<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	>

<channel>
	<title>Derin Düşünce &#187; Şeriat</title>
	<atom:link href="http://www.derindusunce.org/category/seriat/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.derindusunce.org</link>
	<description>Grup platformu</description>
	<pubDate>Fri, 25 May 2012 09:41:57 +0000</pubDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.6.2</generator>
	<language>en</language>
			<item>
		<title>Gözlerden kaçmasın: Islam without extremes</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/07/15/gozlerden-kacmasin-islam-without-extremes/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/07/15/gozlerden-kacmasin-islam-without-extremes/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 15 Jul 2011 15:00:25 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mustafa Akyol</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Duyuru]]></category>

		<category><![CDATA[islamcilik]]></category>

		<category><![CDATA[İslam]]></category>

		<category><![CDATA[Şeriat]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=18066</guid>
		<description><![CDATA[
Giriş bölümünü ücretsiz indir
Amazon sitesinden satın al
Share on Facebook]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignnone" src="http://thewhitepath.com/wp-content/uploads/2011/07/IslamWithoutExtremes.jpg" alt="" width="478" height="368" /></p>
<p><a href="http://thewhitepath.com/Islam-Without-Extremes-Introduction.pdf" target="_blank"><strong>Giriş bölümünü ücretsiz indir</strong></a></p>
<p><a href="http://www.amazon.com/Islam-without-Extremes-Muslim-Liberty/dp/0393070867" target="_blank"><strong>Amazon sitesinden satın al</strong></a></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/07/15/gozlerden-kacmasin-islam-without-extremes/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/07/15/gozlerden-kacmasin-islam-without-extremes/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Dikkat Kitap: İslâmcılık, Devrim ile Demokrasi Kavşağında</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/02/19/dikkat-kitap-islamcilik-devrim-ile-demokrasi-kavsaginda/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/02/19/dikkat-kitap-islamcilik-devrim-ile-demokrasi-kavsaginda/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 18 Feb 2011 22:17:09 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Editörden</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[AKP]]></category>

		<category><![CDATA[Demokrasi]]></category>

		<category><![CDATA[Dikkat Kitap]]></category>

		<category><![CDATA[devrim]]></category>

		<category><![CDATA[islamcilik]]></category>

		<category><![CDATA[milli görüs]]></category>

		<category><![CDATA[Şeriat]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=14892</guid>
		<description><![CDATA[&#8220;[...] Hakikatin muhatabı insanlardır, devletler değil. Hakikat bir iktidar söylemi olamaz ve bir iktidara uyruklaştırılamaz. Nitekim şu anda İran rejimi devrimci niteliğini yitirdiği gibi, uyguladığı abartılı ve akıl dışı baskılarla da, insanları giderek İslam dışı arayışlara itmekte. Aynı şeyleri Osmanlı&#8217;da ve tersinden  Türkiye&#8217;de de yaşamadık mı?&#8221;
Böyle diyordu Ümit Aktaş kendisiyle yaptığımız röportajda.
Müslümanlar &#8220;modern&#8221; bir dünyada [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="padding-left: 30px;"><em><a href="http://www.derindusunce.org/img/Islamcilik-devrim-demokrasi.pdf" target="_blank"><img class="alignright size-full wp-image-14893" title="islamcilik_kitap" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/02/islamcilik_kitap.jpg" alt="" width="209" height="317" /></a>&#8220;[...] Hakikatin muhatabı insanlardır, devletler değil. Hakikat bir iktidar söylemi olamaz ve bir iktidara uyruklaştırılamaz. Nitekim şu anda İran rejimi devrimci niteliğini yitirdiği gibi, uyguladığı abartılı ve akıl dışı baskılarla da, insanları giderek İslam dışı arayışlara itmekte. Aynı şeyleri Osmanlı&#8217;da ve tersinden  Türkiye&#8217;de de yaşamadık mı?&#8221;</em></p>
<p>Böyle diyordu Ümit Aktaş kendisiyle yaptığımız röportajda.</p>
<p>Müslümanlar &#8220;modern&#8221; bir dünyada Müslümanca yaşamanın yollarını arıyorlar Türkiye&#8217;de, iran&#8217;da, Mısır&#8217;da ve Avrupa&#8217;da, Amerika&#8217;da&#8230; Kâh demokratik yöntemler kâh devrimler, isyanlarla. Bu arayış bir çok faktörü hesaba katmayı gerektiriyor çünkü çok şey değişti 1400 yıldır: Teknoloji, ekonomi, toplumsal hayat.</p>
<p>Müslümanca yaşamak için devletin de &#8220;Müslüman&#8221; olması mı gerekiyor? Bu o kadar net değil. Çünkü İslâm&#8217;ın gereği olan &#8220;kısıtlamaları&#8221; insan en başta kendi nefsine uygulamalı. Adı &#8220;İslâmî devlet&#8221; konsa bile dinî mecburiyet ve yasakların kanun gücüyle uygulanması vatandaşı çocuklaştırıyor ister istemez. <strong>Dahası iyi-kötü ayrımı yapmak, iyiden yana tercih kullanacak cesareti bulmak gibi insanî güzellikler devletin elinde bürokratik malzeme haline geliyor.</strong></p>
<p>21ci asırda Müslümanca yaşamak için İslâm&#8217;ın özüne dair olanı, değişmezleri koruyup son kullanma tarihi geçmiş geleneklerden kurtulmak kolay olmayacak. AKP&#8217;yi iktidara taşıyan fikrî yapıyı, Demokrasi - İslâm ilişkisini, İran&#8217;ı ve Milli Görüş&#8217;ü  sorguladığımız bu kitabı ilginize sunuyoruz. <strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/Islamcilik-devrim-demokrasi.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a></strong></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/02/19/dikkat-kitap-islamcilik-devrim-ile-demokrasi-kavsaginda/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/02/19/dikkat-kitap-islamcilik-devrim-ile-demokrasi-kavsaginda/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Müslüman devlet olur mu ? (Ümit Aktaş ile dobra dobra)</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2010/10/25/musluman-devlet-olur-mu-umit-aktas-ile-dobra-dobra/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2010/10/25/musluman-devlet-olur-mu-umit-aktas-ile-dobra-dobra/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 25 Oct 2010 09:30:11 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mehmet Yılmaz</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Demokrasi]]></category>

