Okumadan yazmak, dolmadan boşalmak…
By Mehmet Yılmaz on Ağu 25, 2009 in En çok okunan yazılar, Sitede Yaşam
Normal bir haftada 20-30 yazar adayı bize erişiyor iletişim kutusundan. Her bir mesajı dikkatle inceliyoruz. Profesyonel yazarların, araştırmacıların ve sitemiz yazarlarının da dahil olduğu bir yazar grubunun fikrini soruyoruz.
Dün yine Enver ile yazışıyorduk yeni yazarlar hakkında. “Okumadan yazmak, dolmadan boşalmak” diyerek sorunun adını koydu değerli dostum. Bütün suçu köşe yazarlarına atmak doğru olur mu bilmem ama yazma kabiliyeti olan gençler nedense kendilerini fazlasıyla “olmuş, pişmiş” hissediyorlar. Belki de Bekir Coşkun gibi insanların yazdıklarına bakarak “âlem buysa kral benim ulaaan!” demek geliyor içlerinden. Anlıyorum. Ama âlem bu değil. Dünyanın kendisi Bekir Coşkun’un dünyası kadar küçük değil. Hele siyah ve beyaz… hiç değil.
Dünya köşe yazarlarımızın sloganlarına, klişelerine sığmayacak kadar büyük ve karmaşık. Dünya kapitalistlerin emekçilerle, Türklerin “ötekilerle” ya da Müslümanların gayrımüslimlerle mücadele ettiği bir top sahası degil. “Sadece” İnsan bile karmakarışık bir varlık. İnsanı anlamadan onun ailesini, devletini, ekonomisini, adaletini, suçunu, cezasını, dinini ve dinsizliğini anlamak ne mümkün?
İçimi en çok acıtan mesajlar şöyle başlıyor: “Kitap okumayı çok sevmem ama fikirlerimi paylaşmak istiyorum…”. DD’nin yeni yazarlardan ne beklediğini detaylarıyla anlatmaya çalıştık “Siz de yazın” isimli sayfada. Bu 4-5 sayfalık açıklamayı bile okumak için zamanı olmayan bir insanın bize kazandırabileceği bir şey yok ne yazık ki.
Köşe yazısı tarzında yazılmış bazı yazıları sırf konu açmak için kendimiz hızla yazıyoruz (genellikle de ben) ve yayınlıyoruz. Bir tür “anket-yazı” çoğu kez: Okurlarımıza “böyle bir konu var, siz ne düşünüyorsunuz?” demenin bir yolu. Bir işaret fişeği bunlar. Bu tür yazılar için en fazla 5-10 dakika gerekiyor. Kendi başına pek bir kıymeti yok. Altındaki yorumlarla değer kazanıyor, daha doğrusu amacına ulaşıyor. Bazen çarpıcı bir başlık ve bir karikatür ile yetiniyoruz. Aktüaliteye tepki vermek için. Duyurmak için. Hatırlatmak için… Ama DD’yi bunlarla doldurmak istemiyoruz.
Tecrübeli bir yazar belki bir günde Türkiye’nin hemen bütün köşelerini tek başına doldurabilir. Zaten gitgide bir endüstrileşme görüyoruz bu köşelerde. Yazarın ismi yanlış basılmış olsa bile kimse fark etmeyecek. Hıncal Uluç mu yazmış yoksa Türker Alkan mı? Yiğit Bulut mu karalamış yoksa M. Ali Kışlalı mı? “Asker rahatsız! - Onu öyle demezler! - ABD-DTP el ele, nereye?…”. Adeta ilkokul okuma fişleri “Ali top at, Oya topu tut, Kaya bak bu top…”.
Biz her yeni DD yazarının tabiri caizse kendi çeyiziyle gelmesini istiyoruz. Bizde olmayan, sitemizde yeterince işlenmemiş konularda birikim sahibi kişiler meselâ. Daha önce ele aldığımız konularda ise yeni bakış açıları, yeni bilgiler sunabilecek yaşamış, okumuş, gözlemiş yazarlar.
