.(Zorlama)
b)ben sağlığa zararlı olduğunu düşündüğüm için içmiyorum,çevremde içen olduğunda sağlıklarının zarar göreceğini düşündüğümden onlara zararlarını anlatıyorum.(Zorlama)
c)ben inancım gereği haram olduğundan dolayı içmiyorum ve çevremde içen biri olduğunda da İslam’ın içkiyi haram olarak tanımladığını anlatıyorum.(Zorlama.)
d)ben sağlığa zararlı ve değişik bünyelerde değişik miktarlarda alınan alkolün otokontrolün yitirilmesine sebep olacağından dolayı haram olarak belirtilmiş içkiyi içmiyorum,bu böyle olduğu için içkinin külliyen yasaklanmasını istiyorum.(zorlama)
Bahar hanımın yazısında bu 4 şıktan sadece ikisine rastladım onların da zorlama olup olmadıklarına okuyanlar karar verebilirler,
“‘Seçici algı (ya da algıda seçicilik), ? Okumadan taraf oluyoruz …Emin olduğum şey, konunun özüne inmektense, bir suçlu aramak ve onu darağacına çıkarmak (ki sevgili ülkem bunu pek sever) yapılacak en kaypakça, en basit davranış. Biz aydın tabir edilebilecek insanlar için ise tam bir fiyasko. (aydın=okuyan,araştıran)”Mert Karbay
Tüm bu tanımlara yapan bir aydın nasıl oluyor da” Bahar hanımın yazının tek bir satırında dahi ayet yada dini açıdan lafı geçmediği halde kendi yorumunu yazarken yazı sanki sadece dini açıdan ele alınmış gibi yorumunun içinde “Eğer işi dini açıdan ele alacak olursak, kesinlikle içinden çıkamayız.”cümlesiyle başlayıp “Kur’an’daki sırasıyla birbirini geçersiz kılan üç ayet hakkına herhangi birimizin fetva verecek kadar bilgi sahibi olduğunu sanmıyorum ile devam edip 9 yaşındaki çocuğun Müslümanlık eğitimine sonra da teröriste sonra da yayınlanan bazı çöplüklerin de yine bu halkın seçimi olduğuna getirip bağlamasını,kendisin de şikayetçi olduğu “seçici algılamaya” bağladım.
O zaman sormak gerekiyor seçici algı tavsiye edilen ama kullanılmayan bir şey midir? Kendini bir aydın olarak tanımladığına göre bu aydınlara has bir durum mudur?Yukarıda 4 şıkla ifade edilmiş içki karşıtlığı ifade özgürlüğü kapsamına girer mi yoksa Keskin beyin dediği gibi”zorlama”kapsamında mıdır?Görüş bildirmek bir çeşit zorlama ise içkinin,
sigaranın yada bir hayat tarzının gözümüze sokulduğu programlar bir çeşit “zorlama” kabul edilemez mi?Müptezel olmuş birinin bağımlı olduğu şeyin hep daha fazlasını istemesi sizce nasıl yorumlanmalıdır?Bu müptezeli kurtarmak için gayret gösterir misiniz yoksa özgür iradesi ile seçimini yapmıştır yaptıklarından sorumludur deyip ve hatta yardımcı olmak bağlamında müptelası olduğu maddeyi sağlar mısınız?
“Analitik düşünme, yüzeysel olarak seçici algıdan tamamen uzaklaşıp, konuyu her türlü yorumdan izole edip ortaya koyma, farklı bütün görüşleri fırsat olduğunca dinleme ve nihayetinde bir sonuca varma şeklindedir. En sağlıklı yorum bu şekilde yapılır, zaten aksi durumda herhangi bir oluşun bayraktarlığını yapmaktan gayrı bir şey yapılamaz.” Bu paragrafı yazan biri nasıl olur da olaya sadece tek açıdan bakabilmiştir diye düşünmekteyim.
Ben bir aydın değilim ama bir aydını anlayabilmek için elimden geleni yapmaya çalışıyorum.
