RSS Feed for This Post

Bir Yemeğin Ardından

20080719_derin_dusunce_org_bir-yemegin-ardindan.jpg  Halid Ziya Uşaklıgil, Mai ve Siyah‘ın başlangıcını, Ahmet Cemil’in gözlerinden Servet-i Fünun dönemi aydınlarını ve onların görüşlerini, hal ve hareketlerini, tutumlarını anlatmak için Tepebaşı’ndaki bir yemekli toplantıyla açar. Aslında bu yazı tam da böyle bir toplanmayı anlatmak için yazılıyor.Derin Düşünce yazarlarının cumartesi günü bir öğle yemeğinde bir araya geldiği Üsküdar Buluşması’ndan bahsedeceğim sizlere.

Romanlarında ya da anılarında okuduğum yazarların sofralarına davetli olmak gibi bir histi bugün yaşadığım . Sabahattin Ali‘nin İçimizdeki Şeytan‘ında yer alan entelektüel toplantılar, Elif Şafak‘ın bir yazısında dile getirdiği aydınların buluşmaları, Yahya Kemal, Peyami Safa, Hilmi Yavuz, Selim İleri ‘nin…  bu yemeklerden birini anlattığı bir yazı gibi bir yazıyı yazıyor olmak ve aynı hisleri yaşamak gerçekten çok güzel.

Bilgi cenneti diye bir yer varsa işte o cenneti solukladım bugün ve her cümleyi duyabilmek için daha sesli konuşunuz, duyamıyorum açlığıyla hiçbir kelimeyi kaçırmamaya çalıştım. En çok dikkatimi çeken şeyse, apayrı yerlerden, kimliklerden, cinsiyetlerden gelen Derin Düşünce yazarlarıyla her konuyu köşesiz konuşabilmek ve yargılar üzerine değil, daha çok öğrenebilmek için soru-cevap şeklinde bir platformun oluşmasıydı. Sorgulayan, öğrenmeye istekli, değişen ve dönüşen ve bunu ötelemeyip tam tersi isteyen, beyin fırtınasıyla beynindeki sorgulamaları taşıyarak aklınıza gelmeyen konulara değinen, insanı olduğu gibi kabul eden ve farklılıklara açık hatta destekleyen bir yazar grubu. On yedi yaşında yazarının bile, size fark attığı, öngörü ve fikirleriyle çıtanın çok üstüne çıktığı bir platformdan bahsediyorum size. Öyle ki, Üsküdar’da boğazın o enfes maviliğine bakan restoranın camından bir ya da iki kez bakabildim dışarı, içerideki güzellik dışarıya fark atmıştı çünkü.

Bunlar ön hazırlık elbette, çünkü şimdi dedikodu faslına geçeceğim ve yazı biraz daha neşelenecek. Sakın Mehmet Bey’in “kırkına yaklaşıyorum, ihtiyarladık biz” yazmasına inanmayın çünkü birçoğumuzdan genç gösteriyordu. Hatta yanımızdan ayrıldığında hemen dedikodu kazanını kaynattık ve genç gösterdiğinden ve Fransa’nın kendisini niyeyse(!) hiç yıpratmadığından bahsettik. Yazılarındaki gibi soğuk, mesafeli bir insan da değil aynı zamanda. Neşeli ve neşeli olduğu kadar da olayları toparlayıp gündemi Derin Düşünce’ye getirebilecek olgunlukta yetkin, bilgili ve açık fikirli bir yazar. Eline su dökemesek de, bugünlük, elbette o günler de gelecektir kanaatindeyim.

Sosyolojiyle uğraşan bir yazarımız vardı ki, şunu itiraf etmeliyim, kendisinden çok etkilendim. Zaten sosyologlara zaafım vardır, asla standart düşünmezler ve mesleki objektiviteyi/nesnelliği her zaman kişiliklerinin önüne geçirmesini bilirler. Düşünme biçimi, yaptığı okumalar, sosyal çevresi ve bunlardan öte tüm o faal sosyal hayatı başarabilecek bir çalışkanlığı ve aktivitesi söylenmeden geçilmemesi gereken tespitler.

Yabancı makalelerden çeviri yapan, yapmak için vaktini harcayan ve önemlisi, bu yazıların mutlaka okunması ve paylaşılması gerektiği sorumluluğu taşıyan yazarımız ve de. Bu nokta beni ciddi anlamda etkiledi, çünkü bir şeyi okumak, özetlemek ve bir tanıdığınla paylaşmak başkadır: o yazıların tam bir çeviri olarak insanlara sunulması için kendi vaktini harcayarak böyle bir sosyal sorumluluk bilincine sahip olmak başka şeydir. Ancak bu yazarımız çok konuşkan değildi, duyurula. Az ama öz, sanırım bu, kişiliğinin bir özelliği; tabii herkesin benim gibi geveze olmak zorunda olmadığını da burada hatırlamam lazım.

