RSS Feed for This Post

Çalışan Kadın ve Çalıştırılan Kadın

20080718_derin_dusunce_org_calisan_kadin.gifGecekondusunda kocasından gizli gizli (ele güne karşı “karısını çalıştırtıyor” dedirtmemek için) sabahtan akşama sünnet pelerinlerine boncuk işleyen bir kadınla, uluslararası bir danışmanlık firmasında hem çalışıp, hem de akşamları bir MBA programına devam eden bir kadını kapsayacak bir “Türkiye’de Çalışan Kadın” makalesi yazmak oldukça güç. Nasıl dayak söz konusu olduğunda mankenini de, üniversitedeki anlı şanlı hoca/köşe yazarının karısını da ve kapıcının karısını da kesen bir kadınlık durumu varsa, çalışma hayatında da kadın elektronik mühendisinden, eve temizliğe gelen “kadın”a ve ev kadınına kadar hepsini bir kefeye koyan bir kadınlık durumu var; bunu hepimiz biliyoruz ama ne kadarını anlatabiliyoruz?

Kadın, ücretsiz işçi

DİSK’in bir araştırmasına göre Türkiye’de kadınların yüzde 70’i yani 18.1 milyon kadın, işgücünün dışında ve kendisini ”ev kadını” olarak tanımlıyor. Bu şu demek: Türkiye’de işgücüne dâhil olmayan her üç kişiden ikisi kadın. Kadınların ev içi üretimlerinin istatistiklere yansımaması nedeniyle de bu kadınların ekonomideki rolleri belirlenemiyor. Üstelik çalışan kadınların yarısı da aile işletmelerinde ücretsiz işçi olarak çalıştırılıyor.

Türkiye’de ücretli çalışan kadınların yarısının lise ve daha üstü bir eğitim aldıkları belirtiliyor. AB ülkelerinde ise çalışan kadınların büyük çoğunluğunun orta düzey eğitim aldıkları ve Avrupa’da iş yaşamında eğitimin Türkiye’deki kadar etkili olmadığı vurgulanıyor. AB ülkelerinde kadınlar emekli oldukları için iş yaşamının dışında gözüküyorlar hâlbuki ülkemizde kadınların sadece yüzde 3’ü çalışma hayatlarını tamamlamış gözüküyor. Çünkü kadınlar evlendikten ve çocuk sahibi olduktan sonra çalışmayı bırakıyor ve böylece iş yaşamını Avrupalı hemcinslerinden çok daha erken yaşta terk etmiş oluyorlar.

Türkiye’de kadınların iş yaşamına çekilememesinin en önemli nedenin istihdam yaratılamaması olduğu bilinmekle beraber,  ”gelenekler” ve ”önyargılar” en az onun kadar rol oynuyor gözüküyor. Burada konu, iş ortamının kadına göre olmaması konusudur. Çalışmak istemesine rağmen iş seçme titizliğinin (yalnızca kadının kendi durumu örneğin çocuklu olması değil, ilaveten iş için ayrıca baba/koca “olur”u gerekli ) kadın istihdamında karşılaşılan en önemli problem olduğu ve bu durumun, örneğin kadınların vardiyalı çalışmayı reddetmesine ve bunu öne süren işverenin, “kadın işçi vardiyalı çalışmak istemiyor biz de erkeği işe alıyoruz” demesine neden olduğu öne sürülüyor.

Kadın evde de çalışıyor

İşsizlik yükseldikçe ücretler düşüyor, emek ucuzluyor, kadın emeği daha da değersizleşiyor ve kadınların ücretleri düşüp, kadın işsiz oranı artıyor. Kadınlar kendilerine dayatılan işçi standartı karşısında, “biz de erkekler kadar bu koşullara dayanıklıyız” demek yerine, gayet anlaşılır bir şey yapıp ev kadınlığı işini tercih ediyorlar. Çünkü ev işlerinin kadın işi olmaktan çıkması henüz çok uzak bir hayal olduğu için, hem evde, hem işte iki kere sömürülmektense bunu bire düşürüyorlar. Çünkü işten eve, erkekler “bakılmak” için gelirken, kadınlar ” çalışmak” için geliyorlar. Kadınlar bu bakımdan iş seçme isteklerinde haklılar; çünkü iş ortamı insan haklarına uygun değil.

Sosyo-kültürel ayrımcılık

20. yüzyıl başlarından itibaren evrensel hukuk ilkeleri oluşturulurken, kadın eşittir insan mantığıyla davranıldı. Fakat kadınlara uygulanan yukarıda anlatılan sosyo-kültürel ayrımcılığın boyutları henüz anlaşılmamıştı ve bu mantığın eşitsizlikleri gidermede çok da yeterli olmadığı zaman içinde fark edildi. Yani kadın-erkek eşitliği tartışılırken soyut bir eşitlik kavramı çerçevesinden olaya bakıp, örneğin kadınların da erkekler gibi askerlik yapabileceğine inanmakla beraber, sırf eşitlensinler diye erkekler gibi orduya katılsınlar şeklinde bir talepte bulunmanın feminizmin felsefesine aykırı olduğu aşikardı. Zira ordu, hiyerarşikti, militarizm erkek egemenliğini yeniden üretirdi.

Keza iş hayatında da erkekler her nasıl çalışıyorsa kadınların da nesi eksik onlar da öyle çalışsın demeyeceklerdi. Çünkü kadınları da erkekleri de insan haklarına aykırı bir şekilde çalıştıran sisteme asıl itiraz etmek gerekiyordu. Bu tartışmalar sonucu kadınlar mevcut eşitsizliklerin ancak kadınlar lehine ayrımcı hükümler getirilerek kaldırılabileceği noktasına geldiler. Ancak bu ayrımcı hükümlerin kadınları “koruyucu” mahiyetine yine kadınların kendilerinin karar vermesi gerekliydi. Çünkü , örneğin iş aramada daha henüz ilan düzeyinde iken ayrımcılığa başlayıp, (iki yıl önce DSİ iş ilanlarında, geçen sene BOTAŞ, yakın zamanda çok uluslu büyük bir şirket iş ilanında), “bayanlar bu işlere dayanamaz… Hanımlar narindir.Biz hanımlara kıyamayız”dan yola çıkıp erkek mühendis arayan zihniyete karşı (mühendis)kadınlar “korunmak” istemediklerine karar verdiler.

Çözüm var mı?

Avrupa’daki çalışma koşullarını ülkemizde de yakalamak hepimizin arzusu; ama görüyoruz ki orada da kadın ücretleri erkeklere nazaran düşük. Orada da kadın işsizliği daha yüksek. Orada da ev işleri kadın işi. Bu yüzden kadınlar Avrupa’daki uygulamaları bir üst sınır olarak almada tereddüt ediyorlar. AB eşit fırsatlar müktesebatında kadın-erkek çalışanın “eşitliği” söz konusu (ama eşitlik halen sorunlu ve soyut bir kavram) ve “koruma” kavramının hamilelik dışında hiç bir şekilde söz konusu olmadığı bir yasal düzen var. Müktesebat kadınlar için kimi özel önlemleri üye ülkeler için zorunlu kılıyor. Hamilelikte özel önlem dışında bu politikaların “eşitlik” üzerinden düşünülmesi lazım geldiğini, “koruma” mantığı ve onun sınırlı politikalarına bakarak görmek çok kolay.

Sonuç olarak, kadınlar, kadınların çalışmaya başlamasının (ev dışında da çalışmasının) kadınları kurtarmaya yetmediğinin farkına vardı. Kadınların emek piyasasına girmelerinin önünü açmanın yolu “çocuk da yaparım kariyer de” demek olmadığını da gördüler. Ancak şu anda Türkiye’de olduğu gibi, hem evde, hem işte iki kere sömürülmenin çözümü istihdama katılmamak ya da sınırlı ölçüde katılmak olmamalı.

 

… Bu makale ilginizi çekitiyse…

Kadınlar… Günümüzün Don Kişotları

Suzan Başarslan’ın dediği gibi “kadına dair söylenmesi gereken ne  kadar söz varsa erkeğin söylediği” bir dünya bu. Sadece söz mü? Yaşama hakkı bile. Bugün Çin’de ve Hindistan’da yüzbinlerce kız bebek daha doğmadan ultrason ile ana karnında görülüp yok ediliyor. Erkeklerin güç mücadelesinde kadınlar eziliyor. Cumartesi anası oluyor, cezaevlerinin önünde sıra bekleyen, şehit tabutlarının üzerinde ağlayan oluyor.  Şampuan veya otomobil satarken bedenini kullandıran, arka planda, silik, soyunan, tüketen, “figüran”… Kadınlara özne olma hakkını vermeyen erkekler mi yoksa bu hakkı alamayan kadınlar mı? Kadınlıklarını kaybetmeden, erkekleşmeden var olabilecek mi birgün kadınlar? 96 sayfalık bu kitapta Kadın’a ait kavgaları ve Kadın’ın kimlik arayışını sorguluyoruz. Buradan indirebilirsiniz.

 

 Kadın hakları ve Kemalizm

 “Kemalizm Türk kadınına özgürlük verdi” gibi sloganlarla düşünmeye daha doğrusu ezberlemeye itildiği için sık sık  şaşırmaya mahkûm bir kuşak bizimki. Tarihi, belgeleri, siyasî söylemleri ve sloganları aklın imtihanına tabi tutan herkes hayretler içinde kalıyor. “İyi de biz bunu bunca sene nasıl yuttuk?” diye sormaktan alamıyoruz kendimizi.  Kemalist düşüncenin, çağdaşlığın ve Atatürk devrimlerinin yılmaz bekçisi “çağdaş Türk kadını’nın sesi” Cumhuriyet Gazetesi’nin başyazarı olan Yunus Nadi kadınların siyasete atılmasına nasıl tepki vermiş meselâ?  “Havva’nın kızları, Meclis’e girip yılın manto modasını tartışacak”  Kadınlar Halk Fırkası kapatılınca yerine Türk Kadınlar Birliği kurulmuş. O da kapatılınca Cumhuriyet Gazetesi’nde şu başlık atılmış:  “Türk Kadınlar Birliği kapatıldı, fesat çıkaran hatun kişilere haddi bildirildi.” Derin Düşünce Fikir Platformu yakasını resmî tarihten kurtarmak isteyen okurlarına ezber bozan bir kitap öneriyor : Kadın hakları ve Kemalizm ilişkisine alternatif bir bakış

 

 

Gazetecilik Neden Dibe Vurdu?

Gazeteciler bizi bilgilendiriyor mu yoksa aldatıyor mu?  Gazetecilik galiba dürüstçe yapılmasına imkân olmayan bir meslek. Çünkü birbirine zıt işlerin aynı anda icra edilmeleri gerekiyor: Habercilik, savcılık, komiklik, amigoluk…  Gazeteci kendisine bilgi verebilecek herkesle iyi geçinmek için biraz politik davranmak daha doğrusu yalan söylemek zorunda. Ama aynı zamanda ondan gözü kara bir savcı gibi olayların üzerine gitmesi, iyi bir hâkim gibi dürüst olması da bekleniyor. Bir bilim adamı gibi konuları derinlemesine irdelemesi ama sıkıcı olmadan toplumun her kesimini eğlendirebilmesi… Gazetecilerden halkı aydınlatmaları isteniyor ama aynı zamanda da halka benzemeleri. Yoksa gazeteleri satılmıyor, TV kanalları izlenmiyor. Bu koşullarda “gazeteci gibi” gazetecilik yapılabilir mi? Derin Düşünce yazarları sorguluyor…

Buradan indirebilirsiniz.

 Alaturka Laiklik: “Beni bir bir sen anladın, sen de yanlış anladın!”

Türkiye Cumhuriyeti’nde Alevîlere zorla Sünnî İslâm öğretilirken Sünnîlerin başörtüsü devlet dairelerinde yasak. Türk Ordusu’nun istihbaratı camileri ve namaz kılanları fişliyor. Hristiyan Ermenilerin ne kiliseleri, ne yetimhaneleri ne de cemaat lideri seçimleri özgürce yapılamıyor. Rumların ruhban okulları özgür değil. Yahudiler diğer gayrı Müslimler gibi askerde ayrımcılığa uğruyor. Ateistlerin kitapları, internet siteleri yasaklanabiliyor, kapatılabiliyor. Gayrı Müslimlerin alın teriyle biriktirdikleri vakıf malları 1970′lerde gasp edildi, hâlâ geri verilmiyor. Sahi Laiklik neye yarıyor? Bu kitap son yıllarda Türkiye’nin gündemine gelen, birbirinden ayrı gibi duran ama çekirdeğinde Yobaz Laiklik Meselesini barındıran konuları ele alıyor.Buradan indirebilirsiniz.

 Derin Düşünce nedir?

