RSS Feed for This Post

Ölüm üzerine

20080719_derin_dusunce_org_olum.jpgMichel de Montaigne‘in denemelerinden birinin adı gibi oldu bu başlık. Fazlasıyla sıradan. Montaigne taştan yapılmış evinin kendisine ayrılmış bahçeye bakan odasında kitaplarının arasında mı yazmıştı onca denemeyi, fildişi kulesinin güvenliğinden dışarıya/dünyaya/hayata bakarak? Oysa ben hep o koca taştan binayı nasıl ısıttıklarını düşünmüşümdür, soğuklarda ne yapardı acaba Montaigne? Küçük bir soba? Çini sobası? Belleğim beni yanıltıyor mu?
Onun fildişi kulesi, kalabalıktan uzak ve yalnızlığa yakın.

Sessizlik, duran zaman, boşluk… Bir hastane dönüşü arabanın içinde herkes sessizliğe gömülmüşken, dalmışken iç dünyasına, ışıkların aydınlattığı yola, sarı-siyah etrafa bakarken kendini bir anda, Michael Mann‘in yönettiği Collateral filmindeki bir sahnenin içinde buluvermek. Bir an bir kurdun gözleriyle karşılaşacakmış gibi hissetmek. Neden?
Yaşlı bir adam bir gün metrodayken kalp krizi geçirir ve ancak iki gün sonra öldüğü anlaşılır. Cruise’nin canlandırdığı Vincent karakteri metroda ölür. Acaba bedeni ne zaman bulunacaktır? İki gün mü?

Ve Üsküdar’dan Harem’e giden yolda ölü bir beden bulunur, onu bulan bir yabancıdır ve hemen polise haber verilir. Acaba kaç kişi yanından sessizce uzaklaşmıştır? Acaba bedeni ne zaman bulunmuştur?

Tüm kalabalığın, insanların, milattan önce, milattan sonra, uzayan zamanın, tüm bu zamanlara ait olayların, bilgilerin, düşüncelerin, telaşın… Tüm bu kalabalığın içinde, ne kadar kalabalık, kalabalık bir ölümdür?

Ölüm anında gözlerinin önünden geçermiş hayat. İronik. Ölüyorsun ve hayatın gözlerinin önünden geçiyor, unuttuğun, ötelediğin, gizlediğin her şey, sevgi ve nefret, yalan ve doğru, gülme ve ağlama, ölüm ve doğum… ve sana fısıldıyor, yalan söyledin, onu sen çaldın, kıskançlık ettin, sırasını kaptın o adamın, zayıf davrandın, o hayvancığı sen ezdin… ve sana fısıldıyor, nasıl romanlar hayatı yeniden kurgulamaksa sen de tıpkı bir yazar gibi anılarını kurguladın, o kadar da mutlu değildin o anda, çok da gülmemiştin, o cümleyi de dememiştin… hatırlamaya çalıştıkların ya da, işine lazımken bölük pörçük olup da son anda karşına çıkan bütünlük. Ne zaman bellek bunca şeyi depoladı ve gizledi, nasıl unutmadı, neden vaktinde hatırlamadı… ve neden şimdi?

O kadar çok şey düşünürüz ki, demokrasi, insan hakları, faşizm, sosyalizm, cumhuriyet, Ergenekon, partiler, Türkiye’nin geleceği, cinayetler, siyaset, çıkar ilişkileri, sen-ben davaları… neler neler… ve başkalarının ölümleri…

Rivayet şeklinde, -mış, -miş, -muş, -müş… ÖLMÜŞ. Fiile bir türlü birinci tekil şahıs eki getirmeyi düşünmeden. Hep başkalarının ölümleri, nasıl olmuş, o esnada ne yapıyormuş, anlamış mı, söylemiş mi, yanında kim varmış… ve bazen kazalarla hatırlanan ölüm. Ölmediğin kazalar, hele de aynı gün içinde iki kez yaşarsan ağlatabilen kazalar. Büyük taşın üzerinde mi ağlanmıştı, Roma kalıntısı bir taşın üzerinde, -Ahmet Hamdi Tanpınar ‘a bakmak lazım, Beş Şehir’e- başka ağlayan olmuş mudur acaba o taşın üzerinde- Hacı Bayram’ın hemen ucunda?

