<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	>

<channel>
	<title>Derin Düşünce</title>
	<atom:link href="http://www.derindusunce.org/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.derindusunce.org</link>
	<description>Grup platformu</description>
	<pubDate>Sat, 04 Jul 2009 16:43:29 +0000</pubDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.6.2</generator>
	<language>en</language>
			<item>
		<title>Darbecilik CHP&#8217;nin müzmin hastalığıdır!</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/07/04/darbecilik-chpnin-muzmin-hastaligidir/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/07/04/darbecilik-chpnin-muzmin-hastaligidir/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 04 Jul 2009 16:43:29 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mustafa Akyol</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Beyin Yıkama]]></category>

		<category><![CDATA[CHP]]></category>

		<category><![CDATA[Derin Devlet]]></category>

		<category><![CDATA[Ergenekon]]></category>

		<category><![CDATA[Kemalizm]]></category>

		<category><![CDATA[darbe]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=5557</guid>
		<description><![CDATA[[28 Haziran 2009 tarihli Star gazetesinde yayınlandı]
Türkiye&#8217;de son dönemde sık sık &#8220;darbelerle hesaplaşmaktan&#8221; söz ediliyor ya&#8230; Son günlerde CHP lideri Deniz Baykal bile &#8220;12 Eylülcüleri yargılama&#8221; çağrısı yapıyor ya&#8230; Bu meseleyi yerli yerine oturtmak için öncelikle &#8220;ilk günah&#8221;ı doğru tespit etmek lazım. Hem böylece Baykal&#8217;ın neden bir yandan topu 12 Eylül&#8217;e atarken öte yandan da [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/07/20090703_derin_dusunce_org_asker_ordu_darbe_ergenekon.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/07/20090704_derin_dusunce_org_darbe_ergenekon.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-5559" title="20090704_derin_dusunce_org_darbe_ergenekon" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/07/20090704_derin_dusunce_org_darbe_ergenekon-267x300.jpg" alt="" width="185" height="241" /></a>[28 Haziran 2009 tarihli <a href="http://www.stargazete.com/gazete/yazar/mustafa-akyol/ilk-darbe-1925-te-yapildi-197435.htm" target="_blank">Star</a> gazetesinde yayınlandı]</p>
<p>Türkiye&#8217;de son dönemde sık sık &#8220;darbelerle hesaplaşmaktan&#8221; söz ediliyor ya&#8230; Son günlerde CHP lideri Deniz Baykal bile &#8220;12 Eylülcüleri yargılama&#8221; çağrısı yapıyor ya&#8230; Bu meseleyi yerli yerine oturtmak için öncelikle &#8220;ilk günah&#8221;ı doğru tespit etmek lazım. Hem böylece Baykal&#8217;ın neden bir yandan topu 12 Eylül&#8217;e atarken öte yandan da &#8220;Ergenekon&#8217;un avukatı&#8221; olmaya devam ettiğini daha iyi anlayabiliriz.</p>
<p>Dolayısıyla tespiti hemen yapalım: &#8220;İlk günah&#8221;, yani ilk darbe, sanıldığı gibi 1960&#8242;ta bir grup üniformalı haydutun gerçekleştirdiği 27 Mayıs darbesi değil, ondan 35 yıl önce bir grup üniformasız despotun çıkardığı <span id="more-5557"></span>&#8220;Takrir-i Sükun Kanunu&#8221;dur. Bu zorbalık yasası ile tüm ülke zapt-u rapt altına alınmış, suçsuz insanlar fikirleri yüzünden idam edilmiş, liberal/muhafazakar çizgideki Terakkiperver Fırka da iftiralara maruz bırakılarak kapatılmıştır.</p>
<p>Gelin, o ilk darbenin nasıl olduğuna bir bakalım. Malum, Türkiye Kurtuluş Savaşı&#8217;nı Büyük Millet Meclisi&#8217;nin iradesi ile yürütmüştü. Bu Meclis de, sonradan tüm sistemi ele geçirecek olan Kemalist/laikçi kadrodan ibaret değildi. Dindarlardan, din adamlarından, Kürtlerden, liberallerden, kısacası &#8220;Türkiye halkı&#8221;nın tüm renklerinden oluşan demokratik bir heyetti.</p>
<p>Fakat Kurtuluş Savaşı bitince işler değişmeye başladı. Mustafa Kemal Paşa, söz konusu &#8220;Birinci Meclis&#8221;teki muhaliflerinden hoşlanmadığı için Nisan 1923&#8242;te yapılan seçimlerle oluşacak &#8220;İkinci Meclis&#8221;e kendine yakın isimleri yerleştirmek için kolları sıvadı. Kurtuluş Savaşı&#8217;nın Mustafa Kemal&#8217;den sonraki ikinci büyük kahramanı olan Kazım Karabekir Paşa, bu eğilime karşı çıkacak ve sebebini de şöyle açıklayacaktı:</p>
<p>&#8220;Gazi, &#8216;ben muhalif istemiyorum&#8217; diyerek, kendisine kavlen ve tahriren en çok sadakat gösterenleri&#8230; namzet gösteriyordu. Ben de böyle emre uyan bir meclisle, dünyaya hakim İtilaf devletlerinin emniyetini kazanamayacağımızı ve dahilde de hürriyet mefhumunu kaldıracağımızı ve belki daha şiddetli bir muhalefete yol açılacağını söyleyerek [seçim komitesinden ayrıldım].&#8221;</p>
<p>Karabekir Paşa ve onun gibi düşünen &#8220;hürriyetçiler&#8221; 1924 Eylülü&#8217;nde Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası&#8217;nı kurdular. Parti &#8220;gerici&#8221; değildi. Saltanat yanlısı hiç değildi. Parti kurucuları, &#8220;inkılapların hepsine taraftar olmakla beraber, bunların herhangi bir şahsa veya zümreye imtiyaz vermek için değil, bütün memlekete ve halkımıza mal edilmek&#8221; için yapılması gerektiğini savunuyorlardı.</p>
<p>Bugünden geriye bakınca ne kadar ileri görüşlü oldukları ortaya çıkıyor.</p>
<p>Ancak TCF sadece altı buçuk ay yaşayabildi. İsmet İnönü&#8217;nün yönetimindeki CHP hükümeti, Şeyh Said isyanı bahanesiyle çıkardığı &#8220;Takrir-i Sükun Kanunu&#8221;na dayarak 5 Haziran 1925&#8242;te partiyi kapattı. Böylece 25 yıl sürecek tek parti diktatörlüğü kurulmuş oldu. TCF&#8217;nin en elle tutulur suçu &#8220;partimiz dini inançlara saygılıdır&#8221; demekti! Bunun &#8220;gericileri cesaretlendirdiği&#8221; söylendi. Tam da 80 yıl sonra Ak Parti&#8217;nin Danıştay cinayeti üzerine &#8220;gericileri cesaretlendirdiği&#8221; için kapatılmak istenmesi gibi&#8230;</p>
<p>Terakkiperver Fırka, Türkiye&#8217;deki liberal/muhafazakar sentezin öncüsüydü. Ondan sonraki tüm askeri darbeler, bu sentezi temsil eden merkez sağ hükümetlere karşı yapıldı. Tüm darbeciler, &#8220;ilk darbe&#8221;nin faili olan CHP&#8217;nin ideolojisini yeniden konsolide etmeye ve onun siyasi rakiplerini yok etmeye çalıştılar.</p>
<p>Bunun tek kısmi istisnası 1980 darbesidir; o, diğer partilerle birlikte CHP&#8217;yi de kapatmıştır. Ancak bunun sebebi 1980 öncesinde CHP&#8217;nin klasik CHP olmaktan çıkıp Ecevit liderliğinde &#8220;ortanın soluna&#8221; ve &#8220;halkçılığa&#8221; kaymasıdır. CHP&#8217;nin 1930&#8242;lardaki &#8220;özüne&#8221; çoktan dönmüş olan Deniz Baykal&#8217;ın güncel darbe girişimlerinin &#8220;avukatlığını&#8221; yürütürken 12 Eylül&#8217;e &#8220;bulaşması&#8221;nın sebebi budur.</p>
<p>Eğer Sayın Baykal darbecilikle gerçekten yüzleşmek istiyorsa, aynaya bakmalı. Genel başkanlığını yaptığı partinin boynunda &#8220;tüm darbelerin anası&#8221;nın vebali vardır. Elinde de İstiklal Mahkemeleri&#8217;nde asılan masumların kanı&#8230;</p>
<p class="akst_link"><a href="http://www.derindusunce.org/?p=5557&amp;akst_action=share-this"  title="E-mail this, post to del.icio.us, etc." id="akst_link_5557" class="akst_share_link" rel="nofollow">Share This</a>
</p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/07/04/darbecilik-chpnin-muzmin-hastaligidir/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Bernard Lewis Nerede Yanlış Yaptı?</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/07/04/bernard-lewis-nerede-yanlis-yapti/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/07/04/bernard-lewis-nerede-yanlis-yapti/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 04 Jul 2009 10:00:36 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ekrem Senai</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Laiklik]]></category>

		<category><![CDATA[Çeviri]]></category>

		<category><![CDATA[İslam]]></category>

		<category><![CDATA[Bernard Lewis Nerede Yanlış Yaptı?]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=5553</guid>
		<description><![CDATA[İslam ve Sekülerizm İlişkisini Yeniden Düşünmek
Nader Hashemi, Denver Üniversitesi
Bu yazı, 29-31 Ağustos 2008, Amerika Siyasi Bilimler Kurulu Yıllık Toplantısında dağıtılmak üzere hazırlandı.
İslam&#8217;ın sekülerlik kavramını tanımadığı artık standart bir klişe halini almıştır. 
Normatif olarak, bizlere dünyanın dini gelenekleri içinde sadece İslam&#8217;ın kendi dini ve medeni kültürü  içinde, din ve politikanın ayrımını reddeden anti-modern bir gelenek olduğu söylenegelmiştir. Sosyal [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/07/20090703_derin_dusunce_org_laiklik_islam_pt.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-5555" title="20090703_derin_dusunce_org_laiklik_islam_pt" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/07/20090703_derin_dusunce_org_laiklik_islam_pt.jpg" alt="" width="264" height="243" /></a>İslam ve Sekülerizm İlişkisini Yeniden Düşünmek</strong></p>
<p>Nader Hashemi, Denver Üniversitesi</p>
<p>Bu yazı, 29-31 Ağustos 2008, Amerika Siyasi Bilimler Kurulu Yıllık Toplantısında dağıtılmak üzere hazırlandı.</p>
<p>İslam&#8217;ın sekülerlik kavramını tanımadığı artık standart bir klişe halini almıştır. </p>
<p>Normatif olarak, bizlere dünyanın dini gelenekleri içinde sadece İslam&#8217;ın kendi dini ve medeni kültürü  içinde, din ve politikanın ayrımını reddeden anti-modern bir gelenek olduğu söylenegelmiştir. Sosyal bilimlerde bu tezin en etkili ve tanınmış destekleyicisi Princeton Üniversitesi Cleveland E.Dodge Yakın Doğu Çalışmaları Profesörü Bernard Lewis&#8217;tir.</p>
<p>Lewis&#8217; in tezi İslam ve Hristiyanlığa karşılaştırmalı bir bakışa dayanır ve temel olarak İslam&#8217;ın sekülerizmle probleminin &#8220;inançtaki belirgin temel farklılıklar ve iki din kültürü deneyiminin farklılığı&#8221; iddiasından<span id="more-5553"></span> kök bulur. Bu yazı İslam ve sekülerizm sorununda Lewis&#8217;e alternatif bir okuma sağlama amacı gütmektedir.  </p>
<p>Daha önceki Lewis eleştirilerinde onun, yönetimlerinde de facto sekülerizmin bulunduğu Müslüman tarihini yanlış okuduğu söylenmişti. Bu yazıda ise Lewis&#8217;in sadece İslam siyasi tarihini değil, Hristiyanlık siyasi tarihini de yanlış okuduğu gösterilmeye çalışılacak. Sekülerizmin yokluğunu/yükselişini erken dönem İslam/Hristiyanlık dini deneyimlerinin farklılığına atfetmenin rağmına, vurgunun Avrupa erken modern çağına verilmesi gerektiği ortaya konulacaktır. Zira bu dönem içindedir ki Avrupa&#8217;ya has bazı politik koşulların Reform sonrası dönemde oluşturduğu politik sekülerizm - günümüzde anlaşıldığı şekliyle- gerçek anlamda köklenmeye başlamıştır.  Bu yazının temel savı şudur ki, tarihsel olarak Müslüman toplumda sekülerizm gelişmemiştir, çünkü Hristiyan Avrupa&#8217;nın aksine,  <em>Müslümanlar hiçbir zaman sekülerizm konusunda düşünmek zorunda kalmamışlardır</em>.  Bu yazının son bölümü ise modern dönem ile ilgilidir. Müslüman toplumların çoğunda (ama hepsinde değil) sekülerizmin destek bulunmamasının sebepleri ve 20. yy&#8217;da sekülerizm konusundaki olumsuz deneyimler masaya yatırılmaktadır.  </p>
<p><strong>Bernard Lewis</strong></p>
<p>Lewis&#8217;in İslam ve sekülerizm arasında uyuşmazlık olduğu tezi şu iki gözleme dayanmaktadır: </p>
<p>İslam&#8217;a özgü sekülerizmin olmaması, ve Hristiyanlık örneğinden ilham alan ithal sekülerizmin geniş bir Müslüman kitle tarafında reddedilmesi. Bu durum iki dini kültür arasındaki inanç ve farklı tarihsel başlangıçlara atfedilmektedir. <a href="http://www.allacademic.com/meta/p_mla_apa_research_citation/2/7/9/7/9/pages279794/apsa08_proceeding_279794-2.html" target="_blank"><span style="text-decoration: underline;">1 </span></a></p>
<p>Ve ikinci olarak:</p>
<p>Müslümanların kendi başlarına bir seküler hareket geliştirememelerinin ve sekülerizmin dışarıdan alınması girişimlerine keskin bir şekilde reaksiyon göstermelerinin sebepleri, Hristiyan ve Müslüman tarihlerindeki farklılıklardan kaynaklanmaktadır. En başından beri, Hristiyanlara, temel prensip ve uygulama olarak Tanrı ile Sezar&#8217;ı ve ikisine karşı farklı sorumlulukları birbirlerinden ayırmaları öğretilmiştir. Müslümanlara ise böyle bir öğretide bulunulmamıştır. <a href="http://www.allacademic.com/meta/p_mla_apa_research_citation/2/7/9/7/9/pages279794/apsa08_proceeding_279794-3.html" target="_blank"><span style="text-decoration: underline;">2</span></a></p>
<p> <br />
Özetle, Lewis&#8217;e göre, Sekülerizmin Batı&#8217;da ortaya çıkarken, Müslüman ülkelerde ortaya çıkmamasının sebepleri:</p>
<p>1. İslam ve Hristiyanlığın farklı dini tarih ve doktriner inançlara sahip olması, ve</p>
<p>2. Hristiyanlık ve İslam arasında, ilk dini öğretilerde bulunan teorik ve pratik farklardır.</p>
<p>Bu tez, bir &#8220;kader tarihi&#8221; olduğunu ima etmekte ve Batı&#8217;nın siyasi tarihinde ortaya çıkan &#8220;baskın düalizm&#8221;in kritik bir fark yaratarak sekülerizmin Hristiyan geleneğinde ortaya çıkmasına; İslami gelenekte ise çıkmamasına sebep olduğunu iddia etmektedir. Birçok akademisyen de İslam ve sekülerizmle ilgili bu argümanı desteklemekte ve ancak az bir kısmı ciddi alternatif bir yaklaşım sunabilmektedir.  <a href="http://www.allacademic.com/meta/p_mla_apa_research_citation/2/7/9/7/9/pages279794/apsa08_proceeding_279794-3.html" target="_blank"><span style="text-decoration: underline;">3  </span></a></p>
<p>Benim tezim ise farklı bir kategoride. Bence, Prof.Lewis hem sekülerizm üzerindeki tartışmanın temellendiği ilk dönem İslam siyasi tarihine yanlış yaklaşıyor,  hem de Batı siyasi tarihini, sekülerizmin temelleri ve yükselişi açısından hatalı bir şekilde değerlendiriyor.</p>
<p>Lewis, İslam dünyası tarihine ve bölgenin temel dillerine hakim ciddi bir tarihçidir. Onun akademik çalışmalarında olgusal hatalar veya kayıtlarda ve metinlerde saptırmalar gibi yanlışlar bulmak o kadar kolay değildir. Benim ana anlaşamamazlığım, onun vurguyu yaptığı konu seçimidir. </p>
<p>Özel olarak, İslam ve sekülerizm arasındaki ilişkide:</p>
<p>1. Prof.Lewis, İslam ve Hristiyanlığın başlangıç tarihine gereğinden fazla vurgu yapmakta; sekülerizmin Batı&#8217;da bundan çok uzun süre sonra ortaya çıkış dinamiklerini ve Müslüman dünyadaki hoşnutsuzlukları göz ardı etmektedir.</p>
<p>a. İsa&#8217;nın havarilerine söylediği meşhur ayet olan Matthew 22:21 &#8220;Sezar&#8217;ın hakkı Sezar&#8217;a ve Tanrı&#8217;nın hakkı Tanrı&#8217;ya&#8221; sözü fazlaca vurgulamaktadır.</p>
<p>b. Benim, ilk dönem Hristiyan dünyasında ve sonraki yıllarda bu ifadenin kilise-devlet ilişkilerindeki önemi konusunda şüphelerim var. Lewis bunun çok büyük bir önemi olduğunu söylüyor. Benim böyle düşünmüyorum. Bu konuyu, önümüzdeki aylarda derinleştirerek incelemeyi düşünüyorum.</p>
<p>c. Günümüze kadar bu ayet etrafında süren bir tartışmayı incelemedim. Bunun, ilk Hristiyan dünyasında kilise-devlet ilişkileri üzerine bir etkisi olduğunu düşünmüyorum. Benim anladığım o ki, orta çağ boyunca Sezar/Tanrı ikilemi ve bunun etrafındaki değerlendirmeler din-devlet işlerinden daha çok vergi sorunu ve ekonomik konularla ilgili yapılmıştır. &#8230; tabi yanılıyor olabilirim, bu konuda her zaman düzeltilmeye açığım.</p>
<p>d. Ayrıca, tüm bunlar derin ve detaylı bir şekilde ruhsal hermönetik konusuyla bağlantılıdır, ki meşhur Tanrı/Sezar ayetindeki ilişki konusunda önemli sorular ortaya çıkarmaktadır - beyan edildiği zamandaki tam anlamı- ve daha sonra nasıl anlaşıldığı ve sonraki yıllarda Hristiyan toplum tarafından nasıl yorumlandığı konuları son derece önemlidir.</p>
<p> </p>
<p><strong>İslam ve seküler Hadisler: </strong></p>
<p>Prof.Lewis &#8221;En başından beri, Hristiyanlara ana prensip ve uygulama olarak Tanrı ve Sezar&#8217;ı ve her birine karşı sorumluluklarını ayırmaları öğretilmişti. Müslümanlar böyle bir emir almadılar,&#8221; derken benzer bir durumun İslam tarihinin ilk yıllarında ortaya çıktığını göz ardı ediyor ve Mathew 22:21&#8242;in (Sezar&#8217;ın hakkı ayeti) ahlaki ve politik karşılığı olarak pekala değerlendirilebileceğinden bahsetmiyor.</p>
<p>Müslim&#8217;deki sahih bir hadiste, Hz.Muhammed&#8217;in bir grup Müslümana hurma ağaçlarını aşılamasını önerdiği anlatılır. Ağaçların durumu kötüye gittiğinde ise onun tavsiyesine koşulsuz uymaları Peygamberi şaşırtmıştır. Şöyle dediği kaydedilir:</p>
<p>&#8220;Ben de sizin gibi bir insanım. Size din konusunda bir şey emredersem emirlerime uyun, ama size kendi fikrime göre bir şey önerirsem, benim bir insan olduğumu unutmayın.&#8221; İbn Hanbel&#8217;in Müsned&#8217;inde bu ifade: &#8221;dünyaya ait işler(de karar vermek) size aittir &#8230;dine ait şeyler(de karar vermek) ise bana.&#8221; Şeklinde geçer. Bir başka kaynakta ise Muhammed Peygamber&#8217;in bu olayda şöyle dediği kaydedilir: &#8220;Dünyevi işlerde sizler benden daha bilgilisiniz <a href="http://www.allacademic.com/meta/p_mla_apa_research_citation/2/7/9/7/9/pages279794/apsa08_proceeding_279794-5.html" target="_blank"><span style="text-decoration: underline;">&#8220;</span></a><a href="http://www.allacademic.com/meta/p_mla_apa_research_citation/2/7/9/7/9/pages279794/apsa08_proceeding_279794-5.html" target="_blank"><span style="text-decoration: underline;">4</span></a></p>
<p>Dolayısıyla, eğer Hristiyanlara en başından dünyevi alanla ruhsal alanı ayırmaları öğretildiyse, aynı şey Müslümanlar için de geçerlidir. Peki o halde Müslüman dünyada sekülerizm neden gelişmedi? Sorusu ise ayrıca incelenmelidir. </p>
<p><strong>Kilit Yorum Noktası: </strong></p>
<p>Politik sekülerizmin köklerini ararken, 2000 yıllık İncil&#8217;den bazı alıntılara dayanıp sekülerizmin yükselişini veya olmayışını şu veya bu dini geleneğe bağlamak yeterli bir araştırma stratejisi değildir. Hristiyanlığın ve İslam&#8217;ın erken dini tarihini ön plana çıkartıp, son derece kompleks ve çok yönlü bir fenomen olan Batı&#8217;da politik sekülerizmin ortaya çıkmasını ve gelişmesini bu şekilde açıklamak da yeterli değildir.</p>
<p>Alternatif bir yaklaşım olarak, devlet-toplum ilişkilerine bakılması gerekir. Özelde de devlet-toplum ilişkilerinde ve politik krizlerin kritik zamanlarında dinin oynadığı role.</p>
<p>Prof.Lewis Kilise ve Devlet arasındaki &#8220;baskın düalizm&#8221;&#8216;den bahsederken aslında bundan bahsediyor. Konu İslam olduğunda ise, Hristiyanlıktaki politik yaşam gerçeği din-devlet ilişkilerindeki genişlik ve derinlik olarak çok daha kompleks ve komplikedir.  Evet, &#8220;iki güç, Tanrı ve Sezar, vardı ve bu dünyada <em>sacerdotium </em>ve <em>regnum</em> olarak simgeleniyordu, veya modern terimlerle kilise ve devlet olarak&#8221;. Fakat bunların arasında Prof.Lewis&#8217;in takdir edemediği bir yakın ilişki ve karşılıklı bağımlılık yönü de bulunmaktadır.<span style="text-decoration: underline;">.</span><a href="http://www.allacademic.com/meta/p_mla_apa_research_citation/2/7/9/7/9/pages279794/apsa08_proceeding_279794-6.html" target="_blank"><span style="text-decoration: underline;">5</span></a></p>
<p>Camiada saygın bir kitap olan <em>Ölü doğmuş Tanrı: Din, Siyaset ve Modern Batı </em>(Knopf, 2007)&#8217;da, Mark Lilla; tarihsel olarak hemen tüm medeniyetlerin Tanrı, insan ve dünya arasındaki kutsal ilişki üzerindeki meşru politik otoriteye dayandığını gözlemliyor. Lila diyor ki, Politik teoloji, medeniyetlerin, din, politika ve ve onları çevreleyen dünyanın doğal düzeni arasında kurmaya çalıştıkları ilişkinin oluşturduğu orijinal medeniyet durumudur. Bu tartışmayla ilgili soru şudur ki, nasıl Tanrı, insan ve toplum arasındaki bu bağ Latin Hristiyan dünyasında aşınmış, dolayısıyla politik sekülerizme dönüşmüştür ve günümüz Müslüman toplumlarının bundan alacağı karşılaştırmalı dersler neler olabilir?</p>
<p>Batı sekülerizminin tarihi uzun ve karmaşıktır ve Batı&#8217;daki entelektüel tartışmalarda genellikle yanlış anlaşılır (özellikle İslam&#8217;la karşılaştırma yapıldığında).  Charles Taylor&#8217;ın <em>Seküler Çağ </em> kitabı (Harvard University Press, 2007), tartışmaya iyi bir başlangıç noktası sağlayabilir. Geçmişe bakıldığında Batı&#8217;yı seküler hale getiren dört geniş eğilim ayırt edilebilir: </p>
<p>1) modern kapitalizmin yükselişi; </p>
<p>2) modern ulus-devletin ve milliyetçiliğin yükselişi; </p>
<p>3) Bilim Devrimi; ve en önemlisi, </p>
<p>4) Protestan Reformu ve 16. ve 17.yüzyıllarda süren Din Savaşları.</p>
<p>İşte bu gelişmedir ki politik sekülerizmin ortaya çıkmasında merkezi öneme sahiptir, özellikle Anglo-Amerikan geleneğinde, ve özellikle Müslüman toplumlardaki din-devlet ilişkileri sorununu aydınlatmada.</p>
<p>Reform sonrası Avrupa&#8217;da dini hoşgörü ile ilgili yeni tartışmalar alevlenmişti. Sadece Katolikler ve Protestanlar arasında değil, birçok Protestan mezhepler arasında da husumet vardı. Bu büyük hoşgörüsüzlük devrinde, birçok Hristiyan mezhebi kendi mezhebini topluma dayatıyordu. Her biri dünyada Tanrı&#8217;nın iradesine dair özel bilgiye sahip olduğunu iddia ediyor ve dini hoşgörünün yayılmasına izin verilirse sosyal karışıklık tehlikesi bulunduğunu söylüyordu.  Kısaca, dini hoşgörü ve politik istikrarın ters orantılı olduğu öğretiliyordu.  Kamusal alandaki dini uygulamanın tek tip olması gerektiğine ve kurumsallaşmış devlet dini ihtiyacının barış, düzen ve başarı için ön koşul olduğuna geniş bir kesim tarafından inanılıyordu. Perez Zagorin&#8217;in <em>Hoşgörü Düşüncesi Batı&#8217;ya Nasıl Geldi? </em>(Princeton University Press, 2003)&#8217;de belirttiği gibi bu görüş, 17.yy. sonlarına kadar baskın bir görüştü.</p>
<p>Hoşgörü ve politik düzen arasındaki ilişkiyi yeniden düşünmek işi John Locke&#8217;a kalmıştı. Locke, meşhur <em>Hoşgörü Konusunda Bir Mektup </em>(1685)&#8217;da daha önceki kilise ve devletin birleşmesi fikrinden vazgeçmişti ve Avrupa&#8217;yı istila eden temel politik probleme yeni bir çözüm sunuyordu: &#8221;Kamusal alanda dini çoğulculuk ve politik kararlılık birbirine bağlıdır&#8221;, diyordu Locke. Bunun koşulu ise bizim: &#8221;sivil hükümetin işi ile dininkini ayırmamız ve biriyle diğeri arasındaki doğru sınırları belirlememizdir<em>.</em>&#8220;  Bir başka deyişle, sekülerizmin yumuşak bir şekli gerekliydi. Buradan çıkarılacak ana sonuç şu ki, politik sekülerizm İngiltere&#8217;de, ülkeyi parçalayan varlık krizinin doğrudan sonucu olarak ortaya çıktı. Bu çatışma yıllardır artıyordu ve çözümsüzdü, diye onaylıyor Locke. Avrupa barış, refah ve istikrar nedir bilmeyecekti. Bu krizin büyüklüğü göz ardı edilemez.  Mark Lilla&#8217;ya göre bu konu çözülmeseydi Batı&#8217;nın kendini yiyip bitirmesi çok büyük bir olasılıktı.  Tam olarak, Batı dünyasının gelecek politik istikrarı tam bir eşik noktasındaydı. Sekülerizm bu yüzden hayatta kalma mücadelesinin bir sonucu olarak Anglo-Amerikan geleneğinde ortaya çıktı. Charles Taylor&#8217;ın belirttiği gibi: &#8221;Batılı sekülerizmin kaynağı Din Savaşlarıydı; veya savaş yorgunluğu ve korkudan bir çıkış arayışıydı <a href="http://www.allacademic.com/meta/p_mla_apa_research_citation/2/7/9/7/9/pages279794/apsa08_proceeding_279794-8.html" target="_blank"><span style="text-decoration: underline;">.&#8221;</span></a><a href="http://www.allacademic.com/meta/p_mla_apa_research_citation/2/7/9/7/9/pages279794/apsa08_proceeding_279794-8.html" target="_blank"><span style="text-decoration: underline;">6</span></a></p>
<p>Özetle, kilise ve devletin ayrılması düşüncesi bu varoluş ikileminden politik bir çözüm olarak çıktı. Bu tabloyla, Müslüman dünyanın dini hoşgörü ve siyasi düzen açısından durumu arasındaki zıtlık temel sorunu aydınlatmaktadır.</p>
<p>Tarihçiler büyük ölçüde hemfikirdir ki karşılaştırmak gerekirse, Müslüman toplumlar dini çoğulculuk anlamında Hristiyan dünyasından çok daha hoşgörülü olmuşlardır. Mesela 20. yy&#8217;ın ortasına kadar, Bağdat şehri nüfusunun üçte biri Yahudiydi. Ben burada Müslüman dünyanın günümüzde anladığımız şekliyle liberal toleransın kalesi olduğunu, ve azınlıklara hiçbir zaman kötü davranılmadığını söylemiyorum; söylediğim bundan farklı. Kısaca şunu ifade etmek istiyorum: Müslüman toplumlar ve imparatorluklar tarihsel olarak uzun din savaşları ve Avrupa politik tarihinde erken modern dönemde merkezi bir öneme sahip dini hoşgörü ve politik düzen tartışmalarıyla hiçbir zaman yüzleşmedi. Karşılaştırmak gerekirse, Sünni-Şii ilişkileri ve dini azınlıklara yaklaşım son bin yıl içinde Müslüman dünyada Avrupa&#8217;ya göre çok daha fazla hoşgörülüydü. </p>
<p>Bu nisbeten fazla hoşgörü gerçeğinden çıkan temel sonuç şudur ki, politik mücadelenin ana damarının din olduğu bu devlet ve toplum yapısında can yakıcı politik sorunlar ortaya çıkmamıştır. Bunun sonucu olarak, Orta Doğu&#8217;da, Avrupa&#8217;da 17inci yüzyılda sekülerizmin yükselişi için kritik olan argümanların gelişimine ön ayak olan entelektüel ve ahlaki tezlerin gelişimini sağlayan iç politik dinamikler ortaya çıkmamıştır.</p>
<p>Müslüman toplumların yüzleştiği sosyo-politik düzeni tehdit eden ana siyasi problemler ise mahkemelerde rüşvet ve adam kayırma, doğal kıtlık ve afetler, ve en önemlisi yabancı müdahale ve işgalleriydi. (11-13.yüzyıl arasındaki Haçlı Seferleri, 1258 Moğol istilası, İberya Yarımadasının yeniden işgali, ve modern çağda giderek artan bir şekilde Rus, Fransız, İngiliz ve daha sonra Amerikan müdahalesi, sömürgeciliği ve emperyalizmi.  Bu tarihi hoşgörü ve sorun farkları İslam/ sekülerizm ilişkisini anlamakta anahtar öneme sahiptir. <em>Müslüman toplumlar hiçbir zaman sekülerizm ile ilgili düşünmek ihtiyacında kalmamışlardır </em>- çünkü hiçbir zaman bir varlık krizi oluşturacak din-devlet ilişkisi ortaya çıkmamıştır ki sekülerizm deva olsun.</p>
<p>Ayrıca, Noah Feldman&#8217;ın  <em>İslami Devletin Düşüşü ve Doğuşu </em>(Princeton University Press, 2008)&#8217;nda belirttiği gibi, Müslüman dünyadaki din-devlet ilişkileri Batı&#8217;dakinden çok daha sağlam ve arkadaşçaydı. Din, bin yıldan fazla bir süre, istikrar ve önceden bilinebilirlilik açısından yapıcı bir role sahipti.  Reform sonrası süreçte dinin, derin bir çatışma kaynağı olduğu Avrupa deneyiminin tersine, Müslüman dünyada din ve onu yorumlayan ulema, halife ve sultanların kişisel kapris ve arzularına; yönetimde dini sınırları gözetmesi karşılığında meşruiyet sağlayarak kısıtlamalar koymakta başarılı oldular. Hükümdarlar kanunun üzerinde değildi - 20inci yüzyılda oldular - ama onunla bağlıydılar, dolayısıyla otokrasi ve keyfi yönetim sınırlanıyordu.  Müslüman dünyadaki din-devlet ilişkileri bu yüzden bağlılarına farklı tarihi dersler ve hatıraları miras bıraktı. Din, nüfusun büyük bir parçası için politik zorbalığın bir aleti ve bir kavga sebebi değil, politik despotizmin kısıtlayıcısı ve istikrarın kaynağı olarak görüldü. Feldman&#8217;a göre, bu durum, bize neden günümüzde din&#8217;e politikada daha geniş bir alan isteyenlerin kitlelerce coşkuyla desteklendiğini (İslamcıların iktidarda olmadığı yerlerde) açıklıyor.</p>
<p>Son 200 yılda Müslüman dünyanın sekülerizmle ilgili deneyimi büyük ölçüde olumsuzdu.  Şunu teslim etmek gerekir ki Avrupa sekülerizmi sosyoekonomik ve politik gelişmelerle birleşip evrilen ve entelektüel argümanlarla beslenen - ve dini gruplar tarafından eleştirilerle- ve nihayetinde politik kültürlerinde derin kökleri olan yerel ve aşamalı bir prosesin sonucu olarak ortaya çıktı. Bunun tersine, Müslümanların sekülerizm deneyimi dışarıdan, önce sömürgeci ve işgalciler tarafından dayatılan, sonra da sömürge sonrası dönemde iktidara gelen yerel elitler tarafından canlı tutulan yabancı bir ideoloji olarak ortaya çıktı. Kısaca, Avrupa&#8217;da sekülerizm geniş ölçüde aşağıdan yukarıya bir prosesti ve sivil toplum içindeki tartışmalarla bağlantılıydı; Müslüman toplumlarda ise yukarıdan aşağıya bir prosesti ve önce sömürge devleti, sonra da sömürge sonrası devlet tarafından yürütülmüştü. Bunun sonucu olarak, Müslüman dünyada sekülerizmin entelektüel kökleri zayıf kaldı ve istisnalar dışında sekülerizm Müslüman toplumun geneline her zaman yabancı kaldı.</p>
<p>Ayrıca, 20. yy&#8217;ın sonunda Müslüman dünyadaki devletlerin çoğu gelişemediler.  Sömürge sonrası dönemde devlet-toplum ilişkileri sekülerizmin namını daha da lekeledi. Otokratik modernleştirici devlet, genellikle dış destekle birlikte, sivil toplumu boğdu ve muhalefeti camiye itti, ve bu şekilde istemeden de olsa politik İslam&#8217;ın yükselişine katkıda bulunmuş oldu.  Devletlerin yukarıdan-aşağıya zoraki modernleştirme, sekülerleştirme ve Batılılaştırma politikaları - çok kısa bir süre içinde - geniş bir sosyal ve psikolojik yabancılaşma ve kavram kargaşası ortaya çıkardı.  Bir yanda hızlı şehirleşme, değişen kültürel ve sosyo-ekonomik ilişkiler , diğer yanda artan rüşvet, ekonomik yanlış yönetim, yükselen yoksulluk ve gelir adaletsizliği devletin meşruiyetinin altını oydu.  Bu gelişmeler sekülerizm üzerinde olumsuz sonuçlar doğurdu çünkü sömürge sonrası Müslüman dünyada iktidardaki ideolojiler hep seküler ve milliyetçiydi.</p>
<p>Dolayısıyla, sömürge dönemi sonrasında yetişen Müslüman jenerasyonu için sekülerizm; despotizm, diktatörlük, ve insan hakları ihlalleriyle birlikte anılıyordu. Seküler milli hükümetlerin baskısını yaşayan Müslüman politik aktivistler normal olarak sekülerizmin bir baskı ideolojisi olduğu sonucuna vardılar. Bu gözlem sadece (Şah yönetimindeki) İran&#8217;da değil, Tunus&#8217;ta, Cezayir&#8217;de, Mısır&#8217;da, Suriye&#8217;de, (Saddam yönetimindeki) Irak&#8217;ta, Yemen&#8217;de, Türkiye&#8217;de, ve yirminci yüzyılın ikinci yarısında da geçerlidir. Bu eğilimi Vali Nasr şöyle özetliyor: </p>
<p>&#8220;Müslüman dünyada sekülerizm hiçbir zaman sömürge kökeninin üstesinden gelemedi ve hiçbir zaman sömürge dönemi sonrası devletlerin toplumu sürekli baskı altında tutması ile bağlantısını yitirmedi. Devlet ideolojisi sorun haline geldikçe, ve onun eylemleri sosyal güçleri yabancılaştırdıkça, sekülerizm daha çok reddedildi ve yerli dünya görüşleri ve sosyal kurumlar gelişti-ki bunların büyük çoğunluğu İslam ile ilgiliydi.  Öyle ki, sekülerizmin düşüşü Müslüman dünyada sömürge sonrası devletin çöküşünün yansımasıydı.<a href="http://www.allacademic.com/meta/p_mla_apa_research_citation/2/7/9/7/9/pages279794/apsa08_proceeding_279794-12.html" target="_blank"><span style="text-decoration: underline;">.&#8221;</span></a><a href="http://www.allacademic.com/meta/p_mla_apa_research_citation/2/7/9/7/9/pages279794/apsa08_proceeding_279794-12.html" target="_blank"><span style="text-decoration: underline;">7</span></a></p>
<p>Sonuç olarak, din-devlet ilişkilerindeki farklı tarihler söz konusu olduğunda daha duyarlı olunmalıdır, özellikle sekülerizm konusunu tartışırken.  Müslüman dünyada, tarihsel olarak, devlet-toplum ilişkileri bir iç dinamik oluşturmadı, bunun yanında sekülerizm/din-devlet ayrımı daima politik krizleri bastırmak için bir çözüm yolu olarak gösterildi. Sekülerizm sorununa sadece İslam/Hristiyanlık arasındaki (çağlar boyunca hep aynı anlamı taşımışlar gibi) iç teolojik doktrinlere veya erken dönem karşılaştırmaları yapmak yerine, yukarıdaki çerçeve bu duygu yüklü ve önemli konuda daha objektif bir çerçeve sağlayacaktır.  <br />
 <br />
 <br />
 <br />
 </p>
<p>1 Bernard Lewis, <em>What Went Wrong? Western Challenge and Middle East Response(Yanlış Giden Neydi:Batı Meydan Okuması ve Orta Doğu Karşılığı) </em>(New York: Oxford University Press, 2002), 100</p>
<p>2  a.g.e., 103.</p>
<p>3 Ira Lapidus, Dale Eickelman, James Piscatori ve en son Abdullahi An-Na&#8217;im gibi akademisyenler hatalı olarak modernlik öncesi zamanda Müslümanların politik rejimlerinden çoğunun de facto seküler olduğunu, çünkü ulema gibi teologların politik güce sahip olmadıklarını; daha çok farklı kabilelerin, klanların ve etnik grupların dini bir enstrüman olarak kullanıp hakimiyetlerini meşrulaştırdıklarını savunmuştur.</p>
<p>4  Kaynak için bkz: Abukhalil in MEJ, 1994.</p>
<p>5 Bkz: Lewis, syf. 2-3 <em>Political Language of Islam-İslam&#8217;ın Siyasi Dili</em></p>
<p>6 Charles Taylor, &#8220;Modes of Secularism (Sekülerizm Tarzları),&#8221; Rajeev Bhargava .<em>Secularism and its Critics- Sekülerizm ve Eleştirileri </em>(New Dehli: </p>
<p>Oxford University Press, 1998), 32.</p>
<p>7 Vali Nasr, &#8221;Secularism: Lessons from the Muslim World,(Sekülerizm: Müslüman Dünyadan Dersler)&#8221; <em>Daedalus </em>132 (Summer 2003), 69.a.g.e.., 103.</p>
<p class="akst_link"><a href="http://www.derindusunce.org/?p=5553&amp;akst_action=share-this"  title="E-mail this, post to del.icio.us, etc." id="akst_link_5553" class="akst_share_link" rel="nofollow">Share This</a>
</p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/07/04/bernard-lewis-nerede-yanlis-yapti/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Mihi kanto et musis</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/07/03/mihi-kanto-et-musis/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/07/03/mihi-kanto-et-musis/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 03 Jul 2009 21:22:51 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Suzan Başarslan</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[vicdan]]></category>

