<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	>

<channel>
	<title>Derin Düşünce &#187; Tarih</title>
	<atom:link href="http://www.derindusunce.org/category/tarih/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.derindusunce.org</link>
	<description>Grup platformu</description>
	<pubDate>Fri, 25 May 2012 09:41:57 +0000</pubDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.6.2</generator>
	<language>en</language>
			<item>
		<title>Batı Kapitalizmi çocukları böyle sömürmüştü!</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2012/04/19/bati-kapitalizmi-de-cocuklari-somurmustu/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2012/04/19/bati-kapitalizmi-de-cocuklari-somurmustu/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 19 Apr 2012 20:23:31 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Tahsin K.</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Ekonomi]]></category>

		<category><![CDATA[Kapitalizm]]></category>

		<category><![CDATA[Komünizm]]></category>

		<category><![CDATA[Liberalizm]]></category>

		<category><![CDATA[Marx]]></category>

		<category><![CDATA[Marxizm]]></category>

		<category><![CDATA[Sosyalizm]]></category>

		<category><![CDATA[Tarih]]></category>

		<category><![CDATA[vicdan]]></category>

		<category><![CDATA[Çocuk]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=21537</guid>
		<description><![CDATA[

 “&#8230; Pamuk sanayii kurulalı doksan yıl oluyor. … İngiltere’de üç kuşaktır varolan bu sanayi kolu bu sürede, fabrika işçilerinin dokuz kuşağını mahvetti. İşlerin hızlandığı dönemlerde, işçi açığı çok büyük seviyelere ulaştı. 1834 böyle bir sene oldu. O sırada imalatçılar, hemen, Yoksullar Yasası Komisyonuna, tarım bölgesindeki “fazla-nüfus”un kuzeye gönderilmesini önerdi; açıklamalarına göre, “oradaki fabrikatörler bu fazla-nüfusu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/04/lewis-wickes-hine-1-19-1909.jpg"><img class="size-full wp-image-21538 aligncenter" title="lewis-wickes-hine-1-19-1909" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/04/lewis-wickes-hine-1-19-1909.jpg" alt="" width="458" height="375" /></a></p>
<blockquote>
<p style="padding-left: 30px;"> <em>“&#8230; Pamuk sanayii kurulalı doksan yıl oluyor. … İngiltere’de üç kuşaktır varolan bu sanayi kolu bu sürede, fabrika işçilerinin dokuz kuşağını mahvetti. İşlerin hızlandığı dönemlerde, </em><em>işçi açığı çok büyük seviyelere ulaştı</em><em>. </em><em>1834 böyle bir sene oldu</em><em>. O sırada imalatçılar, hemen, Yoksullar Yasası Komisyonuna, tarım bölgesindeki “fazla-nüfus”un kuzeye gönderilmesini önerdi; açıklamalarına göre, “oradaki fabrikatörler bu fazla-nüfusu emer ve tüketebilirdi. Devletin onayı ile temsilciler atandı. [...] </em><em>Manchester’a aracılar yollandı. Tarım işçisi listeleri hazırlandı ve aracılare verildi. Aracılar bürolarında kendilerine uygun olanları seçtiler ve aileler yollandı. Bu insan paketleri etiketlerle yollandı tıpkı mal gibi, yük vagonlarında. Bazıları yaya idi. Sağda solda sürtenler oldu, kaybolanlar, sanayi mahallelerinde ölenler… Tarım işçileri tıpkı zenci köleler gibi sistematik bir biçimde aracılar tarafından alınıp satıldı ve bu insan ticareti düzenli olarak gelişti. 1860 tekstil sektörünün tavan yaptığı bir yıl oldu. Yeniden çalışacak “kollar” gerekliydi ve yeniden aracılar kırsal alanlarda <strong>insan eti ticaretine</strong> koyuldular. [...] Ama buralardaki nüfus fazlası zaten tüketilmişti. Fransa ile yapılan ticaretin gelişmesi neticesinde ilk anda <strong>10 bin “kol” gerekiyordu</strong> ama bu hızla 50 bine çıkacaktı. <strong>İnsan eti ticareti yapan</strong> aracılar yeterince köylü bulamayınca PLC başkanına bir temsilci yolladılar ve fakir çocuklarla yetimleri kullanmak için müsade istediler&#8230;” (Karl Marx, Kapital, Onuncu bölüm [iş günü], 5ci kesim)</em></p>
</blockquote>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/04/callie-campbell-11-years-old-picks-75-to-125-pounds-of-cotton-a-day-and-totes-50-pounds-of-it-when-sack-gets-full.jpg"><img class="size-full wp-image-21539 aligncenter" title="callie-campbell-11-years-old-picks-75-to-125-pounds-of-cotton-a-day-and-totes-50-pounds-of-it-when-sack-gets-full" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/04/callie-campbell-11-years-old-picks-75-to-125-pounds-of-cotton-a-day-and-totes-50-pounds-of-it-when-sack-gets-full.jpg" alt="" width="458" height="371" /></a></p>
<p> </p>
<blockquote><p><em>&#8220;&#8230; Çocuk işçi aranırken verilen ilanlar çoğu zaman, eskiden Amerikan dergilerinde çıkan zenci köle aranırken verilen ilanlara biçim olarak pek benzer. Bir İngiliz fabrika denetmeni şöyle diyor: “Bölgemdeki en önemli sanayi kentlerinden birinin yerel gazetesinde şu ilan dikkatimi çekmişti: 12 ile 20 yaşlar arasında gençler aranıyor; 13 yaşından küçük görünmemeleri şarttır. Ücret haftada 4 şilindir. Başvurma vb..”  ”13 yaşından küçük görünmemeleri şarttır” ifadesi, fabrika yasasında yer alan ve 13 yaşından küçük çocukların günde yalnızca 6 saat çalışabilecekleri hükümle ilgilidir. İşçilerin yaşlarını resmen atanmış bir hekimin saptaması da şarttı. İşte bunun için fabrikatör, 13 yaşındaymış gibi görünen çocuklar aramaktadır. Fabrikalarda çalıştırılan 13 yaşından küçük çocukların, sayısında sık sık sıçramalar gösteren azalmalar, son 20 yıllık İngiliz istatistiklerinde de şaşılacak bir şekilde görüldüğü gibi çoğu zaman, fabrika denetmenlerinin kendi tanıklıklarına göre, çocukların yaşlarını, kapitalistin sömürü hırsına ve ana-babalarını kirli ticaret gereksinmelerine uygun biçimde büyük gösteren resmi hekimlerin işidir. Londra’nın mahut Bethnal Green semtinde her pazartesi ve salı günü her iki cinsten 9 yaşında ve daha büyük çocukların, ipek fabrikatörlerine kendilerini kiraladıkları açık bir pazar kurulur. “Genellikle haftalık, 1 şilin 8 penidir (bu para, ana-babaya aittir) ve 2 peni de kendim ve çay içindir. Sözleşme yalnızca haftalıktır. Bu pazarın görüntüsü de, orada konuşulan dil de utanç vericidir.” Kadınların, “çocukları, işevlerinden alıp, önlerine gelene haftalığı 2 şilin 6 peniden kiralamaları” İngiltere’de de görülür.Yasalara karşın, Büyük Britanya’da canlı baca temizleyicisi olarak kullanılmak üzere (bu iş için bir yığın makine olduğu halde) ana-babaları tarafından satılan çocukların sayısı 2.000′i aşar….” (Karl Marx, Kapital, Cilt 1, Üçüncü Kesim. Makinenin İşçi Üzerindeki Dolaysız Etkileri, a- Sermayenin Ek Emek-gücüne Elkoyması, Kadınlarla Çocukların Çalıştırılmaları) </em></p></blockquote>
<p> </p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/04/cam_fabrikasinda_gece_vardiyasi.jpg"><img class="size-full wp-image-21540 aligncenter" title="cam_fabrikasinda_gece_vardiyasi" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/04/cam_fabrikasinda_gece_vardiyasi.jpg" alt="" width="485" height="513" /></a> </p>
<p> </p>
<p> &#8230; Bu konuda e-kitap okumak için&#8230;</p>
<p> </p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/marx.pdf" target="_blank"><img class="alignright size-medium wp-image-18312" title="marx-kapak" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/08/marx-kapak.bmp" alt="" width="128" height="191" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/img/marx.pdf" target="_blank">Derin <strong>MAЯҖ</strong></a></strong></p>
<p>Etrafınızda “ben solcuyum” diyen kaç kişi var? Birgün Ya da Cumhuriyet Gazetesi, Türk Solu Dergisi okuyan? Yürüyüşlerde Marx, Lenin, Deniz Gezmiş ve Atatürk posterlerini yanyana taşıyan kişileri tanıyor musunuz? İşçi sendikalarında aktif rol oynayan dostlarınız var mı? Bu insanlar hasretle beklediğimiz sol muhalefeti kuramadılar bir türlü. Neden? </p>
<p> Marxist ve Marxçı (Marx’a dair ama marxist olmayan) miras ile yüzleşmedi Türk solcuları. Oysa Marx anlaşılmadan hiç bir sol projenin anlaşılmasına da imkân yok.  Leninist, Stalinist, Maoist… Hatta Kuzey Avrupa’nın sosyal demokrat modellerini de çözemezsiniz. Marx’ın bıraktığı yerden devam edenleri anlamak için de gerekli bu okuma; dünya soluna bugünkü şeklini veren düşünürleri anlamak için: Rosa Luxemburg, Ernst Thälmann, Georg Lukács, Max Adler, Karl Renner, Otto Bauer, Walter Benjamin, Jürgen Habermas,… <a href="http://www.derindusunce.org/img/marx.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a></p>
<p> </p>
<p> </p>
<p><strong> <span style="color: #0000ff;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/03/turk_solu_iktidar_olur_mu.pdf" target="_blank">Türk solu iktidar olur mu?</a></span><span style="color: #0000ff;"> </span></strong></p>
<p class="entry" style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/03/turk_solu_iktidar_olur_mu.pdf" target="_blank"><img class="alignright size-medium wp-image-21200" title="turk_solu_iktidar_olur_mu" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/03/turk_solu_iktidar_olur_mu-215x300.jpg" alt="" width="143" height="213" /></a>Kendini « sol » olarak tarif eden hareketler hiç olmadıkları kadar zayıf ve bölünmüş bir tablo çiziyorlar bugün.  Türk Solu Dergisi’nin ırkçı söylemlerinden CHP’nin darbe çağrılarına uzanan bir kafa karışıklığı hakim. Muhalefet boşluğunun müzmin bir hastalığa dönüştüğü şu dönemde Türk solu bu boşluğa talip olabilir mi? Daha önce <a href="http://www.derindusunce.org/category/dikkat-kitap/"><span style="color: #0066cc;">Dikkat Kitap</span></a> kategorisinde yayınladığımız <a href="http://www.derindusunce.org/img/pozitivizm_derin_dusunce_org.pdf"><span style="color: #0066cc;">Pozitivizm Eleştirisi</span></a> gibi bu kitap da Türkiye’deki sola tarafsız bakan bir çalışma. İyimser görüşler kadar geçmişe dönük ağır eleştiriler de var. İlginize sunduğumuz 82 sayfalık bu kitap Türkiye’deki “sol” grupların sorgulamalarına, projelerine ışık tutmak amacıyla derlenmiş makalelerden oluşuyor. Kitabı <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/03/turk_solu_iktidar_olur_mu.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><strong>buradan indirebilir</strong></span> </a>ve paylaşabilirsiniz. Ele alınan başlıca konular: <em>Solda özgürlükçü hareketler, 68 Kuşağı, Devrimci sol, Kemalizm, ulusalcı sol akımlar, Sol ve İslâm, Cumhuriyet Gazetesi</em>.</p>
<p class="entry" style="text-align: justify;"> </p>
<p class="entry" style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/10/liberalizm_demokrasiyi_susturunca.pdf" target="_blank"><strong>Liberalizm Demokrasiyi Susturunca</strong></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/10/liberalizm_demokrasiyi_susturunca.pdf" target="_blank"><img class="alignright size-medium wp-image-18938" title="liberalizm_demokrasi_kitap" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/10/liberalizm_demokrasi_kitap-203x300.jpg" alt="" width="133" height="191" /></a>Halkın iradesi liberalizm ile çatışırsa ne olur? 2008′de başlayan ekonomik kriz sürmekte. Eğitim, sağlık ve güvenlik hizmetlerine ayrılan bütçeler kırpılırken batan bankaları kurtarmak için yüz milyarlarca dolar harcanıyor. Alın terinin finans kurumlarına peşkeş çekilmesini istemeyenler protesto ediyor. Ama <strong>batılı devletler polis copuyla finans sektörünü savunmaktalar.</strong> Ne oldu? Bütün nüfusun binde birini bile temsil etmeyen bankacıların çıkarları geri kalan %99.99′un önüne nasıl geçti? Alıp satma, üretip tüketme özgürlüğü nasıl oldu da halkı finans sektörünün kölesi yaptı? <strong>Mal, hizmet ve sermayenin serbest dolaşımı uğruna halkın iradesi çiğnenebilir mi? </strong>Okuyacağınız kitap demokrasi ile  liberalizmin savaşı üzerinedir. <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/10/liberalizm_demokrasiyi_susturunca.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a> </p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin_ak_kitabi.pdf" target="_blank">Liberalizmin Ak Kitabı</a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin_ak_kitabi.pdf" target="_blank"><img class="alignleft" title="liberalizmin-ak_kitabi" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin-ak_kitabi-221x300.jpg" alt="" width="133" height="221" /></a>1930 model bir ulus-devletin, bir <strong>“devlet babanın”</strong> çocuklarıyız. Son derecede <strong>“Millî”</strong> bir eğitim gördük, öğrenim değil. Hayatta işimize yarayacak meslekî bilgileri ya da eleştirel bir bakışı öğrenmedik <strong>“millî”</strong> okullarda. <strong>“Varlığımızı Türk varlığına armağan etmek”</strong> için eğitildik, eğilip büküldük.</p>
<p style="text-align: justify;">Liberallerin dilinden düşmeyen <strong>“Bireysel haklar ve özgürlükler”</strong> bizim gibi Kemalist çamaşırhanelerde yıkanmış beyinler için çok yeni. Türkiye’de yaşayan insanların ulus-devlet boyunduruğundan kurtulmasında önemli bir rol oynuyor liberaller. Biz de <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin_ak_kitabi.pdf" target="_blank">bu kitapta </a>liberalizmin temel tezleriyle uyumlu, bu fikir akımına doğrudan ya da dolaylı destek veren makaleleri birleştirdik. <strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin_ak_kitabi.pdf" target="_blank">Buradan indirin.</a> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank"><strong><span style="color: #0066cc;">Liberalizmin Kara Kitabı</span></strong></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank"><strong><span style="color: #0066cc;"><img class="alignleft size-medium wp-image-10169" title="liberalizmin_kara_pt" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_pt.jpg" alt="" width="123" height="173" /></span></strong></a>Liberalizm asırlardır bir çok aşamalardan geçmiş, tarihi olaylarla kendisini imtihan etmiş bir düşünce geleneği. Değişmiş yanları var ama sabitleri de var. Bu sabitlerin içinde <strong>liberalizmin tehlikeli yönleri</strong> hatta <strong>YIKICI UNSURLARI</strong> da var. Bunları ortaya çıkarmak için “doğru” soruları sormak ve liberal perspektifte kalarak yanıt aramak gerekiyor… Büyük bir kısmı bu gelenekten olan düşünürlerin fikirlerinden istifade ederek <strong>liberalizmin kusurlarını</strong> ele alıyoruz bu kara kitapta: Adam Smith, Mandeville, John Stuart Mill, Hayek, Friedman, Röpke, Immanuel Kant, Alexis de Tocqville, John Rawls, Popper, Berlin, Mises, Rothbard ve Türkiye’de Mustafa Akyol, Atilla Yayla, Mustafa Erdoğan… Liberallere, liberalimsilere ve anti-liberallere duyurulur. <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></a> </p>
<p> </p>
<p><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/03/kapitalizm_kara_sevdam.pdf" target="_blank">Ey Kapitalizm! Kara Sevdam! / Charles Allen Scarboro</a></strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/03/kapitalizm_kara_sevdam.pdf" target="_blank"><img class="alignright size-medium wp-image-21167" title="kapitalizm_kara_sevdam" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/03/kapitalizm_kara_sevdam-161x300.jpg" alt="" width="148" height="255" /></a>Ne gariptir ki Türkiye’de hemen her kesimden insanı kolaylıkla birleştirebilen bir slogan var: <strong><em>“Kapitalizme Hayır!”</em></strong><em>.</em> İslâmcı, komünist, ülkücü, Kemalist… Yürüyüşler yapıyorlar. Seminerler düzenliyorlar. <strong><em>“Küresel sermayeye geçit yok!” </em></strong>. İşçilerin sömürülmesinden Afrika’daki açlığa, ortadoğudaki petrol savaşlarından dünyanın kirlenmesine kadar her taşın altından çıkan bir düşman bu. İyi ile kötü arasında bir çizgi çekmek, kötüleri “öteki tarafta” bırakmak… O kadar kolay mı?</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>“Ah keşke her şey o kadar basit olsaydı. Bütün kötülükleri içi kararmış birileri yapsaydı ve bütün mesele onları bulup yok etmekten ibaret olsaydı. Ne var ki </em><strong><em>İyi</em></strong><em> ile </em><strong><em>Kötü</em></strong><em> arasındaki çizgi her insanın kalbinden geçiyor. Kim kendi kalbinin bir parçasını yok etmek ister?” </em><em>(Soljenitsin)</em></p>
<p>Okuyacağınız bu kitap insanların para ile, tüketim ile kurdukları ilişkiye ışık tutuyor. Charles Allen Scarboro’nun Karl Marx ve Max Weber’in fikirlerinden de isitifade ederek hazırladığı özgün bir çalışma. Scarboro İstanbul’da yaşayan bir Amerikalı. Akademik birikiminin yanı sıra kapitalizmin anavatanından gelmesi, <strong>“içimizde yaşayan bir öteki”</strong> olması bu kitaba ayrı bir lezzet katıyor.  <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/03/kapitalizm_kara_sevdam.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2012/04/19/bati-kapitalizmi-de-cocuklari-somurmustu/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2012/04/19/bati-kapitalizmi-de-cocuklari-somurmustu/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Tüfek, Mikrop ve Çelik / Jared Diamond</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2012/03/25/tufek-mikrop-ve-celik-jared-diamond/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2012/03/25/tufek-mikrop-ve-celik-jared-diamond/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 25 Mar 2012 14:09:24 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Konuk Yazar</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Kitap Tanıtımı]]></category>

		<category><![CDATA[Tarih]]></category>

		<category><![CDATA[Uygar(?) Batı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=21187</guid>
		<description><![CDATA[İbrahim Becer
&#8220;Herşey eşit olarak başlamasına rağmen neden siz beyazlar bu kadar ileri gittiniz de biz bu kadar geri kaldık&#8221;.
Tüfek, Mikrop ve Çelik&#8217;in yazarı Jared Diamond, dile kolay tam otuz yılını bir Yeni Gine&#8217;li yerlinin kendisine sorduğu soruya cevap aramakla geçirmiş bir araştırmacı.
Hemen hemen soru bu şekilde sorulur kendisine ve Yazar kendi ifadesiyle hazırlıksız yakalandığından sebep, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><em><strong>İbrahim Becer</strong></em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/03/tufek_mikrop_ve_celik_jared_diamond_f.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-21188" title="tufek_mikrop_ve_celik_jared_diamond_f" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/03/tufek_mikrop_ve_celik_jared_diamond_f.jpg" alt="" width="153" height="247" /></a>&#8220;Herşey eşit olarak başlamasına rağmen neden siz beyazlar bu kadar ileri gittiniz de biz bu kadar geri kaldık&#8221;.</em></p>
<p>Tüfek, Mikrop ve Çelik&#8217;in yazarı Jared Diamond, dile kolay tam otuz yılını bir Yeni Gine&#8217;li yerlinin kendisine sorduğu soruya cevap aramakla geçirmiş bir araştırmacı.</p>
<p>Hemen hemen soru bu şekilde sorulur kendisine ve Yazar kendi ifadesiyle hazırlıksız yakalandığından sebep, o gün için cevap veremez. Sonraki otuz yıl boyunca bu sorunun cevabını bulmak için, Yeni Gine başta olmak üzere dünyanın dört bir yanını dolaşır Yazar. Günümüz tarihinden 14 bin yıl geriye, tarımın ilk başladığı yıllara geri döner. Toplumların geçirdiği evreleri, iklim faaliyetlerinin, coğrafyanın toplumlar üzerindeki avantajlarını ya da dezavantajlarını inceler. Asıl can yakıcı olan soru şudur Yazar&#8217;a göre: <strong><em>Bir halk nasıl olur da 14 bin yıl boyunca aletli tarıma geçemez, şehirler kuramaz, ufak da olsa bir sanayiyle tanışamaz, bir film çeviremez, bir kitap okuyamaz vb. gibi sorular çoğaltılabilir.</em></strong></p>
<p>Otuz yılın sonunda aradığı sorunun cevabını bulur Yazar; sorun coğrafiktir büyük ölçüde. Dünyada ekili tarıma ilk geçilen yer olan Altın Hilal, yani büyük ölçüde bugünkü Orta Doğu, aynı enlem kuşağında bulunan Avrupa ve Mısır medeniyetlerini yaratırken <span id="more-21187"></span>kendisine çok uzak kalan diğer kıtaları etkileyememiştir. Bunun sonucunda da hayvanların evcilleştirilmesinden tutun, demirin karbonla uyumunun sonucu elde edilen çeliğe, oradan arpa ve buğdayın tarımının yapılmasına kadar birçok buluşu pas geçer bu kıtalar. Bunu da çok acı bedeller ödeyerek öğrenen bu halklar, felaket ancak kapılarına dayandığında bu gerçekle yüzleşirler.</p>
<p>İspanyol Maceraperest Pizzarro, 1532&#8242;de İnkalar&#8217;ın başkentine ‘hepsi atlı olmamak kaydıyla&#8217; tam 168 kişiyle gelir. 80 bin asker tarafından korunan başkent bu adamların deli olduğuna hükmeder. Çünkü hayatlarında hiç miğfer görmemişlerdir ve bir takım insanların yemek pişirmediği halde kafalarında tencereyle gezmesine anlam veremezler. Daha da garibi hiç at görmedikleri, yetmezmiş gibi ata binen insanı hiç görmedikleri gerçeğiydi. Elbette ki muhteşem bir çelikten yapılmış İspanyol kılıcını, ilkel de olsa tüfeği de bilmiyorlardı.</p>
<p>                Oysaki 700 yıl oyunca Endülüsler ve başka halklarla aralıksız savaşan İspanyollar, çok iyi birer savaşçıydılar. Ertesi gün savaşa tutuştular. Tüfek ve çelikle savaşan 168 İspanyol&#8217;un, 80 bin İnka askerini dağıtması birkaç saat sürdü. 3 bin İnka askeri güneş battığında gök ekin gibi doğranmasına rağmen bir tek İspanyol&#8217;un burnu bile kanamamıştı. Kalanlar da dağlara çekildi ve Güney Amerika sahili boyunca uzanan bir imparatorluk artık koloniydi.</p>
<p>                Daha doğrusu şanslı olanlar yeni efendilerinin köleleri oldular. Çünkü İnkalar&#8217;ın yaşaması gereken bir tecrübe daha vardı: Mikrop! İnkalar tarihlerinde hiçbir yabancıyla etkileşime geçmedikleri için çiçek hastalığı virüsüne karşı bağışıklık sahibi değillerdi. Mikrop da kalan nüfusu büyük oranda kırınca çok güvendikleri sayısal üstünlüğü kaybederek tam bir sömürge oldular. Üçleme tamamlanmıştı: <strong><em>Tüfek, mikrop ve çelik</em></strong>&#8230;</p>
<p>                Buna rağmen Yeni Gine pratiğinin bambaşka bir cevabı vardı Diamond&#8217;a göre. Bu halkın, bu kadar geri kalmasının sebebi zamanının çoğunu yiyecek aramakla geçirmesiydi. Yeni Gine Halkı, karnını doyurmak için ya avlanmak ya da muz ağacının gövdesinden çıkarılan lifli bir maddeyi çok büyük zorluklarla çıkarmak zorundaydı. Bir kabileyi besleyebilecek hayvanı avlamak her zaman mümkün olmadığı gibi bu lifli madde de hiç besleyici değildi. Domuz dışında hiçbir evcil hayvana sahip olmayan Yeni Gine Halkı, 14 bin yıl boyunca tüm enerjisini karnını doyurmak için devamlı bir arayışa harcıyordu. Üretim kaynaklarını zenginleştiremeyen bu halk, doğal olarak da don lastiğinden helikoptere kadar dünyanın kat ettiği hiçbir mesafede kilometre taşı olamamıştı.</p>
<p>                Dıamond&#8217;ın teoremleri Türkiye&#8217;yi anlamamızda yapı taşı olabilir mi? Ya da şöyle bir soru soralım; İnkalar&#8217;ın sonunu getiren ve hayatlarında hiç görmedikleri ‘tüfek, mikrop ve çelik&#8217; üçlemesinin bizdeki karşılığı nedir? Kendi soruma yine kendim cevap vereyim: Toleranssızlık, empati kuramama, diyalogsuzluk olabilir zannımca.</p>
<p>İsterseniz ana arterlerdeki sorunlara bakalım ve 14 bin yıl sonra neden geri kaldığımızı bugünden anlatarak, geleceğe iş bırakmayalım.</p>
<p>                <strong>Vandalizm ve riyakârlık:</strong> Baharın gelişini parktaki çiçekleri yolarak, tüm hayatı boyunca tek kazanımı bir lokanta işletmesi olan bir adamı darbedip, ekmek teknesini yerle bir ederek kutlayan bir halk 14 bin yıl sonraya nasıl bir mesaj veriyor olabilir? Ya tüm bu kakofoniye ortak olmak adına, zorlamayla, pastadan pay kapma telaşıyla müdahil olan bürokrasi için ne demeli? Geçtim onu, 14 bin yıl sonra insanların kafasında yer edecek olan &#8220;ortalığı yakıp yıkacağınıza, takım elbiseyle ateşten atlayacağınıza neden kırlarda gezip tozmadınız&#8221; sorusuna araştırmacılar ne cevap verecek?</p>
<p>                <strong>  Bağnazlık ve cahillik:</strong> Kendisine sopayla öğretilenden başkasını asla bünyesine kabul edemeyen bir halkla karşılaşacak 14 bin yıl sonra araştırmacılar. Çünkü 253 bin kişinin öldüğü söylenen bir zaferi kutladıklarını ama öncesini ve sonrasını neden bilmediklerini, haklı olarak merak edecektirler. Tamamen kendimizin yarattığı ve dönemin en parlak insanlarını kaybettiğimiz bir savaşın sonunda (ölen her on askerden biri Asteğmendi) kazanmamıza rağmen neden İstanbul&#8217;un yine de işgal edildiğini sorgulamak yerine, ‘Çanakkale içinde aynalı çarşı&#8217; türküsünü okuduğumuzu da soracaklardır.</p>
<p>                <strong>Tekdüzelik ve yalancılık: </strong>Belki de cevabını en kolay bulacakları soru, neden her şeyi Kemalizm&#8217;le açıklamaya çalıştığımız gerçeği olacaktır sanırım. <a name="_GoBack"></a>Kadınlar hakkında yazan binlerce şairin olduğu bir dünyada, Dünya Kadınlar gününü dahi, bir Askerin şahsında kutlayan bir halk olacak çünkü karşılarında. Hayatına üç kadın girdiği halde biri tarafından reddedilen, diğeri verem olup vurulan, üçüncüsü de boşandıktan sonra kanser olan bir ilişkiler ağını yaşamış bir Asker&#8217;in, kadınlar için nasıl rol-model olduğu ilginç değil mi? Katıksız kabul ettiğimiz tek düşünce sistemi faşizmdir bizim; İslamcılığı Milliyetçi Muhafazakârlığa, sosyalizmi de Ulusalcılığa devşirdikten sonra elde başka malzeme kalmamasından sebep biz her şeyi tek bir sebebe bağlarız. Bu yalana da oturup sadece kendimiz inanırız. Bu gerçeği ben görüyorsam onlar da görecektir şüphesiz.</p>
<p>                <strong>Taassup: </strong>Bir gerilla savaşını, maddi ve manevi tüm kayıplarına rağmen otuz yılı aşkın bir süredir sürdüren ve konuşup anlaşmayı taassup olarak gören bir halk olacak o gün karşılarında. 21. yy &#8216;da, 14 bin yıl öncenin şartları olan avcı-toplayıcı bir hayat süren, uzlaşmak yerine savaşan bir halk ilgi çekecektir şüphesiz. </p>
<p>                Yukarıdaki ana başlıklar çoğaltılabilir elbette. Umarım 14 bin yıl sonra neden geri kaldığımız hakkında bir araştırmaya konu olmayız da bu yazıp çizdiklerimiz bir vehmin gölgesi olarak silinir gider.</p>
<p> </p>
<p><strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_3.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Kitap tanıtan kitap 3</span></a></strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_3.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><img class="alignright size-full wp-image-20626" title="ktk3_kapak" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/02/ktk3_kapak.jpg" alt="" width="142" height="191" /></span></a>Heinrich Böll, Sadık Yalsızuçanlar, Jean-Paul Sartre, Leyla İpekçi, Samuel Beckett, Peyami Safa, Immanuel Wallerstein, Marilyn Monroe veya Baudelaire… İnsanları birleştiren, zaman ve mekân engellerini ortadan kaldıran bir eylem yazmak… ve tabi okumak. Farklı ülkelerde yaşamış, farklı kaygılarla yazmış olsalar da bütün yazarlar bir iz bırakmak, günü gelince başka insanlarca okunmak isterler. Evet… Yazmak vermektir. Kitap tanıtan kitaplarımızın üçüncüsünü ilginize sunuyoruz. <a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_3.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></a> </p>
<p> </p>
<p> </p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_2.pdf" target="_blank"><strong><img class="alignright size-medium wp-image-18278" title="kitap_tanitan_kitap_2" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/08/kitap_tanitan_kitap_2.jpg" alt="" width="126" height="184" /><span style="color: #0066cc;">Kitap Tanıtan Kitap 2</span></strong><span style="color: #0066cc;"> </span></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_1.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Kitap tanıtan Kitapların birincisi</span></a> kadar sevildi, o kadar çok ilgi gördü ki ikincisini yayınlamak için sabırsızlanıyorduk. Yeniden 44 kitap tanıtımıyla geliyoruz karşınıza: Dostoyevski, Sezai Karakoç, Yıldız Ramazanoğlu, Jean Paul Sartre, Amin Maalouf, Taha Akyol, Hasan Cemal, Ali Şeriati, William C. Chittick, Alain Touraine, Muhyiddin İbn Arabi Hazretleri… Farklı asırlar, farklı coğrafyalar, farklı konularla dergi tadında bir kitap… Ortak olan tek şey İnsan belki de? İnsan’ın iç dünyasındaki saklı hazineleri paylaşma muradı…<a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_2.pdf" target="_blank"><strong><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></strong></a> </p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_1.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Kitap Tanıtan Kitap 1</span></a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/11/kitap-tanitan-kitap2.jpg"><span style="color: #0066cc;"><img class="alignleft size-full wp-image-13292" title="kitap-tanitan-kitap2" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/11/kitap-tanitan-kitap2.jpg" alt="" width="106" height="152" /></span></a>Kitap okumak… Jean Paul Sartre, Nazan Bekiroğlu, Toshihiko Izutsu, Henri Bergson, Mustafa Kutlu, Dostoyevski, Elif Şafak, Clausewitz, Sadık Yalsızuçanlar, Alber Camus ile sohbet etmek… <strong>Suyun resmine bakmakla yetinmeyen, su içmek isteyenler için var kitaplar. </strong>Mesnevî var, El-Munkızü Min-ad-dalâl, Kitab Keşf al Mânâ, Er-Risâletü’t-tevhîd var.  Elinizdeki bu kitap Derin Düşünce yazarlarının seçtiği kitapların tanıtımlarını içeriyor. Bizdeki yansımalarını, eserlerin ve yazarların bıraktığı izleri. Farklı konularda 44 kitap, 170 sayfa. Zaman’a ayıracak vakti olanlar için… <a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_1.pdf" target="_blank"><strong><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></strong></a> </p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2012/03/25/tufek-mikrop-ve-celik-jared-diamond/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2012/03/25/tufek-mikrop-ve-celik-jared-diamond/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Mabedimizi Heronlar Korusun!</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2012/01/18/mabedimizi-heronlar-korusun/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2012/01/18/mabedimizi-heronlar-korusun/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 18 Jan 2012 21:50:28 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Özlem Yağız</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>

