RSS Feed for This Post

Dev Orduların Tartışmasız Üstünlüğü Biterken

 

Orta Güçlerin Yükselişi

Soğuk Savaş döneminde uluslararası güvenlik mimarisine damga vuran temel gerçek şuydu: sadece birkaç süper güç askeri manada söz sahibiydi. Amerika Birleşik Devletleri, Sovyetler Birliği, daha sınırlı ölçüde Çin, İngiltere ve Fransa… Bu ülkelerin dışında kalan devletlerin askeri kapasitesi, küresel ölçekte dikkate alınmaya değmezdi. Küçük ve orta ölçekli ülkeler yalnızca bu süper güçlerden birinin liderliğini seçebilir, onların yanında saf tutarak güvenliklerini sağlayabilirdi. Kore Savaşı’ndan Vietnam’a, Afganistan’dan Irak’ın işgaline kadar 20. yüzyılın büyük çatışmaları hep süper güçlerin ağır lojistik, yüzbinlerce askerlik sefer güçleri ve devasa bütçeleriyle yürütüldü.

Ancak 21. yüzyılda savaşın doğası köklü bir biçimde değişti. Bu değişim, sadece ekonomik güçle açıklanamayacak kadar teknik boyutlar içeriyor. İnsansız hava araçları (SİHA’lar), aktif faz dizinli radarlar (AESA), elektronik harp teknolojileri, yüksek isabetli güdümlü mühimmatlar ve ramjet motorlu uzun menzilli füzeler oyunun kurallarını yeniden yazdı. Üstelik bunların çoğu artık yalnızca birkaç süper gücün değil, orta büyüklükteki devletlerin de erişimine açık. Bu teknolojilerin maliyeti hızla düştü, erişilebilirliği arttı ve kullanımı yaygınlaştı.

Teknolojik Dönüşüm

Bugün bir SİHA filosu, eskiden yüzlerce sorti gerektiren bir görevi tek başına icra edebiliyor. Türk yapımı Bayraktar TB2’ler, 24 saatten fazla havada kalabiliyor ve MAM-L gibi hassas güdümlü mühimmatlarla 8 km menzilden hedefi imha edebiliyor. Daha gelişmiş AKINCI’lar, 1.350 kg mühimmat taşıma kapasitesi, 40.000 ft irtifaya çıkabilmesi ve AESA radar ile donatıldığında, hem deniz hem kara hedeflerine karşı büyük bir gözetleme ve angajman kapasitesi sağlıyor. AKINCI’nın entegrasyonu hedeflenen Gökhan hava-hava füzesi, Meteor sınıfında yani 150 km’nin üzerinde aktif radar güdümlü angajman sağlayabilecek bir silah. Yakında devreye girmesi beklenen Kızılelma gibi jet motorlu SİHA’lar, savaş uçaklarına yakın hız ve manevra kabiliyetiyle bu dönüşümü bir adım daha ileriye taşıyacak.

Bu araçlar tek başına yeterli değil, ama ağ-merkezli bir yapıda Barış Kartalı (E-7T AEW&C) gibi erken uyarı uçaklarıyla, kara konuşlu HİSAR-O+ ve SİPER sistemleriyle, hatta S-400 benzeri uzun menzilli bataryalarla birleştiğinde, 300–500 km çapında bir hava sahası fiilen uçulamaz hale getirilebiliyor. E-7T’nin radar kapsaması 400–600 km’ye ulaşabiliyor, F-16’ların havada yakıt ikmaliyle 700–900 km menzilli sortiler yapabilmesi bu çemberi tamamlıyor. Bu tür bir koruma şemsiyesi, uçak gemisi görev grubunun sağladığı sürekli hava üstünlüğünün aynısı değil belki, ama bölgesel caydırıcılık açısından benzer bir etki yaratıyor.

Tarihsel Karşılaştırma

Kore ve Vietnam savaşlarını düşünelim. ABD, yüzbinlerce asker, on binlerce araç ve uçakla savaşa girdi. Milyonlarca ton yakıt, yiyecek, mühimmat ve ekipman Pasifik üzerinden taşındı. Bu lojistik kabiliyet sadece süper güçlerin tekelindeydi. Irak’ın 2003’teki işgalinde de aynı resim görüldü: ABD ve müttefikleri yüz binlerce asker ve binlerce sortiyle gökyüzünü tamamen kontrol etti. Ancak bu model artık günümüzde sürdürülebilir değil. Yüksek isabetli mühimmatlar, bir uçağın tek bir sortide 5–10 hedefi imha etmesini mümkün kılıyor. SİHA’lar günlerce havada kalarak sürekli gözetleme yapabiliyor. Bu nedenle ağır lojistik ve yüzbinlerce asker taşıma gerekliliği azaldı.