Montaigne’den Collateral’e… Sonra akla gelen bir otobüs yolculuğu, orada izlenen filmden akılda kalan ve sarsan tek cümle, “Nasıl olsa karanlıkta bir şey yazamazsın.” Unutulan film ve belki de izlenilmeyen, ama kulağa misafir olan o tek cümle. Karanlıkta yazamamak. Karanlık ölüm mü, karanlık baskıcı tutumlar mı, karanlık gizlenmesi gereken taraf mı? Ölünce yazamamak, okuyamamak, izleyememek… edilgenliğe mahkumiyet. Neden mahkumiyet(!) Ölüm, kimin karanlığı; ölüm, kimin aydınlığı? Bitenin karanlığı, dönenin aydınlığı.

Şimdi yazmalı öyleyse, o ana gelinceye dek yazmalı. Hiçbir kalabalığın o an için kalabalık olmadığını bilerek yalnızlığını yaşamayı öğrenmeli. Fildişi kulene sığınarak, oradan hayata bakmalı, yazmalı, okumalı, izlemeli… yeni kitabının ilk sayfasını açmalı, ilk kelimesini okumalı: Ateşçi.

Biri doğuyor tam şu anda, biri ölüyor tam şu anda, bir bebek annesinin göğsünü emiyor, bir çocuk yere düşüyor, bir araba acı bir fren yapıyor, bir genç kız ağlıyor, bir genç askere gidiyor, bir hırsız gizlice eve giriyor, atılan bir kurşun birini katil ediyor, biri küfrediyor, radyoda yanık bir türkü çalıyor, televizyonda kadınlar göbek atıyor, yankesici bir cüzdan araklıyor, bir dilenci verilen paranın azlığına bakıp lafını içine atıyor, biri kitabının üç yüz on sekizinci sayfasına geliyor, bir tanıdık seni görmeden geçiyor, gözlerine yerleştirdiğin selam sönüyor, liseli bir genç tercih robotuyla geleceğini planlıyor, telefon çalıyor, güneş batıyor, güneş doğuyor, denizin dalgası kayalara değiyor, rüzgar esiyor, ağaçların yaprakları hışırdıyor, martılar uçuyor, ezan okunuyor, başka yerde sela veriliyor, biri ölümü düşünüyor, diğeri sesten rahatsız oluyor, başka bir yerde çanlar çalıyor, sinemada reklamlar veriliyor, biri doğuyor tam şu anda, biri ölüyor tam şu anda…

Ölüm ne ki, ölüm?…

Çok yakın, fazla uzak.

Tanrı gibi, güneş gibi, aşk gibi.

 

Gazetecilik Neden Dibe Vurdu?

Gazeteciler bizi bilgilendiriyor mu yoksa aldatıyor mu?  Gazetecilik galiba dürüstçe yapılmasına imkân olmayan bir meslek. Çünkü birbirine zıt işlerin aynı anda icra edilmeleri gerekiyor: Habercilik, savcılık, komiklik, amigoluk…  Gazeteci kendisine bilgi verebilecek herkesle iyi geçinmek için biraz politik davranmak daha doğrusu yalan söylemek zorunda. Ama aynı zamanda ondan gözü kara bir savcı gibi olayların üzerine gitmesi, iyi bir hâkim gibi dürüst olması da bekleniyor. Bir bilim adamı gibi konuları derinlemesine irdelemesi ama sıkıcı olmadan toplumun her kesimini eğlendirebilmesi… Gazetecilerden halkı aydınlatmaları isteniyor ama aynı zamanda da halka benzemeleri. Yoksa gazeteleri satılmıyor, TV kanalları izlenmiyor. Bu koşullarda “gazeteci gibi” gazetecilik yapılabilir mi? Derin Düşünce yazarları sorguluyor…

Buradan indirebilirsiniz.

