<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	>

<channel>
	<title>Derin Düşünce &#187; Toplumsal Ahlâk</title>
	<atom:link href="http://www.derindusunce.org/category/toplumsal-ahlak/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.derindusunce.org</link>
	<description>Grup platformu</description>
	<pubDate>Fri, 25 May 2012 09:41:57 +0000</pubDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.6.2</generator>
	<language>en</language>
			<item>
		<title>Varlık ve Hiç - Jean-Paul Sartre (Bölüm 4: Mahalle Baskısı)</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2012/01/08/varlik-ve-hic-jean-paul-sartre-bolum-4-mahalle-baskisi/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2012/01/08/varlik-ve-hic-jean-paul-sartre-bolum-4-mahalle-baskisi/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 08 Jan 2012 21:36:49 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mehmet Yılmaz</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Ateizm]]></category>

		<category><![CDATA[Hümanizm]]></category>

		<category><![CDATA[Jean-Paul Sartre]]></category>

		<category><![CDATA[Kitap Tanıtımı]]></category>

		<category><![CDATA[Kötülük]]></category>

		<category><![CDATA[Toplumsal Ahlâk]]></category>

		<category><![CDATA[Varlık]]></category>

		<category><![CDATA[Varoluşçuluk]]></category>

		<category><![CDATA[Yokluk]]></category>

		<category><![CDATA[İnsan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=20205</guid>
		<description><![CDATA[
Sunuş: İşyerinizde, düğün salonlarında, lokantalarda şık giyinmiş insanların hal ve tavırlarına bakın. Tek tek hal hatır sormalar, sizli bizli konuşmalar, hanımlara yer vermeler, şefin önünde düğme iliklemeler, &#8220;kritik durumlarda&#8221; düzeltilen kravat ve kemerler&#8230; Vücud dilinin de dahil olduğu bu kibarlık selinde sürüklenirken tuvalete gittiniz&#8230; Tam bir şok! Klozetin kapağını kaldırmadan çiş yapan biri var bu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong></strong></p>
<p style="padding-left: 30px;"><strong><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/01/tren_sartre_varlik_ve_hic_buyuk.gif"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/01/sartre_varlik_ve_hic_1.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-20215" title="sartre_varlik_ve_hic_1" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/01/sartre_varlik_ve_hic_1.jpg" alt="" width="200" height="200" /></a>Sunuş:</em></strong><em> İşyerinizde, düğün salonlarında, lokantalarda şık giyinmiş insanların hal ve tavırlarına bakın. Tek tek hal hatır sormalar, sizli bizli konuşmalar, hanımlara yer vermeler, şefin önünde düğme iliklemeler, <strong>&#8220;kritik durumlarda&#8221;</strong> düzeltilen kravat ve kemerler&#8230; Vücud dilinin de dahil olduğu bu kibarlık selinde sürüklenirken tuvalete gittiniz&#8230; Tam bir şok! Klozetin kapağını kaldırmadan çiş yapan biri var bu zerafet ormanında. Sifonu da çekmemiş! Acaba <strong>&#8220;kamusal alanı&#8221;</strong> bu kadar hoyratça kullanan kim? Bütün hanımlara kapıyı tutan mı? Yoksa şu iki büklüm olmuş el öpen mi? Belki de hesabı ödemek için <strong>&#8220;ölümü öp&#8221;</strong> diye bağırarak kredi kartını garsonun burnuna sokan şu bıyıklı. </em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em> </em><em>Ötekiler tarafından &#8220;görünebilen&#8221; insan ile tuvaletteki &#8220;görünmez&#8221; insan&#8230; Nasıl desek, aynı insan değil.  Neden değil? Görünmez adam filmlerinden bilirsiniz. Ötekiler tarafından görünmediğini fark eden insanlar genellikle suç işlemeye başlarlar. <strong>&#8220;Mahalle baskısı&#8221;</strong> ortadan kalkınca ya da utanma/ ayıplanma tehlikesi YOK olunca insanlar <strong>&#8220;özgürleşirler&#8221;</strong>. </em></p>
<p><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/01/tren_sartre_varlik_ve_hic_buyuk.gif"><img class="alignright size-full wp-image-20217" title="tren_sartre_varlik_ve_hic_buyuk" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/01/tren_sartre_varlik_ve_hic_buyuk.gif" alt="" width="198" height="154" /></a>Ötekiler, suçlar, günahlar ve sapıklar</strong></p>
<p>Hareket halindeki bir trende oturanlar pencereden dışarı baktıklarında istasyon binalarını, direkleri ve ağaçları hareket halinde görürler. Filozoflar da çoğu kez MUTLAK sabit bir sıfır noktasında durduklarını zannederler. Yaşadıkları ülke, tarihi devir, inançları, ideolojileri onlara <strong>normal/doğru</strong> gelir, bir sıfır noktasıdır adeta. O noktadan geçmişe ve geleceğe bakarak kavramlar, sistemler inşa ederler. Bir an gelir, kendi icadlarını Hakikat sanırlar, kendi icadlarının esiri olurlar. Varlık ve Hiç&#8217;i okurken Jean-Paul Sartre&#8217;ı belki de en çok bu yüzden takdir etmeliyiz: Sartre gözlem yaparken ve düşünürken <strong>&#8220;Trenin hareketini&#8221; </strong>unutmamış, insanın sübjektif gerçekliğini de hesaba katmış. Varlık ve Hiç&#8217;ten satırlarla devam edelim:</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/01/sartre_varlik_ve_hic_11.jpg"></a> </em><em>&#8220;&#8230; Bir anahtar deliğine eğilmişim, birden ayak sesleri duyuyorum. Tüylerim diken diken oluyor, utanç duygusu kaplıyor bedenimi. Birisi beni gördü mü? Doğruluyorum. Bomboş koridoru tarıyor gözlerim. Yanlış alarm. Rahat bir nefes alıyorum. <span id="more-20205"></span>Kendini YOK eden bir tecrübe değil mi bu yaşanan? Biraz yakından bakalım: [...] <strong>Ötekiler</strong>&#8216;in varlığı hiç bir şüpheye yer bırakmayacak kadar kesin. Bu yanlış alarm neticesinde [gözetlemekten] vazgeçebilirim. Ama eğer devam edersem kalp atışlarımı duyacağım ve merdivenin her gıcırtısında yerimden sıçrayacağım. İlk alarmdan sonra <strong>Ötekiler</strong> YOK olmadı. Ötekiler her yerde, altımda, üstümde, yan odalarda. <strong>Ötekiler</strong>&#8216;in gözündeki varlığımı derinden hissetmekteyim. Hatta <strong>UTANÇ</strong>&#8216;ım kaybolmayabilir. Alnımda kırmızılık. [...] O köşedeki karanlıkta birinin saklanması ihtimali. Esas mesele Ötekiler&#8217;in şuurumdaki tecellisi, yoksa bilimsel bir gerçeklik, objektif bir varoluş değil söz konusu olan&#8230;&#8221; </em></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/01/sartre_varlik_ve_hic_11.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-20218" title="sartre_varlik_ve_hic_11" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/01/sartre_varlik_ve_hic_11.jpg" alt="" width="276" height="175" /></a> Psikanaliz ile Felsefe&#8217;nin iç içe geçtiği bir kitap Varlık ve Hiç. Düşünülen <strong>nesne</strong> kadar düşünen <strong>özne</strong> de aklın otopsi masasına yatırılıyor. Zira İnsan şuurlu olarak yaptıklarını önce hayalinde canlandırır. Eylemleri birden bire çıkmaz ortaya. Planları vardır İnsan&#8217;ın;  değer yargıları, korkuları, geçmiş (=geçMEyen) acıları vardır. Bu sebeple düşünen İnsan&#8217;ı ürettiği düşüncelerden AYRI tutamazsınız. Bütün bu iç dünyanın &#8220;sahnelendiği&#8221; Şuur tiyatrosunu fikirden ayıraMAZsınız. Çünkü BEN&#8217;lik elbisesi giydirilmiş olan İnsan&#8217;ın bir de iç dünyası vardır, BEN&#8217;den başka bir de Kendi&#8217;si vardır:</p>
<p style="padding-left: 30px;"> <em>&#8220;&#8230; düşünce mahsulü olmayan şuurum için, şimdi kendim olarak varım. [...] Kendim&#8217;i görüyorum çünkü biri beni görüyor. Şuur, kişi&#8217;yi ya da onun nesnel varlığını bilemez. Şuur ancak <strong>Ötekiler</strong> için bir nesne olduğu zaman kendini idrak eder&#8230; Kendimin dışında bir dayanak noktam yok, bana bakan <strong>Ötekiler</strong> için bir mihenk noktası olmam sayesinde kendim için varım. Bu nedenle, <strong>UTANÇ</strong> dediğimizde kastedilen <strong>Ötekiler</strong>&#8216;in baktığı ve yargıladığı nesnenin  ben  olduğum gerçeğinin fark edilmesidir&#8230;&#8221; (Varlık ve Hiç, J.P. Sartre)</em></p>
<p> Sartre&#8217;ın bu sözleri biraz şizofren görünebilir ilk bakışta. Açalım. Yazarın amacı iki şeyi birbirinden ayırd etmek: Birincisi insanların bir mekân içindeki cismanî varoluşları. Nesnel, gözle görülür, elle tutulur bir varoluş bu. İkincisi ise insanların kendi varoluşlarının şuurunda olmaları yani <strong>VARLIK ŞUURU</strong>&#8216;nun varlığı. Bu iki varoluş insanların birbirlerine BAKMASI sebebiyle sürekli bir çapraz ilişki teşkil ediyor. BAKAN bir insan için, GÖREN bir şuur için <strong>Ötekiler</strong> birer nesne. <strong>Ötekiler</strong>&#8216;in nesnel varlığını GÖREN kişi kendisinin de ötekiler için bir nesne olduğunu idrak ediyor. Yani hem kendi şuurumu hem de nesnel varlığımı ötekilerin bakışı sayesinde idrak ediyorum. Tabi ötekiler de benim gibi, benim bakışım ve görme ihtimalim sayesinde kendi varoluşlarını idrak ediyorlar. Bu bağlamda <strong>UTANÇ</strong> gibi bir hissin Sartre tarafından masaya yatırılması isabetli oluyor tabi. Zira utanç <strong>Ötekiler</strong>&#8216;e endeksli bir his. Öteki olmadan tarif edilemeyecek bir his. Hatta <strong>Ötekiler</strong>&#8216;in cismânî varoluşu (BAKIŞ) kadar şuurlu varoluşunu da (YARGI, AYIPLAMA) zorunlu kılan bir his:</p>
<p style="padding-left: 30px;"> <em>&#8220;&#8230;Utanç birinin önünde kendinden utanmaktır. Ötekiler BEN ile Kendim arasındaki vazgeçilmez bağlantıyı  teşkil eder. Ötekiler&#8217;e görünen BEN&#8217;den utanıyorum [...] Bir dışım var, bir tabiatım, <strong>Ötekiler</strong>&#8216;in varlığı benim [Cennet'ten] dünyaya düşüşümdür.&#8221;</em> (Varlık ve Hiç, J.P. Sartre)</p>
<p> Sartre&#8217;ın başarıyla yakaladığı &#8220;insanlık durumu&#8221; bu. Bir yanda sürekli aynı kalan, bana kendimden bahsetme imkânı veren bir iç varoluş: <strong><em>&#8220;İstanbul&#8217;da doğdum, ilk okulu filan yerde okudum, falanca ile evlendim, 40 yaşındayım,&#8230;&#8221;</em></strong>. Bütün bu yıllar geçerken kim bilir kaç milyar hücrem öldü, saçlarım döküldü, tırnaklarımı kestim, hatta belki bir kaza geçirdim, kolum veya bacağım koptu. Ama hiç değişmeden kalan bir <strong>&#8220;kendim&#8221;</strong> var ki o kesilip biçilmekten, azalıp çoğalmaktan münezzeh. Dışarıdan gelen maddî taarruzlarla yok edilemeyecek bir &#8220;kendim&#8221; bu. Bu iç varoluş gizemli bir yolla bedenime iliştirilmiş. Bu kollar, bu bacaklar benim. Bakan gözler, acıkan mide benim. Hem BEN&#8217;im (AYNILIK, HÜVİYET) hem de onlar benim [malım] onlara sahibim (İYELİK). Ben bu vücud&#8217;um ve bu vücud Ben&#8217;e ait. Gerçekten gizemli bir mesele. İhtimal Kıyamet&#8217;e kadar da aralanMAyacak bu sır perdesi. <a href="http://www.derindusunce.org/2011/12/25/varlik-ve-hic-jean-paul-sartre-bolum-3bakis/">&#8220;Bakış&#8221; adlı geçen bölümde</a> sunduğumuz bu fotoğrafı anımsıyor musunuz?</p>
<p style="padding-left: 30px;"><img class="alignright" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/12/1a_sartre_varlik_ve_hic.jpg" alt="" width="173" height="276" /> <em>&#8220;</em><em>&#8230;</em><a href="http://www.linternaute.com/sortir/magazine/photo/la-cathedrale-de-chartres/chartres-la-cathedrale-au-labyrinthe.shtml">Chartres Katedralinden</a><em> bir detay. Dünyaya &#8220;düşmüş&#8221; ilk insan. Sağ elini şakağına dayamış, aslî vatanın hasretiyle artık &#8220;elinde&#8221; olmayan Cennet&#8217;i özlüyor. Manevî &#8220;BEN&#8221; bir Yok&#8217;luk, bir hasret, bir nostalji olarak ifade bulmuş. Sol eliyle ayıp yerini örtmüş. Fizikî, objektif, bedensel varlığının da idrakinde insan. Ruhu Tanrı için, bedeni ise &#8220;ötekiler&#8221; için var. Nefs ve vücud elbisesi giydirilmiş bir mânâ. Sınırsız ruh ile sınırlı bedenin temas noktası, Sartre&#8217;ın [Bulantı'da] söylediklerini hatırlayın: </em><em>‘‘&#8230;‘Ben&#8217; deyince bir boşluk duygusuna kapılıyorum‘‘&#8230;&#8221;</em></p>
<p><strong>Matematikleşmiş bir felsefe?</strong></p>
<p> Varlık ve Hiç&#8217;te Sartre gerçekten derine inmiş. Kabul edelim ki anlamayı zorlaştıran bazı faktörler yok değil. Meselâ icad ettiği bileşik kelimeler. Bunlar bir matematik kitabındaki formüller, değişkenler , grafikler gibi birer gösterim, birer &#8220;konvansiyon&#8221;. Eğer ne olduklarını biliyorsanız işinizi kolaylaştırıyorlar. Ama yeni başlıyorsanız okumaya bu sefer yazarın fikirleri ile aranızda bir engel teşkil ediyorlar. Hele bir de tercüme edilmişse okuduğunuz kitap, yandınız! Bu kitaptan 16 yıl önce basılan bir kitabı Martin Heidegger&#8217;in <a href="http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=439117">Varlık ve Zaman</a> adlı eserini okuyanlar ne demek istediğimi daha iyi anlayacaklardır.  Ancak bu <strong>&#8220;matematikleşmiş&#8221;</strong> felsefenin en büyük avantajı soyutlama. Başka filozofların ayrı ayrı kitaplarda tartıştığı meselelerin ortak zeminini keşfetmek için bu soyutlama elzem. Zira Sartre&#8217;a göre <strong>Sapıklık / Suç/ Günah</strong> olarak gördüğümüz bir &#8220;kusur&#8221; aynı fikrî zeminde birleşiyor olabilir: Irkçılık, sadizm, mazoşizm. Hatta neden olmasın? Kibir, dedikodu, oburluk, alkol, uyuşturucu, işçilerin sömürülmesi, hırsızlık, işkence, tecavüz&#8230;</p>
<p> Kötü&#8217;nün bize bu kadar farklı suretlerde görünmesi elbette yaşam biçimlerimiz ve geleneklerle ilgili. Meselâ Türkiye&#8217;de &#8220;ahlâk&#8221; kelimesi genellikle &#8220;belden aşağı&#8221; bir ahlaktır. İşçinin maaşını geç ödeyenin ahlâkından şüphe edilmez. Eksik tartan, rüşvet veren filan <strong>&#8220;uyanık&#8221;</strong> olur. Birisine <strong>&#8220;ahlâksıııız!&#8221;</strong> diye bağırdınız mı mutlaka cinsel bir şey anlaşılır. Ama sureti ne olursa olsun <strong>KÖTÜ</strong> karşısında içimizde bir ses duyarız, bir rahatsızlık, bir huzursuzluk. Bu bizi yargılamaya ve bir tarafı tutmaya iter. Polisiye bir film seyrederken bile hemen &#8220;bizimkiler&#8221; olur bazı aktörler. Yalancı, zalim, riyakâr kim varsa film bitmeden ceza görmelerini bekleriz. Ölseler üzülmeyiz.</p>
<p> Özetle <strong>KÖTÜ</strong>&#8216;nün bir evrenselliği var aslında. Tarif edilmesi güç olsa da <strong>KÖTÜ</strong>&#8216;nün kötü kokusu evrensel, daha doğrusu fıtrîdir. Dini inancı ne olursa olsun her insanın bu kokuyu duymasını bekleriz. İşte <strong>Varlık ve Hiç</strong> bu kötü kokuyu öznellik / sübjektivite yönünden tahlil ediyor. Psikanalist Jacques Lacan&#8217;ın isabetle tespit ettiği gibi:</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;&#8230; bakışlar sayesinde kurulan çapraz ilişki, bakan ve bakılanın hem şuur hem de nesne oluşu. Kötülük yapanın ve kurbanın büründüğü roller; Sartre  <strong>KÖTÜ</strong>&#8216;yü işte bu çerçeveye oturtuyor&#8230;&#8221; (</em><em><a href="http://www.amazon.com/Seminar-Jacques-Lacan-Freuds-Technique/dp/0393306976">The Seminar of Jacques Lacan: Freud&#8217;s Papers on Technique</a></em><em>)</em></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/01/sartre_varlik_ve_hic_1-marilyn.jpg"></a> Gerçekten de psikanalizde kötülük/sapıklık bir savunma mekanizması. Müslümanca tabirle nefsin bir oyunu. Geçmişte kalmış ama geç<strong>ME</strong>miş bir travmayı bir silah gibi kullanıyor nefsimiz.  Meselâ ailesinin şerefine sürülmüş bir lekeyi kabul edemiyor, hazmedemiyor insan. <strong><em>&#8220;Ben bu olamam, benim soyum/ aslım/ özüm bu olamaz&#8221;</em></strong> diyor. Başka tip travmaları düşünün. Meselâ bir uçak kazasından sonra yakınlarının cesetlerini bulamayanların halini. Cenaze yapılamıyor, yas tutulamıyor. Ya ölmediyse? Ya dönerse? Bu durumlardaki insanlar bazen ızdırabı &#8220;layıkıyla&#8221; yaşamayı (her gün yeniden ölmeyi) reddediyorlar. Özeleştiri yapmak, yıkılmış bir hayatı yeniden kurmak kolay değil. Sartre&#8217;ın tabiriyle <strong>&#8220;özgürlüğe mahkum&#8221;</strong> <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/01/sartre_varlik_ve_hic_1-marilyn.jpg"></a>oldukları halde bu insanlar kaçıyorlar özgürlükten. O zaman Lacan gibi psikanalistlerin deyimiyle nesneleşmek gerekiyor. Yani <strong>bakış ile görünen objektif varoluşa odaklanmak</strong>. İnsan&#8217;ın cismanî varlığına dair bir vasfını yüceltmek, İnsan&#8217;ın TAMAMINA eşitlemek: Mesleği, ırkı, etnik kökeni, parası, <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/01/sartre_varlik_ve_hic_1-marilyn.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-20220" title="sartre_varlik_ve_hic_1-marilyn" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/01/sartre_varlik_ve_hic_1-marilyn.jpg" alt="" width="146" height="264" /></a>cinsiyeti,&#8230; Bizim önceki yazılarda <a href="http://www.google.com/url?sa=t&amp;rct=j&amp;q=&amp;esrc=s&amp;frm=1&amp;source=web&amp;cd=2&amp;ved=0CCsQFjAB&amp;url=http%3A%2F%2Fwww.derindusunce.org%2Fcategory%2Fseylestirme%2F&amp;ei=orsJT9qFCtTV8QPf8tnMAw&amp;usg=AFQjCNFSV37eB8JaFHYfXzhHjfqjgNVJCw&amp;sig2=UHDekhbYvAx9kwyie-VnFA"><strong>&#8220;şeyleş(tir)mek&#8221;</strong></a> konusu altında işlediğimiz bir mesele bu:</p>
<ul>
<li><a href="http://www.derindusunce.org/2011/10/22/kirik-parcalar-marilyn-monroe/"><em>Kırık parçalar</em> (Marilyn Monroe)</a><em></em></li>
<li><a href="http://www.derindusunce.org/2007/11/17/o-gun-bebek-nasil-katil-oldu/"><em>O Gün Bebek Nasıl Katil Oldu</em>?</a><em></em></li>
<li><a href="http://www.derindusunce.org/2011/03/09/yeni-baslayanlar-icin-%E2%80%9Cmusluman%E2%80%9D-marx/"><em>Yeni başlayanlar</em> için &#8220;<em>Müslüman</em>&#8221; <em>Marx</em> </a><em></em></li>
</ul>
<p> İnsan bu yolla Ötekiler&#8217;e kötülük yaparken ilk önce, ilk kötülüğü kendisine yapıyor. Baktığı ve gördüğü Ötekiler&#8217;i <strong>Şeyleştirmek</strong> için kendisi de &#8220;bakılan ve görülen&#8221; İnsan&#8217;ın kendisini <strong>Şeyleştirmesi</strong> gerekiyor. Dersim&#8217;de Kürtleri &#8220;böcek gibi&#8221; öldüren askerlerin, katliam emrini veren subayların, siyasîlerin (katliamdan önce) böcekleşmesi kaçınılmaz. Zira adı ister <strong>bürokrasi</strong> olsun ister <strong>piyasa</strong> isterse <strong>ideoloji</strong>, dev bir kıyma makinesinin çarklarından bir olmayı kabul eden insanlar hürriyetlerinden vazgeçme hürriyetini kullanmış oluyorlar Sartre&#8217;a göre.  <a title="Permanent Link to Liberaller neden başarısız?" href="http://www.derindusunce.org/2009/02/19/liberaller-neden-basarisiz/">Liberaller neden başarısız?</a> Adlı  makalede anlatıldığı gibi:</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;Naziler yok etmek için kamplara topladıkları Yahudilere <strong>&#8220;ein stück&#8221;</strong> diyorlardı, &#8220;bir parça&#8221;. <strong>[cisimleşen, eşya, nesne haline getirilen]</strong> İnsanlığa layık görülmeyene(!) karşı yapılan saldırganlık da suç olmaktan çıkarılıyordu böylece. Bugün </em><a href="http://www.derindusunce.org/2009/01/20/muslumanin-afyonu-yahudi-nefreti-bolum-i/#comment-24272"><em>Gazze&#8217;lilerin katli için &#8220;fetva&#8221; veren hahamlar</em></a><em> da Gazze&#8217;li insanları aynı şekilde &#8220;parça&#8221; statüsüne indiriyorlar. İsrailli çocuklar bombaların üzerine &#8220;komik mesajlar&#8221; yazdıktan sonra askerler onları &#8220;öteki&#8221; çocukların üzerine atıyor.</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>  İnsana insan olduğu için kıymet veremeyen bir uygarlık ne kadar özgür/liberal olursa olsun fertlerini <strong>&#8220;ein stük&#8221; (mal, cisim,&#8230;)</strong> olmaktan kurtaramayacak.   </em><a title="Permanent Link to Çocukların cinsel istismarı" href="http://www.derindusunce.org/2008/11/26/cocuklarin-cinsel-istismari/"><em>Çocukların cinsel istismarı </em></a><em>adlı makalemizde anlattığımız gibi pedofiller de içinde yaşadığımız tüketim toplumunun ürünleri. TV ekranında cozurdayan sucuklu yumurtayı, lüks otomobil satmak için soyu</em><strong><em>L</em></strong><em>muş kadınları nasıl &#8220;ein stück&#8221; yapıyorsak pedofiller de çocukları birer zevk aracı, birer <strong>&#8220;parça&#8221;</strong> olarak görüyorlar&#8221;</em></p>
<p>Psikanalizde <strong>Kötü/sapıklık</strong> kavramına en yakın terim sanırım &#8220;perversion&#8221;. Freud ve Lacan gibi öncüler bu kavramı geleneksel ve dinî yargılardan bağımsız, nötr (bilimsel?) bir şekilde açıklıyorlar. Psikanalistlere göre Kötülük /sapıklık insanların katlanamadıkları gerçekleri yaşamaya direnmesinden kaynaklanıyor. Çünkü insan olmanın getirdiği hürriyet hissi travmatik durumlarda taşınmaz bir ağırlık. İnsan zorluklara direnmek yerine kabuğuna çekiliyor, içine kapanıyor, cismanî varlığına indirgiyor kendsini. <strong>Hür İnsan Hürriyet&#8217;ten yorgun artık, maddî determinizme tabi olmak istiyor.</strong> Nesneleşmek&#8230; Bu bağlamda &#8220;emir kulu&#8221; zalim bir subay ile o zulüme direnmekten korkan bir mazlum aynı şekilde şeyleşiyorlar. Jean-Paul Sartre&#8217;ın tahlili bu bakımdan çok eleştiri almış. Yani &#8220;nasıl olur da zalim Naziler ile zavallı Yahudileri aynı kefeye koyarsın?&#8221; diye hesap sorulmuş kendisinden o devirde. Ancak Sartre&#8217;ın derdi hakemlik yapmak, bir tarafı haklı çıkarmak değil. Hümanist bir perspektifte Kötü/Sapık dediğimiz fenomenin köküne inmek istiyor.</p>
<p> Varlık ve Hiç&#8217;te daha çok cinsel haz penceresinden bakılmış olsa da sadist/mazoşist tahlili bir kez daha şeyleşen/şeyleştiren İnsan&#8217;ı gözler önüne seriyor. Elbette bu tahlil ırkçılıkla birlikte aynı zeminde okunabilir. Ötekiler&#8217;i bir zevk nesnesi veya intikam nesnesi yapmak, kendisini de bu zevk/intikam veya başka tutkuların girdabında bir nesne gibi görmek&#8230; <strong><em>&#8220;Evet, tecavüz ettim çünkü küçükken bana da &#8230; Evet, insanları öldürdüm çünkü onlar da&#8230; Evet, hırsızım çünkü ben&#8230;.&#8221;</em></strong>. Bütün bu ‘çünkü&#8217;ler, bütün bu sözüm ona determinist açıklamalar İnsan nefsinin özgürlükten kaçmak için, İnsan&#8217;ı nesneleş<strong>TİR</strong>mek için icad ettiği fikrî montajlar, kurgular, yalanlar değil mi? İster alkol, uyuşturucu, lüks araba koleksiyonu gibi gerçek bir nesne ile yapalım bu montajı, isterse kendimizi ve Ötekiler&#8217;i nesneleştirelim, neticede Kötü&#8217;nün kökü bir. Psikanalist, matematikçi ve filozof Daniel Sibony&#8217;nin sözleriyle ifade edecek olursak:</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;Kötülüğün/sapıklığın başlangıcı oldukça basit: Bir travma var. Herkesin başına gelebilen türden. Ama müstakbel sapık başkalarının kaçtığı, halı altına süpürdüğü, sakladığı ve sakla<strong>N</strong>dıdığı bir durumda <strong>ÜSTLENİLMEZ</strong> olanı üstlenmek istiyor.</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em> </em><em>Başa gelen kötülüğü üstlenmek, kabullenmek, o vasıfla &#8220;giyinmek&#8221; istiyor. Hayal edin. Başınıza gelen bir felaket geliyor. Bir silahlı saldırı, bir vefat, bir iflas&#8230; Savunma mekanizmalarınızı kullanabilirdiniz. Sonuçlarına katlanabilirdiniz ya da biraz başkalarını suçlayabilir, bir çıkış noktası bulabilirdiniz. Bunun yerine diyorsunuz ki: <strong>&#8220;Bu bir felaket değil, kazayla olmadı, ben zaten bunu istiyordum. Hedefim buydu&#8221;</strong>. Tabi müstakbel sapık açıkça bunu söylemiyor. Ama söylemiş gibi yaşıyor. Bu andan itibaren tam bir ters-yüz ediliş var. Dışarıdan ya da kendi kişiliğinizden destek almak yerine bu ters-yüz edilişe sarılıyorsunuz. Felakete, zulme, ızdıraba sahip çıkıyor, benliğinizin bir parçası yapıyorsunuz. Sapıklık üstlenilmiş bir travmadır. Sadizmin, mazoşizmin menzilini varın siz düşünün!</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em> Sapık&#8217;ın savunma mekanizması felaketin kaynağını kendisi olarak görmesi. Öteki&#8217;nden, dışarıdan gelmiş olmasını reddediyor. Kendini <strong>HER</strong> şeyin kaynağı görmek, <strong>HER</strong> şeyde kendini görmek, kendini <strong>HER</strong> şey, <strong>HER</strong>-kes, <strong>HER</strong> yer zannetmek; Öteki&#8217;nin yitip gittiği, Sapık&#8217;ın ilahlaştığı uçsuz bucaksız bir boşluk. <strong>HER</strong> olan Sapık aynı zamanda kendine </em><span style="font-family: &quot;Calibri&quot;,&quot;sans-serif&quot;; font-size: 11pt; mso-ascii-theme-font: minor-latin; mso-fareast-font-family: &quot;Times New Roman&quot;; mso-hansi-theme-font: minor-latin; mso-bidi-font-family: Calibri; mso-ansi-language: TR; mso-fareast-language: FR; mso-bidi-language: AR-SA;"><strong><em>HİÇ</em> </strong></span><em>oluyor.&#8221;</em> (<a href="http://www.danielsibony.com/livre09.html">Perversions</a>, [Sapıklıklar] sf. 113-114)</p>
<p> <strong>Sonuç</strong></p>
<p> Jean-Paul Sartre Ötekiler&#8217;in şuuru ve objektif varoluşu ile ahlâkî kaygılar arasında muazzam bir köprüyü keşfetmiş Varlık ve Hiç adlı eserinde. Ötekiler&#8217;e bakış, <strong><em>&#8220;görüyorum demek ki görülebilirim, yargılıyorum, demek ki yargılanabilirim ben de&#8230;&#8221;</em></strong> Objektif varoluşumuz elbette bedenimizle başlıyor. Ama orada bitmiyor. Paramız, silahımız, sözlerimiz, yaptıklarımız&#8230; Biz insanların okşayan elleri bir tokat, bir yumruk da olabilir. İnsan hürdür.</p>
<p>  Jean-Paul Sartre&#8217;ın aforizmalaşmış üç sözünü hatırlayalım makalemizi bitirirken:</p>
<ul>
<li>İnsan özgür olmaya mahkumdur, dünyanın ağırlığı omuzlarındadır. Varoluş tarzı itibariyle hem kendinden hem de dünyada olup bitenden sorumludur.</li>
<li>Şuur hem kendisini hem de Öteki&#8217;nin şuurunu teşkil eder.</li>
<li>Şuur gerçekte Şuur&#8217;un şuurunda olmaktır. Çünkü dünyanın <strong>F</strong>a<strong>RK</strong>ında olmak için kendinin de <strong>F</strong>a<strong>RK</strong>ında olmak gerekir.</li>
</ul>
<p> </p>
<p>&#8230; Bu konu ilginizi çektiyse&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_zaman.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Zaman Nedir?</span></a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><em><a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_zaman.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><img class="alignright size-full wp-image-14532" title="kapak_zaman_nedir" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/01/kapak_zaman_nedir.gif" alt="" width="120" height="160" /></span></a>“…Geçip gitmiş olmasa “geçmiş” zaman olmayacak. Bir şey gelecek olmasa gelecek zaman da olmayacak. Peki nasıl oluyor da geçmiş ve gelecek var olabiliyor? Geçmiş artık yok. Gelecek ise henüz gelmedi. Şimdiki zaman sürekli var ise bu sonsuzluk olmaz mı? ”</em>  diyordu <strong>Aziz Augustinus</strong>. Zira kelimeler yetmiyordu. “Zaman Nedir?” sorusuna cevap verebilmek için kelimelerin ve mantığın gücünün yetmediğı sınırlarda Sanat’tan istifade etmek gerekliydi : Sinema, Resim ve Fotoğraf sanatı imdadımıza koştu. Ama felsefeyi dışlamadık: Kant, Bergson, Heidegger, Hegel, Husserl, Aristoteles… Bilimin Zaman’a bakışına gelince elbette Newton’dan Einstein’a uzandık. Bilimsel zamandan başka, daha insanî ve MUTLAK bir Zaman aradık. <a href="http://www.netkitap.com/kitap-sozdizimi-ve-anlambilim-abdulkahir-el-curcani-litera-yayincilik.htm"><strong><span style="color: #0066cc;">Delâilü’l-İ’câz</span></strong></a>, <strong>Mesnevî</strong>, <a href="http://www.dunyakitap.com/kitap/felsefenin-temel-ilkeleri-2-baski-p413866.html"><span style="color: #0066cc;"><strong>Makasıt-ül Felasife</strong> </span></a>, <strong>Telhis-u Kitab’in Nefs</strong> ve <strong>Fütuhat-ı Mekiyye</strong> gibi eserler Zaman-İnsan ilişkisine bambaşka perspektifler açtı. <a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_zaman.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Zaman’ın kitabını buradan indirebilirsiniz.</span></a> </p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_goz.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Derin Göz</span></a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/derin_goz.jpg"></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/k_derin_goz.jpg"><em></em></a><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/ak_derin_goz.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/ak_derin_goz.jpg"><span style="color: #0066cc;"><img class="alignleft size-medium wp-image-11469" title="ak_derin_goz" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/ak_derin_goz.jpg" alt="" width="145" height="206" /></span></a></em></p>
<p style="text-align: justify;">  İnsan gözü daha verimli kullanılabilir mi? <strong>Aş, eş ve düşmanı gören Et-Göz’ün yanı sıra Hakikat’i görebilecek bir  Derin-Göz açılabilir mi? </strong>Sanatçı olmayan insanlar için kestirme bir yol belki de Sanat. Çukurların dibinden dağların zirvesine, Yeryüzü’nden Gökyüzü’ne…Sanat’a bakmak için çeşitli yapıtlardan, ressamlardan istifade ettik: Cézanne, Degas, Morisot,  Monet, Pissarro, Sisley, Renoir, Guillaumin, Manet, Caillebotte, Edward Hopper, William Turner,Francisco Goya, Paul Delaroche, Rogier van der Weyden, Andrea Mantegna , Cornelis Escher , William Degouve de Nuncques.</p>
<p style="text-align: justify;">Peki ya baktığımızı görmek, gördüğümüzü anlamak? Güzel’i sorgulamak için çağ ve coğrafya ayırmadık, aklımızı uyaracak hikmetli sözlere açtık kapımızı: Mevlânâ Hazretleri, Gazalî Hazretleri, Lao-Tzû, Albert Camus, Guy de Maupassant, Seneca,  Kant, Hegel, Eflatun, Plotinus, Bergson, Maslow, … <a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_goz.pdf" target="_blank"><strong><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz</span></strong></a>.</p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_insan.pdf" target="_blank"><strong><span style="color: #0066cc;">D</span></strong><span style="color: #0000ff;"><strong>erin İnsan</strong><span> </span></span></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_insan.pdf" target="_blank"><img class="alignleft size-medium wp-image-8239" title="derin_insan" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/derin_insan-174x300.jpg" alt="" width="126" height="230" /></a> <em>“Düşümde bir kelebektim. Artık bilmiyorum ne olduğumu. Kelebek  düşü görmüş olan bir insan mıyım yoksa insan olduğunu düşleyen bir kelebek mi?”</em> (Zhuangzi, M.Ö. 4.yy)</p>
<p class="entry" style="text-align: justify;"><strong>“Ben” kimdir?</strong> İnsan nedir? Hakikat’in ne tarafındayız? Hiç bir şüpheye yer bırakmayacak bir şekilde nasıl bilebiliriz bunu? Zekâ, mantık ve bilim… Bunlar Hakikat ile aramıza bir duvar örmüş olabilir mi? Freud, Camus, Heidegger, Kierkegaard, Pascal, Bergson, Kant, Nietzsche, Sartre ve Russel’ın yanında Mesnevî’den, Mişkat-ül Envar’dan,  Makasıt-ül Felasife’den, Füsus’tan ilham alındı. Hiç bir öğretiye sırt çevrilmedi. Aşık Veysel, Alfred Hitchcock, Maupassant, Hesse, Shyamalan, Arendth, Hume, Dastour, Cyrulnik, Sibony, Zarifian ve daha niceleri parmak izlerini bıraktılar kitabımıza. <span style="color: #0066cc;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_insan.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></a></span> </p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2012/01/08/varlik-ve-hic-jean-paul-sartre-bolum-4-mahalle-baskisi/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2012/01/08/varlik-ve-hic-jean-paul-sartre-bolum-4-mahalle-baskisi/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Erzurumlu İbrahim Hakkı ve Adam Smith; Marifet ve Zenginlik Arasında İki Düşünce İki Dünya</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/05/12/erzurumlu-ibrahim-hakki-ve-adam-smith-marifet-ve-zenginlik-arasinda-iki-dusunce-iki-dunya/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/05/12/erzurumlu-ibrahim-hakki-ve-adam-smith-marifet-ve-zenginlik-arasinda-iki-dusunce-iki-dunya/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 12 May 2011 08:21:13 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Editörden</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Ekonomi]]></category>

