<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	>

<channel>
	<title>Derin Düşünce &#187; Tasavvuf</title>
	<atom:link href="http://www.derindusunce.org/category/tasavvuf/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.derindusunce.org</link>
	<description>Grup platformu</description>
	<pubDate>Fri, 25 May 2012 09:41:57 +0000</pubDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.6.2</generator>
	<language>en</language>
			<item>
		<title>Mesnevi ile İlahi Aşk (1)</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2012/05/22/mesnevi-ile-ilahi-ask-1/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2012/05/22/mesnevi-ile-ilahi-ask-1/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 21 May 2012 22:01:18 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ekrem Senai</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Hz Mevlânâ]]></category>

		<category><![CDATA[Mesnevî]]></category>

		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>

		<category><![CDATA[İslam]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=22010</guid>
		<description><![CDATA[]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><embed name="tvnet.tv.tr" width="400" height="326" allowfullscreen="true" src="http://tvnet.tv.tr/player.swf" flashvars="file=http://tvnet.tv.tr/flv/3937bb5208.mp4&#038;image=http://tvnet.tv.tr/flv/resim/mesnevi_ile_ilahi_aska688801498.png");" type="application/x-shockwave-flash" pluginspage="http://get.adobe.com/flashplayer/"></embed></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2012/05/22/mesnevi-ile-ilahi-ask-1/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2012/05/22/mesnevi-ile-ilahi-ask-1/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Mesnevi ile İlahi Aşk</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2012/05/21/mesnevi-ile-ilahi-ask/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2012/05/21/mesnevi-ile-ilahi-ask/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 21 May 2012 13:49:53 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ekrem Senai</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Hz Mevlânâ]]></category>

		<category><![CDATA[Mesnevî]]></category>

		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>

		<category><![CDATA[İslam]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=22003</guid>
		<description><![CDATA[  
İslam&#8217;ın içkin boyutunu, özünü, aşk-ı ilâhiyi herhalde Mesnevî-i Şerîf&#8217;ten daha iyi tâlim eden bir eser yoktur. Hüdavendigâr, Sultân-ı Âşıkîn, Molla-i Rûm Pir Muhammed Celaleddin er-Rûmi&#8217;nin Mesnevî-i Şerîf&#8217;ini hepimiz biliriz de, baştan sona değil bir şerhini, tercümesini bile okumamışızdır bir çoğumuz. Bir bildiğimiz &#8220;gel ne olursan ol yine gel!&#8221; sözüdür, halbuki bu söz de kendisine ait [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"> <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/05/mesnevi.jpg"><img class="size-full wp-image-22002 aligncenter" title="mesnevi" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/05/mesnevi.jpg" alt="" width="454" height="366" /></a> </p>
<p>İslam&#8217;ın içkin boyutunu, özünü, aşk-ı ilâhiyi herhalde Mesnevî-i Şerîf&#8217;ten daha iyi tâlim eden bir eser yoktur. Hüdavendigâr, Sultân-ı Âşıkîn, Molla-i Rûm Pir Muhammed Celaleddin er-Rûmi&#8217;nin Mesnevî-i Şerîf&#8217;ini hepimiz biliriz de, baştan sona değil bir şerhini, tercümesini bile okumamışızdır bir çoğumuz. Bir bildiğimiz &#8220;gel ne olursan ol yine gel!&#8221; sözüdür, halbuki bu söz de kendisine ait değildir.</p>
<p>Günümüzde iletişim kanalları bize bilginin yollarını açtı. Artık her bilgiye kolayca ulaşabiliyoruz.  Bu ilk planda olumlu bir gelişme gibi görünse de bilginin popülerleşmesi zihnimizi tembelleştiriyor. İkinci bir yanlışımız ise hikmeti bilgi zannetmemiz. Bu yüzdendir ki Mevlana Hazretlerinin Mesnevisine, Dîvân-ı Kebîr&#8217;ine de Facebook&#8217;da, Twitter&#8217;da paylaştığımız, ne demek istediğini çok da umursamadığımız bir tüketim objesi muamelesi yapıyoruz. Halbuki ne kadar da ihtiyacımız var o kalpten imbiklenen, ilham ile yazdırılan, her noktası bir âb-ı hayat olan satırlarla gıdalanmaya.</p>
<p>İlk defa bir televizyon kanalında Mesnevi-i Şerif, baştan sona belirli bir usül ve müfredat dahilinde şerh ediliyor. Her Pazar saat 22:00&#8242;de Mustafa Eryılmaz&#8217;ın sunduğu ve değerli Mesnevihân M.Fatih Çıtlak&#8217;ın şerhini yapacağı &#8220;Mesnevi ile İlahi Aşk&#8221; programını kaçırmayın. Elinize not defteri ve kaleminizi alın, çayınızı demleyin, izleyici ve iz sürücü olun, sohbette demlenin canlar.  Programa facebook, twitter veya emaille göndereceğiniz sorularınızla/yorumlarınızla katılabiliyorsunuz.</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/Mesneviyle">facebook.com/<strong>Mesnevi</strong>yle</a><cite></cite></p>
<p><cite>twitter.com/#!/Mesneviyle</cite></p>
<p><cite>mesneviile.ilahiask@tvnet.tv.tr</cite></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2012/05/21/mesnevi-ile-ilahi-ask/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2012/05/21/mesnevi-ile-ilahi-ask/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Az yemek, az uyumak ve az konuşmak</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2012/04/13/az-yemek-az-uyumak-ve-az-konusmak/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2012/04/13/az-yemek-az-uyumak-ve-az-konusmak/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 13 Apr 2012 09:00:14 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ali P.</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Mesnevî]]></category>

		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=21458</guid>
		<description><![CDATA[MESNEVİ OKUMALARI
Hazırlayan ve sunan
 NUR H. ARTIRAN


Efendim bu gün Hakk yolunda yürümenin üç temel şartı üzerinde duracağız.
Mânevi büyüklerimiz bu çok önemli hasletleri şöyle sıralamışlardır:
KILLETÜ TAAM, KILLETÜ MENAM VE KILLETÜ KELAM&#8230;
Yâni az yemek, az uyumak ve az konuşmak..

