RSS Feed for This Post

Aydınlanamayan Aydınlar Ülkesi

20080825_derin_dusunce_org_aydinlanamayan_aydinlar.jpgKorkudan yediğim lokma boğazımdan gitmeyecekse,
Her gece korkunç rüyalar saracaksa uykularımı
Varsın her şey çığrından çıksın,
Bu dünya da yıkılsın öteki dünya da,
İnsana rahat nefes aldırmayan kuruntularla
Beynimizi bir işkence masasına çevirmektense
Ölüp rahat etmek daha iyi,
Rahat etmek için öldürdüklerimizle.
[1]

Korkuların ve tragedyaların ülkesi Türkiye. Gündemi doludizgin ilerleyen ama korkularını döndürüp dolaştırarak, ısıtıp ısıtıp yeniden gündeme getirerek -Mustafa Akyol’un; Peyami Safa’dan İrtica Dersi, adlı yazısında değindiği gibi- fikri anlamda köşelere saplanıp kalmış bir ülke ve onun, korkuları ısıtıp ısıtıp servis etmeyi görev edinmiş aydın’lanamayan aydınları. Dünle bugün arasında hâlâ aynı şeyleri konuşan ve bir sentez üretemeyen, fildişi kulesinde, kendisini toplumsal sorunlardan yalıtarak, üstten alta kuşbakışı bir projektör tutarak, kendi iç dünyası ve çevresinin dışına çıkmayan, çıkamayan, çözüm getiremeyen aydın(?) tipolojisi.
 

Aydın kimdir?

Bu sorunun cevabı içinde bulunduğumuz düşünce dünyasının kalıplarına göre çeşitlilik arz eden bir cevaba dönüşmüş durumda. Her kesim sadece kendi aydınını kabul edip diğerini küçük görme yarışına girmişken, bu soruna Selim İleri’nin romanında değinilir:

“Aydınlar diyorsun… Aydınlardan anladığımız, her birimize göre değişiyor. Gelenekçi, kurtuluşu manevi değerlere sarılmakta buluyor. Çoğu sosyalist için Lenin yeterli, Stalin’i pek karıştırmamak gerek. Kimileri Mao diyor. Sen, batının değerleriyle yetiniyorsun, şairler, ressamlar ordusunu önüne katmışsın, gelgelelim Tanpınar’ı okumadığını söylüyorsun, hâlâ okumadığını…”

Bu durumun sebebini çözümlemeye çalıştığımızdaysa, oryantalizmi anlamadan cevap veremeyeceğimizi bilmek gerekiyor:

“Oryantalizm, Bryan S. Turner’in deyişiyle, ‘Batı’nın tanımladığı ve kontrol ettiği kavramlar, tablolar ve katogorilerin içinde anlamlandırılabilecek garip, erotik, farklı ama anlaşılabilir’ bir söylem. Doğu’ya (ya da kendine) ait ne varsa onu bütünüyle olumsuzlamaktan geçen bir söylem… Bu, aslında Oryantalizmin bir yüzü. Kendi insanına, giderek kendi’ne ‘ne tuhaf insanlar bunlar- ne garip ülke burası!’ diye bakmak; -kendi’ni öteki olarak görmek! … Said, Orientalism’de Foucault’un kuramsal analizini uygular. Buna göre ‘bütün egemen kültürler, kendilerine uygun bir hakimiyet söylemi yaratırlar ve bu söylem içerisinde kendilerinden başka kültürleri istedikleri gibi yansıtırlar. Bu çarpık yansıtma gerçekte bir kültürün diğer bir kültüre egemen olma yollarından biridir.’ Oryantalizm, alafranga züppeler üreten bir söylem. Bir yüzüyle Doğu’yu, Doğu’ya ilişkin ne varsa tümünü olumsuzlayıp Batı’yı olumlularken; öteki yüzüyle de Doğu’ya aidiyeti gösteren im’lerin tavsiyesini ister. Hakimiyet Söylemi’nin kuralları şöyle işletilir: Doğulu önce kendini garip ve farklı görecek; kendi’ne, kendi insanına öteki’ymiş gibi bakacak, sonra da bu öteki’nin defterini dürecek… Öteki’ne, kendine ait ne varsa, geçmişten kalma ne varsa tümünü zihinsel hamule’sinden tavsiye edecek. İşte şimdi Türkiye’de bu ikinci yüz, bu öteki yaşanıyor!”[2]

Aydınların oryantalizm tuzağına gönüllü düşmeleri ve tek-dil geliştirerek diğerlerini öteki’leştirmeleri, dilde anlam sorununa neden olmakta; aydın dediğimiz insanların ortak bir dil geliştirememeleri, diğerini öteki yaptığı için öteki’nin diline bigâne kalmaları ise, -kavram karmaşasının yaşandığı ve hangi kavramın hangi anlamda kullanıldığı tırnak içinde verilmek zorunda bırakıldığı yazıların tavan yaptığı ülkemizde- bir senteze ulaşamama sorununu da ortaya çıkartmaktadır. Selim İleri’nin Bir Akşam Alacası adlı romanında belirttiği “sömürge tipi aydın”, Emre Taran adlı kahramanın ağzından şöyle açıklanır:  “Ama tüm bu konuşmalarda, tartışmalarda, herhangi bir seçenekte birleşemeyişlerinde -çünkü ayrıca kendi aralarında değişik savlar ileri sürüyorlardı- sanki birer sömürge aydını gibiydiler; kılıkları, o kılıktı; tıpkı öyleydiler… Birer sömürge aydını kimliğinde benliklerini öne çıkararak, salt kendi görüşlerine açık, ortaklaşa hiçbir aşamaya varamayıp kendi kişisel yollarında yürüyeceklerdi. “[3]

Peki tüm bu tartışmaların içinde, sahiden bir muhalefet geleneğine sahip olabildi mi aydınımız? Bunun cevabını da Ali Bulaç verir:

 “Oysa bizim aydın ile karşılaşmamız sancılı bir ilişkiye koşut olarak gelişti. Bu anlamda bizim aydınımızın bir muhalefet geleneğinden söz edemeyiz. Aşağıdan gelen toplumsal, kültürel, ekonomik basıncın önünü açacak söylemler inşa eden bir aydın profilimiz olamadı ne yazık ki. Tam tersi, bizde aydın ancak devlet sayesinde var oldu. Devlet tarafından beslendi ve bu yüzden artistik muhalif birkaç çıkışı dışında bir gelenek devredemedi ardından gelenlere. Statükonun üretmiş olduğu oryantalist formel yapıyı halka tepeden inerek giydirmeye çalışan ekibin katalizörüdür bizde aydın. Batı’daki gibi sivil bir alandan gelmiyor, bizatihi sivil alanın karşısında yer alıyor. Dolayısıyla içinden geldiği medeniyetin kodları ile irtibatı kopuk, gelenek karşısında yabancı ve halkını ötekileştiren bir mevzide yer alıyor.”[4]

Selçuk Küpçü, bu durumu değerlendirerek, şunları ilave eder Bulaç’ın yorumlarına:

“Ali Bulaç’ın kitabında bahsettiği gibi, bizim aydınımız birinci elden yerli kaynakları okuyamaz, Osmanlıca bilmez ve kendisini Batılı-Oryantalist merkezlerin tercümeleri ile tanır, bununla yetinir. Bu hâl halk ile aydın arasındaki mesafeyi her geçen gün çoğaltmıştır. Türkiye’de aydın, halkın sivil, demokratik tercihlerine yönelik yapılan darbelerde ya darbecilerden yana olmak ya da sesiz kalmak gibi trajik bir tavrı üstlenmiştir bu yüzden. Bulaç, “Türk aydınının köklü bir cuntacılık geleneğinden beslendiğini biliyoruz.” diyerek bir bakıma güncel olaylara da göndermede bulunuyor. Cumhuriyet döneminin başından beri aslında aydın ile halk arasında görünür kılınmayan ama simgeler ve tercihler üzerinden gelişen bir çatışma var oldu.”[5]  Mazi ve tarihin unutturulması tespitini Meriç de yapar:  “Dünyanın bütün tımarhaneleri bizim entelijansiyanın kafatası yanında yanında birer aklıselim mihrakı…imparatorluğun birbirine düşman etnik unsurlarından mürekkep yamalı bohçası dikiş yerlerinden ayrılalı beri biz kendine düşman insanlar haline geldik. Mazi yok, tarihimizi tanımıyoruz. Din ölüm yatağında. İnsanları bir araya getiren hiçbir ideoloji doğmadı… Bu millet on senede bir değişen hafızasız nesiller amalgamı.”[6]

Mazi ve tarihin boş bıraktığı alan doldurulmak zorundadır elbette ve bu boşluğu aydınımız Avrupa kültürü ile doldurmaya çalışır hatta aydınımız çoğunlukla kendisini Avrupalı sayar, Hilmi Yavuz, “Türk aydını ne kertede Avrupalıdır?” sorusunu sorar ve “Türk aydını Avrupalı olmaya, Avrupa entelijansiyasına entegre olmaya hazır değildir.” cevabı verdikten sonra sebepleri açıklar:

” Bizim aydınımız, inanılmaz bir safdillikle Türkiye’nin, dolayısıyla kendisinin sorunlarını Avrupalı aydınların da sorunu sanmak gafletinden tam 200 yıldır kurtulamamıştır da ondan. Bu gaflet, Türk aydınlarının Avrupalı aydınlara kendi ülkelerinden yakınmayı gelenekselleştirmelerinden kaynaklanıyor… Türk aydını sanıyor ki, bütün bunlar anlatılınca her şey çözümlenecektir. Daha vahimi Türk aydını sanıyor ki, bütün bunlar Avrupalı aydına anlatıldığında, Avrupalı aydın, bu demokrat, liberal ve progesist kimliğiyle onu, yani Türk aydınını Avrupalı sayacaktır. Ama hiç de öyle olmuyor… Avrupalı aydından kendi sorunlarını anlamasını bekleyen Türk aydını, acaba, Avrupalı aydının sorunlarını, anlamak şöyle dursun, bilmekte midir? Hiç sanmıyorum, çünkü Türk aydını Avrupa entelijensiyasını anlamayı değil, kendini ona anlatmayı misyon bellemiştir… Türk aydınının Batı kültürü ile ilişkisi, sürekli bir tekyanlılıktan geçmektedir: Ya Batı’yı olduğu gibi, hiçbir eleştirel düşünceden geçirmeksizin aktarmaktadır; ya da ona kendi düşüncelerini aktarmaya çalışmaktadır. Bu iki aktarım düzeyi, asla örtüşmediği için de Türk aydınının Batı’dan aktardığı başka, Batı’ya aktardığı da büsbütün başka olmaktadır.”[7]

Aydınlara bakarken bir de onların zaaflarına göz attığımızda şu tespitlerle karşılaşırız. Bu noktada Selim İleri, Sabahattin Ali, romanları üzerinden aydın tipini irdelemişler ve onun zaaflarını karakterleri üzerinden ortaya koymuşlardır. Sabahattin Ali, İçimizdeki Şeytan adlı romanında Ömer karakteri üzerinden dönemin aydınlarını eleştirirken onların kıskançlıklarını, kibirlerini, birbirlerine üstünlük taslama telaşlarını, sözün ne olduğu değil de kimin sözü en çok etkili söylediğini, övgü beklentilerini…  ortaya döker ve aydın olmaya çalışan ve gidişatı değiştirmeye çalışan aydının büyük bir zaafından da söz eder:

“Bu kafa  büsbütün başka işler becerebilir… Madem ki herkes gibi değilsin… onlardan daha akıllı, daha üstünsün, onlara hükmetmek hakkını hatta vazifendir. Yalnız bunu istemen lazım. Her şeyi feda edebilecek kadar şiddetle istemen ve bütün arzularını tek bir gayeye: İnsanlara hükmetmek, onların başına geçmek gayesine hasretmen lazım… Dünyaya bizim gibi insanlar kendi kafalarında tasavvur ettikleri şekli vermeli ve koyun sürüsünden farkı olmayan halk ise sadece tabi olmalıdır.”[8] Yani aydın kimliğinden  jakobenizme kayış. Bu; aydını, Suç ve Ceza’nın, -içinde deha taşıdığına inanan- meşhur karakteri Raskolnikov’a yaklaştırır; insanları sıradan ve sıra dışı olarak ayırma, sıradan insanları edilgen, güdülmesi gereken ve cahil olarak algılama yönleriyle.

Aslında Tolstoy’un İtiraflarım adlı eseri, aydın kimliği giydirilen insanların psikolojisini ortaya koyan ipuçları sunar bizlere:

“Bizim en temel arzumuz, emelimiz, mümkün olduğu kadar çok para ve üne kavuşmaktı. Bu amaca ulaşmak için bildiğimiz tek şey, kitap yazmak ve gazete çıkarmaktı. Bunu yapıyorduk işte. Ama hem böyle değersiz işi yapıp, hem de son derece önemli kişiler olduğumuza kanaat getirebilmek için bu faaliyetlerimizi savunabilecek bir teoriye ihtiyacımız vardı. Bu problemi de şöyle çözdük: Var olan her şey devamlı olarak gelişir. Fakat, bütün bunlar eğitim ile gerçekleşir. Eğitim ise gazetenin, kitapların ve dergilerin dağılım ölçüsüyle orantılıdır. Bize ise kitap, gazete ve dergi yayımlayalım diye para ve şöhret verilmektedir. Şu halde biz, en yararlı ve en iyi insanlarız.”[9]

Sadece aydın mı suçlanmalı bu noktada, elbette hayır. Toplum da farklılığa, aykırı bir sese, kendisinden farklı bir renge ilk başta -genellikle- karşı çıkmaktadır. Hatta farklılığı ilk dillendiren daima bunun cezasını çekmek, hatta ve hatta kimisi hayatından vazgeçmek zorunda bırakılmıştır. Meriç : ” Cemiyet kendisine benzemeyen bir çocuk doğurduğu zaman onu beşiğinde boğmaya kalkar. Boğarsa mesele yok. Boğmazsa ya diz çöken bir isyankâr, bir Beaudelaire, bir Rimbaud, bir Breton çıkar, ya da cemiyete diz çöktüren bir cebbar gelir, Sezar, Napolyon, Hitler. Cemiyet çok defa gübre. Zambakla o ufunet arasında karabet kurabilir miyiz? Her büyük adam kucağında yaşadığı cemiyetin üvey evladıdır. Zira o yarınki veya dünkü veya ötelerdeki bir cemiyetin çocuğu, kendi cemiyetinin değil. Marx, avukat Marx’ın oğlu olmaktan çok, Saint-Simon’un, Rousseau’nun, Hegel’in çocuğu. Rousseau’yu Rousseau yapan, yüzünü görmediği annesiyle ayyaş babası mı?… Şahsiyet, görünen cemiyet içinde görünmeyen cemiyeti seçip onun bağrında kurmak suretiyle fethedilir. Her şahsiyet bir kopuş, bir olmayana, olacağa bağlanıştır. İnsan, tabiatı değiştirirken kendini de değiştirir, diyor Marx. Yalnız tabiatı değiştirirken mi? Büyük adam devlerin sırtına tırmanan cüceymiş. İnanmıyorum. Daha doğrusu dev Goliat, yani yürüyen bir dağ parçası; sırtındaki cüce Davut, yani zeka. Büyük adam bataklığı baraj haline getiren yaratıcı. Kalabalığı tekme ile uykusundan uyandıran kılavuz. Ama çok defa tekme ile uykusundan uyanan Caliban, efendisini parçalar.”[10]

Gerçek aydınını parçalayan toplum ve sahte aydınını yücelten bir mekanizma ve bu mekanizmayı aşmaya çalışanı öğütme makinesinden geçiren son yüz yıllık geleneğin kendisiyle hesaplaşması hayâl kabul edilen künt fikirliliği… Kendi rahatı için, kurduğu düzenin bekası için sürülen, hapislerde yatırılan, öldürülen “gerçek” aydınlar… Oysa Macbeth’in kral olmasının yetmemesinin ve tüm vicdani sorgulamasının -korku, güvensizlik, yükselme hırsına yenik düşmenin verdiği sabit fikirlilik- öğreteceği bir şeyler olmalı bu öğütme mekanizmasına.

Son olarak bilinmelidir ki, aydınlar üzerine kurgulanan bu makalede, aydın’lanamayan aydınların karakteristik özelliklerinin vurgulandığı ve aydına ait fikri yapının, edimin ne olduğunu, ne olmaması üzerinden bir yolla anlatıldığıdır; tıpkı Wellek-Varren’in “Edebiyat nedir”i ne değildir üzerinden açıklamaları gibi. Aydın’mış gibi davrananların gösterimi, “gerçek” aydını vurgulamak için tercih edilmiş ve aslında salt aydın’ın vurgulanması gerekirken, kavramların iki-başlılığı sorunuyla yeniden karşılaşılarak, tırnak içinde “gerçek” kelimesi kullanılmak zorunda kalınmıştır.

