Main Content RSS FeedÖnceki Yazılar

Senin Özgürlüklerini Vermek İstemiyorum Demenin Kurnazcası: Üçüncü Yolcu Olmak »

 İki yıl kadar önce başörtüsünün serbest bırakılması ile ilgili yasa tasarısı hazırlandığı sırada inanılmaz bir akıl tutulması ile bazı akademisyenler üçüncü yol olarak ifade edilen bir bildiri hazırladılar. Görüntüde sanki başörtülülerin kamusal alanda var olma hakkını destekliyormuş gibi hazırlanmış bu bildiri onlar hakkında yapılacak özgürlükçü bir adımı diğer özgürlükler yolunda yapılması gereken adımlara göre tanzim edip, şarta bağlıyordu.. Son derece masum bir istekmiş gibi atılan bu öneriye göre özgürlükler parçalanamazdı ve eğer başörtüsü noktasında bir destek isteniyorsa bu konu kürt sorunu, azınlık meselesi, aleviler için özgürlükler ile birlikte bir paket halinde gündeme gelmeli ve geniş mutabakat zeminleri aranmalıydı. Böylece üçüncü yol bildirisi sözde başörtüsü hakkını savunur gibi görünürken pratikte bu yolda atılacak bir adımın önünü kesen ve yasakçıların elini güçlendiren bir bildiri olarak tarihe geçti.
 
Bu süreçte iki farklı aydın tavrı oluştu ve sert tartışmalar yaşandı. Sonuçta o günlerde  üçüncü yolcular Read the rest

Bir martı uçarsa göklere… »

Bir martı uçarsa göklere sevineceğinizi düşünürsünüz ilk başta, hele de size misafir olmuş, hasta ve uçamazken her sabah sesiyle size günaydın demişse…
İlk geldiğinde, nasıl geldi bilmiyorum, ya biri bıraktı ya kendi geldi, uçamıyordu ve çok korkuyordu insanlardan. Ertesi gün iki oldular. Biri diğerine eşlik ediyordu, belki yoldaş belki eş, belki arkadaş… ama onu hiç bırakmadı yeniden uçana değin. Evimizin hemen yanındaki ağacın çevrelediği iki metrelik tek toprak parçasında yaşadılar. Bu ağaç benim çocukken anneme küstüğüm için evden kaçtığım ağaç, beni bütün gün arayıp da evin hemen yanında buldukları ağaç. Bir çocuk için uzak, bir yetişkin için ise çok yakın. Ne düşündü çocuk-ben bilmiyorum ama Read the rest

Din-Devlet İlişkileri Bağlamında Muhafazakarlık II »

 

Bahadır Kurbanoğlu (Haksöz Dergisi)
Türkiye’de muhafazakar muhayyilenin oluşumuna katkı sağlayanların görüşlerine yer vermeden evvel, bu muhayyileyi derinden besleyen sacayakların başında gelen Bergson’a ve muhafazakarlar üzerindeki etkisinin, metafiziğini oluşturan hangi kavramlar üzerinden oluştuğuna kısaca değinmekte fayda var.(1)

‘Bergsonculuk’un Muhafazakar Düşüne Etkileri

Bergson’un, düşünce dünyası ile ilk temasını sağlayanlar Ahmet Şuayip ve Rıza Tevfik olmuştur. Tevfik’in 1913 yılında İçtihad dergisinde yayınlanan “Henri Bergson ve Felsefesi” isimli makalesi konu ile ilgili yazılmış ilk yazı olarak kabul edilmektedir. Bergson felsefesinin özellikle edebiyatçı çevreler üzerindeki etkisini 1921 yılında yayın hayatına giren Dergah dergisinde de izlemek mümkündür. Read the rest

Okumadan yazmak, dolmadan boşalmak… »

 Normal bir haftada 20-30 yazar adayı bize erişiyor iletişim kutusundan. Her bir mesajı dikkatle inceliyoruz. Profesyonel yazarların, araştırmacıların ve sitemiz yazarlarının da dahil olduğu bir yazar grubunun fikrini soruyoruz.