		<category><![CDATA[Devlet]]></category>

		<category><![CDATA[Erdem]]></category>

		<category><![CDATA[Politika]]></category>

		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>

		<category><![CDATA[ahlak]]></category>

		<category><![CDATA[devrim]]></category>

		<category><![CDATA[hakikat]]></category>

		<category><![CDATA[islamcilik]]></category>

		<category><![CDATA[vicdan]]></category>

		<category><![CDATA[İslam]]></category>

		<category><![CDATA[Şeriat]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=12992</guid>
		<description><![CDATA[Takdim: Vatandaşı olduğumuz devletin vicdanımıza uygun hareket etmesini bekliyoruz. Ama devletimizin hukukî uygulamaları ile bizim ahlâk anlayışımız çatışabiliyor. Vicdanımız, ahlâkımız İslâm ile şekillendiyse ne yapmak gerek? Devletin &#8220;Müslümanlaşması&#8221; çözüm müdür? Müslümanlık, Devlet, İktidar ilişkisi nasıl olmalıdır? İyi, güzel ve doğrunun resmî ideoloji, millet meclisi veya bir ulema sınıfı tarafından belirlenmesi İslâm ile uyumlu mudur? Müslümanca [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/10/umit_aktas.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-12993" title="umit_aktas" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/10/umit_aktas-221x300.jpg" alt="" width="221" height="300" /></a>Takdim:</em></strong><em> Vatandaşı olduğumuz devletin vicdanımıza uygun hareket etmesini bekliyoruz. Ama devletimizin hukukî uygulamaları ile bizim ahlâk anlayışımız çatışabiliyor. Vicdanımız, ahlâkımız İslâm ile şekillendiyse ne yapmak gerek? Devletin &#8220;Müslümanlaşması&#8221; çözüm müdür? Müslümanlık, Devlet, İktidar ilişkisi nasıl olmalıdır? İyi, güzel ve doğrunun resmî ideoloji, millet meclisi veya bir ulema sınıfı tarafından belirlenmesi İslâm ile uyumlu mudur? Müslümanca ve/veya İslamcı siyaset arayışında &#8220;ötekinin&#8221;,  dindar olMAyan Müslümanın ve gayrimüslimin yeri nedir? Bunları konuşuyoruz bu hafta.</em></p>
<p><em>Ümit Aktaş görmeyi, okumayı özlediğimiz aydınlardan. İçinde yaşadığı çağın dogmaları ile arasına mesafe koyabilmesi, &#8220;İslâmcılık&#8221; dahil her görüşe, siyasî projeye eleştirel bakabilmesi okurları için büyük kazanç. Ele aldığı olayları tarihsel, inançsal, ontolojik perspektifte değerlendirirken kullandığı dilin sadeliğini, örneklerin, açıklamaların netliğini de teslim etmek gerek. Belki kendisiyle her konuda hemfikir olmayabiliriz ama bu berraklık karşısında &#8220;anlaMAdık&#8221; diyemeyiz.</em></p>
<p><strong>Giriş:<em> </em></strong>Ümit Bey öncelikle çok teşekkür ediyorum söyleşi talebimizi kabul ettiğiniz için. Paris&#8217;te bulunduğum için söyleşimizi internet üzerinden, yazılı olarak yapıyoruz. Ancak bunun getirdiği bazı avantajlar da var. Sonuna kadar kullanalım derim. Öncelikle yanıtlarınıza bir uzunluk sınırı koymayın. Konuyla ilgili kitap ve makalelerinizden alıntı veya aktif bağlantı da koymak isterseniz bu Derin Düşünce okurları için bir kazanç olacaktır. Ayrıca çok sayıda <a href="http://www.kitapyurdu.com/yazar/10908/umitaktas">kitap yazdığınızı</a>, <a href="http://www.birikimdergisi.com/birikim/kisi.aspx?kid=2177">Birikim Dergisi</a>, <a href="http://www.ozgundurus.com/Haber/Kultur---Sanat/15072010/Ask-iman-isyan-ve-Umit-Aktas.php">Özgün Duruş</a>  gibi fikir dergilerinde ve internet sitelerinde editörlük ve koordinasyon yaptığınızı biliyoruz. Bu kaynaklardan da istifade edebilmemiz için arzu ettiğiniz referansları paylaşabilirsiniz.<em></em></p>
<p><strong>1° Müslüman aydınların inançlarıyla, akıl ve vicdanlarıyla ahenk içinde yaşayabilecekleri siyasî bir düzen beklentisi hiç gündemden inmedi ama bugün daha büyük bir önem kazandı zannediyorum. Zira teknoloji sebebiyle bir kara parçasına ya da demir perdenin arkasına sığınma imkânı kalmadı. Bu bağlamda tarihteki Müslüman devletler, geçmiş siyasî tecrübeler ne ölçüde bir referans teşkil edebilir? Endülüs, Selçuklu ya da Osmanlı tecrübesinden &#8220;İslâm&#8217;ın değişmezleri&#8221; olarak alıp bugüne taşınabilecek neler var?</strong></p>
<p>Bir kere şunu söylemeliyim ki yeryüzünde yaşayan ve bir insan olma vasfına sahip olan hiç kimse siyasete bigâne kalamaz. &#8220;Kişisel olan siyasaldır ve direniş, dolayısıyla da zulüm de her yerdedir.&#8221; Çünkü siyaset insanın bir insan olarak durduğu yerin ve tavrın tanımıdır. Bunun tersini söyleyen herkes de ya &#8220;siyaset yapmakta&#8221; ya da yalan söylemektedir. Mesela Vatikan ya da laik devletlerdeki kiliseler; bunlar siyasetin içinde değiller mi? Papa kadar söylemi siyaset içeren kim var? Öyle ki gittiği her ülkede siyasal gündemi belirlemekte ve değiştirmektedir. Tarikat ve cemaatlerin liderleri siyaset yapmıyorlar mı? Hatta bunların siyasetin baş aktörleri olduklarını bile <span id="more-12992"></span>söyleyebiliriz. Ama sorsanız bizim siyasetle bir ilişkimiz yok derler. Tabii burada siyasetten kast edilen şeylerde bir anlamsal daralma ya da genişleme yoluna gidilebilir. Ama sonuçta bir insan olma haysiyetine sahip olan hiç kimse siyasetin dışında duramaz ve durmamalıdır. Ha! Siyaset deyince bunu illa da bir iktidar mücadelesi olarak algılamamak gerekir. Siyaset insanın dünya üzerinde durduğu ve durmak istediği yerlerin tanımı ve bunlar arasındaki açıklığı ifade eder. Bu anlamda da hiç de olumsuz bir şey değildir. Ama bunu iktidar mücadelesiyle özdeşleştirenler, olumlu ya da olumsuz açılardan siyaseti kerih bir şey olarak görüyor olabilirler. Elbette ki salt iktidar kavgası ve hatta salt iktidar, kirletici bir şeydir. O nedenle özellikle bazı çevreler dinlerin ya da ahlâklı insanların siyasetten uzak durmasını isterler. Neden? Çünkü kendi verdikleri o kirli iktidar kavgasında, karşılarında istikameti ve ahlâkı düzgün olan insanlar olsun istemezler. Siyasal mücadeleyi iktidar mücadelesiyle sınırlayarak alanı daraltmak isterler. Bu tipler, dindar insan deyince suya sabuna dokunmayan, etliye sütlüye karışmayan, &#8220;nur yüzlü&#8221;, zalime de mazluma da aynı nazarla bakan &#8220;saf&#8221; tipleri tanımlarlar; öyle olsun isterler. Çünkü ne kadar çok insan, hele hele &#8220;düzgün&#8221; insan siyasetten uzak durursa bunların işleri o kadar kolaylaşır. Evet, siyasal mücadele de bir ölçüde kirleticidir. Ama bir mücadele içerisine girmişseniz, tertemiz duramazsınız. Daha iyiye ulaşmak, meydanı zalimlere bırakmamak için gerekirse biraz kirlenmeyi de göze almalısınız. Zalimlerin işgali altında olan bir siyasal zeminde hiç değilse pantolonunuzun paçaları kirlenebilir. Ama o yolu geçmek, o meydana çıkmak zorundaysanız bu kadar kiri de göze almalısınız. Bu dünya cennet olmadığı gibi, İslam bu açıdan hiç de ütopist bir din/anlayış değildir. Yani dünyada mücerred bir &#8220;Tanrı Krallığı&#8221; ya da &#8220;şeytanın krallığı&#8221; diye bir yer yok. Yanlış ile doğru karışık ve her yerdedir. Müminlere düşen zaten bu karmaşayı çözmek ve zalimlerin-şeytanların yüzündeki o melek maskesini düşürmektir. Bu dünyada yaşamanın ve mücahedenin belli maliyetleri vardır. Kirlenmeyeyim diye bir kenarda duranlar asıl, durdukları yerde ve salt durağanlıklarından ötürü kirlenirler. Ben de bu açıdan cemaatleri suçluyor değilim; sadece dürüst olmalarını ve tanımları doğru yapmalarını istiyorum. Yani siyaset yapmalarında bir sakınca yok; ama siyasetten uzak durulmalı falan diyerek, özünde bir peygamber mesleği olan siyasal mücadeleyi küçültmemeliler.</p>
<p>İslam, her ne kadar siyasal bir din olsa da, aslında o bir hakikat çağrısıdır. Bu hakikatin bir söz/söylem olarak tebliği, muhatapları tarafından bir iktidar çağrısı olarak algılandığından -çünkü muhataplar, ister müşrik, isterse kitap ehli olsunlar, hakikat çağrılarını bir iktidar çağrısı olarak algılamaya şartlandıklarından, kısacası iktidar ile hakikatin özdeşleştiği bir perspektiften dünyaya bakmaya şartlanmış olduklarından- İslam&#8217;ın hakikat çağrısı da, aslında uyarıcı bir vahiy olduğu halde bir iktidar çağrısı olarak algılandı ya da böyle algılanmak egemen güçlerin işine geldiğinden, bu çağrının da bir iktidar çağrısı olduğu öne sürülerek bastırılmaya ve yoldan çıkarılmaya çalışıldı. İşte bu süreç içerisinde verilen mücadele, ister istemez bir siyasal mücadeledir ve de hem muarızları hem de yanlılarınca bir siyasal mücadele olarak algılanır. Dolayısıyla bu çıkış bir hakikati dillendirme çıkışı iken, giderek ve ister istemez siyasal bir çıkış hâline de geldi/gelir ve hatta gelmelidir. Sorun bunun bir iktidar kavgası hâline getirilmesi ya da öyle algılanması, ya da öyle algılanarak veya anlatılarak kirletilmeye çalışılmasıdır. Bu tip bir anlama tarzı ise tarihin yanlış okunmasında önemli bir etken oldu. Nitekim ilk ayetin &#8220;oku&#8221; olması, aslında davetin özündeki hakikat bağlamını vurgulamaktadır. Bu okumak, bir perspektif sahibi olmak ve tarihi olsun toplumu olsun doğru okumak anlamındadır çünkü. Beri yandan, hemen izleyen ayetlerde okumamanın insanı müstağni kılması ve akabinde azgınlaş-tırıl-masından söz edilmektedir. Bu azgınlık aslında hakikatle iktidarı birbirine karıştırmaktan başka bir şey değildir. Özellikle Foucault, hakikatle iktidar arasındaki ilişkilere oldukça dikkat çeken bir düşünür. Ben de bu bağlamdaki düşüncelerimi, özellikle son yıllarda yazdığım İslami Hareket ve Yöntem, İnsan ve İslam, Aklın Hakikati ve Aşkın Şiiri adlı kitaplarda, Birikim dergisi ya da Özgün Duruş gazetesindeki yazılarımda  dile getirmeye çalışmaktayım.</p>
<p>Şimdi tüm bu sözleri ettikten sonra, sakın siyaseti ve siyasal bir duruşu ya da mücadeleyi küçümsediğim veya önemsemediğim gibi bir anlam çıkmasın. Çünkü hakikate dair her söylem, aynı zamanda siyasal bir söylemdir. Adalete, zalimlere karşı olmaya, putlaştırılmış güçleri reddetmeye, hayata bir anlam aramaya, sömürüye ve haksızlığa karşı çıkmaya&#8230; çağıran bir söylem özünde siyasal bir söylemdir, siyasal bir duruşu vardır ve topluma, insanlara belli bir yerden hitap etmektedir. Benim karşı çıktığım şey bunun salt bir iktidar söylemi ya da iktidarla hakikati özdeş kılan bir söylem olarak algılanması. İslam tarihi de bir anlamda bu yanlışa düşmüştür. Hatta bu, tâ Ebubekir&#8217;den beri gelen ama Muaviye&#8217;de çığırından çıkan bir tarih olarak sürekli yeniden analiz edilmeli ve buralardan gerekli dersler çıkarılmalıdır. Peygamberimiz (a.s.) zamanında hakikat (vahiy) ile siyasetin düzlemleri farklı iken,  Peygamber (a.s.) sonrasında, bir bakıma vahiy kesildiğinden, başka bir yönden ise dini koruma endişesi ile, iktidarla hakikat giderek özdeşleştirildi. Mesela Ebubekir (r.a.) döneminde zekat nedeni ile kabilelere savaş açılması, hilafetin Kureyş&#8217;e ait olduğunun söylenmesi, Ömer (r.a.) zamanında kadınların mescitlere gitmekten alıkonulması, Osman (r.a.)&#8217;ın hilafeti (yönetimi/siyaseti) kutsallaştırarak &#8220;Allah&#8217;ın giydirdiğini ben çıkarmam&#8221; demesi, Ali (r.a.)&#8217;nin muhalefete karşı kıyıcı bir tutum izlemesi, hep bu endişeler sonucudur. Ama bu dönemlerde hep içerik biçime egemendir. Oysa Muaviye&#8217;den itibaren artık biçim içeriğe egemenleşmiştir ve Muaviye kendisini resmen melik (kral) olarak ilan etmiştir. Ama siyaset hâlâ hakikat adına yapılan ve hakikati temsil eden bir şeydir. Nitekim bu hakka sığınılarak muhalefet her zaman yok edilmiştir. Sözgelimi hariciler, zenc hareketi, mutezile, Şiiler, Hüseyin (r.a.) gibi. Nitekim bu dönemleri de, yukarıda zikrettiğim kitaplarda &#8220;hakikat, hakikatin ifşası ve hakikatin inşası&#8221; olarak evreleştirmiştim. &#8220;Bu dönemler şu şekilde de sıralanabilir: Hakikat, hakikatin ifşası, hakikatin inşası. Hakikat, söylemle eylem arasında bir mesafenin olmadığı dönemdir; ki, bu dönemde hakikat kendisini &#8220;samed&#8221; bir biçimde ortaya koyar. İfşa dönemi, hakikat döneminin fiilen sona ermesine rağmen, bu hakikat üzerinden konuşulduğu ve eylendiği dönemdir. Hakikatle söylem arasında bir mesafe oluşmuştur. Ama söylem, hâlâ eyleme baskındır. Yani ruh daha madde üzerindeki egemenliğini sürdürmektedir ve hareket maddî gücün tahakkümü altına girmemiştir. Bu bir anlamda da şu demektir. Hareket henüz söylemsel-manevî enerjisini tastamam maddîleştirmemiştir. Maddîleştirdikçe, ortaya her ne kadar maddî bir medeniyet çıkacaksa da; beri yandan söylemsel enerji de kendisini büsbütün bu maddeselliğe yatır(mak mecburiyetinde kal)dığından, artık bir söylem üretme gücünü yitirmiş olacaktır. Bu ise hakikatin inşası döneminde gerçekleşir. Bu dönemde bir yandan söylemsel güç giderek maddeselliğe dönüşürken; koşut bir biçimde söylemin maddî izleri, emareleri, mirası, belgeleri de maddesel dokularda biriktirilir; yani bir diğer açıdan tutuklanır, maddeleştirilir, taşlaştırılır, yazılı metnin  kıvrımlarındaki yorumlarda tüketilir; özgürlük ve arzusunu kaybeder. Hakikat ya da yaşam, salt yazılı, basılı bir metin, siyasal bir dizge, ibadî bir disiplin, düşünsel bir nesne, mimari bir form; kısacası bir uygarlık fenomeni haline getirilir. Bu tabiî ki belirli bir çalışma süresini (dünyevî-mekansal zaman) gerektirdiğinden ıraksayıcı bir faaliyettir. Hakikat ne kadar zamansal (hakikat zamanı/yaratıcı-ilahî zaman) ise, inşa da o kadar mekansaldır. Hakikatin söylemi bir zaman içerisinde tecessüm ederek cemaatleşirken; inşa&#8217;nın zamanı bir mekan içerisinde medeniyetleşir. Yine de bu ıraksama sürecinde de hakikat, maddeselleşse ve söylemden, yani söz&#8217;ün özgür gücü ve ruhundan kopsa da   sürmektedir. Bu ıraksayıcı faaliyet de sona erince, bundan sonra simülasyonlar, taklitler ve tekrarlar dönemi başlayacaktır. Bu tüketici süreçten çıkabilmek için, hakikatin başlangıç koşullarına, eylemle söylemin eşyoğun olduğu o &#8220;hakikat&#8221; ânına, hakikati duyup dillendirebileceğimiz o ruh hâline, yaratıcı edimle hemhâl olacağımız o özgürlük vaktinin önüne çıkabilmeliyiz.&#8221; (İslami Hareket ve Yöntem)</p>
<p>Dolayısıyla buradan çıkacak sonuç, tarihten elbet de çıkarımlar yapabiliriz, dersler alabiliriz; ama bizim için aslolan daima hakikatle irtibat kurabilmek ve çıkarımlarımızı oradan yapmaktır. Yani öncelikle ortada bir hakikat sorunu olduğunu görmek gerekmektedir. Ama tarihimiz entropi ilkelerinin işlediği fiziksel bir tarih hâline gelmiştir. Oysa bu ilkenin işlemediği belki de tek alan &#8220;insan olma&#8221; alanıdır. Çünkü insan hep yükselmek (ilerlemek değil, gerçi belki o da gereklidir ama, ilerlemek bunun sadece fiziksel yönüdür ve tartışılacak pek çok tarafı vardır) mecburiyetinde olan bir varlıktır.<strong></strong></p>
<p><strong>2° Sizce mağlubiyet/müdafaa psikolojisinden kurtulmak için ne yapmalı Müslüman aydın? Yani &#8220;Müslümanca&#8221; siyasi çözüm arayışlarında ABD&#8217;ye karşı, Komünizme karşı, İsrail&#8217;e karşı olmaktan kurtulmak, sürdürülebilir bir siyasi model kurmak için? </strong></p>
<p>Bir kere şu &#8220;karşıtlık&#8221; mantığından kurtulmamız gerekiyor. Çünkü hakikat sadece ve öncelikle kendisini vazeder. Varolan söylem ve pratikler, bu vazediş karşısında kendi yerlerini belirlerler. Ama bunun için de bir kez mevcut iktidar yapıları, güç söylemleri ve geleneksel baskılardan kafasını kaldırıp dünyaya özgürce bakabilmek gerekmektedir. Çünkü içinde yaşadığımız arzın, rahman ve rahim olan Allah&#8217;ın tedbiri altında olduğuna inanıyorsak, tüm korkulardan kurtulmuş olmamız gerekmektedir. Bizim mücahedemiz arza egemen olmak için değil, mümkün olduğunca Allah&#8217;ın ahlâkıyla ahlâklanabilmek, özgür ve yaratıcı kullar, yani bir insan hâline gelebilmek içindir. Dolayısıyla temel sorunumuz özgürleşme sorunudur. Dahası &#8220;sürdürülebilir bir siyasal model&#8221; kurmak gibi bir tasamız da olmamalı. Çünkü tüm modeller bağlayıcı, konjonktürel ve enerji soğuran yapılardır. Bizim ise inanmış yüreklere ihtiyacımız bulunmakta. Zaten farkındaysanız, yeryüzünde hiç kimse elinde iyi bir model olduğu için galebe çalmakta da değil.<strong></strong></p>
<p><strong>3° Dogmatik bakımdan aralarında büyük farklar olsa da &#8220;Şeriat devleti&#8221;, &#8220;İslâm Cumhuriyeti&#8221; vs isimlerle anılan ülkelerde <em>&#8220;halka rağmen halkın iyiliği için&#8221;</em> hareket eden yönetimler var. Tesettürün mecburi oluşu, alkol yasağı vb konularda devletin baskısı var. Bizim ülkemizdeki yobaz laiklerin başörtüsün yasaklamasıyla paralellik kuruyoruz ister istemez. İyi, güzel ve doğrunun resmî ideoloji, millet meclisi veya bir ulema sınıfı tarafından belirlenmesi İslâm ile uyumlu mudur? </strong></p>
<p>İslam&#8217;da bir yönetici sınıf, iktidar elitleri, bir din adamları sınıfı diye bir şey yoktur. Herkes rabbine karşı eşölçüde sorumludur. Herkes akletmek, iman etmek, iyiliği yaşamak ve kötülükten kaçınmak mecburiyetindedir. O nedenle Ömer&#8217;in karşısına çıkan kılıç cesurdu. Ve o nedenle sonradan birer mezhep imamı hâline getirilen İmamların hepsi, iktidarın karşısında (ödünç bir tabirle) &#8220;sivil&#8221; niteliklerini korumaya özen gösterdiler ve hatta bu uğurda canlarını verdiler. Çünkü hakikatin farkında idiler. Zaten o kuşaktan sonra da, ulemanın iktidara tâbi olmasıyla -çünkü bu, hakikatin iktidara tâbi olması anlamına gelmekteydi-, İslam tarihinde fikri özgürlük ve de dolayısıyla hakikat, temsil düzeyini -aktüelliğini- kaybetti. Elbet istisna hareketler, şahsiyetler ve  gelişmeler yok değil. Nitekim çağımızda bir İmam Humeyni, Aliya İzzetbegoviç ve hatta Gandi bu temsil düzeyinin müstesna örnekleridir.</p>
<p><strong>4° Özgün Duruş&#8217;ta yayınlanan </strong><a href="http://www.ozgundurus.com/Yazar/Umit-Aktas/Iyilik-uzere-olmak-kotulukten-kacinmak.php"><strong>&#8220;İyilik üzere olmak, kötülükten kaçınmak&#8221;</strong></a><strong> isimli makalenizde şöyle demiştiniz:</strong></p>
<p style="padding-left: 30px;"><strong><em>&#8220;[...] müminler, imanları gereği olan amellerini, öncelikle bu iman ve teslimiyetleri nedeniyle kendi nefislerinde tatbik ederler. [...] Yoksa belli bir yasama çizelgesince belirlenmiş olan iyilik ve kötülük kriterlerinin salt başkalarına icbarı, bu kez toplumu belli bir iyilik ve kötülük standardına getirse de, iyiliğin ve kötülüğün içini boşaltarak bunları biçimselleştirir. [...] Çünkü ahlak, yaşanılan bir şey olmaktan çıkarılarak uygulanılan, emredilen ve yasak edilen bir şey haline getirilmiştir. Yani artık insanlara ait değil, iktidarlara ait bir şeydir; dolayısıyla devletler dindarlaşırken, insanlar sekülerleştirilmiştir.&#8221;</em></strong></p>
<p><strong>Bu çerçevede İran İslâm Devrimi&#8217;nin İran halkını sekülerleştirdiği söylenebilir mi? </strong></p>
<p>Doğrudur. Çünkü hakikatin muhatabı insanlardır, devletler değil. Hakikat bir iktidar söylemi olamaz ve bir iktidara uyruklaştırılamaz. Nitekim şu anda İran rejimi devrimci niteliğini yitirdiği gibi, uyguladığı abartılı ve akıl dışı baskılarla da, insanları giderek İslam dışı arayışlara itmekte. Aynı şeyleri Osmanlı&#8217;da ve tersinden  Türkiye&#8217;de de yaşamadık mı? Dikkat ederseniz (ki, o yazıda birçok çeviri örneği vermiştim), ilgili ayetlerde hitap doğrudan insanlardır. Ama iktidar perspektifinden geçen bir yanlış okuma, muhataplık ve yükümlülük sigasını bir emretme ve otoriterlik sigasına dönüştürmekte; yükümlü oluş bir buyurma kipine çevrilmekte. Buyurmak ise iktidara ait bir şeydir. Dolayısıyla bu söylem artık bir hakikat söylemi olmayıp, bir iktidar söylemidir. O zaman ise bu söylemi iktidarlardan başka kimse üstüne almayacak, yani ahlâki sorumluluk salt iktidarlar tarafından üstlenilen, uygulanılan ve hatta dayatılan yasal bir yükümlülük hâline, tüzükler ve tamimler hâline gelecektir.</p>
<p><strong>5° Yukarıda andığımız makalenizde insanların kendi nefislerine karşı verdikleri mücadelenin önemine işaret ediyorsunuz. İyilik üzere olmanın resmîleşmesine, kurumsallaşmasına karşı olduğunuzu söyleyebilir miyiz? Devletin bu alanda rolü ne olabilir? Yani &#8220;devlet karışmasın, herkes kendisi için iyi olanı bilir, bulur&#8221; mu demek gerekir? </strong></p>
<p>Burada sorun o yapsın bu yapsın meselesi değil. Elbette iyi olanı, doğru olanı kim yaparsa yapsın, yeter ki maksat hâsıl olsun. Ama sorun salt bir amaçlar ahlâkı değildir; araçlar ve hatta niyetler de en az o kadar önemlidir. Farkında mısınız, ülkemizde ve genel olarak İslam dünyasında ahlâkla ilgili pek bir şey yazılmaz. Nedendir? Üstünde düşündünüz mü? Çünkü bu zaten iktidara ait bir şeydir ve kimse iktidara akıl veremez. İktidar çünkü, kendinde bir yetkinlik ve bilgeliktir. Ona sadece tâbi olabilirsiniz. Bir de onun tarafından belirlenmiş alanlarda yaşayabilir, konuşabilir, üretebilir ve tüketebilirsiniz. Bu anlamda iktidar bir özgürlük ve hakikat alanı hâline gelirken, toplum bir kulluk, üretim ve tüketim makinesi hâline gelir. Yani Allah ile insan arasındaki ilişki, iktidar ile insan arasındaki ilişkiye çevrilir. İktidar yeryüzünde Allah&#8217;ın temsilcisi (halifelik) ve gölgesi hâline gelir. Oysa insan Allah&#8217;ın halifesi olamaz. O sadece arzda yaratılmış bir haleftir. İnsan ile Allah arasındaki ilişki ise sadece bir kulluk ilişkisi değil, aynı zamanda bir velayet ilişkisidir de.</p>
<p>Ben burada şu hassasiyetimizi yitirmeyelim diyorum: hakikati temsil etme ve üstlenme yükümlülüğü kime aittir? Devlet bana ait olan asli bir yükümlülüğü üstlenebilir mi? Üstlendiği takdirde sonuç ortada. Düşünmek, akletmek, fıkhetmek, siyaset, cihad etmek, emri bil maruf ve nehyi anil münker&#8230; bunlar artık hep devlete ait görevler hâline gelmiş durumda. Müslüman bireyler bu asli yükümlülüklerinden uzaklaş-tırıl-mışlar. O zaman ise somut Müslüman şahsiyetler nasıl yetişecek? Çünkü bir insan kimliği edimleriyle ortaya çıkar. Ortada bir edim kalmamışsa, biz o çok özlenen İslam şahsiyetlerini nerede bulacağız? Siz batıda yaşıyorsunuz. Batıda birçok toplumsal sorun çözülerek, iyilik üzerine olan işlevler devletleştirilmiş ve bu konular insanların inisiyatifinin, insaf ve merhametinin dışına çıkarılmıştır. Bir bakıma güzel bir şey bu. Ama öte yandan ise insanlarda merhamet duygusunun, komşuluğun ve hatta dostluğun giderek yok olduğunu da gözlemlemiyor muyuz? Tüm bunlar devletleştirilmiş, sözümona sekülerleştirilmiştir çünkü. O zaman ise yaşayan insan olmaktan çıkar. İnsanlar, devlet tarafından işgal edilmiş devasa bir kamusal alanda gerçek varlıklarını yitirerek gölge varlıklar, figürler hâline gelirler.<strong></strong></p>
<p><strong>6° Anatole France bir roman kahramanını şöyle konuşturuyordu:</strong></p>
<p style="padding-left: 30px;"><strong><em>&#8220;Bütün devrimlerin en büyük hatası erdem denen şeyi yeryüzünde kurumsallaştırmaya çalışmaktır. Bir halkı devlet gücüyle iyiden yana, bilge, özgür, ılımlı ve adil yapmak istediğinizde herkesi öldürmekten başka çareniz yoktur!&#8221;</em></strong><strong></strong></p>
<p><strong>Sizce devrimlerin çelişkisinin  burada yattığı söylenebilir mi? Yeni bir insan ve yeni bir halk yaratmak. Bu &#8220;pedagojik&#8221; çabanın zorlandığı her noktada devrim, devlet terörünü de beraberinde getiriyor. İnsanların silah zoruyla &#8220;iyi ve doğru&#8221; yapılması dışında bir devrimcilik mümkün müdür?</strong></p>
<p>Bakın burada sorun devrimlerde değil. Sorun hakikatin bir iktidar sorunu hâline getirilmesi çabasında. Devrimi yapanlar aslında tam da buna aykırı tipler. Çünkü insanlığa ait birçok olumlu erdemi hayata geçirmeseler, bu insanlar devrim yapabilir mi? Devrim kan ve ter gerektirir, hazırlık, sebat, fedakârlık, aşk, mücadele, disiplin, cehd, sabır, emek gerektirir. Bunlar aslında tüm insanlarda aradığımız olumlu değerler. İslam&#8217;ın da insanlarda oluşmasını istediği değerler. Bu değerlere sahip olmayan biri Müslüman olabilir mi? Ama sorun devrimlerde değil, devrim sonrasında aranmalı. Çünkü devrim süreçlerinin ağırlığı, devrimci bireyler ve enerjileri tükettiği için, devrim sonrası alanlar, çoğu kez fırsatçılıklara ve demagoglara kalmakta. Yani Baudrillard&#8217;ın kavramlaştırdığı gibi simülakrlara. O yüzden değil mi ki Ali Şeriati, Nas ve Felak surelerini yorumlarken, sorunun devrim yapmak değil, devrim sonrası hakikati ayakta tutabilmek sorunu olduğunu vurgulamakta; ve çoğu kez cine, büyüye karşı istimdat için okunan bu surelerin, aslında böylesi bir sürece işaret ettiğini ve müminleri uyardığını söylemektedir. Dolayısıyla burada sorun, siyasal mücadelelerin bir iktidar mücadelesine darlaştırılması, ahlâki niteliklerinde uzaklaştırılarak salt seküler (maddî ve dünyevî) mücadeleler hâline getirilmesi, hakikatin de iktidara indirgenmesidir. O zaman devrimci davranışı dönemler ve kuşaklara havale etmek yerine, bir müminin, iman ettiği andan itibaren sürekli olarak  devrimci bir tavır içerisinde olmasını güvenceleyecek bir özgürleşme ve aydınlanma üzerinde kafa yormalıyız. Çünkü bu, yani özgürleşme ve aydınlanma, insanın kendi sorumluluğunu başkalarının vesayetine bırakmaması, kendi aklıyla düşünmesi, kendi ayaklarının üzerinde durması ve yükümlülüklerini askıya almamasıdır. Bu, bir reşit olma sorunu olduğu kadar, bir insan olma sorunudur da. Hep şunu derim: Müslüman olmak için öncelikle insan olmak, yani beşer olmaktan kurtulmak, Müslüman olduktan sonra da orada durmamak, sürekli imanını yenilemek gerekir. Bu ise duruşunun doğru ve edimlerinin diri olması anlamına gelir. Yani üstümüzde ısmarlanmış ve bayatlamış edimler olmamalı, tabir caizse sürekli devrim hâlinde olmayı hiç elden bırakmamalıyız. <strong></strong></p>
<p><strong>7° İç dinamikleri çok farklı olsa da Fransız ihtilali, 1917 Ekim devrimi ve Kemalizmin doğuşunda bazı ortak noktalar dikkat çekiyor. Bir gün önce &#8220;devrimci&#8221; olan insanlar ertesi gün devrimin &#8220;kazanımlarını&#8221; muhafaza etmek adına muhafazakârlaşıyor. Her üç devrimin arkasından muhaliflerin idam edildiğini, hayatta kalanların da gizli polis baskısıyla yaşadığını biliyoruz. &#8220;İslâm&#8221; etiketiyle yapılan devrimlerde bu &#8220;temizlik&#8221; aşaması yaşanıyor mu? </strong></p>
<p>Devrimlerin fiziki karakterleri birçok açıdan benzerlikler taşıyabilir. Çünkü kitleler, bir yerden sonra, ruhlarıyla değil fizikleriyle hareket etmeye başlarlar. Yani fiziksel yasalara tâbi olurlar. Elbet Fransız Devrimi, Sovyet Devrimi ve İran İslam Devrimi, kavramsal anlamda birer devrimdir. Oysa Kemalist hareket, bir devrim değil, silahlı bir ihtilaldır. Salt bir iktidar mücadelesidir. Çünkü bunun içinde halk değil, silahlı güçler, daha doğrusu ordu vardır. Orduların yaptıkları şey ise devrim değil ihtilal, isyan veya darbedir. Devrim sonralarının sorunu ise, devrimden sonra, aslında hiç de öyle amaçlanmadığı hâlde, devrimin iktidarlaşma çabası ve bunun için klikler arasında ortaya çıkan  mücadelelere dayanmaktadır. Yani devrime ait hakikatin (o her neyse) bir iktidar grubunca temellük edilmesi çabası, devrimleri çığırından çıkararak, devrimin çocuklarının boğazlanmasına yol açmaktadır. Sözgelimi anarşistlerin iktidar karşısındaki keskin karşıtlıklarında bu hassasiyetin önemli bir payı bulunmaktadır. Ama 20. Yüzyılın hakikat sözcülerinden biri olan Gandi de, doğru eylemin  halis bir niyet kadar, doğrulukta sebata ve nefsimize ait bir beklentiden vareste olmasına da dayanması, öte yandan eylemin sonuçlarını da gözetmesi gerektiğini vurgulayarak, devrim sonrasında ya da tüm davranışlarımızda, eylemlerimizin sonuçlarına da sahip çıkılması ve dikkat edilmesinin önemine dikkat çekmektedir. Çünkü bu da eylemimizin bir parçasıdır. Yani kısacası temel sorun, hakikatin hiç kimse tarafından temellük edilemezliğindedir. Bu, yani hakikat ve insan ilişkisi, tabir caizse asimptotik bir ilişkidir. Hakikate ne kadar yaklaşırsak yaklaşalım, onu hiçbir zaman söylemimizin ya da iktidarımızın bir nesnesi haline getiremeyiz. Hakikat her zaman aşkın olandır ve onun bizi yüceltici ve insanlaştırıcı yönü de zaten budur.<strong></strong></p>
<p><strong>8° </strong><a href="http://www.taraf.com.tr/nese-duzel/makale-umit-aktas-islamcilar-kadin-calissin-ister.htm"><strong>Neşe Düzel ile yaptığınız röportajda</strong></a><strong> şöyle demiştiniz:</strong></p>
<p style="padding-left: 30px;"><strong><em>&#8220;Aslında İslam hiçbir zaman siyasetin dışında durmaz. Çünkü İslam özünde siyasal bir dindir. [...] Müslümanlar, toplumsal adaletsizliklere ve zulme karşı mücadele etmekle yükümlüdürler. Bu da İslam&#8217;ı ister istemez siyasallaştırır. İslam açısından, toplumun düzeltilmesi için de hep bir siyasal çaba ve mücadele gereklidir.&#8221;</em></strong></p>
<p><strong>Size göre  Müslümanca ve/veya İslamcı çözüm arayışında &#8220;ötekinin&#8221; yeri nedir? Yani başka inançlardan olan veya Müslüman olduğu halde seküler yaşam tarzını benimseyenlerin böyle bir projedeki yeri, katkısı, yetkisi vs ne ölçüdedir?</strong></p>
<p>Bu soruyu cevaplamak, aslında soruna iktidar perspektifinden bakmak anlamına gelmekte. Ben zaten böylesi bir perspektifi reddediyorum; yani benim kimseye hak ya da yükümlülük dağıtma ya da vazetme gibi bir yetkim yok. Ben sadece insan olmaya, beşerlikten kurtulmaya, kendimi adam etmeye çalışıyorum. Bunun için de elbette yeryüzünde yaşadığımız sürece zulme karşı olacağız, adalet için savaşacağız, haksızlıklarla mücadele edeceğiz vs. vs. Bu savaşımımızda bizimle ortak değerleri paylaşan herkese gönlümüz ve saflarımız açıktır. Öte yandan zulümde, sömürüde, haksızlıkta ve kötülükte  ısrar edenlere karşı ise tavrımız bellidir. Dolayısıyla sıkça sözü edilen bu ötekilik perspektifi siyasal bir perspektif değil, ahlaki ve hatta ontolojik bir perspektiftir. Ben meseleye soyut inançlar, aidiyetler ve kimlikler açısından bakmıyorum. Zaten bu tür bakışlar, özünde bölücü, hakikate mugayir bakışlardır. Burada Ali (r.a.)&#8217;nin söylediği ve hep tekrarladığım bir sözü zikredeyim: &#8220;İnsanlar ya dinde kardeşin, ya da yaratılışta eşindir.&#8221; Düşünebiliyor musunuz? Allah&#8217;ın elinden çıkan canlılar ve varlıklardan hangisine yadsıyıcı ve bigâne bir nazarla bakabiliriz? Çünkü ontolojik bir birliğin üzerinde durmaktayız. Bunun için hiç de öyle tumturaklı nazariyelere ihtiyacımız yok. Sözgelimi Levinas&#8217;nın komşuluk kuramı gibi. Oysa o, bir Filistinlinin (içinden gelerek) insan olma hakkını ifşa etmekte bile mütereddit. Ona bir komşu olma hakkını bile layık görmüyor. Hümanizmin hep yaptığı gibi komşusunu uzaklarda, söylemlerde arıyor; ya da salt kendi ırkına açıyor kapısını. Çünkü ırkçılığa dayanan anlayışlar ontolojik bir fark üzerinde temellendirirler kendilerini. Bu ise bir cahillikten başka nedir ki?</p>
<p><strong>9° Batı Avrupa&#8217;nın ve/veya ABD&#8217;nin demokrasi anlayışı sizi mutlu edebilecek, muhtemel İslamcı sistemler ile ne derecede uyumludur? Batı&#8217;nın siyasî çözümlerinden aynen alıp uygulanabilecek ve tersine MUTLAKA değiştirilmesi gerekenler nelerdir sizce?</strong></p>
<p>Açıkçası ben soruna bir doğu-batı sorunu olarak bakmıyorum Doğu da batı da Allah&#8217;ındır. Yani meselelere hakikat perspektifinden baktığınızda, ortada ne doğu(lu) kalır ne de batı(lı). Hakikat neredeyse orasıdır bizim yurdumuz. Eğer batılılar bize göre hakikate daha fazla yaklaşmışlarsa, komplekssiz bir biçimde bu yaklaşımdan, perspektiften yararlanmaya, ufkumuzu açmaya çalışırız. Çünkü hakikat kimsenin inhisarında olmadığı gibi, bu mesele de bir asabiyet meselesi değildir. <strong></strong></p>
<p><strong>10° İslâmcı bir anayasa yazılabilir mi? Ana hatları nasıl tarif edersiniz? Sonuçlar üzerine odaklanmak mı gerekir yoksa Kur&#8217;an&#8217;dan çıkarılacak tartışılmaz temel ilkeler üzerine mi? Bir başka deyişle Batı&#8217;nın hukuk felsefesinde Immanuel Kant ile simgeleşen deontolojik  duruş mudur İslâmcı duruş? Jeremy Bentham,  </strong><strong>John Stuart Mill gibi isimlerin</strong><strong> faydacı bakışı tamamen reddedilmeli midir? Sözgelimi denizde fırtınaya kapılmış  bir balıkçıyı kurtarmak için 5 kişinin hayatını tehlikeye atmak doğru mudur İslâmcı bir kanuna göre?</strong></p>
<p>Kant&#8217;ın ahlak anlayışı bence sorunlu ve biçimsel bir anlayış. Siyasetten, inançlardan soyut, değerlerden yoksun bir ahlâk anlayışı olamaz. Ahlâk ise akıl kadar estetiğe ve hatta vicdana dayanır. Fıtrîdir. Umarım Kant beni mazur görür ama hayvanların bile bir ahlâkı vardır; ahlâklı olanı ve olmayanı vardır. Aklın ya da aktüelliğin ürettiği şey ise ahlâktan çok etik olarak adlandırılsa yeridir. Dolayısıyla anayasacı bir perspektif de bu biçimselcilikten kendisini kurtaramaz. Sorun bir yasalar sorunu değildir. Ahlâk bir kuram meselesi olmaktan öte, somut bir davranış estetiği inşa etme meselesidir. Ama maalesef İslam dünyası, iktidara atfettiği önem ve hakikati iktidarla özdeşleştirmesi nedeniyle, sorunu salt bir &#8220;yasa&#8221; sorunu olarak değerlendirdi. Yeni Osmanlılardan İttihatçılara, selefilerden modernistlere varıncaya dek sorun hep bu merkezde görüldü ve tartışıldı. Öte yandan İslam&#8217;ın kendi geleneğinde, maslahatlarda ifadesini bulan faydacı bir anlayış zaten bulunmaktadır. Maslahatlar ise somut koşullar için ele alınmalıdır. Yani yukarıda zikrettiğiniz sorunun doğru cevabı, anacak o koşullarda verilebilir. Çünkü bu anlamda verilebilecek her cevap görece olarak bir doğruluk yönü kadar, yanlışlık yönü de taşıyabilir. Bunun doğru cevabını ise, ancak bu koşulları yaşayan ahlâki nitelikleri yüksek kişiler verebilir. Varoluşçuların dediği gibi, gerçek kişilikler ancak kritik anlarda ve zamanlarda ortaya çıkabilir. Aslolanın kuram değil hakikat olduğunu ve hakikatin de kuramdan çok hayata yakın durduğunu (sufi bilgeler gibi) bir kere daha tekrarlayarak sözümüzü noktalayalım.</p>
<p> </p>
<p>&#8230; Bu söyleşi ilginizi çektiyse&#8230;</p>
<p style="text-align: right;"> <span style="color: #0000ff;"><strong>M<span><span><span>ü</span>slüman’ın Zaman’la imtihanı </span></span></strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091210_derin_dusunce_org_musluman.jpg"></a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/musluman_zaman.pdf" target="_blank"><span style="color: #3366ff;"><img class="alignleft size-medium wp-image-7624" title="20091210_derin_dusunce_org_musluman" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091210_derin_dusunce_org_musluman-203x300.jpg" alt="" width="114" height="155" /></span></a></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Sunuş</strong>: Müslümanlar dünyanın toplam nüfusunun %20’sini teşkil ediyorlar ama gerçek anlamda bir birlik yok. Askerî  tehditler karşısında birleşmek şöyle dursun birbiriyle savaş halinde olan Müslüman ülkeler var. Dünya ekonomisinin sadece %2-%3′lük bir kısmını üretebilen İslâm ülkeleri Avrupa Birliği gibi tek bir devlet olsalardı <strong><em>Gayrı Safi Millî Hasıla bakımından SADECE Almanya kadar </em></strong>bir ekonomik güç oluşturacaklardı. Bu bölünmüşlüğü ve <strong><em>en sonda, en altta kalmayı tevekkülle(!) kabul etmenin</em></strong> bedeli çok ağır: Bosna’da, Filistin’de, Çeçenistan’da, Doğu Türkistan’da ve daha bir çok yerde zulüm kol geziyor. Müslümanlar ağır bir imtihan geçiyorlar. Yaşamlarını şekillendiren şeylerle ilişkilerini gözden geçirmekle başlıyor bu imtihan. Teknolojiyle, lüks tüketimle, savaşla, kapitalizmle, demokrasiyle , “ötekiler” ile ve İslâm ile olan ilişkilerini daha sağlıklı bir zemine oturtabilecekler mi? <a href="http://www.derindusunce.org/img/musluman_zaman.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><strong><em>Müslüman’ın Zaman’la imtihanı</em></strong> </span></a>adındaki 204 sayfalık bu kitap işte bütün bu konuları sorgulayan ve çözümler öneren makalelerden oluşuyor.</p>
<p> </p>
<p style="text-align: right;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak-laiklik.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-11326" title="kapak-laiklik" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak-laiklik.jpg" alt="" width="176" height="273" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/alaturka_laiklik.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"> Alaturka Laiklik: “Beni bir bir sen anladın, sen de yanlış anladın!”</span></a></strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak.jpg"></a>Türkiye Cumhuriyeti’nde Alevîlere zorla Sünnî İslâm öğretilirken Sünnîlerin başörtüsü devlet dairelerinde yasak. Türk Ordusu’nun istihbaratı camileri ve namaz kılanları fişliyor. Hristiyan Ermenilerin ne kiliseleri, ne yetimhaneleri ne de cemaat lideri seçimleri özgürce yapılamıyor. Rumların ruhban okulları özgür değil. Yahudiler diğer gayrı Müslimler gibi askerde ayrımcılığa uğruyor. Ateistlerin kitapları, internet siteleri yasaklanabiliyor, kapatılabiliyor. Gayrı Müslimlerin alın teriyle biriktirdikleri vakıf malları 1970′lerde gasp edildi, hâlâ geri verilmiyor.</p>
<p>Sahi Laiklik neye yarıyor? Bu kitap son yıllarda Türkiye’nin gündemine gelen, birbirinden ayrı gibi duran ama çekirdeğinde <strong>Yobaz Laiklik Meselesini</strong> barındıran konuları ele alıyor.<a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/alaturka_laiklik.pdf" target="_blank"><strong><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></strong></a></p>
<p> </p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf" target="_blank"><strong><span style="color: #0066cc;">T</span><span style="color: #0000ff;">ürkiye’nin Ulus-Devlet Sorunu</span></strong></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091225_derin_dusunce_org_ulus_devlet.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf" target="_blank"></a><a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf" target="_blank"><img class="alignleft size-full wp-image-7896" title="20091225_derin_dusunce_org_ulus_devlet_pt" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091225_derin_dusunce_org_ulus_devlet_pt.jpg" alt="" width="125" height="183" /></a>Devlet gibi soğuk ve katı bir yapı bizimle olan ilişkisini <strong>hukuk</strong> yerine <strong>ırkımıza</strong> ya da <strong>inançlarımıza</strong> göre düzenleyebilir mi? GERÇEK hayatı son derecede dinamik ve renkli biz “insanların”. Birden fazla şehre, mahalleye, gruba, klübe, cemaate, etnik köke, şirkete, mesleğe, gelir grubuna ait olabiliriz ve bu aidiyet hayatımız boyunca değişebilir. Oysa devletimiz hâlâ başörtüsüyle uğraşıyor, kimi devlet memurları <strong>“ne mutlu Türk’üm”</strong> demeyenleri iç düşman ilân ediyor, Sünnî İslâm derslerini zorla herkese okutuyor… Bizim paramızla, <strong>bizim iyiliğimiz için(!) bize rağmen… </strong>Kürt sorunu, başörtüsü sorunu, Hıristiyan azınlıklar sorunu… Bizleri sadece “insan” olarak göremeyen devletimizin halkıyla bir sorunu var. Türkiye’nin “sorunlarının” kaynağı sakın <strong>ulus-devlet</strong> modeli olmasın? 80 sayfalık bu kitap Kurtuluş savaşı’ndan sonra Türkiye’ye giydirilmiş olan deli gömleğine işaret ediyor.  Ne mutlu “insanım” diyene! <a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf" target="_blank"><strong><span style="color: #0066cc;">Kitabı buradan indirin</span></strong></a>.</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2010/10/25/musluman-devlet-olur-mu-umit-aktas-ile-dobra-dobra/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2010/10/25/musluman-devlet-olur-mu-umit-aktas-ile-dobra-dobra/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>‘Mahalle Baskısı’nı Dürüstçe Tartışalım</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2010/09/27/%e2%80%98mahalle-baskisi%e2%80%99ni-durustce-tartisalim/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2010/09/27/%e2%80%98mahalle-baskisi%e2%80%99ni-durustce-tartisalim/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 27 Sep 2010 15:49:42 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mustafa Akyol</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Uygarlık]]></category>