Burada “Gerçek aydın kimdir?”, sorusu devreye girer ki okuyucunun karar vermesi gereken yer de burasıdır:

Kendi aydınını seçmek ya da “gerçek” aydını seçmek…

Öğütücünün dişlilerinden biri olmak ya da seçimiyle öğütücüyü, kendisiyle hesaplaşmaya zorlamak…

——————————————————————————–

[1] William Shakespeare, Macbeth, III. ii. 165-172

[2] Hilmi Yavuz, Denemeler, s.166-167.

[3] Selim İleri, Bir Akşam Alacası, Can Yayınları, s:41,54.

[4] Ali Bulaç, Aydın Sapması’ndan Aydın Ulemâ Profili’ne, Önsöz.

[5] Selçuk Küpçük, Türk Aydınındaki Standart Sapma.

[6] Cemil Meriç, Jurnal, s.109.

[7] Hilmi Yavuz, Denemeler, s.109-110.

[8] Sabahattin Ali, İçimizdeki Şeytan, s.153.

[9] Tolstoy, itiraflarım, s.18.

[10] Cemil Meriç, Jurnal, s.224-225.

Trackback URL

  1. 50 Yorum

  2. Yazan:Bigalıoğlu Tarih: Eyl 15, 2008 | Reply

    benim aydınım senin aydınını döver.
    her kesin aydını kendine.
    gerçek aydın kara gün içindir.
    aydın aydına baba baka kararır.
    sakla aydını gelir zamanı.
    aydınlık doğuştan gelir,sonradan olmalar aydıncıklardır.

  3. Yazan:Aziz Yılmaz Tarih: Eyl 15, 2008 | Reply

    Gerçek aydın kimdir?Gerçekten bu soruya doğru cevabı bulmak çok zor.Kuşkusuz çağlar boyunca istinasız her inanç ve görüşten insanlarca kabul edilen,değer verilen erdemlere ödün vermeksizin sıkı sıkıya sarılan,her koşulda bu değerleri savunmaktan çekinmeyenler bu sıfatı hakeder.Ya da inandığı doğruları cesurca savunan ve bunu topluma aktarmayı görev bilmiş birikimli insanlar diyelim…Ya da adalet terazisinden şaşmadan,duygularına kapılmaksızın tarafsız ve objektif olmayı başarabilen…Yani dürüst.Yani cesur.Ve doğaya,insana saygılı…Amacı daha iyi yaşanılabilir adil,eşit,özgür bir dünya kurmak,gerekirse değiştirmeye çabalamak…Bu yolda bedel ödemeye bile hazır olmak…

    Daha da çoğaltabilirim,benim için “gerçek”aydının sahip olması gereken nitelik ve vasıfları.

    Ancak yine de kafamda hep bir kuşku var:Ya zihnimde kurduğum aydın tipi”gerçek aydın”yerine,aslında “kendi aydınım”sa.Ben bu sorunun yanıtını arıyorum ve henüz bulamadım.

  4. Yazan:suzannur Tarih: Eyl 15, 2008 | Reply

    aydın bazen de değer verdiklerimizi yıkar ve bu yüzden nefret edilir doğduğu toplumda, sevilmez, iticidir…
    Oysa bugün sorunumuz daha farklı, aydın adı verilenler birbirlerine saldırıyorlar, onları okuyanlarsa at gözlükleriyle aydına saldırıyorlar. Saldırmak ne kelime, küfrediyorlar.Aydın kıskanç olabilir, diğerinin belleğini ve ürettiğini kıskanabilir ya da kıyasıya eleştirebilir (Tanpınar, Meriç, Y.Kemal gibi)ama düzeyini popcorn okurun seviyesine indiriyorsa, orada bir sakatlık var demektir.
    Sağdaki soldakini bilmiyorsa, soldaki de sağdakini, birileri havanda su dövüyor demektir ne yaptığının bilincinde bile olmayarak. Aydınımız aşamadı ki bunu (gerçek aydın dediklerim aştı ve bu okumalar üstünden çok farklı bir yolda yürürmekteler) okurları! aşsın.

  5. Yazan:ç-z Tarih: Eyl 15, 2008 | Reply

    Neden aydın tanımına ihtiyaç duyulur?Yada şöyle sormak daha doğru olabilir neden birilerini “aydın” ilan etmek durumunda olalım?

    İhtiyaçtan mı?Aydınlanması beklenen bir ülke için acilen aydınlar aranıyor!iyi bir gazete ilanı olabilirdi :-)Acaba böyle bir ilan yayınlansa kaç kişi başvururdu .-)

    “Aydın” tanımımıza uyduğunu düşündüğümüz bu tanımın gereğine uygun hareket etmelerini bekleyerek bir şekilde tanımın kendisine hapsetmiş olmayacak mıyız?Misyonunun aydınlatmak olduğunu düşünen bir “aydın” tanımı size de korkunç gelmiyor mu?

    “Aydın” tanımına hapsedilen ve artık bir grup aidiyeti kazandırılan kişinin muhalif olma imkanı elinden alınmış ve sadece taraf olması beklenmiş olmaz mı?Bu aydınların hapsedildikleri yere uygun statükocu bir tavır geliştirerek “yeni dünya” kurma işini “halletmelerini” beklemek bir nevi taşeronluk hizmeti beklemek değil midir?

    Aziz bey’in kendince sıralamış olduğu “aydın” özellikleri buradan bakıldığında eğitim almış,bilgi sahibi ve iç çatışmaları/tartışmaları olan ve iyi ve doğru değişkenliğini kabul edebilen bir insan;herhangi bir meslekten ve herhangi bir gelir grubundan olabilir.

    Amacı daha iyi yaşanılabilir adil,eşit,özgür bir dünya kurmak,gerekirse değiştirmeye çabalamak…Bu yolda bedel ödemeye bile hazır olmak…

    Bir kahramandan mı söz ediyorsunuz yoksa?Aydın diye tanımlanan bir insanın “bedel” ödemesi demek sahip olduklarından mahrum edilmesi bir şekilde cezalandırılması demek olmuyor mu?

    Barış yanlısı bir aydının eline silah alıp falanca yerdeki azınlık ayaklanmasına yada devrimine katılmasını beklemek midir aydından beklenen “görev”?

    Aydın eylemleri ile bir “asi” tavrı sürdüren bir activist olmak ve konuya dahil olmak zorunda mıdır?Bu durumda onun içinde bulunduğu durumu “kişiselleştirmesi” aydın vasfını yitirmesi demek olmayacak mı?

    Adil,eşit,özgür bir dünyada(yada aydınlanmış bir ülkede) “aydın”a ihtiyaç duyulur mu?

    Kendileine ihtiyaç duyulmayacak bir “dünya kurma” işini “aydın”diye tanımladıklarımıza paslama işi ise ne kadar mantıklı?

    Kendi çelişkilerinin altından kalkamayan belki bazen farkında bile olamayan kişileri aydın olarak tanımlamak pek mümkün gözükmüyor!

    Suzannur hanımının yazı başlığı bence oldukça imalı ve aydınlananamamış olmanın cevabını da içinde barındırıyor”aydınlanamayan,aydınlar ülkesi”!

    Zira bu “aydınlanma” neredeyse bir “iş” olarak birilerine ihale edilmiş.Bu ihalenin sebebi de “Gerçek aydın kimdir?” sorusunu sorduran,aramaya yönlendiren “ihtiyacın” ne olduğu sorusunu sorduruyor?İhtiyaç duyulan ile “aydın” benzer niteliklere sahip olmak zorunda mıdır?

    Bu ihtiyacın kim için ne anlama geldiğinin cevabı Ali Bulaç’ın cümlesinde ;

    Aşağıdan gelen toplumsal, kültürel, ekonomik basıncın önünü açacak söylemler inşa eden bir aydın profilimiz olamadı ne yazık ki. Tam tersi, bizde aydın ancak devlet sayesinde var oldu. Devlet tarafından beslendi ve bu yüzden artistik muhalif birkaç çıkışı dışında bir gelenek devredemedi ardından gelenlere. Statükonun üretmiş olduğu oryantalist formel yapıyı halka tepeden inerek giydirmeye çalışan ekibin katalizörüdür bizde aydın.

    Benim cevabım ise Suzannur hanım elimde bir ayakkkabı ayağına uyuaı aydın ilan edecek tavırla aydın aramıyorum”,zira sahip olduğu tüm bilgi birikimini kendi hafıza hazinesinde sadece bireysel menfaatleri için saklamayıp paylaşanların aydınlığı aramaya gerek bırakmıyor.Bunu yapan insanlar çoğaldıkça etraf daha da aydınlanmaya devam edecektir,bakın burası da sayenizde aydınlanmış 🙂

  6. Yazan:çelişki-analiz Tarih: Eyl 15, 2008 | Reply

    Günümüz aydını için olmazsa olmaz kriterler.
    1-Devlet-asker aleyhine söylemlerde bulunmak.
    2-Vatan sevgisini kafatasçı ırkçılık olarak lanse etmek.
    3-Makyavelist düşünce gereği amaca ulaşmak için her yol mübahtır diyerek zıt düşüncelerle bile işbirliği yapabilme yetisine sahip olmak.
    4-ABD ve AB fonlarından nemalanmak.
    5-Fırsat buldukça yurtdışından ülkeye sallamak.

  7. Yazan:suzannur Tarih: Eyl 15, 2008 | Reply

    Neden aydın tanımına ihtiyaç duyulur?
    Soru özellikle dikkat edilmesi gereken bir püf noktası taşıyor, neden aydına ihtiyaç duyulur demiyor, neden aydın tanımına ihtiyaç duyulur diye sorulmuş. Tanımlama ve genelleme işlevi aslında kavram öğretiminde çocukluğumuzdan kazandığımız bir yeti. Ama daha imalı bir şekilde soruyu irdelersek, gerçeğin farklı yönlerini irdeleyen ve bunu bir nevi yaşamının temel noktası yapmış insanlar için bir tanıma ihtiyacımız var. Aydın, entelektüel, i/entelijensiya… Bu tanımlama her aydın denileni aydın kılar mı, hayır; bu tanımlama her aydından misyon yüklenip diğerlerini aydınlatma işine sarılmalarını beklemek anlamına gelir mi, hayır. Aydın, kaçar bazen toplumundan, tarihinden, muhitinden.
    Aslında muhalif olma özelliği de dayatılabilir toplum tarafından ve eksiklerin aydınlarca çözümü de dayatılabilir. Muhalefet eksikliğimizin olduğu siyasi yaşamımızda aydın denilen insanların siyasi otorite gibi davranmaları örneğinde olduğu gibi, kimi gönüllü kimi gönülsüz ama illa ki, her nedense çoğunlukla gönüllü.
    Aydın bedel ödemek zorunda mıdır, değildir ama toplum farklılıkları önce tard etmeyi tercih etmiş, bedel ödeyeceğini düşünerek değil de bu yolculuk bedel ödemek zorunda bırakılarak yürünmüş ülkemizde. Elif Şafak’ı roman karakteri yüzünden sürüm sürüm süründürebiliriz biz, ya da bir yazara beni hapse atmasınlar yeter’i dedirtebiliriz, ya da daha humanist, bireysel yazılar yazıyor diye durduğu yer solda olduğu için çevresi tarafından sen iyice milliyetçi oldun eleştirilerini yöneltebiliriz, yetmez küfürleri sıralar seviyamizi de aşikar edebiliriz… Uzar gider. ha, iki gün sonra da size, bir fikri anlaşmazlık yüzünden faşist de diyebiliriz, toplum, bazen üvey evlatlık yapabilir, bunları da ıskalamamak lazım.
    Şu tespit çok güzel, aydınlananın birilerine havale edilmiş olması. Yani üstten alta doğru bir ilişki, Bulaç’ın eleştirdiği gibi, tersi olmalıydı oysa, böylece endoktrinizasyon da, jakobenizm de şu anda tartıştığımız şeyler olmazdı. Bir gerçek daha var ki ,alttan yukarı doğru hareketin artık bu ülkede başlamış olduğu. Evet, aydınlanıyoruz yavaş yavaş, ama Polyanna olmaya da gerek yok. İhale edilmeseydi, gerçek aydın kimdir’i sormamıza gerek kalmazdı haklısınız.
    Bu arada fark etmediğimi fark ettim, gerçek aydını sorduran sebep. Var ama neden? Aydın olamayanlar yüzünden, ama yeterli değil, asıl cevap bunun senelerce birilerine havale edilmiş ya da ettirilmiş olması. Bu noktada teşekkür ederim.
    Aydınlanma mı dediniz, haklısınız, burası hakikaten öyle bir yer, acaba kimlerden kaynaklanıyor 🙂

  8. Yazan:uveys Tarih: Eyl 15, 2008 | Reply

    Sn. Suzannur hanim

    Guzel bir konuya temas etmis. Yanliz dikkatinden biseyi kacirmis. Turkiyedeki aydin olamayipta kendini aydin ilan edenlerin tarifini yaparken bunlarin kaliplamis bir sistemin icerisinde devlet tarafindan nemalandiklarina kendi cikarlarini gozetmek ugruna , popilitesinden odun vermiyen insanlari… Halk, ulus hicbir zaman bagrina basamamis icine sindirememis ise bu halk bence yeterince aydinlanmamismidir? bu anlamda Aydina da ihtic gerekmiyor anlami hakim olmuyormu?

  9. Yazan:suzannur Tarih: Eyl 15, 2008 | Reply

    çelişki-analiz’e:
    Günümüz sahte aydını için olmazsa olmaz kriterler.
    1-Devlet-asker lehine gazeteleri silah gibi kullanmak.
    2-Vatan sevgisini kafatasçı ırkçılıkla karıştıranlara cevap verme zahmetine girmek.
    3-Demokratik düşünce gereği zıt düşüncelerle işbirliği yaparak sentez yapabilme yetisine sahip olmak.
    4-ABD ve AB fonlarından nemalananların sadece kendileri olmadığını ortaya çıkarmak.
    5-Fırsat buldukça yurtdışından ülkeye sallayanlara aynı yurttan cevap vermek.

  10. Yazan:suzannur Tarih: Eyl 15, 2008 | Reply

    Düzeltme:
    Sahte aydına verilen cevaplar olacaktı.İlk madde de …silah gibi kullananlara silahı göstermek(yazıları!) olacaktı…
    Özür dilerim.

  11. Yazan:suzannur Tarih: Eyl 15, 2008 | Reply

    Sn. Üveys,
    Çuvaldız Hanım’a yazdığım yorumda şöyle bir bölüm vardı:”Elif Şafak’ı roman karakteri yüzünden sürüm sürüm süründürebiliriz biz, ya da bir yazara beni hapse atmasınlar yeter’i dedirtebiliriz, ya da daha humanist, bireysel yazılar yazıyor diye durduğu yer solda olduğu için çevresi tarafından sen iyice milliyetçi oldun eleştirilerini yöneltebiliriz, yetmez küfürleri sıralar seviyamizi de aşikar edebiliriz… Uzar gider. ha, iki gün sonra da size, bir fikri anlaşmazlık yüzünden faşist de diyebiliriz, toplum, bazen üvey evlatlık yapabilir, bunları da ıskalamamak lazım.” Toplum her zaman desteklemez, Meriç’in dediği gibi,”Kalabalığı tekme ile uykusundan uyandıran kılavuz. Ama çok defa tekme ile uykusundan uyanan Caliban, efendisini parçalar.” bazen aynı toplum kendisini uyandıranı parçalar. Ülkemizin tarihi de bunun örnekleriyle doludur. Bu topraklar belki de son 200 yıldır aydınını en çok göçe zorlayan topraklar. Aydınının Türk değil diye ölümünü kahramanlıkmış gibi bile pazarlayabilir aynı toplum. Hrant Dink’i öldürmek yetmedi çünkü bu insanlara. Bu toplumun geneline dahil edilebilir mi, belki edilemez ama her zaman aydın’a ihtiyaç olacak ama onun nasıl olması gerektiği endoktrine edilmediği ve bu gelişim alttan üste doğru bir ilişkide olduğu sürece toplum da doğru yolda demektir, ama bence henüz zaman var.

