Main Content RSS FeedÖnceki Yazılar

DUYURU:Süheyl Batum Neden Fırça Yedi? »

Ayağının tozuyla ilk günahını işledi, Kürt Milliyetçileriyle bayramlaşma suçu(!) işledi Süheyl Bey. Atatürkizm’in ruhban sınıfı yani “CHP geleneğinden gelenler” bu afacanı dizlerine yatırıp kaba etine iki tane patlattılar, haddini bildirdiler. Çünkü CHP’de seçmenin istekleri değil önemli olan. Kurucu babalar var CHP’de, kudretin ve mülkün sahibi. Bu yüzden “gelenekten gelenler” ile “dışarıdan gelenler” arasında camda duvarlar var. Kendi aralarında birleşmekten aciz bir ekibin Türkiye’yi birleştirmesi nasıl mümkün olabilir? Bu da ayrı bir soru.

Fakat bu manzaranın bir de arka perdesi varmış. Mesele özünde emlâk meselesiymiş. CHP’ye yıllarını vermiş ama kendi deyimiyle “bal tuttuğu halde parmağını hiç yalamamış” bir okurumuzun bize yazdığına göre CHP’nin eline çok miktarda arsa, bina ve dükkan varmış. 1970’li yıllarda Ermenilerden ve Rumlardan CHP’ye jet mahkeme kararlarıyla “aktarılan” bu pastayı paylaşma kavgasıymış esas kavga. CHP’nin geçirdiği her ciddi sarsıntı işte bu köşe kapmaların, “kapanın elinde kalmaların” kavgasıymış. Ankaralı ve İstanbullu  emlâkçılar da bu meseleyi zaten yakından takip ediyormuş. Bilmiyorum bu konuda bilgisi olan var mı? Mağdur Ermeni veya Rum okurlarımız yardımcı olabilirse seviniriz.

Füze Kalkanının Hedefinde Türkiye »

Mustafa Kaya

Soğuk savaş sisteminin anormal yapısının sona ermesi yer küremizde henüz normalleşmeye doğru giden bir süreç lehine bizleri ümitlendirmiyor.

 İki kutuplu soğuk savaş düzeni anormaldi, çünkü kutup merkezlerine olduklarından çok daha büyük güç sağlıyordu. İki kutup arasına sıkışmış unsurlar ise gerçek ilişkisel tutumları yerine içinde yer aldıkları kutbun kodlarına göre uluslar arası sistemde varlıklarını sürdürmekteydiler. Bu durum öylesine çarpık ilişkiler üretiyordu ki, Türkiye örneğindeki gibi kimi ülkeler, çevresindeki birçok komşu ve akraba topluluklar ile uluslararası sistem gereği karşı kutupta yer alarak Read the rest

Romanın Yapısal Elemanları »

 Roman,  kurmaca bir anlatı,  doğal olarak yapay anlatıdır.  Doğal anlatı ile yapay anlatı arasındaki farkı  “Gerçekten olmuş, anlatanın olduğuna inandığı veya gerçekten olduğuna bizi inandırmaya  (yalan söyleyerek)  alıştığı bir olaylar dizisi anlatıldığında,   bu bir doğal anlatıdır;   dolayısıyla,  dün başıma neler geldiği hakkındaki anlatım… doğal anlatıdır. Yapay anlatıyı ise kurmaca anlatı temsil etmektedir; kurmaca anlatılar, hakikati söylüyor gibi yapar ya da hakikati bir kurmaca söylem evreninde söylediklerini öne sürerler.”[1] diyerek belirten Eco, doğal anlatı ile yapay anlatı arasındaki farkı belirtmekte ve bu konudaki düşüncesini, tüm anlatının bir ‘yaratı’ olduğunu ve kurmaca bir düzenek olduğunu ifade etmektedir. Kurmaca anlatı olan romanı neler var eder? Yapay anlatı olan romanın yapısını oluşturan elemanları vardır; bunlar romanı var eder ve romanın ritmini oluştururlar.

Bir romanda “entrika, aksiyon, roman kompozisyonu, anlatıya dayalı bakış açısı tarzı, mekân, zaman ve roman kahramanları gibi roman dünyasının yapı unsurları bulunur.[2] Bu genel bakıştan evvel romanın ses, ritim, biçim, estetik gibi unsurları vardır. Özellikle ritim önemlidir. Biçim oluşumu ritme bağlıdır. “Konu kaba saba tiksinç olabilir. Ama romanda dile getirilirken sanatsal açıdan dönüştürülmüş, dengelenmiştir. Biçem budur işte. Sanat budur. Edebiyatta gerçekten Read the rest

Bu Pazartesi Beş Yüz Bin Radikalden Biriyim »

Radikal’de yayınlandı

Gazete sadece haber değildir. Hele bahsi geçen yer Türkiye ise gazete durum, hal olmanın üstünde bazen ideolojidir, taraftır, bir kitlenin ağzıdır. Kah kitlenin beklentisi, kah kitleden beklenen üzere yürür. Bazen yönlendirilir, bazen yönlendirir.  Yeni Radikal, yayın hayatına başladığı günden kısa bir süre sonra bir imza kampanyası başlattı. ‘ Savaşma, konuş diyen Read the rest