 Dün yine Enver ile yazışıyorduk yeni yazarlar hakkında. “Okumadan yazmak, dolmadan boşalmak” diyerek sorunun adını koydu değerli dostum. Bütün suçu köşe yazarlarına atmak doğru olur mu bilmem ama yazma kabiliyeti olan gençler nedense kendilerini fazlasıyla “olmuş, pişmiş” hissediyorlar. Belki de Bekir Coşkun gibi insanların yazdıklarına bakarak “âlem buysa kral benim ulaaan!” demek geliyor içlerinden. Anlıyorum. Ama âlem bu değil. Dünyanın kendisi Bekir Coşkun’un dünyası kadar küçük değil. Hele siyah ve beyaz… hiç değil.

 Dünya köşe yazarlarımızın sloganlarına, klişelerine sığmayacak kadar büyük ve karmaşık. Dünya kapitalistlerin emekçilerle, Türklerin “ötekilerle” ya da Müslümanların gayrımüslimlerle mücadele ettiği bir top sahası degil. “Sadece” İnsan bile karmakarışık bir varlık. İnsanı anlamadan onun ailesini, devletini, ekonomisini, adaletini, suçunu, cezasını, dinini ve dinsizliğini anlamak ne mümkün?

 İçimi en çok acıtan mesajlar şöyle başlıyor: Read the rest

Allah seni star etsin, Amin. »

Kürt Açılımını Diyarbakır’dan İzlemek

Yıllardır Türkiye’nin kanayan yarası Kürt sorunu, bir yandan toplumsal önyargıları körükleyerek ayrışmayı derinleştirmekte diğer yandan da Türkiye’yi içte mevcut sorunlarla enerjisini kaybettirerek uluslar arası boyutta kabuğunu kırmasına mani olmaktadır. Hükümetin bu konudaki çözüme yönelik son çıkışını sorunun aktörlerinden biri olan Diyarbakır’dan izledik. Ankara’yı Diyarbakır’dan izlemenin, Diyarbakır’ı Ankara’dan izlemekten gerçekten çok farklı olduğunu gördük. Gördüğümüz en büyük gerçek ise Diyarbakır’ın -Urfa, Van, Mardin kadar şiddetli olmasa da- sorunun çözümünden yana oldukları ve süreci dikkatle takip ettikleri. Bu ilginin İl Emniyet Müdürü’nün Kürtçe bilen personel açılımının ulusal ve yerel basında yer almasıyla daha da arttığı söylenebilir. Bölgeden gözlemlediğimiz diğer bir husus ise siyasal alanda ilk defa kararlı bir niyet gösterilmiş olmasına toplumsal açıdan cevap gelmiş olması. Sorunun merkezlerinden biri olan örgüte varlıkları ile katılanlar Read the rest

Hoş Geldin Ey Şehr-i Ramazan »

Bildiğim bütün çılgınlık ve dahilik sınırlarını çoktan aşmış doktoruma bir zamanlar hafızam çok acayip, eskiden olanları en ince ayrıntısına kadar hatırlıyorum oysa yeni şeyleri bir türlü aklımda tutamıyorum diye şikayetlenmiştim. Beklediğim sana verdiğim B12 haplarını kullandın mı türünden esaslı bir azar iken doktorum hiç istifini bozmadan
 
            -Çünkü sürekli geçmişte yaşıyorsun, bazı insanlar ise hep hayal kurar. Doğrusu bu günü yaşamaktır, bugünü yaşa deyince suratıma dik dik bakan bu adamın her zaman doğruyu bildiğine olan kesin inancı sebebiyle bozulup, biraz da kızarak
 
            -Yok canım geçmişin ne artısı vardı ki geçmişte yaşayayım diye cevabı yapıştırmıştım.
 
            Bir de çıkmadan evvel
 
            -Seni severim, cehennemde yanmanı istemem; hemen Arapça öğren sözlerini de duyunca
her defasında 3-5 saat beklememe rağmen beni buraya getiren sevdiklerime, güvendiklerime sonuna kadar güvenmek ve vazgeçememek huyuma sövüp sayarak çıkmıştım muayenehanesinden. Read the rest

Çağımızda Tasavvuf »

Prof. Dr. Ahmed Yüksel Özemre

Giriş
Tasavvufun, herkesi tatmîn eden bir tanımı verilemese ve hattâ mâhiyetinin ne olduğu dahi açık seçik ifâde edilemese bile, insan psikolojisi ve cemiyet üzerinde icrâ etmiş olduğu tesirlerden bunun ne muazzam bir vâkıa olduğunu hemen herkes teslim etmektedir.