Naif, kırılgan ve sorgulamaları devam eden yazarımızda sıra. Sanatı ve dinlemeyi seven, siyasettense insan odaklı yazıları ve düşünceleri tercih eden. Ona cevabım bu tarz yazıların reytinginin düşük olduğuydu ki, benim yazılarımın da reytingi düşüktür zaten, belki bu yazıda reytingimi biraz arttırırım diye düşünüyorum.

17 yaşındaki yazarımızdan bahsetmiştim değil mi, biraz daha açmak lazım mevzuyu. Onu görünce aklıma  Can Bahadır Yüce geldi. Yaş önemli değil, kesinlikle değil bunu anladım. Bu yaşında bu kadar bilgili, araştıran, sorgulayan ve fikirlerini böylesi güzel ifade eden bir yazarla tanışmak beni iki kere mutlu etti. Birincisi yazarımızı Derin Düşünce’de okuyor olmak(kim bilir ileride daha nerelerde yazacak ve ben kendisini tanıyor olacağım ardından da ben onun şu kadarcık  halini biliyorum diyebilme hakkım olacak), ikincisi -azıcık kıskansam da- insanın kendisini yetiştirmek için çizdiğimiz sınırın ve gençlerimiz az okuyor olması tabusunun zihnimde yıkıldığını gördüğüm için.

Masanın diğer ucunda olup da söylediklerini duyabilmek için kulaklarımı Midas’ın Kulakları gibi hissetmeye başladığım yazarımızda sıra. Yurt dışından anlattığı anekdotlarla yurdum sorunlarından biraz uzaklaşarak farklı dünyaları soluduk sayesinde. Az gayretle akraba da çıkacaktık kendisiyle. O zaman anladım ki, internette nicklerle/rumuzlarla/mahlaslarla yazarken küfretmemeye (!) çalışmak lazım, çünkü akrabanız ya da semtinizden birisi çıkabilme ihtimali var. Derler ya, klişe de olsa da, dağ dağa kavuşmaz insan insana kavuşur, bugün bir kez daha anladım bunu. Farkında olmadan yanından geçtiğimiz, yabancı olduğu için dikkatimizi çekmeyen her suret aslında karşımıza çıkabilir ve internette o kişiyle yazışmış olabilme ihtimalimiz de bir hayli yüksek. Derin Düşünce’de bir araya gelmiş tüm yazarlar ile bir şekilde paralel bir şeyler paylaşmışız. Bu durum, biraz da bana  Magnolia filmini hatırlattı. Paralel hayatlar bir gün bir noktada kesişebilir ve bu yemek de Derin düşünce yazarlarından bazılarıyla hayatımızın kesiştiği anlardan ilkiydi ve umarım sonuncusu olmaz.

Her şey mükemmel miydi, elbette değil. Örneğin servis. Az konuşan ama çok üreten yazarımızın tavsiyesi olan restorantın değiştirilmesini Mehmet Bey’e en uygun üslupla(!) ilettiğimde, kendisi bu nazik teklifi ileteceğini ama yazarımızın kin tutmaya çok uzak kişiliği dolayısıyla, bir dahaki toplantıya telefonla katılmak zorunda kalırsam şaşırmamam gerektiğini de ifade etti ki burada da aklıma harika bir fikir geldi: Görüntülü telefon, ama telefonun bu yakasından Derin Düşünce yazarlarına Cem Yılmaz’ın (Cem Yılmaz Türk Telekom Reklamı (görüntülü telefon)) reklamındaki gibi bakakalacağımı da tahmin etmiyor değilim.

İyi de o zaman “Bir Yemeğin Ardından” diye başlayan bir yazıyı kim kaleme alacak değil mi?

NOT: Derin Düşünce yazarlarıyla bir arada olmak ve bir şeyler paylaşmak umduğumun çok üstünde bir paylaşımdı ve çok güzeldi. Tüm yazar arkadaşlara ve özellikle Mehmet Yılmaz’a teşekkür ederim. Orada olamayanlarla da tanışabilmek ümidiyle…

2 [?]

Trackback URL Print This Post Print This Post

Sorry, comments for this entry are closed at this time.