 Alaturka Laiklik: “Beni bir bir sen anladın, sen de yanlış anladın!”

Türkiye Cumhuriyeti’nde Alevîlere zorla Sünnî İslâm öğretilirken Sünnîlerin başörtüsü devlet dairelerinde yasak. Türk Ordusu’nun istihbaratı camileri ve namaz kılanları fişliyor. Hristiyan Ermenilerin ne kiliseleri, ne yetimhaneleri ne de cemaat lideri seçimleri özgürce yapılamıyor. Rumların ruhban okulları özgür değil. Yahudiler diğer gayrı Müslimler gibi askerde ayrımcılığa uğruyor. Ateistlerin kitapları, internet siteleri yasaklanabiliyor, kapatılabiliyor. Gayrı Müslimlerin alın teriyle biriktirdikleri vakıf malları 1970′lerde gasp edildi, hâlâ geri verilmiyor. Sahi Laiklik neye yarıyor? Bu kitap son yıllarda Türkiye’nin gündemine gelen, birbirinden ayrı gibi duran ama çekirdeğinde Yobaz Laiklik Meselesini barındıran konuları ele alıyor.Buradan indirebilirsiniz.

 Derin Düşünce nedir?

Sitemizde siyasetten tarihe, kadın haklarından felsefeye, sanattan bilime kadar bir çok konudan bahsediyoruz. Ama zaman zaman da kendimizden söz ediyoruz. Derin Düşünce nedir?  Sitenin geçmişi, geleceği, ortak projeler, yazar olmak isteyenlere öneriler, okunma istatistikleri… Derin Düşünce’nin bir kimliği, tarihi ve kendine has “yaşam” tarzı var. Eğer aramıza yeni katıldıysanız bu kitap “yöre halkına” kaynaşmanızı kolaylaştıracaktır :)

 Liberalizmin Kara Kitabı

Liberalizm asırlardır bir çok aşamalardan geçmiş, tarihi olaylarla kendisini imtihan etmiş bir düşünce geleneği. Değişmiş yanları var ama sabitleri de var. Bu sabitlerin içinde liberalizmin tehlikeli yönleri hatta YIKICI UNSURLARI da var. Bunları ortaya çıkarmak için “doğru” soruları sormak ve liberal perspektifte kalarak yanıt aramak gerekiyor… Büyük bir kısmı bu gelenekten olan düşünürlerin fikirlerinden istifade ederek liberalizmin kusurlarını ele alıyoruz bu kara kitapta: Adam Smith, Mandeville, John Stuart Mill, Hayek, Friedman, Röpke, Immanuel Kant, Alexis de Tocqville, John Rawls, Popper, Berlin, Mises, Rothbard ve Türkiye’de Mustafa Akyol, Atilla Yayla, Mustafa Erdoğan… Liberallere, liberalimsilere ve anti-liberallere duyurulur. Buradan indirebilirsiniz.

Maymunist imanla nereye kadar?