		<category><![CDATA[vicdan]]></category>

		<category><![CDATA[Şeriat]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=11598</guid>
		<description><![CDATA[Tophane&#8217;deki çirkin saldırıdan bu yana neredeyse bir hafta geçti. Zarar gören galerilere ve yaralanan sanatseverlere geçmiş olsun. Ancak saldırının hemen arkasından çizilen &#8220;şeriat kalkışması&#8221; tablosunun gerçeği yansıtmadığı da ortaya çıktı. Ben &#8220;Tophane uzmanı&#8221; değilim, ama son günlerde okuduklarımdan anlıyorum ki, meselenin özünde Frenkçe &#8220;gentrification&#8221; denen ve eski mahalleleri bir anda gözde ve pahalı hale getiren [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/06/20090617_derin_dusunce_org_mustafa_akyol.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-5348" title="20090617_derin_dusunce_org_mustafa_akyol" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/06/20090617_derin_dusunce_org_mustafa_akyol.jpg" alt="" width="170" height="235" /></a>Tophane&#8217;deki çirkin saldırıdan bu yana neredeyse bir hafta geçti. Zarar gören galerilere ve yaralanan sanatseverlere geçmiş olsun. Ancak saldırının hemen arkasından çizilen &#8220;şeriat kalkışması&#8221; tablosunun gerçeği yansıtmadığı da ortaya çıktı. Ben &#8220;Tophane uzmanı&#8221; değilim, ama son günlerde okuduklarımdan anlıyorum ki, meselenin özünde Frenkçe &#8220;gentrification&#8221; denen ve eski mahalleleri bir anda <span id="more-11598"></span>gözde ve pahalı hale getiren sosyo-ekonomik değişim yatıyor. Bir başka deyişle, ortada bir &#8220;sınıf gerilimi&#8221; var.</p>
<p>Bu gerilimin bir tarafının, yani Tophane&#8217;nin eski sakinlerinin, &#8220;dini hassasiyet&#8221; taşıdıkları da anlaşılıyor. Ancak bunun tek ve belirleyici unsur olmadığı da belli. Burası &#8220;Fatih Çarşamba&#8221; kıvamında bir yer değil ki&#8230; Zaten ismini açıklamadan Radikal&#8217;e konuşan bir saldırgan, &#8220;failler arasında içki içen arkadaşlarım da vardı&#8221; demiş. &#8220;İki yıl önce içkiye tövbe ettim, ama arada bir kaçamağımız oluyor, demleniyoruz&#8221; diye de eklemiş.</p>
<p>Zaten Türkiye&#8217;de şöyle bir &#8220;tip&#8221; vardır: Adam, &#8220;Ramazan&#8217;da nasıl oruç yersin ulan&#8221; diye birilerini tartaklar, Ramazan çıkınca rakı sofrasından kalkmaz. Kız kardeşine yan bakanın gözünü oyar, ama başka kızlara &#8220;laf atmakta&#8221; sakınca görmez.</p>
<p>&#8220;Küpeli&#8221; ve hatta &#8220;uzun saçlı&#8221; gençlere de, &#8220;bu ne zibilik&#8221; diye meydan dayağı çeker.</p>
<p>Buna &#8220;İslamcılık&#8221; diyorsanız, İslamcılık hakkında hiç bir şey bilmiyorsunuz demektir.</p>
<p>Eğer &#8220;bu adamlar İslamcı hükümetten destek alıyor ama&#8221; diyorsanız da, en iyi ihtimalle, kendinizi kandırıyorsuzdur.</p>
<p>Tophane&#8217;deki olaydan sonra bunu ciddi ciddi söyleyenler oldu. Bedri Baykam zaten &#8220;İkinci Madımak&#8221; diye uçmuştu; bazı köşe yazarları da &#8220;Akepe&#8217;den güç alıyorlar, referandumla cesaret buldular&#8221; diye yazdı.</p>
<p>Allah, Allah&#8230; Bırakın bu olayın &#8220;İslamcı eylem&#8221; olmayışını, gerçekten öyle bir nitelik taşıyan vahim Madımak Katliamı da &#8220;İslamcı hükümetten güç bularak&#8221; mı yapılmıştı sanki?</p>
<p>O zaman, yani Temmuz 1993&#8242;te, iktidarda kim vardı?</p>
<p>Erdal İnönü&#8217;nün de ortağı olduğu DYP-SHP koalisyonu!</p>
<p>&#8220;Polisin kasten geç geldiği&#8221; yönündeki komplovari iddialar da galiba zorlama. İstanbul Emniyet Müdürlüğü açıkladı: İhbar 20.24&#8242;te gelmiş, ilk ekip 20.26&#8242;da olay yerine varmış.</p>
<p>Zaten bir yere hışımla girip, üç-beş kişiye vurup sonra da çekip gitmek için kaç dakika gerekir ki?</p>
<p>İşin doğrusu şu: Tophane&#8217;deki çirkin olayın ne hükümetle ilgisi var, ne de (Alevi-Bektaşi Federasyonu başkanı Ali Balkız&#8217;ın akıllara ziyan ifadesiyle) &#8220;şeriat kurallarına göre kurtarılmış bölgeler yaratma çabası&#8221;yla</p>
<p>Ancak bu olayın Türkiye toplumundaki bir başka problemle çok ilgisi var: &#8220;Farklı kimliklere ve yaşam biçimlerine hoşgörü göstereme sorunu.&#8221;</p>
<p>Hiç bir toplumsal kesim kendini temize çıkarmasın; bu sorun her tarafta var: Kendi geleneklerini başkalarına dayatan bazı muhafazakârlarda olduğu gibi, &#8220;sıkmabaşlar İran&#8217;a&#8221; diyen laikperestlerde veya &#8220;Kürtler yayılmasın, lahmacun satılmasın&#8221; diyen Türk ırkçılarında da var.</p>
<p>Oysa laik kesim, &#8220;mahalle baskısı&#8221; kavramını son 3-4 yıldır sırf AK Parti&#8217;ye vurmak için kullanıyor. 2007&#8242;deki kapatma davası iddianamesinde bile geçiyordu bu laf. Bu yüzden de sanırım hükümet &#8220;psikolojik harekat&#8221; gibi algılıyor kavramı, &#8220;yok öyle bir şey&#8221; diyor.</p>
<p>Oysa baskılar var, ama her türlü &#8220;mahalle&#8221;de var. Her kesim bunu dürüstçe görüp öz eleştiri yapmadıkça da azalmayacak.</p>
<p><strong>Son bir not</strong>: Mardin&#8217;deki Kasımiye Medresesi&#8217;nde defile yapılmasına verilen tepki, &#8220;mahalle baskısı&#8221; değil, makul bir &#8220;dini hassasiyet&#8221;ti. Valilik, &#8220;olacak bu iş&#8221; diye dayatmaktansa sivil toplum ile uzlaşı aramalıydı. Neyseki tatsız bir olay olmadı.</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2010/09/27/%e2%80%98mahalle-baskisi%e2%80%99ni-durustce-tartisalim/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2010/09/27/%e2%80%98mahalle-baskisi%e2%80%99ni-durustce-tartisalim/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Bu pazartesi Şeriat üç koldan geliyor!</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2010/09/26/bu-pazartesi-seriat-uc-koldan-geliyor/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2010/09/26/bu-pazartesi-seriat-uc-koldan-geliyor/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 26 Sep 2010 21:01:53 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Cemile Bayraktar</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>

		<category><![CDATA[Laiklik]]></category>

		<category><![CDATA[Yobaz Laikler]]></category>

		<category><![CDATA[Şeriat]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=11582</guid>
		<description><![CDATA[Medresede de Defile Yapmayıver Kardeşim!
   Medreseye Ancak Bedevi Bevleder
   Gecenin 03.00&#8242;ü. Her zamanki gibi bir evveli günden uykusuzluğu almışım yanıma. Yorgunum ama huzurluyum, keyifle Dücane Cündioğlu&#8217;nun &#8216; Ölümün Dört Rengi &#8216; kitabını okuyorum. Hem okuyor hem de düşünmeye çalışıyorum. Arada bilgisayar ekranına takılıyor gözlerim, haber akışı&#8230;   Mardin&#8217;de defile yapmak isteyen Cemil İpekçi, bürokrasi, Mardin halkının [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><img class="alignleft" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2008/08/20080701_derindusunce_org_cemil_ipekci.jpg" alt="" width="182" height="224" />Medresede de Defile Yapmayıver Kardeşim!</strong></p>
<p><strong> </strong>  <strong>Medreseye Ancak Bedevi Bevleder</strong></p>
<p>   Gecenin 03.00&#8242;ü. Her zamanki gibi bir evveli günden uykusuzluğu almışım yanıma. Yorgunum ama huzurluyum, keyifle Dücane Cündioğlu&#8217;nun &#8216; <em>Ölümün Dört Rengi </em>&#8216; kitabını okuyorum. Hem okuyor hem de düşünmeye çalışıyorum. Arada bilgisayar ekranına takılıyor gözlerim, haber akışı&#8230;   Mardin&#8217;de defile yapmak isteyen Cemil İpekçi, bürokrasi, Mardin halkının uzlaşamadığı bir konu takılıyor, ekrandan sızarak aklıma. Hatırlıyorum sonra. Bir süre önce bir haber programda izlemiştim; Cemil İpekçi ve Mardin STK&#8217;larından birinin sözcüsünün yaşadığı <span id="more-11582"></span>anlaşmazlığı.</p>
<p>   Malum İpekçi bir süredir Mardin özelinde faaliyetler yürütüyor. Çok manalı çalışmalar yapıyor, takdir etmemek mümkün değil. Mardin&#8217;in insanları da bildiğim kadarıyla, bu gelişmelerden memnun. Ancak İpekçi Kasımiye Medresesi olarak bilinen mekanda defile yapmak istiyor. İpekçi&#8217;nin anlattığı kadarıyla malum mekan bir süre öncesine kadar, çamaşır yıkanan, hayvan dahi bağlanan izbe bir yermiş. Mardin STK&#8217;ları adına konuşan kişi ise, oranın ibadethane olduğunu, namaz kılındığını, böyle bir yerde defile olmasını istemediklerini ifade ediyor. Yaklaşık 46 Sivil Toplum Kuruluşu bu etkinliğe karşı. Mardin halkından, İpekçi&#8217;nin öğrencileri ise defilenin olmasını istiyor. Yine haberlere göre ise Kültür Bakanlığı defileye izin veriyor.</p>
<p>   Bu gelişmeler arasında İpekçi; &#8216; <em>Atatürk&#8217;ümüzün laik Türkiyesi</em>&#8216;nde zaten &#8221; tekke ve zaviyelerin &#8221; kaldırıldığına da dikkat çekiyor.</p>
<p>   Cemil İpekçi&#8217;nin internet üzerinden sitesini takip eden, çalışmalarını beğenen biriyim. Kumaşlara, renklere, desenlere, geleneksele olan tutkumdan onun içinden geçenleri de az çok hissedebilirim. Şimdilerde vakit bulamıyorum ancak, geleneksel el sanatlarına ilgiliyim; ruhu olan, maddeleşmeden soyutlanmış her şeye aynı oranda tutkuluyum. Kumaşlar ve renkler, ipeğin kadifeye olan işmarı, kumaş üzerinde iğne ve ipliğin raksından doğan desenler kendimi kaptırdığımda büyüler beni. Bir naif ruh olarak, modacı sıfatı yakıştırılan İpekçi&#8217;nin modanın üstünde etnik yakınlığını da etkileyici bulurum. Modacılığın biraz daha üstünde, sanata daha yakın gelir bana çizgisi. Buna mukabil, ne homoseksüelliği umurumdadır, ne de muhafazakarlığı.</p>
<p>   <strong>Vincent Van Gogh</strong>, sanatın bir tezahürü. Sanatı insan gören bir sanatçı. Öyle ki, <strong>Zola</strong>&#8216;nın &#8216; <em>Bir resimde, bir sanat eserinde, benim aradığım, sevdiğim şey insandır, sanatçının kendisi </em>&#8216; cümlesine katılması bir yana, kendisi &#8216; <em>Ben müziği bilmiyorum tabii. Ayrıca dinlemeye gidecek olsam bile, müziğe kulak vereceğim yerde müzisyenleri seyrederim </em>&#8216; diyor. Yani özetle sanat insan ve onunla ilgili her şey olarak tezahür ediyor bu sanatçının benliğinde.</p>
<p>   Kıssayı bilirsiniz; Rasul Allah bir gün mescidde iken, bir bedevi gelir ve ulu orta arkasını dönerek, ihtiyaç giderir. Sahabe müdahale edecekken, Peygamber bırakın der, ellemeyin.</p>
<p>   Bedevilik tanımı, şartlardan kaynaklı olarak, konar göçer, inceliğin olmadığı, pek edep adap bilmemek ile izah edilebilir. Özellikle <strong>Cemil Meriç</strong>, bu bedevilik tanımını yaparken, onu hadarilik ile öyle işler ki, aslında çok önemli bir ayrım olan bu olgu zihinlerde &#8216; <em>kavram</em> &#8216; olarak iyice oturur. Bir şeyin bilinmesinden çok daha ötedir, ileridir onun kavramlaşması. Dolayısı ile sanatçıya bedevilik yakışmaz, dahi yanaşmaz. Edep erkan bilmemek, gasp etmek, niyet aramak, yaftalamak, bedevilik etmek yakışmaz. Buradan bakınca, doğrusu İpekçi&#8217;nin Mardin halkının bir değerine, geleneğine, mabedine, mescidine, medresesine olan sahiplenmesini, hiçe sayışını anlamıyorum. Hele hele, düne kadar neredeydi aklınız, restoresiyle ben uğraştım gibisinden, emekçiliğin ranta dönüştüğü sorgulamaları hiç anlamıyorum.</p>
<p>   Özgürlük denen tatlı kaçığın, insan özelinde, saygı ile dizginlenebileceğine inanıyorum. Bu nedenle defile yapma özgürlüğünün, saygı desteği ile tatlıya bağlanması gerektiğini savunuyorum. Bence İpekçi gibi bir isim, çok yardımının dokunduğunu iddia ettiği Mardin halkından insanlara ve onların mabetlerine bu saygıyı göstermek zorunda. Sanatçı, toplum arasında; sen kıymetini bilemedin, bak ben imar ettirdim, her türlü tasarrufum mevcut diyen bir dil, bir gaspçılık olmamalıdır. Bedri Baykam ve Fazıl Say kompleksinin bir üçüncü örneğe ihtiyacı olduğunu da düşünmüyorum.</p>
<p>   <strong>Tarkovsky</strong> &#8216; <em>Sanat bir yakarma, bir dua biçimidir, ve insan yalnızca duasıyla yaşar </em>&#8216; der. Cemil İpekçi&#8217;nin duası sanatı ise, onu Mardin şehrinde yaşatıyor ise, kendi dışında birçok insanın belki formu farklı olan ancak içeriği aynı olan duasına ve mekanına, dahası gerekçe göstermek zorunda olmadıklarını kabul ederek saygı duymak zorunda. Çünkü bedevilik, sanat ile aynı cümlede zikredilmez, bedevilik varlığıyla olağan, ısrar edildiğinde kasan ve sorunlaştıran bir kavramdır. ‘ <em>Modern laik Türkiye</em>&#8216;mizde böyle gasp edici sanatın, yahut emeğin bir anlamı olmamalı. <strong>İnsan için olan ise, insana rağmen olmamalı</strong>.</p>
<p>   Unutmamalıdır ki, yüzlerce yıllık tarihi olan bir şehrin tasarrufu yahut üzerinde hak iddia edilmesi, yahut değerlerinin tasnifi yek başına ne Cemil İpekçi&#8217;nin, ne de Kültür Bakanlığının kumandanlığında değil, oranın halkının da kumandasındadır.</p>
<p>   Hastalıklı kafalara ait, oryantalist menşeili, şark fantezilerinin de bir nevi sinmiş olduğu bu defileyi, ‘ <em>gariban emekçi kadınlara haksızlık ediliyor</em> ‘ başlığıyla vermek, ayrıca sömürücü bir dildir.</p>
<p>   <strong>Tophaneye Selam, İrticaya Devam !</strong></p>
<p><strong> </strong>  Geçtiğimiz günlerde, Tophane civarında bulunan Sanat Galerisine bir gurup tarafından saldırı gerçekleşti. Yazıldı çizildi. Sonra ortaya bir iddia atıldı, saldırı öncesinde, sanat galerisi önünden geçen iki başörtülü bayana sözle saldırı, bu çirkin gelişmeyi doğurmuştu(?)</p>
<p>   Ne olursa olsun, bir mekan basmanın adı, eşkiyalıktır. Bahsedildiği gibi olsa dahi, bahsi geçen hanımlar da dönüp aynı minvale kendilerini savunmalıydı. Hiçbir şey, baskın ile gelişen şiddeti haklılaştırmamalı.</p>
<p>   Bu gelişme üzerine Nihal Bengisu Karaca, çok güzel bir analizde bulunan bir yazı yazdı. Kesinlikle katıldığım bir yazıydı. Yazıda özetle Tophane&#8217;nin tarihsel kimliğine olan zararın sonucundan bir anlam çıkartmıştı, doğruydu. Şiddet eleştirilmişti. Ancak küçük bir itirazım olacak. Bu merkezden bakarsak eğer, Nişantaşı baskısını da anlamamız gerekir. Oysaki, Nişantaşı tacizlerini anlamak mümkün değildir. Elbet Tophane&#8217;nin tarihsel kültürünü, içsel değerlerini, Nişantaşı&#8217;nın tepeden kof değersizlikleri ile bir tutmuyorum ancak, mevcut huzursuzluğun haklılığından bahsedilecekse Nişantaşı tükürgenlerinin de korkuları hiç de yok sayılacak kadar küçük sayılmaz.</p>
<p>   Mardin özeliyle bağdaştıracak olursam; mekanların tabulaştırılmasını anlayabilirim ancak gelip o mekanlarda tabu oynayıp, hak iddia etmeyi anlamak pek mümkün görünmüyor gibi&#8230;</p>
<p>  <strong> TAYAD&#8217;a Saldırı </strong></p>
<p><strong> </strong><strong>  </strong>İstanbul&#8217;dan Ankara&#8217;ya yürüyüş düzenleyen TAYAD üyelerine bir gurup tarafından saldırı düzenlendi. İzlerken elleri sopalı ve taşlı saldırganların tekbir seslerine şahit oldum. Neyse ki, çok büyük olaylar yaşanmadan bu çirkin saldırı bastırıldı. Sadece içimden ince bir ses; &#8216; <em>o tekbir getirenlerin kıbleyi sorsam gösterebileceklerinden şüpheliyim </em>&#8216;</p>
<p>  <strong> Toparlayayım</strong></p>
<p><strong> </strong>  Hani Referandum sonrası ülke ikiye bölünecek, şeriat gelecek diye korku pompalayanlar vardı ya, sanırım o ağızlar bu ara mesaide.</p>
<p>   Önce Mardin&#8217;den Medrese ile kışkırtma, sonra Tophane&#8217;de yaşanan saldırı, en son TAYAD&#8217;lılara tekbir getirerek saldırmak. Biri düğmeye basmış olmalı. Referandum sandığından istediği çıkmayan birileri, ağızlarından çıkanların istediği gibi olması için çalışıyor olabilir. Şeriatın gelme ihtimalinden en çok tedirginlik duyan zümre, her daim bu nedenle darbe aşığı olan zümre, belki bu kez gerçek değil ama sanal şeriatı getirmek istiyor olabilir. <strong>Şaşırmayalım, ‘ Kıbrıs&#8217;ta cami yakanları da ‘ yakında duyduk, değil mi?</strong></p>
<p>   Daha önce de olmuştu. O zaman acemiydik. Acılar yaşanıyor ancak deneyim bırakıyor. Sanmıyorum bir daha kimse bu tür bilinçli, düzenlenmiş, bölücü şiddet gösterilerine inansın.</p>
<p>   <strong>Recep Tayyib Erdoğan başkan olunca şeriat gelecek diyenler, Abdullah Gül cumhurbaşbakanı olunca şeriat gelecek diyenler, eşleri başörtülü, şeriat gelecek diyenler, Referandum sonucunda şeriat gelecek diyenler, baktılar olmuyor sanırım şeriatı kendileri getirtmeye kalktılar. Bir şeriat yarattılar, hem de en yıkıcısından. Yıkmaya niyetli ve saldırgan. Dilerim bu saldırgan şeriatları, -Taraf Gazetesi hariç tüm medyanın sustuğu- Koç&#8217;un tüm zehirli, virüslü etlerini ve bu zehirlendiğinde susan, susulduğunda zehirlemekten geri durmayan güruhla birlikte yer de, ülkece bir nefes alırız.</strong></p>
<p>&#8230; Bu makale ilginizi çektiyse&#8230;</p>
<p style="text-align: right;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak-laiklik.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-11326" title="kapak-laiklik" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak-laiklik.jpg" alt="" width="176" height="273" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/alaturka_laiklik.pdf" target="_blank"> Alaturka Laiklik: “Beni bir bir sen anladın, sen de yanlış anladın!”</a></strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak.jpg"></a>Türkiye Cumhuriyeti’nde Alevîlere zorla Sünnî İslâm öğretilirken Sünnîlerin başörtüsü devlet dairelerinde yasak. Türk Ordusu’nun istihbaratı camileri ve namaz kılanları fişliyor. Hristiyan Ermenilerin ne kiliseleri, ne yetimhaneleri ne de cemaat lideri seçimleri özgürce yapılamıyor. Rumların ruhban okulları özgür değil. Yahudiler diğer gayrı Müslimler gibi askerde ayrımcılığa uğruyor. Ateistlerin kitapları, internet siteleri yasaklanabiliyor, kapatılabiliyor. Gayrı Müslimlerin alın teriyle biriktirdikleri vakıf malları 1970′lerde gasp edildi, hâlâ geri verilmiyor.</p>
<p>Sahi Laiklik neye yarıyor? Bu kitap son yıllarda Türkiye’nin gündemine gelen, birbirinden ayrı gibi duran ama çekirdeğinde <strong>Yobaz Laiklik Meselesini</strong> barındıran konuları ele alıyor.<a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/alaturka_laiklik.pdf" target="_blank"><strong>Buradan indirebilirsiniz.</strong></a></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2010/09/26/bu-pazartesi-seriat-uc-koldan-geliyor/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2010/09/26/bu-pazartesi-seriat-uc-koldan-geliyor/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>İran&#8217;da rejim halk ve ulemadan koptu mu?</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/12/29/iranda-rejim-halk-ve-ulemadan-koptu-mu/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/12/29/iranda-rejim-halk-ve-ulemadan-koptu-mu/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 29 Dec 2009 02:19:03 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ayla Chignardet</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Adalet]]></category>