		<category><![CDATA[vicdan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=20342</guid>
		<description><![CDATA[&#8220;Burada sadece define aranmıyor aynı zamanda buradaki bir mabedimizi yok etmek istiyorlar. Tarihimizi buradan yok etmek isteyenlere şunu demek istiyorum; boşuna uğraşmayın. Bir manastırı belki yok edebilirsiniz ama bölgenin her bir karış toprağı kilise ve manastırlarla dolu. Bu tarihi burada yok etmeniz mümkün değildir. Mor Loozor Manastırı&#8217;nın durumu içler acısı. Süryaniler tarafından bu mabet 1600 [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="padding-left: 30px;"><em><img class="alignright" src="http://www.dha.com.tr/newpics/news/170120121337597660214_2.jpg" alt="" width="292" height="236" />&#8220;Burada sadece define aranmıyor aynı zamanda buradaki bir mabedimizi yok etmek istiyorlar. Tarihimizi buradan yok etmek isteyenlere şunu demek istiyorum; boşuna uğraşmayın. Bir manastırı belki yok edebilirsiniz ama bölgenin her bir karış toprağı kilise ve manastırlarla dolu. Bu tarihi burada yok etmeniz mümkün değildir. Mor Loozor Manastırı&#8217;nın durumu içler acısı. Süryaniler tarafından bu mabet 1600 yıldan bu yana kullanılıyor. Daha önce yetkili mercilere başvurmamıza rağmen gereken tedbirler alınmadı ve manastırın her tarafı delik deşik edilmiş durumda&#8221;</em> <a href="http://www.dha.com.tr/mardindeki-loozor-manastiri-harbeye-dondu-son-dakika-haberi_259425.html" target="_blank">TAMAMI</a></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2012/01/18/mabedimizi-heronlar-korusun/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2012/01/18/mabedimizi-heronlar-korusun/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Cezayir, Fransa, Ermeniler ve Türkler (Eskimeyen yazılardan)</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/12/23/cezayir-fransa-ermeniler-ve-turkler-eskimeyen-yazilardan/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/12/23/cezayir-fransa-ermeniler-ve-turkler-eskimeyen-yazilardan/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 23 Dec 2011 09:11:24 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Editörden</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Ermeniler]]></category>

		<category><![CDATA[Fransa]]></category>

		<category><![CDATA[Geçmiş Zaman Olur ki]]></category>

		<category><![CDATA[Resmî Tarih]]></category>

		<category><![CDATA[Tarih]]></category>

		<category><![CDATA[katliam]]></category>

		<category><![CDATA[vicdan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=19884</guid>
		<description><![CDATA[Resim: Fransız askerleri tarafından alay etmek için boynuna ip geçirilmiş bir Cezayirli.
&#8220;..1830′dan 1962′ye kadar Fransız kolonisi olan Cezayir’de işgal altındaki halkın görmediği eziyet kalmadı. Fransız askerleri Müslümanların direnişlerini kırmak için tarlalarını yaktılar, hayvanlarını öldürdüler. İnsanlar tel örgülerle çevrili toplama kamplarında ölüme terkedildi. Cezayir’in talebine rağmen Fransa bu soykırım için özür dilemedi. Son cumhurbaşkanı Sarkozy “tarihi [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<blockquote><p><em><img class="alignright" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/01/copie-de-image1q-150x150.jpg" alt="" width="150" height="150" /></em><strong>Resim:</strong> Fransız askerleri tarafından alay etmek için boynuna ip geçirilmiş bir Cezayirli.</p>
<p><em>&#8220;..1830′dan 1962′ye kadar Fransız kolonisi olan Cezayir’de işgal altındaki halkın görmediği eziyet kalmadı. Fransız askerleri Müslümanların direnişlerini kırmak için tarlalarını yaktılar, hayvanlarını öldürdüler. İnsanlar tel örgülerle çevrili toplama kamplarında ölüme terkedildi. Cezayir’in talebine rağmen Fransa bu soykırım için özür dilemedi. Son cumhurbaşkanı Sarkozy “tarihi tarihçilere bırakalım” diyerek son noktayı koydu&#8230;&#8221;</em> TAMAMI ( <strong>+ İşgal altındaki Cezayir’den görüntüler </strong>): <a title="Permanent Link to Müslümanın afyonu: Yahudi nefreti - Bölüm II" rel="bookmark" href="http://www.derindusunce.org/2009/01/22/muslumanin-afyonu-yahudi-nefreti-bolum-ii/"><span><strong>Müslümanın afyonu: Yahudi nefreti - Bölüm II </strong></span></a></p></blockquote>
<p>&#8230; Bu mevzu üzerine okumak için&#8230;</p>
<p> <strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/ermeniler-ve-turkler.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Ermeniler ve Türkler</span></a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/ermeniler-ve-turkler.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><img class="alignleft size-medium wp-image-9734" title="ermeniler_turkler" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/ermeniler_turkler.jpg" alt="" width="136" height="193" /></span></a></p>
<p style="text-align: justify;">Ermeni kimliği var oldukça 1923 model Türk kimliği bozuk bir makine gibi gıcırdamaya devam edecek. [...] Neden bize bu kadar benziyorlar? Pastırması, sucuğu, yaprak dolması, müziğiyle, gelenekleri, ailelerine bağlı oluşlarıyla bir de Türk’ten daha fazla Türk mü onlar? Yoksa bu mu bizi sinir eden? [...] Artık Anadolu insanının %100 safkan Türk olmadığını, tersine bütün bu etnik unsurların karışımı ve mirasçısı olduğunu idrak etme vakti gelmedi mi? Artık TEK BİR “BİZ” olduğunu, atalarımızın bir kısmının Kürt, diğer bir kısmının Rum, Gürcü, Arap, hatta ve hatta Ermeni olduğunu idrak etmemiz gerekmiyor mu? <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/ermeniler-ve-turkler.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Buradan indirin.</span></a></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/12/23/cezayir-fransa-ermeniler-ve-turkler-eskimeyen-yazilardan/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/12/23/cezayir-fransa-ermeniler-ve-turkler-eskimeyen-yazilardan/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Tarihin Ak Sayfaları: Cengiz Aytmatov’un Babası Ve Kırgız Halkının Dramı</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/09/16/tarihin-ak-sayfalari-cengiz-aytmatov%e2%80%99un-babasi-ve-kirgiz-halkinin-drami/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/09/16/tarihin-ak-sayfalari-cengiz-aytmatov%e2%80%99un-babasi-ve-kirgiz-halkinin-drami/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 16 Sep 2011 07:39:46 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Konuk Yazar</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Kitap Tanıtımı]]></category>

		<category><![CDATA[Komünizm]]></category>

		<category><![CDATA[Kırgızistan]]></category>

		<category><![CDATA[Tarih]]></category>

		<category><![CDATA[orta asya]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=18735</guid>
		<description><![CDATA[Erden ÖZKANT
&#8220;Kızım, orayı bir tek sen biliyorsun. Elbet ileride bir gün bu sistem değişecektir. İşte o zaman masum olarak öldürülen o şehitlerin ailelerine ve topluma bu gerçekleri anlat. Bu benim boynumda bir borç olarak kalmasını istemem. Sana vasiyet ediyorum&#8221; 
Büyük bir çaresizliği anlatan bu cümleler, Sovyetler Birliği döneminde İçişleri Bakanlığı&#8217;nın istihbarat birimi olan GPU&#8217;de bekçi [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/09/tarihin_ak_sayfalari_roza_aytmatova.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-18737" title="tarihin_ak_sayfalari_roza_aytmatova" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/09/tarihin_ak_sayfalari_roza_aytmatova.jpg" alt="" width="200" height="311" /></a>Erden ÖZKANT</em></strong></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;Kızım, orayı bir tek sen biliyorsun. Elbet ileride bir gün bu sistem değişecektir. İşte o zaman masum olarak öldürülen o şehitlerin ailelerine ve topluma bu gerçekleri anlat. Bu benim boynumda bir borç olarak kalmasını istemem. Sana vasiyet ediyorum&#8221; </em></p>
<p>Büyük bir çaresizliği anlatan bu cümleler, Sovyetler Birliği döneminde İçişleri Bakanlığı&#8217;nın istihbarat birimi olan GPU&#8217;de bekçi olarak çalışan bir babaya, Abıkan&#8217;a ait. 1973 yılında ölüm döşeğinde yatarken yanında bekleyen kızı Bübüra&#8217;ya Stalin baskısında öldürülenlerden bahsediyor çünkü kimseye söylemeden, yerlerini kimselere gösteremeden ölüp gideceğinden korkuyor.</p>
<p>Çağrıldığı zaman 2 veya 3 günde bir yazlığa giderek oradaki işleri halleden eve döndüğü zaman ise kimseyle konuşmayarak yaşadıklarını içine atan Abıkan, 15- 20 gün geçtikten sonra ailesini geri Çontaş&#8217;a götürmeye karar verir. Gitmeden önce ise eşi ve çocuklarına tembihte bulunur: <strong>Gittiğimizde orada bazı değişiklikler olmuş olabilir. Fakat siz hiçbir şey olmamış gibi davranın. Kimseye bir şey sormayın&#8230;</strong></p>
<p>Çontaş&#8217;a yaklaşırlarken, Abıkan&#8217;ın kızı Bübüra, kerpiç fabrikasının yerinde yüksek bir tepeciğin meydana geldiğini fark eder. Çocukluğuna aldanarak, onca hatırlatmalara rağmen &#8220;<strong>Baba, hani fabrika nerede?</strong>&#8221; diye sorar babasına. Babası ise kızına &#8220;<strong>Kızım artık fabrika filan yok. Ben sana hiç bir şey bilmiyormuş gibi davran ve hiç kimseden hiç bir şey sorma demedim mi? Biliyorum sen her şeyi bilmek isteyen, meraklı kızsın. Ama oradakilere en ufak bir şey çaktırırsanız, başta ben olmak üzere hepimiz öldürülürüz. Bunu mu istiyorsunuz?</strong>&#8221; diye çıkışır.<span id="more-18735"></span></p>
<p>Bir gün gece, Abıkan&#8217;ın, o tepeye giderek kerpiç fabrikasının ocağının yanında gizli gizli Kuran okuduğunu, ağladığını ve huyunun değişerek sinirli bir hal aldığını fark eder ailesi. Bu arada baharın gelmesi ve havaların ısınmasıyla birlikte tepecikten tahammül edilemeyecek kadar ağır kokular gelmeye başlar. Burada bir şeylerin yaşandığını, bir muammanın olduğunu hisseden Bübüra, babasına hep sorular sormaya devam edip durur. Babası ise kızını azarlayarak açıklamada bulunmaz.<strong> </strong>Bu vasiyetin ardından vefat eden Abıkan&#8217;ın kızını azarlayarak açıklama yapmadığı konu, 1991 yılında Kırgızistan&#8217;ın başkenti Bişkek yakınlarındaki Çontaş civarında bulunan toplu mezardır. <strong></strong></p>
<p><strong>Stalin</strong>&#8216;<strong>in zulmü&#8230;</strong></p>
<p>Bulunan bu mezarlığa, Rus lideri Stalin baskısı zamanında tutuklanarak topluca kurşuna dizilenlerin defnedildiği anlaşılır. Mezarlığın olduğu yerde, &#8220;Selvi Boylum Al Yazmalım&#8221;, &#8220;Beyaz Gemi&#8221; ve &#8220;Gün Uzar Yüzyıl Olur&#8221; gibi eserlerin sahibi dünyaca ünlü Kırgız yazar Cengiz Aytmatov&#8217;un babası Törökul Aytmatov dâhil öldürülen dört kişiye atfedilen suçlar içeren iddianame bulunur. Yıllar sonra bulunan bu iddianameyi içeren belge, yarım asır toprak altında kalmasına rağmen çürümeden 1930&#8242;lu yıllarda yapılan zulmün yüzünü günümüzde göstermeye yardım eder. Aynı zamanda 1938 yılının Kasım ayında gerçekleştirilen olayı da tastikler. 1938 yılı Kasım ayının başında Moskova&#8217;dan, Sovyet yüksek mahkemesinin askeri hâkimleri Alekseev, Zaytsev ve başkan olarak Batner, rejim muhaliflerini yargılamak üzere Bişkek&#8217;e gelirler. 5- 8 Kasım 1938 tarihlerinde mahkemenin üyeleri, 40 mahkûma ölüm cezası kararı verirler ve bu kararın geciktirilmeden uygulanması gerektiğini ifade ederler. Zaten tam o günlerde tutuklama ve idamlarla ilgili olarak Dvoyka ve Troyka hapishanelerinde de çok yoğun çalışmalar yapılmaktadır. Bu çalışmaları yapan hâkimler, 1930&#8242;lu yılların ikinci yarısında Üst Düzey Sovyet Partisi&#8217;nin onayıyla İçişleri Halk Komitesine bağlı çalışıyorlardı. Hapishanelerde ne ile suçlandıkları bile belli olmayan 97 mahkûm bulunuyordu. Bu 97 mahkûmla beraber tutuklanan 40 kişinin, yani toplam 137 mahkûmun, ortadan kaldırılmasına karar verilir. İçişleri Halk Komitesinin verdiği karar listesinde 5 Kasım&#8217;dan 8 Kasım&#8217;a kadar kurşuna dizilen 137 kişinin kaydı bulunmaktadır. Kazı sırasında ise 138 kafatası bulunur. Ancak bu 138. kafatasının kime ait olduğu ile ilgili bugüne kadar net bir bilgiye ulaşılamamıştır. SSCB Merkez Yürütme Komitesinin 01.12. 34 tarihli N- 58 maddesine göre alınan infaz kararının en kısa zamanda yerine getirilmesi gerekiyordu. <strong></strong></p>
<p>Ölüm cezası verilen tüm tutuklular, hapishanenin bahçesine çıkartılarak ardı ardına infaz edilir. Ölüler yük arabalarına yüklenip, üzerlerine kalın tente kapatılarak, sabaha kadar şu anki Toktogul ve Logvinenko sokaklarından geçirilerek Çontaş&#8217;a doğru taşınırlar. Yük arabalarının geçtiği köylere barikatlar kurularak (şu anki Taş- Döbö) orada yaşayanların dışarı çıkmaları da önlenir. Buna rağmen insanlar, bir yolunu bularak üst üste dizilmiş olan tezeklerin arasındaki deliklerden dahi olsa geçen arabaları görürler. Halk arasında &#8220;<strong>Kırgızlar&#8217;ın kaymaklarını yani dâhileri toplayarak öldürdüler ve gömmeye gidiyorlar</strong>&#8221; gibi söylentiler çıkmaya başlar.</p>
<p> <strong>Bübüra, babasının vasiyetini yerine getirir</strong></p>
<p>Beklenen gün 18 yıl sonra 31 Ağustos 1991&#8242;de gerçekleşir. Bugünlerde 20. yılını halkıyla beraber coşkuyla, 7&#8242;den 77&#8242;ye herkesin katılımıyla kutlayan Kırgızistan&#8217;ın bağımsızlığının kazanıldığı ve Bübüra&#8217;nın babasının hayal ettiği gün nihayet gelmiştir. İşte tam sırası diye Bübüra, Rus İstihbarat Servisi KGB&#8217;ye giderek, Stalin döneminde öldürülen insanların yattığı yeri göstermeye hazır olduğunu söyler. Fakat oradaki idareciler, bu habere pek itibar etmezler. Çünkü bunu ispatlamak için ellerinde yeterli bir delil yoktur. KGB&#8217;nin Olağanüstü Hal Bakanlığı Komisyonunu desteklediği her halinden bellidir. Bübüra, diğer devlet idarecilerine ve şehitlerin ailelerine mektup yazarak yıllardır sakladığı bu sırrı paylaşır. Stalin döneminde öldürülenlerin şehre yakın bir yere gömüldüğü hakkında söylentiler vardır. Tam olarak yerini kimse bilmese de Bübüra&#8217;ya da inanmazlar.</p>
<p>Bütün bu ilgisizliğe rağmen Bübüra mücadelesine devam eder. Bir yandan babasının vasiyetini yerine getirmek, diğer yandan da kendi insanlık borcunu ödemek için bu işi sonuna kadar götürür. Bübüra, KGB&#8217;de çalışan Bolot Abdurahmanov adındaki bir delikanlıyla görüşür. Mezarlığı araştırmak Bolot&#8217;un görevi değildir hatta ilgi alanına da girmez. Ama o, Bübüra&#8217;nın söylediklerine inanmış ve Çontaş&#8217;ın sırrını açmaya karar vermiştir. Bübüra ve Bolot, KGB&#8217;nin görevlileriyle buluşarak, Çontaş&#8217;a giderler ve kazı işlemini başlatırlar. Yıllar sonra Bolot, kazı işleminin başladığı o günle ilgili hatıralarında ayrıntılı açıklamalarda bulunur:</p>
<p style="padding-left: 30px;">&#8221; <em>Çontaş&#8217;daki kazı yapılan yerde Çeklilerin kurduğu kerpiç fabrikası vardı. Bu fabrikada kerpici pişirmek için 3,5&#215;3,5&#215;3,5 metre büyüklüğünde kurduğu ocakların diplerine 10- 15&#8242;er kişilik vali sekreterleri, halk komiserleri, işçiler ve sıradan çiftçiler şeklinde cesetler atılmış ve üzerleri toprakla örtülmüş sonra tekrar cesetler atılmış. Bu kazıda arkeolojik açıdan farklı bir şey çıkmıştı ortaya. 53 sene toprağın altında kalmasına rağmen, ceza raporunun özeti çürümeden bu günlere ulaşmış. Abdıray Abdrahmanov, Cusup Abdrahmanov, Törökul Aytmatov ve Yusup Bulatov&#8217;ların ceza raporu bulunmuştu. Bunun dışında Sultanbekov kendi ismini ipek iple gömleğinin yakasına ve pantolonun kemerine dikmiş ve bu dikili yazı da olduğu gibi duruyordu. Bu çok şaşırtıcı bir durumdu! Açıkçası böyle bir durumla karşılaşacağımızı beklemiyorduk&#8230;</em> <strong>(B.Abdurahmanov, «Temmuzdaki iki hafta» kitabından, «Törökul Aytmat oğlu», Bişkek - 1993)</strong></p>
<p><strong>Ölüm cezasına çarptırılanların listesi</strong></p>
<p>Törökul Aytmatov&#8217;un birkaç sayfalık ceza raporunun özeti olduğu gibi durur. Belgeler, iki metre toprak altında bulunduğu için iyice yıpranmış durumdadır. Bu ceza raporunun sağlam kalmış olması, KGB arşivinden diğer şehitlerin de isimlerinin bulunmasına kolaylık sağlar. Çontaş&#8217;ta bulunan listede 5- 8 Kasım 1938 yılında ölüm cezasına çarptırılan mahkûmların ad ve soyadları ortaya çıkar. O listede isimleri geçenler şunlardır:</p>
<p><em>Abdıkadır Abdrahmanov, Cusup Abdırahmanov, İmanalı Aydarbekov, Törökul Aytmatov, Osmonkul Aliyev, Abdıray Abdırahmanov, Abdıraman Bulatov, Yusup Bulatov, Asanbay Camansariyev, Hasan Ciyenbayev, Omor Cumayev, Dali Zulfibayev, Bayalı İsakeev, İyosif Kuzmin, Pavel Lvov, Murat Salihov, Eşbay Sultanbekov, Kasım Tınıstanov, Sıdık Çonbaşev, Kocokan Şorukov, Erkinbek Esenamanov.</em></p>
<p>Listede adı geçen isimler, 1938&#8242;li yıllardaki Kırgızistan&#8217;ın aydınları ve Sovyetlere de gönülden inanmış Çarlık döneminden sonra Kırgızistan&#8217;ın bir devlet olarak kalkınması için fedakârlık yapan insanlardır.</p>
<p><strong>Tarihin Ak Sayfaları</strong></p>
<p>Yukarıdaki bilgilerin ayrıntıları ve 1930&#8242;lu yıllardaki Stalin sürgününde kurşuna dizilerek öldürülen Kırgız halkının siyaset ve iş dünyasındaki önemli ismi, devlet adamı Törökul Aytmatov&#8217;un hayatı, Törökul&#8217;un kızı Roza Aytmatova&#8217;nın kaleme aldığı, ülkemizde de Salkımsöğüt Yayınları tarafından bu yıl yayınlanan 176 sayfalık &#8220;<strong>Tarihin Ak Sayfaları</strong>&#8221; adlı kitapta yer alıyor. Bu acılı hayata ortak olan ve aynı acıları paylaşan ailesi ve akrabalarının başından geçen zor günler, kurşuna dizilen Törökul Aytmatov&#8217;un hayat serüveni, hanımının yaşadığı acılar ve onun cesareti ile çocuklarının, akrabalarının çektiği sıkıntılar bu eserde bulunuyor.</p>
<p>Yazar, &#8220;<strong>Yirminci asrın 30&#8242;lu ve 50&#8242;li yılları arasında kurşuna dizilen suçsuzlara armağan ediyorum</strong>&#8221; dediği kitabın önsözündeki şu cümlelerle tarihin karanlık sayfalarından tozlu bir yaprak önümüze sermekte:</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>Ben o mezarlığın bulunduğu günü hatırlıyorum, heyecandan yerimde duramıyordum. Aynı zamanda babamı acımasızca suçsuz yere öldürdüklerini haykıra haykıra söyleyerek içimdeki saklı kini çıkarmak istedim. Ama kime ne diyeceksin, kiminle neyi paylaşacaksın&#8230;? Haykırmak değil öylesine oturup anlatmaya bile kalp dayanamaz&#8230; İşte bütün ruh gücümü toplayarak kalemime sarıldım. Bari dille anlatmaya kalp dayanamazsa kalem anlatsın da gelecek nesiller bu gerçeği bilsin ve bu olaydan ibret alsın. Okuyucu bu kitabı eline aldığı zaman haklı olarak: ‘Bir ailenin yaşamış olduğu olaydan kime ne? Hatta o ünlü, tanınmış biri olsa bile?&#8217;diye sorabilir. Ben de buna cevap olarak:&#8221;Bu acılar sadece tek bir ailenin yaşamış olduğu acı, keder değildir aksine binlerce ailenin yaşamış olduğu hüsrandır.&#8221; derim. Repressi yani baskı döneminin eğri aynası binlerce ama binlerce ailenin kaderini ve geleceğini kararttı. </em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>1930‘lu yıllarda Sovyetler Birliği, parti üyelerini ve işçilerini tutuklayarak sürgün etmiştir. Bu baskı 1920&#8242;li yıllardan başlayarak 1937- 1938&#8242;li yıllarda tam zirveye ulaşmıştır. Bu yıllarda sürgünler toplu halde yapılmıştır. Suçsuz insanlar bulunduğu görevine, ünvanına rağmen, kadın erkek demeksizin, ırkına, dini inancına ve sosyal statüsüne v.s. bakılmaksızın çeşitli cezalara çarptırılmıştır. Böylece kendi ülkesine samimice, fedakârca, hiç bir art niyet beslemeden çalışan insanlar yine kendi devleti tarafından en olunmayacak derecede haksızlıklara maruz bırakılmışlardır&#8230; Sadece Kırgızistan&#8217;da tutuklananların sayısı genel olarak 100.000&#8242;e yakındır (Ruh Kençi gazetesinin 2008 Kasım ayındaki sayısında ise Stalin baskısı devrinde tutuklananların 100.000&#8242;den fazla olduğu belirtilmiştir). Bu rakamlar ispatlanmış resmi araştırmalardır: Yüz bin kişinin kaderi, bu bir istatistikî gerçektir. Acıdır ama gerçektir. Tek kişinin kaderine gelince fert olarak bu, büyük bir trajedik durumdur. Gerçekten de yüz bin kişi sözünü ağza almak kolay ama düşününce insanın beyni zonkluyor. Oradaki her bir kişiyi ele alacak olursak onlar Kırgızistan&#8217;ın önemli bireyleri olarak gecesini gündüzünü ülkesi için veren kahramanlardı. Onların ailesi, akrabaları, arkadaşları, yakınları, telafisi mümkün olmayan acılar yaşadı ve bu acılar hala da devam etmekte. Kolay mı babasız yaşamak? Başkaları baba derken hüzünlenmemek&#8230; Ya onların hayat hakkı&#8230; Olay sadece onları tutuklamakla sona ermedi ve bu sefer de onların aileleri takip altına alındılar. Çocuklarına halk düşmanlarının çocukları denilerek uzun yıllar boyunca her konuda yükselmelerine engel olmaya çalıştılar. Bu engeller çocukların geleceklerini etkiliyordu. Onların önemli karar mercilerine gelmeleri hep engellendi. Önlerine hep zorluklar çıkarıldı. Bu yapılan zulmü devlet yıllar boyu sakladı. Gerçeği insanlara söylemekten hep korktular. Ortaya çıkmaması için ya sustular ya da tarihe gidecek doğru yolu saptırmaya çalıştılar. Hala 1930&#8242;lu yıllara ait bilgiler ortaya çıkarılamamış ve eksiktir. Elinizdeki bu kitap hakikati ama sadece ve sadece hakikati kapsamaktadır. Ben bu eserin, tarihin tamamlanamamış eksik kalan bölümünün bir kısmının tamamlanmasına katkı sağlayacağına inanıyorum. </em></p>
<p><em></em></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/09/16/tarihin-ak-sayfalari-cengiz-aytmatov%e2%80%99un-babasi-ve-kirgiz-halkinin-drami/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/09/16/tarihin-ak-sayfalari-cengiz-aytmatov%e2%80%99un-babasi-ve-kirgiz-halkinin-drami/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Tarihçi ve Tarihçi</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/07/20/yalanci-tarihci-ve-belgeli-tarihci/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/07/20/yalanci-tarihci-ve-belgeli-tarihci/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 20 Jul 2011 11:00:56 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ayla Chignardet</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Psikolojik harp]]></category>

		<category><![CDATA[Resmî Tarih]]></category>

		<category><![CDATA[Tarih]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=18054</guid>
		<description><![CDATA[

Share on Facebook]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><iframe width="250" height="217" src="http://www.youtube.com/embed/gj6nQggoQ9M" frameborder="0" allowfullscreen></iframe></p>
<p><iframe width="250" height="217" src="http://www.youtube.com/embed/3a8xh9gIpWg" frameborder="0" allowfullscreen></iframe></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/07/20/yalanci-tarihci-ve-belgeli-tarihci/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/07/20/yalanci-tarihci-ve-belgeli-tarihci/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Asıl &#8220;çılgın proje&#8221; Osmanlı&#8217;yı geri getirmek mi?</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/05/02/asil-cilgin-proje-osmanliyi-geri-getirmek-mi/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/05/02/asil-cilgin-proje-osmanliyi-geri-getirmek-mi/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 02 May 2011 12:38:16 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yusuf Mehmet Bahadır</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[AKP]]></category>

		<category><![CDATA[Basın günlüğü]]></category>

		<category><![CDATA[Osmanlı]]></category>

		<category><![CDATA[Tarih]]></category>

		<category><![CDATA[İstanbul]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=15990</guid>
		<description><![CDATA[Başbakan Recep Tayyip Erdoğan 27 Nisan&#8217;da İstanbul Boğazı&#8217;na bir kardeş geleceğini müjdeleyince ortalık karıştı. Mimar ve mühendisler, sabahlara kadar televizyonlarda konuşuyor, siyasetçiler tutarlı tutarsız görüşler beyan ediyor, Silivri&#8217;deki arsa fiyatlarının daha şimdiden ikiye katlandığı haberleri basını günlerdir meşgul ediyor. Bu arada tarih yazarlarına epeyce malzeme çıktığını görüyoruz. Tarihî sürece birazdan geleceğim. Ancak dikkatimi çeken iki [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignright" src="http://haberpan.net/haber/11/04/26/9fb3/one-cikan-dort-cilgin-proje.jpg" alt="" width="333" height="248" />Başbakan Recep Tayyip Erdoğan 27 Nisan&#8217;da İstanbul Boğazı&#8217;na bir kardeş geleceğini müjdeleyince ortalık karıştı. Mimar ve mühendisler, sabahlara kadar televizyonlarda konuşuyor, siyasetçiler tutarlı tutarsız görüşler beyan ediyor, Silivri&#8217;deki arsa fiyatlarının daha şimdiden ikiye katlandığı haberleri basını günlerdir meşgul ediyor. Bu arada tarih yazarlarına epeyce malzeme çıktığını görüyoruz. Tarihî sürece birazdan geleceğim. Ancak dikkatimi çeken iki hususa değinmeden geçmek istemiyorum. Başbakan, açıklamayı neden 27 Nisan tarihinde yaptı? <a href="http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazarno=1048" target="_blank">TAMAMI</a></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/05/02/asil-cilgin-proje-osmanliyi-geri-getirmek-mi/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/05/02/asil-cilgin-proje-osmanliyi-geri-getirmek-mi/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Mağaradakiler: Ham Ama Dürüst Bir Magnum Opus</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/04/22/magaradakiler-ham-ama-durust-bir-magnum-opus/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/04/22/magaradakiler-ham-ama-durust-bir-magnum-opus/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 22 Apr 2011 19:00:54 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Konuk Yazar</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Kitap Tanıtımı]]></category>