Not:yazı çok uzun olmuş isterseniz bir yerlerinden kırpabilirsiniz anlamdaş olan tekrarlarda yaparsanız bence mahsuru yok.Tekrar okuyup düzeltmeye üşendiğim için.)
Yazan:Mert Karbay Tarih: Şub 11, 2007 | Reply
(Bu bölüm sadece yarar-zarar meselesi, rahatlıkla 2 alttaki paragrafa atlayabilirsiniz.)
”There have been many studies done that actually show wine can be beneficial to health. The FDA has suggested that one to two glasses of red wine per day might help reduce cholesterol and decrease the chances of cancer. Studies have shown that alcohol may benefit many bodily organs, including the heart and the brain”
Biyoloji biliminde ispatlar, fizikteki gibi yalnızca matematik kullanılarak yapılmaz, birçok altbilim metodtları ile etkileşimli çalışır. Üstteki cümleler yeterince açıktır. Bu deneylerin FDA gibi saygın bir kurumun, ve birçok çalışmanın neticesidir. 1 hafta boyunca ortalama bir gazete takip ederseniz 3. sayfada İsviçrenin, İngilterenin, Amerikanın prestijli üniversitelerinin benim ortaya attığım şeyi destekleyen neticelere ulaştıklarını yazarlar, ben en az 15 20 tane görmüşümdür. (http://tr.wikipedia.org/wiki/Biyoloji#Biyolojinin_.C4.B0lkeleri)
Benim en büyük hatam, herhalde gençliğimin verdiği radikal havadan
kurtulamamamdan kaynaklanacak, köşeli bir üslup kullanmam. Bunun için şahsınızdan özür diliyorum. İsim vererek eleştirmek gibi (galiba) çok etik olmayan birşey yapıyoruz. Site yönetimi buna bir standart getirirse daha sağlıklı tartışmalar olabilir kanaatindeyim.
Belirtmiştim, tekrar edeyim. Aydından kastım sadece okuyan insandır. Zamanını, kendini geliştirmeye adayan insandır. Bu tanıma göre, şarapları içip dost muhabbeti yapmak yerine :) burada fikir tartıştığımıza göre hepimiz aydınız.
Kelimeleri seçip, karşı taarruz mu yapalım, düşünceleri seçip taarruz mu yapalım?
Konuyu dini açıdan ele almadım. Seçici algıyı vurgulamaktaki amacım, konunun her türlü saptırmaya açık olması, ve gerçekten şairane bir üsluba sahip, düşündürücü, geniş içerikli bir yazıyı, yüzeyselce dinci-laikçi eksene oturtmak gerçekten yazık olacaktı. Yorumlar genelde bu çerçevede. Çünkü ne kadar kaçınmak isterseniz isteyin, olmuyor. Yukarıdaki yorumlar bunun ispatıdır. Benden önceki yorumların hemen hepsi bu konuya atıfta bulununca ben de öyle başlamayı uygun buldum.
Örneklerimin dinle ilgili olması ise, çarpıcı olmalarına özen gösterilmesinden kaynaklanıyor. Ki dini mercek altına almıyorum, eleştirmiyorum, bilgim de yok zaten bunu yapacak, haddime de değil.