  12. Yazan:Aziz Yılmaz Tarih: Eyl 16, 2008 | Reply

    Çuvaldız Hanım,

    Suzannur hanım sayesinde Ç-Z rumuzuyla da yazdığınızı öğrenmiş oldum.Aslında iyi de oldu;bu şekilde size nezaket kuralları içinde hitap etmem daha kolaylaşacak:))

    Bir de dikkatimi çeken bir durum var.Yanılıyor da olabilirim.Çuvaldız rumuzuyla yazarken eleştirinizde daha sert bir muhalif kimlik sergiliyorsunuz.Ancak bu tavrınıza karşıyım diye söylemiyorum.Eleştirilerinizden yeterince payını almış biri olarak sorgılayıcı duruşunuzu fevkalede önemsiyorum.Hazır bu konuyu açmışken Ç-Z imzasıyla yazdığınız yorumları da değinmekte fayda görüyorum.

    Doğrusunu söylemek gerekirse bu sitede saygı duyduğum katılımcıların arasındasınız.Üslubunuz,anlamayı eleştirinin önüne çıkaran anlayışınız ve yorumlarınızın kalitesiyle övgü ve takdiri hakkettiğinizi düşünüyorum.

    Kısacası hangi rumuzla yazarsanız yazın yorumlarınızdan asla rahatsızlık duymuyor ve beğeniyle takip ediyorum.

    Gelelim “gerçek aydın”la ilgili yorumuma dair değerlendirmelerinize.Sanırım kafamızda çizdiğimiz aydın kriterinden “gerçek”olanla “kendi seçtiğimiz aydın”ı her an karıştırabilme ihtimalinin olabileceği savının pek üzerinde durmamışsınız.Dikkatinizden kaçmış olabileceğini düşünüyorum.Zira bu önermeyle (kendim de dahil)düşebileceğimiz yanılgılara bir vurguydu.Ve aynı zamanda bir özeleştiriydi tabi.Bir bakıma doğrularımızın duygularımızdan bağımsız gelişemeyeceğini,bir şekilde düşüncelerimize duygu dünyamızdan bazı izler bulaştığını veya bulaşabileceğine işaret etmiştim.

    Ha,”neden bir aydına ihtiyaç duyalım?”tezinize katılıyorum.Elbette algı ve kavrayışlarımızı kendi dışımızda başka birine devretmek,sizin değiminizle bir işi ihale edercesine “aydın”nın üzerine yıkmak,bir kahraman aramak pek de isabetli bir duruş olmaz.Ancak kendimce bir aydın tanımı yaparken,bunu herkesin sorumluluklarından vazgeçerek kendisine uygun bir aydın adayı belirlemesi anlamında düşünmedim(tabi ifade biçimimle böyle bir çıkarıma sebebeyet vermiş olabileceğimi de es geçmiyorum).Aslında sadece yazının sonundaki soruyu kendimce bir yanıttı.

    Bir de bir aydından veya “gerçek aydın”dan neler beklendiği,ne tür donanımlara sahip olması gerektiği konusunda kendimce sıraladığım kriterlerde bir yanlış anlaşılma olduğu kanaatindeyim.”Gerekirse bedel de ödeyebilmeli”derken,silahını kuşanıp bir isyan örgütü falan kurmasını kasdetmedim.Ayrıca ideolojik bir misyon da yüklemedim.Düşündüğünüz gibi aktivist sol-muhalif bir politik kimlik çizmeye çalışmadım.Bedelle kastım gerektiğinde cesurca inanmış olduğu doğruları savunabilmekti.Elbette hayatın güzelliklerinden,ayrıcalıklarından vazgeçmemek de bir tercihtir.Ancak elini taşın altına koymadan,risk almadan hayatı,dünyayı değiştirmek,dönüştürmek mümkün değildir.Bugün düşüncelerinden ötürü haklarından dava açılan,cezaevlerine giren,türlü baskılara maruz kalan aydınlar var.Bu geçmişte de böyleydi bugün de böyle.Dün,”dünya dönüyor” dedi diye engizisyonda yargılanan bilim insanı eli silahlı değildi.Ve bugün hayatının büyük bir kısmını cezaevinde geçirmiş İsmail Beşikçi de zannedersem herhangi sol bir örgüte üye değil.Daha nice örnek verebilirim.Bunun islamcısı,sağcısı,solcusu olmaz.Sisteme,egemen güçlere karşı doğruları söyleyenler hep bedel ödemiştir.Bedelle kastım buydu.

    Saygılar.

  13. Yazan:ahmet Tarih: Eyl 16, 2008 | Reply

    demokrat adminler bir de şu deniz feneri şaban dişli antep yağması gibi akp yolsuzluklarınıda tartışmaya açsanızda tarafsız olduğunuza inansak akp yi hiç görmüyorsunuz maşallah

  14. Yazan:ç-z Tarih: Eyl 16, 2008 | Reply

    Suzannur hanım,

    gerçeğin farklı yönlerini irdeleyen ve bunu bir nevi yaşamının temel noktası yapmış insanlar için bir tanıma ihtiyacımız var.

    Gerçeğin(bilgi) yönleri söz konusu ise aydının istikametçi olmaması daha doğru ifade ile ondan beklenen bir istikametin/yönün olmaması gerekir ama çoğunlukla aydın tanımı yapılırken kullanılan öncelikli kelime “ileri” dir.Aydın,henüz gelmemiş zaman için bir çeşit düzen kurucu mudur?Hayır,aydın bulunduğu zaman dilimine ait gerçeği en iyi okuyan ve bu gerçeğin var ve yok olma durumuna göre öngörüler oluşturabilen ve bunu toplumla paylaşan ve ardından geri çekilebilen fikir adamıdır.Fikrin hayat içindeki uygulayıcısı olduğu anda aydın olma vasfını terk etmiş,kişiselleştirerek takip edilen lidere/kahramana dönüşmüş olur. Benzeterek anlatmam gerekirse aydın,tek bir noktada sabit kalmaksızın hareket eden aynı zamanda da kendi etrafında dönen topaça benzer bir devinim sergiler ve bu devinim nedeniyle aydının spesifik bir tanımının yapılabilmesinin zor olduğunu düşünüyorum.

    bu tanımlama her aydından misyon yüklenip diğerlerini aydınlatma işine sarılmalarını beklemek anlamına gelir mi, hayır. Aydın, kaçar bazen toplumundan, tarihinden, muhitinden.

    Nereye doğru?İleri mi?yoksa bu kaçış aslında bir çeşit “gerçeği”reddediş midir?Bu kaçış ancak kendi iç dünyasına yakınlaşmak arzusu ile mümkün olduğunca “özgün” kalabilmek amacıyla kendini kuşatan ortamdan uzaklaşmak isteyen sanatçılar için makul olabilir.Böyle bir kaçış bireyin, toplum içindeki varlığını sürekli kılmak için başvurduğu tamamıyla bencil bir eylemdir.Aydından bedel ödemesi beklenemeyeceği gibi bencil olması da beklenemez.

    Aslında muhalif olma özelliği de dayatılabilir toplum tarafından ve eksiklerin aydınlarca çözümü de dayatılabilir.

    Aydından muhalif olması istenen nedir? Otorite midir yoksa o otoritenin koruyuculuğunda varlığını sürdüren sistem mi? Toplum tarafından aydından otoriteye muhalif olması bekleniyorsa aynı zamanda beden ödemesi de bekleniyor anlamına gelir zira aydın otorite tarafından korunan,uygulanan bir sistem dışında gelişen muhalefeti kesinlikle “saldırı/tehdit” olarak algılayacaktır.Toplumun kendi çıkarları uğruna hayatını hiçe sayabileceği insanüstü bir yaratık mıdır ki aydın?

    Yoksa, bu dayatma toplum avukatlığına soyunması için midir? Bu tarz bir dayatma aydını otoritenin altında bir yerlerde kabul ediyor demektir.Toplumun mesleki konularının uzamanı olup,sorunları ve sebep olduğu aksaklıkları en az toplum kadar yoğun hisseden ama otoritenin hüküm sahasını sorgulamadan altında bir yerlerde olduğunu kabul eden insanlar bu eksiklikleri rahatlıkla telafi edebilirler.

    Aydının bir yeri olmak zorunda değildir,aydın hem topluma hem de otorite olarak tanımlanan sistem kurucuya hitap edebileceği pozisyonda kalabilmelidir.
    Toplumun yada otoritenin dayatması ile çözüm üreten, aydın olarak tanımlanamaz.Basit bir örnekle bugün başörtüsü mevzu tarihinden,toplumundan,muhitinden kaçan,otoritenin dayatmalarına direnemeyen sözde aydınlar neticesinde kördüğüm haline gelmiştir.Bugün başörtüsü konusu kördüğüm olmadan,bundan 20 sene önce konunun toplumun çözüm yönündeki dayatması bugünkü kadar yoğun değilken çözüm üreten kişileri nasıl tanımlayacağız o halde; Nostradamus’lar olarak mı?:-)

    bir fikri anlaşmazlık yüzünden faşist de diyebiliriz, toplum, bazen üvey evlatlık yapabilir,

    Evet,hepsi muhtemeldir.

    böylece endoktrinizasyon da, jakobenizm de şu anda tartıştığımız şeyler olmazdı.

    Her zaman olacak,olmalıdır da!Herşeyin çözümlendiği mükemmel bir dünya algısına sahip olmayı pek doğru yaklaşım olarak görmüyorum.Aydınların işi hayal tacirliği değil belki Hollywood senaristlerinin olabilir 🙂 Aydın “daha” iyi arayışı içinde olmalı,mükemmelin değil!Aksi taktirde Hitleri de içinde bulunduğu toplum için kendi mükemmel dünyasını kurmak gayretinde olan bir aydın olarak kabul etmek zorunda kalırız.

    Bazıları sürekli ilerici bazıları gerici olarak anılmaya devam edecek.Hızlı yada yavaş değişim istikametsiz olarak mütemadiyen devam edecek;bazen tecrübe edilmiş olduğu için geçmişe ait,eski kabul edilenlerin yaşanan zamana taşınmasıyla olsun yada bazen henüz tecrübe edilmemiş olduğu için “ilerde/ilerici” kabul edilen denemelerle olsun.Bu değişimin ivmesini de bu tartışmalar belirleyecek ve tartışmaları başlatanlar da hep aydınlar olacak 🙂

    Bir gerçek daha var ki ,alttan yukarı doğru hareketin artık bu ülkede başlamış olduğu.

    Değişimin,önlemez bir şekilde mutlaka gerçekleşeceğini bilerek başlatılan bir hareketin ardından o değişimin istenilen seviyede sabit olarak tutulacağına inanmak nasıl bir tutarsızlıksa değişimi,değişmeyen enstrüman ve söylemlerle sabit tutmaya çalışmak da bir o kadar saçma,nafile bir çabadır.

    Evet, aydınlanıyoruz yavaş yavaş, ama Polyanna olmaya da gerek yok.

    Eğer toplumda aydınlanma(?)yönünde bir ivme gözlemlenebiliyorsa gerçek aydınlar gerekeni yapmış ve yapmaya da devam ediyorlar demektir.Aydınlanmayan aydınlar ülkesi değil de belki istenen ölçüde aydınlanamamış ülke demek daha doğru olabilir.Toplumu aydın aramaya yönlendirmemek/ koşullandırmamak gerekir.

    Bu arada uzun süre önce okumuş olduğum Suat beyin yazsının konuyla yakından alakalı olduğunu düşündüğüm için hatırlatmak istedim.

    http://www.derindusunce.org/2008/01/28/bir-soru-bir-cevap-%E2%80%9Ccagdaslasmak%E2%80%9D-ne-demektir/

  15. Yazan:MER'A-K(ıl) Tarih: Eyl 16, 2008 | Reply

    Sn.Çelişki Analiz,

    Blogun amacı günlük yaşamda her konuda karşılaştığımız ve en iyisi diye alternatifsiz olarak önümüze sunulanların sorgulamasını önyargısız olarak yapmak. Çözüm üretmek.Kaliteyi arttırmak.Yine belirtmeliyim ki önemli olan fikirler ancak bu bilgisayar bilgisi ile bunun ifade edilebilmesi de zor ama denemek lazım.Özellkle yorumların yazılardaki fikirlere yönelik olmasına dikkat edilirse amacına ulaşmış olacaktır. (Galiba dipnot biraz ruhsuz oldu) (çelişki-analiz)

    Bu yazıyı sizin blogunuzaki not defterinden alıntıladım.

    Günümüz aydını için olmazsa olmaz kriterler.

    Yukarıdaki yorumunuzda “günümüz aydını” için belirlediğiniz kriterler sadece günümüze mi aittir?Tarih içinde bunlar sadece 4.maddedeki aktörler zaman zaman değişmiş olsa da hiç mi aydınları belirleyen kriterler olarak ele alınmadı?
    Yok,daha önce hiç alınmadı diyorsanız “önünüze sunulanın önyargısız olarak”sorgulamasını neden yapamıyorsunuz?
    Yok eğer adaha önce de alınmışsa o zaman “günümüz aydınları” gibi bir tanımı kullanmayı hangi maksatla tercih ettiniz?
    Benimki sadece bir merak!

  16. Yazan:Aziz Yılmaz Tarih: Eyl 16, 2008 | Reply

    @Ç-Z,

    Son yorumunuzda verdiğiniz linkten,kavramları çok fazla önemsediğiniz anlaşılıyor.Ancak Suat Bey’in yazısının sandığınız kadar bu konuyla alakalı olduğunu pek düşünmüyorum.Orda “Çağdaşlaşma” kavramı ele alınmış.Çağdaşlaşma kavramının nereden geldiğini,hangi ideolojik mantığı temsil ettiğini,bu kavramın bir retoriğe dönüştürülerek her türlü alternatif düşünceye karşı nasıl kalkan yapıldığı vs.irdelenmeye çalışılmış.Ki günümüze kadar bu kavramın daha çok kimler tarafından dillendirildiği sır değil.Zira çağdaşlaşma söylemi,birileri tarafından adeta kitleler üzerinde ideolojik egemenliğin kurulmasında bir araca,sihirli bir sözcüğe dönüştürülmüş durumdadır.Bunu salt “çağdaşlık”kavramında da aramamak gerekir.Aydınlanma,modernizm vs.gibi kavramlar da benzer misyonları çağrıştırmakta ve toplumun her türlü tarihi ve kültürel bağlarından koparılmasında birer propaganda söylemine dönüşmektedir.Buraya kadar sizinle hem fikirim.Maalesef kavram ve sözcükler çoğu zaman ideolojiler için çok güçlü bir silaha dönüşebiliyor.

    Ancak “aydın tanımı”nı bununla karıştırmamak gerekir.Elbette aydının bir tanımı olacak.”Lider”in de bir tanımı var,bilim insanının,din adamının da…Ha böyle bir kavramı tamamen sözlükten silelim ve dilde kullanılmasını son verelim diyorsanız o başka.Şayet bunu kasdetmiyorsanız,gerçeği de kabul etmeniz gerekir;eğer aydın varsa bir tanımı da olacak ve ayrıca tartışılacak da.Neden bunu ısrarla başka noktalara çekiyorsunuz bir türlü anlamıyorum.Hele Hitler örneği!Ne alaka?Entelektüel manada aydının sorgulanması,münazara edilmesi neden “aydın”ı Hitler gibi bir diktatörle özdeşleşmesi manasına gelsin.Sizi böyle düşünmeye sevkeden kaygılarınıza saygı duyarım,ancak sizi bu tür ilişkilendirmelere yönelten nedenleri de biraz açmanız lazım.Yoksa bu tartışma bir sonuca bağlanmadan uzar gider.

  17. Yazan:çelişki-analiz Tarih: Eyl 16, 2008 | Reply

    Sn. Meraklı;
    1-Ben şu an ülkemizde aydın olarak tanımlanan insanların genel profilini çizmiştim.Tabi ki gerçek aydının kriterleri bunlar değil.
    2-Geçmişte de mutlaka 4. maddedeki duruma benzer kriterler aydınlar için belirleyici olmuştur.Ancak tarih onların durumunu zaten açıklığa kavuşturmuştur.
    3-Günümüz aydınlarını tanımladım çünkü bu insanlar hala faal ve çıkar ilişkileri sayesinde toplumu yönlendirebilecek araçlara sahipler.Bu yüzden düşünen insenların dikkatini çekmek istedim.Geçmiş sahte aydınlar toplum için fazla tehlike arzetmediklerinden onlara dikkat çekmenin fazla bir anlamı yok.Bu günkü aydın tabiri bu yüzden kullanıldı.

    Umarım merakınız giderilmiştir.