Tasavvufun:

  • etimolojisi üzerinde de,
  •  bir düşünce sistemi mi yoksa bir hayat tarzı mı olduğu konusunda da,
  •  yalnızca İslâm’a has bir hareketi mi, yoksa her dinin yanında filizlenebilen bir tarzı mı temsil ettiğinde de,
  •  kalıplaşmış statik bir doktrin mi, yoksa dinamik unsurlar içeren bir ideoloji mi olduğu konusunda da

işin uzmanları da, kendilerini mutasavvıf olarak nitelendirenler de aralarında ittifâk edebilmiş değildirler.

Bu kabil kısır tanımlama gayretlerine dalmadan Tasavvuf’u, hâsıl ettiği etkilerinden hareketle kavramaya çalışmak belki en isâbetli yoldur.

Bununla beraber Tasavvuf’a ilgi duyan herkes bunun, târihî gelişimi içinde, bir teorik ve bir de hayata uygulanan vechesi olduğunu kolaylıkla kabûl etmektedir. İslâm âleminde Tasavvuf zâviye ve tekkelerde müesseseleşmiş, gelişmiş ve millî kültürümüzün de hiçbir kuvvetin ortadan kaldıramıyacağı bir parçası hâline gelmiştir. Bu kültürün zâhirî vecheleri olan: 1) tekke mîmârîsi, 2) tekke âdâbı, 3) tekke edebiyâtı, 4) tekke mûsıkîsi ve hattâ 5) “tekke san’ati” diyebileceğimiz tarzlar kendi başlarına ortaya çıkmış değildir. Bütün bunların ardında Tasavvuf’u bir hayat tarzı (Lâtince’siyle: modus vivendi) kılmış olanların: 1) irfânı, ve 2) bu irfânın telkin ve ihdâs ettiği o farklı, o avâmî olmayan estetik anlayışı yatmaktadır.

Dünyevîleşen Tasavvuf’un Yozlaşması Ve Buna Ülkemizdeki Tepkiler
Müesseseleşen Tasavvuf’un kaçınılmaz bir biçimde dünyevîleşip sosyal ve psikolojik açılardan yozlaşacağı daha IX. yüzyılın sonu gibi erken bir dönemde kendisi de tasavvufî hayatı dolu dolu yaşayan bir ârif olan Cüneyd-i Bağdâdî’nin tekke ve zâviyelerin yozlaşmakta olduğu hakkında dostlarından birine yazmış olduğu bir mektuptan anlaşılmaktadır. Bu sekülârizasyon, tekke ve zâviyelerin yavaş da olsa sürekli bir biçimde: Read the rest

Barış istemeyen eşektir! »

Dünyanın en hızlı trenlerinden birinin içindeyim. Paris’ten Brüksel’e saatte 300 km hızla gidiyorum. Bir yolcu uçağının yerden havalanma hızında ilerleyen Thalys‘in içinde ingilizce, fransızca, japonca, almanca anonslar yapılıyor. İçinde bulunduğumuz durumun « saçmalığının » farkında değil mi kimse ? Herkes sakin sakin kahvesini içiyor.

 Birinci ve ikinci dünya savaşının “savaşan milletleri” dedelerinin cesetlerinin üzerinden tıkır tıkır geçiyorlar, düşmanla(!) kolkola… Düşman milletler(!) kendi başlarına bu tren gibi pahalı projeleri gerçekleştiremezlerdi. Zaten ulusal sınırlar Ortadoğu’daki gibi duvarlaşsaydı hızlı trenler bir işe de yaramazdı. Avrupa’yı bir uçtan diğerine kuşatan demiryolları, petrol ve doğal gaz hatları sadece kâr değil barış da getiriyor. Ortalama Avrupalı bir Arap ya da Türk kadar savaşçı olabilir. Ama artık kaybedecek çok şeyi var, savaşın barıştan daha ucuz olduğunu sağcı, solcu, kapitalist, sosyalist herkes anlamış, siyasî renk fark etmiyor.