		<category><![CDATA[Kapitalizm]]></category>

		<category><![CDATA[Kitap Tanıtımı]]></category>

		<category><![CDATA[Liberalizm]]></category>

		<category><![CDATA[Toplumsal Ahlâk]]></category>

		<category><![CDATA[İslam]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=16126</guid>
		<description><![CDATA[[Birikim Dergisi'nden Pınar Demir Er’in Dr. Selma Karışman ile yaptığı söyleşi]
&#8220;İnsan, sırf üretmesi, kazanması, başarması yüzünden Allahın seçilmişliğine mazhar olamaz.&#8221; 
Abdestli-abdestsiz kapitalizm, İslamcı Kalvinistler, mütedeyyin kapitalistler, Türkiye&#8217;de son on yılda yaşanan dönüşüm sürecinin anahtar tartışma kavramlarıydı. Kapitalizm ile İslam&#8217;ın ne derece bağdaşabileceği üzerine medyada konuşulanlar yeni gündemlerin gölgesinde unutulup gitmişken din sosyologu Selma Karışman, Ötüken [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/05/ismail_hakki_adam_smith.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-16127" title="ismail_hakki_adam_smith" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/05/ismail_hakki_adam_smith.jpg" alt="" width="219" height="378" /></a>[Birikim Dergisi'nden Pınar Demir Er’in Dr. Selma Karışman ile yaptığı söyleşi]</p>
<p><strong>&#8220;İnsan, sırf üretmesi, kazanması, başarması yüzünden Allahın seçilmişliğine mazhar olamaz.&#8221; </strong></p>
<p>Abdestli-abdestsiz kapitalizm, İslamcı Kalvinistler, mütedeyyin kapitalistler, Türkiye&#8217;de son on yılda yaşanan dönüşüm sürecinin anahtar tartışma kavramlarıydı. Kapitalizm ile İslam&#8217;ın ne derece bağdaşabileceği üzerine medyada konuşulanlar yeni gündemlerin gölgesinde unutulup gitmişken din sosyologu Selma Karışman, Ötüken yayınlarından çıkan doktora teziyle tartışmaya din-ahlâk-ekonomi ilişkisi bağlamında tarihî bir perspektif kazandırdı. ESKADER tarafindan yılın düşünce ödülüne layık görülen çalışma, <a href="http://www.idefix.com/kitap/erzurumlu-ibrahim-hakki-ve-adam-smith-selma-karisman/tanim.asp?sid=JBPYYHURR8MJ4LZTQT73">&#8220;Erzurumlu İbrahim Hakkı ve Adam Smith; Marifet ve Zenginlik Arasında İki Düşünce İki Dünya&#8221;</a> adını taşıyor.</p>
<p><strong>-&#8221;Marifet&#8221; ve &#8220;zenginlik&#8221; kelimeleri tezinizin problematiği hakkında genel bir fikir veriyor ama siz kısaca kitabin temel meselesinden bahsedebilir misiniz? </strong></p>
<p>Aslında kitabın temel problematiği bugüne ait. Yani kitabın problematikleri ile ilgili sorular günümüz beşerî problemleri üzerinden soruldu. Eğer kitabın başlığından devam edecek olursak marifetin; irfani bilgi, Allah&#8217;ı tanıma ve O&#8217;na ulaşma yolları, manevi ve ilmî sezgi gibi çağrışımları ile, zenginliğin; maddi ve manevi plandaki olumsuz sonuçları arasında bocalayan dünyanın/dünyalının bugün yaşadığı kaos ile ilgili sorunlar bunlar. Pratikte sayısız sosyo-ekonomik problemle hayatımıza giren bu kaotik durum, kitaba, tek bir probleme; &#8220;din, ahlâk, ekonomi ilişkilerinin analizi&#8221;ne indirgenerek yansıtıldı. Böyle bir analiz için en uygun test zemini ise; din, ahlâk ve ekonomi arasındaki bağın henüz birbirinden kopmadığı fakat kırılmaya başladığı 18. yüzyıldı.</p>
<p>-<strong> İbrahim Hakkı ve Adam Smith konuya nasıl dahil oldular?</strong></p>
<p>Kitabın tezini, yani din-ahlâk-ekonomi arasında o güne kadar bir iç içelik, birliktelik şeklinde süregelen ilişkinin kırılmaya uğradığını test etmek için bize &#8220;iki dünya&#8221;dan, hem o dönemde yaşamış hem de bu üç kavram üzerinde entelektüel mesai sarf etmiş iki düşünür gerekiyordu. Adam Smith ve İbrahim Hakkı&#8217;nın isimleri daha ilk anda emsalleri arasından hiç zorlanmadan öne çıktı. İbrahim Hakkı yirmi yaşındayken Adam Smith doğmuştu, en önemli eserlerini de aynı tarihlerde vermişlerdi. Nitekim kitabın başlığındaki &#8220;Zenginlik&#8221;de, aynı zamanda Smith&#8217;in, ulusların yaşam döngülerinin maddi zenginliğe doğru evrilişinde kilit rol oynayan <em>Ulusların Zenginliği</em> isimli eserine atıf vardır. &#8220;Marifet&#8221;de ise yine İbrahim Hakkı&#8217;nın, İslam tasavvuf ahlâkını ve ulaşma yollarını temel alan <em>Mârifetnâme</em>&#8217;sine&#8230;  Kitabımızda 18. yüzyıl din-ahlâk-ekonomi ilişkileri, bu iki akran düşünürün eserlerindeki din, ahlâk ve ekonomi görüşleri üzerinden <span id="more-16126"></span>analiz edilmiştir.  Yani her iki düşünür, kitabın tezi için bir örneklem sahası, birer vasıtadır. Bunun dışında onları zoraki olarak bir araya getirme ya da doğrudan mukayeseye tabi tutma çabası güdülmemiştir.</p>
<p><strong>-Bugün ekonomi denilen alan diğer bütün alanları kendine tabi kılan hegemonik bir güce sahip görünüyor. Bu hep böyle miydi? </strong></p>
<p>Yukarıdaki cevaptan devam edersek zaten bu sorunuz kitabın temel tezini oluşturuyor. Ve kitabın ilk bölümü tamamıyla bu konuyla ilgili bir dizi soruya cevap arıyor. Özellikle de, &#8220;toplumlar modernleşmeden önce din-ahlâk-ekonomi ilişkileri nasıldı&#8221; sorusuna. Hatta pre-modern dönem din-ahlâk-ekonomi ilişkilerinin incelendiği bölümde, neredeyse sorunun cevabı daha başlıkta veriliyor: &#8220;Ekonomi, Din ve Ahlâk ile Elele&#8221;. Gerçekten de geleneksel toplumlarda ekonomi dahil olmak üzere hayatın bütün alanları dinin, ve onun yatay düzlemde yaşam pratiği olarak ahlâk kurallarının çerçevesinde yaşanırdı. Bu durumu, uzun izahlara girmeksizin -ki bu izahların zaten derinlemesine tahlilleri kitapta mevcut- birkaç hususa başvurarak bile netleştirebiliriz.</p>
<p><strong>-Bu hususlara değinmenizi istesek&#8230;</strong></p>
<p>Elbette. Birincisi Weber&#8217;in, sorunuzdaki gibi ekonominin, diğer bütün alanları güdüleyen hegemonik güce sahip olduğu sistem olarak kapitalizmin temeline dahi Protestan ahlâkını yerleştirmesidir. Yani bugün ahlâkî çöküş, sosyal adaletsizlik, küresel ısınma, savaş teknolojileri, terör gibi sonuçlarıyla neredeyse kâinat ve insanlığın bütün olumsuz gidişatından sorumlu tutulan bir ekonomik sistem olarak &#8220;vahşi kapitalizm&#8221;in çıkış noktasında bile dinî bir mezhebin ahlâk sistemi olduğu öngörülmektedir. İkinci anekdot bize Osmanlı ekonomisi hakkında sahih bilgiler veren Mehmet Genç&#8217;e aittir: &#8220;Din, siyaset, ahlâk, aile, cemaat, tarikat ilişkilerinin karmaşık yumağı içinde sırf iktisadî ilişkileri ayıklamak, çayda erimiş şekeri çıkarıp ayıklamak kadar zordur.&#8221; der Genç. Üçüncü olarak İslam toplumlarında ekonominin gerek teori gerek pratikte &#8220;ilm-i tedbiri menzil&#8221; yani tedbirleri ev içinde alınan ve diğer hayat alanları ile birlikte hanede yaşanan bir alan olduğunu hatırlayabiliriz. Hatta bu bağlamda &#8220;ekonomi&#8221; teriminin de etimolojisi, pratikteki tarihî mecrasını aydınlatan ve kitabın hipotezini destekleyen ipuçlarıyla yüklüdür. Yunanca &#8220;oikos&#8221; (ev) ve &#8220;nemein&#8221; (idare, yönetim, yasa) köklerinden gelen sözcük, &#8220;ev idaresi&#8221; anlamında olup, ev ve çiftlik yönetimi ile ilgili kuralları ifade etmek üzere kullanılırdı. </p>
<p><strong>-Peki ekonominin onu denetleyen bir üst değerler sisteminden bağımsızlaşması ne zaman gerçekleşti?</strong></p>
<p>Kesin bir tarih verilemese de elimizdeki bulgulara göre Sanayi devrimiyle birlikte olduğu söylenebilir ki bu tarih, 18. yüzyıl bitimi 19. yüzyıl başlangıcıdır. <em>Ulusların Zenginliği&#8217;</em>nin ise sürece katkısı tartışılmazdır. Ekonomi o güne kadar kendisinin hem bir zihnî faaliyet hem de bir hayat alanı olarak sınırlarını tayin eden, muhtevasını belirleyen dinî ve ahlâki değerler sisteminin normlarından, prensip ve hedeflerinden tamamen koptu. Bu süreç aynı zamanda pozitivizmin, rasyonalizmin, materyalizmin, modern toplumların ve ulus-devletlerin ortaya çıkış süreciyle örtüşür. Aydınlanmanın epistemolojik, sosyal ve siyasal bütün etkilerinin iyiden iyiye görünürleştiği bu süreci, &#8220;kutsaldan kopuş&#8221; olarak da tanımlayabiliriz. Modernitenin belkemiğini oluşturan Aydınlanma felsefesi, hakikat bilgisinin tekelini Kiliseden alarak bireyin aklına vermiş, bilme ile inanma birbirinden ayrılmış, yeni düzenin temelleri naklî değil aklî bilgi üzerine atılmıştır. Bu son cümleyi özellikle zikretmemin sebebi, ekonominin, din ve ahlâktan bağımsızlaşmasının tümüyle Batının şartları ve dinamikleri ile ilgili bir durum olduğunu vurgulamak içindir. Fakat bu durumun etkileri gitgide kültürel hegemonya yolu ile bütün dünyaya uzanacaktır. Modernite, modern kıldığı Batı toplumları aracılığıyla ve elde ettiği ekonomik/teknolojik üstünlüğe dayanarak, dinî dünya tasarımlarının yerini dünyevi/seküler bir kültürün almasıyla ilgili katı direktiflerini, insanlığa adeta dayatacaktır.</p>
<p> -<strong>Ahlâk ve ekonominin bağımsızlaşması İslam&#8217;ın düşünce evreninde mümkün olabilir       mi?</strong></p>
<p>Yukarıdaki soru ve cevaplar, elbette bu soruyu başka bir izaha gerek kalmadan olumsuzlar. Fakat İslam düşüncesinin varlık-bilgi-değer sisteminin temelindeki tevhid inancı,  Peygamberinin güzel ahlâkı tamamlamak üzere gönderilmesi, insanın iyiyi, doğruyu ve güzeli bir arada ikame eden eşitlikçi bir nizamı mamur etmek üzere devraldığı ilahi bir emanetle dünyaya geldiği ve bu nizamda yegâne gücün &#8220;abd statüsü&#8221; yani Allah&#8217;a ahlâken yakîn olmak, yegâne hedefin ise insanı-kamil seviyesine ulaşmak olduğu gibi bir çırpıda sıralanacak imânî daha pek çok şey hatırlandığında da bu soruya yine bir çırpıda hayır denilebilir.</p>
<p><strong>- Acaba konuya İslam düşünce tarihinde nasıl bakılmıştır?</strong></p>
<p>Güzel bir soru, cevabını bildiğimizde bizim için düşünce planında pek çok şey çözümlenecektir. Gazali, bu sorunun net bir cevabı için başvuracağımız isimlerin başında gelir. Pek çok diğer vasfı yanında bir iktisatçıdır Gazali. İktisada, gerek bu konudaki faaliyetler, gerekse bu faaliyetleri konu alan bir ilim dalı olarak bakalım, karşımıza her iki alanı da çağına hatta çağımıza göre mükemmel bir şekilde analiz eden bir isim olarak çıkar. Eğer aynı çağda yaşamaları şartını aramamış olsaydım, bu kitapta Adam Smith&#8217;in karşısına dikilecek isim ya Gazali ya da İbn Haldun olurdu. Şimdi Gazali&#8217;nin asırlar önce ürettiği fakat etkisi asırlar sonraya uzanan mükemmellikteki görüşünü Sabri Orman&#8217;dan iktibasla kitabımızın 470. sayfasından alıntılayalım: &#8220;Gazali&#8217;nin ana endişesi, insanların iyi bir dinî/ahlâkî hayata nasıl kavuşabileceklerinin araştırılmasıdır. Diğer her şey, bu temel gaye ile olan ilgileri derecesinde onu ilgilendirir. İktisadî hayat ve meseleleri de, böylece, dinî hayatla olan ilgilerinin derecesine ve gereklerine göre ele alınmışlardır. Başka bir ifadeyle, Gazali, dinî hayatı iktisadî hayat açısından değil, iktisadî hayatı dinî hayat açısından ele almış ve değerlendirmiştir.&#8221; Bilmem, bu sözler üzerine başka bir söz koymaya gerek var mı?</p>
<p><strong>-Kapitalist ekonominin kendi ahlâkî değerlerini dayatan doğasını eleştirmek, fakirliğe, geri kalmışlığa rıza göstermek olarak takdim ediliyor&#8230;</strong></p>
<p>Evet ediliyor, fakat buna karşıt bir fikir öne sürmek oldukça kolay. Nedir bu değerler? Sadece Pazarı değil her türlü serbestiyi mübah kılan &#8220;bırakınız yapsınlar&#8221; mantığı mı, bütün ahlâki sınırları iptal eden &#8220;bırakınız geçsinler&#8221; parolası mı, yoksa kazanç için her türlü ihlali meşru kılan, her yola başvurmayı en doğal hak olarak kutsayan, değeri kendinden menkul sahte ahlakî normlar mı? Bu durumda, sadece tefekküri açıdan değil teolojik ve etik açıdan da gerekli olan bir eleştiriden vazgeçmekle, neredeyse kendimizi kapitalizmin ahlâkıyla özdeşleştirmiş ya da zımnen bu ahlâkı benimsemiş olmaz mıyız? Asıl kapitalizmin hiyerarşik, eşitsiz, kutuplaştırıcı değerlerine rıza gösterdiğimizde, &#8220;gelişmemiş&#8221;ler, &#8220;gerikalmış&#8221;lar olarak ötekileştirilmeye ve ardından &#8220;medenileştirilme&#8221;ye rıza göstermiş oluyoruz, olduk da! Kanımca bu sahte ahlâka itiraz ve bu açıdan sistemi sorgulamak, asıl erdemdir. Ve bu karşı duruş, &#8220;edilgen toplum&#8221;ların olduğu kadar etken toplumların da hayatî görevidir. Toplumlara her şey takdim edilebilir. Fakat sorun, kapitalist dünyanın tevhidî bütünlüğü tehdit eden takdimlerine karşı ehl-i tevhid kimliklerimizle gardımızı nasıl alacağımızdır. Bu sadece dindarlara değil, Wallerstein&#8217;ın liyakatla söylediği gibi, günümüz dünya insanına düşen entellektüel,  siyasi ve ahlâki görevdir. Smith&#8217;in açtığı yolda zenginlik için kıyasıya didişen ulusların Smith&#8217;in <em>Ahlâki Duygular Kuramı</em>&#8216;ndaki öğütlere de dönüp bakmalarının zamanı geldi de geçiyor&#8230;</p>
<p><strong>İslam&#8217;ın iş ahlâkı ile bugünkü manâda bir kalkınma gerçekleşebilir mi? Ya da modern dünyanın ekonomik aktörlerine ezilmemek mümkün olabilir mi?</strong></p>
<p>Aslında iş ahlâkında veya insana ait siyasi, sosyal, bireysel etkinliklere ait diğer bütün hayat alanlarında geçerli olan ahlâk ilkeleri, İslam&#8217;ın temel ahlâk ilkeleridir. Bu, inananlar için şaşmaz bir reçetedir. Fakat şu işe bakın ki, taraftar bulan bir görüşe göre; bırakınız iş ahlâkı, doğrudan ahlâk, İslam tarihinin hiçbir döneminde müstakil bir ilim vasfını kazanamamış, özellikle teorik yönüyle İslamî ilimler silsilesinin en mühmel halkası ola gelmiştir. Bu durumun sebeplerine şu an giremeyiz fakat sonuç olarak bu durumda, iktisat ilkelerinin veya iş ahlâkının, üzerinde biçimleneceği sağlam bir zeminden teorik bağlamda yoksunuz demektir.</p>
<p><strong>Yani konunun her şeyden önce ilmî ya da tefekkür alanına ait bir mesele olduğunu düşünüyorsunuz. Bugün durum nasıl peki?</strong></p>
<p>Gerçekten de Nakvî&#8217;nin bu konudaki çok önemli eseri, ahlak-ekonomi ilişkisini uzun dönem hemen hemen tek başına temsil ettiyse de, artık nihayet çok yüz güldürücü çalışmalar yapılmaya başlandı. Son katıldığım &#8220;İktisadi Zihniyet ve Ahlâk&#8221; sempozyumunda büyük bir memnuniyetle İngilterede yapılan böyle bir çalışmaya şahit oldum. Zaten 1970 lerden itibaren bu tür araştırmalar esaslı bir ivme kazandı. Fakat teorinin tam olarak ortaya konulma durumunda bile sistemleşebilmesi için pratikte din, iktisat, siyaset ve hukuktan destek alması elzemdir.</p>
<p>Kalkınma meselesine gelince, bugün ilerleme ve kalkınmanın pabucu, ozon seviyesini rekor derecede incelttiği dünyanın damına atıldı. Şimdi çevre meselesi ile birlikte &#8220;sürdürülebilir bir kalkınma&#8221; gündemde. Hayatın, kainata zarar vermeden sürdürülmesi, modern dünyanın ekonomik aktörleriyle değil, hayatın her alanına akleden kalbiyle katılan adil, akil ve emin insan/tüccar tipinin canlanmasıyla mümkündür. Yeter ki, olaya işin bu tarafından bakmayı deneyelim&#8230;</p>
<p><strong>-Kapitalizme bugünkü haliyle bir ahlâk aşılamak mümkün olabilir mi?</strong></p>
<p>Sicili çok kabarık olduğu için pek mümkün olamayacağını düşünüyorum. Bu, zehirli sarmaşığa yediveren aşılamak gibi bir şey olur. Pek çok emsaliyle birlikte mesela Wallerstein gibi usta bir entelektüelinin, miadını doldurduğunu düşündüğü ve eşitlikçi bir düzen inşaında muhtaç olunan değer sistemlerini bize dinlerin işaret edeceğini bildirdiği bir ortamda niye kapitalizmin rivayeti kendinden menkul ahlâkı, şaibeli şöhreti ve sabıkalı kimliğinde ısrar edelim ki?</p>
<p><strong>&#8221; Müslümanın  biçimlendiremediği bir Pazar, onu biçimlendirir.&#8221;</strong><strong></strong></p>
<p><strong>-İslam dünyasında da kapitalizmin üretim modellerine tabi olmuş bir kesim ortaya çıktı. İslamcı kalvinistler olarak adlandırılan bu aktörlerin kapitalizmin doğasını değiştirmesi mümkün görünüyor mu?</strong></p>
<p>Mutlaka sorulması ve pek çok defa cevaplanması gereken önemli bir güncel soru. Cevaba şöyle başlanabilir. Sorunun öznesi bile aslında bir paradoksu barındırıyor. Kalvincilik ve İslam! Kastedilen, temelinde kalvinci etiğin üretim, tasarruf gibi ilkelerinin olmasıysa bir an için sorun yok diyelim. Fakat burada da şöyle bir problem doğar. İslamda insan, sırf üretmesi, kazanması, başarması yüzünden Allahın seçilmişliğine mazhar olamaz. Kastedilen, kalvinci etiğin rutinleşerek sekülerleşmesiyse -ki tarihî seyrinde böyle oldu- o zaman bu tamlama da, zenginlik de, kurtulunması gereken ağır bir yük olur çakma kalvinistlerin sırtında. Çünkü burada zenginlik, İslami ahlâk formunda değildir artık. Müslümanın biçimlendiremediği bir Pazar, onu biçimlendirir bu defa kaçınılmaz olarak. Meşruiyetini İslamın ilkelerinden almayan her şeyden olduğu gibi böyle bir zenginleşme biçiminden de, böyle bir insan modelinden de sakınılması gerekir. Bir başka deyişle, taşıyıcısının, iyi bir Müslüman olmadığı iyi bir İslam ekonomisi inşa edilemez.</p>
<p> </p>
<p><strong>Bu bağlamda cami kapısındaki marka ayakkabılar bizi nereye götürür?</strong></p>
<p>Cami kapısındaki marka ayakkabılara yine bir an evet diyecek olalım, hatta zenginleşmek-dindarlık korelasyonu bağlamında sıcak yaklaşalım fakat bu tevil, bu ayakkabıların sahiplerinin, ayakkabılarına dokunan eski ayakkabıların sahipleri için ne yaptıkları/yapacakları ile ilgili mesuliyeti ortadan kaldırır mı? Unutmayalım ki İslam, caminin içinde patron ve işçinin omuzlarını birbirine dokundurarak, onları aynı safta eşitleyerek caminin dışı hakkında da kuvvetli bir adalet ve eşitlik bilinci oluşturmak istemiştir. <strong></strong></p>
<p><strong>Sosyologların olması gerekenle değil, olanla ilgilendiğini biliyoruz ama yine de bu noktada konu, bu soruyu davet ediyor: İslamın, zenginliğe/kapitale bakışı nasıl o halde? </strong></p>
<p>Ekonomi; üretim, tüketim ve dağıtım üçlüsü üzerine oturan bir sacayağıdır. İslam, üzerinde zenginliğin kotarıldığı bu sacayağının her ayağına müdahale eder. Üretime daha niyet bazında, mesela, üretimin daha külli hedefler için araç kılınması, amaçlaştırılmaması, süreç esnasında &#8220;ihtiyaç esaslı&#8221; olması, çalışan için hakka ve adalete azami riayet gösterilmesi bağlamında esaslar koyar, haksız rekabeti şiddetle kınar. Adil ve insaflı kazancı öğütler. Emek, emeğe saygı, sermayenin önündedir. Tüketime geldiğimizde kurallar bir o kadar açık ve nettir. Burada ikaz; israf, gösteriş ve lüks tüketime yapılır. Sonuçta servet, en temel gayesine adaletli bölüşüme ulaştırılır. Zekat, isar, sadaka, kurumlaşır. Şöyle söyleyebiliriz, İslamın karşı çıktığı, bizatihi zenginlik değil, üretim, tüketim, dağıtım süreçlerindeki sapmalar, adaletsizliklerdir. Sonuç olarak zenginliğin bireysel bazda insanın manevi bütünlüğünü, toplumsal bazda sosyal adalet ve toplumsal vahdeti bozmaması hedeflenir. İtiraz, bu dengenin bozulmasınadır.</p>
<p><strong>-Sizin çalışmanız, kapitalizmin insanlığa ve yeryüzüne maliyeti hakkında endişe duyanlar için ne söylüyor?</strong></p>
<p>Tabii ki çalışmanın amaç ve sonuçlarını sadece kapitalizmle ve maliyetleriyle sınırlamamak gerekir. Dediğiniz gibi, din sosyolojisi sahasına ait bir çalışma olduğu için gerek Adam Smith, gerekse İbrahim Hakkı&#8217;nın görüşleriyle ilgili bölümlerde daha çok net fotoğraflar çekilmeye çalışıldı, yorum okuyucunun sosyal muhayyilesine bırakıldı. Özgün görüşlerin ortaya konulması, okuyucunun eleştirel bakış ve yorumuna açılmasında daha çok mukayese, değerlendirme ve sonuç bölümleri tercih edildi. Dolayısıyla sadece bu bölümlerde değil, kitabın bütününde kapitalizmle birlikte modernizmin, pozitivizmin, materyalizmin, dinden kopuk beşerî ahlâk sistemlerinin, rasyonel bireyciliğin ve zımnen de bütün bunların insanlığa maliyetlerinin peşine düşülmüştür. Kitabın son cümlesi, aynı zamanda yazarının samimi bir temennisi olarak &#8220;Zenginlik ile Marifet arasında&#8221;  birbirinden ayrı düşen &#8220;İki Düşünce İki Dünya&#8221;nın ayrılık sebeplerinin olduğu kadar yeniden bir&#8217;leşecekleri sebeplerin de ipuçlarını sunmasıyla, her cenahtan endişeliler için ferahlığa vesile olmasıdır. Muhtevalı sorularınız için teşekkür ederim.</p>
<p><strong>Ben de kapsamlı cevaplarınız için teşekkür ederim ve son cümle olarak okuyucularımız için kitabın sonuç bölümünden bir alıntı yapmak isterim:</strong></p>
<p>&#8220;Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nun taşrası Erzurum&#8217;dan iki asır sonrasında bile astronomi ve anatomi uzmanlarını hayrete düşüren şeyler öne sürerek, müspet ilim metotlarına itimat ve itikadın inanca ters düşmeyeceğini deklare etmek de; bin beş yüz kişilik nüfusuyla övünen ve para olarak hâlâ çivi kullanan bir kasabadan, ulusların refahı adına &#8220;iktisadî büyüme teorisi&#8221; geliştirerek, sadece ulusunu değil, ulusların refahını hedefleyen öngörülerde bulunmak da bizim için aynı derecede önemlidir. Fakat asıl önemli olan, bütün bunları, erdemli bir insan tipolojisi üzerine oturtmaktır. Dev şirketlerle, devasa serbest piyasayla, marjinal çıkar ağlarıyla Smith&#8217;in iktisadî teorisi, artık aklın ve ülkelerin sınırlarını aşmış bulunuyor. Fakat öyle görünüyor ki Doğu Batı arasında uluslar, hâlâ daha <em>Zenginliği</em>&#8216;n değil,  <em>Kuram</em>&#8216;ın ve <em>Mârifetnâme</em>&#8216;nin moral desteğine ve birleştiriciliğine muhtaç!&#8221;</p>
<p> </p>
<p>Dr. Selma Karışman kimdir?</p>
<p>Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi&#8217;nden 1993&#8242;de birincilikle mezun oldu. &#8220;Ahmet Hamdi Tanpınar&#8217;ın Eserlerinde Dinî Temalar&#8221; isimli teziyle, yüksek lisans eğitimini tamamladıktan sonra 1997&#8242;de doktora çalışmalarına başladı. Ümit Meriç ile birlikte hazırladıkları &#8220;Ebediyetin Huzurunda Ahmet Hamdi Tanpınar&#8221; adlı eser &#8220;20.Yüzyıl Türk Kültürüne Yön Verenler Dizisi&#8221;nin ilk kitabı olarak 2000&#8242;de yayımlandı. Şiirlerini 2001&#8242;de &#8220;Çifte Vav&#8221; adlı kitabında topladı. 2005 yılında &#8220;18. Yüzyıl Din-Ahlak-Ekonomi İlişkilerinin Sosyolojik Analizi ve Kapitalist Zihniyetin Değerlendirilmesi (Adam Smith-İbrahim Hakkı Örneği)&#8221; konulu tezle doktor ünvanını aldı. Tez, üzerinde yapılan revizyon ve eklemelerle kitaba dönüştü. 2010&#8242;da Ötüken Neşriyat tarafından basıldı: &#8220;Erzurumlu İbrahim Hakkı ve Adam Smith, Marifet ile Zenginlik Arasında İki Düşünce İki Dünya&#8221;. Kitap, ESKADER tarafından yılın düşünce ödülüne  layık görüldü.</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/05/12/erzurumlu-ibrahim-hakki-ve-adam-smith-marifet-ve-zenginlik-arasinda-iki-dusunce-iki-dunya/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/05/12/erzurumlu-ibrahim-hakki-ve-adam-smith-marifet-ve-zenginlik-arasinda-iki-dusunce-iki-dunya/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Sokakta yaşayan çocuklar (3)</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/02/10/sokakta-yasayan-cocuklar-3/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/02/10/sokakta-yasayan-cocuklar-3/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 10 Feb 2011 21:55:37 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Konuk Yazar</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Eğitim]]></category>

		<category><![CDATA[Toplumsal Ahlâk]]></category>

		<category><![CDATA[vicdan]]></category>

		<category><![CDATA[Çocuk]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=14801</guid>
		<description><![CDATA[Adı:                 Üzeyir Öz
Mesleği:          Sosyolog. Ayvansaray Çocuk Bakım İstasyonu&#8217;nda çalışıyor.
Yaşı:                30-35
 Şeyma Tamer:      Kısaca kendinizden bahseder misiniz? Bu tarz bir çalışmada yer almaya nasıl karar verdiniz? Neden sokak çocukları?
Ü.Ö.     İsmim Üzeyir Öz, Sosyologum. Bu projeye ben üç sene önce arkadaşım vasıtasıyla dahil oldum. Özellikle sokak çocukları olsun diye başlamadım, sosyal hizmetlerde başladım buraya [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Adı:</strong>                 Üzeyir Öz</p>
<p><strong>Mesleği:</strong>          Sosyolog. Ayvansaray Çocuk Bakım İstasyonu&#8217;nda çalışıyor.</p>
<p><strong>Yaşı:    </strong>            30-35</p>
<p><strong> </strong><strong>Şeyma Tamer:      Kısaca kendinizden bahseder misiniz? Bu tarz bir çalışmada yer almaya nasıl karar verdiniz? Neden sokak çocukları?</strong></p>
<p><strong>Ü.Ö.     </strong>İsmim Üzeyir Öz, Sosyologum. Bu projeye ben üç sene önce arkadaşım vasıtasıyla dahil oldum. Özellikle sokak çocukları olsun diye başlamadım, sosyal hizmetlerde başladım buraya yönlendirildim. Diğer kurumlarda çalışan arkadaşlarımız da var, burada başlayıp başka kurumlara geçen <span id="more-14801"></span>de&#8230; Ama burada daha da profesyonelleştiğim için sokak çocuklarıyla çalışmaktan memnunum.</p>
<p> </p>
<p><strong>Ş.T.      Sokak çocuğunu tanımlar mısınız? Sizce kimlere sokak çocuğu denir?</strong></p>
<p><strong>Ü.Ö.     </strong>Daha çok parçalanmış, dağılmış ailelerin çocuklarına diyoruz. Toplumdan kendini daha çok soyutlayan, belli başlı problemleri olan ve topluma sırtını dönmüş bireylerden oluşan çocuklar.</p>
<p> </p>
<p><strong>Ş.T.      Sokaklarda yaşamalarının sebepleri neler? </strong><strong>Ebeveynleri tarafından terk edilmeleri mi, başka sebepler mi?</strong></p>
<p><strong>Ü.Ö.     </strong>Daha çok parçalanmış aileler, anne baba boşanmış ya da anne baba boşanmamış ama ayrı yaşayan, çocuklarıyla irtibatlarını kesen aileler sebebiyle sokaklarda yaşıyorlar. Bazen anne baba ölmüş ve akrabaların sahip çıkmadığı çocukları da görüyoruz. Aile içinde şiddet gören ya da babasıyla kavga eden çocuklar da evden kaçıp sokaklarda yaşayabiliyor.</p>
<p> </p>
<p><strong>Ş.T.      Aile hakkında ne düşünüyorlar?</strong></p>
<p><strong>Ü.Ö.     </strong>Aile hakkında çok iyi düşünen yok, ailelerini seven pek yok. Babadan daha çok şiddet gördükleri için babaya karşı ya da anneye karşı öfke besleyenler var. Ailenin ilgisizliğinden yakınanlar var, aile özlemi duyan pek yok. Aileye teslim ettiğimizde yine kaçan çocuklar var, aileye geri kazandırmak istediğimiz halde sokaklara dönenler var.</p>
<p> </p>
<p><strong>Ş.T.      Sokak çocukları, sokaklarda ne tür zorluklarla karşılaşıyorlar, bunlardan bahseder misiniz?</strong></p>
<p><strong>Ü.Ö.     </strong>Her türlü tehlikeye açıklar aslında. Cinsel sömürü artı fiziksel şiddet, televizyonlarda zaten sık sık görüyoruz. Her türlü tehlikeye açıklar ama öne çıkanlar bunlar oluyor. Sokakta korumasız çocuklar tamamen. Güvenlik güçleri bunları gördüğü zaman alıp bize getiriyorlar ama kalmak istemeyenleri zorla tutamıyoruz. <strong>Peki, sokaklarda yeme, içme gibi ihtiyaçlarını nasıl karşılıyorlar? </strong>Daha çok dilencilikten kazandıkları para ile karınlarını doyuruyorlar.</p>
<p> </p>
<p><strong>Ş.T.      Toplumun, sokak çocuklarına dair önyargıları var mı? </strong><strong>Bunlar nedir ve nasıl çözülebilir?</strong></p>
<p><strong>Ü.Ö.     </strong>Toplumun sokak çocuklarına karşı önyargısı var. Toplum birebir olayın içini bilmediği için, ailenin hatalarını görmedikleri için bütün her şeyi çocuğun sırtına yüklüyor. Ailenin ilgisizliğini, dışladığını bilmediğinden toplum direk çocuğa kesiyor cezayı ve onları dışlıyor. Terk edilmiş olarak kalıyor çocuk, hem ailesinin dışlamasından hem de toplumun bakış açısından dolayı her türlü sıkıntıya açık bir şekilde kalıyor dışarıda.</p>
<p> </p>
<p><strong>Ş.T.      Sokak çocukları insanlara güveniyorlar mı?</strong></p>
<p><strong>Ü.Ö.     </strong>Toplumun bakış açısından dolayı, topluma güvenleri kayboluyor. Toplum tarafından dışlandığı için, çocuklar da topluma ve insanlara karşı daha mesafeli, farklı ve belki de bakmaması gereken bir açıdan bakıyor. Çocuklar gelişimlerini tam tamamlayamadıkları için, toplumla çocuk arasında sürekli bir açıklık var. <strong>Sizlere güveniyorlar mı? </strong>Bizlere karşı bir sıkıntı yok. Onların her türlü ihtiyaçlarını giderdiğimiz ve yardımcı olmaya çalıştığımız için bize karşı bir güven problemi yaşamıyorlar.</p>
<p> </p>
<p><strong>Ş.T.      Kendilerini sokaktan kurtarıp eğitimlerini tamamlayanlar, meslek sahibi olanlar, yuva kuranlar var mı?</strong></p>
<p><strong>Ü.Ö.     </strong>Tabi, kurumlarımızda kalıp meslek edindirilip topluma kazandırılan çocuklarımız var. Aile kuranlar, çocuk sahibi olanlar var. Devletin desteğiyle işe yerleştirilip düzenli bir hayata sahip olanlar çok sayıda var.</p>
<p><strong>Ş.T.      Sokak çocuklarını topluma kazandırmak için ne tür çalışmalar yapılıyor? Bu çalışmaları yeterli buluyor musunuz? Başka neler yapılabilir?</strong></p>
<p><strong>Ü.Ö.     </strong>Şu anda yapılan çalışmaları genel itibariyle olumlu ve yeterli görüyorum. Yüzde yüz mükemmel diyebilir miyiz, belki daha yapılabilecek şeyler olabilir ama şu an yapılanlar gayet hoş. Çocuğu tekrar aileye kazandırmak için, kazanılamıyorsa sokağa terk etmeyip devlet korumasında meslek edindirip hayatlarını idame ettirmeleri için çalışılıyor. Daha ilerisi ne olabilir, rehabilitasyon merkezleri artı yeni meslek edindirme kursları kurulabilir ve oraya çocuklar yönlendirilebilir. Topluma saygılı bireyler kazandırmak için daha farklı çalışmalar yapılabilir tabi.</p>
<p> </p>
<p><strong>Ş.T.      Sokak çocukları, kendilerini nasıl bir yere koyuyorlar? Değersizlik duygusuna kapılıyorlar mı?</strong></p>
<p><strong>Ü.Ö.     </strong>Toplum içinde farklı bir yaklaşım olduğu için çocuklara, çocuklar da zaten topluma karşı güvensizlik içinde, toplum da mesafeli yaklaştığı zaman illaki bir değersizlik, itilmişlik duygusu çocuklar yaşıyor.</p>
<p> </p>
<p><strong>Ş.T.      Geleceğe dair hayalleri var mı, neler?</strong></p>
<p><strong>Ü.Ö.     </strong>Geleceğe dair maddeden kurtulup, düzenli bir yaşam kurma istekleri var ağırlıklı olarak çocuklarda. Zaten ileriki yaşlarda özellikle ergenlik dönemini atlatınca maddeyi bırakıyorlar.</p>
<p><strong>Ş.T.      Sokaklarda yaşayıp ölen çocuklar var mı?</strong></p>
<p><strong>Ü.Ö.     </strong>Şu ana kadar ben hiç duymadım, madde kullanıp ölen yok.</p>
<p> </p>
<p><strong>Ş.T.      Hayata karşı öfkeleri, varoluşa dair isyanları var mı?</strong></p>
<p><strong>Ü.Ö.     </strong>Hayata karşı duruşları var. Ailelerinin toplumun dışlamalarına karşı tepkileri var. Keşke doğmasaydım, dünyaya gelmeseydim diyenler var, isyankar duruşları da var.</p>
<p> </p>
<p><strong>Ş.T.      Kurumunuzda bulunan çocuklar daha çok sizin tespit edip yardımcı olmaya çalıştıklarınızdan mı yoksa kendi istekleriyle gelenlerden mi oluşuyor?</strong></p>
<p><strong>Ü.Ö.     </strong>Bizim kendi ekiplerimizin getirdiği çocuklar var, emniyet güçlerimizin getirdiği çocuklar da var, kendi istekleriyle gelenler de var. Her türlü gelen çocuk var.</p>
<p> </p>
<p><strong>Ş.T.      Bu konu hakkında son olarak ne söylemek istersiniz?</strong></p>
<p><strong>Ü.Ö.     </strong>Gayet güzel hazırlanmış sorular, çok kapsamlı. Ben de anlatsam bu kadar anlatırdım. Genel anlamda güzel sorular yapılan hizmetleri ortaya koyuyor gibi geliyor bana. Yine de sormak istediğiniz bir şey varsa cevaplayabilirim.</p>
<p> </p>
<p><strong>Ş.T.      Peki bu sorunların hiç yaşanmaması için neler yapılabilir? </strong></p>
<p><strong>Ü.Ö.     </strong>Ailenin, çocuğu nedeni ne olursa olsun hiçbir şekilde dışlamaması lazım. Aileler en ufak bir olayda fiziksel şiddet uygulayabiliyor. Belki eğitim müfredatına konup, bireylerin aile fertlerine karşı daha duyarlı yaklaşmaları için eğitim verilebilir. Evlenmeden önce çiftler bu konuda bilinçlendirilebilir, bunlar da sonuca olumlu olarak yansır.</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/02/10/sokakta-yasayan-cocuklar-3/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/02/10/sokakta-yasayan-cocuklar-3/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Sokakta yaşayan çocuklar (2)</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/02/10/sokakta-yasayan-cocuklar-2/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/02/10/sokakta-yasayan-cocuklar-2/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 10 Feb 2011 18:34:50 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Konuk Yazar</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Eğitim]]></category>

		<category><![CDATA[Toplumsal Ahlâk]]></category>

		<category><![CDATA[vicdan]]></category>

		<category><![CDATA[Çocuk]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=14800</guid>
		<description><![CDATA[
Adı:                 Yusuf Ahmet Kulca
Mesleği:          Pedagog. Gazeteci. Ayvansaray Çocuk Bakım İstasyonu&#8217;nda çalışıyor.
Yaşı:                50
 