İnsan olmanın, insanca yaşamanın temel kuralı olan bu üç kaideyi, Kur&#8217;an âyetleri, Hadis-i şerifler ve Mesnevi beyitleriyle hep birlikte anlamaya [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p align="left"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/08/20090824_derindusunce_org_tasavvuf.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-6241" title="20090824_derindusunce_org_tasavvuf" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/08/20090824_derindusunce_org_tasavvuf.jpg" alt="" width="191" height="271" /></a>MESNEVİ OKUMALARI<br />
</strong>Hazırlayan ve sunan<br />
 <a href="http://www.hazargrubu.org/mesneviokuma.htm" target="_blank">NUR H. ARTIRAN<br />
</a>
</p>
<p align="left">Efendim bu gün Hakk yolunda yürümenin üç temel şartı üzerinde duracağız.</p>
<p align="left">Mânevi büyüklerimiz bu çok önemli hasletleri şöyle sıralamışlardır:<br />
<strong>KILLETÜ TAAM, KILLETÜ MENAM VE KILLETÜ KELAM&#8230;<br />
</strong>Yâni az yemek, az uyumak ve az konuşmak..
</p>
<p align="left">İnsan olmanın, insanca yaşamanın temel kuralı olan bu üç kaideyi, Kur&#8217;an âyetleri, Hadis-i şerifler ve Mesnevi beyitleriyle hep birlikte anlamaya çalışacağız inşallah.</p>
<p align="left">Dinlerde,  tarikatlarda, mezhep ve meşreplerde, çeşitli farklılıkların olması gayet tabiidir. Fakat hepsinin birleştiği ortak bir nokta vardır ki oda: <strong>&#8220;Az yemek, az uyumak, az konuşmak&#8221;</strong>tır. Bütün Peygamberler bu üç sihirli kelime üzerinde hassasiyetle durarak ümmetlerini uyarmışlardır.</p>
<p align="left">Peygamber Efendimiz; <em>‘<strong>Az yiyerek maddi mânevi hastalıklarınızı tedavi ediniz. Az yiyiniz sıhhat bulunuz&#8217;</strong></em> derken, Hz. İsa, ümmetine; <strong><em>‘Karnınız aç olsun ki; kalbinizde Rabbinizi göresiniz&#8217;</em></strong> diye buyurmuştur.</p>
<p align="left">Hz. Davud; o güzel sesini açlıkta <span id="more-21458"></span>bulduğunu söylemiştir. Çünkü içi boşalmayan bir kişiden hoş sesler çıkmaz.</p>
<p align="left">Hz. Musâ; <strong><em>Kelimullah</em></strong> olmayı açlıkta bulmuştur. Çünkü karnı toprakla dolu olanın Hakk ile yakınlığı olamaz.</p>
<p align="left">Mânevi büyüklerimiz şöyle der: <strong><em>‘Kalbi üç şey karartarak hikmet yolunu kapatır. Oda çok yeme, çok uyuma, çok konuşmadır. Üç gün aç kaldı diye dertlenen kişiden ârif bir insan  olmaz. O cahil ve haddini bilmez adamın tekidir. Cenâb-ı Allah bir kuluna yardım ve ikramda bulunursa ona az yemeyi, az konuşmayı, az uyumayı nasip eder.&#8217;</em></strong></p>
<p align="left">Gerçektende bu üç kelime insan olmanın, tasavvuf yolunda yürümenin değişmez kuralıdır. İnsan; <strong><em>rûh, nefs</em></strong> ve <strong><em>akıl</em></strong>dan müteşekkil topraktan yaratılmış bir varlıktır. Akıl yoluyla nefsimiz ve rûhumuzu dengede tutmak zorundayız.</p>
<p align="left">Beden topraktan yaratıldığı için meyli hep toprağa doğrudur. Fakat rûh olmayınca beden hiçbir işe yaramaz. Topraktan geldin haydi toprağa der bir çukur kazar içerisine atarlar. Bedeni sevimli ve kutsal kılan rûhtur.</p>
<p align="left">Hz. Mevlânâ <strong><em>‘beden bu dünya&#8217;ya aittir rûh ise öteki âlemden gelmiş bu âlemde gariptir gariplere sahip çıkmak Kur&#8217;an emridir o nedenle rûhuna sahip çık&#8217;</em></strong> diye buyurmuştur.</p>
<p align="left">Rûhumuza sahip çıkmanın birinci şartı az yemektir. <strong><em>Az yemek, az uyumaya, az uyumak az konuşmaya, az konuşma da dinlemeye vesile olur.</em></strong> Malûm rûhumuzu beslemenin diğer bir şartı da dinlemektir. Bunlar bir birine bağlıdır. Nefs karşısında güçlü bir rûh&#8217;a sahip olmak için az yemek değişmez kuraldır.</p>
<p align="left">Hz. Mevlânâ: Mes.clt.1.265. <strong><em>&#8220;Sen bedenini yağlı ballı yemeklerle besledikçe, asıl varlığın olan, seni diri tutan rûhunu asla güçlü bulamazsın&#8221;</em> </strong>derken başka bir Mesnevi beytinde ise:<strong>  <em>&#8220;Sen; Cenâb-ı Hakk&#8217;tan  ilâhi  aşk iste, rûhunu besleyecek gıda iste. Ekmek isteme. Ekmek bu bedenimizin gıdasıdır. Hayvani rûhumuzu, nefsimizi besler. İlahi aşk ise CAN rızkıdır RÛHUMUZU besler. Allah&#8217;tan ten rızkı istemektense Rûhumuzu besleyecek Can rızkı istemek elbette çok daha hayırlıdır&#8221;</em></strong> buyurmuştur.</p>
<p align="left">Hz. Mevlânâ; Mesnevi, Divân-ı Kebir ve Rubailerinde az yemekle alâkalı birçok beyit dile getirmiştir. Bunları sizlere arz etmeden evvel öncelikle konumuzla alâkalı Peygamber Efendimizin yedi hâdis-i şerifini arz etmek istiyorum.</p>
<p align="left"><strong>1. </strong>Bir hâdis-i kûdside Peygamber Efendimiz Cenâb-ı Hakk&#8217;ın dilinden şöyle buyurmuştur:  <strong><em>&#8220;Ey ademoğlu! Ben şeref ve yüksekliği itâat etmeye verdim. </em></strong></p>
<p align="left"><strong><em>İnsanlar ise onu sultanların kapısında arıyorlar, nasıl bulacaklar?</em></strong></p>
<p align="left"><strong><em>İlmi açlık içinde takdir ettim, halbuki insanlar onu çok yemekte arıyorlar ilmi nasıl bulacaklar?</em></strong></p>
<p align="left"><strong><em>Gönül parlaklığını gece uykusuzluğuna verdim. İnsanlar onu derin uykularda arıyorlar. Gaflet ile uyurken gönül parlaklığını nasıl bulacaklar?</em></strong></p>
<p align="left"><strong><em>Ey âdemoğlu! İlim ve âmeli tok karınla, gönül parlaklığını derin uykuyla, hikmet ve inceliği çok konuşmayla, ülfet ve dostluğu insanlarla iç içe bulunmakla, nihayet benim sevgimi dünya sevgisiyle dolmuş olarak nasıl isteyebilirisin? Bütün bu güzel hasletleri nasıl bulabilirsin.</em></strong></p>
<p align="left"><strong><em>Öyle ise:  ilim ve âmeli açlıkta, gönül parlaklığını gece uykusuzluğunda, hikmet ve inceliği sükûtta, dostluğu, bana kavuşmayı ise uzlette bulabilirsin.&#8221;</em></strong></p>
<p align="left"><strong><em>2. &#8220;İnsanoğlu kendi karnından daha kötü bir kap doldurmamıştır. Oysa insanın bedenini güçlendirip olgunlaştırması için sadece üç beş lokma yemesi yeterlidir.&#8221;</em></strong></p>
<p align="left"><strong><em>3. &#8220;Eğer kim yemek şehvetine tutulur karnını doldurmak istese hiç değilse üçte birini yemekle, üçte birini içecekle, üçte birini de boş bıraksın.&#8221;</em></strong></p>
<p align="left"><strong><em>4. &#8220;Şeytan insanın damarlarında kan gibi dolaşır. O yolları açlık ve susuzlukla tıkamak sadece Allah dostlarına mahsustur.&#8221;</em></strong></p>
<p align="left"><strong><em>5. &#8220;Allah bir kulunu severse onu bol ve ucuz yemek bulunan yerlerde bile aç ve susuz bırakır.&#8221;</em></strong></p>
<p align="left"><strong><em>6. &#8220;Karnı aç,  gönlü kânaatkâr, kalbi zikirde olanın, Allah dostu olduğu çok açık bir şekilde ortadadır.&#8221;  </em></strong></p>
<p align="left"><strong><em>7. &#8220;Nefsinizi aç bırakın ki kalbinize irfan nuru doğsun.&#8221;</em></strong></p>
<p align="left">Dikkat edilirse, Hazreti İsa&#8217;da bu son hâdis-i şerifle aynı şeyi söyleyerek <strong><em>‘az yiyiniz ki kalbinizde Rabbinizi göresiniz&#8217;</em></strong> diye buyurmuştu.</p>
<p align="left">Fakat bu aç kalmayı veya az yemeyi de doğru düzgün anlamamız lâzım. Az yemeyle veya aç kalmayla ilim, irfan, aşk, muhabbet sahibi olunsaydı diyetisyenlere gidip rejim yapanların hepsi <em>evliyâ</em> olurdu.</p>
<p align="left">Maksat aç kalmak veya <strong>DİYET</strong> yapmak değil!  <strong>RİYÂZET</strong> yapmaktır.</p>
<p align="left">Her hangi bir diyetisyenin reçetesiyle, Peygamber Efendimizin bu mübarek sözlerini birbirinden ayrı tutmak gerekir.</p>
<p align="left">Diyet yapan kişi de riyâzet yapan kişi de günde bir kase çorba içer. Görünüşte ikisi de aynıdır. Fakat biri dışını, diğeri içini güzelleştirmek için günde bir kâse çorba içer. Ameller niyetlere göredir. O nedenle o bir kâse çorba birinin dışını güzelleştirirken ötekinin hem dışını hem içini güzelleştirir.</p>
<p align="left">Sabah kalkar suyun altına girersiniz adı duş olur. Niyet ettim gusül abdestine dersiniz aynı duş abdest olur.</p>
<p align="left">Sabahtan akşama kadar bir şey yemezsiniz adı aç kalma olur. Niyet ettim oruç tutmaya dersiniz oruç olur, ibâdet olur.</p>
<p align="left">Eğilip kalkarsınız spor olur, niyet ettim namaza dersiniz, Mirâc olur.</p>
<p align="left">Cenâb-ı Allah yaptığımız işleri dış yüzüne göre değil O işteki niyete göre değerlendirir.</p>
<p align="left">Hz. Mevlânâ <strong><em>Allah rızası için yapmadığın bir iş sadece bir hiçten ibârettir </em></strong>diyor.</p>
<p align="left"><strong>Aç kalmayı, şükür, fikir ve zikirle birleştirdiğimizde mânevi olarak amacımıza ulaşırız. Sadece kuru kuru aç susuz kalmakla ilim, irfan, aşk, muhabbet sahibi olunmaz.   </strong></p>
<p align="left"><strong>Zikir: </strong>Malûm Hakk&#8217;ı anmak, mesela en azından lokmayı ağzımıza götürürken <strong><em>Bismillahirrahmanirrahim</em></strong> demektir.</p>
<p align="left"><strong>Fikir:</strong> Yemeğimizi yerken birkaç saniye de olsa tefekkür etmektir.</p>
<p align="left">Bakınız ne diyor Hz. Mevlâna: Mes. Clt.2. 3078. <strong><em>&#8220;Yarattığı şeylerde Allah&#8217;ın sıfatlarını görmeden, tefekkür etmeden, ekmek yiyecek olsam lokmalar boğazımda kalır yutamam o bir lokma ekmeği.</em></strong></p>
<p align="left"><strong><em>Onun yarattığı güzellikleri seyretmeden, onun gülünü gül bahçesini görmeden yediğimiz lokmalar nasıl olur da içimize siner?</em></strong></p>
<p align="left"><strong><em>Öküz ve eşek gibi onlardan başka kim Allah&#8217;a kavuşma ümidi olmadan bir an bile olsa bu ekmeği yer bu suyu içer.</em></strong></p>
<p align="left"><strong><em>Onlar hayvan gibidirler hatta hayvandan da aşağıdırlar. Pis murdar kokmuş kişilerdir. Düşünceleri körleşmiştir. Akılları bunamıştır. Ömürleri tükenmiştir. İnsan olarak hiçbir şeyleri kalmamıştır.&#8221;</em></strong></p>
<p align="left">Görüldüğü üzere Hz. Mevlânâ <strong><em>zikir, fikir ve şükürsüz</em></strong> ancak hayvanlar lokma yer diye buyuruyor.  Eskiler yemekte konuşmayı ayıp sayarlardı. Çoğu insan yemekte konuşmazdı ama bunu niye yaptıklarını da bilmezdi. Maksat;  gelişi güzel boş laf konuşmak yerine, yemeği tefekkür içinde yemektir.</p>
<p align="left">Zaten tefekkür ile yemek yiyen insan istese de gereğinden fazla yiyip içemez. Zamanımızda tüm toplantılar bir yemek eşliğine yapılıyor. Yoğun bir muhabbet içerisinde ne yediğinizin ne kadar yediğinizin farkına bile varmıyorsunuz.</p>
<p align="left"><strong><br />
Yemekteki Şükür&#8217;e gelince;</strong><br />
buda kişinin ilmine,  irfanına, aşk-u muhabbetine  göre değişir. Kimisi bulup yediği için; Kimisi da aç kaldığı için şükreder.
</p>
<p align="left">Derler ki; Şakiki Belhi Hazretleri bir gün İbrahim Ethem Hazretlerine <strong><em>&#8220;şükür hakkında ne dersiniz&#8221;</em> </strong>diye sorunca,</p>
<p align="left">İbrahim Ethem Hazretleri de <strong><em>&#8220;Bulduğumuz zaman Allah&#8217;a şükrederiz. Bulamadığımız zaman da sabrederiz&#8221;</em></strong> der.</p>
<p align="left">Şakiki Belhi Hazretleri ise <strong><em>&#8220;sizin bu yaptığınızı Horasanın köpekleri de yapıyor. Onlarda buldukları zaman yiyip, bulmadıkları zaman sabredip bekliyorlar&#8221;</em></strong> der.</p>
<p align="left">Bu cevaba şaşıran İbrahim Ethem Hazretleri <strong><em>&#8220;peki siz ne yaparsınız&#8221;</em></strong> diye sorunca,  Hazret <strong><em>&#8220;bulunca elde olanı dağıtırız, bulmayınca da şükrederiz&#8221;</em></strong> der.</p>
<p align="left">Bu da iki ayrı şükür anlayışı.</p>
<p align="left">Diyet için aç kalmayla Riyazet için az kalma arasındaki farka en güzel örnek yine Bayezid-i Bestami Hazretleridir. </p>
<p align="left">Mes. Clt.3.1694  <strong><em>Bayezid-i Bestami hz. Namaz kılmak hususunda kendisinde bir isteksizlik hissedince boğaz derdinden, fazla yemek içmekten  kaçındı.</em></strong></p>
<p align="left"><strong><em>O çok akıllı, çok ârif veli, namaza karşı duyduğu isteksizliğin sebebini düşündü tefekkür etti bunun sebebini çok su içmekte buldu.</em></strong></p>
<p align="left"><strong><em>Madem ki çok su içmek beni namazdan alıkoyuyor, bende namaz karşı bir isteksizlik yaratıyor o halde ben de bir sene su içmeyeyim diye ahdetti ve öyle de yaptı. Onun bu iyi niyetine karşılık Allah da ona sabır ve tahammül ihsan etti.</em></strong></p>
<p align="left"><strong><em>Onun bu önemsiz olan gayreti çabası sadece Allah için, maneviyatı içindi. O yüzden de mânevi sultan oldu, ariflere kutup kesildi.</em> </strong></p>
<p align="left">Görüldüğü üzere son beyitte &#8220;<strong>Onun bu önemsiz olan gayreti sadece Allah için, maneviyatı içindi o yüzden de mânevi sultan oldu, ariflere kutup kesildi&#8221; </strong>deniyor. Yaptığımız işin içimizde bir mânevi boyutu varsa ve bu konuda da gerçekten samimi isek, ondan mânevi olarak faydalanırız. Yoksa niyetimiz ne ise karşılığı da ona göre gelir.</p>
<p align="left"><strong><br />
Tekrar Mesnevi beyitleriyle devam ediyoruz:</strong>
</p>
<p align="left">Mes.clt.4.3608- clt. 3.2260.clt.2.2592.Clt.1.2871 cilt.1 .305 clt.3.43 nolu beyitler.</p>
<p align="left">Mes.clt.4.3608 <strong><em>&#8220;Sen bu dünya&#8217;ya sadece mezardaki kurtlara yem olacak bedenini beslemek için gelmedin.&#8221;</em></strong></p>
<p align="left">Mes.clt. 3.2260 <strong><em>&#8220;Gerçek insan olmak için mal, mevki, yemek, içmek gibi şeylerin üzerine çok düşme ki, onların kölesi olmayasın!&#8221;</em> </strong></p>
<p align="left">Mes.clt.2.2592 <strong><em>&#8220;Bedenini  beslemek, onun ihtiyaçlarını gidermek için bir sanat öğrendin bir işin gücün var. Peki Rûhunu beslemek için ne yaptın? </em></strong></p>
<p align="left"><strong><em>Onu beslemek için de din sanatını öğren!&#8221; </em></strong></p>
<p align="left">Mes.Clt.1.2871 <strong><em>&#8220;Senin haberin yok düşünce kanadın çamura bulaşmış ağırlaşmış. Çünkü sen çamur yiyorsun, çamur sana ekmek olmuş.</em></strong></p>
<p align="left"><strong><em>Çünkü senin yediğin ekmek ile etin aslı mayası topraktır çamurdur. Bunları az ye de çamur gibi yeryüzüne yapışıp kalma, Peygamberin gibi mirâc et!&#8221;</em></strong></p>
<p align="left"><strong><br />
Yemenin ve içmenin ölçüsü nedir?</strong>
</p>
<p align="left">Araf sûresi 31 âyette  Cenâb-ı Allah rahmetiyle kullarına yemek yemenin adabını öğreterek; <strong>&#8220;Yiyiniz içiniz ama israf etmeyiniz. Çünkü Allah israf edenleri sevmez&#8221;  </strong>diye buyurmuştur. Bu âyeti tasavvuf büyüklerimizden Necmedin-i Kübra Hz. şöyle açıklamıştır: <strong>&#8220;<em>Bu yolun yolcusu günde bir defa yemek yer. Normal kimseler ise: Onların sabah akşam rızıkları vardır (Meryem 62) ayetine uygun olarak günde iki defa yer. Günde üç defa yemek ise israf sınırları içerisine girer.&#8221;</em></strong> (Tasavvufi hayat sayfa 51 )</p>
<p align="left"><strong><br />
Niçin israftır günde üç öğün yemek?</strong>
</p>
<p align="left">Buna da Hz. Mevlânâ&#8217;nın beyitleriyle cevap verelim.</p>
<p align="left">Divân-ı Kebir clt 2: 640 <strong>&#8220;<em>Aşırı derecede yemeyi içmeyi bırak, uyuyup rahat etmeyi azalt, ey ilâhi inciyi gübre içine düşürmüş zavallı!  Şu canı cansız bırakma! Bedenindeki canı bilmezlikten gelip hayvanlar gibi cansız yaşama! ALLAH&#8217;ın verdiği şu nûr gibi ekmeği bedeninde gübre haline sokma!&#8221;</em> </strong></p>
<p align="left">Divân-ı Kebir clt.1.320<strong>. &#8220;<em>Tatlı yemekler, yağlı yemekler, hoşa giderler, sofralarda hoş görünürler. Fakat onlar fazla değil bir gece senin içinde kalınca iğrenç pislik şekline dönerler.&#8221;</em></strong></p>
<p align="left">Efendim elbette bedenimizin günde yüz gram ekmeğe ihtiyacı varsa biz kalkar beş yüz gram ekmek yersek bu israf olur. İsraf ille de götürüp çöpe atmak değil ki! Vücudumuzun ihtiyacının dışında yediğimiz yemekler  tuvalet yoluyla bir şekilde  israf olmuyor mu?</p>
<p align="left">Mes.clt.5.2475 <strong><em>&#8220;Varlığının yarısı misk yarısı da iğrenç pisliktir. Aklını başına al da beden içerisinde pisliğini artırma!&#8221;</em> </strong></p>
<p align="left"><strong>Az yemenin maddi ve manevi faydaları nelerdir?</strong></p>
<p align="left">Peygamber Efendimiz:<strong> &#8220;<em>Karnı iyice acıkmadan, tok olarak yemek içmek hem haramdır</em></strong><em> <strong>Hem de insanda çeşitli hastalıklar yapar. Yemekte aç gözlülük yapan, çok yiyen katı kalpli, hikmetten nasipsiz, Cenâb-ı  Hakk&#8217;ı  da  unutan kişi  olur&#8221;</strong></em> derken; Hz. Mevlânâ&#8217;da;<strong> </strong>Mes.<strong> </strong>cilt.1 305 Clt.1.2910. clt.4.3011. clt.5.2829  Rubailer clt.4.1142. beyitlerde şöyle buyurmuştur:</p>
<p align="left">Mesnevi cilt.1.305<strong> <em>&#8220;Dünyevi duyguların sağlığı ten binasının yiyecek ve içeceklerle onarılmasına bağlıdır. Halbuki manevi duygularımızın sağlık ve sıhhati; az yemeye, az içmeye, az uyumaya dayanmaktadır.&#8221;</em></strong></p>
<p align="left">Mes.clt.4.3011<strong> &#8220;<em>Hastalık da, sağlıklı ve güçlü olmak da yediğimiz gıdalardan meydana gelir.</em>&#8220;</strong></p>
<p align="left">Mes. Clt.1.2910 <strong><em>&#8220;Perhiz etmek ilaçların başıdır. Kaşınmak uyuzluğu artırır. Perhiz gerçekten ilaçların başıdır. Perhiz et de canındaki, bedenindeki gücü, kuvveti, sağlık ve  sıhhati  seyret.&#8221; </em></strong></p>
<p align="left">Rubailer clt.4.1142.<strong> <em>&#8220;Az yersen akıllı uyanık bir kişi  olursun. Çok yersen aptallaşır hantallaşır işten güçten olursun. Senin midene düşkün oluşun oburluğundandır. Az yersen midene düşkünlüğün azalır.&#8221;</em></strong></p>
<p align="left">Divân-ı Kebir  clt.3. 1124 <strong><em>&#8220;Gözüne perde çekilen lokmadan çok yeme, yoksa gidecek yere gidemezsin, evini kaybedersin.</em></strong></p>
<p align="left"><strong><em>Sen yaşamayı yediğin lokmalara bağlı sanırsın. Fakat çok yediğin lokma, can gözüne kıl, baş gözüne perde kesilir.&#8221;</em></strong></p>
<p align="left">Mes.clt.5.2829  <strong><em>&#8220;Eğer açlık olmasaydı mideyi tıka basa doldurmaktan, mide ekşimesinden sende yüzlerce hastalık baş gösterir.</em></strong></p>
<p align="left"><strong><em>Açlık zahmeti; hem güzellik, hem hafiflik, hem de ibâdet, amel bakımından çeşitli hastalıklardan elbette daha iyidir.</em></strong></p>
<p align="left"><strong><em>Açlık zahmeti öbür zahmetlerden çok daha temizdir, bilhassa açlıkta yüzlerce fayda, yüzlerce hüner, yüzlerce deva gizlidir.</em></strong></p>
<p align="left"><strong><em>Şunu iyi bil ki; açlık, ilâçların pâdişahıdır. Açlığı canla başla benimse onu hor hakir işe yaramaz olarak görme. Bütün hastalıklar açlıkla iyileşir. Fakat şunu da kabul etmek lazım ki; açlık denilen ilâhi rahmet herkese nasip olmaz. Herkes onu elde edemez. Bu açlık öyle ilâhi bir lütuftur ki herkes onu elde edemez. Ancak Allah&#8217;ın has kulları ondan nasiplenirler. Açlığa her ahmak dilenci lâyık olamaz. Nasılsa ot eksik değil O ahmakların önüne koy otu yesin dursun.&#8221; </em></strong></p>
<p align="left">Efendim açıkça görüldüğü gibi tüm dertlerin başı çok yemek, devası da az yemektir.</p>
<p align="left">Tasavvufi olarak maddi mânevi sağlığın başı kabul edilen az yeme ilmi olarak da kabul görmüştür. Zaten maddeyle mâna ilmi bir bütündür örtüşmeyen bir taraf varsa mutlak bir yanlış anlaşılma var demektir.</p>
<p align="left">1940 yılında &#8220;<strong>insan</strong>&#8221; adlı eseriyle Nobel Tıp Ödülü alan Dr. Alexis Carrel, oruç sırasında organizmalarda depo edilmiş besin maddelerinin harcandığını, sonradan bunların yerine yenilerinin geldiğini, böylece bütün vücutta bir yenilenme olduğunu ve orucun sağlık bakımından çok yararlı olduğunu bildirmektedir.</p>
<p align="left">İnsan anatomisini maddi mânevi en iyi bilenlerden olan büyük İslâm âlimi Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri de çok meşhur eseri <strong><em>Marifetnâme</em></strong>de bu konuya değinmiş uzun uzun az yemenin faydalarını, çok yemenin zararlarını anlatmıştır.</p>
<p align="left"><strong>İzninizle Marifetnâmeden de çok kısa bir bölüm arz ederek konuyu toparlamak istiyorum. </strong></p>
<p align="left">1. Çok yemek, mideye düşkünlük, <strong>anlayışı kısırlaştırır</strong>. Mide dolgunluğu <strong>ilâhi hikmetleri gönülden siler.</strong></p>
<p align="left">2. Açlık az yemek tüm dertlerin devasıdır. <strong>Tüm ağrı ve sızıyı getiren tokluktur.</strong></p>
<p align="left">Az yemek vücuttaki hastalıkları azaltır. Çok yemek hastalıklara sebep olur.</p>
<p align="left"><strong>Gece uyku ve rüya düzenini bozar.</strong></p>
<p align="left">3. Sürekli tok olmak, <strong>bir çok hastalıkları tahrik eder. İlâhi hikmetlere perde olur.</strong></p>
<p align="left">Cenâb-ı Allah bir kuluna ihsanda bulunursa; ona az yemeyi, az uyumayı, az konuşmayı nasip eder.</p>
<p align="left">4. Az yemeyen insan fikir duruluğunu ve tefekkür zevkini bulamaz. Çok yemek insanın bedenine zarar, çok uyku ise insana keder ve huzursuzluk verir.</p>
<p align="left">5. <strong>Az yiyenin kederi az, sağlığı uzun olur.</strong> Az yemekle hastalık ikisi bir arada bulunmaz. Çeşit çeşit yemeklerle nefsini besleyen kimse, sağlığını bozmak için hastalıklara davetiye çıkarıyor demektir.</p>
<p align="left">6. Az yemek peygamberlerin yemeği Allah dostların makamıdır. <strong>Açlık ilim ve zeka keskinliği kazandırır. </strong>Tokluk ise cehâletin karanlığın sebebidir. Açlık her türlü hastalığı def eden çok güçlü bir silahtır. Karnını tıka basa dolduran hayvandan farksızdır.</p>
<p align="left">7. Bedenin sağlığı az yemekte. Ruhun sağlığı az uyumaktadır. <strong>Aşırı yemek yiyen kişinin aklından tekrar ele geçirilmesi mümkün olmayan bir şeyler silinir gider.</strong> Tokluk çeşitli hastalığı, hastalık da keder ve elemi davet eder.</p>
<p align="left">8. Bütün hastalıkların temelinde mutlak çok yemek vardır. Az yeme, açlık ise cümle hastalıkların devasıdır.</p>
<p align="left">9. <strong>Çeşitli vehimlerin, kuruntu ve vesveselerin hattâ mahlûkatın azgın nefislerinin yakıcı ateşini ancak açlık söndürür.</strong> Nefsi aç olanın vesveseleri gider. Deli bile aç kalırsa akıllanır.</p>
<p align="left">10. Açlık ibret tarlası, hikmet kaynağıdır.  <strong>Açlık yüksek anlayış ve derin sezişin ruhu, aşk kapısının anahtarı, irfan nurunun feneri ve hakikat yolunun rehberidir. </strong></p>
<p align="left">11. <strong>Nefs yoksul bir hastadır.</strong> Onun acil şifası açlıktır.</p>
<p align="left">12. Açlığın, az yemenin gönüle kazandırmayacağı ilim yoktur. Açlık, az yeme, Allah dostlarının kılavuzu olmuştur. Kim az yemeyi başarır karnı aç olursa onun gönlü iki cihanı da geçip Mevlâ&#8217;ya ulaşır.</p>
<p align="left"><strong><br />
Az yemeyi nasıl başarabiliriz?</strong>
</p>
<p align="left">Çok yemenin bedenimize ve rûhumuza verdiği zararları düşünmek,</p>
<p align="left">Hazırlanmış yemeklerden en önce en sevdiğimizi yemek,</p>
<p align="left">Tek çeşit hafif yağlı bir yemekle yetinmek,</p>
<p align="left">Yemeğe düşkün olup çok yiyen kişilerle birlikte yemek yememek,</p>
<p align="left">Az yiyerek her gün belli ölçüde yemeği azaltmak.</p>
<p align="left"><strong> AZ UYUMAK</strong></p>
<p align="left">Efendim uyku, sadece İslâm âlemini veya belli bir tarikat ve mezhebi ilgilendiren bir durum değil tüm insanlık âleminin sorunudur. O nedenle de Âli İmrân sûresi 17, Furkân<strong> </strong>sûrsesi 64. Müzemmil<strong> </strong>sûresi 1 ve 4.ayetler, İnsan sûresi 26,<strong> </strong>İsrâ sûresi 79 ve Zariyat sûresi 17 ve18. ayetlerde olduğu gibi Tevrat ve İncil&#8217;de de geceyle ilgili Hakk sözlere rastlamak mümkündür.</p>
<p align="left">Sözü geçen ayetlerde genellikle gece kalkıp ibadet etmesi için Peygamber Efendimize hitâp vardır fakat bu elbette Efendimizin Âli şahsında tüm insanlık âleminedir.</p>
<p align="left">Peygamber Efendimizin bir hâdis-i şerifi vardır<strong>. &#8220;Benim Cenâb-ı Allah ile öyle bir anım var ki;  O zaman aramıza ne bir kitap sahibi peygamber, nede Allah&#8217;a yakin olan birmelek girebilir.&#8221;</strong></p>
<p align="left">Şems-i Tebrizi Hazretleri bu Hâdis-i şerifi anlatırken;<strong> <em>&#8220;bu sözle Efendimiz kendi hâlini anlatmıyor. Ümmetine bir dâvet var. Yâni öyle bir şey yapınız ki haliniz de benim halim gibi olsun. Bu sözleri hâl olarak değil o hâle davet olarak anlamak lazım&#8221;</em> </strong>diyor.</p>
<p align="left">Necmeddin-i Kübra Hazretleri de:  &#8220;<strong><em>Arz edilen âyetlerin özellikle geceye işaret etmesi, uyku ile bağlantısı olduğu içindir&#8221; </em></strong>der ve uykuyu ikiye ayırır:</p>
<p align="left">Birincisi Uykunun hakikatı,</p>
<p align="left">İkincisi Uykunun hikmeti. <br />
<strong><br />
Uykunun hakikati:<br />
</strong>Kalpteki duygu organları açılsın diye zahiri duyu organlarını kapatmak. Diğer bir anlatımla ancak zahir duyu organları kapanırsa mânevi duyu organlarımız açılır.
</p>
<p align="left">Hz. Mevlânâ&#8217;da bu duruma işaret ederek şöyle der: Rubailer clt.4.146<em> <strong>&#8220;Geceleyin yol yürünür, çünkü gece sırların rehberidir. Herkes uyurken ilâhi aşk sırları mânâ zevkleri gece gönle gelir. Çünkü ancak geceleri gönlün kapıları açılır.&#8221; </strong></em></p>
<p align="left"><strong>Uykunun hikmeti:<br />
</strong>Rûhumuz şu süfli bedenimizde garip bir haldedir. Bu bedenimizi ıslah ederek, faydalı olanı elde edip, zararlı olanı da def etmeye çalışır. Kişi uyanık olduğu müddetçe rûh bedende hapsolmuş bir vaziyettedir. Kişi uyuyunca kutsi rûh da asli vatanına gider. Gayb âlemindeki huzurla dinlenir. Meleküt âlemine gittiği zaman şahadet âlemini de misâlleriyle görür. Rüya tabir etmenin sırrı da budur.
</p>
<p align="left">Mücahede ehli kişi az yiyerek az uyuyarak üzerindeki hava, su, ateş, toprak hakimiyetini eritir yok ederse gönül gözüyle bu âlemde bile meleküt âlemini temaşa eder. Yani rüya yoluyla değil rüyet yoluyla bilir.</p>
<p align="left">Kur&#8217;an da Nebe sûresi 9. âyette:  <strong><em>&#8220;Size uykuyu bir dinlenme yaptık&#8221;</em></strong> diye buyrulur. Bizim için bir dinlenme huzur olan uyku da her şey gibi orta yollu normal bir uyku saatidir.</p>
<p align="left">Vücudun dinlenmesi için yeterli olan uyku bedenimize sağlık sıhhat olurken fazla uyumak da hastalık ve vebâldir. Ruh sağlığı az uyumakla elde edilir.</p>
<p align="left">Geceleri uyanık olmak için hep seher vakti işaret edilmiştir. İlâhi takdirinden sual edilmeyen Rabbim rahmet aff-ı mağfiret kapılarını hep seher vaktinde sonuna kadar açmayı takdir buyurmuştur.</p>
<p align="left">Hikmeti kendince malûmdur ve bize düşen bu fırsatı kaçırmamaktır. <em>Niçin mutlaka seher vakti uyanık olmak </em>bunu da bir rubai ile arz etmek istiyorum.</p>
<p align="left">Rubailer clt.4.no:87</p>
<p align="left"><strong><em>&#8220;Bu seher vakti esen rüzgâr Hakk âşıklarının gönüllerindeki sırlara âşinâdır. Bu uğurlu zamanda sen de uyuma. Bu zaman yalvarma, yakarma zamanıdır, uyuma zamanı değildir. İki cihan halkına, ilâhi bir lûtuf olarak ezelden ebede kadar kapanmayan dilek kapısı seher vaktinde açıktır. Fırsatı kaçırma sakın uyuma!&#8221;</em></strong></p>
<p align="left">Konumuzla alâkalı bâzı hâdis-i şerifleri arz etmek istiyorum.</p>
<p align="left">1.Her gecenin son yarısında kalkana; Cenâb-ı Hakk gökyüzüne tecelli ederek şöyle nidâ eder:  <strong><em>&#8220;Kim bana duâ ederse, duâsını kabul ederim. Kim benden bir şey isterse, Ona veririm. Kim benden bağış dilerse onu bağışlarım.&#8221;</em></strong></p>
<p align="left">2.Her gecenin ilk üçte biri geçtikten sonra, Cenâb-ı Hakk gökyüzüne tecelli edip güneş doğana kadar şöyle seslenir:</p>
<p align="left"><strong><em>&#8220;Ben her şeyin mâlikiyim. Bana kim duâ ederse, O&#8217;nu karşılıksız bırakmam. Benden kim bir şey isterse, O&#8217;na istediğini verir ve benden bağış dilerse onu bağışlarım.&#8221;</em></strong></p>
<p align="left">3.Gece yarısı geçtikten sonra Hakk Teâlâ semâya tecelli edip gün doğana kadar şöyle seslenir:</p>
<p align="left"><strong><em>&#8220;Bir şey isteyen yok mu? O&#8217;na istediğini vereyim. Yalvaran yok mu? Yalvarışını kabul edeyim. Bağış dileyen yok mu? Onu bağışlayayım.&#8221;</em></strong></p>
<p align="left">4.Gecenin son üçte bir kısmında Cenâb-ı Allah; Gökyüzüne tecelli edip şöyle seslenir:</p>
<p align="left"><strong><em>&#8220;Kim duâ ederse, onu kabul ederim, kim benden bir şey isterse onu veririm.&#8221;</em></strong></p>
<p align="left">Görüldüğü üzere Peygamber Efendimizin tüm hâdis-i şerifleri hep aynı saatleri seher vakitlerini işaret buyuruyor.</p>
<p align="left">Efendim bir şeyi daha arz etmek isterim. Gece deyince doğal olarak hemen güneş battıktan sonra ortaya çıkan karanlık geliyor aklımıza.</p>
<p align="left">Bu, zahiren hepimizin ayan beyan gördüğü karanlıktır.</p>
<p align="left">Halbuki başka bir karanlık daha vardır ki o da <strong>batını olan yani</strong> ayan beyan göremediğimiz ancak <strong>ehline malum olan gecedir.</strong></p>
<p align="left">Hz. Mevlânâ<strong> &#8221; dünya insana benzer, insanda başka bir âleme&#8221; </strong>der.<strong> </strong>Onun içindir ki<strong>; &#8220;dünyada ne varsa insanda da var dünya insanın gölgesidir&#8221; </strong>derler.</p>
<p align="left">Böyle olunca bir bu dünyamızdaki güneşimiz ayımız yıldızımız gecemiz gündüzümüz var.</p>
<p align="left">Bir de kendi beden evimizde batını olan güneşimiz ayımız yıldızımız  gecemiz gündüzümüz var demektir.</p>
<p align="left">Bakınız ne diyor Niyazi Mısri Hazretleri:</p>
<p align="left">Kenzi mahfi âşikâr hep sendedir     </p>
<p align="left">Yaz ve kış leyl-ü nehâr hep sendedir. </p>
<p align="left">İki âlemde ne var ise hep sendedir.</p>
<p align="left">Gayre bakma sende iste sende bul</p>
<p align="left">Men aref sırrına er ko gafletli</p>
<p align="left">Gör ne remzeyler bu insan sureti</p>
<p align="left">Haşr-ü neşr ile Tamûyu cenneti.</p>
<p align="left">Gayre bakma sende iste sende bul.</p>
<p align="left"><strong>Kenzi mahfi: yâni ilâhi sıfatlar hep sendedir</strong></p>
<p align="left"><strong>Leylü nehar: Gece gündüz</strong></p>
<p align="left"><strong>Men aref sırrı: Nefsini bilen Rabbini bilir.</strong></p>
<p align="left"> Divân-ı Kebir. Clt .1: 143- 106</p>
<p align="left">Senin canın hakkı için hayırlı işler yapmaktan vazgeçme, bir gece olsun uyuma! Gaflete dalma!</p>
<p align="left">Bir geceyi ömründen azalmış bil, eksik say, uyanık kal, uyuma!</p>
<p align="left">Kendi heva ve hevesine uydun, rahatını düşündün, binlerce gece uyudun.</p>
<p align="left">Ne olur bir gececik de sevgilinin hatırı için uyuma!</p>
<p align="left">Eşi benzeri olmayan, geceleri hiç uyumayan o lütuf sahibi, o güzeller güzeli sevgiliye uy!</p>
<p align="left">Gönlünü ona ver! Onu kendi gönlünde bul da, sen de uyanık kal, bir gece olsun uyuma!</p>
<p align="left">Sabaha kadar uyanık kaldığın; &#8220;Ya Rabbî, ya Rabbî!&#8221; diye feryat ettiğin o hastalık gecelerini hatırla, o gecelerden kork da bir gece olsun uyuma!  </p>
<p align="left">Cenab-ı Hakk; &#8220;Dostlar, geceleri uyumazlar.&#8221; diye buyurdu.</p>
<p align="left">Bu âyeti duyup, hatanı anlayarak seni yaratandan biraz utandınsa artık uyuma!</p>
<p align="left">İşitmişsindir; Allah dostları isteklerine, muratlarına geceleyin kavuşurlar, dostlarının muratlarını veren padişahlar padişahının aşkına, sen de bu gece uyuma!</p>
<p align="left">Ey ay yüzlü sevgili! Bir gece olsun uyumazsan, gönlünü tamamıyla candan O&#8217; na verirsen, sana ölümsüzlük hazinesi görünür.</p>
<p align="left">Akşam olup da dünyayı aydınlatan güneş battıktan sonra gece gelince, gayb nurunun güneşi doğar da gönülleri aydınlatır, gözleri nurlandırır. Bedenleri manen ısıtır.</p>
<p align="left">Sevgili bu gece kendini zorla da, uyumak için yastığa başını koyma!</p>
<p align="left">Ne olur bir gece yatma da Cenâb-ı Hakk&#8217;ın  lütuflarını, ihsanlarını gör! </p>
<p align="left">Bütün manevî güzelliklerin, ihsanların kendilerini gösterdikleri zaman gece vaktidir. Uyuyan bu güzellikleri göremez. Aklını başına al! Sen de bu gece uyuma!</p>
<p align="left">İmran oğlu Musa Allah&#8217;ın nurunu geceleyin gördü. Geceleyin o ağaca doğru gitti de &#8220;Gel!&#8221; sesini duymadı mı? &#8216;</p>
<p align="left">Hz. Musa geceleyin on yıllık yoldan daha fazla yol aldı da, baştanbaşa nurlara gark olmuş bir ağaç gördü.</p>
<p align="left">Hz. Ahmed (s.a.v.) de Mi&#8217;rac&#8217;a geceleyin çıkmadı mı?</p>
<p align="left">Burak o büyük peygamberi geceleyin göklerin ötesine götürmedi mi?</p>
<p align="left">İnsanlar gündüz rızk peşinde koşarlar, didinir dururlar. Gece ise sevgili ile buluşma zamanıdır, aşk zamanıdır.</p>
<p align="left">Bu yüzdendir ki âşığı kem gözden korumak ve sevgili ile buluşmasını gizlemek için, gece, karanlığı ile her tarafı kaplar, perdeler gerer.</p>
<p align="left">Gece gelince insanlar dinlenmek için yataklarına girerler, kendilerini uykunun kucağına bırakırlar, uyurlar.</p>
<p align="left">Fakat aşıklar gece uyumazlar. Cenab-ı Hakk&#8217;la onların işleri vardır. Onlar manen Hak&#8217;la buluşurlar, konuşurlar.</p>
<p align="left">Cenab-ı Hakk Davud (a.s.)&#8217;a buyurdu ki: &#8220;Ey Davud! Bizi sevdiğini iddia eden kişi; Yatağa girip bütün gece uyursa, onun sevgi iddiası sahtedir, yalandır.&#8221;</p>
<p align="left">Âşık olan gece uyur mu? Buna imkan var mı? Hem âşık olmak, hem de uyumak hiç görülmemiştir.</p>
<p align="left">Çünkü âşık içinin yanışını ve derdini söylemek için sevgili ile yapayalnız kalmayı ister.</p>
<p align="left">Bütün gecelerde; Cenab-ı Hakk&#8217;dan şöyle hitaplar, sesler gelip durmada: <strong><em>&#8220;Ey kulum! Herkes uykuya daldı, kalk! Seninle manen buluşalım. Bu fırsatı kaçırma! Bu fırsat her zaman ele geçmez. </em></strong></p>
<p align="left"><strong><em>Öldüğün zaman bu can bedenden ayrılınca, bu gecelere çok hasret çekersin, özlem duyarsın.&#8221;</em></strong></p>
<p align="left">AZ KONUŞMA</p>
<p align="left"><strong>Sabır ve suküt</strong></p>
<p align="left">Bildiğiniz üzere bir önceki sohbetlerimizde az yeme ve az uyumanın hikmetleri üzerinde durmuştuk. Bugün de bu sohbetlerimizin devamı ve tamamlayıcısı az konuşma üzerinde bir muhabbetimiz olacak inşallah.</p>
<p align="left">Az konuşma da az yeme ve az uyuma kadar hayatımızın en önemli hasletlerinden biridir. Peygamber Efendimiz, her şeyde olduğu gibi az konuşmayla ilgili de ümmetini, dolayısıyla da tüm insanlık âlemini uyarmıştır. Bendeniz bu hâdis-i şeriflerden bir kaçını sizlere arz ederek sohbetimize başlamak istiyorum.</p>
<p align="left"><strong><em>&#8220;Dili korumak imânın esasıdır. Kişi dilini korumadıkça imânın hakikatini de bulamaz&#8221;</em></strong></p>
<p align="left"><strong><em>&#8220;İnsanın selameti dilini tutmasındadır. Ya hayır söyle ya da sus&#8221;</em></strong></p>
<p align="left"><strong><em>&#8220;Dil, belki diğer uzuvlardan daha küçüktür ama yaptığı suç hepsinden çok daha büyüktür&#8221;</em></strong></p>
<p align="left"><strong><em>&#8220;Kim sükut ederse her türlü belâdan kurtulur&#8221;</em></strong></p>
<p align="left"><strong><em>&#8220;Dilin sükutu çok mümtaz bir hikmettir, fakat çok az kişiye bu hikmet nasip olur&#8221;</em></strong></p>
<p align="left">Peygamber Efendimizden bu hâdisleri işiten Hz. Ebubekir,  ağzının içinde her zaman bir taş saklayarak, böylece fazla ve boş konuşmaktan kendini korumaya çalışmıştır.</p>
<p align="left">Mânevi büyüklerimiz;<strong> <em>&#8220;insan dikenlikte çıplak ayakla yürürken ayağına nasıl dikkat ediyorsa, diline ondan daha çok dikkat etmeli&#8221;</em> </strong>demişlerdir. Az konuşma veya konuşurken kullandığımız sözler niçin bu denli önemli, bunu da her zamanki gibi âyet, hâdis ve Mesnevi beyitleriyle hep birlikte anlamaya çalışacağız.</p>
<p align="left">Az konuşma deyince sadece suskunluk, bir köşede sessiz sakin oturma aklımıza gelmemeli. Nice kişiler vardır dilleri konuşmaz ama suskunluklarında öyle bir konuşma vardır ki;  kulağımızı nasıl tıkayacağımızı bilemeyiz.</p>
<p align="left">Bazı kişiler de vardır ki; uzun uzun konuşur, fakat bu konuşma insana öyle bir hûzûr ve güven verir ki; âh keşke biraz daha konuşsa da dinlesek diye dûa ederiz.</p>
<p align="left">Hz. Mevlânâ bu durumu Mesnevi&#8217;de, cennet ile cehennemin kapısının açılmasına benzeterek şöyle der: clt.6.3482 <strong><em>&#8220;Sözü sırlar sarayının kapısı bil.  Güzel bir söz işitince düşün bakalım cennetin hangi kapısı açıldı.</em></strong></p>
<p align="left"><strong><em>Kötü bir ses mi geldi; bed bir söz mü işittin?  Dikkat et bakalım cehennemin hangi kapısı sana açıldı?&#8221; </em></strong></p>
<p align="left">Evet efendim, görüldüğü üzere söz, daha bu âlemde cennet veya cehennemin kapısını açan büyülü bir titreşim.</p>
<p align="left">Fakat susmaktan gaye her şeyde olduğu gibi kişinin yerini ve haddini bilmesidir.</p>
<p align="left">Çünkü susmak, bilinçsiz bir şekilde susup, bir köşede sessiz kalmak değil;  Yaşadığımız çeşitli olaylara karşı <strong>TEVVEKKÜL</strong> içinde sessiz kalmak veya bir ölçü ve edep içerisinde az ve öz konuşmaktır.</p>
<p align="left">Cenâb-ı Allah; İsrâ sûresi 53, Furkân sûresi 63-72,  Kasâs sûresi 55,  Hucurât 11-12, Necm 32, Duhâ 10. Ayetlerdeki hitabıyla bizlere az ve öz konuşmanın adabını göstermiştir.</p>
<p align="left">Bu âyetler yaşam içerisindeki çeşitli olaylar karşısında söz ve tavırlarımız hakkında bizlere yol gösteren, son derece önemli uyarcı âyetlerdir.</p>
<p align="left">Bir Hâdis-i Kudsi&#8217;de şöyle buyrulur:  <strong><em>&#8220;Ey ademoğlu, kalbinde bir katılık, bedeninde bir hastalık ve rızkında bir eksiklik gördüğün zaman, bil ki boş şeyler konuştun.</em></strong></p>
<p align="left"><strong><em>Ey ademoğlu, çok konuşmakla hikmet ve inceliği nasıl arzu edersin. Sen hikmeti dilinin ve kalbinin sükutunda ara bul.&#8221;  </em></strong></p>
<p align="left">Demek ki sadece dilin sükutu yetmiyor, bir de kalbin sükutu söz konusu.</p>
<p align="left">Az konuşmayı daha iyi anlayabilmek için, susmayı üçe ayırmakta fayda var.</p>
<p align="left"><strong><em>1.Cenâb-ı Allah&#8217;ın ilâhi takdirine karşı susmak</em></strong></p>
<p align="left"><strong><em>2.Allah dostları, Peygamber varisi olan velilere, mürşitlerimize karşı suskun ve sessiz olmak</em></strong></p>
<p align="left"><strong><em>3.Avama; yâni cahil insanlara karşı susmak.</em></strong></p>
<p align="left">İlâhi takdire karşı susmak Hâdis-i Şerif&#8217;te arz edildiği gibi dil ile birlikte kalbin de susmasıdır ki, bu durumu Mesnevi&#8217;den kısaca arz etmek isterim.</p>
<p align="left">Clt.3.452: <strong><em>&#8220;Yeryüzü Eyyub (a.s.) gibi gökyüzüne teslim olmuştur. Cenâb-ı Allah&#8217;a; ben senin esirinim ne dilersen üzerime onu yağdır deyip susup beklemektedir.</em></strong></p>
<p align="left"><strong><em>Ey insanoğlu, sende yeryüzünün bir parçasısın. Onun üzerinde yaşıyorsun. Sende Allah&#8217;ın buyruğuna kaza ve kaderine karşı gelme toprak gibi ol ve sus.  Sizi topraktan yarattık </em></strong><em>( Taha: 55 )<strong> âyetini duydun işittin. Bu âyeti biliyorsun. Demek ki Cenâb-ı Allah, senin de toprak olmanı istiyor. O zaman ilâhi takdire karşı gelme, sende toprak gibi sus ve sessiz ol.&#8221;</strong></em></p>
<p align="left">Muhammedî ahlâka sahip olmak için de ilâhi takdire karşı susabilmek için de <strong>SABIR </strong>birinci şart. Çünkü sabırsız bir insanın susmayı ve hoş görmeyi başarması mümkün değil.</p>
<p align="left">clt.6.3979: <strong><em>&#8220;Peygamberin olan Hz. Mustafa&#8217;ya bak, sabır ona at oldu da onu göklerin en yücesine miraca çıkardı.&#8221;</em></strong></p>
<p align="left">Efendim sadece Peygamber Efendimizin değil, diğer peygamberlerin de hayatına baktığınızda hepsinin yaşam merkezinde sabrı görürsünüz.</p>
<p align="left">Bildiğiniz üzere bir Hadis-i Şerif&#8217;te sabır ile imân eş değerde tutularak <strong><em>&#8220;sabrı olmayanın imânı da yoktur&#8221;</em> </strong>diye buyrulmuştur.</p>
<p align="left">Elbette sabır başlı başına büyük bir sohbet konusu fakat madem ki konumuz susmak; İlâhi takdire karşı susup sesiz olmak ise ancak sabırla oluyorsa birkaç cümlede olsa sabırdan bahsetmek gerek.</p>
<p align="left">Mes. Clt.2.3147: <strong><em>Sabır sırat köprüsüdür cennet ise karşı tarafta.</em> </strong>Mes. Clt.3. 213: <strong><em>Susup</em></strong><em> s<strong>abretmeden acılara katlanmadan hiç kimse bu âlemde kurtulmadı, kurtulamaz.</strong></em></p>
<p align="left">Yine başka bir Mesnevi beytinde: <strong><em>&#8220;Cenâb-ı Allah dileseydi dünya&#8217;yı ‘kün&#8217; emriyle bir anda yaratabilirdi  fakat öyle yapmadı yavaş yavaş   altı günde yarattı. Bunun hikmeti kullarına sabrı öğretmek içindi&#8221; </em></strong>der. Yâni bizâtihi Cenâb-ı Allah sabırda kendisini kullarına örnek gösterdi.</p>
<p align="left">Mesnevi clt 3. 2725 sayf.233 <strong><em>&#8220;Sabır ve sükût ilâhi rahmete sebep olur. Belirti ve şâhit arayışın aceleci davranışın sendeki hastalığın eseridir.</em></strong></p>
<p align="left"><strong><em>Ayetteki ‘susun&#8217; emrini kabul et ki sevgiliden, susmanın karşılığında senin de canına ilâhi bir lütûf gelsin.&#8221;</em></strong></p>
<p align="left">Evet efendim susmayı daha iyi anlayabilmek için üçe ayırmıştık.</p>
<p align="left"><strong>1.İlâhi takdire karşı susma</strong></p>
<p align="left"><strong>2.Mânevi büyüklerimize, mürşitlerimize karşı susma</strong></p>
<p align="left"><strong>3.Avam&#8217;a yâni cahil halka karşı susma</strong></p>
<p align="left">İlâhi Takdire karşı susmayı yani sabrı kısaca da olsa arzettik. Şimdi de Mânevi büyüklerimize karşı susmanın önemi üzerinde duracağız.</p>
<p align="left">A&#8217;raf, 201 de; <strong><em>&#8220;Kuran okunduğu vakit onu dinleyin susun ki size rahmet edilsin&#8221; </em></strong>buyrulmaktadır. Efendim bu âyet elbette öncelikle umumidir. Kur&#8217;an okunurken zahiren takınacağımız edeple alâkalı olup herkesi ilgilendirir.</p>
<p align="left">İkici olarak da; Peygamber varisi olan kamil insanların, mürşitlerin huzurunda veya söz ve sohbetlerinde bulunanlara bir işaret, bir uyarı var.</p>
<p align="left">Hakk dostlarının yaptığı sohbet, Kur&#8217;an ayetlerinin dışında olmadığı gibi, bilâkis Kur&#8217;an&#8217;ı daha kolay anlamamıza yarayan bilgilerdir. O sohbetleri de Kur&#8217;an dinleme adabı içerisinde susarak sessizce dinlememiz gerekir. Cenab-ı Allah Araf suresinde Kur&#8217;an dinlemenin adabını bizlere öğretir. Hucurat ve Ahzab surelerinde ve Kur&#8217;an&#8217;ın muhtelif yerlerinde ise Peygamber Efendimize karşı konuşma adabımızı, hâl ve davranışlarımızın nasıl olması gerektiğini açıklamıştır.</p>
<p align="left">Bu âyetler; Peygamber Efendimizin âli şahsında Peygamber varisi olan tüm Hakk dostları mürşitler için de geçerlidir.</p>
<p align="left">Clt.1.1944: <strong><em>&#8220;Allah&#8217;ın nûrunu ister Allah&#8217;tan al, İster kamil insandan. Aşk şarabını da  ister küpten iç, istersen testiden. Hiç fark etmez.</em></strong></p>
<p align="left"><strong><em>Hz. Muhammed Mustafa Efendimiz; Benim yüzümü görenler, beni görmüş olanları görenler, ne mutlu kişilerdir diye buyurdu.</em></strong></p>
<p align="left"><strong><em>Bir mumdan yakılan mumu gören, gerçektende asıl mumu görmüş olur.</em></strong></p>
<p align="left"><strong><em>Böylece o mum&#8217;un  nûru yüz mum&#8217;a nakledilse, o mumdan yüzlerce mum yakılsa, sonuncu mum&#8217;un aydınlığını gören bile asıl ilk mumu görmüş gibi olur. İstersen aradığın hidayet nûrunu, aşk nûrunu son yanan mumdan al, istersen bizzat ondan, can mumundan al, aralarında hiçbir fark yoktur.&#8221;</em></strong></p>
<p align="left">Görüldüğü üzere bizlerin kamil insanlara mürşitlere Kur&#8217;an hükmünce muamele edişi onlara edep ve saygıda kusur etmemeye çalışmamız tümüyle Peygamber varisi oldukları, nûrlarını ilk nûrdan alıp aynı nûru yansıttıkları için.</p>
<p align="left">Allah dostları için söylenen bir söz vardır,<strong> ‘Allah adamları Allah değillerdir ama Allah&#8217;tan da ayrı değiller&#8217; </strong>diye. Bu da aynı şeydir. Kâmil insanlar Peygamber değillerdir ama peygamberden de ayrı değillerdir. </p>
<p align="left">Bu durumu açıklayan hepinizin bildiği Kudsi bir Hâdis vardır.</p>
<p align="left"><strong><em>&#8220;Allah Teâla hazretleri şöyle ferman buyurdu: &#8220;Kim benim veli kuluma düşmanlık ederse ben de ona harp ilan ederim. Ben bir kulumu sevdim mi, artık ben onun işittiği kulağı, gördüğü gözü, tuttuğu eli, yürüdüğü ayağı (</em></strong><em>aklettiği kalbi, konuştuğu dili<strong>) olurum.&#8221;</strong></em><strong> </strong>Efendim kısaca şöyle demek lâzım; bir damla su ummanda yok olunca artık ona bir damla su diyemezsin. O da umman oldu gitti.</p>
<p align="left">Bendeniz birkaç Mesnevi beyitleriyle konuyu toparlamak istiyorum.</p>
<p align="left">Mes.clt.6.1592<em> <strong>&#8220;Sevgililere, dostlara ulaşınca susarak otur. Haddini bil, hemen başköşeye geçip kurulma, alçak gönüllü ol!</strong></em></p>
<p align="left"><strong><em>Aklını başına al, Cuma namazına bak! Herkes camiye toplanmış, bir arada, bir düşüncede, fakat hepsi de susarak sessizce oturmakta.</em></strong></p>
<p align="left"><strong><em>Hayatta neyin varsa, hepsini al! Susmak tarafına çek götür, eğer sen de kamil bir insan olmak istiyorsan sus konuşma, sessiz ol gösterişten sakın!</em></strong></p>
<p align="left"><strong><em>Peygamber buyurdu ki; sen dostları sıkıntılar denizinde yol gösteren yıldızlar gibi bil.</em></strong></p>
<p align="left"><strong><em>Yüzünü yıldızlara dik bakarak yol ara. Söz söylemek görüşü bulandırır. Sus, söz söyleme. Sen konuştuğun zaman belki bir iki tane doğru düzgün  söz söyleyebilirsin. Fakat onları karışık bulanık hoş olmayan sözler de takip eder.</em></strong></p>
<p align="left"><strong><em>Ağzını açtın mı  söylediğin sözleri yakalayamazsın. Temiz doğru sözlerin arkasından kötü biçimsiz hiç söylenmemesi gereken sözlerde arkasından dökülür. O nedenle Hakk dostlarının yanında sus ve  sessizce otur dilini de gönlünü de  koru.&#8221;</em></strong></p>
<p align="left">Efendim hepinizin bildiği gibi; <strong><em>‘Alimin yanında diline, Arifin yanında gönlüne sahip ol&#8217; </em></strong>diye çok güzel bir söz vardır.</p>
<p align="left">Mes. Clt.2.3014: Peygamber Efendimiz de: <strong><em>&#8220;Hakkı tanıyıp bilenin dili tutulur, konuşamaz, suskun olur&#8221; </em></strong>der.</p>
<p align="left">Bizler Hakk dostlarını yeterince tanımadığımız, onların mânevi yüceliklerini bilmediğimiz için yanlarında edep ve erkâna dikkat etmeyiz.</p>
<p align="left">Cahillere karşı susma konusunda da birkaç ibretli söz söyleyerek konumuzu sırlayalım.</p>
<p align="left">Bir Kudsi Hâdiste; <strong><em>&#8220;İnciyi köpeklerin ağzına atmayınız ve cevherleri domuzların boynuna asmayınız&#8221; </em></strong>buyrulur.<strong><em> </em></strong></p>
<p align="left">O nedenle: Mânevi büyüklerimiz; <strong><em>&#8220;Bilmiyorum demek ilmin yarısıdır. Herkesin her sorusunu cevaplama. Yalanlanacak olan sözü halka söyleme, herkes her şeyi anlayamaz. Her bildiğini söyleyen kadar cahil insan olamaz&#8221; </em></strong>demişlerdir.</p>
<p align="left">Hz. Ali Efendimiz: <strong><em>&#8220;Eğer ben Hz. Peygamber&#8217;den duyduğum sırları size söylersem siz Ali yalancıdır böyle şey olmaz derdiniz&#8221; </em></strong>buyurmuştur.</p>
<p align="left">Hz. Mevlânâ Divan clt.3. 60: <strong><em>&#8220;Cahil kimsenin yanında kitap gibi sessiz dur, sus, konuşma. Körlerin yanında göze ait sırlardan bahsetme&#8221;,  </em></strong>Mesnevi clt.4. 1490: <strong><em>&#8220;Cevap vermemek de cevaptır, ahmağa verilecek cevap sadece susmaktır, kızgın yağa su dökme sus sakin ol&#8221; </em></strong>gibi tavsiyelerle bize mesajlar vermişlerdir.</p>
<p align="left"><strong>ÖLÜM, CENNET, CEHENNEM</strong></p>
<p align="left">Efendim bildiğiniz üzere Şeb-i Arûs haftası içerisindeyiz. Hz. Mevlânâ: <strong><em>&#8220;Bizim ölümümüz ebedi düğün, bayram günüdür&#8221; </em></strong>diye buyurmuştur. O nedenle de gerçekten yüz yıllardır Hz. Mevlânâ&#8217;nın ölüm günü, düğün bayram gibi kutlanmıştır.</p>
<p align="left">Ölüm dedikleri şey nasıl bir şeydir ki; bâzılarımız ondan hiçbir şeyden korkmadığımız kadar korkup kaçmaya çalışırken, kimleri de onu çok şefkatli bir anne kucağına benzeterek hemen o kucağa koşmak, ona sarılmak istemişlerdir.</p>
<p align="left">Hemen hemen hepimiz bir yakınımızı kaybettiğimiz günü yas ilân ederken, Hz. Mevlânâ&#8217;nın bu fâni âlemden ayrıldığı gün düğün bayram olarak kabul edilir.</p>
<p align="left">Neden bazılarına ölüm yas olurken, bazılarına düğün bayram olur?</p>
<p align="left"><strong>Ölüm, Mezâr, Cennet, Cehennem nedir?</strong></p>
<p align="left">Tüm bu soruların cevaplarını âyet, hâdis ve Hz. Mevlânâ&#8217;nın çeşitli beyitleriyle hep birlikte anlamaya çalışacağız inşallah.</p>
<p align="left">Cenâb-ı Allah; Ali imrân sûresi 185 âyet de, <strong><em>&#8221; Her nefis ölümü tadacaktır &#8220;</em> </strong>diye buyurmuştur. Bu âyetten de anlaşılacağı gibi ölmek yok, sadece ölümü tatmak, yâni hissetmek var.</p>
<p align="left">Peygamber Efendimiz de bir Hâdis-i Şeriflerinde; <strong><em>&#8220;Müminler ölmezler belki bir âlemden öteki âleme göçerler&#8221;</em></strong> buyurmuştur.<strong> </strong>Makalat clt.1. syf.51&#8242;de<strong> </strong>Şems-i Tebriz-i hazretleri bu ayet ve hâdisleri açıklarken; <strong><em>&#8220;ölme başka göçme başkadır. Bu âyet ve hâdisleri çok iyi anlamak, çok iyi düşünmek lâzım&#8221;</em></strong> demiştir.</p>
<p align="left">Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;de ölüm diye bir şey olmadığı,  ölüm gibi görünen bu hâlin ardından tekrar bir diriliş olduğu hakkında bu ve buna benzer bir çok âyet mevcuttur.  Hepiniz ölümden sonra bir diriliş olduğunu biliyorsunuz zaten o nedenle bu konuyu uzatarak değerli vakitlerinizi almak istemiyorum. Fakat Div.Keb. clt.1.327: <strong><em>&#8220;Bizim ölümümüz ebedi bir düğün bayram günüdür&#8221;</em></strong> diye buyuran Hz. Mevlânâ&#8217;nın ölüme bakış açısını Mesnevi ve Divân-ı Kebir&#8217;deki  bâzı beyitlerle sizlere  arz etmek istiyorum<strong>.</strong></p>
<p align="left">Divân-ı Kebir clt.3.1039: <strong><em>&#8220;Bence bu dünyadan göçüp gitmek yolculukların en hayırlısıdır. Çünkü mekanlar, mekansızlık âlemine perde olmuştur.</em></strong></p>
<p align="left">Divân-ı Kebir clt.3.1046: <strong><em>Halkın nazarında bedenimiz mezarda toprak altında uyumaktadır. Fakat aslında rûhumuz onun yeşilliğinde gül bahçesinde serviler gibi salına salına dolaşmaktadır.</em></strong></p>
<p align="left"><strong><em>Bedenin uyuduğu mezar çöplüğünde cana binlerce bağ, binlerce bahçe bulunmaktadır. </em></strong></p>
<p align="left">Divân-ı Kebir clt.3.1150:<strong> <em>Bu dünyada yıkanmak için soyunanlar, öteki âleme dalıyor. Aslında şu mezarlık elbiselerin çıkarıldığı bir cemekân gibidir. Rûhlar mezarlarında beden elbiselerinden soyunarak mâna âlemine gitmedeler.</em></strong></p>
<p align="left">Rubailer clt.4.218: <strong><em>Ölümde adalet ve din ehline bir başka hayat vardır. Ölümden temiz rûhlara huzûr ve sükûn vardır.</em></strong></p>
<p align="left"><strong><em>Ölüm Hakk&#8217;a kavuşmadır. Cefâ etmek, kin gütmek değildir. Fakat ölmeyen bir kimse öleceğim diye her an ölür durur. Zâten en büyük dert de budur. </em></strong></p>
<p align="left">Divân-ı Kebir clt.3.1212: <strong><em>İnsan Allah ile olduktan sonra mezarda olmak ne hoş, ne güzel şeydir.</em></strong></p>
<p align="left">Divân-ı Kebir clt.2.591: <strong><em>Ben ölümden ebedi zevke, ebedi ömre ulaşılacağı haberini aldım. Cenâb-ı Allah&#8217;ın lûtfuna bakınız ki, ölümü ebedi ömür peygamberi yapmış. Ölümle ölümsüzlüğü bizlere müjdeliyor</em></strong></p>
<p align="left">Divân-ı Kebir clt.1. 455:<strong> <em>Ey şu rûh âleminden bu dünya&#8217;ya doğup gelenler. Ölüm gelince ürkmeyin, korkmayın, bu ölüm değil bir ikinci doğumdur haydi doğun doğun bir başka âleme doğun.&#8221;</em></strong></p>
<p align="left">Arz etmek istediğim şu ki; Mâdem ki, ölüm diye bir şey yok. Niçin ölümden bu denli korkarız, niçin bir çukur kazılıp içine atılmak bizi bu denli ürkütür?</p>
<p align="left">Efendim, elbette bu sorulara en güzel cevap, bu âlemden gidişi düğün bayram gibi kutlanan Hz. Mevlânâ tarafından verilmiştir.</p>
<p align="left">O nedenle konumuzla alâkalı bâzı Mesnevi beyitlerini sizlere arz ediyorum:</p>
<p align="left"><strong>Evet efendim Hz. Mevlânâ&#8217;ya göre ölüm nedir, niçin ölümden korkarız?</strong></p>
<p align="left">Mesnevi clt.3.3438:<strong>  <em>&#8220;Kim ölümü Yûsuf gibi güzel gördü ise, canını ona fedâ etti. Ölümü kurt gibi görüp korkan ise sapıttı, doğru yoldan çıktı.</em></strong></p>
<p align="left"><strong><em>Ey Oğul; herkesin ölümü kendi rengindedir. İnsanı Allah&#8217;a kavuşturduğunu düşünmeden, ölümün gerçek yüzünü bilmeden, ölümden nefret edenlere, ölüme düşman olanlara, ölüm korkunç düşman gibi görünür. Ölümün hakikatini bilip, ona dost olanların karşısına da ölüm dost olarak çıkar.</em></strong></p>
<p align="left"><strong><em>Ayna beyaz yüzlü kişinin karşısında hoş beyaz renklidir. Siyah bir zencinin karşısında da simsiyahtır.</em></strong></p>
<p align="left"><strong><em>Ey ölümden korkup kaçan kişi, işin aslını, sözün de doğrusunu istersen, sen ölümden korkmuyorsun,  aslında sen kendi kendinden korkuyorsun.</em></strong></p>
<p align="left"><strong><em>Çünkü ölüm bir aynadır. O aynada görüp ürktüğün, korktuğun da ölümün çehresi değil, senin kendi çirkin yüzündür. Sen kendi çirkin amelinden, çirkin yüzünden korkuyorsun.</em></strong></p>
<p align="left"><strong><em>Çünkü senin rûhun bir ağaca benzer. Ölüm ise o ağacın yaprağı gibidir.  Her yaprak ise ağacın cinsine göredir.</em></strong></p>
<p align="left"><strong><em>O yaprak iyi ise de kötü ise de senin ağacından senden bitmiş çıkmıştır. Nasıl ki hoş olsun veya olmasın, senin gönlüne gelen her hâyal, her düşünce senden, senin kendi varlığından gelmiştir, ölümü de aynen bunun gibi bil.</em></strong></p>
<p align="left"><strong><em>Eğer sana bir diken batmış ise, bu dikenle yaralanmış isen, o dikeni sen kendin dikmişsindir. </em></strong></p>
<p align="left"><strong><em>Eğer ipekli hoş elbiseler içerisinde isen, o kumaşı da günün birinde sen kendin dokumuşsundur.</em></strong></p>
<p align="left"><strong><em>Sen ölümün hoş yüzünü de, çirkin yüzünü de kendi yüzünde kendi işinde ara. Bunca sözün özü şu ki: Sen ne isen ölüm de odur. Korkacaksan sen kendinden kork.&#8221;</em></strong></p>
<p align="left">Efendim açıkça anlaşıldığı üzere ölüm denilen şey sadece bizim aynada kendimize bir anlık bakışımızdır. Biz aynada gördüğümüz görüntüden korkuyoruz. Korktuğumuz görüntü ise sadece kendimize ait.</p>
<p align="left">Hz. Mevlânâ Aynı şeyleri Divân-ı Kebirde de dile getirmiştir. Clt.3.966</p>
<p align="left"><strong><em>Eğer sen imân sahibi isen ölümünde tatlı bir eminliktir, hoşluktur, güzelliktir. Eğer kâfir gibi acı isen ölümünde acıdır, kötüdür.</em></strong></p>
<p align="left"><strong><em>Ölüm bir aynadır. Senin her türlü görüntün oraya vurur akseder, oradan sana görünür. Ayna sendeki güzelliği sana gösterince ölmek ne hoş bir şeymiş dersin. Sendeki kötülüğü sana gösterince de ölümden korkup kaçmak istersin. Ölümün hoşluğu da sensin, korkup kaçmaya çalıştığın çirkin yüzü de sensin.&#8221;</em></strong></p>
<p align="left">Ölümü bir elbise olarak düşünecek olursak o elbiseyi biz kendi ellerimizle dikip giyiyoruz. Kumaşını da kendimiz dokuyup dikişini de kendimiz yapıyoruz.</p>
<p align="left">Ne Cenâb-ı Allah&#8217;a ne de başkasına söylenecek hiç bir sözümüz yok.</p>
<p align="left">Mâdem ki Peygamber Efendimize göre ölmek yok, bir odadan bir odaya geçmek var. Bir odadan bir odaya geçerken elimizde hoş kokulu bir demet çiçek varsa neden korkacağız.</p>
<p align="left">Fakat bir odadan bir odaya geçerken elimizde bir sepet dolusu yılan ve akrep varsa o zaman elbette korkmak lazım, bize ne gelirse kendimizden gelir.</p>
<p align="left">Efendim Hz.Mevlânâ&#8217;mız <strong><em>&#8220;bu dünya bir dağa benzer yapıp ettiklerimiz de sese benzer mutlaka o ses yankılanıp geri bize dönecektir&#8221;</em></strong> demiştir.</p>
<p align="left">Bizler mezarımızı da cenneti de cehennemi de kendi ellerimizle yaparız.</p>
<p align="left">En çok korktuğumuz şey de mezara girmektir. Bu nazla niyazla beslediğimiz bedenimizin bir çukur açılıp içine atılması hepimizi korkutur. Özellikle toprak içerisinde yaşayan çeşitli böcekleri düşünmek bile istemeyiz.</p>
<p align="left">Yine bu konuda da Hz. Mevlânâ bir Divân-ı Kebir beytinde şöyle der: <strong><em>&#8220;Mezarda akrep yılan yoktur. Sensin akrep yılan sepeti.&#8221;</em></strong></p>
<p align="left">Demek ki, ölümden korkmak kendi kendimizden korkmak olduğu gibi mezardaki böceklerden de korkmak gene kendi kendimizden korkmaktır.</p>
<p align="left">Eğer bizim bu âlemde akrep yılan gibi duygu ve düşüncelerimiz yoksa mezarda da akrep ve yılan olmayacaktır. Çünkü Hz. Mevlânâ gene bir Divân-ı Kebir beytinde clt.2.882 <strong><em>&#8220;Hayatta iken yaptıkların ve her düşünce çocuğunun mezarının başında sûret bularak baba baba diye mezarının etrafında dolaştıklarını görürüsün. Güzel düşüncelerinden hûriler, güzel delikanlılar doğar. Çirkin düşüncelerinden ise mezarında koca şeytanlar meydana gelir&#8221; </em></strong>der.</p>
<p align="left">Divân-ı Kebir clt.2.587: <strong><em>&#8220;Kim bu dünya&#8217;da nefsâni arzularını şehvetini gönlünden söker atarsa, her vazgeçtiği, özlem duyduğu nefsâni arzularının her biri mezarında ona bir güzel hûri, eş-dost kesilir.</em></strong></p>
<p align="left"><strong><em>Kim de azgınlık yolunda at koşturursa, koşturduğu at ona çifteler atar, onu tekmeler  o tekmelerden perişan olur gider.&#8221;</em></strong></p>
<p align="left">Divân-ı Kebir clt.1.164: <strong><em>&#8220;Senin ölümünden sonra güzel huyların, güzel düşüncelerin, güzel huriler şekline girerler ve senin tabutunun önünde salına salına yürürler.</em></strong></p>
<p align="left"><strong><em>Biri seni götürürken elinden tutar, öbürü hatırını sorar, öteki sana çeşitli yiyecekler mezeler getirir, sana nice şekerler sunar.</em></strong></p>
<p align="left"><strong><em>Sayısız güzel hûriler senin tabutunun önünden gider. Hayatta gösterdiğin sabır eşsiz bir mülk olarak karşına çıkar. Şükür ise, neşeli neşeli tabutunun önünde giden sana arkadaşlık eden bir melektir.</em></strong></p>
<p align="left"><strong><em>Mezarında tertemiz hûriler sana eş dost olurlar. Senin bu dünyadaki güzel ahlâkın çeşitli şekillerde karşına çıkar. Sana oğlun kızın gibi sarılır sana sahiplik ederler, seni hiçbir zaman yalnız bırakmazlar.&#8221; </em></strong></p>
<p align="left"><strong>Hz. Mevlânâ&#8217;ya göre CENNET ve CEHENNEM nedir?</strong></p>
<p align="left"><em>Cenneti ve Cehennemi nasıl kendi ellerimizle yaparız. Mesneviden arz etmek istiyorum efendim. </em></p>
<p align="left"><strong><em>&#8220;Bir Müslüman secde yâhut rükû edince, onun secdesi ve rukûu âhiret âleminde cennet olur.</em></strong></p>
<p align="left"><strong><em>Birinin ağzından Cenâb-ı Allah&#8217;ı övme, hamd ü senâ çıkınca, Cenâb-ı Hakk o hamdi, o övgüyü cennet kuşu yapar.</em></strong></p>
<p align="left"><strong><em>Senin elinden sadaka ve zekât verilince, o sadaka ve zekât cennet bağı ve bahçesi olur.</em></strong></p>
<p align="left"><strong><em>Senin sabır suyun, cennet ırmağı kesilir, cennette akan süt ırmağı da senin sevgindir, aşkındır.</em></strong></p>
<p align="left"><strong><em>İbâdetten aldığın zevk, cennetteki bal ırmağıdır. Kendinden geçişin, mest oluşun da şarap ırmağıdır.</em></strong></p>
<p align="left"><strong><em>Bu sebepler, yaptığın işlere benzemez. Fakat Allah bu sebeplerin yerine o eserleri nasıl getirdi? Bunu da kimse bilemez.</em></strong></p>
<p align="left"><strong><em>Bu sebepler, dünyada iken nasıl senin fermânın, buyruğun ve irâden meydana gelmişse, cennetteki o dört ırmak da senin buyruğuna, irâdene uyacaktır. Dünyadaki güzel sıfatlar senin emrinde olduğu gibi, cennetteki ırmak­lar da senin emrindedir.</em></strong></p>
<p align="left"><strong><em>Cennetteki ağaçlar da, senin buyruğunu yerine getirirler. Çünkü o a­ğaçlar, senin</em></strong><em> <strong>dünyadaki iyi sıfatlarından, ahlâkından yeşerdiler, meyve verdiler.</strong></em></p>
<p align="left"><strong><em>Bu güzel sıfatlar, bu dünyada senin buyruğun altında idiler. İyi huy­larına, ibâdetlerine karşılık olarak verilen şeyler de, öteki dünyada, senin elinde olacaktır.&#8221; </em></strong></p>
<p align="left"><strong>İşte yaptıklarınıza karşılık size mirasçı kıldığımız CENNET!</strong> (Araf-43)</p>
<p align="left"><strong><em> </em></strong></p>
<p align="left"><strong><em>&#8220;Cehennem de yine senin elindedir, senin eserindir.</em></strong></p>
<p align="left"><strong><em>Elinden bir mazlûm yaralandı, zulüm gördü ise o zulmün cehennemde bir ağaç olur, ondan zakkûm meyvesi husûle gelir ve onu yersin.</em></strong></p>
<p align="left"><strong><em>Sen hiddete kapılıp, gönüller kırdı, gönüllere ateş düşürdü isen, o ateş cehennem ateşinin mayası olur seni yakar yandırır.</em></strong></p>
<p align="left"><strong><em>Senin öfke ateşin bu dünyada insanların gönlünü yakardı. Ondan doğan cehennem ateşi de, orada seni yakar, yandırır.</em></strong></p>
<p align="left"><strong><em>Senin hiddet ateşin, burada, insanlara kastederdi. Ondan doğan cehe­nnem ateşi de, orada sana saldıracaktır.</em></strong></p>
<p align="left"><strong><em>Dünyada hiddete kapıldığın zaman ağzından çıkan yılan ve akrep gibi insanları sokan sözlerin, orada yılan ve akrep olup senin kuyruğundan ya­kalayıp sokacaktır. İşte böylece yaptığın iyiliğin de kötülüğün de karşılığını ahirette bir bir aynıyla göreceksin.&#8221;</em></strong></p>
<p align="left"><strong>Kim bir zerre miktarı hayır üretmişse onun karşılığını görür.</strong></p>
<p align="left"><strong>Kim bir zerre miktarı şer üretmişse onun da karşılığını görür. </strong>(Zilzal-7-8)</p>
<p align="left">Biz kimseye zulmetmeyiz herkes kendi elinin ettiğini çeker.</p>
<p align="left"><strong>İyilik ve güzellikten sana ne gelirse hepsi Allah&#8217;tandır.</strong></p>
<p align="left"><strong>Kötülük ve çirkinlikten de sana ne ulaşırsa bil ki o da senin nefsindendir. </strong>(Nisa-79)</p>
<p align="left"><strong>Bunlar elinizin önceden gönderdiği şeylerdir. ALLAH kullarına asla zulmetmez. </strong>(Enfal-51)</p>
<p align="left"><strong>Al işte bu senin iki elinin önceden gönderdiği şeylerdir. Şu bir gerçek ki; Allah kullarına asla zulmedici değildir. </strong>(Hac-10)</p>
<p align="left"><strong>Size gelip çatan her nusubet ellerinizin kazandığı yüzündendir. Allah birçoklarını da af ediyor. </strong>(Şuara-30)</p>
<p align="left">Tüm bu anlatılanları Hz. Mevlânâ&#8217;mız aslında bir tek beyitte toparlamış; Div. clt.1.388: <strong><em>&#8220;Hiddet ve öfkeye kapılıp insanları çiğneyip geçme ki Cenâb-ı Allah da kudret ayağıyla seni iki cihanda çiğneyip geçmesin.&#8221;</em></strong></p>
<p align="left">Ölümden ancak Hakk âşığı olmayanlar korkar.</p>
<p>Not: Bu metin 2009 yılı içinde yapılan MESNEVİ okumalarının özetidir.<br />
Bilgisini ve Muhabbetini bizlerle paylaştığı için Hocamıza teşekkür ediyoruz.</p>
<p> </p>
<p style="padding-left: 30px;"> </p>
<p>… Biraz okumak için…</p>
<p style="text-align: justify;"><strong> <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/02/islamcilik_kitap_k.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-14898" title="islamcilik_kitap_k" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/02/islamcilik_kitap_k.jpg" alt="" width="118" height="183" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/img/Islamcilik-devrim-demokrasi.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"> İslâmcılık, Devrim ile Demokrasi Kavşağında </span></a></strong></p>
<p>Müslümanca yaşamak için devletin de “Müslüman” olması mı gerekiyor? Bu o kadar net değil. Çünkü İslâm’ın gereği olan “kısıtlamaları” insan en başta kendi nefsine uygulamalı. Aksi takdirde dinî mecburiyet ve yasakların kanun gücüyle dayatılması vatandaşı çocuklaştırıyor ister istemez. <strong>İ</strong><strong>yi-kötü ayrımı yapmak, iyiden yana tercih kullanacak cesareti bulmak gibi insanî güzellikler devletin elinde bürokratik malzeme haline geliyor. </strong>21ci asırda Müslümanca yaşamak kolay değil. Yani İslâm’ın özüne dair olanı, değişmezleri korumak ama son kullanma tarihi geçmiş geleneklerden kurtulmak. AKP’yi iktidara taşıyan fikrî yapıyı, Demokrasi-İslâm ilişkisini, İran’ı ve Milli Görüş’ü  sorguladığımız bu kitabı ilginize sunuyoruz. <strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/Islamcilik-devrim-demokrasi.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></a></strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"> <span style="color: #0000ff;"><strong>M<span><span><span>ü</span>slüman’ın Zaman’la imtihanı </span></span></strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091210_derin_dusunce_org_musluman.jpg"></a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/musluman_zaman.pdf" target="_blank"><span style="color: #3366ff;"><img class="alignleft size-medium wp-image-7624" title="20091210_derin_dusunce_org_musluman" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091210_derin_dusunce_org_musluman-203x300.jpg" alt="" width="114" height="155" /></span></a></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Sunuş</strong>: Müslümanlar dünyanın toplam nüfusunun %20’sini teşkil ediyorlar ama gerçek anlamda bir birlik yok. Askerî  tehditler karşısında birleşmek şöyle dursun birbiriyle savaş halinde olan Müslüman ülkeler var. Dünya ekonomisinin sadece %2-%3′lük bir kısmını üretebilen İslâm ülkeleri Avrupa Birliği gibi tek bir devlet olsalardı <strong><em>Gayrı Safi Millî Hasıla bakımından SADECE Almanya kadar </em></strong>bir ekonomik güç oluşturacaklardı. Bu bölünmüşlüğü ve <strong><em>en sonda, en altta kalmayı tevekkülle(!) kabul etmenin</em></strong> bedeli çok ağır: Bosna’da, Filistin’de, Çeçenistan’da, Doğu Türkistan’da ve daha bir çok yerde zulüm kol geziyor. Müslümanlar ağır bir imtihan geçiyorlar. Yaşamlarını şekillendiren şeylerle ilişkilerini gözden geçirmekle başlıyor bu imtihan. Teknolojiyle, lüks tüketimle, savaşla, kapitalizmle, demokrasiyle , “ötekiler” ile ve İslâm ile olan ilişkilerini daha sağlıklı bir zemine oturtabilecekler mi? <a href="http://www.derindusunce.org/img/musluman_zaman.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><strong><em>Müslüman’ın Zaman’la imtihanı</em></strong> </span></a>adındaki 204 sayfalık bu kitap işte bütün bu konuları sorgulayan ve çözümler öneren makalelerden oluşuyor.</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2012/04/13/az-yemek-az-uyumak-ve-az-konusmak/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2012/04/13/az-yemek-az-uyumak-ve-az-konusmak/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Cüce olmak</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2012/04/08/cuce-olmak/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2012/04/08/cuce-olmak/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 08 Apr 2012 12:59:05 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ali P.</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=21369</guid>
		<description><![CDATA[
Share on Facebook]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><iframe width="420" height="315" src="http://www.youtube.com/embed/hETzLnU9cSc" frameborder="0" allowfullscreen></iframe></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2012/04/08/cuce-olmak/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2012/04/08/cuce-olmak/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Sen Kur&#8217;an tefsir ediyorsun, kendini ne zaman tefsir edeceksin?</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2012/04/01/sen-kuran-tefsir-ediyorsun-kendini-ne-zaman-tefsir-edeceksin/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2012/04/01/sen-kuran-tefsir-ediyorsun-kendini-ne-zaman-tefsir-edeceksin/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 01 Apr 2012 21:33:41 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ali P.</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>