		<category><![CDATA[İnsan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=5550</guid>
		<description><![CDATA[Klasikleşmiş bir, hadi bir olalım, yazısı yazmayacağım sizlere, her şeyi unutup birbirimizi hemen sevelim, sevilelim, kâm alalım dünyadan demeyeceğim, birbirimizi kırmayalım da demeyeceğim, yok, bunlar olmayacak söyleyeceklerim. Kimsenin acısını unutmasını isteyip bir şey olmamış gibi devam etmesini istemek yüzsüzlüğüne düşmeyeceğim çünkü. Acıyı yaşayana saygı göstermek gerektiğini öğrendiğimi düşünüyorum en azından, o acıyı yaşamanın bire bir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/07/20090704_derin_dusunce_org_insan_vicdan.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-5551" title="20090704_derin_dusunce_org_insan_vicdan" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/07/20090704_derin_dusunce_org_insan_vicdan-203x300.jpg" alt="" width="203" height="300" /></a>Klasikleşmiş bir, hadi bir olalım, yazısı yazmayacağım sizlere, her şeyi unutup birbirimizi hemen sevelim, sevilelim, kâm alalım dünyadan demeyeceğim, birbirimizi kırmayalım da demeyeceğim, yok, bunlar olmayacak söyleyeceklerim. Kimsenin acısını unutmasını isteyip bir şey olmamış gibi devam etmesini istemek yüzsüzlüğüne düşmeyeceğim çünkü. Acıyı yaşayana saygı göstermek gerektiğini öğrendiğimi düşünüyorum en azından, o acıyı yaşamanın bire bir mümkün olamayacağını bilerek.<br />
 <br />
&#8220;özü öze bağlayalım<br />
  sular gibi çağlayalım<br />
  bir yürüyüş eyleyelim<br />
  kula kulluk bitsin artık<br />
  bu keşmekeş bitsin artık&#8221;[1]<br />
 <br />
Pir Sultan&#8217;ın yolundan ilerleyeceğim önce, özü öze bağlamanın ne demek olabileceğini<span id="more-5550"></span> anlamaya çalışacağım. Özler ayrı da öz öze bağlanabilir demek ki, istenilince diğerinin özü, kendi özünle aynı hizaya getirilebilir, onunla denklik sağlanabilir, eşitlikte zorlansak da. Yürüyüş eylemek lazım bu noktada, diğerine doğru yürümek ve insanı insana köle ettiren anlayışı bir arada bitirmek mümkün demek ki, keşmekeşi bitirmek mümkün. Bunu ben yaptım kibrine girmeden, araya çıkarlar sokmadan, insan tarafımızla insana yönelerek&#8230;<br />
 Niçin&#8217;i başkalarına bırakarak, altında sebepler arayana:<br />
&#8220;Gül niçin&#8217;sizdir, açar çünkü açar<br />
Kendisini umursamaz, görülme arzusu yoktur&#8221; [2] diyerek ve hatta susarak, bunu anlamalarını ümit ederek, anlaşılamasan da eyleyenlerdenim ya, yolum birleşen ya, diyerek; gönül rahatlığında yürümeye devam ederek, bazen de gönül daraltarak.<br />
 <br />
Neden acılarla hem-dem&#8217;iz? Şarkının[3] sözleri anlatabilir mi bu sırrı? Belki de bilmek ve zamanı gelince görebilmek için acılarla yoğruluyoruz hayatta ve ben, her şeyi söyleyebilir miyim, her acıyı, her yarayı, adaletsizliğe her uğrayanı ve onun her duygusunu; yaşayan gibi, acı çekerek? Önemli olan her şeyi söyleyebilmek mi?<br />
 <br />
&#8220;Önemli olan her şeyi söyleyebilmek. Yazar olabilseydim, söylenmemiş şeyi söyleyebilmek isterdim. Bir kez olsun bana her şeyi söyleyebilir misin?&#8221;[4]der Necip Ka&#8217;ya Kar romanında. Oysa ben size her şeyi söyleyemem, her acıyı dillendiremem. Bir kişinin her şeyi söyleyebilmesi mümkün değildir de, şu da bir gerçektir ki, herkes kendi acısını söylemeye çalışır dili döndüğünce ama söyleyemeyenler de vardır,  bir de bu acıları öteleyenler; kulaklarını kapayanlar diğer insanların acılarına, acıları yinelenenlere&#8230; başkalarının acılarına kendince açıklamalar bularak başkalarına hak görenlerdir bunlar. Oysa gerçekler saklanamaz, ancak ertelenir.<br />
 <br />
&#8220;&#8230;bilgi de hava gibi, su gibi, güneş gibi tüm insanlığındır. Onu insanlardan esirgemeye kimsenin gücü yetmez. Yasaklar gerçeği yok edemez, yalnızca erteler. Kaldı ki gerçek, kendisine ihanet edenlerden öcünü bir gün mutlaka alır.&#8221;[5]<br />
 <br />
Ertelenen gerçeklerin zamanındayız, acıların sır olmaktan çıktığı ama birçoğunun hala sır olarak bırakılmak zorunda bırakıldığı zamanlardayız. Ertelenen acının şiddeti de ertelendiği zamanla paralel olarak o şiddetle artarak büyüyor, acıları büyütüyoruz çünkü onları yaşayamıyoruz, yaşatmıyoruz, adaletin tecelli etmediğini görüyoruz, adaleti tecelli ettirmiyoruz. Ve ne zaman birileri acılarından bahsetse birilerinde bu acıları etiketleme telaşı hiç eksik olmuyor:<br />
&#8220;Zaten açıklama gayretlerimiz yüzünden birçok şeyi eksik, güdük, yanlış adlandırmadık mı? Açıklama telaşımız birçok şeyi eksiltmedi mi? Kendi haline bırakmamız gereken birçok şeyi.&#8221;[6] Neden acele ediyoruz, neden dinlemeyi değil de suçlamayı seçiyoruz, neden sadece kendimize karşı bu kadar verici de başkalarına karşı duygusuz, anlayışsız, kibirliyiz? Acılar yaşanacak ki, insan &#8220;gönlünün eski alevlerine, karlı dağdan volkan seyreden serin bir gönülle&#8221;[7] bakabilsin. Oysa birileri hata yapıyor ve birileri de o hataların peşinden gidiyor. Jeanne d&#8217;Arc filmindeki diyalogdaki gibi:<br />
&#8220;Sen bir hatanın peşinden gidiyorsun ve gölgen takip ediyor ayak izlerini.&#8221;[8] Konuşmalıyız, konuşmalı ve anlatmalıyız bize dair anlatılmamış ne varsa bilmeyenlere, konuşmalıyız ki, &#8220;konuşamadığımız yerde susmak zorunda&#8221;[9] kalmayalım. Öze özü katmak için yeni acıları beklememeli artık, ben yaşadım başkaları da yaşasın biraz&#8217;ı yenmeli artık.<br />
 <br />
Her şey yoluna mı girecek çabalarsak, girmeyecek, kimse gerçekleştiremeyeceği sözler vermemeli, gerçekleştirilemeyen bir söz, kişiyi kendisi olmaktan çıkartır çünkü. Verebileceğimiz sözlerle başlamalı öyleyse, en azından birbirimizi dinlemekle başlamalı özleri denk tutabilme yolculuğuna, anlatılanları dinlemekle başlamalı.<br />
 <br />
&#8220;Gizli kötülüğün, ikiyüzlü güç kılığında, çaresizleri ezdiğini görmemiş miydim?<br />
Güçlülerin çığlıkları, adaletin susturulmuş sesini ağlamaya dönüştürmemiş miydi; duymamış mıydım hıçkırıkları?<br />
Gözü pek gençlerin canlarını acılar içinde sert kayalara vurarak parçaladıklarını, bütün bunları görmemiş miydim?<br />
Sesim kısıldı bugün, şarkılarım dilsiz, karanlık, bir düşe kapatılmış dünyam, soruyorum sana Tanrım, gözyaşları içinde:<br />
Havana ağu katanları, ışığını söndürenleri, onları bağışladın mı, hiç sevdin mi onları?&#8221;[10] diyen şairin isyanı gibidir acıyı yaşayanın isyanı. Acı, gelmiş ve kemiğimize, iliğinize dek dayanmıştır, acımız başkaları tarafından kullanılmış ama acıyı yaşayanlar bir türlü anlaşılamamıştır, hep yargılanmıştır, ötelenmiştir, gazetelerin sayfalarına haber olmuştur. Acılar kullanılmıştır, acınız üzerinden birilerine saldırılmış, acılarınızın kaynağı olarak -acıyı kullananlar- size bir hedef göstermiştir, acınızın sebebini sizden iyi bilebilirlermiş gibi. Çaresiz ezilmiş mi, bakınız üçüncü sayfa haberidir, çaresiz ölmüş mü, bakınız küçük puntolarla bir yerlere sıkıştırılmıştır, çaresiz çaresizliğiyle baş başa mı bırakılmış, bakınız acının üzerinden ne yazılar yazılmıştır onu sadece birini diğerine kırdırtmak isteyenler tarafından&#8230; Acılar bu kadar değersiz mi ki televizyonlarda zaplanan bir programa hapsolsun? Çığlıklar bu kadar sessiz mi ki, çığlığınız &#8220;az sonra&#8221; başlığıyla insanlara duyurulsun? Acınız bu kadar seviyesiz mi ki, objeleştirilerek ve içi boşaltılarak insanların birbirine silah olarak doğrulttukları bir forma dönüştürülsün?<br />
 <br />
 &#8221;Ömür tekrarlanmaz oğul. Ömür tekrarlanmaz.&#8221;[11] Evet, tekrarlanmaz. Yaşayacak tek ömrümüz var, çünkü. &#8220;İşte geldi, işte gidiyor&#8230;bir an görünüp, sönen hayat&#8230; Bir gölge oyunu.&#8221;[12] Ve bu gölge oyununun bir an&#8217;ına denk gelen bizlerin hataları, acıları, tahammülsüzlükleri, kayıpları, nefretleri, kibri, hoşgörüsüzlüğü, yürek daraltan cinayetleri&#8230;<br />
Her vakit birilerinin acı çektiği toprakların insanıyız, kimi suçlu, kimi suçsuzuz, kimi güçlü, kimi güçsüzüz, kimi acılı kimi mutluyuz&#8230; ve bir yerlerde hala acı çekiyor birilerimiz, bu yüzden, sadece bu yüzden; sebepleri kendi sebeplerimizle açıklama gayretine girmeden sadece&#8230; bir&#8217;leşmeye çalışsak&#8230; mümkün mü&#8230;sadece denesek, dinlesek, anlamaya çalışsak&#8230;<br />
 <br />
Ve belki de ben, sadece kendim için, kendim için şarkı söylüyorum:<br />
 <br />
Mihi canto et musis[13]&#8230;<br />
Mihi canto et musis&#8230;<br />
Mihi canto et musis&#8230;<br />
 <br />
Herkes kendi şarkısını söylüyor&#8230;<br />
 <br />
 <br />
 </p>
<p> <br />
[1] pir sultan abdal<br />
[2] Angelus Silesius, Niçin&#8217;siz (Ohne Warum)<br />
Die Rose ist ohne Warum.<br />
Sie blühet, weil sie blühet.<br />
Sie achtet nicht ihrer selbst,<br />
fragt nicht, ob man sie siehet.<br />
[3]  &#8220;Neden yâr  neden<br />
  Bilinmez acı çekmeden<br />
  Neden can neden<br />
  Görülmez günü gelmeden?&#8221;<br />
[4] Orhan Pamuk, Kar.<br />
[5] Murathan Mungan, Cenk Hikayeleri.<br />
[6] Murathan Mungan, Kaf Dağının Önü.<br />
[7] Halide Edip Adıvar, Sinekli Bakkal.<br />
[8] Jeanne d&#8217;Arc filmi<br />
[9] Parmenides<br />
[10] Tagore, 101 Şiir.<br />
[11] Murathan Mungan, Cenk Hikayeleri.<br />
[12] Halide Edip Adıvar, Sinekli Bakkal.<br />
[13] Kendim için şarkı söylüyorum.</p>
<p class="akst_link"><a href="http://www.derindusunce.org/?p=5550&amp;akst_action=share-this"  title="E-mail this, post to del.icio.us, etc." id="akst_link_5550" class="akst_share_link" rel="nofollow">Share This</a>
</p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/07/03/mihi-kanto-et-musis/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Türkiye&#8217;nin ordu sorunu nasıl çözülür?</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/07/03/turkiyenin-ordu-sorunu-nasil-cozulur/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/07/03/turkiyenin-ordu-sorunu-nasil-cozulur/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 03 Jul 2009 11:35:17 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Sevan Nişanyan</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Ergenekon]]></category>

		<category><![CDATA[Kemalizm]]></category>

		<category><![CDATA[Militarizm]]></category>

		<category><![CDATA[Milliyetçilik]]></category>

		<category><![CDATA[TSK]]></category>

		<category><![CDATA[Türk faşizmi]]></category>

		<category><![CDATA[Ulus-Devlet]]></category>

		<category><![CDATA[Ulusalcılık]]></category>

		<category><![CDATA[Ordu]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=5547</guid>
		<description><![CDATA[(Taraf Gazetesi HerTaraf sayfası 28 Haziran 2009)
Birkaç ay önce &#8220;Türkiye&#8217;ye Ordu Sahiden Lazım mı?&#8221; başlıklı bir yazı yazdım, kurumun varlık nedenlerini sorguladım. Gelen tepkilerden anlıyorum ki memleket henüz bu soruyu sormaya hazır değildir. Ordu gerçekten gerekebilir, gerekmeyebilir de. Ama toplum henüz eski alışkanlıklarını atıp bu konuda düzgün fikir üretebilecek durumda değildir. Madem öyle, geri adım [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/07/20090703_derin_dusunce_org_asker_ordu_darbe_ergenekon.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-5548" title="20090703_derin_dusunce_org_asker_ordu_darbe_ergenekon" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/07/20090703_derin_dusunce_org_asker_ordu_darbe_ergenekon.jpg" alt="" width="179" height="184" /></a>(Taraf Gazetesi HerTaraf sayfası 28 Haziran 2009)</em></p>
<p>Birkaç ay önce <a href="http://www.derindusunce.org/2009/04/18/turkiyeye-ordu-lazim-mi/" target="_blank">&#8220;Türkiye&#8217;ye Ordu Sahiden Lazım mı?&#8221; </a>başlıklı bir yazı yazdım, kurumun varlık nedenlerini sorguladım. Gelen tepkilerden anlıyorum ki memleket henüz bu soruyu sormaya hazır değildir. Ordu gerçekten gerekebilir, gerekmeyebilir de. Ama toplum henüz eski alışkanlıklarını atıp bu konuda düzgün fikir üretebilecek durumda değildir. Madem öyle, geri adım atalım. Diyelim ki Silahlı Kuvvetler lazımdır, görünür gelecekte bir yere gideceği yoktur. Dolayısıyla gündem tasfiye değil reformdur. Çürümeye yüz tutmuş olan bir yapının ıslah edilerek canlandırılmasıdır.</p>
<p>Ütopik bir çalışma değildir bu. Tahmin ediyorum ki son belge olayından sonra Genelkurmay Başkanlığı bünyesinde <span id="more-5547"></span><strong>Vaka-yı Hayriye niteliğinde bir operasyon</strong> artık neredeyse kaçınılmaz hale gelmiştir. Tarihte kendi ordusunu top ve tüfekle imha etmiş tek ülke olan bu ülkede, 180 küsur yıl sonra yeniden zorlu bir karar anına varılmıştır.</p>
<p>Bu işlemin mümkün mertebe barış ve hukuk çerçevesinde gerçekleşmesi, doğal olarak, bu ülkeyi seven herkesin temel kaygısıdır. Aksi halde doğacak arbededen herkes zarar görür. Bu yüzden yeni ve yapıcı fikirlere, çözüme yönelik önerilere her zamankinden çok ihtiyaç vardır. Bu aşamada görüş üretmek bir lüks değil, vatandaşlık görevidir.</p>
<p>*</p>
<p>Askeri konularda uzman değilim. Burada dile getireceğim görüşler benden başka kimseyi bağlamaz; hiçbir kesim veya zümrenin görüşlerini yansıtmaz. Bilenlere veya bildiğini ileri sürenlere danışmadım. Uzman geçinen bir-iki kişiyle sohbetimde de, bu kişilerin zekâ ve sağduyu seviyesi hakkında olumlu bir izlenim edinmedim.</p>
<p>Dilerseniz &#8220;kahvehane muhabbeti&#8221; de diyebilirsiniz, gocunmam.</p>
<p><span style="text-decoration: underline;">Genelkurmay kurmay olmalı</span></p>
<ul>
<li><em>1. </em>Genelkurmay müessesesi kuruluş amacının dışına çıkmış, adeta bir başkomutanlık karargâhı haline gelmiştir. Oysa adı üstünde <strong>&#8220;kurmay&#8221;, bir istişare ve koordinasyon kurumu olmalıdır.</strong><em></em></li>
</ul>
<p>ABD&#8217;de Joint Chiefs of Staff iyi bir örnektir. JCS Başkanı silahlı kuvvetlerin üst amiri değildir; harekât birliklerine emir veremez. Emir verme yetkisi tek başına ABD Başkanının ve ona vekâlet eden Savunma Bakanınındır. JCS başkanı, Savunma Bakanının askeri konularda baş danışmanıdır. İlginçtir ki 1914&#8242;te Almanların denetiminde Erkân-ı Harbiye Riyaseti (Genelkurmay Başkanlığı) kurulduğunda da aynı mantık güdülmüştü.</p>
<p>Türkiye&#8217;de yapılabilecek en ciddi reformlardan biri budur. Silahlı kuvvetlerde en üst operatif birim, ordu ve donanma komutanlıkları olmalıdır. Belki ABD&#8217;deki gibi belirli amaç ve hedefler için oluşturulmuş birleşik harekât komutanlıkları da kurulabilir. Üç kuvvetin temsilcilerinden oluşan genelkurmay sadece genel politikayı oluşturan bir danışma kurulu olarak hizmet verir.</p>
<p>Danışma kurulunun işlevsel olması için rütbe hiyerarşisinden arındırılması şarttır. Kurul üyesi olan general ve amiraller, aralarındaki rütbe ve kıdem farkından bağımsız olarak uzmanlıklarını dile getirebilmelidir. Kurul başkanlığı sembolik bir görev olmalıdır. Bu nedenle tuğ veya tüm düzeyinde tutulması daha doğru olur. Kısa süreli (mesela altı aylık) ya da dönüşümlü başkanlık usulü benimsenebilir.</p>
<p><span style="text-decoration: underline;">İç güvenlik ordu işi değil</span></p>
<ul>
<li>2. <strong>Yurtiçi istihbarat görevleri TSK&#8217;den ayrılmalıdır.</strong><em> </em>Askeri istihbaratın yetkisi dış devlet ve ordular hakkında bilgi edinmekle sınırlanmalıdır. İç istihbarat, emniyetin ve diğer iç güvenlik birimlerinin görevi olmalıdır.</li>
</ul>
<p>Aksi halde sürekli genleşen bir &#8220;iç düşman&#8221; tanımı aracılığıyla silahlı kuvvetlerin yurt içindeki siyasi iktidar kavgalarına bulaşması engellenemez.</p>
<p>Terör ya da gerilla gibi iç tehditlere karşı geleneksel askeri eğitimin herhangi bir avantaj sağlamadığı açıktır. Askeri örgütlenme biçiminin temel mantığı, büyük kitleleri hızlı ve disiplinli bir şekilde sevk ve idare etmekten ibarettir. Düzensiz küçük gruplara ve bireylere karşı bu modelin faydası yoktur. Dolayısıyla iç tehditle mücadele görevinin, bu konuda istihbarat yapma yetkisiyle birlikte, ordu dışında bu iş için özel olarak yetiştirilen ya da yetiştirilecek uzman ekiplere aktarılması daha doğru olur.</p>
<p><span style="text-decoration: underline;">Jandarmaya özgürlük</span></p>
<ul>
<li><strong>3. </strong><strong>Jandarma TSK karşısında daha bağımsız bir yapıya kavuşturulmalıdır. </strong></li>
</ul>
<p>Jandarma son yıllarda profesyonelleşme ve uzmanlaşma yönünde ciddi gelişme kaydetmiştir. Bu gelişmenin mantıki devamı, jandarmanın eğitim ve özlük işleri bakımından kara kuvvetlerinden tamamen ayrılmasıdır. Çeşitli uzmanlık alanlarında daha fazla sivil kadro istihdam edilmelidir.</p>
<p>Fransız jandarması öteden beri Türk jandarmasının kurumsal modelidir. Oysa Fransa&#8217;da 1947&#8242;den bu yana göreve gelen Gendarmerie Nationale komutanlarının biri hariç tümü sivil kişiler olmuştur.</p>
<p>Jandarmanın erat ihtiyacı kısmen bugünkü gibi karşılanabilir. Ya da jandarma hizmeti askerliğe eşdeğer fakat ondan ayrı bir kamu hizmeti olarak tanımlanabilir.</p>
<p><span style="text-decoration: underline;">Sosyal reformlar</span></p>
<ul>
<li>4. Çocuk yaştan itibaren askeri yapı içinde yetişen subayların adeta kapalı bir kast zihniyeti kazandıkları ve bu zihniyeti toplumla ilişkilerine yansıttıkları görülmektedir. Bu yüzden <strong>askeri liseler kaldırılmalıdır.</strong><em> </em></li>
</ul>
<p>Askeri kariyere ilk adımın 18 yaş sonrasına çekilmesi, toplumsal etkileri daha iyi özümsemiş, daha özgür karar verebilen, daha büyük sosyal çeşitliliğe sahip bir kadroya yol açabilir.</p>
<p>Harp Okulları dışında sivil üniversitelerden mezun olanların da silahlı kuvvetlerin teknik ve muharip sınıflarına - belli oranlarda - katılması teşvik edilmelidir.</p>
<ul>
<li>5. <strong>Orduevleri ve askeri tatil kampları tasfiye edilmelidir.</strong><em> </em>Bunda da amaç, askerin toplumla daha yakın temasının sağlanması ve kapalı kast zihniyetinin giderilmesidir.</li>
</ul>
<p>Orduevi ve kamplar belki düşük rütbeli subay ve assubaylara ekonomik koşullarda tatil imkânı sağlamak amacıyla korunabilir. Ancak bu tesisler asker olmayanlara da (ücret karşılığında) açık olmalıdır. Tesis işletmesi sivil işletmecilere ihale edilerek, ordunun işlev ve formasyonuna aykırı bir yıpranma kapısı kapatılmalıdır.</p>
<p>Üst rütbeli subayların yurt içi ve dışında kaliteli sivil tesislerde tatil yapması özendirilmelidir. Askerin sivil ortamdaki itibarının daha iyi korunması için üst rütbeli subayların maaşı, üst düzey özel sektör yöneticileriyle kıyaslanabilir bir düzeye yükseltilmelidir. Sivil elitle aynı mekân ve alışkanlıkları paylaşan askeri yöneticilerin, bir süre sonra toplum yönetimi hakkında da onlara benzer değer ve görüşleri benimseyecekleri muhakkaktır.</p>
<p><span style="text-decoration: underline;">Sonuç</span></p>
<p>Erdoğan hükümeti 2003&#8242;te çıkardığı Yedinci Uyum Paketi ile son derece önemli üç değişikliğe imza atmıştı. Bunların birincisiyle MGK&#8217;nın statüsü ve yetkileri yeniden düzenlenmiş, ikincisiyle askeri harcamalar Sayıştay denetimi kapsamına alınmış, üçüncüsüyle de askeri mahkemelerin barış zamanında sivil kişileri yargılama yetkisi kısıtlanmıştı. İkinci ve üçüncü hususlar henüz gerçek anlamda hayata geçirilemese de, bu reformlar kanımca Ak Parti iktidarının bugüne dek aldığı en radikal ve en kalıcı kararlar arasındadır.</p>
<p>Yıllardan beri ertelense de sonuçta gündeme gelmesi kaçınılmaz görünen anayasa reformu, bu kararları daha ileri götürmek için çok değerli bir fırsat olabilir.</p>
<p>Yukarıda önerdiğim düzenlemelerin bir kısmı bile gerçekleşse Türkiye daha rasyonel bir kamu düzenine ve daha özgür bir geleceğe doğru hatırı sayılır bir adım atmış olacaktır.</p>
<p class="akst_link"><a href="http://www.derindusunce.org/?p=5547&amp;akst_action=share-this"  title="E-mail this, post to del.icio.us, etc." id="akst_link_5547" class="akst_share_link" rel="nofollow">Share This</a>
</p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/07/03/turkiyenin-ordu-sorunu-nasil-cozulur/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>KAYIPLARIMIZI  İSTİYORUZ!</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/07/02/kayiplarimizi-istiyoruz/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/07/02/kayiplarimizi-istiyoruz/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 02 Jul 2009 21:59:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Özlem Yağız</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Demokrasi]]></category>

		<category><![CDATA[Ergenekon]]></category>

		<category><![CDATA[Psikolojik harp]]></category>

		<category><![CDATA[darbe]]></category>

		<category><![CDATA[vicdan]]></category>

		<category><![CDATA[cumartesi anneleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=5536</guid>
		<description><![CDATA[ Cumartesi anneleri, İstanbul 1996 (Fotoğraf: Ali Öz)
 

Cumartesi Anneleri,  Ondört yıl, Ellialtı mevsimdir gözaltında kaybedilen
Çocuklarını arıyorlar&#8230;
Kaybedenler, çocuklarınızı unutun, onları aramaktan vazgeçin dediler&#8230;
Tehdit edildiler, işkencelerden geçirildiler&#8230;
Unutmadılar&#8230; Vazgeçmediler&#8230;
Siz de unutmayın&#8230;
223.Kez Galatasaray&#8217; da&#8221;kayıpların akıbeti açıklansın, sorumluları yargılansın&#8221;
Talebini dile getirirken kırmızı karanfillerinizle onların yanında olun&#8230;
 