Derin yazabilmek için illâ ki yaşlı olmak mı gerekir? Sanmıyorum. 50 ya da 60 yaşına gelmiş yazarlar da var ki üzerlerinden zaman geçmiş ama onlar sanki hiç yaşamamış gibiler. Vitrinlerdeki hiç giyilmemiş pantolonları andırıyor fikirleri, hayatın imtihanına tabi olmamış. Bülent Ortaçgil’in bir şarkısında söylediği gibi:
- pencere önünde arkadaştan ayrı
- porselen saksıda bir süs çiçeği
- evin hanımı her akşamüstü
- su ve güneş sunar… entellektüel
- pencere önü çiçeğine
- ne ansızın yağmur ne gökkuşağı
- ne dipdiri sabah, gözyaşı
- ne şebnem görmüştür ne kırağı tanır
- ama iyi konuşur, bir kitap gibi
- rastgele çiçeklere arada bir bakar
- cansız cam ardından, tül perdelerden
- pencere önü çiçeğine
- ne mecburen güneş ne karakış
- ne dopdolu bahar ürpertisi
- zorlu bir rüzgarla boynu hiç kıvrılmaz
- haylaz çocuklarca hiç koparılmaz
- gece çökünce açılır lambalar
- öteki çiçekler ay ışığındalar
- pencere önü çiçeğine
- ne ansızın yağmur ne gökkuşağı
- ne dipdiri sabah; gözyaşı
Üzülerek reddetmek zorunda kaldığımız yazılar bunlar. “Filan düşünürdeki tarih anlayışının eleştirisindeki ….” diye başlayan, bilgi dolu ama günlük hayattan kopuk yazılar. Hegel ya da Marx’ın tarihe bakışı konusunda çok fazla bilgi sahibi olduğu anlaşılan bir felsefe öğrencisi okulda öğrendiklerini anlatıyor ama Türkiye’den öylesine kopuk ki… Diyarbakır ve Hakkâri ona Vietnam’dan bile daha uzak…
Oysa bu bilgiye sahip bir genç Kemalizm’e, milli eğitime ya da Türk Tarih Kurumu’na nasıl bakar? Diyarbakır 5 numaralı askerî cezaevindeki işkenceleri mümkün kılan nedir? İran gibi, Çin gibi vatandaşlarının kıyafetine, diline müdalele eden bir devlet nasıl var oldu? Budur bizi ilgilendiren. İçinde yaşadığımız ülkeleri, dünyayı ANLAMAMIZI ve ANLAMLANDIRMAMIZI sağlayacaksa bütün İslâm âlimlerinin, batılı filozofların, uzakdoğu dinlerinin başımızın üzerinde yeri var. Ama Derin Düşünce bir tozlu fikir müzesi değil.
Yeni yazarlardan beklentilerimiz büyük. Hayat ile, insan ile bağlantılı çalışmalar bekliyoruz onlardan. DD’nin bugünkü seviyesinin üzerinde yazmalılar ki yerimizde saymayalım.
2 [?]



7 Yorum
Yazan:eg Tarih: Ağu 25, 2009 | Reply
tabii yeni “yazar adaylarını” rencide etmek istemem. ama şöyle bir durum var: sanırım aile eğitimlerimiz biraz gevşedi ve sanırım sırf bu yüzden de geleneksel kimi değerleri yitirir olduk. bunların en önemlisi bence haddini bilmek ve tevazu olmalı. haddini bilmek nedir? bir insanın bilgisinin, kapasitesinin ve onu sunuş biçiminin bunları dışarı vurmak için yeterli olduğuna “artık” güvenecek noktaya gelmeden önce bu konudaki “öncü” şahsiyetlerle kendisini karşılaşmasıdır. tevazu ise ne yazarsa, ne yaparsa yapsın mutlaka kendisinden çok daha iyi olanların, çok daha derinliğine yazanların olabileceğini bilmesi…
kendimden örnek vereyim: yaklaşık 10 yıldır öyle ya da böyle yazarım. ama yazdıklarımı yayımlamaya niyetlenmem leyla ipekçi, etyen mahçupyan ve sinema konusunda da ali murat güven’in teşvikleriyle oldu. yayımladan önce arkadaş çevremde paylaşırdım yazdıklarımı (ki hala yayımladan önce arkadaşlarımla mutlaka paylaşır yayımlama öncesi fikirlerini alırım). neyse taraf, yeni şafak, kimi dergiler ve internet siteleri derken ilk zamanlarda yazdıklarımın altına yazılan (benim ‘illa birşey yazılacaksa’ mühendis yazın demem yüzünden)mühendis ya da elektronik mühendisi ünvanını birgün bana sormadan “yazar” ve “araştırmacı yazar” diye değiştirdi taraf ve yeni şafak editörleri. ilk defa neden böyle yaptınız diye sorduğumda onlar da “altına mühendis ünvanı olan bir yazarı pek fazla okumaya değer bulmadıklarını düşündüğümüz için yazar yazdık” gibilerinden birşey söylediler. gerçekten de ülkedeki çoğu gazete ünvanlara tapıyor. mesela ünvan konusunda adeta ünvan-fetişisti bir gazete vardır :zaman…oraya yazı gönderiyorsanız mutlaka altına bol apoletli birşeyler yazmalısınız ki yazınız yayımlansın. apoletler sağlam ise altına futbol maçı bile anlatsanız birşey olmaz:)) neyse konuyu dağıttım. taraf ilk defa bir yazımın altına “yazar”ünvanı yazdığı zaman, ben de leyla ipekçi ve etyen mahçupyan’a email yazıp onlardan özür dilemiştim. ve demiştim ki “titr olarak yazar olarak adlandırılmam benim istediğim birşey değildi. doğrusu sizlerin bulunduğu bir yerde kendime yazar demekten utanır ve imtina ederim” gibilerinden birşeyler söylemiştim. gerçekten de çok utanmıştım çünkü. bereket leyla hanım çok yücegönüllüdür de beni “kötü birşey olmadığına ikna etti”.