  18. Yazan:MER'A-K(ıl) Tarih: Eyl 17, 2008 | Reply

    Sn. çelişki-analiz,
    Umarım merakınız giderilmiştir.
    Evet verdiğiniz cevaplar kısmen merakımı giderdi,teşekkür ederim fakat sizin “gerçek aydın kriteri”nizin benim tarafımdan netliğe kavuşabilmesi için biraz daha yardımıcı olmanızı rica edeceğim.
    1-Ben şu an ülkemizde aydın olarak tanımlanan insanların genel profilini çizmiştim.Tabi ki gerçek aydının kriterleri bunlar değil.
    2-Geçmişte de mutlaka 4. maddedeki duruma benzer kriterler aydınlar için belirleyici olmuştur.Ancak tarih onların durumunu zaten açıklığa kavuşturmuştur.

    Bu kısımda özellikle merak ettiğim “tarih onların durumunu açıklığa kavuşturmuştur”tespitiniz.Detaylı bir açıklama yapmış olmadığınız için “durum” konusunda tahmin yürütmek zorunda kaldığımı bilmenizi isterim.Yanlış,yanılmış,vb kelimelerle tanımlanabilecek pek de onaylamadığınız belki de müstahak dediğiniz bir sonucu işaret etmişsiniz gibi bir kanaat oluştu bende.Bu kanaatimde yanılıp yanılmadığımı anlayabilmek için aşağıda sizin günümüz aydın kriteri olarak verdiklerinizin karşılığına,yazdığınız örnek cümlenin anlamını ifade eden kısa alıntılarla örnekler verdim.Örnekleri değerlendirdiğinizde “gerçek aydın ve günümüz aydın kriteri “ arasında size göre ortaya çıkan farkın ne olduğunu yazabilir misiniz?
    1-Devlet-asker aleyhine söylemlerde bulunmak.

    Mustafa Kemal;”ınkılabı ikmal etmek lazımdır.Bunu yapabiliriz.Ben bunu yapacağım..Bugünkü Osmanlı imparatorlunun yüksek sayılan kumadanları benim için yoktur.Ordu kumanda sicilleri için ben son sınır olarak binbaşıyı kabul ediyorum.geleceğin büyük kumandanları bunlar olmak geekir.sicil defterlerinin binbaşıya kadar planlarını muhafaza edeceğim,üst tarafını yaktıracağım.*sf 118
    * * *
    Ali Fuat;”Sultan Hamit devri idi.Namık Kemal bey kitapları okuyorduk.Takibat sıkı idi.Ekseriyetle koğuşta,yattıktan sonra okumak imkanı buluyorduk.Bu gibi vatanperverane eserleri okuyanlara karşı tatbikat yapılması,işlerin içinde bir berbatlık bulunduğunu ihsas ediyordu.”

    Ali Fuat,askeri öğrencilerin duygularını daha ayrıntılı olaak tanımlıyor….”Ordunun fena eller idaresinde değer ve itibarını kaybettiğini görüyorduk..Fakat kimse ortaya çıkıp memleketi nereye götürüyorsunuz diye soramıyordu,sormak cesaretini gösteremiyordu.Çünkü padişahtan ve onun hafiyelerinden korkuyorlardı…memlekette hürriyet yoktu.Biz genç Harbiyeliler;Fransız ihtilali beyannamesi’nde insan hak ve Hürriyetlerine verilen önemi gizli de olsa okumuş,öğrenmiştik.”sf.70-71

    Muzaffer orduların ortaya çıkmasına izin veren Fransız devrimi örneği ise Osmanlı subay adaylarının devrimci düşlerine esin kaynağı oluyordu….sf.71

    Mekteb-i harbiye ile Erkan-ı Harbiye’de okutulan dersler Baron von der Goltz’un reformlarının izlerini taşıyordu.Goltz paşa’nın yardımcısı Albay Esat(Bülkat) dört yıl Almanya’da eğitim gördükten sonra Harbiye eğitim müdürlüğüne getirilmişti….Harbiyenin hocaları belki sultana sadıktılar ama hoşlanmadıkları Doğu dünyasında yaşanan değişimleri görmezden gelen genç subay adaylarının çevrelerinde gözlemledikleri “sefil Doğu teslimiyetçiliğine”kapılmamışlardı.sf.71

    Devlete ve halehazırda onun üniformasını giyerek,mensubu oldukları ordusuna bu eleştirileri yöneltenler için ne düşünüyorsunuz?Eğer,onlar aydın değil,askerdiler derseniz aşağıda ** işaretli paragrafı nasıl açıklayacaksınız o zaman?

    2-Vatan sevgisini kafatasçı ırkçılık olarak lanse etmek.

    Sn.Haki Demir’in “Sistemin Türk tanımı ve Irkçılık fiyaskosu” başlıklı yazısını okumanızı tavsiye ederim.

    3-Makyavelist düşünce gereği amaca ulaşmak için her yol mübahtır diyerek zıt düşüncelerle bile işbirliği yapabilme yetisine sahip olmak.

    Subay adaylarının çoğu,kendilerine aşılanmak istenen fikre karşı çıkmışlardı.Onların tek siyasal amacı,içine doğdukları Müslüman topluluğu savunmaktı ve bu konuda son derece dürüsttüler.Atatürk’ün kuşağına mensup olanların kişisel tutkuları vardı,bazıları ideallerine ulaşamadılar hatta içinde yaşadıkları topluluğun düşmanlarıyla bile anlaştılar ama hiçbiri ülkesine hizmet etmek ülküsünü sorgulamadı.Yanlış yola sapanlar oldu,ama kimsede alaycı kötümserlik yoktu.*sf 67

    4-ABD ve AB fonlarından nemalanmak.

    Daha da önemlisi,yeni bir dünya savaşı yaklaşırken Türkiye’ye kur yapanların sayısı artmış olmasıydı.İlk çelik fabrikasını kurmak ve silah alabilmesi için İngiltere,Türkiye’ye 16 milyon sterlin tutarında borç vermiş ve kısa süre sonra Nazi Almanyası’nın bir bakanı 15 milyon marklık bir kredi önerisiyle Ankara’ya gelmişti.Yabancı yardımın kaynağı,artık yalnızca Bolşevik Rusya değildi.*sf 596 -(1 kasım 1938 tarihinde meclisin açılış konuşmasını Atatürk adına okuyan Bayar’dan alıntı)

    5-Fırsat buldukça yurtdışından ülkeye sallamak.
    Not:Jön Tükler diye de anılan 1908 darbesine önayak olan İttihat ve Terakkinin merkezi 1897 de Cenevre’ye taşınmış!

    Avrupa etkisinin en güçlü olduğu Makedonya politik hareketler için en ideal ortama sahipti.Mustafa Kemal okul tatillerinde oradaki arkadaşlarını ziyaret etti ve zamanla sohbetleri darbe planları yapmaya dönüştü.

    Size göre yurtdışından “sallayanlardan” bazıları;

    Abdülhak Adnan Adıvar:II.Abdilhamit’e muhalefet etmek amacıyla Avrupaya kaçtı.1908 jöntürk devriminden sonra Kızılay cemiyetini kurdu….muhalif terakkiperver Cumhuriyet fırkası’na katıldı ve 1926 da partinin kapatılmasından sonra Avrupaya gitti.Mustafa Kemal’e suikast düzelemekle suçlanıp beraat ettiği halde 1939 yılına dek yurda dönmedi.

    Ahmet Rıza;ittihat ve terakki cemiyetinin başkanı.1908 deki Jötürk devriminden sonra yurda döndüğünde “özgürlüğün babsaı” ilan edildi.

    Ali Rıza Paşa:Topçu lakabıyla tanınır.Almanya’da eğitim gördü.1905 de İstanbul Boğazı’nın savunmasından sorumlu oldu.1980 devriminden sonra Bahriye Nazırlığına getirildi.

    Mehmet Cavit:ittihat ve Terakki cemiyetine katıldı ve 1909 yılında İktisat Nazırı olarak atandı.Ülkenin Büyük savaşa girmesini protesto etmek için 1914 kasımında Sait Halim paşa Hükümetinden istifa etti.1917 şubatında tekrar İktisat Nazırlığına getirildi ve mütarekeden sonra da kısa bir süre daha görevini sürdürdü.Savaş suçlusu ilan edilince Avrupa’ya kaçtı,1921 de Londra da toplanan konferansta ve 1923 te Lozan’da Anakara Hükümetine danışmalık yaptı.Aktif politikadan çekildi ama Mustafa kemal’i eleştirmekle tanındı.Mustafa Kemale suikast düzenlemekle suçlanıp 1926 Ağustosunda Ankada’da idam edildi.*sf 619

    Şimdi tüm bu detaylardan sonra sizin son yorumunuzda yer alan açıklamaya gelelim;

    3-Günümüz aydınlarını tanımladım çünkü bu insanlar hala faal ve çıkar ilişkileri sayesinde toplumu yönlendirebilecek araçlara sahipler.Bu yüzden düşünen insenların dikkatini çekmek istedim.Geçmiş sahte(!) aydınlar toplum için fazla tehlike(!) arzetmediklerinden onlara dikkat çekmenin fazla bir anlamı yok.Bu günkü aydın tabiri bu yüzden kullanıldı.

    Çok büyük ve iddialı laflar etmişsiniz eğer bu şekilde genelleme yapacaksanız biraz daha dikkatli olmanızı tavsiye ederim.

    **Mustafa Kemal,ülkeyi çağdaşlaştırmak için düşündüğü değişiklikler,Osmanlı ve Türk reformcuları tarafından onyıllar boyunca tartışılmıştı.Ülkeyi bölünmekten kurtaran orduların muzaffer kumandanı olarak artık,konuşulanları eyleme geçirebilecek güç ve itibara sahipti.Ama İstanbul basınının eleştirel tavrı ve muhalefetin açıkça isyana dönüşen yükselişi,zafer sempatisinin kısa zamanda tükendiğini gösteriyordu.değişikliklerden söz ederken Mustafa Kemal,yapılırsa bu şimdi yapılır dedi.Takrir-i Sükun Kanunu yürürlükteydi,istiklal mahkemeleri hızla adalet dağıtıyordu ve Mustafa Kemal aldığı önlemlerin en kişisel,gözle görünür ve tartışmaya en açık olanını uygulamak için harekete geçti.23 ağustos 1925 tarihinde Latifeden ayrılmasından iki hafta sonra,halkına artık Avrupa tarzı şapkalar giyeceklerini söylemek üzere Ankara’dan yola çıktı………….
    Ne var ki Hırıstiyanlar avrupa’nın etkisi altında kaldıkça,Fransızca CHAPEAU sözcüğünden türetilmiş ve Türkçe’ye Rusça’dan geçen şapka adıyla bilinen kenarlıklı başlıkları kullanmaya başladılar.Osmanlı Türklerinin çoğunluğu için şapka dinsizliğin simgesiydi.*

    T.C devletini oluşumu için elzem görülen İnkilaplar mevcuda yönelik aleyhte söylemler üzerine inşa edilmedi mi?Amaç,ülke vatandaşlarının,“daha iyi” yaşamalarını temin edebilmek için uygun şartların istihdam edilmesi değil miydi?
    Tüm bunlardan sonra mustafa kemal aydın değilse fikirlerini zilemiş olduğu aydınları biz neden hiç bilmiyoruz?Ona ilham veren fikir adamlarının isimlerini neden en az onunki kadar saygıyla yad etmiyoruz?Eğer bu “aydın”ların izini kendi topraklarımızın dışında bulursak ne olacak,onlara “yurt dışından sallayan sahte aydınlar” mı diyeceğiz?

    cevap vermesi zor sorularsa kendinizi yormayın ve siz sadece bana “gerçek aydın kriterlerinizi” yazın lütfen,yeterli olur.

    Magna Carta,İnsan ve Yurtdaş hakları Bildrisi,Avrupa İnsan Hakları sözleşmesi ve AB size bir şeyler çağrıştırıyor mu?

    İpucu:Namık Kemal, Fransız edebiyatını örnek almış;Sanatı, toplumun Batılılaşması için bir araç olarak kullanmıştır.Yurt, ulus, özgürlük gibi konuları işlemiştir. Ayrıca şiirlerinde mücadeleci tipte bir insan yaratmıştır.

    Uzun bir yazı oldu.Dilerim sıkılmadan,sabırla okuyabilirsiniz.

    *Alıntılar,Andrew Mango’nun
    Atatürk-Modern Türkiye’nin Kurucusu adlı kitabındandır.

  19. Yazan:ç-z Tarih: Eyl 17, 2008 | Reply

    Sn.Aziz Yılmaz,

    Son yorumunuzda verdiğiniz linkten,kavramları çok fazla önemsediğiniz anlaşılıyor.

    Kavramlar,onları ortaya çıkarma ihtiyacı duyduğumuz şartlar ve zamanda ifade edilmek istenenlerin tam karşılığı olabilir.Zamanla ihtiyacın boyutları ve niteliği değişip,genişledikçe kavram sadece bir çekirdek gibi ortada mini minnacık kalakalır,yetersizleşir.Aynen “aydın” da olduğu gibi.
    Kavramların,aklın yuları olmasına ve onu dizginlemesine dolayısıyla fikri sabite dönüşmesine karşıyım.Aydın ile ilgili kaygımdan bundan kaynaklanıyor.18 yy da karşılığını tam bulmuş bir kavramla bugünün insanını tanımlamaya çalışmanın zor dolduğunu düşünüyorum;bugünün aydını,gerçek aydın,sahte aydın,gerici,ilerici,statükonun aydını,halkın aydını vb.gibi bu örnekler çoğaltılabilir.
    Ve bakın siz bu bağlamda tamamıyla hemfikir olduğum tespitinizi bir cümle ile ne de güzel açıklamışsınız;

    Maalesef kavram ve sözcükler çoğu zaman ideolojiler için çok güçlü bir silaha dönüşebiliyor.

    Ancak Suat Bey’in yazısının sandığınız kadar bu konuyla alakalı olduğunu pek düşünmüyorum…

    Konuyla alakasını şu şekilde kurmuştum,aydın tanımı yapılırken kullanılan “nitelik” tanımlarından biri de “çağdaş”lık.Bu da bir çeşit ilericilik(Meriç’in haklı olarak itiraz ettiği gibi)gibi algılanıyor ve aynen dediğiniz gibi;çağdaşlaşma söylemi,birileri tarafından adeta kitleler üzerinde ideolojik egemenliğin kurulmasında bir araca,sihirli bir sözcüğe dönüştürülmüş oluyor.
    Aydın+çağdaş=izlenmesi gereken tek ideolojik egemen! sonucuna kolaylıkla ulaşabiliriz.
    Buraya kadar hemfikir olduğumuzu sanıyorum.

    Ancak “aydın tanımı”nı bununla karıştırmamak gerekir.Elbette aydının bir tanımı olacak.”Lider”in de bir tanımı var,bilim insanının,din adamının da…Ha böyle bir kavramı tamamen sözlükten silelim ve dilde kullanılmasını son verelim diyorsanız o başka.

    🙂
    Bana kalsa silerdim ama silemeyeceğime göre anlamının “isteğe bağlı”(ödenen ssk primi gibi) olarak indirgenmiş niteliklerle daraltılmasına,mümkün olduğunca tarihten bunun yanlışlığını işaret eden deliller sunarak,kapsamını geniş tutmanın daha faydalı olacağını anlatmaya çalışabilirim.Böylelikle kimse”Amorti vuran büyük ikramiye benim” diye ortalıklarda salınıp esnafa borç takamaz:-)

    Şayet bunu kasdetmiyorsanız,gerçeği de kabul etmeniz gerekir;eğer aydın varsa bir tanımı da olacak ve ayrıca tartışılacak da.Neden bunu ısrarla başka noktalara çekiyorsunuz bir türlü anlamıyorum.

    Yukarıda MER’A-K(ıl)ın Çelişki-Analiz’e yönelttiği sorulara verilebilecek cevapların,Suzannur hanımın sorularına verilebilecek cevaplarla benzerlik nitelik taşıdığına inandığımdan dolayı.
    Bu cevaplar konusundaki açıklamamı yeterli bulmamışsanız şunu da ekleyebilirim;Muhammed İkbal X Namık Kemal,Aliye İzzetbegoviç X Atatürk,

    Hele Hitler örneği!Ne alaka?Entelektüel manada aydının sorgulanması,münazara edilmesi neden “aydın”ı Hitler gibi bir diktatörle özdeşleşmesi manasına gelsin.

    Bu ayrımı yapabilir miyiz?Bu kadar aydınlanmış olabilir miyiz?Burada en iyisi sizden bir alıntı yapayım;doğrularımızın duygularımızdan bağımsız gelişemeyeceğini,bir şekilde düşüncelerimize duygu dünyamızdan bazı izler bulaştığını veya bulaşabileceğine işaret etmiştim.

    Sizi böyle düşünmeye sevkeden kaygılarınıza saygı duyarım,ancak sizi bu tür ilişkilendirmelere yönelten nedenleri de biraz açmanız lazım.Yoksa bu tartışma bir sonuca bağlanmadan uzar gider.