İnsan Hakları Derneği
İstanbul Şubesi
Gözaltında Kayıplara Karşı Komisyon         
 
Tarih : 04 Temmuz 2009 ( Cumartesi )
Saat  : 12.00
Yer    [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p> <strong><em>Cumartesi anneleri, İstanbul 1996 (Fotoğraf:</em></strong> <strong><em>Ali Öz)</em></strong><br />
 <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/07/20090702_derin_dusunce_org_cumartesi-anneleri-istanbul-1996.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-5537" title="20090702_derin_dusunce_org_cumartesi-anneleri-istanbul-1996" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/07/20090702_derin_dusunce_org_cumartesi-anneleri-istanbul-1996.jpg" alt="" width="500" height="351" /></a></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/07/20090702_derin_dusunce_org_cumartesi-anneleri-istanbul-1996.jpg"></a></p>
<p>Cumartesi Anneleri,  Ondört yıl, Ellialtı mevsimdir gözaltında kaybedilen<br />
Çocuklarını arıyorlar&#8230;<br />
Kaybedenler, çocuklarınızı unutun, onları aramaktan vazgeçin dediler&#8230;<br />
Tehdit edildiler, işkencelerden geçirildiler&#8230;<br />
Unutmadılar&#8230; Vazgeçmediler&#8230;<br />
Siz de unutmayın&#8230;<br />
223.Kez Galatasaray&#8217; da&#8221;kayıpların akıbeti açıklansın, sorumluları yargılansın&#8221;<br />
Talebini dile getirirken kırmızı karanfillerinizle onların yanında olun&#8230;<br />
 </p>
<p>İnsan Hakları Derneği<br />
İstanbul Şubesi<br />
Gözaltında Kayıplara Karşı Komisyon         <br />
 </p>
<p>Tarih : 04 Temmuz 2009 ( Cumartesi )<br />
Saat  : 12.00<br />
Yer    : Galatasaray Meydanı           <br />
( İstiklal Cad. - Taksim)<br />
 </p>
<p><em>&#8220;künyemde onbeşbin ad okunuyor<br />
hem derin uçurumlardayım hem kör dehlizlerde<br />
mezarım belirsiz<br />
Yedi yıl yirmiyedi mevsim anne<br />
kurudu kanım tank paletleri altında<br />
törenleriyle  sirenleriyle çiğnediler cesedimi<br />
gözlerimi kara çaputlarla bağladılar<br />
çaldılar benden günü geceyi&#8221; *</em> </p>
<p>* Emirhan Oğuz&#8217;un en argentina no pasa nada şiirinden</p>
<p class="akst_link"><a href="http://www.derindusunce.org/?p=5536&amp;akst_action=share-this"  title="E-mail this, post to del.icio.us, etc." id="akst_link_5536" class="akst_share_link" rel="nofollow">Share This</a>
</p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/07/02/kayiplarimizi-istiyoruz/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Orduyu Zayıflatmanın Faydaları</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/07/02/orduyu-zayiflatmanin-faydalari/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/07/02/orduyu-zayiflatmanin-faydalari/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 02 Jul 2009 15:30:31 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Rasim Ozan Kütahyalı</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Askerlik]]></category>

		<category><![CDATA[TSK]]></category>

		<category><![CDATA[Ergenekon]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=5530</guid>
		<description><![CDATA[Daha evvel de yazmıştım. Ailemin yazlığı büyük bir askerî dinlenme tesisinin hemen yanında. Dolayısıyla komşularımızın ciddi bir kısmı emekli generaller ve albaylardan oluşuyor. İlkokul zamanlarımda tanımadığımız yazlık sakinleri içinde de &#8220;sivil&#8221; olanları hemen anlardık. Yazlık çevremizde asker olan ile olmayan amcaları ayırt edebileceğimiz çok net bir kriter vardı çünkü. Şortunun altına muhakkak çorap ve makosen [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/07/20090702_derin_dusunce_org_ordu_reform.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-5533" title="20090702_derin_dusunce_org_ordu_reform" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/07/20090702_derin_dusunce_org_ordu_reform-176x300.jpg" alt="" width="176" height="300" /></a>Daha evvel de yazmıştım. Ailemin yazlığı büyük bir askerî dinlenme tesisinin hemen yanında. Dolayısıyla komşularımızın ciddi bir kısmı emekli generaller ve albaylardan oluşuyor. İlkokul zamanlarımda tanımadığımız yazlık sakinleri içinde de &#8220;sivil&#8221; olanları hemen anlardık. Yazlık çevremizde asker olan ile olmayan amcaları ayırt edebileceğimiz çok net bir kriter vardı çünkü. Şortunun altına muhakkak çorap ve makosen ayakkabı giyerdi subay amcalar. Şortun altında çorap varsa, tamam derdik&#8230;</p>
<p>Benim babam da Kıbrıs gazisi olduğu için küçüklüğümde çok sık bu askerî tesislere giderdik&#8230; Bu askerî tatil kampı her sene daha güzel bir hale gelirdi. Her sene yeni tesisler yapılırdı. Üstelik o kadar enflasyonist ortama rağmen fiyatlar neredeyse hiç artmazdı. Babam ve annem sürekli sivillerin böyle organizasyon yapamayacaklarını <span id="more-5530"></span>söylerlerdi, diğer devlet kamplarındaki işgüzarlıklardan bahsederlerdi. Ne yense, ne içilse çok az bir para ödenerek çıkılırdı o tesislerden, her gün bir sinema filmi hem de ücretsiz oynardı. Orada kendimi çok zengin hissederdim, hiç param bitmezdi&#8230; O sebeple asker amcaları ve askerî kamp ortamını çok severdim. <em>&#8220;Ordumuz tek düzgün şey bu ülkede&#8221;</em> der dururdum&#8230;</p>
<p>Yaşım büyüdükçe bu kampa gidiş gelişlerimde bir şey aklıma takılır olmuştu&#8230; Çok bariz biçimde generaller, subaylar ve astsubaylar birbirinden ayrı dünyaların insanları gibi bölünüyordu. Astsubayların plajına samandan şemsiyeler konmuştu, astsubay lokantalarında sandalyeler plastikti. Astsubay bölgesinde top oynanacak sahalar bile daha kalitesizdi&#8230; Komşumuz olan bir generale bunu ilk ifade edip, sorguladığımda değişik bir cevap almıştım. Bana kendisinin de bu bariz sınıf ayrımından rahatsız olduğunu söylemişti. Fakat subay/astsubay herkese aynı koşullar sunulduğunda da subaylar rahatsız oluyordu. En iyisi astsubay tatil kamplarının ayrı olması falan demişti bana. O zaman bu aşağılamayı hissetmezler, kendi aralarında daha mutlu olurlar demişti&#8230; TSK sistemini ilk sorgulamam böyle başlamıştı&#8230;</p>
<p>Yaz ayları birçok muvazzaf asker için her açıdan sıcak geçerdi&#8230; Bizim komşuların çoğu emekliydi ama muvazzaf olanlar da vardı. Dahası muvazzaflarla sürekli bağlantıdaydı birçok paşa. Askerî terfi sürecini aralarında epey espriye de dönüştürürlerdi&#8230; Terfi bekleyen bir tuğgeneral <em>&#8220;ya tüm ya güm&#8221;</em> olurdu ağustos sonunda. Apoletine ikinci yıldızı takıp tümgeneral olanlar ise terfi zamanı geldiğinde <em>&#8220;ya kor ya mor&#8221;</em> olmak üzere tetikte beklerdi&#8230; Güm olup ya da mor olup emekliye ayrılmanın tüm askerlerde bir boşluk hissi yarattığını aralarında konuşurlardı&#8230; O sebeple yaz aylarında özellikle de ağustos aylarında askerler arası sürekli heyecanla bu terfi merfi işleri konuşulurdu&#8230;</p>
<p>Lisenin son yıllarına girerken ben artık isim isim kimi generalleri sormaya başlamıştım komşu emekli paşalara. Tam 28 Şubat süreci zamanlarıydı. Bir yandan askerin sistem içindeki nüfuzunun çok arttığı zamanlardı. O nüfuz ve güç artışıyla birlikte terfiler meselelerinin daha vahşileştiği bir zamandı&#8230; Personelci komutanlar mı, özel harpçiler mi yükselecek, harekâtçılar mı, lojistikçiler mi hâkim olacak, kim kimi tutacak, ne ayak oyunları dönecek hep konuşulurdu&#8230; Personel birimlerini yöneterek yükselen generaller çok konuşulurdu o dönem&#8230; Doğan Güreş, İ. Hakkı Karadayı, Hurşit Tolon, Aytaç Yalman ve Hilmi Özkök böyle generallerdi mesela&#8230; Gerçi son yıllarda özel harpçi generaller ağırlık kazanmaya başladı&#8230; Kemal Yamak, Aydın İlter, Fevzi Türkeri ve 6-7 Eylül felaketini &#8220;<em>Muhteşem Örgütlenme&#8221;</em> olarak öven Sabri Yirmibeşoğlu öyle askerlerden&#8230; Başbuğ sonrası Genelkurmay Başkanı olması beklenen Işık Koşaner&#8217;in de özel harpçi olduğunu hatırlatalım&#8230; Tipik özel harpçi karakterinin <em>&#8220;Her meseleyi çivi gibi görüp, çekiç gibi çakma&#8221;</em> modelinde olduğu ise hemen her subayın dilinde olan bir olgudur&#8230;</p>
<p>Şu zamanlar TSK&#8217;nın konumunun çok sorgulandığı günlerdeyiz&#8230; Askerlerin de sivil yargı sürecinden geçeceğine dair çok önemli bir yasa çıktı. Genelkurmay&#8217;ın kesinkes bir sivil hükümetim emrinde, hesap veren, denetlenen bir kurum olması idealine en çok yaklaştığımız günlerdeyiz&#8230; Bu elbette bir yönüyle TSK içinde bir travma yaratıyor&#8230; Fakat bir yandan da şu ana kadar konuştuğum tüm üst düzey subaylar ordunun kendi personeline karşı da şeffaflaşması gerektiğini ısrarla söylediler.<strong> Çünkü TSK kendi içinde de şeffaf değil, hangi saiklarla YAŞ kararlarında terfi kararları çıkıyor belli değil&#8230; YAŞ kararları şeffaf alınmayınca, ister istemez askerlik mesleğinin dışında nepotik bağlarla terfi alma alışkanlığı orduda kurumlaşıyor&#8230; Parlak askerî kariyer değil, şu grubun, bu ekibin adamı olma kriteri baskın çıkıyor&#8230; Geçen yazılarda değindiğimiz TSK&#8217;nın kurumsal zekâsını gerileten şeylerin başında da bu şeffaf olmama durumu geliyor zaten&#8230;</strong></p>
<p>Bu ülkede çok ciddi TSK reformu gerekiyor. Bir tepeden tırnağa yenilenme gerekiyor&#8230; Bu reform en başta yeni kuşak subaylar için çok yararlı olacak&#8230; Ve bu reform en nihayet olacak bu ülkede&#8230;</p>
<p>Şeffaf, denetlenebilir ve hesap verebilir bir TSK isteyenler, TSK&#8217;nın dünya çapında bir ordu olmasını isteyenlerdir aynı zamanda&#8230; Buna direnenlerse TSK&#8217;yı adım adım Patagonya ordusu seviyesine indirmek isteyenlerdir&#8230; TSK&#8217;nın başı olan Başbuğ bu ikinci grupta yer almamalı&#8230;</p>
<p class="akst_link"><a href="http://www.derindusunce.org/?p=5530&amp;akst_action=share-this"  title="E-mail this, post to del.icio.us, etc." id="akst_link_5530" class="akst_share_link" rel="nofollow">Share This</a>
</p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/07/02/orduyu-zayiflatmanin-faydalari/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Musul mu Dediniz?</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/07/02/musul-mu-dediniz/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/07/02/musul-mu-dediniz/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 02 Jul 2009 10:01:43 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mustafa Akyol</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Kemalizm]]></category>

		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>

		<category><![CDATA[Osmanlı]]></category>

		<category><![CDATA[Resmî Tarih]]></category>

		<category><![CDATA[Ulus-Devlet]]></category>

		<category><![CDATA[ittihat ve rakki]]></category>

		<category><![CDATA[musul]]></category>

		<category><![CDATA[yakin tarih]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=5527</guid>
		<description><![CDATA[[Mustafa Akyol'un kişisel sitesinde yayınlandı]
Oldukça &#8220;Kemalist&#8221; olduğu hissedilen bir okur, son yazım üzerine &#8220;iyi ama Terakkiperver Fırka yüzünden Musul&#8217;u kaybettik&#8221; gibisinden bir itiraz dile getirdi ve getirmeye devam ediyor. Madem konu açıldı, bu mevzuya dair Kürt Sorununu Yeniden Düşünmek adlı kitabımda yer alan bir pasajı burada aktarayım dedim. Türkiye&#8217;nin Musul&#8217;u neden kaybettiği konusunda onyıllardır beyinlere [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/07/20090702_derin_dusunceorg_musul.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-5528" title="20090702_derin_dusunceorg_musul" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/07/20090702_derin_dusunceorg_musul.jpg" alt="" width="283" height="216" /></a>[Mustafa Akyol'un <a href="http://www.mustafaakyol.org/arsiv/2009/06/musul_mu_dediniz.php" target="_blank">kişisel sitesinde </a>yayınlandı]</p>
<p>Oldukça &#8220;Kemalist&#8221; olduğu hissedilen bir okur, son yazım üzerine &#8220;iyi ama Terakkiperver Fırka yüzünden Musul&#8217;u kaybettik&#8221; gibisinden bir itiraz dile getirdi ve getirmeye devam ediyor. Madem konu açıldı, bu mevzuya dair Kürt Sorununu Yeniden Düşünmek adlı kitabımda yer alan bir pasajı burada aktarayım dedim. Türkiye&#8217;nin Musul&#8217;u neden kaybettiği konusunda onyıllardır beyinlere işlenen (ve o beyinleri yeni düşüncelere bir türlü açamayanların körü körüne inandığı) ezberleri biraz bozmak açısından&#8230;</p>
<p>&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;</p>
<p>Atatürk Araştırma Merkezi Asli Üyesi Prof. Dr. Ömer Kürkçüoğlu, Türk-İngiliz İlişkileri (1919-1926) adlı kitabında [Şeyh Said isyanı ve Musul'un kaybı] olaylarında Hilafet&#8217;in kaldırılmasının belirleyici rolünü<span id="more-5527"></span> şöyle açıklar:</p>
<blockquote><p>Halifeliğin kaldırılmış olması, Kürtlerin ayaklanmasında önemli rol oynadığı gibi, Kürt unsurunun çoğunlukta bulunduğu Musul üzerindeki Türk iddiasını da zayıflatmıştır. Milliyetçi düşünceye yabancı olan Musul Kürtleri&#8217;nin, Türkiye&#8217;yi Irak&#8217;a tercih ettikleri söylenebiliyorsa, bunun başlıca nedeni, Halife&#8217;ye yani İslam&#8217;a olan bağlılıklarıydı&#8230; Musul sorununun çözüme kavuşturulmamış olduğu bir sırada Halifeliğin kaldırılması; İngiltere&#8217;nin İslam etkeni dolayısıyla duyabileceği endişeyi gidermek için, ya da öteki nedenlerle alınmış olsa da, sonuçta Türkiye&#8217;nin Musul tezine manevi bir darbe indirmişti. İngiltere&#8217;nin Musul&#8217;daki bir görevlisi, Halifeliğin kaldırıldığı yolundaki haberleri hayretle karşılayıp, inanmakta güçlük çektiklerini yazmaktadır. Bu İngiliz görevlisi, o zaman kadar &#8216;Kürdistan&#8217;ı patlamaya hazır bir volkan gibi kaynaştıran Türk propagandasının, Kürtler&#8217;in Halifeye kesin bağlılığına dayandırıldığını, Türklerin kendi bindikleri dalı kesmelerinin ise, İngiltere için inanılmayacak kadar mükemmel bir şey olduğunu&#8217; belirtmektedir. İngiliz görevlisi, &#8216;tabii, bu yeni durumdan kendimiz için yararlanmayı ihmal etmedik&#8217; diye eklemektedir. Türk Hükümeti&#8217;nin Kürt ayaklanmasına karşı aldığı sert önlemler [de], Musul&#8217;daki mahalli Kürt ileri gelenlerinin tepkisine yol açmaktaydı. Bu tepkilerin İngiltere bakımından &#8216;yararlanmaya&#8217; elverişli bir ortam hazırladığı görülüyordu.</p></blockquote>
<blockquote><p>Hangi nedenlere dayanırsa dayansın - hatta Musul sorununda olumlu bir etkisi olabilir diye alınmış olsa bile - Halifeliğin kaldırılması kararı, Kürtler&#8217;in ayaklanmasında rol oynadığı için, sonuç olarak Musul bakımından Türkiye&#8217;nin aleyhine bir durum yaratmıştır. (Ömer Kürkçüoğlu, Türk-İngiliz İlişkileri, AÜ SBF Yayınları, Ankara, 1978, s. 290-291)</p></blockquote>
<p>Hilafet&#8217;in kaldırılmasından önce Iraklı Kürtler arasında Türkiye&#8217;ye yönelik güçlü bir sempati olduğunu tarihçi Waide Jwaideh de belirtir. Jwaideh&#8217;e göre, &#8220;Yüzyıllardır kendilerini Osmanlı devleti ve geleneği ile özdeşleştirmiş olan Kürtler, hiç şüphesiz, yabancı bir din ve kültüre mensup işgalciler olarak gördükleri İngilizlerin ülkelerine gelmelerinden hoşnut değildi.&#8221; Dahası, &#8220;Kürdistan&#8217;ın İngiliz işgali altındaki bölgelerinde, Türklerin yaptığı etkili pan-İslamist propagandalar birçok Kürdün İngiliz karşıtı bir tutum izlemesini sağlamıştı.&#8221; (Waide Jwaideh, Kürt Milliyetçiliğinin Tarihi: Kökenleri ve Gelişimi, İletişim Yay. İstanbul, 1999, s. 286)</p>
<p>Ama Hilafet&#8217;in kaldırılması ve ardından gelen Şeyh Said isyanı ile birlikte, o propagandanın artık bir etkisi kalmamıştır.</p>
<p>İngiliz Büyükelçisi Lindsay&#8217;in Dışişleri Bakanı Chamberlain&#8217;e yolladığı 17 Mart 1926 tarihli bir mektupta, şu ilginç teşhis yer alır:</p>
<blockquote><p>Doğu&#8217;daki durum, mevcut rejimin önünde görülebilir en ciddi tehlike durumundadır. İslamcı bir hükümet bu karışıkılığı kendi lehine çevirebilirdi. Ancak bugünkü laik düşünceli hükümet ile Doğu arasında uzlaşmaz bir düşmanlıktan başka hiç bir şey olamaz. Eğer her şeyi kökünden değiştirecek bir olay çıkmaz ve Cumhuriyet rejimi sürerse, hükümet, bastırma hareketlerini beraberinde getiren bir dizi ayaklanma ile karşı karşıya kalacaktır. (Hüseyin Koca, Yakın Tarihten Günümüze Hükümetlerin Doğu-Güneydoğu Anadolu Politikaları s. 103; Cahit Düzel, &#8220;İngiliz Hükümeti&#8217;ne Sunulmuş Gizli Raporlardan Doğu Anadolu Olayları, 1924-1938&#8243;, Politika Gazetesi, 31 Ocak 1977, s. 4&#8242;ten aktarma)</p></blockquote>
<p>&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;</p>
<p>Özetle; Musul&#8217;un kaybının sorumlusu, Şeyh Said İsyanı ve hele de onunla hiç alakası olmayan Terakkiperver Fırka değildir. Aksine, suçu bunlara atan ve gerçekte (Hilafet&#8217;i birden bire kaldırmak suretiyle) hem Şeyh Said İsyanı&#8217;nı körükleyen hem de Musul Kürtleri&#8217;ni Türkiye&#8217;den soğutan &#8220;devrimciler&#8221;dir.</p>
<p>Zaten bugün de Türkiye Kürt sorununda batağa saplanacaksa, yine aynı zihniyetin temsilcileri yüzünden saplanacak.</p>
<p class="akst_link"><a href="http://www.derindusunce.org/?p=5527&amp;akst_action=share-this"  title="E-mail this, post to del.icio.us, etc." id="akst_link_5527" class="akst_share_link" rel="nofollow">Share This</a>
</p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/07/02/musul-mu-dediniz/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Her yanım senin olsun, İçişlerime Karışma!</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/07/01/her-yanim-senin-olsun-icislerime-karisma/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/07/01/her-yanim-senin-olsun-icislerime-karisma/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 01 Jul 2009 21:31:15 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Konuk Yazar</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>

		<category><![CDATA[İran]]></category>

		<category><![CDATA[içislerine karismak]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=5521</guid>
		<description><![CDATA[Yazan: Okan Arslan
Ata vurdum helleme
Yar yolunu belleme
Her yanım senin olsun
Saçlarımı elleme (Mani)
İran&#8217;da yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimlerini anti Batıcı lider Ahmedinejad&#8217;ın büyük bir oy çoğunluğuyla kazanmasının ardından başlayan seçim sonuçlarına itiraz bazlı ayaklanma, bir yandan benzerlerine geçtiğimiz yıllarda rastladığımız tartışmalı Renkli Devrimleri anımsatırken; diğer yandan da İran Devriminin Muhafızı Ayetullah Hamaney&#8217;in İngiltere ve ABD&#8217;yi içişlerine karışmakla suçlamasını [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/07/20090701_derin_dusunce_org_ahmedinejat_iran.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-5522" title="20090701_derin_dusunce_org_ahmedinejat_iran" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/07/20090701_derin_dusunce_org_ahmedinejat_iran-300x211.jpg" alt="" width="211" height="139" /></a>Yazan: Okan Arslan</em></strong></p>
<p><em>Ata vurdum helleme<br />
Yar yolunu belleme<br />
Her yanım senin olsun<br />
Saçlarımı elleme</em> <strong>(Mani)</strong></p>
<p>İran&#8217;da yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimlerini anti Batıcı lider Ahmedinejad&#8217;ın büyük bir oy çoğunluğuyla kazanmasının ardından başlayan seçim sonuçlarına itiraz bazlı ayaklanma, bir yandan benzerlerine geçtiğimiz yıllarda rastladığımız tartışmalı Renkli Devrimleri anımsatırken; diğer yandan da İran Devriminin Muhafızı Ayetullah Hamaney&#8217;in İngiltere ve ABD&#8217;yi içişlerine karışmakla suçlamasını <span id="more-5521"></span>gözler önüne serdi. Hamaney, seçimle iş başına gelen Cumhurbaşkanından da muktedir bir figür olarak, dini önder sıfatıyla İranlıların gösterilere son vermelerini istedi. Batı&#8217;ya da iç işlerine karışmamaları ikazında bulundu.<br />
 <br />
İçişlerine karışmak, aslına bakılırsa uluslararası ilişkilerde çok eskilerden bu yana dillendirilmiş ve ilk bakışta gayet kolay gibi görünmekte birlikte, esasında hayli karmaşık bir kavram. Çok basit bir şekilde tanımlamak gerekirse, &#8220;İçişlerine Karışmak&#8221; ifadesinden, egemen bir ulusun ya da uluslar topluluğunun, başka bir egemen ulusun kendi iç meselelerine dâhil olması ve bu egemen ulusu kendi istediği şekilde yönlendirmesi anlaşılıyor. Tabii, buradan bizde özellikle Ulusalcı kesimin diline pelesenk ettiği &#8220;Tam Bağımsızlık&#8221; kavramına kadar genişletilebilecek, son derece şümullü bir ilişkiler yumağı ortaya çıkmakta. Bir ülkenin iç işlerine karışılması, o ülkeyi yöneten erkin (ülkenin yönetim şekli ne olursa olsun) yerine hareket ederek, sanki söz konusu ülkeyi yönetiyormuş gibi davranmak şeklinde de anlaşılabilir. Bir ülkenin iç işlerine karışılması, kimi zaman, beraberinde, o ülkeyi yönetenlerin tepki göstermesini ve hatta ülkedeki milliyetçi ve içe kapanmacı akımların artışını getirmektedir. Kimi zamansa, ülkeyi yönetenler, kendi siyasal ikballerini, dışarıdan yapılacak müdahalelere bağlarlar.<br />
 <br />
İç işlerine karışma, kuşkusuz ulus devletler öncesi monarşik dönemlerde de söz konusu idi. Ancak, o dönemler, iç işlerine karışma daha ziyade, bir ülkeyi ya da krallığı savaş ve yağma yoluyla topraklarına katma ve imparatorluğun sınırlarını genişletme şeklinde anlaşılmaktaydı. Ne var ki, ulus devletlerin ortaya çıkmasıyla beraber, yeniden şekillenen uluslararası siyasette, iş içlerine müdahale, doğrudan işgal ya da toprakların genişletilmesi şeklinde değil, dışarıdan yapılan baskılarla oluşmaya başladı. Bu baskılar, kimi zaman uluslararası toplum tarafından; kimi zamansa belli bazı devletler tarafından yapıldı. Bu &#8220;belli bazı&#8221; devletler, son İran örneğinde de olduğu gibi, genel olarak İngiltere (daha ziyade eskiden) ve ABD şeklinde algılanmakta ve bu iki ülkenin, özellikle Batılı tarzda Liberal bir Demokrasiyi benimsememiş ülkelerde yapılan seçimler sonrası halk arasında isyana sebep olarak, mevcut rejimi, kendi menfaatleri doğrultusunda değiştirmeye çalıştığı düşünülmektedir. Bu düşünce kısmen doğrudur; ancak madalyonun öbür tarafında, dışarıdan müdahale ile rejimleri demokratikleştirilmeye çalışılan ülkelerin iç dinamiklerinin son derece zayıf olması ve bu ülkelerde yaşayan insanların ceberut bir yönetim tarafından özgürlükleri kısıtlanmış bir şekilde yaşaması gibi bir gerçek durmaktadır. Başka bir ifadeyle, İran gibi, Globalleşme sürecinin dışında kalmayı yeğleyen; içe kapanık ve özellikle Ahmedinecad döneminde daha da otoriter bir rejim tahsis eden ülkelerin, vatandaşına kötü muamele yapmasına Liberal Demokrasilerden itiraz gelmesi, bu ülkelerin içişlerine müdahaledir. Ancak, müdahale edilmese, bu sefer, bu ülkelerde yaşayan bireylerin müdahalede bulunan Batılı demokrasilerde yaşayan ülkelerdeki bireylerden çok daha az özgür yaşaması söz konusudur. Bu otoriter rejimlerin, başka türlü değişmesi ya da demokratikleşmeye zorlanması ihtimali de söz konusu olmamaktadır. İşte, başta da ifade ettiğimiz gibi, &#8220;İç İşlerine Müdahale&#8221;, bu denli karmaşık ve girift bir konudur. Öte yandan, örneğin İran gibi bir ülkeye Batı tarzı Demokrasi getirme, özellikle başta ABD olmak üzere Batılı güçler tarafından zorlandığından, bu ülkede yaşayan bireylerin eskisine göre daha özgür olmakla beraber, müdahalede bulunulan ülkenin özellikle ABD&#8217;nin menfaatleri istikametinde hareket etme mecburiyeti ortaya çıkmaktadır. Yani, otoriter bir devlet, ABD&#8217;nin dışarıdan, uluslararası dinamikleri zorlamasıyla demokratikleşmekte ve bu ülkede yaşayan bireyler özgürleşmekte; ancak bu ülke ve ülkenin yeni yönetimi, tamamen ABD&#8217;nin istediği şekilde oluşmaktadır. Ayrıca, demokrasinin, yıllar, hatta yüzyıllar içinde oluşan bir gelenek ve kültürel birikim olduğu gerçeği dikkate alındığında; müdahalede bulunulan ülkelere getirilen &#8220;ithal demokrasinin&#8221;, ne denli sağlıklı ve köklü bir demokrasi olduğu da tartışma konusu olmakta; ve özellikle Doğulu ve Asyai ülkelerde yapılan bu tür müdahalelerin, bu toplumların Batılı toplumlardan farklılık arz etmesi ve Batı&#8217;da demokrasi geleneğinin daha sağlam ve köklü olması sebebiyle, getirilen yeni Demokrasinin, sürdürülebilirliği, büyük bir sorun olarak ortaya çıkmaktadır.<br />
 <br />
Görüldüğü gibi, İç İşlerine müdahale konusu, Uluslararası İlişkiler&#8217;de oldukça paradoksal bir konu olmayı sürdürmektedir. Bu paradoksal durum, Post-Modern Globalleşme devrinde daha bir karmaşık hale gelmiştir. Zira, Modernite&#8217;nin geçerli olduğu ve ulus devletlerin sınırlarının birbirinden net olarak ayrı olduğu dönemlerde, İç İşlerine Müdahale, daha net bir olguydu. Sınırlar birbirinden net olarak ayrıldığı ve Dünya ülkeleri ekonomik, sosyal, teknolojik vb. açılardan birbirine bağlı olmadığından, hiçbir ülke diğerinin yönetiminin otoriterliğini ya da bir ülkede yapılan insan hakları sorununu kendi gündemine taşımıyordu. Ülkeler, daha ziyade kendi iç meseleleriyle ve bölgeleriyle meşguldüler. Bugünün en müdahaleci ülkesi olan ABD bile, kurulduğu yıllardan itibaren, ta 2. Dünya Savaşı&#8217;na kadar &#8220;İzolasyonist&#8221; bir politika izliyor; Avrupa&#8217;daki hiçbir şeye karışmıyor; daha ziyade Amerika kıtasıyla meşgul oluyordu. Hatta, bugün Irak&#8217;taki Saddam diktasından ya da İran&#8217;daki mollakrasiden rahatsız olan ABD, insanlığın gördüğü en büyük diktatörlükler olan Hitler&#8217;in Almanyası&#8217;ndan ya da Mussolini&#8217;nin İtalyası&#8217;ndan rahatsız değildi. Ancak, 2. Dünya Savaşı sonrası ortaya çıkan konjonktür ve Soğuk Savaş dönemi, Dünya&#8217;nın ikiye bölünmesine yol açınca, İç İşlerine Müdahale de izole ulus devletler çağından Çift Kutuplu ulus devletler çağına geçilmesiyle birlikte farklı bir boyut kazanmış oldu. Bu dönemde, bizde sıklıkla dile getirilen &#8220;Tam Bağımsızlık&#8221; kavramını uygulamaya çalışan bazı ülkeler de oldu. Bunlar Birleşmiş Milletler&#8217;de bir &#8220;Bağlantısızlar&#8221; hareketi oluşturdular. Bu ülkelerin başını, Nehru&#8217;nun Hindistan&#8217;ı; Nasır&#8217;ın Mısır&#8217;ı ve Tito&#8217;nun Yugoslavyası çekmekteydi. Bu ülkeler, &#8220;Tam Bağımsız&#8221; olduğunu ilan eden ve ne ABD&#8217;nin Kapitalist Bloğunda; ne de SSCB&#8217;nin Sosyalist Bloğunda yer almayı kabul eden ülkelerdi. Yani, ne ABD&#8217;yi; ne de SSCB&#8217;yi İç İşlerine karıştırmayacaklardı. Oysa ki, Bağlantısızlar hareketi, aslında Sosyalizme yakın ve anti ABD bir hareketti. Zira, Nasır, ABD ve Batı ile köprüleri atarken, SSCB&#8217;ye yakınlaşmıştı. Keza, Tito&#8217;nun Yugoslavyası zaten Sosyalist bir devletti. Sadece Stalin&#8217;in müdahaleci tavırlarından rahatsızdı Tito. Yani, İç İşlerine karıştırmayan Tam Bağımsızlıkçı Bağlantısızlar bile, aslında bir yerlerinden &#8220;Bağlıydılar&#8221;. Nitekim bu girişim çok uzun sürmedi ve Dünya yeniden çift Kutuplu eksende iki süper gücün, birbirlerine galebe çalmaları için, kendi eksenlerindeki ülkelere müdahaleleriyle devam etti. Bu dönemin kapanıp tek kutuplu bir Dünya&#8217;nın kurulmasıyla birlikte ise, İç İşlerine Müdahale tekeli ABD&#8217;ye kaldı. 11 Eylül sonrası dönemde de, bu eğilim devam etmekte. Bir yanda despot idarecilerin elinde ezilen ve ideolojik ve içine kapanık ülkelerin baskıları altında özgürlük mücadelesi veren bireyler; bir yanda ise Amerikan menfaatlerini yaygınlaştırmayı hedefleyen &#8220;Renkli Devrimler&#8221;. İşte, 21. yüzyılda, bireyin özgürlük ve güvenlik alanının sıkıştığı iki nokta.<br />
 <br />
İç İşlerine Müdahale, bir tarafta vatandaşlarına özgürlüğü çok gören rejimlerin; diğer taraftaysa başka ülkelere (özellikle de menfaatlerine aykırı olanlara) müdahale ederek kendi menfaatlerini hâkim ve daim kılmaya çalışan ülkelerin çatıştığı bir ortamda, ne haklı ne de haksız bir girişim olarak değerlendirilebilir. İç İşlerine Müdahale konusunu, bu ikilemden çıkardığımız ve Dünya&#8217;yı doğru okuduğumuz vakit, daha objektif sonuçlara varabiliyoruz. Yani, anti demokratik bir ülkeye dışarıdan yapılan baskılar ve müdahaleler (askeri anlamda değil), özellikle bizim gibi iç dinamikleri zayıf olan ve kendi kendine demokratikleşemeyen ülkeler için gerekli. Zira, iç dinamikleri zayıf ülkeleri kendi haline bıraktığınızda, bu ülkeler daha da otoriterleşiyor ve içine kapanıyorlar. Ancak, bu tür ülkelerin İç İşlerine Müdahale, Amerikan menfaatlerini koruyup kollamak için yapıldığı vakit; iş değişiyor. Asıl amacın demokrasi olmadığı ve kaba kuvvetle bir yere gelinmeye çalışıldığı aşikâr bir hal alıyor ve zamanla ABD&#8217;ye duyulan kin, tüm Batı&#8217;ya ve Liberal Demokrasi&#8217;ye de duyulmaya başlıyor ve iç işlerine karışılıp, dışarıdan müdahaleyle demokratikleştirilmeye çalışılan ülkelerde, Liberal Demokrasi&#8217;ye karşı bir Milliyetçi reaksiyon oluşuyor. Sonuçta da anti demokratik ülkelerde yaşayan bireylerin, özgürleşme rüyaları başka bir bahara kalıyor. Ve; en önemlisi, bu ikilem ve paradoks, bize İç İşlerine Müdahalelerin ve Demokrasi ve Özgürlük getirmenin, kendi menfaatlerinin peşinde koşan ABD tarafından değil, uluslararası bir toplum tarafından yapılmasının, tek yol olduğunu gösteriyor.</p>
<p class="akst_link"><a href="http://www.derindusunce.org/?p=5521&amp;akst_action=share-this"  title="E-mail this, post to del.icio.us, etc." id="akst_link_5521" class="akst_share_link" rel="nofollow">Share This</a>
</p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/07/01/her-yanim-senin-olsun-icislerime-karisma/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Yeni Kitap: Çözümün Şafağında Kürt Sorunu</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/07/01/yeni-kitap-cozumun-safaginda-kurt-sorunu/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/07/01/yeni-kitap-cozumun-safaginda-kurt-sorunu/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 01 Jul 2009 15:29:01 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mustafa Akyol</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Kemalizm]]></category>