Şeyma Tamer:  Kısaca kendinizden bahseder misiniz? Bu tarz bir çalışmada yer almaya nasıl karar verdiniz? Neden sokak çocukları?
Y.A.K.  15 Ocak 1961 yılında Keşmir&#8217;de dünyaya geldim. Babam da Çin Halk Cumhuriyeti Uygur-Sincan Özerk bölgesinden Keşmir&#8217;e göç eden ailelerden ve ben orda dünyaya geldim, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/02/img_3287.jpg"><img class="size-full wp-image-14814 aligncenter" title="img_3287" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/02/img_3287.jpg" alt="" width="478" height="308" /></a></strong></p>
<p><strong>Adı:                 </strong>Yusuf Ahmet Kulca</p>
<p><strong>Mesleği:</strong>          Pedagog. Gazeteci. Ayvansaray Çocuk Bakım İstasyonu&#8217;nda çalışıyor.</p>
<p><strong>Yaşı:    </strong>            50</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Şeyma Tamer:  Kısaca kendinizden bahseder misiniz? Bu tarz bir çalışmada yer almaya nasıl karar verdiniz? Neden sokak çocukları?</strong></p>
<p><strong>Y.A.K.  </strong>15 Ocak 1961 yılında Keşmir&#8217;de dünyaya geldim. Babam da Çin Halk Cumhuriyeti Uygur-Sincan Özerk bölgesinden Keşmir&#8217;e göç eden ailelerden ve ben orda dünyaya geldim, 7 yıl kaldım aşağı yukarı Keşmir&#8217;de. Ama vatansızlık, çünkü Hindistan hükümeti bize vatandaşlık vermeyince <span id="more-14800"></span>uzun bir süre geçti. En son Birleşmiş Milletler ve T.C. hükümetinin desteğiyle 200 Türk ailesi 1969 yılında Türkiye&#8217;ye göç ettik. İstanbul&#8217;a geldik, İstanbul&#8217;da Zeytinburnu&#8217;nda bir devlet misafirhanesinde bir sene kadar kaldık.</p>
<p>13 Türk ailesine devlet o zamanki kanunla 6972 sayılı Korumaya Muhtaç Çocuklar kanununa göre çocuklarınıza bakamazsınız gerekçesiyle bizleri çocuk esirgeme kurumuna aldılar. Biz üç erkek kardeştik, en küçük kardeşim 2,5 yaşında olduğu için onu Kasımpaşa Çocuk Yuvasına, ortanca kardeşimle beni Kartal Yakacık&#8217;ta bulunan Hatice Abbas Halim Yetiştirme Yurdu&#8217;na verdiler. İlkokulu, ortaokulu ve liseyi ben çocuk esirgeme yurdunda bitirdim.</p>
<p>4 Eylül 1981 yılında yaşım 18&#8242;i doldurduğu gerekçesiyle ve üniversite sınavını kazanamadığım nedeniyle yurtla ilişiğim kesildi. O dönemde 3 yıl değişik yerlerde sokaklarda bir yaşantım var. Sonra askere gittim geldim. Şu anda karşınızda bir pedagog olarak, bir gazeteci olarak, bir derneğin kurucusu olarak, evli ve 15 yaşında bir kız çocuk babası olarak bulunuyorum.</p>
<p>Bu işe nasıl karar verdim? Aslında çocuk esirgeme kurumunda yaşarken, içinde bulunduğum şartları gördüğüm için onları değiştirmek gibi bir niyetim vardı. İlerde okursam belli bir yere gelirsem, çocuk esirgeme kurumunun birçok yapısını değiştirmek gibi bir beklentim umudum vardı. Kafamda böyle bir çalışmayı yürütüyordum. Ama ne zamanki üniversiteyi kazandım, sokaklarda yaşayan çocuklarla tanışmaya başladım, onları yakından tanıyınca bu fikrimden vazgeçtim. Çünkü çocuk esirgeme kurumunda yaşayan çocuklar daha şanslılardı. Sokakta yaşayanların daha şanssız çocuklar olduğunu gördüm ve o nedenle tercihimi değiştirdim. Sokakta yaşayan çocuklarla çalışmayı bu nedenle seçtim.</p>
<p> </p>
<p><strong>Ş.T. Sokak çocuğunu tanımlar mısınız? Sizce kimlere sokak çocuğu denir?</strong></p>
<p><strong>Y.A.K.  </strong>Birçok tanım var ama halkında anlayabileceği bir dilde, aileleriyle problemler yaşayan, 24 saat sokakta yaşayan, geçimini sokaktan sağlayan çocuklara ve evden kaçan çocuklara sokaklarda yaşayan çocuklar diyorum.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Ş.T. Sokaklarda yaşamalarının sebepleri neler? Ebeveynleri tarafından terk edilmeleri mi, başka sebepler mi?</strong></p>
<p><strong>Y.A.K.  </strong>Terk edilme çok nadir yaşanan bir durum ama genelde aile problemleriyle bu durum yaşanıyor. Yoksulluk arttıkça göç, işsizlik, eğitimsizlik, evlerin kalabalık olması ve aile içinde duygusal, fiziksel, cinsel istismarlar. Onun dışında yoksulluğun artışıyla beraber boşanmaların arttığını görüyoruz. Son 20 yılda araştırın, ciddi anlamda boşanmalar var. Zenginler arasında boşanma para bir şekilde örtüyor, onu bir resim, bir fotoğraf, bir film olarak dramatize olarak görmüyoruz. Ama yoksulların boşanmaları, kadınları ve çocukları çok olumsuz etkiliyor. Çünkü 100TL-300TL arası bir nafaka ile boşanıyorlar. Bir annenin 100TL ile 3, 5 ya da 10 çocuğa nasıl bakacağını birilerinin anlatması gerekiyor. Zaten ipler orda kopuyor. Bu yoksul ailelerdeki boşanmaları çok yakın takip etmemiz gerekiyor. Aileyi güçlendirmemiz gerekiyor. Annenin çocuklarına bakacak rahat bir ortamın sağlanması gerekiyor. Bu sağlanmadığı içinde çocukların evden kaçtığını görüyoruz.</p>
<p>            Ama sadece bu değil. Böyle bir anne önce 100TL-400TL arası bir nafaka ile boşandıktan sonra biraz çalışmaya çalışıyor, para kazanıyor. Çünkü genelde annelerin mesleksiz, eğitimsiz olduğunu biliyoruz ve bu nedenle de çokta nitelikli işlerde çalışma şansları da yok. Günlük işlerde çalışmak zorundalar. Buradan kazandıkları paralarla çocuklarına bakmak istiyorlar ama bakıyorlar ki olacak bir şey değil, bu sefer hayatın en büyük hatasını bir kere daha yapıyorlar. Bu da şu, tekrar evlendiklerini görüyoruz. Üvey anne, baba, ağabey, abla gibi çok büyük sıkıntılar yaşanıyor. Yeniden evliliklerde genelde böyle oluyor. Duygusal, fiziksel, cinsel istismarlar, şiddet bu çocukların sokağa gelmesinin önemli nedenlerinin başında geliyor. Bütün bunları birleştirdiğimiz zaman birkaç nedenle karşılaşıldığını ve bu çocukların sokaklara kaçtığını görüyoruz.</p>
<p> </p>
<p> </p>
<p><strong>Ş.T. Aile hakkında ne düşünüyorlar?</strong></p>
<p><strong>Y.A.K.  </strong>Kötü şartlar altında da yaşasa, zor şartlar altında da yaşasa hiçbir çocuk evden kaçmak istemiyor başta. Ama zamanla bir işaret olarak bunu yapıyorlar. Anne baba beni dinlesin, duygusal bir sorun yaşadığımı bilsinler diye evden kaçıyorlar. Evden kaçtığı zaman çocuğu dövmek, şiddet uygulamak, beni rezil ettin mahvettin diyerek çocuğu dinlemek yerine cezalandırmayı seçtikleri için, birkaç kere kaçtıktan sonra çocuğun ailesi ile ilgili düşüncesi intikama dönüşüyor. Diyor ki, annemle babam artık benim izimi bulmasınlar, bana ulaşamasınlar diye kendince bir ceza yöntemi buluyor.</p>
<p> </p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Ş.T. Acı çektirmek mi istiyor? </strong></p>
<p><strong>Y.A.K.  </strong>Acı çektirmek için, çünkü kendisi acı çekiyor ve acı çektirmek istiyor, anlamıyor da bu intikama dönüşüyor. Özellikle ailesinden nefret ediyor ve büyük şehirlere geliyor. Nüfus kâğıdı olmadığı için annesinin adını, babasının adını, kendi adını, soyadını, doğum tarihini-yerini tamamen değiştiriyor, bir hikâye karşınıza çıkıyor. Nedeni ailesine dönmemek, intikam almak. Zaman içinde çocuklar aslında ne olursa olsun babalarından daha çok annelerini seviyorlar. Babalarından daha çok şiddet görüyorlar, ilgisiz, sevgisiz babalar yüzünden kaçtıklarını ifade ediyorlar. Ama zaman içinde bakıyoruz ki çok ilginç bir şey daha gelişiyor. Aradan 5 yıl geçmiş, 7 yıl geçmiş, 10 yıl geçmiş bu çocuklar ve gençler bu kadar zaman geçmesine rağmen geçmişiyle barışık değiller. Hala anneyi, babayı veya başkalarını suçluyorlar.</p>
<p>            Başka bir sıkıntı, bunları yeniden aileleriyle kavuşturmanın sorumluluğu ağır basıyor. Çünkü neden? Geçmişiyle barışmayan çocukları geleceğe veremiyorsunuz! O yüzden tekrardan bütün geçmişiyle yüzleşmesini, barışmasını ve hesaplaşmasını sağlıyorsunuz ki o eskiden kurulması istenen sevgi, ilgi, dayanışma neyse kurulabiliyorsa&#8230; E tabi zaman bize en büyük ilaç oluyor. Anne baba da pişmanlıklar yaşıyor, olgunlaşıyor. Çocuklar da sokaklarda olgunlaşmıyor aslında, daha geriye gidiyorlar. Çünkü sokakta yaşamanın, çektiği çilenin, sıkıntının, dayağın, istismarın nedenini aileye bağladıkları için, o bakımdan aile affedebiliyor, kabul edebiliyor ama çocuklar zaman içinde sokaklarda uzun süre kaldıkları için kabul etmeyebiliyorlar aileyi. Bu bakımdan çocuklarla aile arasında köprü kurmak bazen kolay olmuyor.</p>
<p> </p>
<p><strong>Ş.T. Sokak çocukları, sokaklarda ne tür zorluklarla karşılaşıyorlar, bunlardan bahseder misiniz?</strong></p>
<p><strong>Y.A.K.  </strong>Tabi ilk defa evinden kaçan çocukların en büyük tehlikesi korku. Çünkü sokakta nasıl yaşayacağını bilmiyor. Sokağa geldiği zaman nerde yaşayacağını, nerde yemek yiyeceğini, nerde barınacağını bilmiyor. Sokaklar tehlikelerle dolu zaten, bunu kısa sürede öğreniyorlar. Özellikle büyük şehirlere gelen çocuklar ve gençler dayak yiyebiliyorlar, cinsel tacize uğrayabiliyorlar, üzerindeki paralar çalınıyor, şiddet görebiliyorlar ve bu çocuklar farklı gruplar tarafından kullanılabiliyorlar, yankesicilik, kapkaç, gasp gibi. Onun için çocuklar çok kısa süre içerisinde sokaklarda yaşayamayacağını, tehlikelerle karşı karşıya olduklarını çok iyi biliyorlar. Bana göre, her çocuğun sokağa geldikten sonra ölümle burun buruna olduğunu görmek lazım. Hepsi ölümle burun buruna, çünkü madde bağımlılığına alışabiliyorlar, yaralanabiliyorlar, bıçaklanabiliyorlar, sakat kalabiliyorlar, eğitimsiz kalıyorlar, mesleksiz kalıyorlar ve toplumsal kurallardan uzak, sokak kanunlarına göre, sokağın kurallarına göre yaşamayı öğreniyorlar ki bence çocuklar sokaklara geldikten sonra geleceğini kaybediyor.</p>
<p> </p>
<p> </p>
<p><strong>Ş.T. Toplumun, sokak çocuklarına dair önyargıları var mı? Bunlar nedir ve nasıl çözülebilir?</strong></p>
<p><strong>Y.A.K.  </strong>Tabi önyargıları çok fazlasıyla var. Bunda basının ve medyanın çok önemli rolü var bence olumsuz anlamda. Tabi basın ve medyadan aldıkları bilgilerle çocuklara davranan, gençlere davranan toplumun da çok büyük bir suçu var burada. Yani medya ve basında olumsuz bir şey yaşattıkları zaman haber oluyor bu çocuklar. Olumlu bir şeyler yaptıkları zaman çokta fazla haber olmuyor. Yani bu çelişki yüzünden bu çocukları halkın anlaması basında nasıl verildiyse o şekilde oluyor. Kötü bir imajı var, bu haberlerle daha da kötüleşiyor. Halkın yaptığı en büyük hata önyargı; bunlardan ne köy olur ne kasaba, bunların artık kurtulma şansı yok, bu bataklığın bir parçası, bunlara ne yaparsa yapılsın düzeltilemezler, topluma kazandırılamazlar, eğitilemezler, tedavi olamazlar, meslek sahibi olamazlar, sokaktan kurtulamazlar düşüncesi ağır basıyor. Ve bunlar çok tehlikeliler, sakın yanına yaklaşmayacaksın, selam bile vermeyeceksin, para bile vermeyeceksin, gerekirse döveceksin, şiddet uygulayacaksın&#8230;</p>
<p>Bu kadar şiddet gören, bu kadar dışlanan, bu kadar önyargıyla toplumun baktığı çocukların, bu bakış açısıyla ilerde karşılığının nasıl olacağını toplumun düşünmesi gerekiyor. Şiddet gören çocuklar ilerde bunun fazlasıyla şiddetini göstereceklerdir. Bedelini ağır ödetecekler bu topluma, o bakımdan halkın şunu bilmesi gerekiyor, toplumun şunu bilmesi gerekiyor; sevsek de sevmesek de toplum bilinciyle bu çocuklara, gençlere sahip çıkmazsak, bu çocuklar ilerde kapkaç, yankesicilik, cinayet olaylarının artışı, hırsızlıkların artışı, sokaklarda güvenli bir ortamın oluşmaması gibi bir sürü olumsuz faktörlerin bunlar tetikleyicisi olacaklardır. Ülkenin geleceği için, temiz bir çevre için bu çocuklara sahip çıkılması gerekiyor. Basın ve medya da olumsuz haberleri verirken, olumlu haberlere de olumsuzlara yer verdiği kadar yer vermesi gerekiyor, bunu yapmıyor maalesef. Bunun bedelini de hem çocuklar, hem toplum, hem bu toplumun geleceği ödüyor. Bunun kırılması gerekiyor, engellenmesi gerekiyor.</p>
<p> </p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Ş.T. Sokak çocukları insanlara güveniyorlar mı?</strong></p>
<p><strong>Y.A.K.  </strong>Valla çok zor güveniyor. Yani biz alanda çalışan insanlar olarak ta çok zor güveniyorlar. Mesela bir örnek verebilirim, çok ilginç bir örnektir bu. Bizim Feliçita Mehmet lakaplı bir çocuğumuz var. Mehmet, Feliçita şarkısının çok ünlendiği dönemlerde kendisi sokaklarda walkman dinlerdi ve yabancı müzik dinlerdi. Herkes arabesk dinlerken bu çocuk walkman ile yabancı müzik dinlerdi ve Feliçita şarkısını da çok güzel söylerdi, o zaman daha 8-9 yaşlarında çocuktu. Uğur Dündar&#8217;ın ve Ertürk Yöndem&#8217;in programında çıktı bu çocuk. Herkes onu Feliçita şarkısıyla tanıdı, öyle biliyorlar. Feliçita deyince emniyet olsun, vatandaşlar olsun, o dönemi yaşayan herkes bilir ki Feliçita diye bir çocuk var. Ama Feliçita şarkıdan geliyor, asıl adı Mehmet Güven.</p>
<p>            Şimdi bu çocuk bir gün, ama aradan 4-5 yıl geçmiş, her türlü yardımlaşmalar, işte banyosunu yaptırıyoruz, yemeğini yediriyoruz, her şeyi yaptırıyoruz. Ve benden hep pil parası isterdi, ben de ona her seferinde pil parası yerine pil alıp verirdim böyle bir ilişkimiz vardı. Şifo diye bir köpeği vardı, birileri sustalıyla alnını yarmış ve baya kan kaybediyor köpek. Kucağına almış, İstiklal caddesinde İmam Batmaz sokakta bizim derneğimiz vardı, Yusuf Abi! Yusuf Abi! Diye koşa koşa geldi. Tabi ağır bir köpek, büyük bir köpek, ben de tuttum bir tarafından, yazdı üstümüz başımız kan oldu. Neyse, İstiklal caddesinden İmam Batmaz sokaktan Tarlabaşı&#8217;na çıktık, orda bir taksi bekliyoruz. Yarım saat kimse taksiye almadı kan var diye. Neyse bir vatandaş, hayırsever, vicdan sahibi bir taksici aldı, arkaya kâğıtları serdi, köpeği arkaya yatırdık bagaja ve oradan Fatih hastanesine geldik. Fakat Fatih Hayvan Hastanesi grevdeymiş o gün, grevdeyiz baktıramayız dediler. Yan tarafta özel veterinerler var Fatih&#8217;te oralara gittik. Adam 5 milyon lira istedi bizden, benim cebimde yok 1 milyon 750 lira vardı. Dernekten geldiğimizi, paramızın olmadığını, durumumuzun iyi olmadığını anlatmaya çalıştık. Bir şekilde bir ortam yaratmaya çalıştık. Ondan sonra adam tamam dedi, bana yardım edersen bu ameliyatı gerçekleştirebilirim, dikebilirim dedi. Sonra köpeği bayılttı, bayıltınca Feliçita iyice çıldırdı. Köpeğimi öldürdünüz diye kendini duvarlara vurmaya, yere atmaya başladı. Onu sakinleştirmeye çalıştık neyse sakinleşti, biz içeri girdik eldiven taktık, ben yardım ettim. Bitince köpeği dışarı çıkardık, daha ayılmamış. Cebimizde paramız olmadığı için Unkapanı&#8217;ndan Saraçhane&#8217;den Taksim meydanına kadar yürüdük, sonra ayrıldık biz, ben bir arkadaşımdan borç para aldım öyle eve gittim.</p>
<p>            Aradan birkaç gün geçtikten sonra bizimle gönüllü olarak çalışan çok sevdiğim bir arkadaşım, hala bizimle çalışmaya devam eden M.Y. yanıma geldi. Feliçita Mehmet dedi ki, dedi. Ne dedi ağabeycim dedim. Ben bu Yusuf abiye hiç güvenmiyordum, niye bizimle uğraşıyor, mutlaka bir çıkarı vardır diye düşünüyordum. Ama bir köpeğe yardımcı olan, bu kadar merhametli olan, bu kadar çaba gösteren bir insan kötü olamaz, Yusuf abiye bundan sonra çok güveniyorum demiş&#8230; Aradan 7 yıl falan geçiyor, siz zannediyorsunuz ki size güveniyor. Ama o kadar çok sıkıntılar yaşamışlar ki, o kadar çok başından olaylar geçmiş ki, kolay kolay karşı tarafa güvenmiyorlar. Defalarca deniyorlar bu çok önemli, onların hakkı zaten. O kadar çok şey yaşamışlar ki karşı tarafı denemek zorundalar, insan sarrafı da olmuşlar. Çünkü yüzlerce, binlerce insan tanıyorlar. Kimden zarar gelecek, kimden gelmeyecek, kim yardımcı olacak, kim yardımcı olmayacak hepsini biliyorlar. O bakımdan çocuklara samimi davranmak zorundasınız, çocuklarla gerçekten içten ilişkiler kurmak zorundasınız ve çocuklara verdiğiniz sözü tutmanız gerekiyor. Tutmayacağınız sözü vermemeniz gerekiyor. Güven ilişkisini defalarca deneye deneye bir noktaya getiriyorlar zaten. O güven ilişkisi kurulduktan sonra sizinle ölümüne bile gelebiliyorlar. Güvenin arkasında duruyorlar ve saygı, ilgi, sevgi gösteriyorlar.</p>
<p> </p>
<p> </p>
<p><strong>Ş.T. Kendilerini sokaktan kurtarıp eğitimlerini tamamlayanlar, meslek sahibi olanlar, yuva kuranlar var mı?</strong></p>
<p><strong>Y.A.K.  </strong>Çok var! Halkın bildiğinin aksine çok var. Çünkü neden, halk derneklerin şu kadar çocuğa yardım ettik, şu kadar çocuğu giydirdik, eğitim verdik dediklerini biliyor. Çocukları resimleriyle görüyorsunuz, eğlence ortamlarında görüyorsunuz, birçok şekilde görüyorsunuz, ailelerine kavuştuklarına dair birçok fotoğraf görüyorsunuz. O tür fotoğraflar onlar için çok fazla endişe taşımıyor, çocuklar da aileler de bundan rahatsızlık duymuyorlar. Yanımda E. var, E. daha önce gazeteye çıktı, televizyona çıktı ama ne zaman evlendi? Evlenmekle ilgili bir şey yok, bir haber yok. Ne zaman çocuk sahibi oldu haber yok. Çünkü dedi ki bana, kendisi şahit. Abi ben yeni bir hayat kurdum, benim eşim bile, onun ailesi bile benim sokakta yaşadığımı bilmiyor dedi. O yüzden ben çıkamam, beni çıkarmayın dedi, beni mazur görün dedi&#8230; Bunun gibi yüzlerce çocuk var.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Ş.T. Geçmişi hatırlamak istemedikleri için mi? </strong></p>
<p><strong>Y.A.K.  </strong>Yok, onunla ilgili değil, başka insanlar önyargılı davranıyor. Bunlarla ilgili bir problem yok, bu tür ortamlarda rahatlıkla söylüyorlar. Ama kalkıp ta kamuoyu önüne çıkıp söylemiyorlar. Bu tür ortamlarda söylüyorlar, gururla da söylüyorlar. İnsanların önyargıları, damgalamaları devam ettiği müddetçe bu çocuklar kendini rahat rahat ifade etmeyecektir. Zannediliyor ki bu dernek bir şey yapmıyor, o kadar çok şey yapmışız ki o kadar çok çocuğu ailesine teslim etmişiz, askere göndermişiz.</p>
<p> </p>
<p> </p>
<p><strong>Ş.T. Sokak çocuklarını topluma kazandırmak için ne tür çalışmalar yapılıyor? Bu çalışmaları yeterli buluyor musunuz? Başka neler yapılabilir?</strong></p>
<p><strong>Y.A.K.  </strong>Çalışmaların yeterli olduğunu söyleyemeyiz. Evet, birçok çalışma yapılıyor ama bunların yeterli mi olduğunu sorduğunuz zaman yeterli olmadığını söylüyorum. Gerçekten yapılması gereken çok şey var. Ama önemli bir gelişme var, beş bakanlık bundan sorumlu, bu üç yıldan beri devam ediyor. Aileden Sorumlu Bakanlık koordinatörlük görevini görüyor. Sağlık Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı, Adalet Bakanlığı ve M.E.B. devlet olarak bu işin üzerine gitmiş durumda ve gitmeye devam ediyor. Tabi bunun sonuçlarını görebilmemiz için bir on yıl geçmesi gerekiyor, ama bu önemli bir adımdır. Düne kadar sadece Aileden Sorumlu Bakanlığın sorumluluğunda olan bu çocuklar, birdenbire Başbakanlık Genelgesi ile beş bakanlığın sorumluluğu altına girmesi, bu ülkenin geleceği açısından önemli bir adım diye bakıyorum, bunu küçümsememek lazım. Onun dışında benim gördüğüm bir havuz hikâyesi, havuz hikâyesini anlatmak gerekiyor.</p>
<p>            Bir kaynağımız var, o kaynağımızı deniz, göl, akarsu olarak nitelendirebiliriz. Ve o kaynağımızı 1 numara olarak aile olarak koymak zorundayım. Simgesel olarak kaynak eşittir aileler, aileleri bizim güçlendirmemiz lazım. Bir teneke parçası araba için, ehliyet almak için günlerce hem para harcıyorlar, hem emeklerini hem zamanlarını harcıyorlar. Bunun için zaman harcayan insanlar, canlı bir varlık için, bir çocuk için eğitim alma ihtiyacı hiç hissetmiyorlar. Bunun önünü kırmak lazım, Belediye Başkanları gerçekten böyle bir eğitim almayan, daha sonra danışma merkezleriyle desteklenecek olan bu eğitim, aile eğitimi devam ettirmeleri gerekiyor. Ücretsiz ki bizim sağlıklı ve bilinçli anne ve baba adayları çoğalsın ki, yetişsin ki yetiştirecekleri çocuklar da sağlıklı olabilsinler, ilgiyle, sevgiyle büyüsünler. Onun için anne ve babanın güçlendirilmesi, çocukların desteklenmesi için her türlü önlemin alınması gerekiyor. Şimdi alınmadığı zaman ne oluyor bakın. Biraz önce anlattım, parçalanmış aileler, üvey anneler, üvey babalar, ağabeyler, ablalar, kardeşler, aile içinde duygusal, cinsel, fiziksel istismarlar, ihmaller, göç, eğitimsizlik ve büyük şehirlerde tutunamama, işsizlik gibi birçok neden bir araya geldiğinde çocukların evden kaçtığını görüyorum.</p>
<p>            Şimdi çocukların evden kaçtığını simgesel olarak bir muslukla ifade ediyorum, 2 numara. Yani musluktan akan sular evden kaçan çocukları simgeliyor. Şimdi evden kaçan çocuklar musluktan akan sular.</p>
<p>            Bir de 3 numaramız var, havuz bu. Musluktan sular havuza akıyor, 3 numara da sokakta çalıştırılan çocuklar. Sokakta çalıştırılan çocuklar da mendil satan, su satan, ayakkabı boyacılığı yapan, kırmızı ışıkta camları silmeye çalışan, sabit yerlerde dilenen, çöp toplayan çocukları simgeliyor havuzun içindeki. Havuz nasıl bir korunaklı bir su gibi görünüyorsa, bu çocuklar aileleri tarafından kazanç kapısı olarak görülen ama geceleri sokakta yaşamayan, sokakta çalıştırılan, geç de olsa evine dönen çocuklar, ama havuzun içindeki sular zaman içinde nasıl kirleniyorsa, sokakta çalıştırılan çocuklar da zaman içinde kirleniyorlar.</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/02/sokak_cocuklari_aa.jpg"><img class="size-full wp-image-14808 aligncenter" title="sokak_cocuklari_aa" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/02/sokak_cocuklari_aa.jpg" alt="" width="482" height="382" /></a></p>
<p>            Bir de 4 numaramız var, havuzdan taşan sular. Bunlar da sokakta yaşayan çocukları simgeliyor. Şimdi düşünebiliyor musunuz? Şu anda en fazla yapılan çalışma bu 3 numara ve 4 numarayla ilgili çalışmalar. Yani sokakta çalıştırılan çocuklarla ve yaşayan çocuklarla ilgili çalışmalar yapılıyor, önlemler alınabiliyor, kanunlar çıkarılabiliyor.</p>
<p>            Sokakta yaşayan çocuklar&#8230; şimdi yaşayan ve çalışanlar gözle görüldüğü için, insanlar rahatsız olduğu için, bununla ilgili inanamayacağınız kadar çalışmalar var. Ama esas önleyici çalışmalar da yapılması lazım. Yani musluğu kapatıcı çalışmalar, evden kaçan çocuklarla ilgili, bir de şu anda ailesinin yanında kalıpta her an sokağa gelebilecek ve risk altında olan çocuklarla ilgili de bir çalışma yapılması gerekiyor.</p>
<p>            Şimdi çok ilginç, ailede, merkezde çocuğu yakaladığımız zaman yani örnek olarak söylüyorum 100TL para harcadığımızı farz edelim ayda bir çocuk için. Sadece musluktan akmaya başladığından, musluktan akan suyla karşılaşıp evden kaçan çocuklarla ilgili bir çalışma yaptığımız zaman, çocuk başına harcadığımız para birdenbire 15.000TL ile 20.000TL arasına çıkıyor. Diyeceksin ki Allah! Allah! ne oldu da burada da temiz su vardı, kaynaktan gelmişti bu su. Ama sen evden kaçan çocuklar için özel birim kurmak zorunda kalıyorsun. Adına çocuk sığınma evi desek, çocuk sığınma evi kurulması gerekiyor ilk defa evden kaçan çocuklar için. Üç tane kızlar için, üç tane erkekler için, yaş grubuyla orantılı. 7-11 yaş, 11-15 yaş, 15-18 yaş kız ve erkekler için ayrı ayrı 50&#8242;şer yataktan koyduğumuz zaman 300 yatak. Oranın müdürleri, öğretmeni, psikologu, sosyologu, çocuk gelişimcisi, pedagogu, sosyal hizmet uzmanı, güvenlikçisi, şoförü gibi birçok şeyi işin içine koyduğumuz zaman, çocuklara harcayacağınız para aşağı yukarı buna çıkıyor. Ve dikkat ederseniz altı merkez kurmak zorunda kalıyorsunuz. Temiz su vardı sıfır merkezli, sıfır merkezli derken aile merkezli. Birdenbire evden kaçınca altı merkeze çıktı.</p>
<p>Bir de sokakta çalıştırılan çocuklarla uğraşmaya başladığınız zaman, sen on üç tane merkez kurmak zorunda kalıyorsun. Sokak çalışması, aile ile ilgili, annesiyle ilgili, babasıyla ilgili, çocukla ilgili, eğitimle ilgili&#8230; yani böyle pilot anlamda on üç tane birbirinden farklı merkez kurmak zorunda kalıyorsun ve harcayacağın para 30.000-35.000TL kadar bir para çıkıyor. Sokakta çalıştırılan çocukların rehabilite edilip geri döndürülmesiyle ilgili sadece pilot anlamında söylüyorum bunu. Çocuk sayısı arttıkça bu rakamlar 13&#8242;ten 20, 25, 30&#8242;a çıkabilir.</p>
<p>Bir de 4 numaramız var, sokaklarda yaşayan çocuklarla ilgili, onunla ilgili yaptığımız zaman 36 merkez kuruyorsun sadece pilot anlamında. Yani sokak çalışması, ondan sonra çamaşırhane projesi, gece barınağı projesi, ilk adım istasyonu, tedavi ve rehabilitasyon merkezi, ikinci adım istasyonu, gençlik evi, gençlik misafirhanesi, bekar evleri projesi gibi çok uzun soluklu&#8230; Çünkü çok kirlenmiş oluyorlar, birçok davranış bozuklukları oluyor, eğitimden geri kalmış oluyorlar, mesleksiz oluyorlar. Ve sokak alışkanlıkları, madde bağımlılıkları ve sokak kanunları, sokağa bağımlılık, maddeye bağımlılık, insanlara bağımlılık, hayvanlara bağımlılık gibi birçok bağımlılık geliştiği için, bunların topluma kazandırılması kolay olmadığı için, sadece 36 tane merkez pilot anlamda kuruyorsun ki bu çocukları geri döndürmek için.</p>
<p>Bir su olarak bile düşünsek havuz hikâyesini, kaynağındaki su temizdir, musluktan akınca belki biraz daha kirlenebilir, havuza gelince dış etkenlerden dolayı biraz daha kirlenebilir ama sokağa geldiğinde çok daha fazla kirlendiğini görüyoruz, böyle bir su olsa bile. Suyu eski haline getirmek için sokaktan insan toplayacaksın daha fazla maliyeti vardır, havuzun içindekileri biraz daha az bir maliyetle temizlersin, musluktakileri biraz daha az kaynağında sıfır maliyet vardır.</p>
<p>Bu havuz hikâyesini biz eğer gerçekten inanarak çözmeyi düşünürsek o zaman bu havuz hikâyesini, bu problemi bir bütün olarak görmek zorundayız. Yani kaynağı kurutucu çalışmalar, yani; 1) aile ile ilgili, aileyi güçlendirmeyle ilgili çalışmalar 2) musluktan akan sularla, yani evden kaçan çocuklarla ilgili çalışmalar 3) havuzu boşaltıcı çalışmalar, yani sokakta çalıştırılan çocuklarla ilgili çalışmalar 4) havuzdan taşan sularla ilgili çalışmalar yani sokaklarda yaşayan çocuklarla ilgili çalışmaları birlikte orta ve uzun vadede düşünmediğimiz sürece biz bu problemi yaşamaya devam edebiliriz. Örneğin; sokağa gelmiş 100 çocuğu alana kadar geçen zaman zarfı içinde havuzdan 200 çocuk taşacaktır. Ben 200 çocuk sokaktan alana kadar havuzdan 400 çocuk taşacaktır. Ben havuzdan 100 çocuk aldığım zaman musluktan 200 çocuk taşacaktır. Ben havuzdan 200 çocuk aldığım zaman musluktan 400 çocuk taşacaktır. Ben musluktan 100 çocuk aldığım zaman bu sefer ailelerden yani kaynağından 200 çocuk taşacaktır. Bu kısır döngünün kırılması gerekiyor ve bu havuz probleminin bir şekilde, yani alt yapılarıyla çözülmesi gerekiyor. O nedenle dediğim gibi kaynağı kurutucu çalışmalar 1) ailelerle ilgili çalışmalar 2) evden kaçan çocuklarla ilgili çalışmalar, musluğu kapatıcı çalışmalar 3) havuzu boşaltıcı çalışmalar, yani sokakta çalışan çocuklarla ilgili çalışmalar 4) havuzdan taşan sular yani sokakta yaşayan çocuklarla ilgili çalışmaları kısa, orta ve uzun vadede yapmadığımız sürece bu işi çözme şansına sahip değiliz. Biraz uzun mu oldu?</p>
<p><strong>Ş.T. Hayır! Güzeldi, teşekkür ederim. Kurumlar bu çocuklara yeteri kadar yardımcı olabiliyor mu? Diyecektim ama siz az önce cevapladınız&#8230;</strong></p>
<p><strong>Y.A.K.  </strong>Şimdi kurumlar şöyle, tabi yeterli değil, birçok kurum yeterli değil. Çünkü çocuk grubu, çocuk sorunları o kadar farklılaştı ki, özellikle büyük şehirlerde. Bakın! Evden kaçan çocuklar ayı bir sorun, sokakta çalıştırılan çocuk ayrı bir sorun, sokakta dilendirilenler ayrı bir grup, sokakta çöp toplayanlar ayrı bir grup, kapkaç, yankesicilik, gasp olaylarına karışanlar ayrı bir grup, cinsel istismara uğrayanlar grubu var yani hem kızlar hem erkekler, sayıları artmaya başladı. Şimdi ben size sadece birkaçını söyledim ve şimdi düşünebiliyor musunuz, bu grupları kendi içinde kız ve erkek olarak ayırdığımız zaman iki katına çıkıyor ve bunlarla ilgili ayrı ayrı uzmanlıklar gerekiyor. Yani siz şimdi cinsel tacize uğramış, cinsel istismara uğramış çocuk ve gençlerle ilgili veyahut da kız ve erkek çocuklarıyla ilgili ayrı uzmanlık dalıyla uğraşmanız gerekiyor ve o uzmanları yetiştirmeniz lazım. Çöp toplayan çocuklar apayrı grup, gerçekten apayrı hiç benzemiyor bu gruplara. İçine girince ancak onun ayrımının farkına varıyorsunuz. Sokakta dilendirilen çocuklar apayrı grup, başka yöntemlerle, farklı yöntemlerle uygulanması gerekiyor. O nedenle bütün büyük şehirlerde şu anda yeni oluşmuş bu çocuklarla ilgili çalışmaları tekrardan gözden geçirmemiz lazım. Eşcinsel çocuklarımız var şu anda ve elimizde patlamaya başladı. Bununla ilgili de kurumlarımız yok. Yani o bakımdan her sorun grubu için bizim ayrı kurumlar açmamız ve ayrı profesyonellik dalları geliştirmemiz gerekiyor.</p>
<p> </p>
<p> </p>
<p><strong>Ş.T. Sokak çocukları, kendilerini nasıl bir yere koyuyorlar? Değersizlik duygusuna kapılıyorlar mı?</strong></p>
<p><strong>Y.A.K.  </strong>Kendilerini gerçekten çok değersiz hissediyorlar. Çünkü ben de çocuk esirgeme kurumunda kaldığım dönemden hatırlıyorum. 8 yıl sonra gazetecilik okumuşum, pedagojiyi bitirmişim, şu olmuşum, bu olmuşum başarılı bir hale gelmişim ama aşağılık duygusundan kurtulamıyorsunuz biliyor musunuz? Yani başka bir şey o. Aşağılık duygusundan kurtulamıyorsunuz ve aşağılık duygusunu yenebilmeniz için çok daha çalışmanız lazım. Yani büyük çabalar göstermeniz lazım, eğer toplum yardımcı olmuyorsa, sizin aileniz, sevdikleriniz yardımcı olmuyorsa, değer verip size destek vermiyorsa elinizde patlıyor. O bakımdan çocukları değersizleştirenler aslında yine biziz. Kendi öz ailesi, çevresindeki insanlar, onlara ilgi, sevgi göstermeyenler, onları sevmeyenler, onlara destek vermeyenler, önyargılı yaklaşanlar, onlara şiddet uygulayanların hepsi çocukların kendini değersizleştirmesine sebep olduklarını düşünüyorum ben. Bunun içinde basın ve medya da var.</p>
<p> </p>
<p><strong>Ş.T Bunu aşabiliyorlar mı peki? </strong></p>
<p><strong>Y.A.K.  </strong>Kolay değil ki! Bakın, ben bir çocukla karşılaştığım zaman en az 5 yılını siliyorum ben onun. Ne demek istiyorum, diyorum ki sen 5 yaşındasın arkadaşım benim için, ben öyle görüyorum. Eğer ben onu 5 yaşında görmezsem 10 yaşına göre davrandığım zaman ben onu kaybediyorum zaten. 5 yaşında gösterdikleri davranışları bana gösterdiği için üstüne bir şeyler koyduğu için ben kendimi doğru yolda görüyorum.</p>
<p> </p>
<p> </p>
<p><strong>Ş.T. Hayata karşı öfkeleri, varoluşa dair isyanları var mı?</strong></p>
<p><strong>Y.A.K.  </strong>Tabi ki var, şimdi zaten sokaktaki varlık nedenleri o. Çünkü insanlardan nefret ediyorlar, insanlara güvenmiyorlar. Kendilerine ve kurdukları küçük gruplara güveniyorlar. Biraz öncede söylediğim gibi geçmişiyle barışık olmayan çocuklar. Hep birilerini suçluyorlar. Yani amcasını, annesini, babasını, işte kendisine yardım etmeyen insanları, kurumları, kendi arkadaşlarını&#8230; Yani artık öyle bir noktaya geliyor ki suçlu hep başkası. İş vermeyen olsun, yemek vermeyen olsun herkes suçlu, kendisi değil. Yani kendileri ile onlar arasında bir duvar örüyor nerdeyse. O nedenle öfke, kin, saldırganlık duyguları var. Ama kendilerini korumak anlamında bir şey bu, başka türlü koruyamazlar zaten, öbür türlü sokaktaki dirençlerini artıramazlar. Ve istiyorlar ki insanlar kendilerinden korksunlar. Aslında kendilerinin korktukları insanların, kendilerinden korkmasını istiyorlar. Yani kendilerinden onların korkması, ama biliyorsunuz bunlar da onlardan korkuyor. Yaşam biçiminde böyle oluyor. İnsanlar kendilerinden korkarlarsa sokaklarda çok fazla bela başlarına gelmeyeceğini, şiddet görmeyeceğini, çok fazla ezilmeyeceğini düşünüyorlar. O nedenle de elinden gelen her şeyi yapıyorlar o konuda. Öyle bir görüntü için, öyle bir imaj vermek için her türlü yöntemi deniyorlar.</p>
<p>            Mesela ne yapıyorlar? Diyelim ki kollarını kesiyorlar. Kollarına jilet atma olayına bakıyorsun, niye jilet attıklarını sorduğun zaman, abi bu jileti attığım zaman rahatlıyorum ben diyor. Nasıl rahatlıyorsun diyorsun, ne oluyor da rahatlıyorsun? &#8220;Beni dövenlere karşı, bana işkence edenlere karşı veya bana kötü muamele edenlere karşı, onları hayal ediyorum, sanki onları kesiyormuşum gibi kendimi kesiyorum. Yani kendisini onların yerine koyuyor. Sonra onları keserek kendini rahatlattığını söylüyor, bir tanesi bu. Hırsızlıktan yakalanıyor diyelim mesela. Vatandaşlar hemen yakalıyor, dövmeye başlıyor ama insanların bir kısmı diyor ki; Kardeşim bir Allah vurmuş, bir de sen mi vuruyorsun bırak garibanı falan diyor. Çünkü kolları kan revan içinde olmuş. Yani savunma mekanizması olarak oradan kaçmak, ellerinden kurtulmak amacıyla da kendilerini kestiklerini söylüyorlar. Onun dışında bakıyorsun, insanlara diyor ki; kardeşim ben kendime bu kadar jilet atmışsam, kendimi biçmişsem sana kim bilir neler yapabilirim aman bana bulaşma demek istiyor, gözdağı veriyor. Ya da insanlar bunu gördüğü zaman bu psikopat diyor, buna bulaşmamamız lazım. Veya sokaktaki başka bir dilde ne kadar çok çizik varsa o kadar güçlü cesaretli olduğunu ifade ediyor, yani ben çok güçlüyüm ve cesaretliyim. Şimdi böyle bakmak lazım, senin sorduğun soru bununla çok bağdaşmış bir şekilde, yani paralellik gösteriyor. Çünkü çocuklar ve gençler sokaklarda kendilerinden korkulmasını istiyorlar, kendilerini güçlü göstermek istiyorlar. Kendileri aslında çok zayıflar yani.</p>
<p> </p>
<p> </p>
<p><strong>Ş.T. Geleceğe dair hayalleri var mı, neler?</strong></p>
<p><strong>Y.A.K.  </strong>Eskiden yoktu ama şimdi var gerçektende. Yani kurtulmak istiyorlar bir şekilde. Çünkü kurtulanları görüyorlar, çok örnek var şu anda, önlerinde olumlu örnekler var. Zaten o insanlarla bunları karşı karşıya getiriyoruz. Evlenenler var, askere gidenler var, yani hiç adam olmayacak denilenler adam olmuş, kurtulmuş. Yani düşünebiliyor musunuz, Özgür adam olmayacak diye düşünüyorsunuz, çocuklar da düşünüyor, sokakta yaşayanlar da.(Bu söze Özgür &#8220;Abiii!&#8221; diye itiraz ediyor, Y.A.K. örnek verdiğini söylüyor) Özgür adam oluyor, kurtuluyor, çoluk çocuğa karışıyor falan. Allah Allah ondan benim ne eksiğim var diyor. Bir de diyor ki; ben ondan daha şanslıyım. Gerçekten bazı anlamlarda da şanslı, ama bu şansı göremiyorlar, işte önlerinde somut örnekler olduğu için.</p>
<p>Biraz önce onu çok kısa geçtim. Yani karşımızdaki 10 yaşında bir çocuğu 5 yaşında düşürüyorum. 20 yaşında bir çocuğu bazen 5 yaş bazen 10 yaş düşürüyorsun. 20 yaşında ama 10 yaşında düşünüyorsun. Evet sokak becerileri dört dörtlük olabilir. Nerde kalacaklarını çok iyi bilir, hayatta kalma mücadele konusunda yani seni beni geçebilirler. Ama hayatla ilgili daha geri, 5 yıl, 10 yıl geriden başlıyorlar. Eğitimleri, meslekleri, toplumsal kuralları kısa, orta vadeli, uzun vadeli düşünme, analiz-sentez etme, olayları birbirine bağlama, sorumluluk alma, sorumluluk taşıma, disipline girme, sabah kalkmak, bir yerde çalışmak, düzenli işe gitme gelme gibi birçok alışkanlıkları bir bebek gibi yönlendiriyorsunuz. Yaa böyle bir şey var mı? Bu çok büyük emek yani. Defalarca tekrarlıyorsunuz, defalarca tekrarlıyorsunuz&#8230; Onun için böyle bir iki kere kaçtı, üç kere kaçtı artık ceza falan yok. İsterse 1000 kere kaçsın, 1000 kere alacaksınız, 1001.&#8217;de kırılacak belki o. Bir kırılma noktası var hepsinin, yaşa göre değişiyor bu. Kimileri 3 ay, kimileri 7 ay, kimileri bir sene, üç sene ama mutlaka bir kırılma noktaları var. Onun için bu yaşa göre bakmak gerekiyor.</p>
<p>Bir şey daha var madem Psikoloji öğrencisisiniz, ben bunu öyle savunuyorum ama yinede siz bir araştırın. Ben öyle olduğunu düşünüyorum, bu kadar tecrübelerime dayanaraktan kendim de bir pedagog olarak diyorum ki; şöyle işliyor gibi geliyor bana bunlarda yani. Normalde nasıldır?(kağıda şekiller çiziyor) normal insanda böyledir. Sokak çocuklarında böyle diye düşünüyorum ben. Buyurun hadi! Bunları yerine koyun uğraşın bakalım. Yani id, ego, süperego. İd küçüktür çünkü biz eğitim almış insanları bu konuda öğrenim almış insanlar, id&#8217;leri kontrol altına alır, yani anlık içgüdüsel hareket etmezler. Egolarını kullanaraktan ve süper egolarını kullanaraktan ben bunları yaparsam ilerde ne olur, başıma neler gelir, iyi mi yaparım, kötü mü yaparım, toplumdan mı dışlanırım dışlanmam gibi defalarca böyle şoklar, önleyici tekmeler gibi bilgilere sahip olurken, hayatını kontrol altına alıp, hata yapmamaya çalışırlar. Bu çocuklar öyle değil yani. Ego ve süper egoları düşük olduğu için ama İd&#8217;leri çok büyük olduğu için, bütün yaptıkları hareketler anlıktır zaten. Anlık okulu bırakmışlardır, anlık arkadaşını bıçaklamıştır, anlık yani, o anda içgüdüsel. Bana küfretti, tak!, Anamı bilmem naptı, tak!, Yemek vermedi, tak!</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/02/sokak_cocuklari.jpg"><img class="size-full wp-image-14807 aligncenter" title="sokak_cocuklari" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/02/sokak_cocuklari.jpg" alt="" width="459" height="349" /></a></p>
<p>Yani onun için Psikoloji öğrencileri de özellikle bu tür çocuklarla uğraşırlarken bunu değiştirecek mekanizmaları devreye sokması lazım. Yani id, ego ve süperego&#8217;nun, özellikle ego ve süperego&#8217;nun çocuklar üzerindeki, onların bir davranış biçimine, yaşam biçimine dönüşebilmesi için bu mekanizmaları kullanmasını öğrenmesi gerekiyor. Onun için alt yapıları oluşturması gerekiyor. Onun için ne yapıyorsunuz? Çocuklara toplumsal kuralları öğretiyorsunuz, eğitimlerini tamamlatıyorsunuz, bir meslek sahibi olmasını sağlıyorsunuz. Birçok yere götürüyorsunuz, sinemadır, tiyatrodur, orda bazı kuralları öğreniyor. Birçok aileyle tanıştırıyorsunuz, bir çok yemeklere, pikniklere götürüyorsunuz, tarihi eserlere götürüyorsunuz, hepsinin kuralları var. Böylelikle o çocuklara ego&#8217;yu, ve süperego&#8217;yu geriye kazandırdığınızda, id&#8217;ini kontrol etmeyi öğrendiğinde çok büyük bir başarı sağlamış oluyorsunuz.</p>
<p>Ben şunu söylerim çocukları pisliklerin içinde, pisliklere bulaşmamayı öğrettiğinizde siz o zaman çocuğu kazanıyorsunuz. İstiklal&#8217;den alıp, başka yerlerden uzaklaştırıp, onları fanus içinde korumaya çalıştığınızda çocukları kaybediyorsunuz. Bu pislik dünyada, bu zor dünyada, bu acımasız dünyada kuralları öğretip, o pisliklerin içinde yaşamayı öğretiyorsanız çocuklara hiçbir zaman korkmayacaksınız. Çünkü o pislik dünyada yaşayacaklar, korunaklı bir dünyada yaşamayacaklar. Onun için insanların adaya gönderelim, şehir dışında olsun, şurada olsun, burada olsun&#8230; Bunlardan vazgeçmesi lazım. Bu çocuklar, burada yaşıyor, burada yaşayacaklar, burada ölecekler. O zaman demek ki biz burada onları büyüteceğiz ve buranın kuralları ile büyüyecekler. Ve burada pisliklere bulaşmamayı öğreteceğiz. Pisliklerin içinde pisliklere bulaşmamayı öğreteceğiz.</p>
<p> </p>
<p> </p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Ş.T. Kurumunuzda bulunan çocuklar daha çok sizin tespit edip yardımcı olmaya çalıştıklarınızdan mı yoksa kendi istekleriyle gelenlerden mi oluşuyor?</strong></p>
<p><strong>Y.A.K.  </strong>Ya şimdi çok uzun zaman geçti, eskiden biz buluyorduk. Yani kapı kapı dolaşıyorduk, bankamatiklerde, havalandırmalarda, derme çatma evlerde, köprü altların, sur diplerinde arayıp bulmaya çalışıyorduk. Veya onların ayaklarına gidip orda hizmet vermeye çalışıyorduk. Banyo yaptırmaktır, üst baş değiştirmektir, karnını doyurmaktır buna benzer şeyler. Fakat zaman geçtikten sonra yavaş yavaş polisler getirmeye başladı, getirdiklerimizin arkadaşları getirmeye başladı. Arkadaşlar geliyor ya derneğe yani sen geliyorsun diyelim, sokak çocukları, sokak gençleri geliyor, benim arkadaşım da var onu da getirebilir miyim diyor, bu şekilde gelenler oluyordu. Eskiden biz bu işi bilmeden önce şöyle oluyordu; köpeğim gelirse ben de gelirim köpeğim gelmezse ben de gelmem diyordu. Şimdi ne yapıyorduk, ya Allah Allah diyorduk, bizim çocuğu korumamız lazım e köpeği alıyoruz, alacaksınız.</p>
<p>            Mesela bir kitapta var 1952&#8242;de yazılmış, kitabın başındaki kişi diyor ki; bu çocukları ele almanın, anlamanın yollarından bir tanesi önce onlarla onlar gibi olacaksınız, sonra da içlerine gireceksiniz diyordu. Böyle bir lafı var yani. 1952 yılında Kemerburgaz Ağaçlı köyünde Etibank Sosyal Tesisleri o çocuklara ayrılmış. O dönemde klinik çalışmalarda, o dönemde bu çocuklara aile eğitiminden, o dönemde atölye çalışmalarından, o dönemde her çocuğa ayrı eğitimden bahsediyor. Şimdi 2011 yılındayız, 1952 nerde 2011 nerde, o 1952 yılındaki o felsefe o yazılanları biz uygulayamıyoruz hala.</p>
<p> </p>
<p> </p>
<p><strong>Ş.T. Bu konu hakkında son olarak ne söylemek istersiniz?</strong></p>
<p><strong>Y.A.K.  </strong>Valla buradaki problem, bilinçli aileyi oluşturmamız gerekiyor, aileyi güçlendirmemiz gerekiyor. Çünkü bilinçli ailelerle yetişen çocuklar gerçekten sağlıklı olarak büyüyecektir. Türkiye&#8217;nin en büyük yanlışı bana göre şu oluyor. Biz bütün çocukların belli bir noktaya gelmesi için uğraşmamız gerekiyor. Şimdi yoksulluk, hep böyle sanki anneden babadan oğla, oğuldan toruna, torundan toruna geçiyor. Genelde böyle oluyor, çünkü cahil aile çocuğunu da cahil bırakıyor. O cahil aile büyüdüğü zaman, çocukları büyüdüğü zaman, onlar da evlendiklerinde çocuklarını cahil bırakıyor, böyle devam ediyor bu. Bir yerden kırılması gerekiyor. Onun içinde devlet ve özel kurumların özel tedbirler alması gerekiyor. Ben hep onu savunuyorum.</p>
<p>Mesela şu anda bizim önümüzde çok büyük sıkıntılar var. Bir zamanlar ehliyeti ilkokul mezununa kadar indirdik, ehliyet alacağız diye AB&#8217;nde bir rakam tutturmak için. Bir ara okuma yazma seferberliği yapıldı, belli bir noktaya getirmek için. Bunların hepsi böyle göstermelik şeyler. En önemli ailede yakalamak lazım, eğer çocukları ailede yakalayıp eğitim durumlarını yükseltirsek, yani herkes zannediyor ki 8 yıllık eğitim yetiyor. Arkadaşlar 8 yıllık eğitim yetmiyor, çünkü elimizde veriler var. Diyoruz ki; sokağa gelenlerin içinde okuma yazma bilmeyen, ilkokulu terk etmiş olan, ilkokul mezunu olanların oranı %92&#8217;si, %3 ortaokul terk, %3 ortaokul mezunu, %1&#8242;i lise terk, %1 lise mezunu. Yani eğitim yaşını yükselttiğiniz zaman, yoksul-zengin fark etmiyor. Özellikle yoksullarda, çocuğun sokağa gelmesini engelleyen en önemli koruyucu ve önleyici yöntemlerin başında eğitim geliyor. Fakat bizim en büyük unuttuğumuz şey 8 yıllık eğitim bu yoksul insanlara yetmiyor. Ya liseye devam ettireceksiniz, ya meslek okullarına devam ettireceksiniz ya da onu da yapamıyorsanız çıraklık eğitim merkezlerinin önünü açacaksınız. Yani yol parası, yemek parası ufak tefek desteklerle 3 yıl daha çalışacaklar, geçerli olan bir mesleği öğrenecek, kendi hayatını, kendi çocuklarının hayatını, kendi ailesinin hayatını, onun ekonomisini düzelteceklerine inananlardanım ben. Yani 8 yıllık eğitimde bırakmamaları gerekiyor.</p>
<p>Şu anda sıkıntıların başında şu geliyor, araştırıyorsunuz ilkokul mezunu çok insan var. Ama çıraklık eğitim merkezlerine girebilmeleri için ortaokul mezunu olması gerekiyor. Ya ufak bir değişiklik yapacaklar, diyecekler ki; bu ilkokul mezunlarının hepsi çıraklık eğitim merkezine devam edebilirler. Ama bir taraftan da açık öğretime devam etsinler. Bir taraftan ortaokulu bitirirken bir taraftan da zaman kaybetmemek için normal meslek eğitimlerini tamamlasınlar. Öbür türlü düşündüğünüzde 20 yaşında diyelim Özgür, askere gitti geldi 21 yaşında, ben bunu çıraklık eğitim merkezine götürmem için önce açık ilköğretime yazdıracağım 4 yıl geçecek 25 yaşına gelecek bu. 3-4 yılda şey okuyacak 29 yaşına gelecek, 29 yaşından sonra buna kim iş verecek? Öyle bir sıkıntı var. O nedenle de zamana karşı yarışı kırmanın yollarından bir tanesi bu. Yani ufak tefek değişiklikler. Veya halk eğitim merkezleri nasıl okuryazarlık diploması veriyor 3 ayda, nasıl 3 ayda ilkokul diploması veriyor. O zaman bir yıl okutalım bu çocukları, ilkokul mezunu olanları, yoksul ailelerin çocuklarının hepsini, halk eğitim merkezine devam etsinler. Ve ortaokul diploması versinler, bir seferliğe mahsus. Ortaokul diplomasını aldıktan sonra da çıraklık eğitim merkezine devam etsinler diye.</p>
<p>Şu anda 18 yaşını doldurmuş gençler, gençlik koruma kanunu olmadığı için devlet bir şey yapamıyor şu an. Onun için biz gerçekten bir ülke isek ve çocukları, gençleri düşünüyorsak, çocuklarla ilgili çok büyük sıkıntılar yaşıyoruz, 18-25 yaş, 18-27 yaş, 18-29 yaş, aynı Avrupa&#8217;da olduğu gibi, Gençlik Koruma Yasasını çok acil olarak Türkiye&#8217;ye uygulanarak, uyarlanarak çıkarılması gerekiyor. Çocukları korumaya çalışırken, gençleri kaybediyoruz bu sefer. Çünkü sokakta, işte buyurun! Özgür daha önce bir yerlerde kalmış, kurumlarda kalmış, şu anda sokakta yaşayan bir genç haline geldi. Yaşı dolduğu için devletin korumasında falan değil şu an. Ve devlet bu kadar imkan yaratmış, bu kadar bakmış etmiş. Bakın çok ufak bir şeyden dolayı, yaşı 18&#8242;i doldurdu diye şu anda sokakta yaşıyor. Kırılması gerekiyor, yani bunun da çözülmesi gerekiyor. Onun için anne ve babalara, ailelere çok önemli görev düşüyor. Bakabilecekleri, yetiştirebilecekleri kadar çocuk dünyaya getirsinler. Bu sorumluluğu alabilecek kadar çocuk dünyaya getirsinler. Bu sorumluluğu alabilecek kadar çocuk dünyaya getirmeleri gerekiyor, isterse 5 tane, 20 tane. Ama bu sorumluluğu alabiliyorsa, çocuklarına iyi bir gelecek verebiliyorsa, mutlu bir aile ortamı yaratabiliyorsa istedikleri kadar çocuk yapabilirler önemli değil.</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/02/10/sokakta-yasayan-cocuklar-2/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/02/10/sokakta-yasayan-cocuklar-2/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Sokakta yaşayan çocuklar (1)</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/02/10/sokakta-yasayan-cocuklar/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/02/10/sokakta-yasayan-cocuklar/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 10 Feb 2011 13:00:04 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Konuk Yazar</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Eğitim]]></category>

		<category><![CDATA[Toplum]]></category>

		<category><![CDATA[Toplumsal Ahlâk]]></category>

		<category><![CDATA[vicdan]]></category>

		<category><![CDATA[Çocuk]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=14794</guid>
		<description><![CDATA[Sunuş: Sokakta yaşayan çocukların gözlerine dikkatle baktınız mı hiç? Yoksa arabanıza yaklaştıklarında merkezî kilit sistemine basıp hızlananlardan mısınız? O rahatsız edici gözlere biraz bakın. Bize bizden bir şeyler yansıtıyorlar sanki? 
Bizim &#8220;en alttakiler&#8221; onlar. Bizi kâh korkutan, kâh üzen ama daha çok acıma duygusu uyandıran. Önceden belirlenmiş davranışlar sergiliyor o çocukları görenler. Kendilerini aklayacak savunma [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="padding-left: 30px;"><strong><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/02/img_3276.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-14795" title="img_3276" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/02/img_3276.jpg" alt="" width="198" height="275" /></a>Sunuş:</em></strong><em> Sokakta yaşayan çocukların gözlerine dikkatle baktınız mı hiç? Yoksa arabanıza yaklaştıklarında merkezî kilit sistemine basıp hızlananlardan mısınız? O rahatsız edici gözlere biraz bakın. Bize bizden bir şeyler yansıtıyorlar sanki? </em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>Bizim &#8220;en alttakiler&#8221; onlar. Bizi kâh korkutan, kâh üzen ama daha çok acıma duygusu uyandıran. Önceden belirlenmiş davranışlar sergiliyor o çocukları görenler. Kendilerini aklayacak savunma mekanizmaları harekete geçiyor:  <strong>&#8220;Kazık kadar adam olmuş, bir iş bulup çalışsa ya! Bu hale düştüyse kendi suçu değil mi biraz da?&#8221;</strong>. Ya da bir başka şemsiye açılıyor, &#8220;düzene&#8221;, hükümete, kapitalizme sövüyor vicdanını duymak istemeyenler. </em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>Şeyma Tamer ise sessizce ve dirayetle <strong>&#8220;başka bir yol olmalı&#8221;</strong> diyenlerden. Okuyacağınız yazı dizisi çareler, çözümler öneren ve tam da bu sebeple oldukça sıra dışı olan bir çalışma. İçerik itibariyle alışılagelmişin ötesinde, İnsan&#8217;ı, İlim&#8217;i, Akıl&#8217;ı ve Vicdan&#8217;ı merkeze alan bir&#8230; ödev. Evet, Şeyma </em><em>Avrupa İslam Üniversitesi, Psikoloji Bölümü 1. Sınıf Öğrencisi. Bu sebeple </em><em>Şeyma&#8217;nın bir öğrenci olması da umut verici. Karşılaştığı güzel insanlar, </em><em>Üzeyir Öz ve Yusuf Ahmet Kulca,</em><em> yürütülen projeler, yapılanlar ve yapılacaklar kadar güzel. Hayra vesile olması umuduyla yayına giriyoruz.(MY)</em></p>
<p><strong>Önsöz (</strong><strong>Şeyma Tamer</strong><strong>)</strong></p>
<p>Sokakta gördüğümüz zaman kimimizin kafasını çevirip yoluna devam ettiği, kimimizin acıyarak baktığı, kimimizin korktuğu, kimimizin kızdığı sokak çocukları ve onların yaşama tutunma çabaları&#8230; Bu konuda nelerin yapılabileceği ve bu sorunun nasıl çözülebileceğini öğrenmek için iki değerli insanla mülakat gerçekleştirdim. Söylediklerini mümkün olduğu kadar değiştirmeden, olduğu gibi aktardım ki söylediklerinin büyüsü bozulmasın ve benim onlarla görüşürken hissettiğim duyguları bu mülakatı okuyan herkes de hissetsin.</p>
<p>Mülakatı iki ayrı kişiyle gerçekleştirdim, Üzeyir Öz ve Yusuf Ahmet Kulca. Yusuf Bey ile mülakatı gerçekleştirmek için birlikte çay bahçesine doğru giderken <span id="more-14794"></span>tevafuk eseri üç kişi ile karşılaştık, Yusuf bey onları da çay içmeye davet etti. İkisi bir zamanlar sokak çocuğu olan ama şimdi mesleğini eline almış, evlenmiş kişilerdi. İçlerinden E. ile olan görüşme notlarını da aktardım. Yusuf Bey ile görüşme yaparken, kendisi de bazı konularda kendi yaşadıklarından örnek vermek istedi, onun haricinde hiç birini tedirgin etmemek için farklı sorular sormadım. Soruları beğendiğini söylemesi ve bana güvenmesi beni memnun etti. Kendisi kimliğinin açıklanmasını istemediği için fotoğraf çekiminde de yer almadı.</p>
<p>Bir diğeri ise Özgür, 18 yaşında ve hala sokaklarda yaşıyor. Tinerci bir genç, masada çay içerken dahi sürekli cebinden tiner şişesini çıkarıp bir beze döküp kokluyordu. Davranışları tıpkı bir çocuk gibiydi, her ne kadar söylenilenleri anlasa da tiner çektiği için olsa gerek çok fazla bilinci yerinde değildi. Ama Yusuf beyin onunla ilgilenmesi görülmeye değerdi. Gayet babacan bir tavırla, hadi canım benim hatırım için tineri cebine koy diye rica ediyordu. Çay bahçesinde oturduğumuz süre zarfında Özgür&#8217;ün karnını doyurdu, Özgür bir ara vücudunu kaşıyınca kontrol etti, evladım kendine dikkat et aman hasta olma dedi, yurda gelmesini ve banyo yaptırmayı teklif etti. Özgür&#8217;ün fotoğraflarını Yusuf Bey çekti, benim onları rahatsız etmemek için çekmediğimi anladı sanırım, fotoğraf makinemi alıp o çekti.</p>
<p>. Benim için çok güzel bir gündü, samimi konuşmaların olduğu, duygusal anların yaşandığı ve çevredeki insanların şaşkın bakışları&#8230; Ayrıca o gün sünnet olmayanların askere alınmadığını öğrendim. Gayrimüslimler için bu geçerli değilmiş, Müslümanlar için geçerliymiş. Yusuf Bey E.&#8217;den bahsederken sünnet olmadığı için askere gidemediğini söyledi, 24 yaşında sünnetini yaptırmış. Mülakatlar sorunun ne olduğu, nasıl çözülebileceği ve sonuca dair bilgiler içerdiği için bu konuda yorumu okuyucuya bırakıyorum.</p>
<p> </p>
<p align="center"><strong>BİZİM ÇOCUKLARIMIZ</strong></p>
<p align="center"><strong>SOKAK ÇOCUKLARI HAKKINDA YAPILAN 10 OCAK 2011 TARİHLİ </strong></p>
<p align="center"><strong>YARI YAPILANDIRILMIŞ MÜLAKAT ÇALIŞMASI</strong></p>
<p align="center"><strong>SOSYOLOJİ DERSİ</strong></p>
<p> </p>
<p> </p>
<p><strong>Adı:     </strong>E.</p>
<p><strong>Yaşı:    </strong>30-35</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Ş.T.                  Sokaklarda ölen çocuklar var mı?</strong></p>
<p><strong>E.                     </strong>Vietnam&#8217;da Amerika, savaşta ne kadar asker kaybettiyse, sokaklarda da o kadar kaybediliyor. Birbirlerini de öldürebiliyorlar, kazayla da ölebiliyorlar. Nerden baksanız 50&#8242;ye yakın arkadaşımızı kendi ellerimizle gömdük. Birisi denize atladı öldü, bir tanesi trende sıkıştı öldü. Mağarada 3-4 arkadaşımız öldürüldü, kendi aralarında baktığınız zaman sayısız ölümler var.</p>
<p> </p>
<p><strong>Ş.T.                  Sokak çocukları, kendilerini nasıl bir yere koyuyorlar? Değersizlik duygusuna kapılıyorlar mı?</strong></p>
<p><strong>E.                     </strong>Değersiz? Ben kendimden bir örnek vereyim, arabanın lastiği ile kendimi askerden geldikten sonra kıyaslamıştım. Askerden yeni geldim, arabaya baktım, tempra arabaya dedim ki; ben bu arabanın neresi ederim? İki lastiği mi, iki kapı kolu mu? O kadar kendini şey görüyorsun, yani bir arabanın şeyiyle kıyaslıyorsun, lastikleriyle, kapı kollarıyla, kendinde bir değerin yok yani. Bu kadar değersiz hissediyorsun, bir gelecek şeyin yok.</p>
<p> </p>
<p><strong>Ş.T.                  Peki siz değersizlik duygusunu nasıl aştınız?</strong></p>
<p><strong>E.                     </strong>Ben nasıl aştım&#8230; Ben, Yusuf abi ile biz karşılaştığımızda sene 93&#8242;tü herhalde, 91&#8230; daha evveliyatı var 89 gibi. Şu uydu satılanın altında bir şey vardır, merdiven altı vardır, biz, orada kalırdık, orada ateş yakardık. Kadıköy grubu vardı, Üsküdar grubu vardı, gruplar vardı. Biz o zaman Kadıköy grubuna aittik, Yusuf abi ile orada karşılaştık, sonra Eminönü&#8217;ne geldi orada bir daha karşılaştık, o zaman ben sokaktayım. Bana dedi ki; sokaktaydım, E. dedi, yurtta da karşılaşmıştık Kadıköy yurdunda, Eminönü&#8217;ne geldi, parkına geldi, orada biz kalabalık bir gruptuk. En az 15 kişi kışın sokaktaydık. E. dedi, ben dedi yurt açtım dedi Sefaköy&#8217;de, düşünür müsün gelmeyi, kalmayı falan. Ben güvenmedim şimdi, yani kimsin, nesin beni çağırıyorsun ama tanımıyorum güvenimde yok.</p>
<p> </p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Ş.T.                  Sokak daha güvenli geldi yani!</strong></p>
<p><strong>E.</strong>                     Daha güvenli, her zaman için sokak daha güvenli.</p>
<p><strong>Y.A.K.</strong>  En azından orayı biliyor, öbürünü bilmiyor. Öbür tarafını bilmediği bir şeye tabi güvenmeyecek, çünkü bilmiyor, bilmediği bir şey, ama sokakta her yeri biliyor. Arkadaşlarını biliyor, kimden zarar geleceğini biliyor, neresi güvenli nerde kalabilirim, nerde yemek yiyebilirim, nerde yatabilirim her şeyi biliyor.</p>
<p><strong>Ş.T.                  Ama orada götüreceği kişinin ne yapacağı belli değil.</strong></p>
<p><strong>Y.A.K.  </strong>Evet bütün problem de orada zaten.</p>
<p> </p>
<p><strong>E.</strong>                     Sonra Taksim Beyoğlu&#8217;nda dernekte karşılaştık, Yusuf abi o kadar ilgilendi ki. Babanın yapamayacağı şeyleri o kadar seninle yakın ilgileniyor yani. Benim sünnetimi yaptı, ne kadar garip. Kaç yaşındayım benim sünnetimdeydi, benim düğünümdeydi, benim işte askerlikte yanımdaydı yani. Her kademede bir babayla, benim babamdan hiçbir şey görmedim mesela. Biz babamla, bugün ben babamdan nefret ediyorum hala. Geçmişe bakıyorum hep beni aşağılar şeyi vardı. Üvey annemle büyüdüm ben, öz annem X şehrine geldi. Ben daha küçüktüm 4 yaşındaydım, hatırlamıyorum onu. O X şehrine geldi kendini kurtardı. Bir yuva yapmış, evlenmiş, beni Y şehrinde bıraktı. Ben üvey annemle yaşadım, ama üvey annem de 5 tane çocuğunu bırakıp babama gelmiş. Şimdi o kadın, ben 5 çocuğumu bıraktım diye orada beni gözüne kestiriyor yani. Bu çocuk da gidecek&#8230; yani ben 5 çocuğumu feda ettim, senin evine geldim, karın oldum, o çocuğu da ben barındırmayacağım, yaşatmayacağım deyip kafasında bir şey kurdu sürekli. Ben o baskıdan dayanamayıp İstanbul&#8217; geldim.</p>
<p>            İstanbul&#8217;da onlardan kaçmayı özgürlük olarak görüyorsun işte. Oradan buraya gelmek benim için mutluluktu. Buraya geldim, Taksim&#8217;de Yusuf abiyle karşılaştığımızda insanların ona güvendiğini gördüm. O an ben de güvenmek istedim. Yurdu bir görmek istedim önce bir, görme amaçlı gittim kaldım. Ondan sonra kaldıktan sonra işe soktu Yusuf abi, iş hayatımız oldu kısa bir süreli. Ama bende bir şey vardı, özgüven derken biraz hani liderlik ruhu vardı. Çocuklara liderlik ruhu, onlara abilik yapabilme şeyi. Aynı ailede olduğu gibi birbirinizi koruduğunuz için, dışarıya karşı, diğer insanlara karşı, olumsuzluklara karşı, orada da bir saygı sevgi çerçevesi var.</p>
<p>Yusuf abi askere gönderdi, askerden geldim, askerden geldikten sonra işte konuştuk, bana şey dedi. Artık siz büyüdünüz dedi, şimdi evliliğe atılmamız lazım dedi. Öyle bir projeleri vardı o zaman. Gençlere ev açacağız, önce üç dört ay kiranızı vereceğiz, sonra biz arkanızda duracağız dedi. Sonra onların o uygulamasına girdik, bir ev tuttuk arkadaşlarımızla Kadıköy&#8217;de. Ama bu arada Yusuf abi&#8217;nin derneklerinde olan bir bayan vardı, beni X şirketinde işe soktu. O bayanın sayesinde ve tabi ki Yusuf abinin sayesinde işimiz oldu. O güvendi, ben dedi E.&#8217;ye kefilim dedi, o çalışır dedi. Onun o şeyi bana bir iş kazandırdı. Ve bana işyerimde patronumun bana şey tanıması, tolerans tanıması işte bana yardımcı olması, gerçekten ama içten, bazıları yardımcı olmuyor o bir gerçek.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Ş.T.                  Gösteriş olarak işe alanlar var değil mi?</strong></p>
<p><strong>E.                     </strong>Tabi var, çok var. Seni 2 ay deniyorlar sonra sana yalandan bir mazeret üretiyorlar, kendi dostunu almak istiyor, kendi arkadaşını almak istiyor. Seni orada hemen gönderebiliyor. Ama oradaki patron gerçek bir patrondu, benim dişim ağrıdığında özel arabasıyla beni kendi dişçisine götürüp getirebilecek kadar doğru bir insandı. Bunları hiç unutamıyorum.</p>
<p>            O şeyi özgüveni görünce tabi ben borsa da oynamaya başladım. Borsaya girdim para kazandım, bir cafe açtım o güvenle, arkadaşlarla ortaklaşa bir şeyler yapmaya çalıştık, hayat tabi ki tecrübe bunu sana gösteriyor, olmuyor. Yani o olmadı, yanlışlıklar oldu. Arkadaşlarımız beceremedi, çocukluk arkadaşlarımla böyle bir hayallerimiz vardı. Yaptık ama borsadan çok büyük para gelmesine rağmen o hayalimiz olmadı. Oradaki ortam çok farklı bir ortam, evet onlarla açtım, onları da ortak yaptım 3-4 tanesini ama onlarda işletmecilik ruhu yoktu. Böyle bir girişimcilik yaptık ama olmadı. Ben artık kendimi toplamıştım, bir işimiz vardı sonra evlenmeyi düşündüm. Bayan bir arkadaşımla tanıştım, o X semtinde oturuyordu, onunla bir evliliğimiz oldu. Sonuçta benim kendime özgüvenim geldi. İşte Vakıf Bankası&#8217;ndan gayrimenkulleri takip ettim, oradan Z şehrinden görmeden arsa aldım. Onu sattım bir ev aldım, yeni bir ev daha aldım. Şimdi iki dairem oldu. Hayat böyle şey yapıyor seni, aşıyor seni yani. Hayatta iki tekerlekle kendini kıyasladığın dönemden şimdi bakıyorum ki 400 milyarlık bir şeye geldim. Demek ki hayat bu kadar basit bir şey, yani yapabiliyorsun. Bir şeyi istersen oluyor, yani inanmak işin püf noktası.</p>
<p> </p>
<p> </p>
<p><strong>Ş.T.                  Hayata karşı öfkeleri, varoluşa dair isyanları var mı?</strong></p>
<p><strong>E.                     </strong>Çok zayıflar, oturup ağlıyorlar yani. Gecenin bir yarısı mesela, en çokta nezarethaneye düştüklerinde kendileriyle baş başa kalıyorlar. Yani bir karakola düştüklerinde yani gecenin bir vakti olduğunda, kendilerini yalnız hissettikleri, en çaresiz hissettikleri dönem oluyor.</p>
<p>            Ben 9 yaşında geldim Y şehrinden İstanbul&#8217;a. Kadıköy&#8217;e gelmiştim ilk başta sene 83 falandı. 2. Sınıfı geçemedim, o yüzden kaçmıştım. Geçemedim dayak yiyeceğim diye, İstanbul&#8217;a geldim, 9 yaşındaydım, polisler aldı beni nezarethaneye koydular. İstanbul&#8217;a geldiğimde çok mutluydum, oradan kurtuldum diye ama nezarethaneye girdiğinizde o şeyle ağlıyorsunuz. O öfkeyle ağlıyorsunuz yani. Ben o yaştan sonra 9 yaşından sonra İstanbul&#8217;da büyüdüm zaten. Gitmeler bir daha gelmeler&#8230;</p>
<p>            Sonra işe askere gittiğimde de, babam yine bana, bak işte oraya gittin, göreceksin gününü falan, ben sana yardım etmeyeceğim&#8230; Mucize gibi bir şey yani sokaktan kurtulmak inanın. İlk başta düşünmüyorsunuz zaten, kurtulacağım bir hayat kuracağım, çalışacağım bir mesleğim olacak bilmem ne bunların hepsi bir hayal. Öyle bir şey kurmuyorsun, ben çocukken o yaşlarda ne hayal kurardım diye baktığım zaman, film kahramanı oluyorsun sevdiğin filmlerden, onun haricinde bir şey kuramıyorsun. Maçları izlediğinden bir futbolcu oluyorsun hayalinde ya da. Onun haricinde hiçbir şey yok. Sadece kitaplarda geçiyor. Çocuk ruhuna erişemiyorsun, ergenlik görmüyorsun. Çünkü bütün arkadaşların sokakta, sana bir şey öğretmiyorlar. Sadece yaralanacaksın, ölebilirsin işte hep ölüm tehlikesi yaşıyorsun, polislerden şiddet görüyorsun, kendi arkadaşlarından yine bir şekilde şiddet görüyorsun. Sokakta gaspçılarla karşı karşıyasın. Gecenin bir vaktinde 2&#8242;de, 3&#8242;de onlarla hep yüzleşiyorsun. Yani tehlikelerle karşı karşıya gelebiliyorsun. Sokak hayatında sadece öleceğini düşünüyorsun. Buralardan kurtulamayacağım, ceza evine gireceğim vs.</p>
<p>            Ama derneğin olması çok büyük bir umut oldu. Aslında derneğe de kurtulacağız diye değil de, sokakta başımıza bir şey gelmesin diye gidiyorduk biz oraya. Ama sokaktan kurtulmak da o an için büyük bir şey oluyordu. Dinlenme, uzaklaşma, orada işte yemek yiyorsun, ilgi gösteriyorlar, eğitim veriyorlar. Okuma yazma bilmiyordum, sokaktan geldiğimde bir şey açıp okuyamıyordum. Sonra işte yurda gelen öğretmenler sayesinde okuma yazmayı öğrendim. Sonra ben dışarıdan liseyi bitirdim. Hiç okuma yazma bilmiyordum, dışarıdan liseyi bitirdim.</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/02/10/sokakta-yasayan-cocuklar/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/02/10/sokakta-yasayan-cocuklar/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Vodafone: Paran Kadar Konuş! - Bir Liberal Ahlâksızlık Örneği</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/02/01/vodafone-paran-kadar-konus-liberal-ahlaksizlik%e2%80%99a-sucustu/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/02/01/vodafone-paran-kadar-konus-liberal-ahlaksizlik%e2%80%99a-sucustu/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 01 Feb 2011 16:18:22 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mehmet Yılmaz</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Ekonomi]]></category>

