Main Content RSS FeedÖnceki Yazılar

Romanda Dil Ve Üslûp »

Edebiyatın malzemesi dildir ve her edebi üründe dilin özellikleri o eserin üslubunu oluşturur. Ancak üslubu dilden ayrı düşünmemek, “bir metnin dilbilimin ortaya koyduğu metot ve prensiplerden hareketle incelenmesi”[1] anlamına gelmez. “Dil incelemesinde üzerinde durulacak en küçük birim kelime’dir. Bir romanda karşılaştığımız kelimelerin düzeyi, üslup düzeyini belirler.”[2] Üslup, “dilin mecazi gücünü, renk ve eylem zenginliğini, kısacası dilin anlatım dağarcığını kişisel becerileriyle söze veya yazıya dökmek, dile hayatiyet kazandırmak demektir.”[3] Eserin dilinin döneme, kahramanların sosyal ve toplumsal düzeylerine göre seçilip seçilmediği, akıcı bir üslubun tercih edilip edilmediği, terminolojik dile başvurulup başvurulmadığı, yabancı kelimelerin ve halka ait dilin bulunup bulunmadığı ve söz sanatlarından(retorik figürler) hangilerinin kullanıldığı… gibi birçok ayrıntıyı içinde barındırır. Read the rest

Cem Evleri, Ayşe Sucu, Diyanet »

  Okulu bırakmış ancak okuyup, öğrenmeyi bırakmamış biri olarak salt cehaleti yaşam biçimi seçmiş olanların değil, siz gibi olamayanların dilleri, sizi de yakmak için en hassas noktanızdan vurabilir; sen ne işe yararsın, okudun da ne oldu?

  Misal, bir tarihi bilgi konusunda sizden az bilgiye ve dahası dar bakış açısına sahip bir tarih öğretmeni çıkabilir karşınıza ve bilgi edinmenin tek yolunun diploma olduğunu iddia eder, diplomasızlığınızı bile bile, sırf sizden bilgide geri olduğu için sizi yaralar; ne işe yararsın sen, okudun da ne oldu, belgen, diploman mı var? Der.

  Yaz başıydı, yeni edindiğim kitaplığımın raflarına kitaplarımı yerleştirirken, içinden düşen bir kağıt parçasına yazdıklarım, dağıttı beni. Çok üzüldüm ve içimden dışıma taşan bu üzüntüyü atlatmam birkaç gün sürdü. O kağıdı okuduğum gün, yetişkin ve güçlüydüm ancak bulunduğum noktadan geriye baktığımda, gördüğüm ama dokunamadığım 19 yaşındaki kızı düşünüp, o çaresiz halini çok içerledim. Evet, okulu bıraktığım yıllara ait, duygulu bir nottu, beni dağıtan… Read the rest

Damarlarındaki Kan Asilse Sorun Yok! »

Bülent Arınç bir çaylarını içip, hal hatır sormak için Manisa Celal Bayar Üniversitesine uğramak istiyor ve bir öğrenci ile Rektör arasında ilgi çekici bir dialog geçiyor. Öğrenci, cumhuriyeti koruyup kollamakla görevli olduğunu söyleyince, rektör de “bu emri kimden aldığını” soruyor. Öğrenci kendinden emin bir şekilde cevap veriyor: Atatürk’ten aldım!

Sahneyi kes burada, gönder jeneriği, aksın arka fonda “onuncu yıl marşı”, düzenle Silivri’de bir kısa metraj film yarışması, en kötü ihtimal mansiyon garanti. Dialogdan çıkardığım bir başka sonuç da, Üniversiteye girişlerde yapılan seviye tespit sınavının kalitesinin epey düştüğü. Öyle ya, Cumhuriyete karşı taarruz ve tasallutundan endişe edilen kişi Meclis Başkanlığı yapmış bir zat. Koskoca memleket bir araya gelmiş, seçim yapmış, Cumhuriyeti türlü tasalluttan korumak için bir Meclis kurmuş ve başına da Bülent Arınç’ı getirmiş, beyimiz de eski Meclis Başkanına yumurta atarak Cumhuriyeti koruyacak.