		<category><![CDATA[Makale]]></category>

		<category><![CDATA[Tarih]]></category>

		<category><![CDATA[cemil meriç]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=15742</guid>
		<description><![CDATA[Alper Gürkan
[Okudum Yazdım sitesinde yayınlandı]
&#8220;Herkes tarafından kabûl edilen bir haksızlığa isyan etmek kolay mı?..&#8221;
&#8220;Okuyucu tedirgin olmaktan haz etmez. Tarihte aradığı, ezelden beri bildiği saçmalıklardır. Onu aydınlatmaya kalkmak, gururunu incitmek ve öfkelendirmektir. Sakın ha! Böyle bir hadnaşinaslığa yeltendiniz mi çığlığı basacaktır: &#8216;Mukaddeslerimizi ayaklar altına alıyor&#8230;&#8220;
Cemil Meriç, Mağaradakiler&#8217;i &#8220;bitirirken;&#8221; Anatole France&#8217;tan yaptığı bu alıntıyla müphem bir hulâsaya [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/04/cemil_meric_magaradakiler.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-15749" title="cemil_meric_magaradakiler" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/04/cemil_meric_magaradakiler.jpg" alt="" width="130" height="195" /></a>Alper Gürkan</em></strong></p>
<p>[<a href="http://www.okudumyazdim.net/magaradakiler-ham-ama-durust-bir-magnum-opus/" target="_blank">Okudum Yazdım </a>sitesinde yayınlandı]</p>
<p>&#8220;<strong><em>Herkes tarafından kabûl edilen bir haksızlığa isyan etmek kolay mı?..&#8221;</em></strong></p>
<p style="padding-left: 30px;">&#8220;<em>Okuyucu tedirgin olmaktan haz etmez. Tarihte aradığı, ezelden beri bildiği saçmalıklardır. Onu aydınlatmaya kalkmak, gururunu incitmek ve öfkelendirmektir. Sakın ha! Böyle bir hadnaşinaslığa yeltendiniz mi çığlığı basacaktır: &#8216;Mukaddeslerimizi ayaklar altına alıyor&#8230;</em>&#8220;</p>
<p>Cemil Meriç, Mağaradakiler&#8217;i &#8220;bitirirken;&#8221; Anatole France&#8217;tan yaptığı bu alıntıyla müphem bir hulâsaya girişerek, &#8220;kitapları -kıyasen- tersten okuyan bir kültürün çocuklarını&#8221; gerçeğin ters yüz edilmeye müsait tabiatı hakkında uyarıyor. Bu uyarı, en sonda olsa da aslında köprüden önce son uyarı olmak mahiyetini taşıyor: Ki, &#8220;ayaklar altına alınan mukaddeslerimizin&#8221; ne olduğunu, Mağaradakiler&#8217;i bitirirken belki fark edebileceğimiz &#8220;mağaramızdan&#8221; çıkarak <span id="more-15742"></span>düşünebilelim&#8230;</p>
<p>Bir anlamda &#8220;yolcu&#8221; olan entelektüel için, &#8220;Mağara&#8221;nın içiyle dışı arasında ciddî bir fark yoktur: Çünkü &#8220;zirve&#8221; için yapılan mücadelenin, sadece kavramlar arasında geçtiğini ve cenk sahasının tefekkür dünyası olduğunu bilen aydın; kendini hapsedeceği bir mağaraya doğru yürümektedir her zaman.</p>
<p>Bu gerçeklikte, Doğu ile Batı arasındaki &#8220;gelişmişlik&#8221; farkı da doğal olarak görecelidir. Belki tek ciddî fark; -mâziyle râbıtayı koparıp atan- Dil İnkılâbı gibi cebrî müdâhalelerle kendini savunma ve geliştirme olanakları epey daraltılmış olan Türkiye aydınının, mâkûl bir kompleksle yüzyüze bırakılmış olmasıdır:  Bunun açığını kapatıp ûmranda daha cesur bir rotaya girmek yerine &#8220;aşağılık kompleksine&#8221; batırılmış &#8220;merak-araştırma-okuma&#8221; yoksunlukları; mağaranın içini, dışından daha da karanlık bir hâle sokmuştur. Karanlığın aslıysa, gölgedir&#8230;</p>
<p>* * *</p>
<p>&#8220;<strong><em>Bu Ülke tohum, Mağaradakiler ağaç&#8230;&#8221;</em></strong></p>
<p>&#8220;Giriş&#8221;te Eflatun&#8217;un Devlet&#8217;inden yapılan iktibasla, &#8220;Mağaradakiler&#8221; ile neyin kast edildiğinin ipuçlarını vererek başlar eser: &#8220;<em>Dışarıdan biri konuştu mu, esirler gölgelerin konuştuğunu sanır, öyle değil mi? Kısaca, onlar için tek gerçek var: Gölgeler.</em>&#8221;</p>
<p>Ömrü boyunca hakikati kendine mes&#8217;ele edinmiş olan Cemil Meriç, duvarları hayaletlerle süslü bir mağarada yaşadığımızı ve gerçeğin bambaşka bir dünyada cereyan ediyor olabileceği tahayyülünden hareketle; enteleküalitenin, entelektüelin, entelektüalizm, entelijansiyanın izini sürer kitap boyunca: Batı&#8217;da, Doğu&#8217;da ve arada kalmış fikir coğrafyasında dolaşır sürekli. &#8220;Entelektüel kimdir? Aydın sınıf neyin peşindedir? Entelijansiya dünyaya ne verebilir? Anarşi ile ayaklanma nerede birleşir, nerede ayrılır? Hürriyet fikri, Tanzimat&#8217;ta nasıl bir anlamla yüklüydü? Terakki, bir yol değil de put mudur?&#8221;&#8230; gibi yanıtı malûm olan, olmayan bir çok mevzûya el atar;  biraz dağınık, biraz uzak, biraz kırıklarla dolu ama hep şiirsel, çekici ve kuşatıcı üslûbuyla.</p>
<p>Kendisi de bunun farkında olduğu için; &#8220;<em>Bu Ülke tohum, Mağaradakiler ağaç. Bu Ülke&#8217;deki tohumların henüz hepsi ağaçlaşmadı&#8230; Mağaradakiler; çarpık, güdük ve yerine oturmamış düşüncemizin kurşunkalemle çizilmiş bir taslağı&#8230; Belki sevimli değil ama dürüst bir kitap.</em>&#8221; der sonraları.</p>
<p>* * *</p>
<p>&#8220;<strong><em>İnsanlık aynı sefil putlara tapan bir şaşkınlar kafilesi&#8230;&#8221;</em></strong></p>
<p>&#8220;&#8230;Hakikatte mağaranın içi de dışı da bir. 150 Yıldır bir gölgeler aleminde yaşıyoruz. Kitap, kendi insanından kopan aydının trajedisi. Amacı yeraltı mağarasına bir parça aydınlık getirmek&#8230;&#8221; diyerek mağaranın dışında Avrupa ve Rusya&#8217;yı içindeyse Türkiye&#8217;yi tasvir eden ve düşünce kiliselerini reddeden Meriç, ayrıca; sofistlerden rahiplere, kapitalizmden sosyalizme, liberalizmden anarşizme, nevrozdan nihlizme, Marx&#8217;tan Ali Sûavi&#8217;ye&#8230; bir çok ismin, olgunun ve kavramın yanından yahut içinden geçirdiği okuyucuyu nefes aldırmaksızın gezdirir hakikat deryasında. Bunu, hiçbir isme/cisme kalıpçı ve teorik sıkıcılıkla yaklaşmadan; her şeyi gördüğü kadarıyla, yüceltmeden, alçaltmadan, &#8220;namuslu bir aydına yakıştığı gibi&#8221; &#8220;uzak&#8221;tan temas ederek yapar.</p>
<p>Tenkid ve yorumlarında takındığı hakikatçi, âdil ve hakşinas tavrı nedeniyle bir çerçeveye sığdırılamadığı ve belirli bir gözlüğün ardından bakmadığı için (gönüllerden olamasa da) &#8220;yörüngeler&#8221;den dışlanmış olan Cemil Meriç; her kitabında olduğu gibi (bence en doyumsuz eseri olan) Mağaradakiler&#8217;de de yine aynı yolda ilerler: Kavramları incelikle seçip, tanımları kendine has kılar, nitelemeleri âdilce belirleyerek, metodunu karşıtlıklar üstüne kurar ve doğal olarak &#8220;hakikati,&#8221; arzuladığı oranda en sarih bir tarzla ortaya koyar. Tüm bunlarla Meriç; tarihte, olaylarda ve kitaplarda dolaşırken sadece hulâsa mı ediyor? Elbette ki hayır!</p>
<p><em>&#8220;Mutlular pek mütecessis olmazlar&#8221;</em> diyen Meriç, durmaksızın soruyor, sorguluyor, fikir bombasının pimini çekip satırların arasına bırakıveriyor: <em>&#8220;Meçhûlün fethi, mâziye bağlı olanları rahatsız eder. Her tecessüs tehlikelidir&#8230;&#8221;</em></p>
<p>&#8220;<strong><em>Ne gülüyorsun? Anlattığım senin hikayen&#8230;&#8221;</em></strong></p>
<p>Aydın olmanın, entelektüalitenin, düşünebilmenin ve nihayetinde insan olmanın temel koşulu olarak gördüğü &#8220;tecessüs ışığı&#8221; adına; bir derviş ya da devrimci sabrı ve inadıyla &#8220;hayatı ve onu bütünleyen her ayrıntıyı,&#8221; mutlulukla birlikte bir kenara koyar. Bunu yaparken, Nietzsche&#8217;nin, &#8220;Hakikat olsunda varsın yaşam son bulsun&#8221; söylemine yakın bir tarzda, Dostoyevski&#8217;nin -ve yarattığı karakterlerinin- rûh dünyasında kendi acılarına bir merhem arar:</p>
<p>&#8220;<em>Zavallı dostum!&#8221; d</em>er ve kendi kendine bir yakarışla döker son sözlerini; <em>&#8220;&#8230;büyüklere yalnız acılarınla mı benzeyeceksin? Düşünce dikenli bir taç. İsa&#8217;dan Gandi&#8217;ye kadar Tanrı&#8217;ya nisbeti olan her ulu, Tanrı&#8217;ların hışmına uğradı. Tanrı&#8217;ya nisbeti olmadan Tanrı&#8217;ların hışmına uğramak, hazin&#8230;&#8221;</em></p>
<p>Artık, &#8220;mağara&#8221;yı; kendi acılarını yaşayan/yaşaması gereken okur için resmedip, terk eder. Son satırlarıyla, &#8220;aynı saçmalıkları tekrarlamaktan&#8221; hoşlanan aydınları ve bunları dinlemekten zevk duyan kitleleri mukaddes bir mağarada, mukaddes gölgeler arasında bırakır&#8230;</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/04/22/magaradakiler-ham-ama-durust-bir-magnum-opus/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/04/22/magaradakiler-ham-ama-durust-bir-magnum-opus/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Fransa ve insan hakları</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/03/25/fransa-ve-insan-haklari/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/03/25/fransa-ve-insan-haklari/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 24 Mar 2011 22:25:33 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Tavit Kilimciyan</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Fransa]]></category>

		<category><![CDATA[Tarih]]></category>

		<category><![CDATA[Video]]></category>

		<category><![CDATA[vicdan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=15347</guid>
		<description><![CDATA[
Share on Facebook]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><object classid="clsid:d27cdb6e-ae6d-11cf-96b8-444553540000" width="240" height="180" codebase="http://download.macromedia.com/pub/shockwave/cabs/flash/swflash.cab#version=6,0,40,0"><param name="src" value="http://blip.tv/play/AYKtpBYC" /><embed type="application/x-shockwave-flash" width="40" height="180" src="http://blip.tv/play/AYKtpBYC"></embed></object></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/03/25/fransa-ve-insan-haklari/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/03/25/fransa-ve-insan-haklari/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Libya&#8217;da bir Osmanlı şehzadesi</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/02/27/libyada-bir-osmanli-sehzadesi/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/02/27/libyada-bir-osmanli-sehzadesi/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 27 Feb 2011 12:04:31 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yusuf Mehmet Bahadır</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Basın günlüğü]]></category>

		<category><![CDATA[Libya]]></category>

		<category><![CDATA[Osmanlı]]></category>

		<category><![CDATA[Tarih]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=14958</guid>
		<description><![CDATA[İslam dünyasında esmekte olan &#8216;devrim fırtınası&#8217;, tarih aynasının sık sık yer değiştirmesine sebep oluyor. Bir gün Tunus, öbür gün Mısır, şimdi de Libya var görüntüde. Libya tarihi bir bakıma bizim tarihimiz. İster Anadolu yerlilerinin göçürülmesi ve yerli kızlarla evlenmeleriyle oluşan &#8220;Kuloğulları&#8221;yla yüzleşin, ister Malta kuşatmasında şehit düşen Trablus&#8217;taki Turgut Reis&#8217;in Beşiktaş&#8217;taki Barbaros&#8217;a gönderdiği selamı işitin. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>İslam dünyasında esmekte olan &#8216;devrim fırtınası&#8217;, tarih aynasının sık sık yer değiştirmesine sebep oluyor. Bir gün Tunus, öbür gün Mısır, şimdi de Libya var görüntüde. Libya tarihi bir bakıma bizim tarihimiz. İster Anadolu yerlilerinin göçürülmesi ve yerli kızlarla evlenmeleriyle oluşan &#8220;Kuloğulları&#8221;yla yüzleşin, ister Malta kuşatmasında şehit düşen Trablus&#8217;taki Turgut Reis&#8217;in Beşiktaş&#8217;taki Barbaros&#8217;a gönderdiği selamı işitin. Pakistanlı Muhammed İkbal&#8217;in bir şiirinde Peygamber Efendimiz&#8217;in (sas) kendisine &#8216;Dünyadan bana ne getirdin?&#8217; diye sorması üzerine içinde Trablusgarb&#8217;da dökülen Türk şehit kanları bulunan bir şişe takdim etmesi de, 1991&#8242;de Libya Dışişleri Bakanı Busayri&#8217;nin şu nefis sözleri de daima hatırlanacak güzelliklerdendir:</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;Biz Türkiye&#8217;yi eleştiriyoruz, zira onu çok seviyoruz. Türkiye&#8217;yle özel bağımız var ve İslam&#8217;ı 6 asır savunmuş olan Türk halkına saygı duyuyoruz. Bazı ülkeler yanlış yapınca fazla ilgilenmeyiz. Fakat Türk kardeşlerimizi, uzun bir ortak tarihin [...]&#8220;</em> <a href="http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=1099564&amp;title=libyada-bir-osmanli-sehzadesi" target="_blank">TAMAMI</a></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/02/27/libyada-bir-osmanli-sehzadesi/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/02/27/libyada-bir-osmanli-sehzadesi/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Tarih sınavı</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/01/29/tarih-sinavi/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/01/29/tarih-sinavi/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 29 Jan 2011 11:02:52 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Sevan Nişanyan</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Osmanlı]]></category>

		<category><![CDATA[Resmî Tarih]]></category>

		<category><![CDATA[Tarih]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=14593</guid>
		<description><![CDATA[(Fransız bir hanım geldi, Le Monde&#8217;un sitesinde tarihe dair bir blogu varmış, sorular soracakmış. Sınavda gibi hissettim kendimi. Vaktiyle güzel sınav yazardım ha, laf aramızda.)
 
Paris&#8217;te sürgün Genç Türklerden oluşan « İttihat ve Terakki» komitesi ancak Selanik komitesinin desteğiyle siyasi hayata müdahale edebildi ve 2. Abdülhamid&#8217;in saltanatının ilk yıllarında askıya aldığı anayasayı yeniden ilan ettirebildi. Selanik komitesi [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/01/osmanli.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-14594" title="osmanli" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/01/osmanli.jpg" alt="" width="208" height="246" /></a>(Fransız bir hanım geldi, Le Monde&#8217;un sitesinde tarihe dair bir blogu varmış, sorular soracakmış. Sınavda gibi hissettim kendimi. Vaktiyle güzel sınav yazardım ha, laf aramızda.)<br />
 <br />
Paris&#8217;te sürgün Genç Türklerden oluşan « İttihat ve Terakki» komitesi ancak Selanik komitesinin desteğiyle siyasi hayata müdahale edebildi ve 2. Abdülhamid&#8217;in saltanatının ilk yıllarında askıya aldığı anayasayı yeniden ilan ettirebildi. Selanik komitesi kimlerden - ne tip insanlardan -  oluşuyordu ?<br />
Alabildiğine tipik, genç Osmanlı asker ve sivil bürokratlarından oluşuyordu - genç subaylar, genç memurlar, genç tabipler. Hepsi devlete asker ve memur yetiştirmek için kurulmuş okullardan mezun, hepsi kamu sektöründe görevli, kamu sektörü dışında herhangi bir kariyer tahayyül edemeyen, hırslı, yükselmeye azimli gençler.<br />
 <br />
Normal Osmanlı sosyal düzeni içinde bunlar bir paşaya kapılanıp küçük adımlarla kariyerinde yükselmekten başka hedef gütmeyecek tiplerdi. Ama Abdülhamid döneminde elit sirkülasyonu <span id="more-14593"></span>tıkandığı için - yani Tanzimat&#8217;ın reformist paşalar kuşağı tasfiye edildiği ve yerine ancak Brejnev tipi bir gerontokrasi ve kleptokrasi geldiği için - bu gençler normal kariyer sürecinin dışına savruldular. İhtilalcilikten başka çıkış yolu bulamadılar.<br />
 <br />
Anayasanın tekrar yapılmasından sonra, İttihat ve Terakki komitesi, Anayasanın prensipleri ihlal edilecek olursa bir baskı grubu olarak gizlice Selanik&#8217;de var olmaya devam etti. Bu durum Türkiye&#8217;deki darbe geleneğinin başlangıcı mıdır ?<br />
Değildir. Askeri darbe ve saray komplosu Osmanlı devletinin kadim siyasi geleneğidir. Yeniçeri Ocağının 1826&#8242;da tasfiyesi ile bir süre bu gelenek sona ermiş gibi göründü, fakat 1850&#8242;lerde Kuleli Vakası bir askeri kalkışma teşebbüsüdür, 1868&#8242;de Genç Osmanlılar hadisesi muhtemelen darbe teşebbüsüdür. 1876&#8242;da asker destekli bir darbe sonucu bir yılda iki padişah devrildi. Bir-iki sene sonra Ali Suavi Vakası oldu. 30 yıl boyunca Abdülhamid paranoya halini alan bir darbe korkusuyla yaşadı.<br />
 <br />
1908 ve 1913 olayları eski Osmanlı geleneğinin devamıdır. Tek farkı darbeci kadronun normalden çok daha genç olmasıdır. Bunun sebebi 1879-1908 döneminde elit kadroların aşırı derecede daraltılmış ve terorize edilmiş olmasıdır. Egemen siyasi elit o kadar ürkek ve o kadar saraya bağlı idi ki, darbe entrikası içinde yer almaları çok güçtü. (Ama buna rağmen Said Paşa, Kâmil Paşa, Hüseyin Hilmi Paşa gibi eski rejim adamları kolayca yeni rejime adapte oldular.)<br />
 <br />
1909 yılından itibaren politik hayat iki akım arasında kutuplaşmıştı: M. Akif tarafından temsil edilen İslami akım ve A. Cevdet tarafından temsil edilen Batıcı akım. Bu iki akımın Osmanlı&#8217;nın geleceği hakkındaki tahayyülü neydi ?<br />
19. yy başından beri Osmanlı düşünce hayatının temel problemi Batı meselesidir. Batı kültürünün tartışılmaz görünen üstünlüğü karşısında Osmanlı ayakta durmak için ne yapmalı ? Tamamen Batıya teslim olup Batı kültürünü, kurumlarını, yaşam tarzını mı benimsemeli ? Yoksa Batıya karşı özgül Osmanlı-İslam kimliğini korumaya mı çalışmalı ?<br />
 <br />
O dönemde yazan ve düşünen hemen hemen herkes bu iki aşırı ucun arasında bir yerde pozisyon alır. Tartışmalar nüans üzerinedir, vurgu üzerinedir. Hemen herkes hem Batılılaşmanın hem kendi kimliğini korumanın önemine inanır. Abdullah Cevdet gibi, Ali Kemal gibi son derece ekstrem fikirler dile getirenler bile aslında göründükleri kadar radikal değildir. Tartışma hiçbir zaman Batılılaşma mı İslamiyet mi tartışması değildir. Ne kadar Batılılık, ne kadar İslamiyet tartışmasıdır.<br />
 <br />
Bu iki zıt uç arasında zamanla üçüncü bir yol ortaya çıktı : Türk milliyetçiliği. Bu aşama, Tanzimatla başlayan Avrupacılıgın son siyasi aşaması olarak görülebilir mi?<br />
Türk milliyetçiliği iki büyük siyasi tezin negatif ayaklarını alıp birleştirmeye çalışan bir sentez teşebbüsüdür. Entelektüel bir ucubedir. Şiddetle Batı düşmanıdır, ama aynı zamanda şiddetle İslam düşmanıdır. Abdullah Cevdet&#8217;in « taassup »u ile Mehmet Akif&#8217;in « medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar »ını yanyana koy, al sana Türk milliyetçiliğinin entelektüel özeti.<br />
 <br />
Yüz yıl sürmüş bir tartışmanın sonuçsuzluğundan doğan nihilist bir tepki de diyebiliriz. Ne o, ne öbürü : iki sol ayaklı bir garabet. Oysa bunun tersi de teorik olarak mümkündü, yani hem Batıcı-Kozmopolit hem İslami-Üniversalist bir sentez de denenebilirdi. Nedense o alternatif çok taraftar bulmadı. Ya da buldu aslında, ama sesini duyuramadı ; siyasi bir harekete dönüşemedi.<br />
 <br />
Tabii o sıralarda Avrupa&#8217;dan, özellikle Almanya&#8217;dan esen rüzgârların da etkisi vardı.<br />
 <br />
Ziya Gökalp&#8217;in fikirleri hangi anlamda Osmanlı geleneğinden köklü bir kopuşu temsil eder ?<br />
Cehaleti Osmanlı ortalamasından da ileriydi, belki o anlamda.<br />
 <br />
Bu Türk kimliği anlayışı, imparatorluğun realitesine uygun muydu?<br />
Tabii ki değildi. Anadolu ve Rumeli&#8217;yi alsan üçte biri, yalnız Anadolu&#8217;yu alsan belki yarıdan biraz fazlası Türk olan bir toplumda monokültür milliyetçiliği yapmaya çalıştılar. Sonuçta milyonlarca insanın hayatını kaydırdılar, bin yıllık bir medeniyeti çökerttiler, Türkiye&#8217;yi de daha yüz yıldır uyanamadığı bir kâbusa mahkûm ettiler.<br />
 <br />
Türk milliyetçiliği yapabilmek için imparatorluk topraklarındaki gayrımüslim ve gayrıtürk unsurları görmezlikten gelmeleri, yok saymaları gerekiyordu. Allahtan Osmanlı geleneği o açıdan kuvvetlidir, çok zorluk çekmediler. Millet-i hakime gözlüğünü taktın mı gayrımüslimler görünmez olur. Hepimiz hamdolsun Müslümanız, Agop efendi de kahve servisi yapsın!</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/01/29/tarih-sinavi/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/01/29/tarih-sinavi/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Osmanlı iyidir hoştur da&#8230;</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/01/20/osmanli-iyidir-hostur-da/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/01/20/osmanli-iyidir-hostur-da/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 20 Jan 2011 20:12:22 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Konuk Yazar</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Resmî Tarih]]></category>

		<category><![CDATA[Tarih]]></category>

		<category><![CDATA[Televizyon]]></category>

		<category><![CDATA[Toplum]]></category>

		<category><![CDATA[medya]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=14466</guid>
		<description><![CDATA[İbrahim Becer
Osmanlıya duyulan kompleks, devr-i ihtişamı içinde barındırdığı için büyük oranda İstanbul&#8217;a duyulan nefretle eşdeğerdir bu Ülkede. Yani bir anlamda esas oğlan İstanbul&#8217;la, doğuştan hastalıklı, çelimsiz, kepçe kulaklı olmasına aldırmadan, sırtını güçlü dayısına dayadığı için mahallenin en güzel kızını alan Ankara&#8217;nın savaşıdır bu film.
Sultan Süleyman&#8217;ın hayatını anlatan dizi televizyonlarda dönmeye başladığından beridir harem merkezli bir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em>İbrahim Becer</em></strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/02/20090220_derin_dusunce_org_osmanli.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-3532" title="20090220_derin_dusunce_org_osmanli" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/02/20090220_derin_dusunce_org_osmanli-287x300.jpg" alt="" width="214" height="219" /></a>Osmanlıya duyulan kompleks, devr-i ihtişamı içinde barındırdığı için büyük oranda İstanbul&#8217;a duyulan nefretle eşdeğerdir bu Ülkede. Yani bir anlamda esas oğlan İstanbul&#8217;la, doğuştan hastalıklı, çelimsiz, kepçe kulaklı olmasına aldırmadan, sırtını güçlü dayısına dayadığı için mahallenin en güzel kızını alan Ankara&#8217;nın savaşıdır bu film.</p>
<p>Sultan Süleyman&#8217;ın hayatını anlatan dizi televizyonlarda dönmeye başladığından beridir harem merkezli bir tartışmanın da alevlendiği malumunuzdur. İşin alaylısı değil de mekteplisi olmam hasebiyle şu saptamayı yapmama müsaade edin: <strong>Cinsellik satar!</strong></p>
<p>Yazılanlardan çizilenlerden anladığım kadarıyla bir kesim toz kondurmazken, bir kesim de bitmez tükenmez kompleksiyle Üç kıtada at oynatmış Osmanlıyla sidik yarıştırmaya girmek gibi ancak ahmaklara mahsus bir büyük günaha davetiye çıkarmak üzere. Ekranda oynayanın altı üstü bir dizi olduğu gerçeğini unutanlar yine bildik ritüelleri tekrarlıyorlar hala.</p>
<p>Bakın, Osmanlıyı kötülemek için söylenenler Osmanlının çok büyük olduğunu değiştirmez. Nasıl ki içinde TBMM&#8217;yi de barındırsa İstanbul havada karada Ankara&#8217;yı yerse, Osmanlı&#8217;da TC&#8217;yi yer. Günümüz dünyasında Osmanlı&#8217;yı kıyaslayacağınız tek ülke Amerika Birleşik Devletleridir. Kıyas kabul etmez de, bugünün Türkiyesiyle o devirlerden birini kıyaslayacaksanız Karamanoğulları, Germiyanoğulları gibi beyliklerle<span id="more-14466"></span> ilgilenmelisiniz.</p>
<p>Osmanlı Padişahlarının eşlerinin yabancı uyruklu olmalarına atıf yapanlar da boşuna sevinmesin, Padişahların öyle takıntıları hiç olmadı. Osmanlı pragmatistti ve bunu hiç inkar etmedi. Eşlerini yabancılardan seçerek Osmanlıyı, fethettiği ülkelerden aldığı kelimelerle de esas muhteşem olan Osmanlıcayı yarattı. Dedesinin mezar taşını okumaktan aciz olan adam nasıl ki Osmanlıcaya çamur atmakta beis görmezse, Osmanlının &#8220;devleti bekası için&#8230;&#8221; mantığını anlamayan adam da padişahın yatak odasını röntgenler o kadar.</p>
<p>         Osmanlının her şeyini bir yana bırakın, sadece &#8220;<em>dil konusu</em>&#8221; bile bu ülkede yaşanan ahmakça kompleksi gözler önüne sermeye yeter. Osmanlıcayı beğenmeyip, yabancı sözcüklerden temizlemeye kalkanların parolası neydi biliyor musunuz: <em>&#8220;Türk ulusuna Türklüğünü duyurmak&#8221;</em>. Dünyanın en geçerli dili olan İngilizcenin % 60 oranında yabancı kelimeye sahip olmasına rağmen neden hala revaçta olduğuna dair bir açıklama duydunuz mu siz hiç. Peki, orijinali Osmanlıca olan ve hemen herkesin hitabet Edebiyatının en muhteşem eserlerinden biri diye taltif ettiği Nutuk&#8217;a rağmen CHP&#8217;nin 1935 yılı programını yayımlarken arkasına 170 kelimelik sözlük koymasına ne diyeceksiniz? Kullanılan kelimeleri yazayım da, <em>&#8220;Sözlük ne alaka?&#8221;</em> diye oyunbozanlık yapanlara yardımcı olayım. <em>&#8220;klas kavgası ergesi, ertik okulları, özel yönetgeler ve şarbaylıklar, yoğaltmanlar arasında asığ kavgaları, arsı ulusal ergelerle cemiyet yapmak&#8230;&#8221;</em> Sevan Nişanyan&#8217;ın deyimiyle, en azından bir ilke imza atılmıştır: <strong><em>Dünya tarihinde bir sözlükle yayımlanan tek parti programıdır kendisidir.</em></strong></p>
<p>         <em>&#8220;Dil Devrimine sataşmak&#8221;</em> gibi kerameti kendinden menkul bir günaha duhul olduğumu beyan edecek çağdaş devrim yobazlarına da şunu hatırlatmak üzerime farzdır; 1860 ve 1923 yılları arasında gazete makalesi, siyasi parti beyannamesi gibi eserlerde kullanılan &#8220;öz&#8221; Türkçe kelime oranı %20-40 arasındayken, bu oran Nutuk&#8217;da %22 civarındadır. Allah çarpmasa, Atatürk çarpar adamı, aklınızı başınıza alın!</p>
<p>         Osmanlıdan bugün olduğundan daha şiddetle kompleks duyanların kendi muhteşem yüzyıllarında yaptıkları Dil Devrimiyle Türkçeden yaklaşık altmış bin kelime atılmış, yerine de üç bin yüz kelime konulabilmiştir. Bir başka deyişle Türkçe yazı dili %68 oranında fakirleşmiştir. Keşke bu aşağılık duygusuna esir olmayıp da zengin dilimizle hüküm sürebilseydik diyeceğim amma çok geç. Geldiğimiz nokta ortada: &#8220;<em>Şirler pençe-i kahrımdan olurken lerzan / Bir gözleri ahuya zebun etti felek beni&#8221;</em> diye yazan Şairlerin Padişah olduğu Osmanlıdan, ortalama iki yüz kelimeyle konuşulan bir gündelik dille idare eden bir Türkiye Cumhuriyetine giden yol&#8230;</p>
<p>         Cihan Padişahı namıyla maruf bir büyük Devlet Adamı nezdinde Osmanlıyı anlatmaya bir dizi yetmez. Peşinen söyleyeyim, Osmanlıyı okumakla da bitirmek pek mümkün değildir. Naçizane tavsiyem, Osmanlıyı yabancıların kaleminden okumanızdır. Gerçekten tanımak, öğrenmek istiyorsanız yabancı yazarlara yönelin, mümkünse bu yabancılar düşman saflarında yer alsın. Göreceksiniz ki kitap bittiğinde dilinizden düşecek kelime, okuduğunuz yazarla aynı kelime olacak: <strong>Muhteşem!</strong></p>
<p>         Osmanlı acımasızdır, merhametlidir, şairdir, sanatkardır, savaşçıdır, politiktir, düşmanlarına karşı kullanmak üzere debdebeyi de sever ama her şeyin ötesinde bir o kadar da zekidir. Yetmiş iki milletten müteşekkil bir imparatorluk olduğu için Türk olduğunu iddia edecek kadar akıl yoksunu değildi. Herkes Müslüman olursa haraç ve cizye verecek adam kalmayacağı için de cihanı Müslüman yapmak pek işine gelmedi. Özlem Kumrular&#8217;ın kitabında belirttiğine göre; haraç vermek Arnavutların işine gelmediği için kitleler halinde Müslüman olduklarında Osmanlı bu durumdan pek de memnun olmamıştır.</p>
<p>         <em>&#8220;Osmanlıyı öğrenmeden önce anlamak lazım</em>&#8221; sözü de bu yüzden boş bir söz değildir. Ecdadımız sağ olsun kelle de uçurmuştur, adamı kazığa oturtup iki yeniçeri nezaretinde İstanbul sokaklarını da gezdirmiştir, kestiği kafaları kah mızraklarının ucuna takmış yabancı elçilerin önünde resmi geçit yapmıştır, kah Tuna Nehrine atıp düşmana korku salmıştır, kah kellelerden piramit yapmıştır.</p>
<p>         Şaşırmayın! Osmanlı gaddar mıydı? Evet gaddardı; gerektiğinde sınırları zorlayacak kadar gaddardı hem de. Gaddar olmasını gerektiren de çok önemli bir sebebi vardı: <strong><em>O bir Cihan imparatoruydu.</em></strong> Fakat Osmanlının gaddarlığı zulüm olarak alınmaz. Daha çok pragmatist (faydacı) bir zekası vardır bu konuda. Halet Efendi&#8217;nin İkinci Mahmut hakkında söylediği bir söz durumu özetler mahiyette<em>: &#8220;Köstebek sessizce ve karanlıkta çalışır ama yolunu amacına göre yapar. Kaplumbağa yavaştır ama her çıktığı basamaktan emin olursa, sonunda tepeye ulaşır. Akrep sessiz ve aşağılık bir sürüngendir ve avını sokup öldürünceye kadar iğnesini saklar&#8221; </em>. Kaba anlatımıyla, gücünün doruğunda bir Osmanlı&#8217;nın 5N1k gibi bir gündemi olmadı. Onun formülü basitti: 2N (ne zaman, nasıl).           Askeri Yorumcu Mareşal de Tavannes&#8217;in bir saptaması vardır. Der ki: <em>&#8220;Türklerin ateşi kanla söndürmek gibi garip bir tarzları var&#8221;. </em>Bu sözü ona söyleten sebep de bir kuşatma esnasında karşılaştığı tablodur. İş o hale gelir ki, siper kazan kura neferlerini öldürmekten düşman bıkar, mühimmat biter ama nefer bitmez, daha da ilginci düşman ölmekten bıkmaz&#8221;. Fatih Sultan Mehmet de ilginç bir karakterdir bu konuda. Tek başına &#8220;kardeş katli fermanı&#8221; dahi yeterken İstanbul kuşatması esnasında cereyan eden olay da ilgimi çekmişti. Kuşatma öncesi kapsamlı bir af çıkarır Fatih. Herkes &#8220;neden&#8221; sorusunun peşindeyken amaç kısa sürede ortaya çıkar. Afla salıverilenlerin hepsi kendini Bizans surlarının önünde bulur bir anda. Sonuç malum tabi: Toplu kıyım! Çift taraflı bir fayda sağlanmıştır; hem düşman zayıflatılmış hem de memlekette kapsamlı bir temizlik(!) hasıl olmuştur.</p>
<p>         Söz Fatih&#8217;ten açılmışken isterseniz onu bir de Venedikli bir düşmanından dinleyelim: <em>&#8221; Saygıdan çok korku uyandırır, amacında inatçı, üç dili çok iyi bilir, Papaların, kralların, ülkelerin tarihçelerini ezbere anlatır, Önünde daima Avrupa&#8217;yı gösterir bir kabartma haritanın üzerinde çalışır, Romalılar ve krallıklarla ilgili metinleri okumaktan ve okutmaktan zevk alır&#8230;&#8221;</em></p>
<p>         Yanisi şu ki; Osmanlıyı harem dairesinin anahtar deliğinden gözetleyerek öğrenmeye kalkmak, abesle iştigalden öte bir mana ifade etmez. <strong><em>Dünyanın tanıdığı ismiyle Muhteşem Süleyman&#8217;ı bir harem dairesine sığdırmak, kompleksle cilalanmış, içinde nefret barındıran bir zekayı gerektirmekte.</em></strong></p>
<p>         Tecrübeyle sabittir, o da bizde fazlasıyla mevcut&#8230; (bkz. İskender Pala- iki darbe arasında)</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/01/20/osmanli-iyidir-hostur-da/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/01/20/osmanli-iyidir-hostur-da/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Dikkat Kitap: Tarih Şaşırmaktır!</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2010/11/17/dikkat-kitap-tarih-sasirmaktir/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2010/11/17/dikkat-kitap-tarih-sasirmaktir/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 17 Nov 2010 09:50:08 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Editörden</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Beyin Yıkama]]></category>