		<category><![CDATA[Liberal Totalitarizm]]></category>

		<category><![CDATA[Liberalizm]]></category>

		<category><![CDATA[Modernleşme]]></category>

		<category><![CDATA[Mısır]]></category>

		<category><![CDATA[Toplumsal Ahlâk]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=14639</guid>
		<description><![CDATA[UYARI: &#8220;Liberalizm kötü ahlâklıdır&#8221; demiyorum, su nasıl renk-siz, hava nasıl koku-suz ise liberalizm de öyle ahlâk-sızdır diyorum.
Mısır&#8217;da ve Tunus&#8217;taki halk hareketlerinde cep telefonlarının oynadığı rol malumunuz. Geçenlerde Hosni Mobarak (&#8221;mübarek&#8221; demeye dilim varmıyor) rica etti, Vodafone firması da kesti telefonları. Bizim Genç Siviller kızdı bu işe, protesto ettiler. İyi de ettiler. Ama bir şeyi gözden [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/02/liberal_ahlak_3.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-14640" title="liberal_ahlak_3" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/02/liberal_ahlak_3-220x300.jpg" alt="" width="220" height="300" /></a>UYARI:</strong> <strong><em>&#8220;Liberalizm kötü ahlâklıdır&#8221;</em></strong> demiyorum, su nasıl renk<strong>-siz</strong>, hava nasıl koku<strong>-suz</strong> ise liberalizm de öyle ahlâk<strong>-sız</strong>dır diyorum.</p>
<p>Mısır&#8217;da ve Tunus&#8217;taki halk hareketlerinde cep telefonlarının oynadığı rol malumunuz. Geçenlerde Hosni Mobarak (&#8221;mübarek&#8221; demeye dilim varmıyor) rica etti, Vodafone firması da kesti telefonları. Bizim <a href="http://www.gencsiviller.net/haber.php?haber_id=337">Genç Siviller kızdı bu işe, protesto ettiler</a>. İyi de ettiler. Ama bir şeyi gözden kaçırdılar sanırım. <strong>Vodafone ahlâken YANLIŞ bir iş yaptı ama piyasa ahlâkına göre &#8220;DOĞRU OYNADI&#8221;.</strong> Neden?</p>
<p> Vodafone&#8217;un basın sözcüleri firmanın bu diktatöre itaat etme sebebini şöyle açıkladılar:</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;Anlaşmamız gereği Mısır Hükümeti&#8217;nin böyle bir <strong>HAKKI</strong> var&#8221;. </em></p>
<p>Yani HAK denilen şey ticarî bir anlaşma ile belirlenen, para ile alınıp satılabilen bir şey bu insanlara göre. Tabi haberleşme uyduları ve yerdeki altyapı oldukça masraflı şeyler. Ama Diktatör Mobarak o paraları cebinden çıkarmadı ki. Mısır halkından toplanan vergilerler, Süveyş kanalından geçen gemilerin ödedikleri geçiş bedelleri ile kuruldu ya da kiralandı bu sistemler. Yani Mısır halkının cep telefonuyla konuşma <strong><em>HAKKI</em></strong><em> </em>vardı. Yine de Mobarak Vodafone&#8217;a kapatma emri verince telefon operatörü &#8220;emret&#8221; dedi ve Mısır halkını kendi parasıyla aldığı telefon sisteminden mahrum bıraktı.</p>
<p>Eğer Mobarak Mısır&#8217;dan kovulursa telefon operatörü elbette yeni iktidarın emrine uymaktan çekinmeyecek. İhtimal alacakları vardır, yeni projeleri vardır. Ama demokratik yolla seçilen bir hükümete itaat etse bile bunu <strong>PARA İÇİN</strong> yapacak. <strong>HAK İÇİN</strong> değil.</p>
<p style="padding-left: 30px;">&#8220;<em>[...] Adam Smith&#8217;ten, </em><strong><em>Mandeville</em></strong><em>‘den, </em><strong><em>John Stuart Mill</em></strong><em>‘e, </em><strong><em>Hayek</em></strong><em>‘e, </em><strong><em>Friedman</em></strong><em>‘a, </em><strong><em>Röpke</em></strong><em>‘ye uzanan, dallanıp budaklanan liberal gelenekte mutabık kalınmış olması gereken, SAPASAĞLAM ve din dışı bir ahlâkî zemin <span id="more-14639"></span>arıyordum. Bugün vardığım nokta bir düş kırıklığından ibaret. John Rawls(1) gibi solcu ve kolektivist liberaller gördüm. (Evet, bu da var!)  </em><strong><em>Immanuel Kant(2)</em></strong><em>, </em><strong><em>Alexis de Tocqville(3)</em></strong><em> gibi öldükten sonra devşirilen &#8220;liberalleri&#8221; gördüm. </em><strong><em>Bernard Mandeville</em></strong><em> gibi insandaki kötü huyların bir araya gelip &#8220;iyilik&#8221; üreteceğini savunanları gördüm. Ama liberal ahlâkı (varsa şayet) göremedim.<strong>Hayek(4), Popper, Berlin</strong> her hangi bir ahlâkî zeminin zorunlu olmadığına hükmediyorlar. </em><strong><em>Mises(4)</em></strong><em>, </em><strong><em>Rothbard</em></strong><em> veTürkiye&#8217;de </em><strong><em>Mustafa Akyol</em></strong><em> (<span style="text-decoration: underline;">Çatışma mı İşbirliği mi?</span>),  </em><strong><em>Atilla</em></strong><em> </em><strong><em>Yayla (</em></strong><a title="Permanent Link to Liberal düşüncenin ve Türkiye'nin geleceği" href="http://www.derindusunce.org/2008/11/23/liberal-dusuncenin-ve-turkiyenin-gelecegi/"><em>Liberal düşüncenin ve Türkiye&#8217;nin geleceği</em></a><em><strong>)</strong></em><em>, </em><strong><em>Mustafa Erdoğan</em></strong><em> (</em><a title="Permanent Link to İslam ve Liberalizm: Kısa Bir Bakış" href="http://www.derindusunce.org/2008/01/02/islam-ve-liberalizm-kisa-bir-bakis/"><em>İslam ve Liberalizm</em></a><em>) gibi liberallerin ahlâk konulu çabaları  ise ortak bir zemin kurmaktan ziyade liberal ilkelerin her hangi bir mevcut (geleneksel, dinî,&#8230;) zeminle çatışmadığını savunmaktan ibaret. Nasreddin Hoca gibi herkese </em><strong><em>&#8220;sen de haklısın&#8221;</em></strong><em> diyerek vicdanî, insanî  bir düzen kurulabilir mi?</em>&#8220;(Bkz. <a title="Permanent Link to Liberalizmin kusurları(3): Liberalizm ahlâksızdır!" href="http://www.derindusunce.org/2010/06/01/liberalizmin-kusurlari3-liberalizm-ahlaksizdir/">Liberalizm ahlâksızdır!</a>)</p>
<p>Vodafone ilk andan itibaren ahlâken <strong>DOĞRU</strong> olanı yapsaydı ne olurdu? Piyasa tarafından <strong>CEZA</strong>landırılırdı. Dikatörlerle işbirliği yaptığı öteki ülkelerde <strong>PRESTİJİ</strong> sarsılırdı. Rakip firmalara karşı girdiği ihalelerde eli zayıflardı. Müşterileri nezdinden <strong>GÜVEN</strong> kaybederdi. Belki hisse senetlerinin <strong>DEĞER</strong>i düşerdi.</p>
<p>Şimdi büyük harfle yazdığım kelimelere dikkat edin: <strong>DOĞRU, CEZA, PRESTİJ (=saygı-N-lık), GÜVEN, DEĞER. </strong>İşte Liberal Ahlâksızlık&#8217;ın kabak gibi göründüğü bir köşe başı burası. Ticaretin kelimeleri ile düşünmeye başladığınızda iyi, güzel ve doğru gibi temel, insanî kavramları birer simge, birer metafor haline getiriyorsunuz: &#8220;Ona <strong>İYİ</strong> bir dayak atım&#8221; cümlesindeki gibi hiç de &#8220;iyi&#8221; bir şey olmayan dayak böyle <strong>İYİ</strong>-leşebiliyor.</p>
<p>Peki Vodafone&#8217;un ahlâken yanlış <strong>AMA</strong> liberal racona göre doğru olan bu hareketine bakarak Para&#8217;yı, Ticaret&#8217;i, Piyasa&#8217;yı kötü ilân edebilir miyiz? Bu entelektüel bir tembellik olur. Zira <strong>EŞYA</strong> kötülük üretmez. Bizim <strong>EŞYA</strong> ile kurduğumuz ilişkidir iyi ya da kötü olan:</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220; [...]<strong> </strong>&#8220;Muhafazakâr&#8221; Müslümanlar neyi muhafaza edeceklerini yeniden düşünmek zorundalar.<strong> </strong>Ne parayı ne de teknolojiyi düşman / şeytan vb ilân ederek bir yere varılamaz. Toplumların, devletin ve tabi insanların Para ve Teknoloji ile kurdukları ilişkilerin vasfı &#8220;iyi&#8221; ya da &#8220;kötü&#8221; olabilir. Tıpkı geçmişte olduğu gibi. [...]&#8221; (<a href="http://www.derindusunce.org/2011/01/12/muslumanlar-para%E2%80%99dan-an-namaz-mi/">Müslümanlar paradan an-Namaz mı?</a>)</em></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/02/liberal_totalitarizm_4k.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-14641" title="liberal_totalitarizm_4k" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/02/liberal_totalitarizm_4k.jpg" alt="" width="183" height="220" /></a>Bu bağlamda Vodafone firmasını da &#8220;kötü&#8221; firma ilân edemeyiz. Piyasa&#8217;nın adeta bir put, bir ilâh haline getirildiği dünyamızda firma çalışanları <strong><em>&#8220;gözlerimi kaparım, vazifemi yaparım&#8221;</em></strong> demişler. Eğer Vodafone&#8217;a kızacaksak Halepçe katliamında kullanıllan uçakları Saddam&#8217;a satan Fransız Dassault firmasına da kızmamız gerekir. Bu yol liberal totalitarizmin yoludur. İnsanların şeyleştirilmesi, ürünleştirilmesi, hakların alınıp satılması bu yolla gerçekleşiyor artık. Üstün(!) Alman ırkı ya da işçi sınıfının önlenemez(!) zaferi gibi yeni bir ideoloji bu.</p>
<p>İngiltere eski başbakanlarından liberal Margret Thatcher&#8217;ın diktatör Pinochet ile olan ilişkilerini inceleyin meselâ. Liberallerin &#8220;peygamberlerinden&#8221; Hayek&#8217;in Şili&#8217;de oynadığı rolü araştırın. ITT firmasının yaptığı tercihler ile Vodafone&#8217;un davranışı arasında benzerlikler bulacaksınız.</p>
<p>Tunus&#8217;lu ben Ali ülkesinden kaçmadan önce halka karşı kullanmak üzere hazırlanan silah ve cephane Fransız gümrüğünde durduruldu. Ekonomiye, uluslararası ticarete böyle müdahale edilmesi liberalizm açısından bir <strong>HATA</strong> olabilir ama ahlâken <strong>DOĞRU</strong> değil miydi bu? Hayek&#8217;in &#8220;Kölelik Yolu&#8221; adlı kitabında savunduğu gibi ekonomik faaliyetleri politik ve hukukî kaygıların dışında mı bırakmalıyız yoksa?</p>
<p>Nazilerle işbirliği yapmış olan IBM ya da Renault gibi firmalar hukukun dışında mı kalmalıdır? Yahudileri trenle gaz odalarına, fırınlara taşımış olan Fransız SNCF firması arz-talep dengelerine cevap verirken savcılar tarafından rahatsız edilmemeli midir artık?</p>
<p>Neden totalitarizm diyoruz ısrarla? Hannah Arendth Komünist totaliter sistemler ile faşist Almanya arasındaki benzerliklere ilk işaret ettiğinde büyük tepki almıştı. &#8220;İlerici&#8221; solcular onu afaroz etmeye bile kalktılar. Oysa Arendth haklıydı. <strong><em>&#8220;Gözlerimi kaparım, vazifemi yaparım&#8221;</em></strong> diyen bir Nazi subayı ile aynı biçimde hareket eden Komünistler arasında ne fark vardı? Gözlerimizi (=aklımızı) bize kapattıran kim/ne olursa olsun sonunda varılacak yer zulüm. Çünkü içimizdeki &#8220;kötülük&#8221; değil İyilik&#8217;i yok eden. Kötülük kendi başına var olabilen bir şey değil ki. Kötülük Akıl&#8217;ı kullan<strong>MA</strong>manın bir yansıması sadece:</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8221; [...] Nazi Almanyası döneminde milyonlarca Yahudinin toplama kamplarına, ölüme gönderilmesinden sorumlu SS yetkilisi Karl Adolf Eichmann&#8217;ın Kudüs&#8217;teki yargı sürecini ele alıyor. Yahudi soykırımının mimarı olarak sunulan Adolf Eichmann&#8217;ın </em><strong><em>sadist bir canavardan ziyade, normal, hatta korkutucu derecede normal bir insan olduğuna</em></strong><em> dikkat çeken Arendt, özellikle düşünme ve muhakeme yetisinin kaybolmasıyla birlikte kötülüğün nasıl sıradanlaştığını vurguluyor.&#8221;</em> (Bkz. <a title="Permanent Link to Şans, Kader, Özgür İrade ve Zaman(1)" href="http://www.derindusunce.org/2011/01/19/sans-kader-ozgur-irade-ve-zaman1/">Şans, Kader, Özgür İrade ve Zaman-1</a>-)</p>
<p> Aklımıza bir deli gömleği gibi giydirilen ideolojiler bizim vicdanımızı, insanlığımızı susturuyor. Bu noktadan sonra ister Nazilerin hizmetine girmişsiniz, ister komünistlerin, ne fark eder? 1990&#8242;larda Kürt köylerini yakanlar, yargısız infaz yapanlar, insanları asit kuyularına atanlar <strong>gözlerini kapatıp vazifelerini yapmadılar mı?</strong> Liberalizm de bu yola girdi artık. Totaliter rejimlerin belkemiğini oluşturan ideolojilerdeki vasıfları görüyoruz liberallerde. Sadece Türkiye için değil bütün İnsanlık için en büyük tehlikeyi teşkil ediyor liberal totalitarizm.</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/02/liberal_totalitarizm.jpg"><img class="size-full wp-image-14642 aligncenter" title="liberal_totalitarizm" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/02/liberal_totalitarizm.jpg" alt="" width="464" height="291" /></a></p>
<p>Kemalistler gibi <strong><em>&#8220;halk için, halka rağmen&#8221;</em></strong> diyor Brükselli liberal politikacılar:</p>
<p style="padding-left: 30px;">&#8220;<em>Oysa demokrasi ile liberalizm her zaman birbiriyle uyumlu değil. Çünkü halkın tercihleri daha güçlü, bazen daha <strong>&#8220;sosyal&#8221;</strong> bir devletten, kolektif dayanışmadan, yüksek asgârî ücretten yana olabilir. Yani daha az liberal bir devletten. Peki halka rağmen dayatılmalı mıdır liberalizm? <strong>Mal, hizmet ve sermayenin serbest dolaşımı uğruna halkların iradesi çiğnenebilir mi? </strong></em><em>2008 krizi sırasında ve sonrasında bu soruya koca bir <strong>&#8220;EVET!&#8221;</strong> yanıtı verildi. ABD ve Avrupa Birliği&#8217;nde kamusal imkânlar kullanarak liberal tercihler batılı ülkelerin halklarına dayatıldı, dayatılıyor. </em><em>Ekonomik krizin ortaya çıkmasına sebep olan kuruluşları kurtarmak için milyarlarca dolar harcayan devletler kâh vergileri ağırlaştırıyor, kâh kamu hizmetlerini kısıyor. ABD&#8217;nin bazı eyaletlerinde devlet okulları kısmî olarak kapatıldı, sağlık servisleri ve sosyal yardımlar kısıldı. Krizden çıkmak için kullanılan milyarlarca dolar Amerikan halkının alın teriydi. Ama bu para onlara kamu hizmeti olarak geri dönmedi, dönmeyecek.</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/02/liberal_totalitarizm_3.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-14643" title="liberal_totalitarizm_3" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/02/liberal_totalitarizm_3.jpg" alt="" width="250" height="166" /></a>Avrupa&#8217;da da durum daha iyi değil. Güçlü ekonomiler bile sarsılırken zayıf devletler iflas noktasına geldi. İzlanda, Yunanistan, İrlanda, Portekiz kaosun eşiğinde.  İngiliz, Fransız ve Alman bankalarının bu ülkelerdeki alacaklarını kurtarmak için yine İngiliz, Fransız ve Alman vatandaşlarından toplanan vergiler kullanılıyor. <strong>Bir başka deyişle batılı devletler finansal aktörlerin haciz memuru gibi kendi halklarını soyuyorlar.</strong></em><strong> </strong>&#8221; (<a href="http://www.derindusunce.org/2010/11/29/ozgur-ol-bu-bir-emirdir-yazarlara-davet/">Liberalizm ve Totalitarizmin düğünü</a>)</p>
<p style="padding-left: 30px;"><strong></strong> </p>
<p><strong>Sonuç</strong></p>
<p>Ekonomik serbestlik insanları hükümetlerin ekonomik baskısından korur. Bu sebeple ticarî serbestlik, yatırım yapma ve çalışma serbestliği toplam zenginliğin halka yayılmasını sağlar. Bunun tersi fiatların bir kral ya da bir meclis tarafından belirlendiği planlı sistemlerdir. Üretimin, ticaretin ve çalışma hayatının ağır bürokratik mekanizmalarla planlandığı bu tür ekonomiler geçmişte rüşvete, kara borsaya, fakirliğe ve büyük felaketlere sebebiyet verdiler. Gerek Rusya, Çin gibi komünist ülkelerin ve gerekse Türkiye&#8217;nin tarihinde bunu ispatlayacak bir çok olay var.</p>
<p>Ancak liberaller uzun zamandır <strong>TÜKETİCİ/MÜŞTERİ</strong> gibi ekonomik kavramlar ile <strong>HAK SAHİBİ-VATANDAŞ</strong> gibi siyasî ve hukukî kavramları karıştırma yoluna gittiler. 1700&#8242;lerden itibaren yazılmış ve bugün &#8220;liberalizmin klasikleri&#8221; sayılabilecek çok sayıda eser bu kavram karmaşasını yansıtıyor. Adam Smith&#8217;in 1759&#8242;da yazdığı <strong><em>Theory of Moral Sentiments</em></strong> bu kitaplardan sadece  biri.</p>
<p>Bu mesele özünde bir yöntem sorunudur. Epistemoloji sorunudur. Liberaller tıpkı komünistler ve faşistler gibi felsefî bir krizin pençesindeler. Hayat&#8217;ın gerçekleri ile liberal kavramlar arasında anlamsal bir uçurum var. Bir yandan kelimeler anlamlardan uzak, öte yandan bir kelime ile birden fazla kavrama işaret ediyorlar. Bu sebeple liberaller genellikle sağlıklı düşünemiyor.</p>
<p>Netice olarak liberal ahlak görecelidir, piyasaya ve paraya endekslidir, sayıca kalabalık ama paraca zayıf insan yığınları zengin bir azınlık tarafından <strong>LİBERALCE</strong> ezilebilir.</p>
<p> Piyasa ve Bireysel serbestlikler malların ve sermayenin serbestçe dolaşması gereklidir. Bu serbestlik kanunlarla korunmalıdır. Ama bunlar birer alettir, hukukun üstünde yer alamaz. Piyasa hukukun yerini alamaz, hukukun yerine ikame edilemez. Liberalizmi savunarak ekonomik faaliyetleri HUKUK dışına çıkarma çabası totalitarizme varır. Dünya 1980&#8242;lerden beri bu yolu deniyor, önümüzdeki onyıllarda bu deneyin kobayları olarak ağır bedeller ödeyebiliriz.</p>
<p>Liberal dostlarımızı bir kez daha liberal klasikleri <strong>dikkatle</strong> okumaya davet ediyorum. Lütfen&#8230;</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/02/liberal_totalitarizm_4.jpg"><img class="size-full wp-image-14644 aligncenter" title="liberal_totalitarizm_4" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/02/liberal_totalitarizm_4.jpg" alt="" width="460" height="483" /></a> </p>
<p> </p>
<p><span style="text-decoration: underline;"><strong>Dip notlar (Okuma kolaylığı için kaynak makaleden alıp  tekrar koydum)</strong></span></p>
<p><strong>(1°)</strong> John Rawls liberal midir? Kendisine “liberal” diyen Amerikalılar bu lafı Avrupa’daki solcu/sosyalist anlamında kullanıyorlar. Amerikalı liberaller bizimkilerin aksine sosyal devleti, zenginden daha çok vergi alınmasını ve fakire devlet eliyle destek olunmasını savunuyorlar. Zaten Rawls da teorisini Vietnam savaşı sırasında geliştiriyor. Vatandaşlık haklarının, federal devletin meşruiyetinin tartışıldığı, entelektüel açıdan çalkantılı yıllar. Teorisini kitaplaştırdığı A Theory of Justice’te açık açık sosyal devleti savunuyor adamımız(sayfa 300-310). Hatta şu lafı bile Rawls’ı liberal zanneden liberallerin biraz uyanmaları için faydalı olabilir:</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>“<strong>T</strong></em><strong><em>he difference principle:</em></strong><em> T</em><em>hey are to be of the greatest benefit to the least-advantaged members of society.”</em></p>
<p>Not: Bazı liberallerin hoşlarına giden her fikri <strong>“hah bu da bizden”</strong> demesi, sonra kimi liberaller faşist diktatörlere destek olunca <strong>“o adam bizden değil”</strong> diye zeytinyağı gibi üste çıkmaları son derecede gıcık bir tutum. Yemezler. Bu oynaklık yüzünden liberalizm de gitgide Kemalizm gibi tarif edilemez bir şey halini alıyor, bizden söylemesi.</p>
<p><strong>(2°)</strong> Kant’ın Pratik Aklın Eleştirisi adlı eserinde ortaya koyduğu ahlâk zemini iyiliği tek başına bir değer olarak kabul ediyor ve sonuççu (konsekansiyalist) ya da faydacı (utilitarist) arayışları reddediyor. Ama bu kadar aşikâr bir gerçeği görmek genellikle liberallerin işine gelmiyor ve Kant’ın prestijinden istifade etmek için bazen bu büyük düşünürü “liberal” ekibe dahil ediyorlar. “Aydınlanma nedir?” gibi denemelerinde bireysel hakları devletin baskısına karşı savunması belki liberalizm ile paralel kabul edilebilir ama Kant’ı Kant yapan eserlerdeki “özgürlük” kavramı ne o dönemin ne de bugünün liberalleriyle uyum teşkil eder. Adı özgürlükten türemiş bir fikir akımının takipçileri elbette özgürlük tanımı konusunda daha hassas olmalıdır. (Bkz.  <a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_insan.pdf" target="_blank"><strong>Derin İnsan</strong> </a> kitabı, <strong><em>Fahişelik, şehitlik ve özgürlük </em></strong> isimli bölüm) Bu değerli insanı yani Immanuel Kant’ı liberalizme yamamaya çalışmadan önce liberaller aşağıdaki eserleri okumalı ve aralarında uzunca tartışmalıdır:</p>
<ul>
<li>1. <strong>Saf Aklın Eleştirisi</strong>, 1781 (Kritik der reinen Vernunft)</li>
<li>2. <strong>Ahlâk Metafiziğinin</strong> <strong>Temellendirilmesi</strong>, 1785 (Grundlegung zur Metaphysik der Sitten)</li>
<li>3. <strong>Pratik Aklın Eleştirisi</strong> , 1788 (Kritik der praktischen Vernunft)</li>
<li>4. <strong>Yargı Kabiliyetinin Eleştirisi</strong>, 1790 (Kritik der Urteilkraft)</li>
<li>5. <strong>Ahlâk Metafiziği</strong>, 1797 (Metaphysik der Sitten)</li>
</ul>
<p><strong>(3°)</strong> De Tocqueville’in hemen bütün siyasî akımlar, ideolojiler üzerine etkisi olmuştur. Liberalizm de bunların arasındadır. Bu duruma bakarak liberal olduğunu iddia etmek oldukça hatalıdır.<strong><em></em></strong></p>
<p><strong><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/liberal_ahlak_kantitatif_estetik.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-10098" title="liberal_ahlak_kantitatif_estetik" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/liberal_ahlak_kantitatif_estetik.jpg" alt="" width="255" height="412" /></a> De la démocratie en Amérique</em></strong> (1835) adlı şahane yapıtıyla hâlâ haklı bir üne sahiptir Alexis de Tocqueville. Kamu hukuku konusunda uzmandır. Çalışmalarını, Amerika gezilerini yaptığı dönem Avrupa’nın ihtilaller, savaşlarla çalkalandığı bir dönemdir. Bu eseri okuyanlar <strong><em>“demokrasinin tehlikeleri”</em></strong> konusunda de Tocqueville’in uyarılarına hayret edecekler. Zira bugünkü liberallerin dört elle sarıldıkları bir başka kavramın, birey fetişizminin ve hazcılığın alarmını veriyor de Tocqueville. Bireyi bu derecede yüceltmenin tiranlığa varacağını öngörüyor. Bugün gerek ABD gerekse Avrupa Birliği’ni tehdit eden bu meselenin daha 1800′lerden teşhis edilmesi elbette büyük bir dehanın işareti. Bu büyük düşünür de tıpkı Kant gibi şu veya bu ideolojiye, piyasa-birey fetişizmine alet edilemeyecek kadar kıymetli bir isim ve tabi yazdıkları da. Lütfen liberal kaloriferlere yakıt yapmayalım bu kitapları. Okuyalım, öğrenelim. Esinlenelim. Ama önümüze gelen herkesi liberalizme yamamaktan uzak duralım.</p>
<p><strong>(4°)</strong> Siyasî teorileri doğdukları koşulların dışında anlamaya çalışmak büyük hata ama bu hatayı yine Türk liberallerinde yoğun biçimde görüyoruz. Örnek? 1938′de Paris’te toplanan Colloque Walter Lippmann dönemin ünlü “liberallerini” bir araya getiriyor:  Friedrich <strong>Hayek</strong>, Ludwig von <strong>Mises</strong>, Michael Polanyi, Raymond Aron, Louis Rougier, Jacques Rueff, Walter Lippmann, Wilhelm Röpke, Alexander Rüstow… “Liberal” kelimesini tırnak içinde yazmak lazım zira bu “liberaller” asla bir arada uygulanamayacak fikirleri savunuyorlar, hatta bazıları birbirlerinden nefret ediyor. <strong>Röpke</strong> ve <strong>Rüstow</strong> gibi isimler tam rekabet uğruna mirasın ağır biçimde vergilendirilmesinden yanalar meselâ. Hayek’in liberalizmi tam bir kuşatma altında!</p>
<p>Düşünün, ingiltere’de <strong>Liberal Parti</strong> 1927′de bir “Sarı Kitap” yayınlıyor “<em>Britain’s Industrial Future</em>” adında, yazarı kim? Bizim Keynes! Anti-liberalin teki, Devlet müdahalesini ideoloji haline getiren Keynes! Aynı John Maynard Keynes <strong>İngiliz</strong> <strong>liberallerin abidevî gazetesi</strong> The Nation’ı da satın almış mı 1922′de? Al sana yandaş medya!</p>
<p>İyi ama neden toplandılar 1938′de böyle bir bayrak altında? Çünkü o dönemin yaygın sloganı <strong>“liberalizm öldü”.</strong> Liberalizm bugün Komünizmin bulunduğu yerde, dünyada totaliter akımlar zemin kazanıyor, diktatörler, faşistler yükselişte, unutmayın sene 1938. “Liberaller” savunmadalar.</p>
<p>İkinci dünya savaşı başlarında Batı Avrupa da ideolojik bir kutuplaşma içinde. Meselâ Hayek 1940′ta ünlü “Kölelik yolu” (The Road to Serfdom) adlı kitabını yazmaya başladığında <strong><em>London School of Economics</em></strong> ciddî biçimde sosyalist fikirlerin etkisi altında. Nazizmin, sosyalizmin ve çeşitli soslarda her türlü totalitarizmin hem dünyaya hem de zihinlere hakim olduğu bu dönemde Hayek devletin ekonomiye müdahalesinin eninde sonunda bireysel özgürlükleri yok edeceğini anlatıyor, arkadaşlarını bu “<strong>zararlı</strong>” fikirlerden kurtarmaya çalışıyor. Kitap 1944′te yayınlanmış. 20′den fazla dile çevrilmiş. Yayınlandığı dönemde de Avrupa’ya sefalet hakim ve Avrupalı seçmenlerin önemli bir kısmı komünist ve sosyalist partilere oy veriyor.</p>
<p>Özetle Hayek veya Mises veya bir başkası tarafından ortaya konmuş “liberal ilkeleri” o insanların ülkelerinden, yaşadıkları dönemin korku ve umutlarından ayrı, zaman ve mekânın dışında düşünmek aslında düşün<strong>ME</strong>mektir. O fikirleri tabulaştırmak, tartışılmaz hale getirmektir. Yukarıda adı geçen liberaller şüphesiz aklı başında, zeki ve meraklı insanlardı. Bugünkü dünyanın halini görselerdi mutlaka yeni fikirler üretirlerdi. Ama bugün hayatta olan liberaller ne yazık ki o dönemin fikirlerine, ahlâk teorilerine saplanıp kalmış görünüyorlar. Liberal fikirler totemleşiyor.</p>
<p> </p>
<p style="padding-left: 30px;">…Bu makale ilginizi çektiyse…</p>
<p style="text-align: right;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank">Liberalizmin Kara Kitabı</a></strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank"><img class="alignleft size-medium wp-image-10169" title="liberalizmin_kara_pt" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_pt.jpg" alt="" width="143" height="249" /></a>Liberalizm asırlardır bir çok aşamalardan geçmiş, tarihi olaylarla kendisini imtihan etmiş bir düşünce geleneği. Değişmiş yanları var ama sabitleri de var. Bu sabitlerin içinde <strong>liberalizmin tehlikeli yönleri</strong> hatta <strong>YIKICI UNSURLARI</strong> da var. Bunları ortaya çıkarmak için “doğru” soruları sormak ve liberal perspektifte kalarak yanıt aramak gerekiyor… Büyük bir kısmı bu gelenekten olan düşünürlerin fikirlerinden istifade ederek <strong>liberalizmin kusurlarını</strong> ele alıyoruz bu kara kitapta: Adam Smith, Mandeville, John Stuart Mill, Hayek, Friedman, Röpke, Immanuel Kant, Alexis de Tocqville, John Rawls, Popper, Berlin, Mises, Rothbard ve Türkiye’de Mustafa Akyol, Atilla Yayla, Mustafa Erdoğan…</p>
<p>Liberallere, liberalimsilere ve anti-liberallere duyurulur.</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a></p>
<p> </p>
<p style="text-align: right;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin_ak_kitabi.pdf" target="_blank">Liberalizmin Ak Kitabı</a></strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin_ak_kitabi.pdf" target="_blank"><img class="alignleft" title="liberalizmin-ak_kitabi" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin-ak_kitabi-221x300.jpg" alt="" width="133" height="221" /></a>1930 model bir ulus-devletin, bir <strong>“devlet babanın”</strong> çocuklarıyız. Son derecede <strong>“Millî”</strong> bir eğitim gördük, öğrenim değil. Hayatta işimize yarayacak meslekî bilgileri ya da eleştirel bir bakışı öğrenmedik <strong>“millî”</strong> okullarda. <strong>“Varlığımızı Türk varlığına armağan etmek”</strong> için eğitildik, eğilip büküldük.</p>
<p>Liberallerin dilinden düşmeyen <strong>“Bireysel haklar ve özgürlükler”</strong> bizim gibi Kemalist çamaşırhanelerde yıkanmış beyinler için çok yeni. Türkiye’de yaşayan insanların ulus-devlet boyunduruğundan kurtulmasında önemli bir rol oynuyor liberaller. Biz de <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin_ak_kitabi.pdf" target="_blank">bu kitapta </a>liberalizmin temel tezleriyle uyumlu, bu fikir akımına doğrudan ya da dolaylı destek veren makaleleri birleştirdik. <strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin_ak_kitabi.pdf" target="_blank">Buradan indirin.</a></strong></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/02/01/vodafone-paran-kadar-konus-liberal-ahlaksizlik%e2%80%99a-sucustu/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/02/01/vodafone-paran-kadar-konus-liberal-ahlaksizlik%e2%80%99a-sucustu/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Nefret Söylemine Dikkat!</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/01/07/nefret-soylemine-dikkat/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/01/07/nefret-soylemine-dikkat/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 07 Jan 2011 09:36:10 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Sevinç Gül</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Irkçılık]]></category>

		<category><![CDATA[Militarizm]]></category>

		<category><![CDATA[Milliyetçilik]]></category>

		<category><![CDATA[Toplumsal Ahlâk]]></category>

		<category><![CDATA[Ulus-Devlet]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=14242</guid>
		<description><![CDATA[http://www.nefretsoylemi.org/
 

 
&#8230; Bu konu ilginizi çektiyse&#8230;
Türkiye bölünür mü?
“Bebek katili! Vatan haini!…” PKK terörünü lanetliyoruz ama devlet eliyle işlenen suçlara karşı daha bir toleranslıyız.  “Kürtler ve Türkler kardeştir” diyenlerin kaçı “sen benim kardeşimsin”  demeyi biliyor Zaza, Sorani, Kurmanci dillerinde? Ülkemizin terör sorunu ne PKK ne de Kürt kimliğiyle sınırlanamayacak kadar dallandı, budaklandı. Bazı temel soruları yeniden masaya yatırmak [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2 style="text-align: center;"><a href="http://www.nefretsoylemi.org/">http://www.nefretsoylemi.org/</a></h2>
<p style="text-align: center;"> </p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.nefretsoylemi.org/" target="_blank"><img class="size-full wp-image-14243 aligncenter" title="nefret_soylemi" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/01/nefret_soylemi.jpg" alt="" width="497" height="543" /></a></p>
<p> </p>
<p>&#8230; Bu konu ilginizi çektiyse&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/turkiye_bolunur_mu.pdf" target="_blank"><strong><span style="color: #0066cc;">Türkiye bölünür mü?</span></strong></a></p>
<p style="text-align: justify;"><em><a href="http://www.derindusunce.org/img/turkiye_bolunur_mu.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><img class="size-medium wp-image-8409  alignleft" title="tr_bolunurmu" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/tr_bolunurmu-195x300.jpg" alt="" width="128" height="195" /></span></a>“Bebek katili! Vatan haini!…”</em> PKK terörünü lanetliyoruz ama devlet eliyle işlenen suçlara karşı daha bir toleranslıyız.  <strong>“Kürtler ve Türkler kardeştir”</strong> diyenlerin kaçı <strong>“sen benim karde<em>ş</em>imsin”</strong>  demeyi biliyor Zaza, Sorani, Kurmanci dillerinde? Ülkemizin terör sorunu ne PKK ne de Kürt kimliğiyle sınırlanamayacak kadar dallandı, budaklandı. Bazı temel soruları yeniden masaya yatırmak gerekiyor: (*) Kürtler ne istiyor? (*)  İspanya ve Kanada etnik ayrılıkçılıkla nasıl mücadele etti? (*) PKK ile mücadelede ne gibi hatalar yapıldı? (*) İslâm ne kadar birleştirici olabilir? Töre cinayetlerinden Kuzey Irak’a terörle ilgili bir çok konuyu ele aldığımız 267 sayfalık bu kitabı ilginize sunuyoruz. <a href="http://www.derindusunce.org/img/turkiye_bolunur_mu.pdf" target="_blank"><strong><span style="color: #0066cc;">Buradan indirin.</span></strong></a></p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf" target="_blank"><strong>T<span style="color: #0000ff;">ürkiye’nin Ulus-Devlet Sorunu</span></strong></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091225_derin_dusunce_org_ulus_devlet.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf" target="_blank"></a><a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf" target="_blank"><img class="alignleft size-full wp-image-7896" title="20091225_derin_dusunce_org_ulus_devlet_pt" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091225_derin_dusunce_org_ulus_devlet_pt.jpg" alt="" width="125" height="183" /></a>Devlet gibi soğuk ve katı bir yapı bizimle olan ilişkisini <strong>hukuk</strong> yerine <strong>ırkımıza</strong> ya da <strong>inançlarımıza</strong> göre düzenleyebilir mi? GERÇEK hayatı son derecede dinamik ve renkli biz “insanların”. Birden fazla şehre, mahalleye, gruba, klübe, cemaate, etnik köke, şirkete, mesleğe, gelir grubuna ait olabiliriz ve bu aidiyet hayatımız boyunca değişebilir. Oysa devletimiz hâlâ başörtüsüyle uğraşıyor, kimi devlet memurları <strong>“ne mutlu Türk’üm”</strong> demeyenleri iç düşman ilân ediyor, Sünnî İslâm derslerini zorla herkese okutuyor… Bizim paramızla, <strong>bizim iyiliğimiz için(!) bize rağmen… </strong>Kürt sorunu, başörtüsü sorunu, Hıristiyan azınlıklar sorunu… Bizleri sadece “insan” olarak göremeyen devletimizin halkıyla bir sorunu var. Türkiye’nin “sorunlarının” kaynağı sakın <strong>ulus-devlet</strong> modeli olmasın? 80 sayfalık bu kitap Kurtuluş savaşı’ndan sonra Türkiye’ye giydirilmiş olan deli gömleğine işaret ediyor.  Ne mutlu “insanım” diyene! <a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf" target="_blank"><strong>Kitabı buradan indirin</strong></a>.</p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/turk_milliyetciligi.pdf" target="_blank"><strong><span style="color: #0066cc;">Türk milliyetçiliği birleştirir mi yoksa parçalar mı?</span></strong></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/02/turk_milliyetciligi.gif"><img class="alignleft size-medium wp-image-8579" title="turk_milliyetciligi" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/02/turk_milliyetciligi-204x300.gif" alt="" width="133" height="204" /></a></p>
<p style="text-align: justify;"> <strong>İllâ ki bir tutkal/çimento mu gerekiyor? </strong>Milliyetçilik tutkalı adil ve müreffeh bir düzene alternatif olabilir mi? Adaletin, hukukun hâkim olmadığı ortamlarda Türklerin kardeşliği ne işe yarar? Belki de Türk Milliyetçiliği diğer milliyetçilikler gibi yok olmaya mahkûm bir söylem. Çünkü var olmak için “<strong>ötekine</strong>” ihtiyacı var. Ötekileştireceği bir grup bulamazsa kendi içinden “<strong>zayıf</strong>” bir zümreyi günah keçisi olarak seçiyor. Kürtler, Hıristiyanlar, Eşcinseller, solcular…150 sayfalık bu kitapta Türk Milliyetçiliğini sorguluyoruz. Müslüman ve milliyetçi olunabilir mi? Türkiye’ye faydaları ve zararları nelerdir? Milliyetçiliğin geçmişi ve geleceği, siyasete, barışa, adalete etkisiyle. <a href="http://www.derindusunce.org/img/turk_milliyetciligi.pdf" target="_blank"><strong><span style="color: #0066cc;">Buradan indirin.</span></strong></a> </p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/01/07/nefret-soylemine-dikkat/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/01/07/nefret-soylemine-dikkat/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Ali Bulaç Hiç Melek Görmüş Müdür?</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2010/08/07/ali-bulac-hic-melek-gormus-mudur/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2010/08/07/ali-bulac-hic-melek-gormus-mudur/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 07 Aug 2010 07:37:05 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Cemile Bayraktar</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Kadın]]></category>

		<category><![CDATA[Toplumsal Ahlâk]]></category>

		<category><![CDATA[Türkiye'nin Ali Bulaç Problemi]]></category>

		<category><![CDATA[vicdan]]></category>

		<category><![CDATA[İslam]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=10789</guid>
		<description><![CDATA[Ali Bulaç ile ilk tanışmam babamın kitapları arasından ulaştığım bir kitabına dayanır; oldukça eski. Yüzümü parıldatan kitapların öznesi olarak benim için varlığı gerekli bir şey.
 
  Ali Bulaç ile son buluşmam geçtiğimiz haftalara rastlar; oldukça yeni. Kadın tasnifi yazılarının öznesi olarak benim için yüzümü buruşturan her şey.
 