		<category><![CDATA[Kitap Tanıtımı]]></category>

		<category><![CDATA[Kürtler ve Türkler]]></category>

		<category><![CDATA[TSK]]></category>

		<category><![CDATA[Terör]]></category>

		<category><![CDATA[Türk faşizmi]]></category>

		<category><![CDATA[Ulus-Devlet]]></category>

		<category><![CDATA[mustafa akyol]]></category>

		<category><![CDATA[Yeni Kitap: Çözümün Şafağında Kürt Sorunu]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=5514</guid>
		<description><![CDATA[Özgür Yayıncılık, araştırmacı Enver Sezgin&#8217;in benimle yaptığı uzun bir söyleşiye dayanan &#8220;Çözümün Şafağı&#8217;nda Kürt Sorunu&#8221; isimli bir kitap yayınladı. Kitapçılarda bulabilirsiniz.
Enver Sezgin’in kaleme aldığı önsözde kitabın esprisi şöyle özetleniyor:
&#8220;Mustafa Akyol kendi deyimiyle, &#8216;Üniversite yıllarına kadar Kürt sorunu ile karşılaşmamış&#8217;tır. Boğaziçi Üniversitesi&#8217;nde okuduğu bir kitapla birlikte, bu sorunu tanımaya başlar. Konuya ilgisi artar. Master tezini &#8216;Kürt [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://kitapadresi.com/magaza/prddet.php?pid=109823&amp;spid=1010369/" target="_blank"><img class="alignleft size-medium wp-image-5515" title="20090701_derin_dusunce_org_akyol_kitap" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/07/20090701_derin_dusunce_org_akyol_kitap-208x300.jpg" alt="" width="208" height="300" /></a>Özgür Yayıncılık, araştırmacı Enver Sezgin&#8217;in benimle yaptığı uzun bir söyleşiye dayanan <a href="http://kitapadresi.com/magaza/prddet.php?pid=109823&amp;spid=1010369/" target="_blank">&#8220;Çözümün Şafağı&#8217;nda Kürt Sorunu&#8221; isimli bir kitap </a>yayınladı. Kitapçılarda bulabilirsiniz.</p>
<p>Enver Sezgin’in kaleme aldığı önsözde kitabın esprisi şöyle özetleniyor:</p>
<p>&#8220;Mustafa Akyol kendi deyimiyle, &#8216;Üniversite yıllarına kadar Kürt sorunu ile karşılaşmamış&#8217;tır. Boğaziçi Üniversitesi&#8217;nde okuduğu bir kitapla birlikte, bu sorunu tanımaya başlar. Konuya ilgisi artar. Master tezini &#8216;Kürt sorunu&#8217; üzerine yapar. Okulu bitirdikten sonra, Kürt sorununu ele alan bir kitap yazmaya karar verir. 2003 yılında yazmaya girişir. Ve iki yıl zarfında da bitirir. 2006 yılında, Kürt Sorunu Üzerine Yeniden Düşünmek <span id="more-5514"></span>adlı kitabı yayımlanır.</p>
<div id="a001490more">
<div id="more">
<p>Türkiye’de Kürt sorunu üzerine uzun yıllardır düşünen, yazan ve bu yolda bedel ödeyen, cezaevinde yatan çok değerli fikir insanları vardır. Bu insanlar bugün de bu cabalarını sürdürüyor. Kabul edilecektir ki, Mustafa Akyol’un Kürt Meselesindeki varlığı çok eskilere dayanmaz. Türkiye’deki tartışmaları göz önüne aldığımızda, genç biridir. Mustafa Akyol’u tercih etmemizin en önemli nedenlerinden biri de genç olmasıdır. Daha doğrusu, çok genç yaşlarda bu konudaki düşüncelerini yazıya dökmesidir. Geldiği yer ve şu anda durduğu yer de bir başka faktördür.</p>
<p>Bu kitap, çözüm için en geçerli önerileri sunduğu iddiasında değildir. Burada daha çok, günlük hayattan yola çıkarak yaşadığımız problemler ele alınıyor. Elbette Kürt sorununun değişik alanları ile ilgili önerileri de bulabilirsiniz. Bunları benimseyenler de olacaktır. Kızanlar da çıkacaktır, kimbilir. Ama söylediğim gibi, o geniş özgürlük alanında rahatça konuşabilmektir bütün mesele. Buna küçük bir katkıda bulunabileceksek ne mutlu bize.&#8221;</p></div>
</div>
<p class="akst_link"><a href="http://www.derindusunce.org/?p=5514&amp;akst_action=share-this"  title="E-mail this, post to del.icio.us, etc." id="akst_link_5514" class="akst_share_link" rel="nofollow">Share This</a>
</p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/07/01/yeni-kitap-cozumun-safaginda-kurt-sorunu/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Darbeci Aydınlar Ülkesi</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/07/01/darbeci-aydinlar-ulkesi/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/07/01/darbeci-aydinlar-ulkesi/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 01 Jul 2009 08:01:31 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Enver Gülşen</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Ergenekon]]></category>

		<category><![CDATA[Kemalizm]]></category>

		<category><![CDATA[TSK]]></category>

		<category><![CDATA[Ulus-Devlet]]></category>

		<category><![CDATA[darbe]]></category>

		<category><![CDATA[ilker basbug]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=5511</guid>
		<description><![CDATA[30 Haziran tarihli MGK toplantısı, ülkedeki kimi aydınlar ve gazeteciler için, sonucunun büyük bir &#8220;umutla&#8221; beklendiği bir toplantı oldu. MGK toplantısı devam ederken, son 2 yılda demokratlık açısından oldukça kötü sınav vermiş önemli bir haber kanalında, toplantı ile ilgili beklentiler ve toplantının muhtemel sonuçları tartışılıyordu. Programa katılan bir yazar hariç, diğerlerinin &#8220;beklentisi&#8221; yeni bir 28 [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/07/_20090630_derin_dusunce_org_tayyip_erdogan_ilker_basbug.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-5512" title="_20090630_derin_dusunce_org_tayyip_erdogan_ilker_basbug" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/07/_20090630_derin_dusunce_org_tayyip_erdogan_ilker_basbug.jpg" alt="" width="270" height="178" /></a>30 Haziran tarihli MGK toplantısı, ülkedeki kimi aydınlar ve gazeteciler için, sonucunun büyük bir &#8220;umutla&#8221; beklendiği bir toplantı oldu. MGK toplantısı devam ederken, son 2 yılda demokratlık açısından oldukça kötü sınav vermiş önemli bir haber kanalında, toplantı ile ilgili beklentiler ve toplantının muhtemel sonuçları tartışılıyordu. Programa katılan bir yazar hariç, diğerlerinin &#8220;beklentisi&#8221; yeni bir 28 Şubat sürecine gireceğimizdi. Hatta bir tanesi açıkça 30 Haziran sürecinin başlayacağından dem vuruyordu.</p>
<p>Toplantı bitti ve toplantı sonrası yayımlanan bildiride, programa katılan ve her fırsatta demokrat olduklarını söyledikleri halde yazdıkları ile yarı-militarist bir çizgi çizen <span id="more-5511"></span>o &#8220;aydınların&#8221; istediği gibi bir şey çıkmadı. Bunun üzerine programa katılan ve Türkiye&#8217;nin en çok satan gazetesinde yazarlık yapan birisi, bildirinin 28 Şubat bildirisi gibi olmasa da, bildirideki birkaç cümlenin yine de çok umutsuz olmamamızı gerektirdiğini söyledi. Programın yöneticiliğini yapan kişilerin de benzer sözler sarf etmesi, bu ülkenin en büyük probleminin aydın problemi olduğunu düşündürdü.</p>
<p>Bu ülke aydını, darbelerin kozasında, darbeciliğin zihni yapısının yönlendirdiği eğitim sistemi ile şekillendirildiği için, kendi işine gelmeyen her konuda daha büyük bir iktidar gücü olarak askeri yardıma çağırmakta içgüdü sahibi. Genelkurmay Başkanı&#8217;nın, MGK toplantısının gündemlerinden bir tanesi olan ve askerlerin sivil mahkemelerde yargılanabilmesine imkân tanıyan yasa değişikliğini, darbe sebebi yapacak kadar şiddetle reddetmesini dört gözle bekleyen bu aydınlar, yeni bir 28 Şubat sürecine dahi destek verebilecek bir &#8220;ahlâkta&#8221; görünüyorlardı. Zira bu ülke, hiçbir şekilde öğrenemeyen, vahim hatalar yaptıktan yıllar sonra - vicdan muhasebesi yapabiliyor olduğunun ‘gösterisini&#8217; yapmak için - &#8220;o zaman yanlış yaptım&#8221; diyen; ama kısa süre sonra herkesin gözünün içine baka baka aynı şeyleri yapabilen bir zeka ve ahlaka sahip olan aydınların ülkesi.</p>
<p>Ülkemizin yakın dönem tarihine baktığımızda, basının, darbelerde çok kötü sınav vermesi bir yana; darbe öncesi, o darbeyi çağıran ahlaksızlıkta yayın yaptığını düşününce çok şaşırtıcı olmaması gereken bu tutumlar, yine de ülkenin demokratikleşmesi için çaba sarf eden insanlar nezdinde büyük hayal kırıklığı ve kızgınlık yaratıyor. Döne döne hep aynı noktaya gelen bir insanın bezginlik ve kızgınlığını&#8230; Darbe yapmaya niyeti olmayan bir orduyu bile darbe yapmaya teşvik edebilecek bu aydınların ve bu aydın kesiminin zihni yapısının siyasetteki temsilcisi CHP&#8217;nin zihniyeti ile hesaplaşmadıkça, bu ülkenin hiçbir sorununun çözülebileceğini düşünmüyorum.</p>
<p>İrtica ile mücadele belgesi konusundaki tartışmalarda, belgenin sahte çıkması durumunda &#8220;ne yapacağımızı herkes görecek&#8221; dediği iddia edilen Genelkurmay Başkanı, belgenin askeri savcılıkta incelendikten sonra sahte olduğuna karar verildiğini açıklamıştı yaptığı basın toplantısında. Oldukça sert bir üslupla, adeta gözdağı verilen bu açıklamalarla, normal bir demokratik ülkede tepki çekmesi ve eleştirilmesi gereken Genelkurmay Başkanı, bir tane dahi eleştirel soru soramayan basın mensubu muhataplar buluyordu karşısında. Bu açıklamadan sonra, gerek basının çoğunluğunu oluşturan asker-gazetecileri, gerekse de CHP lideri &#8220;ne yapacağımızı herkes görecek, demiştiniz. Hadi o zaman söz verdiğiniz şeyi yapın!&#8221; diyerek adeta çağıra çağıra darbeyi getirmeye çalışıyorlardı.</p>
<p>Aydınların zihniyetinin &#8220;sivil&#8221; olmasının beklendiği ülkelerde, son dönemdeki tartışmalar, askerin siyasete müdahalesinin hiçbir şekilde hoş görülmemesi yönünde gerçekleşirdi muhtemelen. Tartışmaların, askerî mahkemelerin sadece askeriye içi disiplin suçları için makul görülebilmesi ve hukukta iki başlılığa son verecek düzenlemeler yönünde gelişmesi gerekirken, barolar veya diğer hukukçu örgütlerinden gelen tepkilerle, adeta darbeye çağrı yapılacak bir militarizm ile sonuçlanması oldukça düşündürücüdür.</p>
<p>Bütün bunlar, ülkenin, militarist bir cumhuriyet olmaktan, demokratik bir cumhuriyetliğe terfi edememesinin sebeplerini biraz daha dikkatli ele almamız gerektiğini düşündürmelidir. 1950&#8242;den beri üç fiilî ve benim sayısını bile unuttuğum kadar da değişik türlerde darbeye maruz kalmış Türkiye&#8217;de, bu kadar ısrarlı çağırılan bir ordunun darbe yapma konusunda çok da nazlanmayacağını düşünürsek, fikri mücadelenin ilk noktasının Türkiye&#8217;deki aydın kesimin zihniyetiyle ve militarist basınla olması gerektiğini söyleyebiliriz.</p>
<p>Demokrasi mücadelesinin ilk çıkış noktası, &#8220;demokrasiyi koruma&#8221; gibi bir bahaneyle ruh çağırır gibi ordu çağıran zihniyeti dekonstrüksiyona uğratmaktır. Bu dekonstrüksiyon, bu zihniyetin fikir olarak çıkış noktasını ve nasıl olup da kendini her konumda yeniden üretebildiğini ortaya koyacak bir çalışma olmalıdır. Bu çalışmanın ortaya koyacağı en önemli sonuç, ilkokuldan üniversiteye kadar militarizmin çeşitli tonlamalarında yetişen insanların, adeta genetik bir miras gibi, ordunun darbe yapma &#8220;hakkını&#8221; nesilden nesile aktarıp normalleştirdiği bilgisi olabilir. Bu normalleştirme, daha çok korku tüccarlığı ile ve bu tüccarlığa entelektüel destek sağlayacak namus fukarası aydınıyla olduğu için, korku ile fikir arasındaki bağları koparmak, demokrat bir Türkiye&#8217;nin ilk filizlerini de yeşertebilir.</p>
<p>Fikirleri korku salmak yönünde olan ve çoğunlukla entelektüel olarak oldukça zayıf kalmaya başlamış olan militarist aydın kesimine karşı, tam demokrat, birbirinin hakkını kollayan ve korkmayan bir aydın kesimi yeşertebilmek gerekir. Korku tüccarlarının fikri zayıflığı, ancak karşıt fikirlerin entelektüel kapasitesinin büyüklüğü ile ortaya konulabilir.</p>
<p>Korkmayan, anti-demokratik ve insan haklarına karşı uygulamalarda, o uygulamayı kim yaparsa yapsın sivil bir direniş gösterebilen, alternatif, hakperest bir dünyanın olabileceğini fikirlerinin gücü ve tutarlılığı, duruşu ve yaşantısıyla ortaya koyan bir aydın kesimi ortaya çıkmaya başlamıştır. Umutlanmak için en azından sebeplerimiz var artık&#8230;</p>
<p class="akst_link"><a href="http://www.derindusunce.org/?p=5511&amp;akst_action=share-this"  title="E-mail this, post to del.icio.us, etc." id="akst_link_5511" class="akst_share_link" rel="nofollow">Share This</a>
</p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/07/01/darbeci-aydinlar-ulkesi/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>T.C. ve Burjuvazi</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/06/30/tc-ve-burjuvazi/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/06/30/tc-ve-burjuvazi/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 30 Jun 2009 19:00:29 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Konuk Yazar</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Ekonomi]]></category>

		<category><![CDATA[Kemalizm]]></category>

		<category><![CDATA[Resmî Tarih]]></category>

		<category><![CDATA[Toplum]]></category>

		<category><![CDATA[TC ve burjuvazi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=5509</guid>
		<description><![CDATA[

Faruk Saim Akhan
Sol çevrelerin TC ile ilgili en önemli eleştirilerinden biri burjuvazinin olmayışı, güdük kalışıdır. TC her konuda gösterdiği mahareti burjuvanın oluşturulmasında da göstermiş, yabancı uyruklu vatandaşları milli bujuvazi oluşturma adına ülkeden kaçırmış ya da bu vatandaşların mallarına hukuksuzca el koymuştur. Devlet eliyle, tecrübesiz milli küçük burjuvalara teslim edilen sermayenin büyük kısmı heba edilmiştir.
    Dolayısıyla milli [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2007/09/eylul_1013.jpg"></a></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2007/09/eylul_1010.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-331" title="eylul_1010.jpg" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2007/09/eylul_1010.jpg" alt="" width="250" height="202" /></a></p>
<p><strong><em>Faruk Saim Akhan</em></strong></p>
<p>Sol çevrelerin TC ile ilgili en önemli eleştirilerinden biri burjuvazinin olmayışı, güdük kalışıdır. TC her konuda gösterdiği mahareti burjuvanın oluşturulmasında da göstermiş, yabancı uyruklu vatandaşları milli bujuvazi oluşturma adına ülkeden kaçırmış ya da bu vatandaşların mallarına hukuksuzca el koymuştur. Devlet eliyle, tecrübesiz milli küçük burjuvalara teslim edilen sermayenin büyük kısmı heba edilmiştir.</p>
<p>    Dolayısıyla milli burjuvazi oluşturma planı akim  kalmış; Osmanlı döneminde ülkedeki nakit akışını sağlayan tüccar sınıf bu yetisinden yoksun bırakılmıştır.</p>
<p>    Millileştirmek adına ekonomi, uluslarası rekabete tamamen kapatılmış, devletçilik en katı haliyle uygulanmıştır. 27 yıl sonrasına kadar bu katı politikalar yüzünden toplum ürettiğinin karşılığını alamamış, bu aşamada burjuvanın &#8220;sömürü&#8221; işlevini devlet bizzat kendisi görmüştür. </p>
<p>    <strong>Bürokratik oligarşi birimi: Memuriyet</strong></p>
<p>    Toplumu şekillendirmek için kullanılan argümanlardan biri olan &#8220;memuriyet&#8221;, tek parti dönemince yandaşlarına verilen bir rüşvet olarak<span id="more-5509"></span> kullanılmıştır. O dönemde devlet memurlarından imtiyazlı bir sınıf ortaya çıkmış, ortaya çıkan bu yeni sınıf devlet eliyle oluşturulduğundan ve toplum henüz burjuvanın ekonomik özgürlüğü için uygun yapıda olmadığı için sermaye birikimi yerine bir tip maaşlı neo-burjuva oluşmuştur.</p>
<p>    Bu yeni-burjuvanın mâli kabiliyetleri doğal aşamalar içinde oluşmadığı için kendisine karne ile sağlanan ayrıcalıklar dışında pek bir ekonomik üstünlük sağlayamamış, dolayısıyla sermaye birikimi olmadığından yatırım da yapamamıştır. Yatırımsız sermaye büyüyememiş, yeni-burjuva sınıfı giderek ortadirek&#8217;e evrilmiştir.</p>
<p>    TC&#8217;nin ilk dönem icraatlerinde dikkate alınmayan toplumsal hassasiyetler ve dinamikler ilerki aşamalarda yine TC&#8217;nin planlarını sekteye uğratmıştır. Halk göz önünde bulundurulmaksızın hazırlanan toplumu şekillendirme projeleri akim kalmış, hatta çoğu zaman ters tepmiştir. Serbest Cumhuriyet Fırkası ve Demokrat Parti örnekleri TC açısından pek de parlak tecrübeler olmamıştır.</p>
<p>    TC&#8217;nin erkini temsil eden Halk Fırkası, her fırsatta halk tarafından reddedilmiştir. Bunun gibi ekonomiyle ilgili kararlar da toplumun ahvaline uygun olarak tasarlanmadığı için tabana yayılamamış, haliyle başarısız olmuştur.</p>
<p>    Bunların yanı sıra uluslarası ekonomik düzenin kuralları &#8220;biz bize benzeriz&#8221; anlayışıyla göz ardı edilmiş, haliyle evrensel terminolji kullanılmayan bir ekonomi yönetimi palazlanmıştır. Karmaşıklaşan yapı uluslarası düzenin yapılanma taleplerini dayatma olark görmüş, millilik adına reddebilmiştir. Fakat örgütlenen dünyaya dahil olmak kaçınılmaz olduğunda küreselleşmeden nasibini almak durumunda kalmıştır.</p>
<p>    Evrensel terminolji yerleşik olmadığı için kavram karışıklığı artmış, orta sınıf çocukları -genelde üniversite okumuş olurlar- yönetimde yalnız kalmışlardır. Bu da yönetimde çok geniş bir hanedanın oluşmasına zemin hazırlamıştır. (Bknz: Beyaz Türkler)</p>
<p>    Hanedan genişledikçe devletleşmiş, sonraki dönemlerde devletin bölünmez bütünlüğünü koruyan kurumları oluşturmuş, başlarına geçmiştir. Bürokratik elit diyebileceğimiz kitle her ne kadar marjinalleşse de günümüzde 8-9 milyon vatandaşın desteğini bulduğundan  (ki bu, %20 gibi bir oy oranına tekabül eder) resmi ideolojinin vazgeçilmezliğini dayatabilmektedir. </p>
<p>    <strong>Resmi ideoloji ve burjuva</strong></p>
<p>    Burjuva oppürtinisttir. İşine yarayan her kurumu, ideolojiyi kullanır ve sonra terk edebilir. Oysa bürokratik elit, tüm pragmatist ilişkilerini tek ideolojiye indirgemiş, bunu kullanma hakkını tekeline almıştır.<sup>(1)</sup> Daha önceki makalelerde belirttiğimiz üzere müesses nizamın kilit noktalarındaki resmi ideolojinin uygulayıcılığını yapan kamu görevlileri, bürokratik elite mensup olduklarından öncelik demokrasi değil resmi ideolojiye tanınmaktadır. Durum böyle olunca parlementer rejimimiz resmi ideolojini sınırlarını zorladıkça askıya alınabilmektedir.</p>
<p>    Burjuvanın duruşu resmi ideoloji karşısında oppürtinistken<sup>(2)</sup> bürokratik elit kimseye eyvallahı yoktur. Devletin sahibi olduğundan haddi zatında gerektiğinde toplum aleyhinde kararlar verebilmektedir. Seçimler de sadece seçilmişlere yükümlülük getirdiğinden, genellikle babadan oğula geçen elit olma durumu, seçim sonuçlarını şekillendirme teşebbüsleri haricinde demokrasinin kurumlarıyla ilgili değildir. </p>
<p>    <strong>Küresel barış talebi ve burjuvazi</strong></p>
<p>    Son dönemde demokrasinin yükselişinde, küresel sermayenin barış talebinin etkisi azımsanamaz. Sermaye önceleri savaşlarla beslenip büyürken, artık barış halindeki ülkelerin pazarlarını kullanarak büyüyor. Üstelik savaş halinin tanıdığı kısıtlı pazar imkanlarının yanında refah seviyesi yükselen ülkelerin tüketime meyilinin sürekli artması, ister istemez sermayeyi demokratlaştırıyor.</p>
<p>    Militaristleştirilen toplumların tüketimde giderek milli eğilimler sergilemesi küresel sermayenin demokrasi yandaşı olmasında etkilidir. Çünkü militarist bir toplum küreselleşmenin gereklerini yerine getiremiyor ve dahası küreel sermayenin toplum üzerindeki etksini tırpanlıyor. Hal böyle olunca militarist bir toplum yerine barışçıl bir toplum oluşturma projeleri revaç buluyor.</p>
<p>    Burada anlatmaya çalıştığımız &#8220;burjuva çıkarları için demorasi istiyor, o zaman burjuvanın çıkarlarının tersine biz de demokrasiyi reddedelim&#8221; değil. Fakat ortaya konması gereken bir şey var. Burjuva her ne kadar sermaye biriktirmek için halkı,  işçi sınfını sömürse de istihdam sağlayarak bir kısmını topluma iade eder. Sorumluluğudur bu. İstihdam sağlamayan bir burjuvanın devlet karşısında etkisi yoktur.</p>
<p>    Doğrusu, TÜSİAD gibi kurumların güçlü olmasının asıl sebebi ellerindeki sermaye değil, istihadam ettikleri işçi sayısıdır.</p>
<p>    Basit burjuva mantığıyla bakıldığında fayda sağlanılan her şeyden taraf olunurken, büroratik oligarşi hakim olduğu andan itibaren toplumun doğruları, hassasiyetleri değil, elitin öncelikleri<sup>(3)</sup> ön plana çıkar. Bunlardan herhangi birindeki kayıp, basın yoluyla sanki toplumun kaybıymış gibi gösterilip &#8220;krizler&#8221; organize edilir.</p>
<p>    Bürokratik elit sırtına devlete dayadığından ve toplum devletin kendisine muhtaç olduğunu fark edemediğinden -ki bürokrasi bunu hissettirmemek için her türlü manipilasyonu yapar- toplumu umursamaksızın devleti kullanabilmekte, gerektiğinde şahsi menfaatleri için toplumu krizlerle çok büyük sorunlarla mücadeleye zorlayabilmektedir.</p>
<p>    Burjuva sınıflarının genel manada resmi ideolojilere bakışı önce de dediğimiz üzere son dönem küresel sermaye tavrının tekrarından ibarettir. Demokrasinin revaç bulmasıyla Kemalizmin millici ekonomisi küresel sermayenin gözünden düşmüş, Kemalizm en önemli kalelerinden birini kaybetmiştir. Artık sermaye var olmak için Kemalist bürokrasiye muhtaç değildir. Küreselleşmeyle dengeler daha büyük çapta kurulmuş, her resmi ideoloji gibi Kemalizm de paranın mihenk noktası olduğu sisteme ayak uydurmuştur.<sup>(4)</sup></p>
<p>    Resmi ideolojinin kendine biat etmeleri karşılığında zengin ettiği kişiler bile gazetelerinde, küreselleşmenin tanıdığı imkanların yanında  -bir kaçı istisna olmak üzere- put statüsünü baltalayarak Kemalizmin tartışabilmesine çanak tutmuşlardır.</p>
<p>    Tüm bunları söyledikten sonra belirtilmelidir ki sermaye birikimini emek sömürüsü üzerine kuran burjuva bile bürokrat elitin yanında oldukça demokrat kalır. Çünkü insanların emeklerinin sömürülebilmesi için çalışması, çalışması için de yaşayabilmesi gerekir. Bu yüzden burjuva insanların yaşama hakkına saygı duyar. Bürokratik elit ise imtiyazlarını kaybetmemek için binlerce insanın ölmesine seyirci kalabilir; dahası ölmelerini sağlayabilir. Devlet terörü bunun en gerçekçi örneğidir. </p>
<p>    Sonuç olarak TC&#8217;nin ürettiği her şey gibi burjuvazisi de kendine özgüdür ve evrensel normlardan oldukça uzaktır. Müspet özelliklerinin hiç birini taşımayan hilkat garibesi bir sınıf olagelmiştir. Esat Bozkurt&#8217;un sözlerini duyanlar beni daha iyi anlayacaktır.<sup>(5)</sup></p>
<p>    Emek sermaye çelişkisini bünyesine Hiçbir zaman kabul etmeyen TC, oluşturduğu imtiyazlı sınıfla burjuvazi eksiğini gidermeye çalışmıştır. Fakat oluşan sınıf üretmekten ziyade maaşlı ve biriktirici bir kitle olduğundan üretime katkı sağlamamış, zamanla rejime sadakatini göstererek varlığını devam ettirebilmiştir.</p>
<p>    Bugün bürokratik elit dediğimiz, TC&#8217;nin ilk memurlarının çocuklarıdır. İmtiyazlı olarak doğduklarından, onları bu imtiyazlarından vazgeçirmek kolay olmayacaktır. Ama onlar da vazgeçmeden demokrasi mücadelemiz ilerleme kaydedemez. Zira her merhalede onarın onaylarını almak durumundayız.</p>
<p>    Bunun için ilk tartışmamız gereken bürokratik dokunulmazlıklar ve atanmış-seçilmiş hiyerarşisi olmalıdır. </p>
<p>    Dipnotlar:</p>
<p>    <sup>(1)</sup> Bürokratik elite mensup olmayan herhangi biri ne kadar çıkıp Kemalizm için şunu yapıyorum dese de işe yaramaz. Ki yakın tarihte &#8220;Atatürk yaşasaydı bizim partiye oy verirdi&#8221; hezeyanlarına şahit olduk. Oysa pekala bürokratik elit mensupları çıkıp Kemalizm adına darbe planlayabilirler, yönetime el koyabilirler, seçilmiş meclisi basabilirler. Hatta çıkıp ülkenin seçilmiş başbakanını bile asabilirler. Bu, onların tekelinde bulundurdukları zulüm hakkıdır.</p>
<p>    <sup>(2)</sup> Bu yaklaşım etik olarak tartışmalıdır fakat göreceli olarak menfi bir pragmatizme tercih edilebilir. Örneğin demokrasiye işine yaradığı için sahip çıkan bir burjuvanın tavrı, her bireyi kendi ideolojisine göre tekripleştirmeye çalışan ve demokrasiyi ihmal edilebilir bir ayrıntı olarak gören elitin tavrına göre daha etiktir.</p>
<p>    <sup>(3)</sup> Sınıfsal menfaatler, yerleşmiş imtiyazlar ve bunların devamı için resmi ideolojinin bekası.</p>
<p>    <sup>(4)</sup> Özellikle İMKB&#8217;nin kurulmasıyla ğlke sıcak para trafiğine açılmıştır. Olası bir darbe sonrası borsanın tavrının pek olumlu olmayacağı bilinmektedir. Bu noktada darbe planlayanlar ellerinde nakit para biriktirme yoluna gitmişler, fakat uluslarası dengeler yine de olası bir müdahaleye izin vermemiştir.</p>
<p>    <sup>(5)</sup> Hatırladığım kadarıyla, &#8220;Türkiye&#8217;nin sahibi Türklerdir. Sair ırklar Türklere hizmet için vardır&#8221;, mealinde sözlerdi.</p>
<p class="akst_link"><a href="http://www.derindusunce.org/?p=5509&amp;akst_action=share-this"  title="E-mail this, post to del.icio.us, etc." id="akst_link_5509" class="akst_share_link" rel="nofollow">Share This</a>
</p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/06/30/tc-ve-burjuvazi/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Halkın Sesi, Farkın Sesi</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/06/30/halkin-sesi-farkin-sesi/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/06/30/halkin-sesi-farkin-sesi/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 30 Jun 2009 12:56:27 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Konuk Yazar</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Demokrasi]]></category>