Sitemizde siyasetten tarihe, kadın haklarından felsefeye, sanattan bilime kadar bir çok konudan bahsediyoruz. Ama zaman zaman da kendimizden söz ediyoruz. Derin Düşünce nedir?  Sitenin geçmişi, geleceği, ortak projeler, yazar olmak isteyenlere öneriler, okunma istatistikleri… Derin Düşünce’nin bir kimliği, tarihi ve kendine has “yaşam” tarzı var. Eğer aramıza yeni katıldıysanız bu kitap “yöre halkına” kaynaşmanızı kolaylaştıracaktır :)

 Liberalizmin Kara Kitabı

Liberalizm asırlardır bir çok aşamalardan geçmiş, tarihi olaylarla kendisini imtihan etmiş bir düşünce geleneği. Değişmiş yanları var ama sabitleri de var. Bu sabitlerin içinde liberalizmin tehlikeli yönleri hatta YIKICI UNSURLARI da var. Bunları ortaya çıkarmak için “doğru” soruları sormak ve liberal perspektifte kalarak yanıt aramak gerekiyor… Büyük bir kısmı bu gelenekten olan düşünürlerin fikirlerinden istifade ederek liberalizmin kusurlarını ele alıyoruz bu kara kitapta: Adam Smith, Mandeville, John Stuart Mill, Hayek, Friedman, Röpke, Immanuel Kant, Alexis de Tocqville, John Rawls, Popper, Berlin, Mises, Rothbard ve Türkiye’de Mustafa Akyol, Atilla Yayla, Mustafa Erdoğan… Liberallere, liberalimsilere ve anti-liberallere duyurulur. Buradan indirebilirsiniz.

Maymunist imanla nereye kadar?

Evrim ve Big Bang gibi konular genellikle sağlıklı biçimde tartışılmaz. İdeoloji ve inançlar, felsefî tercihler bilim-SELLİK maskesiyle çıkar karşımıza. Özellikle evrim tartışmaları “filanca solucanın bölünmesi” veya falanca Amerikalı biyoloji uzmanının deneyleri etrafında döner ve bir türlü maskeler inmez. Madde ve o Madde’ye yüklenen Mânâ maskelenir… Oysa perde arkasında tartışılan başkadır. İnsan’a, Hayat’a dair temel kavramlardır. Sadece et ve kemikten mi ibaretiz? Yokluktan gelen ve ölümle yokluğa giden, çok zeki de olsa SADECE VE SADECE bir maymun türü müdür insan? BİLİM DIŞINDA bir insanlık yoksa Aşk yoksa, Sanat yoksa, Güzellik yoksa ve Adalet yoksa Hayat‘ın anlamı nedir? Aşık olmak hormonal bir abartıysa, iyilik enayilikse, neden birbirimizin gırtlağına sarılmıyoruz ekmeğini almak için? Neden bir çocuğa tecavüz edilmesi midemizi bulandırıyor ve neden fakir bir insana yardım etmek istiyoruz? Taj Mahal’in, Ayasofya’nın, Notre Dame de Paris’nin değeri bir arı kovanı veya termit yuvasına eşdeğer ise, Mesnevî boşuna yazıldı ise neden Hitler’i lanetliyoruz ve neden Filistin’de can veren bebeklere üzülüyoruz? Maymun olmanın (veya kendini öyle sanmanın) BİLİM DIŞINDA, psikolojik, siyasî, ahlâkî, hukukî öyle ağır sonuçları var ki…  Evrim senaryosunu kabul etmenin etik ve siyasî neticeleri ve evrimciliğin etimolojik değeri … Derin Düşünce’nin yorumcuları tarafından konuşuldu. Biz de bu sebeple söz konusu iki tartışmayı 116 sayfalık bu kitapta topladık. Buradan indirebilirsiniz.

Trackback URL

  1. 36 Yorum

  2. Yazan:TT Tarih: Tem 18, 2008 | Reply

    Türkiye’de işgücüne dâhil olmayan her üç kişiden ikisi kadın.
    Kadınların yüzde otuzu değil de yüzde yüzü çalışmalıdır diyenler de olabilir.Böyle azimli fikirlere şapka çıkarılmaz da ne yapılır..: )

    Halbuki bir başka açıdan bakıldığında, kadın nüfüsunun üçte biri olan 18 milyon çalışan kadın, ülkemizdeki iş bulamayan erkeklerin işsizlik problemlerinin artmasına devasa katkıda bulunuyorlar aynı zamanda…: )

    Ülkemizde işyerleri genellikle erkeklere göre “daha ucuz işçi” olduğu için kadın çalıştırmayı tercih ediyorlar.Bu da erkek istihdamının daralmasına neden oluyor.

    Kadınları ucuz işçi zihniyeti ile çalıştıran patronlar, bununla yetinmeyerek onların mevcut işgücünden maksimum yararlanmayı amaçlıyor ve baskı,stres altında çalışmaya mecbur kalan kadınlar, bir süre sonra imkanları varsa işi bırakıyor ya da imkanları yoksa, artık dünyanın kaç bucak olduğunu gördükleri için eve dönme,evlerinin hanımı olma hayalleri kuruyorlar…: )

    Sonuç:Bayanlar;bence evinizde oturarak işsizlik probleminin çözülmesine katkıda bulunun, bu sayede hem sömürücü patronları daha fazla zengin etmemiş olursunuz,hem de daha kolay iş bulan erkekler arasından kısmetinizin çıkma olasılığı yükselir…:)

    Kısaca hem erkeklere hemde bayanlara yönelik pozitif ayrımcılık isiyorum..:)

  3. Yazan:TT Tarih: Tem 18, 2008 | Reply

    Yazıda yanlış bir ifade kullanmışım….
    Çalışan kadın sayısı 18 milyon değil 9 milyon olacaktı…
    Sadece bunu değil diğer ifadeleri de yanlış bulanlar olacaktır kuşkusuz..:)

  4. Yazan:suzannur Tarih: Tem 18, 2008 | Reply

    Sayın TT,
    “Sonuç:Bayanlar;bence evinizde oturarak işsizlik probleminin çözülmesine katkıda bulunun, bu sayede hem sömürücü patronları daha fazla zengin etmemiş olursunuz,hem de daha kolay iş bulan erkekler arasından kısmetinizin çıkma olasılığı yükselir…:)”gibi bilinçaltı kodlarına yansıyan bir düşünceyi 🙂 ile süsleyerek ve hafifleştirerek verirken, kadınları sadece süs bitkisi olarak gören bunla yetinmeyip erkeklerin işsizliğine bahane olarak ileri süren biri olarak kadınların bu dünyadaki amaçlarının kısmet endeksli bir yaşam olduğuna mı inanıyorsunuz, yok öyle değilse ve açıklamanızın ardından da bir ama ile kendinizi aklamak gibi bir ifadeye başvuracaksanız zahmet etmeyin, bu cümlelerin altından kalkamazsınız zaten.
    Bizim çok okumuş erkeklerimizin bile sendromudur bu, kadına bakış açısındaki tuhaf, primitif, erke dayalı söylem ve tabii ardında da bir yığın bahaneler…
    Kadın ya çalışmak istediği için çalışır ya da çalışmak zorunda kaldığı için. Her iki durumda da bu şu gerçeği değiştirmez. Kadının yeri evinin içidir anlayışı 19.yy aydınlarında dahi yer etmişken, kronik erkek sendromunu kolay kolay aşamayacağımız gerçeği ortaya çıkıyor.21.yy.a geldiğimizde özellikle de okumuş kesimde bile bu anlayış varsa, ya kadınlığı yanlış algılıyordur(kadın evlenir, çocuğa bakar, evin hizmetini yapar) ya kendisine güvenemiyordur ya da toplumsal baskıyı aşamamış demektir. Sizce bunların hangisi yukarıdaki yorumunuzdaki algının sebebi olabilir?
    Erkek istihdamının daralması tek başına sebep olamaz değil mi :))
    Kadın özellikle okumalı, çalışmalı ve kendi üzerindeki baskıyı ortadan kaldırmalıdır. çalışmak sadece maddi doyum anlamına da gelmez, statü de kazandırır kadına, toplum içinde saygınlık da. Şunun eşi olmaz, şu olur. Güveni olur geleceğine dair ve bir kişinin eline bakmaz ve ona bir şey olduğunda ortada mı kalırım diye düşünmez. Hayat öyle pembe bir şey değil, kime ne olacağı da belirsiz,siz kadını evinin içine yollarken, istihdam için tabii ki,onun elinden sadece parayı almazsınız, özgüveni, kendi ayakları üzerinde durabilme yetisini, geleceğe dair umudu da almış olursunuz.
    Hadi diyelim ki kadın çalışmadı, harika da bir kısmet buldu, kısmet de zamansız mefta oldu, bu kadına siz mi bakacaksınız, belki de çalışan erkeklerden kadın fonu için para kesilmeli, bu tarz durumlarda kalan kadınlar için. Ama bunun da çözümü var değil mi, sigorta aylığıyla geçindirsin, kendisini ve çocuklarını, çocuklarının hepsini okutsun, büyütsün, yok yapamadı mı, yeni bir kısmet bulsun değil mi ama, çözüm çok, ama çalışıp da erkek istihdamını azaltmasın.
    Hatta bakınız, bence kadınları okutmayalım bile, okutunca dilleri çok uzuyor 🙂

  5. Yazan:Aziz Yılmaz Tarih: Tem 19, 2008 | Reply

    Bence sorunlar tartışırken istatistiksel verilere fazla itibar edilmemeli.Zira her istatistik doğru bilgiyi vermez.Mesela ben kadınların işgücüne yeterince katılmadığı fikrine katılmıyorum.Zira kadınların istihdama katıldığı çalışma alanları tamamen kayıtdışı.Peki,kendi var adı yokken hangi resmi bilgilere dayanarak rakamlar veriliyor.Sigortasız çalıştırılan kadınlar ne olacak…”Merdiven altlı” dediğimiz kaçak işletmelerde emekleri sömürülen kadınlara ne diyeceğiz…Ya tarım sektöründe düşük ücretlerden dolayı tercih edilen kadın ırgat ordusu?Bütün bunlar istatistiklerde görünüyor mu?Görünüyorsa neden hiçbir tedbir alınmıyor?Dolayısıyla burda asıl sorgulanması gereken,hiçbir sosyal güvencesi olmaksızın ağır koşullar altında köle gibi çalıştırılan kadın(ve bu arada çocukların)mahkum edildikleri sömürü çarkıdır.Düzen bu düzen olduktan,yani insan emeği böylesi sülüklerin insafına terkedildikten sonra katılım olsa ne olur olmasa ne olur.Değil 8-9 milyon 28 milyonu bu koşullar altında işverenin inafına terkedilerek çalışsa bu,kadınları daha eşit ve özgür mü kılacak.Oh ne güzel evin dışında da varlıklarını kabul ettiriyorlar diye sevinmemiz mi lazım.Yani bu mantığı bir türlü anlayamıyorum.Devletin başı boş ve denetimsiz uygulamaları sonucu kadın,çoluk çocuk kamyon kasalarında taşınacak,her türlü insanlık dışı muamele reva görülecek…sonra da daha fazlası niye katılmıyor diye yakınacağız.Ya ben olayları çok yanlış okuyorum ya da ortada çok ciddi çarpıklıklar var.

  6. Yazan:TT Tarih: Tem 19, 2008 | Reply

    Suzan hanım,
    Kelimeler bazen istediğiniz her şeyi anlatmaya yetmeyebiliyor.. Yorumumun şaka içeren sonuç kısmı üzerinde fazla takılmışsınız bana göre.. Ben burada yazdığım her şeyi değişmez sabit fikirler gibi algılamıyorum. Özellikle bu konu üzerinde bir fikir cimnastiği yapıyorum sadece.. Yanlış yada eksik bir şey düşünüp yazmışsam ve bunun yanlışlığının ortaya çıkması benim açımdan bir kayıp sayılmaz, doğrusunu öğrendidiğim için aslında kazanç sayılabilir. Ayrıca üslubumda bir kırıcılık varsa onun için de özür dilerim..

    Öncelikle şunu belirteyim ki kadınların mutlaka iyi eğitim almış olmaları ve bir anlamda hayat sigortaları anlamına gelen nitelikli meslek sahibi olmalarının lüzumu konusunda sizden farklı düşünmüyorum ve dediklerinize de aynen katılıyorum.Bu konuda eminim yani:)

    Ben yorumumda ağırlıklı olarak kadının “ucuz iş gücü” olarak kullanılması ve bu yolla sömürülmesi üzerinde durmuştum. Bu durumun genel olarak çalışan ücretlerinin düşük tutulmasına yol açtığını ve erkek istihdamına da zarar verdiğini düşünüyorum.

    Kadın bunda suçu ne? O ne yapabilir? derseniz;
    Böyle bir çözüm sorusuna benim önceki yorumumda yazdığım ve tahrik içeren sonuç teklifim sizin pek hoşunuza gitmemişti zaten.. Bu konuyu ilgilenenlere bırakıyorum

    Yine şakayla karışık olarak işin kısmet boyutuna tekrar dönersek!

    Halihazırdaki toplumumuzda çalışmayan bir kadının evlenme olasılığı yüksektir ama çalışmayan bir erkeğin evlenme olasılığı ise neredeyse hiç yoktur.Toplum, işsiz erkeğin evlenmesini normal karşılamazken, çalışmayan kadının evlenmesini ise her zaman normal karşılar.
    Siz de bu normal karşılayanlardan mısınız bilmiyorum ama eleştirdiğiniz geleneksel Türk aile yapısı böyle..
    Bir kadının çalışmaması aile içinde boşanma sebebi olarak kabul edilmezken, erkeğin çalışmamak suretiyle evine bakmaması pekala bir boşanma sebebi olabilir öyle değil mi?

    Buradan yola çıkarak ben istihdamda erkek önceliğinin esas alınması gerektiğini düşünüyorum..