		<category><![CDATA[İnsan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=21284</guid>
		<description><![CDATA[
Share on Facebook]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><iframe width="420" height="315" src="http://www.youtube.com/embed/LYgoQENDWSc" frameborder="0" allowfullscreen></iframe></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2012/04/01/sen-kuran-tefsir-ediyorsun-kendini-ne-zaman-tefsir-edeceksin/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2012/04/01/sen-kuran-tefsir-ediyorsun-kendini-ne-zaman-tefsir-edeceksin/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>İnsan Olmaya Geldim (Aşık Nimri Dede)</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2012/02/22/insan-olmaya-geldim-asik-nimri-dede/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2012/02/22/insan-olmaya-geldim-asik-nimri-dede/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 22 Feb 2012 21:23:44 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ali P.</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Sanat]]></category>

		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>

		<category><![CDATA[İnsan şiirleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=20753</guid>
		<description><![CDATA[
İkilik Kinini İçimden Atıp
Özde Ben Bir İnsan Olmaya Geldim
Taht Kuralı Ariflerin Gönlüne
Sözde Ben Bir İnsan Olmaya Geldim
Serimi Meydana Koymaya Geldim
Meğerse Aşk İmiş Canın Mayası
Ona Mihrab Olmuş Kaşın Arası
Hakkın İşlediği Kudret Boyası
Yüzde Ben Bir İnsan Olmaya Geldim
Serimi Meydana Koymaya Geldim
Bütün Mürşidlerin Tarif Ettiği
Sadıkların Menziline Yettiği
Embiyanın Evliyanın Gittiği
İzde Ben Bir İnsan Olmaya Geldim
Serimi Meydana Koymaya Geldim
Ben De [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/02/tasavvuf_islam.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-20754" title="tasavvuf_islam" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/02/tasavvuf_islam.jpg" alt="" width="445" height="591" /></a></p>
<p>İkilik Kinini İçimden Atıp<br />
Özde Ben Bir İnsan Olmaya Geldim<br />
Taht Kuralı Ariflerin Gönlüne<br />
Sözde Ben Bir İnsan Olmaya Geldim<br />
Serimi Meydana Koymaya Geldim</p>
<p>Meğerse Aşk İmiş Canın Mayası<br />
Ona Mihrab Olmuş Kaşın Arası<br />
Hakkın İşlediği Kudret Boyası<span id="more-20753"></span><br />
Yüzde Ben Bir İnsan Olmaya Geldim<br />
Serimi Meydana Koymaya Geldim</p>
<p>Bütün Mürşidlerin Tarif Ettiği<br />
Sadıkların Menziline Yettiği<br />
Embiyanın Evliyanın Gittiği<br />
İzde Ben Bir İnsan Olmaya Geldim<br />
Serimi Meydana Koymaya Geldim</p>
<p>Ben De Bir Zamanlar Baktım Bakıldım<br />
Nice Yıllar Bir Kemende Takıldım<br />
O Aşkı Mecazla Yandım Yakıldım<br />
Közde Ben Bir İnsan Olmaya Geldim<br />
Serimi Meydana Koymaya Geldim</p>
<p>Süregeldim Aşk Meyini İçerek<br />
Her Bir Akı Karasından Seçerek<br />
Varlık Dağlarını Delip Geçerek<br />
Düzde Ben Bir İnsan Olmaya Geldim<br />
Serimi Meydana Koymaya Geldim</p>
<p>Gör Ki <em>Nimri Dede</em> Şimdi Neyleyi<br />
Gerçek Aşkı Her Gönüle Söyleyi<br />
Her Türlü Sefaya Veda Eyleyi<br />
Sazda Ben Bir İnsan Olmaya Geldim<br />
Serimi Meydana Koymaya Geldim</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2012/02/22/insan-olmaya-geldim-asik-nimri-dede/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2012/02/22/insan-olmaya-geldim-asik-nimri-dede/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Şerhu Esmâillâhi’l-Hüsnâ (Sadreddin Konevî Hazretleri)</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2012/01/25/serhu-esmaillahi%e2%80%99l-husna-sadreddin-konevi-hazretleri/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2012/01/25/serhu-esmaillahi%e2%80%99l-husna-sadreddin-konevi-hazretleri/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 25 Jan 2012 10:19:55 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mehmet Yılmaz</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Ben kimdir?]]></category>

		<category><![CDATA[Kitap Tanıtımı]]></category>

		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>

		<category><![CDATA[Varlık]]></category>

		<category><![CDATA[Yokluk]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=20414</guid>
		<description><![CDATA[Günümüzden yaklaşık 2500 yıl önce &#8220;her gün doğan güneş farklı bir güneştir&#8221; diyordu Efesli bilge Heraklitos (Hράκλειτος). Bir sembolizm ya da felsefî bir derinlik aramadan, en düz, en yalın haliyle işitelim bu sözü. Heraklitos&#8217;tan bu yana 2500 x 365 farklı güneş doğmuş olabilir mi?
 İçinizden tekrar edin bir kaç kez, &#8220;her gün doğan güneş farklı bir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/01/sadreddin_konevi_esma_i_husna.gif"><img class="alignright size-full wp-image-20415" title="sadreddin_konevi_esma_i_husna" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/01/sadreddin_konevi_esma_i_husna.gif" alt="" width="256" height="256" /></a>Günümüzden yaklaşık 2500 yıl önce<strong><em> &#8220;her gün doğan güneş farklı bir güneştir&#8221;</em></strong> diyordu Efesli bilge Heraklitos (Hράκλειτος). Bir sembolizm ya da felsefî bir derinlik aramadan, en düz, en yalın haliyle işitelim bu sözü. Heraklitos&#8217;tan bu yana 2500 x 365 farklı güneş doğmuş olabilir mi?</p>
<p> İçinizden tekrar edin bir kaç kez, <strong><em>&#8220;her gün doğan güneş farklı bir güneştir&#8221;</em></strong>&#8230; İnandırıcı geliyor mu size? Yoksa itiraz mı ediyorsunuz? Tersini ispatlama imkânınız var mı? Her gün doğan güneşin hüviyetinin değişmediğini, hep o AYNI güneş olduğunu kim iddia edebilir? İsterseniz bir kaç gün üst üste çekilmiş güneş fotoğraflarına bakın. Yüzeyde meydana gelen lekelerin, patlamaların yeri ve büyüklüğü değişiyor sürekli. Neredeyse her saniye farklı bir güneş görüyoruz. Heraklitos&#8217;un bir başka sözü geliyor akla: <strong><em>&#8220;Aynı nehirlere girenlerin üzerinden farklı sular akar&#8221;</em></strong>. Var mı bir itirazınız? Şu halde AYNI olmaktan ne anlıyoruz? Değişime, yıkılmaya, ölüme direnen, kesafet ve metanet sahibi, ölmeden ayakta duran bir güneş mi anlıyorsunuz? Bırakın asırları, tek bir gün içinde bile bizi aydınlatan güneşin (?güneşlerin) AYNI kaldığını söylemek imkânsız.</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/zaman-nedir_hatira.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-11549" title="zaman-nedir_hatira" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/zaman-nedir_hatira-300x124.jpg" alt="" width="300" height="124" /></a> Ya siz? Her gün AYNI insan mısınız? Bazen sakin, bazen heyecanlı, bazen hüzünlüsünüz. Bir gün borçlu, bir gün zenginsiniz. Kâh mağdur kâh suçlusunuz. Saniyede 2000 hücre ölüyor vücudunuzda. Her gün batımı en az 50 milyar hücrenin ölümünü noktalıyor. Saçlarınız uzuyor, tırnaklarınızı kesiyorsunuz. Belki zayıfladınız? Eski pantolonları giyebiliyor musunuz? Çocukluk fotoğraflarınızı açın bakın, ne kadar da büyümüşsünüz. Ama <strong><em>&#8220;ben çocukken&#8221;</em></strong> diye söze başlamak size garip gelmiyor. Bir zamanlar&#8230; evet çocuktunuz. 10 kiloluk bir beden-diniz ya da o bedenin içindeydiniz. Demek ki saç, kaş, göz, boy-kilo vb arazların ötesinde, değişmeyen bir hüviyetiniz olduğunu peşinen kabul ediyorsunuz. Erkek, Türk, 80 kilo, muhasebeci, İstanbullu ve koyu Fenerbahçe taraftarı değilseniz&#8230; kimsiniz siz? <span id="more-20414"></span></p>
<p> Hatırlar mısınız? Barış Manço öldüğünde gazeteler şöyle yazmıştı: <strong><em>&#8220;Barış Manço hayatını kaybetti.&#8221;</em></strong> Yani anahtarlarını veya kredi kartını kaybetmiş gibi. Ölüm haberinden Barış Manço&#8217;nun yok olduğu, hiç olduğu, dünyaya adeta hiç gel<strong>ME</strong>miş gibi olduğu anlaşılmadı. Ölmüş olsa da Barış Manço hâlâ vardı. Hüviyetini değil sadece hayatını kaybetmişti. Bu yani. Hepimizde değişmeyen, AYNI kalan bir BEN var ama&#8230; nere(m)de o? &#8220;Ben&#8221; kimdir? Gerçek hüviyetim nedir? </p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;bir kazada kolumu ya da iki bacağımı birden kaybetsem? %50 Eksilsem? Bir futbolcu için gerçek bir dram, ya benim için? Kitap okumama, kızlarımla oynamama engel değil. Mesleğime engel değil. Oy kullanmama? Bacaklarım olmasa da <strong>TAM</strong>, <strong>EKSİKSİZ</strong> bir vatandaşım. Gerek kendim gerekse ailem, devlet ve toplum bacaklarımın kopmasına rağmen Ben&#8217;de kalan, eksilmeyen bir şeyin varlığını kabul ediyor. Haklarım ve ödevlerim de TAM, EKSİKSİZ. [...]  ampiristlerin algıya, deney ve gözleme dayalı duruşlarının sonuna kadar gidersek çok kaygan bir zemine varıyoruz: </em><em><strong>&#8220;Şeyler ancak algılanabiliyorlarsa vardırlar&#8221;. </strong></em><em>Algıya dayalı objektif, ölçülebilir varlık iddiaları Zaman selinin akışına bir saniye bile dayanamıyor. Bunun için 5 duyu ile etraftan topladığım bilgiler sürekli değişirken, yazmakta olduğum şu yazı bile Zaman içinde AYNI kalamazken &#8220;Ben&#8221; kim oluyor da yıllar boyu AYNI kaldığını iddia ediyor?&#8221;</em> (<a title="Permanent Link to Varlık bir harftir, sen onun anlamısın" href="http://www.derindusunce.org/2010/09/24/varlik-bir-harftir-sen-onun-anlamisin-zaman-isiginda-ben%e2%80%99lik-meselesi/">Varlık bir harftir, sen onun anlamısın</a>)</p>
<p>Evet&#8230; Bu hafta tanıtmak&#8230; değil de sadece dikkat çekmek istediğim bir kitap var: <a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Sadreddin_Konev%C3%AE">Sadreddin Konevî Hazretleri</a>&#8216;nin yazdığı <a href="http://konevi.net/386.htm">Esma-ı Hüsna şerhi</a>. Kıymetli insan Ekrem Demirli&#8217;nin tercüme ettiği harika bir eser. Tanıtmak istemiyorum zira kendi aciz kelimelerimle sizlere vakit kaybettirmekten korkarım. <strong>&#8220;Heykeli dikilecek insanların o heykele ihtiyacı yoktur&#8221;</strong> diyordu bir düşünür. Böyle kıymetli eserlerin de övülmeye, tanıtılmaya, açıklanmaya ihtiyacı yok. Müellifin okura duyduğu merhamet zaten her satırda hissediliyor. Tasavvuf&#8217;un ya da Esma-ı Hüsna&#8217;nın ehemmiyetini anlatmaya çalışmak da büyük edepsizlik olur diye düşünüyorum. Bu yüzden sadece &#8220;dikkat çekmek&#8221; istedim. Gerçek perdesini aralayıp Hakikat&#8217;e yönelmek&#8230; Bunun yolları var. Hepsi bu.</p>
<p> Ibn Ajiba&#8217;nın <a href="http://www.priceminister.com/offer/buy/119111652/l-ascension-du-regard-vers-les-realites-du-soufisme-traduction-annotee-du-kitab-mi-raj-al-tashawwuf-ila-haqa-iq-al-tasawwuf-edition-bilingue-arabe-francais-de-sidi-ahmad-ibn-ajiba-al-hasani-livre.html">Mi‘raj al-tashawwuf ilā haqā&#8217;iq al-tasawwuf</a> adlı eserinin Fransızca tercümesine yazdığı önsözde Jean-Louis Michon Tasavvuf&#8217;un hem bir sanat hem de bir ilim olduğunu söylüyor. İslâm&#8217;ı kabul ederek Ali Abd al-Khaliq ismini alan ve ehl-i tarik olan <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Jean-Louis_Michon">Jean-Louis Michon</a>&#8216;a göre Tasavvuf yöntemleri, terminolojisi (istilahat) tecrübe edileni insana aktarması veçhiyle bir sanattır. Fakat aynı zamanda Tasavvuf bir ilimdir. Zira Hakikat&#8217;in keşfine yönelmiştir.</p>
<p> Bir zaman önce yine <a title="Kitap Tanıtımı kategorisindeki tüm yazıları göster" href="http://www.derindusunce.org/category/kitap-tanitimi/">Kitap Tanıtımı</a> serisinde Ganiyy-i Muhtefî Hazretleri&#8217;nin <a title="Permanent Link to Nefesler (Ganiyy-i Muhtefî)" href="http://www.derindusunce.org/2010/11/01/nefesler-ganiyy-i-muhtefi/">Nefesler</a> adlı eserine dikkat çekmiştik, sadık okurlarımız hatırlayacaklar. Bu <strong>hüviyet</strong> meselesini anlatmak için yine o eserden istifade edelim. <strong>&#8220;Hüviyet&#8221;</strong> adlı nefes bize soru olsun, cevabı da Şerhu Esmâillâhi&#8217;l-Hüsnâ&#8217;dan gelsin.<strong> </strong>Bir keman konçertosu gibi&#8230; Ya da tecahül-ü ârif sanatı diyelim; nasıl isterseniz&#8230;</p>
<p> </p>
<p style="PADDING-LEFT: 30px"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/10/bal_mukemmel.jpg"></a><em>&#8220;Bir parçacık balmumu: özel kokusu olan,</em></p>
<p style="PADDING-LEFT: 30px"><em>Yumuşakça ve sarı, hem kolayca yoğrulan</em></p>
<p style="PADDING-LEFT: 30px"><em><br />
</em><em>Bir cisimdir ki sonlu, sınırlı hacma mâlik;</em>
</p>
<p style="PADDING-LEFT: 30px"><em>Onu emrâza karşı eczâ da kılmış </em><strong><em>Hâlik</em></strong><em>.</em></p>
<p style="PADDING-LEFT: 30px"><em><br />
</em><em>İyice cıvıklaşır ısıtırsan sen bunu,</em>
</p>
<p style="PADDING-LEFT: 30px"><em>Hacmı artar, aklaşır rengi de enikonu.</em></p>
<p style="PADDING-LEFT: 30px"><em><br />
</em><em>Görünüş de değişir değişince tüm a&#8217;râz;</em>
</p>
<p style="PADDING-LEFT: 30px"><em>Ama, hüviyyet için, bu aslā olmaz maraz.</em></p>
<p style="PADDING-LEFT: 30px"><em><br />
</em><em>O, hüviyyeti mahfûz, gene bir balmumudur.</em>
</p>
<p style="PADDING-LEFT: 30px"><em>Biraz daha ısıtsan bir sıvı eder südûr.</em></p>
<p style="PADDING-LEFT: 30px"><em><br />
</em><em>Buharlaşır, daha çok ısıtsan: sıvı kalmaz.</em>
</p>
<p style="PADDING-LEFT: 30px"><em>Buhar hâlinde bile hüviyyet tâdil olmaz.</em></p>
<p style="PADDING-LEFT: 30px"><em><br />
</em><em>Buna benzer bir misâl için düşün insanı!</em>
</p>
<p style="PADDING-LEFT: 30px"><em>Yaşlansa, hasta olsa ya da azalsa kanı,</em></p>
<p style="PADDING-LEFT: 30px"><em><br />
</em><em>Ameliyât da olsa, hattâ taşısa protez,</em>
</p>
<p style="PADDING-LEFT: 30px"><em>İnsanlığı değişmez! Elhak, muhkemdir bu tez!</em></p>
<p style="PADDING-LEFT: 30px"><em><br />
</em><em>Şu hâlde a&#8217;râz ile hüviyyet ayrı şeymiş.</em>
</p>
<p style="PADDING-LEFT: 30px"><em>A&#8217;râzın gizlediği hüviyyeti kim bilmiş?</em></p>
<p style="PADDING-LEFT: 30px"><em><br />
</em><em>Bir şeyin a&#8217;râzı çok ama hüviyyeti bir!</em>
</p>
<p style="PADDING-LEFT: 30px"><em>Bunu idrâk etmeli olmadan mütekebbir.</em></p>
<p style="PADDING-LEFT: 30px"><em><br />
</em><em>Mâdem ki bu a&#8217;râzın ardında hüviyyet var,</em>
</p>
<p style="PADDING-LEFT: 30px"><em>Ve a&#8217;râz perdeleri olmakta sana duvar,</em></p>
<p style="PADDING-LEFT: 30px"><em><br />
</em><em>Bir kere de sormalı: &#8220;Görünen bu âlemin</em>
</p>
<p style="PADDING-LEFT: 30px"><em>Nedir ki hüviyyeti ve dayandığı zemin?&#8221; </em></p>
<p style="PADDING-LEFT: 30px"><em> </em></p>
<p><strong>Sadreddin Konevî Hazretleri&#8217;nin Şerhu Esmâillâhi&#8217;l-Hüsnâ adlı kitabından alıntılar</strong></p>
<p> <strong>EL METÎN, sf. 161</strong></p>
<p style="PADDING-LEFT: 30px"> Mânâlardaki <strong>M</strong>e<strong>T</strong>a<strong>N</strong>et cisimlerdeki kesiflik gibidir. HAKK&#8217;ın metanetinin bir yönü O&#8217;nun ALLAH ismini lafızda veya yazıda başka birinin kendisiyle isimlenmesinden korumuş (mu<strong>H</strong>a<strong>F</strong>a<strong>Z</strong>a etmiş) olmasıdır. Böylece bu isimden ebedi olarak sadece HAKK&#8217;ın hüviyeti (kim?liğı, =identity, AYNI-lığı) anlaşılır. Binaenaleyh, HAKK&#8217;a bu isimden başka daha iyi bir delîl yoktur, bunun yegâne istisnası insân-ı kâmildir. Çünkü insân-ı kâmil ALLAH&#8217;a bu kelimeden daha iyi delâlet eder.</p>
<p style="PADDING-LEFT: 30px"> Bu nedenle HAKK insân-ı kâmili &#8220;kelime&#8221; diye isimlendirmiştir. Buna göre ALLAH&#8217;ın kelimesi ancak insân-ı kâmil ile konuşur (<strong>N</strong>u<strong>T</strong>u<strong>K</strong> eder); buna karşın insan kelimesi ise kendiliğiyle konuşur. Şu halde insan kelimesi HAKK&#8217;ın hüviyetine delalet eden en güçlü delîldir. Hz. Peygamber (S.A.V) şöyle buyurmuştur:<em> &#8220;ALLAH&#8217;ın velileri görüldüklerinde ALLAH&#8217;ın hatırlandığı kimselerdir.&#8221;</em></p>
<p> <strong>EL HAY, sf. 177</strong></p>
<p style="PADDING-LEFT: 30px">EL HAY sadece <strong>H</strong>a<strong>Y</strong>at sahiplerinin vasıflanabilecekleri özelliklerin kendisine nispet edilmesinin kesinliği nedeniyle EL HAY&#8217;dır. Kadim ve HAY&#8217;ın hayatı karşısında duran herkesi aydınlatan güneş için güneş ışığı gibidir; bizatihi HAY&#8217;ı da kim görürse canlanır ve hiç bir şey ondan gizli kalmaz.</p>
<p style="PADDING-LEFT: 30px"> Her şey canlıdır. Eşyanın hayatı mutlak EL HAY&#8217;ın hayatının onlar üzerindeki bir feyzi olduğuna göre a&#8217;yân-ı sabite, sâbitlikleri halinde canlıdırlar. Şayet onlar canlı olmasalardı HAKK&#8217;ın celâline layık bir kelâm ile &#8220;Kün! / Ol!&#8221; sözünü duyamazlardı.</p>
<p style="PADDING-LEFT: 30px"> Binaenaleyh a&#8217;yân-ı sabitenin bu kavli işittikleri ve HAKK&#8217;ın emrine icabet ettikleri sâbit olduğuna göre onların HaYat sahibi oldukları da kesinleşmiştir. Onların hayatlarını ise sadece kâmillerden muhakkik olanlar idrâk edebilir.</p>
<p><strong> EL KAYYÛM, sf. 179</strong></p>
<p style="PADDING-LEFT: 30px"> EL KAYÛM her nefsin elde ettiği şey üzerinde kâim oluşu nedeniyle kayyûmdur. [...] Kayyumluk lizâtihî HAY&#8217;ın bir sıfatı ve na&#8217;tı olduğuna göre EL KAYYÛM her durumda EL HAY&#8217;a eşlik etmiştir. Hiç kuşkususz EL HAY ismi kendilerine sirayet ettiği için herşeyde hayat bulunduğu sabit olmuştur. Şu halde herşey &#8220;hay / diri&#8221; olduğu gibi, aynı şekilde her şey kendilerine kayyûmluk sirayet ettiği için kâimdir.</p>
<p style="PADDING-LEFT: 30px">Şayet bu özellik manevî-ulvî hakikatlere sirayet etmemiş olsaydı vücûdî varlıklar a&#8217;yan sabitlik hallerinden harice çıkamazlardı. Şayet kayyûmluğun nefeslerdeki eseri olmasaydı basît harflerin sûretleri zuhûr etmezdi. Delalet ve işaret eden harfler birleşmemiş olsaydı vücûdî kelimelerin zuhûru söz konusu olmazdı.</p>
<p style="PADDING-LEFT: 30px"> </p>
<p style="padding-left: 30px;">… Okumak için…</p>
<p style="padding-left: 30px;"><span style="color: #0000ff;"><strong>M<span><span><span>ü</span>slüman’ın Zaman’la imtihanı </span></span></strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091210_derin_dusunce_org_musluman.jpg"></a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/musluman_zaman.pdf" target="_blank"><span style="color: #3366ff;"><img class="alignleft size-medium wp-image-7624" title="20091210_derin_dusunce_org_musluman" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091210_derin_dusunce_org_musluman-203x300.jpg" alt="" width="114" height="155" /></span></a></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Sunuş</strong>: Müslümanlar dünyanın toplam nüfusunun %20’sini teşkil ediyorlar ama gerçek anlamda bir birlik yok. Askerî  tehditler karşısında birleşmek şöyle dursun birbiriyle savaş halinde olan Müslüman ülkeler var. Dünya ekonomisinin sadece %2-%3′lük bir kısmını üretebilen İslâm ülkeleri Avrupa Birliği gibi tek bir devlet olsalardı <strong><em>Gayrı Safi Millî Hasıla bakımından SADECE Almanya kadar </em></strong>bir ekonomik güç oluşturacaklardı. Bu bölünmüşlüğü ve <strong><em>en sonda, en altta kalmayı tevekkülle(!) kabul etmenin</em></strong> bedeli çok ağır: Bosna’da, Filistin’de, Çeçenistan’da, Doğu Türkistan’da ve daha bir çok yerde zulüm kol geziyor. Müslümanlar ağır bir imtihan geçiyorlar. Yaşamlarını şekillendiren şeylerle ilişkilerini gözden geçirmekle başlıyor bu imtihan. Teknolojiyle, lüks tüketimle, savaşla, kapitalizmle, demokrasiyle , “ötekiler” ile ve İslâm ile olan ilişkilerini daha sağlıklı bir zemine oturtabilecekler mi? <a href="http://www.derindusunce.org/img/musluman_zaman.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><strong><em>Müslüman’ın Zaman’la imtihanı</em></strong> </span></a>adındaki 204 sayfalık bu kitap işte bütün bu konuları sorgulayan ve çözümler öneren makalelerden oluşuyor.</p>
<p style="padding-left: 30px;"> </p>
<p style="padding-left: 30px;"> </p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 30px;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/02/islamcilik_kitap_k.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-14898" title="islamcilik_kitap_k" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/02/islamcilik_kitap_k.jpg" alt="" width="118" height="183" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/img/Islamcilik-devrim-demokrasi.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"> İslâmcılık, Devrim ile Demokrasi Kavşağında </span></a></strong></p>
<p style="padding-left: 30px;">Müslümanca yaşamak için devletin de “Müslüman” olması mı gerekiyor? Bu o kadar net değil. Çünkü İslâm’ın gereği olan “kısıtlamaları” insan en başta kendi nefsine uygulamalı. Aksi takdirde dinî mecburiyet ve yasakların kanun gücüyle dayatılması vatandaşı çocuklaştırıyor ister istemez. <strong>İ</strong><strong>yi-kötü ayrımı yapmak, iyiden yana tercih kullanacak cesareti bulmak gibi insanî güzellikler devletin elinde bürokratik malzeme haline geliyor. </strong>21ci asırda Müslümanca yaşamak kolay değil. Yani İslâm’ın özüne dair olanı, değişmezleri korumak ama son kullanma tarihi geçmiş geleneklerden kurtulmak. AKP’yi iktidara taşıyan fikrî yapıyı, Demokrasi-İslâm ilişkisini, İran’ı ve Milli Görüş’ü  sorguladığımız bu kitabı ilginize sunuyoruz. <strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/Islamcilik-devrim-demokrasi.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></a> </strong></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2012/01/25/serhu-esmaillahi%e2%80%99l-husna-sadreddin-konevi-hazretleri/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2012/01/25/serhu-esmaillahi%e2%80%99l-husna-sadreddin-konevi-hazretleri/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>İçimde biri mi var? - Lübbü’l Lübb</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/09/28/icimde-biri-mi-var-lubbu%e2%80%99l-lubb/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/09/28/icimde-biri-mi-var-lubbu%e2%80%99l-lubb/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 28 Sep 2011 10:34:11 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mehmet Yılmaz</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Kitap Tanıtımı]]></category>