Evrim ve Big Bang gibi konular genellikle sağlıklı biçimde tartışılmaz. İdeoloji ve inançlar, felsefî tercihler bilim-SELLİK maskesiyle çıkar karşımıza. Özellikle evrim tartışmaları “filanca solucanın bölünmesi” veya falanca Amerikalı biyoloji uzmanının deneyleri etrafında döner ve bir türlü maskeler inmez. Madde ve o Madde’ye yüklenen Mânâ maskelenir… Oysa perde arkasında tartışılan başkadır. İnsan’a, Hayat’a dair temel kavramlardır. Sadece et ve kemikten mi ibaretiz? Yokluktan gelen ve ölümle yokluğa giden, çok zeki de olsa SADECE VE SADECE bir maymun türü müdür insan? BİLİM DIŞINDA bir insanlık yoksa Aşk yoksa, Sanat yoksa, Güzellik yoksa ve Adalet yoksa Hayat‘ın anlamı nedir? Aşık olmak hormonal bir abartıysa, iyilik enayilikse, neden birbirimizin gırtlağına sarılmıyoruz ekmeğini almak için? Neden bir çocuğa tecavüz edilmesi midemizi bulandırıyor ve neden fakir bir insana yardım etmek istiyoruz? Taj Mahal’in, Ayasofya’nın, Notre Dame de Paris’nin değeri bir arı kovanı veya termit yuvasına eşdeğer ise, Mesnevî boşuna yazıldı ise neden Hitler’i lanetliyoruz ve neden Filistin’de can veren bebeklere üzülüyoruz? Maymun olmanın (veya kendini öyle sanmanın) BİLİM DIŞINDA, psikolojik, siyasî, ahlâkî, hukukî öyle ağır sonuçları var ki…  Evrim senaryosunu kabul etmenin etik ve siyasî neticeleri ve evrimciliğin etimolojik değeri … Derin Düşünce’nin yorumcuları tarafından konuşuldu. Biz de bu sebeple söz konusu iki tartışmayı 116 sayfalık bu kitapta topladık. Buradan indirebilirsiniz.

Trackback URL

  1. 9 Yorum

  2. Yazan:blue Tarih: Jul 26, 2008 | Reply

    Montaigne, denemelerini keşke dört duvar arasında yazacağına, Tolstoy gibi hayatın içine girseydi; hayatın anlamını, ölümü hayatın içinde arasaydı. Çünkü deneme diye yazdıkları kendini kandırmaktan ibaret. Endişe etme, ölüm geldiği zaman sen orada olmayacaksın… demekle sorun çözülmüyor.
    Diğer taraftan “hey ahbap çözüm bizde, tek yol İslam” filan diye yol gösterenler de sahtekar. Din, insanların acılarını yatıştırıcı bir terapi kurumu değil.
    Tanrı, ölümü sürekli endişe içinde bekleşip psişik travmalara girelim diye yaratmamış. Şu monoton hayatın hay huyundan kendini kurtar da yaşamının anlamını keşfet, kendini dört duvar arasına ve geçim derdine, siyasete, bilmem ne manyaklığa kaptırıp heder etme diye yaratmış.
    O hadisi de yanlış anlama kardeşim:
    Hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya… Mevlana şu mealde bir şey diyor “Allah geceyi insanların dinlenmesi için yarattı. Yoksa bunu insanlara bıraksaydı, hırslı insan geceleri de çalışırdı”. Bırak nedir bu hırs… Kariyermiş, daha çok paraymış, iki daire daha, üç yazlık daha… Neymiş, garantiye alacakmış hayatını… Yahu 30 bilemedin 50 senen kaldı. Gençlik gitti gidiyor. Garanti bir şey varsa, o da öleceksin… Bas bas paraları Leyla’ya, bi daha mı gelicen dünyaya… demiyorum tabi yanlış anlaşılmasın :)