Böyle adama kızılmaz, olsa olsa merhamet edilir. Çünkü bu kafa yapısındaki insanlar, muarızları tarafından kızma eşiklerini çoktan geçtiler. Şu anda sürmek oldukları saltanat muhatapları tarafından merhamet olunmak, bir adım sonrası muhatap alınmamak, devam ettikleri takdirde ellerine bir teneke ve bir sopa verilip, mahallenin delisi karakteriyle tuluat tarihimizi yeniden canlandırmalarını beklemek.

O öğrenci arkadaşım tüm bu eleştirileri şahsına münhasır almasın. Ben evrensel bir düşünce sisteminden bahsediyorum. Sözgelimi, Selçuk’taki Meryem Ana kilisesinin Vaizine, Tahsin Ağa caminin bir cemaati yumurta atsa onu da ayıplarlar. Ama Onun bir şansı var o da şu, onun sağında solunda aklı başında insanlar var. Nasıl ki Hrant Dink öldürüldüğünde Cemaat sokaklarda nümayiş yapmadı, yüzü kızardıysa böyle bir utanç vesilesine yine kimse yol vermezdi.

İş geliyor 1939’da Başbakanlık yapan Refik saydam’ın o meşhur sözüne dayanıyor: “A’dan Z’ye herşeyimiz yanlıştır”. En büyük yanlış da bu Ülkenin bitmek tükenmek bilmeyen bir “Halaskar/ Kurtarıcı” sendromudur. Çapsızlıklarının baştan kabulünün şehadetnamesi mahiyetinde olan “ordu Göreve” ya da “genç Mustafa Kemaller görev başına” pankartlarını hatırlarsınız o miting günlerinden. Daha bir şair tıynetli olanları da “sarı saçlım, mavi gözlüm nerdesin” diye geziyordu meydan meydan. Osmanlı Döneminden bu yana irili ufaklı 110 darbe teşebbüsüne maruz kalmış olan benim yalnız ve güzel Ülkemin ne kara bahtı varmış ki kurtar kurtar kurtulmuyor. Read the rest

Ne önemi var? Sadece ölü çocuklar… »

1993 yılı
Yer:Cizre
Galip Akıl ve Yusuf Akıl.
Biri 11 diğeri 13 yaşında iki kardeş. Nazan Üstündağ annelerinden dinlemiş Diyarbakır’da hikayelerini.  Yüzleşme panelinde karşısında kendisini dinleyen bir avuç insana aktardı. Vebali kalmasın ben de size anlatayım.
Çocuklarımın bir arabaya atıldığını gördüm uzaktan Read the rest

İslam âlimleri siyasetle meşgul olur mu? »

Ekrem Dumanlı

İslam âlimleri siyasetle meşgul olur mu; kendince siyasete müdahil bir pozisyon seçebilir mi? Öteden beri tartışılan bir konudur bu; biz de küçük bir pencere açarak ulema-siyaset ilişkisini anlamaya çalışalım.

Bu sorunun doğru cevaplanabilmesi için siyaset üzerinde, daha doğrusu siyasete bakış üzerinde kabataslak durmak gerekiyor. Eğer siyaseti güncel bir konu, siyasetle iştigali de günlük kazanım mücadelesi şeklinde Read the rest

Ena Bunraku /Kukla Gösterisi, Sanat ve Gelenek-Modern ilişkisi üzerine kısa bir not »

 Ena Bunraku 1682 yılında Japonya’nın kaware kasabasında ilk performansını gerçekleştiren bir kukla gösterisi. Şu anda Ena Bunraku geleneğini yirmi kişi devam ettiriyor ve okulu kapanmış durumda. Ena Bunraku’yu Kitano’nun Dolls/Bebekler filminden hatırlarsınız. Filmde, kuklalar aracılığıyla, Ryoko ve Hiro’nun aşkı/ayrılığı ama ayrılıkta birleşen yazgıları anlatılmıştı. Filmi değerli kılan unsurlardan biri de buydu zaten: Geleneğin modernle birleştirilmesi, yerel/mahalli olanın insana dair bir temayla dünyanın her yerinde aynı etkiye sahip olabilecek bir evrenselliğe dönüştürülmesi. Sanatta başarılı olmak istiyorsa günümüz insanı, geleneğe sırtını dönmek, ondan beslendiği kaynağı kurutmak yerine onu evrenselle buluşturmak zorunda.
Orhan Veli bir geleneğin yıkımında baş tacı edilir kimilerince ama kendisinin Divan şiirine olan vakfiyeti ve beyitlerle şiir yazabilecek düzeyde geleneğe aşinalığı Read the rest