		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>

		<category><![CDATA[İnsan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=18836</guid>
		<description><![CDATA[Psikanalizin kurucusu Sigmund Freud 13 ağustos 1937&#8242;de Marie Bonaparte&#8217;a yazdığı bir mektupta şöyle diyordu:
 &#8220;Hayatın anlamını sorgulamaya başladığınız andan itibaren hastasınız demektir&#8221;
 Hayatın anlamını sorguluyorum. Ama hasta değilim. Sadece İnsan&#8217;ım diye düşünüyorum. Bana faydası ya da zararı olmayan papatyayı, kuşların sesini &#8220;güzel&#8221; buluyorum. Benden asırlar önce yaşamış &#8220;adil&#8221; bir krala karşı sevgi duyuyorum. Neden böyleyim? İçimde bir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/09/lubbul-lubb_ismail_hakki_bursevi.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-18837" title="lubbul-lubb_ismail_hakki_bursevi" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/09/lubbul-lubb_ismail_hakki_bursevi.jpg" alt="" width="250" height="185" /></a>Psikanalizin kurucusu Sigmund Freud 13 ağustos 1937&#8242;de Marie Bonaparte&#8217;a yazdığı bir mektupta şöyle diyordu:</p>
<p style="padding-left: 30px;"> <em>&#8220;Hayatın anlamını sorgulamaya başladığınız andan itibaren hastasınız demektir&#8221;</em></p>
<p> Hayatın anlamını sorguluyorum. Ama hasta değilim. Sadece İnsan&#8217;ım diye düşünüyorum. Bana faydası ya da zararı olmayan papatyayı, kuşların sesini <strong>&#8220;güzel&#8221;</strong> buluyorum. Benden asırlar önce yaşamış <strong>&#8220;adil&#8221;</strong> bir krala karşı sevgi duyuyorum. Neden böyleyim? İçimde bir ses var, benden daha içeride bir &#8220;ben&#8221;; her şeyin mükemmelini seviyor, arıyor, istiyor. Güzel&#8217;i ve Adalet&#8217;i seven bu iç-Ben kulağıma sürekli &#8220;homo-economicus&#8221; olMAdığımı fısıldıyor. Bir yeme içme makinesi değilim, bunu biliyorum.</p>
<p> Ama bugün içinde yaşamakta olduğumuz &#8220;modern&#8221; toplum bizi <strong>ekonomi</strong> denen makinenin bir çarkı gibi görüyor. Ya bir malı/hizmeti tüketiyorsunuz ya da sonradan tüketebilmek için bir şeyler üretmekle meşgulsünüz. Bu insan tasavvuru hissiyatıma tekabül etmiyor. Herkesin &#8220;soğuk&#8221; dediği bir cisme dokununca elim yanmış gibi oluyorum. Çoğunluk ne derse desin içimde bölünemez ve ölemez bir iç-ben var. Bu iç-Ben Mezarda kurtlara, böceklere yem olMAyacak, çürüyüp kokmayacak çünkü eşya değil, atomlardan müteşekkil değil. Bunu bilmek için ne psikanalist olmaya gerek var ne de ilâhiyatçı: </p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;&#8230; Eğer bir insanın parmağı veya eli veya ayağı kesilse onda hiç bir eksiklik olmaz. Yine nasılsa o halde var olmaya devam eder. Bütün beden yok olsa bile insan yok olmaz. [...] Bir kimsenin kendi cisminde ve cesedinde irade sahibi olan cüz&#8217;î ruhuna nefs-i nâtıka derler. Ancak vahdet ehli katında nefs, ruh, kalb, akıl ve sırr tek şey kabul edilir. İnsanın nefs-i nâtıkası cisim ve cismanî değildir. Bununla beraber bedenin dahilinde ve haricinde tedbir ve tasarruf <span id="more-18836"></span>eder. [...] Bölünmesi ve parçalanması mümkün değildir. İnsanın elinden tutan, gözünden bakan, dilinden söyleyen, kulağından işiten odur. Bedende her cüzde bizzat ve bütünüyle mevcuttur ve bütün bedeni kuşatmış olmakla beraber ondan münezzehtir&#8230;&#8221;</em></p>
<p> Bu metnin kaynağı <strong><a href="http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=476205">Lübbü&#8217;l Lübb (Özün özü)</a></strong> adlı kitap İsmail Hakkı Bursevî Hazretlerinin iki devasa eserden seçip şerh ettiği satırlardan oluşuyor: <strong><em>Fütuhât-ı Mekiyye</em></strong> ve <strong><em>Füsus-ül Hikem</em></strong>. Eserlerin &#8220;anahtarı&#8221; sayılabilecek Vahdet-i Vücud kavramını, haliyle Muhyiddin İbn Arabî Hazretlerini bir nebze olsun anlamak isteyen okurlar için iyi bir başlangıç noktası.</p>
<p>Ortodoks(?) Müslümanlar bazen Tasavvuf&#8217;a karşı alerjik tepkiler verebiliyorlar ama mesele şu veya bu ekolü savunma meselesi değil. Bu ekol savaşlarını <strong><em>&#8220;tasavvuf uzmanlarına&#8221;</em></strong> ve <a href="http://www.derindusunce.org/2011/09/08/yasar%E2%80%99in-namaz-problemi-ayse%E2%80%99nin-kur%E2%80%99an-problemi/">alimciklere</a> bıraktım çoktan. Sadece &#8220;öğretilen din&#8221; ile benim &#8220;hissettiğim din&#8221; arasında bir bağ olmalı diyorum. Tıpkı akıl-din çatışması gibi İslâm - Tasavvuf arasında bir açıklık / çelişki / çatışma olması ihtimali yok bu bağlamda:</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;&#8230;Temel yaklaşım  olarak, akılla ortaya konulan delillerin yalanlanmaması gerekir. Aynı şekilde akıl da dini yalanlamaz. Fakat akıl dinle ilgili bir yalanlama yoluna girmişse, bu ancak dinin ispatı alanında söz konusu olabilir. [...] . Çünkü dini akılla biliriz. Hal böyle olunca akılla dini birbiriyle çelişen olgularmış gibi göstermenin hiç bir anlamı yoktur.  Yalancı bir müzekkî (şahitlik yapacak kişi hakkında mahkemeye bilgi veren) ile şahidin doğru sözlü olduğu nasıl bilinebilir ki! Din bir çok konunun şahidi, akılda onun müzekkîsidir. Yani dinin düzenlediği meselelerin hakikatlerini ancak akılla biliyoruz&#8230;&#8221;</em>( <a href="http://www.derindusunce.org/2010/04/05/akil-vahiy-uyumu-ve-iman-kitabi-%E2%80%93-gazali-hazretleri/">İman Kitabı</a>, sayfa 83)</p>
<p>Peki cesedim, &#8220;iç-ben&#8221;, homo-economicus&#8230; Ortalık bayağı kalabalıklaşıyor bu açıdan bakınca. Demokratların, liberallerin &#8220;birey&#8221; tasavvuru ile Müslümanların bu karmaşık(?) &#8220;kulluk&#8221; inancı bir uyumsuzluk gösteriyor sanki. Burada samimi bir soru sormak gerek: insan&#8217;ın çoklu yapısı İslâm&#8217;dan kaynaklanan bir varsayım ya da inanç mıdır? Yoksa Müslüman olMAyan fikir adamlarının da bir şekilde fark ettikleri bir Hakikat midir? <strong>&#8220;Öteki&#8221; </strong>medeniyetlere bir bakalım:</p>
<p> Meselâ Descartes&#8217;ın tabiriyle yeme içme, cinsel arzu ve ihtiyaçlarımız bireyi ayakları üzerine diken, onu yürütmeye yarayan koltuk değneklerine benziyor. Ama iç-ben&#8217;i anlamak istediğimiz andan itibaren bu koltuk değnekleri ayağımıza dolanıyor, topallamamıza hatta yere düşmemize sebep oluyor. Bireyi bütün, <strong>tek, bölünmez bir varlık</strong> zannetmemizi ve günlük hayatı bu <strong>YANILGI</strong> üzere kurmuşuz. Rollerimiz var. <strong>Z</strong>a<strong>H</strong>i<strong>R</strong>î vasıflarımız var. Kadın/ doktor/ anne/ genç&#8230; Bu &#8220;görünen ben&#8221; yani te<strong>Z</strong>a<strong>H</strong>ü<strong>R</strong> ile &#8220;iç-ben&#8221; ayrımını çok net şekilde batı edebiyatında da görmek mümkün:</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;Harry gibi zeki, kültürlü bir insanın kendini Steplerin Kurdu zannetmesine şaşmamalıyız. Karmaşık ve zengin hayat hikâyesini bu kadar basit, ham, ilkel bir ifadeye sığdırabileceğini sanmasına&#8230; İnsan büyük ölçekli düşünemez. Akıllı, iyi eğitim almış olanlar bile dünyayı özellikle de kendilerini aldatıcı, basitleştirici gözlüklerle görürler. <strong>Çünkü görünen odur ki bütün varlıklar kendi BEN&#8217;liklerini zihinlerinde TEK olarak temsil etme ihtiyacına doğuştan sahiptir ve buna mecburdur. Bu vehim ne kadar sık ve derinden sarsılırsa sarsılsın yeniden oluşur, şekil alır.  Bazı hassas yapılı insanlar önsezileriyle çoklu benliklerini fark ederler, BEN&#8217;in tekliği yanılgısı bir çiçek gibi açılır o zaman, çokluğu hissederler</strong>. Bu hislerini açığa vurdukları anda çoğunluk onları tecrid eder, bilimi imdada çağırır, şizofreni teşhisi konur ve insanlık bu zavallıların ağzından çıkan Hakikat çağrısından muhafaza edilmiş olur.Her düşünen varlığın kendi başına bilmesi gereken şeyleri söylemek neye yarar? Herkesin bilebileceği ama söylemenin adet olmadığı şeyler&#8230; </em><em><strong>Neticede bir insan BEN&#8217;in tekliği yanılgısından ikili bir yapıya geçtiğinde bile neredeyse bir deha sayılır&#8230;</strong></em><em> En azından nadir ve ilginç bir insan. [...] Bu çoklu yapıyı tek, basit, sabit, sınırları belli bir varlık olarak görmek bütün insanların yaratılışından kaynaklanan bir hatadır. Ama zarurî bir hata, beslenme ve solunum gibi zarurî.&#8221;</em> (<a href="http://kitapadresi.com/magaza/prddet.php?pid=56186">Bozkır Kurdu</a>)</p>
<p>Batı felsefesinden, edebiyatından hatta teolojisinden binlerce örnek bulmak mümkün. Kültürel mirası, manevî mihenk noktaları, coğrafyası farklı olan insanların hissiyat ve tefekkür ile  aynı noktaya varmış olmaları çarpıcı değil mi? Aynı noktaya, yani:</p>
<ol>
<li><strong>Eşya-ben:</strong> Eskiyen, değişen, saçları ve tırnakları uzayan, ölen ve çürüyen bir beden,</li>
<li><strong>Biyolojik-ben:</strong> Bu bedeni hayatta tutmak için yiyen, içen bir güç,</li>
<li><strong>İnsan-ben:</strong> Bunların farkında olan, Freud&#8217;un &#8220;hastası&#8221;, hayatı ve ölümü düşünen, bu dünyadan olMAyan bir ben.</li>
</ol>
<p> Evet, kitaplarda bulduğumuz, teorik, öğretilen din ile yaşanan din bir elmanın iki yarısı gibi. Çünkü başlangıçta hepimiz başkalarını taklid ya da kendi tasavvurumuz neticesinde bir &#8220;tanrı&#8221; fikri üretiyoruz. Bu fikirden yola çıkarak hakikî mânâda ALLAH&#8217;a yöneliyoruz. Şeyh-ül Ekber&#8217;in <strong><em>Füsus-ül Hikem</em></strong>&#8216;de Hz. İsmail fassında ele aldığı &#8220;ilâh-ı mutekad&#8221; meselesi burada başlıyor. Yani insanlar bir yönüyle idrak ettikleri hatta bazen sadece hayal ettikleri bir ilaha kulluk ediyorlar. Hakikaten kulluk etmek, ALLAH&#8217;a yönelmek, vahye uymak demek. Bu ise Peygamber&#8217;in (S.A.V) O&#8217;nun hakkındaki bilgisini taklid etmekle mümkün.</p>
<p> Yani pozitif bilimlerin sunduğu bilgilerin kapsama alanı dışında kalan hisler yoluyla akledilen, &#8220;görülen&#8221; bilgiler de var. Bu akıl ile &#8220;görme&#8221; meselesini netleştirmek için Gazalî Hazretleri&#8217;nin <a href="http://kitapadresi.com/magaza/prddet.php?pid=74116&amp;spid=1010369">Mişkatü&#8217;l Envar (Nur Metafiziği)</a> adlı eserinden (sf. 75-77) istifade edebiliriz: </p>
<ul type="disc">
<li><em><strong>Göz kendini göremez</strong></em><em>, akıl ise kendinden başkasını da, kendine ait özellikleri de idrak eder. [...] ayrıca kendisinin bilgi sahibi olduğunu idrak ettiği gibi kendinin bilgi sahibi olduğunu bildiğini, kendisinin bilgi sahibi olduğunu bilişini bildiğini&#8230; sonsuza dek idrak eder. Bu özellik cisimler vasıtasıyla idrak eden göz için tasavvur edilemez.</em></li>
<li><em>Göz kendisine uzak ve çok yakın olan nesneleri göremez. Halbuki akıl için uzak ve yakın eşittir. Uzaklıkta semaların en yücesine çıkar, bir anda yeryüzünün en derin taraflarına iniverir. [...] aklın cisimler arası yakınlık-uzaklık anlamlarından münezzeh olduğu ortaya çıkar. </em></li>
<li><em><strong>Göz perde arkasındaki nesneleri göremez</strong></em><em>. [...] Doğrusu hiç bir Hakikat akıldan gizlenemez. Göz nasıl kapaklarını kapatarak kendine bir perde oluşturursa akıl da bazı nitelikleri sebebiyle kendine bir perde oluşturur. [...]</em></li>
</ul>
<ul>
<li><em>Göz nesnelerin dış tarafını, en üstte bulunan yönünü görür, Hakikat&#8217;inden ziyade kalıplarını ve suretini idrak eder. Akıl ise nesnelerin derinliklerine, sırlarına nüfuz eder. [...] </em><strong><em>Akıl bunların sebebini, gayesini, hikmetini ortaya çıkarır</em></strong><em>. </em>&#8220;&#8230;Çünkü akıl ALLAH&#8217;ın nurunun bir misalidir. Misaller de ayniyet zirvesine tırmanamasalar bile benzememekten tamamen uzak değildirler. Bu belki senin <em><strong>&#8220;ALLAH Âdem&#8217;i kendi sureti üzere yarattı&#8221;</strong></em> hadisini anlamanı kolaylaştırır&#8230;&#8221;</li>
</ul>
<ul type="disc">
<li><em>Göz varlıkların bir kısmını görür, akılla idrak edilenlerin tamamını, hislerle idrak edilenlerin de bir kısmını idrakten acizdir. Sesleri, kokuları, tatları [...] idrak edici kuvvetleri yani işitme, görme, koklama [...] kuvvelerini idrak edemediği gibi ferahlık, sevinç, gam, hüzün, [...] gibi nefsanî sıfatları da idrak edemez. [...] Renkler ve şekiller alemini aşamaz. [...] </em><strong><em>göz aklın casuslarından biridir</em></strong><em>. </em></li>
<li><em><strong>Göz sonsuz olanı göremez</strong></em><em>. Cisimlerin sıfatlarını görebilir. O cisimler ise sonlu olmaktan başka türlü tasavvur edilemez. Akıl bilinenleri idrak eder. [...] Akıl sayıları idrak eder. Bunun bir sonu yoktur. </em></li>
<li><em>Göz büyüğü, küçüğü görür.[...] Akıl ise yıldızların ve güneşin yeryüzünden defalarca büyük olduğunu anlar. Göz yıldızları, önünde duran çocuğu hareketsiz görür. </em><strong><em>Akıl ise çocuğun büyüdüğünü, yıldızların her an büyük mesafeler katettiğini idrak eder</em></strong><em>.</em></li>
</ul>
<p>Bu satırlar <strong>&#8220;Nefsini bilen rabbini bilir&#8221;</strong> hadisi ışığında değerlendirilecek olursa daha &#8220;derin&#8221; bir anlam kazanır sanıyorum. İnsan kendini ve Kâinat&#8217;ı gözleyerek bu meseleyi daha derinlemesine anlayabilir. Hadiseyi derinleştirmek isteyen okurların <strong>Toshiku İzutsu</strong>  tarafından yazılan ve Rahmetli <strong>Prof. Dr. Ahmed Yüksel Özemre</strong> tarafından çevirilen <a href="http://www.google.fr/url?sa=t&amp;source=web&amp;cd=2&amp;ved=0CCUQFjAB&amp;url=http%3A%2F%2Fozemre.com%2Findex.php%3Foption%3Dcom_docman%26task%3Ddoc_download%26gid%3D47%26Itemid%3D53&amp;rct=j&amp;q=%E2%80%9CAnahtar%20Kavramlar%E2%80%9D%20site%3Aozemre.com&amp;ei=MvKCTuu5Ismu0QWnot">&#8220;Ibn Arabî - Füsustaki Anahtar Kavramlar&#8221;</a> adlı esere başvurabileceklerini söylemekte fayda var. Bu eserin 3cü bölümü söz konusu hadise ayrılmış. Bu kitaptan bir alıntıyla bitirelim yazımızı: </p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;İbn Arabî, bu bakımdan, insanın kendi nefsi hakkındaki bilgisi aracılığıyla Hakk&#8217;ı bilip tanımasının yollarını kabaca ikiye ayırmaktadır. Birincisi &#8220;Hakk&#8217;ı senin sen olduğun gibi bilerek elde edilebilen bilgi&#8221;; ikincisi ise de Hakk&#8217;ı senin sen olduğun gibi değil fakat senin O olduğun gibi bilerek senin aracılığınla elde edilebilen bilgi&#8221;. Birinci tür bilgi akıl ve muhakeme yolu olup, Allah&#8217;ı, senden yâni yaratılmışlardan itibâren istidlâl eder, fehmedersin. Daha somut bir biçimde ifâde edilecek olursa bu, &#8220;sen&#8221;in mahlûk olma tabîatına has özelliklerinin bilincine sâhip olmak ve sonra da akıl ve muhakeme yoluyla Hakk&#8217;ın sûretini bütün eksikliklerden tenzîh edip O&#8217;na, bunlara zıt bütün özellikleri yakıştırmak yoluyla Hakk hakkında bir bilgiye erişmekten ibârettir. Meselâ, kendinde &#8220;hudûs&#8221; (yâni sonradan olma) görüp Hakk&#8217;a bunun zıddı olan &#8220;kıdem&#8221;i izâfe etmek; kendinde &#8220;iftikâr&#8221; (yâni fakirlik) görüp Hakk&#8217;a bunun zıddı olan &#8220;gınâ&#8221;yı (yâni zenginliği, kendi kendine yeterliği) yakıştırmak; kendinde sürekli &#8220;tagayyür&#8221; (yâni değişiklik) görüp Hakk&#8217;a ezelî ve ebedî sâbitli i izâfe etmek&#8230;ilh&#8230; gibi. İbn Arabî, bu türden bilginin felsefecilere ve ilm-i kelâm&#8217;cılara (teolog&#8217;lara) mahsûs olduğunu ve, her ne kadar bu da bir tür &#8220;nefsini bilerek Rabb&#8217;i bilmek&#8221; ise de bunun, Allah hakkında son derece düşük düzeyde bir bilgiyi temsil ettiğini söylemektedir.</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em> </em><em>İkinci tür bilgi ise, O&#8217;nun &#8220;sen&#8221;in aracılığınla bilinmesidir. Fakat bu hâlde üzerinde önemle durulan &#8220;sen&#8221; değil O&#8217;dur. Bu, her ne kadar özel bir şekilde dahi olsa, Hakk&#8217;ın, insanın doğrudan doğruya Hakk&#8217;ın tecellîsinin bir sûreti olan kendi nefsini bilmek ve tanımak sûretiyle bilinip tanınmasından ibârettir. Bu, Allah&#8217;ın kendini insanın kendi nefsinde izhâr ettiğinin bilincine sâhip olmakla Allah&#8217;ın bilinip tanınmasını sağlıyan bilgi usûlüdür.&#8221;</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em></em></p>
<p>&#8230; Bu konu ilginizi çektiyse&#8230;</p>
<p> </p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_insan.pdf" target="_blank"><strong><span style="color: #0066cc;">D</span></strong><span style="color: #0000ff;"><strong>erin İnsan</strong><span> </span></span></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_insan.pdf" target="_blank"><img class="alignleft size-medium wp-image-8239" title="derin_insan" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/derin_insan-174x300.jpg" alt="" width="126" height="230" /></a> <em>“Düşümde bir kelebektim. Artık bilmiyorum ne olduğumu. Kelebek  düşü görmüş olan bir insan mıyım yoksa insan olduğunu düşleyen bir kelebek mi?”</em> (Zhuangzi, M.Ö. 4.yy)</p>
<p class="entry" style="text-align: justify;"><strong>“Ben” kimdir?</strong> İnsan nedir? Hakikat’in ne tarafındayız? Hiç bir şüpheye yer bırakmayacak bir şekilde nasıl bilebiliriz bunu? Zekâ, mantık ve bilim… Bunlar Hakikat ile aramıza bir duvar örmüş olabilir mi? Freud, Camus, Heidegger, Kierkegaard, Pascal, Bergson, Kant, Nietzsche, Sartre ve Russel’ın yanında Mesnevî’den, Mişkat-ül Envar’dan,  Makasıt-ül Felasife’den, Füsus’tan ilham alındı. Hiç bir öğretiye sırt çevrilmedi. Aşık Veysel, Alfred Hitchcock, Maupassant, Hesse, Shyamalan, Arendth, Hume, Dastour, Cyrulnik, Sibony, Zarifian ve daha niceleri parmak izlerini bıraktılar kitabımıza. <span style="color: #0066cc;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_insan.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></a></span> </p>
<p class="entry" style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_goz.pdf" target="_blank">Derin Göz</a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/derin_goz.jpg"></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/k_derin_goz.jpg"><em></em></a><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/ak_derin_goz.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/ak_derin_goz.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-11469" title="ak_derin_goz" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/ak_derin_goz.jpg" alt="" width="145" height="206" /></a></em></p>
<p style="text-align: justify;">  İnsan gözü daha verimli kullanılabilir mi? <strong>Aş, eş ve düşmanı gören Et-Göz’ün yanı sıra Hakikat’i görebilecek bir  Derin-Göz açılabilir mi? </strong>Sanatçı olmayan insanlar için kestirme bir yol belki de Sanat. Çukurların dibinden dağların zirvesine, Yeryüzü’nden Gökyüzü’ne…Sanat&#8217;a bakmak için çeşitli yapıtlardan, ressamlardan istifade ettik: Cézanne, Degas, Morisot,  Monet, Pissarro, Sisley, Renoir, Guillaumin, Manet, Caillebotte, Edward Hopper, William Turner,Francisco Goya, Paul Delaroche, Rogier van der Weyden, Andrea Mantegna , Cornelis Escher , William Degouve de Nuncques.</p>
<p style="text-align: justify;">Peki ya baktığımızı görmek, gördüğümüzü anlamak? Güzel&#8217;i sorgulamak için çağ ve coğrafya ayırmadık, aklımızı uyaracak hikmetli sözlere açtık kapımızı: Mevlânâ Hazretleri, Gazalî Hazretleri, Lao-Tzû, Albert Camus, Guy de Maupassant, Seneca,  Kant, Hegel, Eflatun, Plotinus, Bergson, Maslow, &#8230; <a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_goz.pdf" target="_blank"><strong>Buradan indirebilirsiniz</strong></a>.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_zaman.pdf" target="_blank">Zaman Nedir?</a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><em><a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_zaman.pdf" target="_blank"><img class="alignright size-full wp-image-14532" title="kapak_zaman_nedir" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/01/kapak_zaman_nedir.gif" alt="" width="120" height="160" /></a>“&#8230;Geçip gitmiş olmasa “geçmiş” zaman olmayacak. Bir şey gelecek olmasa gelecek zaman da olmayacak. Peki nasıl oluyor da geçmiş ve gelecek var olabiliyor? Geçmiş artık yok. Gelecek ise henüz gelmedi. Şimdiki zaman sürekli var ise bu sonsuzluk olmaz mı? ”</em>  diyordu <strong>Aziz Augustinus</strong>. Zira kelimeler yetmiyordu. &#8220;Zaman Nedir?&#8221; sorusuna cevap verebilmek için kelimelerin ve mantığın gücünün yetmediğı sınırlarda Sanat’tan istifade etmek gerekliydi : Sinema, Resim ve Fotoğraf sanatı imdadımıza koştu. Ama felsefeyi dışlamadık: Kant, Bergson, Heidegger, Hegel, Husserl, Aristoteles&#8230; Bilimin Zaman&#8217;a bakışına gelince elbette Newton’dan Einstein’a uzandık. Bilimsel zamandan başka, daha insanî ve MUTLAK bir Zaman aradık. <a href="http://www.netkitap.com/kitap-sozdizimi-ve-anlambilim-abdulkahir-el-curcani-litera-yayincilik.htm"><strong>Delâilü’l-İ’câz</strong></a>, <strong>Mesnevî</strong>, <a href="http://www.dunyakitap.com/kitap/felsefenin-temel-ilkeleri-2-baski-p413866.html"><strong>Makasıt-ül Felasife</strong> </a>, <strong>Telhis-u Kitab&#8217;in Nefs</strong> ve <strong>Fütuhat-ı Mekiyye</strong> gibi eserler Zaman-İnsan ilişkisine bambaşka perspektifler açtı. <a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_zaman.pdf" target="_blank">Zaman&#8217;ın kitabını buradan indirebilirsiniz.</a></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/09/28/icimde-biri-mi-var-lubbu%e2%80%99l-lubb/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/09/28/icimde-biri-mi-var-lubbu%e2%80%99l-lubb/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Hikem-i Ataiyye Şerhi (Yeniden)</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/06/14/hikem-i-ataiyye-serhi-yeniden/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/06/14/hikem-i-ataiyye-serhi-yeniden/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 14 Jun 2011 13:51:15 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mehmet Yılmaz</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Hikmet]]></category>