    Cevabı yine siz vermiştiniz;

    Sanırım kafamızda çizdiğimiz aydın kriterinden “gerçek”olanla “kendi seçtiğimiz aydın”ı her an karıştırabilme ihtimalinin olabileceği savı…

    🙂
    Bana sorduğunuz soruya cevap vererek yardımcı olduğunuz için çok teşekkür ederim.Bugün kötü bitmişti sayenizde biraz olsun iyi başlamış olacak.

    Bu arada bu başlıkta ç-z ye hitaben yazmış olduklarınız için çok teşekkür ederim..Evet dediğiniz gibi öncelikle anlamak istiyorum.Bazen yanlış anlamalarımdan dolayı haksız eleştirilerde bulunmuş olabilirim. Rahatsızlık duymamanıza da ayrıca çok sevindim Siz de benim ilgi ve merakla yazdıklarını takip etmeye çalıştığım yorumculardan birisiniz.Bazen sizin,tahterevallinin ortasında ayakta durup her iki tarafı da dengede tutmaya çalışan biri olduğunuzu düşünüyorum.Mehmet beyle soyadlarınız dışında üsluplarınız da benzeşiyor..

    Çok uykum vardı,muhtemelen fazlası ile hatalı yazmış olabilirim.Tekrar okuyup düzeltme yapmak için göndermeyi erteleyebilirdim ama sizi uzun süre yanıtsız bırakıp yanlış intiba uyandırmak istemedim.

    Yanılmış olduğuma inandığınız noktaları işaret ederseniz çok sevinirim.

  20. Yazan:Bigalıoğlu Tarih: Eyl 17, 2008 | Reply

    efendim bir şeyi merak ettim,
    biri çıkıpta gerçek aydının tanımını ve niteliklerini kısaca yazabilir mi acaba?ama çok kısa,araya lakırdı karışmasın.

    birde rica edecem,beni duyan aydın arkadaşlar varsa,şu denizfeneri,dini istismar ve siyasi rant konularını bir arkadaş irdeleyiverse,malum derin düşünce burası.tarafsız ve objektif olmak lazım dimi ama.

  21. Yazan:çelişki-analiz Tarih: Eyl 17, 2008 | Reply

    Sn. Meraklı;
    Ayrıntılı bilgi için teşekkür ediyorum.
    Özellikle AB bana uzmanlık alanım olduğu için çok şey çağrıştırıyor ancak konu dağılıyor.
    Körü körüne herşeyi eleştirmek siyaha beyaz demek aydın olmanın gereği değil.Eleştiri tabi ki olacak ama sağlam donelere dayanacak ve en önemlisi objektif olacak.Türban yasağına karşı çıkıp içki yasağına sırtınızı dönerseniz bunun adı aydın-lık olmaz.Önümüzde böyle somut örnekler varken çok derine inmeye gerek yok.Zaten ortalama zeka ve eğitim seviyesine sahip her birey kim aydın kim değil bunu ayırt ediyordur.Son söz halktan kopuk aydın olmaz.

  22. Yazan:snibe Tarih: Eyl 17, 2008 | Reply

    Aydın kimdir, aydındır. Eco’nun Nomo della Rosa’daki gül tarifi gibi(latin atasözünden aktarır): Bir gül, bir güldür, bir gül, bir güldür… Gül, Meryem’dir, İsa’dır, Muhammet’tir, aşktır… Gül, güldür bazen de gül niçinsizdir, Sileseus’un dediği gibi.
    TDK’ya göreyse: Kültürlü, okumuş, görgülü, ileri düşünceli (kimse), münevver.
    Yani ancak kişinin belirleyebileceği bir kavram.
    Niteliklerine gelirsek:
    Okuyan. Eleştiren. Sorgulayan. Üreten. Paylaşan. Analiz edebilen. Sentezleyen. Feraset sahibi(öngörülü). Çıkar ilişkileriyle fikirlerinden vazgeçmeyen. Değişebilen ve dönüşebilen. Değiştirebilen ve dönüştürebilen ama bunu böyle olsun diye değil, inandığını gösterme adına yapabilen. Yani hani örnek olma zorunluluğu diye bir şeyi zorlarlar ya, örnek olmak için yapmayan, öyle olduğu içim örnek alınan. Arada büyük fark vardır. Farklı olmak için farklı olmayan. Aynılaşmak için aynılaşmayan. Olduğu için farklı ya da aynı kabul edilen….
    yeter mi? tabi bunlar benim kavramsal genellememin göstergeleri, farklı da olabilir. Adı üstünde, gül, güldür… Aydın, aydındır…

  23. Yazan:ç-z Tarih: Eyl 18, 2008 | Reply

    Sn.Çelişki-analiz,

    Ayrıntılı bilgi için teşekkür ediyorum.

    Est.örnekler sizi bilgilendirmek için değil de sizin aydını tanımlarken kullandığınız kriterleri hangi bakış açısı ile ortaya koymuş olduğunuzu daha doğru biçimde anlayabilmek içindi.Birbirimizi doğru anlamadan üzerinde mutabakata varabileceğimiz ortak noktalar bulamayız diye düşünmüştüm.

    Körü körüne herşeyi eleştirmek siyaha beyaz demek aydın olmanın gereği değil.Eleştiri tabi ki olacak ama sağlam donelere dayanacak ve en önemlisi objektif olacak

    Kesinlikle haklısınız,bu konuda sizinle hemfikirim.Eleştiri gibi taltif etmek için de aynı yöntem kullanılmalıdır.Siyah yada beyaz gibi tanımlamalar yapabilmek için mukayesede kullanacağınız referanslarınızın,donelerinizin olması şarttır.Bu tanımın objektif olduğuna karar verecek olan bizlerin objektif olması nasıl mümkün olacak?

    Türban yasağına karşı çıkıp içki yasağına sırtınızı dönerseniz bunun adı aydın-lık olmaz.Önümüzde böyle somut örnekler varken çok derine inmeye gerek yok.

    Türban takan hanımın yasak konusunda nasıl objektif olmasını bekleyebilirsiniz?Onun objektif olabildiği nokta vatandaşı olduğu ülkenin eğitim imkanından yararlanabileceği anayasal gerçektir ve bu gerçek de eğilip bükülüp istenilen sonuçların elde edilebilen çocuk oyuncağı hamuru değildir.Dediğiniz gibi tüm bunları değerlendirebilmek için ortalama zeka ve eğitim seviyesinde olmak yeterlidir.Bunu anlatabilmek için aydın olmaya luzum da yoktur haa ama bu değiştirilemez gerçeği eğip bükmek için bazılarının “aydın” kimliğine sığınıyor olması başka bir sorun tabii ki!Bu noktada dediğinize içtenlikle katılıyorum;

    Son söz halktan kopuk aydın olmaz.

    Alkol yasağı demişsiniz?Bazı mekanlara içki ruhsatı verilir bazılarına verilmez.Bu şimdiye kadar hiç sorgulanmadı,Siz de ben de biliriz ki her işletme sahibi bu ruhsatı alamaz,şartlara bağlıdır ama her isteyen içki içebilir!

    Dönelim sizin bunu türban ile ilişkilendirmenize;
    Türban aynen alkol gibi bazı mekanlarda yasak olması gereken bir şey midir?Türban takan biri kontrolsüz alkol almış biri gibi etrafına zarar verebilir mi?
    Bir şişe alkol ile bir insanı denklemek oldukça ilginç ve de tehlike sonuçları olabilecek bir yaklaşım.
    İstenilen sonuca varabilmek için bu tip yanlış eşleştirmelerden bulunmanın bize toplum olarak bir şey kazandırmayacağını düşünüyorum.

    Özellikle AB bana uzmanlık alanım olduğu için çok şey çağrıştırıyor ancak konu dağılıyor.

    Uzmanlık alanınız AB ise siz bize bu eşleştirmeyi hangi doneleri göz önünde bulundurarak yaptığınızı açıklayabilirsiniz sanırım!Ben de faydalanmış olurum.
    Hep kısa ,çoklu anlamlar barındıran cümleler kuruyorsunuz bu nedenle de size çağrıştırdığı anlamları sadece “tahmin” etmekle yetiniyorum.

    Uzun yorumumu sıkılmadan sonuna kadar okuyup cevapladığınız için teşekkürler.Hoş sorduklarımın çoğuna cevap vermemişsiniz ama artık bir ara vaktiniz olduğunda uzamanlık alanı AB olan biri olarak yanıtlarsınız diye umud ediyorum 🙂

  24. Yazan:Aziz Yılmaz Tarih: Eyl 18, 2008 | Reply

    Sn.ç-z,

    Yorumunuzdan sondan başlayalım.

    Yanlışınız pek yok-bu da biraz yazılı sınav notunu açıklamak gibi oldu:)

    Yok,çünkü dikkatli bir okumayla nerelere vurgu yaptığınız gayet iyi anlaşılıyor.

    Özellikle de kavramlar arasındaki dolaylı ilişkiye oldukça yerinde saptamalar var(Suat Bey’in yazısıyla ilgili bölümden söz ediyorum).

    Evet,neden olmasın aydın tanımına da gayet tabi ideolojik tanım ve misyonlar yüklenebilir.Ki yükleniyor da.Ve ayrıca türevleri de yok değil(bkz.Cumhuriyet Kadını,Çağdaş Kadın vs.).

    Ancak yanlışınız yok demek yanılgılarınız da yok anlamına gelmiyor.

    Şöyle ki:evet,aydın tanımının da farklı amaçlarla kullanılabileceğine ve yaratacağı olası çağrışımlar konusunda beni ikna ettiniz.Ancak,farklı bir tanımla ifade edilmesi durumunda bu kavramın yerine kullanılacak o tanımın da sorgulanmaya açık olabilmesi gerekir.Ha,aydın demeyiz de entelektüel deriz…Kanaat önderi,kültürlü ve birikimli insan,bilge insan,ne bileyim erdemli veya ahlaklı insan diyelim.Sonuçta ne dersek diyelim Onu bir yere koymamız gerekir.Bu,anılan sıfatı hakeden veya buna aday “seçkin”ile toplumun sıradan insanı arasında bir duvar örüleceği ve kendisine bir rol biçilmesini meşru kılmayabilir.Ama istesek de istemesek,gerek yukarıdan aşağıya gerekse tabandan yukarıya bir bağ,bir etkileşim olduğunu dikktten kaçırmamalı.

    Zira toplumsal etkileşim bireyin iradesiyle gelişmez.İlişkinin biçimi doğru orantılı gelişmiyorsa bu bir toplumsal realitedir.Dolayısıyla değişim ve dönüşümün seyrini belirleyen asıl etken toplumsal dinamizimdir.Bu bağlamda ülkemizin toplumsal bilinç şeklinin netice itibariyle hatırı sayılır kanaat önderlerleri tarafından belirlendiği ve bu anlamda yönlendirici olduklarını varsayarsak,elbette bu yönledirmenin ne kadar doğru ve yerinde yapıldığını tartışmak durumundayız.

    İşte bu noktada henüz tam bir mutabakata varamadık.Ben,bu nedenle kriterlerin doğru belirlenmesi taraftarayım.Bizi veya toplumu yanlış yönlendiren ve birikimini insanlık yararına değil de kişisel hırsları doğrultusunda kullanan kesimleri nereye koycağız ve nasıl tanımlayacağız?

    Sonuç itibariyle yanlış dolaşıma girdiğinden dolayı bazı kavramlara allerji duymamız doğal,fakat bu böyle diye sapla samanı da birbirinden ayırmk durumundayız.Bunu doğru tahlil edemediğimiz takdirde eminim toplumdaki kafakarışıklığı sürmeye devm edcek.

    Kusura bakmayın.Biraz aceleye geldi.Uzun ve devrik cümleler kullandığımın farkındayım.Fakat eşsiz kavrama yeteneğinize olan güvenimle eksiklerimi tamamlayacağınızı umuyorum.Kısacası aynayı tutma sırsı sizde:)

    Saygılar.

  25. Yazan:ç-z Tarih: Eyl 19, 2008 | Reply

    Sn.Aziz Yılmaz,

    Yorumunuzdan sondan başlayalım.

    Tamam ben de sondan başlayacağım zira ayna tutmayı severim :-)) dedim de aklıma bir keloğlan hikayesi geldi,padişah merak etmiş;”Beni,dokunmadan kim iki parmağı ile tepe taklak tutabilir?” diye(ah şu merak!padişaha sadece 2 parmakla nasıl da hükmetmiş)keloğlan almış eline aynayı tutmuş padişahın kafasının üzerinde,aynaya bakan padişah kendini tepe taklak görmüş.Kıssadaki tek hisse, “merak” 😉

    Kusura bakmayın.Biraz aceleye geldi.Uzun ve devrik cümleler kullandığımın farkındayım.

    Est.Uzun ve devrik cümlelerin yabancısı değilim;virgüllerde kısa soluklar almayı seviyorum ama noktalar bana şehirler arası yolculuklardaki “bitse de artık yola koyulsak” dedirten uzun çay,kahve,ihtiyaç molaları gibi geliyor.Bu nedenle çoğu zaman kavrama yeteneğimin hasar aldığını ve zaman zaman yanılgı çukuruna düşmeme sebep olduğunu düşünüyorum .-) yine de teşekkür ederim.

    Sonuç itibariyle yanlış dolaşıma girdiğinden dolayı bazı kavramlara allerji duymamız doğal,fakat bu böyle diye sapla samanı da birbirinden ayırmk durumundayız.Bunu doğru tahlil edemediğimiz takdirde eminim toplumdaki kafakarışıklığı sürmeye devm edcek.

    Peşinen söyleyeyim sonra atlarım da içime dert olur.Benim kavramlara değil de onları,peşine düştükleri amaca uygun hale getirmek için sancı çekenlere alerjim var ha bir de nikel’e.Kafa karışıklığının(size göre bunun göstergesi ne,yanlış istikamet mi?) sebebi aydının kim olduğunu bilmemekten değil birilerinin kendi doğrularını anlatmak yerine doğruyu tarif edeni tarif etmekle uğraşmasından.

    Evet,neden olmasın aydın tanımına da gayet tabi ideolojik tanım ve misyonlar yüklenebilir.Ki yükleniyor da.Ve ayrıca türevleri de yok değil(bkz.Cumhuriyet Kadını,Çağdaş Kadın vs.).
    * * *
    Şöyle ki:evet,aydın tanımının da farklı amaçlarla kullanılabileceğine ve yaratacağı olası çağrışımlar konusunda beni ikna ettiniz.Ancak,farklı bir tanımla ifade edilmesi durumunda bu kavramın yerine kullanılacak o tanımın da sorgulanmaya açık olabilmesi gerekir.

    Tahlil,sorgulama daha başka ne derseniz deyin tüm bunları yapmaya çalışırken yine sondan gitme yolunu kullanarak aklınızdan “aydın” isimLERİ geçirmediğinizi ,onlar üzerinden bir tarife ulaşmaya çalışmadığınızı söyleyebilir misiniz?Bulamıyorsunuz değil mi,zira “tek” kişide aklınızdan geçirdiğiniz aydını tanımlamak için kullandığınız niteliklerin hepsi birden yok!

    Ha,aydın demeyiz de entelektüel deriz…Kanaat önderi,kültürlü ve birikimli insan,bilge insan,ne bileyim erdemli veya ahlaklı insan diyelim.Sonuçta ne dersek diyelim Onu bir yere koymamız gerekir.

    Deyin de bir yere koymayın,koymaya da kalkışmayın n’olur!

    Neden?Bu tasnife neden ihtiyaç duyuyorsunuz?kavramın mı aydına,aydının mı kavrama ihtiyacı var?Yoksa bu kavramla tasnif edilmiş,işaret edilebilecek bir “aydın”a mı ihtiyaç var?
    İşaret eden kim ve kime işaret ediyor ,kafası karışık topluma mı?
    Onu bir yere koyması gereken,aydın sıfatını hak ettiğini belirleyecek olan biz miyiz yani toplumun “kanat önderleri tarafından yönlendirilen” sıradan insanları?

    Bu,anılan sıfatı hakeden veya buna aday “seçkin”ile toplumun sıradan insanı arasında bir duvar örüleceği ve kendisine bir rol biçilmesini meşru kılmayabilir.