Bölgesel Caydırıcılığın Örnekleri

Son on yılda yaşanan savaşlar, orta güçlerin bu yeni imkânlarla neler yapabileceğini gösterdi. 2020’deki Azerbaycan-Ermenistan savaşı, Bayraktar TB2 ve kamikaze İHA’ların Ermeni hava savunmasını kısa sürede çökertmesiyle sonuçlandı. Ermenistan’ın savaş uçakları neredeyse hiç kalkamadı; gökyüzü tamamen Azerbaycan lehine döndü. Libya’da Türkiye’nin sınırlı F-16 desteği, elektronik harp sistemleri ve TB2’leri sahaya sürmesi, Hafter güçlerinin ilerleyişini durdurdu. Suriye’de 2020’de İdlib operasyonları sırasında SİHA sürüleri, kısa sürede yüzlerce zırhlı aracı ve topçu mevzisini imha etti; Suriye ordusunu geri çekilmeye zorladı. Bütün bu örnekler, artık mutlak hava hâkimiyeti olmadan da seçici ve geçici hava üstünlüğünün bölgesel amaçlara ulaşmak için yeterli olduğunu ortaya koydu.

Ekonomi ve Askeri Güç Dengesi

Burada unutulmaması gereken kritik nokta şu: Süper güçler hâlâ küresel ölçekte benzersiz. ABD, tek başına dünya gayri safi milli hasılasının %25–30’unu oluşturuyor. Çin, Japonya, AB ülkeleri gibi dev ekonomiler 10–20 trilyon dolar seviyesinde. Buna karşılık Türkiye, İspanya, İtalya, Güney Afrika, Malezya, Endonezya veya Meksika gibi ülkeler 1 trilyon dolar civarında. Ekonomik ölçekte arada 10–20 kat fark var. Ancak askeri sahada bu fark aynı ölçekte yansımıyor. Çünkü gelişmiş SİHA’lar, AESA radarlar, uzun menzilli güdümlü füzeler gibi teknolojiler, orta güçlerin küçük bütçelerle bölgesel caydırıcılık sağlamasına imkân veriyor.

Türkiye örneği özellikle çarpıcı. Türk ordusu, son on yıllarda aktif savaş tecrübesi yaşamış bir ordu. Libya, Suriye, Irak ve Karabağ’daki deneyimler, Türk ordusunu sahada sınadı. Buna karşılık Çin ordusu devasa bir endüstriyel kapasiteye sahip olsa da, Kore Savaşı’ndan bu yana gerçek bir savaş tecrübesi yaşamadı. Yani savaşma deneyimi, teknolojiyle birleştiğinde ekonomik küçüklüğün açığını kısmen kapatabiliyor.

Taktik Boyut: Çok kutuplu muharebe

II. Dünya Savaşı’nda ve Soğuk Savaş boyunca savaşın taktik boyutu da farklıydı. O dönemde yüz binlerce askeri bir bölgeye yığmak, büyük zırhlı birlikleri bir cephede toplamak, hatta ani sürpriz saldırılar yapmak mümkündü. Çünkü düşman bunu anında göremiyordu. Radarlar sınırlıydı, keşif uyduları yoktu, gözetleme kabiliyeti dar bir alana sıkışmıştı. Bu nedenle 50.000 asker bir araya getirildiğinde, karşı taraf bunu ancak saldırı başladıktan sonra anlayabiliyordu. “Kritik kütle” denilen yoğun askeri varlık, sürpriz etkisiyle cepheleri yarmanın anahtarıydı.

Bugün bu modelin ömrü doldu. Artık 200 dolarlık basit bir ticari drone bile geniş alanlarda keşif yapabiliyor. Daha gelişmiş SİHA’lar ve yüksek çözünürlüklü uydular, birkaç metre çapındaki hareketleri bile tespit edebiliyor. Bu nedenle 10.000–20.000 askeri bir araya getirmek, ya da büyük bir tank grubunu gizlice cepheye sürmek neredeyse imkânsız hale geldi. Ukrayna Savaşı’nda bu gerçek çıplak biçimde görüldü: ne Rusya ne de Ukrayna, cephe hattını değiştirecek kadar büyük bir gücü gizlice toparlayamadı. Her hareket hemen tespit edildi, dronelar ve topçu sistemleriyle hedef alındı.

Bu durum savaş meydanında taktik düzeyde de çok kutupluluk yarattı. Artık savaşın kaderini büyük tank saldırıları ya da yüzlerce uçağın bombardıman dalgaları değil, küçük grupların zekice manevraları belirliyor. On kilometrelik bir ilerleme sağlamak için bile bazen yalnızca küçük drone sürüleri, hassas güdümlü füzeler ve özel eğitimli küçük birlikler devreye giriyor. Büyük kitle saldırıları yerini küçük ama ölümcül operasyonlara bırakmış durumda. Bu sebeple hava üstünlüğü kavramı da dönüşüyor: gökyüzünü tamamen kontrol etmekten çok, küçük gruplara sürekli destek ve anlık vurucu güç sağlamak öne çıkıyor.