Halkın yüzde 98 küsürünün müslüman olması gereksiz verilerdir. Halk, anayasaya göre şapka takmak da zorundadır. Ama kimse bu kanunu da şapkayı da takmaz. Sosyal demokratın frak giyilmekle ilgili durumu anlatması da normaldir. İsveç Kralı Nobel şerefine yemek verecektir, frakla girmek zorunludur. Koskoca ülkede Doğan Hızlan’dan başka kimse frak usulünü bilmemektedir, insan ister istemez soruyor, ‘nerede bu ülkenin aristokratları’ diye. Konu sıkıntısı çekmiş olan yazarımız da kaleme almış bunu, iyi de etmiş. Ben sakıncayı göremedim. Solcu olduğu halde viski içtiğinden dem vurulan Çetin Altan’ın lafını hatırlatayım; ’solcu herşeyin en iyisine layıktır’. Laf yeterince açık. Hepimiz insansak, hepimiz iyi yaşamak istiyoruz. Bu sabit, ‘iyi yaşam’ düşüncesi öznel…
Sayın Bahar Pınar; ”Anne babaların kendi bildiklerini, çocuğa öğretmeleri ile, basın-yayının çocukları iyi olmayan şeylere şartlandırmasını, onları yönlendirmesini, aynı kefeye koymanız” (ilgili bölümü aldım sadece)
Gayem bunları aynı kefeye koymak değildi. Yanlış anlaşılacak ifadelerim varsa, şöyle düzelteyim. Ülkemde özellikle Çeçenistan örneğinde belirttiğim gibi ‘benim teröristim iyidir’ düşüncesi ve bunun hayata yansıması yaygın.
Ör, Samanyolu’nda verilen dizilerin, en az Ahu Tuba kadar zararlı olduğu görüşümü de belirttim. Dizilerden birinde çocuk aldıran kadının başına olmadık felaketler geliyor, rüyalarına cani insanlar giriyor, ve kadın çocuğunu aldırmaktan vazgeçince sözü ak sakallı dede ele alıyor, ve uzun bir diskür çekiyor.
Bu konu 30 dakikalık televizyon dizisinde işlenilmeyecek kadar hayati, geniş bir konu. Ve naçizane düşüncem Ahu Tubalardan katbekat zararlı. Olayın dini boyutunun yanında, onlarca önemli boyutu var, ve bunu izleyen çocuk hiçbirinin farkında değil.
Gayem, bireye mümkün olduğunca doğru düşünmesini öğretmeye gayret edilmesini vurgulamak. Aile tabi ki belirli bir dini temel vermek zorunluluğundadır. Bir ahlak, gelenek görenek, öğretmek zorundadır. Ama bunların değiştirilmez, eleştirilmez olduğunu vurgulamaktansa, verecekleri en önemli hayat felsefesi, ‘insanın olduğu yerde tek doğru yoktur’.
Ör ailem oruç tutmadığı halde, ben bunu 13-14 yaşına kadar bilmedim. Babam, ben herhangi bir düşünceden etkilenmeyeyim diye beni her bayramda namaza götürmeye gayret etti. Gittiğim ya da gideceğim her cuma namazı için bir babalara özgü o şakacı üslupla teşvik amacıyla fazladan harçlık verdi. Babamın hangi siyasi düşüncede olduğunu 16 yaşlarında öğrendim.
Haklısınız, ister istemez kendi düşünceleri doğrultusunda beni şartlandırmıştır, kaçınılmaz olarak. Fakat aksi durum için gayret etti.
Ben bunu kastetmeye çalışmıştım, fakat yeteneğim noksan kaldı, başaramamışım. Düzeltiyorum.
Öss çalışmalarım nedeniyle 3 buçuk ay aranızda olamayacağım.İnsanın zihnini açan bu platformu açanları, yazarlarını kutluyorum, büyük bir teşekkürü de borç biliyorum.
Kalbini kırdığım biri varsa gerçekten çok özür dilerim. Bahar Pınar’ı Pozitif ayrımcılık hakkındaki gerçekten zihin jimnastiğini körükleyen yazısı için ayrıca kutlamak istiyorum. Övgüyü fazlasıyla hakediyor.
Sağlıcakla kalın, Kendinize iyi bakın.