    Rol biçilmesi!Şu bedelinin ödendiğini düşündüğünüz bir rolden mi bahsediyorsunuz?Haksızlık bu!Hapse girip,eziyet çekerek “bedel” ödediğine inanıldığı için “aydın” sıfatının hak edildiği/kazanılabildiği düşünülebiliyorsa neden “doğru” oldukları için taltif görmüş,refaha ermiş olanların da ödüllendirilerek “bedellerinin” ödenmiş olduğu düşünülemesin de kendilerine “sahte aydınlar ” densin o zaman?
    Darbe dönemine ait anılarını anlatanlardan hatırladığım kadarı ile o dönemde hapse atılmamış olan kişiler “aydın” payesi alıp imtiyaz göremeyeceklerini düşündükleri için belirsiz süre ortadan kaybolup sonra da falanca hapishanedeydim,şöyle eziyet gördüm,böyle fena muamele ettiler diye anlatıp kendi piyasasında prim yapmaya çalışırmış!Siz daha önceki yorumunuzda “duyguların” tanım oluştururken yanıltıcı etki oluşturabileceğinden mi bahsetmiştiniz acaba?
    Sıradan insan ile seçkin diyerek sınıflandırdığınız insanlar arasında Çin Seddi gibi bir duvar yoktur,olamaz da.Semt pazarında küfesi ile hamallık yapan genç ile falan üni.profesörü arasındaki mesafede profun belki pazardan alışveriş yapmayı seven eşi,kapıcısı,öğrencisi,öğrencisinin ailesi yada benzerleri mutlaka vardır.fikri bazda bir duvardan bahsediyorsanız ki bu yanlış bir tanım olmuş olur o zaman sizin aydın tanımınız kendi sınıfını yaratmış olur!

    Ama istesek de istemesek,gerek yukarıdan aşağıya gerekse tabandan yukarıya bir bağ,bir etkileşim olduğunu dikktten kaçırmamalı

    Umarım şuan kadar “kaçırmadığımı” .(kesinlikle mecaz yok .-)ifade edebilmişimdir.Etkileşim kısmına itirazım yok ama “kanalize edilmesine” var.Fikirsel bazda alttan yukarıya doğdu değil aksine merkezden dışarı doğru çoğalan dairesel bir etkileşim olduğunu düşünüyorum.

    Zira toplumsal etkileşim bireyin iradesiyle gelişmez.İlişkinin biçimi doğru orantılı gelişmiyorsa bu bir toplumsal realitedir.

    Elbette,aydın tanımını da cüppe,üniforma gibi üzerlerine giyenlerin,tasnif yeteneği ile oluşturulan seçkinler sınıfı “realitenin” mühendisleri olarak sergiledikleri performans ile alkışı hak ediyorlar.Ellerini alkışlamakla meşgul yada belkiii eleştirmekle meşgul edenler de diğer “aydınlar”(!) olmalı.

    Dolayısıyla değişim ve dönüşümün seyrini belirleyen asıl etken toplumsal dinamizimdir.

    Evet,toplumsal dinamizm yukardan aşağı herhangi bir etkene ihtiyaç duymaksızın mevcuttur sorun bunun aydın olarak tasnif edilmiş kimseler tarafından seyrinin belirleniyor olmasında.Dikey yada yatay ideoljik bir yönü olmak zorunda değil!

    Bu bağlamda ülkemizin toplumsal bilinç şeklinin netice itibariyle hatırı sayılır kanaat önderlerleri tarafından belirlendiği ve bu anlamda yönlendirici olduklarını varsayarsak,elbette bu yönledirmenin ne kadar doğru ve yerinde yapıldığını tartışmak durumundayız.

    Evet sorun bu,yoksa aydının tanımı,kimin sahte yada gerçek aydın olduğu değil.

    İşte bu noktada henüz tam bir mutabakata varamadık.

    Evet zira dünü,bugünü okuyup yarını görebileceğini iddia edip,hedef belirleyip o hedefe doğru yönlendirme işine kalkışanlar “aydın” tanımını da yapıp onlar üzerinden hareket ediyorlar.Yarını gördüğünü iddia edenlere kulak verip dinamizminin seyrini, özümsediği ve yaşamına aktardığı şekli ile belirleyecek olan ise toplumun kendisi olması gerekirden araya girip müdahil olan da kendini” otorite” ilan eden kesim.Tüm bu olup bitenler esnada kıldan ince kılıçtan keskin nefs köprüsünü düşmeden geçebilenler de geçek aydınlar sayılabilir,tamam bu kadar esnek olabilirim .:-)

    Ben,bu nedenle kriterlerin doğru belirlenmesi taraftarayım.

    Kimler tarafından daha ne belirlenmesi?Belirlemişsiniz işte?Aşağıda bunu yazmışsınız ve cezalandırma kısmına bile gelmişsiniz zaten;

    Bizi veya toplumu yanlış yönlendiren ve birikimini insanlık yararına değil de kişisel hırsları doğrultusunda kullanan kesimleri nereye koycağız ve nasıl tanımlayacağız?

    Bu doğru yada çok gerekli bir soru değil.Aydın Doğan’ın adının aydın olması onu aydın kılmaz değil mi?:-P
    Yanlış olduğuna inandığınız yönlendirmelere karşı “birikimini” insanlık yararına kullananlar var olmaya devam ettiği müddetçe diğerleri kendilerini mutlaka belli edecektir ama bugün ama yarın ama mutlaka.Tüm bunlara bugün hemen şahit olmayı istemek gibi aceleci bir tavır sahibi olmamak gerek malumaliniz.Bu toplumun başına ne geldiyse hep bu bencilce bir hırs ile acelecili olan insanlar yüzünden geldi.
    Bu insanları nereye koyacağız demişsiniz bu dünyada hukuk-ceza-hapishane diye bir şey var ,diğer tarafta Allah ise bilir :-)Nasıl tanımlayacağız sorunuz ise bana bir yorumcunun yazdığı şu cümleyi hatırlattı;“terörle mücadele edip ölenleri şehit olarak tanımlamayacaksak ne olarak tanımlayacağız?”
    Bu toplum artık rüştünü ispat etmedi mi?Rahat bırakılsın da ama yanlış ama doğru kendi kararını kendi versin ve tasnifi de yine kendi yapsın!

  26. Yazan:suzannur Tarih: Eyl 19, 2008 | Reply

    ç-z veee Aziz Bey;
    Siz iki analitik zeka, aydını tartışan aydınlar, beni aştınız 🙂 Sizleri zevkle okuyorum. Sanırım, aydın olmak biraz da bu, tartışmada ya da bir fikrin oluşumunda, diğerlerinin fark edemediği incelikleri fark etmek. Bir kelimede semantiğin götürdüğü en uç sınıra gitmek ve o kelimeyi sadece kelime olarak düşünmemek. Onu sorgulamak, ona yüklenen kollektif zihniyeti analiz etmek, ona “yeni” bir anlam kazandırmak, yani kelimeyi üretmek. Bu düşünce üretmek demektir, kavramın göstergesi olan kelime, kelimenin ihtiva ettiği semantik.

    Aydın, evgi-nefret ikileminde gidip de gelir bu arada, bazen kendini sever bazen kendinden nefret eder; bazen insanlığı sever bazen insanlıktan nefret eder. Kendi düşüncelerinin kendisini bağlamasına dahi izin vermez, bazen düşünürüm ki, aslında aydın en az fikirlerinden sorumlu olandır, çünkü değiştirebilir ve geliştirebilir. Aklı düzçizgide ilerlemez çünkü, zikzakları vardır ve normalin dışı/üstüdür düşünceleriyle vardığı yer…
    Birinci paragrafta tanımını verdiğim iki aydına ve aydın kavramına itirazı olan var mı? Tabii önce kendine itiraz etmiş olur ki, zaten aydın en rahat kendisine itiraz edebilendir :))
    Yani bunu da tartışabilirsiniz, aman sıkılmayın, ben de neler yazmışlar diye oturup kafa patlatırken zordan saçımı başımı yolmam şurada :))
    Muhabbetle

  27. Yazan:Aziz Yılmaz Tarih: Eyl 20, 2008 | Reply

    Suzannur Hanım,

    İnanın, ç-z hanımla aydını tartışırken gözüm sizi çok aradı.Araya girip beni kurtarmanızı bekledim hep:))Fakat siz de mübarek iş işten geçtikten sonra olay yerine intikal eden polisler gibi geciktiniz de geçiktiniz:))

    Şaka bir yana ç-z hanımla aşık atmak gerçekten çok zor,epey zorlandım desem yeridir.Zorlanmak ne kelime!terletti beni resmen.Ve itiraf edeyim pek çok konuda da haklı.Hayran kaldım doğrusu.Hani her konuyu didik didik edenlerden sanırdım kendimi ya,fakat kendisi elinde merceğiyle solladı beni.İnsan bir noktayı atlayıp açık vermez mi yahu!

    Gelelim haklılık konusuna.Beyaz bayrağı çekmeyi kendime yediremediğimden olacak,gördüğünüz gibi sizi arabulucu yapıyorum.Hoş itiraflarımı eninde sonunda duyacak ya,olsun.

    Evet haklı.Haklı,çünkü ben ısrarla doğrularımı meşru bir zemine oturtmaya çalıştıkça kendisi doğruların da ne kadar göreceli olabileceğinin kanıtlarını sunabiliyor.Hem de tam bir kişilik çözümlemesi metoduyla…Derin ve felsefi.

    Ve eminim sizlerden öğreneceğim daha çok şey olacak.

    En derin saygılarımla…

  28. Yazan:suzannur Tarih: Eyl 20, 2008 | Reply

    Bendeki aysın çağrışımlarına baktığımızda, daha doğrusu, ah onun birikimi bende olsaydı dedirten kişiler: Tanpınar(özellikle estetik anlayışı),Cemil Meriç(tüm hezeyanlarıyle hem de), Sezai Karakoç(elbette şiire yüklenen anlam dünyası), Hilmi Yavuz(felsefe-edebiyat), Sadık Yalsuzuçanlar(doğu-batı birikimiyle, Selim İleri(okunanın depolandığı belleğiyle…
    Özellikle bu isimler, hatta bazen kızarım kendime, karar ver, hangisinin birikimini istiyorsun diye; karar veremem ve hepsini istiyorum derim şımarıklıkla. Zordur birikim sahibi olmak ama sadece biriktirmek değil, biriktirdiklerinle bir hayat inşa etmek, bunları değerlendirmek, üretmek ve ister seni sevsinler ister de sevmesinler olacağın insan olma yolunda vazgeçmemek bazen isyanın dibini yaşarken hem de.
    Aydın mı, ama illa da biri ön plana çıkacaksa bu. Meriç’tir gözümde. Beni okuduğumda derdest eden Jurnal’den sonra, girdiğim o karanlık dünyadan ve oradan çıkmanın beni zorladığı noktayı yaşamak… Kayıplar vermek ve yeni kazanımlarla çıkmak.
    Aydın sizde kayıplara neden olmalı ve yeni kazanımlarla sizi farklı bir yere savurmalı. Kayıp… Birileri aslında hep üste koyarak değiştiğimizi, birşeyler kaybetmediğimizi iddia eder, hayır… Bazen kaybedersin, fikirlerinden, inancından, doğrularından…
    Ve aydın kendi de değiştirirken değiştirir seni, dönüştürmek istediği kendisiyken ve başkalarının dönüşümünün ne zor olacağının sıkıntısında hatta ümitsizliğinde sadece kendi değişimini yaşamayı öğrenmeye çalışırken değişimin kendisi olur. Söyledikleri eski bilgilerin tekrarı değildir çünkü, söyledikleri bilginin yeniden üretimi, farklılaşmış hali ve sorgulamasından ortaya çıkan yeni bir dünyadır ama asla eskisi değildir.

    ve bir ilginç şey daha, aydın okunma telaşındadır, acaba beni kimse okuyacak mı, derdindedir. Korkar bu yönden, ya kitabı çıkamazsa ya okunmazsa ya… Çok da özgüven sahibi değildir aydın. Onun hayata karşı güvensizliği her şeyine sirayet eder… Bu nokta bazen onu nefrete bazen de ilgisizliğe iter.

  29. Yazan:Bigalıoğlu Tarih: Eyl 20, 2008 | Reply

    aziz yılmaz’ı,ç-z’yi ve suzannur’u bu sitenin aydını ilan ediyorum,her ne kadar anlattıklarından bir şey anlamasam da.ben bir garip köylü çocugu herhal arıza bende olsa gerek.

  30. Yazan:Bigalıoğlu Tarih: Eyl 20, 2008 | Reply

    bu arada,bu akşam bir öğretmen arkadaşla konuşurken,entellektüel doyumun ne demek olduğunu daha iyi anladım.kendisi,cok kültürlü, okumuş ve gerçek bir entellektüeldi.ancak hiç susmak bilmiyordu.ve altta kalamayacak kadar mağrurdu.

  31. Yazan:Aziz Yılmaz Tarih: Eyl 21, 2008 | Reply

    Est.Sayın Bigalığlu,bir arıza varsa eminim bizden sadır olmuştur.Kavga,çekişme varken demokratik kurallar içinde tartışmak arıza değildir de nedir:))

    Bu tarz fikir alışverişlerinin sizde hazım bozukluğuna yol açacağını hesaba katmayı unuttuk, bağışlayın.

  32. Yazan:ç-z Tarih: Eyl 21, 2008 | Reply

    Mevlânâ, İslâm, Yunan ve Hint kültürlerinin sentezini aşarak, insanlık tarihinde varoluşsal çelişkinin üstesinden gelmiş ve evrensel varlık düzeyine erişmiş bir düşünür, şair ve gönül insanıdır (Çam, 1989). O, on üçüncü yüzyıl Anadolusu’nun kaotik ortamı içerisinde, kişiliğinde yaşamış olduğu birtakım değişimler neticesi kendince yeni bir yaşam ilkesi benimsemiştir. Gerek aileden gelen engin bilgi birikimi gerekse dinî ilimlerde kendini ispatlamış bir âlim ve manevî bir lider olmasına rağmen, manevî rehber olarak gördüğü Şems ile tanıştıktan sonra, gerçek benliğini tanımak adına tüm geleneksel değerlere veda etmiştir. Manevî liderliğinin son yıllarında, “Neden her insanın aklı yaratıcı değil? Neden bazı insanlar düşmanlık üretir? Neden insanlar bu kadar dar kafalı ve bu kadar çeşit çeşitler? Sevgi geldiğinde neden tavırlar değişir, anlayış gelişir ve farklılıklar kaybolur?” gibi sorularla geleneksel hayatın sınırlılıklarını kavramış ve kendini otoritenin her türünden özgürleştirmiştir. O gerçek beni bulmak için içe dönerek mükemmeli aramış ve tecrübe edindiği büyük duygu değişimi sonrasında ‘Mesnevi’ adlı eseri yazmıştır (Sergen 1989).

    Mesnevi, gelişmek isteyen ve arayan insanın ilerleyen yolunu gösteren davranış biçimlerini kapsamaktadır. Daha gelişkin bir kişilik kazanmak ve daha iyi bir hayat sürmek için, geleneksel benliğin ortadan kaldırılarak sevgide bütünleşmesi gereği tavsiye edilmektedir.

    Mevlânâ’ya göre geleneksel ben, insanı aslından koparmaktadır. Bu nedenle tam bir farkındalık için bilinci boşaltarak bilinçaltını açığa çıkarmak gerekmektedir. Bu düzey ise evrensel benlik düzeyidir. İlk farkında oluş tecrübesinden sonra başlayan gelişme süreci tam farkındalık düzeyine ulaşan birey artık evrensel bir insandır. Ancak, gerçek bene ulaşmak isteyen birey bu süreç içerisinde içgüdüler, dürtüler, bencil güdüler veya nefis tarafından olumsuz yönde etkilenir. Bu doğal engellerin ortadan kalkması için arzularına hükmetmek ve bunun için aklını kullanmak durumundadır.

    Bu anlamda Freud’un psikolojik yaklaşımında da bahsedildiği üzere; insanı kendi aslından ve gerçek hayattan koparan geleneksel ben’i ortadan kaldırmak suretiyle evrensel bene ulaşmak için, bilinçaltı kavramının ele alınması gerekmektedir. Yani gerçek benliği oluşturmak ve tam bir farkındalık için bilinç boşaltılmalı ve bilinçaltı açığa çıkarılmalıdır. Böylesi bir evrensel varoluş düzeyi, “benden uzaklaşmak”(gerçek benin ortaya çıkmasını engelleyen tüm deneyimleri ortadan kaldırmak) ve “benin tamamen farkında olmak” şeklinde iki aşamalıdır.