		<category><![CDATA[Basın günlüğü]]></category>

		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>

		<category><![CDATA[Zulüm]]></category>

		<category><![CDATA[vicdan]]></category>

		<category><![CDATA[İran]]></category>

		<category><![CDATA[Şeriat]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=7956</guid>
		<description><![CDATA[İran Devlet Televizyonu, hafta sonu başlayan ve dün de devam eden sokak gösterileri sırasında hayatını kaybedenlerin sayısının 15&#8242;e ulaştığını açıkladı. Bu rakamın İran Ulusal Güvenlik Konseyi&#8217;nin verdiği 8 ölü rakamının neredeyse iki katı olmasından anlaşılacağı üzere çatışmalarda ölenlerin gerçek sayısını bilmek mümkün değil. İran muhalefetinin yegane bilgi paylaşım mekanizması olan web siteleri de kayıpların sayısından [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignleft" src="http://medya.zaman.com.tr/2009/12/29/iran.jpg" alt="" width="200" height="160" />İran Devlet Televizyonu, hafta sonu başlayan ve dün de devam eden sokak gösterileri sırasında hayatını kaybedenlerin sayısının 15&#8242;e ulaştığını açıkladı. Bu rakamın İran Ulusal Güvenlik Konseyi&#8217;nin verdiği 8 ölü rakamının neredeyse iki katı olmasından anlaşılacağı üzere çatışmalarda ölenlerin gerçek sayısını bilmek mümkün değil. İran muhalefetinin yegane bilgi paylaşım mekanizması olan web siteleri <span id="more-7956"></span>de kayıpların sayısından çok kimliğiyle ilgileniyor. Bu sitelerin iddia ettiği gibi hayatını kaybeden göstericilerin içinde cumhurbaşkanlığı eski adayı Mir Hüseyin Musavi&#8217;nin yeğeni Seyid Ali Musavi de bulunuyorsa, yine bu sitelerin iddia ettiği gibi Musavi&#8217;nin başdanışmanı Ali Rıza Beheşti ve liberal İslamcı çizgide politika üreten İran Özgürlük Hareketi Genel Sekreteri İbrahim Yezdi de dahil yedi üst düzey muhalefet lideri tutuklandıysa Tahran sokaklarında çıkan ayaklanma, rejimi zora sokacak boyutlara ulaşabilir.</p>
<p>Son cumhurbaşkanlığı seçimleri sonrasında ortaya çıkan Yeşil Hareket&#8217;in bütün bastırmalara rağmen durulmayacağı ve belli aralıklarla gündemi meşgul edecek muhalif gösteriler organize edeceği tahmin ediliyordu. Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu&#8217;nun (USAK) İran uzmanı Arzu Celalifer, seçimlerde ilk defa dini liderin taraf olduğunu ve bunu yaparken de rejimin kuvvet zemini olarak halkı ve ulemayı değil, asker ve rejim muhafızlarını gördüğünü hatırlatıyor ve ekliyor: &#8220;İnsanlar her geçen gün ülkelerinin bir polis devletine dönüştüğünü düşünüyor. Seçim sonrasında bastırılan olaylar Ayetullah Hüseyin Ali Muntazeri&#8217;nin cenazesinde ve Aşure Günü programları sırasında patlak verdi. Tabii İran uzmanlarının &#8217;siviller&#8217; dedikleri sivil kıyafetli ultra-muhafazakar provokatörlerin payını da unutmamak lazım.&#8221;</p>
<p>Celalifer&#8217;in de katıldığı üzere İran&#8217;da yerel basın üzerinde dayatılan filtreleme mekanizması, ülkede olan biten hakkında net bir kanaatin edinilmesine müsaade etmiyor. Muhalif internet siteleri de çoğunlukla propagandist amaçlarla rakamları abartabiliyor veya sağlıksız bilgileri hakikat olarak sunabiliyor.</p>
<p>Bu haber karışıklığı içinde kesin olan bir şey var: Gösterilerin itici gücü harici bir güç değil. İhtilafın tarafları İran&#8217;ın kendi içinde. &#8220;Tabii ki karmaşanın olduğu her yerde dış güçler cirit atmaya başlar. Tabii ki Amerikalılar, İran&#8217;a doğrudan saldırmak yerine İran sokaklarındaki çatışmaları alevlendirmeyi tercih eder. Ama eğer dini lider seçimlerde taraf tutmamış ve açıktan (Cumhurbaşkanı Mahmud) Ahmedinejad&#8217;ı desteklememiş olsaydı bunlar yaşanmazdı.&#8221; diyor Arzu Celalifer. Ahmedinejad&#8217;ın garip bir şekilde sessizliğe büründüğüne dikkat çeken Celalifer&#8217;e göre dini liderin bu yanlı tutumunun devam etmesi durumunda İran hem dış müdahalelere daha açık hale gelecek hem de sokak gösterileri rejimin bekasını tehlikeye atabilecek boyutlara ulaşacak. Aşure Günü başlayan gösterilerde tutuklananların Özgürlük Hareketi ve Mücahidin-i Halk gibi farklı örgütlerden olması ve tepkilerin Musavi kadar muhalif lider Mehdi Kerrubi tarafından da dillendirilmesi, Celalifer&#8217;in bu öngörüsünü doğrular nitelikte.</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2009/12/29/iranda-rejim-halk-ve-ulemadan-koptu-mu/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/12/29/iranda-rejim-halk-ve-ulemadan-koptu-mu/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Taşlar ve Başlar</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/12/21/taslar-ve-baslar/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/12/21/taslar-ve-baslar/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 21 Dec 2009 15:41:02 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mehmet Yılmaz</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Adalet]]></category>

		<category><![CDATA[Basın günlüğü]]></category>

		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>

		<category><![CDATA[Zulüm]]></category>

		<category><![CDATA[İslam]]></category>

		<category><![CDATA[Şeriat]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=7837</guid>
		<description><![CDATA[Sunuş : Değerli yorumcumuz Şeriff Bey&#8217;in önerisi üzere yayınlıyoruz. (MY)
Kaynak : Sufizm ve insan
&#8220;Hoşgörmek, boş görmek midir?&#8221; diye sormuştum evvelce bir yazıda&#8230; Bir tarafta, &#8220;zulme rıza zulümdür&#8221; buyuran Rasulullah (sav), diğer tarafta &#8220;koyundan yavaş gerek&#8221; diyen Evliyaullah! Bazıları bu durumu &#8220;karşıtlık&#8221; olarak algılıyor ve evliyullah&#8217;ın Rasul&#8217;den (sav) daha hoşgörülü, daha sevgi dolu vs. gösterildiğinden yakınıyor! Peki, nasıl [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/jawssample1.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-7838" title="jawssample1" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/jawssample1.jpg" alt="" width="201" height="193" /></a>Sunuş :</strong> <em>Değerli yorumcumuz </em><a href="http://www.derindusunce.org/2009/12/18/isimiz-ask/#comment-42865"><em>Şeriff</em></a><em> Bey&#8217;in önerisi üzere yayınlıyoruz. (MY)</em></p>
<p><strong>Kaynak</strong> : <a href="http://sufizmveinsan.com/sohbet/taslarvebaslar.html" target="_blank">Sufizm ve insan</a></p>
<p align="left">&#8220;Hoşgörmek, <em>boş </em>görmek midir?&#8221; diye sormuştum evvelce bir yazıda&#8230; Bir tarafta, &#8220;<em>zulme rıza zulümdür</em>&#8221; buyuran Rasulullah (sav), diğer tarafta &#8220;<em>koyundan yavaş gerek</em>&#8221; diyen Evliyaullah! Bazıları bu durumu &#8220;<em>karşıtlık</em>&#8221; olarak algılıyor ve evliyullah&#8217;ın Rasul&#8217;den (sav) daha hoşgörülü, daha sevgi dolu vs. gösterildiğinden yakınıyor! Peki, nasıl çıkacağız bu işin içinden? Böyle bir şey mümkün mü? <span id="more-7837"></span>Evliyaullah Rasulullah&#8217;ı (sav) en iyi anlayan ve O&#8217;na en bağlı, bastığı yerin tozu toprağı olmaya talip zümre olduğuna göre, bu yanlış anlama ve sözde karşıtlık nedendir?</p>
<p align="left"> </p>
<p align="left">Acizane, &#8220;<em>mertebeler</em>&#8220;in bu konuda da göz ardı edildiğini ve hoşgörünün tek taraflı ve tek boyutlu anlatıldığını düşünüyorum. Karışıklığın ve karşıtlığın bir sebebi bu olabilir: Hoşgörünün doğru anlaşılmaması ve <em>boş</em>görüye dönüştürülmesi. Bir insanın hep &#8220;<em>evet</em>&#8221; lerini anlatırsanız, otomatikman bu insan hayatında hiç &#8220;<em>hayır</em>&#8221; dememiş gibi bir izlenim doğuyor. Bu doğru değil. Kaldı ki herşeye &#8220;<em>evet</em>&#8221; demek, &#8220;<em>vur ensesine, al lokmasını</em>&#8221; olmak, toleranslı insan olmak demek değildir!</p>
<p align="left"> </p>
<p align="left">                                                        ***</p>
<p align="left"> </p>
<p align="left">İnsanoğlunun en temel ihtiyaçlarından birisidir &#8220;<strong>adalet</strong>&#8220;. Zulüm yerinde durduğunda zıttı olan adalet tecelli etmez. Allah Tealâ&#8217;nın zulüm manâsına ismi yoktur, ADL ism-i şerifi ise O&#8217;nun esma-ül hüsnâsındandır. Adaletin en önce &#8220;<em>vicdan</em>&#8221; ile ilgisi vardır. Her insanın içindeki &#8220;<em>mürşid</em>&#8221; vicdanıdır. Vicdan insanlarda tektir. Doğulusu, batılısı, siyahı, beyazı, Çinlisi, Japonu aynı vicdana sahiptir. Vicdanını dinleyen yolunu şaşırmaz, biiznillah.</p>
<p align="left"> </p>
<p align="left">Gazetelerin üçüncü sayfalarında pek çok adi suça tanık oluyoruz her gün. Mağdur yakınlarının mahkeme sonucunu üzerlerinde silahla, döner bıçağıyla, taşla, sopayla beklemeleri çok manidardır. &#8220;Eğer beraat ederse, biz vereceğiz cezasını. Çünkü o suçlu&#8221; diyen maktul yakınları ne istiyorlar? &#8220;<strong>Adalet!</strong>&#8220;</p>
<p align="left"> </p>
<p align="left">Demek ki bireyin de toplumun da en temel ihtiyacı zulmün karşıtı olan &#8220;adalet&#8221;. Adalet yoksa, zulüm vardır. Zulmün olduğu yerde kaos bitmez, dirlik olmaz, güvenlik olmaz, bereket olmaz, sevgi olmaz, saygı olmaz, huzur olmaz. Eğer biz zulme razı olursak bunların hiçbiri olmaz. Çünkü o mahalde ADL ismi <em>örtülmüştür</em>. Öyleyse, toplumsal düzen hukukla atbaşıdır. Çünkü hukukun temeli adalettir. Adalete dayanmayan bir hukuk sistemi olamaz. Hukukun olmadığı bir toplumda ise &#8220;<em>orman kanunlarına</em>&#8221; dönüş başlar. Çünkü adaletin olmadığı yerde &#8220;<em>vicdan</em>&#8221; rahat bulmaz!</p>
<p align="left"> </p>
<p align="left">Hoşgörü kavramını <em>adalet </em>kavramından soyutlayarak düşünemeyeceğimiz gibi, <em>rububiyet</em>, ya da &#8220;eğitim&#8221; olgusundan da soyutlayamayız. Küçük hatalara göz yummak hatayı kar topu gibi büyütmekten başka bir işe yaramaz. <strong>Göz yummak, hoşgörmek değildir.</strong> Meşhur bir hikâye vardır: Bir gün çocuğun biri yumurta çalar ve annesine götürür. Annesi de yumurtayı alır, pişirir, afiyetle ana oğul yerler. Derken çocuk işi büyütür, sonraları tavuk çalmaya başlar. Her çaldığını annesine getirir ve annesi de: &#8220;aman da benim oğlum neler getirmiş yine böyle&#8221; diyerek her getirdiğini kabul eder. Çocuk büyür ve azılı bir eşkiya olur. Nihayet dar ağacını boylar. Son isteğini sorduklarında, &#8220;Annemi getirin&#8221; der. Gayet makul karşılanır bu isteği, &#8220;herhalde hellalık isteyecek&#8221; diye düşünülür ve anne getirilir. Annesini karşısında görünce &#8220;anacığım, şu dilini bir uzatır mısın&#8221; der. Kadının tuhafına gider, ama idam sehpasındaki biricik evlâdının son isteği olduğu için kıramaz, çıkarır dilini. Çıkarmasıyla da oğlu &#8220;hart&#8221; diye ısırıveririr anasının dilini, kanlar içinde bırakır. Kimse bir anlam veremez eşkiyanın bu son haydutluğuna ve nedenini sorarlar. Şöyle açıklar: &#8220;Küçüktüm, bilmiyordum, önce yumurta çaldım. Anam ses etmedi. Sonra eve tavuk çaldım getirdim, ‘oğlum bunu nerden aldın?&#8217; demedi, ‘aferin&#8217; dedi, en sonunda eşkiya oldum ve şimdi darağacındayım. O ağzını açıp da bir gün bana bağırsaydı, kızsaydı, ‘nerden aldın bunu&#8217; deseydi, hesap sorsaydı şimdi belki burda olmayacaktım!&#8221;</p>
<p align="left"> </p>
<p align="left">Öyleyse, <strong>hoşgörü kavramını akıl ve ilim dairesi olan şeriatın dışına çıkararak doğru anlayamayız</strong>. Ehlullah da şeriatın dışına çıkmamıştır, vesselâm. Çünkü şeriatsız tarikat olmaz. Bu meyanda, <em>sözgelimi</em>, spam mail gönderen insanları hoşgörebiliriz elbette. Filtrelemek, istemediğimiz mailleri bloke etmek de en az onları &#8220;<em>hoşgörmek</em>&#8221; kadar kolaydır. Zor olan nedir? Bizim hoşgörümüz saygılı insan olmayı öğretmiyorsa, kimilerinin kapı çalmayı dahi öğrenememelerine sebebiyet veriyorsa, karşı tarafa yarar değil, zarar getiriyor demektir. <strong>Vurdumduymazlıkla karıştırılan &#8220;hoşgörü&#8221; hiçbir zaman nezaketli bir toplum oluşturmaz; sadece kendimizi kaba sabalığa, düşüncesizliğe mahkum ederiz</strong>. Demek ki hoşgörünün en önce <strong>karşı tarafa</strong> <strong>getirisine</strong> bakmak lâzımdır!. Tolerans göstermek karşı tarafa zarar getiriyorsa, zulüm getiriyorsa, zaaf yaratıyorsa o davranış hoşgörülmez, boş verilmez, es geçilmez!</p>
<p align="left"> </p>
<p align="left">Bizler yetişemedik; bir zamanlar <em>sadaka taşları</em> varmış toplumumuzda! Hani, ne oldu? Nereye gitti o taşlar? Taşların kimisi yerinde duruyor da, asıl başlar gitti, başlar&#8230;  O incelik, o nezaket, o kültür, başlarla beraber gitti, bitti&#8230; Karşısındakini incitmeden, utandırmadan yardım etmek için icad edilen <strong>sadaka taşları</strong>ndan ihtiyacını görenler de sadaka bırakanlar kadar nezaket ve hem de &#8220;tok gözlülük&#8221; abidesi imiş: İhtiyacı kadarını alıp, fazlasına diğer ihtiyaç sahiplerini düşünerek dokunmamak! Bu, işte, bir zamanlar bu toprakların &#8220;<em>sadaka kültürü</em>&#8220;dür&#8230; Yarım kilo pirinç; al, bir &#8220;oy&#8221; falan, değil. Bizim sadaka kültürümüzle vaktiyle atalarımızın sadaka kültürünü varın siz karşılaştırın! &#8220;Kültür&#8221;, budur! Sadaka taşıdır! Pirincin taşı değil! Bir toplum ki sadaka alan da, veren de işte bu kadar düşünceli, nezaketli, arlı, namuslu! Bir toplumun sadaka taşı yaptıran en güçlüleri ile o sadakaya muhtaç en zayıfları arasındaki kültür homojenitesine bakın! Bize gelince; çantalarımızı çapraz takıp, kapkaççı zulmünden, yollarda saçımızdan sürüklenip, kaldırımda başımızın <em>taşla</em> ezilmesinden kendimizi korumaya çalışıyoruz! İşte, bu da bizim <em>taş</em> kültürümüz!</p>
<p align="left"> </p>
<p align="left">Taşlar ya, taşlar&#8230; Sadaka taşları, pirincin taşları ve masumların başını ezen kapkaççı taşları! Taşlar hep aynı taşlar da, mesele başlar galiba, başlar!!!</p>
<p align="left"> </p>
<p align="left">Onu hoşgör, buna boş ver, şuna ses etme&#8230;</p>
<p align="left"> </p>
<p align="left">Sebep?!</p>
<p align="left"> </p>
<p align="left">Peki, sonuç?</p>
<p align="left"> </p>
<p align="left">&#8220;Boşvere boşvere ne hale geldik.</p>
<p align="left">Her yüze güleni biz dost bildik</p>
<p align="left">Geçti yıllar bir su gibi</p>
<p align="left"><em>Neredeydik, nerelere geldik </em>!&#8221;</p>
<p align="left"> </p>
<p align="left">Diyordu bir çocukluk şarkısı&#8230;</p>
<p align="left"> </p>
<p align="left">Evet ya, neredeydik nerelere geldik! Sadaka taşlarından, kapkaççı taşlarına geçiş, bir gecede olmadı haliyle&#8230;  Olumlu veya olumsuz önemsenmeyen detaylar kuşaklar arasında köklü kültür değişimlerine ve yozlaşmaya zemin hazırladı. Ton değişe değişe, bambaşka bir renk oldu da fark etmedik. Beyazdık, grileştik, siyah olduk. Onu hoşgör, buna boşver. Sonuç: Sokakta yürüyemiyoruz. Suç, belki insanlık tarihiyle yaşıttır, ama bugünkü kadar hayatın &#8220;doğal parçası&#8221; olmuş muydu, bilinmez!</p>
<p align="left"> </p>
<p align="left">Niye hoşgördüğümüzü bilmeden hoşgörürsek belki de boş vermiş, böylece kendimize de, karşımızdakine de sadece zulmetmiş oluruz. Acaba hoş mu görüyorum, yoksa boş mu veriyorum, diye kendimize sormalıyız ki <strong>nefsimiz bizi kandırmasın</strong>. Boş vermenin sonucu toplumsal kaos ve anarşidir. O toplumda hiçbir kural dikiş tutmaz. Kuralsızlık, kanunsuzluk, âdetsizlik, nezaketsizlik niçin <em>hoşgörmek</em> olsun ve hoşgörülsün? Cevizi koruyan, kabuğudur.</p>
<p align="left"> </p>
<p align="left">Hiçbir doktor hastasının bacağını kesmek istemez. Ama gerektiğinde acımaz, keser. Bacağı kesilen hasta ise, başına gelen bu <em>belâ</em>ya &#8220;<strong>koyundan yavaş olur</strong>&#8220;, sabreder, isyan etmez ise, umulur ki Rabbi katında kazançlı çıkar. Bacağını kaybetmesine bir sokak çetesinden dayak yemesi sebep olduysa, gider, mahkemede hakkını arar, o kişilerden sonuna kadar davacı olur. Cezalandırılmalarını ister. O kimselerin <strong>gerçekten pişmanlık duyup af dilemeleri müstesnâ</strong>, böyle davranmayıp hakkını aramamak, susmak, korkmak azgınlığın ve yol kesiciliğin artmasına hizmet etmekten başka bir işe yaramaz.</p>
<p align="left"> </p>
<p align="left"><strong>Korkmak, nefstendir!</strong></p>
<p align="left"> </p>
<p align="left">Allah&#8217;ın her işi yerli yerince yapması ve kadere teslimiyet ise başka bir konudur. İllâ bu konuyla ilişkilendireceksek evvelâ şunu belirtmeli ki kadere hakkıyla teslim olan hiç kimseden korkmaz, sadece Allah&#8217;tan korkar. Hiçbir beşerin Allah&#8217;ın kaza ve kaderini değiştiremeyeceğini bilir. O halde, korkmak imandan değil, nefstendir. Şüphesiz, bir insanın kemâlâtı arttıkça korkusu azalır, buna mukabil hoşgörüsü artar. Bu hoşgörüyü &#8220;<em>boş</em>görü&#8221; ile değil, <strong>ilim ve hikmet</strong> ile birlikte değerlendirmelidir. Evliyanın hoşgörüsü <strong>beşeri bir merhametten</strong> ibaret olamaz! Böylesi ancak avamın hoşgörüsüdür. Bizler ilim ve hikmet verilenlerden olmadığımız için evliyanın hoşgörüsünü anlayamaz, anlatamaz ve <strong>övmeye de kalkamayız</strong>! Aşağıdaki yukarıdakini bilemez ve övemez! Enbiya ve evliyanın hoşgörüsü en başta &#8220;hikmet&#8221;tendir; <strong>ne karşısındakine acımaktan</strong>, ne de boşvermektendir! Hakkını aramanın kadere iman etmeye bir engeli de yoktur!</p>
<p align="left"> </p>
<p align="left"><strong>Her işi yerinde görerek hoşgörmek bir &#8220;ilim&#8221; ve &#8220;tecrübe&#8221; meselesidir.</strong> Her işin yerinde olduğunu <em>tecrübe etmeye</em> şu hikâye çok manidardır: <em>Balık,  Hz. Yunus&#8217;u pelte halinde karaya kusar. Hz. Yunus yattığı yerden biraz uzakta neşe içinde oynamakta olan çocuklar görür. Yalnız bir tanesi kördür ve bir ağacın altında tek başına oturmaktadır. İçinden: Ey Allah&#8217;ım, ne olurdu şu çocuğun da gözleri göreydi, arkadaşlarıyla oynasaydı, diye çocuğa acır ve görmesi için Allah&#8217;a dua eder. Hikmet-i ilâhi çocuğun gözleri açılır, görmeye başlar. Gözü açılır açılmaz pelte halinde karaya vurmuş olan Yunus Aleyhisselâmı fark eder ve o ana kadar uslu uslu oynamakta olan arkadaşlarına: Hey! Bakın şurda yatan birşey gördüm, hadi gidelim onu taşlayalım, der. Bunun üzerine çocuklar toplanır ve Yunus Aleyhisselâmı taşlamaya başlarlar. İçinden şöyle tevbe eder Hz. Yunus: Yarabbi affet! <strong>Bir daha senin işine karışmayacağım</strong></em><strong>!</strong></p>
<p align="left"> </p>
<p align="left">Taşlar ya, taşlar, işte&#8230; Taşlar ve başlar!</p>
<p align="left"> </p>
<p align="left"><strong>Zulüm, nefstendir!</strong></p>
<p align="left"> </p>
<p align="left">Hoşgörü, etrafa hoş gözükmek için, puan toplayıp, prestij kazanmak için değil, <strong>nefsin tuzağına düşmemek </strong>içindir. Etrafa hoş görünmek için hoşgören zaten nefsine zebun olmuştur! Şeriatta helal olduğu halde ehli tarikin kısas uygulamayıp &#8220;affetmesi&#8221; <em>nefse muhalefete</em> mi yoksa <em>beşer</em> <em>merhametine</em> mi örnektir?! Zulme razı olmamak, hem de Allah&#8217;ın işine karışmamak, hem de hoşgörmek&#8230; Buradaki dengeyi bendeniz için en iyi anlatan örnek, imam, mücahid, şah-ı merdan, şah-ı velâyet Hz. Ali el-Mürtezâ&#8217;nın (k.v, r.a) yüzüne tüküren adama &#8220;nefsim devreye girdi&#8221; deyip kılıcını indirmesi hadisesidir. Dikkât edersek bunu savaş meydanında söylemektedir. Hoşgörülü insan olması, gerektiğinde, cihad etmesine engel değildir. Cihad etmesi ise &#8220;<em>nefsiyle cihad etmesine</em>&#8221; engel değildir. Her durumda, her eylemde, her duyguda, her işte ve <strong>niyette </strong>esas olan <span style="text-decoration: underline;">büyük cihat</span>tır.</p>
<p align="left"> </p>
<p align="left">Ameller, daima ve daima niyetlere göredir! Onun için: &#8220;Yarab! Bizi hiçbir <em>amelimizde</em> nefsimize bırakma. Bizi hiçbir <em>niyetimizde</em> de nefsimize bırakma! Bizi <em>bir an olsun</em> nefsimize bırakma!&#8221;</p>
<p align="left"> </p>
<p align="left">Amin.</p>
<p align="left"> </p>
<p align="left">                                                        ***</p>
<p align="left"> </p>
<p align="left"> </p>
<p align="left">Okuma: <strong>Hoşgören ne gördü?</strong></p>
<p align="left"> </p>
<p align="left"><a href="http://www.sufizmveinsan.com/sohbet/hosgorennegordu.html">http://www.sufizmveinsan.com/sohbet/hosgorennegordu.html</a></p>
<p align="left"> </p>
<p align="left">&#8220;<strong>Zalimleri affetmek, mazlumlara zulmetmektir!</strong></p>
<p align="left">Hırsızlara ve her türlü kötü insanlara acımak; zayıf insanları dövmek, onlara merhamet etmemektir!</p>
<p align="left">Aklını başına al; merhamete kapılıp da kötü bir kişiden intikam almaktan, canını yakmaktan çekinme! Onun uğrayacağı zahmete, eziyete pek bakma; suçsuz halkın, başkalarının düşeceği zahmeti, eziyeti düşün!</p>
<p align="left">Bütün vücudun zehirlenmesini önlemek için yılanın ısırdığı parmağı kes, at! Sen kesilen tek parmağı değil, bütün bedenin helak olacağını gör, düşün!&#8221;</p>
<p align="left"><strong> </strong></p>
<p align="right"><strong>Hz. Mevlâna </strong></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2009/12/21/taslar-ve-baslar/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/12/21/taslar-ve-baslar/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>İranlı ulema toplumsal barış peşinde</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/11/24/iranli-ulema-toplumsal-baris-pesinde/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/11/24/iranli-ulema-toplumsal-baris-pesinde/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 24 Nov 2009 21:29:43 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mehmet Yılmaz</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Basın günlüğü]]></category>