velakin anlatmak istediğim anlaşılmıştır umarım:))
Yazan:Mert Kayhan Tarih: Ağu 26, 2009 | Reply
Bisiklet biniyorum, yaklaşık 2.5 yıldır, yarı profesyonel yol yarış bisikleti. Ciddi bir beslenme disiplini, uyku düzeni, sinir ve denge sistemi ve beraberinde antreman ön bilgisi istiyor. Bisikletin üzerinde, yaklaşık 80 ila 120 Km arası %35 düz yol kadans ve %60 yokuş interval %5 soğutma ve gerdirme antremanı, antremanların en ulaşılmazı ve en muhteşemidir. Bisiklet, üzerindeyken tek başıma sosyalleşebildiğim, düşüncelerimden, dertlerimden sıyrılabildiğim yegane yer oluyor benim için. yavaş yavaş ısınıp kadans yükseldikçe, Quadricepslerin ve kalfların yanmaya başladığını hisediyorsunuz, nabzınız yükseldikçe, acı arttıkça endorfinde salgılanmaya başlıyor, zaman içerisinde bir endorfin bağımlısı olup çıkıyorsunuz. Bukadar ağır tempoda bukadar uzun antremanlar yapabilmeniz için, bisikletinizin açısal durumunun, sele yüksekliğinin ve pedal açılarının vücut anatominizle çok uyumlu ayarlanmış olması gerekiyor, yani bu da bir ilim. Ama yaşanası ve tadılası bir zevk, vücudnuzdaki her hücre yükselen kan basıncı ve azalan şeker ile çoşuyor, coştukça geliştiğinizi ve yolların altınızda kaybolup gittiğini görüyorsunuz.
olanca pratik bir anlatım ile, inanılmaz derin bir ilme sahip bir spor dalını bilginize sunmaya gayret ettim.
işte bana göre yazı yazmak da bunun gibi birşey, yeterli ön hazırlık, doygunluk, doğru bilgi beslenmesi, doğru bakış açısı ve doğru yorum gücü edinilmeden, yeterli antreman altyapısı edinilmiş olmuyor, ortaya çıkan yazılar da aynen böyle yarım yamalak ve enerjisi düşük olduğu gibi biraz da sakatlık kokuyor. Mazallah, ağır antremanlar zaman zaman sakatlar da.
Disiplin, yani rütbe ve kelimelerin cambazlığı zaman içerisinde gelişen ilahi bir kabileyttir kanaatindeyim, fakat hepsinin ötesinde iyi bir bisiklet sporcusu olabilmek için, uygun bir genetik altyapıya da sahip olmanız çok önemlidir, düşüncelerinin önü kesilemeyen ve ufku geniş bir zeka ile donatılmış olmak gibi.
iyi bir yazar olabilmek için, ingilizcesi “Gifted” olarak tabir edilen net duruma haiz olmanız gerekir, zira biz buna “tanrı vergisi” diyoruz, malesef herkes eşit koşullarda olayları aynı açıdan yorumlayamayıp, aynı düzlemde fikirsel fırtınalar kopartamıyorlar.
insanın kendi içselliği ile bir bütün olması, ictihadını kendi mevcudiyetinde bulması ve realitenin önüne set çekmemesi gerekir kelimelere yön verirken.