  3. Yazan:Aziz Yılmaz Tarih: Jul 27, 2008 | Reply

    Hep düşünmüşümdür;acaba ölümü,bizlere yakın oluşu kadar bilincimizde sıcak tutsaydık hayat nasıl olurdu,nasıl devam ederdi?Bilmiyorum ama herhalde yaşama sevinci diye bir şey kalmazdı…Ölümün mutlak gerçekliğine olan farkındalığımız bizi ideallerimizden,geleceğe dair beklentilerimizden,umutlarımızdan soğuturdu…Heyecanlarımız söner,pek çok şey anlamını yitirirdi…Fakat birgün sıramızın da mutlaka geleceğini bile bile yine de bize çok yakın olan bu gerçeğe odaklanmaktan kurtaran bir yaradılışımız var.Sanki hiç ölmeyecekmişiz gibi bizi yaşama bağlayan bir denge var.Belki de bu denge sayasinde yaşam bir şekilde kesintisiz olarak devam edebiliyor.Oysa çevremize baktığımızda bize her an ölümü hatırlatacak o kadar çok şey var ki…Nerede o sevdiklerimiz?Bir bir aramızdan çekip giderler.Kimi kollarımızda can vermiştir,kiminin gözlerini ellerimizle kapatmışızdır,son nefeslerine tanıklık etmişizdir.Aramızdan ayrılıp gitmelerini belki kabullenememişiz,dünyalarımız yıkılmıştır,acı ve kedere boğulmuşuz,fakat en nihayetinde yaşam kaldığı yerden devam etmiştir.Ruhumuz adeta kendisini yenileyerek bizi tekrar hayata döndürmüştür.Tıpkı bir odanın içine oksijenin sızması gibi içimize yeniden sızmaya başlar hayatın ve varoluşun gizemli çekiciliği.Yeni anlamlar,küçücük kıpırtılar başlar ve bizi tekrar beklemekte olduğumuz yollara vurur.Bir öncekine benzese de yeni ufuklar serer önümüze…Ve yeni kavşaklara,farklı sapaklara sürükler.

  4. Yazan:suzannur Tarih: Jul 27, 2008 | Reply

    Bir filmdeydi(Jüri), bir karakter,siz insanlar acıdan kaçıyor, kendinizi kandırıyorsunuz oysa ben acının önünde saygıyla eğiliyorum, diyordu. Acı. Aslında ölümden öte yaşanacak olan tüm bu duygu yoğunluğu insanı hırpalıyor, sonra da unutmakla malul tarafımızla aslında hayata karşı koruma geliştiriyoruz.
    Oysa tüm bu dönemeçler, saptığımız yollar gidilse de o kendini ara ara hatırlatıyor ve ölümü düşünmeyi kaçınılmaz hale getiriyor. Ve anlamını. Mevlana gibi şeb-i aruz diyebilmeyi isterdim ölüme. Kim bilir?

  5. Yazan:Aziz Yılmaz Tarih: Jul 28, 2008 | Reply

    Suzannur Hanım,
    Size katılıyorum,hayat her ne kadar bizleri kendisine bağlayacak yeni kanallar inşa etse de,yaşadığımız her acı ruhumuzda silinmez birer iz bırakır.Tıpkı sakatlanıp bir parçamızı kaybettiğimizde de o eksik yanımızla yaşamaya alışmak gibidir bu.Çünkü o acı da artık bir parçamızdır.Bizi uyarır,yol gösterir…Bazan olgunlaştırır.Ve hepsinden önemlisi bize ölümü hatırlatır;tek gerçeğimiz,yegane hakikatımız ölümü…

  6. Yazan:Bigalıoğlu Tarih: Jul 28, 2008 | Reply

    hayat bir oyun,yaşamın da öyle.öldüğünde oyundan çıkıyorsun.hayata katabildiklerin kadar varsın.öldükten sonra hayata kattıkların kadar hatırlanırsın.bedenin yok olur.fikirlerin,düşüncelerin daima yaşar;onları paylaşabilirsen.

    ölüm bir yokoluş mu yoksa bir başlangıç mı henüz çözemedim.ama çözebilmeyi çok istiyorum.gidip-gelenler karanlıktan başka bir şey olmadığını söylüyor.sonrasında aydınlık var mı yoksa herşey boş mu?henüz bilmiyorum.