		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>

		<category><![CDATA[İran]]></category>

		<category><![CDATA[Şeriat]]></category>

		<category><![CDATA[tahran]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=7434</guid>
		<description><![CDATA[Cihan Aktaş
Geçtiğimiz Haziran ayında gerçekleşen cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ardından İran&#8217;da pandoranın kutusunun açıldığı söylenebilir.  Seçim gösterilerine katılanlara karşı kullanılan orantısız güç, tutuklananlarla ve reformist liderlerle ilgili suçlamalar, muhalefetin sesini duyurmasının güçlükleri gibi konular, çok farklı kesimlerden gelen tepkilerle gündem oluşturmaya devam ediyor. Bu arada ulemanın siyasal alandaki yetkilileri özeleştiriye çağıran sesinin devrimin başından bu yana hiç [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/06/20090619_derin_dusunce_org_iran.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-5375" title="20090619_derin_dusunce_org_iran" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/06/20090619_derin_dusunce_org_iran-288x300.jpg" alt="" width="205" height="210" /></a>Cihan Aktaş</em></strong></p>
<p>Geçtiğimiz Haziran ayında gerçekleşen cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ardından İran&#8217;da pandoranın kutusunun açıldığı söylenebilir.  Seçim gösterilerine katılanlara karşı kullanılan orantısız güç, tutuklananlarla ve reformist liderlerle ilgili suçlamalar, muhalefetin sesini duyurmasının güçlükleri gibi konular, çok farklı kesimlerden gelen tepkilerle gündem oluşturmaya devam ediyor. Bu arada ulemanın siyasal alandaki yetkilileri özeleştiriye çağıran sesinin <span id="more-7434"></span>devrimin başından bu yana hiç bir zaman olmadığı kadar yükseldiği söylenebilir.</p>
<p>Seçkin din adamları reformist muhaliflere yönelik dışlayıcı  tutumları eleştirirken yetkilileri yargılamalar ve tutuklulara muameleler bağlamında kanunlara uymaya, bağışlayıcı ve  eleştiriler karşısında tahammüllü olmaya çağırıyorlar. Ayetullah el-Uzma  Mekarem Şirazi, yenilerde Yargı organına yönelik olarak yayınladığı bir mesajında seçimden sonra tutuklanan öğrencilerin ve işkence gördükleri iddia edilen tutukluların mahkemeleri konusunda  uyarılarda bulundu. (Afitab-ı Yezd, 9 Kasım 2009) Reformist Milli İtimat partisinin başkan yardımcısı Hüccetülislam Resul Montecebniya, milli birlik ve uzlaşma için bir plan oluşturma konusunu gündeme getirirken, Yargı&#8217;nın eski başkanı Ayetullah Şahrudi&#8217;nin, &#8220;mevcut bunalımdan kurtulabilmek için önde gelen siyasi kişiliklerin şeffaf  konuşmalar yapması&#8221; yönündeki teklifini hatırlattı. Reformist hükümetlerde İçişleri Bakanı olarak görev yapmış olan Hüccetülislam Musevi Lari ise devletle millet arasında açılan uçurum konusunda yetkilileri uyardığı bir açıklama yaptı. (Endişe-i Nov, 12 Kasım 2009)  Ayetullah Sanei,  Sanat Üniversitesi öğrencileriyle yaptığı konuşmada şunları söyledi: &#8220;İslam mantık dinidir, ama bugün bir kesim İslami ve Kurani mantığın aksine, halkın cehaletin karanlığı içinde yaşamasını istiyor. Bu yüzdendir ki toplumun bilinçli kesimleri, özellikle salih ve seçkin kişilikler ve üniversite ortamları üzerindeki baskıyı artırıyorlar.&#8221; (Hayat-ı Nov, 17  Kasım 2009)</p>
<p>Bu arada eski cumhurbaşkanı Hüccetülislam Hatemi de İlim ve Sanat Üniversitesi öğretim üyeleriyle yaptığı bir toplantıda seçimlerin ardından her zaman dile getirdiği bir konuyu tekrarlama ihtiyacı duydu: &#8220;Eleştirilerde bulunan kişilikler, bu ülke için yüreği yanan insanlardır, onlar yıkıcı değiller.&#8221; Ülkedeki siyasal atmosferin, telafisi zor bir daralma yaşadığını belirten Hatemi şu soruları soruyordu konuşmasında: &#8220;Toplumsal ortam niye bu kadar daraldı? Eleştirileri  olan değerli insanlar sadece elemeye tabi tutulmuyor, akla gelebilecek her türlü ihanete ve baskıya maruz kalıyorlar. Öğrenci, hoca, alim, sanatçı, aynı zamanda savaş cephelerinde bulunmuş düşünce adamları, anayasayı kabul ettiklerini, ama bu bağlamda eleştirileri de bulunduğunu söyleyen kimseler, her türlü uygunsuz yakıştırma ve suçlamaya maruz kalıyorlar. (&#8230;) Biz istiyoruz ki halk devleti kendinin devleti olarak benimsesin, devlet de halkı kendi halkı olarak benimsesin ve eleştiriyi de bir nimet bilsin. Rahmetli İmam Humeyni&#8217;nin de söylediği gibi, eleştiri, hatta ikaz bir ilahi hediyedir.&#8221; &#8221; (İtimat, 14 Kasım 2009)</p>
<p>Seçimlerden sonra yaşanan kritik dönemde taraflı davrandığı  düşünülen Ayetullah Hamaney eleştirilerden payını almaya devam ediyor. Hamaney önce Şerif Üniversitesinde katıldığı  bir toplantı sırasında bir öğrenci tarafından seçim sürecinde ve daha sonraki tutumu nedeniyle keskin bir üslupla eleştirildi. Bunun ardından Keyhan gazetesi yazarı Muhammed Nurizad web sayfasında Hamaney&#8217;e yönelik bir mektup yayınlayarak, ülkenin dini rehberinin siyasal duruşunu bugüne kadar hiç yapılmamış bir açıklıkla ve samimi bir dille eleştirdi.</p>
<p>Din adamlarının ülke ortamındaki gerginliği yatıştırmaya dönük eleştirilerine, muhafazakar kesimin saygın isimleri de katıldı. Afitap-ı Yezd gazetesinin başyazısına göre, toplumla devlet arasındaki güvensizliği ortadan kaldırmak için Rafsancani ve Muhsin Rızai milli birliğin sağlanması yönünde bir plan önerdiler, ancak hükümet çevreleri bu teklifi duymazdan geldi. Buna karşılık &#8220;gelenekselci&#8221; Mütelife Cemiyetinin yönetim kurulu üyesi ve eski başkanı Askerevladı hükümet çevrelerini rahatsız eden şöyle bir açıklama yaptı: &#8220;Kerrubi, Musevi ve Hatemi&#8217;yi öyle kolay bulmadık ki kolayca da feda edelim!&#8221; (Afitab-ı Yezd, 19 Kasım 2009)</p>
<p>Bu açıklamadan birkaç hafta sonra Askerevladı, gelenekselci kesimin önde gelen isimlerinden oluşan bir heyetle, taklit mercisi konumunda bulunun ayetullahları ziyaret için Kum&#8217;a gitti. Heyetin Kum&#8217;da ziyaret ettiği mercilerden biri olan Mekarem Şirazi,  basına yansıyan haberlere göre, bu ziyarette iki konu üzerinde durdu: &#8220;Yok sayma ve görmezden gelmeyle acı gerçekleri ortadan kaldıramazsınız&#8221; diyen Mekarem Şirazi, tartışmalı seçimlerin sadece müspet yönleri üzerinde duran, buna karşılık seçimdeki zaaflar ve hataları görmezden gelen yetkilileri eleştirdi. Şiilerin yaşayan en saygın din adamlarından biri olan Mekarem Şirazi, seçim sonuçlarına itiraz eden kişiliklerle ilgili olarak da şu açıklamayı yaptı: &#8220;Seçimlere katılanların çoğunluğu düzene ve devrime vefadar kişilerdir, onlar düzenin ve devrimin muhalifi değiller, onlarla birlik içinde olmalı ve aradaki yanlış anlamaya dayalı sorunları çözüme kavuşturmalıyız.&#8221;</p>
<p>Askerevladı&#8217;nın ziyarette bulunduğu ayetullahlar arasında bulunan Subhani ise, vahdet ve uzlaşmanın sağlanması için seçim protestolarına bağlı  olarak çeşitli şekillerde suçlanarak hapse atılmış insanların mümkün olduğu kadar yüksek oranda hapisten çıkarılmasını önerdi. Ayetullah Gulpayagani, taklit mercilerinin siyasi gruplar arasında taraf tutmaması gerektiğini vurgularken, aynı zamanda meclise de,  &#8220;dış baskılara boyun eğmeyerek görevlerini yerine getirsinler ki şah zamanının meclisiyle kıyaslanmasınlar&#8221; şeklinde bir tavsiyede bulundu. Afitap-ı Yezd gazetesinin yorumuna göre, bu şeffaf açıklamaların bir etkisi, reformistlerin önde gelenleri üzerindeki baskıların bir kısmının azalmasını sağlayacak bir telakki oluşturuyor ve böylelikle de &#8220;milli birlik&#8221; projesinin gerçekleştirilmesi şansı yükseliyor.</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2009/11/24/iranli-ulema-toplumsal-baris-pesinde/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/11/24/iranli-ulema-toplumsal-baris-pesinde/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Humeyni’yi ve Humeynizm’i sevmek farz mıdır?</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/11/03/humeyni%e2%80%99yi-ve-humeynizm%e2%80%99i-sevmek-farz-midir/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/11/03/humeyni%e2%80%99yi-ve-humeynizm%e2%80%99i-sevmek-farz-midir/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 03 Nov 2009 09:00:06 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mehmet Yılmaz</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Cihad]]></category>

		<category><![CDATA[Özgürlükler]]></category>

		<category><![CDATA[İran]]></category>

		<category><![CDATA[İslam]]></category>

		<category><![CDATA[Şeriat]]></category>

		<category><![CDATA[Demokrasi]]></category>

		<category><![CDATA[devrim]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=7091</guid>
		<description><![CDATA[Bir süre önce Humeyni&#8217;yi sert bir dille eleştirdiğim için tepki veren okurlar olmuştu. &#8220;İslâm&#8217;a büyük hizmetleri olan bu insana daha saygılı olmalısın&#8221; dedi kimi dostlar. Kendilerinden istemiş olmama rağmen  İslâm&#8217;a yaptığı hizmetler konusunda detaylı bilgi gelmedi henüz elime. Ama zavallı iranlılar bizim kemalizme acayip derecede benzeyen bir rejim altında çile çekmeye devam ediyorlar.
Aslında Humeyni&#8217;nin şahsen yaptığı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignleft" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2008/02/kapak_humeyni_lenin.jpg" alt="" width="188" height="238" />Bir süre önce Humeyni&#8217;yi sert bir dille eleştirdiğim için tepki veren okurlar olmuştu. <strong><em>&#8220;İslâm&#8217;a büyük hizmetleri olan bu insana daha saygılı olmalısın&#8221;</em></strong> dedi kimi dostlar. Kendilerinden istemiş olmama rağmen  İslâm&#8217;a yaptığı hizmetler konusunda detaylı bilgi gelmedi henüz elime. Ama zavallı iranlılar bizim kemalizme acayip derecede benzeyen bir rejim altında çile çekmeye devam ediyorlar.</p>
<p>Aslında Humeyni&#8217;nin şahsen yaptığı işler ile bugünkü Humeynizm rejimi arasında ayrım yapmak ve eleştirileri ayrı ayrı yöneltmek icab eder elbette.</p>
<p>Benim Humeyni konusunda temelden karşı olduğum şey <span id="more-7091"></span>İslâmî devrim olgusu. Zira İslâm ve devrim iran&#8217;daki şekliyle asla bağdaşmayacak iki kavram. Birincisi, yani <strong>İslâm iyi/kötü insan değil iyi/kötü eylemden bahsediyor bize</strong>. &#8220;Kendi kusurlarınızla uğraşın&#8221; diyor. Nefsi ve nefsin kontrolünü hatta terbiyesini öğretiyor. Humeynizm, Kemalizm, Leninizm gibi tepeden inmeci devrimler ise standartlar, normlar, tartışılmaz resmî gerçeklerle çıkıyor karşımıza. Beğenmedikleri insanları öldürmekten dahi geri durmuyor.</p>
<p>1789 Fransız devrimiyle &#8220;keşfedilen&#8221; terör ki devlet terörüdür, 1917 komünistlerinde KGB&#8217;nin atası Çeka olarak çıkıyor karşımıza. Komünist devrimi korumakla yükümlü çeka ekibi hiç bir hukukî sınır tanımadan tutukluyor, işkence ediyor, mallara el koyuyor, öldürüyor, sürüyor. Neden? Devrimi ve kazanımları(!) korumak için! <strong>Devrimden bir gün önce devrim isteyenler bir gecede ÖLÜMÜNE MUHAFAZAKÂR!</strong></p>
<p>Faili meçhuller, gözaltında kayıplar&#8230; Peki ya Kemalizm ne yapıyor? İstiklâl mahkemelerinin acıklı tarihini yeniden anlatmaya gerek var mı? Ya Dersim katliamı? İnönü zamanında Kürtlere, Ermenilere, Yahudilere reva görülen toplama kampları, yağmalar, sürgünler ve ölümler?</p>
<p>Devrim kavramı sorunlu bir kavram. Buna &#8220;İslâmî&#8221; etiket koymakla erdem kazandıramazsınız. Humeyni&#8217;nin de en büyük hatası bu oldu. Bu bağlamda İslâm&#8217;a hizmet değil zarar verdiğini düşünüyorum.</p>
<p>Şiizm ve Vahabizm dogmatik olarak birbirinden çok ayı iki -izmdir ama uygulamada bazı benzerlikler dikkat çekici. Özellikle de ahlâk/erdem polisi gibi isimlerle terör estiren &#8220;güvenlik&#8221; gücü. Halkı günah işlemekten koruyan(!) bu polis bana komünistlerin çekasını hatırlatıyor. Dahil oldukları haksızlık ve şiddet dönem dönem değişse de islâm&#8217;ın kurallarının polis gücüyle uygulanması kabul edilebilir bir şey değil. Oruç tutmayana, başını örtmeyene ceza kesen bir devleti bunun tersini yapan Kemalistlerden ayırd edemiyorum. Daha doğrusu bu tür bir <strong>baskının İslâm adına yapılması bana daha da çirkin</strong> geliyor. Zira eşit şekilde haksızlık yapmaktan öte islâm&#8217;dan nefret ettiren bu uygulamalara bakarak &#8220;bravo! İslâm&#8217;a ne güzel hizmet ediyorlar&#8221; denemez kanaatimce.</p>
<p style="PADDING-LEFT: 30px"><em>&#8220;&#8230;Kemalistler &#8220;Türkiye İran olmasın&#8221; derken kimi muhafazakârlar sırf &#8220;ABD&#8217;ye kafa tutuyor&#8221; diye İran&#8217;ı takdir ediyorlar. Oysa Kemalizm&#8217;in doğuşuna ve bugün içinde bulunduğu sıkıntıların kaynağına inecek cesareti gösterebilenler çok garip bir durumla karşı karşıya kalacaklar: İran&#8217;daki &#8220;İslâm devrimi&#8221; ve hatta Rusya&#8217;daki 1917 Ekim devriminin bizdeki &#8220;çağdaşlaşma projesi&#8221; ile akıl almaz benzerlikleri var.</em></p>
<p style="PADDING-LEFT: 30px"><em>Neden?</em></p>
<p style="PADDING-LEFT: 30px"><a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Anatole_France" target="_blank"><em>Anatole France</em></a><em> bir kahramanını şöyle konuşturuyordu:</em></p>
<p style="PADDING-LEFT: 30px"><em>&#8220;Bütün devrimlerin en büyük hatası erdem denen şeyi yeryüzünde kurumsallaştırmaya çalışmaktır. Bir halkı devlet gücüyle iyiden yana, bilge, özgür, ılımlı ve adil yapmak istediğinizde herkesi öldürmekten başka çareniz yoktur!&#8221;</em></p>
<p style="PADDING-LEFT: 30px"><em>İster </em><a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/%25C4%25B0slamc%25C4%25B1l%25C4%25B1k"><em>İslamcı</em></a><em> olsun, ister </em><a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Kom%25C3%25BCnizm"><em>komünist</em></a><em> isterse </em><a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Pozitivist"><em>pozitivist</em></a><em>, bütün devrimlerin çelişkisi burada yatıyor: Yeni bir insan ve yeni bir halk yaratmak. Bu &#8220;</em><a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Pedagoji"><em>pedagojik</em></a><em>&#8221; çabanın zorlandığı her noktada devrim, devlet terörünü de beraberinde getiriyor. &#8230;&#8221; (</em><a href="http://www.derindusunce.org/2008/02/08/humeyni-lenini-dover-mi-ulus-devlet-bolum-iii/"><em>Humeyni Lenin&#8217;i döver mi?</em></a><em> isimli yazıdan alıntı)</em></p>
<p style="PADDING-LEFT: 30px"> </p>
<p>Devrimi bir yana bırakacak olursak bugünkü İran ne halde? <strong>Milyonlarca Azeri Türk&#8217;üne Türkçe&#8217;nin yasaklanması</strong> gibi akıllara zarar haberler duyuyoruz. Ekonomik sıkıntılar sürerken milyarlarca doları silahlanmaya harcayan Amedinecat&#8217;ın halka hizmet ettiği söylenebilir mi? Yıllardır kabadayılıkla neoconlara ve Siyonistlere malzeme olan ama Müslümanlara kalıcı bi kazanım sağlamayan bir hükümet var karşımızda.</p>
<p><strong>Ne Humeyni&#8217;yi ne de Ahmedinecat&#8217;ı bir kahraman olarak görmüyorum</strong>. Birincisi karizmatik ve yıkıcı bir devrimci, ikincisi ise kurnaz bir politikacı. İranlıların vicdanını temsil edecek bir hükümet kurulana kadar bu ülkenin sıkıntılardan kurtulabileceğini pek zannetmiyorum.</p>
<p>Son seçimlerden önce <a href="http://www.taraf.com.tr/haber/34691.htm" target="_blank">Cihan Aktaş tarafından yazılmış şu yazıdan </a>uzun bir alıntı yaparak sözü yorumculara bırakayım:</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;&#8230;Özgürlük ve adalet. İki kavram esasında birbirini tamamlıyor, biri diğeri olmadan sakatlanıyor. Salt &#8220;adalet&#8221;, dediğinizde bazen totaliter bir devlet yapısınına yatkınlaşabiliyor, salt &#8220;özgürlük&#8221;,</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>dediğinizde ise zaman zaman, ekmeğin fiyatından yakınan kalabalıkların arasında yalnızlaşıyorsunuz</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;Her tür etiğin ön şartı özgürlüktür&#8221;, der Ali İzzetbegoviç.</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>İran İslam Devrimi&#8217;nin şiarlarından biriydi, &#8220;özgürlük.&#8221; Savaş yılları özgürlük talebinin güvenlik gerekçesiyle kısıtlandığı bir mekanizmayı güçlendirdi bu ülkede.</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>Reformist hareket devrimin özgürlük şiarına mevcut şartlara göre yeni bir açılım kazandırmaya çalıştı.</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>Reformist hareket &#8220;özgürlük&#8221; vaadiyle hükümetler kurdu, şu var ki reformist politikacılar halkın gönlüne yatacak bir özgürlük alanı açmaktaki cehdleri konusunda hayal kırıklığı uyandırdılar.</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>Hükümet kursalar da iktidarda olmalarına izin vermeyen kurumsal engeller karşısında geri çekildiler.</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>Bu geri çekilme sırasında kendilerini destekleyen geniş halk kitlelerini idealleri konusunda karamsarlığa sürüklediler.</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>Geleneksel ilişki biçimlerinin ve iletişim kanallarının uzağında dururken, bu kurumların ve kanalların yerini tutacak kurumlar oluşturma konusunda başarılı olamadılar.</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>Ülke çapında örgütlenmeyi gerçekleştiremedikleri için de karşı karşıya bulundukları güçlükleri sadece gazete okuyan aydın kesim anlayabildi.</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>Dört yıl önce &#8220;adalet&#8221; dağıtma vaadi ile cumhurbaşkanlığı seçimlerini kazanan Mahmud Ahmedinecad&#8217;ın hükümeti, İran&#8217;da yazarlara ve sinemacılara yönelik sansürün en katı bir şekilde uygulandığı bir dönem olarak hatırlanacak.</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>Devrimin ve İslam&#8217;ın değerlerini korunması, yoğun bir sansürle sağlanmaya çalışıldı geçen dört yıl içinde. Yazarlar, yayıncılar, kitaplarının denetleme kurulundan geri çevrilmesi nedeniyle işlerinin durgunlaştığını dile getirdiler.</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>Tesettür devriyeleri hiç bir dönemde olmadığı kadar Ahmedinecad döneminde etkili oldular.   </em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>Peki, dar gelirli halk kitleleri bu sansürü dikkate alacaklar mı, seçim sandıklarına giderken&#8230;</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>Belki de almayacaklar ve konuşmalarında sıklıkla adalete vurguda bulunmayı sürdüren Ahmedinecad&#8217;ı, &#8220;O bizden biri, bizim halimizden anlar&#8221; diyerek bir kez daha cumhurbaşkanı olarak seçecekler.  </em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>Ahmedinecad dört yıl önce de seçim konuşmalarında &#8220;toplumsal adalet&#8221;e vurguda bulunmuş ve petrol paralarını halkın sofrasına indirme sözü vermişti.</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>Şu var ki hükümeti döneminde petrol fiyatları olağanüstü yükseldiği halde, enflasyon da iki kat arttı.</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>İşsizliğin çözülmesi konusunda somut adımlar atılmadı. İthalatta özellikle tüketim malları alanında bir artış yaşandı.</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>Çin armutu, arjantin üzümü ve mısır portakalı gibi ürünler pazar tezgahlarını kapladı.</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>Özgürlük şiarını açmaya çalışan Hatemi&#8217;nin siyasal alanda iyi niyetli ve saf, adalet kavramı üzerinden siyasetini kuran Ahmedinecad&#8217;ın ise siyasal manevralar açısından usta ve pragmatist olduğu söylenebilir.</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>Hatemi, &#8220;dün dündür, bu gün ise bugün&#8221; diyemediği,  her şeye rağmen iktidarda kalmak istemediği için siyaset yarışında bir yere kadar var olabildi. &#8230;&#8221;</em></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2009/11/03/humeyni%e2%80%99yi-ve-humeynizm%e2%80%99i-sevmek-farz-midir/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/11/03/humeyni%e2%80%99yi-ve-humeynizm%e2%80%99i-sevmek-farz-midir/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Suudi Şampanyası ve Dayatılan Dinin Sahteliği</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/08/15/suudi-sampanyasi-ve-dayatilan-dinin-sahteligi/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/08/15/suudi-sampanyasi-ve-dayatilan-dinin-sahteligi/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 15 Aug 2009 08:17:08 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mustafa Akyol</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Laiklik]]></category>