Selam ile…
Yazan:cengiz maçoğlu Tarih: Ağu 26, 2009 | Reply
Mehmet Bey işte size geleceğin yazarının bir paragrafı:)
Deniz, ailesinin tüm yönlendirmelerine karşı fotoğrafçı olmak istemiş ve Norveçli ulla ile evlenmiştir. Ulla’yı bir sultan Ahmet gezisi sırasında bombalı saldırı sonucu kaybetmiştir. Ölüm Ulla’yı İstanbul’un en güzide mekanlarının birinde yakalamıştır. Deniz de yüzünden yaralanmış ve annesinin hayalindeki oğul olamayacağına dair annesini neredeyse ikna etmiştir. Irak işgali sırasında haber ajanslarına bol bol fotoğraf geçmektedir ama bazılarını saklı tutmaktadır. Norveç’e oğlunun yanına döner ve orda sakin bir kasaba hayatı yaşamak ister. Taa ki annesinin Norveç ziyareti sırasında Norveçli bir grup ırkçının annesine yaptığı saldırıya kadar. Deniz’in evi yanar bu saldırıda ve dünyanın hiç de güvenli bir yer olmadığını anlar, bela gelip sizi Norveç’te de buluyor bir şekilde. Irkçılık mı? Ankara otogarındaki hamaset neyse Norveç’teki saldırı da o… Belki de dünyayı yaşanabilir olmaktan çıkaran bu ırkçılık meselesidir. Ne hikmetse her ulusun ırkçısının hedefinde hep masumiyet vardır. Ve insanlık ırkçılık yüzünden masumiyetini kaybetmiştir. (Bu benim çıkarımım, ama karakterlerin yaşadığı olaylardan çıkardığım bir sonuç.) Oğul Björn açısından annesi Ulla bir masal prensesidir. Çoğu zaman prensesin ya bir kasaba bayramında ya da bir yılbaşı gecesinde geleceğini düşünerekten dirsek çürütür. Oğul Björn, baba Deniz de artık bu Kürt sorununun bir parçası… Annesi, Sultan Ahmet’te Kürt intihar bombacısı bir kızın eylemi sonucu yitmiştir ve o, günün birinde geldiğinde yeryüzüne barış gelecektir.
devamı ve öncesi utopiQ.blogcu.com adresinde
Yazan:eg Tarih: Ağu 26, 2009 | Reply
bu arada kastettiğim fikir ve düşünce yazıları içindir. yoksa edebî yazılar için herhangi bir düşünsel birikimin gerektiğini sanmıyorum. rimbaud’un 17-18 yaşında avrupa’nın en büyük şairlerinden birisi olduğunu ve daha 20lerinin başlarında da şiiri bıraktığını düşünürsek(ilginçtir şiiri bırakması rimbaud’un hakikatle kurduğu ilişkinin derinlşemesiyle ilgili görülür çoğu insana göre) edebi yazılar ve şiirler için tek kriter yetenektir bence.
Yazan:cb Tarih: Ağu 26, 2009 | Reply
Yazıyı okuyunca Mehmet bey ile ben DD’de yazmaya başlamadan önce yaptığımız konuşmalar geldi aklıma,Mehmet bey buna ‘ön çalışma’ diyor iyiki de yapmışız,şahsım adına çok faydalandım vesile ile hakkınıda helal etmesini isteyeyim,her yazı gönderene vakit ayırıp en ince ayrıntısına kadar,en nazik üslubuyla cevap verdiği ve mesai harcadığı için,bu iletişim adına insanca bir güzelliktir,kendisini sabrı adına tebrik ederim,Allah razı olsun.Konuyu tam ters istikamete çevireyim,yazar olsun,site moderatörü olsun,gönderdiğiniz bir yazıya,yazı iyi olmuş kötü olmuş fark etmez,editörün gösterdiği ilgi ve alaka da çok önemli ve yönlendirmesi bu da bir insanlık göstergesidir,suistimal edilmediği sürece elbet.Çoğu kez burnu kaf dağında ayakları çamurlu bir birikintide konuşan öyle çok yazar çizere rastlıyorsunuz ki buna mukabil DD editöründen gelen yapıcı yaklaşım DD’ye karşı bir sempati olarak oturuyor yüreğinizn bir köşesine.Malkomx birini(bir yeri) eğer seviyorsan bunu ona söyle diyor,şımartmıyorum,öğrendiğimi uyguluyorum.
Yazan:samet zenginoğlu Tarih: Eyl 1, 2009 | Reply
aslında bu yazının okuyucu için ya da bir DD takipçisi için başlığı şu: incitmeden uyarmak, yıkmadan yapmak. ama en büyük isteğim odur ki bu yazı Türkiye’de likayat esasına göre değil de aile aidiyeti ile gazetelerde köşe kapan bütün yazarlarımıza da okutulmalıdır.
Yazan:Veysel Yenigül Tarih: Eyl 3, 2009 | Reply
Yani daha önceden size insan ve toplum, birey ilişkilerini farklı yönleriyle irdeleyen bir iki yazı göndermiştim. siz daha çok aktüel nitelikli yazılar istediğinizi belirtmiştiniz yanlış hatırlamıyorsam. Hep aktüel konular, kısırlaştırmaz ama sıradanlaştırır içeriği… Bu düzeyde aktüel konuları da içerecek yazıların yanı sıra biraz da sosyal-psikoljik, felsefi ve pedagojik değeri olan, bazen edebi nitelikli denemeler de paylaşılsa hiç fena olmaz kanımca…
saygılar