  Referandum yorumlamasında bulunan Bulaç, Özgün Duruş gazetesinde yayınlanan yazısında [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/08/fantome.gif"><img class="alignleft size-full wp-image-10790" title="fantome" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/08/fantome.gif" alt="" width="247" height="274" /></a>Ali Bulaç ile ilk tanışmam babamın kitapları arasından ulaştığım bir kitabına dayanır; oldukça eski. Yüzümü parıldatan kitapların öznesi olarak benim için varlığı gerekli bir şey.<br />
 <br />
  Ali Bulaç ile son buluşmam geçtiğimiz haftalara rastlar; oldukça yeni. Kadın tasnifi yazılarının öznesi olarak benim için yüzümü buruşturan her şey.<br />
 <br />
  Referandum yorumlamasında bulunan Bulaç, Özgün Duruş gazetesinde yayınlanan yazısında tüm siyasi tarihimizin karasını kısmen teğet geçiyor ve ‘evet-hayır&#8217; gündeminden konuyu ‘kadın&#8217; başlığına çekiyor. Mesele kadın üzerinden yürüyor, Yeni Anayasa Paketinin ‘kadınlara pozitif ayrımcılık&#8217; içeriğinden oldukça rahatsız. Ve sözlerini fıkıhçılara yönelttiği sorular ile noktalıyor.<br />
 <br />
  Bulaç&#8217;ın somut bir de örneği var; ‘ iş istihdamı sorununda kadının çalışması gerçeğinin toplumsal bir sorun olacağını ve evi geçindirmekle(?) yükümlü erkeğin payının kapılacağı endişesini <span id="more-10789"></span>taşıyor, kadının yeri evidir gerçeğini(?) vurguluyor. ‘<br />
 <br />
  Bence yaklaştığı noktada eksikler var, hatta birkaç sorum da var?<br />
 <br />
  İmdi Bulaç&#8217;ın buradaki muhatabı erkekler mi, yoksa kadınlar mı? Ya da şöyle ifade edeyim acaba Bulaç kadınların kendi seçimi olan bir konuda onları muhatap almadan yol göstermeyi mi tercih ediyor?<br />
 <br />
  Kadının çalışması gerçeğini kredi kartlarına indirgemekten çekinmeyen yazar hiç sosyal sorumluluk başlığında kadın konusuna eğilmiş midir?<br />
 <br />
  Ali Bulaç&#8217;ın eksikleri&#8230;<br />
 <br />
  Hocam, siz tüm Türk erkeklerinin veba yıllarından (28 Şubat) evvelindeki gibi lezzetli yemeklerin ve parıldayan evlerin arzusunu taşıdığını mı düşünüyorsunuz? Kadınların kadrolu olup olmadığının bile bir tercih sebebi olduğu, üstelik bunu mütedeyyin (?) kesimden beylerin yaptığı bir realite karşısında kullandığınız dil bu mudur?<br />
 <br />
  Hocam, siz hiç 5 lira daha fazla para için eşine yalvaran bir kadını gördünüz mü? Ya da anlayışsız ve cimri bir erkeğin maddi olarak yıpratmasından sonra ‘para&#8217; kelimesi duyduğu an kriz geçiren, paraya dokunamayan, evden çıkamayan, temel ihtiyaçlarını gideremeyen bir kadın tanıdınız mı?<br />
 <br />
  Hocam, siz hiç hayatı boyu tecavüze ve şiddete maruz kalmış bir kadının sırf karnını doyurduğu için boşanamadığına şahit oldunuz mu?<br />
 <br />
  Hocam, kadınlar sadece eş olmaktan ibaret değil, birilerinin kız kardeşi, birilerinin kızıyız.<br />
 <br />
  Siz hiç başörtüsü yasağı sonrası okulu bırakmış bir kıza sakalları yüzünü okşayan bir babanın ‘ sen ne işe yararsın &#8216; dediğini duydunuz mu, arkadaşınız omzunuzda ağladı mı?<br />
 <br />
  Evleneceği erkeğin ailesine karşı üç beş eşya parçasını evladından esirgeyen bir babanın utandırdığı kız hiç uğradı mı kaleminize?<br />
 <br />
  Ya, bir kitap alabilmek için yol parasını kitap lehine kullanan kızın yağmurda yürüdüğü yollar kadar uzun bir yol gittiniz mi hiç?<br />
 <br />
  Tüm bu yaşananlara şahit olmadınız ya da davulun sesi oraya hoş geliyor. Kadın tasnifi yapmak, toplum tasnifi yapmaktan geçer. Toplum tasnifi yapmak ise pozitif ayrımcılık somut örneklerinin çok üstünde bir şeydir. Bazen bir yazarı, yer yer fıkhı, çoğu kez erkeği ıskalar ve geçer gider.<br />
 <br />
  Uzun sözün kısası şimdilerde; Referandum&#8217;a evet, Ali Bulaç&#8217;a hayır. Toplumu kalemiyle gerekli şartlara, sorunları çözecek yöntemlere imza atana kadar; hayır.<br />
 <br />
 <br />
 <br />
Cihan Aktaş Yahut İnci Çiçeği<br />
 <br />
  Bazen ismini bilmediğim çiçeklere dokunurum, isimlendirmek önemlidir bende. Tuhaf benzetmelerim vardır, yine öyle adını bilmediğim bir çiçeğe takmıştım bu adı; inci çiçeği.<br />
 <br />
  Bazen yine bu maksadı yerini bulmuş isimleri kadınlar için tüketirim. Babaannem mesela sabır yapraktır, Cihan Aktaş inci çiçeği. Öyle naif, nazenin bulurum duruşunu, kalemini&#8230;<br />
 <br />
  Hayat kadın yüreğinde böyle inci inci, çiçek çiçek iken günlerden bir gün Cihan hanım hayatının İran yollarından birinde, bir davet üzerine Erzurum&#8217;a uğrar, samimi takipçilerin bu davetine Cihan hanım kızı ile birlikte katılır, bir kitapçı da davet eden dostlar, Cihan hanım ve kızı bu söyleşiyi anlık bir karede dondurur. Sonra bu hoşluk bir internet sitesine haber olarak girer. Tüm kara bulutlar işte o gün yansır inci çiçeğinin toprağına&#8230;<br />
 <br />
  Haber başlığının yorum kısmında kadın tasnifi görevini kendini meşru kılmak adına kadın parçalayarak hak etmeyi görev bilen, sözüm ona dini referans alan kişiler Cihan hanımın böyle bir söyleşi ortamında üç beş bey ile karşılıklı oturmasını kınamakla girip, evladının başının açıklığını kınamakla bitirirler görevlerini.<br />
 <br />
  Toplum tasnifinden yoksun müzekker akılların kadın tasnifi ancak yüzeysel ve kusurlu fıkıh algılarıyla mümkün. Bir kadını işiyle vurmak, işine art niyet düşmek ancak acınılası hareketlerle mevcut. Bir kadını, evladını konuya çekerek kınamak; en çirkin tarif.<br />
 <br />
  ‘Evimde&#8217; İnce İnce Düşünürken&#8230;<br />
 <br />
  Sosyal bir gerçeklik karşısında gözün yumulup, dilin koşar adım yürümesi sorumluluk ihmalidir. İhmal kişiyi bağladığında anlaşılabilir ancak yeküne etki ettiğinde bu kadar masum durmayacaktır.<br />
 <br />
  Bir anlayış olarak işin &#8216;bence&#8217;sinde kadının yeri tanımlaması kişiyi bağlayabilir, üstelik herkesin kendi doğrusunu ifade hakkını savunmamız gereken bu zamanlarda çok anlaşılabilir ancak yekün olarak bunun mutlak kabul edilmesi etkisi yaralayıcı olabilir. Mesela Ali Bulaç&#8217;ın bir hassasiyete dikkat çekmek amaçlı olarak kullandığı dilin eksiği Cihan hanıma yapılan çirkin davranışın ortaya çıkmasına ister istemez etkidir. Bir yazar olarak Bulaç&#8217;ın kapatıcı ve art bir niyet gütmediğini düşünüyorum ancak aynı Bulaç&#8217;ın bundan daha fazlasını düşünmesi gerektiğini düşünüyorum. Toplum yıkıldığı yerden yapılanır ve son tahlilde yıkılan yek başına kadın değildir.<br />
 <br />
  Yazacaksa dahi kalem bunu böyle yazacak;<br />
 <br />
  &#8221; 1.<br />
  Iris Murdoch&#8217;un romanı (Melekler Zamanı) o paradoksu hatırlatır: Din adamları bile tanrıtanımaz söylevler vermeye başladığında ve dünyevi zevklere gömüldüğüne göre, meleksilik bir tarafta umutsuzca yozlaşmakta, çürümekte olan bir şeydir ama işte bu nedenle sırf, meleksi duruşlara ihtiyaç duyuyor zamanımız. Dünya zevklerine daha fazla battıkça neşeleri değil de hüzünleri çoğaltan insanlığımız, görünmeyene, elle tutulmayana daha çok bağlıyor ümitlerini ve astrologların muştularından medet ummaya başlıyor.<br />
  Murdoch&#8217;un Melekler Zamanı&#8217;nda vermekte başarılı olduğu bir diğer paradoks, kadın özgürlüğünün anlaşılma ve yaşanma biçimiyle ilişkili olarak süregiden yozlaşmaların cinsler arasındaki dengeyi bozan yanıdır&#8230;<br />
2.<br />
  Melek olmak, emaneti, kelimeleri, bilgiyi bunlarla ilgili her çaba ve durumu her açıdan üstlenme sorumluluğu olmaksızın, başka bir düzeyde, kötüyle iyi, doğruyla yanlış, güzelle çirkin arasında seçme yapma konumunda bulunmadan, trajediye sapma ihtimalinden uzak bir korunmuşluk, bir safiyet, ve şeffaflıkla var olmak&#8230; Melek olmaya çalışmak: Ben&#8217;ini, zaaf ve tutkularını yükseklerde bir yere bağlılığı adına eritmek, yok etmek. &#8221; Cihan AKTAŞ - Bir Hayat Tarzı Eleştirisi: İslamcılık<br />
 <br />
yahut susacak!<br />
 Kalem, dilden olumlu niyet taşısa dahi döküldüğünde bir kadına zehir olacaksa ve bu kadınlardan biri yukarıdaki paragrafı bu zerafet ile yorumlayabiliyorsa ve dahası yaşıyorsa; bu zehri o kadından ve o kadınlardan, dahası o kadını zehirleyebilecek olanlardan men et.</p>
<p>Ali Bulaç&#8217;ın fıkhen &#8216; kadının çalışmasının hükmünü sorduğu &#8216; isimlere ben de; kadını bakmakla yükümlüğü erkeğe düşen görevleri ve hatta toplumun ve o toplumun sorumluluk sahibi kesiminin üzerine düşen yükümlülüğün hükmünü sormak isterim.</p>
<p>&#8230; Bu makale ilginizi çekitiyse&#8230;</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/img/kadinlar_don_kisot.pdf" target="_blank"><strong>K<span style="color: #0000ff;">adınlar… Günümüzün Don Kişotları</span></strong></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/kadinlar_don_kisot.pdf" target="_blank"><img class="alignleft size-medium wp-image-8042" title="20100102_derin_dusunce_kadinlar_donkisot" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/20100102_derin_dusunce_kadinlar_donkisot-190x300.jpg" alt="" width="130" height="207" /></a>Suzan Başarslan’ın dediği gibi <strong><em>“kadına dair söylenmesi gereken ne  kadar söz varsa erkeğin söylediği”</em></strong> bir dünya bu. Sadece söz mü? Yaşama hakkı bile. Bugün Çin’de ve Hindistan’da yüzbinlerce kız bebek daha doğmadan ultrason ile ana karnında görülüp yok ediliyor. Erkeklerin güç mücadelesinde kadınlar eziliyor. Cumartesi anası oluyor, cezaevlerinin önünde sıra bekleyen, şehit tabutlarının üzerinde ağlayan oluyor.  Şampuan veya otomobil satarken bedenini kullandıran, arka planda, silik, soyunan, tüketen, “figüran”… Kadınlara özne olma hakkını vermeyen erkekler mi yoksa bu hakkı alamayan kadınlar mı? Kadınlıklarını kaybetmeden, erkekleşmeden var olabilecek mi birgün kadınlar? 96 sayfalık bu kitapta Kadın’a ait kavgaları ve Kadın’ın kimlik arayışını sorguluyoruz. <a href="http://www.derindusunce.org/img/kadinlar_don_kisot.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a></p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: right;"> <a href="http://www.derindusunce.org/img/kemalizm_kadin.pdf"><span style="color: #0000ff;"><strong>Kadın hakları ve Kemalizm </strong></span></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/kemalizm_kadin.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff;"><strong><img class="alignleft size-medium wp-image-6982" title="20091025_derin_dusunce_org_kadin_kemalizm" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/10/20091025_derin_dusunce_org_kadin_kemalizm-229x300.jpg" alt="" width="121" height="171" /></strong></span></a></p>
<p class="entry" style="text-align: justify;"> <strong>“Kemalizm Türk kadınına özgürlük verdi”</strong> gibi sloganlarla düşünmeye daha doğrusu ezberlemeye itildiği için sık sık  şaşırmaya mahkûm bir kuşak bizimki. Tarihi, belgeleri, siyasî söylemleri ve sloganları aklın imtihanına tabi tutan herkes hayretler içinde kalıyor. <strong>“İyi de biz bunu bunca sene nasıl yuttuk?”</strong> diye sormaktan alamıyoruz kendimizi.  Kemalist düşüncenin, çağdaşlığın ve Atatürk devrimlerinin yılmaz bekçisi <strong><em>“çağdaş Türk kadını’nın sesi”</em></strong> Cumhuriyet Gazetesi’nin başyazarı olan Yunus Nadi kadınların siyasete atılmasına nasıl tepki vermiş meselâ?  <strong>“Havva’nın kızları, Meclis’e girip yılın manto modasını tartışacak” </strong><strong> </strong>Kadınlar Halk Fırkası kapatılınca yerine Türk Kadınlar Birliği kurulmuş. O da kapatılınca Cumhuriyet Gazetesi’nde şu başlık atılmış:  <strong>“Türk Kadınlar Birliği kapatıldı, fesat çıkaran hatun kişilere haddi bildirildi.” </strong>Derin Düşünce Fikir Platformu yakasını resmî tarihten kurtarmak isteyen okurlarına ezber bozan bir kitap öneriyor : <a href="http://www.derindusunce.org/img/kemalizm_kadin.pdf"><strong><span style="color: #0066cc;">Kadın hakları ve Kemalizm ilişkisine alternatif bir bakış</span></strong></a></p>
<p class="entry" style="text-align: justify;"> </p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2010/08/07/ali-bulac-hic-melek-gormus-mudur/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2010/08/07/ali-bulac-hic-melek-gormus-mudur/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Bu pazartesi Amerika&#8217;da bir başörtülü</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2010/06/13/bu-pazartesi-amerikada-bir-basortulu/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2010/06/13/bu-pazartesi-amerikada-bir-basortulu/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 13 Jun 2010 21:01:57 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ekrem Senai</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Başörtüsü Yasağı]]></category>

		<category><![CDATA[Kadın]]></category>

		<category><![CDATA[Kemalizm]]></category>

		<category><![CDATA[Toplumsal Ahlâk]]></category>

		<category><![CDATA[atatürkçülük]]></category>

		<category><![CDATA[vicdan]]></category>

		<category><![CDATA[Çeviri]]></category>

		<category><![CDATA[İslam]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=10223</guid>
		<description><![CDATA[ (OPRAH.com)
Krista Bremer 2008 Pushcart ödülü ve 2009 Rona Jaffe Kurumu Yazar ödülü sahibidir. Edebiyat dergisi The Sun&#8217;ın yayımcısıdır ve şimdi kültürler arası evlilik üzerine hatıralarını yazmaktadır.
Dokuz yıl önce, Kuzey Carolina&#8217;daki evimizin oturma odasında yeni doğan kızımla 70&#8242;lerin çocuk klasiği olan, California&#8217;da çocukken ezberlediğim ve her sözü hoşgörü ve cinsiyet eşitliğinden bahseden &#8220;Free to Be&#8230; You [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/04/20090410_derin_dusunce_org_laiklik.jpg"></a><img class="alignleft" src="http://desedo.com/_wp/wp-content/uploads/2008/03/muslim_girl_magazine.jpg" alt="" width="219" height="224" /> <strong>(</strong><a href="http://www.oprah.com/index.html?cnn=yes" target="_blank"><strong>OPRAH.com</strong></a><strong>)</strong></p>
<p><em>Krista Bremer 2008 Pushcart ödülü ve 2009 Rona Jaffe Kurumu Yazar ödülü sahibidir. Edebiyat dergisi The Sun&#8217;ın yayımcısıdır ve şimdi kültürler arası evlilik üzerine hatıralarını yazmaktadır.</em></p>
<p>Dokuz yıl önce, Kuzey Carolina&#8217;daki evimizin oturma odasında yeni doğan kızımla 70&#8242;lerin çocuk klasiği olan, California&#8217;da çocukken ezberlediğim ve her sözü hoşgörü ve cinsiyet eşitliğinden bahseden &#8220;Free to Be&#8230; You and Me&#8221; şarkısını söyleyip dans etmiştim.</p>
<p>Libya doğumlu eşim, İsmail, ise kızımızı kucağına almış, verandada gıcırtılı bir sallanan sandalyede saatlerce oturup ona eski bir Arapça halk şarkısı mırıldanmıştı. Sonra onu bir Müslüman alime götürüp küçük, kadife kulağına ezan okunmuş, uzun bir yaşam için dua edilmişti.</p>
<p>Espresso gözlüydü ve sulu siyah kirpikleri aynı babasınınki gibiydi. Sütlü-kahve derisi yaz güneşinde hemen koyulaşıyordu. İsmini Aliya koyduk, anlamı Arapça &#8220;yüce&#8221; demekmiş. Eşimle, en baştan kızımızı çok farklı yetişme tarzlarımızdan hangisini seçeceği konusunda serbest bırakma konusunda anlaştık.</p>
<p>Bu anlaşmada kendime gizli bir güven duyuyordum - onun konforlu Amerikan tarzı hayat stilini mütevazi Müslüman yetişme tarzına tercih edeceği konusunda emindim. İsmail&#8217;in ailesi Trablus&#8217;ta rüzgarlı ve derbeder bir sokakta küçük bir taş evde yaşıyorlardı. Duvarları birkaç ahşap üzerine oyulmuş Kur&#8217;an levhaları dışında çıplaktı, yer döşemesi ise yatmak için iki kat yapılan ince yastıkların dışında bomboştu.</p>
<p>Benim ailem ise Santa Fe&#8217;de geniş bir evde yaşıyor, 3-arabalık garajları, düz-ekranlı ve yüzlerce kanallı TV&#8217;leri, buzdolaplarındaki organik yiyecekleri ve torunları için bir dolap dolusu oyuncağın bulunduğu<span id="more-10223"></span> bir evde yaşıyordu.</p>
<p>Aliya&#8217;yı hep Whole Food&#8217;a alışveriş seferleri düzenleyen; Noel ağacını hediyelerle dolduran ama aynı zamanda Arapça&#8217;nın melodik sesini ve ballı baklavayı beğenen ve Libya&#8217;ya gittiğimizde halasının ayağına karışık kınadan dövmeler yaptığı bir kız olarak hayal etmiştim. Onu hiçbir zaman Müslüman kızların taktığı baş örtüsü içinde hayal etmemiştim.</p>
<p>Geçen yaz bölgemizdeki caminin arkasındaki park alanında bölgemizdeki Müslümanlarla birlikte Ramazan bayramını kutluyorduk. Çocuklar şişme oyuncaklarda hoplayıp zıplarken, anne babalar oyun alanının yanındaki plastik tente altında oturmuş, körili tavukların, pilav ve baklavanın üzerine konmaya çalışan sinekleri kovmaya çalışıyordu.</p>
<p>Aliya&#8217;yla birlikte namaz seccadesi, kınalı dövme ve Müslüman kıyafeti satan satıcıları geziyorduk. Başörtüsü satan bir tezgahın önüne geldiğimizde, Aliya durup bana döndü ve &#8220;Lütfen, Anne-bir tane alabilir miyim?&#8221; diye yalvardı.</p>
<p>Aceleyle dikkatlice katlanmış başörtüsü  yığınlarını karıştırmaya başladı, satıcı ise siyah bir örtü içinde Afro-Amerikalı bir kadındı, gözlerini dikmiş ona bakıyordu. Sonra Aliya&#8217;nın yaşıtı Müslüman kızlara nasıl hayranlıkla baktığını farkettim.</p>
<p>Onlara acımıştım. Bu en sıcak yaz günlerinde bile yerlere kadar uzun eteklerle ve uzun kollu giysilerle örtülüydüler, halbuki benim en güzel çocukluk hatıralarım cildimin güneşle temas ettiği: ön bahçemizdeki fıskiyenin üzerinden zıpladığım, ayaklarımda çimenleri hissettiğim; Idaho&#8217;da buzlu nehirde yürüdüğüm, şortumu iyice yukarıya çekip, ilk alabalığımı yakaladığım; Hawaii sahilinde sörf yaptığım zamanlardı. Halbuki Aliya bu kızları kıskanıyordu ve benden onlarınki gibi kıyafet istiyordu. Ve şimdi de bir başörtüsü.</p>
<p>Daha önce mazeretim, bunları yerel alışveriş merkezlerinde bulmanın zorluğuydu, ama şimdi oradaydı işte, kendi biriktirdiği on doları elinde tuttuğu orman yeşili ipeğe vermek istiyordu. Başımı kararlılığımı vurgulayarak &#8220;hayır&#8221; şeklinde sallamaya başlamıştım, ama hemen kendimi tuttum, İsmail&#8217;le anlaşmamızı hatırladım.  Dişlerimi gıcırdatarak istediğini aldım, nasıl olsa yakında unuturdu.</p>
<p>O akşam üstü, manava gidecektim, Aliya odasından beni çağırdı, gelmemi istedi.</p>
<p>Hemen sonra merdivenlerin üstünde belirdi - daha doğrusu yarısı belirdi. Belden aşağısı kızımdı: spor ayakkabıları, parlak çorapları, dizleri yıpranmış kotu. Ama belden yukarısı, yabancı bir kızdı. Parlak, yuvarlak yüzü koyu bir kumaş çadırın içinde asılıydı, sanki yıldızsız bir gökyüzündeki dolunay gibiydi.</p>
<p>&#8220;Bunu giyecek misin?&#8221; diye sordum.</p>
<p>&#8220;Eveeet,&#8221; dedi yavaşça, son zamanlarda aşikar olanı ifade ettiğimde kullanmayı adet edindiği tonda.</p>
<p>Dükkana giderken, bir taraftan dikiz aynasından onu gözetliyordum. Sessizce pencereden dışarı bakıyordu, sanki küçük güney kasabamızı ziyaret eden önemli bir Müslüman adammış gibi ilgisiz ve kayıtsız görünüyordu &#8212; Ben, ancak onun şöförü gibiydim.</p>
<p>Dudağımı ısırdım. Arabadan inmeden başörtüsünü çıkarmasını söylemeyi düşündüm, ama aklıma bunun için belirtebileceğim mantıklı bir sebep gelmedi, sadece görüntüsünün kan basıncımı arttırıyor olması dışında. Onun kişiliğini ifade etmesini hep destekledim ve akraba baskısına karşı koymasını, ama şimdi sanki o başörtüsünü giyen benmişim gibi içine kapanık ve klostrofobik hissediyordum.</p>
<p>Food Lion park alanında, ağır yaz havası boğucuydu. Nemli saçımı at kuyruğu yapıp arkamda toplamıştım, ama Aliya sıcaktan etkilenmemişe benziyordu. Tuhaf bir çift olarak görünüyor olmalıydık: uzun sarışın kısa bluzlu ve kotlu bir kadın, dört-fit-boyunda bir Müslümanla el ele tutuşmuş&#8230; Kızımı daha yakına çektim ve çıplak kollarım iğne iğne battı - aynı klimayla soğutulmuş bir dükkana girdiğinde oluşan içgüdüsel durum gibi.</p>
<p>Alışveriş arabamızı koridorda ilerletirken, satışçılar bize henüz çözemedikleri bir bilmece gibi bakıyorlar, gözlerini yakaladığımda ise bakışlarını öne indiriyorlardı.</p>
<p>Ürün reyonunda, elmaya uzanan bir kadın beni durdurup parlak, dikkatli bir gülümsemeyle &#8220;Çeşitliliği destekliyorum ve çocuğunuz benim açımdan hiçbir sorun teşkil etmiyor.&#8221; Dedi. O kadar ciddi, ve beni rahatlatmak için gayretli görünüyordu ki, engelli çocuk sahibi olmanın nasıl bir his olduğunu yani o meraklı ve istenmeyen sempatilerin oluşturduğu durumu o anda anladım.</p>
<p>Kasada, yaşlıca bir güneyli kadın kemikli ellerini tokalaşmak için yavaşça Aliya&#8217;ya uzatıp. &#8220;Benim, benim..,&#8221; diye sonunu getiremeyerek konuşmaya çalıştı. Başını inanmaz bir şekilde sallayarak&#8230; &#8220;Ne kadar ince görünüyorsun!&#8221; dedi. Kızım ise saygılı bir şekilde gülümsedi, ve dönüp benden sakız almamı istedi.</p>
<p>Sonraki günlerde, Aliya kahvaltı masasına pijamalarının üstünde başörtüsüyle geldi, bir Müslüman aktivitesinde bütün ilgilerin odağı oldu, komplimanlara boğuldu, ve parkta ise, bankta otururken konuştuğum anneler konuyu açmamak için ellerinden gelen tüm gayreti gösteriyorlardı.</p>
<p>Aynı haftanın sonuna doğru, bölgemizde bulunan bir havuzda, Aliya&#8217;dan sadece birkaç yaş büyük bir kızı yaşıtı bir oğlanla pinpon oynarken izledim. Çocukluk ve ergenlik arasındaki sınırdaydı -dar kalçalar, sıska bacaklar, yeni yeni beliren göğüsleri- vardı ve ip askılı bikini giymişti.</p>
<p>Rakibi büyük bir tişört ve dizlerinin altına düşen sarkık bir mayo giymiş bir oğlan çocuğuydu. Çocuk topu attığında, kız hamle yaparken bir eliyle topu karşılamaya, diğer eliyle kayan taytını tutmaya çalışıyordu. Ona kalçasını örtsün diye bir havlu vermeyi istedim, böylece oyuna kendini daha rahat verebilir ve iyi bir atış için kendini daha rahat hissedebilirdi.</p>
<p>Bu oyunda neden zorlandığını görmek kolaydı: Çıplağa yakın vücudu odaklanmasını engelliyordu. Ve onun o zor durumdaki ifadesinde ilk bikini giydiğimde yaşadığım utanç ve heyecan karışımı duyguyu hissettim.</p>
<p>14&#8242;ümde, lisenin koridorlarında trafikteki sincap gibi zıplayarak yürürdüm: duvarları kucakla, ortada yönünü değiştir, gizlen. Kış tatilinde Los Angeles&#8217;a halam Mary&#8217;yi ziyarete gitmiştim. Mary deniz kızları toplamış, tuvalet masasına siyah-beyaz uzun saçlı bir Hint gurusu fotoğrafı koymuş, ve silhat ve fıstık yağı kokulu küçük bir sağlıklı yemek dükkanından alışveriş yapmıştı. Beni Venice Plajına götürdü, orada sokak satıcısından ucuz bir bikini aldım.</p>
<p>İnanılmayacak kadar güneşli bir öğleden sonranın sözüyle heyecanlı, başka biri olabileceğimi düşündüm - çimlerdeki yağlı vücut geliştiriciler gibi gösterişli ve gururlu, tütsü yakıp kaldırımda oturan hippiler gibi dingin ve sıkılganlıktan uzak&#8230; Kumsaldaki kumlu beton zeminli soyunma odasında iki parçalı yeni kostümümü giydim.</p>
<p>Beyaz göbeğimden sarkan fazlalıklar ve uyluklarımdaki beyaz tüylerle - çıplak ve kabuğundan çıkmış kaplumbağa gibi hissetmiştim. Ve soyunma kabininden çıktığımda, erkeklerin bakışları yürürken bile iğne batırıyormuş gibi geliyordu.</p>
<p>Bu utancın garip hissine rağmen, sırıtan yüzlere, müstehcen ifadelere odaklanmış, kendi hakkımdaki sırrı çözmek için önemli bir ipucu yakalamaya çalışmıştım. Bu erkekler bende ne görüyorlar - aramızda kabaran bu garip güç nedir, bu hızlıca değişen akım ki bir anda beni güçlü ve daha sonra ise tarif edilemez şekilde savunmasız kılan?</p>
<p>Aliya&#8217;yı birkaç yıl içinde askılı bikini içinde hayal ettim. Ve sonra onu müslüman kıyafeti içinde düşündüm. Hangi görüntünün daha rahatsız edici olduğu konusunda bir şey söylemek zordu. Sonra bir Sufi Müslüman arkadaşın söylediği bir şeyi düşündüm: Sufiler özümüzün fiziksel vücudun ötesinde enerji yaydığına inanır - yani bir çeşit enerjik ikinci bir cildimiz vardır, ki bu son derece hassas ve karşılaştığın herkese karşı geçirgendir. Müslüman erkekler ve kadınlar mütevazi giysileriyle onlar ve dünya arasındaki şarjlı alanı korurlar.</p>
<p>70&#8242;lerde Güney California&#8217;da büyürken, kadının özgürlüğünün, daha az giyinmek, ve her şeyi yapabilirken-ama yine bikini içinde iyi görünebilmesi olduğunu öğrenmiştim. Fiziksel özgürlüğümü araştırmak kendimi keşfetme prosesinin önemli bir parçasıydı, ama ortaya çıkmasının da bir bedeli vardı.</p>
<p>Venice Plajındaki o günden beri, çekicilik akımının türbülansında yüzmeyi öğrenmekle yıllarım geçti - arzulanmayı istemek, başkalarının asılmalarına karşı koymak, kendi özlemimin sırlı derinliklerine inmek.</p>
<p>Saatlerce aynadaki görüntümü  incelemekle geçirirdim - ona hayran olarak, nefret ederek, başkaları onun hakkında ne düşünür diye merak ederek - ve bazen bana öyle geliyor ki başka bir konuya bu kadar eğilseydim eğer uzman olurdum, roman yazardım, veya en azından organik sebze bahçesinin nasıl yetiştirileceğini öğrenmiş olurdum.</p>
<p>Yakınlarda bir Cumartesi sabahı, büyük bir mağazanın kalabalık bir soyunma dolabında, ince topuklu kolej kızlarının yanında kot denedim, bebek arabası içinde bebekleri yaygara koparan genç anneler, ve orta yaşlı dudakları büzgülü kaşları çatık kadınlar. Birer birer soyunma kabinlerine doğru yürüdük. O dört tarafı aynalarla çevrilmiş parlak aydınlatılmış kaideye çıkmak için sıraya girdik, kalçalarımızı toparlayıp karınlarımızı çekip ve başımızı çevirip arka tarafımıza bakabilmek için.</p>
<p>Sıra bana geldiğinde, kalbim göğüs kafesimde, bacaklarımın kotta olduğu gibiydi. Floresan ışıklar altında yüzüm solgun görünüyordu, ve birden kendini-geliştirme havucu peşinde inatla koşturduğum yıllardan ne kadar yorulduğumu hissederken, bir yandan da kendimi eleştirmenin ağır bavulunu peşimden sürüklüyordum.</p>
<p>Hayatının bu aşamasında, Aliya&#8217;nın büyülendiği ise çevresindeki dünyaydı - aynada gördüğü değil&#8230; Son yaz Blu Ridge Parkway&#8217;ın kenarında durdu, uzaktan dağların mavi-siyah görüntüsüne gözünü dikti, yamaçları pamuk gibi bulutlarla kaplanmıştı, ve nefesi kesildi. &#8220;Bu hayatımda gördüğüm en güzel şey,&#8221; diye fısıldadı. Kocaman açtığı parlak gözleri bu güzelliğin aynasıydı adeta, ve öyle sabit duruyordu ki manzarayla bütünleşmiş gibiydi, sonunda hayalini koluna asılıp arabaya çekerek bozduk.</p>
<p>Okulda durum farklı. Dördüncü sınıfta kızlar giysi ile popülerlik arasında bağlantı kuruyorlar. Birkaç hafta önce, sesi öfkeliydi ve bana bir sınıf arkadaşının sınıftaki kızları kıyafetlerinin güzelliğine göre puanladığını söyledi.</p>
<p>O zaman anladım ki fiziksel teşhirin beni bazı yönlerden özgürleştiğini düşünürken, Aliya kendini örterek tamamen farklı bir çeşit özgürlüğü keşfedebilmişti.</p>
<p>Aliya&#8217;nın Müslüman giysi konusundaki ilgisi ne kadar sürecek bilmiyorum. Eğer İslam&#8217;I benimserse, inancının ona hoşgörü, insancıllık, ve adalet duygusu getireceğine inanıyorum - babasına getirdiği gibi. Ve onu korumak için güçlü bir arzum olduğundan, yaptığı seçimin yaşadığı yerde ona hayatı zorlaştırmasından hep endişe edeceğim. Geçenlerde fatiha&#8217;yı ezberledi, Kur&#8217;an&#8217;ın açılış suresini, ve babasına kendisine Arapça öğretmesi için baskı yapıyor. Ayrıca usta bir dağ bisikletçisi olma yolunda, benimle ahşap patikalarda sürüyor, suların içinden deli fişek gibi geçiyor.</p>
<p>Diğer gün, onu okulda bıraktığımda, genelde yaptığım gibi aceleyle gaza basıp uzaklaşmak yerine, çocukların bulunduğu kalabalığın içine yürümesini izledim, fırtınadan korunuyor gibi çantasının ağırlığıyla öne doğru eğilmişti. Amaçlı bir şekilde hareket ediyor gibiydi, yalnız bir şekilde- onun yaşında olduğumdan çok farklı bir şekildeydi. Bir kez daha onun benim açımdan ne kadar gizemli olduğunu farkettim.</p>
<p>Onu böyle yapan sadece baş örtüsü  değil: başkalarının onun hakkında ne düşündüğünün umurunda olmaması&#8230; Veya Halloween şekerini ellenmemiş bir şekilde çekmecesinde saklaması&#8230; Halbuki ben çocukken şekerleme hastasıydım. Şurası bir gerçek ki Aliya için bir kitaba dalmak, bir okyanusa dalmaktan daha heyecan verici- okurken kendini o derece yitiriyor ki yan odadan ona seslendiğimi bile duymuyor.</p>
<p>Onun okulun girişinde yere eğildiğini ve çantasından dikkatlice katlanmış kumaşı çıkartışını izledim, diğer çocukların sakızlarını veya dudak parlatıcılarını saklamaları gibi. Ve sonra onu başının üzerinden kaydırdı ve küçük erkek kardeşinin süper kahraman olmak için giydiği pelerin gibi omuzlarının üzerine bıraktı.</p>
<p>Kaldırımdan uzaklaşırken, başörtüsünün onun sınırsız hayal gücünü, keskin kavrayışını ve kendinden emin tavrını korumak için sihirli güçlere sahip olduğunu düşündüm. Birçok genç kadının ergenlikte yakalandığı o aynalı evde tuzağına yakalanmaktan onu muhafaza ettiğine, çok sayıda seçenek arasında onu hoşnutsuz bırakacak olanlara karşı onu koruduğunu ve geleceğe uçuşunda ona güvenli bir örtü sağladığını düşündüm.</p>
<p> </p>
<p>&#8230; Bu makale ilginizi çekitiyse&#8230;</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/img/kadinlar_don_kisot.pdf" target="_blank"><strong>K<span style="color: #0000ff;">adınlar… Günümüzün Don Kişotları</span></strong></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/kadinlar_don_kisot.pdf" target="_blank"><img class="alignleft size-medium wp-image-8042" title="20100102_derin_dusunce_kadinlar_donkisot" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/20100102_derin_dusunce_kadinlar_donkisot-190x300.jpg" alt="" width="130" height="207" /></a>Suzan Başarslan’ın dediği gibi <strong><em>“kadına dair söylenmesi gereken ne  kadar söz varsa erkeğin söylediği”</em></strong> bir dünya bu. Sadece söz mü? Yaşama hakkı bile. Bugün Çin’de ve Hindistan’da yüzbinlerce kız bebek daha doğmadan ultrason ile ana karnında görülüp yok ediliyor. Erkeklerin güç mücadelesinde kadınlar eziliyor. Cumartesi anası oluyor, cezaevlerinin önünde sıra bekleyen, şehit tabutlarının üzerinde ağlayan oluyor.  Şampuan veya otomobil satarken bedenini kullandıran, arka planda, silik, soyunan, tüketen, “figüran”… Kadınlara özne olma hakkını vermeyen erkekler mi yoksa bu hakkı alamayan kadınlar mı? Kadınlıklarını kaybetmeden, erkekleşmeden var olabilecek mi birgün kadınlar? 96 sayfalık bu kitapta Kadın’a ait kavgaları ve Kadın’ın kimlik arayışını sorguluyoruz. <a href="http://www.derindusunce.org/img/kadinlar_don_kisot.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a></p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: right;"> <a href="http://www.derindusunce.org/img/kemalizm_kadin.pdf"><span style="color: #0000ff;"><strong>Kadın hakları ve Kemalizm </strong></span></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/kemalizm_kadin.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff;"><strong><img class="alignleft size-medium wp-image-6982" title="20091025_derin_dusunce_org_kadin_kemalizm" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/10/20091025_derin_dusunce_org_kadin_kemalizm-229x300.jpg" alt="" width="121" height="171" /></strong></span></a></p>
<p class="entry" style="text-align: justify;"> <strong>“Kemalizm Türk kadınına özgürlük verdi”</strong> gibi sloganlarla düşünmeye daha doğrusu ezberlemeye itildiği için sık sık  şaşırmaya mahkûm bir kuşak bizimki. Tarihi, belgeleri, siyasî söylemleri ve sloganları aklın imtihanına tabi tutan herkes hayretler içinde kalıyor. <strong>“İyi de biz bunu bunca sene nasıl yuttuk?”</strong> diye sormaktan alamıyoruz kendimizi.  Kemalist düşüncenin, çağdaşlığın ve Atatürk devrimlerinin yılmaz bekçisi <strong><em>“çağdaş Türk kadını’nın sesi”</em></strong> Cumhuriyet Gazetesi’nin başyazarı olan Yunus Nadi kadınların siyasete atılmasına nasıl tepki vermiş meselâ?  <strong>“Havva’nın kızları, Meclis’e girip yılın manto modasını tartışacak” </strong><strong> </strong>Kadınlar Halk Fırkası kapatılınca yerine Türk Kadınlar Birliği kurulmuş. O da kapatılınca Cumhuriyet Gazetesi’nde şu başlık atılmış:  <strong>“Türk Kadınlar Birliği kapatıldı, fesat çıkaran hatun kişilere haddi bildirildi.” </strong>Derin Düşünce Fikir Platformu yakasını resmî tarihten kurtarmak isteyen okurlarına ezber bozan bir kitap öneriyor : <a href="http://www.derindusunce.org/img/kemalizm_kadin.pdf"><strong><span style="color: #0066cc;">Kadın hakları ve Kemalizm ilişkisine alternatif bir bakış</span></strong></a></p>
<p class="entry" style="text-align: justify;"> </p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2010/06/13/bu-pazartesi-amerikada-bir-basortulu/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2010/06/13/bu-pazartesi-amerikada-bir-basortulu/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Masum değiliz, hiçbirimiz!</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2010/05/01/masum-degiliz-hicbirimiz/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2010/05/01/masum-degiliz-hicbirimiz/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 01 May 2010 15:33:40 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ekrem Senai</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Cinsellik]]></category>

		<category><![CDATA[Toplum]]></category>

		<category><![CDATA[Toplumsal Ahlâk]]></category>

		<category><![CDATA[ahlak]]></category>

		<category><![CDATA[vicdan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=9667</guid>
		<description><![CDATA[Siirt&#8217;te dokuz çocuğun iki bebeğe tecavüz edip birini öldürmesi olayı ile ilgili insanların konuşmalarını, yazışmalarını izliyorum birkaç gündür. Bir kısmı otomatiğe bağlanmış gibi sürekli asıp kesmekten bahsediyor. Bu cellat ruhlu arkadaşların çözüm şekilleri şüphesiz geçici bir çözüm sağlayabilir. Bu şekilde, şeytanlaştırdıkları günahkarların şerrinden kurtulup vicdanlarını temiz tutabilirler ve ikinci bir asma-kesme gerektiren olay ortaya çıkıncaya [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="margin: 0cm 0cm 0pt; line-height: 120%;"><img class="alignright" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2008/11/20081118_derindusunce_org_cocuk_istismari2.jpg" alt="" width="202" height="204" />Siirt&#8217;te dokuz çocuğun iki bebeğe tecavüz edip birini öldürmesi olayı ile ilgili insanların konuşmalarını, yazışmalarını izliyorum birkaç gündür. Bir kısmı otomatiğe bağlanmış gibi sürekli asıp kesmekten bahsediyor. Bu cellat ruhlu arkadaşların çözüm şekilleri şüphesiz geçici bir çözüm sağlayabilir. Bu şekilde, şeytanlaştırdıkları günahkarların şerrinden kurtulup vicdanlarını temiz tutabilirler ve ikinci bir asma-kesme gerektiren olay ortaya çıkıncaya kadar gönül rahatlığıyla kendi &#8220;skandal boyutunda olmayan&#8221; günahlarıyla baş başa kalmaya devam edebilirler. Herkesin, kendini temize çıkardığı bir ahlak eşiği vardır. İncil&#8217;de Hz.İsa (S) şöyle der:</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em> &#8221; Zina etmeyeceksin&#8221; denildiğini işittiniz. Fakat ben size derim; bir kadına şehvetle bakan her adam zaten yüreğinde onunla zina etmiştir. Eğer sağ gözün seni günaha sokarsa onu çıkar at. Çünkü vücudunun bir üyesinin yok olması,tüm vücudunun cehenneme atılmasından iyidir.  Eğer sağ elin seni günaha sokarsa onu kes at.&#8221; Matta 5/27-39</em> </p>
<p style="margin: 0cm 0cm 0pt;">Zina etmekle, kendini zina ediyor olarak düşünmek arasında belki de düşündüğümüz kadar büyük farklar yoktur kimbilir. İmkanlar, koşullar elverse işleyebileceği bir günahı masum bir şekilde hayal etmek de aynı oranda <span id="more-9667"></span>çirkin değil mi?</p>
<p style="margin: 0cm 0cm 0pt;">Google&#8217;da ülkemizde en fazla aranan konu &#8220;seks&#8221;miş. Demek ki, insanların kafasını en çok meşgul eden konu cinsel uzuvlarının tatminiyle ilgili konular. Google istatistiklerine güvenmiyorsanız gece sahil yoluna çıkıp, kenarda dizilmiş konvoy halindeki araçların sürücülerine dertlerinin ne olduğunu da sorabilirsiniz. Dışarı çıkmaya üşeniyorsanız evinizde seyrettiğiniz televizyonlarınıza bakın. Cinsellik içermeyen reklam yok gibi. Bebek bezi reklamlarında bile cinsel mesajlar ağırlıklı. Haber sitelerini dolaşın biraz. Erkek tahriki için özel dizayn edilmiş ve her tarafına göğüs-bacak-kalça resimleri yerleştirilmiş &#8220;haber&#8221; sitelerini gezin. Sonra bu haber sitelerinde tecavüz haberlerinin nasıl ballandıra ballandıra anlatıldığını bir okuyun. Kusura bakmayın ama bu bombardıman içinde çocuklarımız saf kalamazlar. Babası neye en fazla değer veriyorsa, o da ona değer verecek.  </p>
<p style="margin: 0cm 0cm 0pt;"> </p>
<p style="margin: 0cm 0cm 0pt;">Siirt olayları ile ilgili ikinci bir kısım ise hemen &#8220;Siirt&#8221; üzerinden çözümlemelere başlamışlar. Yani ortada bir anormallik varsa bu &#8220;Siirt&#8221; ile ilgili bir şey olsa gerek! Bu yüksek zeka düzeyindeki analizler (!) ne yazık ki medyada kendine yer bulabiliyor. Bunun adı faşizmdir. Ve ülkemizde sıklıkla yapılan bir şeydir ne yazık ki.</p>
<p style="margin: 0cm 0cm 0pt;">  </p>
<p style="margin: 0cm 0cm 0pt;">Bir kısmının ise daha derin tahlilleri var. Diyorlar ki: &#8220;Bu, dinin baskıladığı cinselliğin ve eğitimsizliğin sonucudur&#8221;. Din&#8217;in cinselliği baskıladığı doğrudur. Yani din, evlilik dışı cinsel ilişkiyi yasaklar, kadın-erkek arasında sınırlara riayet edilmesini ister vs. Bu baskının ters tepmesi ve kişiyi daha çok cinselliğe ve sapıklığa meylettirmesi ise bir şehir efsanesidir, absürd bir klişedir. İnsanın nefsinin isteklerine gem vurması onu azgınlaştırmaz, olgunlaştırır. İnsan yönünü açığa çıkarır. İnsanların birbirlerine insan olarak bakmalarını sağlar. <a href="http://www.derindusunce.org/2009/06/29/araf-dagina-tirmanis/">&#8220;Araf Dağına Tırmanış&#8221;</a> yazısında bahsedildiği gibi araştırmalar bize cinselliğin kısıtlanmasının değil, tam tersine özgür bırakılmasının- cinsel sapıklıklara eğilimi kuvvetlendirdiğini gösteriyor.</p>
<p style="margin: 0cm 0cm 0pt;"> </p>
<p style="margin: 0cm 0cm 0pt;">Eğitim konusuna gelince, sapıklığın toplumun eğitim düzeyiyle pek bir ilgisi olmadığını düşünüyorum. Geçenlerde Amerika&#8217;da bir doktorun yüzlerce çocuğa tecavüz ettiği haberlerini okumuştuk mesela. Demek ki bu işin &#8220;kültür düzeyi&#8221; ile ilgisi yok. Fakat çocuk için cinsellik eğitiminin küçük yaşta verilmesi gerçekten önemli. Çünkü 4-5 yaşındayken çocuk cinselliğini, bedenini, benliğini tanımaya başlıyor. Bir komşumuzun 4 yaşındaki oğlu Nez&#8217;in bir klibini izlemiş, annesine &#8220;anne, ben bu kadının poposunu yemek istiyorum&#8221; demişti. 4 yaşındayken kızım bir kadın bağı reklamını izlemiş ve bana şaşkın bir bakışla &#8220;baba, biz zaten bisiklete binip voleybol oynayabiliyoruz, o şeyi neden takıyorlar?&#8221; diye sormuştu. Çocuklar cinsellikle çok daha erken tanışmaya başladılar. Bu durumu sağlıklı bir şekilde doğruya yönlendirmek gerekiyor. Özellikle çocukların mümkün olduğunca televizyondan ve çocuk filtresi olmayan bilgisayarlardan uzak tutulması önemli. Çocuklarımızla birebir ilgilenmemiz, onlarla vakit geçirmemiz gerekiyor.</p>
<p style="margin: 0cm 0cm 0pt;"> </p>
<p style="margin: 0cm 0cm 0pt;"> </p>
<p style="margin: 0cm 0cm 0pt;">Siirt olayları üzerinden yapılan en salakça yorum da müzmin ateistlerimize ait. Her fırsatta dindarlara gol atma telaşında olan bu zevat-ı kiram diyorlar ki: Tanrı böyle bir şeyin yapılmasına neden müsaade etti? Ya dediği kadar güçlü değil, ya da o kadar iyiden yana değil? Adamın algısı bu dünya ile sınırlı olduğu, ölümü korkunç bir şey olarak algıladığı, ilahi adalete inanmadığı için bu dünyadaki haksızlıklar, adaletsizlikler, çirkinlikler vicdanını rahatsız ediyor, cezalandırılmaması ona azap veriyor, vermeye devam edecek. Vicdanını rahatlatacak bir dayanağı olmadığı için bakışı karamsar. Bu yüzden her şeyi çirkin görüyor. Bu da hayatta baskın olan güzellikleri görmesini  engelliyor. Cehennem bu dünyada başlayan bir azaptır. Sonra o manaya cisim giydirilir. Her şeyi anlamsız ve hayatı iki hiçlik arasına sıkışmış bir var oluş olarak gören insan bu azabı kendisi seçmiştir. Tanrı, mazlum kullarına karşı ateistlerden çok daha şefkatlidir. Ateistin içindeki şefkat de, O&#8217;nun merhametinin tezahürüdür. Bir Tanrı yok diye inanan insanın, böyle sapıklıkları kendine dert etmemesi gerekir. Ne de olsa, bu dünya güçlü olanın yaşadığı bir mücadele/savaş alanı ! Ölümden sonra hesap olmadığına göre, yaptığının yanına kar kalacağı bir dünya ! Ama haksızlıklara isyan ediyor. Bu isyanın kaynağını bulmaya ise yanaşmıyor. Ve mine&#8217;l garaib!</p>
<p style="margin: 0cm 0cm 0pt;"> </p>
<p style="margin: 0cm 0cm 0pt;">Sonuç olarak, bir felaketten ibret almayı ve doğru adımları atmayı hiçbir zaman beceremiyoruz. Ülkede böyle iğrençlikler yaşanıyor. Bunun suçunu toplum olarak kabullenip nerede yanlış yaptığımızı düşünmemiz gerekirken, kirlettiğimiz kendi masumiyetimizi dahi unutuyoruz, üzerimize toz kondurmamayı, ötekilerini suçlamayı tercih ediyoruz. Bu facialar da belleğimizde, üzerinde gevezelik yapıp, sonra unuttuğumuz diğerlerinin yanına gönderiliveriyor.</p>
<p style="margin: 0cm 0cm 0pt;"> </p>
<p style="margin: 0cm 0cm 0pt;">Konuyla ilgili özellikle şu yazıları okumanızı istirham ediyorum:</p>
<p style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><a href="http://www.derindusunce.org/2008/11/26/cocuklarin-cinsel-istismari/">http://www.derindusunce.org/2008/11/26/cocuklarin-cinsel-istismari/</a></p>
<p style="margin: 0cm 0cm 0pt;"> <a href="http://www.derindusunce.org/2009/06/29/araf-dagina-tirmanis/"></a>http://www.derindusunce.org/2009/06/29/araf-dagina-tirmanis/</p>
<p style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><a href="http://www.derindusunce.org/2009/07/28/fahiselik-sehitlik-ve-ozgurluk/">http://www.derindusunce.org/2009/07/28/fahiselik-sehitlik-ve-ozgurluk/</a></p>
<p style="margin: 0cm 0cm 0pt; line-height: 120%;"> </p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2010/05/01/masum-degiliz-hicbirimiz/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2010/05/01/masum-degiliz-hicbirimiz/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Eşcinsellik Gerçekten Turnusol Kağıdı mı?</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2010/04/14/escinsellik-gercekten-turnusol-kagidi-mi/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2010/04/14/escinsellik-gercekten-turnusol-kagidi-mi/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 13 Apr 2010 23:03:05 +0000</pubDate>
		<dc:creator>eg</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Adalet]]></category>