		<category><![CDATA[Suudi Arabistan]]></category>

		<category><![CDATA[İslam]]></category>

		<category><![CDATA[Şeriat]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=6152</guid>
		<description><![CDATA[[10 Ağustos 2009 tarihli Star gazetesinde yayınlandı]
Suudi Prensi Bandar Bin Al Suud&#8217;un Bodrum&#8217;da kiraladığı teknede eşiyle birlikte şampanya içmesi, bizim medyada epey ilgi gördü. Pek çok yorumcu kendi toplumuna alabildiğine katı bir din anlayışını dayatan Suudi elitinin sefahat düşkünlüğünü, bunun ortaya çıkardığı ikiyüzlülüğü eleştirdi ki, bunda haklıydılar. Gerçekten de &#8220;Suudi modeli&#8221;, &#8220;dayatılan din&#8221;in vahim sonuçlarını [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/08/20090815_derindusunce_org_suudi_arabistan.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-6153" title="20090815_derindusunce_org_suudi_arabistan" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/08/20090815_derindusunce_org_suudi_arabistan-247x300.jpg" alt="" width="207" height="243" /></a>[10 Ağustos 2009 tarihli <a href="http://www.stargazete.com/gazete/yazar/mustafa-akyol/suudi-sampanyasi-ve-dayatilan-dinin-sahteligi-206684.htm">Star</a> gazetesinde yayınlandı]</p>
<p>Suudi Prensi Bandar Bin Al Suud&#8217;un Bodrum&#8217;da kiraladığı teknede eşiyle birlikte şampanya içmesi, bizim medyada epey ilgi gördü. Pek çok yorumcu kendi toplumuna alabildiğine katı bir din anlayışını dayatan Suudi elitinin sefahat düşkünlüğünü, bunun ortaya çıkardığı ikiyüzlülüğü eleştirdi ki, bunda haklıydılar. Gerçekten de &#8220;Suudi modeli&#8221;, &#8220;dayatılan din&#8221;in vahim sonuçlarını ortaya koyması bakımından iyi bir örnek.</p>
<p>Gelin, bu örneğe biraz yakından bakalım. Suudi Arabistan krallığı, komşumuz İran gibi, meşruiyetini İslam&#8217;a dayandırıyor. (Gerçi Arabistan bir krallık, İran ise bir cumhuriyet; buradan da görüldüğü gibi ortada belirli bir &#8220;İslami sistem&#8221; yok.) Bu meşruiyeti sağlama bağlamak için de, her iki rejim, sınırları içinde &#8220;İslami kuralların uygulanmasına&#8221; özen gösteriyor. Özellikle Suudiler bu işte çok şevkli. &#8220;Mutavva&#8221; dedikleri din polisleri ellerinde sopalarla sokaklarda gezip &#8220;İslami olmayan davranışları&#8221; engelliyor, İslam&#8217;ın gereklerini de herkese zorla yaptırıyor. Örneğin ezan okunduğunda camiye gitmeniz şart; yoksa Mutavva dikiliyor tepenize, &#8220;ne geziyorsun ortada, haydi namaza&#8221; diye sopasını sallıyor.<span id="more-6152"></span></p>
<p>Burada bir durup düşünelim: Acaba Mutavva&#8217;nın zoruyla camiye giden Suudiler, namazı hangi &#8220;niyet&#8221;le kılmış oluyorlar? &#8220;Allah rızası&#8221; için mi? Yoksa polisin sopasından kaçabilmek için mi? Alınlarını secdeye koyduran güç, Allah&#8217;a olan imanları mı, yoksa devletten duydukları korku mu?</p>
<p>Elbette insanların kalbini açıp niyetlerini okumak mümkün değil. Ancak ülke sınırlarını terk eder etmez barlara ve gece klüplerine koşup &#8220;dağıtan&#8221; Suudi vatandaşların bolluğu, bize bir fikir veriyor. Eğer söylentiler doğruysa bu despot sistemin cinsel eğilim yönünden de tuhaf sonuçları var: Kadınlar ve erkekler arasındaki en masum diyalogların bile yasaklandığı, tüm toplumun zorla &#8220;haremlik-selamlık&#8221; diye ayrıldığı ülkede eşcinsellik, özellikle erkekler arasında, almış başını gitmiş durumda.</p>
<p>Kısacası dinin devlet eliyle dayatılması, toplumu dindarlaştırmıyor, aksine ikiyüzlüleştiriyor. Devletin sopası, &#8220;mümin&#8221; değil &#8220;münafık&#8221; yetiştiriyor.</p>
<p>Buna karşın devletin dini dayatmadığı ülkelerde, örneğin Türkiye&#8217;de, daha samimi ve güçlü bir dindarlığın geliştiğini söylemek mümkün. İran ve Türkiye toplumlarını gözlemleyenler, Türkiye&#8217;de daha fazla insanın oruç tuttuğunu ve günlük ibadetlerini yerine getirdiğini çoğunlukla şaşırarak anlatıyor. Aslında şaşıracak bir şey yok: Devlet neyi dayatırsa toplumda ona karşı tepki gelişiyor. Ve &#8220;sivil din&#8221;, &#8220;resmi din&#8221;den çok daha fazla kalp kazanıyor.</p>
<p>İşte bu yüzden dindarlığın yeşermesi için en uygun ortam, bir &#8220;din devleti&#8221;nin baskısı değil, vatandaşlarına isterlerse dindar isterlerse de günahkar olma hakkını veren liberal demokrasinin özgürlüğü.</p>
<p>Türkiye, bu demokrasiye az-buçuk sahip olduğu için, Müslüman ülkeler arasında bir Müslüman için en &#8220;yaşanabilir&#8221; olanı. Bir tek &#8220;laiklik&#8221; adı altında dindar kesime uygulanan baskı sorunu var ki, onun da devri yavaş yavaş geçiyor. Kürt sorununda bu kadar &#8220;açılım&#8221;ın eşiğine gelen bir ülkede, laiklik de artık 1930&#8242;ların kafasıyla sürdürülemez. Zaman, özgürlük zamanı&#8230;</p>
<p>&#8230; Bu makale ilginizi çektiyse&#8230;</p>
<p style="text-align: right;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak-laiklik.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-11326" title="kapak-laiklik" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak-laiklik.jpg" alt="" width="176" height="273" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/alaturka_laiklik.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"> Alaturka Laiklik: “Beni bir bir sen anladın, sen de yanlış anladın!”</span></a></strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak.jpg"></a>Türkiye Cumhuriyeti’nde Alevîlere zorla Sünnî İslâm öğretilirken Sünnîlerin başörtüsü devlet dairelerinde yasak. Türk Ordusu’nun istihbaratı camileri ve namaz kılanları fişliyor. Hristiyan Ermenilerin ne kiliseleri, ne yetimhaneleri ne de cemaat lideri seçimleri özgürce yapılamıyor. Rumların ruhban okulları özgür değil. Yahudiler diğer gayrı Müslimler gibi askerde ayrımcılığa uğruyor. Ateistlerin kitapları, internet siteleri yasaklanabiliyor, kapatılabiliyor. Gayrı Müslimlerin alın teriyle biriktirdikleri vakıf malları 1970′lerde gasp edildi, hâlâ geri verilmiyor.</p>
<p>Sahi Laiklik neye yarıyor? Bu kitap son yıllarda Türkiye’nin gündemine gelen, birbirinden ayrı gibi duran ama çekirdeğinde <strong>Yobaz Laiklik Meselesini</strong> barındıran konuları ele alıyor.<a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/alaturka_laiklik.pdf" target="_blank"><strong><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></strong></a></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2009/08/15/suudi-sampanyasi-ve-dayatilan-dinin-sahteligi/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/08/15/suudi-sampanyasi-ve-dayatilan-dinin-sahteligi/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Mücahid Abi, beni bildin mi?</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/08/11/mucahid-abi-beni-bildin-mi/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/08/11/mucahid-abi-beni-bildin-mi/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 11 Aug 2009 15:30:24 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Cemile Bayraktar</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>

		<category><![CDATA[vicdan]]></category>

		<category><![CDATA[Şeriat]]></category>

		<category><![CDATA[turkiyede islamci hareket]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=6090</guid>
		<description><![CDATA[Mücahid abi, beni bildin mi?Bilmiş tanımışsındır eminim, ben aynı ben. Seni tanımakta zorlandım, oysa. Çok değişmişsin, eski günlerden aşina olmasam imkanı yok tanıyamadım. Eski günler dedik de . . .  
  Ne &#8216; kutsal &#8216; abimizdin sen Mücahid abi. En önde, slogandan bir ağabeydin öyle. Şekilden ; Çevirme sakal, kumaş pantolon. Yürekten ; Vicdanlı bir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/08/20090811_derin_dusunce_org_islamci.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-6091" title="20090811_derin_dusunce_org_islamci" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/08/20090811_derin_dusunce_org_islamci-300x237.jpg" alt="" width="300" height="237" /></a>Mücahid abi, beni bildin mi?Bilmiş tanımışsındır eminim, ben aynı ben. Seni tanımakta zorlandım, oysa. Çok değişmişsin, eski günlerden aşina olmasam imkanı yok tanıyamadım. Eski günler dedik de . . .  </p>
<p>  Ne &#8216; kutsal &#8216; abimizdin sen Mücahid abi. En önde, slogandan bir ağabeydin öyle. Şekilden ; Çevirme sakal, kumaş pantolon. Yürekten ; Vicdanlı bir yürek, bir adalet, bir inanış, Allah rızası. Her zulme savrulacak bir cümlen vardı. Çeçenistan, Filistin, Bosna. . . Aliya&#8217;lar,  Malkom&#8217;lar daha bir çok idol. Rasul deyince, sızılardın içinden. Bir Ömer çıkardı, bir Ebu Zer, gözünden yaş. Cuma Sohbetleri, küçük ama samimi kıraathanelerde büyük ve güçlü bir kararlılıktın sen. Ahlak, iman, düzen ve adelet. Ne çok güzelliğin vardı. . . Ne çok inandığın. . . En başta kendine inanırdın, biz de sana. . . Yeryüzü halifesi olmana şu kadarcık kalmıştı ki. . . Yüksek bir patırdı koptu, o gün.  <span id="more-6090"></span></p>
<p> <strong> Porselenenin ufalanışıdır. </strong> </p>
<p><strong>  </strong>Zor tanıdım inan, ne çok değişmişsin, ne çok da özlemişim. Şimdi kimse yok, ıssız bir ada gibi bizim mahalle, &#8216; cüzzam &#8216; ve &#8216; vebadan &#8216; sonra kimse kalmadı. Bir terkediş, öyle işte. . .  </p>
<p>  Parlamışsın Mücahid abi, nerede o eski &#8216; adam &#8216; ?Epilasyon mucizesi Mücahid, sinek kaydı, sen de kıl kökü kalmamış, yumurta gibi, pırıl pırıl. Yüzüne bakamıyorum, zaten eskiden de bakmazdık biz, sen gözlerini iyice devirir olmuşsun, nedir bu?Beni beğenmiyor musun?Kaçar gibi durma öyle daha edecek çok kelamımız var. Sarı ve uzun saçlara çevirir olmuşsun o felfecirleşmiş gözlerini, bizden kaçırıp o yana çevirirken, bilmem, tuhaf, önceden &#8216;estağfirullah&#8217; vardı, hatırlar mısın?Bizden kaçırdığın gözlerin acaba biliyor mu, bizim saçlarımızın omzumuza dökülmeyip, boynumuza dolandığını. Yanına da yakışmadım hani ya. Zaten yanyana değiliz, okuyan öyle sanıyor, görünmüyor aramızdaki kocaman &#8216; uçurum &#8216;. Gözüm kamaşıyor Mücahid abi, Rolex mi o?Çok parıltılı, çok parıltısın, çok parıltılısınız. Gözüm kamaşıyor Mücahid abi, dilim, kalbim sana bunları söylerken içim kamaşıyor, parladığın aştı sanki. Güneş gözlüklerinde pek fiyakalı, sanırım Avrupa tatilinden bir anı, marka olmalı e haklısın ultraviole, kaz ayağı, dikkat etmek lazım. Göbeğini içeri çekme Mücahid abi, çatlayacaksın, e o kadar açık büfenin sonu budur olmadı liposakşınnn. Saçlarını az daha şekillendirirsen sana albüm bile yapabiliriz, o denli yani. Buram buram da kokuyorsun Mücahid abi, nedir o? Tommy olmalı. Eskiden alkosüz esansların, Yahudi, Amerikan ambargoların adamı, çevirme sakallı, samimi Mücahid vicdanımın direğini sızlatacak kadar &#8216; yabancı &#8216; kokuyor. Sahi cumaları ya da perşembe akşamları devam ediyor mu hala arada yaptığınız Tefsir konuşmaları, kitap, fikir paylaşımları?Sanırım pazar sabahları yapılan &#8216; iş adamı &#8216; kahvaltılarından ya da yıllık şirket tatillerinden fırsat kalmıyormuş. İsraftan açık büfeye giden yolda &#8216; kaprisli &#8216; bir Mücahid. Ahh Mücahid abi ahh, önceden Mekke&#8217;den Allah&#8217;a giden bir yol vardı, sizin yürüdüğünüz biz de peşinizden, ne olmuş öyle?Mekke&#8217;den, Dubai&#8217;ye saat başı uçak seferi, Vip, havalanından jiip içimden bir parça koptu, dilimden bir sövgü, Mücahid abi biiiip.  </p>
<p>  Ne çok değişmişsin Mücahid abi, az kaldı tanıyamayacaktım. Mutluda olurdun hani ya &#8216; sıvışıp gitmek &#8216;, kem sözü dinlememek, uzun zamandır sıyırdığın gibi bundan da sıyırabilirdin hatta ben öyle dikilmesem ani bir manevra ile sıvışabilirdin. Yok bırakmam bu sefer, nicedir bekliyordum, daha çok sözüm var sana daha karpuz keseceğim ama sana alevli meyve tabağı.  </p>
<p>  Yıllar önceydi, senin Mücahid, bizim yeni filizlendiğimiz zamanlar olmalı. Bize de bazen rahat durmayıp çok el atardınız. Pardesünün altına giydiğimiz kot, belki bir sürme, hafif bir koku çocukça belki genç kızlık özentisi öyle küçük pırıltılarda atmak istemiştik, sade hayatımızın ortasına. İlk ses sizden geldi, kot haramdı (!), sürme yasak(!), koku ya da bir kokma zinasıdır, sapıttırıp eklediniz. Konuşamadık bile, ağzımızı açtık yine sapıttırıp bir fetva koparttınız &#8216; ses zinası &#8216;, dünyayı görmek için az bakındık &#8216; göz zinası &#8216;, zina birken bin oldu. Ya sizin o dönem beyinlerimize yaptığınız, özünden kopartılımış &#8216; kadın figürü &#8216; zinası ?Evden çıkmak da harammış, el-yüz-göz- ayak hepsi haram, haram. Mücahid abi, Allah seni bildiği gibi yapsın, Allah&#8217;ın helal kıldığını bize haram kıldın, fetva zanisi Mücahid !Okuduğun sapkın iki fikirle beynimizi öğüttün Mücahid abi. Uydurdun uydurdun, geldin gözümüze gözümüze soktun. Sonra vınn, ilk fırsatta Mücahid arazi.  </p>
<p>  Çok değişmişsin Mücahid abi, e biz de boş durmadık. Şer&#8217;en erkekler önden, kadınlar arkalarından. Bir görsen bizi sen de şaşalarsın, görmüşsündür elbet, görünmeyecek gibi değiliz. Bir eşarplar takıyoruz, sen gibi parıldıyor, altına yastık koyuyoruz, o uzay tiplemesi E. T gibiyiz, koca kafalı, önüne hoop bir iğne, bir çadır Nasuh Mahruki sığar. Üstelik Burrberyy, tanesi 500 boru değil. Bir de makyaj, kocaman YSL çanta, kollar havaya, iri bir yüzük, iyice ağır oldu hamal olduk haberimiz yok, tayt gibi bir kot, Diesell&#8217;den gayrısı kesmiyor bizi, Armani kokuyorum ohh miss, Bağdat Caddesi bile kesmiyor artık bizi. Tabii kültürlü kızlarız, özel üniversitelerde okuyoruz, paçamızdan akıyor anlayacağın. Ne yapalım baş nereye, ayaklar oraya, siz gittiniz biz sizi takip ettik. <strong>Çünkü bizim önce erkeklerimiz pes etti, önce onlar satıldı. </strong>Siz yıkılmasaydınız bizi kimse yıkamazdı Mücahid abi. Ama yine rahat durmadınız Mücahid abi, bizim erkek versiyonumuz olarak zenginlik ikonası gibi ortalarda gezip yine bizim tesettürsüz giyimimizi kendinize rant yapıp siz konuştunuz, benden ne farkın vardı Allasen?Ya sizin tesettürsüzlüğü aşmış, ahlaksız ve vicdansız yaşamlarınız? </p>
<p>  <strong>Yıkılmadım, ayaktayım. . . Ayakta kalanlar. . . </strong> </p>
<p><strong>  </strong>Mücahid abi, bir biz vardır bizde bizden içeru, şimdilerde dışaru. Peşinizden gelmeyenlerde oldu elbet. Bir kaçı erkek çoğu kadın sizin gibi ufalanmayanlar, ayakta kalanlar da oldu elbet. Erkekleri sen gibi bir &#8216; Mücahid abi &#8216;tiplemesinden çok uzak, pardon Mücahid abi meteforu demeliydim, daha fiyakalı, sana en çok yakışan yine sayemde yırttın, ünlü oldun. Bak &#8216; Mücahid Abi Meteforu &#8216; olarak gelip gündeme bomba gibi düşüceksin şimdi, şanslı kerata. Dönelim bize işte öyle olduğu gibi kalanlarız biz okulu bırakan, çalışmayan, evlenemeyen ama hala inandığı gibi yaşayan kızlar bir kaç da erkek var ama çok azlar. Biz başörtülü ve değişmeyen, erimeyen kızlar olduğumuz yerde saymış gibi dursak da olduğumuz gibi ve olması gereken gibi kaldık Mücahid abi. Utanmazsan örnek al, tipinde insanlar bütünüyüz. Kızarıp kaçma, yemem. Şimdi konuştuk bitti sanma, bitmez. Bu benim sadece sana yazdığım, e Allah da soracak size bu kızların hesabını. İş uzun yani, uzunda olmalı. Kolay değil, bizi öyle iş yerlerinin, atıldığımız üniversitelerin kapılarında &#8216; yetim &#8216; gibi bırakıp gitmenin bir bedeli olmalı elbet. Eğitimimiz, statümüz, maaşımız yok diye ne burs verdiniz, ne işe aldınız ne de nikahınıza bununda bir bedeli var elbet. Aslını istersen sizin amacından sapmış iş yerleriniz, imanını parayı cebine sokarken yüreğinden düşürmüş tipleriniz bizim kızların yüreğinin sükun bulacağı ne bir çalışma ortamı ne de bir evlilik hayatı sürdürebilecek bir kapasitede değil. Sanırım istemeyerek de olsa kapıyı gösterme sırası biz de.  </p>
<p>  <strong>Mücahit abi, yolun sonu. . . </strong> </p>
<p><strong>  </strong>Biz de uygun gördük sizin çıkış amacınızı, elbet sanayileşme, kazanç, eğitim, bilim, ilim hepsi yakışırdı Müslüman&#8217;a en çok insana. Olmadı ama her şeyi eline yüzüne bulaştırdığın gibi onu da eline yüzüne bulaştırdın. Ticaret yapacaktın öyle mi?Kalkınıp güçlenecektik. Keşke yapsaydın, olsaydı. Ama olmadı, sen ticaret yapmadın, sen o ticareti amaç olarak iş yerinde de bırakmadın. Getirdin evin ortasına koydun, huzurumuz kaçtı. Ticaret yapacağım derken Müslüman taciri oldun, ne ihracat ne ithalat sürekli Mücahid&#8217;den verdin, verdin de verdin. Hep sağ, hep sağ, eski kodlama bunlar o sol sana sadece abdestten sonra burnunu sümkür diye verilmedi. Hem sağ hem sol iki elini kullana da bilirdin. Ne yaparsın fıkhi saplantılar öyle kolay kurtulunmuyor değil mi? </p>
<p>  <strong>Mücahid&#8217;i uğurlarken. . . </strong> </p>
<p><strong>  </strong>Kem söz ağır gelir insana, bakayım sana yüzün kızardı mı? Yoksa iyice taşlaştın da laf kar etmiyor mu?Bilemem. Hadi Mücahid abi yol uzun, iş çok. Buraya kadarmış. Sana sayarken de içim yanmadı değil ha, senden kötü oldum üstelik. Sen de durum ne? Neyse sus, içim kaldırmaz şimdi bir de kendini savunursun iyice utanmazlık görürüm yok onu da kaldıramam vallahi. Söyleyeceğim de tükendi zaten. Selametle Mücahid abi.</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2009/08/11/mucahid-abi-beni-bildin-mi/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/08/11/mucahid-abi-beni-bildin-mi/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>İran: İslamcı Devrim Laboratuarı</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/06/28/iran-islamci-devrim-laboratuari/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/06/28/iran-islamci-devrim-laboratuari/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 28 Jun 2009 11:23:26 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Konuk Yazar</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>