Ahlâk, Estetik, Siyaset ve Özgürlük »

 Ümit Aktaş

Müslüman estetiği deyince aklımıza gelen hat, tezhip ve minyatür gibi sanatların günümüze ne kadar uzak çağrışımları olduğunun farkında mısınız? Yani bugün İslamî sanat diye baş tacı ettiğimiz bu estetik üretimlerin, uzak bir zamanın ruhunun, aşkının, eğilimlerinin silik kopyaları ve hatta simülasyonları olmaktan öte bir değeri var mı? Elbet mimari, müzik ve şiir de ilave edilebilir bu listeye: cami mimarisi, sanat müziği ve divan şiiri. Belki de bir çoğumuz için onlar nostaljik bir hatıra. Ya da İslam deyince yüzünü geçmişe dönmekten başka çare bulamayan kişiler için bunlar, tıpkı yaşadıkları ruh hâli gibi müzelik bir seyir nesnesi; özenle saklanarak bir kenarda temaşa edilen o kutsal(laştırılmış) nesneler gibi. Ama Allah Read the rest

Şamaroğlanı »

Gündem meselelerini zamanın anı içinde yorumlamak, çözücü değil, laf olsun için düşünülen yorumlardır. Sonuç olarak önümüzde duran durum mevcutlarını, nedenleri olmadan kavramamız yahut yorum düşmemiz çok sağlıklı değildir; mutlak nedenlere ihtiyacımız vardır. Bu nedenle olaylara tarihselci yaklaşmak, çözümler için gerekli bir metodolojik uygulamadır. Read the rest

Babam, ilk kahramanım »

Cihan Aktaş

Kız çocukları için baba, karşı cinse ilişkin imgeleri yayan, fikirleri oluşturan ilk kaynaktır. Babam benim ilk kahramanımdı ve bu yıllarca böyle sürdü. Asiydi, dikbaşlıydı, kendi doğrularını savunmak için her yolu denerdi; çıkar için uzlaşmaya yanaşmaz, yenilgiyi kabul etmezdi. Tutkulu, sabırsız, deneyciydi. Yeniliklere açıktı. Toplumda ayrıcalıklı davranan kişilere mesafeli, ezilen kesimlere yakın dururdu. Yetim çocuklar için kendini paralardı. Kadınlara görünüşleriyle değer kazanmalarını öğreten kabulleri küçümser, modernliği tayyörde veya kravatta arayan arkadaşlarına sert eleştiriler yöneltirdi. Bildiğimiz anlamda tesettürü benimseyen biri değildi, böyleyken onun saygın bir kadın kişiliğine ilişkin değerlendirmelerinin, tespitlerinin tesettürü benimsememde büyük katkısı Read the rest

Bir Seyyahın Kaybolma Kılavuzu (Özcan Yurdalan) »

Türkiye’de gezi yazarlığının öncüsü konumuna gelmiş olan Yurdalan’ın “Bir Seyyahın Kaybolma Kılavuzu – Yolcular İçin El Aynası-1” başlıklı kitabı okurlarıyla buluştu. Bugüne dek Hindistan’dan Nepal’e, Suriye’den Fas’a, Pakistan’dan İran’a yaptığı seyyahlıkları kitaplarıyla anlatan yazar; bu kez, yola ve yolda olmaya dair iç gözlemlerini ve felsefi bakışını bir deneme üslûbuyla okuyucuya aktarıyor. Daha önce cümleleri ve fotoğrafları arasında sayısız yolculuğa çıktığımız Özcan Yurdalan kez sırtını yasladığı edebiyatın yollarında gezdiriyor bizleri.