		<category><![CDATA[Dikkat Kitap]]></category>

		<category><![CDATA[Osmanlı]]></category>

		<category><![CDATA[Psikolojik harp]]></category>

		<category><![CDATA[Resmî Tarih]]></category>

		<category><![CDATA[Tarih]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=13447</guid>
		<description><![CDATA[Polisiye filmlerde suçlular parmak izlerini silerler.  Böylece polisin ve savcıların &#8220;tarihi okuması&#8221; engellenmiş olur. Gerçek saklanarak yerine &#8220;resmî bir yanılgı&#8221; yerleştirilir.
Devletler de resmî tarih yazdıkları zaman daha önce yazılmış olanlar gayrı resmî, hatta yasa dışı olur. Parmak izi silmek gibidir devlet eliyle tarih yazmak &#8230; Bir düşünün: Padişahların bütün yazışmalarını, Saray&#8217;ın arşivlerini, bütün Osmanlıca kitapları toplayıp [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/11/tarih_sasirmaktir_1.pdf" target="_blank"><img class="size-full wp-image-13449 alignleft" title="tarih_sasirmaktir" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/11/tarih_sasirmaktir.jpg" alt="" width="200" height="290" /></a>Polisiye filmlerde suçlular parmak izlerini silerler.  Böylece polisin ve savcıların <strong><em>&#8220;tarihi okuması&#8221;</em></strong> engellenmiş olur. Gerçek saklanarak yerine <strong><em>&#8220;resmî bir yanılgı&#8221;</em></strong> yerleştirilir.</p>
<p>Devletler de <em><strong>resmî tarih</strong></em> yazdıkları zaman daha önce yazılmış olanlar gayrı resmî, hatta yasa dışı olur. Parmak izi silmek gibidir <strong><em>devlet eliyle tarih yazmak &#8230;</em></strong> Bir düşünün: Padişahların bütün yazışmalarını, Saray&#8217;ın arşivlerini, bütün Osmanlıca kitapları toplayıp yakmak, Osmanlı&#8217;dan ve Selçuklu&#8217;dan kalma bütün çeşmeleri, camileri, han ve hamamları yıkmaktansa &#8220;sadece&#8221; <strong>resmî bir tarih</strong> yazıyorsunuz ve bir çırpıda bin yıllık hakikî tarihiniz çöpe. Yeni kuşakların geçmişi anlama şanslarını ortadan kaldırıyorsunuz.</p>
<p> <em><strong>Hele bir de &#8221;oradan geçerken&#8221;</strong></em> <em><strong>lisanı devirip</strong></em> <em><strong>alfabeyi değiştirdiyseniz</strong></em>, temizlik tamam!</p>
<p>Biz de kendi yaşadığımız topraklara yeni gelmiş sığınmacılar gibi etrafa bakıyoruz. <strong><em>&#8220;Devlet nedir? Millet nedir? Osmanlı mıyız yoksa Türk mü?&#8221;</em></strong> diye sorguluyoruz kendimizi, tarihimizi. Çünkü boş beyaz bir kâğıttan başlamaya mahkûm edildik. <strong><em>Resmî tarih ve dil devrimi ile dilimiz ve kültürümüz devirildi, bizler de altında kaldık</em></strong>.  Tarihimizi bilmediğimiz için bugünü anlamıyoruz. Yarın ise bir korku filmi gibi. Cahillikten her yerde komplo teorileri görüyoruz. Adeta ıssız bir adaya düşmüş yabancılar gibi gölgemizden bile korkuyoruz, komşu ülkelerden, iç ve dış düşmanlardan hatta birbirimizden bile&#8230;</p>
<p>Sitemizin Laiklik, Tarih ve Osmanlı dosyalarına katkısıyla yakından tanıdığınız <strong>Mehmet Bahadır</strong> <a title="Permanent Link to Republic of Turkey (Hindi Cumhuriyeti)" href="http://www.derindusunce.org/2010/10/14/republic-of-turkey-hindi-cumhuriyeti/">Republic of Turkey - Hindi Cumhuriyeti</a> isimli yazısında şöyle özetliyordu bu durumu:</p>
<p style="padding-left: 60px;"><em>&#8220;Aslında, küçük ve mutlu azgın bir azınlığın amentüsü haline gelmiş dogmatik bir zihniyetti karşımdaki. Sorgulanamazdı, zira devletin temel kurumlarını sorgulamaya ya da dünyadaki benzerleri ile mukayese etmeye başladığınız zaman, malum zihniyet hemen bir savunma ve saldırma pozisyonu alıyordu. <strong>&#8220;Kutsalıma dokundurmam&#8221;</strong> refleksi ile hareket ediyor ve hatta sizi, yobaz olarak yaftalayıp dışlayabiliyor ve sonuçta kendine sürekli iç düşmanlar üretebiliyordu.  Geçen onca sancılı ve acılı yıllar ve hatta tecrübelerimiz &#8220;Cumhuriyet Kazanımları&#8221; hakkında bize yeterince bilgi veriyordu zaten.&#8221; </em></p>
<p>Evet&#8230; Tarih şaşırmaktır. Atatürk&#8217;e şaşırmak, Kürtlere şaşırmak, Lozan&#8217;a şaşırmaktır. Geçmişe hayret edip bugüne eleştirel bakabilmek, yarını hazırlamaktır Tarih. Geçmişe değil geleceğe dönüktür amacı. Özetle siyasî bir propaganda aygıtı değildir. Gaz vermek, <strong>&#8220;Asker millet&#8221;</strong> üretmek, <strong>atalarımızla gurur duymak</strong> için tarih araştırılmaz.</p>
<p>Eğer resmî tarihin beyin yıkamasından bıktıysanız bu kitap ilginizi çekecektir&#8230;</p>
<p><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/11/tarih_sasirmaktir_1.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a></strong></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2010/11/17/dikkat-kitap-tarih-sasirmaktir/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2010/11/17/dikkat-kitap-tarih-sasirmaktir/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Kenan Çamurcu ile İslam ve Modernizm Üzerine</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2010/10/19/kenan-camurcu-ile-islam-ve-modernizm-uzerine/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2010/10/19/kenan-camurcu-ile-islam-ve-modernizm-uzerine/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 19 Oct 2010 08:08:43 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Cemile Bayraktar</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Abdestli Sosyalizm]]></category>