		<category><![CDATA[Eşcinsellik]]></category>

		<category><![CDATA[Liberalizm]]></category>

		<category><![CDATA[Toplum]]></category>

		<category><![CDATA[Toplumsal Ahlâk]]></category>

		<category><![CDATA[Türk Solu]]></category>

		<category><![CDATA[vicdan]]></category>

		<category><![CDATA[Özgürlükler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=9423</guid>
		<description><![CDATA[Bakan Aliye Kavaf&#8217;ın &#8220;eşcinsellik hastalıktır&#8221; sözlerinden sonra, kimi Müslüman, liberal ve solcu aydınlar arasında şiddetli tartışmalar yaşanıyor. Liberaller ve solcular, Müslümanların üzerine turnusol kâğıtları fırlatıyor ve onların &#8220;maskesini&#8221; düşürmenin şehveti ve zafer sarhoşluğu ile dindarların özgürlüklerde yine &#8220;sınıfta kaldığını&#8221; haykırıyorlar. Yıldırım Türker 12 Nisan&#8217;da Radikal&#8217;de yazdığı yazısında benzer bir şehvetle yükleniyor Müslümanların üzerine. Ve, büyük [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/turnusol.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-9425" title="turnusol" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/turnusol.jpg" alt="" width="175" height="241" /></a>Bakan Aliye Kavaf&#8217;ın &#8220;eşcinsellik hastalıktır&#8221; sözlerinden sonra, kimi Müslüman, liberal ve solcu aydınlar arasında şiddetli tartışmalar yaşanıyor. Liberaller ve solcular, Müslümanların üzerine turnusol kâğıtları fırlatıyor ve onların &#8220;maskesini&#8221; düşürmenin şehveti ve zafer sarhoşluğu ile dindarların özgürlüklerde yine &#8220;sınıfta kaldığını&#8221; haykırıyorlar. Yıldırım Türker 12 Nisan&#8217;da Radikal&#8217;de yazdığı yazısında benzer bir şehvetle yükleniyor Müslümanların üzerine. Ve, büyük bir zafer sarhoşluğu ile, Taraf&#8217;ta yazan ve &#8220;türban kontenjanından Taraf yazarı olduğunu buyurduğu&#8221; Hilal Kaplan nezdinde tüm Müslümanlara &#8220;mağdur rolüne gönül indirmek, zalim olmaya can atanların <span id="more-9423"></span>tıynetidir.&#8221; buyuruyor.</p>
<p>Peki, etraflarına turnusol kâğıdı atıp duran bu liberal ya da solcuların son yıllardaki tavırlarını nasıl değerlendireceğiz? Başörtüsüne sadece üniversitelerde özgürlük tanıyan ve Meclis&#8217;in ezici bir çoğunlukla kabul ettiği Anayasa değişikliği sırasında, bu liberal ve solcular başkalarına fırlattıkları turnusolleri kendi üzerlerinde denemeyi düşünmüşler miydi? Büyük bir sosyal bilim buluşu gibi sundukları &#8220;hizmet alan, hizmet veren ayrımının&#8221; hizmet alan kısmıyla ilgili bir değişikliğe bile &#8220;şimdi sırası mıydı?&#8221; türü gönül koymalarını unuttuk mu sanıyorlar?</p>
<p>Liberal demokratların ve bunların anti-tezi gibi görünseler de, aynı kıta sahanlığından -modernlik ve Aydınlanma ideolojisi - beslendikleri için aslında bir madalyonun ikinci yüzü gibi görünen solcuların, kendileri gibi düşünmeyen herkesi demokrasi vapurundan atmalarını nasıl analiz etmeliyiz?</p>
<p>Genellikle somut örnekler vererek tartışmanın, örneksiz düşünemeyen zekâ özürlülere göre olduğunu düşündüğüm için, yazılarımda örnekler vermeyi gereksiz görürüm. Ama özellikle eşcinsellik konusunda bir Müslüman olarak tutumumu &#8220;anlayabilmeleri&#8221; için örnek vermek kaçınılmaz hale geldi. Modernliğin kıta sahanlığında semirmiş liberalizm ya da sosyalizm gibi ideolojilerin bağlılarının, laiklikle ilişkileri, onları demokrasi dışı yapan asıl etken bence. Kendilerine biçtikleri evrensel demokratlık payelerine rağmen, demokrasi denen şey konusunda oldukça sorunlu bir yerde durduklarını düşünüyorum. Laiklik denen ucubenin, toplumsal düzlemde dindarların var olma şansını fiilen bitirdiğini görmek için allame-i cihan olmak gerekmiyor sanıyorum. Ancak demokrasinin şartlarını kendileri belirlemiş ve bu şartların dışında bir demokrasi fikrini düşünemeyen bu tip aydınlar için, bu demokratlığın kimlere demokrasi sağladığını ve kimlere sağlayamadığını görmek bir o kadar zor oluyor. &#8220;Sen dine inanıyorsun, kendi hayatının dinle ilişkisini önemsiyorsun; ama bunu toplumsal düzlemde savunamaz, siyasi olarak örgütleyemez, yaygınlaştıramaz, demokratik düzlemde ikna mekanizmaları içinde kullanamazsın&#8221; deniyor dindarlara. Ve bunun adı da demokrasi oluyor. &#8220;Oyunun kurallarını ben belirledim ve bu kurallarla oynarsan oyna, oynamazsan ben seni oynatmayı iyi bilirim&#8221; diyorlar zımnen&#8230;</p>
<p>Eşcinsellik meselesinde Müslümanların tutum ve söylemlerinin, liberal ya da solculara benzememesi, onları demokrasi dışına atmak için büyük bir fırsat yaratıyor. Müslüman bir kişinin &#8220;dinim bana eşcinselliğin fıtrattan sapma olduğunu bildiriyor. O zaman ben bir dindar olarak eşcinselliğe bu buyruk nispetinde bakarım&#8221; demesini dahi demokrasi dışı görüyorlar. Zira modern ideolojiler, ahlaki rölativite görüntüsü içinde, bütün ahlakın içinde çözündüğü ve sadece tortuların kaldığı ortamın normlarını belirlemişler ve o tortular üzerinden bütünün değerlendirilmesine gitmişler. Artık o tortular harici bir ahlaki referansı olanlar &#8220;demokratlığı mümkün olmayanlar&#8221; kategorisine atılabilirler demektir. Peki, bu tür bir anlayış içinde olanlar cidden demokrat olabilirler mi?</p>
<p>Eğer gerçekten demokratik bir toplum oluşturacaksak; birisi bana &#8220;sen her konuda benim düşündüğüm gibi düşüneceksin&#8221; diyemez. Bir Müslüman&#8217;a göre Kur&#8217;an&#8217;ın ontolojik ayrıcalığı vardır ve Müslüman, yaşadığı toplumda bu durumun görünür kılınması ile ilgili her türlü demokratik hakkını kullanabilmelidir. Ama başörtüsünü serbest bırakmaktan aciz, ya da okullarda takılan dini sembollere yasak getirmekle uğraşan bir liberal toplumun geldiği yerin pedofiliye özgürlük olması manidardır. Demokratik toplum liberal toplum değildir! Demokratik toplum, karar mekanizmalarında ve oyunun kurallarında insanların hepsinin söz sahibi olduğu toplumdur. Liberaller oyunun her kuralını belirlemişler, ne yasak ne özgür tüm kuralları koyup, sonra kendi kurallarını insan hakları dairesi içinde korur hale gelmişler, ama dindar insanların haklarını &#8220;insan hakları&#8221; kategorisinden çıkarmışlar&#8230; Normlar koymuşlar; sonra dindara buna uygun hareket etme &#8220;özgürlüğü&#8221; vermişler. Hâlbuki bir eylemi, bir yaşam biçimini kendi düşüncem veya inancıma göre meşru bulmama, kendi hayatım içinde etkisini minimize etmek için çabalama hakkım son derece demokratik bir haktır.</p>
<p>Tekrar eşcinsellik konusunda kimi somut durumlara gelmek isterim. Bu ülkede yıllardır üniversite öğrenimi alması yasaklanan başörtülü kızlar var. Zaten devlet dairelerinde başörtülü çalışabilmek konusunda bir istek yapamayacak kadar kabul ettirilmiş bir çaresizlik ile yüz yüze dindarlar. Ve bu ülkenin en &#8220;saygı duyulan&#8221; liberal ya da solcu sosyal bilimcileri, müthiş bir zekâyla &#8220;hizmet alan, hizmet veren&#8221; ayrımını lütuf gibi sunduklarından beri, bu konuda &#8220;ağanın sözü üzerine söz söyleme&#8221; şansını da kaybetti dindarlar.</p>
<p>Ben bir Müslüman olarak &#8220;eşcinsel ilişkinin&#8221; meşruiyeti konusunda Kur&#8217;anî bir düşünceye elbette sahibim. Eşcinsel ilişkinin toplumsal alanda norm haline getirilmesi ve yaygınlaştırılması önünde, kendi düşüncem nezdinde fikri muhalefet yapma hakkımın en doğal demokratik hakkım olduğunu düşünüyorum. Vahyi bir referansı olan ve bu referansa göre ahlaki bir duruş belirlemeye çalışan Müslümanların, bu referanslarıyla demokratik düzlemde ikna mekanizmalarıyla ve diyalog aracılığıyla var olmaları gerektiğini; meşru görmekleri ve ikna olmadıkları toplumsal durumlara muhalefet etmeleri gerektiğini düşünüyorum. Ancak bu demek değildir ki; liberal\solcu aydınlar gibi büyük zeka pırıltısı gösteren sosyal bilimsel buluşları ile yarattıkları &#8220;hizmet alan\hizmet veren&#8221; ayrımlarına bel bağlayacağım. Ve bu demek değildir ki, hizmet alanlar konusunda dahi ahlakî bir tutum göstermekten aciz kimi liberal ve solcuların hakkaniyetsizliğine benzer bir tutum içinde olacağım&#8230;</p>
<p>Üniversitelerde başörtüsü taktığı için &#8220;kızlar sizi çok seviyorum, ama artık benim dersime giremezsiniz&#8221; diyen hocalarla muhatap olan kızların yaşadığı zulmü olduğu gibi, &#8220;eşcinselsin, o yüzden benim dersime giremezsin&#8221; diyebilen bir hocanın olma ihtimalini de lanetliyorum. Bırakın hizmet almayı, hizmet vermenin de her türlüsünde haklarını kullanmalarından yanayım eşcinsellerin. Eşcinsel ilişkiyi meşru görmemem ve toplumsal düzlemde yaygınlaşması önünde demokratik bir muhalefet yapıyor olmam, fert fert eşcinsellere edilen zulme yandaş olacağım anlamına gelmez. Tam tersi kime olursa olsun zulmedilenin yanındayım. Zaten benim ahlakî referansım da bunu bildirir bana.</p>
<p>Peki, etrafına turnusol kâğıdı fırlatıp duran liberal\solcu aydınlar, benim gibi Müslümanların eşcinseller konusunda tutunduğum tavrı gösterebilecekler mi? Hizmet alan, hizmet veren türü dâhiyane ayrımlarından vazgeçip, okumanın, çalışmanın ve yaşamanın kimin için olursa olsun en doğal insan hakkı olduğunu söyleyebilecekler mi, ağızlarını eğip bükmeden? Ben onların Müslümanları &#8220;geri&#8221;, &#8220;çirkin&#8221; bulmalarına da dünden razıyım. Zaten aksini hiç söylemediler şimdiye kadar. Ama hiç olmazsa turnusol kâğıdı fırlattıkları &#8220;gerici&#8221; ve &#8220;dinci&#8221;ler kadar olabilecekler mi, asıl onu merak ediyorum!</p>
<p> </p>
<p style="padding-left: 30px;">&#8230;Bu makale ilginizi çektiyse&#8230;</p>
<p style="text-align: right;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank">Liberalizmin Kara Kitabı</a></strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank"><img class="alignleft size-medium wp-image-10169" title="liberalizmin_kara_pt" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_pt.jpg" alt="" width="165" height="288" /></a>Liberalizm asırlardır bir çok aşamalardan geçmiş, tarihi olaylarla kendisini imtihan etmiş bir düşünce geleneği. Değişmiş yanları var ama sabitleri de var. Bu sabitlerin içinde <strong>liberalizmin tehlikeli yönleri</strong> hatta <strong>YIKICI UNSURLARI</strong> da var. Bunları ortaya çıkarmak için “doğru” soruları sormak ve liberal perspektifte kalarak yanıt aramak gerekiyor… Büyük bir kısmı bu gelenekten olan düşünürlerin fikirlerinden istifade ederek <strong>liberalizmin kusurlarını</strong> ele alıyoruz bu kara kitapta: Adam Smith, Mandeville, John Stuart Mill, Hayek, Friedman, Röpke, Immanuel Kant, Alexis de Tocqville, John Rawls, Popper, Berlin, Mises, Rothbard ve Türkiye’de Mustafa Akyol, Atilla Yayla, Mustafa Erdoğan…</p>
<p>Liberallere, liberalimsilere ve anti-liberallere duyurulur.</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a></p>
<p> </p>
<p style="text-align: right;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin_ak_kitabi.pdf" target="_blank">Liberalizmin Ak Kitabı</a></strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin_ak_kitabi.pdf" target="_blank"><img class="alignleft" title="liberalizmin-ak_kitabi" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin-ak_kitabi-221x300.jpg" alt="" width="133" height="221" /></a>1930 model bir ulus-devletin, bir <strong>“devlet babanın”</strong> çocuklarıyız. Son derecede <strong>“Millî”</strong> bir eğitim gördük, öğrenim değil. Hayatta işimize yarayacak meslekî bilgileri ya da eleştirel bir bakışı öğrenmedik <strong>“millî”</strong> okullarda. <strong>“Varlığımızı Türk varlığına armağan etmek”</strong> için eğitildik, eğilip büküldük.</p>
<p>Liberallerin dilinden düşmeyen <strong>“Bireysel haklar ve özgürlükler”</strong> bizim gibi Kemalist çamaşırhanelerde yıkanmış beyinler için çok yeni. Türkiye’de yaşayan insanların ulus-devlet boyunduruğundan kurtulmasında önemli bir rol oynuyor liberaller. Biz de <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin_ak_kitabi.pdf" target="_blank">bu kitapta </a>liberalizmin temel tezleriyle uyumlu, bu fikir akımına doğrudan ya da dolaylı destek veren makaleleri birleştirdik. <strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin_ak_kitabi.pdf" target="_blank">Buradan indirin.</a></strong></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2010/04/14/escinsellik-gercekten-turnusol-kagidi-mi/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2010/04/14/escinsellik-gercekten-turnusol-kagidi-mi/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Din mi Elden Gidiyor, Gelenek mi?</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/12/29/din-mi-elden-gidiyor-gelenek-mi/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/12/29/din-mi-elden-gidiyor-gelenek-mi/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 28 Dec 2009 22:45:38 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mustafa Akyol</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Modernleşme]]></category>

		<category><![CDATA[Toplum]]></category>

		<category><![CDATA[Toplumsal Ahlâk]]></category>

		<category><![CDATA[İslam]]></category>

		<category><![CDATA[Din mi Elden Gidiyor]]></category>

		<category><![CDATA[Gelenek mi?]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=7953</guid>
		<description><![CDATA[[28 Aralık 2009 tarihli Star gazetesinde yayınlandı]
Zaman gazetesi köşe yazarlarından Ali Ünal, geçen hafta önemli bir yazı yazdı. &#8220;En Büyük Tuzak&#8221; başlıklı makalesinde, giderek &#8220;muhafazakârlaştığı&#8221; sanılan Türkiye&#8217;nin, aslında giderek sekülerleştiğini, yani dinden uzaklaştığını savundu.
Sayın Ünal&#8217;a göre AK Parti devrinde dindarlık artmamış, aksine 80&#8242;li ve 90&#8242;lı yıllara nazaran zayıflamıştı. Mesela eskiden &#8220;televizyon yayınları daha mazbuttu&#8221;. Veya:
&#8220;Aile yapısı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/07/20090703_derin_dusunce_org_laiklik_islam_pt.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-5555" title="20090703_derin_dusunce_org_laiklik_islam_pt" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/07/20090703_derin_dusunce_org_laiklik_islam_pt.jpg" alt="" width="264" height="243" /></a>[28 Aralık 2009 tarihli <a href="http://www.stargazete.com/gazete/yazar/mustafa-akyol/din-mi-elden-gidiyor-gelenek-mi-234591.htm">Star</a> gazetesinde yayınlandı]</p>
<p>Zaman gazetesi köşe yazarlarından Ali Ünal, geçen hafta önemli bir yazı yazdı. &#8220;En Büyük Tuzak&#8221; başlıklı makalesinde, giderek &#8220;muhafazakârlaştığı&#8221; sanılan Türkiye&#8217;nin, aslında giderek sekülerleştiğini, yani dinden uzaklaştığını savundu.</p>
<p>Sayın Ünal&#8217;a göre AK Parti devrinde dindarlık artmamış, aksine 80&#8242;li ve 90&#8242;lı yıllara nazaran zayıflamıştı. Mesela<span id="more-7953"></span> eskiden &#8220;televizyon yayınları daha mazbuttu&#8221;. Veya:</p>
<p>&#8220;Aile yapısı çok daha sağlamdı ve ‘ma&#8217;ruf&#8217;a dayalı gelenekler, hâkimiyetini büyük ölçüde koruyordu. Başka ‘millet&#8217;lere ait âdet ve uygulamaların hiçbirine itibar edilmiyordu.&#8221;</p>
<p>Fakat, Sayın Ünal&#8217;a göre, son on yılda bu geleneksel değerler erozyona uğradı, Batılıların gayrı-İslami adetleri ve seküler hayat tarzları Türkiye toplumuna daha çok sızdı.</p>
<p>Bu teşhise büyük ölçüde katılıyorum. Fakat sanırım hem söz konusu &#8220;sekülerleşme&#8221; sürecinin analizinde hem de aranması gerektiğini düşündüğüm &#8220;çözüm&#8221;de ayrışacağım.</p>
<p>Önce şunu belirteyim: Sayın Ünal&#8217;ın Türkiye örneğinde anlattığı olay, aslında küreseldir. Seküler modernitenin renkli dünyası sadece bizde değil her toplumda gelenekleri aşındırıyor, hatta yok ediyor. Geleneklerle örülmüş olan dini pratik ve değerler de bundan fazlasıyla nasibini alıyor.</p>
<p>Buna karşı dindarların izleyebileceği iki temel yol var. Birincisi bir &#8220;savunma hattı&#8221; kurmak ve seküler modernitenin &#8220;kültürel emperyalizm&#8221;ini olabildiğince &#8220;dışarıda&#8221; tutmaya çalışmak. Bu işin en otoriter şekli, çanak antenleri yasaklayan yahut interneti sıkı sıkıya kontrol eden İran ve Suudi Arabistan gibi rejimlerde var.<br />
<strong>Muhafazakârlığın açmazı</strong></p>
<p>Daha ılımlı olan &#8220;muhafazakâr çözüm&#8221; ise, &#8220;savunma hattı&#8221;nı kültürel düzeyde kurmaya çalışıyor. Amaç, &#8220;Müslüman mahallesinde salyangoz satılmasını&#8221; engellemek. Dahası, seküler dünyanın yaşam biçimine karşı, geleneğe dayalı alternatifler kurmak. Mesela Hollywood&#8217;un &#8220;romantik komedi&#8221;leri karşı, Hacivat-Karagöz oyunlarını diriltmek.</p>
<p>Tüm toplumu sekülerize etme hedefindeki &#8220;laik fundamentalistler&#8221; bu &#8220;muhafazâkar çözüm&#8221;den nefret ediyor ve onu olabildiğince bastırmak istiyorlar. Oysa tabii açık bir toplumda her şeye olduğu gibi buna da yer var. Ben de bu hakkı sürekli savunuyorum.</p>
<p>Savunuyorum savunmasına da, &#8220;muhafazâkar çözüm&#8221;ün aslında çok da iyi bir çözüm olmadığı kanısındayım. Çünkü modernitenin ilerleyişi karşısında geleneklerin &#8220;elden gitmesi&#8221; kaçınılmaz gibi gözüküyor. Ve siz dini sadece gelenek üzerinden ayakta tutmaya çalıştığınızda, sürekli gerilemeye mahkum bir &#8220;savunma hattı&#8221; kurmuş oluyorsunuz.</p>
<p>Peki diğer çözüm ne?</p>
<p>Diğer çözüm, modern dünyaya karşı &#8220;savunma hattı&#8221; kurmak yerine, onun içine girip Müslümanlığın değerlerini orada yeniden üretmek.</p>
<p>Bir örnek vereyim. Diyelim yaşadığınız şehirde bir &#8220;modern sanat müzesi&#8221; açılıyor ve içindeki eserlerde nihilizmden serbest cinselliğe kadar her türlü gayr-ı İslami tema empoze ediliyor. Sizin alternatifiniz nedir? Sadece &#8220;bizim gençler de müzesiz kalmasın&#8221; diye bir &#8220;ebru sanatı sergisi&#8221; açmak mı?</p>
<p>Yoksa acaba siz de bir modern sanat sergisi açabilir ve içinde İslami temalar işleyebilir misiniz? Sizinki, &#8220;ötekiler&#8221;inki kadar sofistike olabilir mi? Hatta bu iş onlardan daha önce bile aklınıza gelebilir mi?</p>
<p>Peki ya roman, tiyatro, sinema, müzik gibi alanlarda nasılsınız? Ürettiklerinizin kalitesi, &#8220;mahalleyi&#8221; aşıp, &#8220;ötekiler&#8221;in de aklına ve kalbine hitap edebiliyor mu?</p>
<p>Bence asıl mesele bu.</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2009/12/29/din-mi-elden-gidiyor-gelenek-mi/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/12/29/din-mi-elden-gidiyor-gelenek-mi/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Yasak Demirden Gömlek Gibidir Bir Gün Paslanır, Dökülür</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/12/11/yasak-demirden-gomlek-gibidir-bir-gun-paslanir-dokulur/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/12/11/yasak-demirden-gomlek-gibidir-bir-gun-paslanir-dokulur/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 11 Dec 2009 13:00:14 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Konuk Yazar</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Ermeniler]]></category>

		<category><![CDATA[Kemalizm]]></category>

		<category><![CDATA[Toplumsal Ahlâk]]></category>

		<category><![CDATA[Türk faşizmi]]></category>

		<category><![CDATA[Ulus-Devlet]]></category>

		<category><![CDATA[vicdan]]></category>

		<category><![CDATA[ermeni mezarligi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=7669</guid>
		<description><![CDATA[Garabet Orunöz
19 yıldan sonra, 25 gün önce ikinci defa Malatya&#8217;ya gittim. Malatya&#8217;ya gidip de, benim için özellikle Ermeni Mezarlığına uğramamak olmaz. Mezarlığımızda bekçi olmasına, etrafının duvarlar ve bu duvarlarının da üstünde demirler olmasına rağmen, gecekondulaşmış olan çevrenin çocukları &#8220;MEZARLIĞIMIZA&#8221; bilinçli olarak ve özellikle &#8220;TAHRİP ve MEZARLARA PİSLEME&#8221; görevi ile gönderilip, mezarlık görevlilerine de &#8220;SÖZLÜ TACİZ&#8221;de [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091212_derin_dusunce_org_ermeni_mezarligi.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-7670" title="20091212_derin_dusunce_org_ermeni_mezarligi" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091212_derin_dusunce_org_ermeni_mezarligi-238x300.jpg" alt="" width="238" height="300" /></a>Garabet Orunöz</em></strong></p>
<p>19 yıldan sonra, 25 gün önce ikinci defa Malatya&#8217;ya gittim. Malatya&#8217;ya gidip de, benim için özellikle Ermeni Mezarlığına uğramamak olmaz. Mezarlığımızda bekçi olmasına, etrafının duvarlar ve bu duvarlarının da üstünde demirler olmasına rağmen, gecekondulaşmış olan çevrenin çocukları &#8220;MEZARLIĞIMIZA&#8221; bilinçli olarak ve özellikle &#8220;TAHRİP ve MEZARLARA PİSLEME&#8221; görevi ile gönderilip, mezarlık görevlilerine de &#8220;SÖZLÜ TACİZ&#8221;de bulunuyorlar.<br />
 <br />
Mezarlık görevlisinin söylediği, kendisine söylenen şu sözlere dikkatinizi çekmek isterim. &#8220;Sana mı kaldı GAVUR mezarlığını korumak&#8221; Malatya&#8217;da &#8220;Gavur&#8221; mu? Kaldı ki burayı bekliyorsun.<br />
 <br />
Tüm amaçları, görevliyi tedirgin ve rahatsız edip oradan uzaklaştırmak ve zamanla mezarlığı da işgal etmek. (yaklaşık 8.5 dönüm alan)<br />
 <br />
Hazır gitmişken; ana ve babamın mezarlarının etrafına üç kök kara üzüm fidanı diktim (uzun ömürlü oluşundan ve susuz da yetişebildiğinden) gelen-gideni olmasa da üzümün hatırına kuşlar uğrarlar diye, diktim. Fidanları diktiğimizi seyreden çocuklar, ertesi gün gizlice mezarlığa girip üç kök üzümü de söküp mezarlıktan dışarı götürmüşler<span id="more-7669"></span>, görevli son anda demirlerden dışarı çıkarlarken görmüş. Bir şey söyleyemiyoruz, bir yere şikayet edemiyoruz, resmi makamlardan ilgilenenimiz yok diyor.<br />
 <br />
Bunun haricinde anlatacağım bir olay daha var ki; Malatya&#8217;ya 110 km mesafede, bir köyde anamın yadigarlarını da bu yaz buldum, dayım ve teyzem. Bir tam gün yanlarında kalarak 45 yıllık hasreti dindirmeye çalıştım, ama dinmedi. Dayımdan kardeşleri hakkında bir şeyler anlatmasını özellikle de anam hakkında anlatmasını istedim. Dayım ise köyde ölen erkek kardeşinin hakkında konuşmayı tercih etti.<br />
 <br />
En küçük dayım 40 yaşında rahmetli olmuş, ve köyde camiden namazı kılınıp tek olan köyün mezarlığına doğru yola çıktıklarında, köyün sünnilerinden bir gurup, ellerinde sopalarla yollarını çevirip, &#8220;BU KEFEREYİ&#8221; bizim mezarlığımıza gömemezsiniz, ölülerimizi huzursuz edemezsiniz deyip, köyde ölen &#8220;İLK DÖNME&#8221;yi gömdürmemişler. Dedem ve dayılarım, kardeşlerini alıp mezarlığın tam karşı tepesine tek başına gömmüşler. Zamanla rahmetli olan &#8220;DÖNME&#8221;ler de Sünnilerden çekindiklerinden, ölülerini dayımın yanına gömmeye başlamışlar.<br />
 <br />
Bir- iki derken çok kısa bir zaman da, dayımın yanı dolmaya başlamış. 15 i geçen mezar sayısını gören muhtar, devlete haber vermiş. Köyümüzde böyle bir olay yaşandı, sonucunda da köyde ikinci bir mezarlık oluştu. Şimdi köy halkından dönmeler tedirginliklerinden dolayı ölülerini buraya gömüyorlar.<br />
 <br />
İşte yıkıldığım an; bu haber üzerine devlet karayollarından bir dozer gelip 15 i aşkın mezarı darmadağın eder, buradan yol geçecek der, bir kemik dahi almalarına müsade etmeden, bir yol uzantısı süsü veriler ve aynen öyle de bırakıp giderler. 40 senedir o yol aynı şekilde yarım duruyor.<br />
 <br />
Bu olaydan sonra camideki ilk cumaya tüm köy halkı hoparlörle davet edilir. Verilen vaaz sonrasında köyde, namaz kılmayan kimsenin olmadığını söyler hoca efendi, dolayısıyla namaz kılan herkesi aynı yerde gömmek gerektiğinden dem vurur.<br />
 <br />
O gün, bu gündür de, köyde tek mezarlık oluşmuştur.  &#8220;DAYIM&#8221; da   komşuları için namaz kıldığını söyler, hocanın iş için şehre gittiğinde de yeğenim namaz kıldırır, gönüllü olarak, lakabı da &#8220;GAVUR İMAM&#8221;dır. Yazıyı çok uzattım, anımı ve huzursuzluğumu paylaşmak istedim.<br />
 <br />
Garabet Orunöz<br />
(Kasim&#8217;09)<br />
 <br />
not; Anamın mezarına diktiğim kara üzüm fidanları, söküldüler. Yakında tekrar gideceğim, bu sefer gece karanlıkta dikeceğim, kimseler görmesin de gelip sökmesinler diye, üstelik üç kök de değil, mezarlığın her tarafına on ya da onbeş kök, artık fidanlıkta ne miktarda bulabilirsem, badem (çağla) ve kara üzüm dikeceğim, bunlar su istemezler, dikeceğim fidanlardan bir tanesi bile kök tutarda meyva verirse, o  üzümleri söktürenlerin çocukları da toplayacak olurlarsa, belki dikmedikleri fidanların faydasını görünce, çocuklarına sökmemeyi de öğütlerler, kimbilir?<br />
 <br />
* Garabet Orunöz beş yaşında annesini kaybettikten sonra Hrant Dink&#8217;in yetiştiği yetimhane olan  ve günün birinde sorgusuz sualsiz ellerinden alınan Tuzla yetimhanesine getiriliyor. O günlerde birkaç yaş daha büyük olduğu Garabet&#8217;i ilk olarak Hrant Dink karşılıyor yetimhanede. &#8220;Gel bakalım buraya yontulmamış Malatyalı diyerek&#8221;.  Garabet Orunöz&#8217;ün Malatya&#8217;da dayısından duymak istediği hikaye beş yaşında kaybettiği annesinin ve o yıllarda koparıldığı ailesinin diğer fertlerinin hikayesidir. Yuvasının ikinci kere darmadağın edilişi Atlantis ismini verdikleri Tuzla yetimhanesinin ellerinden alınışı ile olur. Garabet  hala köklerinin kimliğinin izine düşüyor usanmadan. En geç ayda bir yetimhanesinin işgal edilmiş, beş parasız müteahhitlere peşkeş çekilmiş topraklarına gidiyor. Harabe haline gelmiş binalarını seyrediyor, küçücük bir çocukken elleri ile diktikleri meyve fidanlarından arta kalanları arıyor. Ve şimdilik sadece biriktiriyor. Bir gün bizlerle paylaşmak üzere.</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2009/12/11/yasak-demirden-gomlek-gibidir-bir-gun-paslanir-dokulur/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/12/11/yasak-demirden-gomlek-gibidir-bir-gun-paslanir-dokulur/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>(B)eden, (E)sas, (N)efs: Başörtüsü ile ilgisi olmayan başörtüsü yazısı</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/11/23/beden-esas-nefs-basortusu-ile-ilgisi-olmayan-basortusu-yazisi/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/11/23/beden-esas-nefs-basortusu-ile-ilgisi-olmayan-basortusu-yazisi/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 23 Nov 2009 01:10:49 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mehmet Yılmaz</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Başörtüsü Yasağı]]></category>

		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>

		<category><![CDATA[Toplumsal Ahlâk]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=7412</guid>
		<description><![CDATA[Son zamanlarda çeşitli başlıklar altında yorumcuların aynı konuyu açtıklarına tanık oluyorum, dinde, ahlâkta ve ibadette rölativizm: Kurban, başörtüsü ve bunların olmadığı &#8220;öteki&#8221; dinler&#8230;

Benim kutsallarım - Senin kutsalların
Benim dinim - Senin dinin
Benim ahlâk anlayışım - Senin ahlâk anlayışın

Din kuralları bu ayrımda nereye düşer ? Meselâ başörtüsü veya genel olarak örtünmek GÖRECELİ mi yoksa MUTLAK midir?
 Kanaatimce dinde rölativizm [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/08/200090801_derin_dusunce_org_basortusu_yasagi.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-5951" title="200090801_derin_dusunce_org_basortusu_yasagi" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/08/200090801_derin_dusunce_org_basortusu_yasagi.jpg" alt="" width="158" height="201" /></a>Son zamanlarda çeşitli başlıklar altında yorumcuların aynı konuyu açtıklarına tanık oluyorum, dinde, ahlâkta ve ibadette rölativizm: Kurban, başörtüsü ve bunların olmadığı &#8220;öteki&#8221; dinler&#8230;</p>
<ul>
<li>Benim kutsallarım - Senin kutsalların</li>
<li>Benim dinim - Senin dinin</li>
<li>Benim ahlâk anlayışım - Senin ahlâk anlayışın</li>
</ul>
<p>Din kuralları bu ayrımda nereye düşer ? Meselâ <strong>başörtüsü</strong> veya genel olarak <strong>örtünmek</strong> GÖRECELİ mi yoksa MUTLAK midir?</p>
<p> Kanaatimce dinde rölativizm olur da ahlâkta olmaz. Özellikle liberallerin tekrar etmeyi sevdiği  &#8221;Senin dinin sana, benimkisi de bana&#8221; (<a href="http://multimediaquran.com/quran/turkce/109/109-006.htm">KÂFİRÛN,6</a>) ayetinden esinlenip <em><strong>« Senin iyilik/kötülük anlayışın sana, benimkisi de bana »</strong></em> şeklindeki bir düstur çok ama çok sakat görünüyor gözüme. Çünkü din ve ahlâk birbirinden AYRI iki kavram.</p>
<p>İngiltere&#8217;de trafiğin solda işlemesi « yüzünden » kaza yaparak adam öldüren biri « Hakim bey, benim ülkemde trafik sağdan, ne olur cezamı hafifletin&#8221;  diyebilir. Ama bir adamı öldürüp parasını çalan kişi <em><strong>« benim ülkemde adam öldürmek serbest, kendi iyilik anlayışınızı bana dayatamazsınız, Ben turistim »</strong> </em>diyebilir mi ? Neden ?</p>
<p>Öncelikle toplumsal düzen, din, ahlâk ve bunlardan ilham alarak inşa edilen kanunların <span id="more-7412"></span>SADECE VE SADECE insanlar için geçerli olduğunu hatırlayalım. Dağlar, ovalar, kuşlar ve ağaçlar ise kimseye hesap vermiyor. Ne hapis, ne polis, ne cennet, ne cehennem&#8230; YANLIZ VE YANLIZ DOGA KANUNLARINA tabiler. Bir başka deyişle determinizme.</p>
<p>Su halde determinizmden kaçabilen yani ÖZGÜR olan insan bildiğimiz TEK SORUMLU VARLIK. Aksi takdirde ne İslâmî ne laik ne de bir başka kanun tipi insanlara ödül/ceza vaad edemezdi değil mi ? Her durumda suçlanan kimse <em><strong>« ne yapayım, beni çocukken babam dövdü /  fakirim / cahilim / korkağım / &#8230; »</strong></em> diyerek cezadan yırtardı. Zaten ceza da olmazdı. Yavrusunu yiyen kediler, çiftlestikten sonra eşini yiyen böcekler ile insan arasında bir fark görünmezdi.</p>
<p>Bu tabloda baş örtmenin ve genel olarak örtü<strong>N</strong>menin, te<strong>S</strong>e<strong>TT</strong>ü<strong>R</strong>&#8216;ün, <strong>S</strong>e<strong>TT</strong>a<strong>R</strong>lığın yeri nedir? Yani bedeni, maddi zenginlikleri, başkalarının kusurlarını&#8230; « saklanması gereken her şeyi » saklamanın durumu nedir? ÖrtüNmenin MUTLAK ya da GÖRECELİ bir <strong>« gereklilik »</strong> olup olmadığını anlamak için  insan denen varlığın tarifinde birleşmemiz gerekir diye düşünüyorum.</p>
<p>Meselâ ekonomi modellerinde kullanılan <em>«<strong> maddi ihtiyaçlarını azamî seviyeye çıkarmak isteyen tüketici birey »</strong> </em>insandaki  adalet duygusunu, aşkı, sevgiyi, sadakatı&#8230; açıklamaz. Bu eksik bir tarif.</p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">Ben kimdir?</span></strong></p>
<p><a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Ren%C3%A9_Descartes">René Descartes</a>&#8216;in insana benlik garantisi ve huzur veren şemsiyesi <em>&#8220;Cogito, ergo sum&#8221;</em> (&#8221;Düşünüyorum, öyleyse varım.&#8221;) İskoçyalı David Hume* rüzgârıyla savruldu. Hume  <strong>A Treatise of Human Nature</strong> ( = İnsan Doğası Üzerine Bir Deneme) adlı eserinde, birinci kitabın sonunda « BEN » kavramının yapısına kuşku ile bakıyor. Hume&#8217;a göre algılarımız, duygularımız, hatırlamayı (ve bazen unutmayı ) tercih ettiklerimiz, kendimiz hakkında kendimize ve başkalarına anlattıklarımızla her gün yeniden inşa ettiğimiz bir hikâyedir &#8220;BEN&#8221;. Kim bilir&#8230; BEN&#8217;in bir bütün olarak var olduğunu zannetmek bu dünyaya tahammül etmek için gerekli bir illüzyon, bir vehim dahi olabilir.</p>
<p>Kuşkucu Hume BEN&#8217;i zaman ve hafıza üzerinden &#8220;parçalıyor&#8221;. <strong>BEN&#8217;in bölünmez tek bir varlık olMAyabileceğini</strong> bambaşka açılardan tartışmaya açan bir diğer isim ise psikanalizin kurucusu Sigmund Freud oldu şüphesiz. BEN&#8217;in muhtemel çoklu yapısı (ICH, ÜBER-ICH ve çarpıcı bir şekilde İslâm&#8217;daki nefs-i emmareyi andıran ES) ve bu farklı iradelerin( ?) çatışması/uyumu üzerine inşa etti teorilerini.  Dönemin bilimsel makalelerinde rastladığımız <strong>Geheimkräfte</strong> <strong>(karanlık/gizli güçler)</strong> teması işte bu çatışmaya işaret ediyor kanımca.</p>
<p>Ama şu aralar üzerinde yoğunlaştığım iki isim Danimarkalı Søren Kierkegaard* ve Alman Martin Heidegger*.</p>
<p>Kierkegaard  <strong>Kaygı Kavramı</strong> adlı eserinde insandaki çeşitli korkuların kaynağına uzanıyor ve bu korkuların BEN&#8217;in kimyasini ele veren bir ışık gibi olduğunu anlatıyor. Biri SONLU diğeri SONSUZ iki &#8220;parçadan&#8221; oluşan(?) insan MUTLAK korku olan <a href="http://www.derindusunce.org/2009/11/10/ne-yani-ben-de-mi/">ölüm korkusunu</a> unutmak için ZAHİRÎ korkular icad ediyor.  Müslümanca bir yorumla (belki de) nefsimiz yok olma korkusunu saklamak için bizim örümcekten, köpekten, parasızlıktan, domuz gribinden korkmamızı sağlıyor. Bu dünyevî korkularla (E)SAS BEN&#8217;i kendine ortak ediyor nefs. Meselâ fakirlik korkusuyla cimrileşen insanın günahı burada başlıyor. Madde ile Ruh&#8217;u birbirine karıştırmak.  En sonunda bu körlük-unutkanlık öyle bir noktaya varıyor ki buzdolabı ağzına kadar dolu bir grup insan komşusu açlıktan ölürken &#8220;bir lokma, bir hırka devri kapandı&#8221; diyebiliyor!(<em>Gazâlî Hazretleri&#8217;nin Makasıd-ül Felasife adlı eserinin son bölümünde, <strong>Faal Akıldan Nefislere Verilenler</strong> [5ci makale] mutlulukla ilgili paragraf da bu yorumu teyid eder mahiyettedir</em>)<strong> </strong></p>
<p>Heidegger&#8217;a gelice&#8230; Anıtsal eseri Varlık ve Zaman&#8217;da (40cı paragraf) yine <strong>korku</strong> ve <strong>kaygı</strong> üzerinde duruyor düşünür. Heidegger&#8217;in düşüncelerini anlamak için özenle seçtiği kelimelere dikkat gerektiğini düşünüyorum:</p>
<ul>
<li><strong>Unheimlichkeit</strong> - Kaygı anlamında kullanılmış. (veya bu yazımızdaki Mutlak Korku) : &#8220;Harf-harf&#8221; çevirirsek &#8220;endişe verici yabancılık hissi&#8221; denebilir.</li>
<li><strong>Geworfenheit</strong> - Atılmışlık, fırlatılmışlık</li>
<li><strong>Verlassenheit</strong> - bırakılmışlık</li>
</ul>
<p>Heidegger bu bırakılmışlık/fırlatılmışlık durumundan yola çıkarak insandaki <strong>ebedi gurbet hissini</strong> irdeliyor. İnsan gittiği her yerde kendini <strong>YABANCI</strong> hissediyor Heidegger&#8217;e göre. Düşünür  mektuplarında açıkça Sigmund Freud&#8217;dan etkilendiğini de yazmış. Gerçekten de Freud 1912&#8242;de kaleme aldığı <strong>Totem ve Tabu</strong>, 1916&#8242;da yazdığı <strong>Psikanalize Giriş</strong> ve nihayet 1919&#8242;da yayınlanan <strong>Das Unheimliche</strong> isimli makalesinde bu konuyu derinlemesine irdelemiş.</p>
<p>Ve tabi « gurbet » deyince Mevlânâ Hazretleri* geliyor akla. Kamıştan yapılan neyin ağlaması, koparıldığı gölü, sazlığı (aslî vatanini) özlemesi artik fazlasıyla ünlü olmuş bir örnektir. Ama Mesnevî bu gurbeti anlatan benzetmelerle dolu. (Bkz. <a title="Permanent Link to Ölürsem beni köyümün yağmurlarında yıkasınlar! (*)" href="http://www.derindusunce.org/2007/08/01/olursem-beni-koyumun-yagmurlarinda-yikasinlar/">Ölürsem beni köyümün yağmurlarında yıkasınlar!</a>)</p>
<p> &#8221;Ben kimdir?&#8221; Sorusuna &#8220;bir kaç kişidir - kuvvettir/iradedir&#8221; yanıtı geliyor hemen her kaynaktan. Atomu parçalamak ve atomdan içeri girmek  mümkün, atom-altı dünya diyebileceğimiz bir alem var. Nükleer enerji yokmuş gibi davranamayız.</p>
<p><strong>Gerek İslâm kaynakları gerekse batı felsefesi bize BEN&#8217;in parçalanabileceğini, birey-altı dünya diye bir alem olduğunu gösteriyor.</strong> Hal böyle iken birey altı çatışmaları görmezden gelecek siyasî çözümler, ekonomik düzenler ve hukuk sistemleri de başarısızlığa mahkûm değil mi?</p>
<p><em>(Bkz. Birey altı dünyanın irdelendiği yazı: <a title="Permanent Link to Fahişelik, şehitlik ve özgürlük" href="http://www.derindusunce.org/2009/07/28/fahiselik-sehitlik-ve-ozgurluk/">Fahişelik, şehitlik ve özgürlük</a>)</em></p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">Örtünme ile ortak bir ahlâk anlayışına doğru&#8230;</span></strong></p>
<p>Bu kısa dalıştan sonra başörtüsünün ve dinin bize &#8220;mecbursunuz&#8221; dediği çeşitli kuralların MUTLAK olup olmadığına bakalım.</p>
<p>İnsanin çoklu bir yapıya sahip olması onu FARKLI YÖNDEKİ  baskılara açık hale getiriyor ister istemez. Çünkü &#8220;<a title="Permanent Link to Güzellik Matkabı Zekâ Duvarını Deler mi?" href="http://www.derindusunce.org/2009/09/29/guzellik-matkabi-zeka-duvarini-deler-mi/">Güzellik Matkabı Zekâ Duvarını Deler mi?</a>&#8221; isimli yazımızda anlattığımız gibi birey altı dünyanın fertleri(!) farklı zihinsel işlevlere sahip. Meselâ Kâşânî Hazretleri Tâiyye Şerhi&#8217;nde şöyle der:</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;Akl-ı meâd, melek-i mukarreb bunlar bizi Allah&#8217;a dâvet eder. Kalbimize hidâyet yolunu açar, rûh ufkumuzu genişletir. Akl-ı meâş ise, bizi dünya işlerine doğru çeker götürür. Bize Allah&#8217;ı unutturur. Ceddimizin yâni Hz. Âdem&#8217;in cennetten kovulmasına sebep olan şeytan, bu dünyada da bizim peşimizi bırakmaz, bizi nefsânî arzuların meyvelerini yemeğe teşvik eder de, iç rahatlığından, huzur cennetinden uzaklaştırır.&#8221;</em></p>
<p>Bir insana sürekli tüketme, yeme, içme, lüks araba kullanma isteği verebilirsiniz meselâ. Etten ve kemikten olan parçamızı, hayatta kalma çabamızı (veya <a href="http://www.derindusunce.org/2009/11/10/ne-yani-ben-de-mi/">ölüm korkumuzu</a>) sürekli TAHRİK eden bir ortam bu bileşeni yani nefsimizi güçlendirir.</p>
<p>Tersine sakin bir ortamda gözlerimiz saldırı altında değildir. Paylaşmayı, dostluğu, bir işin sonunu sabırla beklemeyi tercih eden diğer yanımız güçlenir. <strong>İnsan olduğumuzu hatırlarız. Böyle bir ortamda insanlar daha kolay hemhal olabilirler. Birbirlerinin acılarını anlayabilirler.</strong> İnsanların doğal olarak adalete, hukuka yatkın bir zihin yapısında olmaları ise polis baskısını, özel hayata müdahaleyi gereksiz kılar. Fertlerin bu yapıda olduğu bir toplumda daha kaliteli bir hukuk devleti daha kolay ve daha ucuza kurulabilir.</p>
<p>Oysa nefislerimizin lüks tüketim, milliyetçilik, komplo teorileri ya da başka şekillerde tahrik edildiği ortamlarda bencilleşir ve hayvanlaşırız. Kur&#8217;an da vicdanini dinlemeyen insanların <strong>« hayvandan bile daha aşağı »</strong> olduklarını söyler<em>(A&#8217;RÂF 179)</em>. Çünkü hayvana seçme sansı verilmemişken insan iyi olma özgürlüğüne sahiptir. Özgürdür ve sorumludur.</p>
<p>Arabasıyla, son model telefonu, lüks eviyle övünen hatta birbiriyle yarışan erkekler de bence bir tür « şehvet » uyandırırlar. Hava atılan konu her neyse GÖRENLER tahrik olabilir, özellikle gençler, çocuklar <em><strong>« alem buysa kral benim »</strong></em> deyip tüketimi paylaşmaya, savaşı barışa tercih edebilirler.</p>
<p>İşte kadın veya erkek herkesin SETTAR olması bu bakımdan önemli kanaatimce. Başı açık veya kapalı olsun edepli bir kadın bana insanlığımı hatırlatır. Onunla muhabbet ederim. Yani onun insan güzelliğinde ALLAH&#8217;ın güzel isimlerinin tecellisini görürüm.</p>
<p>Farkında olsun olmasın bütün SETTAR insanların iyiliğin yayılmasına vesile olduklarını düşünüyorum. Ama başörtülü kızlara bize yaptıkları bu hizmetin bedeli(!) çok ağır ödetildi. Ödetiliyor. Benim vicdanım bu durumdan çok rahatsız. Başını örtmenin kimi nefse yük gelen bir tarafı olabilir, bilmiyorum. Ama okuma ve kariyer imkanları ellerinden alındı bu insanların. Dahası DEVLET DÜŞMANI ilan edildiler. Toplumsal bir baskı kuruldu üzerlerinde. ALLAH şüphesiz çektikleri acıların mükafatını verecektir.</p>
<p>Ben bu vesileyle kız kardeşlerime sabırları ve hizmetleri için bir kez daha teşekkür ediyorum. ALLAH razı olsun sizden.</p>
<p> </p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>(*) Metafiziğe gıcık olduğunu açıkça ilân etmiş olan arkadaşlara META kelimesinin eski Yunancada « üst » değil « sonra » anlamına geldiğini hatırlatayım. Metafizik  sanıldığı gibi « fizik üstü - akil üstü - bilim dışı» değil &#8220;Fizikten sonra gelen&#8221; demektir. Bugünkü yaygın cahillik pozitivizmin açtığı bir yaradır.</em></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2009/11/23/beden-esas-nefs-basortusu-ile-ilgisi-olmayan-basortusu-yazisi/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/11/23/beden-esas-nefs-basortusu-ile-ilgisi-olmayan-basortusu-yazisi/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Yağma</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/09/12/yagma/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/09/12/yagma/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 12 Sep 2009 08:59:21 +0000</pubDate>
		<dc:creator>T.Suat Demren</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Adalet]]></category>

		<category><![CDATA[Toplum]]></category>

		<category><![CDATA[Toplumsal Ahlâk]]></category>

		<category><![CDATA[vicdan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=6445</guid>
		<description><![CDATA[Sel felaketine ugrayan insanlarin, evlerinden, isyerlerinden savrulan esyalarini yagmalayanlarin yaptigi &#8217;sey&#8217;i iki kelime ile ozetle deseler herhalde hirsizlik ve vicdansizlik derdim. Bana gore, yapilan adî bir hirsizlik, eksiği var, fazlasi yok. Duz hirsizlik bu kadar buyuk bir curum degildir, cunku hirsizlar genelde hali vakti yerinde kisilerin evlerine &#8216;normal zamanlarda&#8217; girerler. Duz bir vicdansizlik da degildir; [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/09/20090912_derin_dusunce_org_yagmacilar.gif"><img class="alignleft size-medium wp-image-6451" title="20090912_derin_dusunce_org_yagmacilar" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/09/20090912_derin_dusunce_org_yagmacilar-300x266.gif" alt="" width="238" height="214" /></a>Sel felaketine ugrayan insanlarin, evlerinden, isyerlerinden savrulan esyalarini yagmalayanlarin yaptigi &#8217;sey&#8217;i iki kelime ile ozetle deseler herhalde hirsizlik ve vicdansizlik derdim. Bana gore, yapilan adî bir hirsizlik, eksiği var, fazlasi yok. Duz hirsizlik bu kadar buyuk bir curum degildir, cunku hirsizlar genelde hali vakti yerinde kisilerin evlerine &#8216;normal zamanlarda&#8217; girerler. Duz bir vicdansizlik da degildir; cunku bir felaket aninda, sahibini, hatta sahibinin yasayip yasamadigini bile bilmedigi bir mali,  sadece ortada onu engelleyecek herhangi bir &#8216;guc&#8217; veya &#8216;yaptirim&#8217; yok diye &#8220;yagmalayabilmek&#8221; ve o mali sahiplenebilmek kolayca alinabilecek bir tutum degildir. Normal zamanda (ama kanun ama cevre korkusundan) asla boyle bir seyi yap(a)mayacak insanlarin firsat buldugunda neye donustugunu gosterdigi icin de ayrica ibretliktir bu tip bir yagmacilik. <span id="more-6445"></span></p>
<p>Yagmalama goruntuleri ve tepkiler gundeme dusunce klasik sol refleks de gecikmedi. Yagmayi mazur gostermeler, hafife almalar, gerekcelendirmeler, vs.  Ilkesel olarak mulkiyete karsi olabilirsin, mumkundur. Bu karsitligini anarsik duzeyde eyleme dokmeye kalkanlari bile anlayabilirim. Ilkeleriyle tutarli bir yaklasimdir nihayetinde. Ancak normal zamanlarda konformist olup da boylesi zamanlarda sosyalizm damari kabaranlari ve &#8220;yagmayi&#8221; mesrulastirmaya kalkanlari anlayamam.  Sıkar mi normal zamanda &#8220;ben mulkiyet dusmaniyim/mulkiyete mesafeliyim/saldiriyi kolayca gerekcelendirebilirim&#8221; diye bunu yapabilmek, magaza raflarina saldirmak? Sıkmaz. N&#8217;oldu ilke? Buzlukta; ama bir felaket aninda kolayca ortaya cikabilir.</p>
<p>Konu tartisiliyor, hem de ne cevherlerle; sucu duzene atip insani temize cikartan mi ararsiniz, porselen tabaklarin, plazma televizyonlarin, tufeklerin yagmalandigi bir durumu <em>&#8220;Adam aç. Sel oldu, adam ölmedi. Neden yağmalamasın. Gebersin mi açlıktan.&#8221;</em> diye izah etmeye kalkanlar mi. Arabasiyla, kamyonetiyle bir baska semtten ailecek yagma yapmaya, hatta usenmeyip Zonguldak&#8217;tan yagma yapmaya gelenler var, ihtiyactan, acliktan, duzenden bahsediyor adam. Yuh!  Is mulkiyete bulasiyor ya nihayetinde,  klasik sol refleks hemen beliriyor.</p>
<p>Ayni refleks nedeniyle oldugunu tahmin ediyorum ama; bir savunu olarak farkli bir noktadan yaklasilmis Bianet&#8217;te ve <a href="http://www.bianet.org/bianet/insan-haklari/116994-medya-vatandasa-yagmaci-diyerek-suc-isliyor" target="_blank">&#8220;Medya Vatandaşa &#8216;Yağmacı&#8217; Diyerek Suç İşliyor&#8221;</a> baslikli bir yazi yayimlanmis. Neymis, vatandaşın sele kapilip giden enkazi toplamasi TCK&#8217;ye göre &#8220;yagma&#8221; değilmis. Medya insanlari &#8220;yağmaci&#8221; diye suclamadan once sozlukten sonra TCK&#8217;den &#8220;yagma&#8221;nin tanimini ogrenmeliymis.</p>
<p>Boylece kanunî olanin ayni zamanda adil oldugu, vicdanlara sigabildigini de ogrenmis oluyoruz. Sayet &#8216;kitap&#8217;ta yaziyorsa o dogrudur diyor yani ozetle. Boylece yarin birileri de, TCK&#8217;daki bir baska madde yuzunden bariz bir adalet/vicdan ihlali oldugunda buna karsi cikanlari &#8220;kanunun tanimina katilmayip suc isliyorsunuz&#8221; diyerek sindirebilir. Guzel bir kendi ayagina kursun sikma denemesi.</p>
<p>&#8220;Sele kapilip gidiyor ya, ne olacak, hic olmazsa ben alayim bir ise yarasin&#8221; demek, belki küçük, basit esyalar icin gecerli olabilir. Buna cok kimse de karsi cikmaz. Ancak haberlerden gordugumuz kadari ile bunun hic de boyle olmadigi asikâr. Bu tur gerekceler insanin kendi kendisini kandirmaya yonelik bir refleks aslen.  -Kucuk esyalari kastetmiyorum yine- madem kurtarma imkânin var o halde onu kurtarip guvenli bir yere goturerek sahibine ulastirilmasi yonunde bir katki sunabilirsin ancak; firsatini buldugun anda yagmalamaya kalkmazsin.</p>
<p>Ben basit bir insanim. Dusuncelerim, muhakemem basittir. Bu yuzden belki biraz tuhaf da gorulebilir dunyaya ve insanlara iliskin bakisim.  Bunca kotulugumuzun arasinda bizi hâlâ ve hâlâ burada tutan &#8217;sey&#8217;lerden en onemlisinin, vicdanli insanlarin da aramizda yasamasi olduguna inanirim.</p>
<p>Cok uygun fiyata icraya dusmus bir mali, sahibinin cilekesligini, dustugu zor durumu dusunerek satin alamayan, bunu gonlune kabul ettiremeyen insanlar var tanidigim. Bu tur felaketleri TV&#8217;den izlediginde veya dunyanin herhangi bir yerinde bir aciya sahit oldugunda ya da bir fakirlik, bir dermansiz hastalik ile alakali bir haber gordugunde yemegi bogazina dizilen, dolan gozlerini esinden, cocuklarindan saklayan insanlar tanidim. Var boyle insanlar, bastan ayaga safî vicdan olan insanlar.</p>
<p>Bu insanlar nire, yukarida gecen yagmacilar  ve yagmalarini mesru gostermeye calisanlar nire.   Hicbir sey olmasa, boyle bir  felaket sirasinda, aciya sahit olup dururken aklina &#8216;esya yagmalamak&#8217; dusen insan olmak bile basli basina agir bir durum.</p>
<p>Tabii ki normalize edilmeye kalkilmis vicdansizliktan yana degil, vicdandan yana saf tutacagim. Tavsiye ederim, zira su alemde, tutunulacak cok fazla saglam dal yok.</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2009/09/12/yagma/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/09/12/yagma/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Ayıp sanat olur mu?</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/08/12/ayip-sanat-olur-mu/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/08/12/ayip-sanat-olur-mu/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 12 Aug 2009 08:26:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mehmet Yılmaz</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Derin Mevzu]]></category>

		<category><![CDATA[Sanat]]></category>

		<category><![CDATA[Toplumsal Ahlâk]]></category>

		<category><![CDATA[sansür]]></category>

		<category><![CDATA[İnsan]]></category>

		<category><![CDATA[mustehcen]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=6098</guid>
		<description><![CDATA[Bakılamayacak kadar sanatsal!
 