		<category><![CDATA[Kitap Tanıtımı]]></category>

		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>

		<category><![CDATA[İslam]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=17173</guid>
		<description><![CDATA[Sunuş: Bu eşsiz kitabı daha önce bir kez tanıtmış idik. Uzun uzadıya anlatmak yerine yeni bir hikmet ile kitabın kendi kendini tanıtmasını daha faydalı buluyorum. Kalplere şifa olması duasıyla (MY)
 
 &#8221;Ey mürid, kulluğa ters düşen beşerî sıfatlardan sıyrılırsan HAKK&#8217;ın davetine icabet etmiş ve HAKK&#8217;a yaklaşmış olursun.&#8221; (1ci Cilt, 35ci Hikmet)
 Ahmed Mahir Efendi&#8217;nin şerhi:
Din emri zâhirî ve [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="padding-left: 30px;"><strong><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/12/hikem-i_ataiyye.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-13796" title="hikem-i_ataiyye" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/12/hikem-i_ataiyye.jpg" alt="" width="202" height="270" /></a>Sunuş:</em></strong><em> Bu eşsiz kitabı <a href="http://www.derindusunce.org/2010/12/09/hikem-i-ataiyye-serhi-ahmed-mahir-efendi/">daha önce bir kez tanıtmış idik</a>. Uzun uzadıya anlatmak yerine yeni bir hikmet ile kitabın kendi kendini tanıtmasını daha faydalı buluyorum. Kalplere şifa olması duasıyla (MY)</em></p>
<p> </p>
<p><strong> &#8221;Ey mürid, kulluğa ters düşen beşerî sıfatlardan sıyrılırsan HAKK&#8217;ın davetine icabet etmiş ve HAKK&#8217;a yaklaşmış olursun.&#8221; (1ci Cilt, 35ci Hikmet)</strong></p>
<p> <strong>Ahmed Mahir Efendi&#8217;nin şerhi:</strong></p>
<p>Din emri zâhirî ve bâtınîdir. Azalara ve kalbe dair emirlere &#8220;amel&#8221;, bâtını olanlara &#8220;akide&#8221; denir. Ameller ilâhî emre muvafık olursa taat, aykîrı olursa mâsiyettir. Akidelerin ilâhî emre uygun olanı imandır, aykırı olanı nifak veya cehalettir. Zahiri ile ilgili olanlara &#8220;fıkıh&#8221;, bâtınına dair olanlara &#8220;tasavvuf&#8221; denir. İnsan bu iki kısımdan ibarettir. Zahiri haller bâtının hükümlerine tâbidir. Çünkü yaratılış kanununa göre vücud ülkesinin hükümdarı kalptir, azalar onun emri altındaki halk ve askerlerdir. Bunun delili olan hadis-i şerifte buyuruldu:</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;İnsan vücudunda bir et parçası vardır ki sağlığı vücudun sağlıklı olmasını, bozulması vücudun bozulmasını gerektirir. Bu da çam kozalağı şeklinde olan kalptir&#8221;</em></p>
<p>Kalbin sağlığı kötü sıfatlardan temizlenip iyi vasıflarla doldurulmasıyla hâsıl olur. Kulluğa ters düşen beşerî sıfatlar, işte bu kötü vasıflardır. Yoksa <span id="more-17173"></span>iman, taat, huşu, haşyet gibi ubûdiyetin ta kendisi olan güzel sıfatlardan sıyırılmak, yakınlık değil tersine uzaklık ve dalalet getirir.</p>
<p> Kötü vasıfların aslı ve kökü kibir, ucb, kin, riya, haset, mal ve mevki sevgisidir. Bu gibi kötü sıfatlar ahlâk düşkünlüğünün esasıdır. Dalları ise şunlardır: Buğz, düşmanlık, zenginlere saygı göstermek fakirleri hor görmek, tevekkülsüzlük, itimatsızlık, pintilik, korkusuzluk, uzun emel, övünmek, çok sevinmek, yapmacık davranmak, vesvese, yüze gülücülük, katılık, sertlik, kabalık, gaflet, acele, hiddet, hayâsızlık, kanaatsizlik, göğüs darlığı, baş olmayı sevmek gibi şeylerdir. Bu kötü vasıfların kaynağı nefs-i emmareye değer vermek, emrini gözetmek, hastalık ve garazlarına razı olmaktır. İşte kâfirin küfrüne, münafığîn nifakına, âsinin isyanına sebep olup kulluktan çıkaran bu hallerdir. Bunun çaresi de riyazet ve mücahede ile beşerî sıfatları temizleyip beşerî sıfatları melekî sıfatlara, şeytan vasıflarını mü&#8217;min ahlâkına, hayvanî tabiatı ruhanî tabiata döndürmektir.</p>
<p>Bu suretle kalp temizliğine, nefs tezkiyesine erişen mürid güzel sıfatlar kazanarak tevazu, huşû, ALLAH&#8217;ın emirlerine tâzim, yarattıklarına şefkat, hududu korumak, heybet, havf, tezellül, haşyet, ihlâs, rıza, minneti tanımak gibi güzel eserlere mazhar olur. İrfan, refet, merhamet, rıfk, göğüs genişliği, şefkat, merhamet, tahammül, atıfet, nezahet, emanet, teenni, vakar, cömertlik, hayâ, güleryüzlülük, nasihat, kemal ve saadet getiren iman ahlâkı ile dolar.</p>
<p> Sofiler buna yani kötü ahlâktan güzel ahlâka dönmeye &#8220;tezkiye&#8221; ve &#8220;tahliye&#8221; derler. Bu iki iş sülûkun hakikatidir. Salikler bunu gerçekleştirerek başka bir kulluk hakikatine erişirler. Emmare&#8217;den yakalarını kurtarır, HAKK&#8217;a yakınlık ve mârifet elde eder, rabbanî huzur ve vuslata kavuşurlar. Can ve cennet çağrısına yani ilâhî davete icabet ederler. HAKK&#8217;tan uzaklaştıran nefsin hazzını terk edip HAKK&#8217;ın huzuruna yaklaşırlar. En güzel amellerden hoşlanır, yük almaktan korunurlar.</p>
<p> Bu sebeptendir ki mahfuzluk evliyaya, mâsumluk da enbiyaya mahsustur. Evliya mahfuzdur, korunmuştur. Günah işleyebilir ama günahta ısrar etmez, tövbe ve istiğfara sarılırlar. Mâsumluk ise günahın asla kast olunmamasından ibarettir ve peygamberlere özgüdür.</p>
<p> Özetle HAKK&#8217;a yakınlık ve huzur, nefsin alçaklığını bilmeye ve kötü ahlâkın gideerilmesine bağlıdır. HAKK&#8217;tan uzaklık ve hicran ise nefse köle olmaya, heva ve hevese uymaya bağlıdır.</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/06/14/hikem-i-ataiyye-serhi-yeniden/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/06/14/hikem-i-ataiyye-serhi-yeniden/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Kozmostaki Tek Hakikat* - William C. Chittick</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/05/16/kozmostaki-tek-hakikat-william-c-chittick/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/05/16/kozmostaki-tek-hakikat-william-c-chittick/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 16 May 2011 08:40:33 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Konuk Yazar</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Hz İbn-i Arabî]]></category>

		<category><![CDATA[Kitap Tanıtımı]]></category>

		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>

		<category><![CDATA[İslam]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=16185</guid>
		<description><![CDATA[Alper Gürkan
&#8220;Aynı anda hem modern anlamda bir bilim adamı, hem de âlemi ve nefsi Kur&#8217;an ve Sünnet&#8217;te izah edildiği gibi anlayan bir Müslüman olmak mümkün müdür? Peki, hem bir sosyolog olmak, hem de tevhid kavramının iç manasına uygun düşünebilmek mümkün müdür?&#8221;
 
Mesela Müslüman bir bilim adamı, bedeni bir marazı ele alırken onun kaynağını açıklayan bir hadisle [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><em><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/05/kozmostaki_tek_hakikat.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-16186" title="kozmostaki_tek_hakikat" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/05/kozmostaki_tek_hakikat.jpg" alt="" width="189" height="299" /></a>Alper Gürkan</strong></em></p>
<p>&#8220;Aynı anda hem modern anlamda bir bilim adamı, hem de âlemi ve nefsi Kur&#8217;an ve Sünnet&#8217;te izah edildiği gibi anlayan bir Müslüman olmak mümkün müdür? Peki, hem bir sosyolog olmak, hem de tevhid kavramının iç manasına uygun düşünebilmek mümkün müdür?&#8221;<br />
 <br />
Mesela Müslüman bir bilim adamı, bedeni bir marazı ele alırken onun kaynağını açıklayan bir hadisle bilimsel bir tespit arasında köprü kurmayı başarabilir mi, buna gerek duyar mı? Ya da sosyal ilerlemenin olduğu kadar çatışmaların da sebebi olarak görülebilecek toplumsal eşitsizlikler, yaratımdaki tüm hiyerarşiye rağmen bir sorun olarak ele alınabilir mi? Özellikle pozitivizmin bilimsellikle eşdeğer kabul edildiği mevcut paradigma dahilinde bu sorular düşünen herkes için yanıtlarını arıyor.<br />
 <br />
Aydınlanmadan sonra hüküm süren, eşyanın tabiatına dönük materyalist nedensellik; dinin çıkarımlarını küçümseyerek görmezden gelmeyi elzem kıldı. Bu sayede her şeyi en küçük parçalarına bölerek tasnif etmeye ve anlamlandırmaya çalışan bilim, bilginin kendisinin ve kaynağının bilinemezliğini de içeren postmodern durumdan başka bir yere de ulaşamadı: Sonsuzluğun ilahi tanımından matematik tanımına kaydı zihinler ve tekliğin çeşitliliğinden çokluğun mutlaklığına&#8230;<br />
 <br />
Kozmostaki Tek Hakikat kitabıyla bu sorunu ele alan William C. Chittick, modern zamanlarda insanların ibadet ederken Müslüman gibi &#8220;davrandığı;&#8221; ama bir doktor, mühendis, sosyolog veya siyaset bilimci gibi &#8220;düşündüğü&#8221; sonucuna varır. Yani dinsel bakış açısı, sadece ahiret için yapılan ritüellerle sınırlandırılarak dünyayı anlamlandırmanın esası, onu kavramanın ve ona uyumluluğun bir gereği olmaktan çıkarılmıştır. Muhkem bir iman üstüne sadece haftalık derslere katılarak ya da bazı kitapları okuyarak İslamî bir şekilde düşünmeyi ummayı safdillik olarak gören Chittick, bu kadar çabanın geleneğin hâkim olduğu modern öncesi zamanlarda bile yetmediğine vurgu yapar. Bu yönden tüm kitap, modern zamanlarda yaşayan insanın &#8220;hakikat&#8221;le ilişkisini irdeleyerek ona bir yol gösterme çabasının <span id="more-16185"></span>eseridir denilebilir.<br />
 <br />
İslam&#8217;ın bu asır için anlamı&#8230;ABD doğumlu William C. Chittick; New York Stony Brook Üniversitesi&#8217;nde Karşılaştırmalı Edebiyat ve Kültürel Araştırmalar profesörü ve aynı zamanda İbn Arabî, Mevlana gibi değerleri Batı&#8217;ya tanıtan bir mütefekkir yazardır. Özellikle hitap ettiği Batı&#8217;da İslam ve tasavvufla ilgili Arapça ve Farsçadan İngilizceye yaptığı çevirileri ve yorumlarıyla tanınan Chittick, doktorasını 1974&#8242;te Tahran Üniversitesi&#8217;nde Fars edebiyatı alanında Seyyid Hüseyin Nasr&#8217;ın talebesi olarak tamamladı. Daha sonra onun da etkisiyle tercümelerinin dışında gelenekselci (tradisyonalist) ekolün diğer Batılı mütefekkirlerine paralel olarak eserler kaleme aldı. Bu eserlerindeki metinlerin ortak vasfını kendisi, &#8220;İslam&#8217;ın bu asır için ifade ettiği anlam ve çağımızda olabilecek en mükemmel uygulanabilirliği bulma gayreti&#8221; olarak tanımladı.<br />
Bu gayretin bir devamı niteliğindeki Kozmostaki Tek Hakikat&#8217;te de çağdaş meseleler hakkında doğrudan olmasa da göndermelerle bağlantı kuran yazar, nesilden nesile aktarılan &#8220;naklî bilgi&#8221;yle bir mürşidin varlığı olmaksızın edinilemeyecek olan &#8220;irfanî bilgi&#8221; arasındaki ayrımı netleştirmekle işe girişiyor&#8230;<br />
 <br />
Geleneğin tabiatı&#8230;<br />
Kullandığı dil, yapaylıktan ve zorlamadan uzak olan ve tasavvuf ıstılahını en münasip bir şekilde yansıtan tercüman Ömer Çolakoğlu&#8217;nun okumayı kolaylaştırdığı eser, yedi ana bölüm (makale)&#8217;den oluşuyor: Kendisine dayanılmadan hiçbir dinin hayatta kalamayacağı irfanî geleneğin bu çağda ortadan kalkmışlığı durumu ve geri gelişinin önündeki muhtelif engeller kitabın ilk dört bölümdeki metinlerde işleniyor. Söz konusu yazılarda; geleneğin tabiatı hakkında bilgiler, irfanın üstünü örten iç ve dış kuvvetler, naklî ve irfanî bilgi arasındaki farklılıkların derinlemesine ortaya konması, felsefe ve tasavvufun temel unsurlarının şerh edilmesi, iyileşmenin önündeki engeller, modern düşüncenin bir şartı olan ideoloji gibi konular işleniyor.<br />
 <br />
Beşinci bölüm hariç tüm metinler esasta ders notu olarak kaleme alınmış olan kitabın son üç bölümündeyse, irfanî geleneğin günümüzdeki sorunlar üstünden anlaşılması için belirlenmiş konular irdeleniyor. Bu son bölümler; Seyyid Hüseyin Nasr&#8217;ın fikirleri, dil meselesi, efsanevî tahayyülat, kâinat ve nefs ilişkisi, felsefenin özne-nesne karşıtlığının aksine İslam&#8217;ın &#8220;nefse arif olma&#8221; hassasiyeti ile irfan taliplerinin yolculuklarına ayrılmış.<br />
 <br />
&#8220;İslam irfan geleneği, tamamen olmasa da büyük çapta sırra kadem basmıştır.&#8221; Diyen yazar, diğer eserlerinde yaptığı gibi &#8220;içtihad,&#8221; &#8220;ilim,&#8221; &#8220;ulema,&#8221; &#8220;irfan,&#8221; &#8220;tevhid,&#8221; gibi kelimelerin sözcük karşılıklarından ziyade özellikle Batı&#8217;lı okura seslenerek bu terimlerin tasavvuftaki kavramsal karşılıkları üstünde duruyor. Kitabın bu yönü, bazı kavramları az çok bildiğini düşünen okur tarafından yadırganacak gibi dursa da kimi zaman &#8220;hukuk&#8221; gibi çokça kullandığımız bir kelimenin bile fazlaca fark edilmeyen çok yönlü anlamlılığı hatırlatılıp ortaya koyularak bu aşılıyor.<br />
 <br />
Ve modenizm&#8230;<br />
Sufi Kitap&#8217;ın özenli baskıyla yayınlanan Kozmostaki Tek Hakikat, İslam&#8217;ın kabuğuyla yetinmeyip öze eğilmek ve geleneksel irfanî geleneği yeniden ihya etmek suretiyle modernizmin &#8220;ideoloji,&#8221; &#8220;ilerleme,&#8221; &#8220;evrim,&#8221; &#8220;devrim,&#8221; &#8220;bilim&#8221; gibi putlarından kurtulmanın olanaklılığına vurgu yapan özgün bir eser.<br />
 <br />
&#8220;İnsanların kulluk ettiği tanrılar, hayatlarına bir içerik ve anlam veren referans noktalarıdır&#8221; diyerek modern putçuluğa değinen Chittick, &#8220;Hakikat&#8221; kavramıyla; kendisinden başka herhangi bir şeyin gerçek olmadığı, O&#8217;ndan gayrisinin muğlâk olduğu &#8220;Varlık&#8221;a işaret ediyor.<br />
 <br />
Velhasıl, &#8220;Kozmostaki tek hakikat, Yaratıcı&#8217;nın kendisi&#8217;dir&#8221; diyen Chittick, okurunu da bu bilginin ışığında &#8220;kendini&#8221; keşfetmeye davet ediyor&#8230;<br />
* Sufi Kitap, 1. Baskı</p>
<p> </p>
<p style="text-align: justify;"> &#8230; Bu tanıtım ilginizi çektiyse&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/11/kitap-tanitan-kitap2.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-13292" title="kitap-tanitan-kitap2" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/11/kitap-tanitan-kitap2.jpg" alt="" width="106" height="152" /></a>Kitap okumak… Jean Paul Sartre, Nazan Bekiroğlu, Toshihiko Izutsu, Henri Bergson, Mustafa Kutlu, Dostoyevski, Elif Şafak, Clausewitz, Sadık Yalsızuçanlar, Alber Camus ile sohbet etmek… <strong>Suyun resmine bakmakla yetinmeyen, su içmek isteyenler için var kitaplar. </strong>Mesnevî var, El-Munkızü Min-ad-dalâl, Kitab Keşf al Mânâ, Er-Risâletü’t-tevhîd var.  Elinizdeki bu kitap Derin Düşünce yazarlarının seçtiği kitapların tanıtımlarını içeriyor. Bizdeki yansımalarını, eserlerin ve yazarların bıraktığı izleri. Farklı konularda 44 kitap, 170 sayfa. Zaman’a ayıracak vakti olanlar için… <a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_1.pdf" target="_blank"><strong><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></strong></a></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/05/16/kozmostaki-tek-hakikat-william-c-chittick/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/05/16/kozmostaki-tek-hakikat-william-c-chittick/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Üç İslamî Ekol: Üç Müslüman Bilge</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/04/26/uc-islami-ekol-uc-musluman-bilge/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/04/26/uc-islami-ekol-uc-musluman-bilge/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 26 Apr 2011 20:16:14 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Konuk Yazar</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>

		<category><![CDATA[Kitap Tanıtımı]]></category>

		<category><![CDATA[Selefiye]]></category>

		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>

		<category><![CDATA[İslam]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=15743</guid>
		<description><![CDATA[Alper Gürkan
[Okudum Yazdım sitesinde yayınlandı]
Hâlen George Washington Üniversitesi&#8217;nde İslam Araştırmaları Profesörlüğüne devam eden ve son olarak 2009&#8242;da ikinci vatanı olarak gördüğü ülkemize de gelip konferans vermiş olan düşünür Seyyid Hüseyin Nasr; İslam fikriyatı içinde &#8220;Vahdet-i Vücud,&#8221; &#8220;Tasavvuf,&#8221; &#8220;kutsal ilim&#8221; gibi mes&#8217;eleleri tartışırken evrensel anlamıyla &#8220;dinlerin aşkın birliği,&#8221; &#8220;ezelî hikmet,&#8221; &#8220;modernizm&#8221; gibi konuları da ele almakta, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/04/uc_musluman_bilge.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-15751" title="uc_musluman_bilge" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/04/uc_musluman_bilge.jpg" alt="" width="185" height="280" /></a>Alper Gürkan</em></strong></p>
<p>[<a href="http://www.okudumyazdim.net/uc-islami-ekol-uc-musluman-bilge/" target="_blank">Okudum Yazdım </a>sitesinde yayınlandı]</p>
<p align="justify">Hâlen George Washington Üniversitesi&#8217;nde İslam Araştırmaları Profesörlüğüne devam eden ve son olarak 2009&#8242;da ikinci vatanı olarak gördüğü ülkemize de gelip konferans vermiş olan düşünür Seyyid Hüseyin Nasr; İslam fikriyatı içinde &#8220;Vahdet-i Vücud,&#8221; &#8220;Tasavvuf,&#8221; &#8220;kutsal ilim&#8221; gibi mes&#8217;eleleri tartışırken evrensel anlamıyla &#8220;dinlerin aşkın birliği,&#8221; &#8220;ezelî hikmet,&#8221; &#8220;modernizm&#8221; gibi konuları da ele almakta, incelemekte ve yorumlamaktadır.</p>
<p align="justify">Tradisyonalist ekolün temsilcileri olan René Guénon, Martin Lings, Frithjof Schuon gibi düşünürlerle paralel olarak modern düşüncenin yarattığı bunalımı, İslam ya da dinsel tefekkür ile karşılayıp aşmak imkânını sorgulayan Nasr; kitaplarında metafiziğin &#8220;engellenmişliğine&#8221; rağmen hâlâ büyük kuvvetlere sahip olduğunu ileri sürer ve modern dünya içerisinde yaşanırken gelenekselle olan bağların sürdürülebilirlik imkânına kapı aralamaya çalışır.</p>
<p align="justify">Dünyanın dört bir yanında verdiği konferansların yanı sıra yazdığı sayısız makale ve onlarca kitapla modernite ve Batı arasında kurulan göbek bağının kesilip yeni bir felsefî zemin oluşturulmasına katkı sağlamak için çabalayan Nasr<span id="more-15743"></span>; &#8220;İslam ve Modern İnsanın Çıkmazı,&#8221; &#8220;Modern Dünyada Geleneksel İslam,&#8221; &#8220;İslam&#8217;da Düşünce ve Hayat,&#8221; &#8220;Genç Müslümana Modern Dünya Rehberi&#8221; gibi eserlerle bu çağ çıkmazı için İslam&#8217;ı ve Tasavvuf&#8217;u temel alan bir araştırma metodunun da öncülüğünü yapmaktadır.</p>
<p align="justify">&#8220;Üç Müslüman Bilge&#8221;; Nasr&#8217;ın, İslam düşüncesi ve İslam felsefesi konusunda tarihteki üç okulu, onları temsil eden üç düşünür üzerinden ele alıp incelediği bir eserdir: İbn Sina&#8217;nın kişiliğinde Meşşaîlik felsefesi, Sührevedi&#8217;nin kişiliğinde İşrakîlik ve İbn Arabi&#8217;nin kişiliğinde Tasavvuf, kitabın konusudur.</p>
<p align="justify"><strong>Meşşaîlik ve İbn Sina:</strong></p>
<p align="justify">Aristo Teolojisi ve Yeni Eflatunculuğu da İslam fikir denizinde eriterek Meşşaî okulunu kuran ve &#8220;Arapların Filozofu&#8221; namıyla meşhur olan El Kindî için iki tür bilgi vardır: Biri, Allah tarafından rasûl ve nebilere aktarılan ilahî bilgi (el ilm&#8217;ül ilahî), diğeri ise zirvesi felsefe olan insanî bilgi (el ilm&#8217;ül insanî)&#8217;dir. Doğal olarak ilk bilgi ikincisinden üstün kabul edilir ve yoktan var etme ya da cismanî haşr gibi gerçekler akıl ve felsefe tarafından kavranamasalar da -hatta ona aykırı bile düşseler- ilahî bilgiye dayandıkları için kabul edilmelidirler. Bu yüzden denilebilir ki Meşşaîlik fikriyatı, felsefe ve doğa bilimlerinin vahye eklemlenmesiyle ve anlaşılmaya çalışılmasıyla vardırlar. Bu sayede Meşşaî Okulu; Eflatun&#8217;u, Arsito&#8217;yu, Neo-Platonculuğu, Stoacılığı, Hermetizmi, Pisagorculuğu, antik çağ hekimliğini, matematiği ve akıl-vahiy zıtlaşması dışında kalan tüm fikir ve görüşleri kendi bünyesinde görür. Bunu yaparken, bünyesine dahil ettiği bu disiplerin iç tutarlılık ve sistemlerine bağlı kalır ve bu bağlılığı, İslam toplumunun ihtiyaçlarını gözeterek zenginleştirir.</p>
<p align="justify">Nasr, Meşşaîlik&#8217;i anlatırken öne aldığı El Kindî&#8217;den sonra; el Belhî, el İstahrî, İbn Havkal gibi düşünürleri de anıp alimler tarafından &#8220;İkinci Öğretmen&#8221; diye anılan Siyaset felsefecisi Farabî&#8217;ye, ondan da er Razî, Birunî, Harizmî, İbn Nedim gibi mantıkçı ve ansiklopedistlere ve nihayet İbn Sina&#8217;ya geçer. Tüm bu kişiler ve daha nicesi ile İhvan&#8217;üs Safa, İbn Sina için birer öncüdür.</p>
<p align="justify">Batı&#8217;da Avicenna diye bilinen ve müslümanlarca Hekimler Sultanı diye anılan İbn Sina&#8217;nın Orta Çağ skolastik felsefesinin temellerini attığı, Hipokrat ve Galen tıp geleneklerini birleştirdiği kabul görmektedir.</p>
<p align="justify">Varlıkbilim (ontoloji) evrenbilim, melekler bilimi, tabiat bilimleri, matematik, psikoloji ile din ve vahiy ilişkisi, batınî felsefe gibi ana başlıklarla İbn Sina&#8217;nın hayatının yanı sıra görüşlerini de aktaran Nasr; onun kurduğu okul ile de Meşşaî felsefesine ve İslam tefekkür dünyasına yaptığı katkıyı aktarır okuyucuya.</p>
<p align="justify"><strong>İşrakîlik ve Sühreverdi: </strong></p>
<p align="justify">Abbasilerin siyaseten zayıfladıkları bir dönemde bazı fâkihler, Aristo felsefesindeki rasyonalist boyuta karşı çıkan sûfîler ve Eş&#8217;arî Kelamı, bir cephe oluşturup; bazı Şiî meliklerin güçlenmesinin de etkisiyle Meşşaîlik&#8217;i, yoğun olarak eleştirmeye başlarlar. Özellikle Gazalî&#8217;nin tasavvufa yönelip de felsefecilere saldırması sayesinde doğudan batıya, Endülüs&#8217;e kayan Meşşaî düşüncesi; İbn Bacce, İbn Tufeyl, İbn Rüşd gibi meşhur filozoflarca yaşatılırsa da gücünü giderek yitirir.</p>
<p align="justify">Ûlema içinden Selahaddin&#8217;e baskı yapılması yüzünden hapsedilerek 38 yaşındayken vefat eden Sühreverdi; aldığı eğitim sayesinde hem mantık ve felsefeye hem de tasavvufa hâkimdi. Ardında bıraktığı eserlerde Zerdüştlük, Pisagorculuk, Eflatunculuk, Simyacılık, Hermetizm gibi pek çok geleneğin izlerini aktaran birisi olarak da İşrakîlik&#8217;in şeyhi kabul edildi. Bu kadar çok gelenekten izler taşıması; onun eklektik bir görüşler bütününe sahip olduğunu değil, philosofia perennis (ezeli hikmet)&#8217;e dönük olduğunu gösteriyordu.</p>
<p align="justify">Sühreverdi&#8217;nin, iki hikmet geleneğinin bir sentezi olarak ortaya çıkardığı İşrak felsefesi; &#8220;şeyhleri Eflatun olan filozoflar,&#8221; &#8220;Şifin izleyicileri&#8221; ya da Hermetizm ile doğrudan bağlantılı diye nitelendirildiyse de kendisi; hem istidlalî akla, hem kalbî sezgiye, hem formal eğitime, hem de nefsin arındırılmasına dayanarak gerçeğe ulaşmak için bilgiyle meşgûl olmayı seçmişti.</p>
<p align="justify">Bu bölümde; coğrafî sembolizm, hikmet&#8217;ül işrak, Meşşaî felsefesinin eleştirisi, ontoloji, melekler, fizik ve psikoloji, ahiret ve manevî bir olma, iç-görsel anlatılar, İşrakî gelenek gibi konu başlıkları üzerinden Nasr; İşrakîlik ve Sühreverdi&#8217;nin görüşlerine yer verir.</p>
<p align="justify">&#8220;Manevî/rûhî bir gerçeklenme ve kutsallık ve marifeti elde etme yolu olarak Tasavvuf; kalbî, batınî ya da iç boyutunu oluşturduğu İslam vahyinin ayrılmaz bir iç öğesidir.&#8221; diyen Seyyid Hüseyin Nasr, Tasavvuf&#8217;un köklerini İslam Nebiî Hz.Muhammed ve Ali bin Ebu Talib&#8217;e dayandırır.</p>
<p align="justify">Rasûl&#8217;ün öğretilerinin iç boyutu olan ve bugüne değin İslam&#8217;ın batınî boyutunu temsil eden Tasavvuf, Rasûl&#8217;ün vefatından sonra -kendisi de bir Şiî olan Nasr&#8217;ın aktardığı Şiî görüşüne göre- Ali ve İmamlar ile Caferî Sadık, Ali er-Rıza, Zü&#8217;n Nun&#8217;ı Mısrî, Muhasibî, Edhem, Bestamî, Hallac, Cüneydî Bağdadî gibi velilerin yolu olmuştur. İran, Arap yarımadası, Afrika ve Anadolu&#8217;da birçok takipçi bulan Tasavvuf, Endülüslü Şeyhlerin şeyhi İbn Arabî ile sistemli bir şekilde dile getirilmeye başlanır.</p>
<p align="justify">İbn Arabî, psikolojik ve antropolojik bir temele yaslandığı kadar metafizik ve kozmolojiyi de kapsayan bir doktrin oluşturur ki bu, Vahdet-i Vûcud (Varlığın Aşkın Birliği) diye anılan görüş ve yöntemler bütünüdür. Vahdet-i Vûcud; Arabî&#8217;nin kendinden önceki şeyhler tarafından da dile getirilip uygulanan sûfî doktrinlerin açık bir şekilde formüle edilmesidir. Bu durum onu, &#8220;İslam irfanının en üst düzeydeki açıklayıcısı&#8221; yapmıştır.</p>
<p align="justify">Bu bölüm içerisinde; sembolizm, Vahdet-i Vûcud, isimler ve sıfatlar, insan-ı kâmil veya logos, yaradılış ve kozmoloji, bir olma, dinlerin birliği gibi konuları da işleyen Nasr, son olarak Arabî&#8217;den sonra Tasavvuf&#8217;un durumunu da anlatarak eserini tamamlar.</p>
<p align="justify">* * *</p>
<p align="justify">Denildiği gibi Tradisyonalist (Gelenekselci) ekolün bir temsilcisi olan Nasr; her ne kadar ezelî hikmet adına yaptığı araştırmalarında ziyadesiyle Tasavvuf&#8217;un varlıksal, varoluşsal ve dinsel birliği üstünde duran bir düşünür olsa da Meşşaîlik&#8217;in de İşrakîlik&#8217;in de uzağında olan birisi değildir. Çünkü bu kitap vasıtasıyla da yazmış olduğu eserler ve verdiği konferanslar sayesinde de söylediklerinden anlaşılmaktadır ki o da; ne vahyin hikmete dayalı sırrından ne de aklın ulaşabileceği bilgelikten uzak durulmamasını tavsiye eden birisidir.</p>
<p align="justify">Bu kitabıyla da üç İslamî ekolü; bir olan hakikatin farklı yüzleri olarak sunuyor okura. Böylece İsmet Özel&#8217;in dediği gibi içten içe;</p>
<p align="justify">&#8220;<em>taşınacak suyu göster / kırılacak odunu / bileyim hangi suyun sakasıyım ya Rabbel alemin&#8221; diyen modern zaman müslümanlarına yürünmüşlük tecrübesine sahip yolları işaret ediyor&#8230;</em></p>
<p align="justify"><em></em></p>
<p align="justify"><em>&#8230; Bu konu ilginizi çekiyorsa&#8230;</em></p>
<p> </p>
<p><strong><span style="color: #0000ff;">M<span><span><span>ü</span>slüman’ın Zaman’la imtihanı </span></span></span></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091210_derin_dusunce_org_musluman.jpg"></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/musluman_zaman.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff;"><strong><img class="alignleft size-medium wp-image-7624" title="20091210_derin_dusunce_org_musluman" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091210_derin_dusunce_org_musluman-203x300.jpg" alt="" width="114" height="155" /></strong></span></a></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Sunuş</strong>: Müslümanlar dünyanın toplam nüfusunun %20’sini teşkil ediyorlar ama gerçek anlamda bir birlik yok. Askerî  tehditler karşısında birleşmek şöyle dursun birbiriyle savaş halinde olan Müslüman ülkeler var. Dünya ekonomisinin sadece %2-%3′lük bir kısmını üretebilen İslâm ülkeleri Avrupa Birliği gibi tek bir devlet olsalardı <strong><em>Gayrı Safi Millî Hasıla bakımından SADECE Almanya kadar </em></strong>bir ekonomik güç oluşturacaklardı. Bu bölünmüşlüğü ve <strong><em>en sonda, en altta kalmayı tevekkülle(!) kabul etmenin</em></strong> bedeli çok ağır: Bosna’da, Filistin’de, Çeçenistan’da, Doğu Türkistan’da ve daha bir çok yerde zulüm kol geziyor. Müslümanlar ağır bir imtihan geçiyorlar. Yaşamlarını şekillendiren şeylerle ilişkilerini gözden geçirmekle başlıyor bu imtihan. Teknolojiyle, lüks tüketimle, savaşla, kapitalizmle, demokrasiyle , “ötekiler” ile ve İslâm ile olan ilişkilerini daha sağlıklı bir zemine oturtabilecekler mi? <a href="http://www.derindusunce.org/img/musluman_zaman.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><strong><em>Müslüman’ın Zaman’la imtihanı</em></strong> </span></a>adındaki 204 sayfalık bu kitap işte bütün bu konuları sorgulayan ve çözümler öneren makalelerden oluşuyor.</p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/02/islamcilik_kitap_k.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-14898" title="islamcilik_kitap_k" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/02/islamcilik_kitap_k.jpg" alt="" width="118" height="183" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/img/Islamcilik-devrim-demokrasi.pdf" target="_blank"> İslâmcılık, Devrim ile Demokrasi Kavşağında </a></strong></p>
<p>Müslümanca yaşamak için devletin de “Müslüman” olması mı gerekiyor? Bu o kadar net değil. Çünkü İslâm’ın gereği olan “kısıtlamaları” insan en başta kendi nefsine uygulamalı. Aksi takdirde dinî mecburiyet ve yasakların kanun gücüyle dayatılması vatandaşı çocuklaştırıyor ister istemez. <strong>İ</strong><strong>yi-kötü ayrımı yapmak, iyiden yana tercih kullanacak cesareti bulmak gibi insanî güzellikler devletin elinde bürokratik malzeme haline geliyor. </strong>21ci asırda Müslümanca yaşamak kolay değil. Yani İslâm’ın özüne dair olanı, değişmezleri korumak ama son kullanma tarihi geçmiş geleneklerden kurtulmak. AKP’yi iktidara taşıyan fikrî yapıyı, Demokrasi-İslâm ilişkisini, İran’ı ve Milli Görüş’ü  sorguladığımız bu kitabı ilginize sunuyoruz. <strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/Islamcilik-devrim-demokrasi.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></a></strong></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/04/26/uc-islami-ekol-uc-musluman-bilge/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/04/26/uc-islami-ekol-uc-musluman-bilge/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Aşk, Allah Seni Korusun</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/03/14/ask-allah-seni-korusun/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/03/14/ask-allah-seni-korusun/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 14 Mar 2011 10:00:14 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Cemile Bayraktar</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Sanat]]></category>