    İleri de toplum yapısı ve algılar değişirse benim de bu fikrim değişebilir tabii ki…

  7. Yazan:Esranur Tarih: Tem 19, 2008 | Reply

    Farklı iki cinsin birbirine eşit olması bilindiği gibi mantıksal olarak imkânsızdır. İlkokuldaki matematik derslerinden hatırlıyorum; hocamız iki elma ile iki armut eşittir diyemezsiniz, ancak denktir diyebilirsiniz diyordu. Çünkü onlar farklı türde meyveler ve eşitlikleri söz konusu olamaz. Kadın ve erkek için de aynı durum söz konusu. Bu iki farklı türün hiçbir üyesine haksızlık yapmadan sahip olduğu değeri vermek onlar arasında eşitliği değil adaleti sağlamakla olur. Örneğin maraton koşularında erkeğin koşup gümüş madalya aldığı mesafeyi bayan atlet koştuğunda altın madalya alıyor. Evet burada bir eşitsizlik söz konusu; fakat adaletsizlik yok. Çünkü kadının daha az koşmasının onun için yeterli başarı sayılması onu aşağılamak için değildir. Aksine fiziki koşulları göz önüne alınarak yapılmış bir düzenlemedir. Bu düzenlemenin iş ortamında da yapılması kadını küçük düşürmez aksine tabiatına en uygun koşullarda çalışması sonucu daha verimli sonuç elde edilmesini sağlar. Oldukça enteresandır, günün eşitlik söylemlerine kendini kaptıran kadınlar canla başla erkeklerle eşit olmak istediklerini söylüyorlar. Erkeklerle aynı işleri yapabilmeyi güçlü olmanın göstergesi sayıyorlar ve böylece farkında olmadan, erkekleri kendilerinden daha üst bir konuma oturtuyorlar. Doğrusu anlamak zor…

  8. Yazan:Aziz Yılmaz Tarih: Tem 19, 2008 | Reply

    @Suzannur Hanım,
    Kadınların ekonomik özgürlüğüne kavuşmasının,ayakları üzerinde durabilmesinin koşulları elbette yaratılmalı.Sadece iş ve çalışma yaşamında değil,yaşamın her alanında elbette kadının kendi kararlarını kendi vereceği,özgürleşebileceği reformlar hızla hayata geçmeli.Fakat kabul etmek gerekir ki bunlar talep edilirken zaman zaman yanıltıcı bilgilendirmeler de olabilmektedir.Niteliği üzerinde durulmadan niceliğin esas alındığı formüller kadını özgürleştirmez,özgürleştirmemiştir.Diğer yorumumda ifade etmeye çalıştığım çalışma koşulları bu anlamda kadını daha çok boyun eğmeye,sömürülmeye zorlayan bir cehennemden öteye bir şey ifade etmez.Bakın,işim gereği avucumun içi gibi bildiğim Ege,Akdeniz,Karadeniz bölgelerimizde(tarım sektöründe) kadın ve çocukların nasıl kötü koşullarda köle gibi çalıştırıldıklarının bizzat tanığıyım.İzmirde yaşıyorum.Aydın ve cıvarı ilçelerden İzmir semt pazarlarında bir topan ekmek uğruna sırtında bebesiyle ne tür koşullarda mücadele ettiklerine tanık oluyorum.Bu manzaralara büyük kentlerin göbeğinde de rastlamak mümkün.Bu bakımdan meseleye salt bu çerçeveden yaklaşarak bunun kadını özgür kıldığını,kadın hakları açısından bir kazanım olduğunu söylemek çok zor.Dolayısıyla ilk elden bu talan ve sömürü düzenine bir dur demek gerekiyor.Devletin içine düştüğü aciziyeti,vurdumduymazlığı sorgulanmadan,gerekli düzenlemeler yapılmadan ne demokrasi,ne kadın hakları ne de sosyal adalet yerli yerine oturabilir.

  9. Yazan:suzannur Tarih: Tem 19, 2008 | Reply

    Aziz Bey,
    Kastettiğim elbette hiçbir sosyal güvencesi olmayan sömürüye dayanan bedensel işgüçlerinde kadının çalıştırılması değil ama bu günümüz sosyo-ekonomik şartlarında kadının edilgen bırakılarak erkek istihdamına öncelik verilmesinin sebebi de olmamalı.
    TT Bey, erkeğin çalışmazsa evlenmesi adına negatif unsur sayıldığını dile getirerek günümüz şartlarındaki doğru bir algılamaya dikkat çekmiş, ben de buna kadının uğradığı şiddetten kaçabilmek için bile çalışarak, kendine yapılana dur diyecek konuma gelmesini, hayatın tekdüze olmayan ve kırılgan çizgilerinde uğrayabileceği farklı trajediler açısından en az erkeğin evlenebilmek için nasıl çalışıyor olması bir statü göstergesiyse, kadın için de farklı alanlardan aynı şeyi eşit derecede temsil ettiğini göstermeye çalışıyorum. Artık kadının çalışamamak gibi bir lüksü yok, ha zengin kısmet bulur da evde oturmak isterse o başka :))
    Bu ülkede sadece kadınlar değil, kötü şartlarda özellikle bedensel iş kollarında kadınlar kadar erkeklerin de maruz kaldığı bir sosyal adaletsizlik sorunu mevcut. Bunun çözümü de kadınların bu sahadan çekilmesi değil, bu alanda reformların yapılması öncelik olmalıdır. Çalıştırılan kadından çalışan kadına geçmek için, beyin gücüne ait iş kollarında kadının daha etken bir rol oynaması, bedensel iş kollarında da kadınlar ve erkekler için söz konusu olan sosyal adaletin sağlanması çözümdür. Pembe tablolar çizmeye hiç gerek yok, kadınlara yönelik hakları da sanki erkekler de aynı adaletsizliklere maruz kalmıyorlarmış gibi göstermeye de gerek yok, ama daha bilinçli bir toplum için kadının daha aktif, okumuş, beyin gücüne katılan bir rol oynaması ve çalışması, üretmesi, ürettiğinin (ev kadını için) yapmak zorunda olduğu ve hiç bir emek gücüne tekabül etmeyen bir şeymiş gibi algılamaları yıkmak gerekiyor, özellikle bu algıyı yıkmak lazım. Bunda hemfikirizdir diye düşünüyorum.

  10. Yazan:Aziz Yılmaz Tarih: Tem 20, 2008 | Reply

    Suzannur Hanım,
    Ben sizi gayet iyi anlıyorum.Siz,kadınların karşılaşabilecekleri türlü risk ve zorluklara rağmen iş hayatına atılmaları gerektiğini savunuyorsunuz.Bu da son derece doğal bir talep ve belki de kadının toplumda hakkettiği yere gelebilmesinin de olmazsa olmaz koşulu.TT Bey’in çok yerinde tesbitinden hareketle diyorsunuz ki kadınlar da erkeklerin kendilerini zorunlu hissettikleri toplumsal rollere adepte olup aynı kaygıları yaşasınlar.

    Aslında üzerinde düşünüldüğünde,kadının çalışma yaşamına katılması,makul bir talep olmasının ötesinde elde edilmesi gereken kazanımlar açısından da son derece önemli bir deneyim ve birikim sağlayacaktır.Ancak gerekli reformlar ve düzenlemeler yapılmadığı takdirde bunun kadına ödeteceği bedel çok daha ağır olacaktır.Nitekim de varolan uygulamaların faturası maalesef kadınlara kesilmektedir.

    Dolayısıyla meselenin özünde hemfikiriz.Fakat ben reform imkan ve zemini varken kadınlar bu zorlu etapları geçmek,türlü zorluklarla sınanmak zorunda bırakılmasın diyorum.Zira onca çileye katlanmak durumunda kalmadan da eşit koşullar sağlanabilir.Devlet,insanların inanç ve tercihlerini,ahlak ve moral değerlerini kurumsallaştırmak yerine,insan emeğinin keyfice sömürülmesini önlesin,hak ve emek gasplarına seyirci kalmasın.

  11. Yazan:suzannur Tarih: Tem 20, 2008 | Reply

    Aziz Bey,
    Dolayısıyla meselenin özünde hemfikiriz.Fakat ben reform imkan ve zemini varken kadınlar bu zorlu etapları geçmek,türlü zorluklarla sınanmak zorunda bırakılmasın diyorum, demişsiniz. Ağlamayan bebeğe mama vermezler ve asla talep etmezseniz, zorluklardan geçmezseniz, bunun mücadelesini vermezseniz kimsenin kadınlara bunu vereceği yok. Sıkıntı yaşamadan verilmesini beklemek ise bir tahayyül, ütopya, sebepler sonuçlar ilişkisi üzerine işleyen bir dünya içinse fazlaca pembe. Kadınlar bu topraklarda zaten çalışıyorlardı, şehirleşme kültürümüz ne kadar evvele uzanır ki? Kadın tarlasında çalıştı, köyünde çalıştı, evinde çalıştı, değişen sosyo-kültürel koşullarda fabrikada çalıştı, beyin gücü gerektiren alanlarda çalıştı ve hala çalışıyor. Kadınlar uzaydan gelmedi ya 🙂
    Erkeğin ya da hakim olan gücün/erkin kadına bu hakları vermesini beklemek ve verilmesine kadar da kadının evde oturmasını istemek hiçbir geçerliliği olan bir tutum değil. Fakir kesimde kadın çalışmak zorunda, çalışıyor da, sıkıntıları yaşıyor. Yapılması gereken, bunu beklemektense, bunu dile getirebilecek platformlarda kadınların haklarını talep etmesi, ha sıra ona geliyor mu canım yurdum siyasi sorunlarından derseniz, bir türlü gelemiyor.
    Realist olmak lazım, kadınlar çalışıyor, evinde ya da sokakta, fabrikada ya da tarlada, memuriyette ya da özel sektörde. zaten yazıda da belirtildiği gibi iki tür kadın var, çalışan ve çalıştırılan. çalışan kadınların erk tutumu destekleyen egemen güçlerle bir anlayışı sergileyerek erkekleştiği günümüzde, beyin gücünü çalıştırılan kadın için de harcamalı, kaçı bunu yapıyor derseniz, çok azı.
    Sonuçta, salt kadın kimliği de değil bu durumda olan aynı şey erkekler için de geçerli. Erkekler sosyo-ekonomik durumu düşük erkekler için ne yapıyor? Hiç farkı yok yani iki durumunda.
    Çözüm, sıkıntısız verilmesini beklemek değil ama, sıkıntıyı göğüsleyerek hak ettiğin için çalışmak. Gerçekleri ötelememek lazım.

  12. Yazan:Aziz Yılmaz Tarih: Tem 20, 2008 | Reply

    Suzannur Hanım,
    Ütopyalara dalıp birilerinin hak dağıtması elbette beklenmemeli.Fakat konu çok geniş bir alanı oluşturduğundan toparlamak biraz zor oluyor.Aslında makaleye çok daha farklı bir bakış açısıyla değerlendirmeyi düşünmüştüm.Tam da başlığın çağrıştırdığı biçimiyle, yani”çalışan ve çalıştırılan kadın” arasındaki ilişkiyi irdelemek anlamında.Mesala “çalışan kadın”,”çalıştırılan kadın”la nasıl bir bağ kurabiliyor?Bulunduğu statü ve konum itibariyle ezilen hemcinsiyle nasıl bir ortak tavır geliştirebiliyor?Ayrıca aydın,akademisyen,bilim insanı konumundaki kadınlara bu anlamda daha büyük sorumluluklar düşerken bunu hakkıyla yerine getirebiliyorlar mı?Dolayısıyla kadın haklarını savunmakta belirli bir birikim ve altyapıya sahip kadınlara çok daha öncelikli görevler düşüyor.Sorunu istatistik verilere havale etmek yerine,büyük bir kadın kitlesini her türlü haktan yoksun bırakan sisteme yönelmeleri gerekiyor.Düzenleme ve reformlardan kastım bu.Yani kendini her türlü zorluğa siper eden kadınların tercihine ve yaşama tutunma mücadelesine sözüm yok,elbette ki sizin de belirttiğiniz gibi bunu yapacaklar ve yapmalılar;bunun dışında bir alternatifleri olmadığından bu bedeli ödemeye zorlanıyorlar çünkü.Fakat çalışan,belirli bir sosyal statüye kavuşmuş olan diğer kesim için halıhazırda verdikleri mücadeleden çok daha fazlasını yapabilme şansları var.Bunu zorlasınlar diyorum.

    Bu konudaki eleştirim size ya da makalenin sayın yazarına değil;önümüzdeki büyük resim,genel anlayış biraz bu yönde.Kadınlar hayatla bu denli cebelleşmek zorunda bırakılmışken olayın bu kısmını görmezden gelip kadın haklarını ideolojilere,inanç ve yaşam tarzına indirgeyen kraldan daha kralcı mantıklara,sözde kadın haklarını savunurken rejim derdine düşmüş,eşit ve özgür kadın tasavvurunu bu anlayış üzerine kurmuş düşünce kalıplarına itirazım var.