 Oysa yine Avrupalıların dedeleri ki bundan sadece 60 yıl önce sırf bu dilleri konuştukları için birbirlerini öldürmek zorunda bırakılmışlardı. Şimdi üzeri şehirlerle, tarlalarla örtülü bu topraklara bakıyorum. Kilometrelerce uzayan siperler milyonlarca Alman, Fransız, Belçikalı ve nice avrupalıya mezar olmuştu: Liège, Anvers, Yser, Marne (1914), Neuve Chapelle, Ypres (1915), Artois (1915), Loos, Hartmannswillerkopf, Verdun, Hulluch, Somme, Arras (1917), Vimy, Chemin des Dames, Passchendaele – Cambrai (1917), Michael, Amiens (1918), Lys, Aisne (1918), Bois Belleau, Marne (1918), Hamel…

  Tıpkı Çanakkale savaşında olduğu gibi bir kaç metre ilerlemek için bir kaç bin insanın hayatı feda ediliyordu… bazen bir kaç saat içinde! Neredeyse her metre kareye bir bomba ve binlerce mermi düşmüştü.

 Aynı vahşet ikinci dünya savaşında da tekrar etti. Katliamlar, yerle bir edilen şehirler, açlıktan esirleri yiyen japon askerleri ve Hiroşima-Nagazaki ile doruk noktasına erişen yıkım! Bütün bu acılar unutulabilir mi? Hatırlamak için dünya savaşlarına katılan milletlerin bu kini sürdürmesi gerekiyor muydu?

“Süleyman Nazif (1870-1927) Batarya ile Ateş adlı kitabında şöyle diyor:

“Benim dinim kinimdir… Irkına, vatanına, tarihine ihanet etmiş olan insanların ve milletlerin hiçbirini unutma Türkoğlu! Unutma ve affetme!”

Read the rest

Felsefî bir pazartesi… »

Bir Başörtülünün Felsefi Dertleşmeleri

Hilal Kaplan (Birikim Dergisi’nde yayınlandı)

    Yıllardır girdiği her ortamda egemen iktidar tarafından payına düş(ürül)en başörtülü kimliğini “bu kimliği kabul etmem, ötekimin “başı açık” olduğunu kabul etmem anlamına gelir ve ben bunu reddediyorum” diyerek değilleyen ama yine de yıllardır girdiği her ortamda sadece bir başörtülü olmak makus talihinden kaçamayan ben, uzunca bir süredir ama özellikle son bir yılda üzerimden geçen söylemler hakkında sizinle dertleşmek istiyorum.

     Benim Siyasal Simgem Seninkini Döver!

     Yıllardır kısır döngüsel bir tarzda konuşulan başörtüsü yasağı hakkındaki tartışmaların güzide argümanlarından birisi de başörtüsünün siyasal simge Read the rest

Batı Şeria son günlerini yaşıyor »

Slavoj ZIzek (RADIKAL)

İsrail iki devletli çözümü yarım ağızla kabul ederken, Batı Şeria’da bunu imkânsızlaştıracak bir durum yaratmakla meşgul. Dünya bir gün uyanıp Filistinlilere ait bir Batı Şeria olmadığını, bölgenin Filistinlilerden arındırıldığını görecek ve gerçeği kabul etmek zorunda kalacak

 İsrail polisi 2 Ağustos 2009’da, Doğu Kudüs’teki Arap mahallesi Şeyh Cerrah’ın bir bölümünü kordona aldıktan sonra iki Filistinli aileyi (50’den fazla insan) evlerinden zorla çıkardı; boş binalara hemen Yahudi yerleşimciler taşındı. İsrail polisi yüksek mahkemenin verdiği bir karardan dem vursa da, tahliye edilen Arap aileler 50 yılı aşkın süredir orada yaşıyordu. Bu defa her ne hikmetse dünya medyasının dikkatine mazhar olan olay, çok daha büyük ve genelde görmez-den gelinen berdevam bir sürecin parçası.
Beş ay önce 1 Mart’ta İsrail hüküme-tinin işgal altındaki Batı Şeria’da Read the rest