		<category><![CDATA[Kemalizm]]></category>

		<category><![CDATA[Toplum]]></category>

		<category><![CDATA[Ulus-Devlet]]></category>

		<category><![CDATA[Özgürlükler]]></category>

		<category><![CDATA[Derin Devlet]]></category>

		<category><![CDATA[muhtira]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=5504</guid>
		<description><![CDATA[Ufuk Coşkun (SİVİL DÜŞÜNCE PLATFORMU)
Halkın arzusuna yanıt veren her türlü düşünce değerlidir&#8230; Bu düşünceleri hiçe sayan, değer, kıymet vermeyen halka rağmen bildiğini okuyanlar bu toprağa ruh veren her türlü değere başkaldırıyor demektir. Özellikle son zamanlarda yaşadıklarımız verilen muhtıralar, dağıtılan bildiriler, gizli oluşumlar, darbe planları, perde arkası senaryolar her ne çevriliyorsa -bize rağmen- bilmelisiniz ki bunlar [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/06/20090630_derin_dusunce_org_farklilik_demokrasi.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/06/20090630_derin_dusunce_org_farklilik_demokrasi.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-5507" title="20090630_derin_dusunce_org_farklilik_demokrasi" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/06/20090630_derin_dusunce_org_farklilik_demokrasi-300x225.jpg" alt="" width="300" height="225" /></a>Ufuk Coşkun (<a href="http://www.sivildusunce.com/"><span style="color: #0066cc;">SİVİL DÜŞÜNCE PLATFORMU</span></a>)</p>
<p>Halkın arzusuna yanıt veren her türlü düşünce değerlidir&#8230; Bu düşünceleri hiçe sayan, değer, kıymet vermeyen halka rağmen bildiğini okuyanlar bu toprağa ruh veren her türlü değere başkaldırıyor demektir. Özellikle son zamanlarda yaşadıklarımız verilen muhtıralar, dağıtılan bildiriler, gizli oluşumlar, darbe planları, perde arkası senaryolar her ne çevriliyorsa -bize rağmen- bilmelisiniz ki bunlar gelecek demokratik bir ülkenin ayak sesleridir. Çünkü her gün birilerini daha tanıyoruz. Ve birileri her gün kendisini bir şekilde deşifre ediyor. Biz onları tanıdıkça daha çok özgürlük, demokrasi, hukuk, adalet ve hoşgörü talep ediyoruz. Birbirimize kenetlenmenin, birlik olmanın, kardeş olmanın ne kadar önemli bir değere sahip olduğunu öğreniyoruz. </p>
<p>Her dönem, darbeleri savunan ve bunun gerekliliğine inanan insanlar olabilir. Bunları ikna edemezsiniz. Ancak biz kendi insanlık projelerimizi, herkesi eşitleyen demokratik bakış açımızı,<span id="more-5504"></span> herkesin bir diğerinin hak ve hukukunu gözettiği bir zihniyeti kendi çabalarımızla hayata geçirebilmenin yollarını aramalıyız..Bunu gerçekleştirdiğimizde inanın hiçbir güç bundan böyle bizi insanlık dışına atamayacaktır..Elli yıldır sivil hayatımıza burnunu sokarak hayatımızı burnumuzdan getiren, cumhuriyetin temel değerlerini ve laikliği koruyacağım diye her on yılda bir darbe yapan &#8220;Her Türk Asker Doğar!&#8221; sloganını bilinçaltımıza yerleştiren ve bu şekilde hayata asker gözüyle bakmamıza neden olan bir zihniyete karşı insanlığı,özgürlüğü,ahlakı ve vicdanı dillendirmemiz gerekmektedir. Asker ve sivil bürokrasinin çıkarları üzerine bina edilen içe kapalı, şeffaf olmayan, kutsal devlet anlayışının yanı sıra dünyalılaşmayı, demokratikleşmeyi, zenginleşmeyi, hukuku ve bireysel özgürlükleri alabildiğince tartışmak ve bu anlamda yeni ve farklı bir anlayışın üretilmesine katkı sunmak zorundayız.</p>
<p>Bu ülkenin farklı farklı düşünen ve inanan renkleri olarak herkese verebileceğimiz net mesaj bu olmalıdır.</p>
<p><strong>Saldırı hepimize yönelik</strong></p>
<p>Bizler bu ülkenin gerçekten zor bir ülke olduğunun bilincindeyiz. Burada yaşamak, özgürleşmek, insan olmak ve kalmak gerçekten zor&#8230; Çünkü zorbalık hâkim, hukuksuzluk hâkim, farklılıklara tahammülsüzlük var, inançlara geçit yok. Bir türlü normal olamıyoruz. Hepimiz aynı fabrikanın ürünleri gibi duruyoruz. Direnme, mücadele etme yetimizi neredeyse yitirdik. Ancak buna rağmen umutlarımızı yitirmedik Hala özgürleşme, kardeşleşme ve insanlaşma için önümüzde yollar var. Artık rengin, ırkın, dilin, inancın ve mezhebin bir önemi yok. Çünkü görüldüğü gibi saldırı hepimize karşı, insanlığımıza karşı&#8230; Kimsenin ne olduğuna bakılmıyor, insanlaşma, özgürleşme ve demokratikleşmeye karşı bu engelleme operasyonları&#8230;</p>
<p>Kendilerinde büyük bir sorumluluk duygusunun hâkim olduğu inancıyla yaşayanların (asker, sivil bürokrat) bizim gibi sıradan insanlar/halk üzerindeki tahakkümü neredeyse doğal bir süreç gibi işlemekte. Ancak bu ülkede her önüne gelenin büyük bir sorumluluk duygusuyla yola çıkarak kimsenin( öğrencinin, simitçinin, ev kadınının, şoförün, öğretmenin vs.) geleceğiyle oynamaya hakkı yoktur. Çok mu şey istiyoruz?  Bu topraklarda yaşayan insanlarla barış içinde şerefli bir hayat geçirmek istiyoruz hepsi bu! Bu ülkede insanca bir yaşam istiyoruz hepsi bu! Dünyanın geldiği bu noktada herkes görevini icra etsin asker sivillerin yaşamına müdahale etmesin istiyoruz hepsi bu! Artık bizimde özgürlükleri önceleyen insanı ve değerlerini yücelten bir anayasamız olsun istiyoruz hepsi bu!</p>
<p><strong>Bütün bu hazırlıklar ne anlama geliyor?</strong></p>
<p>Bütün mesele bu mu? Onca planlar, gömülen silahlar, darbe günlükleri vs. hepsi bunun yüzünden mi? Size bu ülkede insanca yaşamak haram mı demeye getiriyorlar. Yoksa eğer nedir bütün bu olup bitenler. Kimim için yapılıyor bu derin planlar. Kimler için gömülüyor toprağa silahlar. Yakında bilmediğimiz düşman bir devletin işgaline maruz kalacağız da ondan mı yoksa! Bu ülkenin farklı kesimlerine karşı geliştirilen bu dışlayıcı, yasakçı ve baskıcı tutum niye? Neden ve niçin yapılıyor bütün bu hazırlıklar, planlar&#8230; Neden darbe günlükleri tutuluyor? Generaller neden eğitime müdahale ederler? Bu ülkenin savunmasız, yoksul, çaresiz ve zayıf insanlarına yönelikse bütün bu hazırlıklar bu dünyayı bu zayıf insanlara dar etmek içinse bütün bu derin planlar. Çok yazık!</p>
<p>Ordunun içerisinde çok samimi, bu toprağın havasını, suyunu almış, çiçeğine, böceğine varıncaya kadar her şeyine sevdalı komutanların olduğu bir gerçektir. Ancak içlerinde bu değerli insanları da zor durumda bırakan acımasız, zayıfı ezmekten haz duyan, faşist, darbeci ve diktatör ruhlu olanları da var. Bu göz ardı edilmemelidir. Bu kötü art niyetli insanların bu kurumdan ayıklanması elzemdir. Ordunun görevi yönetmek değil bu ülkenin insanının malını, namusunu ve canını muhafaza etmektir. Çünkü asker yönetmek için değil savaşmak için eğitilmiştir. Bu bakımdan askerler asli görevini icra etmekten başka bir işe karışmamalıdır. Artık sivilleri siviller yönetmeli. Suyu yokuşa süremezsiniz.</p>
<p><strong>Zaman birlik olma zamanı</strong></p>
<p>Bu ülkede Kürtler, Türkler, Şiiler, Sünniler, Araplar, Aleviler farklı mezhep, ırk ve düşünceden olanlar artık herkes birbirinin hak ve hukukunu sahiplenebilmelidir. Bu hukuk tanımaz, çıkarcı, insanlık dışı ideolojilerin karşısında içi insanlık, aşk, ahlak, erdem dolu kardeşlik dolu, inanç dolu bir birlikteliğin ve bütünleşmenin sağlam adımlarını atmalıyız. Yıllardır tek bir ideolojiye göre toplumu şekillendirmeyi hedefleyen, kendi gibi düşünmeyen, inanmayan, yazmayan, çizmeyen her kim varsa tehlike olarak gören baskıcı, militarist zihniyetlerin ne içinde yaşadığı ülkeye nede komşu ülkelere yönelik barışçı, kardeşçi politikaları olacaktır. Sürekli düşmanlıkların icat edildiği bir ortamda huzurdan, barıştan, insanlıktan bahsetmek mümkün değildir. Aynı vatanın, aynı toprağın, aynı dinin ve aynı medeniyetin insanları sürekli birbirleriyle savaştırılmaya çalışılıyor. Bu bakımdan bizler üzerimize düşen sorumluluğumuzu yerine getirmeliyiz. Yani adil, eşitlikçi, paylaşımcı, farklılıklarla barışık, çok kimlikli, çok inançlı ve özgürlükçü bir zihniyetin oluşması için ne gerekiyorsa yapmalıyız. Görüldüğü gibi saldırı hepimize yönelik bir saldırı&#8230;</p>
<p class="akst_link"><a href="http://www.derindusunce.org/?p=5504&amp;akst_action=share-this"  title="E-mail this, post to del.icio.us, etc." id="akst_link_5504" class="akst_share_link" rel="nofollow">Share This</a>
</p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/06/30/halkin-sesi-farkin-sesi/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Ergenekonu savunanlar nasıl uyuyor?</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/06/30/ergenekonu-savunanlar-nasil-uyuyor/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/06/30/ergenekonu-savunanlar-nasil-uyuyor/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 30 Jun 2009 08:30:37 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ayla Chignardet</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Basın günlüğü]]></category>

		<category><![CDATA[CHP]]></category>

		<category><![CDATA[Ergenekon]]></category>

		<category><![CDATA[Kemalizm]]></category>

		<category><![CDATA[darbe]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=5500</guid>
		<description><![CDATA[Mardin Dargeçit&#8217;te 1995 yılının 29 Ekim gecesi birkaç eve aynı anda baskın düzenlendi.  
 
Yapılan aramalar sonucunda 8 kişi gözaltına alındı. 9 yaşındaki Hazni ile 13 yaşındaki ağabeyi Seyhan Doğan da gözaltına alınanlar arasındaydı. Olayın ardından anne Asiye Doğan, defalarca askerî tabura gidip çocuklarını sordu. Birkaç gün sonra Hazni serbest bırakıldı. Küçük çocuğun anlattıklarına göre, iki kardeş [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/04/20090410_derin_dusunce_org_ergenekon.jpg"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-4231" title="20090410_derin_dusunce_org_ergenekon" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/04/20090410_derin_dusunce_org_ergenekon-150x150.jpg" alt="" width="150" height="150" /></a>Mardin Dargeçit&#8217;te 1995 yılının 29 Ekim gecesi birkaç eve aynı anda baskın düzenlendi.  <br />
 <br />
Yapılan aramalar sonucunda 8 kişi gözaltına alındı. 9 yaşındaki Hazni ile 13 yaşındaki ağabeyi Seyhan Doğan da gözaltına alınanlar arasındaydı. Olayın ardından anne Asiye Doğan, defalarca askerî tabura gidip çocuklarını sordu. Birkaç gün sonra Hazni serbest bırakıldı. Küçük çocuğun anlattıklarına göre, iki kardeş günlerce işkence gördü. Bunun üzerine anne Doğan, oğlunu bulma çabalarını daha da hızlandırdı. Ancak aynı akıbetin kurbanı oldu ve gözaltına alındı. 11 gün sonra bırakıldığında gördüğü işkenceler yüzünden hastalanmıştı. Çocuğunun ve yakınlarının kaybolmasına yüreği dayanamayan acılı anne, kaldırıldığı Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hastanesi&#8217;nde hayatını kaybetti. <span id="more-5500"></span></p>
<p>O gece gözaltına alınanlardan Abdurrahman Coşkun ve Abdullah Olcay ise lise öğrencisiydi. Yakınlarının Mardin ve Dargeçit Savcılığı nezdindeki girişimleri sonuçsuz kaldı. Resmî makamlar, önce 7 kişiyi, daha sonra 5 kişiyi bıraktık, dedi. Ancak çocuklar geri dönmedi. Akraba olan Seyhan Doğan (13), Abdurrahman Coşkun (18), Abdullah Olcay (21), Mehmet Emin Aslan (18), Nedim Akyol (13) ve Davut Altunkaynak (12), o tarihten beri kayıp. İçlerinden sadece Süleyman Seyhan&#8217;ın (58) gözaltına alındıktan 5 ay sonra cesedi yakılmış olarak bir kuyuda bulundu.</p>
<p>Başta söz konusu 7 aile olmak üzere 90&#8242;lı yıllardaki faili meçhullerin yakınları, şimdi umudunu Ergenekon davasına bağladı. Kayıpların sağ bulunma ihtimali olmasa da akıbetlerinin bilinmesi, akrabaları için önem taşıyor. Seyhan Doğan&#8217;ın ağabeyi Kadri Doğan, &#8220;Nasıl öldürülmüşler, nereye gömülmüşler bunları bilmek istiyoruz.&#8221; diyor.</p>
<p>Kaybolan yakınlarını arayan &#8216;Cumartesi Anneleri&#8217; oluşumu ve İnsan Hakları Derneği (İHD), geçtiğimiz hafta Seyhan Doğan ve 5 akrabasını gündeme getirdi. 14 yıl önce yaşanan olayın &#8216;Ergenekon dosyası&#8217;nda değerlendirilmesini istedi.</p>
<p>İHD Mardin Şube Başkanı Avukat Erdal Kuzu, 7 kaybın yakınları adına nisan ayında konuyu tekrar Dargeçit Savcılığı&#8217;na taşıdı. Davanın 15 yıllık zamanaşımına takılmaması için, &#8216;adam öldürme&#8217; ve &#8216;adam kaçırma&#8217; suçlamasıyla başvuru yaptıklarını belirten Kuzu, &#8220;Mardin&#8217;de 90&#8242;lı yılların başından 2005&#8242;e kadar geçen süreçte 80 civarında kayıp olayı yaşandı. 2008 Ekim&#8217;inde Kızıltepe Katarlı köyündeki bir kuyudan iki ceset çıkması üzerine Dargeçit davasını yeniden açmaya karar verdik. Cesetlerin adli tıpta incelenmesinin ardından dört aileden kan örneği alındı ancak sonuç henüz çıkmadı.&#8221; bilgisini veriyor. Ergenekon davasının kayıpları gündeme getirdiğine dikkat çeken Kuzu, sözlerini şöyle sürdürüyor: &#8220;Ergenekon, bölge halkının bildiği birçok şeyin herkes tarafından öğrenilmesini sağladı. Kayıplardan, 90&#8242;lı yıllarda devletin de içinde olduğu birtakım odaklar sorumlu. Bunun daha sonra JİTEM olduğu ortaya çıktı. Ergenekon soruşturması, inandırıcılığının artması için bölgedeki faili meçhuller ve kayıp vakalarına yoğunlaşmalı.&#8221;</p>
<p>&#8216;NE ŞEKİLDE ÖLDÜLER, BİLMEK İSTİYORUZ&#8217;</p>
<p>Seyhan Doğan&#8217;ın ağabeyi Kadri Doğan da akrabalarının ne şekilde öldüğünü bilmek istiyor. Ümitlerini kaybetmediklerini ifade eden acılı kardeş, şunları anlatıyor: &#8220;Nasıl öldürülmüşler, nereye gömülmüşler bunları bilmek istiyoruz. Devlet istese bugün çıkarabilir. Kardeşim gözaltına alındığında Dargeçit Savcılığı&#8217;na dilekçe yolladık, bu insanların akıbetini sormak istedik. Muhatap bulamadık, ne savcılık ne askeriye ilgileniyor. Yıllardır İstanbul&#8217;da yaşıyorum. Hâlâ güvenli bir şekilde memleketimize gidip gelemiyoruz.&#8221;</p>
<p><a href="http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=864243&amp;title=dargecitteki-7-kayip-icin-ergenekon-davasi-umut-oldu" target="_blank">ZAMAN </a><br />
 <br />
EMİNE DOLMACI İSTANBUL</p>
<p class="akst_link"><a href="http://www.derindusunce.org/?p=5500&amp;akst_action=share-this"  title="E-mail this, post to del.icio.us, etc." id="akst_link_5500" class="akst_share_link" rel="nofollow">Share This</a>
</p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/06/30/ergenekonu-savunanlar-nasil-uyuyor/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Bir Kelimenin Peşinde: “İnch Allah” (İnşaallah)</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/06/30/bir-kelimenin-pesinde-%e2%80%9cinch-allah%e2%80%9d-insaallah/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/06/30/bir-kelimenin-pesinde-%e2%80%9cinch-allah%e2%80%9d-insaallah/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 29 Jun 2009 22:01:58 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ekrem Senai</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Basın günlüğü]]></category>

		<category><![CDATA[İslam]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=5463</guid>
		<description><![CDATA[&#8220;Yazık, kabiliyetlerinin fazlasıyla farkında olan genç Hıristiyanların Arapça dışında herhangi bir dile veya edebiyata dair hiçbir bilgisi yoktur. Onlar Arapça kitapları büyük ve bir hırsla okuyup inceliyorlar. Kütüphaneleri bu tür kitaplarla dolu. Ve her yerde Arap irfanına ait ifadeleri şarkı gibi söylüyorlar. Ama Hıristiyan kitapları söz konusu olduğunda bu tür eserlerin kendi fikirlerince değersiz olduklarını [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignleft" src="http://www.cemaat.com/files/islammuze.jpg" alt="" width="180" height="219" />&#8220;<em>Yazık, kabiliyetlerinin fazlasıyla farkında olan genç Hıristiyanların Arapça dışında herhangi bir dile veya edebiyata dair hiçbir bilgisi yoktur. Onlar Arapça kitapları büyük ve bir hırsla okuyup inceliyorlar. Kütüphaneleri bu tür kitaplarla dolu. Ve her yerde Arap irfanına ait ifadeleri şarkı gibi söylüyorlar. Ama Hıristiyan kitapları söz konusu olduğunda bu tür eserlerin kendi fikirlerince değersiz olduklarını söyleyip küçük görücü bir edâ ile karşı çıkıyorlar</em>”</p>
<p>DEVAMI: <a href="http://www.cemaat.com/bir-kelimenin-pesinde-%E2%80%9Cinch-allah%E2%80%9D-insaallah" target="_blank">Cemaat.Com</a></p>
<p class="akst_link"><a href="http://www.derindusunce.org/?p=5463&amp;akst_action=share-this"  title="E-mail this, post to del.icio.us, etc." id="akst_link_5463" class="akst_share_link" rel="nofollow">Share This</a>
</p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/06/30/bir-kelimenin-pesinde-%e2%80%9cinch-allah%e2%80%9d-insaallah/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Son 12 ayın en çok okunan yazıları</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/06/29/son-12-ayin-en-cok-okunan-yazilari/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/06/29/son-12-ayin-en-cok-okunan-yazilari/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 29 Jun 2009 16:40:09 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Editörden</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Site Hayatı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=5448</guid>
		<description><![CDATA[
Zorunlu Askerlik Kalkarsa
Paşam! Sakın din istismarı yapan TSK olmasın?
Aa! Atatürk gülebiliyormuş!
İlker Başbuğ&#8217;a açık mektup
Bediuzzaman&#8217;la Ortadoğu Problemlerine Bakış
Kemalist CHP
Türk Ordusu özelleştirilebilir mi?
Hitamuhu Misk&#8217;in Ardından - Mustafa İslamoğlu&#8217;nu Anlamak
Bedensel engelli insanlar ve insanlar

Share This
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<ul>
<li><a href="http://www.derindusunce.org/2009/03/19/zorunlu-askerlik-kalkarsa/">Zorunlu Askerlik Kalkarsa</a></li>
<li><a href="http://www.derindusunce.org/2008/08/31/pasam-sakin-din-istismari-yapan-tsk-olmasin/">Paşam! Sakın din istismarı yapan TSK olmasın?</a></li>
<li><a href="http://www.derindusunce.org/2008/11/10/aa-ataturk-gulebiliyormus/">Aa! Atatürk gülebiliyormuş!</a></li>
<li><a href="http://www.derindusunce.org/2008/10/07/ilker-basbuga-acik-mektup/">İlker Başbuğ&#8217;a açık mektup</a></li>
<li><a href="http://www.derindusunce.org/2009/02/01/bediuzzamanla-ortadogu-problemlerine-bakis/">Bediuzzaman&#8217;la Ortadoğu Problemlerine Bakış</a></li>
<li><a href="http://www.derindusunce.org/2009/03/05/kemalist-chp/">Kemalist CHP</a></li>
<li><a href="http://www.derindusunce.org/2009/02/25/turk-ordusu-ozellestirilebilir-mi/">Türk Ordusu özelleştirilebilir mi?</a></li>
<li><a href="http://www.derindusunce.org/2008/07/02/hitamuhu-misk%e2%80%99in-ardindan-%e2%80%93-mustafa-islamoglu%e2%80%99nu-anlamak/">Hitamuhu Misk&#8217;in Ardından - Mustafa İslamoğlu&#8217;nu Anlamak</a></li>
<li><a href="http://www.derindusunce.org/2008/09/14/bedensel-engelli-insanlar-ve-insanlar/">Bedensel engelli insanlar ve insanlar</a></li>
</ul>
<p class="akst_link"><a href="http://www.derindusunce.org/?p=5448&amp;akst_action=share-this"  title="E-mail this, post to del.icio.us, etc." id="akst_link_5448" class="akst_share_link" rel="nofollow">Share This</a>
</p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/06/29/son-12-ayin-en-cok-okunan-yazilari/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Araf Dağına Tırmanış</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/06/29/araf-dagina-tirmanis/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/06/29/araf-dagina-tirmanis/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 29 Jun 2009 11:00:04 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ekrem Senai</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Derin Mevzu]]></category>

		<category><![CDATA[Erdem]]></category>

		<category><![CDATA[Çeviri]]></category>

		<category><![CDATA[İnsan]]></category>

		<category><![CDATA[ahlak]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=5466</guid>
		<description><![CDATA[ Yedinci Daireden Yansımalar - Hamza Yusuf, Zaytuna College
Ama sağlam insan nasıl, cenneti de verseler 
Dinlemezse aşağılık cümbüşlerin çağrısını; 
Çürük insan, meleklerle sarmaş dolaş da olsa,
Bıkar göklerdeki yatağından
Can atar iğrenç pisliklere 
William Shakespeare  
 
 
 

Ahlaksızlık korkunç yüzlü bir canavardır, 
Nefret edilesidir ama görürsün onu; 
Öyle sık görürsün ki, yüzüne alışırsın, 
Önce katlanır, sonra acır, en sonunda benimsersin.
Alexander Pope  
 