Geçenlerde Fransa’da çıplak çocuk bedenlerini oldukça erotik pozlarda gösteren bir sanat(?) sergisi mahkemelik olmuştu. Bordeaux mahkemesi beraat kararı vermişti ama Nan Goldin, Jeff Koons ou Garry Gross gibi sanatçıların(?) resimlerini gerçekten iğrenç bulduğumdan koymadım siteye. (“iğrenç” diye yargıladığımın ve sansürlediğimin farkındayım, bu da benim tercihim)
 
Eserlerini siteye koymak istemediğim bir başka sanatçı(?) Amerikalı Andres [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><strong><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/08/20090811_derindusunce_org_sanat_2.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-6100" title="20090811_derindusunce_org_sanat_2" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/08/20090811_derindusunce_org_sanat_2.jpg" alt="" width="193" height="192" /></a>Bakılamayacak kadar sanatsal!</span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;">Geçenlerde Fransa’da çıplak çocuk bedenlerini oldukça erotik pozlarda gösteren bir sanat(?) sergisi mahkemelik olmuştu. <a href="http://www.francesoir.fr/enquete/2009/06/30/exposition-du-corps-humains-presumes-innocents-au-tribunal.html">Bordeaux mahkemesi beraat kararı vermişti</a> ama Nan Goldin, Jeff Koons ou Garry Gross gibi sanatçıların(?) resimlerini gerçekten iğrenç bulduğumdan koymadım siteye. (“iğrenç” diye yargıladığımın ve sansürlediğimin farkındayım, bu da benim tercihim)</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;">Eserlerini siteye koymak istemediğim bir başka sanatçı(?) Amerikalı Andres Serrano. İnsan dışkısı ve ölüsü üzerine uzmanlaşan Serrano Hz Isa’nın çarmıha gerilmiş bedeninin tasvirini de dahil edebiliyor dışkı ile ilgili çalışmalarına. Buna “sanat” deniyor, bir çok şehirde sergiler açılıyor, insanlar bilet alıp giriyorlar.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;">Neyin ayıp/gösterilmez olduğuna bir türü karar veremeyen bir insanlığın çocuklarıyız. Güzel nedir? Sanat nedir? <strong><em>“Aaa! Bu kadarı da fazla! Bu gösterilemez!”</em></strong> denilecek bir yer yok mudur? Sanatçı hukukun dışında kalmalı mıdır? <span id="more-6098"></span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/08/20090811_derindusunce_org_sanat_4.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-6101" title="20090811_derindusunce_org_sanat_4" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/08/20090811_derindusunce_org_sanat_4-196x300.jpg" alt="" width="196" height="300" /></a>Aslında bu tür rahatsız edici sanat(?) eserlerinin bir faydası var: Sormayı hep ertelediğimiz <strong>“Sanat nedir?”</strong> sorusunu bize sordurmak. Yani kendisini <strong>“sanatçı”</strong> ilân eden her insanın yazdığı, çizdiği “sanat” olabilir mi? Meselâ mağara devrinde insanların <a href="http://www.culture.gouv.fr/fr/arcnat/lascaux/fr/">Lascaux</a> gibi yerlerde çizdikleri av sahneleri birer sanat eseri midir? İnsanın içindeki iz bırakma dürtüsüyle yaptığı herşey sanat sayılabilir mi? Tuvalet duvarlarına, merdiven boşluklarına yazılan şiirler, küfürler, çizilen resimler de birer sanat eseri midir? </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;">Sanatsal faaliyetlerin hukuka konu edilmesi elbette sansürü çağrıstırıyor. Çünkü sanatçılar(?) her şeyi “kullanmakta” özgür olduklarını söylüyorlar. Gerçekten de duygular, hatıralar, sakatlar ve hastalar, dinsel inançlar, soykırımlar bir boya ya da fırça gibi sanata malzeme yapılabilir mi?</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;">Lego Concentration Camp Nazilerin Yahudilere uyguladığı soykırımı konu edinen bir sergi. Bu serginin New York’taki Yahudi cemaatinin desteğiyle açılmış olması dikkat çekici. O dönemde Yahudiler ikiye bölünmüşler, çoğunluk protesto etmiş. Bu sanat(?) eseri de bazı soruları getiriyor akla: Sadece Yahudilerin değil Romanların, komünistlerin ve akıl hastalarının da işkence altında can verdiği toplama kampları “sanat için” kullanılabır mi? Lego gibi oyunu, eğlenceyi çağrıştıran bir araçla temsil edilebilir mi acılar? Ailesi bu kamplarda can vermiş onca insanın hislerini bu derecede hafife almaya hakkı var mı bir sanatçının?</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"> </p>
<p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt; TEXT-ALIGN: center"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/08/20090811_derindusunce_org_sanat_3.jpg"><img class="size-full wp-image-6103 aligncenter" title="20090811_derindusunce_org_sanat_3" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/08/20090811_derindusunce_org_sanat_3.jpg" alt="" width="440" height="291" /></a> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><strong><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;">Ya insan bedeni?</span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;">Sanatın ne olduğunu söylemenin zorluğu karşısında ilk tepkim <strong>ne olmadığını</strong> söylemek oluyor. Kendi kendime diyorum ki hayatı ve insanı aşağılayan, bir “obje” mertebesine indiren (ya da bu riski içeren) faaliyetler “sanat” adıyla yüceltilmesin. Birisi ufacık çocukların çıplak resmini çekince ya da çekiçle bir keçinin başına vururken filme alınca <strong><em>“heyy polis, çek ellerini üzerimden, ben sanatçıyım, dokanma!” </em></strong>demesin. Tabi yine bu duruşun bir sonucu olarak “benim paramla asla!” demek istiyorum. Benim verdiğim vergilerle bu tür faaliyetler desteklenmesin. Eğer bir insan tuvalette ihtiyacını giderdikten sonra resmini çekip evine asıyorsa ayrı bir mesele. Ama çocuklarımın resim öğretmeni onları böyle bir sergiye götürürse bu benim sorunum olur. Hele hele bu sergi benim vergilerimle açılmışa&#8230; Yanılıyor muyum?</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;">Cezayirli sanatçı(?) Adel Abdessemed başına çekiçle vurularak öldürülen bir keçiyi kamera ile kaydettikten sonra <a href="http://www.sfai.edu/Gallery/GalleryMain.aspx?gallery=16&amp;imageGalleryID=793&amp;image=6">San Francisco Art Institute</a>’da sergiledi. Halktan toplanan vergiyle desteklenen bu sanat(?) faaliyetine <a href="http://www.sfgate.com/cgi-bin/article.cgi?f=/c/a/2008/03/29/BAGNVSRME.DTL">çok tepki gelmiş</a> ama eseri sergilenmeye değer bulan yetkili çekicin bir sembol olduğunu, kişisel ve toplumsal boyutta devrimi temsil ettiğini söylemiş. Oysa Fransa’da yapılan bir röportajda Abdessemedin kendisi <strong><em>“ırkçılığın kötü bir şey olduğunu anlatmak için yaptım”</em></strong> diyor. Enstitünün sitesinde daha detaylı açıklama var ama zavallı keçinin ve öteki hayvanların öldürülme sebebini yine de anlamadım.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;">Rasgele bir yerde çekiçle hayvanlar öldürülse belki polis çağırılır, bu sanatçılar(?) psikopat oldukları düşüncesiyle akıl hastahanesine konabilir. Ama <strong><em>“durun, ben sanatçıyım”</em></strong> diyerek hukukun yetki alanı dışına çıkmak mümkün. Çünkü kimse sanatın ne olduğunu bilmiyor. Kimse <strong><em>“bu yaptığın sanat olamaz!”</em></strong> diyemiyor. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/08/20090811_derindusunce_org_sanat_8.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-6104" title="20090811_derindusunce_org_sanat_8" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/08/20090811_derindusunce_org_sanat_8.jpg" alt="" width="132" height="133" /></a>Bize ters gelen davranışlar sanat etiketiyle karşımıza gelince mayışıyoruz sanki? Peki kollarına jiletle sevdiği kızın adını yazan bir genç, <a href="http://www.derindusunce.org/2008/01/12/kanla-bayrak-resmi-yapmanin-faydalari/">kendi kanlarıyla Türk bayrağı çizen çocuklar</a> birer sanatçı mıdır? Ölçü nedir? Evet ya da hayır demek değil derdim. Neye, hangi zemine dayanarak tutarlı yanıtlar verebiliriz <strong>sanat ve hukukun birbirine eklemlendiği</strong> bu bölgedeki binlerce soruya? </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/08/20090811_derindusunce_org_sanat_1.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-6105" title="20090811_derindusunce_org_sanat_1" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/08/20090811_derindusunce_org_sanat_1.jpg" alt="" width="219" height="256" /></a>Şu anda okumakta olduğunuz paragrafa “Ya insan bedeni?” adını verdim. Zira <strong>vücudumuzun bir et-kemik yığını gibi görülmesine ve gösterilmesine karşıyım</strong>. İnsan bedenini fiziksel varlığından öte bir simge olduğunu düşünüyorum. Nasıl Türk bayrağı Türkiye’yi simgeliyorsa bedenimizin de bütün insanlığa ortak olan şeyi, ilk harfi büyük yazılmak üzere İnsan’ı temsil ettiğini düşünüyorum.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;">İnsan vücudu deyince Paris’teki bir mahkeme tarafından <a href="http://www.rue89.com/2009/04/21/lexposition-de-cadavres-our-body-interdite-par-la-justice-0?page=5">yasaklanan “Our Body” isimli sergi</a> geliyor akla hemen. Mahkeme kararının gerekçesi “insanlık onuruna zarar vermek”. Zannediyorum bu terimi ilk kullanan Immanuel Kant olmuştu. Geçen zaman içinde laik bir tabu haline geldi <strong>insanlık onuru</strong>. Kimi liberaller <strong><em>“kurban olmadan suç olur mu?”</em></strong> diye soruyorlar. Evet, tamamen bireyci bir gözle bakarsanız kurban yok. Meselâ bir liberal şöyle diyebilir itiraz emek için: <strong>“Ölmüş bir insanın bedeninden sana ne? Akraban değilse? Rahatsız oluyorsan sergiye gitme kardeşim!”.</strong> Ama mesele burada bitmiyor. Tam tersine! Burada başlıyor. Ben sadece bir birey değilim ki. İçinde yaşadığım toplum ile de bir hukukum var. Toplumun gözünde İnsan’ın değeri bir saksı ya da bir dışkı mertebesine indirilirse ben nasıl yaşarım? Can ve mal güvenliğim de dahil herşeyim tehdit altına girmez mi? Böylesi saldırgan bir toplumda insanların yarısını polis yapıp diğer yarısını zaptetmek zorunda kalmaz mıyız? (Bkz. <a title="Permanent Link to Fahişelik, şehitlik ve özgürlük" href="http://www.derindusunce.org/2009/07/28/fahiselik-sehitlik-ve-ozgurluk/">Fahişelik, şehitlik ve özgürlük</a>)</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;">Yine de liberal hukuka hitap edebilmek için unutmadan ekleyelim, sanatçı(?) <a href="http://www.koerperwelten.de/">Gunther Von Hagens</a> bu sergiyi açmak için Çin’de idam edilenlerin cesetlerini araklıyormuş. Ölenlerin aileleri itiraz ediyormuş ama rüşvet ile Çin’de kapı açmak kolay olduğundan Gunther Von Hagens artık bu ülkeye yerleşmiş. İlk mesleği anatomi imiş. Sanatçı(?) olduktan sonra köşeyi dönmesi bayağı bir heves uyandırmış meslektaşları arasında. Bir çok yeni ceset sanatçısı(?) türemiş. Yasaların kolay çiğnenebildiği ülkelerde ciddî bir ceset trafiği başlamış.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><strong><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;">Sanatçı başka, boyacı başka!</span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;">Kanaatimce sanatçı ve sanat teknisyeni diye bir ayrım yapmak gerek öncelikle. Yani sanat yapan ile bazı boyama/oyma teknikerini uygulayabilen. Bence bir sanatçı ile bir boyacı aynı şey değil. Söz konusu teknikleri bilen ve uygulayanların bir tür estetizasyon yaptığını söyleyebiliriz. Yani sanat tekniği ile çekici hale getirme. Neden? </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;">Gerçek hayat hızla etrafımızda olup bitiyor ve ayrıntılar üzerinde durup yoğunlaşmaya vaktimiz yok. Yaşadığınız şehrin karmaşasını düşünün meselâ. Ama uydudan çekilmiş bir fotoğraf ya da bir gece manzarası gözünüzü ister istemez çekiyor. Zira şehrinizi gerçekten GÖRME imkânı veriyor size bu fotoğraf.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;">Bir trafik kazası düşünün. İçindeyseniz ne olduğunu bile anlamadan oradan oraya savruluyorsunuz. Ama başkasının yaptığı bir kaza (ya da gazetedeki fotoğrafı) gözünüzü çekiyor. Görsel zekânız buna aç. Bu kazadan zevk almak değil, <strong>kazayı anlamaktan zevk almak</strong> söz konusu. Bizzat yaşadığınız bir kazada herşey yarım saniyede olup biterken gazetedeki fotoğrafın ayrıntılarında gözlerinizi dakikalarca gezdirebilirsiniz.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;">Yine bu sebeple romanlarda en ince ayrıntılarına kadar anlatılan bir kır gezintisi o olayın zihninizde gerçekten VAR olabilmesini sağlar. Kırlardaki çiçeklerin kokusu, güneşin ışıltısı, rüzgârın serinliği&#8230; Gerçekten yaptığınız bir piknik öyle değildir oysa. Çocuklarınızdan birini arı sokar, hanım dolma tenceresini evde untmuştur, güneşten ısınan araba koltukları kötü kokuyordur, giderken yolunuzu kaybetmiş, dönüşte trafiğe takılmışsınızdır&#8230;</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;">Sanat teknisyeni bize gerçek hayattan daha çekici hayat dilimleri sunar. Bunun için biz onun ürünlerine bakarız, dinleriz, okuruz&#8230; Bu sayede gerçek hayatı daha iyi anlamayı umarız. Ama böyle çekici hale getirilmiş her ürün bir sanat eseri sayılabilir mi? Bu ayrı bir konu.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;">Sanat teknisyeni bize günlük hayatın dışında bir şey anlatabilir mi? <strong>“İnsan nedir? Neden var?”</strong> gibi sorulara yanıt arayarak düşünceye rakip ya da koltuk değneği olabilir mi? Bu soru ise okumakta olduğunuz yazının bel kemiği.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><strong><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;">Nötr bir güç olarak sanat(?)</span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;">Sanatın yanına soru işareti koymaya devam ediyorum zira henüz sağlam bir tanım vermedim. Ama sanat teknisyeninin çekicileştirme (estetizasyon) gücünden bahsettim. Evet, bu gerçekten bir güç. Kendine ait kuralları, yöntemleri olan, hayata dair bazı şeyleri diğerlerinin önüne geçirmeye yarayan bir güç söz konusu olan. Bir anlamda basın gibi. Ülkede olup biten binlerce önemli olaydan hangileri manşette yer alacak? Halk neden bahsedecek? Gündemde ne olacak?</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;">Çekicileştirme bilgisinin bir güç olduğu konusunda ısrar ediyorum. Zira <strong>görsel çekiciliğin mutlak bir insanî değer olarak kabul edilmesine karşıyım</strong>. Yani meselâ adalet ile aynı mertebede değil bu çekicileştirme dediğimiz şey. Daha çok teknoloji gibi, iyi veya kötü yönde kullanılabilecek bir teknik. Özetle aklın değil zekânın konusu. Neden?</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;">Örneğin resim tekniğindeki ünlü üçgen kompozisyon kuralına bakalım. İnsan gözünün daha iyi seçebilmesi için figürler bir üçgen oluşturacak biçimde nasıl dizilmiş?</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/08/20090811_derin_dusunce_org_sanat_10.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-6106" title="20090811_derin_dusunce_org_sanat_10" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/08/20090811_derin_dusunce_org_sanat_10-300x246.jpg" alt="" width="300" height="246" /></a><a href="http://fr.wikipedia.org/wiki/Philippe_de_Champaigne">Philippe de Champaigne</a> (1602-1674) tarafından yapılmış şu tabloya bakalım: Renklerin (üstte siyah-beyaz, altlarda mavi-sarı) simetrik biçimde dağılmasına, insanların oluşturduğu küçük üçgenlere ve bunları içine alan büyük üçgene dikkat edin. Başka kompozisyon örnekleri teşkil etmesi bakımından sırasıyla <a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Edgar_Degas">Edgar Degas</a> ve <a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Van_Gogh">Vincent Van Gogh</a>’tan köşegen ve baklava kompozisyonları değerlendirin. Arkadan gelen fotoğraf karesindeki ağaçların boy farkı sebebiyle bir köşegen oluşturmasının bu kareye kazandırdığı “anlatım gücünü” de göz önünde bulundurun.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"> </p>
<p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt; TEXT-ALIGN: center"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/08/20090811_derin_dusunce_org_sanat_10_degas.jpg"></a> </p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"> </p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/08/20090811_derin_dusunce_org_sanat_10_degas.jpg"><img class="aligncenter size-thumbnail wp-image-6107" title="20090811_derin_dusunce_org_sanat_10_degas" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/08/20090811_derin_dusunce_org_sanat_10_degas-150x150.jpg" alt="" width="150" height="150" /></a></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"> </p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/08/20090811_derin_dusunce_org_sanat_10_van-gogh.jpg"><img class="aligncenter size-thumbnail wp-image-6108" title="20090811_derin_dusunce_org_sanat_10_van-gogh" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/08/20090811_derin_dusunce_org_sanat_10_van-gogh-150x150.jpg" alt="" width="150" height="150" /></a></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"> </p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"> <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/08/20090811_derin_dusunce_org_sanat_10_agaclar.jpg"><img class="aligncenter size-thumbnail wp-image-6109" title="20090811_derin_dusunce_org_sanat_10_agaclar" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/08/20090811_derin_dusunce_org_sanat_10_agaclar-150x150.jpg" alt="" width="150" height="150" /></a></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><strong><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;">İyi sanat ve kötü sanat</span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;">Sanat tekniğinin, çekicileştirmenin bir değer değil bir <strong>anlatma gücü</strong> olduğunu böylece görmüş olduk. Yani sanat tekniği aklın mutlaka seçmesi gereken bir değer ya da bir doğru yol değil. Uğrunda başka şeylerin feda edilebileceği meselâ adalet gibi bir üstün değerden bahsetmiyoruz “boyacılık” derken. Boyacılık zekânın konusu. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;">Boyacılık mertebesinden sonra “sanat” denmeyi hak edebilecek, zekâya değil de akıla hitab eden üstün bir değer bulabilir miyiz?</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;">Boyaları kazıdığımız zaman yine zekâya hitab eden ikinci bir katmanla karşılaşıyoruz ki bu yazı kapsamında buna “hikâye” demeği uygun buluyorum. Üçüncü ve son katman ise anlam olacak ve akıla hitab edecek.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;">Hikâye mertebesinde çekici hale getirilen (=estetize edilen) bir hikâye var. Boyacı sanat teknisyeninin bize anlatacakları var. Meselâ Francisco Goya’nın yaptığı <a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Madrid%27de_3_May%C4%B1s_1808">El tres de Mayo</a> adlı esere bakalım. Napolyon’un İspanya’yı işgal ettiği dönemdeki zulümü anlatan bu eserde kurşuna dizilen bir köylüyü anlatıyor “hikâyeci”. Yüzleri ve duyguları netleştirilerek ispanyolların birer insan oldukları buna karşılık fransız askerlerinin tek tip, acımasız birer emir kulu oluşları vurgulanmış. Köylünün beyaz gömleği yerdeki lambanın ışığını öyle bir yansıtmış ki lambadan daha beyaz ve parlak olmuş. Saflığı, masumiyeti çağrıştıran bu beyazlık kolların çarmıha gerilmiş Hz İsa gibi açılmasıyla daha da pekiştirilmiş. Bu “kara” günde gökyüzü lacivert değil siyah, uzaklardaki köy zulme rağmen halkın köklerinin burada olduğunu anlatıyor. Kurbanın hemen yanındaki rahip de direnişe aktif biçimde katılmış olan kilisenin Goya tarafından unutulmadığını ispat ediyor&#8230; Hikâye uzun.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"> </p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/08/20090811_derin_dusunce_org_sanat_10_goya.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-6110" title="20090811_derin_dusunce_org_sanat_10_goya" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/08/20090811_derin_dusunce_org_sanat_10_goya.jpg" alt="" width="500" height="462" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/08/20090811_derin_dusunce_org_sanat_10_goya.jpg"></a></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;">Goya bu resmi elbette öyle kafasına estiği bir anda yapmadı. İspanyol ulusal kimliğine hizmet edecek bir propaganda afişi gibi, politik amaçla yapılmış bir eser bu. Goya gerçekte savaşa katılmadı ve buna benzer sahnelere de tanık olmadı. Olayların bitişinden 6 yıl sonra, 1814’te yaptığı bu eser için ispanyol hükümetinden para istemesi zannediyorum “business is business” boyutunu anlamak için yeterli.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/08/20090811_derin_dusunce_org_sanat_10_hitler.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-6111" title="20090811_derin_dusunce_org_sanat_10_hitler" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/08/20090811_derin_dusunce_org_sanat_10_hitler-246x300.jpg" alt="" width="246" height="300" /></a>Siyasî sanat(?)-boyama-hikâye deyince Nazilerin yaptıkları propaganda amaçlı sanat eserleri de geliyor akla. Gürbüz ve sarışın Alman gençleri, savaşın ve çalışmanın yüceltilmesi&#8230; Tabi faşist sanat deyince bir süre önce sorduğumuz “<a title="Permanent Link to ABD’yi tedavi etmek mümkün mü? - BÖLÜM I" href="http://www.derindusunce.org/2009/05/12/abdyi-tedavi-etmek-mumkun-mu-bolum-i/">ABD’yi tedavi etmek mümkün mü?</a>” sorusu hatırlanabilir. Bu soruya cevaben <a title="Amerikan Saldırganlığı kategorisindeki tüm yazıları göster" href="http://www.derindusunce.org/category/amerikan-saldirganligi/">Amerikan Saldırganlığı</a> ile sinema sanatının(?) Amerikan milliyetçiliğine hizmetini tartışmıştık okurlarla. Yine siyasî sanat çerçevesinde Türkiye’deki binlerce Atatürk heykelinin sanatsal değeri ve onları yapanların sanatçı(?) yönleri de ayrı bir tartışma konusu olabilir. Türkiye deyince unutmamak gereken bir başka sanat dalı da karikatür. Bu konuda <a title="Permanent Link to Ayy bu Müslümanlar da pek çirkin!" href="http://www.derindusunce.org/2008/09/28/ayy-bu-muslumanlar-da-pek-cirkin/">Ayy bu Müslümanlar da pek çirkin!</a> makalesi okunabilir. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><strong><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;">Sanatçı(?) topluma karşı sorumlu mudur?</span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;">Buraya kadar gördüğümüz kadarıyla sanatçı dediğimiz insan “boyacı” ve “hikâyeci” bilgisiyle iyi ya da kötü amaçlara hizmet edebiliyor. Bilim ve teknolojinin bir <strong>insanlık değeri</strong> olup olamayacağını “</span><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana;"><a title="Permanent Link to Evrimcilerin iç hastalıkları" href="http://www.derindusunce.org/2007/11/07/evrimcilerin-ic-hastaliklari/"><span style="mso-ansi-language: TR;" lang="TR">Evrimcilerin iç hastalıkları</span></a></span><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;">” başlığı altında bilimin tartışmaya açmıştık. (<a href="http://www.derindusunce.org/author/mustafaakyol/">Mustafa Akyol</a>’un “<span style="color: #990000;"><a href="http://www.mustafaakyol.org/arsiv/2006/03/hayatta_en_hakiki_mursit_uzerine.php">&#8216;Hayatta En Hakiki Mürşit&#8217; Üzerine</a></span>” isimli makalesinden esinlenerek)</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;">Bu tartışmalar dahilinde bilimin tek başına meselâ adalet ve iyiliğin yerini alabilecek ya da bunları üretebilecek bir değer olmadığını savunmuştum. Nükleer enerjiyi keşfeden bilim adamının atom bombasını da yapabildiğine dikkati çekmiştim.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;">Sanat hakkındaki bu yazıda gördüğümüz örnekler ışığında, en azından “boyacı” ve “hikâyeci” sanatın da bilim gibi bir değer değil bir güç olduğunu anlattım. Ama büyük bir güç. Şu halde güç sahibi herkes gibi sanatçının da içinden çıkıp geldiği topluma karşı sorumlu olmasını savunmak mecburiyetindeyim. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;">Sanatçı bu sorumluluğu redderse ya da toplum sanatı <strong>hukuk dışı/üstü bir değer</strong> olarak kabul eder, boyacı-hikâyeciye sınırsız özgürlük ne olur? </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;">Çok basit. Sanatın büyük gücüyle herşey çekici hale getirilebilir. Meselâ şiddet. Irkçılık. Bencillik, maddî çıkarların insan hayatının ve doğal yaşamın üzerinde tutulması…</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;">Ayrıca sanatçıya sunulan bu “kusursuzluk” payesi yüzünden sanatla alakası olmayan bir sürü fırsatçı halkın tabularına saldıracak, insanları korkutarak, üzerek ünlü olmaya çalışacaktır. Sonuçta toplumla beraber sanat ve sanatçı imajı da yıpranmaya mahkum gibi görünüyor.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;">Böylesine vahşileşmiş bir toplum elbette sanatçının suçu olmaz. Ama sanatçı burada kullanılmış, sanatını, yeteneğini satmış olur. Satılmış sanat deyince aklıma ilk gelenler psikolojik harbin hizmetinde üretilmiş <strong>Kurtlar Vadisi</strong>, <strong>Çılgın Türkler</strong> ve <strong>Metal Fırtına</strong> gibi örnekler. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;">Satılmış sanatın en büyük darbeyi İnsan’a vurduğunu söylemek isterim. Topluma en pahalıya patlayacak olan zannediyorum İnsan’ın silinmesi olur zihin coğrafyamızdan.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;">Avusturyalı Elke Krystufek gibi sanatçıların(?) izleyicilerin önünde mastürbasyon yapmasına “sanat” denildiğinde <strong>kendimi saldırıya uğramış hissediyorum</strong>. Ülkemin sınırlarını aşan bir düşman ordusu yok görünürde ama <strong>kelimelerimi, düşüncelerimi yağmalayan bir çapulcu ordusu</strong> var. Zihin coğrafyamda süregelen bu saldırı devam ederse zaten korumaya değer bir şey kalmayacak korkarım. Ne ülkemin sınırları içinde ne de evimin duvarlarıarasında&#8230; Bu paragrafı da Hamza Yusuf’un yorumuyla bitirelim:</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt 35.4pt;"><em><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;">“Basılı kültüre geçişimizin en problemli yanı, bunun büyük bir kısmının kadın bedenine ait cinsel öğeleri içermesi olmuştur. İnsanlığından soyutlanmış, rötüşlenmiş, yanlış ve doğal olmayan duruşlarda, arı sokmuş gibi dudaklar, büyütülmüş göğüsler ve ceza gibi diyetler ve yorucu egzersizler sonucu şekillendirilmiş butlar, porno yıldızlarının bu çarpıtılmış modellerine ait resimler ve filmler erkeklerin hayat arkadaşı, eş, kız kardeş, anne ve genelde kadınlar hakkındaki realistik beklentilerine ciddi bir tehdittir. Toplumun gözleri saldırı altındadır, bunun anlamı kalplerimizin de öyle olduğudur. [...]”</span></em><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"> (<a title="Permanent Link to Araf Dağına Tırmanış" href="http://www.derindusunce.org/2009/06/29/araf-dagina-tirmanis/">Araf Dağına Tırmanış</a> isimli yazıdan alıntı)</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><strong><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;">Sanat Nedir peki?</span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;">Tahmin edebileceğiniz gibi ansiklopedilerde ortak bir tanım yok. Hemen her kaynak etimolojisi üzerinde durmuş, Fransızca’da <strong>art</strong> (artificiel = yapay) İngilizcede <strong>art</strong> (artificial = yapay), Almanca’da <strong>Kunst</strong> (künstlich = yapay) ve Türkçede <strong>sanat</strong> (suni = yapay [Arapça’dan])&#8230;</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;">İngilizce ve Fransızca tanımlarda “algıya, duygulara ve zekâya hitap etmek için bilinçli olarak şekil verme” denmiş. Bunu oldukça küçültücü buldum. Çünkü bu sanatı boyacı-hikâyeci çerçevesine hapsetmek olur, bizim detaylı biçimde anlattığımız <strong>çekicileştirme</strong> (estetizasyon) ya da <strong>sanat tekniği</strong> diyebileceğimiz şey. Kimi kaynaklarda ise yaratıcılığa vurgu yapılmış. “ortak bir insanlık değeri” denilmiş ki bu da yazıda savunduğumuz duruşa aykırı. Sanatın bu derecede yüceltilmesini de hatalı buluyorum.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;">Bu sebeple kendi tanımımı üretmeye karar verdim. Şöyle sormuştum bu yazının tam ortasına geldiğimizde:</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt 35.4pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;">Sanat teknisyeni bize günlük hayatın dışında bir şey anlatabilir mi? <strong>“İnsan nedir? Neden var?”</strong> gibi sorulara yanıt arayarak düşünceye rakip ya da koltuk değneği olabilir mi? </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;">Kanaatimce<strong> İnsanî Sanat</strong> kelimenin bittiği yerde düşüncenin yardımına koşma kapasitesine sahip. Henüz adını bile koyamadığımız hislerin, hallerin, düşüncelerin ifade yolu olabilir. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"> </p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"><strong>Benim gözümde sanat karanlıkta çakılmış bir kibrittir&#8230;</strong> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"> </p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;">Zekâ gözümüzü kapatıp akıl gözümüzü açmak için gönderilmiş bir davetiye!</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;">Sanatçı ise bilim adamlarında ve filozoflarda bulunmayan bir aydınlatma kapasitesine sahip insan olabilir ancak. Sanatçının eserleri zamanın akışını durduran tılsımlı bir cisim olmalı, deney ve gözlem yoluyla öğrenme imkânımız olmayan bilgiyi ve bilgeliği bize aktarmalı. Beşerlikten İnsanlık’a giden bir köprü olmalı her sanat eseri.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;">Biraz açalım şimdi: Bir natürmorta bakarken açlıkla bakmıyoruz. Tersine ressam “yiyecek-gıda” elmayı silmiş, elmanın elmalığı ortaya çıkmış. Gerçek bir elmaya bakarken göremeyeceğimiz bir şeyi gösteriyor bize sanatçı. İlk harfi büyük yazılmak üzere Elma’yı keşfediyoruz bütün orjinalliği, tekilliği ile. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"> </p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/08/20090811_derin_dusunce_org_sanat_10_cezanne.jpg"><img class="size-medium wp-image-6113 alignnone" title="20090811_derin_dusunce_org_sanat_10_cezanne" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/08/20090811_derin_dusunce_org_sanat_10_cezanne-300x194.jpg" alt="" width="300" height="194" /></a></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;">Friedrich Nietzsche’nin (galiba Goethe’den esinlenerek söylediği) bir sözünü hatırlatıyor bize bu gözlem: <strong><em>“Bach’ın müziği Tanrı’nın Dünya’yı yarattığı anda orada bulunduğumuz hissini veriyor insana”</em></strong>. Övgü perdesini aralayıp sözün aslına yöneldiğimizde Nietzsche’nin işaret ettiği şeyin sanatın gücü olduğunu fark etmiyor muyuz? Zamanı ve mekânı iptal eden ve bu kısıtlarla formatlanmış zekâmıza rağmen bize başka bir dünyanın varlığını müjdeleyen bir anlatım gücü? </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;">Deney ve gözleme dayalı (ampirik), doğa kurallarıyla önceden belirlenmiş (determinist) bir dünya dışında VAR olduğumuzun farkına varmak. Immanuel Kant’ın “<em>Ding an sich</em>” terimiyle işaret ettiği ve Saf Aklın Eleştirisi’nde sayfalarca anlattığı şey tam da bu değil mi? <strong>İnsan’ın ve</strong> <strong>Varlık’ın olduğu gibi gibi algılanması</strong>. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;">Sanatımız ya da “sanat” diyerek yücelttiğimiz şey toplumun kendine, İnsan’a, bugüne ve yarına bakışını şekillendiren çok büyük bir güç.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;">Sanatın, sanatçıların insafına bırakılamayacak kadar önemli birşey olduğunu düşünüyorum&#8230;</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"> </p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/08/20090811_derin_dusunce_org_sanat_10_kibrit_.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-6112" title="20090811_derin_dusunce_org_sanat_10_kibrit_" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/08/20090811_derin_dusunce_org_sanat_10_kibrit_.jpg" alt="" width="500" height="387" /></a></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"> </p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"><strong>Çağrışım Kaynakları</strong></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: x-small; font-family: Verdana;">Mesnevî (Mevlâna Hazretleri) , Mişkat&#8217;ül Envâr (Gazâlî Hazretleri), Saf Aklın Eleştirisi (Kant), Güzelliğin Analitiği (Kant), Madde ve Bellek (Bergson),&#8230;</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"> </p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><strong></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><strong><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;">Tavsiye okuma:</span></strong></p>
<ol>
<li>
<div class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana;"><a title="Permanent Link to Aşk Bir Sureti Tek Başına Yaşatmaktır… Aşktan Narkissos’a" href="http://www.derindusunce.org/2008/09/20/ask-bir-sureti-tek-basina-yasatmaktir%e2%80%a6-asktan-narkissos%e2%80%99a/">Aşk Bir Sureti Tek Başına Yaşatmaktır… Aşktan Narkissos’a </a></span></div>
</li>
<li>
<div class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana;"><a title="Permanent Link to Sanatta Hakikat Arayışı ve “Das Man”" href="http://www.derindusunce.org/2008/11/16/sanatta-hakikat-arayisi-ve-das-man/">Sanatta Hakikat Arayışı ve “Das Man”</a></span></div>
</li>
<li>
<div class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana;"><a title="Permanent Link to Türk Sinemasında Tasavvufî Dil İmkânı ve ‘Yumurta’" href="http://www.derindusunce.org/2009/01/18/semih-kaplanoglu_yumurta/">Türk Sinemasında Tasavvufî Dil İmkânı ve ‘Yumurta’ </a></span></div>
</li>
<li>
<div class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana;"><a title="Permanent Link to Haneke’nin ‘Ölümcül Oyunlar’ı Sanatın sonu mu?" href="http://www.derindusunce.org/2009/07/08/hanekenin-olumcul-oyunlari-sanatin-sonu-mu/">Haneke’nin ‘Ölümcül Oyunlar’ı Sanatın sonu mu?</a></span></div>
</li>
<li>
<div class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana;"><a title="Permanent Link to Tasavvuf Sinema İlişkisinde Rüya: Tarkovsky’den Kaplanoğlu’na Kısa Bir Bakış" href="http://www.derindusunce.org/2009/06/05/tasavvuf-sinema-iliskisinde-ruya-tarkovskyden-kaplanogluna-kisa-bir-bakis/">Tasavvuf Sinema İlişkisinde Rüya: Tarkovsky’den Kaplanoğlu’na Kısa Bir Bakış </a></span></div>
</li>
<li>
<div class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana;"><a title="Permanent Link to Ölüm üzerine" href="http://www.derindusunce.org/2008/07/25/olum-uzerine/">Ölüm üzerine </a></span></div>
</li>
<li>
<div class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana;"><a title="Permanent Link to İran Sineması: Sanat, Toplum ve Devlet" href="http://www.derindusunce.org/2008/10/18/iran-sinemasi-sanat-toplum-ve-devlet/">İran Sineması: Sanat, Toplum ve Devlet </a></span></div>
</li>
<li>
<div class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana;"><a title="Permanent Link to Süt (Film): Endüstrileşmeye Direnen Sanat" href="http://www.derindusunce.org/2008/12/13/sut-film-endustrilesmeye-direnen-sanat/">Süt (Film): Endüstrileşmeye Direnen Sanat </a></span></div>
</li>
<li>
<div class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana;"><a title="Permanent Link to Yeryüzünün  Lanetlileri" href="http://www.derindusunce.org/2008/11/28/tanrinin-vadisinde/">Yeryüzünün Lanetlileri </a></span></div>
</li>
<li>
<div class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana;"><a title="Permanent Link to Pornografi Nasıl Sanat Oldu?" href="http://www.derindusunce.org/2008/11/25/pornografi-nasil-sanat-oldu/"><span style="color: #800080;">Pornografi Nasıl Sanat Oldu?</span></a></span></div>
</li>
<li>
<div class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana;"><a title="Permanent Link to Sanat İktidar İlişkisi Bağlamında Tiyatrocuların Yürüyüşü" href="http://www.derindusunce.org/2009/05/21/sanat-iktidar-iliskisi-baglaminda-tiyatrocularin-yuruyusu/">Sanat İktidar İlişkisi Bağlamında Tiyatrocuların Yürüyüşü </a></span></div>
</li>
<li>
<div class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana;"><a title="Permanent Link to Aşk, Elif Şafak" href="http://www.derindusunce.org/2009/05/19/ask-elif-safak/"><span style="color: #800080;">Aşk, Elif Şafak</span></a></span></div>
</li>
<li>
<div class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana;"><a title="Permanent Link to Esrarengizce Kaybolanlar" href="http://www.derindusunce.org/2008/12/07/esrarengizce-kaybolanlar/">Esrarengizce Kaybolanlar </a></span></div>
</li>
<li>
<div class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana;"><a title="Permanent Link to Qatsi Üçlemesi’nden İnsanlığa Tutulan Ayna" href="http://www.derindusunce.org/2009/05/09/qatsi-uclemesinden-insanliga-tutulan-ayna/">Qatsi Üçlemesi’nden İnsanlığa Tutulan Ayna </a></span></div>
</li>
<li>
<div class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana;"><a title="Permanent Link to İyilik ve kötülük üzerine" href="http://www.derindusunce.org/2008/07/21/iyilik-ve-kotuluk-uzerine/">İyilik ve kötülük üzerine </a></span></div>
</li>
<li>
<div class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana;"><a title="Permanent Link to Doğu’ya Ait Bir Tefekkür Çabası Olarak İki Filmiyle Mecid Mecidi Sineması" href="http://www.derindusunce.org/2009/05/03/doguya-ait-bir-tefekkur-cabasi-olarak-iki-filmiyle-mecid-mecidi-sinemasi/">Doğu’ya Ait Bir Tefekkür Çabası Olarak İki Filmiyle Mecid Mecidi Sineması </a></span></div>
</li>
<li>
<div class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana;"><a title="Permanent Link to Mihi kanto et musis" href="http://www.derindusunce.org/2009/07/03/mihi-kanto-et-musis/"><span style="color: #800080;">Mihi kanto et musis</span></a></span></div>
</li>
<li>
<div class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana;"><a title="Permanent Link to Tarkovsky’de Sanat ve İnsan Ruhu" href="http://www.derindusunce.org/2009/04/23/tarkovskyde-sanat-ve-insan-ruhu/">Tarkovsky’de Sanat ve İnsan Ruhu </a></span></div>
</li>
<li>
<div class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana;"><a title="Permanent Link to Huzursuz Bacak (Mustafa Kutlu)" href="http://www.derindusunce.org/2009/04/20/huzursuz-bacak-mustafa-kutlu/">Huzursuz Bacak (Mustafa Kutlu)</a></span></div>
</li>
<li>
<div class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana;"><a title="Permanent Link to Baudolino (Umberto Eco)" href="http://www.derindusunce.org/2008/12/17/baudolino-umberto-eco/">Baudolino (Umberto Eco)</a></span></div>
</li>
</ol>
<p>&#8230; Bu makale ilginizi çektiyse&#8230;</p>
<p style="text-align: right;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/sanat_kibrit.pdf" target="_blank"><strong>Sanat karanlıkta çakılmış bir kibrittir…</strong></a></p>
<p><em><a href="http://www.derindusunce.org/img/sanat_kibrit.pdf" target="_blank"><img class="alignleft size-medium wp-image-8557" title="sanat_kibrit" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/02/sanat_kibrit.jpg" alt="" width="150" height="217" /></a> ”…Neden bir natürmorta iştahla bakmıyoruz? Tersine ressam “yiyecek-gıda” elmayı silmiş, elmanın elmalığı ortaya çıkmış. Gerçek bir elmaya bakarken göremeyeceğimiz bir şeyi gösteriyor bize sanatçı. İlk harfi büyük yazılmak üzere Elma’yı keşfediyoruz bütün orjinalliği, tekilliği ile…” </em></p>
<p>Bu kitapta Derin Düşünce yazarları sanatı ve sanat eserlerini sorguluyor. Toplumdaki yeri, siyasî, etik ve felsefî yönüyle… Denemelerin yanı sıra son dönemde öne çıkan, ekranları, kitap raflarını dolduran eserlere (veya ürünlere?) dair eleştiriler de bulacaksınız. <a href="http://www.derindusunce.org/img/sanat_kibrit.pdf" target="_blank">Buradan indirin.</a></p>
<p> </p>
<p style="text-align: right;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_goz.pdf" target="_blank">Derin Göz</a></strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/derin_goz.jpg"></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/k_derin_goz.jpg"><em></em></a><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/ak_derin_goz.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/ak_derin_goz.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-11469" title="ak_derin_goz" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/ak_derin_goz.jpg" alt="" width="144" height="204" /></a></em></p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;">Sanat’a bakmak için çeşitli yapıtlardan, ressamlardan istifade ettik: Cézanne, Degas, Morisot,  Monet, Pissarro, Sisley, Renoir, Guillaumin, Manet, Caillebotte, Edward Hopper, William Turner,Francisco Goya, Paul Delaroche, Rogier van der Weyden, Andrea Mantegna , Cornelis Escher , William Degouve de Nuncques.</p>
<p>Peki ya baktığımızı görmek, gördüğümüzü anlamak? Güzel’i sorgulamak için çağ ve coğrafya ayırmadık, aklımızı uyaracak hikmetli sözlere açtık kapımızı: Mevlânâ Hazretleri, Gazalî Hazretleri, Lao-Tzû, Albert Camus, Guy de Maupassant, Seneca,  Kant, Hegel, Eflatun, Plotinus, Bergson, Maslow, …</p>
<p style="text-align: justify;"> (<a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_goz.pdf" target="_blank"><strong>Buradan indirebilirsiniz</strong></a>)</p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong><a title="Permanent Link to Baudolino (Umberto Eco)" rel="bookmark" href="http://www.derindusunce.org/2008/12/17/baudolino-umberto-eco/"><span style="color: #0000ff;"><strong>Baudolino (Umberto Eco)</strong></span></a> <span style="color: #0000ff;"> </span><a title="Suzan Başarslan tarafından yazılan yazılar" href="http://www.derindusunce.org/author/suzanbasarslan/"><span style="color: #0066cc;">Suzan Başarslan</span></a></p>
<p class="entry" style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/Bir_roman_incelemesi_baudolino_suzan_basarslan.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><img class="alignleft size-medium wp-image-2644" title="20081216_derin_dusunce_org_baudolino_umberto_eco" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2008/12/20081216_derin_dusunce_org_baudolino_umberto_eco.jpg" alt="" width="123" height="175" /></span></a>Yazınsal bir yapıt, “basit bir obje değil, çok yönlü anlam ve ilişkilerle tabakalaşmış bir niteliğin çok yönlü organizasyonudur.”* Bu organizasyonun incelemesi de kendisi kadar zor bir organizasyonu gerektirir ki, bu yüzden bir yapıtın incelemesi adına günümüze değin, birçok kuram ve inceleme yöntemi geliştirilmiştir. Bu makalede Umberto Eco’nun yazdığı Baudolino adlı romanın incelemesi Gerard Genette’nin “Yapısal Metin İnceleme” yöntemine göre yapılacak ve yapıt, üç düzlemde incelenecektir. Bakış açısı, anlatıcı türü, ana düşünce, eserin yazılış tekniği, dil… gibi sorunlara da değinilecektir. İncelemede Şemsa Gezgin tarafından İtalyancadan Türkçeye 2003′te çevrilen Baudolino esas alınacak, tespit ve yorumlar çeviri yapıttan yola çıkılarak belirlenecek ve ifade edilecektir.  <a href="http://www.derindusunce.org/img/Bir_roman_incelemesi_baudolino_suzan_basarslan.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff;"><strong>İncelemeyi kitap halinde indirmek için buraya tıklayın</strong></span></a></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2009/08/12/ayip-sanat-olur-mu/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/08/12/ayip-sanat-olur-mu/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Fahişelik, şehitlik ve özgürlük</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/07/28/fahiselik-sehitlik-ve-ozgurluk/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/07/28/fahiselik-sehitlik-ve-ozgurluk/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 28 Jul 2009 08:00:31 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mehmet Yılmaz</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Derin Mevzu]]></category>

		<category><![CDATA[Erdem]]></category>

		<category><![CDATA[Fahişelik]]></category>

		<category><![CDATA[Liberalizm]]></category>

		<category><![CDATA[Toplum]]></category>

		<category><![CDATA[Toplumsal Ahlâk]]></category>

		<category><![CDATA[ahlak]]></category>

		<category><![CDATA[bireysel ahlak]]></category>

		<category><![CDATA[vicdan]]></category>

		<category><![CDATA[Özgürlükler]]></category>

		<category><![CDATA[İnsan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=5900</guid>
		<description><![CDATA[Geçen gün posta kutuma bir mesaj geldi, Lena adlı bir insan-kadın para karşılığında cinsel ilişki teklif ediyordu. Mesaja insan-Lena’nın çıplak fotoğrafı eklenmişti. Erkek-gözler için çekici bir kadın bedeni sergileyen bu fotoğraf insan-gözler için iki farklı şey anlatıyordu: 
 