		<category><![CDATA[Sinema]]></category>

		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>

		<category><![CDATA[İnsan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=15158</guid>
		<description><![CDATA[Eserle buluşmama vesile olan Memduh Yağcı&#8217;ya teşekkürlerimle&#8230;
&#8220;Dünyadaki ruhlar kadar, Allah&#8217;a giden yol vardır&#8221; Bab Aziz&#8217;den&#8230;
  Film eleştirmenliği, incelemesi başlı başına bir uzmanlık alanıdır. Ancak bir film üzerine yazma çabası hem bu gayenin içinde hem de bazen çok üstündedir. Özellikle ruhani, sürreel eserlerin incelenmesi tekniğin yalnızca izaha çalıştığı ve eseri çoğu kez özünden koparan çalışmalardır. Eğer [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/03/vav.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-15159" title="vav" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/03/vav.jpg" alt="" width="202" height="240" /></a>Eserle buluşmama vesile olan Memduh Yağcı&#8217;ya teşekkürlerimle&#8230;</strong></p>
<p>&#8220;<em>Dünyadaki ruhlar kadar, Allah&#8217;a giden yol vardır</em>&#8221; Bab Aziz&#8217;den&#8230;</p>
<p>  Film eleştirmenliği, incelemesi başlı başına bir uzmanlık alanıdır. Ancak bir film üzerine yazma çabası hem bu gayenin içinde hem de bazen çok üstündedir. Özellikle ruhani, sürreel eserlerin incelenmesi tekniğin yalnızca izaha çalıştığı ve eseri çoğu kez özünden koparan çalışmalardır. Eğer eser ruha dokun[ma]mışsa, kalıba bina edilen, tekniğe bağlı bir inceleme esere kesinlikle zulümdür. Yineliyorum, bu bahis özneldir ve sadece özel eserler için geçerlidir.</p>
<p>  Mesela <strong>İnception-2010 (Başlangıç)</strong> filmi pekala bir eleştirmen elinde incelenebilir, tekniğe yatırılabilir zira aslı değil, suretidir, <strong>yansıma bile değildir, yanılsamadır</strong>. Buna mukabil <em>Nacer Khemir&#8217;in Bab Aziz, Güvercinin Kaybolan Gerdanlığı </em>gibi filmler-eserler tekniğin izah edemeyeceği derinlik barındırırlar.</p>
<p>   Empresyonistler(izlenimciler) eseri olduğu haliyle değil bıraktığı iz ile yorumlamayı savunurlar. Aslında bir anlamda incelenen eser <strong>ruhani ve sürreal </strong>ise empresyonist çizgi açığa çıkar. Dolayısı ile bu izafi ve görece sonucu doğurur. İzafi olan, olabilen ise bir anlamda &#8216;<strong>zengin&#8217;</strong>dir.</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/03/hasan.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-15160" title="hasan" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/03/hasan.jpg" alt="" width="250" height="267" /></a>  Elbet bu yazının varlığı ve içeriği de mevcut zenginliğe sadece küçük bir dokunuştur, yukarıdaki bahse <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/03/hasan.jpg"></a>örnektir, işin &#8216;bence&#8217;sidir. &#8216;Bence&#8217; bahsi ise <em>Nacer Khemir&#8217;in Bab Aziz </em>filminden alıntıladığım &#8220;<em>Dünyadaki ruhlar kadar Allah&#8217;a giden yol vardır</em>&#8221; cümlesi ışığında anlaşılmalıdır; <strong>her eser ve her eserin -bırakabiliyorsa- bıraktığı etki kadar ona giden yollar vardır, bazen o yolların çokluğu varılacak yerin yüceliğini de gösterir.</strong></p>
<p>Yanlış hatırlamıyorsam Goethe&#8217;ye ait bir cümle okumuştum; &#8221; <em>Kendi yağıyla kavrulan sanatçı yoktur</em>&#8221; küllühüm katıldığım bir ezcümle&#8230;</p>
<p>  Tunuslu yönetmen, sanatçı Nazer Khemir&#8217;in 1991 yapımı filmi Güvercinin Kaybolan Gerdanlığı bu anlamda İbn Hazm&#8217;ın Güvercin Gerdanlığı eserinin bir ürünü, bir yansıması ve dahası bu iki muazzam eser ise &#8216;<strong>aşk</strong>&#8216;ı izah etmenin birer yöntemi, bir nevi <strong>ruhların ve yolların </strong>çokluğunun ispatı.</p>
<p>  Khemir, alışılmışın çok ötesinde ve hatta meraklısı için, üzerinde bir sanatçı, eserlerine şahid olduktan sonra yönetmen diyemeyeceğiniz, ancak var olan bir ruh, bir arayış, bir yolcu, bir zanaatkar, sanatçı diyebileceğimiz bir usta.<span id="more-15158"></span></p>
<p>  Güvercinin Kayıp Gerdanlığı, alışılmışın çok ötesinde ve hatta anlayabileni için çok derinlikli bir eser. Yaşadığımız kurak hayatlara bir kaynak suyu&#8230; Bir izah, bir dikkat, bir yol işareti, bir anlam, bir anlatım&#8230;</p>
<p>  Güvercinin Kayıp Gerdanlığı, tutup narin elleriyle zarifçe çenemizden; başımızı, bizi koptuğumuz bize kavuşturan bir pusula, bir ışık&#8230;</p>
<p>  &#8220;Gemileri yakmak&#8221; ifadesi, Endülüs&#8217;e gidenlerin orada bir imarı kararlı kılmasından türemiş bir anlatım, orayı ıslah etme kararlığıyla gidenlerin, dönmemek için yaktıkları gemilerinden geliyor.</p>
<p>  Filmin başlangıç sahnesinde Endülüs&#8217;e ithaf edilen &#8220;<em>Tekrar inşa edilen Endülüs zamanında taşıdığımız etek dolu taşlar ve bitmeyen umutlar vardı</em>&#8221; Jacques Berque sözleri karşılıyor bizi&#8230; Bitmeyen umutların, somutlarını taşıdığımız bir Endülüs&#8217;e çekiyor dikkatimizi; sahi var mı bir imar niyetimiz, niyetlerimizin somutları, ya bitmeyen umutlarımız, atacak taşlarımız var mı? Gitmeye niyetimiz var mı, ya aramaya? Talip miyiz, talipli miyiz?</p>
<p>  Cevaplara dikkat kesilmeyelim, eser de &#8220;cevaba&#8221; yöneltmiyor zaten, bazen soru oluşturmak bile yeterlidir, izafi cevaplardan çok sorulabilen ruhlar ehemmiyet taşır çünkü sorular varlığa bir kanıt, bir ispattır.</p>
<p>  Cevaplar yolun sonudur, ruha lazımlı olan yoldur, yol&#8230; Yol; yani sorular, arayış, gidiş ve hareket&#8230;</p>
<p><strong>Zahir ve Batın</strong></p>
<p>  Bir talebe, bir mürid, bir hattat çırağı, bir şeyh, kaybolan bir şeyh, bir delil; vav! &#8220;Vav, içinde manasını taşıyan tek harftir alfebede. Tek ve türlü türlü tıpkı Allah gibi&#8221;</p>
<p>  &#8220;Yazmak sonsuzluğa ritmini veren ve görünenle, görünmeyen kelimeler arasında zincir kuran bir eylemdir&#8221; Zahir ve Batın.</p>
<p>  Zahir ve batın; hepimiz için, görebilen için ve göremeyen için, vav gibi, tek ancak türlü türlüsüne cevap, ve hatta soru işareti, işaretleri.</p>
<p><strong>Aşk</strong></p>
<p>  Filmdeki arayış, mürekkep ve kamışın oluşturduğu bir harf; vav. Vav&#8217;dan bir kelimeye yolculuk, kelime; aşk. Oradan bir kitaba, kitaptan bir yangına, o yangın mürşidin eteklerinden yüreklerimize, yüreklerimizde nâr, ateş. O ateşin yangınıyla suya doğru, yangın yangın bir yolculuk, sükuna doğru; sûdur.</p>
<p>  Film bir bitiş değil, biten bir film değil, bilakis bir başlangıç; aşk.</p>
<p>  <strong>Eğer, çok kuytuda bir yerde varla yok arası da olsa belli belirsiz bir sürgün hissi, bir yolculuk hevesi, bir tekamül arzusu varsa; peşine düşürecek, manaya nokta vuruşu yapacak bir film, rüya gibi, bazı bazı gerçek, rüyayı gerçek kılmak için, mutlaka izlenmeli, mutlaka.</strong></p>
<p>  Neyin, ne için olduğuna nazar için, bulabildiğimiz bir su birikintisinde en azından aksimizi görebilmek için, kendimize şahid olmak için izlenmeli.</p>
<p>  İbn Hazm&#8217;ın Güvercin Gerdanlığı eserindeki hikâyenin* özetlediği etkiyi bir anlığına dahi olsun tatmak için, izlenmeli.</p>
<p>*<em> </em><em>- &#8220;Sevdiğim benden kaçıyor ve hatta benden iğreniyor ise ne yapmalıyım?&#8221; diye sordu. Ben:</em><em></em></p>
<p><em>- &#8220;Sürekli karşısına çıkıp zorlamalısın. Belki gönlünü yatıştırabilirsin&#8221; dedim.</em><em></em></p>
<p><em>- &#8220;Hayır dedi ben tam aksini düşünüyorum. Onu kendime tercih ederim. Benim yüzümden rahatsız olmasını istemem.&#8221;</em><em></em></p>
<p><em>- &#8220;Bense dedim, ancak kendi nefsim için severim.&#8221;</em><em></em></p>
<p><em>- &#8220;İşte dedi, tam bir mantık zulmü. Ölümden daha güçlü olan şey bize ölümü göze aldırandır. Candan daha kıymetli olan canın kendisine feda edildiği şeydir.&#8221;</em><em></em></p>
<p><em>- &#8220;Kendi isteğinle sevdiğinden uzaklaşmak kınanacak bir durum. Kendi canına kendi elinle zarar vermiş olmuyor musun ?&#8221;</em><em></em></p>
<p><em>- &#8220;Sen kıyasçı bir adamsın, dedi. Aşkta kıyasa yer yoktur.&#8221;</em><em></em></p>
<p><em>- &#8220;O zaman aşığın başı büyük bir derttedir&#8221; dedim.</em><em></em></p>
<p><em>- &#8220;Aşktan daha büyük bir dert var mı ki ?&#8221; dedi.</em><em></em></p>
<p><em> </em></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/03/14/ask-allah-seni-korusun/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/03/14/ask-allah-seni-korusun/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Bab Aziz / Nacer Khemir</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/02/22/bab-aziz-nacer-khemir/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/02/22/bab-aziz-nacer-khemir/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 22 Feb 2011 10:42:22 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Suzan Nur Başarslan</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Hayat]]></category>

		<category><![CDATA[Hikmet]]></category>

		<category><![CDATA[Sanat]]></category>

		<category><![CDATA[Sinema]]></category>

		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>

		<category><![CDATA[Ölüm]]></category>

		<category><![CDATA[İnsan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=14910</guid>
		<description><![CDATA[Bu filmi izlememe vesile olan Bilal&#8217;e ithaftır, eleştirileriyle hatalarımı gösteren Sevgili Dost&#8217;a&#8230;
 
Bir rüyanın içine girdim, başka bir rüyada nefes alıyorken. Çöl seslenirken gizini aramaya, ney sesi üflüyor ayrılık acısını ruhuma. Kays&#8217;ı çöllerde arayan Leyla&#8217;yım, Leyla&#8217;yı göremeyen/tanıyamayan Mecnun&#8217;um şimdi. Bir hikayenin içinde dinleyen, bir mesnevinin içinde gözleyen, bir masalın içinde çocuğum şimdi.  Kapılar açılsın ve Bab&#8217; [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/02/bab-i-aziz.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-14911" title="bab-i-aziz" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/02/bab-i-aziz.jpg" alt="" width="216" height="282" /></a>Bu filmi izlememe vesile olan Bilal&#8217;e ithaftır, eleştirileriyle hatalarımı gösteren Sevgili Dost&#8217;a&#8230;</em></p>
<p> </p>
<p>Bir rüyanın içine girdim, başka bir rüyada nefes alıyorken. Çöl seslenirken gizini aramaya, ney sesi üflüyor ayrılık acısını ruhuma. Kays&#8217;ı çöllerde arayan Leyla&#8217;yım, Leyla&#8217;yı göremeyen/tanıyamayan Mecnun&#8217;um şimdi. Bir hikayenin içinde dinleyen, bir mesnevinin içinde gözleyen, bir masalın içinde çocuğum şimdi.  Kapılar açılsın ve Bab&#8217; Aziz anlatılmaya başlansın şimdi.</p>
<p><em>Allah&#8217;a ulaşmak için yaratılmışlar adedince yollar vardır.</em></p>
<p>Fırtına diner, İştar dedesinin yüzündeki kumları temizler, sonra tutar dedesinin ellerinden, -onun gören gözüdür- onu buluşacağı yere götürürken yol arkadaşı olur. Aslında tersidir, dedesi tutar İştar&#8217;ın ellerinden- onun gören kalp gözüdür- onu buluşacağı yere götüren yol arkadaşı olur. Bu yolda İştar&#8217;ın öğreneceği çok şey vardır ve bu yol, uzundur.</p>
<p>Masumiyet ve hikmet el eledir, başlangıç ve son, hayat ve ölüm.<span id="more-14910"></span></p>
<p><em>Yalnız başına gidemez misin?,</em> der çocuk. <em>Yolumu bulurum,</em> der yaşlı.  <em>Ama ya kaybolursan</em>!, der göz. <em>İman sahibi asla kaybolmaz benim küçük meleğim,</em> der irfan. <em>Mutmain bir nefs asla yolunu kaybetmez.</em> <em>Peki toplantı nerede,</em> der masumiyet. <em>Bilmiyorum, </em>der hikmet.</p>
<p>Diğerlerinin de bilmediğidir bu. <em>Sadece yürümek gerekir, yürümek</em>. İnsan yeterince yürürse, sonunda bir yere ulaşır çünkü.</p>
<p>Kumları temizleme sahnesi, yönetmenin bu filmi yapmasının amacını gösteren bir metafordur: Yüzü kumlanan, gözleri görmediği için yolunu bulamayacağı düşünülen yolcunun hakikatini, bunu anlayamayanlara anlatmak. İştar&#8217;ın bakışı, bu yüzden yönetmenin bakışıdır. Onu anlamak kadar -sadece gözleriyle görmek değil-, yüreğinin gözleriyle görmek, görebildiğini de aktarmak ister. Ama bir yere kadar yolları aynıdır. Biri anlayandır, diğeri aktaran. İştar&#8217;ın yolculuğu da bir noktadan sonra ayrılır Bab&#8217; Aziz&#8217;den. Aradıkları farklıdır, gördükleri farklı, hissettikleri farklı. İştar dedesinin anlattığı hikayeleri seven, sorular soran ve anlamaya çalışan meraklı, küçük bir çocuktur. Bu yüzden film, hikayelere, masala ve kelimelere dayanır.</p>
<p>Altı hikaye vardır filmin içinde.</p>
<p><em>Evvel zaman içinde, zamanımızdan aylar aylar önce&#8230;</em></p>
<p>Ve başlar hikayeler sızmaya filmin içine. Tasavvuf, hikayeler ardından sunulmaya başlanır. Mesnevi okuyor gibi olursunuz. Bilmiyorsanız metaforlara yüklenen anlamı, içine giremeyeceğiniz bir dünyada yürüyorsunuzdur artık, sadece görüntülere takıldığınız. Çölde, gece, içi ısıtan en güzel sıcaklık, kelimelerdir. Bu yüzden film, sessizlikle yol almaz, kelimelerle var olur. Amacı <em>içi ısıtmaktır</em> dolayısıyla da anlatacak çok öyküsü vardır. İştar&#8217;ın içinin ısınması için dinlemesi gerekir, merak etmesi, yolculuğun sonuna kadar devam etmesi. Film böylece, bu hikayelere yüklediği anlamı da açıklamış olur.</p>
<p>İlk hikaye: Prens</p>
<p>Bir prens bir atın peşine düşer; gözleri değer ceylanın, prensin ceylan kadar güzel gözlerine ve başlar yolculuk gizin peşine. Kaybolur Prens çölün gizeminde. Şehir, ışıklarla düşer kaybolanı aramaya. Aranan bulunur ama bulunan kaybolan değildir. Zahiren odur da batinen o değildir.</p>
<p>Bir suyun kenarında kendi suretini izlemektedir Narkisoss gibi.</p>
<p><em>Sence suyun dibindeki tezahürünü mü seyrediyor, </em>der Prens&#8217;in mabeyncisi<em>. Belki de gördüğü tezahürü değildir. Yalnızca âşık olmayan kendi tezahürünü görür orada, </em>der derviş<em>. Öyleyse ne görüyor? </em>der mabeynci. Cevap gelir dervişten, Prens&#8217;in bakımını üstlenerek onu yalnız bırakmayan tek insandan:<em></em></p>
<p><em>O şimdi kendi canını seyretmede. </em></p>
<p>Sonra terk eder herkes Prens&#8217;i -yaşlı derviş hariç-, uyandığında dervişten geride sadece hırkası ve asası kalmıştır. Manevi dünya için maddi dünyadan vazgeçen Prens, dervişin kıyafetlerini giyerek kaybettiğini aramaya başlar. Prens aslında Bab&#8217; Aziz&#8217;in gençliğidir, bir ceylanı -İbrahim Ethem gibi gözleri bambaşka aleme açmanın simgesidir- takiple başlayan, maddi aleme kapanırken manevi aleme açılan gözlerin sahibi bir yolcudur o. İştar&#8217;a biz birbirimizi uzundur tanıyoruz, derken aslında Prens hikayesinin kendi hikayesi olduğunu açıklar Bab&#8217; Aziz izleyene.</p>
<p>İkinci Hikaye: Osman</p>
<p>Baba mesleği olan kum taşıyıcılığı yapan Osman, babasının ölümünden sonra bu işi bırakıp kumsuz bir ülkeye gitmek için para biriktirir. Ayrılmadan önce, en iyi müşterisi Katip&#8217;in mektubunu götürmesi gerekir. Yasak aşkın ulağıdır, gözlerinde şehvet vardır mektubun ulaştığı kadının yanındayken. Kadının kocasının gelmesiyle kaçarken kuyuya düşer ve farklı bir aleme geçer. Bir saraydadır ve aşık olduğu Zehra&#8217;yı görür orada. Zehra onu çölde yanan ateşe bakmaya gönderdiğinde orada sadece yanan bir palmiye görür, başka hiçbir şey göremez. Arar durur ama bir de bakar ki ne Zehra kalmıştır, ne saray. Bir damla suyun peşindedir, Bab&#8217; Aziz onu nehre davet eder. Ancak filmin sonunda Osman&#8217;ın hikayesine değinilmez ve biz onun bir damla suda mı kaldığını yoksa nehre mi vardığını bilemeyiz.</p>
<p>Üçüncü Hikaye: Zeyd-Nur</p>
<p>Uluslararası ilahi söyleme yarışmasına katılan Zeyd, birinci olur ve yarışmacılar tarafından muhabbet meclisine davet edilir. Meclisin başında bir genç kız/Nur vardır okunan şiirleri dinleyen. Nur&#8217;la o geceyi birlikte geçirirler, çünkü okuduğu şiir, Nur&#8217;un kaybettiği babasının şiiridir. Bunu babasından işaret olarak algılayan Nur, sabah kestiği saçları ve geride bıraktığı kedisiyle Zeyd&#8217;i terk eder, babasını bulmak için. Zeyd de onu bulmak için yollara düşer. Zeyd&#8217;in aşkı, bir insana duyulan aşktır, Bab&#8217; Aziz bunu, herkesin yerine getirmesi gereken bir görev vardır, diye açıklar. Çünkü herkesin payına düşen aşk, ilahi aşk değildir. Herkes dünya çölünde kaybettiğini arar, ama herkesin kaybettiği farklı farklıdır. Pervane olmak herkesin payına düşmez.</p>
<p>Dördüncü hikaye: Hüseyin- Hasan</p>
<p>Camiden çıkmayan Hüseyin&#8217;in, meyhaneden çıkmayan ikizi Hasan. Hüseyin, ölmeden evvel ölmeyi tercih edenlerdendir, Kızıl saçlı dervişin yardımıyla. Neden ölmeyi tercih ettiğini anlamak için, görüntü kadar arka planda çalan müziği ve içinde geçen dizeleri de dinlemelidir izleyici:</p>
<p>Zaman neşelidir / Biz ikimiz vuslata erince / Sen ve ben / İki ayrı suretiz / Fakat tek bir can / Sen ve ben / Sen ve benden kayıtsız / Aynı neşenin sevinci.</p>
<p>Sonra Hasan çöllere düşer, kardeşini öldüren Kızıl saçlı dervişi aramak için, kendinden geçmiş ve çırılçıplak kalmışken çölde, derdin, kederin, intikam ateşinin içinde kaybolmuşken, hayatından vazgeçmişken, intikam almak istediği derviş tarafından kurtarılır ve kardeşinin ölümünün kardeşinin tercihi olduğunu öğrenir.  Aslında burada, Hasan ve Hüseyin, ruh ve nefis gibidir. Ruhun yokluğunda, nefsin payına düşenin ölüm korkusu ve çaresizlik olduğunu; nefsin, dünya çölünde yapayalnız ve kaybolmuş bir şekilde amaçsız dolaştığını hissederiz; biri olmadan diğerinin neşeden yoksun kaldığını ve kaybettiğini bulamadan o neşeye bir daha asla sahip olamayacağını. Sonuçta ruh ve nefis, tek bir can değil midir?</p>
<p>Beşinci Hikaye: Kızıl Saçlı Derviş</p>
<p>Filmin başında sema ederken kendinden geçen, kendini mecnun gibi aşka adayan, <em>&#8220;Canınla süpür cananının eşiğini, ancak o zaman gerçek aşık olursun.&#8221;</em> diyerek canından, canan için vazgeçen bir derviştir. Pervanedir, aşktan yanan. Filmin içinde ama dışındadır/filmden bağımsızdır aynı zamanda. Her yerdedir ama hiçbir yerdedir. Varlığı, bir hikayeye dayanmaz diğer kahramanlar gibi. Bir hâlin aktarımıdır o. Aşkınlığı temsil eder.</p>
<p>Altıncı Hikaye: Bab&#8217; Aziz-İştar</p>
<p>Tüm bu hikayelerin merkezinde duran, onlarla yolları kesişse de, farklı bir yoldan yoluna devam ederek kendi yolculuğunu yapan kör derviş Bab&#8217; Aziz. Torunu İştar&#8217;la dervişlerin toplantısına katılmak için yolculuk yaparken aslında o, hayatının en önemli anına yolculuk etmektedir: Düğününe, doğumuna, kavuşmaya. Yeni bir hayata doğmak için, dolma vaktini bekleyen kabrini aramaya çıkan derviştir o. Kaybettiğini bulma anıdır ölüm. Tam bu ana geldiğinde Hasan&#8217;ı çağırır yanına, henüz hamdır Hasan, ölümden korkan, hayata anlam verememiş. Bab&#8217; Aziz&#8217;in hikayesinin bitimiyle Hasan&#8217;ın hikayesi başlar filmde. Hasan onun kıyafetlerini giyerek ve asasını eline alarak, kaybettiğini aramaya yollara düşer. Dervişlik bir elden diğerine geçer.</p>
<p><strong><em>Bu dünyanın insanları</em></strong><strong><em><br />
</em></strong><strong><em>Bir mumun alevi önündeki üç pervane gibidir&#8230;</em></strong><strong><em><br />
</em></strong><strong><em>İlk olan yaklaştı ve :</em></strong><strong><em><br />
</em></strong><strong><em>&#8220;Ben aşkı biliyorum&#8221; dedi</em></strong><strong>. Bu, Osman&#8217;dır.</strong><strong><br />
</strong><strong><em>İkinci olan kanatlarıyla </em></strong><strong><em><br />
</em></strong><strong><em>azıcık aleve dokundu ve :</em></strong><strong><em><br />
</em></strong><strong><em>&#8220;Ben aşk ateşinin nasıl yaktığını biliyorum.&#8221; dedi.</em></strong><strong> Bu, Zeyd&#8217;dir.</strong><strong><br />
</strong><strong><em>Üçüncü olan kendisini alevin kalbine attı</em></strong><strong><em><br />
</em></strong><strong><em>ve alev tarafından tüketildi.</em></strong><strong><em><br />
</em></strong><strong><em>Hakiki aşkın ne olduğunu sadece o bildi&#8230;</em></strong><strong> Bu, Kızıl Saçlı Derviş ve Bab&#8217; Aziz/Prens&#8217;tir.</strong><strong></strong></p>
<p>Filmde görüntüler kadar müzikler, kostümler, şiirler, hikayeler&#8230; de önemlidir. Bir bütün oluşturduklarında anlattıkları şekillenir izleyicide. Aslında o kadar zor bir konuyu anlatmaya çalışmıştır ki film, bunu anlatabilmek için de, Doğu&#8217;nun mesnevisinden, ezgisinden, şiirinden, kelimesinden, geleneğinden, sanatından, kültüründen&#8230; yararlanmaya çalışmıştır. Sadelikten uzaktır bu yüzden.</p>
<p>Dervişlerin toplantısına ulaşmak için, herkes kendi yolunu, kendi amacını, kendi armağanını kullanır, çöllerden geçer, farklı rotalar izler, zaman zaman kesişse de yollar, herkes kendi yolundan gitmelidir ve filmin ilk cümlesini hatırlarız burada:</p>
<p><em>Allah&#8217;a ulaşmak için yaratılmışlar adedince yollar vardır.</em></p>
<p> Tunuslu yönetmen Nacer Khemir&#8217;in çektiği 2005 yılı yapımı bir film Bab&#8217; Aziz. Tasavvufu masalsı anlatımla aktaran Nacer Khemir, hikayeleri azaltıp, çoklu hikaye etme tekniği değil de ana bir hikayeye odaklansaydı, -belki bu kadar çok şeyi tek filme sığdırmaya çalışmasaydı-, gerçekten çok daha başarılı bir yapıma imza atardı. Görüntü, farklı açılardan kamera çekimleri, müzik, kostüm&#8230; ve -metaforları aştığınızda- anlatılan dünya ise, filmin başarılı yönleri.</p>
<p>Benim en beğendiğim sahneyse, semazene eşlik eden müthiş sesli o güzelliğin ancak bir çocuğun masumiyetine açılması oldu. Bir çocuğun merakı ve masumiyetinin ulaşabildiği güzellik, herkese açılmayan&#8230; ve evet, bu da bir metaforsa, söylemek istediği, gizli olanın örtüsünün -çok az bir kısmının-  kaldırıldığı bu filmin; ancak onun gözüyle bakıldığında/izlendiğinde güzel&#8217;i görebileceği&#8217;dir.</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/02/22/bab-aziz-nacer-khemir/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/02/22/bab-aziz-nacer-khemir/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Fatmagül’ün Suçu Ne?</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/02/18/fatmagul%e2%80%99un-sucu-ne/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/02/18/fatmagul%e2%80%99un-sucu-ne/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 18 Feb 2011 09:32:15 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Konuk Yazar</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Adalet]]></category>