  
Ormanı severim, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><em></em> <span style="font-size: medium; font-family: Times New Roman;"><strong>Yedinci Daireden Yansımalar - Hamza Yusuf, Zaytuna College</strong></span></p>
<p><em><img class="size-medium wp-image-5467  alignleft" title="20090627_derindusunce_org_yol" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/06/20090627_derindusunce_org_yol-300x195.jpg" alt="" width="161" height="213" />Ama sağlam insan nasıl, cenneti de verseler </em></p>
<p><em>Dinlemezse aşağılık cümbüşlerin çağrısını; </em></p>
<p><em>Çürük insan, meleklerle sarmaş dolaş da olsa,</em></p>
<p><em>Bıkar göklerdeki yatağından</em></p>
<p><em>Can atar iğrenç pisliklere </em></p>
<p><strong>William Shakespeare</strong>  <br />
 <br />
 <br />
 </p>
<p><span id="more-5466"></span></p>
<p><em>Ahlaksızlık korkunç yüzlü bir canavardır, </em></p>
<p><em>Nefret edilesidir ama görürsün onu; </em></p>
<p><em>Öyle sık görürsün ki, yüzüne alışırsın, </em></p>
<p><em>Önce katlanır, sonra acır, en sonunda benimsersin.</em></p>
<p><strong>Alexander Pope</strong>  <br />
 <br />
  </p>
<p><em>Ormanı severim, kentlerde yaşamak kötüdür: Oralarda azgın çoktur.</em></p>
<p><em>Katilin eline düşmek, azgın kadının düşüne girmekten yeğ değil midir?</em></p>
<p><em>Hele şu adamlara bakın: gözlerinden okunuyor,  dünyada kadınla yatmaktan daha iyi bir şey bildikleri yok.Çamur var gönüllerinin ta dibinde; ne yazık! Ruh da varsa çamurlarında!</em></p>
<p><em>Keşke yetkin olsaydınız, hayvan olarak hiç değilse! Fakat hayvanlara vergidir suçsuzluk.</em></p>
<p><em>Size içgüdülerinizi öldürmeyi mi salık vereyim? Size içgüdülerinizdeki suçsuzluğu salık veririm. </em>-</p>
<p><strong>Friedrich Wilhelm Nietzsche</strong> <br />
  </p>
<p>Arzu nedir? Eflatun&#8217;un diyaloğu <em>Philebus&#8217;ta</em> Sokrat bu soruya cevap verir; açlık, susuzluk ve benzeri isteklerin arzunun alanına girdiğini söyler: </p>
<ul>Sokrat: Genellikle bir adamın &#8220;susuzluğa sahip olduğunu&#8221; söyleriz, değil mi? Bunun anlamı giderek suyunu tüketmekte olduğudur. &#8230;. O halde onun susuzluğu arzu mudur?</ul>
<p>     Protarchus: Evet içmek için duyduğu arzudur.</p>
<p>     Sokrat: İçmek için mi, yoksa içerek yeniden dolmak için mi?</p>
<p>     Protarchus: Yeniden dolmak için olmalı</p>
<ul>Sokrat: O halde birisi tükendikçe, açıkca tecrübe ettiği şeyin tersini arzu ediyor; tükenirken, yeniden dolmayı arzu ediyor.  </ul>
<p>Bu perspektife göre, arzu, içimizdeki boşluğu doldurma isteğidir. Bu arzu, &#8220;neden buradayız&#8221; bilgisi boşluğunun getirdiği bilme arzusu gibi derin bir istek olabileceği gibi, zihnini meşgul edip eğlendirecek nesnelere sahip olmak ve böylece içindeki boşluklarla hiç karşılaşmamayı sağlamak gibi sığ uğraşlar da olabilir. Eflatun&#8217;un <em>Symposium&#8217;</em>unda, Sokrat, güçlü olan insanın güçlü olmayı, hızlı olanın hızlı olmayı dilediğini, onun gerçekten arzuladığının ise aslında güçlü ve hızlı kalmak olduğunu söyler. Madem bu özelliklerin devam etmesini garanti edemiyoruz, o halde insanın gerçek arzusu geleceğe aittir, şimdiye değil; bir diğer deyişle, o aslında &#8220;isteyiş içinde olduğu şey&#8221; dir.  </p>
<p>Arzuyla ilgili dikkate değer bir diğer perspektif, 13.yüzyıl şairi, alim ve teoloğu Rumi&#8217;ye aittir. Mesnevi&#8217;sine, özünden koparıldığı için ağlayan neyin feryadıyla başlayan Rumi, özünden koparılan insanoğlunun da acı içinde olduğunu ve içindeki boşluğun onu, kalbinin arzusuna yönlendirdiğini söyler. İngilizcedeki &#8220;desire&#8221; (arzu) sözcüğü, aslında insanın özüne tekrar bağlanması ulvi anlamını remz eder. &#8220;Desire&#8221; Latince bir kelime olan &#8220;<em>desiderare</em>,&#8221;&#8216;den türetilmiştir ve anlamı &#8220;istemek, dilemek&#8221;tir. Ama orjinali edat haliyle &#8220;de sidere&#8221; den gelir ki anlamı &#8220;göklerin getireceğini beklemek&#8221;tir (&#8221;<em>de</em>&#8221; ,&#8221;-den,&#8221; ve &#8220;<em>sidere</em>&#8221; &#8220;gökler, yıldız, takımyıldızı&#8221; anlamlarına gelir). Joni Mitchell&#8217;in şarkısında söylediği gibi &#8220;Bizler birer yıldızız / Ve som altınlarız / Özümüze dönmek zorundayız / Tekrar cennete,&#8221;. Eden bahçesine geri dönme isteği, veya Samsara zincirini kırmak ve Nirvana&#8217;ya ulaşmak (nefsin yok edilmesi) aşkın bir tutku perspektifi sunar.  </p>
<p>Fakat dünya, yaratılışı itibarıyla göz kamaştırıcıdır. Parlak süsleriyle erkek ve kadınları baştan çıkarıp, farklı farklı arzular ve uğraşlar peşinde koşturur. Bazıları gücün peşindedir, bazıları zenginliğin, bazıları aşkın&#8230; bazılarının bakışları ise fiziksel zevklerin ötesine geçmez. Bunların her biri ise, kısa bir süreye hapsolmuş arzudan neşv ü nema bulur, doyumsuzluk ve yıkıcılıkla malül arzularımızın içinde&#8230;  </p>
<p>İnsanların hem hayvani arzuları, hem de Spinoza&#8217;nın ölümünden sonra yayınlanmış eseri Ethics&#8217;te &#8220;will-iradi istek&#8221; olarak nitelendirdiği rasyonel istekleri vardır. Arzular yanlış veya doğru olarak değerlendirilebilir mi? Modern perspektife göre, çok az sayıda arzu yanlış olarak kategorize edilebilir. Bireyselci Batı toplumlarında, insanlar bir diğerini sömürmediği, zarar vermediği sürece &#8220;canlarının istediklerini&#8221; yapmaya yüreklendirilir. Rasyonel ve dini ahlak ise, doğru ve yanlış arzuları açık bir şekilde ayırır, ve yanlış arzuların psikolojik mutluluğu bozacağını, insan ilişkilerinde yıkıcı etkilerde bulunabileceğini söyler. Zevkler insanın yaşaması ve mutluluğu için gereklidir, fakat ölçüden saptırıldığı, azdırıldığı zaman yıkıcı olabilir. Yanlış arzular, arzunun gerçek tabiatını üç sebeple ıskalar:</p>
<ul type="DISC">
<li>Arzu edilen şey kısmen iyidir ama aşırı arzu ile mutlak iyi olarak görülür;</li>
<li>İyiye ulaşmak için bir yoldur, ama nihai amaç olarak düşünülür;</li>
<li>İyi olarak görünen bir şeydir ama aslında aldatıcı bir iyidir.</li>
</ul>
<p>Bu son sebep en tehlikelisidir ve şehevi arzular içinde anılır. İngilizcede bunu en iyi anlatan yazar Shakespeare&#8217;dir. 129.Sone&#8217;sinde bu aldatıcı, yıkıcı arzunun etkisi altındaki birini şöyle tasvir eder:  </p>
<ul><em>Acıkan kösnü, ruhu yıkıp geçer boşuna  <br />
Utanç mezbelesinde; zevk alıncaya kadar  <br />
Yalancıdır, kalleştir, susar kana ve cana,  <br />
Azgın ve korkusuzdur; haindir, sert ve gaddar,  <br />
Ama keyif sürünce birdenbire tiksinir:  <br />
Delice istediği, öksesine girdi mi  <br />
Nefret eder delice: sanki yutmuş gibidir  <br />
Yutanları çıldırtsın diye konulmuş yemi;  <br />
Hem kovalarken çılgın, hem ele geçirince,  <br />
Delirir ettiğinde de, edecek diye güya,  <br />
Yaşanırken mutlu da, üzgün sona erince,  <br />
İlkin sevince çağrı, sonra bomboş bir rüya.  <br />
Ne tuhaf ki dünyada bunları bilenler çok;  <br />
Cehenneme götüren cennetten hiç kaçan yok.</em> </ul>
<p>Shakespeare burada tensel şehvetten bahsediyor ama bu sözlerin kapsamına öldürme, zenginlik, güç gibi şehvetler de sokulabilir. Şehvet bir kişinin kalbine yerleştiğinde, kişi &#8220;delirir elde ettiğinde de, edeceğinde de&#8221;&#8230; İnsanın ne kadar bozulabileceğini görmek şaşırtıcıdır, ve bir kere denge bozulduğunda, düşüş uzun ve sancılı olabilir, acı ve ümitsizlik -hatta ölüm- getirebilir.  </p>
<ul>     ***    ***     ***  </ul>
<p>İslami gelenekte, arzu peşindeki yıkıcı eğilimlerin kökü nefs&#8217;tir. Arapça bu sözcük, dar anlamda ego olarak tarif edilebilir ama &#8220;lekeleyen ruh&#8221; şeklindeki tarif daha münasiptir. Bu lekeleyen ruh, vahşi bir hayvanı andırır. İslam&#8217;da, uysallaştırılmamış nefs, hem dünyanın eşi olmayan en büyük yıkıcı gücüdür, hem de özel tabiatımızın ve diğer yaratılmışlar arasındaki farkımızın kaynağıdır, arındırıldığı ve yatıştırıldığında, meleklerle gezinebilen tabiatımızın. Kur&#8217;an&#8217;a göre, nefsin üç aşaması vardır, ve ilki zorlayan ve emreden ruhtur (nefs-ül emmare). Bu çocuksu bir nefstir ve kişinin arzuları peşinde koşmasında, davranmasında talepkardır ve zorlar. En düşük nefs, üç ayrı yıkıcı arzudan takviye alır: tutkular (<em>ahva</em>, hevanın çoğulu), dünyanın aldatıcı tabiatı (<em>dunya</em>), ve Şeytan olarak tanımlanan vesvese verip, kötülüğe çeldiren ve Hazret-i Muhammed&#8217;e göre her erkek ve kadının damarlarında dolaşan güç (<em>Şeytan</em>). İslam teolojisinde, tüm bu güçler insanın içten çabasıyla kontrol edilebilir ve Allah&#8217;ın yardımıyla  üstesinden gelinebilir, bu mücadele içine giren herkes, inancı ve dini ne olursa olsun bunu başarabilir. Nefsin en çok peşinde koştuğu şeyler, tensel zevkler, zenginlik, şöhret ve güçtür. Birçok insanın zihnini en çok meşgul eden şey zevklerinin tatminidir.En temel zevkler olan yeme, içme, dinlenme ve eğlenme de bedeni birer zevktir kuşkusuz ama insanların birçoğu için bedensel zevklerin en büyüğü şüphe götürmez ki seks&#8217;tir.Ahlak felsefesi ve din; kontrolsüz arzunun tehlikelerine işaret eder ve itidali, ılımlılığı öğütler. Toplum düzeni konusunda çalışan ahlak felsefecileri, erdemsiz insanın bir hayvandan daha kötü olabileceğini söylerler. <em>Politics&#8217;te</em>, Aristo der ki: &#8220;Erdemi olmadan, insan hayvanların en korkuncu ve vahşisidir, ve birçoğu şehvet ve oburluğun esiridir&#8221;. Aristo&#8217;ya göre erdemin kaynağı ilahi bir düzendeki inanca dayanmaz; erdem, daha çok kendi hayatını nasıl düzenlemek gerektiğini düşünen kişinin varacağı tek zorunlu seçenektir. Dinsel gelenek ise, sadece kişinin psikolojik veya rasyonel mutluluğu ile ilgili değil, ama daha önemlisi, ruh diye bilinen insanoğlunun doğa üstü parçasıyla ilgilidir. </p>
<p>Katolik geleneğinde, bir insan günah işlediğinde ruhu risk altındadır. Büyük günahlar &#8220;ruhun yaşamını öldürüp kişinin ilahi saflığını ortadan kaldıran günahlardır.&#8221;1 Katoliklerde, yedi büyük günah, yapılan kötü eylemlere değil, içinde bulunulan hallere tekabül eder. İnsanın yaptıklarıyla değil, iradesiyle ilgilidir. Katoliklerin Araf doktrininde, bu dünyada temizlenmemiş ruhlar, Cennete girmeden önce yanlışlarından arındırılmalıdır; ve ruhlar günah eylemlerinden değil, günahın lekelerinden arındırılırlar. Yedi büyük günah, tüm kişisel günah eylemlerinden türeyen matrisler olarak algılanır. Günahlar, insan zevklerinin tabiatından saparak sevginin nesneye saplanıp kalması ve kendi istikametinden çıkmasıdır. Dolayısıyla, paradoks olarak görülebilir ama günahkarlığın kökü aslında sevgidir.</p>
<p> </p>
<p>Dante&#8217;nin <em>Purgatorio&#8217;sunda</em>, Araf Dağının yedi dairesi vardır. Bu yedi daire yedi günaha karşılık gelir. Alt seviye bu sevme günahlarının arındırıldığı dairelerden oluşur: gurur (<em>superbia</em>), insanın başkalarını sevmeyip, küçümseyip, sevgisini kendi benliğine yöneltmesidir; haset (<em>invidia</em>), insanın kendinde olanı sevmesi, ve kimsenin sahip olmadıklarına sahip olma arzusudur ki, bu da kişinin, diğerlerinin bu iyiliklerden mahrum olmasını istemesini getirir; ve öfke (<em>ira</em>), ki öç veya kin ile sonuçlanan adalet istemenin baştan çıkarıcılığıdır. Araf Dağı&#8217;nın ortasında, sevgi çürütücü günaha rastlarız yani tembelliğe (<em>acedia</em>). Tembellik burada, modern anlamından çok, <em>acedia </em>ruhsal arzunun eksikliğidir, kişinin kendi nefsi ile ruhsal mücadele görevini ihmal etmesidir. Bu, kişinin <em>totum bonum&#8217;u </em>, mutlu bir yaşam için gerekli gerçek iyiyi, ve <em>summum bonum&#8217;u</em>, en yüce iyiyi, kişinin tüm kalbiyle sevememesidir. Ve sonunda, daha üst dairede aşırılık günahları bulunur. Orada, para hırsı (<em>avaritia</em>), altın ve gümüşte somutlaşan mineral aleme gösterilen aşırı sevgi olan para hırsı (avaritia); yemekte somutlaşan, bitki alemine olan aşırı sevgi olan oburluk (<em>gluta</em>); ve hayvanlar aleminin cinsellik şeklinde tezahür eden aşırı arzuyu anlatan şehvet (<em>luxuria</em>) bulunur.  </p>
<p>Araf Dağı&#8217;nın en altında gurur vardır, ki yedi günahın en öldürücü olanıdır, ve &#8220;soğuk günahlardan&#8221; &#8220;sıcak günahlara&#8221; doğru gidildikçe yedinci katta şehvetle karşılaşırız. Dante&#8217;nin şemasında, şehvet, cennete girmeden önce arınılması gereken son günahtır, arzunun kişiye sahip olmasını sembolize eder.  </p>
<p>Dante&#8217;nin<span style="text-decoration: underline;"> </span><em>Inferno-Cehennemi&#8217;</em>nde, günahlar üç kategoridedir, bunlardan şehveti ilgilendiren biri; kendine hakim olamamadır ki, oburluk da bu günah kategorisi içindedir. Şehvet, ilginçtir ki, Dante&#8217;nin cehenneminde cezalandırılan günahların en düşüğüdür. Şehvetlerinden ötürü ikinci daireye mahkum edilen bu kayıp ruhları, arzuların şiddetini sembolize eden kuvvetli rüzgarlarla savrulur görürüz. Şiddetli arzu&#8217;nun Arapça kelime karşılığı, heva&#8217;dır<em>, </em>rüzgar anlamındaki hava&#8217;dan türetilmiştir, ana kökü ise &#8220;düşmek&#8221; anlamındadır. Bunlar dürtülerinin gücüne direnemeyen ruhlardır, tutkularının esaretiyle savrulurlar ve kendilerine hakim olamama durumuna düşerler. <em>Purgatorio&#8217;da</em>, ise, yedinci ve son dairede, şehvet dolu günahkarlar bir alev duvarı boyunca yürüyor tasvir edilir ve böylece kendilerini yanlışa yönelten tutkularının ateşinden arındırılırlar. </p>
<p>Şehvet günahını anlamak için, kişi önce İbrahimi dinlerdeki günah kavramını anlamalıdır. &#8220;Günah&#8221; kelimesi, dini çevrelerin dışında, modern dünyada gözden düşmüş bir kavramdır, ve muhtemelen &#8220;wander-doğru yoldan ayrılmak&#8221; anlamındaki Sakson terimiyle ilgilidir. Günah, hata İbranice bir kelime olan &#8220;<em>het</em>,&#8221;&#8216;ten türetilmiştir -Arapça&#8217;da <em>khati&#8217;ah </em>ve Yeni Ahit&#8217;teki <em>hamartia </em>gibi - orijinali bir okçuluk terimidir ve &#8220;hedefi kaçırmak&#8221; anlamındadır. Sin-günah, eski İngilizce&#8217;de de kaçırmak anlamındaki bir okçuluk terimi olarak geçer. Bunun ardındaki metafiziksel anlam, mutlak iyiyi hedef olarak seçmek, ama görünen iyiliğin uğruna hedefi şaşırmaktır. Pişmanlık, özünde, kaçırdığın hedefe hayıflanmak ve isabet ettirmek gayretini ve ruhsal halini yeniden bürünmektir.</p>
<p>Kur&#8217;an&#8217;da insanların ve özelde erkeklerin, elde etmek istediği şeyler zevk, zenginlik ve güç olarak sıralanır.. <strong>Kadınlara [zevk], evlâdlara [güç], tartı tartı biriktirilmiş altın ve gümüşe[zenginlik], otlağa yayılmış atlara, küçükbaş hayvanlara ve ekinlere[zenginlik ve güç] karşı aşırı tutkunluk insanlara cazip gösterildi. Bunlar dünya hayatının nimetleridir. Oysa asıl varılacak yer Allah katındadır.</strong> (3:14). Zevk, zenginlik ve güç birer araç olmalıdır, nihai amaç değil. Bu cazibeli şeylerin peşine takılan ve bundan anlam çıkartan kişi, bütün bunların temelsizliğini görünce ümitsizliğe kapılabilir. Shakespeare&#8217;in Macbeth&#8217;i, gücün körcesine peşine düşmüş ve bu, onu umutsuzluk gayyasına fırlatmıştır. Hayatını sonlandırırken kendisinin sadece cisimsiz bir gölge olduğu sonucuna varır, &#8220;bir aptalın anlattığı ses ve öfkeyle dolu ve anlamsız bir hikayenin&#8221; tuzağına düşmüş olduğunu söyler. Macbeth&#8217;in gücün peşine düşmesi gibi, insanın, hazır zamanın anlamını muhafaza etmesi için bir diğer yol da bedensel arzularını tatmin etmeye çalışmaktır. Şehvet, Latincede &#8220;<em>luxuria</em>&#8221; olarak isimlendirilir. Bundan, İngilizce&#8217;deki, &#8220;luxury&#8221; türetilmiştir; Latince anlamı ise taşkınlık, veya lüzumsuz fazlalık gibi bir anlamı taşır. Şehvet ancak hayvani ruhlarda ortaya çıkar ve fazlası, ismi üzerinde, luxuria-taşkınlıktır. Büyük günahlar üzerine yazdığı makalesinde, Dorothy Sayers, insanların <em>luxuria</em> günahına sapmasına yatkın olmasının iki temel sebebinden bahseder:  </p>
<ul>İnsan ya hayvansal güdülerini tamamen serbest bırakır, ki bu durumda ancak nefsini dizginleyerek bedenini sübjeleştirip iki yönlü tabiatının şemasındaki doğru yeri hatırlayabilir. Veya insanlar tam bir can sıkıntısı ile ve hoşnutsuzluğu gidermek için şehvete sarılır; hayal kırıklığı duyduğu zaman, felsefeler iflas ettiği zaman hayatın gerçekliği ortaya çıkar. Şehvet içinde zihinsel ve fiziksel sıkıntısını giderecek bir uyarıcı arar. Böyle bir durumda hiçbir uyarının veya kısıtlamanın bir anlamı yoktur; hatta zararlıdır. Bu, anemiyi kanatarak iyileştirmeye çalışmak gibidir; sadece zayıflayan canlılığı daha da öldürmeye yarar. Yirminci yüzyılın pornografisinin ve önüne gelenle yatmanın hüzünlü ve tıbbi yönü bizlere bu ruhsal depresyonun birine ulaştığımızı söylüyor; insanlar sevişiyorlar çünkü yapacak daha iyi bir şeyleri yok. Bir diğer deyişle, saygıdeğer insanların yakındığı &#8220;üzücü ahlaki gevşekliğin&#8221; kök sebebi cinsel şehvet değildir, toplumun başka günahlarıdır, ve ancak kök sebep ortadan kaldırıldığında otomatik olarak kendini tedavi etmeye başlayabilir.2 </ul>
<p>Kök sebep şehvet değil, sadece can sıkıntısı mıdır? Kierkegaard insanın yaşamda gerçek bir anlam bulamamasının kayıtsızlık, siniklik ve can sıkıntısı ile sonuçlandığına inanır. Hayatın zevk peşinde koşarak yaşanacağını düşünen estet, bize modern zamanın nihilist keyifsizliğinin örneğini sunar.</p>
<p>Estet&#8217;in hedonistik hayatının kökü onun can sıkıntısında saklıdır. İlginç olan şudur ki eğlenmek ve can sıkıntısından uzaklaşmak için bulduğu şeyler bir süre sonra can sıkıntısının temel sebebi haline gelir: &#8220;Oluşan can sıkıntısı genelde sıkıntının yanlış yönlendirilmesinin meyvesidir. Can sıkıntısına çarenin sonuçta can sıkıntısına yol açması kulağa tuhaf gelebilir, ama yanlış kullanıldığında can sıkıntısına yol açtığı bir gerçektir.&#8221;3  </p>
<p><em>Pornified(Pornolaştırılmış)</em>adlı kitabında Pamela Paul da can sıkıntısının nasıl oluştuğuna dair benzer bir sonuca ulaşır:  </p>
<ul>Bollukla kadın ve hepsini de elde etmek kolay; erkek ise doymaz, tıkınmaya meyillidir. Ve bin çıplak popo gördüğünde -formların veya fonksiyonların çeşitliliği ne olursa olsun- bir süre sonra hepsine aynı bakmaya başlarlar. Erkek kadın üzerine kadınla yatar, bunun sonucu isteğinin giderek azaldığı bir kısır döngüdür. James L. Howard, Myron B. Reifler, ve Clifford B. Liptzin&#8217;in 1970 tarihli pornografi üzerine yapılan çalışmaya ait raporda, haftada beş gün, günde doksan dakika pornografik film gösterilen adamların, zamanla daha az seksüel canlılık ve ilgi gösterdikleri gözlenmiştir. Başlangıçta heyecan veren sonunda yalnızca zevk vermekte, başlangıçta tahrik eden sonunda yalnız hoşuna gitmekte, hoşuna giden ise sonunda yalnızca tatmin etmektedir. Ve tatmin ise, er veya geç can sıkıntısıyla sonuçlanmaktadır.. 4</ul>
<p>Bu, zevk için yaşayan estet&#8217;in kaçınılmaz durumudur. Can sıkıntısınının üstesinden gelmek için zevk arar, çare olarak peşine düştüğü şey bir kez daha ruhsal bir rahatsızlığın kaynağına dönüşür. <em>Gula</em>, <em>luxuria</em>, ve <em>avaritia </em>sıcak günahlarının kökü bireyin bilinçli veya bilinçsiz ruhsal boşluğunu doldurma arayışındadır. Hepsinin başlangıcı mutlak iyinin arayışıdır, ama şekli yanlıştır, çünkü gerçek mutluluğun araçları olan erdem ve sorumlulukla bütünleşmiş ahlaklı yaşamdan uzaklaşmaktadırlar. Sonu kendi içindedir, zevkin uğruna zevke dalar. Yaşamak için yemez, yemek için yaşar; vermek için sevmez, ama almak için arzular; yardım etmek için zenginliğe sahip olmaz, sahte bir güvenlik hissi yaratmak uğruna sahip olur. Kısaca, bunlar içteki boşluğu doldurmak için, hayatın anlamı ile yüzleşmekten kaçınmak için sığınılan günahlardır.  </p>
<p style="TEXT-ALIGN: center">***    ***    ***</p>
<p>İbn-i Hazm (d. 1064),büyük İspanyol ahlakçısı ve Müslüman Endülüs&#8217;ün teologu, insanın özünde korku vardır, her eylemi altında yatan motivasyon, endişeyi izale etmektir (<em>tard hamm</em>) der: &#8220;Bu yüzden zenginliği arayan aslında bunu fakirlik endişesini izale etme yoluyla arar; şöhreti arayan aslında öncelikle ikinci sınıf kalmamanın veya itaat altında olmamanın derdindedir; zevki arayan basitçe onun hazzının kaybolması endişesini savuşturmayı dilemektedir.&#8221;5Sekiz yüzyıl sonra, aynı görüşü Kierkegaard seslendiriyor. Ona göre zevkin peşine düşen, aslında can sıkıntısını kovmak istemektedir. Bu fikir İbn-i Hazm&#8217;ın endişeyi giderme nosyonuyla uyuşmaktadır çünkü can sıkıntısının gerçek tehtidi aslında; can sıkıntısı durumunda, ölümümüz ve anlamımızla korkutucu bir yüzleşme yaşıyor olmamızdır. Kierkegaard zevki aramanın ve acıdan kaçmanın tüm canlıların paylaştığı ortak bir duygu olduğunu hatırlatıyor. Gerçekte zevkin peşinde koşmak bir seçenek değildir, seçeneklere teslim olmaktır. Estet&#8217;in hedonistik bir yaşantıyı &#8220;seçmesi&#8221; bir seçim değildir, aslında seçimsiz kalmaktır. Bu İslam&#8217;daki özgür irade doktrini ile tutarlıdır. &#8220;Seçmek&#8221; Arapça&#8217;da &#8220;<em>akhtaara</em>,&#8221; ve &#8220;seçim&#8221; &#8220;<em>ihtiyar</em>&#8220;dır. Bu sözcüğün kökü &#8220;<em>hayr</em>,&#8221; dır ve anlamı &#8220;iyi.&#8221;dir. Fiil formu &#8220;<em>ikhtaara</em>&#8221; nın literal anlamı &#8220;kendisi için iyiyi seçmek&#8221;tir. Dolayısıyla, bu bakış açısına göre, seçmek, iyi olanı seçmektir.  </p>
<p>Seyyid Nakuib el-Attas, modern Malay felsefecisi, seçme nosyonunu özgürlük düşüncesine bağlıyor:</p>
<ul><em>İhtiyar </em>olarak bahsedilen seçim, iki alternatiften iyi, daha iyi ve en iyi olanı arasında seçim yapmaktır. Bu nokta en çok felsefi özgürlük problemiyle de doğrudan ilgili olduğu için önemlidir. Dolayısıyla, iki alternatiften kötü olanını seçmek &#8220;ihtiyar&#8221; ile adlandırılan bir seçim değildir, aslına bakılırsa bu bir seçim de değildir, daha çok insanın kendi kendine yaptığı bir haksızlıktır. Özgürlük kişinin gerçek ve asıl tabiatının isteklerine uygun olarak hareket etmesidir-yani <em>haqq&#8217;a </em>[gerçekliğe] ve &#8220;fıtrat&#8221;a<em> </em>[asli tabiata]-ve ancak iyinin ne olduğuna dair bu seçim &#8220;özgür seçim&#8221; olarak adlandırılabilir. Daha iyisini seçmek, işte bu yüzden bir özgürlük eylemidir, ve kişinin kendine uyguladığı adalettir. Bu iyinin ve kötünün; erdemin ve ahlaksızlığın bilgisini gerektirir; bunun yanında daha kötüyü seçmek, bir seçim değildir çünkü ruhun hayvani isteklere eğiliminden kaynaklanan bilgisizliğe dayanır; bu bir özgürlük de değildir çünkü özgürlük, ruhun kötüye kışkırtan güçlerinin baskınlığına esir olmamasıdır.. 6</ul>
<p>Bu kışkırtıcı ruhun esareti (<em>nefs-ül emmare</em>) özgürlükle ilgili tartışamalarda genellikle ihmal edilir. Ahlaki özgürlük, mantıklı ve erdemli davranma özgürlüğü, modern bağlamda politik ve durumsal özgürlük tartışmalarında göz ardı edilir. Yıkıcı ahlaki bozulma, şimdilerde bir özgürlük çeşidi olarak düşünülmektedir. Kur&#8217;an&#8217;a göre bu yıkıcı meyiller emreden benliğin baskınlığının (<em>nefs-ül emmare</em>) bir sonucudur.</p>
<p>İnsanın arzularına koşulsuz itaatini 20.yy. Amerikan felsefecisi Mortimer Adler, &#8220;çocuksu davranışa dönüş&#8221; olarak nitelendirir:</p>
<ul>İnsanın; toplumun veya gerçeğin isteklerini önemsemeyip arzusunun telkinlerini açığa vurması çocukluğa dönüşmektir; Freud&#8217;un tabiriyle &#8220;isteklerin gerçeklikle uzlaşamaması hali&#8221;dir. Çünkü çocuklar &#8220;parmakla gösterip, ağlayarak isterler ve arzuları çok güçlüdür,&#8221; Aristotle buna uygun şekilde bir yetişkinin &#8220;çocukca bir hata&#8221;sı söz konusu olduğunda kendini şımartmaktan bahsedilmesi gerektiğini söyler. 7</ul>
<p>Benzer şekilde, 14.yüzyıl Mısırlı şair, Imam al-Busiri, ruhun kaprisleriyle ilgili bölümünde, kişinin nefsinin dizginlerini bırakmasına karşı şu uyarılarda bulunur: <em></em> </p>
<p>     <em>Arzularını nefsini şımartarak yok etmeye kalkışma. </em></p>
<p>     <em>Yemek nasıl oburun arzusunu güçlendirir görmüyor musun?</em></p>
<p>     <em>Nefsin aynı bir çocuk gibidir -onun isteklerini karşılarsan, büyür ve hala emzirmeni ister, </em></p>
<p>     <em>Ama sütten kesersen bir süre sonra memeye arzusu kalmaz. </em></p>
<p>     <em>Nefsine,arzu ettiklerini verme; onu sürekli beslemekten kaçın - </em></p>
<p>     <em>Kontrolünü arzularına kaptırırsan, onlar seni ya mahveder veya kirletir. </em></p>
<p>     <em>Davranışlarının tarlasında özgürce otlarken onlara çobanlık et, </em></p>
<p>     <em>Ama otlağı tatlı bulduysa, serbestçe dolaşmasını kısıtla.</em></p>
<p>     <em>Onun lezzetli bulduğu ne ölümcül lezzetler vardır. </em></p>
<p>     <em>Bilmez ki kaymak altında zehir gizlidir! </em></p>
<p>     <em>Onun açlık ve oburluk tuzaklarından korun. - </em></p>
<p>     <em>Boş bir mide dolu olandan daha kötü olabilir</em>. 8  </p>
<p>Estetin düşüncesiz ve ben-merkezci tabiatı onu olgun ilişkilerden uzak tutar; diğerleri onun çocuksu hazlarının tatmini için sadece birer oyuncaktır ve o artık kelimenin tam anlamıyla bir &#8220;playboy&#8221; dur. Kierkegaard ,esteti zevkin dolaysızlığında tanımlar - avamın yavan zevklerinden, elitin kibar zevklerine kadar hepsi bir bütündür. Bir diğer deyişle, Oprah da olsa, opera da, insanın düşkünlüğünün matrisi aynı mahallerde buluşur - nefsinin ve arzularının merkezinde. Kierkegaard&#8217;a göre her birimiz bir &#8220;Ya/Ya da&#8221; seçimi ile yüz yüzeyizdir. Ya özgür irademizden vazgeçip zevki seçeriz, daha doğrusu seçmemeyi seçeriz, ya da arzularımızı değil, gerçek benliğimizi ve isteklerimizi destekler, diğerlerine karşı sorumluluk bilincinde olduğumuz ahlaki bir yaşantıyı seçeriz ki. Diyor ki:</p>
<ul>Nedir, o zaman, benim Ya/Ya da ayrımım? İyi midir, kötü müdür? Hayır, ben sadece sizi bu seçimin anlamlı olduğu noktaya götürmek istiyorum. Her şey bunun üzerinde dönüyor. İnsan, seçmekten başka bir şansının olmadığı bir kavşak noktasında tutulduğunda, doğru olanı seçecektir &#8230; Dolayısıyla, bir insan ya estetik yaşamak zorundadır, veya etik..9 </ul>
<p>Bu noktada, etik hayatı seçmenin zevki bırakmak demek olmadığı da anlaşılmalıdır. Bu estetin anlayamayacağı sebeplerden anlamlı olacaktır. Kierkegaard diyor ki, &#8220;Ben formal, soyut bir özgürlüğe heveslenen katı ahlakçı değilim. Eğer sadece seçim öne sürülürse, tüm estetik geri döner. Ve göreceksin ki ancak bu şekilde varlık mükemmel olur ve ancak bu şekilde insan ruhunu kurtarıp, tüm dünyayı kazanabilir, ve onu düzgün bir şekilde kullanabilir..&#8221; 10 Zevk düşkünü dünyayı ancak kötüye kullanabilir çünkü diğer insanları, amaçları kendinde biten birer araç olarak görür. Onları kendi zevki için kullanır veya onları kullanan mekanizmaları besleyerek kullanılmalarına katılır. Ahlaklı insan ise, hem kendine, hem de dolayısıyla karşısındakilere karşı nettir. Kierkegaard der ki, &#8220;Ahlaklı yaşayan bir insan kendini görür, kendini bilir, kendi varlığına bilinciyle nüfuz eder, belirsiz düşüncelerin etrafında hışırdamasına ve baştan çıkarıcı olasılıkların hileleri ile onu alıkoymasına müsaade etmez; bir şeyden diğerine dönüşüveren sihirli resimler gibi değildir, tümü birinin nasıl değiştiğine ve döndüğüne dayanır.&#8221;11 Böylece kendi hayatını &#8220;kişisel, kentsel, dini erdemlerini kendini sürekli bir durumdan diğerine dönüştürerek&#8221; geliştirebilir.&#8221;12  </p>
<ul>     ***     ***      ***  </ul>
<p>Bu ahlaklı yaşam, ruhun ikinci kademe hayatıdır ve Kur&#8217;anda kendini kınayan nefis anlamına gelen (<em>nefs-ül levvame</em>) tamlamasıyla isimlendirilir. Bu, murakabeli bir nefistir, yanlışları tamamen isteyerek işlemez ve sürekli doğru olanı yapmak için uğraşır. Bu durumdaki kişinin nefsi iyileşirse, o kendini pişman hisseder ve yanlışını düzeltir. Ahlaklı insan da arzu duyabilir ama güdüleriyle sürekli savaşır, ve daha önemlisi, &#8220;arzuyu sevmez&#8221;. Şu Kur&#8217;an ayetini yorumlarken, &#8220;İnsana, eşlere, evlatlara tutkuyla bağlanmak<em> &#8230;</em>&#8221; (3:14), Fahreddin Razi diyor ki:</p>
<ul>Arzular fiziksel arzular ve metafiziksel arzular olarak ikiye ayrılır. Fiziksel arzular herkeste hemen ortaya çıkabilir, ama ruhsal arzular sadece nadir bazıları dışında fiziksel olanları deneyimledikten sonra açığa çıkar. Bu yüzden, birinin bedensel zevklere arzu duyması nefsin doğal olarak meyilli olduğu bir şeydir ve insanın sabit bir yetisidir, bunun yanında onun ruhani arzulara meyilleri küçücük sebeplerle dağılan kısacık görüntülerle gelir. Bu yüzden, insanların çoğunun bedensel zevklere meyletmesi sürpriz değildir. Ruhsal tutkular ise çok az insanda ve kısıtlı bir süre içinde oluşur. İşte bu yüzdendir ki Allah der, &#8220;İnsana arzuları güzel gösterildi.&#8221;13</ul>
<p>Bu zevkler aslında olumsuz olmamakla birlikte, ölçüsüzlük içinde olumsuzlaşır. Ilımlılık ise ahlaklı yaşamın bir yoludur ve mutlulukla sonuçlanır. Orta yolun her iki tarafındaki aşırı uçlar fiziksel, duygusal, zihinsel ve ruhsal açıdan zararlıdır. Ahlak felsefesi de, din de oburluk, uyuşturucu, seksüalite ve diğer kontrolsüz davranışlarda ifade bulan ölçüsüzlüğün tehlikeleri konusunda uyarır. 15.yy. alimi ve Sufi önderi Sidi Ahmed Zarruk der ki, &#8220;Nefis, doğasında öğüt ve yoldan çıkma konusunda aşırılığa meyillidir.&#8221; Din hep seksüel arzular konusunda baskı uygulayıcı olmuştur, örneğin mastürbasyonun dinsel kategorizasyonu ölümsüz ruhu tehlikeye atan ölümcül bir günahtır, ki, sosyal bilimlerin bunun normal tabiatına tuttuğu ışık, günahkarlar için cehennemde bir yer bırakmamaktadır. Ayrıca, dini, azgın davranışları kısıtlamak için bir araç olarak kullanan utanmak duygusu üzerine işleyen bazlı toplumsal çabalar, eğer davranış, toplumdan gizli gerçekleştirilebiliyorsa başarısızlıkla sonuçlanıyor. Teknolojinin kimlikleri gizlemeyi başarması, insanların afişe olmadan ve utanç duymadan zevk peşinde koşmalarının yolunu açmıştır. Hem din, hem dinin dışında etik yaşama bağlılık, kendi şehvetlerini kontrol altında tutmak için mücadele eden birçokları için soruna etkili bir çözüm sunabilir.</p>
<p>Ahlaki perspektiften, sorumluluk etiğin temelidir. Hiçbir insan sorumluluk olmadan erdemli karşılık veremez. W.H.Auden &#8220;Eylül 1,1939&#8243; adlı şiirinde bunu şöyle ifade eder:  </p>
<p>İzbe karanlıktan</p>
<p>Ahlaklı yaşamın içine</p>
<p>Kalabalık banliyö sakinleri gelir,</p>
<p>Sabah andlarını tekrar ederek;</p>
<p>&#8220;Karıma dürüst olacağım,</p>
<p>daha çok işime konsantre olacağım!&#8221;  </p>
<p>Bu tekbencilli egoizme yenilmemek için sürekli bir mücadeledir. İffet, genellikle namusluluk taslama ile birlikte anılır; aslında seksten uzak durmak değildir, bunun ahlaki düzenlenmiş şeklidir. Saint Thomas Aquinas dediği gibi: &#8220;O iffete aittir ki insan vücut azalarını mantığının yargısına uygun ve iradesinin seçimi olarak ılımlı kullanır..&#8221;14Kadın ve erkeklerin mutluluğu için önemli olan bir şey ise şehvetin ötesine geçip sevginin alanına girmektir, bu da kişiyi diğerine, kendine sorumlu olduğu gibi bağlar. Sevgi, aileleri bir arada tutan güçtür ve ortak mutluluğu güçlendiren bağdır, ki kadın ve erkeklerin arasında aşk olmadan, ortak mutluluk doğru koruyuculardan yoksun olur. Şehvet, ise diğer taraftan, kendini mutlu etmekten de uzaktır. Diğer insanlara karşı ahlaki sorumluluğa sahip olmamaktır. Dante, yedinci daire olan şehvet&#8217;teki deneyiminde, şehvet geçmişlerinden pişman olanları hatırlatır:  </p>
<p>     &#8221;Sodom ve Gomora,&#8221; diye ağlar yeni ruhlar.</p>
<p>     Ve diğerleri: &#8220;Pasiphae ineğe girer</p>
<p>     Ve tatmini için genç ineğini çağırır&#8230;&#8221;  </p>
<p>Pasiphae&#8217;ye atıf Yunan mitolojisinden gelir. Apollo Peri Perseis&#8217;le evlenmiş ve Pasiphae adlı çocukları olmuştur. Pasiphae, Crete&#8217;li Kral Minos&#8217;un karısı olur ve tanrı Poseidon, Minos&#8217;a kurban etmesi için bir boğayı hediye olarak gönderir. Ama Minos boğayı kurban etmek yerine sürüsüne katar. Buna bir karşılık olarak, Poseidon ,Pasiphae&#8217;yı boğaya aşık eder. O da Daedalus&#8217;u görevlendirerek onun için bir inek maketi yapmasını ister ve maketin içine gizlenerek bu şekilde boğanın onunla ilişkiye girmesini sağlar. Sonuç Minotaur&#8217;dur, yani yarı boğa, yarı insan bir ucube. Açık mesaj şudur ki, şehvet canavarlara yol açar. 15</p>
<p>Gerçek aşk, şehvete dayalı hayvani bir arzu değildir; insanın bir diğerini mutlu etme ve böylece mutlu olma arzusudur, ki ilki genellikle daha güçlüdür. Ama ihanet etmek aşkı ortadan kaldırabilir; iffettir ki birinin yıkıcı ihanet olmadan ahlaklı bir şekilde diğerine sorumluluk duymasını sağlar. Evlilik sadece büyük medeniyetlerin değil, küçük yerli toplulukların da temeli olmuştur. İlgi çekicidir ki, birçok geleneksel kültür evliliğe ilişkin tabuların erkeğin kadın üzerinde egemenliği üzerinden sağlandığı ataerkil kültürler olarak görülürken, gerçek bunun tam tersidir - evlilik yatağına sadakat ile erkeğin şehvetini kontrol altına alması, kadın erdeminin erkek doğası üzerindeki açık zaferidir.  </p>
<p>Anne Moir ve David Jessel, <em>Brain Sex- Beyin Seksi</em> adlı kitaplarında bazı geniş genellemeler bulunsa da, cinsiyet farklılıklarına şöyle atıfta bulunuyor:  </p>
<ul>Erkekler kişiselliğin olmadığı umumi teşhir yerlerinde bile tahrik olabilirken, kadınlar ılımlı erotik bir dürtüye çok daha farklı bir yerden- seksüel ilişkinin hayalinden ulaşabilmekteler. Aynı onların bir çiftin çiftleşmesinin pornografik gösterimi ile tahrik olurken, kadınların tutkuyu popüler kurgu romanlardaki aşk sahnelerinde bulmaları gibi, ki okuyucularının büyük çoğunluğu kadınlardır &#8230;. Erkekler seks ister, kadınlar ise ilişki. Erkek et ister, kadın sevgi. Dikkate değer ki, erkek çocuklar balonlarla, oyuncaklarla, arabalarla oynamaktan zevk alır; kız çocukları ise sürekli kendileriyle ilgilenilmesini, duygu-düşünce paylaşımını ve arkadaşlığı isterler. 16 </ul>
<p>Bu çalışma, abartılı olsa da, genellikle nörobilimin erkek beyni ile kadın beyninin farklı bir şekilde kablolanmış olduğu bilgisini destekliyor. Son kırk yıl içinde birçok pozitif sonuçlar alındı; kadın hareketi, kadın hakları konusunda inanılmaz bir mesafe kat&#8217;ederek daha adil bir toplum oluşmasını sağladı. Ama bu beraberinde bir geriye gidişi de getirdi. Yeni elde edilen haklara eşlik eden seksüel özgürlük,  kadınları mağdur eden trajik bir yan etki de oluşturdu. Aşksız, erkek egemen karakterli seks, sorumluluk olmaksızın zevk, ve irade hakimiyeti olmaksızın kadın arzusu; ortak kadın erdemleri olan aşk sorumluluğu, anlamlı cinsel ilişki ve karşılıklı saygıya dayanan sosyal ilişkinin yerini aldı. İffet, modası geçmiş bir &#8220;kadın erdemi&#8221; olarak algılansa da, insanoğlunun sadık koruyucusu ve şehvet ve arzuların dipsiz kuyusuna düşmeyi engelleyen etkili bir koruyucu olmuştur. Ama insan, ahlaki, entelektüel ve ruhsal uyanıştan aldığı hazda, tensel hazzından aldığından çok daha fazlasını bulmaktadır Bizler genelde iştihaları temel dürtülerle ilintileriz ve insanoğlunun gerçek rasyonel ve ruhsal isteklerini göz ardı ederiz. Mortimer Adler diyor ki:</p>
<ul>İnsanın içinde duygular ve akıl veya mantık olarak iki ayrı bilgi fakültesi bulunduğunu söyleyen psikologlar, insanda ayrıca iki ayrı istek veya arzu da bulunduğunu söylerler. Ayrım belki de en keskin biçimde Aristo ve Aquinas tarafından yapılmıştır. Derler ki &#8220;evrensel iyiye yönelen tek bir istek vardır, bu da akla aittir&#8221;, &#8220;diğeri ise özel bir iyiye yöneliktir ki bunun isteği de hislere aittir. 17</ul>
<p>Şehvet hayat amacı haline geldiğinde, entelektüel ve ruhsal zevklerin buluşması engellenmiş olur. İffettir ki insanın seksüel arzularını düzene koyar, insana, tam insanlık deneyimini sağlayacak olan hayatın diğer yönlerini keşfetmesini sağlar.</p>
<p>İslami gelenekte saflık (<em>iffet</em>), Helenistik ve Hristiyan geleneğinde olduğu gibi, dört ana faziletten biri olarak görülür, ve insanı kendi yıkıcı meyillerinden , toplumu da şehvetin ahlaki parçalamasından koruyan bir erdemdir. Ve Müslüman toplumu, Avrupa Hristiyan kültürünün tarihine göre çok daha göze çarpar tensellik arzetmekle birlikte, dini elit bin dört yüz yıl boyunca Müslüman toplumun gevşek ahlakını kınayagelmiştir. Aquinas üzerinde de büyük etkiye sahip büyük Müslüman düşünür Imam Gazali, diyor ki:  </p>
<ul>İffet, insanın bedensel isteklerinin ve seksüel arzularının kontrolüyle ilgilidir. Bu nefsin, aklın kontrolü altına girmesi; onun zevk almasına veya sınırlandırılmasına aklın karar vermesidir. Bu aşırı şehvet ile arzusuzluk arası bir orta yoldur. Zevke esir olmak ise, aklın reddettiği ve yasakladığı aşırı cinsel istek ve zevk peşinde koşmaktır &#8230;. Dolayısıyla, erkekler özellikle genital ve midesel konularda-para, güç ve şöhreti hiç saymaya gerek yok- zayıf olduğundan arzuları konusunda tetikte olmalıdır. Aşırılık ve eksiklik, ikisi de iffet açısından kusurludur &#8230;. Seksüel ilişki isteği türlerin üremesi ve soyun devamını temin etmek için doğaldır. Bu yüzden iki sebeple istenir-çocuk sahibi olmak için ve evlilik bağında iffetli kalmak için-hoş vakit geçirmek ve arzuların tatmini için değil. Kişi yaptığından neşe ve zevk arıyorsa, bu, karşılıklı sevginin ve bağlılığın sağlanması ve evlilik bağını sağlam tutmanın cinsi zevkle sağlanmasıdır.18 </ul>
<p>Gazali, sağlıklı bir toplum yapısında ılımlılığın önemli olduğunu belirtiyor. Ilımlılık, insanın hayata tam katılmasını engelleyen aşırı utangaçlık veya erdemlilik taslama ile aynı şey değildir; genel ahlakli kıstaslardan çok rasyonel sezilerle ilişkili utanç duygusudur. Cinsiyet konularında ılımlı davranması insan için doğaldır, ama insan baştan çıkartılabilir, ve filmler ve görsel medya bu sonucun emsalsiz araçlarıdır.</p>
<p>Plato&#8217;nun <em>Philebus&#8217;unda</em>, Protarchus der ki:</p>
<ul>Birini, kim olduğu önemli değil, zevklerini tatmin ederken gördüğümüzde-ve bunun özellikle en büyük zevk için doğru olduğunu düşünüyorum-onun içinde ya çok gülünç veya aşırı derecede çirkinlik ögesi ararız, böylece kendimizi utanmış hissederiz, ve onu kapatmak ve gizlemek için elimizden geleni yaparız,ve o çeşit bir şeyi saatlerce karanlığa bırakır, gün ışığına çıkmaması gerektiğini hissederiz. 19</ul>
<p>Seksüalitenin en iyi karanlıkta veya kapalı kapılar arkasında gerçekleşeceği düşüncesi evrenseldir ve diğer türlerde de bulunur; erdemlilik taslayan püritenlere veya ahlaken kendini üstün gören işgüzarlara, aynı Dylan&#8217;ın şarkısındaki gibi &#8220;Yaşlı kadın çiftleri izler / Aklı seksle sınırlıdır /Sahte ahlakı dayatmak, küçümsemek ve bakış atmakla,&#8221;20 e özgü değildir. Ama seksüalize olmuş kültürün çocuklara ve kendini evliliğine adamış olanlara tehdit oluşturduğunu düşünen insanları da ilgilendirir. Pornograflar ve onların kurbanları, insanların yüksek zevk durumunda görülmesinin doğal olduğunu savunurlar. Gerçekte, bu durum dünyadaki insanların çoğunluğu için tuhaftır, ve yakın zamana kadar, karanlık izbe köşelerdeki dikizleme şovlarına ve şehrin kuytu köşelerindeki penceresiz seks shop&#8217;lara münhasırdı. Röntgencilik İngilizcede kötüleyici bir kavramdır ve pornografi aslında bundan ibarettir.</p>
<p>Pamela Paul&#8217;un belirttiği gibi, pornografi, &#8220;anti-seks ve anti-özgürlüktür&#8221; Şöyle devam ediyor: &#8220;[Pornograflar] Amerika&#8217;yı fantezi düşüncesi üzerine satarken, gerçeği görmezlikten gelme konusunda insanları dolduruşa getirmişlerdir. Susturulanlar sansür koymayarak pornografiyi meşrulaştırmaya daha da fazla hizmet etmişlerdir.&#8221; 21Ancak son otuz yılda yapılan ciddi araştırmalarla - ki bu süreçte pornografi normalleştirilmişti- pornografinin zararlı etkileri ortaya konulmaya başladı. Böylece dini görüşün önyargılarından kendimizi özgürleştirmemizin, bir araya gelip şehvetle coşmanın sosyal faturasını ortaya çıkartabiliyor ve onun kültürümüzün en değerli parçasının, gençlerin üzerindeki etkisini değerlendirebiliyoruz.  </p>
<ul>     ***     ***     ***  </ul>
<p>Şimdi bu argümanın mistik perspektifini değerlendirelim, yani Kierkegaard&#8217;ın üçüncü ve en kutsal hayat olarak övdüğü dini hayatı. Bu hayat, İslam geleneğinde, insanın ruhsal gelişiminin üçüncü ve son kademesidir ve Kur&#8217;an&#8217;da huzura ermiş ruh (nefs-ül mutmainne) olarak adlandırılır. Hem Hristiyanlık, hem de İslam Kutsal Bakış kavramını paylaşır: &#8220;Kutsanan kalplerdeki temizliktir, çünkü o Tanrıyı görecektir&#8221; (Matthew 5:8). Kalbin safiyetini sağlamak, İbrahimi dinlerin ortak odak noktasıdır. Kur&#8217;an der ki, &#8220;<em>O gün, insana ne zenginliği fayda verir, ne de evladları, sadece temiz kalbi dışında</em>&#8221; (26: 88-89). Kalbin safiyeti doğuştan kazanılan bir haktır. Çocukların saflığı her yerde övülür ve işte bu yüzden, insanın en çirkin ve karanlık suçları arasında, en iğrenileni pedofilidir, çocuğun masumiyetinin kirletilmesidir. Biliyoruz ki çocuklar sonunda seksüel masumiyetlerini kaybetmek zorundalar, ama her alçakgönüllü ebeveynin arzusu bunun ergenlikte karşılıklı sevgi ve saygı içinde oluşmasıdır. Şehvet Eros dürtüsünün tezahürüdür ki Sigmund Freud haklı olarak bunu hayatın ölüm dürtüsüne karşı koyma gücü olarak tanımlamıştır. Bir diğerine karşı saf aşk olarak kanalize edildiğinde, yaşam veren bir şey olur, an&#8217;ın içinde sahip olduğumuz varlığa değer katan bir deneyim halini alır. Simone Weil diyor ki:</p>
<ul>Her zevk arzusu geleceğe ve hayal dünyasına aittir, varlığın mevcudiyetini dilediğimizde, o var olur: arzu edecek bundan fazla ne olabilir? Sevgili varlığımız artık çıplaktır ve gerçektir, hayali bir gelecekle örtülmemiştir &#8230;. Bu yüzden aşkta, arzunun geleceğe doğrultulup doğrultulmadığına göre iffet vardır veya yoktur.22</ul>
<p>Şimdiki zamanda sevebiliriz ve bu sevgi içindeki kutsallığı tecrübe edebiliriz. Bu sevginin saflığı varlıkla sağlanır ve aynı anda başka bir şeyi arzu etmekle yok olur, bu başka bir sevgili de olabilir veya basitçe nesnelleştirilmiş insan üzerinden sağlanan onanistik kendini tatmin de. İslam ve Hristiyan geleneklerine göre, kalbe giden en bozucu iç yol &#8220;gözün şehvetli bakışı&#8221;ndan geçer.  </p>
<ul>Bu yüzden Kutsal Kitap &#8220;gözlerin şehveti&#8221;ni &#8220;şeytanın gücünü&#8221; oluşturan üç güçten biri olarak anlatır (1 John 2, 16; 5, 19). O, yıkıcılığının ve yok etme gücünün doruğuna kendi hayaline uygun bir dünya bina etmekle ulaşır-anlamsız şovların sürekli hareketli silüetleri, izlenimlerin sağır edici sesleri ve aman vermez his pencerelerinden hızla akıp giden duyguları tarafından kuşatılır. Bu görüntünün aldatıcı görkeminin ardında mutlak bir hiçlik vardır; bu geçici muhayyile dünyasıdır ve genellikle 15 dakika gibi kısa bir sürede bayatlar ve fırlatıp atılır, gazete veya dergiye göz gezdirip bir kenara atılması gibi; öyle bir dünyadır ki bu, bulanmamış sağlıklı bir zihnin güçlü bakışına, büyük bir şehrin ortasında, kış sabahının aydınlığında bir eğlence gibi gelir: umutsuzca boş, kederli ve korkutucudur.  </ul>
<ul>Obsesif müptelalığın doyurup beslediği bu karmaşanın yıkıcılığının sebebi, insanın gerçeği algılamak konusundaki primitif gücünü boğmasında yatar; hem insanın kendine dönmesini engeller, hem de gerçeğe ulaşmasını.</ul>
<ul> </ul>
<ul>Bu hayali dünya ,gerçek dünyayı boğmak ve bozmakla tehdit ettiğine göre; bu doğal isteği kısıtlamak için tek önlem kendini korumak ve savunmaktır. 23 </ul>
<p>Görsel bir kültürde yaşıyoruz; gözün cinsel arzularının yıkıcılığı hiç bir zaman bu denli tehdit edici olmamıştı. Bu bakış, kavramayı arzu eden bir bakış değil, basitçe tahrik olmak için bir bakıştır. &#8220;Bu görme çabası, bilgiye erişmenin ve gerçeği idrak etmenin bir yolu değildir, kendisini serbest bırakmanın sonucudur&#8221; diyor Martin Heidegger, <em>Varlık ve Zaman adlı kitabında</em>. Gözlerin şehvetle ilgili iffeti bunun başarılması en güç şeklidir. Bir erkeğin fiziksel bir karşılaşmadan kaçınması, maruz kaldığı bir manzarada bakışlarını önüne indirmesinden çok daha kolaydır. Bu da Hz.Peygamberin öğretilerine göre kalbin zinasıdır; onun kötülüğü belki daha düşük derecededir, ama ruh üzerindeki etkisi, zamanla, tahrip edici potansiyele sahiptir. Buna bilgisayar piksellerine yerleştirilmiş çıplak resimleri, ve billboardlardan ve raflara teşhir edilen dergi kapaklarından fışkıran yarı çıplak erkek ve kadın resimlerini ekleyin. Bu tahrikler o derece büyük ki , kültürümüzün gerçek anlam oluşturma kapasitesinin devamı tehdit altına giriyor. Musa&#8217;nın emrini hatırlattıktan sonra&#8211; &#8220;Oyma suretler yapmayacaksınız, yukarıdaki cennete ait her hangi bir şeyin benzerini, veya onun altındaki dünyadakileri, veya dünyanın altındaki sudakileri&#8221; - Neil Postman şöyle devam ediyor:  </p>
<ul>Bu emrin ahlak sisteminin bir parçası olarak ilave edilmesi ilginç, bunu yazan insan iletişiminin formlarıyla kültürün kalitesi arasında bir bağ düşünmüş olmalı &#8230;. Bizim gibi kültürünü kelime-merkezli olmaktan çıkarıp görüntü-merkezli hale getiren insanlar Musa&#8217;nın bu emrinden faydalanabilir.24 </ul>
<p>Basılı kültüre geçişimizin en problemli yanı, bunun büyük bir kısmının kadın bedenine ait cinsel öğeleri içermesi olmuştur. İnsanlığından soyutlanmış, rötüşlenmiş, yanlış ve doğal olmayan duruşlarda, arı sokmuş gibi dudaklar, büyütülmüş göğüsler ve ceza gibi diyetler ve yorucu egzersizler sonucu şekillendirilmiş butlar, porno yıldızlarının bu çarpıtılmış modellerine ait resimler ve filmler; erkeklerin hayat arkadaşı, eş, kız kardeş, anne ve genelde kadınlar hakkındaki realistik beklentilerine ciddi bir tehdittir. Toplumun gözleri saldırı altındadır, bunun anlamı kalplerimizin de öyle olduğudur. Kur&#8217;an erkek ve kadınlara karşı cinsle karşı karşıya geldiklerinde ve çekim hissettiklerinde bakışlarını indirmelerini tavsiye eder: &#8220;<em>İnanan erkeklere söyle, gözlerini indirsinler ve iffetlerini korusunlar; bu kalpleri için daha iyidir, ve Allah onların yaptıklarından haberdardır. Ve inanan kadınlara söyle onlar da gözlerini sakınsınlar ve iffetlerini muhafaza etsinler. Güzelliklerini ve süslerini, görünenler hariç, sergilemesinler..</em>&#8221; (24:30). Gazali der ki:</p>
<ul>[Şehvet] 25 aşırı cinsel arzunun canlandırılmasından başka bir şey değildir, ve boş ve kaygısız bir kalbin hastalığıdır. Kişi ona uzanan öncüllerden, daha baştan bakışlarını ve düşüncelerini muhafaza ederek kaçınmalıdır. Aksi taktirde giderek daha sıkı sarmalayacak ve onu silkeleyip atmak daha da zorlaşacaktır.26 </ul>
<p>Dikkat edelim ki Gazali&#8217;nin bahsettiği &#8220;tekrarlanan bakışlar&#8221; 11&#8242;inci yüzyıl&#8217;da Irak&#8217;taydı; kıyafet ve davranış olarak son derece muhafazakar bir yerde&#8230; Günümüzün görsellik aşırı yüklemesi krizi kişinin ruhsal potansiyelini çok kolay aşındıran bir şey. Meditasyon, dua, veya hatta boş vakitte yaptığımız okumalar bile gözler yoluyla kalbe girmesine izin verdiğimiz görüntülerden etkileniyor. &#8220;Göz&#8221; kelimesinin Arapça karşılığı &#8220;<em>‘ayn</em>,&#8221; dır ve aynı zamanda &#8220;canlanmak&#8221; ve &#8220;öz&#8221; demektir. Göz bebeğinin karşılığı ise &#8220;<em>insaan</em>,&#8221;dır ve aynı zamanda &#8220;insanoğlu&#8221; anlamında da gelir. Göz, insanoğlunun özünü yansıtır, ve onun merkezi göz bebeğidir, bu dünyanın ve ahiretin kutsal güzelliğine şahit olarak yaratılmıştır. Bizler şahit olmak ve yansıtmak için dizayn edilmiş varlıklarız. Göz bebeği dünyevi bir ışık ile kısılır ve karanlıkta ve zevk ile tahrik edildiğinde genişler. 18.yüzyılın meşhur kuzey Afrikalı Moulay al-Arabi al-Darkavi şöyle diyor:</p>
<ul>Tutku ve kaprislerinize karşı durun. Bunu yaparsanız gözleriniz sırlara açılacak. İyi karakter [erdem] Sufilerce tasavvuf, din adamlarınca dindir. Hislerinden de kaç çünkü onlari anlamların zıddıdır. İki zır birleşmez. Ne zaman duygularını güçlendirirsen, anlamları zayıflatırsın, ne zaman anlamları güçlendirirsen ise duygularını &#8230;. Her insanın , denizlerin dalgaları gibi, iç anlamları vardır. İnsanlar bunları bilseydi, duygusal şeyler onları anlamlardan alıkoymazdı. Bunu bilselerdi, kendi içlerinde kıyısız okyanuslar bulurlardı. Allah dediğimin şahididir.27</ul>
<p>El Darkavi, özünde, zevke atıf yapıyor, ki Sokrat&#8217;da Philebus&#8217;ta bundan bahsediyor - ama ancak gerçekten, ölçüden, akıldan ve doğru fikirden sonra. Bütün bunlar anlamla ilişkilidir. Seksüel deneyimde gizli olan anlam, okyanusun dalgaları gibidir. Fakat, bunlar ancak sevgi ve ahlaki sorumlulukla açığa çıkar. İslam geleneğinde, kadınlar daima ilahi bir düzlemde anılmıştır. Kadınlar ilahi merhametin dünyadaki tecellisidir, bu durum özellikle annelikte somutlaşır. Hz.Muhammed (S) der ki, &#8220;Alçak ve adi insanlar dışında kimse karısını küçük düşürmez.&#8221; Rumi Mesnevi&#8217;sinde der ki:</p>
<p>     Erkeğe arzuları sevdirildi &#8230;</p>
<p>     Tanrı kadını çekici kıldı, öyleyse erkek nasıl ondan kaçabilir?</p>
<p>     Kişi yiğitlikte Zaloğlu Rüstem bile olsa,</p>
<p>     Hamza&#8217;dan bile ileri gitse, hükmetme konusunda karısının esiridir.</p>
<p>     Tüm dünyaya seslenen Peygamber de öyleydi, derdi ki,</p>
<p>     &#8221;Konuş benimle, ya Aişe!&#8230;&#8221;</p>
<p>     Peygamber der ki kadınlar akıllı ve kalp sahibi erkeklere hakim olurlar,</p>
<ul>ancak cahil adam karısına baskı yapar, çünkü yaratılışında hayvanlık duygusu üstündür. Onların nezaketi, inceliği veya aşkı yoktur onda, çünkü onu yöneten hayvanlık tabiatıdır. Sevgi ve incelik insanın vasıflardır, öfke ve tensel zevkler hayvanlara aittir.</ul>
<p>     Kadın Hak nurudur, sevgili değil. Sanki yaratıcıdır - yaratılmış değil.&#8221;28 </p>
<p>13. yüzyıl İspanyol alim, felsefeci ve mistiği İbni Arabi, dünyada uluhiyete ait derinliğin en mükemmelini kadın olarak düşünür. Şöyle der:</p>
<p> </p>
<ul>Kadınlar Tanrı için tabiat gibidir, O, evrenin formlarını, iradesi ve emri ile ortaya çıkardığı gibi doğanın şekillerini de kadın ile oluşturmuştur &#8230;. Bu şekilde bir kadını seven, ilahi aşkla sever, şehvet için seven ise bu arzunun gerçek bilgisinden yoksundur. Böyle biri için o sadece şekildir, ruhtan yoksun, ve her ne kadar bu şekil ruh ile doldurulmuş olsa da, karısına veya diğer kadınlara gerçek zevkin varlığından gafil, zevkini tatmin için yaklaşan adam için mevcut değildir. Bir yabancının kendi kimliğini açıklamadan kim olduğu anlaşılamadığı gibi, o da kendinin kim olduğunu bilmez. Hani derler ya:  </ul>
<ul>Benim sevdiğimi düşünmekte haklılar,</ul>
<ul>Sadece kimi sevdiğimi bilmiyorlar.  </ul>
<p>Böyle bir adam aslında kendi içindeki zevke aşıktır ve, bunun sonucu olarak, aslında kadındaki kendi tatminini sever, gerçek ve yaptığının anlamı onda kaybolur. Gerçeği bilseydi, zevki veren kim, alan kim; o zaman belki mükemmelleşirdi. 29  </p>
<p>Bizim Batı geleneğimizde, William Blake mükemmel bir şekilde aynı anlamı ifade ediyor:</p>
<p>         Tavus kuşunun gururu Tanrı&#8217;nın görkemidir.</p>
<ul>Keçinin şehveti Tanrı&#8217;nın ikramıdır.</ul>
<ul>Aslanın gazabı Tanrı&#8217;nın aklıdır.</ul>
<ul>Kadının çıplaklığı Tanrı&#8217;nın işidir.</ul>
<p>İffet ve saflık kadınlara doğal olarak gelen, erkeklerin ise öğrenmek zorunda olduğu büyük erdemlerdir. Kur&#8217;an Hazret-I Meryem&#8217;I, İsa (A.S.)&#8217;ın annesini, kalbin iffet ve saflığına büyük bir örnek olarak gösterir ve onu ideal olarak tarif eder. <em>&#8220;</em>Bir de İmran&#8217;ın kızı Meryem&#8217;i misal getirir. Meryem, iffet ve namusunu korudu. Biz ona Ruhumuzdan üfledik. O da Rabbisinin kelimelerini ve kitaplarını tasdik etti ve gönülden itaat edenlerden oldu.<em>. (66/11-12).</em>&#8221;</p>
<p>O halde erkekler, iffet ve saflığı kadınlardan öğreniyorlar, bu da karşılığında kadının kutsal doğasını koruyor. Arapça bir kelime olan ve &#8220;kutsal olan&#8221; anlamına gelen <em>hurmah</em> da buna işaret ediyor. Şimdi, erkeğin, kadının doğal erdemini taklitteki başarısızlığı, kadınların çifte standardı reddetmesiyle ve erkekleri, doğal ahlaksızlığıyla taklit etmeleriyle sonuçlanmıştır. Kadının ruhsal gücü çok yüksektir, ama erkeklere karşı fiziksel cazibe gücü de öyle. İşte bu güçtür ki ahlaksız erkeği kadınlara baskı yapmaya iter, ve erdemli erkeği ise onları el üstünde tutmaya ve korumaya. Ama kadının erkek üzerinden şekillenen bu fiziksel gücü erkekleri onun metafizik anlamından gizleyen duygusal bir güçtür. Onun duygusal hali, dünyadaki merhametin kaynağı olması, erkeği ruhsal gerçekliğin ayırtına varmadan cinsellikte kaybolmaktan korur. Rahimin Arapça ve İbranice karşılığı olan (<em>rahm</em>) merhamet anlamındaki (<em>rahma</em>)&#8217;dan türetilmiştir ve insanın içinde tezahür eden Tanrının yaratıcı gücünün ifadesidir. Kadınları değersizleştirerek, bizler insan doğasının en yüksek kalitelerini alçaltıyoruz; onu yüceltmekle ise, en yüksek tabiatımızı yüceltiyoruz. Ne zaman onun doğal faziletleri-şefkati, inceliği, özeni, diğergamlığı ve sevgisi-erkekte baskın olursa, erkekler doğal kötü alışkanlıklarının üstesinden gelebilir ve tam insanlığını farkedebilirler. Ne zaman ki, tersine, bu erdemler eksik kalır; erkekler sefilliğin esfeline düşer ve hayvanlardan da aşağıya düşerler. Kadının dış güzelliğini teşhir ederek, onun iç güzelliğini perdeleriz. Eski bir şiirde söylenildiği gibi:</p>
<p>     Gül yanaklı sevgilime dedim ki,</p>
<p>      &#8220;Ey gonca ağızlım,</p>
<p>     Neden yüzünü saklıyorsun, cilve yapan kızlar gibi?&#8221;</p>
<p>     Güldü ve dedi ki,</p>
<p>     &#8221;Senin dünyanın güzelliklerinin aksine,</p>
<p>     Örtümün içinde görünenim, ama onsuz gizliyim.30 <br />
 <br />
 <br />
 </p>
<p>1 <em>Modern Catholic Encyclopedia</em>, Edited by Michael Glazier and Monika K. Hellwig (Collegeville Minnesota: Liturgical Press, 2004), 779.</p>
<p>2 Dorothy L. Sayers, <em>Creed or Chaos </em>(New Hampshire, Manchester: Sophia Institute Press, 1949), 121-122.</p>
<p>3 Ibid., 55.</p>
<p>4 Pamela Paul, <em>Pornified: How Pornography is Damaging Our Lives </em>(New York: Henry Holt and Co., 2005), 83.</p>
<p>5 Majid Fakhry, <em>Ethical Theories in Islam </em>(New York: Leiden, 1991), 170.</p>
<p>6 Syed Muhammad Naquib Al-Attas, <em>Prolegomena to the Metaphysics of Islam: An Exposition of the Fundamental Worldview of Islam </em>(Kaula Lumpur, Malaysia: ISTAC, 1995), 33.</p>
<p>7 Mortimer Adler, <em>The Great Ideas: A Lexicon of Western Thought </em>(New York: Macmillan,1992), 151.</p>
<p>8 <em>The Burda of Al-Busiri</em>. Trans. by Hamza Yusuf (Essex: Sandala Ltd., 2002), 6.</p>
<p>9 <em>Either/Or: A Fragment of Life, The Essential Kierkegaard</em>, 74.</p>
<p>10 Ibid., 76.</p>
<p>11 Ibid., 81.</p>
<p>12 Ibid., 82</p>
<p>13 Fakhr al-Deen al-Raazi, <em>al-Tafsir al-Kabir </em>(Beirut: Dar al-Kutub al-‘Ilmiyyah, 1990), 7-8: 170. Author&#8217;s translation.</p>
<p>14 Saint Thomas Aquinas, <em>Summa Theologica</em>, II-II, Question 151, Art. 1.</p>
<p>15 From <em>John Ciardi&#8217;s commentary on the Purgatorio of Dante </em>(New York: The Modern Library, 1996), 279, 284.</p>
<p>16 Anne Moir, Ph.D. and David Jessel, <em>Brain Sex: The Real Difference Between Men and Women </em>(New York: Delta, 1991), 107.</p>
<p>17 Mortimer Adler, <em>The Great Ideas</em>, pg. 150.</p>
<p>18 Abu Hamid al-Ghazzaali, <em>Mizaan al-‘Amal </em>(Egypt: Dar al-Ma&#8217;arif, n.d.), 269-270.</p>
<p>19 Plato: The Collected Dialogues, pg. 1148.</p>
<p>20 Bob Dylan, &#8220;It&#8217;s Alright, Ma.&#8221;</p>
<p>21 Pamela Paul, <em>Pornified</em>, 276.</p>
<p>22 Andre Comte-Sponville, <em>Small Treatise on the Great Virtues </em>(New York: Metropolitan Books, 2001), 180.</p>
<p>23 Josef Pieper, <em>The Four Cardinal Virtues </em>(Notre Dame: University of Notre Dame, 1966), 201-202.</p>
<p>24 Neil Postman, <em>Amusing Ourselves to Death </em>(New York: New Penguin Books, 1986), 9.</p>
<p>25 Dr. Timothy Winter&#8217;ın çevirisi her ne kadar &#8220;amorous passion,&#8221; olsa da Arabça metinde &#8220;<em>‘ishq</em>,&#8221;denmektedir ve ben &#8220;şehvet&#8221; kelimesini, El-Gazali bu kısımda ona atfettiği için, tercih ediyorum.</p>
<p>26 Imam al-Ghazali, <em>Disciplining the Soul and Breaking the Two Desires</em>. Translated by Dr. Timothy Winter (Cambridge: Islamic Texts Society, 1995), 169.</p>
<p>27 Mawlay al-Arabi ad-Darqawy, <em>The Darqawi Way: Letters of Mawlay al-Arabi ad-Darqawi </em>(Norwich: Diwan Press, 1979), 36. </p>
<p>28 William C. Chittick, <em>The Sufi Path of Love: the Spiritual Teachings of Rumi </em>(Albany: State University of New York Press, 1983), 169.</p>
<p>29 Ibn ‘Arabi, <em>The Bezels of Wisdom. </em>Translated by Ralph W. J. Austin. (Lahore: Suhail Academy, 1999), 275-278. I altered some wording based upon my Arabic edition of Fusus al-Hikam, Ibn Arabi. Dar al-Kutub al-‘Ilmiyyah:Beirut. 2004. Pg. 515-18.</p>
<p>30 William C. Chittick, <em>Sufism: A Short Introduction </em>(Oxford: Oneworld, 2003), 136.</p>
<p class="akst_link"><a href="http://www.derindusunce.org/?p=5466&amp;akst_action=share-this"  title="E-mail this, post to del.icio.us, etc." id="akst_link_5466" class="akst_share_link" rel="nofollow">Share This</a>
</p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/06/29/araf-dagina-tirmanis/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Yobaz laiklik iyi günler diler</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/06/29/yobaz-laiklik-iyi-gunler-diler/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/06/29/yobaz-laiklik-iyi-gunler-diler/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 28 Jun 2009 22:06:22 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Aisha Benghazi</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Başörtüsü Yasakları]]></category>