		<category><![CDATA[İran]]></category>

		<category><![CDATA[Şeriat]]></category>

		<category><![CDATA[islam devrimi]]></category>

		<category><![CDATA[kargasa]]></category>

		<category><![CDATA[seçim]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=5458</guid>
		<description><![CDATA[Yazar: Yusuf Tanrıverdi (SİVİL DÜŞÜNCE PLATFORMU)
İran&#8217;da seçim sonrası gerginliği devam ediyor. Yapılan tartışmalar iki eksen üzerinde toplanıyor. Gösteriler rejim karşıtı mı? Yoksa bir iç hesaplaşmama mı?
Görüntü gösterilerin rejime karşı bir isyan olmadığı yönünde netlik kazanıyor. Siyasi aktörlerin iktidar kavgasının yanında aslında sorunun temelinde daha derin nedenler yatıyor. Seçimlerde hile yapıldı iddiasıyla olayların başlamasını bardağı taşıran [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p align="justify"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/06/20090627_derin_dusunce_org_iran_secim_kargasa.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/06/20090627_derin_dusunce_org_iran_secim_kargasa.jpg"><strong><em><img class="size-thumbnail wp-image-5460 alignleft" title="20090627_derin_dusunce_org_iran_secim_kargasa" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/06/20090627_derin_dusunce_org_iran_secim_kargasa-150x150.jpg" alt="" width="150" height="150" /></em></strong></a><strong><em>Yazar: Yusuf Tanrıverdi (</em></strong><a href="http://www.sivildusunce.com/"><span style="color: #0066cc;"><em>SİVİL DÜŞÜNCE PLATFORMU</em></span></a><strong><em>)</em></strong></p>
<p align="justify">İran&#8217;da seçim sonrası gerginliği devam ediyor. Yapılan tartışmalar iki eksen üzerinde toplanıyor. Gösteriler rejim karşıtı mı? Yoksa bir iç hesaplaşmama mı?</p>
<p align="justify">Görüntü gösterilerin rejime karşı bir isyan olmadığı yönünde netlik kazanıyor. Siyasi aktörlerin iktidar kavgasının yanında aslında sorunun temelinde daha derin nedenler yatıyor. Seçimlerde hile yapıldı iddiasıyla olayların başlamasını bardağı taşıran son damla olarak okumak yerinde olacaktır. </p>
<p align="justify">İran halkı İmam Humeyni&#8217;nin önderliğinde Şahı devirip bir İslam devrimi gerçekleştirdi. Devrimin devlete dönüşmesi aslında çok sıkıntılı bir aşamadır. <span id="more-5458"></span>Baskı, şiddet, işkence, ekonomik yoksulsuzluk ihlallerinin tümüne karşı bir itiraz olan devrimin, özünde statükolaşmayı barındıran devlet aygıtına giydirilmesi devrim sonrası en zorlu sürecin başlangıcıdır. </p>
<p align="justify">Devrim yapmış, bilinç düzeyi oldukça yüksek, politize olmuş, şaha ve bürokrasisine kafa tutmuş bir halkla devrimini ve taleplerini devlete devretmeniz öyle kolay bir süreç değildir. Kolay olmasa da devrim sonrası normal bir süreç yaşansaydı devrim ruhunun devlete giydirilmesi ve devletin devrimci ideallerle zapturapt altına alınması daha kolay olurdu. Devrim devlet gerilimi olağan şartlar içersinde yaşanarak yıkıcı olmayan bir muhalefet, taleplere karşı katı ve baskıcı olmayan bir iktidar ilişkisiyle sorunlar sağduyunun hâkim olduğu bir ortamda çözülmeye çalışılırdı. </p>
<p align="justify">Devletler devrim yapmazlar. Devrimler devletlere karşı yapılır. Onun için devletler devrimi yaşatamazlar. Onu donuklaştırıp otorite altına alıp eritmeye çalışırlar. Devrimin devlete dönüşüp donuklaşması halktaki devrimci ideallerin devlet tarafından köreltilmesi sorununu Lenin&#8217;de tartışmış &#8220;sürekli devrim&#8221; formülasyonuyla aşa bileceğini sanmıştı. Ancak devleti mutlak oterite haline dönüştüren komünist devrimler yetmiş yıl içinde tahta külelerinin bir bir yıkılışını gördü. İngiliz, Fransız ve Amerika devrimleri ise hala ayaktalar. Bu devrimlerin kalıcılığı devletin halk tarafından denetlenebilir ve iktidarın seçimlerle barışçı yöntemle devredilebilmesinde yatar. </p>
<p align="justify">İran&#8217; olağan sürecini yaşatmayan iki nedenin altını çizmek gerekir. Birincisi devrim nerdeyse bütün dünyayı karşısına aldı. Amerika, batı devletleri ve İsrail&#8217;in amborgo ve tehditleriyle karşı karşıya kaldı. İkincisi; ABD&#8217;nin o dönem tetikçiliğini yapan Saddam Irak&#8217;ıyla savaşmak zorunda kaldı. Savaş tam sekiz yıl sürdü. </p>
<p align="justify">Savaş ortamı olağanüstü bir durumdur. Devletler olağan dışı tedbir almak zorunda kalırlar. Sosyal planda pek çok şeyi de askıya alırlar. Halkın refahı için harcanması gereken paralar büyük miktarlarla silaha yatırılır. Demokrasi, insan hakları, özgürlükler askıya alınır. Bu alanda üretilmesi gereken düşünceler durağanlaşır, talepler ertelenir. Eski dönem bürokratik alışkanlıklar, usulsüzlükler, hırsızlıklar, gelir dağılımındaki adaletsizlikler üzerine gidip yeni olanı inşa fırsatınız sekteye uğrar. Sivil toplumun yerine, besic gibi militer toplum yapılanmaları ortaya çıkar. Öncelik vatanın düşman saldırısına karşı korunmasıdır. </p>
<p align="justify">İran&#8217;da asıl sorun savaş döneminin olağanüstü şartlarına cevap için oluşturulan devlet toplum ilişkisi, yönetim anlayışı, bürokratik yapının kalıcılaşma sorunudur. Dış tehdit unsuru varlığının sürekliliği devleti daha bir militer söylem ve yapılanma içine iter. Halkın özgürlük taleplerinin verilmesi halinde dış güçlerin bunları kullanarak iç kargaşa çıkartabileceği endişesi dile getirilir. Korumacılık güvensizliği de beraberinde taşır. Bu nokta toplum içindeki daha özgürlükçü kanadın devletle karşı karşıya geldiği andır. </p>
<p align="justify">Hantal ve buyurgan bürokrasi meşru muhalefet alanını alabildiğine daraltır. En küçük muhalefet gösterilerine bile abartılı güç kullanmaya başlayarak gerilimin tırmanmasana hizmet eder.  </p>
<p align="justify">Canlarını ortaya koyup adalet ve özgürlük için devrim yapmış halkın daha çok özgürlük, adalet, şeffaflık ve katılımcılık talebi devrimin devlet olmuş yüzü tarafından endişeyle ve kuşkuyla karşılanır. Ancak devrimin ruhu halkın yanındadır ve o halk asla &#8220;kral öldü, yaşasın yeni kral&#8221; demeyecektir. Halk tarafından yönetilen kralsız bir devlet talebi devrimci ruhun özüdür. </p>
<p align="justify">Devrimin devletleşip statükosunu oluşturmuş yüzü için artık &#8220;devrimci ruh&#8221; yok edilmesi gereken bir düşmandır. Artık yeni bir dönem vardır. Statüko ve karşısında daha çok özgürlük, daha çok adalet, daha çok katılımcılık diyen düşman/muhalefet vardır. Demokrasiyle yönetilen toplumlarda muhalefet ne kadar meşru ve gerekli sayılırsa, totaliter rejimlerde muhalefet o kadar yıkıcı ve tehdit unsuru olarak görülür. İktidar muhalefeti şeytanlaştırmaya çalışır. Onun dış güçlerin uşağı olduğunu ve maksadının hiçte masumene talepler olmadığını, rejimin temellerini yıkmaya çalışan, kalbi ve ruhu düşmanlar tarafından ele geçirilmiş her türlü yolla bastırılması gereken bir düşman olarak nitelendirir.</p>
<p align="justify"> </p>
<p align="justify">Bir toplumda anlaşmazlık kargaşaya dönüşmüşse o toplumun düşmanları ya da rekabet içinde olduğu toplumlar tarafından kendi yararlarına kullanmaya çalışmaları olası bir durumdur. İktidarlarda bu durumu kendi lehlerine kullanarak muhalefete ve söylemlerine karşı üstünlük sağlamaya çalışırlar. İktidar seçkinleri arasındaki mücadelede kim daha çok özgürlük ve adalet istiyor tartışması üzerinden değil, kimin işbirlikçi olup olmadığı üzerinden yapılır. </p>
<p align="justify">Batılı devletlerin İran&#8217;da muhalefete destek veren açıklamalar yapmaları aslında iktidarı güçlendirirken muhalefetin elini zayıflatmaktadır. Muhalefet işbirlikçilikle iktidar tarafından damgalanmaktır.  </p>
<p align="justify">İran devrimin başlangıcından beri takip edenler mollaların yüzde seksenin devrim karşıtı olduğunu iyi bilirler. Onlara göre devrime kalkışmak gayb imama ihanettir. İnanışlarına göre gayb imam; şartlar oluştuğunda yani zulüm artığında gelecek ve yeryüzünü adalet ve özgürlük adına fethedecektir. Humeyni&#8217;yi gayb imamın yerine oynamakla suçlamışlardı.  </p>
<p align="justify">Devrim sonrası bu kesim devlet içinde önemli yerlere geldiler ve önemli rantların sahibi oldular. Tutucu bakış açılarıyla da devletin daha bir katılaşmasına neden oldular. Sorun elbette bununla sınırla değil. Kuruluş aşamasında yapılan yanlışlıklar vardı. Velayet-i fakih ve rehberiyet kurumlarının iki başlılığı temsil ettiği yanında velayet-i fakih kumunun başlı başına bir sorun olduğu tartışması İran&#8217;ın hem molla sınıfı hem de aydınları tarafından tartışıldı ve tartışılmaktadır.  <br />
 
</p>
<p align="justify">Rahmetli Kelim Sıddıki İran&#8217;ın İslami Devlet talebi içinde olan Müslümanlar için iyi bir laboratuar olacağını yazmıştı. Laik rejimler altında pek çok baskı dayatma ve yok saymalar altında kalan (bu baskı ve dayatmalar Müslümanlar söz konusu olduğunda nerdeyse normalmiş gibi kabul edilir) Müslümanlar İslami bir devletle özgürce yaşayacakları genel kanaatinin yanında devlet tarafından daha iyi Müslüman şahsiyetler haline getirilecekleri inancıyla devlete Müslümanlaştırma misyonu verirler. İran&#8217;da başörtüsü takmanın anayasal zorunluluk haline getirilmesi bu görüşün tipik bir ifadesidir. Kadınlar için bir ibadet kategorisinde yer alan başörtüsünün anayasal zorunluluk halin getirilmesi devlet tarafından yürütülen Müslümanlaştırma operasyonudur. Soruna kaynaklık eden bir nedende bu kabuldür. </p>
<p align="justify">Bu durum islam&#8217;ın temel değeri olan inanç özgürlüğüyle çelişmektedir. Dinde zorlama yoktur ilkesinin askıya alınmasıdır. Bireyin imtihanına yapılan devlet müdahalesidir. Batılın önünün açılmasıyla hakkın ortadan kalkacağına olan güvensizliktir. İslam&#8217;ın kendine iman eden bireylerin ve onların oluşturdukları nitelikli topluluklar eliyle değil de devlet otoritesiyle korunabileceğine ve yaşatılabileceğine inan totaliter; iman, teslimiyet ve insan faktörünü dışlayan bir yaklaşımdır. Devlete, inanları daha da Müslümanlaştırmak gibi bir yetki vermek vahiy-insan ilişkisini doğru anlamamaktır. Devlet hukuk uygular, kanunlar yapar ve uluslar arası anlaşmalar yapar. Ancak devlet kararıyla bir kişi hidayete eriştirilemez. İslami bir yönetimin görevi adalet ve özgürlük içersinde Müslümanların ve diğer inanç gruplarının özgürce yaşayabilecekleri kendilerini ifade edebilecekleri ortamı hazırlamak ve korumaktır. </p>
<p align="justify">İslam toplumu insanların özgür iradeleriyle İslam oldukları ya da onu reddettikleri özgür ve dinamik bir toplumdur. İslam seçme hürriyetini mutlak teminat altına alır.  </p>
<p align="justify">İslami kesimin öteden beri tartıştığı temel sorunlardan biride devletin yönetim şeklidir. Bir kısım İslamcılar bir yönetim şekli olan demokrasiyi &#8220;dünya görüşü&#8221; şeklinde nitelendirmek gibi asılsız bir bakış açısıyla küfür olduğunu söylerler. O yüzden konuyu İslam-demokrasi başlığında altında ele alırlar. Hâlbuki bir din olan islamla bir yönetim şekli olan demokrasi karşılaştırması cehalettir. Demokrasi ancak İslami yönetim tarzıyla karşılaştırılabilir. Bu gün yeryüzünde var olan monarji, oligarşi ve demokratik yönetim tarzlarından hangisinin islami yönetim algısıyla örtüştüğü karşılaştırması yapılmalıdır. İslami yönetimde esas olan meşverettir. Meşveret bir model değil bir değerdir. Değere en uygun modeli tespit ya da inşa etmek önemlidir. Turabi, Gannuşi, Aliya İzzet Begoviç, Abbas Medani,  Fadlullah gibi çağdaş İslam düşünürleri meşvereti halkın şurası olarak görürler. İslami bir yönetim meşruiyetini meşveretten yani halkın rızasından alır. Meşverete dayanmayan bir yönetimse zaten İslami değildir. Yine bu düşünürler meşveretin karşılığının demokrasiye tekabül ettiğinin altını çizerler.  </p>
<p align="justify">İran&#8217;daki sorunun temelinde yatan unsurlardan biriside devlet toplum ilişkisine geleneksel molla sınıfının getirdiği yorumdur. Geleneksel molla sınıfı devlet üstündeki mutlak yetkinin ve nihai söz sahipliğinin kendilerinde olmasına inanmaktadırlar. Velayet-i fakih ve Anayasayı Koruyucular Kurulu devletin şeffaf, katılımcı, halk tarafından denetlenebilmesine imkan vermemektedir. İran&#8217;da düşünce özgürlüğü alanında da hiç küçümsenmemesi gereken baskılar vardır. Devrime öncülük etmiş Ali Şeraitinin eserlerinin de bir dönem yasaklandığını hatırlamakta fayda var. Halk bilgiyi sadece devlet TV&#8217;sinden alabiliyor. Gazete ve dergiler üzerinde sürekli sansür ve kapatma baskıları var. Bir karikatür ya da resim sergisi açmak için ahlaki olup olmadığı konusunda öncelikle izin almak zorundasınız. Hâlbuki asıl olan serbestlik olmalıdır.  </p>
<p align="justify">İslamcılar İran&#8217;ı duygusal bir tarafgirlik içinde değil de, bir laboratuar olarak görmeliler. Temel gözlem araçları ise adalet ve özgürlük olduğu takdirde yaşananlar bir tekerrürden ibaret olmaktan çıkartılır ve tecrübeye dönüştürülebilir. </p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2009/06/28/iran-islamci-devrim-laboratuari/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/06/28/iran-islamci-devrim-laboratuari/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Qua Vadis Ümmet?</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/05/30/qua-vadis-ummet/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/05/30/qua-vadis-ummet/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 30 May 2009 21:51:38 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Cemile Bayraktar</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Kelamiye]]></category>

		<category><![CDATA[Mezhepler]]></category>

		<category><![CDATA[Selefiye]]></category>

		<category><![CDATA[Sufiye]]></category>

		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>

		<category><![CDATA[İslam]]></category>

		<category><![CDATA[İç hastalıklar]]></category>

		<category><![CDATA[Şeriat]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=5069</guid>
		<description><![CDATA[

Sahip olduklarımıza dair&#8230;
Tercihlerimiz çoğu kez bize kim olduğumuz sorusunun cevabını verir.Tercihlerimizin verdiği cevapların doğruluğu ancak ve ancak onlara sahip olabilme ölçümüzle mümkündür.Sahip olmak,istemenin sonucudur.İstemek ardından sahip olmak,bu iki eylem,sahip olmanın sonunda noktalanmaz,bir üçüncü isteği doğurur;sahip olduğunu kaybetme korkusu.Pekala;
 
1.)İstemek
2.)Sahip olmak
3.)Sahip olduğunu kaybetme korkusu
 
olarak şıklandırabiliriz.
 