		<category><![CDATA[Demokrasi]]></category>

		<category><![CDATA[Devlet]]></category>

		<category><![CDATA[Modernleşme]]></category>

		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>

		<category><![CDATA[Tarih]]></category>

		<category><![CDATA[Özgürlükler]]></category>

		<category><![CDATA[İslam]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=12911</guid>
		<description><![CDATA[İslamcılık ile başlayalım ve tarihsel seyri üzerine konuşalım istiyorum, zira söyleşi sonrası gelecek soruların merkez muhatabı olan kavram olduğunu düşünüyorum. İslamcılık nedir ve tarihsel seyri nasıldır?
 İslamcılık tarifinin, Müslümanlığın toplumsal ve siyasal durumlara ilişkin iddiaları, meydan okuyuşları ve müdahalelerine dair geriye doğru okuma olduğuna kuşku yok. Fakat bu maceranın 19. yüzyıldan başlatılmasına bakarak &#8220;ümmet&#8221;in dağıldığı zamanları [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/10/kenan_camurcu.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-12912" title="kenan_camurcu" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/10/kenan_camurcu.jpg" alt="" width="243" height="214" /></a>İslamcılık ile başlayalım ve tarihsel seyri üzerine konuşalım istiyorum, zira söyleşi sonrası gelecek soruların merkez muhatabı olan kavram olduğunu düşünüyorum. İslamcılık nedir ve tarihsel seyri nasıldır?</em></strong></p>
<p> İslamcılık tarifinin, Müslümanlığın toplumsal ve siyasal durumlara ilişkin iddiaları, meydan okuyuşları ve müdahalelerine dair geriye doğru okuma olduğuna kuşku yok. Fakat bu maceranın 19. yüzyıldan başlatılmasına bakarak &#8220;ümmet&#8221;in dağıldığı zamanları ve dinin eksende durduğu çerçevenin bozulduğu paradigma değişimi sonrasına ait halleri konu ediyoruz demektir. Her halükarda tarihi boyunca muhtelif doktrinlerle anılsa da İslamcılığın tarihsel bir akım olduğu bellidir. İslamcılığı esas itibariyle 19. yüzyılla özdeşleştiren yorumlara yakın olduğumu söyleyebilirim. Tam da Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nun dağılmaya başladığı ve İslamcı öncülerin &#8220;ümmet&#8221;in birliğini sağlamaktan sözettiği bir dönem bu. Sonra işgal ve sömürgelikten kurtulmanın ideolojisi olarak ve nihayet &#8220;İslam devleti&#8221; fikriyatının <span id="more-12911"></span>yoğun edebiyatı sıfatıyla İslamcılığın aşamalarından, hatta belki evriminden bahsedebiliriz. Ama Batılılar, Müslümanlığın sosyal hayattaki görünürlüğünün modern zamanlarda ve kentleşme esnasında aldığı biçimi geleneksel olandan ayırmak için İslamcılık tanımını epey kullanışlı bulmuş olmalılar ki özellikle şehirlerin ve şehirleşmenin (ve dolayısıyla modernitenin) devrimi olan 1979 İran İslam devriminden itibaren modernleşmeye her türlü itiraz ve meydan okumayı İslamcılık olarak isimlendirdiler. Bu izah modeli ve tanımlamanın Türkiye için de geçerli kılınmasının yine aynı gerekçeye, kentleşmeyle birlikte kentlerde dinin sosyal talepler için en uygun mecra haline gelmesine dayandığını düşünebiliriz. Hususen 90&#8242;lı yıllarda post-modernist Batılı itirazcıların fikirlerini İslamileştirip buradan modernizm eleştirisi üreten bazı İslamcıların meydan okuyuşu da ilk bakışta dinî itiraz gibi göründüğünden olsa gerek İslamcılık adıyla anıldı. Oysa aynı sıralarda İranlı reformist aydınlar, İran&#8217;daki İslam devrimini &#8220;modernizme karşı modernitenin zaferi&#8221; olarak tanımlıyorlardı.</p>
<p> <strong><em>Osmanlı ve Türkiye ayrımında İslamcılıktan bahsedecek olsak, neler söyleyebiliriz?</em></strong></p>
<p> Osmanlı&#8217;daki İslamcılığın saltanat idaresine karşı cumhuriyetçiliğin, geleneksel İslam düşüncesine karşı ıslah, ihya ve reform taraftarlığının, geleneksel ulema ve medreseye karşı yeni tarz eğitim, tedrisat ve eğitim kurumlarının (Said Nursi&#8217;nin Medresetuzzehra&#8217;sı önemli bir örnektir) hareketi olarak tarif edilebilir. Abdulhamit&#8217;in saray odaklı muhafazakar modernleşmesine karşı toplumsal dinamiklere dayalı saltanat karşıtı yeni fikriyatın da İslamcılık içine dahil edilmesi mümkündür. Dolayısıyla Abdulhamit&#8217;i İslamcılık silsilesine ekleyen yorumların sıhhatine kuşkuyla bakmakta haklıyız. Abdulhamit&#8217;in İslam birliği fikrinden İslamcılık çıkaran hızlı, aceleci ve kestirme değerlendirmelerin daha çok muhafazakarlık olduğunu söyleyeceğim. Çünkü muhafazakarlık, tutarlı, ilkeli, anlamlı ve sürekliliği olan bir tarihsel devamlılıkla düşünce geleneği kurmak yerine, daha çok duygusal, romantik ve nostaljik mezhep genişliğiyle tarihte olan her şeyi aynı potaya atma eğilimindedir. Böyle olunca Nurettin Topçu&#8217;nun Anadolu sosyalizmi de, Necip Fazıl&#8217;ın milliyetçi muhafazakarlığı da, Prens Sabahattin&#8217;in liberalliği de, Mehmet Akif&#8217;in İslamcılığı da, Abdulhamit&#8217;in saltanatçılığı da, Said Nursi&#8217;nin cumhuriyetçiliği de aynı hamurun öğesi oluveriyor. Oysa bunların her biri kendi ideolojik ve siyasi damarlarının kilometre taşlarıdır. Öyleyse tam bu noktada İslamcılık ile Osmanlıcılığı da birbirinden ayırıp, İslamcılığın kendi sahih damarını, Osmanlıcılığın ise kendi muhafazakar nostaljisini izlediğini tespit edebiliriz. Yine önemli (olması gereken) bir fark da, İslamcılığın düşünce kaynağının milliyetçi kısıttan uzak durmasına karşın muhafazakarlığın tarihsel Osmanlı tecrübesiyle sınırlı bir düşünce evrenine sahip olmasıdır. Öyle olmasa neden Abbasi ve Selçuklu birikiminin muhafazakarlık için olması gereken anlamı ifade etmediği, bu miras içinden &#8220;Türk&#8221; olan bilim insanları, âlimler, filozoflar ve düşünürlerin itinayla ayıklandığı sorusuna ikna edici bir cevap verilebilirdi. Yine Osmanlı imparatorluk tecrübesinden daha uzun bir süre yaşamış, üstelik tam bir bilim ve felsefe medeniyeti olan Endülüs acaba neden sadece Müslümanlığın Avrupa&#8217;daki köklerine (fetih?) dair nostaljiden ibaret bir anlama karşılık gelir? Neden muhafazakarlığın ana kaynağı Endülüs felsefesi ve bilimi olmadı hiç? Çünkü milliyetçilik muhafazakarlığın baskın öğesidir ve bu nedenle İslam tarihinin Peygamberimizin Medine&#8217;sinden başlayarak muhtelif dönemleri düşüncenin temeli olmaktan çok, meşruiyet aracı veya nostaljinin konusudur.</p>
<p> <strong><em>Peki modenizm ve moderniteyi nasıl tanımlıyoruz, anlam ayrımına da değinebilir miyiz?</em></strong></p>
<p>  İslamcı ve diğer aydınlar genel olarak moderniteyi eylemsiz &#8216;hal&#8217;, modernizmi ise form kazandırma heves ve arzusunun eylemliliği (ideoloji) şeklinde tanımlıyor. Bir de kavramların tarihsel zamanları var kuşkusuz. Modernizm, Batı dünyasının &#8220;keşif&#8221;e çıktığı 19. yüzyılın istilalarıyla yakından ilişkili. Dinli dönemlerin misyonerliğinin dinsiz dönemlerde modernizmle devam ettiği yönündeki bilinen değerlendirme de yerden göğe kadar haklı. Ya Hıristiyanlıştırarak ya da modernleştirerek Batı dışındaki dünyayı entegre (enterne?) etme gayreti Batı yakasında hiç dinmeyen arzu gibi gözüküyor. Modernizm ve modernleş(tir)me en son Irak işgal edilirken Amerikan savaş makinesine hükmeden hizipler arasındaki yöntem tartışmasında karşımıza çıktı. Irak örneğinde bir Müslüman ülkede neden terör ürediğini soran Amerikan yeni-muhafazakarlığı, bunu bu ülkelerde demokrasi olmamasına bağladı. Demokrasi modernleşmeyle ilgiliydi ve eğer bir Müslüman ülke kendi dinamikleriyle modernleşemiyorsa &#8220;tarihin tekerleğini çevirmek&#8221; gerekecekti. Amerikan savaş makinesi tarihin doğal akışındaki gecikmeyi beklemeksizin bu ülkeye demokrasi getirip modernleşmeyi hızlandırmak üzere tarihin en büyük insanlık trajedisini yaratmaya girişti malum. Demek ki modernleşmenin tıpkı Sovyetler Birliği&#8217;ndeki gibi bir &#8220;devrim ihracı&#8221; boyutu var. Zaten bu nedenle Amerikan yeni-muhafazakarlığı, liberal demokrasinin başka fraksiyonları tarafından Stalinist yöntemler kullanmakla eleştirildi. Fakat bizim muhafazakarların anlamakta güçlük çektikleri çok önemli nokta şudur ki, esas itibariyle liberal demokrasi Batı dışı toplumların hep bir örnek modernleşmesine itikat eder ama bunun nasıl olacağı bahsinde yöntemlerde birbirinden ayrılır. Modernleşme de anlaşılması gereken de basbayağı Müslüman bir toplumun kendi tarihsel geleneği, birikimi, mirası, alışkanlıkları ve kendi tarihsel yürüyüşünü bırakıp Batı tarihini tekrarlamasından ibarettir. Yoksa  &#8220;demokrasi&#8221; isimli tarihsel kategori, her derde deva ve her topluma şifa bir derman olarak bu kadar propaganda edilmezdi. Müslüman toplumlar, demokrasiye kadar gelebilmiş Batı tarihsel tecrübesini neden bir kenara bırakıp kendi entelektüel dinamik ve dayanaklarından başlayarak farklı bir model geliştirmeyi denemiyorlar? Yahut Batı yakası, neden Müslümanların zengin tarihsel mirasından yepyeni fikirler ve felsefeler geliştirilebileceği umuduyla kendi tarihsel kategorisini dayatıp durmak yerine bu yeni girişimleri cesaretlendirmiyor? Sakın modernleşme bütün zamanların sömürgeci hamlelerinin parçası olduğundan böyle yapıyor olmasınlar! Bir vakitler bu durumu hakkaniyetle veya sinsi ajandayla tespit eden zihinler çıktı tabii ki. Alternatif arayışların formülü &#8220;Batı dışı modernite&#8221; kavramıydı. Eğer mesele, modernitenin temel  başlıkları olan eğitim, sağlık, istihdam, teknoloji kullanımı, kadın hakları, siyasal katılım vs. gibi konulardaki gelişim ise Batı dışı bir toplumun bu gelişimi ille de Batılı tarihsel tecrübeyi tekrarlamak için debelenerek değil, pekala kendi kültürel havzasında ve kendi tarihsel yürüyüşüyle de yapabileceği savunuldu. Hiç şüphe yok, bu alternatif Batı yakasının &#8220;modernizm/modernleş(tir)me&#8221; itikadından vazgeçmesinin zamanı geldiğini ikaz ediyor. Moderniteyi &#8216;hal&#8217; olarak görüyor ve eğer Batı dışı bir toplum kendi çağdaşlığını yaratacaksa bunun için Batı tecrübesi de dahil, pek çok tarihsel birikimden yararlanabileceğini kabul ediyor. Bunu yeni bir taktik olarak gören çıkabilir. Batı dışı toplumun çağdaşlaşabilmek için önünde sonunda modernitenin eriştiği seviyeye başvurmak zorunda kalacağı, öyle ya da böyle Batı yakasının birikimine müracat edeceği, bu yolla da yine modernizmin amacına uygun davranmış olacağı da düşünülebilir. Fakat adını koymak gerekmeksizin mesela eğitim, sağlık, sosyal yardımlaşma ve dayanışma, siyasal katılım, ekonomik gelişim, refahın yükselmesi ve refahın adil bölüşümü konularında Müslüman toplumların ciddi sorunları var ve bu alanlarda iyileşme gerçekleştirilmek zorunda. Bu işin yöntemi konusunda insanlık birikiminden yararlanmakta bir beis olmadığını Hz. Peygamber&#8217;in uygulamalarından anlıyoruz. Önemli olan çözümün felsefi önermeleri, amacı ve hedefidir.</p>
<p> <strong><em>Modernizm ve İslamcılık hangi dönem çarpışmıştır, yahut çarpışmış mıdır, bunun etkileri nasıl olmuştur?</em></strong></p>
<p> Erken dönem İslamcılığın (19. yüzyıl sonları) modernizm üzerine düşünmek yerine, modernizmin teknoloji tezahürüyle ilgili tutum almaya odaklandığını görüyoruz. Bu yönüyle modernliği ve onun ideolojisini adet ve gelenekler (felsefe?) ve teknoloji (sonuçlar?) olarak ayırdığını ve birincisini reddederek ikincisini olumlu baktığını düşünebiliriz. Malum formül de, &#8220;Batının inanç ve geleneklerini değil, teknolojisini almak&#8221;tı. O sıra İslamcılığın, kendi ülkesinde büyük imparatorluğun çözülmesi, saltanat rejimi, milli iradenin temsili, askeri yenilgiler gibi iç sorunları vardı ve bütün bu sorunların üstesinden gelebilmek için modernliğin teknolojisinden yararlanmak muhtemelen Hz. Peygamber&#8217;in başka milletlerin teknolojik birikimlerinden yararlanması gibi gözüktü gözlerine. Yahut ellerindeki toplumsal ve entelektüel birikimin Batının teknolojisini alırken yaşam biçimi ve adetlerine karşı etkili bir filtre olduğunu varsaymış olmalılar. İlk neslin acil ajandası nedeniyle pek üzerinde durmadığı modernleşme meselesinin, cumhuriyetin başlarında geleneksel hayat tarzını tehdit eden radikal, keskin ve hızlı reformlar sırasında Müslüman zihnin karşısına dikildiğini, tek partili yıllarda da meselenin krize dönüştüğünü tespit edelim. Fakat bu esnada da geleneksel ulemanın tepkiselliğiyle yine modernleşme üzerine eleştirel ve analitik düşünmeye pek fırsat bulunamadığı söylenebilir. Geleneksel ulema, cumhuriyetin modernleşme politikalarını adeta Moğol akınları gibi gibi yıkıcı gördü ve buna direnmeyi seçti. Bu direniş ve tepkinin modernleşmeye ilişkin ortaya güçlü bir eleştirel birikim koyamaması bu bakımdan doğaldır. 70&#8242;li yıllarda MSP ile birlikte yaşanan siyasallaşmanın istimi yüksek süreci ve 80&#8242;li yıllarda da &#8220;İslam devleti&#8221; doktrininin öteleyici etkisiyle İslamcılığın iç modernleşme veya dış modernizmle asıl karşılaşmasının 90&#8242;lı yıllara sarktığını düşünüyorum. Gerçi 70&#8242;li yıllarda İsmet Özel&#8217;in modernizm eleştirileri ile Düşünce çevresinden başta Ali Bulaç olmak üzere kimi isimlerin yaptığı eleştirileri atlamamak gerekir, fakat bu çıkışların İslamcılığın o döneme ilişkin ana fikriyatı olamadığını hatırlatmalıyız. Fakat yine de, Ali Şeriati çevirilerinin katkısıyla da o dönemden başlayarak modernizm eleştirisinin tohumlarının atıldığını teslim etmeliyiz. 90&#8242;lı yıllar İslamcılığın entelektüel gücünün zirveye ulaştığı ve en kuvvetli modernizm değerlendirmelerini yaptığı dönemdir. Refah Partisi ile siyasal alanda kaydedilen ilerlemenin de bu entelektüel üst iktidarın kontrolü ve denetimi altında gerçekleştiğini iddia edebilirim. 28 Şubat 1997&#8242;deki askeri müdahaleye kadar İslamcılık iç modernleşme ve dış modernizm konusunda hatırı sayılır bir birikim oluşturmayı başardı. Bugün elimizdeki mirasın neredeyse tamamı bu dönemde oluştu. İkibinli yıllarla birlikte İslamcılık muhafazakarlaşmaya başladıysa ve tarihsel kategori olarak İslamcılığı temsil eden gövde muhafazakar AK Parti iktidarıyla devlet aygıtına tamamen entegre olup geçmişteki iddia ve eleştirilerinden vazgeçtiyse de İslamcılığın entelektüel mirası yerli yerinde duruyor. Bugün bendeniz İslamcılık sonrası yeni bir dönemden sözedebiliyorsam bunu, o parlak birikimin gücüne borçluyum. İslamcılık siyasal tercihte bulunup devlet aygıtının sivil toplumu olmayı seçtiyse ve geride bağımsız, eleştirel bir avuç insan kaldıysa bile modernleşmeye direnişin tüm birikimi ve mirası bu geride kalanların elindedir. Özgürlük ve adalet ilkelerine dayanacak yeni dönemin entelektüel evreni bu mirasın sürekliliğine dayanıyor.</p>
<p> <strong><em>Türkiye özelinde konuşacak olursak; İslamcılık bu topraklarda gerçek anlamıyla var olmuş mudur?</em></strong></p>
<p>   Buraya kadar İslamcılık serüvenini Türkiye üzerinden anlatmaya çalıştım. Dolayısıyla kuşkusuz Türkiye&#8217;de güçlü bir İslamcılık hep varoldu. Eğer bu İslamcılığın öteki İslam ülkelerindeki emsalleriyle mukayesesi istenirse bizimkinin daha çok İran&#8217;daki serüvenle benzeştiğini söyleyebilirim. Arap ülkelerindeki İslamcılık (ağırlıklı olarak İhvan hareketi), dil-kültür evreninde dramatik başkalaşma yaşanmadığı için ihya-ıslah ekseninde yürüyebildi. Ama Türkiye ve İran&#8217;da görece farklılıklar olsa bile dramatik seküler müdahaleler İslamcılığı paradigmal inşa ile meşgul olmak zorunda bıraktı. Nitekim İranlı aydınlar, 1979&#8242;daki İslam devrimini, bu nedenle değişimin başka yolla gerçekleşmesinin imkanının hiç kalmadığı bir tarih anında liderler ve topluman başvurduğu travmatik yöntem olarak niteler. Türkiye&#8217;de ise AK Parti iktidarları sırasında benzer bir travmatik değişim yaşanıyor ama yine de bu, devrim gibi görkemli olduğu kadar sarsıcı bir değişim yöntemine evrilmedi. Arap ülkelerinin İslamcılığında bu eşikten çok uzakta bir uğraşı alanının sözkonusu olduğunu söylemeye çalışıyorum. Bir de Arap ülkelerinin İslamcılığı biraz da kendi milli meseleleriyle meşgul bir İslamcılıktır. Filistin&#8217;deki İsrail işgali buradaki İslamcılığın baş meselesidir mesela. Suud&#8217;da hanedan/saltanat, Suriye&#8217;de Baasçı rejimin değiştirilmesi, Mısır&#8217;da dindar topluma yabancılaşmış seküler devlet aygıtı vs. Türkiye&#8217;de İslamcılık, imparatorluğun bakiyesi ilgilerinden hiç vazgeçmemiştir. Modernleşme meselesine bakarken bile iç modernleşme onun alt başlığı yapılarak çok daha geniş bir kapsamla sorun ele alınır.</p>
<p> <strong><em> İslamcılığın bugün geldiği noktayı nasıl yorumluyorsunuz?</em></strong></p>
<p>   İslamcılığı tarihsel bir kategori gördüğüme göre belki bu konuda rahat davranabilirim. İmparatorluğun dağılması, ümmetin ulus devletlere parçalanması ve anakarada kurulan devletin seküler temellerde inşa edilmesi uzunca bir süre İslamcılığın siyasi sorunlar etrafında dönmesine neden oldu. Felsefi ve hayata dair kısmıyla esaslı bir tartışma yapmaya başlamamışken de 28 Şubat&#8217;ın kesintiye uğrattığı bir dönem geçirdik. Bu dönemi ağır bir yenilgi kabul eden İslamcıların bütün bildiklerini yeniden gözden geçirmeye karar vermeleri ilk değil. Birinci dünya savaşı sonrasındaki yenilgi de benzeri bir düş kırıklığına ve içbükey eleştiri sürecine neden olmuştu. İslamcılığın ikibinli yıllarda siyasi iktidarı elde etmesiyle birlikte yaşadığı radikal değişimi, yenilmişliği kabullenmesiyle ilişkilendirmek mümkün. Modernleşmeyle karşılaşmak yerine onu bir manivela olarak kullanıp siyasi iktidarı ele geçirme ve elde tutmayla daha çok ilgililer. Bunu başardılar da. Batılıların laik modernleşmede ısrar etmekten vazgeçip muhafazakar modernleşmeyle uzlaşmayı seçmesinde İslamcıların yaşadığı dramatik değişimin rolünü inkar edemeyiz. Öyle anlaşılıyor ki küresel irade, eski İslamcıların Türkiye&#8217;nin modernleşme yolunda yürüyeceği yönünde irade beyan etmesi karşılığında, artık iş görmez hale gelmiş, entelektüel enerjisi ve beşeri kaynağı bulunmayan laik modernleşmeden ve onun personelinden vazgeçmiş halde. İslamcıların bu koşullarda modernleşmeye eleştirel bakabileceği ham hayaldir. Bu durumdan hoşnut mudurlar, yoksa politik ve taktik bir uzlaşma nedeniyle bu hale tahammül mü ediyorlar bilemiyorum. Ama her halükarda, taktik bir uzlaşmayla mevcut uzlaşmaya tahammül ediyor olsalar bile hem kendileri, hem de onları izleyen sosyoloji içten içe dönüşüyor, başkalaşıyor. Bu dönüşümün sadece siyasi bir şey olmadığını, zaman içinde kendince meşrulaştırma gerekçeleriyle kendi kelamını da inşa edeceğini tarihsel tecrübelerden biliyoruz. Ama bakarsınız günün birinde bizim gibi bağımsızların çağrılarının vicdanlarında oluşturduğu baskıya dayanamayıp bütün önermelerini değiştirirler. Allah&#8217;tan ümit kesilmez.</p>
<p> <strong><em> Gelenek sizin çok üzerinde durduğunuz bir kavram, gelenekten kastınız nedir?</em></strong></p>
<p>   Geleneğe Kur&#8217;an &#8220;sünnet&#8221; diyor. Maruf ve örf bilinenin sürekliliği. İmam Malik&#8217;te bu, dinî bilginin yöntemidir. O, &#8220;Medine&#8217;nin ameli&#8221;ni usülünün temeli yapmıştı. Yani Medine&#8217;nin sünneti. Ona göre bir durumun meşruiyeti, Medine&#8217;deki amele uygunluğuyla anlaşılabilirdi. Geleneğin korunaklı mecrasında davranmak, tarihsel Kur&#8217;an&#8217;ı doğru anlamanın güvence sistemi olarak da tanımlanabilir. Aksi takdirde Kur&#8217;an&#8217;ı tarihsel ilişkilerinden koparıp yörüngesinden çıkararak bugüne &#8216;düşüren&#8217; bir zihinsel işleyişin doğru koordinatlarda durduğundan nasıl emin olabileceğiz? Geleneğin yanlış tortularla kirlenmiş veya bulanıklaşmış olması ihtimaline karşı güvenlikli seçenek yine geleneğin içinden bakabilmektir. İçinde topluca aktığımız bir dere olarak gelenek, ancak içinde kalınarak değerlendirilebilir. Çünkü tadı tuzu bilinen bu derenin dışına çıkarak, yani Kur&#8217;an&#8217;ın dil ve kültürünün gelişim havzasının dışında kalarak yepyeni, bambaşka bir paradigma ile süreklilik nasıl sağlanabilir?</p>
<p> <strong> <em>Son dönem özellikle daha sık duymaya başladığımız kavramlar olarak, liberalizm-İslam ve sol-İslam başlıklarınız nasıl yorumluyorsunuz, acar gazetecilik çukuruna düşmeden; liberalizm ve sosyalizm gibi ideolojiler ile İslam uyumlu mudur?</em></strong></p>
<p><em> </em>  Liberalizm veya liberal demokrasi bir yönüyle kapitalizm evreninin parçası olduğuna göre onu İslam&#8217;la bağdaştırmak ancak İslam&#8217;ı tarihselliğinden ve gelenekten kopararak mümkün olabilir. Nitekim kimi Müslüman zihinler, servet ve sermaye biriktirmek veya bireysel hayatlarında gönüllerince müreffeh bir standardı sürdürmek istediklerinde bunu ancak geleneğin dışına çıkarak yapabiliyorlar. Çünkü geleneğin içinde kaldıklarında karşılarına çıkan mülk(iyet) önermeleri son derece huzursuz edicidir. Gelenek dışında yeni paradigmaların reformcu fikirlerinin bu çevrelerde sevinçle karşılanmasına şaşmamak gerek. Öte yandan liberalizm, bizde aslında aydınlanmacı çerçevenin bir kanadı, fraksiyonundan ibarettir. Avrupa tarihsel tecrübesi içinde aydınlanma serüvenini iç modernleşmeye lojistik yapan kemalist aydınlanmacılık neyse, aslında liberal aydınlanmacılık da yöntem farklılığıyla aynı şeydir. Kemalist aydınlanmacılık tepeden inme yöntemlerle toplumu Batı tipi modernleştirmeye zorlarken, liberal aydınlanmacılık aşağıdan yukarıya değişim ve dönüşümle toplumu Batı tipi modernleşmeye zorluyor. AK Parti iktidarının AB denetiminde ve vesayetinde kalmasındaki ısrarın nedeni budur. Liberal aydınlanmacılıkla İslam&#8217;ı bırakalım uzlaştırmayı, yanyana düşünmek bile olabilecek şey değildir. Mülkü Allah&#8217;a ait sayan, insanın ise o mülkün emanetçisi olduğunu kurala bağlayan İslam, mülkü ve mülkiyeti insanın bireysel alanının en önemli öğesi, insani gelişimin temeli yapmış kapitalizmle, liberalizmle nasıl birarada düşünülebilir? Ama buna karşılık mülk üzerindeki tekele (devlet aygıtını ikame ederek yine aynı noktaya varmış olsa da) itiraz eden sol/sosyalizm İslam&#8217;a daha yakındır. Böyle eklektik girişimlere kuşkusuz gerek yok ama eğer muhafazakarlıkla bir sağ İslam ortaya çıkartılmışsa ve bu hayat tarzını İslam&#8217;ın dışına çıkaracak bir tepkiyi de meşru göremeyeceksek, anlaşılması için İslam&#8217;ın bir de sol bakışının olabileceğini düşünebiliriz. Kaldı ki fıkıh, tefsir, hadis ve kelam disiplinlerinde binbir çeşit yorum, ekol ve akım mümkün olabiliyorsa siyasi bakımdan da İslam içinde sol ekol ve akım mümkün olabilir. İnsan hakları, özgürlük, adalet değerlerine vurgu yapan ve mülk(iyet) meselesinde biriktirmeyi ve bireysel tekeli değil, toplumun/cemaatin kollektif varlığını doktrin kabul eden anlayış kendisini karşıtından ayrıştırmak için ister istemez politik bir anlaşılma aracı kullanabilir.</p>
<p> <strong><em> Demokrasi bir işleyiş biçimi olarak İslam referans alınarak nasıl yorumlanır?</em></strong></p>
<p>   Liberal demokrasiyi eksene koyup onu Müslüman toplumlara ihraç edebilmek için İslam&#8217;dan gerekçeler ve meşrulaştırma dayanakları bulunmaya çalışılması beyhude çabadır. Demokrasinin yönetici seçmenin yönteminden ibaret kalmadığının kanıtı da toplumun kendisini liberal demokrasi maketine göre yeniden düzenlemesi çağrısı. Her yapılan, akıldan her geçirilen, her dile getirilenin demokrasiye uygunluğundan sözedilmiyor mu? Bir Müslüman, kendisi için doğruluk ve meşruiyetin kaynağı olan İslam&#8217;ı bırakıp kendisini liberal demokrasi şablonuna uygun hale mi getirecek? Sözgelimi başörtüsü yasağına karşı çıkarken bunu demokratik hak olarak mı savunacak, yoksa dinî inancının kısıtlamasına itiraz olarak mı? Liberal demokrasinin propagandistleri Müslümanların başörtüsü özgürlüğünü demokratik hak olarak savunmaları gerektiğini her fırsatta dile getirmiyorlar mı? Böyle yapılırsa AB tarafından da destek görecekleri müjdelenerek üstelik! Liberal aydınlanmacılık, tıpkı kemalist aydınlanmacılık gibi dinin toplumsal hayatın öğelerinden biri, kültürel bir durum, folklorik bir gerçeklik düzeyinde kalması gerektiğini söylüyor. Müslümanlar buna razı olarak liberallik ve demokratlıkla kendilerini yeniden tanımlamaya çok isteklilerse keyifleri bilir. Kimsenin inancı üzerinde inzibatlık yapılamaz, her iman kendi bacağından asılır. Fakat bizim bu çarpıklığı dile getirmekten vazgeçmeyeceğimizi de herkesin bilmesi gerekir. Siyasal katılımın tek yolu ve yönteminin tarihsel bir kategori olarak demokrasiden başkasıyla mümkün olmadığına inanmamız, aklımıza ve insanlık birikimine hakarettir. İnsanlık, Avrupa&#8217;da yaşanmış bir tarihsel serüvenin çözümüne neden mecbur olsun, neden onunla yetinsin, çok daha iyisini bulmak için neden entelektüel yolculuğuna devam etmesin. Liberal demokratlar, her şeyin en iyisinin AB müktebesatında mevcut bulunduğunu, boşuna arayış içinde olmamamız gerektiğini söyleyerek bir vakitler Kemalistlerin dayattığı Batılılaşmadan farklı ne yapmış oluyorlar? AK Parti iktidarı zamanlarındaki dindarların bu kadar basit bir ayrımı bile yapamayacak bir basiret bağlanmasıyla yaptıkları zihinsel patinaj insanlık macerasının en ibretlik anlarından biri olsa gerektir.</p>
<p>  <strong><em>Ümmetçilik üzerine de konuşalım istiyorum. Bence Ümmetçilik kavramı Müslümanlar arasında çok yerini bulamamış bir kavram. Hatta kendi içine dönük olarak anlaşıldığı için bir nevi dışa kapalı olarak yorumlanıyor. Oysaki, Müslüman hem kendi içine hem de kendi dışına aynı ehemmiyet ile duyarlı, sorumlu olan değil midir? Ümmetçilik kavramının hem işleyişinde, hem ilanında mevcut bu aksaklıkları nasıl yorumluyorsunuz?</em></strong></p>
<p>   İbrahim peygamberin &#8220;tek başına bir ümmet&#8221; olarak nitelenmesi ortada sosyolojiyle değil, örneklikle ilgili bir durum olduğunu gösteriyor. İşin sosyolojiyle ilgili kısmı da yine bu örneklik meselesiyle alakalı olmalı. &#8220;Vasat ümmet&#8221;, insanlar içinde örnek alınabilecek, temsil kabiliyeti yüksek, model, ideal topluluk anlamına geliyor bu durumda. Hal böyle olunca Müslüman kalabalıkların politik birliğine gözünü dikip bu önemli yükümlülükten sarfı nazar edilmesi kritik bir algı bozulmasıdır bana göre. Kuşkusuz Müslüman milletlerin devletleriyle birlikte dünyada politik bir birlik oluşturması iyi bir şey, ama bu, &#8220;ümmet&#8221;in kavramsal anlamını tam karşılayan bir sonuç değildir. Kur&#8217;an&#8217;da bu kadar önemle vurgulanan &#8220;ümmet&#8221;, Müslüman kalabalıkların öylece birarada durması olabilir mi? Arafat&#8217;ta birlikte vakfeye duran veya Cuma namazında birlikte kıbleye dönerek namaza duran &#8220;ümmet&#8221;in temsil ettiği şuur gerçekleşmedikçe galiba ümmete dair çerçevenin bir hayli uzağına düşmüş olacağız.</p>
<p> <strong><em> İslam&#8217;ın &#8216; devlet &#8216; yorumu nedir? Devlet gereklilik arz eder mi?</em></strong></p>
<p>   Devletten kasıt eğer bürokrasi veya temsili sistemse, İslam&#8217;ın toplumsal modelinin, modern devlet aygıtının toplumdan ve toplumsal hayattan yalıtılmış özerk yapısına hiç benzemediğini hem Kur&#8217;an ayetlerinden, hem de Medine&#8217;deki sünnetten anlayabiliyoruz. İslam&#8217;ın yönetim mekanizmasında iktidarın olabildiğinde paylaştırıldığı ilkeye dikkat çekmeliyiz. Nasıl ki mülkiyet ve servet paylaşıma açılmış bir malikiyetse, iktidar da paylaştırılmış, bugünkü tabirle en ileri seviyede sivilleştirilmiş servettir. Servet üzerindeki tekel nasıl kınanmışsa, iktidar tekeli de kınanmıştır. Devlet aygıtını özerkleştirmesi ve toplumsal örgütlenmeyi de bunun etrafında örmesiyle tebarüz eden modern devlet ile İslam&#8217;ın yönetim biçimi arasındaki temel fark bu olsa gerektir. Toplumu yönetmek üzere iktidar tekelinin elde olması neden bu kadar arzu ediliyor olabilir? Tabii ki firavunun tanrısallık kibriyle alakalıdır bu. İnsanlık tecrübesinin temsili demokrasiye bu kadar kafa yorması, buna karşılık iktidarı toplumda paylaştıran daha iyilerini keşfetmeye devam etmemesi modernliğin kısır entelektüel gayretinden umut kesmek için yeterli nedendir. Ama trajik olan, Müslümanların da aynı rehavetle bu çabadan vazgeçmiş olmasıdır. İktidarı eline geçirdikten sonra ne yapıp edip onu toplumun en küçük birimlerine kadar dağıtan, paylaştıran, infak eden bir Müslüman yöneticiye rastlayan var mı? Oysa bir şekilde eline geçmiş servetini infak ederek dağıtmakla yükümlü Müslüman, bir şekilde eline geçmiş iktidarı da son kırıntısına kadar infak edip dağıtmakla yükümlüdür.</p>
<p>  <strong><em>Benim nazarımda fıkıh biraz da vicdandır, ancak tümden vicdan değildir, bu nedenle fıkıh üzerine konuşmaktan hep ürkmüşümdür. Biraz tehlikeli bir soru soracağım. Müslüman her daim iktidara talip olmalı mıdır? Yahut bir yerde adalet ve düzen mevcut ise bunun başlığını İslam kılmakla yükümlü müdür?</em></strong></p>
<p>   Bu daha çok Müslümanlığın ne ile ilgili olduğu sorusuna döner. Müslümanlık fertle, insanla mı ilgilidir, yoksa tüzel, kurumsal varlıkla mı? İslam insanla ilgiliyse -ki öyledir- insanın dinini özgürce yaşayabileceği koşulların sağlanması halinde herkesi, he rşeyi ve tüm zaman ve mekanları zor kullanarak kendine benzetmeye kalkışması meşru değildir. Tebliğ tabii ki imanın gereğidir ve bu konuda liberal demokrasinin beklentisini karşılayamayacağız. Dinimizi yaşamamız ile onu anlatmamız arasında hiç fark yoktur. Dini tebliğ etmek, dini yaşamanın kendisidir. Fakat dini yaşamak, onu zor ve güç kullanarak kabul ettirmek asla değildir. Hatta tebliğ; adalet, özgürlük ve düzenin egemen olduğu gayri müslim bir ortamda bu istikrarı bozmayacak biçimde, usül, ilke, yöntem ve araçlarla gerçekleştirilmelidir. Adalet ve düzeni bozacak tebliğ, İslam&#8217;ın &#8220;güzel söz&#8221;le davet ilkesine aykırıdır.</p>
<p>  <strong><em>İslamcı kesimin modernizim eleştirilerinin daha çok kadın üzerinden ilerlediğine birçok kez şahit olmuş biri olarak, modernizmin insanlıktan uzaklaştırıp bireyleştirdiği &#8216; insanlara &#8216; neden salt kadın üzerinden eleştiri gelir, bu ahlaki midir? Zira Kuran dili, muhatap kısmını çok önemser, bazı ayetler direkt Rasulullah&#8217;a hitap ederken, bazıları &#8216; mümin kadınlar ve mümin erkekler &#8216; şeklinde hitap seçer, Kuran dilinden bu kadar uzaklaşmış olmak, modernizm etkisi midir?</em></strong></p>
<p>   Modernizm eleştirilerinde kadının başat rol alması, modernizmin dayattığı değişimin liste başında kadının yeralmasından kaynaklanıyor. Özellikle Müslüman toplumları başkalaştırmanın serumu kadın damarından zerkedilince buna karşı görüşlerin de bu işleme odaklanması kaçınılmaz oluyor. Ama burada dikkatimizden kaçmaması gereken şey şudur ki, modernizmin kadın üzerinden ilerlemesine tepki gösterirken neden kadını baskılayan, aşağılayan, önemsizleştiren ve erkeğin gerisine atan fikirler dinin itirazı olarak dile geliyor. Burada Ümeyyeoğulları&#8217;nın tahrifatıyla başlayan dinî geleneğin karanlık yüzünün kadından pek hoşlanmayan vasatına suçüstü yapmak lazımdır.</p>
<p> <strong><em>  Yoğun çalışmalarınız arasında bir röportaja, söyleşiye sığamayacak derinlikte ve genişlikte olan konuları, özetleyerek ve bu denli etraflı açıklayarak paylaştığınız için çok teşekkür ederiz.</em></strong></p>
<p><span style="color: #0000ff;"><strong>M<span><span><span>ü</span>slüman’ın Zaman’la imtihanı </span></span></strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091210_derin_dusunce_org_musluman.jpg"></a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/musluman_zaman.pdf" target="_blank"><span style="color: #3366ff;"><img class="alignleft size-medium wp-image-7624" title="20091210_derin_dusunce_org_musluman" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091210_derin_dusunce_org_musluman-203x300.jpg" alt="" width="114" height="155" /></span></a></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Sunuş</strong>: Müslümanlar dünyanın toplam nüfusunun %20’sini teşkil ediyorlar ama gerçek anlamda bir birlik yok. Askerî  tehditler karşısında birleşmek şöyle dursun birbiriyle savaş halinde olan Müslüman ülkeler var. Dünya ekonomisinin sadece %2-%3′lük bir kısmını üretebilen İslâm ülkeleri Avrupa Birliği gibi tek bir devlet olsalardı <strong><em>Gayrı Safi Millî Hasıla bakımından SADECE Almanya kadar </em></strong>bir ekonomik güç oluşturacaklardı. Bu bölünmüşlüğü ve <strong><em>en sonda, en altta kalmayı tevekkülle(!) kabul etmenin</em></strong> bedeli çok ağır: Bosna’da, Filistin’de, Çeçenistan’da, Doğu Türkistan’da ve daha bir çok yerde zulüm kol geziyor. Müslümanlar ağır bir imtihan geçiyorlar. Yaşamlarını şekillendiren şeylerle ilişkilerini gözden geçirmekle başlıyor bu imtihan. Teknolojiyle, lüks tüketimle, savaşla, kapitalizmle, demokrasiyle , “ötekiler” ile ve İslâm ile olan ilişkilerini daha sağlıklı bir zemine oturtabilecekler mi? <a href="http://www.derindusunce.org/img/musluman_zaman.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><strong><em>Müslüman’ın Zaman’la imtihanı</em></strong> </span></a>adındaki 204 sayfalık bu kitap işte bütün bu konuları sorgulayan ve çözümler öneren makalelerden oluşuyor.</p>
<p><strong><em></em></strong></p>
<p style="text-align: right;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak-laiklik.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-11326" title="kapak-laiklik" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak-laiklik.jpg" alt="" width="176" height="273" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/alaturka_laiklik.pdf" target="_blank"> Alaturka Laiklik: “Beni bir bir sen anladın, sen de yanlış anladın!”</a></strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak.jpg"></a>Türkiye Cumhuriyeti’nde Alevîlere zorla Sünnî İslâm öğretilirken Sünnîlerin başörtüsü devlet dairelerinde yasak. Türk Ordusu’nun istihbaratı camileri ve namaz kılanları fişliyor. Hristiyan Ermenilerin ne kiliseleri, ne yetimhaneleri ne de cemaat lideri seçimleri özgürce yapılamıyor. Rumların ruhban okulları özgür değil. Yahudiler diğer gayrı Müslimler gibi askerde ayrımcılığa uğruyor. Ateistlerin kitapları, internet siteleri yasaklanabiliyor, kapatılabiliyor. Gayrı Müslimlerin alın teriyle biriktirdikleri vakıf malları 1970′lerde gasp edildi, hâlâ geri verilmiyor.</p>
<p>Sahi Laiklik neye yarıyor? Bu kitap son yıllarda Türkiye’nin gündemine gelen, birbirinden ayrı gibi duran ama çekirdeğinde <strong>Yobaz Laiklik Meselesini</strong> barındıran konuları ele alıyor.<a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/alaturka_laiklik.pdf" target="_blank"><strong>Buradan indirebilirsiniz.</strong></a></p>
<p> </p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf" target="_blank"><strong>T<span style="color: #0000ff;">ürkiye’nin Ulus-Devlet Sorunu</span></strong></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091225_derin_dusunce_org_ulus_devlet.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf" target="_blank"></a><a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf" target="_blank"><img class="alignleft size-full wp-image-7896" title="20091225_derin_dusunce_org_ulus_devlet_pt" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091225_derin_dusunce_org_ulus_devlet_pt.jpg" alt="" width="125" height="183" /></a>Devlet gibi soğuk ve katı bir yapı bizimle olan ilişkisini <strong>hukuk</strong> yerine <strong>ırkımıza</strong> ya da <strong>inançlarımıza</strong> göre düzenleyebilir mi? GERÇEK hayatı son derecede dinamik ve renkli biz “insanların”. Birden fazla şehre, mahalleye, gruba, klübe, cemaate, etnik köke, şirkete, mesleğe, gelir grubuna ait olabiliriz ve bu aidiyet hayatımız boyunca değişebilir. Oysa devletimiz hâlâ başörtüsüyle uğraşıyor, kimi devlet memurları <strong>“ne mutlu Türk’üm”</strong> demeyenleri iç düşman ilân ediyor, Sünnî İslâm derslerini zorla herkese okutuyor… Bizim paramızla, <strong>bizim iyiliğimiz için(!) bize rağmen… </strong>Kürt sorunu, başörtüsü sorunu, Hıristiyan azınlıklar sorunu… Bizleri sadece “insan” olarak göremeyen devletimizin halkıyla bir sorunu var. Türkiye’nin “sorunlarının” kaynağı sakın <strong>ulus-devlet</strong> modeli olmasın? 80 sayfalık bu kitap Kurtuluş savaşı’ndan sonra Türkiye’ye giydirilmiş olan deli gömleğine işaret ediyor.  Ne mutlu “insanım” diyene! <a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf" target="_blank"><strong>Kitabı buradan indirin</strong></a>.</p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2010/10/19/kenan-camurcu-ile-islam-ve-modernizm-uzerine/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2010/10/19/kenan-camurcu-ile-islam-ve-modernizm-uzerine/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Republic of Turkey (Hindi Cumhuriyeti)</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2010/10/14/republic-of-turkey-hindi-cumhuriyeti/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2010/10/14/republic-of-turkey-hindi-cumhuriyeti/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 14 Oct 2010 15:36:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yusuf Mehmet Bahadır</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>