		<category><![CDATA[Kadın]]></category>

		<category><![CDATA[Kemalizm]]></category>

		<category><![CDATA[Laiklik]]></category>

		<category><![CDATA[Yobaz Laikler]]></category>

		<category><![CDATA[Özgürlükler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=5491</guid>
		<description><![CDATA[
Bugün 29 Haziran 2009, Pazartesi. Yobaz laiklik iyi günler diler.
 28 şubat sürecinde çoğu öğretmen en az 3500 kadın memurluktan atıldı ya ayrılmak zorunda kaldı. Geri kalanlar başlarını açarak çalışmak durumunda bırakıldı.
 Eğitim sürecinin çeşitli kademelerinde okulu bırakan ya da yurtdışında eğitimine devam eden öğrenci sayısının 10 binleri bulduğunu biliyoruz.
Bir devletin kendi vatandaşlarını « ya ekmeğin ya da inancın » [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/06/20090628_derin_dusunce_org_basortusu_yasagi.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-5492" title="20090628_derin_dusunce_org_basortusu_yasagi" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/06/20090628_derin_dusunce_org_basortusu_yasagi.jpg" alt="" width="500" height="287" /></a></p>
<p>Bugün 29 Haziran 2009, Pazartesi. Yobaz laiklik iyi günler diler.</p>
<p> 28 şubat sürecinde çoğu öğretmen en az 3500 kadın memurluktan atıldı ya ayrılmak zorunda kaldı. Geri kalanlar başlarını açarak çalışmak durumunda bırakıldı.</p>
<p> Eğitim sürecinin çeşitli kademelerinde okulu bırakan ya da yurtdışında eğitimine devam eden öğrenci sayısının 10 binleri bulduğunu biliyoruz.</p>
<p>Bir devletin kendi vatandaşlarını <strong>« ya ekmeğin ya da inancın »</strong> diye bir seçime zorlamasını kabul etmedik, etmiyoruz.</p>
<p class="akst_link"><a href="http://www.derindusunce.org/?p=5491&amp;akst_action=share-this"  title="E-mail this, post to del.icio.us, etc." id="akst_link_5491" class="akst_share_link" rel="nofollow">Share This</a>
</p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/06/29/yobaz-laiklik-iyi-gunler-diler/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Devlet adamı değil, devlet memurusun İlker Paşa&#8230;</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/06/28/devlet-adami-degil-devlet-memurusun-ilker-pasa/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/06/28/devlet-adami-degil-devlet-memurusun-ilker-pasa/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 28 Jun 2009 17:00:09 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Rasim Ozan Kütahyalı</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Ergenekon]]></category>

		<category><![CDATA[Kemalizm]]></category>

		<category><![CDATA[TSK]]></category>

		<category><![CDATA[Türk faşizmi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=5489</guid>
		<description><![CDATA[İlker Başbuğ dün biz aciz Türkiye halkına gerçekleri açıkladı&#8230; Türkiye&#8217;de bir askerî darbe olması konusunda hassas olanların TSK&#8217;ya karşı örgütlü olarak asimetrik psikolojik harekât yürüttüğünden bahsetti Başbuğ&#8230; Bir darbe ortamının yaratılmasını amaçlayan bu tip planlar Genelkurmay bünyesinde asla yer almazmış&#8230; Bu rapor birileri tarafından &#8220;TSK&#8217;yı yıpratmak amaçlı&#8221; hazırlanmış&#8230; TSK içinde böyle şeyler asla ve asla [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2008/10/20081017_derin_dusunce_org_ilker_bey.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-1748" title="20081017_derin_dusunce_org_ilker_bey" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2008/10/20081017_derin_dusunce_org_ilker_bey.jpg" alt="" width="163" height="245" /></a>İlker Başbuğ dün biz aciz Türkiye halkına <strong>gerçekler</strong>i açıkladı&#8230; Türkiye&#8217;de bir askerî darbe olması konusunda hassas olanların TSK&#8217;ya karşı örgütlü olarak asimetrik psikolojik harekât yürüttüğünden bahsetti Başbuğ&#8230; Bir darbe ortamının yaratılmasını amaçlayan bu tip planlar Genelkurmay bünyesinde asla yer almazmış&#8230; Bu rapor birileri tarafından <em>&#8220;TSK&#8217;yı yıpratmak amaçlı&#8221;</em> hazırlanmış&#8230; TSK içinde böyle şeyler asla ve asla olmazmış. TSK mensupları demokrasi ve hukukun dışına çıkmazmış&#8230;</p>
<p>Bu sözlerin hiçbirine elbette ne İlker Başbuğ ne de oradaki diğer generaller inanıyor&#8230; Tüm generaller ellerinden kaç tane bu tarzda rapor geçtiğini kendileri de çok iyi biliyorlar&#8230; Kaç tane <em>&#8220;muhteşem örgütlenme&#8221;</em> vasıtasıyla bu devletin kendi yurttaşlarına karşı psikolojik harekât yürüttüğünü en iyi orada oturan generaller biliyorlar. En başta da Başbuğ biliyor&#8230; O generallerin hepsi kaç defa, çeşitli ortamlarda <em>&#8220;Şartların olgunlaşmasını biraz daha bekleyelim&#8221;</em> dediler astlarına karşı&#8230; Kaç defa o <em>&#8220;şartların olgunlaştırılması&#8221;</em>nın stratejileri ve taktikleri üzerine dersler aldılar ve dersler verdiler harp okullarında ve akademilerde&#8230; TSK&#8217;nın <em>&#8220;yönetime el koymak zorunda kaldığı&#8221;</em> günlere nasıl gelindi<span id="more-5489"></span>, o günler içinde &#8220;dışarıda&#8221; nasıl konuşuldu, &#8220;içeride&#8221; nasıl konuşuldu, en iyi o generaller biliyor, en başta da Başbuğ&#8230; Gelin bu halkı artık kandırmayın&#8230; Zaten bu halk da kanmıyor artık&#8230; Başkalarının da size karşı dürüst olması için, en başta sizin dürüst olmanız gerekir İlker Paşa&#8230;</p>
<p>Gelin o başka açılardan da dürüst olalım&#8230; Biliyoruz ki, Başbuğ&#8217;un tüm konuşmasının gerisinde Emniyet istihbarat birimlerine vurgu var. Bu istihbarat birimlerinin içindeki Gülen hareketi mensuplarına dokundurma var&#8230; Zaten hemen her konuşmasında temel vurgu &#8220;bir cemaat&#8221; dediği Gülen hareketine yönelik Başbuğ&#8217;un&#8230;<strong></p>
<p>Siz, Genelkurmay tarihinde olmuş ve halen olmakta olan, bu ülkenin yurttaşlarının varlığına kasteden andıçları, lahikaları, eylem planlarını, psikolojik harp manevralarını reddederseniz, başkaları da Emniyet içindeki varlıklarını reddederler&#8230;</strong> Siz bal gibi varolan ve herkesin de ne olduğunu bildiği psikolojik harekât planlarını <em>&#8220;Yasal platformda kanıtlanamaz&#8221;</em> diye savuşturursanız, başkaları da haliyle kontr-harekât planlarını hayata geçirmek için tetikte bekler&#8230; Bu ülkenin yurttaşları, özgürce girebildikleri kimi devlet kurumları vasıtasıyla varlıklarını sürdürmek ve garantiye almak için kendi orduları geçmişte ne yaptıysa, aynılarını yapacak hale gelir&#8230;</p>
<p>Temelden sakat olan şey bu ülkenin ordusunun kendi yurttaşlarının ciddi kısmını baştan &#8220;potansiyel tehdit&#8221; sayması, kendi içinde asla barındırmaması ve <em>&#8220;şartların olgunlaştığı&#8221;</em> bir uygun zamanda da bu yurttaşların hayatını felç edebilecek operasyonlara girebilecek olmasıdır&#8230;<strong> Gelin bu gerçeği inkâr etmeyin General Başbuğ&#8230; Türkiye&#8217;nin Kürtleri, gayrımüslimleri ve dindarları hatta şu an TSK&#8217;ya müttefik gibi gözüken Alevileri bu korkuyla yaşıyor her an&#8230; <em>&#8220;Şartların olgunlaştığı&#8221;</em> bir anda güme gitmekten korkuyor bu ülkenin yurttaşlarının ciddi kısmı&#8230; İnkâr etmeyin ki hem siz hem başında olduğunuz Genelkurmay&#8217;ın zihniyeti bu insanları kimliklerinden ötürü &#8220;makbul yurttaş&#8221; saymıyor&#8230;</strong> Gülen hareketi de bu <em>&#8220;ikinci sınıf yurttaş&#8221;</em> addedilen grupların içinde en büyük ve en güçlü olanı&#8230; Ve şu an sizin baş hedefiniz&#8230; Bu hareket de &#8220;survive&#8221; edebilmek için teyakkuz halinde yaşıyor. Evet, Emniyet teşkilatı içinde, özellikle istihbarat birimlerinde Gülen hareketinin kurumlarından yetişmiş, ya da bir şekilde bu harekete sempati duyan çok sayıda emniyetçi var&#8230; Bunu inkâr etmek de dürüstlük olmaz&#8230;</p>
<p>Ergenekon soruşturması süreci Emniyet içinde bir haysiyet davası olarak görülüyor. Gülen hareketiyle hiç alakası olmayan emniyetçilerin de genel algısı bu yönde&#8230; Askerî istihbarat ile Emniyet istihbarat arasında sürekli bir psikolojik harp var&#8230; Ben bu ikili durumdan rahatsız olduğumu daha evvel de yazdım. Ergenekon zihniyetine karşı kontr-Ergenekon taktikleriyle mücadele edilmesini meşru görme fikri beni ürkütüyor&#8230; Fakat İlker Başbuğ, böyle müfrit konuşmaya ve davranmaya devam ettiği müddetçe, bu durum değişecek gibi de gözükmüyor&#8230;</p>
<p>İlker Başbuğ kendinden sürekli &#8220;devlet adamı&#8221; diye bahsetti konuşmasında&#8230; Başbuğ&#8217;un ve tüm generallerin en başta öğrenmeleri gereken şey &#8220;devlet adamı&#8221; değil, &#8220;devlet memuru&#8221; olduklarıdır&#8230; Devlet adamları, siyasi sorumluluk sahibi olarak, toplumsal iradeyle bir makama gelmiş olan siyaset adamlarıdır&#8230; <em>&#8220;Genelkurmay içinde olacak şeyler için garanti benim&#8221;</em> diyemez bir devlet memuru&#8230; İstanbul Başsavcılığı&#8217;na <em>&#8220;Belge gerçek mi, değil mi, sizden öğrenmek istemiyoruz, eğer ek bilgi gelirse dosya yine burada açılır&#8221;</em> diye &#8220;kükreyemez&#8221; bir devlet memuru&#8230;</p>
<p>Esas TSK&#8217;yı yıpratan, TSK&#8217;yı bir Patagonya ordusu seviyesine indiren, TSK&#8217;yı madara eden bu zihniyettir&#8230; Bu ülkenin güçlü ve ciddi bir orduya ihtiyacı var&#8230; Böyle keyfî, sorumsuz, çocuksu böbürlenmelerle dolu hareketler bir orduyu mahveder&#8230; Bu böbürlenmeler arasında o ordunun içi kevgir haline gelir de siz hiç fark etmezsiniz&#8230; Bilmem anlatabildim mi İlker Paşa?</p>
<p class="akst_link"><a href="http://www.derindusunce.org/?p=5489&amp;akst_action=share-this"  title="E-mail this, post to del.icio.us, etc." id="akst_link_5489" class="akst_share_link" rel="nofollow">Share This</a>
</p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/06/28/devlet-adami-degil-devlet-memurusun-ilker-pasa/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>İran: İslamcı Devrim Laboratuarı</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/06/28/iran-islamci-devrim-laboratuari/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/06/28/iran-islamci-devrim-laboratuari/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 28 Jun 2009 11:23:26 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Konuk Yazar</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>