		<category><![CDATA[Kadın]]></category>

		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>

		<category><![CDATA[tecavüz]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=14882</guid>
		<description><![CDATA[Okan Kemal
Tecavüz en büyük suç bence. Adam öldürmekten; hırsızlık yapmaktan çok daha büyük bir suç bir insanın ırzına kast etmek. Bunu yapan insanlar hangi cezaya çarptırılırsa çarptırılsınlar; ne yapılırsa yapılsın, verilen ceza, yapılan suçu affettirmiyor. Tecavüze uğrayan kadınlar, yıllarca üzerlerinden atamayacakları bir fiziksel ve daha da önemlisi ruhsal bunalım yaşıyorlar; belki de ömür boyu sürecek [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/02/20090808_derin_dusunce_org_sessiz.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-14883" title="20090808_derin_dusunce_org_sessiz" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/02/20090808_derin_dusunce_org_sessiz.jpg" alt="" width="205" height="151" /></a>Okan Kemal</em></strong></p>
<p>Tecavüz en büyük suç bence. Adam öldürmekten; hırsızlık yapmaktan çok daha büyük bir suç bir insanın ırzına kast etmek. Bunu yapan insanlar hangi cezaya çarptırılırsa çarptırılsınlar; ne yapılırsa yapılsın, verilen ceza, yapılan suçu affettirmiyor. Tecavüze uğrayan kadınlar, yıllarca üzerlerinden atamayacakları bir fiziksel ve daha da önemlisi ruhsal bunalım yaşıyorlar; belki de ömür boyu sürecek bir travmayla karşı karşıya kalıyorlar.</p>
<p>Konuyla ilgili olarak, son dönemlerde bir yasa tasarısı var: &#8220;Tecavüzcüleri hadım etme yasası&#8221;. İlk etapta bu tür bir yasa; çağdışı ya da uygulanan yöntem bakımından garip <span id="more-14882"></span>karşılanabilir. &#8220;<em>Tecavüz mutlaka cezalandırılmalı ancak bu ceza yolu da biraz ilginç</em>&#8221; denebilir. Ancak mantıken düşünülürse bu ceza, aslında mükemmel bir cezadır. Bir kadının ırzına zorla geçen şahıs bundan sonra bu tür bir şey yapamayacak hale getirilmektedir hadımlaştırma cezasıyla. Bundan sonra kimseye aynı kâbusu yaşatamayacaktır. Bu çerçevede iyi bir ceza olmasının yanı sıra, toplumu oluşturan bireyleri ve hatta çocukları (zira tecavüzcülerin bir kısmı pedofildir) korumak için de doğru bir uygulama olacaktır. Umarız bu yasa geçer. Ancak; aslında konumuz bu yasa değil. Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Profesör (?) Orhan Çeker&#8217;in &#8220;Dekolte giyene tecavüz sürpriz olmaz&#8221; şeklindeki sözleri. Çeker, tecavüzcüleri bir yerde kadınların dekolte giyimlerinin tahrik ettiğini ifade ediyor; ve kendisini savunurken de aslında tacizi teşvik etmediğini sadece ‘hanım kardeşlerimizin&#8217; giyimlerinin tecavüzcü üzerinde etkili olduğunu ifade ediyor. Bu sözler bir profesörden çıkıyor. Bir profesör, tecavüz kavramını kadınların giyimleriyle bağlantılandırabiliyor. Bunu yaparken de bir bilim adamının elinde olması gereken bilgi, veri ve kanıttan eser yok. Zira böyle bir iddiada bulunabilmek için, her şeyden evvel bir bilim adamının kapsamlı araştırma yapması ya da istatistikî verilerle konuşması gerekirdi.  Sayın Profesörün ifadelerine göre, tecavüz vakası, doğrudan kadınların dekolteleriyle bağlantılıdır ya da dekolte, tecavüzü teşvik etmektedir. Dekolte dediğimiz nedir peki? &#8220;Kolları, göğüs veya sırt bölümü açık kadın giysisi&#8221;. Yani bir kadın kollarını açtığında; göğüs ya da sırt bölümünde bir açıklık olduğunda tecavüzcü dayanamıyor; tecavüz süreci hemen başlıyor ve kaçınılmaz bir hal alıyor. Peki, bugüne kadar tecavüze uğrayan milyonlarca kadından kaçta kaçı dekolte giyiyordu?  Geçtiğimiz yıllarda, yalnız başına yaşayan 80 yaşında bir kadıncağızın evine girip kadına tecavüz edip; sonra kadını öldürmek ve evini soymak nasıl bir ruh halinin tezahürüdür; bunu Sayın Profesör bize açıklayabilirler mi? Yani bu yaşlı kadın da, hem de evinde dekolte kıyafetle gezdiği için mi tecavüze uğramıştır? Amerikan İstatistik Dairesi&#8217;nin yaptığı bir çalışmaya göre, her 2 dakikada 1 kadın tecavüze uğramaktadır. Yine yapılan başka bir araştırmaya göre, 2010 yılı sonu itibariyle, ABD, en fazla tecavüz vakasının görüldüğü ülkedir. 2010 yılında ABD&#8217;de 95.136 kadın tecavüze uğramıştır. ABD&#8217;yi Güney Afrika Cumhuriyeti izlemektedir 52.425 tecavüz vakasıyla. Türkiye&#8217;de bu oran 1.260 kişidir (<strong><em>Acaba kaç tanesi dekoltelidir?</em></strong>) Müslüman ülkeler arasında en yüksek tecavüz vakası ise 1.372 tecavüzle en kabalık Müslüman ülke olan Endonezya&#8217;da görülmüştür. Tecavüzün en az görüldüğü ülkeler 5 tecavüzle Malta ve 2 tecavüzle Maldivler&#8217;dir. Bu verilere göre 2010 yılında Dünya&#8217;da toplam 329,708  kadın tecavüze uğramıştır (Detaylı liste için Bkz. <a href="http://www.nationmaster.com/graph/cri_rap-crime-rapes">http://www.nationmaster.com/graph/cri_rap-crime-rapes</a>). Tabii ki bu veriler, kayda alınabilen vakaları yansıtmaktadır. Birçok kapalı toplumda bu kayıtlar sağlıklı tutulamamakta; hatta aile içi tecavüz vakaları ya da üvey babanın kızına tecavüzü gibi, tecavüze uğrayan kadınların dile getiremediği çok sayıda tecavüz olayı da bulunmaktadır.</p>
<p> </p>
<p>Tabii ki elimizdeki bu 329.708 tecavüz vakasından kaçta kaçının dekolte kıyafetten kaynaklandığına dair net bir bulgu da bulunmamaktadır. Sayın Prefesör&#8217;ün ifadeleri, yukarıda belirttiğimiz gibi her hangi bir araştırmaya dayalı olmadığı gibi; tecavüzü bir yerde kaçınılmaz bir suç konumuna bile getirmektedir. Yani, normalde tecavüz eğilimli olmayan bir erkek, dekolte kıyafetli bir kadın gördüğünde bir anda tecavüzcü oluveriyor bu mantığa göre. Oysa ki tecavüzcü kişi, normal ruh halinde bir kişi olamaz. Normal bir erkek, dekolte ya da görece açık kıyafetli bir kadın gördüğünde bu kadından etkilenebilir. Hatta kadının dekolteli olması da gerekli değildir. Herhangi bir kadın, erkeğin hoşuna da gidebilir. Aynı durum kadınlar için de geçerlidir. Onlar da bir yerde, hoşlarına giden bir erkek görebilirler. Bu insani bir durumdur. Nitekim; kıyafeti dekolte olsun ya da olmasın hoşuna giden bir kadın gören erkek, bu kadınla alakadar olabilir; hatta kadına yaklaşmaya bile çalışabilir. Bu, erkeğin doğasında vardır. Yahut; kendisini frenleyebilir; bu yaklaşımının karşısındaki kadını rahatsız edeceğini düşünebilir. Tecavüz ise ancak anormal ve hatta sapık diyebileceğimiz kişilerin başvuracağı bir yöntemdir. Burada artık kendi egosunu dizginleyemeyen; insani melekelerini yitirmiş bir &#8220;hayvan&#8221; söz konusudur. Zaten, bilindiği kadarıyla, tecavüz vakalarının çoğunda da tecavüze uğrayan kadının açık saçık giyinmesi diye bir durum söz konusu değildir. Tecavüz, her halükarda insanlık dışı, iğrenç bir fiildir. Bir bireyin rızası olmadan; zorla yapılan bir şeydir.</p>
<p>Burada bir başka soru da aklıma takılmıyor değil. Sayın Profesör&#8217;ün dekolte giyinen kadınları bir nevi &#8220;tecavüze uğrama potansiyeli olan&#8221; ya da &#8220;tecavüze sebep olabilecek faktörler&#8221; olarak görmesi ve hanım kardeşlerimizi (kendisinin ifadesiyle) dikkatli giyinmeye teşvik etmesi, bizzat kendi üzerindeki bastırılmış cinsel dürtülerin bir yerde açığa vurulması değil midir? Bu yaklaşımla, bir dönem Afganistan&#8217;ı yöneten Taliban&#8217;ın zaten burka giymeye mecbur kıldığı kadınların, ‘<em>erkekleri tahrik ediyor&#8217;</em> diye topuklu ayakkabı giymelerini yasaklaması arasında Allah aşkına ne fark vardır? Burada, bundan sonra özellikle özgürlükçü kesimin, bugüne kadar ihmal ettiği ve mutlaka ilgilenmesi gerekli önemli bir konu bir kez daha ön plana çıkmaktadır. Sadece devleti liberalleştirerek; sadece devletin bireyleri serbest bırakmasını sağlayarak özgürlükleri koruyamayız. Bireylerin zihinleri; beyinleri liberalleşmedikçe; özgürleşmedikçe &#8220;Kalıcı Özgürlük&#8221;&#8216;ten bahsedemeyiz. Evet; devlet herkesi yaşam biçiminde serbest bırakabilir. Ancak biz birbirimizi serbest bırakmadıkça; bireysel özgürlüklere inanmadıkça; bu görece özgürlük ortamı kalıcı olmaz. Tecavüz konusunda bir profesörün yaklaşımı buna en güzel örnektir. Bu ülkede bir bilim adamı tecavüzü meşrulaştırıcı sözler sarf ederse; bu tabii ki düşünce özgürlüğüne girer. Herkesin istediği gibi beyanatta bulunma serbestîsi vardır. Ancak; bu zihniyetteki insanlarla bir toplumun özgürleşmesi ya da özgür yaşaması mümkün değildir. Bunun için zihinlerin de liberalleşmesi gerekir. Evet; her gün 2 dakikada 1 kadın tecavüze uğramaktadır. Dekolte giyindikleri için değil; kendilerine tecavüz eden manyaklar olduğu için ve bu manyakları meşrulaştıran insanlar olduğu için. Evet Sayın Profesör;  bugünlerde en popüler dizilerden biri olan &#8220;Fatmagül&#8217;ün Suçu Ne?&#8221; dizisinde de Fatmagül, hiç de dekolte olmayan bir kıyafetle; nişanlısını yolcu etmek üzere yola çıktığında alkollü 3 adamın saldırına uğradı. Şayet, dekolte tecavüze yol açıyorsa, dekolte giyinmemiş olan Fatmagül&#8217;ün; Fatmagüllerin ne suçu vardı?</p>
<p> </p>
<p>&#8230; Bu makale ilginizi çektiyse&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/escinsellik.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Eşcinsellik ve Biz</span></a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/escinsellik.jpg"><span style="color: #0066cc;"><img class="alignleft size-medium wp-image-9517" title="escinsellik" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/escinsellik-209x300.jpg" alt="" width="139" height="203" /></span></a>Erke<strong>G</strong> milletiz biz. Öyle kolay kolay ağlamayız. Karımıza, kızımıza yan bakanın gözünü oyarız ama “başkasının” kadınına da sarkıntılık ederiz. Maçlarda kaybeden takıma <strong>“bineriz”</strong>. Aşk bizim ağzımızda şiddet ile birleşir, kirlenir. <strong><em>“At, avrat, silah”</em></strong> deriz. Kadın’ı yani insan’ı şeyleştirerek, cisimleştirerek severiz. Kullanırız. At gibi. Silah gibi.[...] Böyle sapık bir mercekten bakarak eşcinsellerin sapık olduğunu söylemek ne derecede inandırıcı? Son günlerde <strong>Derin Düşünce</strong> sayfaları verimli bir tartışmaya sahne oldu. Düşe kalka da olsa eşcinsel okurlarımızın yardımıyla konuyu biraz olsun “içeriden” anlama imkânı bulduk.  <a href="http://www.derindusunce.org/img/escinsellik.pdf" target="_blank"><strong><span style="color: #0066cc;">Kitabı buradan indirebilirsiniz</span></strong></a>.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/kadinlar_don_kisot.pdf" target="_blank"><strong><span style="color: #0066cc;">K</span><span style="color: #0000ff;">adınlar… Günümüzün Don Kişotları</span></strong></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/kadinlar_don_kisot.pdf" target="_blank"><img class="alignleft size-medium wp-image-8042" title="20100102_derin_dusunce_kadinlar_donkisot" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/20100102_derin_dusunce_kadinlar_donkisot-190x300.jpg" alt="" width="130" height="207" /></a>Suzan Başarslan’ın dediği gibi <strong><em>“kadına dair söylenmesi gereken ne  kadar söz varsa erkeğin söylediği”</em></strong> bir dünya bu. Sadece söz mü? Yaşama hakkı bile. Bugün Çin’de ve Hindistan’da yüzbinlerce kız bebek daha doğmadan ultrason ile ana karnında görülüp yok ediliyor. Erkeklerin güç mücadelesinde kadınlar eziliyor. Cumartesi anası oluyor, cezaevlerinin önünde sıra bekleyen, şehit tabutlarının üzerinde ağlayan oluyor.  Şampuan veya otomobil satarken bedenini kullandıran, arka planda, silik, soyunan, tüketen, “figüran”… Kadınlara özne olma hakkını vermeyen erkekler mi yoksa bu hakkı alamayan kadınlar mı? Kadınlıklarını kaybetmeden, erkekleşmeden var olabilecek mi birgün kadınlar? 96 sayfalık bu kitapta Kadın’a ait kavgaları ve Kadın’ın kimlik arayışını sorguluyoruz. <a href="http://www.derindusunce.org/img/kadinlar_don_kisot.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></a></p>
<p style="text-align: justify;"><strong></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/kemalizm_kadin.pdf"><span style="color: #0000ff;"><strong>Kadın hakları ve Kemalizm </strong></span></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/kemalizm_kadin.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff;"><strong><img class="alignleft size-medium wp-image-6982" title="20091025_derin_dusunce_org_kadin_kemalizm" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/10/20091025_derin_dusunce_org_kadin_kemalizm-229x300.jpg" alt="" width="121" height="171" /></strong></span></a></p>
<p class="entry" style="text-align: justify;"> <strong>“Kemalizm Türk kadınına özgürlük verdi”</strong> gibi sloganlarla düşünmeye daha doğrusu ezberlemeye itildiği için sık sık  şaşırmaya mahkûm bir kuşak bizimki. Tarihi, belgeleri, siyasî söylemleri ve sloganları aklın imtihanına tabi tutan herkes hayretler içinde kalıyor. <strong>“İyi de biz bunu bunca sene nasıl yuttuk?”</strong> diye sormaktan alamıyoruz kendimizi.  Kemalist düşüncenin, çağdaşlığın ve Atatürk devrimlerinin yılmaz bekçisi <strong><em>“çağdaş Türk kadını’nın sesi”</em></strong> Cumhuriyet Gazetesi’nin başyazarı olan Yunus Nadi kadınların siyasete atılmasına nasıl tepki vermiş meselâ?  <strong>“Havva’nın kızları, Meclis’e girip yılın manto modasını tartışacak” </strong><strong> </strong>Kadınlar Halk Fırkası kapatılınca yerine Türk Kadınlar Birliği kurulmuş. O da kapatılınca Cumhuriyet Gazetesi’nde şu başlık atılmış:  <strong>“Türk Kadınlar Birliği kapatıldı, fesat çıkaran hatun kişilere haddi bildirildi.” </strong>Derin Düşünce Fikir Platformu yakasını resmî tarihten kurtarmak isteyen okurlarına ezber bozan bir kitap öneriyor : <a href="http://www.derindusunce.org/img/kemalizm_kadin.pdf"><strong><span style="color: #0066cc;">Kadın hakları ve Kemalizm ilişkisine alternatif bir bakış</span></strong></a></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/02/18/fatmagul%e2%80%99un-sucu-ne/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/02/18/fatmagul%e2%80%99un-sucu-ne/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>İbn Arabi&#8217;nin Fususundaki Anahtar Kavramlar (Toshihiko Izutsu)</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2010/10/26/ibn-arabinin-fususundaki-anahtar-kavramlar/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2010/10/26/ibn-arabinin-fususundaki-anahtar-kavramlar/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 26 Oct 2010 18:06:58 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mehmet Yılmaz</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Basın günlüğü]]></category>

		<category><![CDATA[Hz İbn-i Arabî]]></category>

		<category><![CDATA[Kitap Tanıtımı]]></category>

		<category><![CDATA[Taoizm]]></category>

		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>

		<category><![CDATA[Varlık]]></category>

		<category><![CDATA[hakikat]]></category>

		<category><![CDATA[İslam]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=13030</guid>
		<description><![CDATA[&#8220;&#8230;Biri M.Ö. VI. yüzyılda Çin&#8217;de diğeri M.S. XII-XIII. yüzyılda İspanya&#8217;da doğmuş, aralarında yaklaşık 18 yüzyıllık bir zaman aralığı ve yaşadıkları yerler itibâriyle de yaklaşık 9000 km&#8217;den  fazla  bir  uzaklık  bulunan,  biri  Çince  diğeri  Arapça  konuşan  bu  iki  insânın biribirlerini, Varlık Âlemi&#8217;nin yapısı hakkında aynı şeyleri beyân edecek şekilde etkilemiş olduğunu  iddia  etmek  bir  maymunun  bilgisayar  [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="padding-left: 60px;"><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/10/fusus_anahtar.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-13031" title="fusus_anahtar" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/10/fusus_anahtar.jpg" alt="" width="197" height="311" /></a>&#8220;&#8230;Biri M.Ö. VI. yüzyılda Çin&#8217;de diğeri M.S. XII-XIII. yüzyılda İspanya&#8217;da doğmuş, aralarında yaklaşık 18 yüzyıllık bir zaman aralığı ve yaşadıkları yerler itibâriyle de yaklaşık 9000 km&#8217;den  fazla  bir  uzaklık  bulunan,  biri  Çince  diğeri  Arapça  konuşan  bu  iki  insânın biribirlerini, Varlık Âlemi&#8217;nin yapısı hakkında aynı şeyleri beyân edecek şekilde etkilemiş olduğunu  iddia  etmek  bir  maymunun  bilgisayar  klâvyesinin  başına  geçip  de  bir  çırpıda Mehmed  Âkif&#8217;in  bütün  Safâhat&#8217;ını  aynı  sıra  içinde  eksiksiz  ve  hatâsız  yazabilmesi  kadar muhâldir&#8230;</em><em> &#8221;</em></p>
<p><strong><em>Prof. Dr. Ahmed Yüksel Özemre (<a href="http://ozemre.com/index.php?option=com_docman&amp;task=doc_details&amp;gid=47&amp;Itemid=53" target="_blank">Söz konusu eseri indirmek için</a>)</em></strong></p>
<p>Toshihiko Izutsu&#8217;nun <strong><em>A Comparative Study of The Key Philosophical Concepts  in Sufism and Taoism / Ibn &#8216;Arabî and Lao-Tzû, Chuang Tzû</em></strong> başlıklı iki cildlik kitabının birinci  cildi  1966,  ikinci  cildi  ise  1967  yılında  Tokyo&#8217;da  <strong><em>&#8220;Keio Kültür  ve Dil Araştırmaları Enstitüsü&#8221;</em></strong> tarafından yayınlanmıştır. Bu kitabın varlığından 1967 yılında haberdar olmuş ve aynı yıl Japonya&#8217;dan getirtmiştim.</p>
<p> Toshihiko Izutsu bu kitabında bir yandan Muhyiddin İbn Arabî&#8217;nin Fusûsü-l Hikem isimli eseri ile Kâşânî&#8217;nin bunun hakkındaki tefsîrini, diğer yandan da Lao-Tzû&#8217;nun Tao Tê Çing (ya da Batı&#8217;daki bilinen okunuşuyla Tao Tö King) isimli eseriyle Çuang Tzû&#8217;nun bunun hakkındaki tefsîrine dayanarak her iki felsefî sistemdeki anahtar-kavramların önce bir semantik analizini <span id="more-13030"></span>yapmaktadır.</p>
<p> Bir kelimenin semantik değerlerinin, yâni kelimenin etimolojik lûgat mânâsının üzerine zaman  içinde eklenmiş olan   yeni anlamların ya da vuku bulmuş olan anlam kaymalarının tesbiti  demek  olan  semantik  analiz,  kelimelerin  kullanıldıkları  yerde  hangi  anlamla  yüklü olarak neye delâlet ettiklerinin araştırılması, ya da eski deyimiyle <strong><em>&#8220;kelimelerin medlûllerinin teşhis ve tesbiti&#8221;</em></strong> demektir.</p>
<p> Eserin 1. cildi İbn Arabî&#8217;nin Ontolojisi (Varlık Bilgisi) ve 2. cildi de Lao-Tzû ve Çuang Tzû&#8217;nun Felsefî Dünyâ Görüşü&#8217;ne  tahsîs  edilmiştir. Yazar  İbn Arabî&#8217;nin  felsefesindeki  anahtar-kavramlar  ile  Lao-Tzû&#8217;nun  felsefesindeki  anahtar-kavramların  semantik  değerlerini (yâni medlûllerini)  tesbit ettikten  sonra:</p>
<p style="padding-left: 60px;">1) bu kavramlar arasında bire-bir bir  tekâbüliyetin var olduğunu,</p>
<p style="padding-left: 60px;">2) her  iki sistemin de ortaya koymuş olduğu ontolojinin Varlık Âlemi&#8217;nin bir silsile-i merâtibe (hiyerarşi&#8217;ye) dayalı katmanlı bir yapı ihtivâ ettiği bir ontoloji olduğunu ortaya çıkarmaktadır.</p>
<p> Biri M.Ö. VI. yüzyılda Çin&#8217;de diğeri M.S. XII-XIII. yüzyılda İspanya&#8217;da doğmuş, aralarında yaklaşık 18 yüzyıllık bir zaman aralığı ve yaşadıkları yerler itibâriyle de yaklaşık 9000 km&#8217;den  fazla  bir  uzaklık  bulunan,  biri  Çince  diğeri  Arapça  konuşan  bu  iki  insânın biribirlerini, Varlık Âlemi&#8217;nin yapısı hakkında aynı şeyleri beyân edecek şekilde etkilemiş olduğunu  iddia  etmek  bir  maymunun  bilgisayar  klâvyesinin  başına  geçip  de  bir  çırpıda Mehmed  Âkif&#8217;in  bütün  Safâhat&#8217;ını  aynı  sıra  içinde  eksiksiz  ve  hatâsız  yazabilmesi  kadar muhâldir.</p>
<p> Kanaatimce Prof. Izutsu&#8217;nun bu araştırması, Cenâb-ı Hakk&#8217;ın (hangi zamanda, hangi  iklimde  ve  hangi  îtikadın mensûbu  olarak  yaşamış  olmasının  hiç  önemi  olmaksızın)  seçtiği müstesnâ insânların gönüllerine, Varlık Âlemi&#8217;nin esrârını farklı boyalarla boyanmış olsa bile, aynı şekilde ilhâm ettiğini çok bâriz bir şekilde ortaya koyan kıymetli bir çalışmadır.</p>
<p>Aslında Prof.  Izutsu kolay ve akıcı bir  ingilizce kullanmaktadır. Bu bakımdan  tercüme herhangi bir güçlük arzetmiş değildir. Bununla beraber konuya yabancı olanların bâzı noktaları daha iyi anlamaları ve teknik deyimlerle ünsiyet kesbedebilmeleri için metinde parantezler içinde de açıklayıcı notlar vardır; bunlar italik olarak dizilmişlerdir.</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2010/10/26/ibn-arabinin-fususundaki-anahtar-kavramlar/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2010/10/26/ibn-arabinin-fususundaki-anahtar-kavramlar/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Kitab Keşf al Mânâ ‘an sır asmâ’ ALLAH al-Hüsna (Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri)</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2010/10/24/kitab-kesf-al-mana-%e2%80%98an-sir-asma%e2%80%99-allah-al-husna-muhyiddin-ibn-arabi-hazretleri/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2010/10/24/kitab-kesf-al-mana-%e2%80%98an-sir-asma%e2%80%99-allah-al-husna-muhyiddin-ibn-arabi-hazretleri/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 24 Oct 2010 00:06:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mehmet Yılmaz</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>

		<category><![CDATA[Görmek]]></category>

		<category><![CDATA[Hz İbn-i Arabî]]></category>

		<category><![CDATA[Kitap Tanıtımı]]></category>

		<category><![CDATA[Kâinat]]></category>

		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>

		<category><![CDATA[İslam]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=12981</guid>
		<description><![CDATA[ Birbirine aşk ile mi dolanmıştır o iki sağ el yoksa dua mı etmektedir? Neden iki sağ el? Bir aşk mümkün olsun diye iki elin iki farklı kişiye ait olduğu mu anlatılır yoksa tek bir sağ el aynada kendini mi seyretmektedir? Rodin müzesini gezen bir göz (=akıl) zannediyoruz &#8220;La Cathédrale&#8220; isimli o heykeli unutamaz kolay kolay.
 Başlangıçta [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/10/rodin_la_cathedral.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-12983" title="rodin_la_cathedral" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/10/rodin_la_cathedral.jpg" alt="" width="183" height="276" /></a> </strong>Birbirine aşk ile mi dolanmıştır o iki sağ el yoksa dua mı etmektedir? Neden iki sağ el? Bir aşk mümkün olsun diye iki elin iki farklı kişiye ait olduğu mu anlatılır yoksa tek bir sağ el aynada kendini mi seyretmektedir? <a href="http://www.musee-rodin.fr/">Rodin müzesini</a> gezen bir <a href="http://www.derindusunce.org/2010/10/18/salgam-suyu-varsa-tanri%e2%80%99ya-luzum-yoktur/">göz (=akıl)</a> zannediyoruz <strong>&#8220;<em>La Cathédrale</em>&#8220;</strong> isimli o heykeli unutamaz kolay kolay.</p>
<p> Başlangıçta sıradan insanların gözünde kocaman, şekilsiz bir taştı belki&#8230; Ama Rodin o mermere, maddeye baktığında bitmiş eserini, maddenin surete bürünmüş hâlini görüyordu&#8230; Bomboş bir tuval karşısında ressam da neticeyi, maksadını, muradını, eserinin kemale ermiş hâlini hayal eder.</p>
<p> Sanatçıların zâhirî &#8220;yaratma eylemi&#8221; aslında bu tasavvur halinde, hayal aleminde zaten <strong>&#8220;yaratılmış&#8221;</strong> olan bir şeyin maddî alemde de <strong>VAR</strong> edilmesidir. Bir başka deyişle MADDE yani mermer, tuval, boya veya şairin, yazarın kelimeleri işte bu mânânın surete bürünmesi, maddî alemde tecellî etmesidir.</p>
<p> Maddî ortam sanatçıdaki mânâların yansıdığı bir ayna olur. Aynadaki suret sanatçının anlattığı gerçeğin kendisi değildir. Ama o gerçekten ayrı da değildir. Surete bakarak perde arkasını yani gerçeği görmek için sanatçının <strong>lisanını</strong>, sanatındaki semboliği bilmek gerekir. Bu sembolik sanatçıya bağlıdır. Hayat hikâyesi, acıları, umutları, korkuları, kavgaları&#8230; Ayrıca eserin yapıldığı dönemi, sanatçıyı etkileyen fikirleri,  tarihi olayları bilen kişinin gözü (yani aklı) sanatçının <strong>lisanına</strong> da hakim olur. Sadece akıllı (=gören) seyirciler <strong>lisanı</strong> kullanarak sanat eserine baktıklarından zahirden gerçeğe doğru gidebilirler.</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/10/yansima_taj_mahal.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-12984" title="yansima_taj_mahal" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/10/yansima_taj_mahal-231x300.jpg" alt="" width="231" height="300" /></a> Aynanın ve yansımanın ne olduğunu bilen göz (yani akıl) baş aşağı duran bir cami gördüğünde bunun suda yansıyan bir akis olduğunu teşhis eder, başını yukarı kaldırır, gözünü (yani aklını) gerçeğe çevirir ve gerçek camiyi bulur. Aynanın ters çevirici yansıma <strong>lisanından</strong> gafil gözler ise baş aşağı duran camiye bakıp şaşırırlar.Başlarını ters çevirmek yoluyla gözlerini (=akıllarını) surete uydururlar. Şekilcidir bu yaklaşım, Hakikat&#8217;ten uzaklaşan <a href="http://www.derindusunce.org/2009/08/12/ayip-sanat-olur-mu/">boya-sanat&#8217;ın yoludur</a> bu. Hedonistlerin, ırkçıların, pozitivistlerin buluştuğu meydana çıkar bu yol. Zira <a href="http://www.derindusunce.org/2010/08/10/cirkin-cumhuriyet-ve-mana%E2%80%99siz-maneviyat/"><strong>NE?</strong> sorusunu merkezden çıkarıp yerine <strong>NASIL?</strong> sorusunu</a> koyar.</p>
<p> Kâinat ALLAH&#8217;ın &#8220;ol!&#8221; emriyle var olduğu için bütün varlıklar O&#8217;nun sözleridir. Bu bağlamda Kâinat&#8217;ın yaratıldığı Lisan&#8217;ın dışında bir gerçeklik olamaz. Haliyle <strong><em>iktisab al nu&#8217;ût</em></strong> yani O&#8217;nun sıfatlarıyla şereflenmek de bir bakıma bu &#8220;Lisan&#8221; ile alâka kurmak, Lisan-ı İlâhi&#8217;yi kesbetmek mânâsındadır.(*)</p>
<p> <strong>&#8220;Varlık bir harftir, sen onun mânâsısın&#8221;</strong> diyordu Şeyh ül Ekber Hazretleri. Sormadan edemiyoruz <span id="more-12981"></span>kendimize: Bu Lisan(**) ile yazılan Varlık harfinin mânâsına işaret eden aklî emareleri insan gözüyle (=aklıyla) görmek mümkün müdür?</p>
<p style="padding-left: 60px;"> <em>« Cansız&#8217;dan Canlı&#8217;ya geçişte zahiren de olsa bir irade var. Çorak, Hayat&#8217;sız bir toprağa yağan ilk yağmur damlaları nasıl o toprağın içine işlerse Madde&#8217;ye öyle işliyor İ<strong>R</strong>a<strong>D</strong>e. Hayatiyet dediğimiz şey baş harfi büyük yazılmak üzere bu İ<strong>R</strong>a<strong>D</strong>e, Madde&#8217;ye canlılık veren. Sonsuzluğa erişme Mu<strong>R</strong>a<strong>D</strong>ını, ölüme direnme Mu<strong>R</strong>a<strong>D</strong>ını Madde&#8217;ye &#8220;sokan&#8221; bir İ<strong>R</strong>a<strong>D</strong>e var. Madde&#8217;nin Madde olarak var oluşu bir iradenin neticesi olarak görülebilir. Ama &#8220;Canlı Madde&#8221; olan bitki ve hayvanlar bizzat o Madde&#8217;yi var eden İ<strong>R</strong>a<strong>D</strong>e&#8217;nin minik gölgeleri, yansımaları. »</em> (Bkz. <a title="Permanent Link to Hayvan Serbesttir, İnsan Özgürdür..." href="http://www.derindusunce.org/2010/10/05/hayvan-serbesttir-insan-ozgurdur/">Hayvan Serbesttir, İnsan Özgürdür&#8230;</a>)</p>
<p> Kâinat&#8217;a bakarak Hakikat&#8217;i görmek için gözümüze yol açabilecek bir Kâinat lisanı var mıdır? Mısır hiyeroglifini ya da Hitit çivi yazısını ilk defa gören arkeologlar gibiyiz sanki. Elimizde bir dizi işaret var. Tıpkı Eski Mısır tapınaklarının duvarlarındaki kuş, timsah, insan ve bitki tasvirleri gibi. Bir maksadı olduğu belli bu işaretlerin. O maksadı anlamak için ise işaretlerin arkasında <strong>gözle görünmeyen / soyut / maNTıKsal / aklî</strong> bir şeyler aramak gerek. Eski Mısır lisanı (gramer, fonetik,&#8230;) ile birlikte bu lisanı konuşan toplumun tarihi, gelenekleri, dostları, düşmanları, korkuları, umutları&#8230;</p>
<p> <strong>&#8220;Kâinat&#8217;ın lisanını çözmek için bilgi bulabileceğimiz bir kaynak var mı?&#8221;</strong> diye sorulabilir. Bu  konuda Kâinat&#8217;ı yaratan Sanatçı&#8217;dan ve O&#8217;nun Elçisi&#8217;nden (SAV) daha güvenilir bir kaynak düşünmek imkânsız doğal olarak:</p>
<p style="padding-left: 60px;"> <em>&#8220;En güzel isimler Allah&#8217;ındır. O halde, O&#8217;na bu güzel isimlerle dua edin ve O&#8217;nun isimleri hakkında eğriliğe sapanları bırakın&#8230;.&#8221; (A&#8217;râf, 7/180; bk. Tâ-hâ, 20/8; Haşr, 59/24); &#8220;Allah&#8217;ın 99 ismi vardır. Bu isimleri ezberleyen (hıfz) kimse cennete girer.&#8221; (Buhârî, Deavat, 68. VII, 169); &#8220;Allâh&#8217;ın 99 ismi vardır. Bu isimleri sayan (ihsâ) kimse cennete girer.&#8221;(Müslim, Zikr, 6. III, 2062)</em></p>
<p> Peki ALLAH&#8217;ın isimlerini ezberleyip peş peşe saymak, daha doğrusu o isme tekâbül eden sesi dil ile, diş ile gırtlak ile çıkarmak yeterli mi? Eğer bu soruya <strong>&#8220;evet&#8221;</strong> diyebilseydik yani <strong>&#8220;zikir&#8221; (***)</strong> sadece bir sesten ibaret olsaydı Müslüman makinalardan ve Müslüman binalardan da bahsetmek mümkün olabilirdi. Şuur olmadan Mânâ olmuyor. Mânâ olmadan da ne zikir, ne namaz ne insan&#8230;</p>
<p> Bunun için diyoruz ki göz ve kulak görme/işitme sürecinin özü değil de bir parça, bir uzantıdır. Benzer şekilde dil/diş/dudak gibi organlar da &#8220;zikir&#8221; sürecinde aklî birer uzantıdır. Esası değildir:</p>
<p style="padding-left: 60px;"> <em>&#8220;Nasıl ki dil ile &#8220;ateş&#8221; demek dili yakmıyor, &#8220;su&#8221; demek harareti gidermiyor, &#8220;ekmek&#8221; demek karnı doyurmuyor, &#8220;kılıç&#8221; demek vücudu kesmiyorsa; aynı şekilde, sadece dille kelime-i tevhidi söylemek de kişiyi kötülüklerden (ALLAH&#8217;ın rızası dahilinde olmayan hallerden) alıkoymaz. [...] Söz kabuk, mâna özdür. Söz sedef ise, mâna incidir. Öz olmayınca kabuğu neylersin. İncisi olmayan sedef neye yarar. Kelime-i tevhidin sözcükleri ve mânası, beden ile ruh gibidir. Ruhsuz beden bir işe yaramadığı gibi, kelime-i tevhid de mâna olmaksızın hiçbir fayda sağlamaz.</em><em>&#8220;</em> (<a title="Permanent Link to Er-Risâletü't-tevhîd (Hz. Gazâlî)" href="http://www.derindusunce.org/2010/09/15/er-risaletu%e2%80%99t-tevhid-hz-gazali/">Er-Risâletü&#8217;t-tevhîd Hz. Gazâlî</a>)</p>
<p> Bu gün tanıtacağımız kitabın tam adı <strong><em>Kitab Keşf al Mânâ ‘an sır asmâ&#8217; ALLAH al-Hüsna</em></strong> yani ALLAH&#8217;ın en güzel isimlerinin sırrının mânâsının keşfi.</p>
<p> Şeyh ül Ekber Hazretleri kitabın isminden başlayarak bazı hususları okurun nazarına veriyor. Neden keşif? Çünkü özgün bir fikrî eser, bir icad, bir üretim, bir inşa değil söz konusu olan, önceden var olan bir şeyin, bir sırrın keşfi. 99 isimi kapsadığı halde başlıkta çoğul olarak  &#8220;sırlardan&#8221; değil de tekil olarak <strong>TEK BİR SIRDAN</strong> bahsedilmesi yine dikkate değer.</p>
<p> Nedir o sır? Bu sorunun cevabını İbn Arabî Hazretleri&#8217;nin bir başka eserinde, <strong><em>Tadbîrât İlâhiye</em></strong>&#8216;de verdiğini görüyoruz. ALLAH&#8217;ın yeryüzündeki halifesi olarak yaratılan İnsan&#8217;ın bu maksada, bu kemale(?) erişmesi hakkında bilgi verirken şöyle diyor:</p>
<p style="padding-left: 60px;"> <em>&#8220;Halife kendisine bu mertebeyi Emanet Eden&#8217;in vasıflarıyla bezenmeli, donanmalıdır. Öyle ki bu donanım onun eylemlerine, yaşantısına aksetmelidir. Bu vasıflarla donanma sürecinin mânâsını <strong>Kitab Keşf al Mânâ ‘an sır asmâ&#8217; ALLAH al-Hüsna</strong>&#8216;da açıklamıştık.&#8221;</em></p>
<p> Esmâ-i Hüsna konusundaki eserleri incelemiş olan okuyucularımız şüphesiz fark etmişlerdir ki mevcut eserlerin çoğu mevzunun bir ya da iki yönü ile ele alırlar. Yani Esmâ-i Hüsna&#8217;yı <strong><em>Ta&#8217;alluk</em></strong> (alâka kurma, bağlanma), yahut <strong><em>Tahakkuk</em></strong> (gerçekleştirme), veyahut da <strong><em>Tahalluk</em></strong> (ahlâklanma) veçhelerinden sadece biri ya da ikisi üzerine odaklanırlar. Bu yazıda tanıtmaya gayret ettiğimiz <strong>Keşf al Mânâ</strong> bu üçünü de açıklaması bakımından zannediyoruz bir orijinallik arz ediyor. Şeyh ül Ekber Hazretleri&#8217;nin Marifet&#8217;i her bir isim için üç veçheden ele alması ve her bir isim için tek tek bu üç veçheyi nazarlara vermesi gözden kaçmamalı.</p>
<p> <strong><em>Keşf al Mânâ</em></strong> kitabında Marifet&#8217;e<strong><em> Ta&#8217;alluk</em></strong>,<strong><em>Tahakkuk</em></strong> ve <strong><em>Tahalluk</em></strong> veçhesinden aynı anda bakılması bir kaç sebeple önem arz ediyor ama  teori ve pratiği birbirinden ayırmayan Hikmet ile ilgili kısımın altını çizmek isteriz.</p>
<p> İnsan eğer öğrendiklerinin etkisiyle davranışlarını değiştiriyorsa gerçek anlamda bir öğrenme sürecinden bahsedilebilir.  Ama ya insan tersini yapıyorsa? Meselâ sigara içen bir doktor düşünün; ya da depremde yıkılma ihtimali olan evinden taşınmayan bir mühendis? ALLAH&#8217;a inanmış ama  günahlardan uzak durmayan biri? <strong>Bu bilgilerle donandıkları halde bilgiyi eylemlerine yansıtmayanların hâli ne acayip. Sırtında kitap taşıyan bir eşeğe benzemiyorlar mı bu insanlar?</strong> İlimleriyle amel etmedikleri için, teori ile pratiği ayrı tuttukları için bilgi hamallığı yapıyorlar.</p>
<p style="padding-left: 60px;"> &#8221;<em>Bizim dünyamızda omlet yapma bilgisi bilinir, Güzel bir kadına(erkeğe) karşı aşk hissedilir ve ALLAH&#8217;a inanılır. İyi insan olunur, kötü insan olunur. Bilmek, Aşık olmak, İman etmek ve Olmak 4 ayrı fiildir. Oysa anladığım kadarıyla İslâm&#8217;da Bilgi, Aşk ve İman mertebelerinde ilerledikçe aynı körfeze açılan 3 ırmağın birbirine yaklaşmasına benzer bir durum çıkıyor ortaya. Siz inandıkça bildiklerinizi hissetmeye, hissettiklerinizi bilmeye, iman ettiklerinizi anlamaya başlıyorsunuz. Bilgi, Aşk ve </em>İman karışarak AYNI-TEK(?) bir şeye dönüşüyor: OLMAK. <em>Samimi bir gayret ile ALLAH&#8217;ın emrettiği gibi OLmaya çalıştıkça bazı bilgiler size doğru geliyor. Yani hiç bir kitap okumadan bazı şeyleri bilmeye başlıyorsunuz.</em>&#8221; (<a href="http://www.derindusunce.org/2010/03/22/yeni-baslayanlar-icin-mesnevi/">Yeni başlayanlar için Mesnevî</a>)</p>
<p><strong><em>Keşf al Mânâ</em></strong> okunup bitirilebilecek bir kitap mıdır? Sanmıyoruz. Bazı kitaplar insanlara hayat boyu eşlik eder. Sırlarının kesafeti, ilimlerinin bereketi sebebiyle yaşantızın her anında, geçlikte, yaşlılıkta, bir doğumhanede ya da ölüm döşeğinde başka başka mânâlar keşfedersiniz.</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/2010/03/22/yeni-baslayanlar-icin-mesnevi/">Mevlânâ Hazretleri&#8217;nin Mesnevî&#8217;sinden bahsettiğim yazıyı</a> bitirirken şöyle demiştik ki aynı sözler <strong><em>Keşf al Mânâ</em></strong> için de geçerli:</p>
<p style="padding-left: 60px;"> <em>&#8220;Evet, Mesnevî&#8217;yi okuyup anlamak mümkün. Ama bitirmek? Mesnevî kanaatimce bir hayat projesi. Hayatımın değişik dönemlerinde elime aldığımda bulduklarım da değişiyor. Bir kaleidoskop gibi değişken, onunla kurduğum ilişki üzerinden bana beni yansıtıyor Mesnevî. Zannediyorum ki bu kitaptan öğrenilecek şeylerin hepsi kelimeye dökülebilir, objektif bilgiler değil. Aşk da İman da ilim öğrenmenin birer kanalı, penceresi. Haliyle Mesnevî ile onu okuyanlar arasında kurulacak öznel, sübjektif bir ilişki var.&#8221;</em></p>
<p> </p>
<p><strong>Dipnotlar</strong></p>
<p><strong>(*)</strong> Makalemizde eser hakkında verilen bilgiler <a href="http://livre.fnac.com/a2805070/Ibn-Arabi-Secrets-des-noms-de-dieu">bu eşsiz kitabı</a> Fransızcaya kazandıran Pablo Beneito ve Nassim Motebassem&#8217;in takdim, dipnot vb katkılarından derlenmiştir. Bizim istifade ettiğimiz, <a href="http://livre.fnac.com/a2805070/Ibn-Arabi-Secrets-des-noms-de-dieu">Beyrut&#8217;ta hazırlanmış olan bu Fransızca-Arapça baskı</a> çok faydalı, açıklayıcı takdimler, fihristler de içeriyor. İstanbul İslâm Eserleri Müzesi ve Beyazıt Kütüphanesi&#8217;deki el yazmalarından da istifade ederek hazırlanan baskıda orjinal eserden alınmış imajların (fotokopilerin) bulunmasının kitaba ayrı bir güzellik kattığını düşünüyoruz.</p>
<p> <strong>(**) </strong>Namaz kılan Müslümanla bir filmin senaryosu icabı namaz kılıyormuş gibi yapan aktör arasındaki mesafeyi idrak edebilen akıldır. Kâinat&#8217;a, Eser&#8217;e bakarak Sanatçı&#8217;yı görme potansiyeline sahip olan da akıldır (=gözdür). Bu madde-mânâ arasındaki mesafeyi idrak etmeye başlamak kanaatimce ilk önemli adım. Kâinat&#8217;ın Şiiri&#8217;nden (lisanından, semboliğinden) bahsetmiştik daha önceki görme-akıl ilişkisini ele alan bir yazımızda ve şöyle demiştik:</p>
<p style="padding-left: 60px;"><em>&#8220;[...] Tabiat bilimleriyle ve analitik zekâ ile erişemeyeceğimiz ama başka türlü okuyabileceğimiz bir Hakikat var. Vehimlerimizden Gerçek&#8217;e, gerçeklerden Hakikat&#8217;e geçiş mümkün ama bu bir takım simgeler, rumuzlar ve metaforlar vasıtasıyla olabiliyor ancak. Bunun için &#8220;Kâinat Şiiri&#8221; diyorum. Bu Şiir&#8217;in kendine özgü bir sembol sistemi var ve <strong>Görmek-Anlamak</strong> fiillerinin birleşmesi (tevhidi?) bu sembol sisteminin bir parçası. [...] <strong>Hegel</strong>‘in</em><em> </em><strong>Estetik yani sanat felsefesi</strong><em> adlı eserinde isabetle teşhis ettiği gibi:</em></p>
<p style="padding-left: 120px;">&#8220;Sanat bu kusurlu ve dengesiz dünyanın yanıltıcı, aldatıcı şekillerinden görünenin içindeki Gerçeklik&#8217;i çekip alır&#8230; O gerçeklik zihnin keşfettiği üstün bir Hakikat ile donanır. Aldatıcı görüntülerin tersine Sanat günlük gerçeklikten daha üstün ve daha gerçek bir Hakikat içerir&#8221;</p>
<p style="padding-left: 60px;"><em>Çölde ve sıcak asfaltta su görür insan. Ama bu &#8220;su&#8221; aslında seraptır. Biri sıcak diğeri soğuk (=farklı yoğunluktaki) iki hava katmanının yan yana gelmesinden kaynaklanan bir yansımadır gerçekte. İnsan <strong>güneşe baktığında onu parmaklarının arasına alabileceğini görür</strong>. Ama gerçeğin böyle olmadığını da bilir. Çünkü GÖRMEK (=ANLAMAK) aklî bir işlevdir, et-göz sadece bu sistemin küçük bir parçasıdır. İşte çöldeki serapların peşinde susuzluktan ölmemek için &#8220;Kâinat Şiiri&#8221; üzerine düşünmek gerekir. </em></p>
<p style="padding-left: 60px;"><em>Bu yolla vehimlerden, zahirî (görünen) alemden <strong>Kâinat Şiiri</strong> sayesinde Gerçek&#8217;e yükseliriz. Bu sayede aklettiğimiz gerçeklerden de Hakikat&#8217;e geçiş yine &#8220;Kâinat Şiiri&#8221; yoluyla olur. Yoksa Akıl (=göz) kendini Yaratan&#8217;ı akledemiyorsa (görmüyorsa) neye yarar?&#8221;</em>( <a title="Permanent Link to Şalgam suyu varsa Tanrı'ya lüzum yoktur" href="http://www.derindusunce.org/2010/10/18/salgam-suyu-varsa-tanri%e2%80%99ya-luzum-yoktur/">Şalgam suyu varsa Tanrı&#8217;ya lüzum yoktur </a>)</p>
<p><strong>(***)</strong> ALLAH&#8217;ın isimlerinin anlaşılması, öğrenilmesi, bu mânâlar üzerinde tefekkür edilmesi veya isimlerin dua içinde zikredilmesi başka şeydir, <strong>nefs ile mücadele gayesiyle tesbih edilmesi bambaşka bir şeydir</strong>. Bu tesbihat insanların yalnız başlarına karar verip yapabileceği bir iş değildir. Meselâ geçim sıkıntısı içinde olan bir kişi <strong><em>&#8220;haydi ben her gün şu kadar EL-REZZAK çekeyim de rızkım artsın&#8221;</em></strong> derse avuç avuç antibiyotik, uyku ilacı, vitamin vs yutan bir insana benzer. Doktorlar bile muhtevasını, etkisini çok iyi bildikleri halde ilaçları değişik hastalara değişik dozlarda ve sürelerde verirler.Yaşı, cinsiyeti ve geçirdiği hastalıklar sebebiyle aynı ilaçlar farklı insanlar üzerinde çok farklı tesirler yapabilir. Bir kaç Esma-ı Hüsna kitabı okuyup <strong>kendi başına zikir yapmaya kalkışmak</strong> SON DERECEDE SAKINCALIDIR.</p>
<p><img class="alignnone" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/10/zaman_nedir_parmak_gunes.jpg" alt="" width="450" height="333" /></p>
<p> </p>
<p>&#8230;Bu makale ilginizi çektiyse&#8230;</p>
<p> </p>
<p style="text-align: right;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_goz.pdf" target="_blank">Derin Göz</a></strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/derin_goz.jpg"></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/k_derin_goz.jpg"><em></em></a><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/ak_derin_goz.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/ak_derin_goz.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-11469" title="ak_derin_goz" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/ak_derin_goz.jpg" alt="" width="201" height="284" /></a></em></p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;">Sanat’a bakmak için çeşitli yapıtlardan, ressamlardan istifade ettik: Cézanne, Degas, Morisot,  Monet, Pissarro, Sisley, Renoir, Guillaumin, Manet, Caillebotte, Edward Hopper, William Turner,Francisco Goya, Paul Delaroche, Rogier van der Weyden, Andrea Mantegna , Cornelis Escher , William Degouve de Nuncques.</p>
<p>Peki ya baktığımızı görmek, gördüğümüzü anlamak? Güzel’i sorgulamak için çağ ve coğrafya ayırmadık, aklımızı uyaracak hikmetli sözlere açtık kapımızı: Mevlânâ Hazretleri, Gazalî Hazretleri, Lao-Tzû, Albert Camus, Guy de Maupassant, Seneca,  Kant, Hegel, Eflatun, Plotinus, Bergson, Maslow, …</p>
<p style="text-align: justify;"> (<a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_goz.pdf" target="_blank"><strong>Buradan indirebilirsiniz</strong></a>)</p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_insan.pdf" target="_blank"><strong>D</strong><span style="color: #0000ff;"><strong>erin İnsan</strong><span> </span></span></a></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_insan.pdf" target="_blank"><img class="alignleft size-medium wp-image-8239" title="derin_insan" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/derin_insan-174x300.jpg" alt="" width="126" height="230" /></a> <em>“Düşümde bir kelebektim. Artık bilmiyorum ne olduğumu. Kelebek  düşü görmüş olan bir insan mıyım yoksa insan olduğunu düşleyen bir kelebek mi?”</em> (Zhuangzi, M.Ö. 4.yy)</p>
<p class="entry" style="text-align: justify;"><strong>“Ben” kimdir?</strong> İnsan nedir? Hakikat’in ne tarafındayız? Hiç bir şüpheye yer bırakmayacak bir şekilde nasıl bilebiliriz bunu? Zekâ, mantık ve bilim… Bunlar Hakikat ile aramıza bir duvar örmüş olabilir mi? Freud, Camus, Heidegger, Kierkegaard, Pascal, Bergson, Kant, Nietzsche, Sartre ve Russel’ın yanında Mesnevî’den, Mişkat-ül Envar’dan,  Makasıt-ül Felasife’den, Füsus’tan ilham alındı. Hiç bir öğretiye sırt çevrilmedi. Aşık Veysel, Alfred Hitchcock, Maupassant, Hesse, Shyamalan, Arendth, Hume, Dastour, Cyrulnik, Sibony, Zarifian ve daha niceleri parmak izlerini bıraktılar kitabımıza. <span style="color: #0066cc;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_insan.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a></span> </p>
<p class="entry" style="text-align: justify;"> </p>
<p class="entry" style="text-align: justify;"> </p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2010/10/24/kitab-kesf-al-mana-%e2%80%98an-sir-asma%e2%80%99-allah-al-husna-muhyiddin-ibn-arabi-hazretleri/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2010/10/24/kitab-kesf-al-mana-%e2%80%98an-sir-asma%e2%80%99-allah-al-husna-muhyiddin-ibn-arabi-hazretleri/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Gözden kaçmasın: Tasavvuf Nedir?</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2010/09/03/gozden-kacmasin-tasavvuf-nedir/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2010/09/03/gozden-kacmasin-tasavvuf-nedir/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 03 Sep 2010 14:18:32 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Editörden</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=11199</guid>
		<description><![CDATA[ilginç bir site: http://umutrehberi.wordpress.com/