		<category><![CDATA[Kemalizm]]></category>

		<category><![CDATA[Osmanlı]]></category>

		<category><![CDATA[Resmî Tarih]]></category>

		<category><![CDATA[Tarih]]></category>

		<category><![CDATA[atatürkçülük]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=12699</guid>
		<description><![CDATA[Doğrusu, mevcut cumhuriyetimizi nasıl adlandırmalıyım, bu konuda çok kararsızım. İnsan merkezli &#8220;Demokratik bir Cumhuriyet&#8221; olması gerekirken, millet olarak ancak &#8220;Muz Cumhuriyet&#8221;lerinde görülebilecek uygulamalara ve Cumhuriyetin Vesayet taraflarına tanık olabildik çoğu zaman.
 Kendi zihniyetleri doğrultusunda, beni adam etmeye uğraşan sözde aydın pozitivist entelektüel, bana sürekli, yere göğe sığdıramadıkları, kıymeti kendinden menkul &#8220;Cumhuriyet Kazanımlarından&#8221; bahsetti yıllar yılı&#8230;
 Oysa, bu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/10/hindi.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-12701" title="hindi" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/10/hindi-242x300.jpg" alt="" width="242" height="300" /></a>Doğrusu, mevcut cumhuriyetimizi nasıl adlandırmalıyım, bu konuda çok kararsızım. İnsan merkezli &#8220;Demokratik bir Cumhuriyet&#8221; olması gerekirken, millet olarak ancak &#8220;Muz Cumhuriyet&#8221;lerinde görülebilecek uygulamalara ve Cumhuriyetin Vesayet taraflarına tanık olabildik çoğu zaman.</p>
<p> Kendi zihniyetleri doğrultusunda, beni adam etmeye uğraşan sözde aydın pozitivist entelektüel, bana sürekli, yere göğe sığdıramadıkları, kıymeti kendinden menkul &#8220;Cumhuriyet Kazanımlarından&#8221; bahsetti yıllar yılı&#8230;</p>
<p> Oysa, bu kazanımların ne ya da neler olduğuna dair derin şüphelerim var benim. Hatta biri beni ikna edene kadar, şüphe bile etmiyorum&#8230;</p>
<p> Aslında, küçük ve mutlu azgın bir azınlığın amentüsü haline gelmiş dogmatik bir zihniyetti karşımdaki. Sorgulanamazdı, zira devletin temel kurumlarını sorgulamaya ya da dünyadaki benzerleri ile mukayese etmeye başladığınız zaman, malum zihniyet hemen bir savunma ve saldırma pozisyonu alıyordu. Kutsalıma dokundurmam refleksi ile hareket ediyor ve hatta sizi, yobaz olarak yaftalayıp dışlayabiliyor ve sonuçta kendine sürekli iç düşmanlar üretebiliyordu.  Geçen onca sancılı ve acılı yıllar ve hatta tecrübelerimiz <strong>&#8220;Cumhuriyet Kazanımları&#8221;</strong> hakkında <span id="more-12699"></span>bize yeterince bilgi veriyordu zaten. İşte Kazanımlarımızdan bazıları (Sanırım bunu demek istiyorlar?);</p>
<p> - Halkın yönetimini, halkın yönetiminden çok halk adına halkı yönetme üstünlüğünü kimselerle bölüşmeye yanaşmayan bir avuç bürokratın kurduğu rejim&#8230;</p>
<p> - Rejimin halka ait olduğu değil, halkını rejime karşı &#8220;tehdit ve şüpheli ve hatta düşman&#8221; listesinin başına koyan devletçi ve ittihatçı bir anlayış&#8230;</p>
<p> - Siviller işi berbat ederse gelip askerler düzeltir ve darbe meşru olur&#8221; zihniyetindeki adamların egemenliğine hoşgörüyle bakan bir idare tarzı. Ne de olsa &#8220;Söz konusu vatansa gerisi teferruattır&#8221; klişesi. Vs&#8230; </p>
<p> Hatta olağanüstü akıl almaz kazanımlarımız da söz konusu&#8230;</p>
<p> Birinci Cumhuriyetle gelen, bol kanlı, gözü yaşlı Dersim kazanımlarımız var mesela !!! İstiklal mahkemelerinde suçsuz yere asılan onca günahsızın ahu zarı gibi kazanımlarımız var örneğin. Dahası, Varlık vergisi, 6-7 eylül olayları gibi gayri müslimlere reva gördüğümüz utanç verici kazanımlarımız var. &#8220;Şapka giymeyiz&#8221; diyerek sadece sözlü tepki gösteren bir halkın üzerine ateş açmak hatta bir şehri savaş gemisiyle bombalamak gibi akıllara zarar kazanımlarımız da var bizim&#8230;                                                           </p>
<p><strong>Yine birinci Cumhuriyetin bizzat muğlak bir ifadeyle tanımladığı, kendinden olmadığı için (belki de paranoyak korkularından dolayı), ortaya çıkardığı hayali ve farazi vatan hainlerinin bolluğundan dolayıdır ki, sürekli vatanını kurtarmak zorunda kalan, sözde vatansever birileridir mesela kazanımlarımız. </strong>Ergenekondur mesela&#8230; <strong></strong></p>
<p>27 Mayıs&#8217;tır, 12 Mart&#8217;tır, 12 Eylül&#8217;dür, 28 Şubat&#8217;tır, 27 Nisan&#8217;dır, Balyoz&#8217;dur, Kafes&#8217;tir, Ayışığıdır, Eldivendir, Lahikalar&#8217;dır, Kürt meselesidir, Kıbrıs çözümsüzlüğüdür&#8230;kim bilir.        </p>
<p> Oysa kazın ayağı hiçte öyle değil. Cumhuriyet, uygulamaları ve tanımı ile çok daha farklıdır dünya literatüründe&#8230;</p>
<p> Cumhuriyet temel manada:</p>
<p> Siyasi sahanın insanlara ait olması düşüncesinden yola çıkan, bireysel hak ve özgürlüklerin sağlanması için, siyasi sahaya keyfi müdahalelerin önlendiği ve bunun için de hukukun üstünlüğü ilkesini prensip edinmiş siyasi idare şekli olarak tanımlanabilir. <strong><sup>(1)</sup></strong></p>
<p> İnsan merkezli ve milletin iradesine dayalı olması gereken cumhuriyet, kendi içinde monarşiye ya da bir zümrenin hakimiyetine doğal olarak karşıttır. Ancak bu mesele &#8220;<a href="http://derinsular.com/makaleler/resmi-ideoloji/padisah-kovuldu/">padişah kovuldu</a>, cumhuriyet ilan oldu, ulus egemen oldu&#8221; türü klişelere sığdırılacak kadar da basit değil. Zira padişahı kovmakla cumhuriyetçi olunamayacağı gibi, bir devletin adına cumhuriyet kelimesini eklemekle de rejim insanlara ait olmaz. Bugün cumhuriyetle yönetilen Avrupa devletlerinin çoğunda, hala kral ve kraliçelerin olması ayrıca düşünmeye değer mahiyette. Zira, bu küçük kıyaslama dahi, düşünebilenler için, meselenin sır perdesini aralama noktasında bir başlangıç olabilir.</p>
<p>Bireysel hak ve özgürlüklere dayalı, insan merkezli bir anayasamız olmadıkça, yaşadığımız cumhuriyetin, tam anlamıyla içi doldurulmuş bir cumhuriyet olamayacağı, sadece tabelada ya da kağıt üzerinde kalacağı, acı bir gerçeklik olarak karşımızda duruyor.    </p>
<p> Ancak Türkiye&#8217;nin gerçek mana da içi doldurulmuş bir cumhuriyet rejimine kavuşması için, yine dışarıdan kanun ithaline kalkışması ve insan merkezli bir anayasa metnini halkı için yürürlüğe koyması sorunları tam olarak çözmeyecektir. Çünkü, sorun bir zihniyet meselesi olduğu için, bizim en başta bu kavramları ve bu değerleri ya da başka bir ifadeyle cumhuriyet kazanımlarının neler olabileceğini algılayabilecek ve bütün bunları metinlere dökebilecek çapa erişmiş insanlardan müteşekkil bilinçli ve sorgulayıcı bir topluma ihtiyacımız olduğu aşikar&#8230;</p>
<p> Asıl anlatmak istediğim meselenin bamteli şudur ki;</p>
<p>Bilinenin aksine, Cumhuriyet bizlere, Samsun&#8217;dan güneş gibi doğan Mustafa Kemal&#8217;in engin dehasıyla lütfedilmiş bir olay değil. Hadi hakkını yemeyelim, 29 Ekim 1923&#8242;de sadece anayasa metnine yazılı olarak geçmiştir. Bu tarihin bundan başka bir anlamı yok benim için. Zira, ondan önceki tarihlerde de daha özgürlükçü daha katılımcı, parlamentolu bir cumhuriyet ve hatta demokrasi tecrübelerimiz var bizim&#8230; Çok bilindik bir örnekle başlayayım&#8230;</p>
<p> Padişah otoritesinin ciddi şekilde sınırlandırılarak sembolikleştirildiği çok partili, çok sesli ve anayasalı II. Meşrutiyet dönemi en güzel örneklerden sadece biridir. </p>
<p> İkinci örneği; Mustafa Armağan&#8217;ın &#8220;İnsanlığın Son Adası&#8221; adlı kitabında bahsettiği Lübnan&#8217;dan vereceğim. Bize ne Lübnan&#8217;dan demeyin. Zira bu olayın zuhur ettiği tarihlerde Lübnan Osmanlı toprağıdır. Ve en kozmopolit, diliyle, etnik yapısıyla, kültürüyle ve inançlarıyla en karışık toprağıdır Osmanlının. Nüfus profiline bakılınca, tabiri caizse, 70 ayrı etnik yapı ve 70 ayrı mezhep ve inançları bir araya getirin ve bütün bunlarında aşiretler halinde örgütlenmiş olduklarını ve kanlı iç savaşların yıllardır süregeldiğini düşünün. İşte böylesi karmaşık ve içinden çıkılmaz bir bölgedir Lübnan&#8230;</p>
<p> Söz konusu bölgede İç savaş 1840&#8242;lardan itibaren başlamış ve 1860 yılında tavan yapmıştır. Bu nedenle Lübnan bahane edilerek, iç işlerine karışılmasından endişe eden Osmanlı yönetiminde çözüm çoktur. Zira Osmanlı da, tek kahraman değil, isimsiz çok kahraman vardır. Keçecizade Fuad Paşa başkanlığında, uluslararası toplantı düzenlemeye kara verilir. Toplantıya İngiltere, Fransa, Rusya, Avusturya ve Prusya temsilcileri katılır. Osmanlı diplomatları o kadar başarılı performans sergiler ki, Yabancı diplomatlar bu son derece hassas bölgede Osmanlı çözümünden başka bir çözüm olamayacağı noktasında ikna olurlar. Osmanlı diplomatları bir nevi dünya kamuoyunu ikna etmiştir denilebilir.</p>
<p> Ve sonuçta, Cebel-i Lübnan Mutasarrıflığı adıyla öyle ilginç bir rejim kurulur ki; bunu duyan günümüz korku duvarına toslamış siyasileri ve temsilcileri &#8220;karpuz gibi ortadan bölündük, parçalandık, mahvolduk&#8221; paranoyalarıyla ortalığı birbirine katmaya, bir kısmımız  da dağa bile çıkmaya yeltenirdi kim bilir.</p>
<p> Kanlı iç savaşlara çözüm olarak geliştirilen ve Osmanlı yöneticileri tarafından kurulan bu rejimde, bölgenin başındaki Vali, nüfus ekseriyeti göz önünde bulundurularak Hıristiyanlardan seçilmiştir. Vali Babıali tarafından atanacak olup yine ona karşı sorumludur. Her dini veya etnik grup parlamentoda, nüfus oranına göre temsil edilecektir.</p>
<p> Böylece Osmanlı Devleti 16 yıl sonra kendi kuracağı parlamentonun ilk prototipini Lübnan&#8217;da gerçekleştirmiş oluyordu. İlk pilot bölge şartlar gereği Lübnan seçilmiştir. Bu tecrübe, 1920&#8242;ye kadar, Lübnan&#8217;a <span style="text-decoration: underline;">uzun barış </span><strong><sup>(2)</sup></strong> dönemini de beraberinde getiriyordu. (1920&#8242;de Lübnan artık bir Fransız mandasıdır)</p>
<p> Osmanlının bu çabasını, milli olmayan bir devletin, modern ama milli olmayan bir demokrasiyi tesis etme çabası olarak değerlendirmek de mümkün. Ben bunu bir nevi &#8220;ulus devlet modeline&#8221; bir alternatif model çabası olarak da değerlendiriyorum.</p>
<p> Modern dünyada Osmanlı, çok uluslu çoğulcu bir meclis kurma çabasındayken, &#8220;demokrasinin beşiği&#8221; Britanya&#8217;da, böyle bir şeyin söz konusu dahi tasavvur edilemezdi.</p>
<p> <strong>Sanıldığının aksine, çağın şartlarına göre kendini sürekli değiştiren ve yenileyen bir Osmanlı tablosu, birilerinin sinirlerini bozsa da, bir nebze ezberlerin bozulması korku duvarlarını aşma adına hepimize iyi geleceği kanaatindeyim.  </strong></p>
<p> Üçüncü ve son örnek için biraz daha gerilere gitmemiz gerekiyor. Şöyle 300 sene kadar filan. 1703 Edirne Vakası&#8217;na gidelim&#8230;</p>
<p> Bu olay, 18.yüzyıl başlarında Osmanlı Toplum yapısı hakkında da oldukça öğretici bilgiler vermektedir.</p>
<p> İstanbul&#8217;da ikamet eden esnaf tüccar, bürokrat, yeniçeri, ulema kısaca başkent sakinleri, uzun bir ihmal edilmişlik döneminin ardında Edirne&#8217;de oturan padişah II. Mustafa&#8217;ya, sorunları ile ilgilenmeleri için müracaat ederler. Ederler ama padişaha ulaşmak noktasında demir duvarları delemezler. Sonuçta toplumsal bir patlamayla, İstanbul&#8217;dan Edirne&#8217;ye yürüyüşe geçilir. Amaçları padişahla pazarlık yapmaktır. İstanbul&#8217;da kendi aralarında kararlaştırdıkları yöneticilerin tayin edilmesini, vergilerin düşürülmesini ve padişahın İstanbul&#8217;da oturmasını istemek gibi masum istekleri vardır aslında. Sonuçta II. Mustafa tahttan indirilir ve yerine cemiyetin isteklerini kabul ettiğini bildiren III. Ahmet padişah olur. Lale devrinin tohumları da böylece atılmış olur.</p>
<p> Edirne Vakasında, garip olan şudur ki,</p>
<p>Bu görüşmeler esnasında Çalık Ahmed adlı yeniçeri ağası, saltanatın kaldırılabileceğini ve bir &#8220;cumhur cemiyeti ve tecemmu devleti&#8221;, yani halkın seçimine dayalı bir yönetim şeklinin getirilebileceğini söylemesidir. Dikkatinizi çekerim daha 18.yüzyılın başındayız ve Fransız ihtilaline tam 86 yıl vardır.</p>
<p> Düşünebiliyor musunuz? Osmanlı bünyesinde bir yeniçeri ağası cumhuriyetten ve seçimden bahsedebiliyor. Bu bir tesadüf olabilir mi? (Biz padişahları, despot, astığı astık kişiler olarak tanımıştık oysa!)</p>
<p>Sonuç olarak, Osmanlı&#8217;da Cumhuriyet uygulamaları daha çoğulcu daha özgürlükçü ve millet iradesine dayalı bir prensipte uygulana gelmiştir. Ve Cumhuriyetimizin kökleri, tam 300 yıl önce, bir ağustos günü Edirne&#8217;de atılmıştı. Ve buradan hareketle, Cumhuriyetimizin 87 değil, tam 307 yaşında olduğunu tüm dünyaya ilan etmek istiyorum&#8230;</p>
<p><strong>Tarih şaşırmaktır, ve düşünmek şaşırmakla başlar. Derin düşünmek lazım, tabi hindi gibi değil&#8230;</strong></p>
<p> <strong>Dipnotlar :</strong></p>
<p><strong>(1) </strong>Bakınız: Serdar Kaya,  http://www.derinsular.com/pdf/kemalizm.pdf</p>
<p><strong>(2) </strong>Engin Deniz Akarlı, &#8220;The Long Peace: Otoman Lebanon 1861-1920&#8243;<strong></strong></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2010/10/14/republic-of-turkey-hindi-cumhuriyeti/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2010/10/14/republic-of-turkey-hindi-cumhuriyeti/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Ulusalcılık ve kölelik</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2010/08/26/ulusalcilik-ve-kolelik/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2010/08/26/ulusalcilik-ve-kolelik/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 26 Aug 2010 17:11:02 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Tavit Kilimciyan</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Basın günlüğü]]></category>

		<category><![CDATA[Kölelik]]></category>

		<category><![CDATA[Tarih]]></category>

		<category><![CDATA[Ulusalcılık]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=11058</guid>
		<description><![CDATA[ Halil Berktay
Ya da [Parentez-22] ve [Giritliler-13]. Peki, sonuçta bir &#8220;Türkiye halkı&#8221; var, Cumhuriyeti de kuran. Kimdir, nedir ? Neden Orta Asya Türkî topluluklarına hiç benzemiyor ? Nedir, Osmanlı İmparatorluğu ve sonra çağdaş Türkiye&#8217;nin &#8220;halklaşması&#8221;nın, the peopling of Turkey&#8216;in gerçek tarihi ? Bu bağlamda, ırkçılıkla şekillenmiş Türk milliyetçiliğinin hiç aklına getirmediği, ya da getirse bile bir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p> <a href="http://www.taraf.com.tr/halil-berktay/makale-ulusalcilik-ve-kolelik.htm" target="_blank">Halil Berktay</a></p>
<p>Ya da [Parentez-22] ve [Giritliler-13]. Peki, sonuçta bir &#8220;Türkiye halkı&#8221; var, Cumhuriyeti de kuran. Kimdir, nedir ? Neden Orta Asya Türkî topluluklarına hiç benzemiyor ? Nedir, Osmanlı İmparatorluğu ve sonra çağdaş Türkiye&#8217;nin &#8220;halklaşması&#8221;nın, <em>the peopling of Turkey</em>&#8216;in gerçek tarihi ? Bu bağlamda, ırkçılıkla şekillenmiş Türk milliyetçiliğinin hiç aklına getirmediği, ya da getirse bile bir kâbus gibi kovaladığı, üzerinde düşünmek istemediği üç mesele var : <span id="more-11058"></span>(1) Esir ticaretinin rolü. (2) 11. yüzyıldan başlayarak, doğrudan doğruya Anadolu topraklarında din değiştirme, Hıristiyanlıktan Müslümanlığa geçme (ihtida) süreçlerinin payı. (3) Daha sonra, Osmanlı&#8217;nın kuruluşu ve Balkanlarda (ya da Yunanistan ve Girit&#8217;te) yayılmasıyla birlike, fethedilen diyarlarda, dış eyaletlerde ihtida -ve ardından, imparatorluk küçülmeye başladığında, &#8220;baştan beri&#8221; (her ne demekse) Türk olanlarla birlikte, üç dört yüzyıl boyunca Müslümanlık üzerinden Türkleşen, Türk kimliği edinenlerin de Anadolu çekirdeğine (sanki hep oradanmışlar gibi) &#8220;geri dönme&#8221;leri.</p>
<p>Birkaç yazı boyunca, bunlar üzerinde tek tek durmak istiyorum.</p>
<p>(1) Esir ticareti. Benim alanım değil tabii. Oxford&#8217;da doktorasını tam bu konuda yapan, meselenin (Ehud Toledano ile birlikte) önemli uzmanlarından, savrukluğa, uydurukçuluğa, palavraya tahammülü olmadığını <em>Tarih-lenk</em>&#8216;le gösteren Hakan Erdem&#8217;in alanı. Lâkin bu yüzden geçmişte Hakan&#8217;ın başına öyle şeyler geldi ki, buna genişçe bir parentez açmadan geçemeyeceğim. Konu, ulusalcılığın özellikle 2004-2007&#8242;deki (yeni bir darbenin zeminini, hiç olmazsa bir &#8220;manevî diktatörlük ortamı&#8221;nı yaratmaya, bunun için de kamusal alanı tekeli altına almaya yönelik) taarruzu ve tırmanışı sırasında herkese ne garabetler yaşattığını hatırlamak açısından ayrı bir önem taşıyor.</p>
<p>Beş-altı yıl gerilerdeki bu rezalet, Hakan Erdem&#8217;in, <em>National Geographic Türkiye</em>&#8216;nin <em>Afrika</em> özel sayısında (Eylül 2005) yayınlanan &#8220;Kölelikten Kurtuluş&#8221; makalesiyle başlamıştı. Hakan bu yazıda, köleliğin Osmanlı&#8217;daki sonuna ilişkin temel bilgileri toparlıyordu.</p>
<p>Kimin aklına gelirdi ki, gerek uluslararası, gerek yerel akademik camia açısından gayet normal sayılan bu basit gerçekler, dünyadan da, bilimden de habersiz bazı kişileri rahatsız edecek ? Ama işte öyle oldu : bir kısım <em>Atlas</em> yazar ve editörleri, Hakan Erdem&#8217;in anlı şanlı Osmanlı devletine karşı bir komplo içinde olduğuna hükmetti ! Buna karşı bir reddiye hazırlığına giriştiler ve usulen, Hakan&#8217;a da bazı sorular yönelttiler, güya &#8220;cevap hakkı&#8221; tanımış oldular. Erdem yanıtlarını &#8220;aynen basılacağı&#8221; yazılı garantisini aldıktan sonra yolladı.</p>
<p>Ama tabii sözlerini tutmayıp (çok mu şaştınız ?) bu yazıyı sadece internete koydular ve <em>Atlas</em>&#8216;ın Şubat &#8216;06 (&#8221;kölelik sorunsalı&#8221;) sayısında yayınlamaksızın, Hakan Erdem&#8217;e cepheden saldırdılar. Ne gerekçeyle ? Açın bakın, Kemal Tayfur ve Özcan Yüksek&#8217;in ne dediğine : efendim, kölelik Batılılar tarafından işlenen bir suçken, acaba şimdi Osmanlılar bu resme niye sokulmak isteniyormuş ? Kemal Tayfur ayrıca, Hakan&#8217;ın 19. yüzyıl boyunca <em>tüm</em> imparatorluğa her yıl 10.000 kadar Afrikalı köle girmiş olabileceği tahminiyle de dalga geçmeye kalkıp, yüz yılda bir milyonu bulmuş olması gereken &#8220;bu Afrikalılar nerede&#8221; diye soruyor -ama tabii, sadece bugünkü Türkiye coğrafyasına baktığı için, Mısır, Libya ve Arabistan&#8217;ı da kapsayan hızlı karışımları hiç aklına getirmiyordu. Bu tür demagojilerle vardıkları yer, Osmanlı&#8217;da kölelikten ve köle ticaretinden söz etmenin &#8220;mağdur ve mazlum&#8221; bir toplumu suçlamak için icat edilmiş bir &#8220;büyük yalan&#8221; olduğuydu (bu terim nasyonal sosyalist işçi partisinden ödünç alınmış gibi). Hakan Erdem&#8217;in payına ise, &#8220;kendi atalarına inanmayan, onlardan nefret eden kuşaklar yaratma&#8221; çabası düşüyordu.</p>
<p>Erdem bütün bunları <em>Virgül</em>&#8216;deki (Mart 2006) &#8220;Mağdurlar Vadisi Osmanlı ve Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nda Kölelik&#8221; başlıklı yazısıyla çürüttü gerçi. Lâkin insan dönüp de <em>Atlas</em>&#8216;taki polemikleri tekrar okuduğunda, bu kadar cehalet ve kötü niyet karşısında dayanamıyor, bir şeyler eklemek ihtiyacını duyuyor. Öyle bir kafa düşünün ki, <em>hiçbir şey bilmiyor</em> <em>aslında</em>. Köleliğin insanlık tarihindeki yeri ve (çok geniş) kapsamından da habersiz; İslâm toplumlarında hangi alanlarda görüldüğünden de; İlkçağda (Eski Yunan ve Roma&#8217;da) ya da Yeniçağın Atlantik dünyasında (madenlerde, malikânelerde, büyük zanaat atölyelerinde) rastlanan &#8220;vardiya köleliği&#8221;nden farkından da; domestik köleliğin koşullarından da; askerî kölelikten ve bu yolla oluşturulan gulâm (kapıkulu) ordularından da; Osmanlıların bu kurumu nasıl devraldığından da. Dahası, Hürrem Sultan&#8217;ın ve diğer harem kadınları ile başlarında nöbet tutan ak ve kara ağaların bile farkında değil. Yani ezberci orta-lise tarihimizden de çakmış olmalıydı.</p>
<p>Olsun; bir tek şey bellemiş ya : kölelik sadece emperyalizmle ilgilidir ! Buna sarılıp, bizde kölelik <em>olmuş olamaz</em> diye tutturuyor. Hayrettir : kendini buna mezun sanıyor.</p>
<p>Bu makale ilginizi çektiyse&#8230;</p>
<p style="text-align: left;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/turk_milliyetciligi.pdf" target="_blank"><strong>Türk milliyetçiliği birleştirir mi yoksa parçalar mı?</strong></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/02/turk_milliyetciligi.gif"><img class="alignleft size-medium wp-image-8579" title="turk_milliyetciligi" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/02/turk_milliyetciligi-204x300.gif" alt="" width="133" height="204" /></a></p>
<p> <strong>İllâ ki bir tutkal/çimento mu gerekiyor? </strong>Milliyetçilik tutkalı adil ve müreffeh bir düzene alternatif olabilir mi? Adaletin, hukukun hâkim olmadığı ortamlarda Türklerin kardeşliği ne işe yarar? Belki de Türk Milliyetçiliği diğer milliyetçilikler gibi yok olmaya mahkûm bir söylem. Çünkü var olmak için “<strong>ötekine</strong>” ihtiyacı var. Ötekileştireceği bir grup bulamazsa kendi içinden “<strong>zayıf</strong>” bir zümreyi günah keçisi olarak seçiyor. Kürtler, Hıristiyanlar, Eşcinseller, solcular…150 sayfalık bu kitapta Türk Milliyetçiliğini sorguluyoruz. Müslüman ve milliyetçi olunabilir mi? Türkiye’ye faydaları ve zararları nelerdir? Milliyetçiliğin geçmişi ve geleceği, siyasete, barışa, adalete etkisiyle. <a href="http://www.derindusunce.org/img/turk_milliyetciligi.pdf" target="_blank"><strong>Buradan indirin.</strong></a></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2010/08/26/ulusalcilik-ve-kolelik/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2010/08/26/ulusalcilik-ve-kolelik/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Niçin Müslümanlardan Büyük İsimler Çıkmıyor?</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2010/07/28/nicin-muslumanlardan-buyuk-isimler-cikmiyor/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2010/07/28/nicin-muslumanlardan-buyuk-isimler-cikmiyor/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 28 Jul 2010 13:06:06 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mustafa Akyol</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Bilim]]></category>

		<category><![CDATA[Tarih]]></category>

		<category><![CDATA[Yobaz Laikler]]></category>

		<category><![CDATA[İslam]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=10591</guid>
		<description><![CDATA[[21 Temmuz 2010 tarihli Star gazetesinde yayınlandı]
Hürriyet&#8217;in İslamofobik yazarı Özdemir İnce, geçenlerde &#8220;Neden Müslümanlar çağa uyumsuz?&#8221; diye bir yazı yazdı. Ve Müslümanlara hitaben şöyle sordu:
&#8220;Aranızdan neden büyük fizikçiler, matematikçiler, kimyacılar, bilim adamları, büyük müzisyenler, ressamlar, heykeltıraşlar, yazarlar, filozoflar çıkmıyor? O kendi tekke ve tarikat hesabınıza göre değil, dünya ölçüsüne göre.&#8221;
Bu gerçekten de önemli bir soru. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>[21 Temmuz 2010 tarihli <a href="http://www.stargazete.com/gazete/yazar/mustafa-akyol/nicin-muslumanlardan-buyuk-isimler-cikmiyor-279434.htm">Star</a> gazetesinde yayınlandı]</p>
<p>Hürriyet&#8217;in İslamofobik yazarı Özdemir İnce, geçenlerde &#8220;Neden Müslümanlar çağa uyumsuz?&#8221; diye bir <a href="http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/15244794.asp?yazarid=72&amp;gid=61">yazı</a> yazdı. Ve Müslümanlara hitaben şöyle sordu:</p>
<p>&#8220;Aranızdan neden büyük fizikçiler, matematikçiler, kimyacılar, bilim adamları, büyük müzisyenler, ressamlar, heykeltıraşlar, yazarlar, filozoflar çıkmıyor? O kendi tekke ve tarikat hesabınıza göre değil, dünya ölçüsüne göre.&#8221;</p>
<p>Bu gerçekten de önemli bir soru. Nitekim 19. yüzyıldan bu yana da pek çok Müslüman aydının zihnini meşgul etti.</p>
<p>Ve yine 19. yüzyıldan bu yana, Özdemir İnce gibi &#8220;sorun İslam&#8217;da; bırakın kurtulun!&#8221; diyenler çıktığı gibi, meseleye daha derinlemesine bakanlar<span id="more-10591"></span> da oldu.</p>
<p>Bu isimlerin fark ettiği bir nokta, Müslüman dünyanın söz konusu tutukluğunun yeni bir şey oluşuydu. Çünkü aslında İslam medeniyeti, ilk bin yılında dünyanın en başarılı, dinamik ve yaratıcı uygarlığı olmuştu. Büyük bilim adamları, sanatçılar ve düşünürler, Ortaçağ&#8217;da zaten hemen hep Müslümanlar arasından çıkmıştı.</p>
<p>Amerikalı Yahudi tarihçi Martin Kramer, bu gerçeği teslim eder ve &#8220;eğer 1000 yılında Nobel ödülleri veriliyor olsaydı, hepsini Müslümanlar alırdı&#8221; der.</p>
<p>İslam&#8217;ın böylesine görkemli bir altın çağı olduğuna göre, demek ki bu din &#8220;terakkiye mani&#8221; değildir. Ve demek ki sorun İslam&#8217;da değil, başka bir şeydedir.</p>
<p>Bu &#8220;başka bir şey&#8221;i araştıran Bryan Turner veya Fernand Braudel gibi Batılı tarihçi ve sosyologlar, bizde de Sabri Ülgener veya Erol Güngör gibi düşünürler, meselenin özünde &#8220;ekonomi&#8221;nin yattığını keşfettiler. Gördüler ki, İslam&#8217;ın ilk yüzyıllarındaki görkeminin altında, Kur&#8217;an&#8217;ın getirdiği küresel vizyon kadar, dünya ticaret yollarının merkezinde yer alan Ortadoğu&#8217;nun dinamizmi yatıyordu.</p>
<p>Ticaret, sadece zenginlik değil aynı zamanda &#8220;sosyal hareketlilik&#8221; ve &#8220;kozmopolitizm&#8221; de yaratıyor, Müslümanların farklı kültürleri tanıyıp onlardan yeni fikirler ve teknikler edinmelerini de sağlıyordu.<br />
<strong>Laikperest kültürden ne çıkıyor?</strong></p>
<p>13. yüzyıldaki korkunç Moğol istilası bu dinamizme ağır bir darbe indirdi. Asıl darbe ise üç asır sonra geldi: Batı&#8217;nın &#8220;coğrafi keşifleri&#8221; nedeniyle dünya ticaret yolları okyanuslara kaydı. Sonuçta Kuzey Avrupa zenginleşip gelişirken, bütün Ortadoğu ve hatta Akdeniz düşüşe geçti.</p>
<p>Son 4-5 yüzyıldır Müslüman dünyaya egemen olan &#8220;zihinsel durgunluğun&#8221; sebebi budur. Zaten sadece bu dünya değil, Uzak Asya&#8217;dan Hıristiyan Latin Amerika&#8217;ya kadar her medeniyet &#8220;geri&#8221; kalmıştır, Batı&#8217;nın &#8220;bireysellik&#8221; üzerinde yükselen dinamizmi karşısında. (Son günlerde Milli Görüş&#8217;te gördüğümüz &#8220;ataerkil itaat kültürü&#8221; yaşadığı sürece de durum düzelmeyecektir.)</p>
<p>Osmanlı aydınları arasında bu gerçeği kavrayanlar vardı. Bunlardan biri olan Sabahattin Bey, &#8220;ilerlememize mani olan şey dinimiz değil, cemiyetimizin yapısıdır&#8221; diyor, çözüm olarak da Anglo-Sakson modeli &#8220;teşebbüs-ü şahsi&#8221;yi savunuyordu.</p>
<p>Fakat ne yazık ki sorunu &#8220;dinimiz&#8221;de gören aklı evveller, meşhur tabirle, &#8220;devleti ele geçirdiler.&#8221; 80 yıldır da devlet üzerinden dinle savaşıp duruyorlar.</p>
<p>Bunu yaparken yarattıkları &#8220;laikperest kültür&#8221;den hiç bir &#8220;terakki&#8221; çıkmadığını ise fark etmiyorlar.</p>
<p>Çünkü, öyle ya, Özdemir İnce&#8217;nin Müslümanlara yönelttiği sorunun bir versiyonu onun gibilere de sorulabilir:</p>
<p>&#8220;Aranızdan neden büyük fizikçiler, matematikçiler, kimyacılar, bilim adamları, büyük müzisyenler, ressamlar, heykeltıraşlar, yazarlar, filozoflar çıkmıyor? O ADD ve YARSAV hesabınıza göre değil, dünya ölçüsüne göre.&#8221;</p>
<p>Demek ki neymiş; &#8220;İslam-sonrası dönem&#8221;e geçmekle kimsenin başı göğe ermiyormuş&#8230;</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2010/07/28/nicin-muslumanlardan-buyuk-isimler-cikmiyor/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2010/07/28/nicin-muslumanlardan-buyuk-isimler-cikmiyor/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Bilim ve Teknoloji Neden Avrupa&#8217;da Gelişti?</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2010/03/10/bilim-ve-teknoloji-neden-avrupada-gelisti/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2010/03/10/bilim-ve-teknoloji-neden-avrupada-gelisti/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 10 Mar 2010 16:00:14 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yusuf Mehmet Bahadır</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Batı]]></category>