		<category><![CDATA[İran]]></category>

		<category><![CDATA[Şeriat]]></category>

		<category><![CDATA[islam devrimi]]></category>

		<category><![CDATA[kargasa]]></category>

		<category><![CDATA[seçim]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=5458</guid>
		<description><![CDATA[Yazar: Yusuf Tanrıverdi (SİVİL DÜŞÜNCE PLATFORMU)
İran&#8217;da seçim sonrası gerginliği devam ediyor. Yapılan tartışmalar iki eksen üzerinde toplanıyor. Gösteriler rejim karşıtı mı? Yoksa bir iç hesaplaşmama mı?
Görüntü gösterilerin rejime karşı bir isyan olmadığı yönünde netlik kazanıyor. Siyasi aktörlerin iktidar kavgasının yanında aslında sorunun temelinde daha derin nedenler yatıyor. Seçimlerde hile yapıldı iddiasıyla olayların başlamasını bardağı taşıran [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p align="justify"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/06/20090627_derin_dusunce_org_iran_secim_kargasa.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/06/20090627_derin_dusunce_org_iran_secim_kargasa.jpg"><strong><em><img class="size-thumbnail wp-image-5460 alignleft" title="20090627_derin_dusunce_org_iran_secim_kargasa" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/06/20090627_derin_dusunce_org_iran_secim_kargasa-150x150.jpg" alt="" width="150" height="150" /></em></strong></a><strong><em>Yazar: Yusuf Tanrıverdi (</em></strong><a href="http://www.sivildusunce.com/"><span style="color: #0066cc;"><em>SİVİL DÜŞÜNCE PLATFORMU</em></span></a><strong><em>)</em></strong></p>
<p align="justify">İran&#8217;da seçim sonrası gerginliği devam ediyor. Yapılan tartışmalar iki eksen üzerinde toplanıyor. Gösteriler rejim karşıtı mı? Yoksa bir iç hesaplaşmama mı?</p>
<p align="justify">Görüntü gösterilerin rejime karşı bir isyan olmadığı yönünde netlik kazanıyor. Siyasi aktörlerin iktidar kavgasının yanında aslında sorunun temelinde daha derin nedenler yatıyor. Seçimlerde hile yapıldı iddiasıyla olayların başlamasını bardağı taşıran son damla olarak okumak yerinde olacaktır. </p>
<p align="justify">İran halkı İmam Humeyni&#8217;nin önderliğinde Şahı devirip bir İslam devrimi gerçekleştirdi. Devrimin devlete dönüşmesi aslında çok sıkıntılı bir aşamadır. <span id="more-5458"></span>Baskı, şiddet, işkence, ekonomik yoksulsuzluk ihlallerinin tümüne karşı bir itiraz olan devrimin, özünde statükolaşmayı barındıran devlet aygıtına giydirilmesi devrim sonrası en zorlu sürecin başlangıcıdır. </p>
<p align="justify">Devrim yapmış, bilinç düzeyi oldukça yüksek, politize olmuş, şaha ve bürokrasisine kafa tutmuş bir halkla devrimini ve taleplerini devlete devretmeniz öyle kolay bir süreç değildir. Kolay olmasa da devrim sonrası normal bir süreç yaşansaydı devrim ruhunun devlete giydirilmesi ve devletin devrimci ideallerle zapturapt altına alınması daha kolay olurdu. Devrim devlet gerilimi olağan şartlar içersinde yaşanarak yıkıcı olmayan bir muhalefet, taleplere karşı katı ve baskıcı olmayan bir iktidar ilişkisiyle sorunlar sağduyunun hâkim olduğu bir ortamda çözülmeye çalışılırdı. </p>
<p align="justify">Devletler devrim yapmazlar. Devrimler devletlere karşı yapılır. Onun için devletler devrimi yaşatamazlar. Onu donuklaştırıp otorite altına alıp eritmeye çalışırlar. Devrimin devlete dönüşüp donuklaşması halktaki devrimci ideallerin devlet tarafından köreltilmesi sorununu Lenin&#8217;de tartışmış &#8220;sürekli devrim&#8221; formülasyonuyla aşa bileceğini sanmıştı. Ancak devleti mutlak oterite haline dönüştüren komünist devrimler yetmiş yıl içinde tahta külelerinin bir bir yıkılışını gördü. İngiliz, Fransız ve Amerika devrimleri ise hala ayaktalar. Bu devrimlerin kalıcılığı devletin halk tarafından denetlenebilir ve iktidarın seçimlerle barışçı yöntemle devredilebilmesinde yatar. </p>
<p align="justify">İran&#8217; olağan sürecini yaşatmayan iki nedenin altını çizmek gerekir. Birincisi devrim nerdeyse bütün dünyayı karşısına aldı. Amerika, batı devletleri ve İsrail&#8217;in amborgo ve tehditleriyle karşı karşıya kaldı. İkincisi; ABD&#8217;nin o dönem tetikçiliğini yapan Saddam Irak&#8217;ıyla savaşmak zorunda kaldı. Savaş tam sekiz yıl sürdü. </p>
<p align="justify">Savaş ortamı olağanüstü bir durumdur. Devletler olağan dışı tedbir almak zorunda kalırlar. Sosyal planda pek çok şeyi de askıya alırlar. Halkın refahı için harcanması gereken paralar büyük miktarlarla silaha yatırılır. Demokrasi, insan hakları, özgürlükler askıya alınır. Bu alanda üretilmesi gereken düşünceler durağanlaşır, talepler ertelenir. Eski dönem bürokratik alışkanlıklar, usulsüzlükler, hırsızlıklar, gelir dağılımındaki adaletsizlikler üzerine gidip yeni olanı inşa fırsatınız sekteye uğrar. Sivil toplumun yerine, besic gibi militer toplum yapılanmaları ortaya çıkar. Öncelik vatanın düşman saldırısına karşı korunmasıdır. </p>
<p align="justify">İran&#8217;da asıl sorun savaş döneminin olağanüstü şartlarına cevap için oluşturulan devlet toplum ilişkisi, yönetim anlayışı, bürokratik yapının kalıcılaşma sorunudur. Dış tehdit unsuru varlığının sürekliliği devleti daha bir militer söylem ve yapılanma içine iter. Halkın özgürlük taleplerinin verilmesi halinde dış güçlerin bunları kullanarak iç kargaşa çıkartabileceği endişesi dile getirilir. Korumacılık güvensizliği de beraberinde taşır. Bu nokta toplum içindeki daha özgürlükçü kanadın devletle karşı karşıya geldiği andır. </p>
<p align="justify">Hantal ve buyurgan bürokrasi meşru muhalefet alanını alabildiğine daraltır. En küçük muhalefet gösterilerine bile abartılı güç kullanmaya başlayarak gerilimin tırmanmasana hizmet eder.  </p>
<p align="justify">Canlarını ortaya koyup adalet ve özgürlük için devrim yapmış halkın daha çok özgürlük, adalet, şeffaflık ve katılımcılık talebi devrimin devlet olmuş yüzü tarafından endişeyle ve kuşkuyla karşılanır. Ancak devrimin ruhu halkın yanındadır ve o halk asla &#8220;kral öldü, yaşasın yeni kral&#8221; demeyecektir. Halk tarafından yönetilen kralsız bir devlet talebi devrimci ruhun özüdür. </p>
<p align="justify">Devrimin devletleşip statükosunu oluşturmuş yüzü için artık &#8220;devrimci ruh&#8221; yok edilmesi gereken bir düşmandır. Artık yeni bir dönem vardır. Statüko ve karşısında daha çok özgürlük, daha çok adalet, daha çok katılımcılık diyen düşman/muhalefet vardır. Demokrasiyle yönetilen toplumlarda muhalefet ne kadar meşru ve gerekli sayılırsa, totaliter rejimlerde muhalefet o kadar yıkıcı ve tehdit unsuru olarak görülür. İktidar muhalefeti şeytanlaştırmaya çalışır. Onun dış güçlerin uşağı olduğunu ve maksadının hiçte masumene talepler olmadığını, rejimin temellerini yıkmaya çalışan, kalbi ve ruhu düşmanlar tarafından ele geçirilmiş her türlü yolla bastırılması gereken bir düşman olarak nitelendirir.</p>
<p align="justify"> </p>
<p align="justify">Bir toplumda anlaşmazlık kargaşaya dönüşmüşse o toplumun düşmanları ya da rekabet içinde olduğu toplumlar tarafından kendi yararlarına kullanmaya çalışmaları olası bir durumdur. İktidarlarda bu durumu kendi lehlerine kullanarak muhalefete ve söylemlerine karşı üstünlük sağlamaya çalışırlar. İktidar seçkinleri arasındaki mücadelede kim daha çok özgürlük ve adalet istiyor tartışması üzerinden değil, kimin işbirlikçi olup olmadığı üzerinden yapılır. </p>
<p align="justify">Batılı devletlerin İran&#8217;da muhalefete destek veren açıklamalar yapmaları aslında iktidarı güçlendirirken muhalefetin elini zayıflatmaktadır. Muhalefet işbirlikçilikle iktidar tarafından damgalanmaktır.  </p>
<p align="justify">İran devrimin başlangıcından beri takip edenler mollaların yüzde seksenin devrim karşıtı olduğunu iyi bilirler. Onlara göre devrime kalkışmak gayb imama ihanettir. İnanışlarına göre gayb imam; şartlar oluştuğunda yani zulüm artığında gelecek ve yeryüzünü adalet ve özgürlük adına fethedecektir. Humeyni&#8217;yi gayb imamın yerine oynamakla suçlamışlardı.  </p>
<p align="justify">Devrim sonrası bu kesim devlet içinde önemli yerlere geldiler ve önemli rantların sahibi oldular. Tutucu bakış açılarıyla da devletin daha bir katılaşmasına neden oldular. Sorun elbette bununla sınırla değil. Kuruluş aşamasında yapılan yanlışlıklar vardı. Velayet-i fakih ve rehberiyet kurumlarının iki başlılığı temsil ettiği yanında velayet-i fakih kumunun başlı başına bir sorun olduğu tartışması İran&#8217;ın hem molla sınıfı hem de aydınları tarafından tartışıldı ve tartışılmaktadır.  <br />
 
</p>
<p align="justify">Rahmetli Kelim Sıddıki İran&#8217;ın İslami Devlet talebi içinde olan Müslümanlar için iyi bir laboratuar olacağını yazmıştı. Laik rejimler altında pek çok baskı dayatma ve yok saymalar altında kalan (bu baskı ve dayatmalar Müslümanlar söz konusu olduğunda nerdeyse normalmiş gibi kabul edilir) Müslümanlar İslami bir devletle özgürce yaşayacakları genel kanaatinin yanında devlet tarafından daha iyi Müslüman şahsiyetler haline getirilecekleri inancıyla devlete Müslümanlaştırma misyonu verirler. İran&#8217;da başörtüsü takmanın anayasal zorunluluk haline getirilmesi bu görüşün tipik bir ifadesidir. Kadınlar için bir ibadet kategorisinde yer alan başörtüsünün anayasal zorunluluk halin getirilmesi devlet tarafından yürütülen Müslümanlaştırma operasyonudur. Soruna kaynaklık eden bir nedende bu kabuldür. </p>
<p align="justify">Bu durum islam&#8217;ın temel değeri olan inanç özgürlüğüyle çelişmektedir. Dinde zorlama yoktur ilkesinin askıya alınmasıdır. Bireyin imtihanına yapılan devlet müdahalesidir. Batılın önünün açılmasıyla hakkın ortadan kalkacağına olan güvensizliktir. İslam&#8217;ın kendine iman eden bireylerin ve onların oluşturdukları nitelikli topluluklar eliyle değil de devlet otoritesiyle korunabileceğine ve yaşatılabileceğine inan totaliter; iman, teslimiyet ve insan faktörünü dışlayan bir yaklaşımdır. Devlete, inanları daha da Müslümanlaştırmak gibi bir yetki vermek vahiy-insan ilişkisini doğru anlamamaktır. Devlet hukuk uygular, kanunlar yapar ve uluslar arası anlaşmalar yapar. Ancak devlet kararıyla bir kişi hidayete eriştirilemez. İslami bir yönetimin görevi adalet ve özgürlük içersinde Müslümanların ve diğer inanç gruplarının özgürce yaşayabilecekleri kendilerini ifade edebilecekleri ortamı hazırlamak ve korumaktır. </p>
<p align="justify">İslam toplumu insanların özgür iradeleriyle İslam oldukları ya da onu reddettikleri özgür ve dinamik bir toplumdur. İslam seçme hürriyetini mutlak teminat altına alır.  </p>
<p align="justify">İslami kesimin öteden beri tartıştığı temel sorunlardan biride devletin yönetim şeklidir. Bir kısım İslamcılar bir yönetim şekli olan demokrasiyi &#8220;dünya görüşü&#8221; şeklinde nitelendirmek gibi asılsız bir bakış açısıyla küfür olduğunu söylerler. O yüzden konuyu İslam-demokrasi başlığında altında ele alırlar. Hâlbuki bir din olan islamla bir yönetim şekli olan demokrasi karşılaştırması cehalettir. Demokrasi ancak İslami yönetim tarzıyla karşılaştırılabilir. Bu gün yeryüzünde var olan monarji, oligarşi ve demokratik yönetim tarzlarından hangisinin islami yönetim algısıyla örtüştüğü karşılaştırması yapılmalıdır. İslami yönetimde esas olan meşverettir. Meşveret bir model değil bir değerdir. Değere en uygun modeli tespit ya da inşa etmek önemlidir. Turabi, Gannuşi, Aliya İzzet Begoviç, Abbas Medani,  Fadlullah gibi çağdaş İslam düşünürleri meşvereti halkın şurası olarak görürler. İslami bir yönetim meşruiyetini meşveretten yani halkın rızasından alır. Meşverete dayanmayan bir yönetimse zaten İslami değildir. Yine bu düşünürler meşveretin karşılığının demokrasiye tekabül ettiğinin altını çizerler.  </p>
<p align="justify">İran&#8217;daki sorunun temelinde yatan unsurlardan biriside devlet toplum ilişkisine geleneksel molla sınıfının getirdiği yorumdur. Geleneksel molla sınıfı devlet üstündeki mutlak yetkinin ve nihai söz sahipliğinin kendilerinde olmasına inanmaktadırlar. Velayet-i fakih ve Anayasayı Koruyucular Kurulu devletin şeffaf, katılımcı, halk tarafından denetlenebilmesine imkan vermemektedir. İran&#8217;da düşünce özgürlüğü alanında da hiç küçümsenmemesi gereken baskılar vardır. Devrime öncülük etmiş Ali Şeraitinin eserlerinin de bir dönem yasaklandığını hatırlamakta fayda var. Halk bilgiyi sadece devlet TV&#8217;sinden alabiliyor. Gazete ve dergiler üzerinde sürekli sansür ve kapatma baskıları var. Bir karikatür ya da resim sergisi açmak için ahlaki olup olmadığı konusunda öncelikle izin almak zorundasınız. Hâlbuki asıl olan serbestlik olmalıdır.  </p>
<p align="justify">İslamcılar İran&#8217;ı duygusal bir tarafgirlik içinde değil de, bir laboratuar olarak görmeliler. Temel gözlem araçları ise adalet ve özgürlük olduğu takdirde yaşananlar bir tekerrürden ibaret olmaktan çıkartılır ve tecrübeye dönüştürülebilir. </p>
<p class="akst_link"><a href="http://www.derindusunce.org/?p=5458&amp;akst_action=share-this"  title="E-mail this, post to del.icio.us, etc." id="akst_link_5458" class="akst_share_link" rel="nofollow">Share This</a>
</p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/06/28/iran-islamci-devrim-laboratuari/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Başörtüsü Yasaklarından Bize Kalan</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/06/27/basortusu-yasaklarindan-bize-kalan/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/06/27/basortusu-yasaklarindan-bize-kalan/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 27 Jun 2009 18:30:02 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Özlem Yağız</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Adalet]]></category>

		<category><![CDATA[Başörtüsü Yasakları]]></category>

		<category><![CDATA[Kemalizm]]></category>

		<category><![CDATA[Laiklik]]></category>

		<category><![CDATA[Yobaz Laikler]]></category>

		<category><![CDATA[vicdan]]></category>

		<category><![CDATA[basörtüsü yasagi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=5452</guid>
		<description><![CDATA[Yazı yazan bir insanın en büyük şansı insanların ne düşüneceğini düşünmeden özgürce yazabilmekmiş. Sanırım ben son günlerde en azından başörtüsü konusunda yazarken bu şansımı yitirdim. Her şeyden önce bir insanın kendi mağduriyetleri üzerine konuşması yeterince zor zaten. Bir de beni bu konuda iyice söz söyleyemez konuşamaz hale getiren ben dahil bu konuda yazan bir şeyler [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/06/20090627_derin_dusunce_org_basortusu_yasagi.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-5453" title="20090627_derin_dusunce_org_basortusu_yasagi" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/06/20090627_derin_dusunce_org_basortusu_yasagi-168x300.jpg" alt="" width="168" height="300" /></a>Yazı yazan bir insanın en büyük şansı insanların ne düşüneceğini düşünmeden özgürce yazabilmekmiş. Sanırım ben son günlerde en azından başörtüsü konusunda yazarken bu şansımı yitirdim. Her şeyden önce bir insanın kendi mağduriyetleri üzerine konuşması yeterince zor zaten. Bir de beni bu konuda iyice söz söyleyemez konuşamaz hale getiren ben dahil bu konuda yazan bir şeyler söyleyen insanların kendilerini anlamaya hiç niyetli olmayan belki de konuşmasını istemeyen insanlar tarafından sıklıkla ajitasyon yapmakla, duygu sömürüsü ile veya arabesk edebiyatıyla suçlanması oldu. Üstüne bir de Allah versin AKP çözsün tavrı&#8230; </p>
<p>Ama bu yasak sürüyor. Bütün saçmalığı ve zalimliği ile capcanlı, küstahça karşımızda. Bir halkın kadınlarının belki yarısından fazlasının hayat tarzını hiçe sayan, toplum hayatından dışlayan, en doğal haklarına set çeken, her şeyden öte onurunu ayaklar altına alan bu gayri ahlaki durum sürdüğü sürece susmak kendi egomuzu öne çıkarmak gibi bir lüksümüz olmamalı. Zor da olsa yazmalı&#8230; <span id="more-5452"></span></p>
<p>Benim üniversiteye devam ettiğim yıllar olan 86-92 yılları arası bu yasağın katiyet kazanmasa da sürekli olarak gündemde olduğu, kimi rektörlerle Özal hükümeti arasında gibi görünen bir mücadelenin yaşandığı yıllardı. Bir sene İ.Ü, Marmara Üniversitesinin belli bölümleri bu yasakla muhatap oluyor kimi öğrenciler sene kaybediyorken bir diğer sene bir bakıyordunuz sorun İTÜ nün bazı bölümlerine sıçramış. Bu yıllarda üniversitelere girmek şimdiki kadar büyük maddi imkan ve adaletsiz bir yarışın sonucu değildi. Dolayısı ile üniversitelerde şimdikinden çok daha fazla sayıda olduğunu tahmin ettiğim Anadolu kökenli, maddi yönden zayıf ve sıradan devlet okullarından gelen çocuklar mevcuttu. Benim okuduğum mühendislik fakültesi zaman içinde Anadolu Liseleri ve büyük şehir kolejlerinin öğrencileri ile dolsa da o yıllarda büyük oranda mütevazi aile çocukları okuyordu. Yine bu çocuklar içerisinde  başörtülü arkadaşlarım daha da sosyo-ekonomik açıdan zayıf bir zümre idi. Bizim bölümümüzdeki kız öğrenci sayısı erkek öğrencilere göre oldukça azdı. Dolayısı ile başörtülü öğrenci sayısı çok daha az. Binamızda yer alan üç fakültenin başörtülü öğrencilerinin toplam 12-13 civarında olduğunu düşünürsek ikisi haricinde velisi ilköğretimden fazla okuyan olmadığı gibi geçim kaynakları gündelik temizlik işlerinden, bebek bakımına, emekli işçilikten, yurt dışında işçilik yapan aile çocuklarına, yetim olanlardan, babasının maddi manevi desteğinden uzak olanlara zor şartlardan gelen gençlerdi. Arkadaşlarımın bazıları kayıt yenilemek için harç parasını zor toplarken, kimisi çalışarak okuyor, kimisi de çok sıkıntılı şartlarda yaşıyordu. </p>
<p>Çoğu çok kardeşli olan bu arkadaşlar sanıldığı gibi üniversiteye girince hadi bir türban takayım bazı siyasi amaçlarım da olsun derdinde değillerdi yani. Sivas&#8217;tan, Malatya&#8217;dan, Sinop&#8217;tan, Kastamonu&#8217;dan, Mersin&#8217;den, Dudullu&#8217;dan gelirken hem bir yandan kendilerine uzak bir dünyada var olmanın tedirginliğini hem de bir gelecek ümidi taşımanın sevincini yanlarında getiriyorlardı. Ve söylemeye gerek var mı bilmem aileleri için büyük bir övünç ve ümit kaynağı idiler.   </p>
<p>Çoğu o günlerde hiçbir siyasi görüş taşımıyordu. Hatta hemen hepsi milletini, devletini seven, dünyaya o güne kadar aldıkları eğitim sisteminin oluşturduğu perspektiften bakan kızlardı.</p>
<p>Sonra umulmadık bir şey oldu. Birileri bu gençlere üvey evlat muamelesi yapmaya başladı. Çoğu arkadaş bu durumda bile iyi niyetini kaybetmemişti. Ama bariz bir şekilde hüzün kaplamıştı herkesi. Eğer bizler faraza solcu gençler gibi belli bir siyasi ideoloji ve muhalefet duygusu taşısaydık durumu kaldırmak daha kolay olabilirdi. Nihayetinde benim belli bir hedefim var, mücadelem bu ve bedel ödemem söz konusu diyecektik. Halbuki çoğunluk geleneksel Anadolu dindarlığı ile üniversiteye başlama cüretinde bulunmuş oldukça apolitik kızlardı. Ve bütün o maddi sıkıntının içerisinde yaşayan, kendilerine umut bağlamış ailelerine akşam eve gidince ne hesap vereceklerini düşünüyorlardı. Yasaklar karşısında herhangi rahat gelir seviyesine sahip bir genç onurunun derdine düşerken onlar bir de kendi kaderlerini yarmanın yegane yolu olan çıkışı kaybediyorlardı. Ve tokat hiç ummadıkları bir yerden geliyordu. </p>
<p>Zor günlerdi. Her acıdan incitici. Bir anfi dolusu insanın önünde hakarete uğramak, dekanlıklara çekilip saçma sapan sorgulanmak, sözde ikna seanslarına maruz kalmak, kimi derslerden Bizans oyunları ile bırakılmak ve hakaretin her an nereden geleceğini bilememek. Bu gün dersteki hocan laf arasında sana dönüp acı bir söz mü söyleyecek, kantinden geçerken arkandan fatiha mı okuyacaklar yoksa bir bahane bulup bel altına mı çalışacak yine o şovenist profesör. Okula gelirken kafamda bu düşünceler sanki ayaklarım geri geri giderdi. En çok da o yüzlerdeki ifadeler unutmuyorum. Türlü çeşit ifadeleri vardı bu gibi insanların; öfke, kin, tiksinti, alay. Aynı günlerde bütün bu ortama karanlık cinayetler de eklenince Ankara&#8217;nın ağır ikliminden sonra İstanbul&#8217;un bayıldığım o kozmopolit ve hoşgörülü havası da değişmiş yolda sokakta da hakaret görmek sıradan bir hal almıştı. Hele Uğur Mumcu cinayetinin işlendiği günlerde&#8230;  </p>
<p>Sonra değişmeye başladık bazılarımız. Zulüm kavramı ile yüzleştik. Madem biz böyle ayırımcılığa uğruyor ve zulüm görebiliyorduk demek ki bütün o anlatılan hikayeler doğru da olabilirdi. Ve insanın zulüm görmesi için hak etmesi de gerekmiyordu anlaşılan.12 Eylül sonrası yaşananlar, Diyarbakır cezaevleri  gitgide Newroz olayları, Lice baskınları vs. birden kimilerimizin gündemine giren konular oluvermişti. Aynı yıllarda Türkiye sınırlarının ötesinde de bir dünyaya açılıyordu gözlerimiz. Halepçe katliamı, İsrail&#8217;in zulümleri ve yeni filizlenen intifada, Amerika&#8217;nın Irak&#8217;a yaptığı ilk saldırı&#8230; </p>
<p>Bir arkadaşımın anlatımıyla yasak başlamadan önce cici bici giyinmekten zevk alan, derslerinden başka bir şey düşünmeyen, ud çalan o mutlu kızlar gitgide gerçek dünya ile tanışmaya başlıyor yerini kırgın, okuyan araştıran, ilgili ama huzurunu kaybetmiş kızlara bırakıyordu. Dünyadan habersiz ve mutlu olmak. İşte bu konforu kaybetmiştik  artık. Küreselleşme ile beraber acıları artan Ortadoğu halklarının yanında Türkiye ‘de de bir türlü sular durulmak bilmiyordu. Sivas katliamı, Başbağlar katliamı, Güneydoğu&#8217;da Hizbullah adı verilen yapılanmalar ve artarda gelen bombalı cinayetler. Gitgide geriliyor ve bariz bir şekilde iyi olmayan bir yere gidiyorduk. Ve o güne kadar hayallerimizin alabileceği en çılgın eylem bir duvara tekme atmak ya da kafamızın attığı bir gün okula siyah kıyafetler giyerek gitmek olmuşken yine yolda, okulda, belediyede şurada burada ‘işte o, potansiyel cani&#8217; bakışları ile karşı karşıyaydık. Kötü bir senaryonun hem zoraki oyuncuları hem de hiç sesi çıkmayanı idik sanki.  </p>
<p>Sonra 28 Şubat günleri başladı. Artık bütün okulları içine alan kimseyi ihmal etmeyen bir yasak gelmişti. Bu sefer benim itile kakıla yer alabildiğim okullar bir daha açılmamacasına başörtülülerin üzerine kapanıyordu. Yine Beyazıt&#8217;ın yolları gözüktü. Öyle protestolar oldu ki kalabalığın bir ucu Beyazıt meydanını doldururken diğer ucu Aksaray&#8217;ı geçerdi. Sonra eylemlere çok sert müdahaleler yapılmaya başladı. Bir gün robocobların kovalamasından ürken kalabalığın paniği esnasında az kaldı çocuğumla beraber bir polis panzerinin altında kalıyordum.  </p>
<p>Zor oyunu bozdu. Bütün o hak, adalet arayan sesler Fadime, Müslüm vodvilinin arkasında kayboldu gitti. Sincan&#8217;da yürüyen tanklar son noktaydı. Yasak uygulandı ve herkes kendi derdini bireysel olarak çekmeye başladı. Başını açarak okula giren psikolojik travmasını kendisi kaldırmalıydı, peruk, şapka takan bu zorunlu utanç kisvesinin ruhuna verdiği ağırlıkla kendisi baş etmeli ve evine dönen kendisi düşünmeliydi sonrasını. Kimi şanslı olanlar yurt dışına çıktı. Eğer böyle zorunlu bir göç şans olarak addedilebilirse. </p>
<p>Düşünüyorum da yıl 87-88 bu yasağı protesto etmek için Sirkeci&#8217;den Beyazıt&#8217;a yürümüşüz 97-98 Beyazıt&#8217; tan Çapa&#8217;ya Cerrahpaşa&#8217;ya ve olmuş 2007-2008 söyleyin artık nereye yürüyeyim diye isyan etmiştim bir gün. Aynı şeyleri küçük kızımın da yaşamaması için nereye yürüyeyim. </p>
<p>Ta ilk örtündüğüm zamanlardan yani aşağı yukarı 18-19 sene öncesinden bir günü hatırlıyorum sık sık son günlerde. Bir gün İ.Ü Edebiyat fakültesine bir arkadaşımı ziyarete gitmiştim. Hergele Meydanı derler ortasında bir alanı vardır. Öyle çok başörtülü öğrenci vardı ki şok olmuştum. Gerçekten de meydanın adabına uygun kolkola volta atıyorlar, beni canımdan bezdirecek kadar entelektüel tartışmalar yapıyorlardı. Şimdi gitsem içeri girebilir miyim acaba? Girsem ne yazar o kızlardan bir tane bile görmek mümkün değil artık. İşte bize geçen bunca yılın getirisi. </p>
<p>Yine de hikaye bitmedi. Başörtülülerin durumu iyi belli bir zümresi dışında kalanlar</p>
<p>Bugünlerde bilumum hayır faaliyetleri, tezhip, hat, minyatür kursları ile tedavi ediyorlar ikinci sınıf olmanın getirdiği incinmişlikleri. O kurslara başlarken bile istenen başı açık resimleri sağlayabilmek için fotomontaj çareleri arıyorlar. Ara ara bir araya geldiklerinde geçmiş günlerin trajikomik anılarını anlatıyorlar gülümsemeye çalışarak.  </p>
<p>Hasılı kelam bütün bu süreçte önce öteki olduğumuzu öğrendik ve sonra diğer ötekilerin de çektiği acıları fark ettik. Sonuçta o dünyadan habersiz, mutlu ve salak günlerimiz bir daha gelmemek üzere geride kaldı. Bence iyi de oldu.</p>
<p class="akst_link"><a href="http://www.derindusunce.org/?p=5452&amp;akst_action=share-this"  title="E-mail this, post to del.icio.us, etc." id="akst_link_5452" class="akst_share_link" rel="nofollow">Share This</a>
</p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/06/27/basortusu-yasaklarindan-bize-kalan/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
	</channel>
</rss>