  13. Yazan:suzannur Tarih: Tem 20, 2008 | Reply

    Aziz bey,
    Özellikle son paragraf çok net ve iyi bir tespit. Sorunumuz da bu zaten. hala Hidayet demokrasi senin neyine diyen çok okumuş ama hiçbir şey öğrenememiş bir kadının sözleri yankılanırken kulaklarımda ne denilebilir ki zaten?
    Sözün bittiği yer…

  14. Yazan:snowqueen Tarih: Tem 21, 2008 | Reply

    Sonuç:Bayanlar;bence evinizde oturarak işsizlik probleminin çözülmesine katkıda bulunun, bu sayede hem sömürücü patronları daha fazla zengin etmemiş olursunuz,hem de daha kolay iş bulan erkekler arasından kısmetinizin çıkma olasılığı yükselir…:)
    ……………………………………………………………………….
    (Bu “sonuç” kısmı için şurada eleştirilmişi var, buyrun:)

    “Yeni Dinci Sağ’ın programı, ailede cinsiyet ve yaş hiyerarşisinin kesin biçimde gerçekleştiği, yani çocukların ana-babaya, karının da kocaya tam itaat ettiği ideal bir geçmiş zamana dönüşü kapsıyor. O “eski güzel günlerde” aileler parçalanmamıştı, çünkü kadınlar ev dışında çalışıp erkeklerle rekabet etmiyorlardı, çocuklar da büyük sözü dinliyorlardı.
    Bu kadın, ideal olarak, zamanının tümünü evinin ve çocuklarının bakımıyla geçirecektir.

    Zaten ahlaki çöküntünün nedeni, onlara göre, ekonomide kadınların giderek daha fazla rol oynaması yüzünden babanın aile reisliği otoritesinin baltalanmış olmasıdır. Bu otoritenin yeniden kurulabilmesi, ücretli çalışan kadınların işgücü piyasasından çekilerek evlerine geri dönmeleriyle mümkün olabilir. Bunu da, kadınların kulağına hoş gelebilecek, Protestanlığa özgü “ruhların eşitliği ama CİNSLERİN EŞİTSİZLİĞİ” sloganıyla meşrulaştırırlar. Bu görüşe göre, kadının ve erkeğin doğaları farklıdır ancak orada kalmayıp bu farklılığın hiyerarşi barındırdığını, yani erkeğin kadına üstün olduğunu savunurlar.

    “…Bu söylemin, ister Bushçu Protestan köktendincilik, isterse İslamcı muhafazakârlık bağlamında ileri sürülsün, aynı amaca hizmet ettiği açık: Kadınları, özerk birey değil, ailenin bağımlı değişkeni kabul etmek!

    Fatmagül Berktay
    ………………………………………………………

    Daha günlük bir dil kullanalım, bu “sonuca” varan insanlar hiç mi düşünmezler, kadının ekonomik gelirini kesip evde “saksı çiceği” formatında oturtmak, neleri kabullenmektir?
    Kocasından dayak yiyen ya da artık kocasını sevmeyen kadın ne yapacaktır? kırıp dizini evinde oturup, çocuklarına en kutsal görev olan analığını” kocasına da “kadınlığını” sunacaktır.

    Kadını ekonomik olarak erkeğe bağımlı kılmak, evliliği bir sigorta senedi gibi görmeye yol açar ki açmıştır. “zengin koca” hayalli genç kızların bekaretlerini açılmamış bir buzdolabı gibi değer yükseltme amacıyla kullandığı bir sistem mi görmek istediğiniz?

    İş hayatının iyileştirilmesi zaten kadın ve erkek, ikisi için istediğimiz ortak değerler, kadınlar eve dönünce sömürü yok mu olacak?

    kaldı ki kimse bayılmıyor çalışmaya, ben de şu an elimde bir harita dünya turu yapmayı yeğlerim ya da güneyde bir hamakta sallanmayı ama ödemem gereken bir kiram ve kredi kartlarım var. Kendi yaşantımı oluşturabilmek için ödüyorum kirayı, babamın ya da kocamın evinde oturmaMAmın bedeli o kirayı ödemek.
    Onların kuralları altında olmamamın bedeli.

    Bir diğer sonuç:Birincisi, kadınlara “bayan” demiyoruz, çünkü “bayan” diye bir cinsiyet yoktur, kadın ve erkek vardır.

  15. Yazan:snowqueen Tarih: Tem 21, 2008 | Reply

    @Esranur

    Kas gücüyle mi istihdam ediliyor sence insanların hepsi iş hayatında?
    Maraton koşusu örneği de ne demek?
    İş arkadaşlarım benden daha kaslılar diye benden üstün mü yani:)

    Kadınla erkeği birbirinden bu şekilde ayırmak tehlikeli bir yoldur,
    çünkü bütün kadınlar ve erkekler aynı değildir, bütün kadınlar Venüs’ten bütün erkekler Mars’tan değildir.
    Böyle yaparak eşcinselliği de yadsıyorsunuz.
    Bütün kadınlar aynı, bütün erkekler de aynıdır diyemeyiz.

    Size göre, kadın ve erkek birbirini tamamlar ama bir hiyerarşi de vardır bu işte, erkek biraz daha tamamlar sanki.
    Hegemonik erkeklik işte böyle doğar.

  16. Yazan:suzannur Tarih: Tem 21, 2008 | Reply

    Snowqueen,
    Sizin kaldı ki kimse bayılmıyor… şeklindeki paragrafınızı okurken aklıma V.Woolf geldi, onun Kendine Ait Bir Oda’sı. Orada Woolf, kadının özgürleşebilmesi için belli bir para ve kendine ait bir odası olması gerektiğinden bahseder. Ki onun yaşadığı dönemde kadının kendine ait bir odası bile yoktur yazmak, yalnız kalmak, kendine aile içinde bir alan yaratmak için bile. Aslında şimdi daha şanslıyız, çalışıyor, kendi evlerimizde oturuyor, üretiyor ve bunu dile getiriyoruz ve kimsenin ahlaki yapısını da çökerttiğimiz yok. Ahlakın bozulması kadının çalışmasından artmıyor, sadece uğradığı travmaları dile getirebilen kadının sayısının artması böyle bir şey varmış gibi bir durum ortaya koyuyor. Güneydoğu’da intihar vakalarını düşünün, konuşamayan kadının uğradığı tecavüzlerden kaçış yolu. Söylenmeyince ne kadar da ahlaklıyız değil mi! Söylenirse de yapan değil, uğrayan suçlu üstelik hem de iki kere: 1.si, mutlaka kuyruk sallamıştır.(Buradaki paradoksta bunları en çok kadınların dile getirmesi ve hemcinsini aşağılamasıdır) 2.si söylemiş ve ahlaki yozlaşmanın ortaya çıkmasına neden olmuştur.
    Yazık, kadının çalışmasını erkeğin istihdamının azalmasına ve ahlak çöküntüsüne bağlamak nasıl bir zihniyetin ürünü olabilir, hele ki artık çalışMAma gibi bir lüksümüzün olmadığı bir dönemde.

  17. Yazan:Agarta Tarih: Tem 21, 2008 | Reply

    Liberal bir sitede miyim, yoksa TKP forumunda mı? Nedir bu sömürülme tartışması. Kimse çalışmasın sömürü olmasın. Hayat güzel olsun.

  18. Yazan:suzannur Tarih: Tem 21, 2008 | Reply

    Sayın Agarta,
    Liberal sitelerde çalışTIRILan kadına ne diyorlar, çok çalışıp az sermaye sahibi olmak zorunda bırakılan sessiz avrat mı?!
    TKP olmaması bir sorunu dile getirMEmesi için en etken çözüm mü algılamanız tarafından?
    Derdiniz kadının kötü şartlarda çalıştırıldığı bir sistem eleştirisini duymama/gizleme telaşı mı yoksa bu sorunu dile getirenleri iki küçümseyici laf edeyim de ne kadar realist(!) olduğum anlaşılsın yansıması mı?
    İlahi, kimsenin çalıştırılmayıp da her şeyin daha pembe olacağını ironik bir dille söyleyince sorun şıp diye çözümlendi değil mi?! Çok yaşayın, umarım çok çalışmadan yaşarsınız ki, bu tarz yazıları daha kolay dile getirme şansınız olur, herkesin evinde bilgisayar ve internet yok ne de olsa, hazır sizde varken konuşma hakkınızı sonuna kadar kullanın 🙂
    Fabrikalarda askeri ücretle çalışıp, maaşını düzenli alamayanlara sizin oralarda ne isim veriyorlar bu arada? Ama o zaman bu sitenin TKP formuna dönme sıkıntısı da doğabilir, acaba ne yapsak da soruyu farklı sorsak?

  19. Yazan:snowqueen Tarih: Tem 22, 2008 | Reply

    @suzannur

    Wirginia Woolf “kendine ait bir oda” da, “neden kadın sanatçı(devlet adamı(!), şu bu yok?” gibi soruların cevabını verir aslında. Bu kadının
    üretimde yetersiz ve eksik oluşundan değil, erkeklerin çalışırken onların çocukların bakımını üstlenip, çamaşır ve bulaşıklarını halletmesi yüzünden. Sadece parası olan kadın bu kısır döngüden kurtulup kendini gerçekleştirebilir, ötekiler için pek umut olmamıştır.
    Tarihe baksak “saçı uzun, aklı kısa” olanın ev dışında pek üretimi olmamış, dolayısıyla bıraksın yahu uğraşmayı, dönsün evine
    elinin hamuruyla ne işi var erkek piyasasında. Altı üstü Sylvia Plath
    gibi gömer kafasını havagazı fırınına ne olacak ki. Önemli olan kocanın mutluğulu, onun kariyeri.

    Evet biz daha şanslıyız, Güneydoğu’daki intihar vakalarını(ve intihar süsü verilmiş olanları!). En azından sokakta vitrinlere baktık diye çim biçme aletinin altına almadı bizi ailemiz. Ama çoğumuzun hayatında
    kadın olduğumuz için ailemizin verdiği telkinlerin ve uyarıların ve hatta yeri gelince “olmaz, yapamazsın”cılığın, toplumun bekletilerinin travması olmuştur bir dönem. Olmayana şaşarım.

    kadının çalışmasını erkeğin istihdamının azalmasına ve ahlak çöküntüsüne bağlamak elbette ATAERKİL bir zihniyetin ürünü.

  20. Yazan:Agarta Tarih: Tem 22, 2008 | Reply

    Suzannur Hanım,
    Eğer emek karşılığı ücret alıp çalışmak sömürülmek ise niye erkek sömürülsün ki?
    İş gücüne katılmayıp ev hanımı olan kadın sömürülmüyor mu sizce? Kapitalizm sömürmesin ama beyim sömürsün mantığıdır bu.Bey kadını hem sömürür, hem de aldatır, iktisadi özgürlüğü olmayan kadın sesini çıkaramaz.
    Realizm budur.
    Bir de sizin ne kadar realist olduğunuzu görelim. TT beyin yaklaşımı da doğru. Kaç kadın işsiz erkekle evlenir?
    Türkiye kadını iyi alışmış kocanın elinden ekmek yemeye.

  21. Yazan:snowqueen Tarih: Tem 22, 2008 | Reply

    Kaç kadın işsiz erkekle evlenir?
    Türkiye kadını iyi alışmış kocanın elinden ekmek yemeye.

    Toplumu “birey” değil “aile” temelinde ele almanın sonucu bu aslında.
    Neden herşeyi “evlilik” düzenlemesi üzerinde kurguluyoruz.
    Bu yetmiyor bir de “en az üç çocuk doğurmalı” yaklaşımı güdüyoruz.

    Kaç kadının işsiz erkekle evlenmesi değil mevzu “kaç erkeğin/kadının işsiz olması”. İnsanlar evlenir, boşanır hatta belki hiç evlenmez.
    Bu bakış açısı Emma Goldman’ın da zamanında altını çizdiği
    evliliğin bir İŞ KURUMU olarak algılanmasını sağlıyor, evillik için atılan imza da bir sigorta senedi, iş anlaşması.

  22. Yazan:suzannur Tarih: Tem 22, 2008 | Reply

    Sayın Agarta,
    Bakıyorum siz de sömürü laflarına başlamışsınız, benim de özellikle yanıt verme sebebimdi geçen seferki sömürü(!) yorumunuza getirdiğiniz ilginç yaklaşım.
    Türkiye’de erkek ya da kadın düşük ücretli işkollarında parasını düzenli alamadan ve saatlerce çalıştırılarak sömürülüyor. Daha önceki yorumlara bakarsanız zaten sorularınıza cevap vermiş olduğumu görürsünüz. Ekstra olarak, ben kadının çalışmayan erkekle evlenmemesinin de doğru bir tespit olduğunu iletmiştim.
    Bu arada hem ev kadını sömürülmüyor mu diye sorarken hem de en soz satırda Türkiye kadını iyi alışmış kocanın elinden ekmek yemeye derken bir paradoks yok mu, evdeki çalışmanın sömürü olduğunu söylemek sonra da bunu unutup ekmek elden su gölden bu kadınlar demek?!
    Evdeki kadının yaptığı işleri dışarıdan gelen birine yaptırın bakalım ne kadar tutacak? Bunu unutmamak lazım ya da arada bir hatırlamak.

    Saygıyla.

  23. Yazan:TT Tarih: Tem 22, 2008 | Reply

    snowqueen: Bu bakış açısı Emma Goldman’ın da zamanında altını çizdiği evliliğin bir İŞ KURUMU olarak algılanmasını sağlıyor, evillik için atılan imza da bir sigorta senedi, iş anlaşması.

    O “eski güzel günlerde” aileler parçalanmamıştı, çünkü kadınlar ev dışında çalışıp erkeklerle rekabet etmiyorlardı,

    Aslında eşlerin çalışarak birbiriyle rekabet edecek konuma gelmesini önemseyen bu bakış açısı da, evliliğin bir İŞ KURUMU olarak görülmesine iyi bir örnek olarak verilebilir.