    ölümü çok daha fazla düşünmeliyiz.onu ne kadar uzaklaştırmak istesekte,o her zaman çok yakınımızda…

  7. Yazan:Buyukcan83 Tarih: Jul 31, 2008 | Reply

    Aslında ölüm,bazen iyi bir şeydir…Hatta bazıları yalvararak ister.Benim bir arkadaşım var.Psikolojisi azıcık bozuk.Geçen zaman ,onu intiharın eşiğine getirdi.Ama inançlarından dolayı bu işi yapamıyor.Fakat,iyi bilirim ki, ‘Allah’ım benim canımı hayırlısı ile al’ diyerekten dua ettiği oluyor…

    İşi var,parası da var…Sorunu biraz dışarıdan görülüyor…Amma burada söylemek istemiyorum…

    Yani ölüm bazen istenen bir şeydir…Onu demek istiyorum.

  8. Yazan:suzannur Tarih: Jul 31, 2008 | Reply

    Sayın Büyükcan istemek ve yapmak arasında büyük bir fark var ve ancak o eşiğe gelindiğinde ölümün ne kadar zor olduğu anlaşılıyor.
    Bazen istiyoruz ve bazen tam da burnumuzun dibine geldiğinde şimdi değil diyerek yaşamak istediğimizi fark ediyoruz. Bunu fark edememek ise zaten intihar. İntiharsa kaçmak mı tepki göstermek mi tam olarak aklımda oturtamadığım bir edim.

  9. Yazan:Buyukcan83 Tarih: Jul 31, 2008 | Reply

    Bence bir tepki değil…Tepki sistemlerin çıkışıdır…Bir bakıma alternatifdir ve alternatifler denenerek sınanır…İntihar eden kişi hiçbir şey sınayamaz…O nedenle kaçıştır…Ama işin kötü yanı,inançlarımıza göre ölüm yeni bir başlangıç olduğu için,aynı zamanda çok berbat bir başlangıçtır…İnsanlara inanç aşılamak lazım…

  10. Yazan:Ahmet Derin Tarih: Nov 12, 2009 | Reply

    Ölüm anında yaşamı gözlerinin önünden geçermiş insanın diyorlar ya.. Aslında yaşarken de önünden geçip gidiyor yaşamın.. O zaman yaşam, aslında yavaş çekim bir ölüm mü?

    Ölüm tam bir oyun bozan.. Ölümden sonra da, şöyle ya da böyle, var olacağına inanmadan akıl sınırları içinde kalmak mümkün mü acaba?..

  1. 2 Trackback(s)

  2. Nov 10, 2009: Ne yani? Ben de mi? : Derin Düşünce
  3. Jan 30, 2010: Ayıp sanat olur mu? : Derin Düşünce

ÖNEMLİ

--------------------------------------------------------------------

Tüm yazı, yorum ve içerikten imza sahipleri sorumludur. Yayımlanmış olmaları, bu görüşlere katıldığımız anlamına gelmez.

Hakaret içerse dahi bütün yorumlar birer fikir eseridir. Ama bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, yorum kurallarına gözatın yine de.

Not: Sitenin ismini dert etmeyin, “derinlik” üzerine bayağı bir geyik yaptık, henüz söylenmemiş bir şey bulmanız oldukça zor :)

Editörle takışmayın, o da bir anne-babanın evlâdıdır, sabrının sınırı vardır. Siz haklı bile olsanız alttan alın, efendilik sizde kalsın.

Sitenin iç işleriyle ilgili yorum yapmayın, aklınıza takılan soruları iletişim kutusundan sorun, kol kırılsın, yen içinde kalsın.

Kendi nezaketinizi bize endekslemeyin, bizden daha nazik olarak bizi utandırın. Yanlış ve eksik şeylerden şikayet etmek yerine bilgi ve yeni bakış açısı sunarak tamamlayın, düzeltin, tevazu ile öğretin bize bildiklerinizi.

Bu kurallara başkasının uyup uymamasına aldırmayın, siz uyun. Bütün yorumları hızla onaylanan EN KIDEMLİ YORUMCULAR arasındaki nizamî yerinizi alın.

--------------------------------------------------------------------
  • Siz de fikrinizi belirtin