Yüzlerce Gizli Dünyadan Bazıları »

Cihan Aktaş (Hayal Perdesi’nde yayınlandı)

Gönlüm beden ve ruhun sırrını bilir

Sanmayasın ecel bize ağır gelir

Bir dünya kaybolmuş gözümden ne gam

İçimde hâlâ yüzlerce  dünya gizlidir…

Muhammed İkbal, Lale-i Tur; çeviren: Murat Sürmen

 Filistinli şehit karikatür sanatçısı Naci el-Ali bir konuşmasında, kendisini en çok korkutan duygunun yeis olduğunu söylemişti. Filistinli sanatçı, içinden geçtiği yenilgi yıllarında bu ağır duygunun  kuşatmasına Hanzala ikonunu gerçekleştirerek direnmiştir. Belki de asıl içine düşülen yeiste oluşmaktadır, yenilgi.  Dini düşünce önemli ölçüde iyimserliğe dayanır. Dünyanın neyse o şekilde kabulü, oluş içinde ve farklılıklarıyla birlikte kabulü, bir kurtuluş yolu olduğuna Read the rest

Cihan Aktaş’tan Avrupa Yazarlar Parlamentosu’nun toplantısına red »

“…Avrupa Yazarlar Parlamentosu toplantısına katılmayı severek kabul ettim ben, konu ilginçti çünkü: Dijital çağda edebiyat. Onur konuğunun kim olduğunu dün, Hilmi Yavuz’un yazısını okuyunca öğrendim. V.S. Naipaul. Doğrusu, Naipaul herhangi bir yazar olarak çağrılı olsaydı, yine de katılabilirdim toplantıya. Ancak “onur konuğu”, farklı bir mesaj bildiren, beni de yazar olarak, Müslüman olarak bağlayan bir sıfat. 1992 yılında Hintli aktivistler tarafından gerçekleştirilen, sayısız insanın ölmesiyle sonuçlanan Babri Camii’nin yıkımından “yaratıcı tutku” ( creative passion) ve “tarihin dengelenmesi” diye bahseden bir yazarın onur konuğu olması bana ağır gelir. Her şeye rağmen edebiyat demiyorum, edebiyat benim için çok önemli olduğu halde. Doğrusunu isterseniz, onu çağıranlar da Naipaul’u iyi tanımıyorlar gibi geldi bana, aksi halde davet ederken iki kez düşünürlerdi.  Naipaul’un yazar olarak sahip olduğu konumu Hilmi Yavuz yazısında çok güzel anlatmış. Yavuz’un atıfta bulunduğu Rana Kabbani …” TAMAMI

Erste Begegnung – ilk Karşılaşma (Robert Schumann) »


Ölüm’ün ışığında Zaman 

Schumann’ın en lezzetli eserlerinden birini dinliyorum,  “spanische liebeslieder” (op. 138). Aşk şarkıları bunlar. 15ci asırda İspanya’da yazılmış aşk şiirlerinin Almanca tercümelerinden ilham almış büyük besteci. Albümdeki birinci parça gül bahçesinde rastladığı delikanlıya aşık olan bir genç kızın şarkısı. Mezzo-soprano Angelika Kirchschlager‘in berrak sesi su gibi akıyor ve soprano Barbara Bonney‘inkiyle “karışınca” öyle bir içiliyor ki…

Şırıl şırıl akan küçük bir derenin berrak suları canlanıyor gözümde. Seslerin berraklığı “lokur lokur akan” pianonun ritmiyle daha da belirginleşiyor. Bu kısacık şarkıyı tekrar dinliyorum. Genç kızı, delikanlıyı, gülleri anladım da… “işin içinde bir de su var” diyorum, bu kadar tesadüf olamaz. Sonra sözler takılıyor kulaklarıma. Acaba şiiri Almanca’ya tercüme eden Emanuel von Geibel sonu “ş” ve “s” gibi su sesiyle biten kelimeleri kasten mi seçmiş? CD’nin kutusundan kitapçığı çıkarıp sözlere(1) bakıyorum: Oh! Yanılmamışım. Hakikaten şırıl şırıl akan bir dere var iki aşığın ilk defa karşılaştığı yerde.

Sanat doğanın taklidi midir? Doğal olarak güzel olan şeylerin beceriksizce, yapay biçimde tasvir edilmesinden mi ibarettir? Öyle ya, batan bir güneşi seyretmek dururken neden kıpırdamadan duran bir yağlı boya tabloya bakalım? Bir bülbülün şen nağmelerini dinlemek dururken Schumann’ın şarkıları ile yoralım kulaklarımızı? Tabi sanatçı ve/veya sanatsever okurlarımız kızabilirler. “Ah! hayır, kimse Hacı Arif Bey’in yerini tutamaz” ya da “Hangi kuş Mozart’ın 40cı senfonisini çalmış da biz duymamışız?” gibi itirazlar gelebilir. Ancak Sanat eserleri doğanın kötü birer kopyası değilse nedirler? DEVAMI PEK YAKINDA SAYFALARIMIZDA…

Karanlık’ın Işığında Akıl »

Kıymetli bir dostumuz

Bilmediklerimize sınır koyan bildiğimizi düşündüklerimiz olsa gerek! Karanlığı da bir gören olarak biliyormuşuz gibi tarif edip, tanımlamaya çalışıyoruz.