    Kadın dediğimiz ille de erkek gibi para kazanmalı,kaslı ve elleri nasırlı olmalı,erkeklerle rekabet edebilmeli ki ayakları üzerinde durabilsin!…

    Bana göre bu da “kadın ille de evde oturmalı” gibi bir dayatma ürünü ve kadını çalışmaya ve mutlaka para bulmaya hapseden bir anlayışa sahip.Ve kadınların zayıf olanlarına ise bu düzende asla yer yok!..

    Halbuki sırf erkekle rekabet edebilmek uğruna kariyer,statü sahibi olma, ekonomik bağımsızlık kazanma uğruna neden kadınlar kendilerini paralasın ki! Yani kadınlar için erkek rekabet edilmesi gereken bir varlık mıdır?..

    Erkeğin evlilikte para kazanan taraf olması kadını neden aşağılık kompleksine sokuyor ben şahsen bunu anlamıyorum. Halbuki iş komplekse kalırsa erkek de: “ben akşama kadar stres içinde çalışarak evliliğin hamallık kısmını bakıyorum” diye pekala şikayet edebilir!…

    Şahsen ben toplumun kendiliğinden kadınlara erkeklerden daha önemli bir sorumluluk verdiğini düşünüyorum. Bu sorumluluk tahmin edeceğiniz gibi “topluma insan yetiştirme” sorumluluğu. Bana göre insan yetiştirmekten daha önemli bir iş yok.
    Erkeklere birinci derecede bu sorumluluk verilmediğine göre demek ki iş ve çalışma noktasından bakarsak sürekli küçümsenen bir ev kadınının yani anne’nin yaptığı iş, özünde erkeğin yaptığı her işten daha önemli ve değerli…

  24. Yazan:Agarta Tarih: Tem 22, 2008 | Reply

    Suzannur Hanım,

    Bakıyorum siz de sömürü laflarına başlamışsınız, benim de özellikle yanıt verme sebebimdi geçen seferki sömürü(!) yorumunuza getirdiğiniz ilginç yaklaşım.

    Empati yapmaya çalışıyorum.
    Evdeki kadının sömürülüp sömürülmemesi beyinin insafına kalmış.Genellikle ev hanımı kadınlar kocalarından “bu eve ekmeği ben getiriyorum” lafını duyarlar. Düşünün bunun size söylenebileceğini.Onun için uyanık olun dinci oltasına gelmeyin.

  25. Yazan:suzannur Tarih: Tem 22, 2008 | Reply

    Sayın Agarta,
    Her konuyu dine getirmeliyiz ki sorunu asla konuşAMAyalım değil mi?! İşin ilgiç tarafı, çalıştırılan kadın evrensel bir soruna da işaret ediyor, yani dinin çok farklı olduğu ya da dinin yaşanmadığı yerlerde de bu sorun söz konusu. Konu kadın, zor şartlarda çalıştırılan kadın!!! En sevmediğim şey, ciddi bir şey tartışırken birinin gelip konuyu sulandırması, alakasız bir alana çekmesi, klişe argümanlarla sloganvari ifadelerle bezemesi…

    Sahi, bu sitede bu tarz yazılardaki sömürü lafına bile tepki gösterip, liberal değil, TKP burası diyen siz, kendinizi ne olarak konumlandırıyorsunuz? Liberal mi, eğer öyleyse bireye, bireyin sıkıntılarına, kadına, dine… yaklaşımınızda liberallikle hiç de uyuşmayan yaklaşımınız var demektir.

    Hem, daha önceki yorumunuzda yer alan paradoksunuzu da açıklamadınız ve onu başka konu açarak sulandırdınız.

    Dinci oltasına gelmemek için uyanık olmak mı! Pes, bir konuyu tartışma biçiminize lütfen objektif olarak dışardan bakın. Eğer kişiselleşen bir mantıkla yorum yazacaksanız bir daha size cevap yazmayacağımı da bildirmek isterim. Konu başlığında tartışmak isterseniz, elbette tartışalım, ama lütfen son cümlenizdeki gibi ifadeler kullanacaksanız, bu tartışmayı burada keselim.
    Saygıyla.

  26. Yazan:fizikci Tarih: Tem 23, 2008 | Reply

    Bu tartışmalar fıtratı (yaratılış hikmetini) dikkate almadan yapılırsa eksik kalır.

    1. Evlilik fıtrata uygun olandır. Bir insanın ömrünün sonuna kadar bekar (yalnız) yaşaması fıtratına aykırıdır.

    2. Bütün canlıların neslini devam ettirmesi yaradılışın en temel kanunlarındandır. Bunun için çocuk sahibi olmak gerekir. Neslin devam edebilmesi için ortalama 3 çocuk şarttır. Normal dışı ölümleri dikkate alırsak ortalama iki çocuk yapan bir türün zamanla nesli tükenir. (Batı ülkelerinin en büyük problemi)

    3. Sağlıklı bir bebeğin 2 yıl anne sütüyle beslenmesi şarttır. 9 ay hamilelik süresini de eklersiniz bir bebek annenin 3 yılını, 3 bebek ise toplam 9 yılını alır. Bu durumda bir anne ortalama 9 yıl çalışamaz, bebeğine bakmak durumundadır.

    4. Bir bebeğin sağlıklı bir şekilde hayata başlaması için annesinin 3 yılı yeterli olur. Ama psikolojik ve sosyolojik açıdan sağlıklı bir nesil için annenin daha fazla zamanını ayırması gerekir.

    Özetlersek, yaradılış kadınlara annelik sorumluluğunu yüklemiş ve mükafat olarak cenneti onların ayaklarının altına sermiştir. Kadının çalışmasında hiç bir sakınca yoktur. Ama önceliği çocuklarına vermelidir.

    Kadının kocasından ve babasından bağımsız, kendi ayakları üzerinde durabilmesi hayalini kuran çatışmacı bir dünya görüşü neslimizin tükenmesinden başka bir işe yaramaz. Bu, mavi balinalarının neslinin tükenmesinden çok daha ciddiye alınması gereken bir konudur.

  27. Yazan:snowqueen Tarih: Tem 23, 2008 | Reply

    Simdi su “fitrat”a bir bakalım

    1-Evlilik fıtrata uygun olandır. Bir insanın ömrünün sonuna kadar bekar (yalnız) yaşaması fıtratına aykırıdır.

    Evlilik dediğiniz çocuklarınızın miras gibi haklarını düzenlemek ve cinsel birleşmeyi “babanın meşruiyeti” esasına dayamak için oluşturulmuş bir DEVLET mekanizmasıdır nihayetinde. Evlilik karşıtı değilim ama ilişkilerimizi devletin onaylamasının şart koşulması illa olmazsa olmaz da değil sanki.

    2-Neslin devam edebilmesi için ortalama 3 çocuk şarttır. Normal dışı ölümleri dikkate alırsak ortalama iki çocuk yapan bir türün zamanla nesli tükenir.

    Neslin devamı mı?:) Önümüzdeki günlerde yaşayacaığımız su sıkıntısından haberiniz var mı misal, ya da yeryüzü kaynaklarının kullanılmasında oluşacak sıkıntılardan? Çocukları tarlada öküzün yerine geçirmek için mi doğurtuyorsunuz, rızkını, geleceğini garantilemedikten sonra ne önemi var, buzağı mi bunlar insan.

    3-Sağlıklı bir bebeğin 2 yıl anne sütüyle beslenmesi şarttır. 9 ay hamilelik süresini de eklersiniz bir bebek annenin 3 yılını, 3 bebek ise toplam 9 yılını alır. Bu durumda bir anne ortalama 9 yıl çalışamaz, bebeğine bakmak durumundadır

    Çocuk bakımını sadece anneye yıkmak da zaten ataerkilliğin başka bir güzelliği. Baba sadece “eve gelince cıs yapacak” korkutma işlevli eleman. Çalışma hayatının çocuklu kadınları kıstırmayacak bir hale gelmesini zaten patriaryal kapitalizm müsaade etmez, bu yüzden başka sistemler, insan hayatına daha değer veren sistemler özlemini duyuyoruz. Erkek ve kadın, ikisi için.

    4- Ama psikolojik ve sosyolojik açıdan sağlıklı bir nesil için annenin daha fazla zamanını ayırması gerekir.

  28. Yazan:snowqueen Tarih: Tem 23, 2008 | Reply

    – Ama psikolojik ve sosyolojik açıdan sağlıklı bir nesil için annenin daha fazla zamanını ayırması gerekir.

    Yapmayın yahu, şu toplumda kadınların kaçı çalışıyor yüzde kaçı evde çocuk bakıyor da gerçekten sağlıklı toplum olma bakımından örneğiz:)
    Çok sağlıklı nesiller yetiştiriyoruz sormayın!
    Demekki önemli olan ayrılan zamanın niceliği değil niteliği.

    Özetlersek, yaradılış kadınlara annelik sorumluluğunu yüklemiş ve mükafat olarak cenneti onların ayaklarının altına
    sermiştir.

    İlk dinler ortaya çıkmaya başladığında bir “yeryüzü tanrıçası” anlayışı hakimdi, Girit’ten Hindistana, İngiltere’den Arabistan’a. Sonra lütfedilde de cennet annelerin ayakları altına serildi(bu da ne demekse) ama karınlarında sıpa, sırtlarında sopa olma şartıyla:)

    Kadının çalışmasında hiç bir sakınca yoktur. Ama önceliği çocuklarına vermelidir.

    Kocası tarafından terkedilen ya da dayak yiyen kadınları hiç düşünüyormusunuz bunları yazarken, çalışmalarının bir lüks değil zorunluluk olduğu kadınları!

    Kadının kocasından ve babasından bağımsız, kendi ayakları üzerinde durabilmesi hayalini kuran çatışmacı bir dünya görüşü neslimizin tükenmesinden başka bir işe yaramaz.

    Ha diyorsunuz ki boğulun gidin, neden sevgili ataerkil nesliniz baki kalsın, varsın tükensin öyle nesil. yenileri yeşeririr merak etmeyin.

  29. Yazan:Aziz Yılmaz Tarih: Tem 23, 2008 | Reply

    Sayın Fizikci,
    Başınıza nasıl bir iş aldığınızın farkında değilsiniz galiba…Ya söyledikleriniz snowqueen’in kulağına giderse:)Umarım siz de,snowqueen kardeşimiz de alınmamışsınız,amacım,tartışmaya biraz neşe katmaktı sadece.Düşüncelerimize arada bir mizah katmaktan bir zarar gelmez diye düşünüyorum.
    Sevgi ve selamlar…

  30. Yazan:fizikci Tarih: Tem 23, 2008 | Reply

    Aziz Bey,

    O yorumun altına “şimdi söz sende sqnowqueen” yazıp sonra da silmiştim. 🙂 Kadın konusundaki tartışmalarda snowqueen yazmadan edemez, bence yazmalı da çünkü bu konuda donanımı var, anladığım kadarıyla okuyor, araştırıyor.

    Snowqueen Hanım,

    O yorumdaki maddelerin her hangi bir ülkeyle, kültürle ilgisi yok. Tamamen biyolojik, psikolojik, sosyolojik saptamalar. Hepsini ben uydurdum. 🙂 Herkesin bildiği şeyler zaten.

    Evlilik dediğiniz çocuklarınızın miras gibi haklarını düzenlemek ve cinsel birleşmeyi “babanın meşruiyeti” esasına dayamak için oluşturulmuş bir DEVLET mekanizmasıdır nihayetinde. Evlilik karşıtı değilim ama ilişkilerimizi devletin onaylamasının şart koşulması illa olmazsa olmaz da değil sanki.

    Yanılıyorsunuz. Evlilik dediğiniz şey o değildir. O dediğiniz nikahtır. Bir kadınla bir erkek birlikte yaşamaya, aile kurmaya karar verdikleri anda evlilik başlar. Burada ilginç bir şeyi de söyleyeyim: Çoğu insan imam nikahını dinin gereği zanneder. Halbuki İslam’a göre bir çift toplumdan gizlemeden, açık bir şekilde birlikte yaşamaya karar vermişlerse evlenmişler demektir. -Her ne kadar toplumda öyle yanlış bir inanç olsa da- yaptıkları şey zina olmaz.

    Neslin devamı mı?:) Önümüzdeki günlerde yaşayacaığımız su sıkıntısından haberiniz var mı misal, ya da yeryüzü kaynaklarının kullanılmasında oluşacak sıkıntılardan? Çocukları tarlada öküzün yerine geçirmek için mi doğurtuyorsunuz, rızkını, geleceğini garantilemedikten sonra ne önemi var, buzağı mi bunlar insan.

    Ne yapalım yani? Önümüzde su sıkıntısı var diye böyle bir dünyaya çocuk getirmeyelim mi? Rızkı ve geleceği veren Allah’tır. Fakir ailelerden zengin çocuklar çıktığı gibi tam tersi de olur.

    Çocuk bakımını sadece anneye yıkmak da zaten ataerkilliğin başka bir güzelliği. Baba sadece “eve gelince cıs yapacak” korkutma işlevli eleman. Çalışma hayatının çocuklu kadınları kıstırmayacak bir hale gelmesini zaten patriaryal kapitalizm müsaade etmez, bu yüzden başka sistemler, insan hayatına daha değer veren sistemler özlemini duyuyoruz. Erkek ve kadın, ikisi için.