    Mevlânâ kopya insan yerine, kendinden doğuşu gerçekleştiren evrensel insana ulaşmak istemiştir. Ona göre nefis de sevgi (aşk) gibi kendine uyulduğu taktirde insan hayatını yönetebilecek kadar güçlüdür. O, evrensel benliğe ulaşmak için nefsi akılla kontrol etmek ve geleneksel benliği aşağı çekmek gerektiği düşüncesindedir. Mevlânâ bu anlamda tasavvufu, içgüdüsel davranışlardan kurtulmak ve gerçek benliğe ulaşmak için bir hayat yolu olarak görüyordu

    Bir eğitim süreci olarak tasavvuf; ferdî, kademeli, programlı ve yetişkinlere yönelik bir eğitim olmasının yanısıra eğitimde kullanılan metotlar (anlatım, soru-cevap, yaşayarak öğrenme, gözlem) yönünden de modern eğitimle büyük benzerlikler taşımaktadır (Gözütok, 1997).

    Tasavvufî olarak kendini gerçekleştirmiş bir kişilik, varlık halkasını tamamlayana kadar değişik süreçler yaşar ve neticede tümüyle bir yeniden doğuş tecrübesi kazanır. Ana rahmine düşme ile başlayan gelişimsel süreç doğum, kültürleşme, ihtisaslaşma, kişiliğinin farkına varma, kişiliğin nesnelleşmesi, kültürün rolünü kavrama, çevreyi algılama, insanı algılama, bilinçaltını açığa çıkarma ile devam eder ve bilinçli varoluş düzeyi ile son bulur.

    http://www.silgitsin.com/mevlanaya-gore-tasavvufi-anlamda-kisilik-cozumlemesi/

    Suzannur hanım,
    itiraz etme yolumu bile tıkadığınız birinci paragrafa istinaden söyleyecek bir şey bulamadım sadece Mevlana’nın “Olduğun gibi görün, göründüğün gibi ol!”sözünü hatırlayıp
    olduğum gibi görünmeyi beceremediğim ve sizin gördüğünüz gibi olabilmek içinse daha çookk zaman,emek gerektiğini,kendi gayretimin kifayetsizliğini düşünerek üzüldüm.

    Aziz bey,
    Sizinle bu şekilde tartışmak inanın benim için oldukça faydalı oldu.Kaygılarımı paylaşırken sizi terletmiş olduğumu sanmıyorum ve bunu nezaketinize bağlayıp iltifat olarak kabul ediyorum.Ve evet haklısınız,tartışmalardaki esas amaç “haklı” çıkmak değil,mümkün olduğunca farklı açılardan aynı konuya bakabilmek ve bunu yaparken de kırıp,dökmemek.
    iştirak ettiğiniz teşekkür ederim,yanlız olmazdı 🙂

  33. Yazan:ç-z Tarih: Eyl 21, 2008 | Reply

    TDK düzeltmeden,Suzannur hanım not kırmadan değiştiriyorum;
    “yanlız olmazdı” değil “yalnız olmazdı” 😉

  34. Yazan:Bigalıoğlu Tarih: Eyl 21, 2008 | Reply

    TDK düzeltmeden,Suzannur hanım not kırmadan değiştiriyorum;
    “yanlız olmazdı” değil “yalnız olmazdı” 😉

    enteresandır aynı hatayı surekli bende yapıyorum ve bir öneri getirmek istiyorum.yanlız kelimesi söylem olarak dile daha uygun bir hal taşıyor,yanlış söylem ve yazım algısına neden oluyor.o zaman bizde TDK’da bu kelimeyi “yanlız” olarak değiştirsek ne olur?

    hatta “yanında başkaları bulunmayan” anlamına gelen bu kelimenin TDK tarafından yanlış yazılmış olabileceğini de düşünmüyor değilim.

    mutlak doğru diye düşündüklerimizin,aslında mutlak doğru olamayabileceğini düşündüğünüz oldumu hiç?

  35. Yazan:suzannur Tarih: Eyl 21, 2008 | Reply

    ç-z,
    Öncelikle nefis bir makale göndermişsiniz, içerek okudum. Oradaki:
    “Ana rahmine düşme ile başlayan gelişimsel süreç doğum, kültürleşme, ihtisaslaşma, kişiliğinin farkına varma, kişiliğin nesnelleşmesi, kültürün rolünü kavrama, çevreyi algılama, insanı algılama, bilinçaltını açığa çıkarma ile devam eder ve bilinçli varoluş düzeyi ile son bulur.”kısmında bilinçli varoluş düzeyi ile son bulma, ben işte böyle bir son bulma kısmına inanmıyorum, öyle bir hal ki insanlık, son dediğiniz yerde geriye dönme şeklinde zikzaklar yaşamanız mümkün, burada bilinçli varoluşu koruma ya da onu daha üst bir varoluşa taşıma ya da aşkın ifadeyle asıl varlıkla(Asl’a varmak, Mevlana’nın ifadesiyle, hem vaoluşun özüne hem yaratıcıya çift anlamı vardır burada) yolculuk bu ifadeyi tamamlarmış gibi geliyor. Ha, bunu tecrübe mi ettim, hayır, ama yaratılışın özüne ve bu özü yaşayanların hayatına bakıldığında görebildiklerim aslında hiçbir zaman son üzerine bir hayat tecrübesinin kurgulanamayacağı üzerine. Hani bir cümle vardı, siz de biliyorsunuz, bir filmden alıntı 🙂 Asıl olan varacağın yer değil, yolculuğun kendisidir. Ve o yolculuk bu iklimde sonu olmayan ve ancak O’na kavuşulduğunda tamlanan ama tamamlanmayan…
    Aziz Bey,
    Sizi ç-z Hanımdan kurtarsaydım ki zaten yapAMAm :), o zaman aydın tanımını bu kadar geliştiremez ve yazmış olmak için yazmış olurduk. Aslında hiç müdehale etmeyeyim ben, çünkü ortaya çok güzel düşünceler çıkıyor.
    Sn. Bigalıoğlu,
    Eminim latife yapıyorsunuz, köylü çocuğu ne demek, hayatın özüne vakıftır bence köylü dediğimiz insanlar, öyesiniz ya da bunu latife olarak dediniz diye söylemiyorum, hayata dair o kadar güzel bir bakışı var ki köy yaşamındaki insanın, biz soyutta dağlar aştığımızı sanarken onların dillerindeki günlük ifade oluyor sayfalarca okuyup da varmak istediğimiz yer. Yunus’un dizelerine benzetirim ben bunu, çok sadedir, hemencecik söylenivermiş gibi, ama bir bakarsınız bir dörtlükte bir kitap dolusu sözü saklamış Yunus. Sehl-i mümteni. Zoru kolay söyleme, eğip bükmeden, olduğu gibi, kulağı diğer taraftan göstermeden ya da.
    and again ç-z,
    yok, yokkkk… tevazuya hiç gerek yok 🙂 Ben biliyorum hakikatlariii 🙂
    muhabbetle

  36. Yazan:MER'A-K(ıl) Tarih: Eyl 21, 2008 | Reply

    mutlak doğru diye düşündüklerimizin,aslında mutlak doğru olamayabileceğini düşündüğünüz oldumu hiç?

    🙂

    Bunu ilk defa bu “yanlış” yalnız yazımıyla düşündünüz sanırım yoksa kaçak elektrik ,9 çocuk gibi örneklemelerle “mutlak doğru” oluğuna inandığınız iddianızı ispatlamaya/anlatmaya çalışmazdınız di mi?

  37. Yazan:suzannur Tarih: Eyl 21, 2008 | Reply

    Bigalıoğlu,
    yalın-ız’daki orta hece düşmesiyle (-ı) yalnız olmuştur.
    yanıl-ış da -ı’nın düşmesiyle(fonetik yapımız orta heceyi düşürüyor, çünkü vurguyu son heceye kaydıran bir gırtlak yapımız var) yanlış olmuş zaman içinde. Bunu yapan TDK değil, biziz ki zaten böyle olması gerekiyor, dil bizimle yaşıyor kurumlarla değil. Ama her istediğimizi de hadi değiştirelim ehl-i keyfiyle değiştirirsek sanırım kelimelerin anlamında kayıplara neden oluruz. Yalnızı yanılmaktan türetmek onun kök anlamını unutmaya sebebiyet verecektir.

  38. Yazan:ç-z Tarih: Eyl 21, 2008 | Reply

    @ Bigalıoğlu,
    Anlamadığınızdan dem durmuşsunuz ama siz anlamayan değilsiniz “sizin” anlayacağınız şekilde anlatamayan benim.

    Konuşmak(burada yazışmak)anlaşabilmek için yapılacağı gibi insanlar anlaştıklarını teyyid etmek için de konuşurlar.

    Öncelikle belki “sizi anlamıyorum” tavrını terk edebilirsiniz.Böylelikle sizin tamamıyle zıddınız olduğunu düşündüğünüz fikirlerin ifade edildiği yazı/yorumları “anlayabilmeniz” kolaylaşabilir.

    Bu sitede insanlar yazı yada yorumları bir şeyi “pazarlayıp,satmak”için reklam metni gibi yazmıyorlar.

    Herşeyden önce konuşarak(yazışarak) anlaşmanın mümkün olduğuna inanmak.

    Analamdığınız birini birşeyler ilan etmek çok kolay değil mi?Haklısınız sırf bu nedenle bazıları birilerine “tapınıyor” bile!Sebep,öyle dendiğine inanmayı anlamaya tercih ettiği için.Eeee haklı olabilir kimi sağlıklı insanların özürlü insanların asansörlerini kullandıklarını biliyoruz,değil mi?Düşünmeyi,fikir yürütmeyi red etmmek yada tembelleştirmek de bir tür insan olma özrü değil midir?

  39. Yazan:Bigalıoğlu Tarih: Eyl 22, 2008 | Reply

    bir gün türkiye adındaki bir ülkeye demokrasi geldi.ancak ülke halkı bu kelimenin ne anlama geldiğini anlayamıyordu.halka bunu anlatabilmek için bir sembol türettiler.o sembole “demir-gır-ad (demir kır at) adını verdiler.çünkü o ülkenin halkı bu kelimenin anlamını bilmediği gibi telaffuzda edemiyordu.gel zaman git zaman demir kır atın,demokrasi olduğu anlaşıldı,telaffuzuda düzeldi.biraz daha zaman geçti ve bu demokrasinin güzel bir şekilde iştetildiğinde gerçektende iyi bir şey olduğunu kavradık.

    kıssadan hisse,demokrat kelimesinin kökü demir kır attır,democrayc gibi bir şey değil.

    yanlız kelimesine de illa bir kök bulamız şart değil.zira başka bir anlam taşımıyor.yanlız da yazsanız,yalnız da yazsanız okuyan aynı şeyi anlıyor.

    insanlar birbirinden bir şey kapabilmek için etkileşirler,geyik muhabbeti olsun diye değil,hele böyle bir yerde.

    okunan bir yazıdan,insanın aklında kalan bir ana fikir olması gerekir.okuduklarınızdan sizin aklınızda bir kaç satır ana fikir oluşmuyorsa,boşuna okuyorsunuz demektir.yada egolarınızı tatmin etmek için yazıyorsunuz demektir.

    sonuç nedir,önemli olan bu.
    merakıl da ha bire faşist damarıma basıp duruyor.hadi bir şey demeyeyim.

  40. Yazan:suzannur Tarih: Eyl 22, 2008 | Reply

    Sayın Bigalıoğlu,
    Bloğunuza baktım bu arada. Maşallah ifadeler ve üslup çok güzel lakin burada yalnız deyip tutturuluyor 🙂 Nüçün efem nüçün??
    Hatta yorum da yazacaktım oraya ama konu isteyor, şunu isteyor, bunu isteyor… Ne çok şey isteyor azizim 🙂

  41. Yazan:MER'A-K(ıl) Tarih: Eyl 23, 2008 | Reply

    @Bigalıoğlu,

    merakıl da ha bire faşist damarıma basıp duruyor.hadi bir şey demeyeyim.

    yazın efendim yazın,egonuzu tatmin etmiş olmayacaksanız ve benim de okuduğumda aklımda bir iki satır fikir kalacaksa lüften yazın ve beni bundan mahrum etmeyin lütfen.Siz de entellektüel öğretmen arkadaşınız gibi hiç susmadan konuşun,mağrur olun ki ben de bu esnada sizin anlattıklarınızdan aklımda kalacak bir iki satır fikirden ilham alabileyim.

  42. Yazan:Alper Ecer Tarih: Eyl 23, 2008 | Reply

    aydın’la entelektüel (intellectual) birbirine karıştırılıyor bazen. bilginin kendisini değerli bulan ve daha çok bilgi edinmek isteyen kişi entelektüeldir. aydın’sa (enlightened) bilgiye veya bilgeliğe bir entelektüel gibi bağlı değildir, aydın için bilgi işlevseldir ve işe yaradığı ölçüde doğrudur, bu yüzden aydın bilginin kendisine değil sadece amacı doğrultusundaki bilgiye merak duyar ve onu aldıktan sonra da eyleme geçer, çünkü aydın sadece intelekt ile değil aynı zamanda aktivizmi ile de tanımlanır. diğer bir deyişle “aydın” çalışkan bir solcudur. entelektüelse dünyanın bilmekten gayrısına önem vermeyen bir tembeldir. bu kavramsal fark başka dillerde de vardır.
    Bundan ötürü bizdeki aydınlar hiç bir zaman aymazlar, onların en kalantorunun bile derdi bilim yapmak değildir, insanlara öğretmektir.

  43. Yazan:ç-z Tarih: Eyl 23, 2008 | Reply

    Sn.Alper Ecer,

    sadece amacı doğrultusundaki bilgiye merak duyar ve onu aldıktan sonra da eyleme geçer, çünkü aydın sadece intelekt ile değil aynı zamanda aktivizmi ile de tanımlanır. diğer bir deyişle “aydın” çalışkan bir solcudur.

    Benim başından beri itiraz ettiğim noktalardan biri de bu.Aydının amacı bilgidir ve hatta onu üretmek ama gerçekleştirmek değil.Eğer ona bu bilgi doğrultusunda “eylem” sorumluluğunu da verirseniz toplumun “takip” etmesini istediğiniz bir lider yaratmış olursunuz.Temel aldığı,muhafaza ettiği de halehazırda mevcut olan “bilgi” olduğuna göre kendisine muhafazkar denilebilir.

    Bilgi muhtevasının gelişebilir,değişebilir olması “aydın” diye tanımlanmak istenen kişiyi solcu kılmaz.

  44. Yazan:uveys Tarih: Eyl 23, 2008 | Reply

    Ansizin onume beliren bir linke tiklarken, kendimi burada bulmusum. Nekadar zamandir mahrum kalmisim bilinmez ama.. Benim buraya girisim isabetmis gibi geliyor bama.

    Bu arada Suzannur hanim; yorumlariniza bilincli muziplik kattiginizi dusunerek:), Bende yorumlarinizi zevkle okurken; Kahkahalarimi doyasiya yasiyorum. Hepiniz iyiki varsiniz.!!

  45. Yazan:Alper Tarih: Eyl 23, 2008 | Reply

    ya benim demek istedigim aydin ne olmali gibi bir ideal tanimlama degildi. halihazirda zaten aydin ve entelektuel kavramlarinin mevcut birer icerigi var gibi. Enlightened yani aydın insan demek bilgi sahibi insan demek değildir, aydınlanma yaşamış, sekülerleşmiş demektir, ama bu sekulerleşme sadece dinsel, yoksa felsefi anlamda değil, dolayısıyla aydının hala inandığı doğrular vardır ve onlar için aktivizm yapar. Buna karşılık entelektüelin böyle dertleri yoktur, o sadece anlamaya ve anlamlandırmaya çalışır, hiç bir zaman kesin olanı bulup “tamam, yeter, artık harekete geçeyim” demez, hiç bir şeye de doğru budur demez. onun sorgulaması hep devam eder.
    bu kavramlardan birisi iyi, öbürü kötü demek istemiyorum. sadece böyle bir anlam farklılaşması var.
    Ve burada aydın genelde solcular için kullanılan, solcuların kendileri için kullanmayı sevdikleri bir kavram olarak gelişmiş genelde. Ben mesela şahsen kendime aydın demem, halkı aydınlanmaya erdirmek gibi bir misyonum yoktur çünkü.