Karanlığı, bir bebek gibi kucağımıza almış, kollarımızla sarmış ve gözlerine bakabilmişsek şayet ona devşirebilecekmiş gibi sahip olamayacağımızı, “tamamıyla bilemeyeceğimizi bilebilmek” yolunda ilk adımı atmış sayılırız. Dolayısıyla da karanlığın kuyruğuna, bacağına dokunmakla onu bildiğimizi söyleyemeyiz.

Karanlığın bilinebilmesi için dünya gibi ortasında ya da bir duvar gibi önünde değil de üzerinde, dışında durabiliyor olmak gerekir. İnsan bunu yapabilir mi?

Gören insanların neredeyse elle tutulabilir yoğunlukta olan ve ancak kendi ile sınırlı olan karanlığı bilebilmesi çok zor. Karanlık’ı çoğumuz ancak düz bir satıh, yol üzerindeki bir engel gibi aklın kabul ettiği alanla sınırlandırarak tahayyül edebiliyoruz; aynen zaman gibi! Akıl ve bilgi ile aşılıp, tuğla tuğla sökülerek alt edilip, aydınlığa dönüştürülebilir/kavuşulabilirmişiz gibi! Read the rest

Arthur Rimbaud, Illuminations, Cehennemde Bir Mevsim, Sayıklamalar »

‘Durdu bir tavşan evliya otlarında… ve dua etti ebem kuşağına. Oy! Gizlenen değerli taşlar, -bakıp duran çiçekler… O zamandan beri ay işitti çakalları kekik çöllerinde uluyan… Yürüdüm uyararak canlı ve ılık solukları; ve değerli taşlar baktı, ve gürültüsüz kalktı kanatlar. Serin ve körpe aydınlıklarla dolmaya başlayan keçi yolunda ilk tanışmam bana adını söyleyen bir çiçekle oldu… Çocuk ve şafak ağacın eteğine attı kendini. Uyandıklarında öğlendi.[1]

Dört yıllık bir şair ve şairlerin kutsal bahçesinde kalemiyle en belirsiz yılgınlıkları yaşamış bir çocuk: Rimbaud (1854-1891).

Bu dört yıl bile onun şiir hayatının iki ayrı dönemde incelenmesi için yeterli bulunmuş eleştirmenlerce. Birinci yol, her şairin başına gelen, geçmiş şairlerin/şiirlerin esintilerini taşıyan dönem, -anfluence of anxiety dönemi- : Dizeler/İlk Şiirler Dönemi. Bu dönemdeki şiirleri: Özlem, Güneş ve Ten, Ofelya, Asılmışların Balosu, Ermiş Tartuf’un Yazgısı, Demirci, Doksan İki Ölüleri, Müzik, Venüs, İlk Akşam, Garipler, Dolap, Kuytuda Uyuyan Asker, Kır Tanrısının Başı; İlk Kudas Törenleri, Çalınmış Yürek…tir.

İkinci yol, kendi şiirini bulduğu, sembolizme ve gerçeküstücülüğe yöneldiği; benzersiz olduğu dönem : Düzyazılmış Şiirler Dönemi. Etkilenme korkusunu yenerek başkalarına bu korkuyu saldığı, başka bir ifadeyle anlamı biçime feda etmemek ve nasıl geliyorsa kelimeler, ötelerden; geldikleri formda kağıdın üzerinde görünmelerini istediği için serbest şiirler yazdığı, serbest şiirin kurucularından Read the rest

Hızırla Kırk Saat (Sezai Karakoç) »

Bir resim, manzara resmi… Su birikintisi, göl muhtemelen. Etrafta ağaçlar var. Suyun üzerine ağaçlar, bulutlar ve sema aksetmiş. Göl sakince gökte ne gördüyse onu yansıtıyor. Suda kıpırtı yok, yansıtmadan başka bir eylem görünmüyor. Betimlemeyle süslememe rağmen, sıradan bir manzara resminden çok bir farkı yok, ta ki altına şu satırları alıntılayana kadar:

Suyu arayan adam değil

Suyun aradığı adam ol sen de

 Sen doğu olursan güneş sana gelecektir

Sen kuşluk olursan kuş sende ötecektir.

 

Hani klasik bir söylem vardır, şimdiki aklım olsaydı, diye. Şimdiki aklım olsaydı resmi ilk görünce bu satırları hemen yazmazdım altına. İlk satırı yazdıktan sonra on gün beklerdim, sonra diğerini yazardım. Her satır için onar gün düşünme mühleti verirdim kendime, kırk günde tamamlardım bu işlemi. Şimdi istesem de o olgunluğa eremedi fikirlerim. Ben ancak gök gibi ulu bir vasıtadan görüntü yansıtabilirsem, suyun aradığı biri olabilirim, göl gibi; onu anladım bir tek. Göl gibi bir dinginliğe ulaştığım Read the rest