    Ataerkilliğin güzelliklerini tartışmıyorum ben. Elbette çocuğun bakımından baba da anne kadar sorumludur. Bununla birlikte “anne” dediğimiz varlık çocuğun maddi ve manevi her tür ihtiyacı için özel donanıma sahiptir. Mesela babada annedeki şefkatin onda biri bile yoktur. Yaradılış anneye bu konuda özel hormanlar bile vermiştir. Hesap edin yani… Gene ilginç bir şey söyleyeyim: İslam’a göre anne çocuğuna bakmak zorunda değildir. Eğer istemezse babası bakacak birini bulmak zorundadır. Hatta anne çocuğunu emzirmeyi de reddedebilir. Buna da hakkı vardır. Bu durumda babanın süt anne bulması gerekir.

    Yapmayın yahu, şu toplumda kadınların kaçı çalışıyor yüzde kaçı evde çocuk bakıyor da gerçekten sağlıklı toplum olma bakımından örneğiz:) Çok sağlıklı nesiller yetiştiriyoruz sormayın! Demekki önemli olan ayrılan zamanın niceliği değil niteliği.

    Doğru söylüyorsunuz bence de önemli olan nitelik. Sağlıklı toplum olma bakımından örnek miyiz? Bunun için çalışan kadınların daha çok olduğu bir ülkeyle, daha çok annenin olduğu bir ülkedeki gençlerin durumunu karşılaştırmak gerekir. Bu konuda araştırmalar vardır eminim. Aramak lazım.

    Kocası tarafından terkedilen ya da dayak yiyen kadınları hiç düşünüyormusunuz bunları yazarken, çalışmalarının bir lüks değil zorunluluk olduğu kadınları!

    Ben kadınlar çalışmasın demedim ki. Çalışsınlar. Ama kocası varsa, dayak yemiyorsa, maddi durumları iyiyse hiç yormasın bence kendini. Annelik dünyanın en güzel işi.

    Ha diyorsunuz ki boğulun gidin, neden sevgili ataerkil nesliniz baki kalsın, varsın tükensin öyle nesil. yenileri yeşeririr merak etmeyin.

    peki.

  31. Yazan:Cüneyt Tarih: Tem 23, 2008 | Reply

    1. Evlilik fıtrata uygun olandır. Bir insanın ömrünün sonuna kadar bekar (yalnız) yaşaması fıtratına aykırıdır.

    Fitrata uygunluk cetrefilli bir konu. Siz insanlarin birlikteligini “fitrata uygunluk” kistasi ile acikladiginizda ömrünü bekâr olarak sürdürmeyi tercih etmeyi gayritabii bir durum haline getiriyorsunuz. Dikkat edin, size özel olarak saygi duymuyorsunuz demiyorum. Fakat bir durumu gayritabii bulmak o kisinin degerlendirilmesinde bilhassa Türkiye gibi ataerkil toplumlarda son derece yanlis sonuclar doguruyor. Bekar yasamayi tercih etmis bir kadin Türkiye’de -affedersiniz- “orospu” olabiliyor. Bunlar hep yasadigimiz ve temeli “ama o fitratina uygun yasamiyor” bahânesinde yatan durumlar. Burada konu degil ama ayni sey homoseksüeller icin de gecerli.

    2. Bütün canlıların neslini devam ettirmesi yaradılışın en temel kanunlarındandır. Bunun için çocuk sahibi olmak gerekir. Neslin devam edebilmesi için ortalama 3 çocuk şarttır. Normal dışı ölümleri dikkate alırsak ortalama iki çocuk yapan bir türün zamanla nesli tükenir. (Batı ülkelerinin en büyük problemi)

    Birincisi insan nesli tehlikede falan degil. Bunu burada uzun uzadiya aciklamanin da geregi yok. Biraz daha zorlasak tavsanlar gibi üreyecegiz zaten. Insan neslinin tükendigi falan yok. Bugün dünyanin nüfusu 6.7 milyar, 2050’de 8.9 milyar olacak, 2150’de 9.75 milyar. Bunun dünyada yarattigi özellikle dogal kaynak kullanimi sahasindaki sorunlara ben sahsen gözümü kapayamiyorum.

    Bu durumda ortaya “Türk neslinin tükenmesinden, akabinde bizlerden hizli üreyen Kürtler ve Ermenilerin memleketi isgalineden mi endise duyuyorsunuz?” sorusu cikiyor, o da baska bir soru.

    Ikincisi “ortalama 2 cocuk yapilirsa nesil tükenir” yargisina, daha dogrusu 2 rakamina nereden ulastiginizi sorabilir miyim? “Bati’nin problemi” demissiniz, AB’de ortalama dogurganlik 1.4, yani ikinin altinda?

    Ücüncüsü ben 2008’de bu “neslimiz tükeniyor, insan demek ekonomik güc demek vs.” yaklasimini anlamiyorum. Bunu siz burada ayrica dile getirmemissiniz ama bu yazdiklarinizi savunanlarin bir argümani da budur. Ekonomide katmadeger insan gücüyle saglanmiyor. Gelecek kusaklarin emeklilik maaslari da günümüzde sadece genclerin ödeyecegi primlerden olusmak zorunda degil. Bu yaklasim fazlasiyla küflenmis “köylük yerde insan/kol gücü gerek” anlayisinin bir devami.

    Bakin UNDP’nin “Türkiye’de genclik” diye cok güzel bir calismasi var: http://europeandcis.undp.org/home/show/7150B2A4-F203-1EE9-B2A59D51CEF6E1A8 Türkiye genclerine is bulamayan, perspektif sunamayan bir ülke. Artik tarlada isci calistirilmiyor, “is gücü” kavrami degisiyor. Türkiye’de issizlik su anda %9.6 civarlarinda, daha yeni aciklandi. Yukaridaki arastirmaya bakin, 15-24 yas arasi issizlik ise %18.7. Okulu “basic skill”ler olmadan terkeden 15-24 yas arasi ögrenciler istatistiginde OECD ortalamasi %14.2, Türkiye’de %46. Bu durumun da yakin gelecekte elbette gelismesi hepimizin umudu, fakat bugünden yarina tersine dönecegini kimse bekleyemez. Böyle bir ortamda hâlâ “Allah rizkini verir” anlayisini nasil savunabiliyorsunuz, anlamiyorum. Allah rizkini falan vermiyor iste, ortada bos bos dolasan, caresiz bir sekilde issiz, hayattan bikkin genclerle doluyor ülke. Buna egitim sorununu da ekleyin. Allah rizkini verir degil, Allah bakamayacagin, egitemeyecegin, besleyemeyecegin, en az 20 yil finanse edemeyecegin cocugu yapmamani düsünmen icin akil vermis.

    “Normal disi ölümler” lafina da ayrica güleyim mi aglayayim mi bilemedim. Bu ne demek beyefendi? Afrika’nin savanlarinda mi yasiyoruz, sirtlanlar mi kapiyor bu cocuklari? Demek istediginizi anliyorum, fakat Türkiye’de 1000 dogan cocuktan 35-40’i ölüyor. Bu oran misal Almanya’da 4. “Cocuklar normal disi ölüyor, daha fazla cocuk yapalim” demek yerine bizdeki 35-40’i 4’e indirmeye calismak daha iyi degil mi?

    3. Sağlıklı bir bebeğin 2 yıl anne sütüyle beslenmesi şarttır. 9 ay hamilelik süresini de eklersiniz bir bebek annenin 3 yılını, 3 bebek ise toplam 9 yılını alır. Bu durumda bir anne ortalama 9 yıl çalışamaz, bebeğine bakmak durumundadır.

    1) Anne cocugunu sütüyle beslemek icin illâ 7/24 bebeginin yaninda olmak durumunda mi? Yani sütünü siselese olmuyor mu? Yoksa bebek annenin memesinden birebir emmedigi zaman güdük mü kaliyor elinizdeki verilere göre?

    2) 9 ay hamilelikte anne yatalak hasta mi? atiyorum 6 ay calismasi mümkün degil mi?

    3) 3 bebek konusuna hic girmiyorum. Genel olarak farkinda misiniz bilmiyorum ama kadinlari cocuk dogurup büyütmekten ibâret gören bir yapiya sahipsiniz.

    4. Bir bebeğin sağlıklı bir şekilde hayata başlaması için annesinin 3 yılı yeterli olur. Ama psikolojik ve sosyolojik açıdan sağlıklı bir nesil için annenin daha fazla zamanını ayırması gerekir.

    Valla bunlar birincisi farazî, ikincisi bilimsel bir destegi olmayan, bebekten bebege, aileden aileye degisen, bu sekilde pesin hükümlerle aciklanmasi da ancak geyik cevrilirken olabilecek konular. Ben cocukken bir Sati teyze vardi, o bakti bana. Annem de babam da calisiyordu. Allah’a sükür sansim varmiski psikopat ya da ruh hastasi falan olmamisim.

    Yukarida snowqueen de yazmis zaten, Türkiye’de genelde annelerin evde oldugu bir yapi hakim. Maasallah pek saglikli nesiller yetistiriyoruz, orasi kesin.

    Bunun için çalışan kadınların daha çok olduğu bir ülkeyle, daha çok annenin olduğu bir ülkedeki gençlerin durumunu karşılaştırmak gerekir. Bu konuda araştırmalar vardır eminim. Aramak lazım.

    Ben de arastirmalari okudunuz da öyle hüküm veriyorsunuz sandim. Masallah, arastirmaya gelince ayak sürüyerek “aramak lazim”, hüküm vermeye gelince gayet cabuk bir sekilde Ama psikolojik ve sosyolojik açıdan sağlıklı bir nesil için annenin daha fazla zamanını ayırması gerekir. Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak böyle bir sey herhalde.

    Özetlersek, yaradılış kadınlara annelik sorumluluğunu yüklemiş ve mükafat olarak cenneti onların ayaklarının altına sermiştir. Kadının çalışmasında hiç bir sakınca yoktur. Ama önceliği çocuklarına vermelidir.

    Valla acikcasi dalga mi geciyorsunuz, yoksa ciddî misiniz bilmiyorum, icimde acaip derecede sazanlaniyormusum gibi de bir his yok degil.

    “Cennetin analarin ayaklarin altinda” hadis-i serifi birincisi “anneler cennete gidecek, anneligin mükâfati cennet” demek degil, “cennete gitmek isteyen annesini sevsin, saysin” anlaminda. Ikincisi “yaradilis kadinlara annelik sorumlulugunu yüklemis” yorumu da bizim memlekette erkeklerin sorumluluktan kacmak icin kullandigi bir bahaneden baska bir sey degil. Annelik sorumlulugu altindaki kadinlar evde cocukla bogusurken babalar kahvelerde okey oynuyorlar, Türkiye böyle bir ülke. Yaradilisin kadinlara yükledigi sadece cocuk dogurma sorumlulugu, cocuk yetistirme sorumlulugunu yükleyen baskalari.

    Kadının kocasından ve babasından bağımsız, kendi ayakları üzerinde durabilmesi hayalini kuran çatışmacı bir dünya görüşü neslimizin tükenmesinden başka bir işe yaramaz.

    Neslin tükenmesi konusunun elle tutulur yani olmadigini yukarida belirttim.

    Fakat izninizle merak ettigim birkac nokta var: Kac yasindasiniz?
    Cinsiniz herhalde erkek, evli misiniz bekâr mi?
    Anneniz calisiyor muydu?

    Toparlamak icin: Kadinlar ve calismalari konusundaki görüsleriniz din/Islâm kisvesi altinda fazlasiyla soven, ataerkil bir yapiyi savunan ve -bunu bu sekilde söylemekten nefret ediyorum ama- cagimizin ziyâdesiyle gerisinde kalmis düsünceler. Kadinlari bir dogum makinesi olarak görüp, evde oturup cocuk yetistirmenin (ve muhtemelen aksam isten gelen kocasina yemek yapip aksam yataga girdiginde bacaklari acmanin) ötesinde bir rol bicmeyen bir yaklasim icindesiniz. Yazik. Allah evli degilseniz sizinle evlenecek olan kadina, evliyseniz muhtemelen hayatindaki pek cok rüyadan vazgecmek zorunda kalmis olan kariniza sabir versin.

    Maslow’un piramidinde en üst nokta insanin “kendini gerceklestirmesi”, sizin kadina bictiginiz dünyada kadinin tek yeri, amaci ve kendini gerceklestirme sansi cocuk dogurmak ve büyütmek. “Kadinin calismasinda sakinca yoktur, yeter ki cocuguna baksin” diye kivirmayin rica ederim, zaten hesabi yapmissiniz, 3×3=9 yil, bu sartlar altinda calismasi da mümkün degil, calissa da zaten 9 yillik bir arayla -hele de Türkiye’de- yapsa yapsa fazla zekâ gerektirmeyen bir iste mümkün, orada da erkeklere rakip olma sansi yok.

    Bir de piskin piskin “Annelik dünyanin en güzel isi” demiyor musunuz, güleyim mi aglayayim mi bilemedim. Nereden biliyorsunuz, denediniz mi? Kendi anneniz mi söyledi? Annelik duygusu, dünyaya bir can getirmek ayri, sizin kastettiginiz ve asgarî süre olarak 3 yili verdiginiz sürec ayri. Bunca yazdiginizdan sonra erkek oldugunuzu farzediyorum, bekâra kari bosamak kolay, “canim seni cok sevdigim icin calismani istemiyorum, bak annelik dünyanin en güzel isi” hehhe, hay yarabbim, kara mizah resmen.

    Duygu Asena’yi seversiniz, sevmezsiniz, fakat simdi gel de anma. Hakikaten “kadinin adi yok” bu memlekette.