Klasik “hava üstünlüğü” kavramının hava caydırıcılığına evrilmesi

Klasik savaş doktrinlerinde “hava üstünlüğü” kavramı, gökyüzünün tamamen kontrol edilmesi anlamına geliyordu. Yani bir tarafın savaş uçakları sürekli devriye uçacak, düşman uçakları kalkamayacak ya da kalktığında derhal düşürülecek, yer hedefleri bombalanacak, böylece karşı tarafın manevra kabiliyeti felç olacaktı. II. Dünya Savaşı’ndan Soğuk Savaş’a kadar bu anlayış hâkimdi. Körfez Savaşı’nda ABD’nin uyguladığı model tam da buydu: Irak hava kuvvetleri daha kalkamadan etkisiz hale getirildi, gökyüzü tamamen tek taraflı kullanıldı.

Fakat günümüzde bu mutlak hava üstünlüğü daha zor ve daha maliyetli hale geldi. Çünkü radarlar, SİHA’lar, elektronik harp sistemleri ve uzun menzilli karadan havaya füzeler, gökyüzünü tek taraflı kontrol etmeyi neredeyse imkânsız kılıyor. Bir taraf gökyüzünde tam hâkimiyet kursa bile, küçük İHA sürüleri veya mobil SAM bataryaları bunu kısa sürede bozabiliyor. (İngilizce “Surface-to-Air Missile”: Örneğin HİSAR, S-400, Patriot) Artık gökyüzünde “tam hâkimiyet”ten çok, sürekli baskı ve gözetleme sağlayan bir “hava desteği” ön plana çıkıyor.

Bu değişimle birlikte kavram da evrildi. Artık amaç, karşı tarafın gökyüzünü kullanmasını tamamen engellemekten ziyade, onu caydırmak ve her hareketini riskli hale getirmek. Bir SİHA filosu, bir erken uyarı uçağı ve uzun menzilli SAM bataryalarıyla gökyüzü tam anlamıyla kilitlenmese bile, düşman için sürekli tehdit ve maliyet üreten bir “hava caydırıcılığı” doğuyor. Böylece hava kuvvetleri yalnızca doğrudan çatışmada değil, psikolojik ve stratejik düzeyde de belirleyici hale geliyor.

Sonuç olarak klasik hava üstünlüğü kavramı, günümüzün çok kutuplu ve teknolojik harp ortamında yerini hava desteği ve caydırıcılığa bırakıyor. Bu da süper güçlerle orta güçler arasındaki makası daraltan en önemli gelişmelerden biri. Çünkü gökyüzünün tamamen tek taraflı kontrolü artık nadiren mümkün, ama sınırlı imkânlarla dahi bölgesel bir hava caydırıcılığı tesis etmek pek çok devletin ulaşabileceği bir hedef haline geldi.

Sonuç

Artık uluslararası sistemde yalnızca süper güçler ve onların arkasına dizilen “geri kalan dünya” yok. Orta güçler, gelişmiş teknoloji ve uygun doktrinlerle, süper güçlerin bölgesel baskısını dengeleyebilecek kapasiteye ulaştı. Bir uçak gemisi görev grubunun küresel hareket kabiliyetine denk değiller, ancak kendi bölgelerinde 300–500 km yarıçaplı bir “uçuşa yasak şemsiye” kurabiliyorlar. Bu, mutlak küresel üstünlüğün sona erdiği, daha karmaşık ve çok kutuplu bir askeri denge dönemine girdiğimiz anlamına geliyor.

Trackback URL

ÖNEMLİ

--------------------------------------------------------------------

Tüm yazı, yorum ve içerikten imza sahipleri sorumludur. Yayımlanmış olmaları, bu görüşlere katıldığımız anlamına gelmez.

Hakaret içerse dahi bütün yorumlar birer fikir eseridir. Ama bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, yorum kurallarına gözatın yine de.

Not: Sitenin ismini dert etmeyin, “derinlik” üzerine bayağı bir geyik yaptık, henüz söylenmemiş bir şey bulmanız oldukça zor :)

Editörle takışmayın, o da bir anne-babanın evlâdıdır, sabrının sınırı vardır. Siz haklı bile olsanız alttan alın, efendilik sizde kalsın.

Sitenin iç işleriyle ilgili yorum yapmayın, aklınıza takılan soruları iletişim kutusundan sorun, kol kırılsın, yen içinde kalsın.

Kendi nezaketinizi bize endekslemeyin, bizden daha nazik olarak bizi utandırın. Yanlış ve eksik şeylerden şikayet etmek yerine bilgi ve yeni bakış açısı sunarak tamamlayın, düzeltin, tevazu ile öğretin bize bildiklerinizi.

Bu kurallara başkasının uyup uymamasına aldırmayın, siz uyun. Bütün yorumları hızla onaylanan EN KIDEMLİ YORUMCULAR arasındaki nizamî yerinizi alın.

--------------------------------------------------------------------
  • Siz de fikrinizi belirtin