1) İnsan-Lena’nın sağ bacağının yanındaki mobilyada 2 yaşındaki çocuklara uygun bir oyuncak duruyordu.
2) Fotoğraf çekilirken insan-Lena yüzünü saklamak [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/07/20090727_derin_dusunce_org_fahise_6.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-5902" title="20090727_derin_dusunce_org_fahise_6" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/07/20090727_derin_dusunce_org_fahise_6.jpg" alt="" width="177" height="146" /></a>Geçen gün posta kutuma bir mesaj geldi, Lena adlı bir insan-kadın para karşılığında cinsel ilişki teklif ediyordu. Mesaja insan-Lena’nın çıplak fotoğrafı eklenmişti. Erkek-gözler için çekici bir kadın bedeni sergileyen bu fotoğraf insan-gözler için iki farklı şey anlatıyordu: </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-family: Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><strong><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">1) </span></strong><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">İnsan-Lena’nın sağ bacağının yanındaki mobilyada 2 yaşındaki çocuklara uygun bir oyuncak duruyordu.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><strong><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;">2) </span></strong><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Fotoğraf çekilirken insan-Lena yüzünü saklamak istemişti.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Fahişelik konusunda rastgeldiğim iki katı duruş var:</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt 36pt; text-indent: -18pt; tab-stops: list 36.0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial; mso-fareast-font-family: Arial;">a)      </span><strong><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Katı ahlâkçı:</span></strong><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> Günahtır, ayıptır! Bütün fakir kadınlar kötü yola mı düşüyor? Namusuyla çalışsın, aza razı olsun…</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt 36pt; text-indent: -18pt; tab-stops: list 36.0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial; mso-fareast-font-family: Arial;">b)      </span><strong><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Katı özgürlükçü:</span></strong><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> Yetişkin iki insan ne isterse yapar. Fahişelik yapmak isteyen birine (ya da müşterisine) bir liberal olarak (ya da demokrat?) söyleyebileceğim bir şey yok.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt 36pt; text-indent: -18pt; tab-stops: list 36.0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">  <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/07/20090727_derin_dusunce_org_fahise.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-5903" title="20090727_derin_dusunce_org_fahise" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/07/20090727_derin_dusunce_org_fahise.jpg" alt="" width="458" height="294" /></a></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">İnsan-Lena için<span id="more-5900"></span> böyle midir bilemeyiz ama bir çok insan karnını doyurmak, aile geçindirmek için ahlaken “yanlış” işleri bile bile yapıyor. Bile bile diyoruz çünkü insan-Lena’nın yüzünü gizlemesinde adeta simgeleşiyor bu utanç ve gizlenme çabası.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Kız çocukları <strong><span style="font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;">“ben büyüyünce fahişe olucam, köşeyi dönücem”</span></strong> demez. Bu durumdaki insanlara acımak, kızmak ya da bir katı özgürlükçü gibi “kendi bilir” demek istemiyorum. Gece vakti yol kenarlarında “otostop” yaparken <strong><span style="font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;">gördüğümüz her insan-fahişe bireysel özgürlüğün ne derecede “çolak” bir kavram olduğunu yüzümüze çarpıyor</span></strong>. Özgürlük tek bacaklı bir masa gibi. Ayakta duramıyor:</span></p>
<p style="margin-left: 35.4pt;"><em><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">“[...] Özgürlük kimyası gereği başka bir kavramla eşleşerek dengelenmesi gereken bir olgudur. Bu denge sağlanmadığı müddetçe, insan nefsine hoş gelen şeyleri gözünde yüceltecek ve </span></em><strong><em><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">kendini en özgür sandığı anda nefsinin kölesi olacaktır</span></em></strong><em><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">. Ne faşist, baskıcı bir siyasî düzen ne de liberal bir demokrasi <a href="http://www.derindusunce.org/2008/04/11/insan-maymunlasabilir-mi/"><span style="color: #800080;">“hayvan gibi” yaşamayı kendine reva gören bir insana</span></a> mutluluk veremez. Baskıcı rejim iyiyi, kötüyü ideolojik bir şekilde belirleyip halkını çocuklaştıracaktır, bu kesin.</span></em></p>
<p style="margin-left: 35.4pt;"><em><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> Fakat diğer yandan, özgürlüklerin ancak başka bireylerin özgürlüğüyle sınırlandırıldığı [sözde özgür] toplumlarda </span></em><strong><em><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">birey rejimin değil ama kendi nefsinin kölesi olacaktır</span></em></strong><em><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">. Tüketim toplumlarının yol açtığı çevre kirliliği, silah ticareti, kadını ürünleştiren porno endüstrisi ve daha nice sorun bu köleliğin birer işaretidir. (bkz. </span></em><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;"><a title="Permanent Link to Pornografi Nasıl Sanat Oldu?" href="http://www.derindusunce.org/2008/11/25/pornografi-nasil-sanat-oldu/"><span style="color: #800080;">Pornografi Nasıl Sanat Oldu?</span></a></span><em><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">)</span></em></p>
<p style="margin-left: 35.4pt;"><em><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> Netice olarak özgürlüğün dengeleyici unsuru erdemdir. </span></em><strong><em><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">“benim özgürlüğüm diğer bireylerin özgürlüklerinin başladığı yerde biter”</span></em></strong><em><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> demek değildir doğru çıkış noktası. </span></em><strong><em><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">“Kendim için istediklerimi diğer insanlar için de istiyorum”</span></em></strong><em><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> seviyesinde olabilmektir.</span></em></p>
<p style="margin-left: 35.4pt;"><em><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> Evet… Bazı kavramlar çift gezerler ve onları bölüp parçalayarak anlamaya çalıştığınızda tam da aradığınız şeyi kaybedersiniz [...]”</span></em></p>
<p style="margin-left: 35.4pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"><span style="mso-spacerun: yes;"> </span>(<strong><span style="font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;"><a title="Permanent Link to Domuz gribi özgürlüğe bulaşır mı?" href="http://www.derindusunce.org/2009/05/10/domuz-gribi-ozgurluge-bulasir-mi/"><span style="color: #800080;">Domuz gribi özgürlüğe bulaşır mı?</span></a> isimli yazının sonuç bölümünden</span></strong>)</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Bireysel özgürlüğün tek başına ayakta duramayacağını bu şekilde hatırlattıktan sonra erdem – ahlak gibi kavramların kimyasına girmeye çalışalım ve ardından bunların bireysel olup olamayacağına bakalım. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><strong><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">“Din kültürü ve ahlâk bilgisi dersi”</span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Bizim gençliğimizde böyle bir ders vardı okullarda. Din bir “kültür”, ahlâk da bir “bilgiydi”. Derslerimize bazen felsefe hocaları gelirdi. Ders kitabına bağlı kalınmaz, saygı, iyilik, kötülük gibi kavramlar üzerine heyecanlı tartışmalar yapılırdı. Bazı seneler ise daha “dinci” öğretmenler gelir, çok ezbere bir İslâm kültürü anlatırlardı. Hangi halifenin devesi 3 yaşındayken 5 hurma çekirdeği yutmuş, tam 7 gün kabız olmuş… Öldüren ayrıntılarla insanı dininden nefret ettirmek için birebirdi bu şekil. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Herhalde bu zorunlu din derslerinin etkisiyle olacak, “ahlâk ve erdem” gibi kelimeleri kullanmaya başladığınız andan itibaren okuyucularınız/dinleyicileriniz genellikle din-iman moduna geçerler. Bunlar kırmızı çizgilerdir. Tartışılmaz değerlerdir bir çoğu için:</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt 72pt; text-indent: -18pt; tab-stops: list 72.0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">- Çalma! Öldürme! Zina yapma!</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt 72pt; text-indent: -18pt; tab-stops: list 72.0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">- Tamam da neden? </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt 72pt; text-indent: -18pt; tab-stops: list 72.0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial; mso-fareast-font-family: Arial;">- </span><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Ne demek neden? ALLAH’ın emri!</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Cehenneme gitme korkusuyla çalmayan ve öldürmeyen varsa ne zavallı bir insandır o. Cennetteki köşklerin, yiyeceklerin düşüyle sadaka veren, dünyada bir koyup Ahiret’te 3 almayı planlayan ne kadar kumarbaz…</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;"> <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/07/20090727_derin_dusunce_org_fahise_2.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-5904" title="20090727_derin_dusunce_org_fahise_2" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/07/20090727_derin_dusunce_org_fahise_2.jpg" alt="" width="434" height="402" /></a></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Evet, bu “değerler” organize dinlerin tekelinde… İyilik, doğruluk zihinsel boyutundan uzaklaşmış, takkelere, cübbelere, tütsülere, ibadethanelere bürünmüş olarak çıkıkıyor karşımıza çoğunlukla. Cennette arsa pazarlayan bir emlâkçı durumuna düşmüş imamlar, rahipler, hahamlar: <strong><span style="font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;">“Düşünme, sorgulama, inan, dediğimi yap, fazla kurcalama!”</span></strong></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Modernizmin kölesi olan bilim de suç ortağı bu çarpık durumun. Psikologlar, sosyologlar, kriminologlar, psikanalistler… Kimine göre modası geçmiş ahlâkın, erdemin. Alafranga bir laiklik adına <strong><span style="font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;">olması gereken</span></strong> (ideal) ile <strong><span style="font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;">olan</span></strong> (ölçülen) arasına şeffaf bir duvar örülmüş.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Kimi bu ideali “metafizik” diye dışlar hatta aşağılar. Ama çoğu<span style="mso-spacerun: yes;">  </span>“tarafsızlık” adına bilerek ya da bilmeyerek <a href="http://www.derindusunce.org/img/pozitivizm_derin_dusunce_org.pdf">pozitivizmden</a> yana taraf tutar. Hiç hak etmediği halde pozitivist bakışı sıfır noktasına koyarsanız elbette ahlâkî kaygılar “sağda” kalır. Ama kantarın topuzu da kaçmış olur.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><strong><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">21ci yüzyılda ahlâkı bize kim öğretebilir ?</span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Bir insanı eğitim yoluyla “ahlâklı” yapmak mümkün mü? En azından vicdanının sesini duymaya ve komutandan, patrondan önce vicdana uymaya hazır hale getirebilir miyiz çocukları? Belki de <strong><span style="font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;">millî eğitim</span></strong> isimli çamaşırhanelerde beyinleri yıkamasak, onlara <strong><span style="font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;">kulaklarını tıkamayı öğretmesek</span></strong> zaten duymaları gereken sesi duyacaklar… </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/07/20090727_derin_dusunce_org_fahise_4.jpg"><img class="size-medium wp-image-5908 alignleft" title="20090727_derin_dusunce_org_fahise_4" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/07/20090727_derin_dusunce_org_fahise_4-229x300.jpg" alt="" width="229" height="300" /></a>Ahlâkın fizik ya da kimya bilgisi gibi öğrenilebilmesi için önce objektif bir biçimde tarif edilmesi gerekir şüphesiz. Yani inançları ne olursa olsun herkesin kabul edebilleceği tanımlar yapmak: Erdem, iyi-kötü, suç, günah, ceza… </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Fakat <strong><span style="font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;">“ahlâkı tarif edelim”</span></strong> derken yani bu kavramı bir norma sokarken, standartlaştırırken faşizmin kucağına düşmekten kendimizi nasıl koruyacağız? İslâm’ın tam tersi olan Humeynizm’den ya da Kemalcilikten kendimizi nasıl koruyacağız?</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Faşizm ve ona yakın duran her türlü oluşuma karşı liberallerle hemfikirim. Yani devlet eliyle erdemin tarif edilmesi ve halka dayatılması felaketten başka birşey getirmiyor:</span></p>
<p style="margin-left: 35.4pt;"><em><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">“[...] <a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Anatole_France" target="_blank">Anatole France</a> bir kahramanını şöyle konuşturuyordu:</span></em></p>
<p style="margin-left: 35.4pt;"><em><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">“Bütün devrimlerin en büyük hatası erdem denen şeyi yeryüzünde kurumsallaştırmaya çalışmaktır. Bir halkı devlet gücüyle iyiden yana, bilge, özgür, ılımlı ve adil yapmak istediğinizde herkesi öldürmekten başka çareniz yoktur!”</span></em></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt 35.4pt;"><em><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></em></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt 35.4pt;"><em><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">İster <a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/%25C4%25B0slamc%25C4%25B1l%25C4%25B1k">İslamcı</a> olsun, ister <a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Kom%25C3%25BCnizm">komünist</a> isterse <a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Pozitivist">pozitivist</a>, bütün devrimlerin çelişkisi burada yatıyor: Yeni bir insan ve yeni bir halk yaratmak. Bu “<a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Pedagoji">pedagojik</a>” çabanın zorlandığı her noktada devrim, devlet terörünü de beraberinde getiriyor. Tabi bu terörün yaygınlığı ve vahşiliği “yeni bir halk yaratma” projesinin kapsamı ve amaçlarının büyüklüğü ile doğru orantılı [...]”</span></em></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt 35.4pt;"><em><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></em></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt 35.4pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">(<strong><span style="font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;"><a title="Permanent Link to Humeyni Lenin’i döver mi? Ulus devlet bölüm III" href="http://www.derindusunce.org/2008/02/08/humeyni-lenini-dover-mi-ulus-devlet-bolum-iii/"><span style="color: #800080;">Humeyni Lenin’i döver mi?</span></a> Adlı yazıdan alıntı</span></strong>)</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Ancak liberallerin bu noktadan itibaren çuvallamasına da üzülerek bakıyorum. Çünkü tanıdığım liberaller ahlâk konusunda şüpheci bir duruşu tercih ediyorlar:</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt 35.4pt;"><em><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"><span style="mso-spacerun: yes;"> </span>“Ahlâk, iyilik, kötülük gibi kavramlar herkese göre değişir. Madem ki objektif bir sınır koyamıyoruz o halde hiç sınır koymayalım, başkasını rahatsız etmedikçe herkes dilediğini yapsın.”</span></em></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><strong><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Bireysel özgürlükler</span></strong><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> ve <strong><span style="font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;">piyasa mekanizmaları</span></strong> ile belirlenen liberal bir yaşam çerçevesi gerçek hayatın taleplerine hitap etmiyor. Kendi adıma liberallerin bu duruşunu bir <strong><span style="font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;">düşünme tembelliği</span></strong> ve <strong><span style="font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;">sorumluluktan kaçış</span></strong> olarak değerlendiriyorum.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><strong><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Özgürlük ve ahlâk SADECE bireysel midir? </span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><strong><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">6 yaşındaki kızım oldukça yüksek bir kaydıraktan kayacak cesareti kendinde bulamadığı için ağlıyordu :</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">-Evlâdım üzülme, salıncaklara git.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">-Ama benden küçükler bile yapıyor, ben yapamıyorum.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">-Canın istemiyorsa mecbur değilsin.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">-Canım istemiyor ama ben istiyorum!</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Ne Yunus Emre’den ne de Sigmund Freud’dan haberi olmayan kızımın benliğindeki çatışmaları böyle kişileştirmesine çok şaşırmıştım. “Canım” dediği bir “aktör” ile “ben” dediği bir başka aktör vardı içinde ve bu iki aktörün istekleri çatışabiliyordu. Üstelik kendine daha yakın hissettiği “ben” bu çatışmanın farkındaydı!</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Kızımın bir kaydırak başında keşfetmeye başladığı bu dünyaya <strong><span style="font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;">birey altı dünya</span></strong> diyelim isterseniz. Tabi toplumun en küçük birimi birey değil de “canım” ve “ben” olunca ortalık biraz karışıyor. Dünyamız bir anda 6 milyar “canım” ve 6 milyar “ben” ile oldukça kalabalık bir hal alıyor.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; tab-stops: 175.5pt;"><strong><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">“Ben” kimdir?</span></strong><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; tab-stops: 175.5pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Sorumlulukları, hakları ve özgürlükleri sürekli gündemde olan birey ile “ben” aynı şey midir? Bu sorulara daha net yanıt arayabilmek için birbiriyle ilgisiz gibi görünen şu üç örneğe göz atalım:</span></p>
<ul style="margin-top: 0cm;" type="disc">
<li class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; mso-list: l2 level1 lfo1; tab-stops: list 36.0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Japonya’da insanların onurlarını korumak(!) uğruna intihar etmeleri, </span></li>
<li class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; mso-list: l2 level1 lfo1; tab-stops: list 36.0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Türkiye’de namus(!) uğruna özellikle kadınların öldürülmesi,</span><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></li>
<li class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; mso-list: l2 level1 lfo1; tab-stops: list 36.0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Hollanda’da özgürlük(!) uğruna çocukla cinsel ilişkinin yasallaşması.</span><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></li>
</ul>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Her üç durumda da “üstün” kabul edilen bir varlık / kavram /ilke uğruna daha “alt-aşağı” birşeyin feda edilmesi söz konusu. Bu davranışlar bir çok insana “yanlış” görünse de <strong><span style="font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;">X uğruna Y feda etmek</span></strong> kalıbı iyi-kötü dediğimiz yargıların kimyasında var. Bunu ispat için aşağıdaki örneklere bakalım:</span></p>
<ul style="margin-top: 0cm;" type="disc">
<li class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; mso-list: l1 level1 lfo2; tab-stops: list 36.0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Komşusu aç olduğu için ekmeğini ona veren, “iyilik” uğruna kendi payını feda eden,</span><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></li>
<li class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; mso-list: l1 level1 lfo2; tab-stops: list 36.0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Evlâdını ezilmekten kurtarmak için kendini yola atan,</span><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></li>
<li class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; mso-list: l1 level1 lfo2; tab-stops: list 36.0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Vatanını işgalden kurtarmak için ölümü göze alan.</span><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></li>
</ul>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Şimdi “iyi” örnekler sayesinde daha net görebildiğimizi sanıyorum, ahlâkın kimyasına ait bu gerçeği: <strong><span style="font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;">X uğruna Y feda etmek</span></strong>, yani “özgürce” bir seçim yapmak.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Tabi hemen “X ve Y nedir?” diye sormak gerek. İntihar eden bir Japonun koruduğuna inandığı haysiyeti meselâ? Bu aşamada bir sonsuzluk algısı devereye giriyor. <strong><span style="font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;">“ben etten ve kemikten olan bedenimin varlığını feda ediyorum ki haysiyetim yaşasın”. </span></strong>Şimdi okumaya 5 dakika ara verin ve bu analizi <span style="text-decoration: underline;">sadece “teknik” olarak</span> namus cinayetlerine, sadaka veren bir insana ya da ölümü göze alan bir askere de zihninizde uygulayın… Sonuçta insandaki “ben” algısının tek olMAdığını göreceksiniz. Bir “ben” uğruna başka bir “ben” feda edilebiliyor. Bazen sadaka olayında olduğu gibi küçük maddî çıkarlar bazen de biyolojik (?ampirik) hayatın kendisi.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><strong><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Birey altı dünya</span></strong><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">’nın keşfiyle birlikte bireysel ahlâk, bireysel özgürlük gibi kavramlar da aşınıyor diye düşünüyorum. Neden?</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Bu birey altı penceresinden Nazilere karşı mücadele eden direnişçi bir Fransıza bakalım. Elinde silahla görev yerine doğru yürüyor. Bedeninin her zerresi ona <strong><span style="font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;">“geri git, ne işin var? Öleceksin! Sen mi kurtaracaksın Fransa’yı?”</span></strong> diye haykırıyor ama ben-fransız et-fransıza sözünü geçiriyor. Direnişçi et-ölüme razı ettiği bedeniyle ölümsüz/sonsuz olduğuna inandığı bir “yaşama” doğru yürüyor.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/07/20090727_derin_dusunce_org_fahise_5.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-5905" title="20090727_derin_dusunce_org_fahise_5" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/07/20090727_derin_dusunce_org_fahise_5-300x225.jpg" alt="" width="300" height="225" /></a>Şimdi bu bilgi ile yazının başında bahsettiğim insan-Lena’ya yeniden bakalım. Anne-Lena için çocuğunun karnını doyurmak o kadar <strong><span style="font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;">üstün/yüce/ulvî bir görev</span></strong> ki bir gün değil her gün hatta her “müşteriyle” yeniden ölmeye razı. Ben-Lena emrediyor, et-Lena soyunuyor ve <strong><span style="font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;">görevini</span></strong> yerine getiriyor. Bedeninin her zerresi ona tersini yapmasını söylüyor ama o etinden ve haysiyetinden daha üstün tuttuğu bir “görev” için ilerliyor.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Bireysel ahlâk penceresinden “şehitlik” ve “fahişelik” ne kadar uzak görünüyor oysa… </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><em><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">(not: bu kelimeleri tırnak içinde kullanıyorum çünkü gerçek anlamlarında değil toplumun ve adalet mekanizmalarının nazarındaki anlamlarını kasdediyorum.)</span></em></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><strong><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Toplumsal boyut</span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Özgürlük ve ahlâk ile ilgili kavramları birey katına hapsetmenin imkânsızlığını gördük yukarıdaki paragrafta. Daha doğrusu bireyi en küçük, bölünmez <strong><span style="font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;">sorumlu/hak sahibi</span></strong> birim kabul eden liberalizm, islamcılık ve komünizm gibi modernist temelli politik sistemlerin eninde sonunda birey altı dünya ile bir gerilim üreteceğini saptadık.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Aslında bu gerilim sorunun sadece yarısı. Yani modernist politik sistemlerin üreteceği ikinci bir tür gerilim daha var ki o da birey üstü, yani bireyi içeren insan kümeleri ile oluşacak olan çatışma. Aile ile, cemaat ile, mahalle ile, cemiyet ile:</span></p>
<p style="margin-left: 35.4pt;"><em><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">“Hamile olduğunu öğrendiği andan itibaren bir kadının kendine ve geleceğe bakışı değişir. Eşiyle ilişkilerine de yansır bu. Onlar artık cumartesi akşamları gidecekleri iyi bir film arayan iki sevgili değil geleceğe dair projeleri olan bir anne-babadır.</span></em></p>
<p style="margin-left: 35.4pt;"><em><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> Boyu bir kaç milimetreyi geçmeyen bu küçük insan suya düşen bir mürekkep damlası gibidir. Hem suyun rengini değiştirir hem de kendisi suyun etkisiyle bir mürekkep damlası olmaktan çıkar. İnsan bir topluluğa girdiği andan itibaren çok yönlü bir etkileşim başlar. Bu etkileşimin takibi ya da kontrolü imkânsızdır. Sınıfa gelen yeni bir öğrenci, işe yeni alınan bir memur artık o eski “ben” değildir. Girdiği topluluk da o gelmeden önceki topluluk olmayacaktır.</span></em></p>
<p style="margin-left: 35.4pt;"><em><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> Önemli nokta bu etkileşimin geri çevrilmesinin de imkânsız oluşudur.</span></em></p>
<p style="margin-left: 35.4pt;"><em><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> Bu bağlamda bir arada barış içinde yaşaması umud edilen insanları bir torbadaki tenis topları gibi göremeyiz. </span></em><strong><em><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Toplum hakları ve ödevleri birbirinin özgürlükleriyle sınırlanan bağımsız bireylerden oluşmaz. Hukuksal ya da siyasî çözümleri sadece bireysel modeller üzerine oturtmak ayrı bir hukukî ve siyasî varlık olan toplumun haklarını çiğnemek olur.</span></em></strong></p>
<p style="margin-left: 35.4pt;"><em><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> Değerli yazarımız <a title="Enver Gülşen tarafından yazılan yazılar" href="http://www.derindusunce.org/author/envergulsen/"><span style="color: #800080;">Enver Gülşen</span></a> bu konuda ek olarak söylemek istediklerimizi zaten dile getirmiş ve çok güzel bir makale yazmıştı: <a href="http://www.derindusunce.org/2008/12/08/kemalizm-demokratlik-ve-liberallik/">Kemalizm, Demokratlık ve Liberallik</a> adında.”</span></em></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">(<a title="Permanent Link to Liberaller neden başarısız?" href="http://www.derindusunce.org/2009/02/19/liberaller-neden-basarisiz/"><span style="color: #800080;">Liberaller neden başarısız?</span></a> makalesinin <em><strong><span style="font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;">İç hastalık 3: “Cemaatsel” hak ve özgürlüklere sırt çevirmek</span></strong></em><strong><span style="font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></strong><strong><span style="font-weight: normal; font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;">isimli paragrafından</span></strong>)</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"><span style="mso-spacerun: yes;"> </span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Bireysel özgürlüğün kendisi ahlâk ve erdemden, bu iki kavram ise toplumdan ayrı düşünülemiyor. “Ötekiyle” ilişki olmadan tarif edilemiyor ahlâk. Öteki yani hak sahibi. Ama “öteki” insan topluluklarıyla sınırlandırılmalı mı? Doğadaki hayvan ve bitkiler de hak sahibi değil mi? Ahlâk aynı zamanda doğayı korumak için kendi çıkarlarını feda etmek değil mi?</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">(Bkz. </span><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;"><a title="Permanent Link to Çevreciliğe anti-modern bir bakış" href="http://www.derindusunce.org/2008/10/15/cevrecilige-anti-modern-bir-bakis/"><span style="color: #800080; mso-ansi-language: EN-GB;">Çevreciliğe anti-modern bir bakış</span></a></span><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">)</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><strong><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Bireysel özgürlük özgürlük değildir</span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Birey altı dünya ve toplum sayesinde görüyoruz ki gerçek özgürlük insanın “canının istediğini” değil ödevini yani “gerekeni” yapabilme özgürlüğüdür. Ve bu uğurda daha az “kıymetli” şeyleri feda edebilme özgürlüğüdür. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Birey en küçük ya da tek “sorumlu” birim değildir, ahlâkın konusu bireysel olduğu kadar alt-bireysel ve toplumsal olabilir. Birey altı ve birey üstü bu iki seviye ahlâkın hem “üreticisi” hem de “tüketicisi” olduğundan ahlâk bunlardan soyutlanmış olarak düşünülemez.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Devlet birey dışındaki bu iki seviyeyi görmezden gelirse ne olur?</span></p>
<ul type="disc">
<li class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; mso-list: l0 level1 lfo3; tab-stops: list 36.0pt; mso-margin-top-alt: auto; mso-margin-bottom-alt: auto;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Suç işleme artar. Suçlular yakalansa bile <strong><span style="font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;">bireyle</span></strong> sınırlı adalet sistemi suçu önleyemediği için cezaevleri dolmaya devam eder. (bkz. </span><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;"><a href="http://www.derindusunce.org/2007/03/14/kotu-insan-uretme/"><span style="color: #800080;">Kötü insan nasıl üretilir? </span></a><span style="mso-spacerun: yes;"> </span>ve <a title="Permanent Link to Cezaevleri okul olsun !" href="http://www.derindusunce.org/2009/01/14/cezaevleri-okul-olsun/"><span style="color: #800080;">Cezaevleri okul olsun !</span></a></span><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">)</span><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></li>
<li class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; mso-list: l0 level1 lfo3; tab-stops: list 36.0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Çocukların cinsel istismarı önlenemez. Ne cezaları arttırmak ne de çocukları daha fazla korumak kalıcı sonuç vermez. (</span><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;"><a title="Permanent Link to Çocukların cinsel istismarı" href="http://www.derindusunce.org/2008/11/26/cocuklarin-cinsel-istismari/"><span style="color: #800080; mso-ansi-language: TR;">Çocukların cinsel istismarı</span></a></span><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">)</span><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></li>
<li class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; mso-list: l0 level1 lfo3; tab-stops: list 36.0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Terör sorunu çözülemez. (</span><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;"><a title="Permanent Link to Terörist evlatlarımız ve Anzak leşlerimiz(!)" href="http://www.derindusunce.org/2008/07/02/terorist-evlatlarimiz-ve-anzak-leslerimiz/"><span style="color: #800080; mso-ansi-language: TR;">Terörist evlatlarımız ve Anzak leşlerimiz(!)</span></a></span><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> ve </span><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;"><a title="Permanent Link to PKK’lıları affetmek" href="http://www.derindusunce.org/2007/12/03/pkklilari-affetmek/"><span style="color: #800080;">PKK’lıları affetmek</span></a></span><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">)</span><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></li>
</ul>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><strong><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Sonuç</span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><strong><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Teknoloji sayesinde/yüzünden “iyi” ve “kötü” olan herşeyin <strong><span style="font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;">CO<span style="text-transform: uppercase;">ğ</span>RAFÎ</span></strong> menzili arttı. Eskiden “kötülüğü / suçu / günahı” arayıp bulmak gerekiyordu. Artık evlere servis yapılıyor.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Dünya üzerindeki insanlar ıssız birer adada değil tam tersine gittikçe <strong><span style="font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;">“küçülen bir kamusal alanda”</span></strong> yaşıyorlar. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/07/20090727_derin_dusunce_org_fahise_3.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-5906" title="20090727_derin_dusunce_org_fahise_3" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/07/20090727_derin_dusunce_org_fahise_3-300x225.jpg" alt="" width="300" height="225" /></a>Sadece nükleer füzeler değil para hareketleri de kıtalar arası artık. İnsanî yardım kurumları, suç örgütleri, medya… Siyaset de kıtalar arası yapılıyor kadın ve organ ticareti gibi. Çevre sorunları da kıtalar arası. Bir ülkenin ürettiği asit yağmurları başka bir ülkenin ormanlarını tahrip ediyor.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Ticaret, savaş, internet, siyaset, çevre kirliliği… Hayatımızı dolduran iyi ve kötü ne varsa küreselleşti. Yeryüzünde yaşayan<strong><span style="font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;"> insanları bir arada barış içinde yaşatabilecek bir hayat görüşü artık ütopya değil aciliyet halini aldı. </span></strong>Böyle bir dünyada fanatik liberalizmin “bırakınız yapsınlar” duruşu çoktan son kullanma tarihini doldurdu diye düşünüyorum.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><strong><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><strong><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Liberalliğin ya da demokratlığın bu hayat görüşünü oluştrmaya talip olabilmesi için bireyin “içini” ve “dışını” hesaba katması gerekiyor.</span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"><strong>Çağrışım Kaynakları</strong></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: x-small; font-family: Verdana;">Mesnevî (Mevlâna Hazretleri) , Mişkat&#8217;ül Envâr (Gazâlî Hazretleri), Saf Aklın Eleştirisi (Kant), Güzelliğin Analitiği (Kant), Madde ve Bellek (Bergson),&#8230;</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"> </p>
<p>&#8230;Bu makale ilginizi çektiyse&#8230;</p>
<p style="text-align: right;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank">Liberalizmin Kara Kitabı</a></strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank"><img class="alignleft size-medium wp-image-10169" title="liberalizmin_kara_pt" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_pt.jpg" alt="" width="165" height="288" /></a>Liberalizm asırlardır bir çok aşamalardan geçmiş, tarihi olaylarla kendisini imtihan etmiş bir düşünce geleneği. Değişmiş yanları var ama sabitleri de var. Bu sabitlerin içinde <strong>liberalizmin tehlikeli yönleri</strong> hatta <strong>YIKICI UNSURLARI</strong> da var. Bunları ortaya çıkarmak için “doğru” soruları sormak ve liberal perspektifte kalarak yanıt aramak gerekiyor… Büyük bir kısmı bu gelenekten olan düşünürlerin fikirlerinden istifade ederek <strong>liberalizmin kusurlarını</strong> ele alıyoruz bu kara kitapta: Adam Smith, Mandeville, John Stuart Mill, Hayek, Friedman, Röpke, Immanuel Kant, Alexis de Tocqville, John Rawls, Popper, Berlin, Mises, Rothbard ve Türkiye’de Mustafa Akyol, Atilla Yayla, Mustafa Erdoğan…</p>
<p>Liberallere, liberalimsilere ve anti-liberallere duyurulur.</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a></p>
<p> </p>
<p style="text-align: right;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin_ak_kitabi.pdf" target="_blank">Liberalizmin Ak Kitabı</a></strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin_ak_kitabi.pdf" target="_blank"><img class="alignleft" title="liberalizmin-ak_kitabi" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin-ak_kitabi-221x300.jpg" alt="" width="133" height="221" /></a>1930 model bir ulus-devletin, bir <strong>“devlet babanın”</strong> çocuklarıyız. Son derecede <strong>“Millî”</strong> bir eğitim gördük, öğrenim değil. Hayatta işimize yarayacak meslekî bilgileri ya da eleştirel bir bakışı öğrenmedik <strong>“millî”</strong> okullarda. <strong>“Varlığımızı Türk varlığına armağan etmek”</strong> için eğitildik, eğilip büküldük.</p>
<p>Liberallerin dilinden düşmeyen <strong>“Bireysel haklar ve özgürlükler”</strong> bizim gibi Kemalist çamaşırhanelerde yıkanmış beyinler için çok yeni. Türkiye’de yaşayan insanların ulus-devlet boyunduruğundan kurtulmasında önemli bir rol oynuyor liberaller. Biz de <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin_ak_kitabi.pdf" target="_blank">bu kitapta </a>liberalizmin temel tezleriyle uyumlu, bu fikir akımına doğrudan ya da dolaylı destek veren makaleleri birleştirdik. <strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin_ak_kitabi.pdf" target="_blank">Buradan indirin.</a></strong></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2009/07/28/fahiselik-sehitlik-ve-ozgurluk/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/07/28/fahiselik-sehitlik-ve-ozgurluk/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Pozitif Ayrımcılık</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2007/02/09/pozitif-ayrimcilik/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2007/02/09/pozitif-ayrimcilik/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 08 Feb 2007 22:05:23 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Bahar Pınar</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Gençlik]]></category>

		<category><![CDATA[Toplumsal Ahlâk]]></category>

		<category><![CDATA[Çocuk]]></category>

		<category><![CDATA[Özel Hayat]]></category>

		<category><![CDATA[Eğitim]]></category>

		<category><![CDATA[Televizyon]]></category>

		<category><![CDATA[Toplum]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/2007/02/09/pozitif-ayrimcilik/</guid>
		<description><![CDATA[Bahar Pınar 
  Bir aile toplantısında, genç kızlığa adım atma arifesindeki bir  kız çocuğunun, soran gözlerle şu cümleleri kurduğuna, şahit oldum: &#8220;İçki içerek sarhoş olan, alkolik olan, karısını çocuklarını dövenleri biliyoruz. Tamam, o içkiler kötü. Rakı ve bira öyle içkiler. Ama bir de erkek ve kadının karşılıklı yemek yerken, kadehlerde içtikleri içkiler var. Kırmızı şarap mesela. O [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Bahar Pınar </strong></p>
<p><img src="http://medya.zaman.com.tr/2006/12/05/yorum1.jpg" alt="" align="left" />  Bir aile toplantısında, genç kızlığa adım atma arifesindeki bir  kız çocuğunun, soran gözlerle şu cümleleri kurduğuna, şahit oldum: &#8220;İçki içerek sarhoş olan, alkolik olan, karısını çocuklarını dövenleri biliyoruz. Tamam, o içkiler kötü. Rakı ve bira öyle içkiler. Ama bir de erkek ve kadının karşılıklı yemek yerken, kadehlerde içtikleri içkiler var. Kırmızı şarap mesela. O tip içkiler o kadar da kötü görünmüyor. &#8221; Ortamdaki herkes hep bir ağızdan şarabın da rakı gibi bir içki olduğunu, aynı şekilde sarhoşluğa sebep olacağını söylerken, aynı kız içki ile ilgili meraklı cümlelerine şöyle devam etti: &#8220;Diyelim ki iş yemeğindesin. Herkes içki içiyor, sen salak salak duruyorsun. Ne yapacaksın o zaman?! &#8221; İkinci cümle ile, daha çok, &#8220;salak salak&#8221; pekiştirmesi ile ortamdaki insanların şaşkınlık düzeyi artmıştı. Neyse ki, ilk toparlanan kişi, iş yemeklerinde kimsenin içki içmek zorunda olmadığını, içmedi diye kimsenin salak olmayacağını söyledi. Örnek olarak da kendisini gösterdi. Ama ne kadar ikna edici oldu bilemiyoruz. </p>
<p>Bu cümlelerle, bu genç kızın kafasında, romantik bir yemeğin, aynı zamanda iş yemeklerinin, ve söylemese de kutlama ve eğlencelerin, içki ile eşleşmiş olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Zaten, ‘Romantik yemeklerde içilen içkiden insana zarar gelmez, iş yemeklerinde de akıllı ve normal görünmek için içki içmek gerekir.’ diye düşündüğünü alenen söyledi. Tüm bu düşüncelerin oluşmasında, televizyonda yayınlanan dizilerin, programların, sinema filmlerinin, bunlarla beraber gazetelerin, dergilerin, kısacası birçok basın-yayın organının payı olduğunu düşünmek, çok alakasız bir iddia olmasa gerek. Dizilerde ve filmlerde, son derece nezih ortamlarda, beyaz masa örtülü şık lokantalarda, iyi giyimli, güzel ve zengin insanların, içki içen mutlu ve havalı görüntüleri, hiç de azımsanacak gibi değil. Keza, bu görüntüleri hikâyeleştiren gazete yazılarının, kitapların sayısı da az değil. Bu manzaralar, ya bir iş yemeğindendir ya da romantik bir buluşmadan… Olmadı gençlerin ya da gönlü genç kalanların çılgınca eğlencelerinden, mutlu anlarından… Ve bu manzarada yanlış hiçbir şey yoktur.</p>
<p><span id="more-29"></span>Yazıya yaşadığım olay sebebi ile içki özelinde başladım ama aslında konu, televizyonun ve diğer basın-yayın organlarının, içki içilmesini normal, hatta gerekli, iyi göstermesi değil. Konu bundan çok daha fazlası. Basın-yayın organları, topyekûn olarak, bir hayat tarzını bizlere sürekli göstermekte, iyice belletmeye çalışmakta. Modern hayatın olmazsa olmazlarını, gerekli tüm davranış kalıplarını durmadan üzerimize boca etmekte… Nasıl yaşamamız gerektiğini, neyi yüceltip neyi küçümseyeceğimizi, ne ile dalga geçmemiz gerektiğini, neleri ciddiye almamız gerektiğini, ne zaman mutlu, ne zaman mutsuz olacağımızı en ince ayrıntısına kadar bizlere öğretmek istemekte. Bu ısrarlı, istikrarlı çabadan da en çok çocuklar ve gençler nasibini almaktalar. Yol göstericilerini ve rol modellerini bu kaynaklardan seçmekteler… Haliyle de kişilikleri, karakterleri ve gelecekleri, dolayısı ile toplumun geleceği bu kaynaklar vasıtasıyla şekillenmekte… </p>
<p>Yine, içki örneği üzerinden devam edersek, denilebilir ki &#8220;Evet, romantik yemekler, eğlenceler, kutlamalar içki ile daha da güzel olur. İş toplantılarında da içki insanları rahatlatır. Yemeğin yanında içki iyi gider. Bunun gösterilmesinde, böyle düşünülmesinde ne sakınca var? &#8221; Bunu düşünen ve söyleyen kişi, bir yetişkin ise ve kendi hayat anlayışına göre bu normalse, tabii ki bir sakınca yok. Kendi bileceği ve karar vereceği bir konu. İster içer, ister içmez. İçki içtikten sonra trafik canavarı olmadıkça, eline silah alıp etrafa ateş etmedikçe kimseyi ilgilendirmez. Ama çocuk yaştaki bir kızın, böyle düşünmesini bu kadar soğukkanlı karşılamak, ancak gelen tehlikenin farkında olmamakla açıklanabilir. İçkinin, çocuklar tarafından, normal, dahası iyi, gerekli, eğlenceli ya da romantik algılanması, onların bu tür maddelere karşı daha hoşgörülü olmalarına sebep olabilir. Yetişkin olana, kendi kararlarını vermeye yetkin olana kadar geçen zaman içinde, içkiye, sigaraya ve diğer sarhoşluk veren, uyuşturan maddelere karşı, onları güçsüz, savunmasız bırakabilir. Bu maddeler konusunda kafasında olumlu bir algı bulunan çocuk, kendisine kullanması yönünde teklif geldiğinde, çok fazla tereddüt etmeyip, &#8220;Ne sakıncası olabilir ki?!&#8217; diyebilir. Sonuç olarak da tatsız olayların içine sürüklenebilir. Bu ihtimallerin gerçekleşme yüzdelerinin yüksek olduğunu, gençlerle konuştuğumuzda görebiliriz. Son zamanlarda, haberlerde, okul kapısı önünde uyuşturucu pazarlığı yapıldığının, ekmek arası uyuşturucu satıldığının ve okul tuvaletlerinde çocukların yaptıkları denemelerin görüntülerini de hep beraber üzülerek izledik.</p>
<p>Tabii ki, içki, sigara ve uyuşturucuya başlama yaşının aşağılara inmesinin, başka sebepleri de var. Anne-babaların ve eğitimcilerin bilinçli olmamaları ve/veya çocuklarla yeterince ilgilenememeleri, çocuklarımızın anlamlı amaç ve hedeflerden yoksun olmaları, boş vakitlerini spor ve sanatla doldurmalarını sağlayamıyor olmamız, kitap okumayı sevdiremiyor olmamız gibi. Bu sebepler, basın-yayının etkileri ile birleşince vardığımız nokta şaşırtıcı değil, ama maalesef üzücü ve kaygı verici.</p>
<p>Burada asıl can alıcı nokta, yine içki özelinde söylersek, televizyonun ve diğer yayın organlarının içki konusunda pozitif ayrımcılık yapıyor olması. Televizyon dizilerinin ve filmlerinin içkinin çirkin yüzünü gösterdiği çok ender. Konu özel olarak içkinin zararları değil ise, sevimli, eğlenceli, vakur yüzü gösterilmekte. Madalyonun öteki yüzü gösterilmemekte. Oysa çocuklarımızı hayata hazırlarken, bu maddelerin reklâmını yapmak yerine, çirkin yüzlerini göstermemiz daha akıllıca olmaz mı?. Çocuklara her konuda dürüst olmak boynumuzun borcu değil mi? Bu konuda da dürüst olmak ve her şeyi olduğu gibi anlatmak durumundayız. İçkinin, sigaranın ve diğer uyuşturan maddelerin kısa ve uzun vadedeki zararlarını bilmelerini sağlamalıyız. Normalde, basın-yayın organlarının da bu konuda dürüst ve bilinçli olmaları gerekir, olması beklenir. Gelin görün ki onlar, yayınlarının çoğunda, sarhoşluk veren maddeleri güzel ve normal, hatta derinden derine, gerekli, zorunlu gibi sunmakta… Bu zorunluluk nereden doğuyor? İçkinin, modern hayatın ayrılmaz bir parçası olmasından kaynaklanan bir zorunluluk olsa gerek. </p>
<p>Televizyon başta olmak üzere, tüm kanallardan üzerimize yağan imgeler, imalar, davranış şekilleri, öylesine izlediğimiz ve kısa sürede unutacağımız bir izlencenin, dikkat etmeden okuduğumuz bir yazının parçası değiller çoğu zaman. Televizyona öylesine baktığımız bir anda, hayatlarımızı yavaş yavaş dönüştürmekte olan bir süreçten sahneler izliyor olabiliriz… Ya da gazetelerin pazar eklerinin başlıklarını okuduğumuzda, ne yapmamız gerektiği ile ilgili kodlar kafamıza işleniyor olabilir. Tüm bunları sorgulamadan kabul etmeli miyiz? Televizyondan ve diğer yayın organlarından öğretilen hayat şeklinin, zihinlerimizde, özellikle çocuklarımızın zihinlerinde yer etmesine, şu anımızı ve geleceğimizi şekillendirmesine izin vermeli miyiz? Bu hayat tarzı, tasvip ettiğimiz, hayalini kurduğumuz, ideal hayat tarzı mıdır? Dehşete düşmüş şekilde, ‘Neler oluyor bu gençlere?’, ‘Zaman iyice kötüleşti…’, ‘Çocuk yetiştirmek zorlaştı.’ denilen şu günlerde, bu sorular üzerinde düşünmeye değer…</p>
<p> </p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/11/tarih_sasirmaktir_1.pdf" target="_blank">Tarih şaşırmaktır</a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/11/tarih_sasirmaktir_1.pdf" target="_blank"><img class="alignleft size-medium wp-image-13449" title="tarih_sasirmaktir" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/11/tarih_sasirmaktir.jpg" alt="" width="109" height="141" /></a>Evet… Tarih şaşırmaktır. Atatürk’e şaşırmak, Kürtlere şaşırmak, Lozan’a şaşırmaktır. Geçmişe hayret edip bugüne eleştirel bakabilmek, yarını hazırlamaktır Tarih. Geçmişe değil geleceğe dönüktür amacı. Özetle siyasî bir propaganda aygıtı değildir. Gaz vermek, <strong>“Asker millet”</strong> üretmek, <strong>atalarımızla gurur duymak</strong> için tarih araştırılmaz. Eğer resmî tarihin beyin yıkamasından bıktıysanız bu kitap ilginizi çekecektir… <strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/11/tarih_sasirmaktir_1.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/11/kitap-tanitan-kitap2.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-13292" title="kitap-tanitan-kitap2" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/11/kitap-tanitan-kitap2.jpg" alt="" width="106" height="152" /></a>Kitap okumak… Jean Paul Sartre, Nazan Bekiroğlu, Toshihiko Izutsu, Henri Bergson, Mustafa Kutlu, Dostoyevski, Elif Şafak, Clausewitz, Sadık Yalsızuçanlar, Alber Camus ile sohbet etmek… <strong>Suyun resmine bakmakla yetinmeyen, su içmek isteyenler için var kitaplar. </strong>Mesnevî var, El-Munkızü Min-ad-dalâl, Kitab Keşf al Mânâ, Er-Risâletü’t-tevhîd var.  Elinizdeki bu kitap Derin Düşünce yazarlarının seçtiği kitapların tanıtımlarını içeriyor. Bizdeki yansımalarını, eserlerin ve yazarların bıraktığı izleri. Farklı konularda 44 kitap, 170 sayfa. Zaman’a ayıracak vakti olanlar için… <a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_1.pdf" target="_blank"><strong>Buradan indirebilirsiniz.</strong></a></p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/10/kendi_ulkesini_isgal_eden_ordu.pdf"><img class="alignleft" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/10/kendi_ulkesini_isgal_eden_ordu.jpg" alt="" width="106" height="168" /><strong>Kendi ülkesini işgal eden ordu</strong></a></p>
<p style="text-align: justify;">Hiç bir yeri işgal edemeyen ordular kendi ülkelerini işgal ederler. Çünkü bir ordunun ayakta durması için insan emeği ve maddî destek gereklidir. Beceriksiz ordular disiplinsiz olduklarından <strong>YABANCI</strong> <strong>DÜŞMAN </strong>ile savaşamazlar. Kolayca yenebilecekleri <strong>İÇ DÜŞMANLAR</strong> uydururlar ve bu bahane ile kendi ülkelerini işgal ederler. Başbakan asarlar. Milletvekillerini hapse atarlar. Korumakla yükümlü oldukları halkı işkenceler altında inletirler.  İşgalciler kimseye hesap vermezler. Halkın isyan etmesine engel olmak için <strong><em>“etrafımız düşmanla çevrili”</em></strong> diyerek  <strong>KORKU PROPAGANDASI</strong> yaparlar. Eleştirilerden uzak kalmak için farklı inançlardan ve kültürlerden olan insanların birbirine düşman olması da bu eşkiyaların işine gelir. Bu sebeple terörü destekleyebilir hatta teröristlere silah ve para yardımında bulunabilirler. Okuyacağınız kitap kendi ülkesini işgal etmiş bir ordunun kısa tarihidir. <strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/10/kendi_ulkesini_isgal_eden_ordu.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"> <strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/basin_medya.pdf" target="_blank">Gazetecilik Neden Dibe Vurdu?</a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/basin_medya.pdf" target="_blank"><img class="alignright" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/nouvelle-image.bmp" alt="" width="125" height="180" /></a>Gazeteciler bizi bilgilendiriyor mu yoksa aldatıyor mu?  Gazetecilik galiba dürüstçe yapılmasına imkân olmayan bir meslek. Çünkü birbirine zıt işlerin aynı anda icra edilmeleri gerekiyor: Habercilik, savcılık, komiklik, amigoluk…  Gazeteci kendisine bilgi verebilecek herkesle iyi geçinmek için biraz politik davranmak daha doğrusu yalan söylemek zorunda. Ama aynı zamanda ondan gözü kara bir savcı gibi olayların üzerine gitmesi, iyi bir hâkim gibi dürüst olması da bekleniyor. Bir bilim adamı gibi konuları <strong>derinlemesine irdelemesi</strong> ama sıkıcı olmadan toplumun her kesimini <strong>eğlendirebilmesi</strong>… Gazetecilerden halkı aydınlatmaları isteniyor ama aynı zamanda da halka benzemeleri. Yoksa gazeteleri satılmıyor, TV kanalları izlenmiyor. Bu koşullarda <strong>“gazeteci gibi”</strong> gazetecilik yapılabilir mi? Derin Düşünce yazarları sorguluyor…</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/basin_medya.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak-laiklik.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-11326" title="kapak-laiklik" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak-laiklik.jpg" alt="" width="120" height="169" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/alaturka_laiklik.pdf" target="_blank"> Alaturka Laiklik: “Beni bir bir sen anladın, sen de yanlış anladın!”</a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak.jpg"></a>Türkiye Cumhuriyeti’nde Alevîlere zorla Sünnî İslâm öğretilirken Sünnîlerin başörtüsü devlet dairelerinde yasak. Türk Ordusu’nun istihbaratı camileri ve namaz kılanları fişliyor. Hristiyan Ermenilerin ne kiliseleri, ne yetimhaneleri ne de cemaat lideri seçimleri özgürce yapılamıyor. Rumların ruhban okulları özgür değil. Yahudiler diğer gayrı Müslimler gibi askerde ayrımcılığa uğruyor. Ateistlerin kitapları, internet siteleri yasaklanabiliyor, kapatılabiliyor. Gayrı Müslimlerin alın teriyle biriktirdikleri vakıf malları 1970′lerde gasp edildi, hâlâ geri verilmiyor. Sahi Laiklik neye yarıyor? Bu kitap son yıllarda Türkiye’nin gündemine gelen, birbirinden ayrı gibi duran ama çekirdeğinde <strong>Yobaz Laiklik Meselesini</strong> barındıran konuları ele alıyor.<a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/alaturka_laiklik.pdf" target="_blank"><strong>Buradan indirebilirsiniz.</strong></a></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2007/02/09/pozitif-ayrimcilik/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2007/02/09/pozitif-ayrimcilik/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
	</channel>
</rss>