  32. Yazan:Aziz Yılmaz Tarih: Tem 23, 2008 | Reply

    Bir hatırlatma…

    Bence her türlü fikir ve düşünce ifade edilebilmeli.Tabi küfür ve hakaret yahut topluma zarar verici ifadeler içermediği sürece.Elbet eleştiri için de aynı ölçü geçerli;bir düşünce eleştirilirken,bu,kişilik haklarına ve özel yaşam alanlarına bir müdahaleye dönüşmemeli.

    Fakat bizler toplum olarak buna ne kadar özen gösterebiliyoruz?Doğrusu bazı yorumları okurken bu ilkeye uyulabildiğinden kuşkuluyum.Hadi olayın kişiselleştirilmesi de bir nebze su kaldırabiliyor,buna kısmen alıştık.Fakat hiçkimsenin karşısındaki kişiyi ailesi,yaşam tarzı ve inandığı değerleriyle sorgulamaya hakkı olmamalı diye düşünüyorum.Üzülerek belirtmeliyim ki bazı kesimler kendilerinde bu hakkı görerek özel sınırları pervasızca ihlal etmekte ve bunu sözde fikir adı altında talihsiz değerlendirmelere vardırmaktadırlar.

    Kendisi gibi düşünmüyor diye ötekileştirdiği kesimleri bu anlamda sınır tanımaksızın ağzına geleni söylemekten kaçınmayan anlayış fukaralarına önemle duyurulur.

  33. Yazan:fizikci Tarih: Tem 23, 2008 | Reply

    Cüneyt Bey,

    Epey uzun yazmışsınız. Hepsini okudum ama hepsine cevap vermeye zamanım yok. O yüzden seçmece alıntılar yapıp cevaplayacağım. Bazı kısımlarda baya hakaretvari bir üslup kullanmışsınız ama kişiselleştirmeye niyetim yok. Herkesin tarzı kendine.

    bir durumu gayritabii bulmak o kisinin degerlendirilmesinde bilhassa Türkiye gibi ataerkil toplumlarda son derece yanlis sonuclar doguruyor. Bekar yasamayi tercih etmis bir kadin Türkiye’de -affedersiniz- “orospu” olabiliyor.

    Ruh hastası birileri bekara o gözle bakıyor diye yalnızlığı fıtrata uygun mu görmem gerekiyor? Kainatta her şey çift yaratılmıştır. Bu çiftlerin birlikteliği üzerine kuruludur herşey. Elektron/proton, madde/antimadde, vs.. Kadın ve erkek de bu gerçeğin bir yüzüdür. Kadınla erkek birbirlerinin tamamlayıcısıdır. Birbirleriyle rekabet etmeleri amaçlanmamıştır, birbirlerini tamamlamaları amaçlanmıştır. Erkek fiziksel olarak daha güçlüdür, kadın ise duygusal olarak daha güçlüdür. Duygu gücü bazen kas gücünden daha etkili olabilir.

    Bu durumda ortaya “Türk neslinin tükenmesinden, akabinde bizlerden hizli üreyen Kürtler ve Ermenilerin memleketi isgalineden mi endise duyuyorsunuz?” sorusu cikiyor, o da baska bir soru.

    Yok öyle bir endişem. Irkçılıktan tiksinirim.

    Ikincisi “ortalama 2 cocuk yapilirsa nesil tükenir” yargisina, daha dogrusu 2 rakamina nereden ulastiginizi sorabilir miyim? “Bati’nin problemi” demissiniz, AB’de ortalama dogurganlik 1.4, yani ikinin altinda?

    2 rakamına ulaşmam çok kolay oldu. 🙂 Anne-baba iki kişidir. Öldüklerinde nüfus iki kişi azalır. Eğer arkalarında iki çocuk bırakılarsa nüfusa hiç bir katkıları olmamıştır. 2 eksi 2 eşittir 0. Eğer üç çocuk bıraksalardı nüfusu 3-2=1 kişi arttırmış olacaklardı. Her anne-baba ardında ortalama 2 çocuk bıraksa normal dışı (hastalık, kaza gibi) ölümler nedeniyle nüfus azalır. Bir araştırmaya göre nüfusun sabit kalması için ortalama aile başına 2.4 çocuk doğması gerekiyor. AB’de bu oran çok düşüktür. Ve şu an AB ülkelerinin genç nüfus problemi vardır. O yüzden bu ülkelerde doğum teşvik edilir. Doğurganlığı azalttığı için sezaryen yasaktır vs..

    Artik tarlada isci calistirilmiyor, “is gücü” kavrami degisiyor. Türkiye’de issizlik su anda %9.6 civarlarinda, daha yeni aciklandi. Yukaridaki arastirmaya bakin, 15-24 yas arasi issizlik ise %18.7. Okulu “basic skill”ler olmadan terkeden 15-24 yas arasi ögrenciler istatistiginde OECD ortalamasi %14.2, Türkiye’de %46.

    Benim bahsettiğim konunun işsizlikle bir ilgisi yok. Ayrıca genç nüfus oranı hızla azalmakta olan Batı ülkeleri nüfusu arttırmaya yönelik politikalar geliştiriyorlar.

    Böyle bir ortamda hâlâ “Allah rizkini verir” anlayisini nasil savunabiliyorsunuz, anlamiyorum. Allah rizkini falan vermiyor iste…

    Kim veriyor? Her nefes alış-verişinizde size iki defa hayat bahşeden, su gibi, hava gibi en hayati rızıklarınızı en bol ve en ucuz şekilde size ulaştıran kim? Bence nüfusun artmasıyla işsizliğin bir ilgisi yok. Ekonomi dediğiniz şey insanın insana ihtiyacından doğar. İşgücü ihtiyacı insan sayısıyla doğru orantılıdır. İşsizliğin asıl sebebini devletçilik gibi yanlış politikalarda aramanız gerekir. Bu politikalar bürokrasinin semirmesine, yolsuzlukların artmasına dolayısıyla insanların işsiz kalmasına neden olur.

    “Normal disi ölümler” lafina da ayrica güleyim mi aglayayim mi bilemedim. Bu ne demek beyefendi? Afrika’nin savanlarinda mi yasiyoruz, sirtlanlar mi kapiyor bu cocuklari?

    Bu şu demek: mesela trafik kazaları, sigara/alkol gibi zararlıların aldığı canlar, milyonların öldüğü savaşlar, deprem, fırtına, sel, terör, vs..

    Anne cocugunu sütüyle beslemek icin illâ 7/24 bebeginin yaninda olmak durumunda mi? Yani sütünü siselese olmuyor mu? Yoksa bebek annenin memesinden birebir emmedigi zaman güdük mü kaliyor elinizdeki verilere göre?

    Annenin bebeğini doğrudan emzirmesi üzerine sayısız araştırma var. Bunun hem anneye, hem çocuğa bir yığın faydası var. Anneye faydaları şöyle: Göğüs kanserini önlüyor, hamilelikte alınan kiloları azaltıyor, hormon salınımı sağlıyor, vs.. Bebeğe faydaları çok daha fazla: Alerjiyi engelliyor, ani bebek ölümlerini azaltıyor, bebeğin sindirim sistemini düzenliyor, vs, vs.. Araştırınız.

    Aslında kainata hikmet nazarıyla bakan insan yaratılan herşeyin bir amaca yönelik olduğunu farkeder. Annenin kendisine verilen annelik görevini yerine getirmesi, bebeğini suni yollardan değilde yaradılışına uygun şekilde emzirmesi gerekir. Bunların dışına çıkmak henüz hiç bilmediğimiz sorunlara da sebep oluyor olabilir. Araştırmalar ortaya çıktıkça doğal olanın, yaradılışa uygun olanın hikmetlerini, suni olanın ise zararlarını öğrenmiyor muyuz?

    9 ay hamilelikte anne yatalak hasta mi? atiyorum 6 ay calismasi mümkün degil mi?

    Mümkün. Ama hem anne hem de bebek açısından riskli.

    3 bebek konusuna hic girmiyorum. Genel olarak farkinda misiniz bilmiyorum ama kadinlari cocuk dogurup büyütmekten ibâret gören bir yapiya sahipsiniz.

    Yazdığım bir yorumdan bu kadar kapsamlı sonuçlar çıkarabilmeniz astroloji ilmine vakıf olduğunuzu gösteriyor. 🙂

    Bundan sonrasına cevap vermeyi gereksiz görüyorum. Yalnız medeni halimi, yaşımı başımı epey merak etmişsiniz. Sizi merakta bırakmayayım:

    9 yıldır evliyim, bir oğlum var (henüz nüfusa katkımız yok :), eşim dünyanın en güzel insanı, Allah bozmasın çok mutluyuz, kendisi öğretmen (çalışıyor), her sabah okula giderken oğlum arkasından ağladığı için canı çok sıkılıyor, “şu evin taksitleri bir bitsin çalışmayacağım artık” diyor. Kadınların çalışması konusundaki düşüncelerimin arka planında gözü yaşlı oğlumun ciddi etkisi var.

    Herkes her konuda farklı şekillerde düşünebilir. İnsanların düşüncelerine kendi düşüncelerinizle cevap vermelisiniz. “Çağın gerisinde kalmak”, “ataerkil toplum yapısı”, “yobazlık” falan boş laf.

  34. Yazan:suzannur Tarih: Tem 24, 2008 | Reply

    Sayın Fizikçi,
    Şu 9 yıl teoriniz çok ilginç geldi. Birkaç sorum olacak.
    Acaba kadınlar bu üç çocuğu hiç ara vermeden doğursalar daha kısa bir zaman diliminde bu işi halletmiş olamazlar mı? Hepsi de bir arada büyüyüverir.
    Ya da doğumdan sonra üç yıl değil de daha uzun süre beklense, ilk ve ikinci çocuk bu sayede farklı yaş dönemlerini -yeni doğan kardeşi sayesinde- annesiyle geçirseler daha sağlıklı olmazlar mI?

    Aklıma takılan bazı şeyler daha var:
    Kadın evlenmedi diyelim, ona kim bakacak, siz mi? Babası ve abisi mi? Herkesin babası ve abisi var mı, yaşıyor mu?

    Ha, evlendi ve üç çocuk doğurdu, kadın çalışmıyor bu arada, koca mevta oldu diyelim, kadına kim bakacak, siz mi? Babası ve abisi mi? (Bir önceki paragrafın son cümlesine bakınız.)
    Gitsin çalışsın mı, nerede ve hangi şartlarda, beden gücüne dayanan kötü şartlı işlerde mi? Hangi beceriyle? Yoksa geçinemediği için televizyonlara mı çıksın?!

    Tamam, siz kadın isterse çalışsın ama zorlamasın evde otursun demiştiniz, iyi de burada da takıldığım sorular var:
    Kadının kocası asgari ücretle çalışıyorsa yine üç çocuk doğursun mu? Ya da düzenli bir işi yoksa? Hangi gelir grubuna üç çocuk tavsiye edersiniz? (Bir önceki paragrafın son cümlesine bakınız.)

    Hakikaten, günümüz şartlarında, sahip olduğunuz hayatın şartları doğrultusunda bunları rahatça yazarken, herkesin sizin gibi olamayacağını düşünmediğiniz için mi bunları yazıyorsunuz, yoksa illa da böyle olmalı anlayışını mı kıramıyorsunuz?

    Ve kadın çalışmak istiyorsa, çalıştırılmak değil, bunun size ne zararı var? Doğumdan sonra izin mi almak istiyor, alır; istemiyor mu, almaz. Annenin merhameti sizlerden 10 kat fazlaysa nasıl davranacağını sizden iyi biliyordur değil mi?

    Bırakınız kim ne kadar istiyorsa o kadar doğursun, kim çalışmak istiyorsa çalışsın…
    Saygıyla.

  35. Yazan:Cüneyt Tarih: Tem 24, 2008 | Reply

    @fizikci: Beyefendi, lise münazarasinda degiliz, yazdigimiz seyler ya da argümantasyonlarimiz notlandirilmiyor. Dolayisiyla

    1) Neye cevap verip ver(e)mediginiz önemli degil pek
    2) Hakaret ettigimi düsünüyorsaniz özür dilerim. Fakat -gene klise olacak ama- zarfa degil mazrufa bakin diyecegim. Bu sayfada yorumlarda bos zarf verip bayagi küfredenler de mevcut. Ben de bu tarz hakaretlere maruz kalan biri olarak tartismayi iceriksel olarak da doldurmaya calistigimi bilmenizi isterim.

    2 rakamına ulaşmam çok kolay oldu. 🙂 Anne-baba iki kişidir. Öldüklerinde nüfus iki kişi azalır. Eğer arkalarında iki çocuk bırakılarsa nüfusa hiç bir katkıları olmamıştır. 2 eksi 2 eşittir 0. Eğer üç çocuk bıraksalardı nüfusu 3-2=1 kişi arttırmış olacaklardı. Her anne-baba ardında ortalama 2 çocuk bıraksa normal dışı (hastalık, kaza gibi) ölümler nedeniyle nüfus azalır. Bir araştırmaya göre nüfusun sabit kalması için ortalama aile başına 2.4 çocuk doğması gerekiyor. AB’de bu oran çok düşüktür. Ve şu an AB ülkelerinin genç nüfus problemi vardır.

    Nüfus üstüne bayagi yazgim. Insan nüfusu azalmiyor. AB’de oran düsük fakat iki konuda yaniliyorsunuz.

    O yüzden bu ülkelerde doğum teşvik edilir.