		<category><![CDATA[Bilim]]></category>

		<category><![CDATA[Tarih]]></category>

		<category><![CDATA[İslam]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=9002</guid>
		<description><![CDATA[İnsanoğlunun başına gelen hadiseler, insani irade (cüz&#8217;i irade) ve ilahi irade olarak iki faktör altında zuhur bulur. Bir başka değişle kaderin ortak payı altında geçekleşir bütün olaylar. Bu, milletler ve devletler tarihi için de böyledir. Olayların akışı içinde, bu iki faktör birbirinden ayrılmaz bir bütündür. İlk faktör (cüz&#8217;i irade) insanoğlunun elindedir ve özgürce seçme hakkına [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/0014.gif"><img class="alignleft size-full wp-image-9005" title="0014" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/0014.gif" alt="" width="176" height="219" /></a>İnsanoğlunun başına gelen hadiseler, insani irade (cüz&#8217;i irade) ve ilahi irade olarak iki faktör altında zuhur bulur. Bir başka değişle kaderin ortak payı altında geçekleşir bütün olaylar. Bu, milletler ve devletler tarihi için de böyledir. Olayların akışı içinde, bu iki faktör birbirinden ayrılmaz bir bütündür. İlk faktör (cüz&#8217;i irade) insanoğlunun elindedir ve özgürce seçme hakkına sahip olduğu için de sorumludur. Bu sebeple hadiseleri önce &#8220;Sebepler&#8221;, sonra &#8220;Kader&#8221; zaviyesinden bakmak durumundayız.</p>
<p>Zira; bizler çalışmakla mükellefiz ve neticeyi Allah yaratır diye düşünüyorum&#8230;. </p>
<p>Bu yazı dizisinde Bilim ve teknolojinin batıda ileri gitmesini önce beşeri sebepler altında sonrada &#8220;Kader Fetvası&#8221; altında ele almayı düşünüyorum&#8230;.     </p>
<p><strong>Bilim ve Tekniğin Batıda Gelişmesinin Beşeri Sebepleri :</strong> </p>
<p><strong>İtikadi ve Zihni Değişim:</strong> </p>
<p>Tarihte irfan ve mana menşe&#8217;li hareketler, fışkırdıkları ortama zıt tutumlar şeklinde ortaya çıkmışlardır. Örneğin Çin&#8217;de lüksün eğlencenin ve doymazlığın hüküm sürdüğü yerde Taoizm, insanları dünyadan ve siyasetten yüz çevirmeye çağırmıştır. Bir başka örnek; Firavun&#8217;un zulmü altında inleyen ve iliklerine kadar köleleştirilen İsrail halkı, Musa aleyhisselamın <span id="more-9002"></span>getirdiği ilahi hakikatlerle daha çok dünyaya, yasalara ve içtimaya yönelik vaziyet almışlardır. Ancak bu vaziyet, dini kaideleri unutturucu ve dini dünyaya alet etme noktasına vardırılınca, Hz İsa Aleyhisselam dinin manevi ve ruhi yönü üzerinde yoğunlaşmıştır. Bundan dolayı ilk hiristiyanlar Romanın zulmü altında korkusuzca savaşıyor ve şehit olma arzusuyla direniyorlardı. Kendilerini Roma vatandaşı olarak değil, İlahi Sultanlığın vatandaşı olarak görüyorlardı&#8230; </p>
<p>Zamanla Romanın maddeci yaklaşımıyla aşırı maneviyatçı bir hüviyete bürünen hiristiyanlık tabiat ve insanı Allah&#8217;tan alıkoyan perde gibi gördüğünden, insanı ve bilgiyi küçümser pozisyon almıştır. Bu sefer kendisi, insanlığa ve bilime set vuran bir tutum içine girmiştir. Öte yandan hiristiyanlık, İran ve Asya&#8217;yı etkisi altına alan Mitraizm ve Maniheizm dinlerinden de etkilenmiş ve bütünüyle &#8220;gnostik ve teosofik &#8221; bir yapı kazanmıştır. Roma hukukuyla da izdivaç eden hiristiyanlık zamanla, bilgiyi insanı ve zihni faaliyetleri ve düşünceyi yasaklayan hüviyete büründü.  </p>
<p>Dünyanın bir yanında bunlar olurken, diğer yanda hızla yayılan İslam dini vardı. Yayılırken bir taraftan İran, Hind ve Ön Asya dinleriyle diğer yandan tercümeler neticesinde eski Yunan düşüncesiyle tanışan İslam&#8217;ın bünyesinde Aristo menşe&#8217;li &#8220;Meşşai Felsefe Akımı&#8221; ortaya çıkıyordu. İbn-i Bacce, Farabi, İbn Sina ve İbn Rüşd gibi filozoflarca temsil edilen mantığa meyilli düşünce hareketine karşı bilhassa Gazali Hazretlerinin verdiği mücadele hedefine ulaşır. İslam dünyasında Gazzali&#8217;den aldığı güçle Tasavvufi hareketler ivme kazanırken, bunun karşısında Aristoculuk, Yunan epikürizmi, hedonizmi, Roma naturalizmi hem Arapçadan tercümeler hem de Endülüs yoluyla ve Haçlı seferleri vasıtasıyla Avrupa&#8217;ya geçiyordu&#8230;Ve batı yeni bir uyanışın eşiğindeydi. Bu uyanış İslamla geçilen temaslar neticesinde değişik boyutlar kazanıyor ve Saint Marti&#8217;nîn ifadesiyle: <strong><em>&#8220;Doğu&#8217;dan fışkıran kaynak , bütün varlık susuzluklarını gidersin diye ırmak ırmak  Batıya akıyor, ve kökü Asya&#8217;da olan ağacın meyveleri olgunlaştıkça Batıya dökülüyordu.&#8221;</em></strong> Batılı bu meyvelerden, bir yandan bilimi geliştirmek suretiyle müspet manada faydalanırken, diğer yandan Yunan&#8217;ın metaryalist, natüralist ve hedonist yanlarını da alarak tam bir dünya insanı olmak suretiyle suistimal yoluna girmekten kendini alamamıştır.  </p>
<p>Bu uyanış kendini önce dilde ve edebiyatta gösterir. Daha sonra fizik bilimlerine doğru yöneliş başlar. Francis Bacon&#8217;un tabiriyle <strong><em>&#8220;İnsana tabiat üstünde bir güç ve görüş veren &#8220;</em></strong> bu yeni bilim anlayışı tabiatı incelemede duyuları ve deneyleri ön plana çıkarır. <strong>Ancak ilmi devrimler, manevi tahribatları da beraberinde getirir.</strong> </p>
<p>Bu manevi zihni dönüşüm kendini en belirgin resim ve heykel sanatında gösterir olur. Tam da heykel sanatının bu dönemde ortaya  çıkması basit bir vakıa değildir. Bu dönem aslında insanın ruhi çöküntüsünü, ferdiyetçilik kokan anarşi, erotizm ve zevk düşkünlüğünü de resmediyor olması oldukça düşündürücü&#8230; </p>
<p>Bu yeni zihin yapısı, haklı ve doğal olarak elbette elinde bulunan (tahrif edilmiş) kutsal metinlere de inanmayı güç hale getiriyordu. Bir misalle : </p>
<ul><strong><em>Ve Rab Allah adamı aldı, baksın ve onu korusun diye Aden bahçesine koydu. Ve Rab Allah emredip dedi: &#8220;Bahçenin her ağacından istediğin gibi ye; fakat iyiliği ve kötülüğü bilme ağacından yemeyeceksin&#8230;&#8221; </em></strong></ul>
<ul><strong><em>Ve Rab Allah dedi; &#8220;İşte adam iyiyi ve kötülüğü  bilmekle bizden biri gibi oldu; ve şimdi elini uzatmasın ve hayat ağacından almasın, yemesin ve ebediyen yaşamasın&#8221; diye böylece Rab Allah  onu Aden bahçesinden, kendisinin içinden alındığı toprağı işlemek için çıkardı&#8230;</em></strong> </ul>
<p>Şüphesiz Kitabı Mukaddeste yer alan ve ilk değerlendirmede Allah&#8217;ın insanı bilmekten men ettiği ve adeta onu kıskandığı imajı uyandırıyor bu ifadeler. Rönesans insanına elbette ters gelecekti bu öğreti. <strong>İyiliği ve kötülüğü bilmek suretiyle kendisi gibi olacak ve ebedi hayatı kazanacak diye insanı cenneten kovan bu tanrı, Rönesans insanının kafasında hemen Yunan tanrılarıyla aynileşiveriyordu. Dolayısıyla Rönesans insanı, insanlık adına ve hayrına kutsal ateşi tanrılardan çalantanrı soylu Promete olmak arzusundaydı.</strong> <strong>Onlar için, bu öğretinin de vermiş olduğu haklı isyanla, insan olmak tanrıya karşı gelmek demekti. </strong>Sonra bu Tanrının gönderdiği (sanılan) kitapların yazdıkları (bunlar şüphesiz tahrif edilmişlerdir) insan aklının buluşlarıyla bir bir yalanlanmıyor muydu?</p>
<p><strong>O halde, bütün bu safsatalara inanmanın (Hristiyanlıktan başka din bilmedikleri ve İslam&#8217;a da bir yandan içten içe hayranlık ve kıskançlık duygularıyla birlikte, karşısında yüzyıllarca yenik ve ezik olmanın getirdiği kompleksle baktıkları için) herhangi bir dine inanıp bağlanmanın gereği yoktu. İnsana ve tabiata yönelmek dine karşı çıkmayı gerektiriyordu.</strong> Dinden özgürleşme mantalitesinin tohumu burada atılmış ve arena Din-Bilim kavgasına bırakılmıştır.</p>
<p>Bu etki günümüze kadar gelmiş,  ülkemizi de sarmış ve kendi içimizden de, bu zihniyetle beslenen garip bir entelektüel aydınlanmacılarımızı ortaya çıkarmıştır.</p>
<p>Ancak; bu zihniyet temsilcilerinin başka bir tabirle kendi içimizdeki (sözde) aydınlarımızın, kendilerini cumhuriyetçi olarak da tarif eden bu zavallı ansiklopedist ve bilimperestlerin anlayamadıkları bir nokta vardı;</p>
<p><strong>  &#8220;Bu kavga bizim kavgamız değildi&#8230;&#8221; </strong> <br />
 <br />
 </p>
<p><strong>Hakimiyet Kavgası  ve Hakikat Arayışı</strong> </p>
<p>Rönesans dönemi aydınlarının  çoğunluğu dinsiz değillerdi. Onların kavgaları Katolik kilisesinin temsil ettiği din anlayışına ve kiliseye karşı idi. Çünkü kilise neredeyse bütün Avrupa&#8217;da teokratik bir hakimiyet kurmuştu. Hz. İsa&#8217;nın bedenini temsil ettiği ve Ruhul Kudüs&#8217;le desteklendiği iddia edilen kilise yönetimi ve onun başındaki papa yanılmazlığa sahipti ve her bir papanın görüşleri birbirine zıt dahi olsa mutlak doğruları temsil ediyordu. (Bakınız. <a href="http://www.derindusunce.org/2009/12/10/din-ve-vicdan-ozgurlugu-ii/" target="_blank"><span style="text-decoration: underline;">Din ve Vicdan Özgürlüğü II</span></a>) </p>
<p>Bir yandan kilisenin bu tavrı, diğer yandan İslam dünyasındaki ilmi hareketler, batıdaki aydınları uyanışa sevk ediyor, aynı zamanda kilise hakimiyetine karşı çatışmalar doğuruyordu. Birkaç asır sürecek  bu çatışmalar hem bilimin gelişmesinde hem de zamanla dine karşı bir tavır alınmasında önemli bir faktör olacaktı. </p>
<p><strong>İhtiyaç, Coğrafi Keşifler ve Sömürgecilik    </strong> </p>
<p>O dönem Avrupa sosyal yapısına baktığımızda, bir yandan Engizisyon mahkemeleriyle Kilise baskısı ve suistimalleri öte yandan acımasız derebeylerin ve kralların zalim idaresi altında Avrupa insanının bunaldığını görüyoruz. Üç yanı denizlerle çevrili Avrupa toprağı, üzerindeki nüfusa dar geliyordu adeta ve toplum huzura ve refaha açtı denilebilir. Avrupa&#8217;nın bu yapısı ihtiyaçları da beraberinde getirdi.  <strong>Zira ihtiyaç, sanatın ve ilmin hocasıdır aynı zamanda dua hükmündedir.</strong>  </p>
<p>İşte Avrupa&#8217;nın toprak darlığı, bunun yanında deniz ve nehirlerin yani tabii ulaşım yollarının bolluğu sebebiyle içeride ve dışarıda fazla temas imkanına sahip olan Avrupalı; temaslar neticesinde de edindiği çeşitli fikirler ve sahip olduğu rekabet hissi ve yine içerideki baskı ve zulümlerin tazyikiyle bir yandan kabiliyetlerini inkişaf ettirirken, diğer yandan değişik sebepler altında denizaşırı yolculuklara çıkıyordu. (Bakınız: <a href="http://www.derindusunce.org/2009/09/24/kesifler-cagi-ve-uyuyan-osmanli/" target="_blank"><span style="text-decoration: underline;">Coğrafi Keşifler ve Uyuyan Osmanlı</span></a>) Şartlar ve ihtiyaçlar Avrupalıyı adeta bu yolculuğa mecbur ediyordu denilebilir. </p>
<p>Tesadüfen buluna Amerika kıtasından gelen altın gümüşler; bir yandan kıtaya göçlerin artışını bir yandan da maddecilik ruhunu körüklüyordu.  </p>
<p>Kendi ülkesinin zulümleri ve baskısından kaçan Avrupalının, gittiği yerlerde adaletli davranması beklenirdi ancak koca bir hayal kırıklığı yanı sıra soykırım, katliam, sömürü ve vahşet düzenidir geriye kalan&#8230;(Bakınız: <a href="http://www.derindusunce.org/2009/05/29/sanayisiz-osmanli/" target="_blank"><span style="text-decoration: underline;">Sanayisiz Osmanlı</span></a>)  </p>
<p>Evet Sanayisiz Osmanlı yazısında şöyle demiştik;</p>
<ul><em>Bir kere sanayileşebilmek, büyük sermayeler gerektiren bir süreç. Bu sermaye doğal yollarla elde edilemez. Özellikle, dönemin Avrupa devletlerine bakarsanız, normal şartlarda  iki yüz yılda elde edilebilecek ekonomik gelişimi ve sermayeyi, kurdukları sömürü düzenleriyle yirmi yıl gibi kısa bir sürede tamamladıklarını göreceksiniz. Bu hıza ayak uydurmak gerekirse, (içerde ve/veya dışarda) bir </em><strong><em>haydutluk düzeni </em></strong><em>ve</em><strong><em> </em></strong><em>bir </em><strong><em>vahşet düzeni</em></strong><em> kurmanız kaçınılmazdır. Sömürü ve yeniden sömürüyü gerektiren, yeniden kendini var eden zülüm döngüsü kurmanız gerekir ki bu, ne Osmanlının kurucu kodlarıyla ne de insanlık değerleriyle bağdaşan bir durumdu</em><em>.    </em></ul>
<p>Meselenin bir başka boyutu şudur ki; aslında &#8220;Sanayi Devrimi&#8221; bütün Avrupa&#8217;da aynı anda olmuş bitmiş bir olgu değildi. Plassey savaşından sonra koca Hind alt kıtasını işgal eden İngilizler, Bengal hazinelerini Londra&#8217;ya taşırlar. Çoğu yazarlar, Sanayi İnkılabının; Plassey savaşında sonra Bengal kömürlerinin Londra&#8217;ya taşınıp buharlı geminin bulunuşuyla başladığını kabul ederler. Oysa Fransa&#8217;da sanayileşme hamlesi ağır aksak ilerlemiştir. Dahası Fransa&#8217;nın hamlesi daha çok İngilizleri taklit üzere şekillenmiştir. Daha çok İngiltere&#8217;den makine alımı şeklinde gerçekleşmiştir. (Fransızlar, bizim yerimizde olsa sanırım bu sürece batılılaşma süreci derlerdi) </p>
<p>Öte yandan sanayileşme sadece üretim artışıyla değerlendirilemez ya da daha doğrusu değerlendirilmemeli diye düşünüyorum. <strong>Biraz da önemli olan, üretim artışının hangi bedeller karşılığında başarıldığı değil midir? Yani neler götürmüştür o toplumdan ? Neye mal olmuştur ? Bunların da değerlendirmeye alınması gerekmez mi?</strong> </p>
<p>Basit bir örnekle duruma açıklık getirmeye çalışalım: </p>
<p>Sanayi Devrimi yıllarında İngiltere&#8217;de uyuşturucu kullanımı neden yaygındır hiç düşündünüz mü? Fabrikalarda geçen uzun gecelerde çalışan anneler, sevgili bebeklerini uyutmak için afyon bitkisi kullanıyorlardı da ondan. Evet yanlış duymadınız, çocuklar daha kundaktayken uyuşturucuya alışıyorlardı.</p>
<p>Peki bu çocukların, ilerleyen yaşlarında kanlarına karışan bu zehirden kurtulmaları sizce mümkün olabilmiş midir?      </p>
<p><strong>Weber Tezi olarak Protestanlık</strong> </p>
<p>Alman düşünür Weber, batıdaki teknolojik gelişimleri, Calvinizm temelli Protestanlık anlayışı ve ahlakıyla da izah eder. Weber&#8217;e göre Protestanlık inancında tam bir kadercilik anlayışı hakimdir. Seçilmişler önceden bellidir ve kul ne yaparsa yapsın kaderini değiştiremez ve hatta cennetlik ya da cehennemlik olma vasfını dahi değiştiremez. <strong></strong> </p>
<p>Peki böyle bir anlayış, insanları  ve toplumları nasıl olur da çalışmaya itebilirdi? Madem her şey baştan bellidir ve kulun elinden bir şey gelmezdi, o halde İnsanları top yekun çalışmaya ve üretmeye iten güç ne olacaktır? </p>
<p>Evet Protestanlıkta insanın Tanrı karşısında hür iradesi yoktur ve seçilmişler baştan bellidir ancak <strong>&#8220;seçilmişliğin göstergesi; durup dinlenmeden çalışmak, şüphe ve güçsüzlük duygusunu yenmek için sürekli faal olmak, ayrıca birlikte hareket etmektir. Kazanmak, çalışmak, başarmak ve birlikte hareket etmek Tanrını sevgili kulu olmak demektir.&#8221; </strong> </p>
<p>Zenginlere karşı orta sınıfın kini Protestanlığa geçişi hızlandırıyor ve bu insanların da sürekli çalışmaya ve biriktirmeye azmediyor olmaları,  zincirleme olarak da çalışmak kazanmayı, kazanmak tüketimi, tüketim ihtiyaçları, ihtiyaçlar da tekrar çalışmayı kamçılamıştır denilebilir. Bu daire içinde bilim ve teknoloji de kendine bir gelişim yolu bulacak ve yatağını kuracaktır.  </p>
<p>Weber&#8217;in tezi buraya kadar makul olsa da (burası dahi eleştiriye açık ve oldukça malul bir tez), daha sonra ortaya öyle bir tez atacaktır ki; doğuda ve batıda çok tartışmalara sebep olacak ve kendi aydınlarımızı da menfi etkileyecektir.</p>
<p>Protestanlığı, bilime ve gelişmeye motor gibi takdim eden Weber, İslamı da gelişmeye ve bilime engel ilan etmiş ve hararetli bir tartışmanın fitilini yakmıştır.</p>
<p>Bu tez ülkemizi de sarıp sarmalamış olacak ki, modernliği tek çare görüp, İslam temelli bir geleneği terk etme ve  bir halkın kültür ve medeniyetinin değiştirilmesi esası üzerine bir dizi önlemler almaya kadar varmıştır. Ancak insanların dış görünüşlerine yönelik takıntılarla yaşayan köhne bir kültür devrimciliğidir aslında bütün yapılanlar&#8230; Aslında bizlere okul sıralarında &#8220;Asr-ı Saadet Dönemi&#8221; gibi lanse edilen, Cumhuriyetin Sözde Altın Çağı&#8217;nda gösterebildiğimiz bütün tepki <strong><em>Batı&#8217;nın hakimiyetine karşı, şeklen ve görüntü itibarıyla batıya benzeme refleksi</em></strong> olabilmiştir. Kimileri bu dönemi daha da cilalayıp, Aydınlanma Çağı olarak da lanse ederler&#8230; <em></em> </p>
<p>İslâm&#8217;ın temel prensiplerinden, bilimden, kul hakkından uzaklaşmanın getirdiği belaların ilacını &#8220;düşmana benzemek&#8221; yolunda aramışız ne yazık ki!</p>
<p>Yanlış teşhis, yanlış tedavi&#8230;Sonuç:<strong> Virüse bulaşmış, virüsten korunamayan, hasta ancak yaşamaya devam eden, kararsız bir ülke&#8230;Kalıcı olan ve tabiat haline gelen kültürel bir şizofreni ile ülkesini ve halkını  malul eden bir oligarşik ve vesayetçi bir zihniyet&#8230;</strong> </p>
<p>Tarihçi Mustafa Armağan ise; &#8220;Bilim de geri mi kaldık ?&#8221; sorusunu yönelterek konuyla ilgili ilginç açılımlar yapıyor ve şöyle diyor: </p>
<ul>&#8220;Bir<em> kere 17.yüzyıl ve sonrasında Avrupa&#8217;da vuku bulan bilimsel ve teknolojik devrimi normal bir bilimsel etkinlik çerçevesinde değerlendiremeyiz. (Burada ‘normal bilim&#8217; derken Thomas Kuhn&#8217;un kastettiği anlamda bir paradigmanın, yani bilimsel çerçevenin içinde yapılan bilimi kastediyorum.) Bu ‘olağanüstü&#8217; bir bilimdir ve normal bilimdeki faaliyetler olağanüstü dönemle ölçülemez. Ya neyle kıyaslamak lazım onu? İnsanlık tarihindeki büyük bilimsel patlamaların yaşandığı diğer çağlarla elbette. Olsa olsa MÖ 5. yüzyılın Atina&#8217;sıyla, MS 10. yüzyılın Bağdat&#8217;ıyla kıyaslanabilir. Dikkat ederseniz Yunan ve İslam mucizeleri deniliyor bunlara, yani olağanüstü dönemler&#8230; <br />
 <br />
Böylesi dönemlerin sayısı insanlık tarihinde çok fazla değil. Yani Yunanistan&#8217;da gerçekleşen çiçeklenme, yüzyıllar süren Afrika-Asya kültürel trafiğinin, her şeyden önce de Fenike medeniyetinin eseriydi. Çünkü insanlığın yüzlerce yıllık birikimi, mağma gibi kendisine patlayacağı bir delik arar ve sonunda uygun bir yer bulunca yeryüzüne çıkar. Bu ‘mucize&#8217;lerin Atina veya Bağdat&#8217;ta ortaya çıkmaları, tarihin akışını kendi yönlerine çevirmesini bilen yöneticilerin eseriydi. Hodgson gibi tarihçilerin uzun vadeli dünya tarihi perspektifinden bakıldığında ‘Batı uygarlığı&#8217;nın Avrupa&#8217;da ortaya çıkması da aslî değil, arızî bir durumdu. Yani bu enerji, bir şekilde kendisine uygun bir yol bulacaktı. En uygun çıkış yolu ise Avrupa&#8217;da hazırlanmıştı. Orada çıktı. Başka bir yerde de ortaya çıkabilirdi ama şartlar elvermedi. Dolayısıyla modern bilimlerdeki patlamayı, Osmanlı veya herhangi bir ‘normal&#8217; faaliyetini sürdüren paradigmayla değil, süper lig ile 2. lig arasındaki fark gibi, Yunan veya İslam bilimleriyle kıyaslamamız gerekir</em><strong><em>. Çünkü bunlar, birçok medeniyetin ortak olarak katkıda bulunduğu ama bir  yerde ortaya çıkan bilimsel lavlardır. Malum, lav dağını seçemez. Dağdır lavı seçen. Ne zaman dağ olursak lavımızı içimizde buluruz.</em>&#8220;</strong> </ul>
<p align="justify"><strong>İslam Medeniyetinin Tesiri </strong> </p>
<p>Hemen şunu belirtmeliyim ki Rönesans aydınları, bildiğimizin aksine ilerici değil, &#8220;<strong>gericidirler&#8221;</strong> ve hatta &#8220;<strong>irticacıdırlar</strong>&#8220;. (80-90 yıldır topluma irtica korkuları empoze eden zihniyete küpe olsun) </p>
<p>Rönesans uzmanlarından Peter Burke, dikkatimizi Rönesans&#8217;ın Latin ve Yunan kaynaklarına yani binlerce yıl öncesine bir &#8220;geri dönüş&#8221;, hatta antik kültürün taklit edilmesi hareketi olduğu noktasına çeker. Dahası Rönesans aynı zamanda İslam Medeniyeti ile temasa geçişin adıdır. Bir başka değişle, Avrupa&#8217;nın bitkisel hayattan uyanışa geçişi Arap-İslam kültürü ve dinamizmi sayesinde gerçekleşecekti.    </p>
<p>Avrupa&#8217;da &#8220;Bilimsel Devrim&#8221; yalanı da zihinlerimize kazınmıştır kazınmasına da, nedense söz konusu Bilimsel devrim Müslüman alimlerden çalınan bilgilerle yapıldığı meselesi ise örtbas edilir.</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/2009/02/17/osmanlinin-yikilisinda-tekke-ve-zaviyelerin-rolu-var-miydi/" target="_blank"><strong><span style="text-decoration: underline;">Osmanlının Yıkılışında Tekke ve Zaviyelerin Rolü Var mıydı?</span></strong></a><strong> </strong>adlı makalemizde aynen şunları şöylemiştik:</p>
<p><strong><em>İslam büyükleri öyle kitaplar yazmışlar, öyle eserler ortaya koymuşlardır ki, kendilerinden sonra Avrupa&#8217;nın üniversitelerinde asırlarca okutulmuştur. Avrupalı büyük ölçüde rönesans ve sanayi devrimini bu eserlere borçludur. Dünyaya hakimiyetini, bu eserlerden istifade de bulmuştur. Özellikle tıp alanında İbni Sina, Razi ve Zehravi gibi bilginlerin eserleri, Batının ilmi yapılanmasının oluşmasında büyük etkenleri olmuştur.</em></strong></p>
<p>     <strong><em>İbni Sina, tam sekiz asır, Zehravi tam bin sene Batıda otorite kabul edildi.  </em></strong></p>
<ul><em>Bunlardan her biri kendi sahasında ilmi araştırmaları ve buluşlarıyla başı  çekiyordu. Kimisi  astronomiyi geliştiriyor, kimisi fizik kuralları koyuyor, kimisi de matematikte yedi kat integral  problemleri çözüyordu. </em><strong><em>Kimisi de dünyanın çevresini ölçmeye çalışıyor ve dünyanın güneş etrafında döndüğünü tespit ediyordu ki Galileo ve Copernik&#8217;in yedi göbek dedesi henüz mevcut değildi. Batı ve dünya vahşetler içinde yüzerken, bizim aydınlık dünyamızda hidrolik sistemlerle çalışan araçlardan, saatlere, oradan da ilkel robotlara kadar, son asırlarda tanıyabildiğimiz teknolojik eserler, o dönem adi eserler olarak teşhir ediliyordu.   </em></strong></ul>
<ul><em>Diyarbakırlı  Ebul-İz El Cezeri, 800 sene önce hidrolik sistemle çalışan pek çok otomatik eser ortaya koymuştu. </em><strong><em>Ta o zamanlar biz yaptığımız robot atlara hareket verirken, Batı dünyası saatin işleme keyfiyetinden uzak &#8220;Acaba içinde cin mi var ?&#8221; diyordu. </em></strong></ul>
<p>Evet Avrupa İslam Medeniyetine çok şey borçludur&#8230;</p>
<p>Yukarıdaki örnekleri az ve yetersiz bulanlar için örneklerimi çoğaltmak isterim&#8230; </p>
<p>Mesela modern kimyanın kurucusu Cabir İbn Hayyan&#8217;dır. Buharlaştırma, süzme, tasfiye etme, damıtma billurlaştırma Cabir&#8217;in geliştirdiği metotlardır. Mesela Alembik&#8217;i icat eden Müslümanlardır. Optik, büyütücü mercekler, pek çok cismin özgül ağırlığının tespiti, denge ve ağırlık hep Müslümanların eserleridir. &#8220;Sıfır&#8221; ve &#8220;Pi&#8221; sayılarını bulan, dört işlemi tam olarak ortaya koyan Müslümanlardır. (Romen rakamında sıfır olmadığını hatırlatırım). Cebir tamamen Müslümanların icadıdır. Logaritma, trigonometri yine Müslümanların icadıdır. Sekantı, Tanjantı, kotenjantı sinüs ve kosinüsü bulanlar da Müslümanlardır&#8230;</p>
<p>Örnekleri daha da çoğaltmak mümkün.       </p>
<p><strong>Evet gerici olmak bence güzeldir&#8230;</strong> </p>
<p>Not: Derin Düşünce Grubu üyeleri ve yorumcuları ile yaptığımız tartışmalar bu yazı için bilgi ve ilham kaynağı olmuştur.<br />
 </p>
<p><strong>KAYNAK:</strong></p>
<p>1. İslam Bilim İnsan Ve Tarih (Ali Ünal)</p>
<p>2. Avrupa&#8217;nın 50 Büyük Yalanı  (Mustafa Armağan)</p>
<p>3. İnsanlığın Son Adası (Mustafa Armağan)</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2010/03/10/bilim-ve-teknoloji-neden-avrupada-gelisti/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2010/03/10/bilim-ve-teknoloji-neden-avrupada-gelisti/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Birinci Dünya Savaşında Bediüzzaman Said Nursî</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2010/01/04/birinci-dunya-savasinda-bediuzzaman-said-nursi/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2010/01/04/birinci-dunya-savasinda-bediuzzaman-said-nursi/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 04 Jan 2010 17:00:43 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Editörden</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Basın günlüğü]]></category>

		<category><![CDATA[Osmanlı]]></category>

		<category><![CDATA[Resmî Tarih]]></category>

		<category><![CDATA[Tarih]]></category>

		<category><![CDATA[Birinci Dünya Savaşında Bediüzzaman Said Nursî]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=8021</guid>
		<description><![CDATA[Prof. Şerif Mardin,  &#8220;Bediüzzaman Said Nursi&#8221; biyografisinde, Birinci Dünya Savaşı&#8217;ndan sonra Nursi&#8217;nin görüşlerinde temel nitelikli bazı değişimler olduğunu, vicdan muhasebesi yaşadığını, siyasi yapılanmalarla iş yapmak yerine toplumun dini inancına hitap ettiğini belirtir. 20 yy.&#8217;ın İslam alimlerinin en başında gelenlerinden  Bediüzzaman Said Nursi&#8217;nin  Birinci Dünya Savaşı yıllarını Tarihçi Ramazan Balcı kaleme aldı.  Savaşın başlangıcında III.Ordu vaizi [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Prof. Şerif Mardin,  &#8220;Bediüzzaman Said Nursi&#8221; biyografisinde, Birinci Dünya Savaşı&#8217;ndan sonra Nursi&#8217;nin görüşlerinde temel nitelikli bazı değişimler olduğunu, vicdan muhasebesi yaşadığını, siyasi yapılanmalarla iş yapmak yerine toplumun dini inancına hitap ettiğini belirtir. 20 yy.&#8217;ın İslam alimlerinin en başında gelenlerinden  Bediüzzaman Said Nursi&#8217;nin  Birinci Dünya Savaşı yıllarını Tarihçi Ramazan Balcı kaleme aldı.  Savaşın başlangıcında III.Ordu vaizi olarak görev yapan Nursi, talebeleriyle birlikte  Doğu Cephesinde Rus <a href="http://www.geliboluyuanlamak.com/" target="_blank">DEVAMI</a></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2010/01/04/birinci-dunya-savasinda-bediuzzaman-said-nursi/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2010/01/04/birinci-dunya-savasinda-bediuzzaman-said-nursi/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Din ve Vicdan Özgürlüğü II</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/12/10/din-ve-vicdan-ozgurlugu-ii/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/12/10/din-ve-vicdan-ozgurlugu-ii/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 09 Dec 2009 23:20:49 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yusuf Mehmet Bahadır</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Devlet]]></category>

		<category><![CDATA[Devlet Terörü]]></category>

		<category><![CDATA[Devletçilik]]></category>

		<category><![CDATA[Din istismarı]]></category>

		<category><![CDATA[Diyanet]]></category>

		<category><![CDATA[Hristiyanlık]]></category>

		<category><![CDATA[Laiklik]]></category>

		<category><![CDATA[Tarih]]></category>

		<category><![CDATA[din]]></category>

		<category><![CDATA[vicdan]]></category>

		<category><![CDATA[Din ve Vicdan Özgürlüğü]]></category>

		<category><![CDATA[Dinin kurumsallaşması ve iktidar sevdası]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=7639</guid>
		<description><![CDATA[Dinin kurumsallaşması ve iktidar sevdası

&#8220;Aranızda en üstün olmak isteyen, sizlere hizmet etmekle yükümlüdür.&#8221; 
&#8220;Kardeşinin gözündeki çöpü görürsün de kendi gözündeki merteği görmezsin. Ne zaman kendi gözündeki merteği ortadan kaldırırsan işte o zaman kardeşinin gözündeki çöpü kaldırabilmek üzere oldukça iyi bir görüşe kavuşacaksın.&#8221; (Hz. İsa Aleyhiselamın Hadisleri) 
 