Yazan:Bahar Pınar Tarih: Şub 12, 2007 | Reply
Sn Keskin,
‘Tüm hoş sohbet ortamlar, romantik ortamlar, zengin, havalı mekanlar içki ile iç içedir ‘
derken televizyondaki yayınlardan bahsediyordum. Yoksa gerçek hayatta, yetişkinlerin ortamları nasıl olursa olsun, çevreye ya da ailelerine zarar vermedikleri sürece beni alakadar etmez. Yani bence de problem yok. Bunu yazımda ve yorumumda üzerine vurgu yaparak belirttiğim halde, sanki ben böyle dememişim gibi
‘İçilen içkinin muhteviyatı sizi neden ilgilendiriyor? İnsanlar bu tür ortamlarda mevye suyu, cola, gazoz içebildiği gibi viski, bira, şarap, rakı da içebilir. İçip de kendilerini kaybetmiyorlar, sağa sola saldırmıyorlar, zarar vermiyorlar… Bir şeyin “FAZLASI zararlı olabiliyor” diye, o şeye temelden karşı çıkılır mı?’ (Sn Keskin)
diyorsunuz. Gerçekten hayretle karşılıyorum bu davranışınızı. Ben içkiye temelden karşı mı çıktım? Üstelik karşı çıkmak istersem de kaşı çıkabilirim, buna hakkım yok mu? Ama temelden bir karşı çıkışım yok. Yazımı, yorumlarımı yeniden okumanızı rica ediyorum.
Ben ‘İsteyen yetişkin istediğini içebilir.’ diyorum. Siz ‘sizi ne ilgilendirir, isteyen istediğini içebilir’ diyorsunuz. Sanki benden farklı bir şey demişsiniz gibi. Yazının ana fikrini hatırlatmak isterim:
Görsel ve yazılı basının hoşgörülü yaklaşımı, çocukların ‘yetişkin olana, kendi kararlarını vermeye yetkin olana kadar geçen zaman içinde, içkiye, sigaraya ve diğer sarhoşluk veren, uyuşturan maddelere karşı, onları güçsüz, savunmasız bırakabilir. Bu maddeler konusunda kafasında olumlu bir algı bulunan çocuk, kendisine kullanması yönünde teklif geldiğinde, çok fazla tereddüt etmeyip, “Ne sakıncası olabilir ki?!’ diyebilir. Sonuç olarak da tatsız olayların içine sürüklenebilir. Bu ihtimallerin gerçekleşme yüzdelerinin yüksek olduğunu, gençlerle konuştuğumuzda görebiliriz. Son zamanlarda, haberlerde, okul kapısı önünde uyuşturucu pazarlığı yapıldığının, ekmek arası uyuşturucu satıldığının ve okul tuvaletlerinde çocukların yaptıkları denemelerin görüntülerini de hep beraber üzülerek izledik.’
Yazıma göre değil de, benimle ilgili olarak kendi kafanızdaki -nasıl oluştuğunu pek anlayamadığım- kanaati söylüyor gibisiniz. Sonraki paragrafınız bunu hissettiriyor. Yazdıklarınızın üzerinden geçelim. Yanlarında Sn.Keskin yazanlar size ait.
‘tartışmanın kendisi bir zorlama! (baskı anlamında)’ (Sn. Keskin)
Hala baskıdan bahsediyorsunuz. Ben ısrarla yetişkin olan kimsenin işi beni ilgilendirmez, yasaklamaktan bahsetmiyorum dediğim halde.
‘Çünkü içki içmenin “kendisini” eleştiriyorsunuz. Bunun doğuracağı kötü sonuçları filan değil.’(Sn Keskin)
Hep sonuçlardan bahsediyorum. Siz yazımı okumadınız sanırım. Yukarıda yazdım, ana fikri yeniden okumanızı rica ediyorum. Ayrıca, sigaraya başlama yaşının 11 e düştüğü, uyuşturucunun lise çağlarında denendiğinden haberiniz yok mu? İçkiye karşı hoşgörü, uyuşturucuya da daha rahat bakılmasını sağlar. Çocukları kötü alışkanlıklardan koruyalım diyorum sadece. Kaldı ki ‘içki içmenin kendisini’ de istersem eleştirebilirim. Bu olamaz, olmaması gereken bir şey gibi yazıyorsunuz. Gerçi konuyu dağıtmayalım, yazımda böyle bir şey yok.
‘‘Kişisel fikrinizi sizin gibi düşünmeyenlere dayatma tartışması bu. ‘(Sn Keskin)
Dayatma ?! Lütfen dayatma olduğunu dü