    AB’de nüfus politikalari cocuk dogurmanin cok ötesinde, nitelikli kalifiye “insan ithali” gibi baska sahalara da kaymis durumda.

    Doğurganlığı azalttığı için sezaryen yasaktır vs..

    AB’nin hicbir ülkesinde sezaryen yasak degildir. Yanlis biliyorsunuz.

    Benim bahsettiğim konunun işsizlikle bir ilgisi yok.

    Nasil yok beyefendi? Eninde sonunda dönüp dolasip cocugunuzun is bulmasina geliyor sorun. Siz de -hakaret mi kabul edersiniz bilmiyorum da- üc maymunu oynuyorsunuz.

    Kim veriyor? Her nefes alış-verişinizde size iki defa hayat bahşeden, su gibi, hava gibi en hayati rızıklarınızı en bol ve en ucuz şekilde size ulaştıran kim?

    Benim hangi baglamda söyledigim “Allah rizkini vermiyor” yorumuma cevap olarak “kim veriyor, bir nefeste iki defa hayat kurtaran yüce varlik kim?” türü bir cevabi ciddiye almam mümkün degil. Elhamdülillan müslümaniz da bu tarz bir herseyi Allah’a havâle edici yaklasimi kabul etmiyorum. Genelde sahsî düsüncem bu “Allah rizkini verir” yaklasiminin insanin aklini kullanma ve karar verme sorumlulugundan ucuzca ferâgat edip bunu Allah’a havâle etmesi oldugu kanaatindeyim. Cocuk dogarsa Allah rizkini verir, asi yaptirmadan ölürse takdir-i ilâhî vs.vs.

    Bence nüfusun artmasıyla işsizliğin bir ilgisi yok.

    Vaktiniz varsa birkac iktisat kitabi okuyun. Türkiye’nin bugünkü nüfus artisinda issizliginin artmamasi icin yanlis hatirlamiyorsam asgarî %6 oraninda kesintisiz büyümesi gerek. Bunun altina düstügümüz zaman issizlik artiyor. %6 büyümeyi simdilik biraz hasbelkader de olsa sürdürebiliyoruz, fakat gelismis hicbir ülke %6 büyümez. Bizde de belirli bir süre sonrasinda bu oran düsecek.

    Annenin bebeğini doğrudan emzirmesi üzerine sayısız araştırma var. Bunun hem anneye, hem çocuğa bir yığın faydası var. Anneye faydaları şöyle: Göğüs kanserini önlüyor, hamilelikte alınan kiloları azaltıyor, hormon salınımı sağlıyor, vs.. Bebeğe faydaları çok daha fazla: Alerjiyi engelliyor, ani bebek ölümlerini azaltıyor, bebeğin sindirim sistemini düzenliyor, vs, vs.. Araştırınız.

    Valla sizden “arastiriniz” lafini duymak, ne bileyim, bayagi güldürdü, Allah da sizi güldürsün. Annenin bebegini emzirmesinin karsisinda degilim, fakat sizi duyan da anneleri tarafindan emzirilmeyen bebekler güdük kaliyorlar sanacak.

    Ikincisi “bebege fayda” diye saydiginiz seyler memeden süt emmenin degil, anne sütünün faydalari.

    Genel olarak bence sizin de yazdiklarinizda bir genelleme sorunu var. Karisi ekonomik zaruretten calisan ve 9 yillik evlilikte sadece 1 cocuk yapmis biri olarak aslinda yukarida söylediklerinizin hicbirinin sizin de bugünkü yasantiniza, ekonomik hayatiniza uymadiginin farkinda olmaniz gerek. Sizin bu hararetle savunup ama kendi hayatinizda uygulamadiginiz “bir kadin üc cocuk dogursun, calismasin onlara baksin” anlayisi maalesef durumu sizin ve esiniz kadar iyi degerlendiremeyenlerin bakamayacaklari, masraflarini karsilayamayacaklari cocuklar yapmalariyla sonuclaniyor. Sonrasi “Allah rizkini verir, saldim cayira mevlam kayira…”.

    Kanaatimce “kadinlar calismamali, cocuk dogurup onlara bakmali” diyeceginiz yerde “bu tercih ekonomik etkenler, kadinlarin hayattan ne bekledikleri gibi faktörlere bagli olarak kadinlara birakilmali, erkekler kadinlari zorlamamali, sadece aldiklari kararlarda desteklemeli” deseniz aslinda karsi cikacak bir seyim yok.

    Fakat olayi bütün ifâde tarziniz kadinlarin elinden söz hakkini alan bir yaklasimi gösteriyor. Ha öyle degilsiniz, bunu anlamis bulunuyorum, fakat iste yazili ortam.

    Neyse, benden de bu kadar. Kalin saglicakla.

  36. Yazan:fizikci Tarih: Tem 24, 2008 | Reply

    Sayın suzannur,

    Şu 9 yıl teoriniz çok ilginç geldi. Birkaç sorum olacak.
    Acaba kadınlar bu üç çocuğu hiç ara vermeden doğursalar daha kısa bir zaman diliminde bu işi halletmiş olamazlar mı? Hepsi de bir arada büyüyüverir.

    Bir bebek emmeyi bırakmadan ikinci çocuk doğurmanın sağlıklı olmadığını biliyorum. Çocuklar arasında en az iki yaş olması gerektiğini okumuştum.

    Ya da doğumdan sonra üç yıl değil de daha uzun süre beklense, ilk ve ikinci çocuk bu sayede farklı yaş dönemlerini -yeni doğan kardeşi sayesinde- annesiyle geçirseler daha sağlıklı olmazlar mI?

    3 yılı doğumdan önce bekleme süresi olarak değil 9 ay hamilelik + 2 yıl emzirme olarak belirtmiştim. Dolayısıyla çocuklar arasına daha uzun süre konulsa bile bebeğin annenin 3 senesine ihtiyacı var.

    Aklıma takılan bazı şeyler daha var:
    Kadın evlenmedi diyelim, ona kim bakacak, siz mi? Babası ve abisi mi? Herkesin babası ve abisi var mı, yaşıyor mu?

    Çalışmaya gücü yetiyorsa çalışır niye başkaları baksın? Ayrıca babası-abisi olmayan bekar kadın yaşlanınca ne olacak? Bence ne yapsın etsin evlensin, çocuk doğursun. Yalnızlık akıllı adam (kadın) işi değil. Ama konumuz bu değildi. Benim söylemeye çalıştığım; çalışmama lüksü bulunan kadınların anneliği tercih etmesinin daha doğru olduğu. Elbette bu kadınların bileceği iş. Ama bana sorarsanız doğru olan annelik.

    Ha, evlendi ve üç çocuk doğurdu, kadın çalışmıyor bu arada, koca mevta oldu diyelim, kadına kim bakacak, siz mi? Babası ve abisi mi? (Bir önceki paragrafın son cümlesine bakınız.)
    Gitsin çalışsın mı, nerede ve hangi şartlarda, beden gücüne dayanan kötü şartlı işlerde mi? Hangi beceriyle? Yoksa geçinemediği için televizyonlara mı çıksın?!

    Bu söylediklerinizden bir şey anlamadım. Beden gücüne dayanan kötü şartlı bir işte çalışması neden gereksin? “Hangi beceriyle?” derken kadınlar beceriksizdir gibi bir anlam çıkıyor. Ama öyle demiş olamazsınız adınıza göre siz de kadınsınız. Yani ne bileyim… Okusun, öğrensin beceri kazansın. Güzel bir yerde çalışsın. Bunları söylemeyi bile gereksiz buluyorum…

    Tamam, siz kadın isterse çalışsın ama zorlamasın evde otursun demiştiniz…

    Aynen öyle diyorum. Çalışmama lüksü varsa, ya da çalışmak zorunda değilse, hele bir de çocuk yapıyorsa zorlamasın anneliği tercih etsin. Kaç kadın çalışmak durumunda olmaktan memnun ki? Ama çalışmak zorunda olmayan kadınlara bile toplum baskı uyguluyor “aman kızım çalış, sigortalı ol, emekliliğini garantile” deniyor. Halbuki çalışan anne-babanın boşanma riskinin daha yüksek olduğu da bir gerçek. Bunları gözardı edemeyiz. Boşanma davalarında kocanın “eve geç geliyor, çocuklarıyla ilgilenmiyor” gibi yakınmalarını çok duyuyoruz. Bence bu meselenin çözümü için anneliği teşvik edici politikaların geliştirilmesi gerekiyor. Ne bileyim, çocuğu olan kadınlara emeklilik verilebilir. Bunları tabi iyi düşünmek gerekir. Sonuçta benim söylediğim anneliğin ciddi bir iş olduğu. Elbette babaların da iyi eğitilmesi lazım. Toplumda çocuk bakmak kadın işi olarak görülüyor. Çocuğun altını almayı erkeklik onuruna yediremeyen babalar dolaşıyor ortalıkta. Bu meseleler tartışılırken bunların hepsi düşünülmeli.

    Kadının kocası asgari ücretle çalışıyorsa yine üç çocuk doğursun mu? Ya da düzenli bir işi yoksa?

    Herkes ayağını yorganına göre uzatsın.

    Hangi gelir grubuna üç çocuk tavsiye edersiniz? (Bir önceki paragrafın son cümlesine bakınız.)

    Genç nüfusun korunması açısından imkanı olan her ailenin en az iki, mümkünse üç çocuk yapması gerekiyor bence. Aksi halde zamanla yaşlı bir nüfus oluyoruz. Bir Avrupa ülkesinde çalışan bir arkadaş orada kendimi çok genç, burada ise yaşlı hissediyorum demişti. Arada ciddi bir genç nüfus farkı var. Yaşlı nüfus bugün Avrupa’nın en ciddi sorunlarından biri.

    Hakikaten, günümüz şartlarında, sahip olduğunuz hayatın şartları doğrultusunda bunları rahatça yazarken, herkesin sizin gibi olamayacağını düşünmediğiniz için mi bunları yazıyorsunuz, yoksa illa da böyle olmalı anlayışını mı kıramıyorsunuz?

    Yazdıklarım herkese şamil değil. Ama ben de zengin falan değilim, normal bir çalışanım. Benim gibi milyonlar var bu ülkede. Elbette fakir insanlar da var. İlla böyle olsun demiyorum. Kadının sorunları tartışılırken annelik unutulmasın diyorum.

    Ve kadın çalışmak istiyorsa, çalıştırılmak değil, bunun size ne zararı var? Doğumdan sonra izin mi almak istiyor, alır; istemiyor mu, almaz. Annenin merhameti sizlerden 10 kat fazlaysa nasıl davranacağını sizden iyi biliyordur değil mi?

    Tekrar etmek istemiyorum ama… İsteyen kadın çalışır buna kimsenin karışmaya hakkı yok. Hatta diyorum ki anne çocuğuna bakmak ve çocuğunu emzirmek zorunda bile değil.

    Bırakınız kim ne kadar istiyorsa o kadar doğursun, kim çalışmak istiyorsa çalışsın…

    Bu söylediğiniz belli bir kadın için çok doğru. Hiç kimse bir kadına çalışması veya doğurması konusunda bir şey diyemez. Ama bütün kadınları düşündüğümüzde “bu işin doğrusu nedir” sorusunun cevabını insanlar düşünmelidir. Ben de naçizane bunu düşünmeye çalışıyorum.

    Saygıyla.

  37. Yazan:fatih y. abbas Tarih: Ağu 6, 2009 | Reply

    Bugunku anlamda: Kadinlara ev ekonomisi kapsaminda, mutlaka onayi alinarak, yapacagi isler icin ucret odenmesi ve maruz kaldigi riskler icin, (ozel olmasi daha iyi) sigorta uygulamasi gereklidir.Turkiye yada baska bir ulkenin refah uretme sartlarinin kotu olmasi farkli bir konu. Eger problem, Kuran bakimindan ele aliniyorsa, durum boyle, cunku, kadinin calisma mecburiyeti yoktur.Hatta istemiyorsa, sut ane tutulmasi gerekir.Kadin, calismaya zorlanamaz.

ÖNEMLİ

--------------------------------------------------------------------

Tüm yazı, yorum ve içerikten imza sahipleri sorumludur. Yayımlanmış olmaları, bu görüşlere katıldığımız anlamına gelmez.

Hakaret içerse dahi bütün yorumlar birer fikir eseridir. Ama bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, yorum kurallarına gözatın yine de.

Not: Sitenin ismini dert etmeyin, “derinlik” üzerine bayağı bir geyik yaptık, henüz söylenmemiş bir şey bulmanız oldukça zor :)

Editörle takışmayın, o da bir anne-babanın evlâdıdır, sabrının sınırı vardır. Siz haklı bile olsanız alttan alın, efendilik sizde kalsın.

Sitenin iç işleriyle ilgili yorum yapmayın, aklınıza takılan soruları iletişim kutusundan sorun, kol kırılsın, yen içinde kalsın.

Kendi nezaketinizi bize endekslemeyin, bizden daha nazik olarak bizi utandırın. Yanlış ve eksik şeylerden şikayet etmek yerine bilgi ve yeni bakış açısı sunarak tamamlayın, düzeltin, tevazu ile öğretin bize bildiklerinizi.

Bu kurallara başkasının uyup uymamasına aldırmayın, siz uyun. Bütün yorumları hızla onaylanan EN KIDEMLİ YORUMCULAR arasındaki nizamî yerinizi alın.

--------------------------------------------------------------------
  • Siz de fikrinizi belirtin