  46. Yazan:suzannur Tarih: Eyl 23, 2008 | Reply

    @Alper,
    Azizim ne alaka, aydın kavramını sola mal etmek, zaten sıkıntımızın odak noktası bu, kelimelere ortak bir anlam yükleyememek ve kelimelerde çift anlam yaşayarak habire önüne gerçek, hakiki, öz, en hakiki 🙂 gibi turizm şirketleri otobüsleri gibi kelimeler eklemek zorunda kalıyor oluşumuz. Hiçbir zaman aydın’ın aktivist olması gerektiğine inanmadım, inananlarla da yaptığım tartışmada da bu duruşumu değiştirmedim. Sınırlandırmalar, aktivist olma zorunluluğu- aydını asıl kimliğinden çıkartır, derdi fikirlerledir aydının, bazen kendisidir eleştiri okunun hedefi bazen toplum, siz ona şöyle olmalısını dayatırsanız dayatmanın geldiği nokta aydının artık üretememesi, bağımsız olamaması, fikirlerini değiştirememesi ve dönüştürememesidir. Dönüşemeyen bir insana aydın mı denir? Bu ülkede dönüşene dönek diyorlar, bakın yine anlam kargaşası.
    Meriç’e bakın: Milliyetçilikle başlayan lise, sosyalizmle geçen ataizm dönemi, Hint’i ve Tanrıyı keşfediş ve sonrası. Şimdi Meriç dönek mi, aydın mı? Sekülerleşmemiş bu dönüşüm esnasında, dediklerinizin tam tersi yani. Alınız Hilmi Yavuz.
    Bir kere daha düşününüz bence.

    @Üveys,
    Doğru yerdesiniz, ama hala hatalar var yazımda ona göre 🙂 En sonunda o kadar dikkatli bir yazım ustası olacaksınız ki, benim hatalarımı yüzüme vuracaksınız ve ben kahrolacağım 🙂 Bugünlerde hep yanlış tuşlara basıyorum da…
    Saygıyla.

  47. Yazan:Bigalıoğlu Tarih: Eyl 23, 2008 | Reply

    Alper’den
    “”aydın’la entelektüel (intellectual) birbirine karıştırılıyor bazen. bilginin kendisini değerli bulan ve daha çok bilgi edinmek isteyen kişi entelektüeldir. aydın’sa (enlightened) bilgiye veya bilgeliğe bir entelektüel gibi bağlı değildir, aydın için bilgi işlevseldir ve işe yaradığı ölçüde doğrudur, bu yüzden aydın bilginin kendisine değil sadece amacı doğrultusundaki bilgiye merak duyar ve onu aldıktan sonra da…”

    geri kalanını biraz karıştırmış,ideoloji felan bulaşmış ama yukarıda söylediklerine katılıyorum.bardağın dolu tarafına bakmak lazım dimi,boş tarafını azizim görmüş zaten.

  48. Yazan:ç-z Tarih: Oca 24, 2009 | Reply

    Murat Belge’den arşivlenmesi,zaman zaman da hatırlanması gereken güzel bir yazı!

    JAKOBEN/MUHAFAZAKAR DENGESİ

    Dünyanın pek çok yerinde “seçkinler”, kendilerini geri kalan topluma yol gösterme misyonunu yüklenmiş bir topluluk gibi görme eğilimindedirler. Reel-sosyalizmin kısa tarihinde de gördük bu anlayışın getirdiği birtakım kombinezonları, Politbüroları, “Bilim Emekçileri” diye adlandırılan uzman kurullarını vb.

    Böyle görürler, çünkü tarihte “bilgi”nin ve “fikir”in tartışılmaz bir yeri, önemi vardır. Bunun için “Jakoben” terimi, Fransız Devrimi’nin ortaya çıkardığı bir terim olsa da, onunla sınırlı değildir. Ondan önce de görülmüştür, ondan sonra elbette daha fazla görülmüştür, bundan sonra da hep görülecektir. Fransız Devrimi gene de önemli bir dönemeçtir, çünkü ilk kez bu olayla “kitleler” bir “siyasî güç” olarak belirmiştir.

    Jakoben, kendini kitlenin istediği şeyi gerçekleştirmenin bilgisine sahip birey olarak görür. Ama zaman içinde bu “istediği şey”, Jakoben’e göre “istemesi gereken şey”e de dönüşebilir. Jakoben bir bakıma kitleye düşman değildir. Ama kitle “doğru fikirlere”e uzak duruyorsa (ki, Jakoben, tanımı gereği, bunların sahibidir), o da kitleyi azarlama, hattâ kendi iyiliği için biraz tartaklama hakkını kendinde görür.

    Jakoben, çok zaman, “dünyayı değiştirmek” isteyen bir adamdır. Böyle bir isteği varsa, örneğin Marksist de olabilir –zaten Marksizm içinde güçlü bir Jakoben damar her zaman gözlemlenir. Dünyayı değiştirirken, değişmesini pek istemediği şey, kitleyle arasındaki ilişkidir. Kitlenin aslında “istediği” veya “istemesi” gereken şeyin bilgisi onda olmalıdır. Bir tür siyasetçi/tarihçinin pek sevdiği biyolojik analojiyle, “beyin” o olmalıdır –kitle de beyinden gelen direktifleri yerine getiren beden. Bu analoji, oluştuğu dönemin askerî anlayışına ve ordu davranışına da uygundur.

    Cumhuriyet tarihimizin tek-parti dönemi böyle geçti. Sonra, bir ölçüde (ama tamamen değil bence) dış koşullar “çok-partili” rejime geçmeyi gerekli kıldı.

    İşte size ciddi bir sorun! Jakoben dünya görüşü ve kültürde, “kitle”, büyüyemeyen bir “çocuk” gibi görülür. Rehberinin (veya “dadı”sının, “lala”sının vb.) gözetiminde “güdülmeli”dir. Seçimi siyasetin temeli sayan liberal görüş ise “kitle”ye “erişkin” demek zorundadır. Başka türlü “seçim” kurumu anlamsızlaşır. Demek ki, bu iki görüş, kendi katışıksız hallerinde, uzlaşmaz iki görüştür.

    İlle böyle “uzlaşmaz” olmaları gerekiyor mu? Hayır. Siyasî olgunluğa erişmiş bir toplum bunları dengeleyebilir, hattâ iki anlayış arasındaki (soyut plandaki) gerilimden, toplum için ilerletici bir dinamizm oluşturmayı dahi başarabilir.

    Ama bizim tarihimizde böyle olmadı. Hâlâ da olmuyor. Belki bugün, böyle bir dengenin daha da uzağındayız; böyle bir dengenin “imkânsız” göründüğü bir noktadayız.

    Jakoben, kendini “seçim sath-ı maili”nde bulunca, “sudan çıkmış balık” olur. Çünkü onun henüz yeterince eğitemediği kitle, bu durumda, her an, birtakım demagogların peşine takılıp gitmeye hazırdır. Oysa böyle bir duruma zinhar izi verilmemelidir. Yoksa, Nasreddin Hoca’nın tam aç yaşamayı öğrenmek üzereyken ölen eşeği gibi, kitle (halk)de, tam eğitilecek ve öğrenecekken demagojinin iğvasına uyup baştan çıkabilir.

    Çaresi, bizim somut tarihimizde, “darbe”. “Endikasyonu” sık sık işittiğimiz, “halktan oy almak için tavizler veren sorumsuz politikacılar”… Çünkü bu ideolojide, halkı memnun etmek, ilkelere ihanet demektir.

    Dolayısıyla, 1950’de gerçekleşen dönüşüm, Kemalist Jakobenler ve aynı zamanda onların güdük bir varyantı olan “Marksist” Jakobenler tarafından bir “karşı-devrim” olarak değerlendirilmiştir. Yani, halkın kendi geleceğini tayin etmek üzere oy kullanması biçiminde tecelli eden bir “karşı-devrim”! Kemalist için yadırgatıcı değil, ama bir “sosyalist” için akıl almaz bir muhakeme biçimi.

    Ama burada karşımıza hesaba alınması gereken yeni bir etken çıkıyor. Bunu, liberal siyaset felsefesini çok daha önceden sindirmiş toplumlar içi değil, bunu yapamayanlar ve öncelikle de Türkiye için söylüyorum. Bizim ülkemizde Jakoben üslûbunu benimseyenler “darbeci” (“devrim” potansiyeli olmayan bir toplumda tek “reel” radikalizm yöntemi), muhafazakârlar da “seçimci” olmuşlardır.

    Jakoben’in ideoloji gereği “kitle”yi bir “yetişkin” gibi göremeyeceğini söylemiştim. Peki, muhafazakâr (“liberal” değil, bizde ondan olmadı) öyle mi görüyor. Hayır, hiç öyle görmüyor. Tarihî koşullanmalar sonucu, kitlelerin ideolojisi muhafazakârınkiyle örtüşüyor. Bu böyle devam ettiği sürece, muhafazakâr seçimden yana.

    Kitleler fikirlerini değiştirmeye başlamayagörsünler! Muhafazakâr hemen seçimden vazgeçer.

    Ama yazının yeri bitti. Yarın devam edelim.

    Murat Belge – 24.01.2009 Taraf

  49. Yazan:Aziz Yılmaz Tarih: Oca 24, 2009 | Reply

    ç-z hanım,

    Çok dikkatli bir okursunuz tek kelimeyle.Murat Belge’nin yazısı gerçekten tartışmakta olduğumuz konuyla birebir alakalı,hatta biçilmiş kaftan.Bu da gözünüzden kaçmamış.Emeğinize sağlık.

    Bu arada bir şey daha ekleyeyim,çoğunlukla M.Belge’nin yazılarını pek kaçırmam.Fakat maşallah o kadar çok düşünce formu,fikir platformu vs.kurulmuş ki hepsine yetişmeye zaman yetmiyor.İsabetli olmuş anlayacağınız.

  50. Yazan:ç-z Tarih: Oca 25, 2009 | Reply

    DEMOKRASİNİN İSTİKBALİ YOKTUR

    Türkiye’deki siyasî yapılanmada muhafazakâr kesim “halka yakın” ve “seçimden yana” bir görünüş arzeder. Bu da, üstünde biraz düşünecek olursak, aslında yadırganacak bir durumdur. Muhafazakâr bir siyasî örgüt niçin “halkçı” olsun? Bu “evrensel” bir durum değil, Türkiye’ye ve Türkiye gibi bir dönüşüm geçirme sorunuyla karşılaşmış toplumlara özgü bir durumdur. Toplum, çok iyi düşünülmüş bir tepki duymasa bile, “dönüşüm” kendisi zorlayıcı bir olaydır ve ona karşı bir direnç olmaması pek mümkün değildir. Böyle bir direnç burada da oldu ve hâlâ olduğu söylenebilir. Bu koşullarda kitlelerin kendiliğinden muhafazakârlığı ile siyasî hareket halinde örgütlenmiş muhafazakârlık arasında bir örtüşme durumu oluşuyor.

    Tabii “popülizm”, özellikle gelişen ülkelerde, birden fazla siyasî çizginin tekeline almaya çalıştığı bir “tarz-ı siyaset”tir. Jakoben çizgi de popülizmi elden bırakmak istemez. Onun için CHP, “Halk” partisi olmuştur. Siyasette “popülizm”, “elitizm” madalyonunun öbür yüzüdür, “elit” siyaset adamının “sokak kıyafeti” gibi bir şeydir. Ama tabii her “kıyafet” gibi bunun da kime daha iyi yakışacağı sorusu var: Türkiye’de muhafazakâr kesim onu kendine daha iyi yakıştırıyor, CHP bunu giyindiğinde üstünden dökülüyor, olmuyor.

    Neyse, şu bağlamda söylemek istediğim, buradaki “muhafazakâr” siyaset adamının kitlelere bakışının, özünde, seçkincilerinkinden çok farklı olmadığı. Daha yakınlar, daha iyi tanıyorlar, dilini konuşuyor, dolayısıyla yönlendirmeyi daha iyi biliyorlar, amenna! Ama sorun kitle ile öncüsü (bu “Jakoben” veya muhafazakâr olabilir) arasındaki mesafenin kapanmasına gelince, aralarında hiçbir fark kalmıyor. İkisine göre de “ayaklar baş olmamalı”, herkes yerini bilmeli. Eşitlik bu dünyada olacak bir şey değildir. Özgürlük de, onu hak edecek rütbede olanın kullanabileceği (tabii dengeleri gözeterek) bir şeydir –herkese verilmez.

    Aslında bu çizgilere Türkiye sınırları içinde değil de evrensel ölçekte baktığımızda, Jakoben’in ideal dünyasında bu “eşitlik hedefi” vardır. Bütün ideoloji o hedefin gerçekleşmesi için kurulmuştur. Soyut olarak ideal budur, hedef budur da, tek sorun, bunun fiili gerçeklik düzeyinde bir türlü erişilemeyen bir hedef olarak kalmasıdır. Jakobenizm’in idealizmi budur; oysa muhafazakâr bunu bir ideal olarak geçerli bulmaz, kabul etmez. Böyle hayalî işlerle uğraşmak boşuna vakit kaybıdır. Bu dünyanın bir yapısı vardır ve bu değişmez.

    Evrensel ölçekte böyle ama Türkiye’deki taraflar sözkonusu olduğunda bunu da pek söyleyemeyiz: çünkü burada “Jakoben” dediğimiz çizgiyi “temellük” etmiş olan kesim ancak biçimsel olarak Jakobenizm’le bağdaştırdığımız davranışlarda bulunuyor; ama aslında onun da muhafazakârdan önemli bir farkı yok. “İnkılap” falan dedikleri, tören günlerinde nutuk atarken söylenecek bir söz; yoksa asıl sorun, varolan ilişkileri varolduğu şekilde dondurarak sürdürmek. Tek-parti döneminde yöntemi bilinmese, felsefesi olmasa da, bu kesimde yer alan bireylerin birçoğunun içtenlikle benimsediği bir “toplumsal değişim” projesi vardı. Bu şimdi ancak kaba maddiyatçı bir çerçevede sürüyor: daha çok tüketim. Ama söz “toplumsal ilişkilerin değişimi”ne gelince akan sular duruyor. Bunun belkemiği de, “otoriter devlet/ itaatkâr toplum” dengesinin kurulmasında yatıyor. Toplumdaki hiçbir değişim ya da gelişme, bu temel dengeyi bozmamalı.

    Böyle bir ideolojiyle ortaya çıkan bu kesim –bugünün “Ulusalcı”ları mı demeli, “Kemalistler” demek doğru mu, adlandırması da kolay değil- toplumun “en muhafazakâr” yapısını oluşturuyor. 12 Eylül’de her gün seyrettiğimiz gibi, “ana rahmine dönüş” dürtüsünü andırır şekilde “otuzlara dönüş” özlemi, bu ideolojinin bilinçaltını biçimlendiriyor. Bize zamanın durmadığını, dünyanın değiştiğini ve hep değişeceğini hatırlatan ne varsa, en büyük düşmanımız o. Ya da değişimi, bizim en temel toplumsal ilişkimizi sıkı sıkı korumamızı meşrulaştıracak şekilde yorumlayarak göğüs gereceğiz zamana. Sözgelişi, dünya dengeleri değişiyor, “güç” Atlantik’ten Pasifik’e kayıyor; o halde Avrupa’yı boşlayalım, güçlü ve otoriter devletimizle (o değişmeyecek, sorun bu) kendimize yeni ittifaklar arayalım.

    “Sözgelişi” dedim ama bunlar “dile geldi”, sık sık da geliyor. Geleceği okumanın ilmini kapmış bilge adamlar bize sürekli demokrasinin “istikbali olmadığını” anlatıyor.

  51. Yazan:ç-z Tarih: Oca 25, 2009 | Reply

    Aziz bey,

    Benimki sadece denk gelme durumu.Burada Suzan hanımın emek verdiği yazıyı ve yorumları okuyanlarla paylaşmak istedim.isabetli bulmanıza sevindim 🙂

ÖNEMLİ

--------------------------------------------------------------------

Tüm yazı, yorum ve içerikten imza sahipleri sorumludur. Yayımlanmış olmaları, bu görüşlere katıldığımız anlamına gelmez.

Hakaret içerse dahi bütün yorumlar birer fikir eseridir. Ama bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, yorum kurallarına gözatın yine de.

Not: Sitenin ismini dert etmeyin, “derinlik” üzerine bayağı bir geyik yaptık, henüz söylenmemiş bir şey bulmanız oldukça zor :)

Editörle takışmayın, o da bir anne-babanın evlâdıdır, sabrının sınırı vardır. Siz haklı bile olsanız alttan alın, efendilik sizde kalsın.

Sitenin iç işleriyle ilgili yorum yapmayın, aklınıza takılan soruları iletişim kutusundan sorun, kol kırılsın, yen içinde kalsın.

Kendi nezaketinizi bize endekslemeyin, bizden daha nazik olarak bizi utandırın. Yanlış ve eksik şeylerden şikayet etmek yerine bilgi ve yeni bakış açısı sunarak tamamlayın, düzeltin, tevazu ile öğretin bize bildiklerinizi.

Bu kurallara başkasının uyup uymamasına aldırmayın, siz uyun. Bütün yorumları hızla onaylanan EN KIDEMLİ YORUMCULAR arasındaki nizamî yerinizi alın.

--------------------------------------------------------------------
  • Siz de fikrinizi belirtin