Share on Facebook]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>ilginç bir site: <a href="http://umutrehberi.wordpress.com/">http://umutrehberi.wordpress.com/</a></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/tasavvuf.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-11200" title="tasavvuf" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/tasavvuf.jpg" alt="" width="420" height="349" /></a></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2010/09/03/gozden-kacmasin-tasavvuf-nedir/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2010/09/03/gozden-kacmasin-tasavvuf-nedir/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Derdim Çoktur Hangisine Yanayım (ALİ EKBER ÇİÇEK)</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2010/07/22/derdim-coktur-hangisine-yanayim-ali-ekber-cicek/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2010/07/22/derdim-coktur-hangisine-yanayim-ali-ekber-cicek/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 22 Jul 2010 11:25:47 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Sevinç Gül</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Pir Sultan Abdal]]></category>

		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>

		<category><![CDATA[İnsan]]></category>

		<category><![CDATA[İnsan Müzikleri]]></category>

		<category><![CDATA[İslam]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=10643</guid>
		<description><![CDATA[
Share on Facebook]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><object width="480" height="385"><param name="movie" value="http://www.youtube.com/v/NE6V61vdBxY&amp;hl=fr_FR&amp;fs=1"></param><param name="allowFullScreen" value="true"></param><param name="allowscriptaccess" value="always"></param><embed src="http://www.youtube.com/v/NE6V61vdBxY&amp;hl=fr_FR&amp;fs=1" type="application/x-shockwave-flash" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true" width="480" height="385"></embed></object></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2010/07/22/derdim-coktur-hangisine-yanayim-ali-ekber-cicek/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2010/07/22/derdim-coktur-hangisine-yanayim-ali-ekber-cicek/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Tasavvuf ve Kuantum fiziği</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2010/07/20/tasavvuf-ve-kuantum-fizigi/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2010/07/20/tasavvuf-ve-kuantum-fizigi/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 20 Jul 2010 07:00:56 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ekrem Senai</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Bilim]]></category>

		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>

		<category><![CDATA[Zaman Nedir?]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=10581</guid>
		<description><![CDATA[Ibrahim B. Syed, Ph.D, D.Sc.
Uluslar arası İslami Araştırmalar Derneği Bşk
Çeviren: Ekrem Senai
Tasavvuf ve kuantum teorisinin birçok ortak noktası bulunmaktadır. Örneğin, fizikçilerle sufilerin dünya görüşleri birbirine çok yakındır. Mekanistik dünya görüşünün aksine, Sufiler, evrendeki herşeyin birbiriyle ilişkili olduğunu, aynı mutlak gerçeğin farklı cilveleri , tezahürleri olduğunu düşünürler. Gerçeğe erişmek, varlıktaki tekliğin ve karşılıklı ilişkinin farkına varmak, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/07/quantum_tasavvuf.gif"><img class="alignleft size-full wp-image-10582" title="quantum_tasavvuf" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/07/quantum_tasavvuf.gif" alt="" width="170" height="200" /></a>Ibrahim B. Syed, Ph.D, D.Sc.<br />
Uluslar arası İslami Araştırmalar Derneği Bşk</p>
<p><strong><em>Çeviren: <a href="http://www.derindusunce.org/author/deepblue/" target="_blank">Ekrem Senai</a></em></strong><br />
Tasavvuf ve kuantum teorisinin birçok ortak noktası bulunmaktadır. Örneğin, fizikçilerle sufilerin dünya görüşleri birbirine çok yakındır. Mekanistik dünya görüşünün aksine, Sufiler, evrendeki herşeyin birbiriyle ilişkili olduğunu, aynı mutlak gerçeğin farklı cilveleri , tezahürleri olduğunu düşünürler. Gerçeğe erişmek, varlıktaki tekliğin ve karşılıklı ilişkinin farkına varmak, benliğini aşmak ve kendisini mutlak gerçeklik içinde tanımlamaktır.</p>
<p>Mekanistik bilim oldukça karmaşık bir matematik dille <span id="more-10581"></span>ifade edilir. Buna karşın tasavvufun dili meditasyondur. Sufiler, bu yolla elde edilen bilgilerin ifade edilemeyeceğini söylerler. Sufilerin tecrübe ettiği hakikat, belirsiz ve ayırt edilemeyecek bir hüviyettedir. Aklı bilgi kaynağı olarak görmezler ama onu tecrübelerini analiz etmek ve yorumlamak için bir araç olarak kullanırlar.</p>
<p>Gözlem şekillerinin farklılığı dolayısıyla bilimsel deney ve Sufi tecrübesi arasında bir paralellik kurulması ilk bakışta tuhaf gelebilir. Fizikçiler detaylı takım çalışması ve çok sofistike teknolojik yöntemler kullanırlar; buna karşın sufiler bilgiyi içgözlem yoluyla, araçsız ve aletsiz bir şekilde, zikir (meditasyon) sırrıyla elde ederler. Temel parça fiziğinde bir deneyi tekrarlamak yıllarca süren detaylı bir eğitimi gerektirir; derin Sufi tecrübesi de genellikle deneyimli bir ustanın elinde gerçekleşir ve yıllar sürer. Fizikçilerin teknik aparatları ne derece karmaşıksa Sufi bilincinin derin zikr halinde iken fiziksel ve ruhsal durumu da en az o derece karmaşıktır. Yani bilim adamları ve sufiler, normal bir insanın ulaşamayacağı gerçekleri gözlemlemek için karmaşık metodlar kullanma konusunda ortak bir özelliğe sahiptir.</p>
<p><strong>Zikr</strong></p>
<p>Zikr zihinsel sükunet ile bilinci rasyonaliteden sezgiselliğe kaydırır. Bu sessizlik nefes alıp vermeyi düzenlemek veya Allah, la ilahe ilallah seslerine odaklanmakla başarılır. Dua ve ibadet de aklı devreden çıkaran zikr kapsamında değerlendirilir, zikrin daha statik formları olan sükunet hali ve huzur hislerine yol açar. Bu pratikler bilincin meditatif modunu geliştirir.</p>
<p>Zikrde, zihin tüm düşüncelerden ve kavramlardan boşaltılır ve bu şekilde sezgisel kademeye hazırlanır. Rasyonel zihin susturulduğunda, sezgisel kademede fevkalade bir bilinç düzeyi ortaya çıkarır, kavramsal düşünce filtresi devre dışı kalmış ve sezgisel deneyim ön plana çıkmıştır. Bu meditasyonel durumun ana özelliği çevre ile tek olma bilinç durumudur, bu safhada artık tecezzi, ayrılık sona ermiş, tüm farklılıklar ortadan kalkmıştır.</p>
<p><strong>Hakikatin içten gözlenmesi</strong></p>
<p>Tasavvuf hakikatin doğrudan içten gözlenmesine dayanır; fizik ise bilimsel deneylerle doğal fenomeni gözlemler. Fizikte, modeller ve teoriler tahminidir ve bunlar modern bilimsel araştırmanın temelini teşkil eder. Dolayısıyla Einstein&#8217;ın deyimiyle, matematiğin kurallarına uyduğu sürece, kesin değildir; kesin olduğu sürece de, gerçeğe tekabül etmez. ([Albert Einstein, 1936, "Albert Einstein: The Human Side", Helen Dukas ve Banesh Hoffmann]  ayrıca   &#8220;The Tao of Physics by Fritjof Capra, Bantam New Age Books, New York, 1980, sy. 27. Mantık eşyanın doğasını analiz ettiğinde, absürd veya paradoksla karşılaşmak zorundadır. Bu sufilerce hep böyle olmuştur, bunun bilimde bir problem halini alması ise son dönemlere tekabül eder.</p>
<p>Doğa, bilim adamlarınca makro alem içinde incelenir ve bu alem, 5 duyu ile hissedilir bir dünyadır. Kelimeler, akli kavramlar ve görüntüler hep bu tecrübeye dayanır ve dolayısıyla doğa fenomenini tarif etmek bu duyularla sınırlıdır. Atom ve atom altı dünyasında ise duyularımızın ötesine geçilir, bu yüzden bilgi artık duyulardan temin edilemez. Konuştuğumuz dil, duyularımızın gözlemlediği görüntüler bu alemi tanımlamak için yetersiz kalmaktadır.</p>
<p>Doğanın derinine nüfuz ettikçe, olağan dilin kavramlarını ve algısal görüntüleri daha fazla terk etmek zorundayız. Atomu ve atomsal yapıyı araştırırken, bilim algısal hayal gücümüzün sınırlarını aşar ve dolayısıyla artık mantık ve sağ duyuya mutlak bir kesinlikle dayanamanız mümkün olmaz. Kuantum fizikçileri bilime, eşyanın doğasına ait ilk alametleri kazandırmışlardır. Sufiler gibi, fizikçiler de gerçeğin 5 duyunun dışına çıkan tecrübesi ile uğraşmakta ve bu deneyimin paradoksal yönleriyle karşılaşmaktalar. Gelinen noktada, modern fiziğin model ve görüntüleri Sufilerinkine son derece benzerlik içindedir.  </p>
<p><strong>İletişim problemi</strong></p>
<p>Bilim adamları ortak dilimizin atomik ve atom altı gerçekliği hiçbir şekilde tanımlayamadığını fark ettiler. Fizikte relativitenin ve kuantum mekaniğinin ortaya çıkmasıyla, klasik mantığın ötesine geçilmesi ve kullandığımız dilin bu yeni gerçekliği ifade edemeyeceği ortaya çıktı. Sufiler daima hakikatin dilin sınırlarını aştığını fark etmişler ; akıl ve akli kavramları aşmaktan korkmamışlardır. Sufiler de, fizikçiler gibi dil sıkıntısı yaşamaktadırlar: Her iki grup da bilgilerini paylaşmak istemekte, ama bunu yapmaya kalkıştıklarında mantıksal çelişkiler ve paradokslar ortaya çıkmaktadır.</p>
<p><strong>Işığın düalitesi</strong></p>
<p>Kuantum fiziğinde, paradoksal durumların kaynağı genellikle ışığın dual tabiatıyla veya daha genel ifadeyle, elektromanyetik radyasyonla ilgilidir. Işık, dalgalar şeklinde girişim oluşturur. Bu durum iki ışık kaynağı kullanıldığında gözlenir, ışık parlak ve sönük dokular oluşturur. Diğer yandan, elektronmanyetik radyasyon da fotoelektrik etki üretir: kısa dalga boylu ışık (örn, ultraviyole, x-ışınları veya gama ışınları) bazı metallerin yüzeyine çarptığında, yüzeyden elektron düşürebilirler. Bu yüzden, yüzey hareketli parçalardan oluşuyor olmalıdır.</p>
<p>Kuantum teorisinin erken safhalarında, fizikçiler elektromanyetik radyasyonun nasıl olup da hem partiküllerden ( çok küçük bir hacimde sıkışmış cisimlerden) , hem de dalgalardan (uzayda geniş bir alana yayılan) oluştuğu konusunda şaşkınlığa düştüler. Bu durumu ifade etme imkanı yoktu.</p>
<p>Sufizm gerçekliğin paradoksal yönleri ile baş edebilmek için birçok yöntem geliştirdi. Attar, Hafız, Ibn Arabi, Rumi, Bistami, ve diğerlerinin çalışmaları şaşkınlık verici çelişkilerden bahseder. Ayrıca, bunların özlü, güçlü ve son derece şiirsel dilleri okuyucunun mantıksal akıl yürütme alışkanlıklarının ötesine geçer. Heisenberg bir keresinde Bohr&#8217;a sorar: Atom deneylerinde gördüğümüz gibi doğa gerçekten absürd olabilir mi? (Werner Heisenberg. Physics and Philosophy. Harper Torchbooks, New York, Harper and Row, 1958, p.42)</p>
<p>Makroskobik aleme ait olan duyumsal deneyimlerimiz, bize imgeleri ve akli kavramları resmetmek ve bunları dil ile ifade etmemize olanak tanır. Bu dil doğal fenomeni tanımlamak için yeterlidir. Newton&#8217;un evrensel mekanik modeli makroskobik alemi tanımlar. Yirminci yüzyılda, fizikçiler atomun ve atom atı parçacıkların varlığını deney yoluyla doğruladılar. Bu parçalar duyusal algılarımızın ötesinde olduğundan, onlarla ilgili bilgimiz artık doğrudan duyusal deneyimden kaynaklanmıyordu. Dolayısıyla şeylerin esas doğası ile uğraşırken daha önce bahsettiğimiz problemlerle karşılaşmamız kaçınılmazdır.</p>
<p><strong>Modern fizik</strong></p>
<p>Sufiler hakikatı tecrübe etmenin anlık olduğunu ve insanın bilincinin yaşayabileceği en şaşırtıcı olay olduğunu söyler. Bu, 5 duyu ile kavranan alemi alt üst eden bir deneyimdir. Sufiler bunu dibi çıkmış kova olarak tanımlıyorlar.</p>
<p>Fizikçiler de aynı şekilde yirminci yüzyılın ilk kısmında ortaya çıkan atom teorisiyle dünya görüşlerinin temellerinin sarsıldığını hissettiler. Tarif ettikleri kavramlar sufilerin tariflerine benziyordu. Heisenberg şöyle diyecekti:  Modern fizikteki son gelişmeler ancak fiziğin temellerinin hareket etmeye başladığını ve bu hareketin zemini bilimden ayıracak hissi oluşturduğu fark edildikten sonra anlaşılabilir. ( Werner Heisenberg. Fizik ve Felsefe. Harper Torchbooks, Harper and Row, New York. 1958, sy. 167)</p>
<p>Modern fiziğin bulguları mekan, zaman, nesne, sebep ve etki gibi kavramlarda derin değişimleri gerekli kıldı. Bu kavramlar dünyayı deneyimlememiz için çok temel şeyler olduğundan, bunları değiştirmeye çalışan fizikçilerin yaşadıkları tam bir şok haliydi. Bu değişimlerin sonucu olarak ortaya yeni ve tamamen farklı bir dünya görüşü çıktı ve hala formüle edilmesi sürüyor. Kuantum teorisi doğanın birbirine bağımlılığını gösteriyor, dolayısıyla bizi evrenin fiziksel nesnelerin oluşturduğu bir şey değil ama tek bütünün komplike ilişki ağında bulunan birçok parçasından oluşan bir bütün olarak anlatıyor. Aynı sufilerin algıladıkları gibi.</p>
<p><strong>Zaman-mekan</strong></p>
<p>Sufilerin 5 duyunun algıladığı alemin ötesine geçip, üç boyutlu dünyayı aşarak, çok boyutlu bir gerçekliğe eriştiği anlaşılıyor. Relativistik fizik için, kişi dört-boyutlu zaman-mekan gerçeğini görebiliyorsa, bunda paradoksal bir durum yoktur. Sufilerin zaman ve mekan nosyonları relativite teorisinin anlattığına çok yakındır.</p>
<p>Tasavvufta, hakikatın zaman-mekan karakterinin güçlü sezgisi vardır. Sufiler külli bir yok oluş hali tecrübe ederler, öyle ki orada akıl ve beden, nesne ve obje ayrımı yoktur. Tam murakabe halinde, zamansız mekan ve mekansız zaman yoktur, çünkü bunlar birbirine geçmektedir. Fizikçiler mekan-zaman nosyonunu bilimsel deneylere dayandırırlar, Sufiler ise bunu tasavvufa dayandırır.<br />
Modern fiziğin göreceli modelleri ve teorileri Sufizmin dünya görüşünün iki ana elemanını betimler: evrenin tekliği ve asıl olarak dinamik karakteri. Mekan farklı derecelerde bükülmüştür ve zaman evrenin farklı bölgelerinde farklı hızda akar. Üç boyutlu Öklidyen mekan ve zamanın lineer akışı fenomeni fiziksel dünyanın algı tecrübeleriyle sınırlı olduğundan, hakikate ulaşılması için önce bunların terk edilmesi gerekir.</p>
<p>Sufiler tecrübelerini daha yüksek bilinç seviyelerine genişletmekten bahsederler. Ve bu seviyelerin mekan ve zamana ait radikal farklı deneyimleri içerdiğini söylerler. Meditasyonla/murakabe ile üç-boyutlu mekanın ve zamanın ötesine geçtiklerini vvurgularlar. Anların birbirini takip ettiği lineer bir dilimden çok, sonsuz, zamansız ve dinamik bir şimdiki zamanı deneyimlerler. Ruhsal dünya geçmiş, şimdi, gelecek gibi zaman dilimlerinden oluşmaz, çünkü kendilerini mevcut zamanın an&#8217;ı içinde sıkıştırmışlardır ve hakikati bu an içinde tecrübe etmektelerdir.</p>
<p><strong>Kütle-enerji denkliği</strong></p>
<p>Einstein kütle-enerji denkliğini basit bir matematiksel eşitlikle göstermişti: E=mc2. Fizikçiler parçanın kütlesini karşılığı olan enerji birimleriyle ölçerler. Kütlenin enerjinin bir formundan başka bir şey olmadığının keşfiyle parçacık kavramında kökten bir değişiklik gerekli oldu. Çünkü parçacıklar basit maddelerden değil ama enerji kuantaları (demetleri)nden oluşuyordu. Enerji ise hareket ve proseslerle ilişkiliydi, bunun anlamı atom altı parçacıkların aslında dinamik bir doğası bulunduğu ve zaman-mekan olarak dört boyutlu bir varlıkları olduğuydu. Yani hem mekan hem de zaman yönleri bulunmaktaydı: onların mekan yönü onları belirli bir kütleye sahip birer nesne olarak görünmesini sağlıyor, zaman yönleri ise onları eşdeğer enerjideki proses haline getiriyordu.</p>
<p>Atom altı parçacıklar gözlendiğinde, onları birer madde olarak görmüyoruz. Tüm gördüğümüz sürekli birinden diğerine değişen dokular, enerjinin sürekli dansı. Atom altu dünyanın partikülleri sadece çok hızlı hareket açısından değil ama prosesler yönünden de aktif. Maddenin varlığı ve hareketi ayrılamaz, çünkü bunlar sadece aynı zaman-mekan gerçeğinin farklı yönleridir.</p>
<p>Normal olmayan bilinç seviyelerinde, Sufiler makroskobik seviyede zaman ve mekanın birbirine geçtiğinin farkındadır. Dolayısıyla onların makroskobik dünyayı gördükleri şekil fizikçilerin atom altı parçacıkları fikrine çok benzemektedir. Sufiler için, tüm bileşik şeyler geçicidir. Gerçek tüm formların ötesindedir ve tüm tanım ve spesifikasyonları aşar. Dolayısıyla şekilsiz ve boştur. Sufiler dünya fenomeninin zihnin hayali tezahürleri olduğunu düşünürler ve kendi başına bir gerçekliğe sahip olmadığını söylerler.</p>
<p><strong>Sonuç</strong></p>
<p>Modern fiziğin ana teori ve modelleri tutarlı ve Sufizmle son derece uyum içinde bir dünya görüşü oluşturdu. Bu paralelliğin önemi muhakkatır.. Her iki yaklaşım da - fizikte maddenin derinlikleri ve Sufizmde bilincin derinlikleri-günlük yaşamın görünen alışıldık görüntülerinin ardındaki farklı gerçeği keşfettikleri noktada buluşuyorlar. Fizikçiler bilgilerini deneylerden elde ediyorlar, Sufiler ise bilgilerini meditatif iç gözlemle elde ediyorlar. Sufiler içe bakıyor ve farklı bilinç kademelerine ulaşıyorlar. Aslında, Sufilerin kendi bedenini deneyimlemesi alemi deneyimlemenin anahtarı olarak görülüyor.</p>
<p>Bir diğer benzerlik ise iki grup gözlemlerinin de olağan hislerin ulaşamayacağı alanlarda vuku bulması: fizikçiler için atomik ve atom altı dünyalar ; Sufiler içinse 5 duyunun aşıldığı olağan dışı bilinç kademeleri&#8230; Her iki grup için, bu çok boyutlu tecrübe 5 duyu alemini aşmakta ve dolayısıyla günlük kullandığımız lisan ile ifade edilememektedir.</p>
<p>Kuantum fiziği ve Sufizm insan zihninin rasyonel ve sezgisel fakültelerinin birbirini tamamlayan parçaları. Modern fizik dünyayı rasyonel zihnin son derece uzmanlaşması ile deneyimliyor; Sufiler ise sezgisel zihnin son derece uzmanlaşması ile. İkisi de dünyanın tam anlaşılması için gereklidir. Sufizm aşyanın en derin tabiatını anlamak için gereklidir ve bilim de modern yaşam için gereklidir. Bu yüzden Sufi sezgisi ve bilimsel analiz arasında dinamik bir etkileşime ihtiyaç vardır.<br />
<strong>Referanslar:</strong></p>
<p>1. The Dancing Wu-Li Masters by Gary Zukav. 1994.  : An Overview of the New Physics.  Bantam New Age Books. New York.</p>
<p>2. Capra, Fritjof, 2000. The Tao of Physics : An Exploration of the Parallels Between Modern Physics and Eastern Mysticism. Shambhala, Boston</p>
<p>3. Heisenberg, W. 1974. Across the Frontiers. Harper and Row, New York.</p>
<p>4. Heisenberg, W. 1958. The Physicist&#8217;s Conception of Nature. Harcourt, Brace &amp; Company, New York.</p>
<p>5.  Physics and Man. 1970,  Robert Karplus. W. A. Benjamin, Inc.  New York.</p>
<p>6.  Wilber, K editor. 1984. Quantum Questions: Mystical Writings of the World&#8217;s Great Physicists. Shambhala, Boston.</p>
<p>7.Schrodinger, E. 1967. What is Life. Cambridge University Press, Cambridge.</p>
<p>8. Schrodinger, E. 1964. My View of the World. Cambridge University Press, Cambridge.</p>
<p>9. Einstein, A. 1934. Essays in Science. Philosophical Library, New York.</p>
<p>10. Einstein, A.  1950. Out of My Later Years. Philosophical Library, New York.</p>
<p>11. Pir Vilayat Inayat Khan. 1999. Awakening: A Sufi Experience. Tarcher/Putnam, New York.</p>
<p>12.  Carl Ernst. 1997. Shambala Gudie to Sufism, Shamabla Publications, Boston.</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2010/07/20/tasavvuf-ve-kuantum-fizigi/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2010/07/20/tasavvuf-ve-kuantum-fizigi/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Bir elma, iki ayna (Taşkın Tuna)</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2010/04/29/bir-elma-iki-ayna-taskin-tuna/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2010/04/29/bir-elma-iki-ayna-taskin-tuna/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 29 Apr 2010 10:00:22 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Aisha Benghazi</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Kitap Tanıtımı]]></category>

		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>

		<category><![CDATA[tevhid]]></category>

		<category><![CDATA[İnsan]]></category>

		<category><![CDATA[İslam]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=9607</guid>
		<description><![CDATA[-“Peki hepsi iyi güzel de biz Allah’ı nasıl arayacağız?”
-“Sen insana ulaşmadan Allah’ı boşuna arıyorsun” dedi Rabia Hatun gülerek.
-Biz senin bu düşüncelerini kolay kolay anlayamayacağız galiba
-Haklısın, ama şu kafana iyice bir bak!Niye Allah onu yuvarlak yapmış dersin?
-Bilmem sen söyle!
-Başın yuvarlak çünkü eskiden beri alışageldiğin bütün köhne düşüncelerin yön değiştirsin diye!
-Bizim kafamız bu kadar ince düşünceleri kavrayamıyor
-Ne [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=76624&amp;sa=57581748" target="_blank"><img class="alignright" src="http://taskintuna.org/files/u1/Bir_Elma_iki_ayna.jpg" alt="" width="150" height="236" /></a>-“Peki hepsi iyi güzel de biz Allah’ı nasıl arayacağız?”<br />
-“Sen insana ulaşmadan Allah’ı boşuna arıyorsun” dedi Rabia Hatun gülerek.<br />
-Biz senin bu düşüncelerini kolay kolay anlayamayacağız galiba<br />
-Haklısın, ama şu kafana iyice bir bak!Niye Allah onu yuvarlak yapmış dersin?<br />
-Bilmem sen söyle!<br />
-Başın yuvarlak çünkü eskiden beri alışageldiğin bütün köhne düşüncelerin yön değiştirsin diye!<br />
-Bizim kafamız bu kadar ince düşünceleri kavrayamıyor<br />
-Ne yapayım, maşrapan küçükse deryayı suçlamaya hakkın yok!Boş bir kafa şeytanın çalışma odasıdır.Çünkü kavrayamadığın şeyler senin değildir.<br />
Bir derviş içini çekerek söylendi:<br />
-Senin söylediğin bu konular çok derin!Nerede bizde bunları anlayacak feraset?<br />
-Dikkat et!Derin olan kuyu değil,kısa olan iptir!Eğer ırmakta su kalmamışsa, bu kanalın değil, kaynağın suçudur.Sen de kaynağını ara bul!<br />
Şimdiye kadar hiçbir soru sormayan sadece sessizce konuşulanları dinleyen dervişe Rabia hatun sordu:<br />
-Sen niçin konuşmuyorsun, niye sormuyorsun?<br />
Dervişten dudak bükmekten başka cevap alamayan Rabia Hatun alçak sesle söylendi:<br />
-Sormaz ki bilsin,sorsa bilirdi!Bilmez ki sorsun,bilse sorardı!<br />
Bir derviş atıldı:<br />
-İyi ama Allah’ın isimlerinde bu kadar çokluk varken,biz”Vahdet” dediğimiz bir’liği nasıl anlayacağız?<br />
-Çokluk demek,kesret demektir.Bu kainat,kesret alemidir.Kesrette vahdeti bulasın ki,’ilmel yakın’ mertebesine ulaşabilesin.Bu şuna benzer.Evin penceresinden giren güneş ışığını düşün.Ne kadar çok pencere varsa o kadar da ışık var demektir.Bu sizi yanıltmasın.Aslında ışık bir tanedir, güneş de bir!Anlaşıldı mı?</p>
<p><a href="http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=76624&amp;sa=57581748">http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=76624&amp;sa=57581748</a></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2010/04/29/bir-elma-iki-ayna-taskin-tuna/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2010/04/29/bir-elma-iki-ayna-taskin-tuna/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
	</channel>
</rss>