Bir önceki yazımızda din özgürlüğüne dair dört ana esas belirlemiş [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2 style="text-align: left;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091210_derin_dusunce_org_din_laiklik.gif"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091210_derin_dusunce_org_din_laiklik.gif"><img class="alignleft size-full wp-image-7642" title="20091210_derin_dusunce_org_din_laiklik" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091210_derin_dusunce_org_din_laiklik.gif" alt="" width="240" height="320" /></a>Dinin kurumsallaşması ve iktidar sevdası</h2>
<p style="text-align: left;"><strong><em><br />
&#8220;Aranızda en üstün olmak isteyen, sizlere hizmet etmekle yükümlüdür.&#8221; </em></strong></p>
<p style="text-align: left;"><strong><em>&#8220;Kardeşinin gözündeki çöpü görürsün de kendi gözündeki merteği görmezsin. Ne zaman kendi gözündeki merteği ortadan kaldırırsan işte o zaman kardeşinin gözündeki çöpü kaldırabilmek üzere oldukça iyi bir görüşe kavuşacaksın.&#8221; (Hz. İsa Aleyhiselamın Hadisleri)</em></strong> <br />
 </p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/2009/10/25/din-ozgurlugu%25e2%2580%2599ne-genel-bir-bakis/" target="_blank"><span style="text-decoration: underline;">Bir önceki yazımızda</span></a> din özgürlüğüne dair dört ana esas belirlemiş ve bu konu etrafında değişik örnekler vermiş, dahası ülkemizde yaşanan din özgürlüğü problemlerine değinirken hatırlarsanız şöyle demiştik: <em>&#8220;Kendi tarihimiz açısından bakarak; Peki, devlet neden dini, vicdanlara ve mabetlere hapsetmek suretiyle kontrol altına almak istesin ki? Sahi din bu kadar korkutucu bir şey midir ki kontrol edilme ihtiyacı duyulsun? ya da geçmişte hristiyanlık tarihinde olduğu gibi, dinsel bir şiddet süreci mi yaşamıştık? Din ve mezhep kavgaları mı yapmıştık? Din ya da kilise eliyle engizisyon mahkemelerinde işkence ve zulüm mü görmüştük?&#8221;<span id="more-7639"></span></em></p>
<p> Daha önce yazmış olduğum bu satırları, derinlere inmek suretiyle; biraz daha açmayı, sağlıklı bir tahlil yapabilmek adına önemli olduğunu düşünüyorum. Ve meselenin bam teline dokundurmak için; din özgürlüğü problemlerinin, tarihsel olarak başlangıç noktasına ve kaynağına bir yolculuk yapmak gerekecek.  </p>
<p>Araştırmalar, tarihi süreç içerisinde din özgürlüğü problemlerinin daha çok hıristiyanlıkla  ortaya çıktığını göstermektedir. Teorik ve haklı olarak kendini &#8220;Sevgi dini&#8221; olarak takdim eden bir dinin, güç ve iktidar sahibi mensupları tarafından, başka dinlere ve kendi içinde oluşan &#8220;heretik ve schismatic&#8221; oluşumlara karşı, tavizsiz ve gaddarane bir şiddet politikası gütmesi ve bunun insanlığa sunmuş olduğu ağır tahribat ve bedeller, ilgili konuyu ve süreci araştırmaya değer kılıyor. Daha çok  batıda gelişen ve insanlığın vicdanını duvara asıp, hayvani (belki de daha aşağı)  mertebeye ulaşmada, zirve yaptığı bu süreç, değil başka bir dine, farklı bir mezhebe dahi tahammülün olmadığı bir süreç olarak, tarihe geçmiştir. Zira Ortaçağ&#8217;da kilisenin mutlak bir otorite konumuna hızla yükselme arzusu ve devleti ele geçirme gayretleri nedeniyle bağnazlık ve tahammülsüzlük had safhaya ulaşacak. Ve böylece batı&#8217;da <strong>&#8220;tek kral, tek devlet ve tek din&#8221;</strong> anlayışı hakim olacaktı.  </p>
<p>Olayın başlangıç noktasına dönecek olursak; Hz.İsa ve getirmiş olduğu ilahi mesajların, ümmeti tarafından yayılma süreci, yaklaşık 310 sene gizli ve el altında gerçekleşmiş ve bu insanlar o günün zalim cabbarlarına ve oligarşik despotlarına karşı, bu dini gizlilik içerisinde korumaya muvaffak olmuşlardı. </p>
<p><strong>İmparator Constantin tabandan gelen zorlama neticesinde, hıristiyanlığı din olarak kabul etme ve din özgürlüğünü getirme mecburiyetinde kalmıştı. Gerçi bu Hıristiyanlık üzerinde kontrolü elde tutmak için yapılan bir kabulleniştir.</strong> <strong>Eğer o günün Hıristiyanları, Constantin&#8217;in bu oyununa gelmeyip, daha çok üst yapı ile ilgilenMEselerdi, ihtimal dinlerini bir süre daha koruyabilirlerdi yorumu getirilebilir.</strong> <strong>Zira hiristiyanlığın (resmi) din olarak kabul edilişi, hıristiyanlara indirilen büyük bir rehavet darbesi olmasının yanında, iktidar sahibi zalim ve jakoben yöneticilerin, dini ve siyasi gücü kontrol altında tutma maksadıyla, baskıcı ve despotik yönetimlerinin ilk nüvesini oluşturacaktı. Tabii hiristiyanlığın resmi din olarak kabul edilişin ardından, hristiyanların bir kısmı eski gerilimlerini (hassasiyetlerini) kaybedip, kelepir sevdasına düşmeleri ayrı bir araştırma ve inceleme konusu olabilir.</strong>   </p>
<p>İmparator Constantin 313 yılında Milan fermanı ile, ferman söylemlerinin aksine dinde toleranssızlığa giden yolun kapısını aralamıştır. <strong>&#8220;Bir devlette tek din ve din içinde birlik&#8221;</strong> ilkesiyle Constantin, heretiklere karşı savaşta, kiliseyi desteklemiş ve hatta önderlik etmiştir. Bu dönemde, heretiklik manevi ve medeni suç olmaktan çıkarılıp, sonu engizisyon mahkemelerine kadar varan bir dizi zülmi cezalara kadar gitmiştir. Bu dönem kilise ile devletin yetkilerinin kaybolup kaynaşmaya dönüştüğü bir dönem olarak adlandırılabilir. </p>
<p>Daha sonra 380 yılında I.Theodosios ile hıristiyanlık önce devletin resmi dini haline gelmiş, peşinden de devlete hükmeden bir kurum haline dönüşmüştür ki buna <strong>&#8220;hiristiyanlığın devletleşmesi&#8221; </strong>ya da<strong> &#8220;Dinin kurumsallaşması&#8221; </strong>tabiri daha uygun düşecektir. Yani <strong>&#8220;Kilise devlet içinde değil, Devlet Kilise içindedir&#8221;</strong> artık. Başka bir deyişle, &#8220;<strong>kilisenin (ruhani kılıcın) devleti ele geçirmesi&#8221;</strong> olarak da yorumlanabilir.         </p>
<p>Sonuçta, insanlığa kan kusturacak öylesi bir teokratik düzen gelmiştir ki, bunu Papa VIII.Boniface şu şekilde izah etmektedir.  </p>
<p><em>&#8220;Kutsal Katolik ve apostolik kilise dışında günahların ne affı ne de onlardan kurutuluş yolu vardır. Mevcut iki kılıç (dünyevi  ve ruhani) kilisenin iktidarındadır. Bir devlette iki baş olamaz. Dünyevi otorite, ruhani olana tabidir. Ruhani otorite kral da dahil herkesi yargılayabilir ama o hiç kimse tarafından yargılanamaz. Çünkü onun otoritesi ilahidir.&#8221;</em> </p>
<p>İşte bu aşamadan sonra din özgürlüğü alanındaki felaketler süreci başlamış oluyordu.  </p>
<p> Bu despotik tekelci yönetim, İncil&#8217;de geçen <strong><em>&#8220;Ve efendi hizmetçiye dedi; Yollara ve çitlerin boyuna çık. Bulduklarını içeriye girmeye zorla ki evim dolsun.&#8221;</em></strong> Sözünü kendine referans alarak zora başvurmanın lüzum ve doğruluğuna inanır. Hoşgörüsüzlük ilke haline getirilir. Ve sonuçta Nietzsche&#8217;ye <strong>&#8220;Anarşist ve Hıristiyanın kökeni birdir&#8221;, &#8220;Kutsal anarşistler&#8221;</strong> sözünü dedirtecek, şiddet ve yüzyılları bulan din ve mezhep kavgalarının fitili ateşlenmiş olur. </p>
<p>Bu kadarla da kalınmaz ve <strong>&#8220;Ruhun kurtuluşu için, her türlü ten cezası, her işkence hatta ölüm caizdir&#8221;</strong> düşüncesi ortaya atılır ve engizisyon mahkemelerinin fikri alt yapısı oluşturulur ve bu zülüm düzeni devlet eliyle meşrulaştırılmış olur.  </p>
<p>Dinde zorlamayı makul gören anlayışın temelinde, <strong>&#8220;Hıristiyanlı/Kilise dışında kurtuluş yoktur&#8221;</strong> kuralı dikkate değerdir. Bu kural maalesef kendinden olmayana şiddet yolunu açmış ve yeryüzünü kana boğmuştur. </p>
<p><strong>Zira öğretiye göre, hiristiyanlığın asıl amacı ruhun ve insanlığın manevi kurtuluşudur ve bunun da tek ve mutlak yolu hiristiyanlıktır. Yani tek bir mutlak doğru vardır. O da kendileridir. Bu kurtuluşa gelmeyen kılıçla yola gelecektir. Dolayısıyla dinde zorlama insanın en kutsal görevidir. Toplumun zor kullanmama sebebinden dolayı topyekün cehenneme gitmektense bireylerin acı çekmesi ve hatta ölmesi gayet normaldir!</strong> </p>
<p>İşte bu anlayış, kendinden olmayan din ve mezheplerle bir savaşın ifadesidir. Zira insanlığın manevi kurtuluşunu hedef almış fanatik bir inancın, ne başka dinlere ne başka mezheplere ne de kendi içindeki farklı oluşumlara müsaade edeceği beklenemez. Özgürlüğe gem vurma ve zorlama suç olarak değil, kutsal vazife olarak nitelenmiştir. </p>
<p>Hiristiyanlık içinde oluşmuş  her mezhebin kiliseleri de, &#8220;mutlak hakikatı&#8221; kendilerinin temsil ettiğini iddia etmiş ve kurtuluşun sadece kendilerinde olduğuna iman etmişlerdir. Dolayısıyla kendileri dışındaki oluşumları heretik kabul ederek, onlarla savaşmayı vazife bilmişler ve kanlı mezhep savaşları böylece başlamıştır.  </p>
<p>532 yılında İmparator Jüstinyen hipodrom&#8217;da 40.000 civarında insanı doldurup katletmesiyle vurguladığı  &#8220;Tek devlet, tek kanun, tek din&#8221; anlayışının doğurduğu <strong>&#8220;Kral kimse, din o&#8217;dur.&#8221;</strong> felsefesine inanmış ve bunu da vahşetinin gerekçesi yapmıştır. Artık halk, kralın dininden olmak zorundadır.  </p>
<p><strong>Hz. Peygamberin (S.A.V), Bizans Kralı Herakleios&#8217;a gönderdiği mektupta <em>&#8220;İslamı kabul etmekten kaçınması halinde halkının günahını da üstleneceği&#8221;</em> şeklindeki uyarısı, muhtemelen hıristiyanlıktaki halkın, kralın dininden  olması zorunluluğu sebebiyledir. Yoksa İslam&#8217;da hiç kimsenin, bir başkasının suçunun cezasını çekmeyeceği esaslı bir prensiptir. Ayetlerle de sabittir. </strong> </p>
<p><strong>Ancak burada şunu da belirtmek gerekir ki; insanlığa zulüm ve gözyaşı getirmekten başka hiçbir işe yaramayan, yukarda anlatılan öğretiler ve bu öğretilerden müteşekkil zihin yapısı daha çok, iktidar odaklı kurumsallaşmış bir dinin, günümüz tabiriyle vatikanizm öğretisinin eseridir. Dolayısıyla Hz. İsa (a.s)&#8217;nın getirmiş olduğu ilahi mesajla uzaktan yakından alakası yoktur.</strong> </p>
<p><strong>Çünkü, her türlü müessese gibi, (devlet de buna dahildir) Kiliseler de konformizme, sosyal ve siyasal muhafazakarlığa, yani mevcut durumun her ne pahasına olursa olsun sürdürülmesine tabiatları gereği yatkındırlar. Bunun yanında ilahî mesajın, yani dinin yeryüzünde insanlar tarafından temsil edilen ve &#8216;yönetilen&#8217; bir müessesesi olamaz. Bunun yanında; Papa, kardinal, piskopos gibi hiyerarşik otoriteler zinciri Hz. İsa&#8217;nın getirdiği dinde yoktur. Bu durum, Kiliselerin kendilerini bir devlet gibi teşkilatlandırmaları sonucu ortaya çıkmıştır ki, insanları din değil, bürokratik yapılarla yüz yüze getirmiştir. Bu hiyerarşik yapı, doğal olarak kendini korumak için din ile hiç alakası olmayan kıymeti kendinden menkul ve kendine ait bir iç kanun ve kurallar bütününü de beraberinde getirmiştir. Bu nedenle Kiliseler ve kurumsallaşmalar, özünde bir yabancılaşmayı, yani dinden uzaklaşmayı taşımakta ve bireyin yasa ve kurallara boğulmasıdır ki, tarihte yaşanan acı olaylar da bu gerçekliğin yansımasıdır.</strong> </p>
<p>Şimdi, hristiyanlık tarihinde ve din özgürlüğü problemleri çerçevesinde, tarihte yaşanmış bazı olayların altını çizmeye çalışalım. </p>
<p>Din savaşlarına en önemli örneklerden biri Antakya ve Kudüs&#8217;ün işgalidir. 1098 yılında Antakya&#8217;yı ele geçiren haçlılar şehirdeki bütün Müslümanları katlederek, Kudüs yoluna koyulmuşlardır. 1099 yılında Kudüs işgal edildiğinde ise, yaşlı, kadın, erkek, çocuk savunmasız 40.000 insan kılıçtan geçirilmiş. Kutsal mekanlar yağmalanmış. Bütün Museviler de, Müslümanlara yardım ettikleri gerekçesiyle sığındıkları sinagoglarda yakılmıştır ki, bu olay insanlık tarihinin en acı katliamı olarak geçmiştir. </p>
<p>1204 yılında ise, Küdüs&#8217;e yönelen IV.Haçlı orduları, İstanbul&#8217;a uğrayarak, zulüm ve nefretlerini ortaya dökmüşlerdir. Oradaki halka, inanç farklılığından dolayı zulmedilmiş. Din adamları asılmış, savunmasız kadınlara ve rahibelere tecavüz edilmiş. Aziz olarak bilinen kişilerin mezarları dahi yağmalanmıştır. Ayasofya cami dahi bu yağmadan nasibini almıştır. Öylesine bir yağmadır ki bu, İstanbul harabe şehir haline gelmiştir. Bununla da yetinmeyip, İstanbul&#8217;da bir Latin patrikliği kurmuşlar ve Ortodoks halkı zorla Katolikleştirmeye çalışmışlardır. (Şahsi kanaatim şayet Bizans, Bizans olarak kalsaydı, sanırım sorun yoktu ve Fatih Sultan Mehmet, İstanbul&#8217;a en azından belki de kılıçla girmeyecekti. Zira Bizans artık koca bir zülüm meydanı ve haçlı seferlerinin üssü pozisyonundaydı diye düşünüyorum)         </p>
<p><strong>Buradan Haçlı  seferlerinin amaçlarından birisi de, heretik ilan edilen Bizans&#8217;ın tekrar Katolikliğe dönüşünü sağlayarak yeniden Papa&#8217;nın egemenliği altına girmeyi sağlamak olarak yorumlanabilir. Hatta biraz daha ileri giderek, geçtikleri her yolda bir enkaz bırakmaları sebebiyle bu hareketin sömürü ve emperyalist amaçlar taşıdığını da söyleyebilirim.</strong> </p>
<p>1313 yılında Tapınak Şovalyeleri Papa ve Kral işbirliği ile, heretik ilan edilmiş ve şovalyeler diri diri yakılarak idam edilmişlerdir. Ve Tapınak şovalyeleri, papaya ve krala Karuni bir servet bırakarak tarih sahnesinden silinmişlerdir.  </p>
<p>1572&#8242;de Fransa&#8217;da Katolikler, IX. Charles&#8217;ın emriyle bir gecede 20 ila 70 bin arasında Protestan&#8217;ı katletmişlerdir. Enteresandır, Papa, bu katliamı kutlamak için özel bir madalya bastırmıştır. (Saint-Barthelemy Katliamı)</p>
<p>Yine din özgürlüğü problemlerinin sebep olduğu otuz yıl savaşlarını da hatırlatmak gerekiyor. Protestan ve Katolik birlikler arasında çıkan savaşta Almanya koca bir harabe ülke halini almış, 300 ayrı eyalete bölünmüş ve bunun yanı sıra nüfusu da 16 milyondan 6 milyona düşmüştü. Bu savaş sonunda yorgunluk ya da bıkkınlık hali olsa gerek, kısmi bir din ve vicdan özgürlüğü getirildiğini de belirtmem gerek. </p>
<p>Ve Engizisyon Mahkemeleri&#8230; Bu mahkemeler, XIII. Yüzyılda ortaya çıkmış, hıristiyanlıktan dönen, heretik akımlara karışan, dini esaslara başkaldırmış, kısmen de Yahudileri ortadan kaldırmak ve yok etmek maksatlı kurulmuş ve XIX. Yüzyıla kadar etkisini sürdürmüş Katolik kilise mahkemelerdir. Bu mahkemelerin, heretik akımlara karşı başarısız olmuş hükümdarların tahttan indirileceği kararını alması, vahşeti boyutunu daha da derinleştirmiştir. Öyle ki bu vahşet; yüzyıllar boyunca, yüz binlerce kişiyi yakma, kazığa oturtma, mezardan çıkarıp kemikleri yakma, dilini kesme, evlerini yıkma, mala gasp, hapis, sürgün, kürek çekme gibi cezalar olarak tezahür etmiştir.  </p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/2009/09/24/kesifler-cagi-ve-uyuyan-osmanli/" target="_blank"><span style="text-decoration: underline;">Endülüs&#8217;ün yıkılışıyla,</span></a> İspanyol Engizisyon Mahkemeleri bu sefer Müslümanlar ve Yahudiler üzerinde akıl almaz işkence ve zulümlere başlamışlar. Sonuçta ya Amerika yerli halkının kaderini paylaştılar ya da göçe zorlandılar. Osmanlının yardımlarıyla bir kısmı Kuzey Afrika&#8217;ya bir kısmı da İstanbul&#8217;a yerleşmişlerdir. (İstanbul&#8217;da yaşayan bir Yahudi Cemaatine mensup bir arkadaşım bana bu olayı anlatmış, Osmanlı&#8217;ya şükranlarını iletmişti.)  </p>
<p><strong>Ve Batı  dünyası 1500 yılı aşkın süren din savaşları  sonucunda savaşmaktan yorulması  sebebiyle olsa gerek, içlerindeki farklı mezhep ve görüşleri kabul etmek zorunda kalmıştır. Ancak bu kabulleniş yani din ve vicdan özgürlüğünün kabulu, dinden kurtulmak şeklinde ortaya çıkmıştır. Batı dinden ve kilise baskısından kaçarken pozitivizme ve hümanizme tutunacak. Özgürlüğe yelken açacak. Ancak bu da dini aşırılık sonrası, özgürleşme aşırılığını doğuracaktır</strong>. <strong>(Bu tespitler de, ayrı bir yazı konusu olabilir.)</strong> </p>
<p>Yukarda anlatılan olaylar baz alındığında <strong>aforoz, engizisyon ve endüljans</strong> (günahları affetme yetkisi) gibi tanrısal gücün temsil edilmesi ve bunun doğurduğu problemler de ayrıca göze çarpmaktadır. </p>
<p><strong>Aslında yazı  boyunca anlattığım şey, daha doğrusu tarih boyu yaşanan şey, dogmatik tekelcilik sebebiyle, kilisenin elinde tuttuğu gücü  (din, yönetim, ekonomik güç) kötüye kullanması ve din istismarına gitmesidir şeklinde özetlenebilir. Dolayısıyla suçlanacak şey din midir, yoksa güç ve iktidar düşkünü insanoğlunun ihtirasları mıdır? Sorusunun cevabı hayati önem kazanmaktadır. </strong> </p>
<p><strong>Tabii burada dinin kontrol altına alınması gereken tehlikeli bir dogma olduğu sonucu ortaya çıkmaz. Ya da kimilerimiz, Türkiye&#8217;de çok yaygın bir klişe olan; <em>&#8220;&#8216;Evet, evet, din zaten siyasete hiç karışmamalı, vicdanlarda yaşamalı&#8217; diyebilirler&#8221;</em> Oysa bu peşin hükümlü bir genellemedir.  Çünkü dinin siyasete karışarak insanlık adına, özgürlük, adalet ve barış getirdiği bir düzine, tarihsel olay da sayabilirim. Kaldı ki, bir dinin hayatın hangi yönlerini düzenleyeceği konusunda o dinin kendi kaynakları ve inananları dışında kimsenin karar verme yetkisi de yok. Meselenin bir diğer boyutu ise, yukarda anlatılan despotik ve zulüm olayları din boyutlu gibi görünse de, bu çoklu durum sadece din değil, din-dışı felsefeler ya da ideolojiler ve her türlü -izm&#8217;ler için de geçerli. Örneğin diyalektik materyalizmin siyasete karışması, ‘silahlı propaganda&#8217;ya koyulmuş Leninist bir komünizm şeklinde de olabilir. </strong> </p>
<p><strong>Bu durumda &#8220;Dinin siyasete karışması  noktasında bıçak sırtı denen hassas denge nasıl olmalıdır?&#8221;  Sorusu akıllara gelebilir. Şahsi kanaatim; tarihsel süreçler ve yaşanan tecrübeler iki duruşu karşımıza çıkarmaktadır. Birincisi; ferdi esas alarak, sadece insan odaklı, din adına iktidar talebinde bulunMAyan anlayış, ikincisi ise; iktidarı ve gücü ele geçirmeye dönük, din adına siyaseti önceleyen algılama biçimidir ki; bu duruş (iyi niyetli dahi olsa) insanoğluna çok cefalar çektirmiştir. </strong> </p>
<p>Birinci duruşu İslam dinini baz alarak, meseleyi biraz daha açarsak; İslam, şuur sahibi insanları tek tek muhatap almıştır ve insanlar dünyadaki eylemlerinden, yaptıklarından ve yapmadıklarından sorumlu olacaklardır. Din mesajını fertlere iletir. Fertlerin görevi vazifelerini yerine getirmektir<strong>. Fakat fertler vazifelerinin ötesinde somut sonuçların peşine düşmesi gerekmez.</strong> Yani insan vazifesini yapar, sonucu verecek olan Yaratıcının işine karışmaz. Bu özelliği ile <strong>ilahi mesaj daha çok ALT YAPI ile ilgilidir. Fertler için en önemli vazife iman ibadet, ahlak, vicdan gibi konulardır. ÜST YAPI tali bir konudur.</strong> Şerif Mardin&#8217;in dediği gibi; <em>&#8220;İslam gibi toplum ilişkilerini İlahî bir mesajın ışığında değerlendiren ve toplumu gereken İslami ideale yaklaştırmaya çalışan bir dinde, dinin kendisini bir ‘üstyapı&#8217; kurumu olarak değil, bir ‘temel şekillendirici&#8217; olarak ele almak&#8221; </em>gerekir. <strong>Belki de burada önemli olan siyasetin dine dolayısıyla insana hizmet eder şekilde tutulmasıdır.</strong> </p>
<p><strong>Bu ilkelerden, esas alınan unsurun taban olduğu (insan, ahlak, vicdan&#8230; olduğu), devlet, güç ya da iktidar sahibi elitist zümre&#8230; gibi tavan için yani üst yapı için, fertlerin zarar görmesinin istenemeyeceği sonucu ortaya çıkar. </strong></p>
<p><strong>Bu nokta çok önemlidir. Daha kestirmeden açık olarak ifade edeyim; </strong> </p>
<p><strong>Eğer birinci duruşa sahipseniz mesela, devletin ali cenap menfaatleri için, Dersim Katliamını hoş göremezsiniz. Ermeni tehcirini hoş göremezsiniz. Vicdanları kanatıp, Gazi, Sivas Madımak, Maraş olaylarını hoş göremezsiniz.  &#8220;Söz konusu vatansa, gerisi teferruattır&#8221; da diyemezsiniz. Devleti putlaştıramazsınız. Kendinden olmayana düşman gözüyle bakamazsınız. Milleti ve insanlığı kendine hedef seçip &#8220;eylem planları&#8221;, &#8220;lahikalar&#8221;, &#8220;kafes&#8221; operasyonları hazırlayıp uygulayamazsınız. &#8220;Ayışığı&#8221;, &#8220;Yakamoz&#8221;, &#8220;Sarıkız&#8221;, &#8220;Eldiven&#8221; gibi darbe planları da hazırlayamazsınız. Dahası, camilerdeki mahyalara &#8220;Önce Vatan&#8221;, &#8220;Ne mutlu Türküm diyene&#8221; şeklinde ucuz hamasi yazılar da yazamazsınız. Kısacası hukuku, adaleti ve vicdanları ayaklar altına alamazsınız. &#8220;Milli menfaatler mi, ahlak mı önemli ?&#8221; sorularını soran ahmak kafalara, &#8220;Ahlak&#8221; diye haykırarak duruşunuzu belirlersiniz.</strong> </p>
<p>Tarih boyunca tecrübelerce sabit olan ve sıkıntılı bir duruşu temsil  eden ikinci duruşta ise, en önemli vurgu <strong>&#8220;iktidar&#8221;</strong> vurgusudur<strong>. İktidara ve güce endeksli bir duruş tarzıdır. Yazıda konusu geçen hristiyanlığın devletleşmesi suretiyle kurumsallaşması ya da Siyasal İslam dedikleri İslamcılık bu duruşu temsil eder. Bu duruşun, aktörlerinin ortak özelliği iktidar talebidir denilebilir. Bu duruşu temsil edenler oldukça dindar olabilirler ancak en önemli fark önceliklerinin değişmiş olmasıdır. Evet bunlar, toplumsal düzeni sağlamak için, problemlerin çözümü için iktidarı ele geçirmek gerektiğini inanmışlardır. Alıştıra alıştıra mı söylemem gerek bilmiyorum ancak, Humeyni Devrim hareketini ve hatta, MSP, RP, FP gibi siyasi partileri de bu çizginin devamı olarak görmekte bir beis görmüyorum.</strong><strong> </strong><strong>Hatta, bu ikinci duruşun temsilcileri içerisinde, Hizb-ut Tahrir, Usame Bin Ladin ve El Kaide gibi Kur&#8217;anı literal yorumlayıp, hatasız masum dindar yönetici arayanlar dahi vardır. Yeryüzünde böyle bir insan olmadığı için, bu taleplerini gerçekleştirebilmek adına tabii olarak, iktidar amaçlı çalışmak zorunda olduklarını da belirtmem gerekir. Sonrası malum; dini despotizme  kadar varılabilecek keyfi uygulamalar ve baskılar kendini gösterebilir. </strong> </p>
<p><strong>Özetle ikinci duruş; devleti önceleyen, üst yapıya önem veren görüşlerdir. Bu görüş esasen ehl-i Sünnet itikadına da uygun değildir. Fakat, Sünni Müslümanların yaşadığı yerlerde de yaygınlaşmıştır. Sünni Müslümanlar arasında iktidar talebini önceleyen bu görüşlerin yaygınlaşmasında modernite etkisi ve Şiilik yadsınamaz ölçüde etkili olmuştur.   </strong></p>
<p>Bu arada, bir diğer önemli hususa da parantez açmam gerekiyor;</p>
<p>Yazının amacı, hristiyanlık tarihindeki kötü örnekleri sıralayarak  <strong>&#8220;onlar kötü, biz iyiyiz&#8221; </strong>iddiasında bulunmak değil elbette. Yazını amacı, din ve vicdan özgürlüğünün esaslarını belirleyerek dünya barışına katkılarını anlatabilmek. Dahası dinin siyasete karışması noktasında iki farklı duruşu gözler önüne serip, sorunun temellerine inebilmek ve geçmişten ders almak olarak özetlenebilir. Bunun yanı sıra dini kontrol altına alma çabalarının, altında yatan gerçekliği gözler önüne serebilmekti. </p>
<p>İslam tarihine baktığımızda, insani hataların, hırsların ve bağnazlıkların da mevcut olduğunu görebilirsiniz. Hz. Peygamber&#8217;in vefatından çok geçmeden Müslümanlar arasında fazlasıyla siyasi karmaşalar, ihtilaf ve çatışmalar başlar. Hz. Osman ve Hz. Ali&#8217;yi şehit edenler Müslümandır. Sıffin savaşıyla, &#8220;Hariciler&#8221; olarak bilinen ve hem Sünnilere hem de Şiilere karşı bugünün deyimiyle &#8220;terör&#8221; uygulayan, Günümüz Taliban ya da El Kaide&#8217;sine benzer fanatik mezhep de çıkar. </p>
<p>Maalesef ikinci duruş dediğimiz bu anlayış, Hz. Muaviye&#8217;den sonra çeşitli saltanatlar şeklinde devam etmiş; bu saltanatlarda <strong>Emeviler&#8217;de olduğu gibi, devletin/toplumun huzuru için fertler feda edilmekten çekinilmemiştir. Mitleşen devletin korunması &#8220;bir ibadet gibi&#8221; ele alınmış; bu uğurda her şey feda edilmiştir. Hakeza İttihat ve Terakki marifetleri ile, Osmanlı&#8217;nın son dönemleri ve hatta Osmanlının manen çöküş dönemleri de bu anlayışı temsil edebilir. Bugün bu anlayışı, Siyasal İslam ya da İslamcılık diye tanımladığımız, ideolojik yaklaşımların yürüttüğünü söyleyebiliriz.</strong>  </p>
<p>Daha sonraki yüzyıllar boyunca da Müslüman mezhepler, devletler, emirlikler, hanedanlar arasında sayısız savaş  yaşanır. Evet, mezhep çatışması İslam&#8217;da Hıristiyanlığa göre daha azdır, ama yine de vardır.</p>
<p> Bu elbette İslam&#8217;a aykırıdır ama her dinde olduğu gibi İslam tarihinde de yine din adına pek çok dünyevi çatışma, kaos, ve kör fanatizm üretenler olmuştur ve halen de olmaktadır. </p>
<p>Ve sonuçta, dönüp dolaşıp şu soruyu tekrarlamak ihtiyacı hissediyorum. </p>
<p><strong>&#8220;Yaşanan acı gerçekler karşısında suçlanacak şey din midir, yoksa güç ve iktidar düşkünü insanoğlunun ihtirasları mıdır?</strong>&#8221;  <br />
 </p>
<p><strong>Gelecek Yazı</strong> </p>
<ul type="DISC">
<li><strong>Din ve Vicdan Özgürlüğü Sürecinde İslam Tecrübesi ve Sonuç</strong></li>
</ul>
<p> <strong>Teşekkür : </strong>Sayın<strong> </strong>Prof.Dr.Saffet Köse&#8217;nin &#8220;Din Özgürlüğü ve Barış Yolunda İki Farklı Tecrübe&#8221; adlı eseri, Köprü Dergisi yazarlarından Sayın Selim Sönmez ve Dinler Tarihi Ana bilim Dalı Öğretim Üyesi Yrd.Doç.Dr. İsmail Taşpınar ve Sayın Mustafa Akyol&#8217;un makaleleri, Sayın Mehmet Yılmaz Bey&#8217;in teşvik ve destekleri, Derin Düşünce Grubu üyeleri ve yorumcuları ile yaptığımız tartışmalar bu yazı için bilgi ve ilham kaynağı olmuştur.</p>
<p>&#8230; Bu makale ilginizi çektiyse&#8230;
</p>
<p style="text-align: right;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak-laiklik.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-11326" title="kapak-laiklik" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak-laiklik.jpg" alt="" width="176" height="273" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/alaturka_laiklik.pdf" target="_blank"> Alaturka Laiklik: “Beni bir bir sen anladın, sen de yanlış anladın!”</a></strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak.jpg"></a>Türkiye Cumhuriyeti’nde Alevîlere zorla Sünnî İslâm öğretilirken Sünnîlerin başörtüsü devlet dairelerinde yasak. Türk Ordusu’nun istihbaratı camileri ve namaz kılanları fişliyor. Hristiyan Ermenilerin ne kiliseleri, ne yetimhaneleri ne de cemaat lideri seçimleri özgürce yapılamıyor. Rumların ruhban okulları özgür değil. Yahudiler diğer gayrı Müslimler gibi askerde ayrımcılığa uğruyor. Ateistlerin kitapları, internet siteleri yasaklanabiliyor, kapatılabiliyor. Gayrı Müslimlerin alın teriyle biriktirdikleri vakıf malları 1970′lerde gasp edildi, hâlâ geri verilmiyor.</p>
<p>Sahi Laiklik neye yarıyor? Bu kitap son yıllarda Türkiye’nin gündemine gelen, birbirinden ayrı gibi duran ama çekirdeğinde <strong>Yobaz Laiklik Meselesini</strong> barındıran konuları ele alıyor.<a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/alaturka_laiklik.pdf" target="_blank"><strong>Buradan indirebilirsiniz.</strong></a></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2009/12/10/din-ve-vicdan-ozgurlugu-ii/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/12/10/din-ve-vicdan-ozgurlugu-ii/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
	</channel>
</rss>