 Başlığımız müslümanlar,konumuz din (İslam) olduğu için,bu şıklandırmayı;Dinin mensubu olmak(istemek),Din içerisinde var olmak,dindar olarak [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2008/11/20081109_derin_dusunce_org_sunni_islam.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-2163" title="20081109_derin_dusunce_org_sunni_islam" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2008/11/20081109_derin_dusunce_org_sunni_islam.jpg" alt="" width="116" height="114" /></a></strong></p>
<p><strong><em></em></strong></p>
<p><strong>Sahip olduklarımıza dair&#8230;</strong></p>
<p>Tercihlerimiz çoğu kez bize kim olduğumuz sorusunun cevabını verir.Tercihlerimizin verdiği cevapların doğruluğu ancak ve ancak onlara sahip olabilme ölçümüzle mümkündür.Sahip olmak,istemenin sonucudur.İstemek ardından sahip olmak,bu iki eylem,sahip olmanın sonunda noktalanmaz,bir üçüncü isteği doğurur;sahip olduğunu kaybetme korkusu.Pekala;<br />
 <br />
1.)İstemek<br />
2.)Sahip olmak<br />
3.)Sahip olduğunu kaybetme korkusu<br />
 <br />
olarak şıklandırabiliriz.<br />
 <br />
 Başlığımız müslümanlar,konumuz din (İslam) olduğu için,bu şıklandırmayı;Dinin mensubu olmak(istemek),Din içerisinde var olmak,dindar olarak kendini tanımlama(sahip olmak),Kendi varlığı ile bütünleştirdiği dinin zarar görmesinden ve kendi kimliği olan dindarlığın zarar görmesinden korkmak(kaybetme korkusu) olarak örnekleyebiliriz.<br />
 <br />
 Çoğu kez istemek ve sahip olmanın masumiyetini,kaybetme korkusu ile zalimleştirebilir insan.Ve bunu yaparken çoğu kez kendi verdiği zararın dışardan gelecek zararlardan büyük olabileceğini düşünemez.Karşılaştığımız zorluklar(kaybetme korkusu) biz de histeri nöbetine yol açacağı için var olan potansiyelimizi de bu etki ile göremeyebiliriz.<span id="more-5069"></span><br />
  <br />
 Günümüz müslümanlarına baktığımızda,bu handikaplara rastlamamak neredeyse mümkün değil.Sadece günümüz değil, miladi 610 vahyin nüzulü ile başlayıp miladi 632 vahyin son bulması ile biten sürecin hemen ardından başlayan bu sancılı dönem bugünlere gelene kadar kah zarar görerek kah kendine zarar vererek hemen hemen 1400 yıl gibi uzun bir sürece yayılmıştır.<br />
 <br />
 Rasulullah dönemi müslümanları,cevap bulma konusunda Rasulullah&#8217;a danışma,buna ek olarak yaşananları konu alan vahiyden yardım alma gibi kolaylıklara sahiptiler.Ayrıca fetihlerin,yayılmacılığın,öteki ile karşılaşmanın,zaman içerisinde değişen-gelişen olayların da muhatabı olmadıkları için günümüz müslümanlarından çok daha şanslıydılar.<br />
 <br />
 Günümüz müslümanlarının sorunlarına yoğunlaşırken,dış etkilerin etkisinde sahip olduğunu kaybetme ya da ona zarar verme yapılan hataların başında gelmektedir.Bu nedenle var olma çabası içinde yapılacak ilk eylem sahip olduklarının farkında olmaktır.Bunun hemen akabinde geçmişe bakıp deneyimlerden sağlam bacak edinmek de müslüman için yapılacaklar işler listesinin başında gelmektedir.Bu nedenle sorunların tespitine ve geçmişine ait meseleler için &#8216;İslam düşüncesinin üç temel başlığı;Selefiye,Kelamiye,Sufiye bunların yanı sıra  günümüze damgasını vuran &#8216;ılımlı İslam&#8217; gibi konu başlıklarını irdelemek gerekir.<br />
 <br />
 Açıklamakta fayda var;bu çalışma müslümanlar ile müslüman olmayanlar arasında ya da doğu-batı arasında başarı-başarısızlık gibi konulara değinecek ama temel almayacak zira  tema &#8216;Müslümanların sahip oldukları,sahip olduklarının farkında olup olmadıkları,değişen ve gelişen dünya ya cevap üretme çabası içerisinde kendilerini var etme çabası bu çaba ile birlikte yitirdikleri&#8217; özetle sorunların çözümü için durum tespiti.<br />
 <br />
 Konu başlıklarımızdan ilkine geçmeden önce,kısaca değinelim&#8230;İslam dinini seçen her bireyin dini içerisinde aynı potansiyeli gösteremeyeceğini,bunun bir eksiklik değil fıtrattan kaynaklanan bir farklılık olduğunu her şeyi bir sebep üzere yaratan Allah&#8217;ın her sorumlu bireye de farklı görevler yüklediğini belirtelim.Örneklemek gerekirse;&#8217;Rasulullah dönemi müslümanları içerisinde Ashabı suffa&#8217;yı oluşturan sahabenin,bir kısmının günlük işlerde çalışıp kazanç elde etmesi,bir kısmının tebliğ ve irşad ile görevlendirilmesi,bir kısmının ise ibadete devam etmek sureti ile manevi destek sağlaması&#8217;.Demek ki müslüman dünyasını oluşturan her bireyden aynı potansiyeli beklemek hata olur,her birey kendisi için oluşturulmuş boşluğu doldurmak için görevlendirilmiştir.<br />
 <br />
     SELEFİYE<br />
 <br />
   İslam düşüncesinin yapısını oluşturan ekollerden biri de Selefiye&#8217;dir.Kelime anlamı olarak Arap dilinde &#8216;önceki&#8217; anlamına gelir.Selefiye mezheb olarak ise sahabe,tabiun ve tebe-i tabiin izinden gidenler,onların inanç ve düşüncelerini takip edip asla ve asla onları aşmayanların oluşturduğu ekoldür.Belirtmekte fayda var,burada geniş bir Selefiye incelemesi yapmayacağız sadece İslam düşüncesinin ana başlıklarından biri olarak ele alıp,kısaca değineceğiz.<br />
 <br />
 Selefiler,Kur&#8217;an ve hadis ile birlikte sadece ilk üç nesli(sahabe,tabiun,tebau&#8217;t-tabiin) söz ve davranışlarını kutsal saymış,bunların tümüne &#8216;nakil,nas,haber&#8217; demişlerdir.Nakil ve nassı dokunulmaz kabul ederler.Kuran&#8217;ın tefsir edilmesine tümden karşı olmasalar dahi onlara göre dokunulmaz olan nass ve nakil ayrıca üç nesil ile birlikte din tamamlanmıştır.Bu tamamlanan din aynı zamanda ilimdir.Bu sayılanların dışındakiler ilim değildir.Dinin tamamlanmış olmasına,tefsir ilmine de uzak durmalarına kanıt olarak; &#8216;Bugün dininizi tamamladım&#8217;(Maide/3) ayetini göstermişlerdir.<br />
 <br />
 Selefi alimlerden İbn Kayyım&#8217;ın &#8216;Mümine gerekli olan şey ilim ve imandır.İlim ve imandan kasıt ise Hz. Muhammed&#8217;in tebliğ ettiği,sahabenin öğrendiği ve tabiunun da anladığı ve benimsediğidir.&#8217; sözleri &#8216;ilim&#8217; tanımlaması açısından düşündürücüdür.<br />
 <br />
 Selefin yolu çoğu kez akıl ile birleşmez nass,nakil,rivayetlere o kadar kutsiyet katar ki sadece onunla hareket eder,sadece onu referans olarak alırlar.Rey ve kıyas asla kullanmadıkları yöntemlerdir,hatta Ahmed b. Hanbel &#8216;Zayıf hadis kişilerin rey ve kıyaslarından daha muteberdir&#8217; sözleri ile durumu özetler.<br />
 <br />
 Bu noktalarda Selef&#8217;in iki özelliği ortaya çıkmaktadır.Tevil ve bidatı red.Tevil(yorum) onlar için nass,nakil ve rivayetin mahiyetini değiştirmektir.Bidat ise ana kaynakların(sahabe,tabiun,tebau&#8217;t-tabiin) yapmadıkları uygulamalar olduğu için yine karşı çıkmışlardır.Rasulullah dönemin de uygulanmadığı halde sonradan gelişen ve dinin mahiyetinden ayrılmayan bidat-ı hasene dahi red edilmiştir.Selefiye,hadisi ele alırken zahiri manayı ve lafzi manayı seçmiş bu nedenle her türlü yeniliğin,din dışı olmadığı halde karşısında durmuştur.<br />
 <br />
 İslam düşünce yapısı içerisinde sahip olduğunu kaybetme korkusu ile bu denli ketumlaşan başka bir oluşum yoktur.Bu iyi niyet,dinin varlığını korumak açısından etkili olduğu kadar dinin olumsuz yönde eleştirilmesi adına da oldukça etkili olmuştur.Bu dönemler de gelişen Kelamiye ve Sufiye bu ekol tarafından oldukça eleştirilmiştir.En uç örnekler bir birlerini zındık,kafir ilan etmeye kadar gitmiştir.Hatta Kelamcıları eleştirmek adına,felsefe ve mantık gibi okumalar yapmanın helal ve mübah olmadığını savunmuşlardır.Sufileri,zühd namına dünyayı terk etme,ilim(nakil,nass,rivayet) tahsilini terk etme,nefsi arındırma yollarını aşırı bularak seçmeleri nedeniyle şeriat dışı ilan etmişleridir.<br />
 <br />
 Görüldüğü üzere Selefiye,dini ana kaynaklarından devam ettirme,onu koruma noktasında tercih ettikleri üslubun olumlu yönlerinden hem faydalanmış,hem de faydalanmasını sağlamıştır.Buna mukabil daha dışarı açılmadan kendi içlerinde mensubu oldukları dinin savunuculuğu adına bir birlerine düşmek açısından oldukça zarar verici olmuşlardır.Bu Selefiye için eleştiri değil,tespittir.Bunun yanı sıra salt Selefi kalmayan Kelamiye,Sufiye&#8217;den esinlenen Selefiler&#8217;de olmuştur.<br />
 <br />
 Başta dört mezhep kurucuları ve Kütüb-i Sitte müellifleri olmak üzere en mümtaz temsilcileri şunlardır: İbn Kuteybe,Tahavi,Herevi,İbn Cevzi,İbn Kudame,İbn Teymiye,İbn Kayyım,Ali Kari.Ayrıca son dönem Çağdaş Selefiye Hareketi ekolü kurucuları :Cemalettin Afgani,M.Abduh,Muhammed İkbal,Mehmet Akif,Mevdudi,Seyyid Kutub gibi isimlerdir.Çağdaş Selefiye Hareketi ekolü savuncuları zaman içerisinde kazandıkları tecrübeler sayesinde ilk dönem ekolcüleri kadar sert olmamışladır.Nitekim tefsire soğuk bakan savunucuları olduğu halde Seyyid Kutub etkili bir tefsir yazmıştır.<br />
 <br />
  KELAMİYE<br />
 <br />
 Akla birinci derecede önem veren ekoldür.Kelam ilmi İslam fırkaları içinde akla en büyük değeri verdiği için akılcı(rasyonalist)bir yapıya sahiptir.Mutezile kaynağından beslenir lakin Mutezile kadar uç görüşleri olmamıştır.Temelleri, Vasıl b. Ata tarafından atılan ekol sonraki dönemlerde Eş&#8217;ari ve Maturidi tarafından Ehl-i Sünnet bünyesine ithal edilmiştir.<br />
 <br />
 Akılcı olan bu ekol de bahsi geçen akıl,hissi ve madde aleminin ötesinde bulunan hususları inceleyen nazari ve spekülatif bir akıldır.<br />
 <br />
 Kaynak olarak aklı alan ekolün &#8216;Aklı olmayanın dini de yoktur,Allah kendisi için akıldan daha değerli varlık yaratmamıştır&#8217; zayıf hadisleri gibi dayanak noktaları vardır.<br />
 <br />
 Genel prensipleri;<br />
 <br />
 a.)Akılla nakil çatışırsa akıl evvel,nakil onunla münevveldir.<br />
 b.)Şeirat akla aykırı olmaz.<br />
 c.)Aklen caiz olan şey naklen de caizdir.<br />
 d.)Dinin temelini oluşturan şey akıldır.<br />
 <br />
 Kelam,Selefiye gibi sadece nassları ele alarak yaklaşmamış,nass ve nakile aklı da oldukça etkili bir şekilde işlemiştir.Naaslarda geçen her hangi bir hükmü bilmek onun &#8216;mot a mot&#8217; kabul edilmesini gerektirmez o hükmün aklın süzgeçinden de geçmesi gerekir görüşünü savunmuşlardır.<br />
 <br />
 Kelamiye, nass ve nakilde harfe dahi dokunmadan lafzi manalar ile ilerleyen kalıpçılığa,bu kalıpçılıktan oluşan hurafeler ve yanlışlıklara karşı bir duruş olarak aklı birinci plana alması dinin arındırılması açısından olumlu yönde etkili olmuş olsa dahi akılcılığın getirdiği fitneden olumsuz yönde nasiplenmesi gibi olumsuz etkileri doğurmuştur.<br />
 <br />
 Kelam&#8217;ın kendi içindeki zararlı gelişmelere dur demek kadar dışardan gelen etkilere de cevap bulma açısından olumlu etkileri olmuştur.Selef&#8217;in açık kapı olarak bıraktığı dışarıya karşı savunma yapma noktasında uzak durulan ilim ve felsefe alanlarını bu ekol,elinden geldiğince kapatmaya çalışmış,kısmen başarılı olmuştur.Gelişen ve değişen dünya ile birlikte ortaya çıkan yeni akımllar;Pozitivizm,Materyalizm,Sekülerizm,Nihlizm,Septizim gibi İslam&#8217;a aykırı akımları karşılamak yine bu ekolün vazifesi olmuştur.<br />
 <br />
 F.Razi,Seyfuddin Amidi,Ebu Hanife(fıkhen),Gazali(sonradan Sufiye&#8217;ye yaklaşmıştır),İbn Tumart,Şehristani,Kadı Beydavi,Tusi gibi şahsiyetler bu ekolün isimleridir.<br />
 <br />
  SUFİYE<br />
 <br />
 Sufiye(Tasavvuf),İslam dininde ki manevi ve ahlaki değerleri birinci plana almıştır.Zühd ve takva hayatını benimseyen,kendi içerisinde değişen zamanla birlikte değişikler gösteren bu ekolün ilk isimleri Sülemi,Kuşeyri,İbrahim Edhem&#8217;dir.<br />
 <br />
 Tasavvuf,nass ve nakili kaynak alır ama ondan önce keşf ve ilhama önem verir.Doğrudan vasıtasız elde edilen bilgiye yani keşf ve ilhama dayanır.Tasavvufi bilgilerin bir diğer özelliği ise sırri ve batıni olmasıdır.Tassavufçulara, mistik denilmesinin bir sebebi de budur.<br />
 <br />
 Keşf ve ilhama birinci derecede önem veren Tasavvufçuların dinin bireyi nefis ve kötülükten arındırma,Allah&#8217;a korku yerine aşk ile yaklaşma gibi olumlu etkileri olsa dahi İslam&#8217;ın pratiğini pasivize etme insanı melekleştirmeye çalışırken fıtratıyla oynama gibi olumsuz etkileri de olmuştur.<br />
 <br />
 Tasavvufçular içerisinde Hz.Peygamber&#8217;in İslam ahlakından sapmayan sufiler olduğu gibi çok uç noktalara varmış olarak;&#8217;Veliler bilgilerini,Peygamber&#8217;e vahiy getiren meleğin aldığı kaynaktan almışlardır.(İbn Arabi),Bana kalbim Rab&#8217;bimden haber verdi ki&#8217; gibi cümleler kurmuşlardır.<br />
 <br />
 Sufiye de Selefiye gibi ilime önem vermez.Hatta bazı sufilerin namaz surelerini dahi bilmedikleri,kitaplarını gömdükleri rivayet edilir.Buna mukabil İslam ahlakının yaygınlaştırılması açısından ne Kelamiye ne de Selefiye,bu ekol kadar başarılı olamamıştır.<br />
 <br />
 İbn Arabi,Mevlana,Yunus Emre,Gazali(son dönem),Abdülkadir Geylani gibi şahsiyetler bu ekolün önde gelen isimleridir.<br />
 <br />
 Sonuç olarak &#8230;<br />
 <br />
 İslam dinine talip olma,sahip olma,kaybetmekten korkma güdümleri ile yol alan ve kendisini müslüman olarak tanımlayan her birey,muhatabı olduğu kendisi,kendisi gibi düşünenler ve kendisi gibi düşün(me)yenler arasında yürüttüğü bu yolculuğu elbette ki &#8216;en iyi niyetler&#8217; ile sonlandırma hevesindedir.Lakin,bu iyi niyetlere gelişen ve değişen dönem ile birlikte iyi niyetin amelini bozan akideler de eklenmiştir.Bu konuda tek fail ilan etmek oldukça büyük bir haksızlık olur.Bu üç failli(birey,bireyin içinde bulunduğu topluluk,bireyin dışında kalan topluluk) konu belki de eşit oranda zarar ve kar sağlayarak yani varlığındaki gücüyle hemen hemen aynı etki ile bu günlere gelmiştir.<br />
 <br />
  Şimdiler de &#8230;<br />
 <br />
 Günümüz müslümanlarına baktığımızda(asla ve asla sınıflandırmak,ötekileştirmek,etiketlemek,yaftalamak amaçlı değil de durum tespitine yönelik çalışmamızda;Kim nedir?Ne yapar? sorularına cevap verip,doğru tanımlamalarda bulunmak adına);<br />
 <br />
a.)Müslüman olan fakat sosyal hayatına İslam pratiğini dahil etmeyen,bir nevi pasivize özelliği açısından bu günlerde moda olan Sufiye ekolünün sadece kısmi yönlerinden beslenen,etliye sütlüye dokunmayan,konformist bir yaşamı tercih edenler,zorlama durumlarında Kelamiye&#8217;nin akılcığını yine kısmen tercih edenler.Yine gelenekten kaynaklanan bir güdü ile Sufiye&#8217;nin lafzi yaklaşımından kısmen faydalananlar.Dünya ve sosyal yaşamı birinci plana alarak dini onun üzerine bina etmeye çalışanlar.<br />
 <br />
b.)Müslüman olan,bu tercih içerisinde salt olarak Selef&#8217;e bağlı kalan,aklı ikinci plana iten,günümüz tehlikeli tanımı &#8216;ılımlı İslam&#8217; eleştirilerini haklı çıkaran,dini sahip olduklarını kaybetme korkusu ile zarara uğratan,kendisini yenileyemediği için dini çağın dışına &#8216;farkında olmadan&#8217; itenler.<br />
 <br />
c.)Müslüman olan,sahip olduğunun farkında olan(?) kendine göre öteki olana cevap üretme çabası içerisinde ana kaynaktan uzaklaşarak fakında olmadan heteredoks bir din anlayışı geliştiren,Kelam&#8217;ın akılcılığından olması gerekenden fazla beslenen,dini bilgilere kısmen sahip olup dünyevi bilgilere tümden sahip olma çabası içerisinde,Mevlana&#8217;nın &#8216;pergel metarofundan&#8217; gerekli öğretiyi almamış,sağlam bacağını dinin temel ritüellerine dayatmadığı halde,sahip ol(ma)dığı halde kendini sahip ilan ederek ederek bir de üstüne savunma çabası içine girenler.<br />
 <br />
 Şıkları çoğaltmak elbette ki mümkün,lakin üç başlıkta çok yaymadan tespitlerde bulunmak daha toparlayıcı.<br />
 <br />
 İlk gurupta(a şıkkı) bahsettiğimiz tercihleri çok fazla ele almayacağız,onları İslam dışı olarak kabul ettiğimiz için değil.O tercihi yapanlar yaşam içerisinde müslüman bireylerin çektiği sancılara muhatab,ortak olmadığı için ve kendileri sisteme uygun &#8216;rahat&#8217; çözümler getirebildiği için.Hemen belirtmekte fayda var,dönem ile popülerite kazanan ve artık tehlikeli olmaya kadar giden,insanları konuşturmayacak boyutlara ulaşan &#8216;ötekileştirme&#8217; yakıştırmasından burada nasiplenmek istemiyoruz.Niyet &#8216;ötekileştirmek&#8217; değil durum tespiti.Zaten sık sık her paragrafta değinilen niyet şerhi,yaptığını sürekli olarak açıklama çabası &#8216;ötekileştirmenin&#8217; yapıldığına dair eleştiriler almamak ve zehirlenmek adına yapılan bu çaba &#8216;ötekileştiriyorsun&#8217; ithamlarının ne denli tehlikeli olmaya başladığının kanıtı.<br />
 <br />
 İkinci gurupta(b şıkkı) bahsettğimiz tercihler ise günümüz müslümanları içerisinde kendi içlerindeki bölünmenin sebebi ve kendileri dışındaki guruplar(farklı dini guruplar,idelojik guruplar) tarafından yöneltilen eleştirilerin haklılık kazanmasına sebep olan gurup.Bu gurup tercihler ötekileştirme işini sadece dışarısı için değil kendi içlerindekiler için de başarabilenlerin oluşturduğu guruplardır.Ötekileştiriyorusun,yaftasına en layık olan gurup olarak ele alacağımız gurubun,temele sahip olmadaki,sahip olduğunu korumaya çalışmasındaki kullandığı &#8216;lafzi&#8217; olandan kurtulamama handikapı hem müslümanlara hem de İslam dinine en büyük zararı vermektedir.<br />
 <br />
 &#8217;Ilımlı İslam&#8217; eleştirilerine bu gurubun farkında olmadan oldukça etkisi olmuştur.Zira dini genel ahlak ve kuralları içerisinde değil de kısmi olarak ele alan,bu şekli ile tebliğ yer yer teşhir yapan bu gurup mensupları İslam&#8217;ın genel duruşundan bihaber olduğu için kendi despot duruşlarını dine yamamışlardır.Sonuç olarak kendileri geri çekilince ortada &#8216;Zalim bir Allah&#8217; imajı kalmıştır.Din adına davet edici Peygamber&#8217;in sahih sünnetinden ziyade &#8217;sert&#8217; fıkıh alimlerinden beslenen,uydurma rivayetlere dayanan,cahiliyenin alasını yaşayan yine bu guruptur.İrşad&#8217;a ihtiyacı olduğu halde,irşad yapan bu gurup oldukça ironiktir.Genel Kuran ve Peygamber ahlakından yoksun &#8216;dini koruma siyasetini&#8217; dinin kendi dili hatta hatta dinin bir nassı olarak kabul eden bu gurup dine dışardan gelen zararlardan daha fazla zarar vermektedir.Özellikle bu gurup içerisinde,bir yöntem olarak gelişen &#8216;Cemaat,Tarikat&#8217; yapılanmaları eksik bilgi ve dejenerasyon neticesinde &#8216;Cemaatiçilik,Tarikatçılık&#8217; halini almış,kan kaybetmeye devam etmiştir.<br />
 <br />
 Son gurupta (c şıkkı) ele alacağımız müslümanlar birinci gurup kadar etkisiz,ikinci gurup kadar zarar verici olmasa dahi hallerini değiştirmediği,farkında olmadı zaman ilk iki guruptan daha vehim neticelere ulaşabilir.<br />
 <br />
 &#8217;Dünyevi bilgiye&#8217; sahip olma çabasına talipli olmada birinci sıraya yerleşeyen bunun yanı sıra bu tercihin bir sahip olduğunu koruma siyaseti olduğuna inana bu gurup,güttüğü siyasetin olumlu taraflarından faydalanır ve faydalandırır.Dialog açısından,kendini ifade etme açısından,ikinci gurubun zararını minimuma çekmek açısından başarılı olduğunu kabul etmek lazımdır.Ancak bu gurubunda faydadan zarara gitmesi &#8216;dur&#8217; noktasını bilmemesiyle mümkün olabilir.Yani ikinci gurubun teşhisinde değindiğimiz &#8216;dünyevi ve dini&#8217; bilginin eksikliğine rağmen bu gurup dünveyi bilgiye sahip dini bilgiden oldukça uzaklaşmıştır.Bu noktada uzaklaşma seviyesine &#8216;dur&#8217; diyemez ise ikinci guruptan çok daha zararlı olabilir.<br />
 <br />
 Muhatabı olduğu dünyevi bilgilere fazlaca sahip buna mukabil dini bilgiden uzak kalmış bu gurubun dünyevi bilgi içerisinde eriyip gitmesi,en yakın görünen zarar olarak öne çıkarmaktadır.Mevlana&#8217;nın &#8216;pergel meteforu&#8217; öğretisi bu gurup için en toparlayıcı etkiye sahiptir.Sağlam bacağınız din üzerinde,gezebilir bacağınız dünya üzerinde ise sorun yok ama iki bacak da hareket halinde ise işte o zaman durum vahimdir.<br />
 <br />
 Düşünsenize Nevton fiziğine,Quantum fiziğine bilgi düzeyinde sahip,bunlar ile dine vurgu yapan müslüman bireyler Kuran ve Sünnet açısından bir o kadar eksik bilgiye sahipler.Felsefenin ve felsefecilerin(İslam Felsefecileri de dahil) etkisinde evlerinin yolunu şaşıracak kadar kendini kaybeden müslüman bireyin Kuran tanımlarına kısmen dahi sahip olmaması ya da Kuran&#8217;ı Rasulullah&#8217;ın yaşantısından değil de her hangi bir felsefecinin yaklaşmından çıkartmaya çalışmak ne kadar doğru?Adet olduğu üzre yine açıklayalım,dünyevi bilgiden yoksun müslüman bireyler zaten arzu ettiğimiz bireyler değil ama dünyevi bilgi içerisinde eriyip dini bilgiden uzaklaşan bireyler de en az onlar kadar arzu etmediğimiz bireyler.<br />
 <br />
 Mistik olanı efsunlu bulan,felsefik olanı cazibeli bulan bu tarz yaklaşımların etkisi altında dini koruyacağım çabası içerisinde dünyevi başarının peşinde koşmak,İslam olmuş birey için ne kadar gerekli?Bu biraz da kendini kaybediş değil mi?<br />
 <br />
 Bu bahsettğimiz gurubun her daim &#8216;moderniteye karşı ayaktayız&#8217; sloganları yürüdüğü yolda kaybettikleri ile susmuyor mu?Başarı nedir? sorusuna verilecek olan cevap,Özgürlük nedir?sorusuna verilecek cevap dini cevaplardan çıkıp dünyevi ve maddesel cevaplara dönüşmüş ise ipin ucu oralarda bir yerlerde kaçmıyor mu?<br />
 <br />
 Çoğu kez &#8216;özgürlük&#8217; gibi sınırlarını belirlemenin mümkün olmadığı bir çatı model de var olmak yerine İslam vurgusunda bulunarak İslam&#8217;ın temel ritüellerinden &#8216;hoşgörü&#8217; yaklaşımını çatı model alarak,ana kaynağa bağlı,ortodoks bir yapılanma içerisinden cevap üretmek ya da çözümsüzlğü ortadan kaldırmak mümkün değil mi?<br />
 <br />
 Neden özgürlük değil de hoşgörü?<br />
 <br />
 Müslüman kendini yitirmeye kelimelerin büyüsü ile başlıyor da ondan.Her oluşumun bir dili bu dile bağlı kelimeleri vardır.Dünyevi,modern,postmodern sistemlere aşina ola ola onların dillerini benimseyen birey zaman içerisinde kendi dilini kaybeder.Kullandığı dil ona sahip olmaya başlar.Çözümü hep o dilden aramaya başlar.Tüm bunların üstüne kendi dilinin yetersizliğinden(yetersiz olduğu için değil öyle belletildiği için) kaynaklanan bir kompleks, sahip olduğunu koruma çabasının yok olması,sahip ol(ma)dığına benzeme hareketini doğurmuyor mu?Özgürlüğe bu denli düşkünlük,birşeylerin normal olmadığını göstermiyor mu?Müslümanın &#8216;özgürlük&#8217; kelimesine yüklediği anlam ile genel kalıpların kabul ettiği &#8216;özgürlük&#8217; aynı şeyler mi?Aynı değiller ise &#8216;Neden hoşgörü değil de özgürlük?<br />
 <br />
 Öteki dünyanın kelimesi,başarı hem elde edilme şekilleri açısından hem de anlamı açısından müslüman bireyi dili,dilin kelimelerinin etkisi ve anlamı noktasında kendine çekmiyor mu?Klişe olarak müslüman bireylerin diline yerleşmiş &#8216;Müslüman Doğu dünyası neden başarısız?&#8217;Bu soruyu ilk soran biz değiliz.Yukarıda Selefiye ekolü içerisinde saydığımız isimlerden M.Abduh ve ekolü de hemen hemen aynı soruyu sormuştur.İslam dünyası Batıya oranla neden başarısız?Cevap olarak &#8216;İslam hatalı olamaz,öyle ise hata biz de bir Kuran&#8217;ı yanlış yorumladık diyerek dini gelenekten ayrıştırma,bidatlardan temizleme çabası içine girmişleridir.&#8217;1800&#8242;lü yıllarda gelişen bu akım dönem için olumlu yönde etkili olmuştur ancak mesele tümden çözülmemiş,cevaplanmamış soru işaretlerine bir de kıyasa bağlı kompleksler eklenmiştir.Halen bu durumun devam etmesi İslam&#8217;ın yanlış yorumlanmasından olduğu kadar müslümanın kendi dilindeki &#8216;başarı&#8217; kelimesi ile dünyevi dilin kendi dilindeki &#8216;başarı&#8217; kelimesinin anlamlarının farklı olmasından kaynaklanıyor.<br />
 <br />
 Müslümanlar kendi dilleri ile konuşup,kendi kaynaklarını cevap bulmak için kullanmadıkları dünyevi olanın kaynağını ve dilini tercih ettiği sürece hem o dil içinde kendini yitirecek hem de büyük bir kaybediş yaşayacaktır.Maalesef ki bu kaybediş eğer gerçekleşirse işte o zaman &#8216;ılımlı İslam&#8217; adına en büyük örneği oluşturacaklardır.<br />
 <br />
 Kuran ayetleri içerisinde müteşabih kabul edilen,&#8217;hurufu mukatta&#8217; dediğimiz harfler vardır.Surelerin başında bulunan (Elif,Lam,Mim) bu harfler sureye girmeden önce dikkati çekmek açısından önemlidir.Manasına dair bir çok görüş vardır.Kelimleri oluşturan harflerin varlığına vurgu olması açısından da önemlilerdir.Zira harfler kelimeleri,kelimeler ise dili oluşturur.Dil ise döndükçe kalbe,yaşama yön çizer.Yukarıda üzerinde durduğumuz &#8216;yaşarken diline sahip çık&#8217; temasının kaynağı belki de Kuran&#8217;ın bu harflerinde gizlidir.<br />
 <br />
 Üzerinde durduğumuz üçüncü gurup dünyevi,öteki ve modern olana muhatab olma konusunda saydığımız guruplardan en yakın olanı ise ki öyle burada en büyük görev üçüncü gurupta şıklandırdığımız tercihi yapanlara düşmektedir.Bir bacağı sağlam basmayı başarabilirse bu gurup tüm çözümsüzlüklerin çözümü olabileceği gibi çürük bir bacağı seçerse tüm çözümsüzlüklerin nedeni dahi olabilir.Ötekinin dilini kullanabilen bunun yanı sıra kendi dilini temel alabilen bireyler müslümanların yaşam içerisinde kaybettiklerini geri kazanmaları açısından oldukça ümit vaad ediyorlar.<br />
 <br />
 Selef&#8217;in nass ve nakilinden,Kelam&#8217;ın akılcılığından,Sufiye&#8217;nin ilhamından yeterli ölçüde edinip &#8216;diline&#8217; de sahip olduktan sonra &#8216;Neyim?Kimim?&#8217; sorusuna verdiği yanıt doğru olacağı gibi &#8216;Nereye gidiyorsun?&#8217; sorusuna vereceği cevap da doğru olacaktır.<br />
 <br />
 Diline sahip olmak ise kullanılan kelimelere ve bu kelimelerin anlamlarına bağlıdır.O dilin kelimelerinin,harflerinin kaynağı da Kur&#8217;an&#8217;dır.<br />
 <br />
  &#8221;Elif,LAM,RA&#8230;İşte bunlar sana apaçık bir kitabın ayetleridir(harfleridir).&#8217;(Yusuf/1)</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2009/05/30/qua-vadis-ummet/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/05/30/qua-vadis-ummet/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Hukukun Üstünlüğü olarak Şeriat</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/05/14/hukukun-ustunlugu-olarak-seriat/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/05/14/hukukun-ustunlugu-olarak-seriat/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 14 May 2009 11:30:26 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ekrem Senai</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Adalet]]></category>

		<category><![CDATA[Modernleşme]]></category>

		<category><![CDATA[Pozitivizm]]></category>

		<category><![CDATA[Ulus-Devlet]]></category>

		<category><![CDATA[Çeviri]]></category>

		<category><![CDATA[Özgürlükler]]></category>

		<category><![CDATA[İslam]]></category>

		<category><![CDATA[Şeriat]]></category>

		<category><![CDATA[Hukukun Üstünlüğü olarak Şeriat]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=4804</guid>
		<description><![CDATA[NOAH FELDMAN New Yok Times
Noah Feldman, Harvard Üniversitesi profesörü ve Dış İlişkiler Konseyi üyesidir. Bu makale, yazarın &#8220;İslami Devletin çöküşü ve yükselişi&#8221; adlı kitabından derlenmiştir.  
 

   Canterburry başpsikoposu Rowan Williams,  Londra&#8217;da akademik bir konuşma yaptı ve masaya yatırdığı konu, Britanya hukuk sisteminin aile yasasına ilişkin hristiyan olmayan mahkemelere karar yetkisi verip vermemesi gerekliliğiydi. Britanya&#8217;da kilise [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/05/20090226_derin_dusunce_org_seriat.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-4806" title="20090226_derin_dusunce_org_seriat" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/05/20090226_derin_dusunce_org_seriat.jpg" alt="" width="211" height="156" /></a>NOAH FELDMAN <a href="http://www.nytimes.com/2008/03/16/magazine/16Shariah-t.html " target="_blank">New Yok Times</a></p>
<p><em>Noah Feldman, Harvard Üniversitesi profesörü ve Dış İlişkiler Konseyi üyesidir. Bu makale, yazarın &#8220;İslami Devletin çöküşü ve yükselişi&#8221; adlı kitabından derlenmiştir. </em> </p>
<p align="center"> </p>
<p style="text-align: left;"><strong></strong></p>
<p style="text-align: left;"><strong>   </strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/05/20090226_derin_dusunce_org_seriat_new_york_times.jpg"><img class="size-medium wp-image-4807 alignleft" title="20090226_derin_dusunce_org_seriat_new_york_times" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/05/20090226_derin_dusunce_org_seriat_new_york_times-300x43.jpg" alt="" width="212" height="40" /></a>Canterburry başpsikoposu <a href="http://topics.nytimes.com/top/reference/timestopics/people/w/rowan_williams/index.html?inline=nyt-per" target="_blank"><span style="text-decoration: underline;">Rowan Williams</span></a>,  Londra&#8217;da akademik bir konuşma yaptı ve masaya yatırdığı konu, Britanya hukuk sisteminin aile yasasına ilişkin hristiyan olmayan mahkemelere karar yetkisi verip vermemesi gerekliliğiydi. Britanya&#8217;da kilise ve devletin anayasal ayrılığı bulunmuyor. Başpsikopoz diyor ki &#8220;İngiliz kilisesinin yasası bu toprakların yasasıdır&#8221;; kiliseye ait mahkemeler- ki eskiden evlilik ve boşanmaya bakarlardı, hala İngiliz hukuk sistemine entegredir; kilise, mülkiyet ve doktrinler konusunda hala kararlar almaktadır. Feldman&#8217;ın önerisi, tüm tarafların anlaşması şartı ve kadınların eşit haklara sahip olması kesin kuralıyla birlikte, evlilik ve boşanma ile ilgili konularda İslam ve Ortodoks Yahudi mahkemelerine yetki vermenin iyi bir fikir <span id="more-4804"></span>olabileceği şeklindeydi.</p>
<p><a name="0.1_secondParagraph"></a>Bunun üzerine kıyametler koptu. Politikacılardan tutun kilise din adamlarına kadar ; İngiliz tabloid gazetelerinden, dünyanın ikinci büyük Hristiyan mezhebinin liderlerine, Feldman&#8217;a sözünü geri alması ve hatta istifa etmesi çağrıları seslendirildi. Williams son birkaç yıldır, gay rahiplerle ilgili tartışmalar ve eşcinsel evliliklerin tanınması tartışmalarıyla yüz yüze gelen küresel Anglikan toplumunu birarada tutmaya çalışmakla meşguldü. Onun dini mahkemelerle ilgili bu önerisi işte bu kavgaların ortasında başgösterdi. Tabi ki, öfkenin sebebi William&#8217;ın Ortodoks Yahudi yasasıyla ilgili söyledikleri değildi. Kamuoyunu çalkalayan radyoaktif kelime &#8220;şeriat&#8221;tı.</p>
<p>Bir dereceye kadar, bir Batılı ülkede Şeriat&#8217;a resmi bir konum kazandırılmaya çalışılmasının öfkeyle karşılanması anlaşılmaz bir şey değil. Herhalde hiçbir yasa sistemi bu derece şimşekleri üzerine çekmemiştir. Birçok insan için, &#8220;Şeriat&#8221; kelimesi, el kesilmesi, zina edenlerin taşlanması ve kadınların baskı altına alınmasıyla eş anlamlıdır. Oysa, bugün kaç kişi sevgili İngiliz genel yasasının yüzlerce farklı suç için öldürmeyi bir ceza çeşidi olarak belirlediğini biliyor, hatta beş şiling çalmak bile bu ceza sistemine dahil! Kaç kişi 18.yüzyıla kadar, Avrupa ülkelerinin birçoğunda yasanın işkenceyi suç-adalet sisteminin resmi bir öğesi olarak belirlediğinden haberdar? Cinsiyet ayrımcılığı konusu da durum farklı değil; genel hukuk uzun süre evli kadınları mülkiyet hakkından ve hatta temel kişilik haklarından mahrum bırakmadı mı? Britanyalılar bazı sömürgelerinde müslümanlara şeriat yerine kendi yasalarını uyguladıklarında, bunun sonucu ne oldu dersiniz? Kadınlar, İslami yasanın onlara tanıdığı mülkiyet hakkından mahrum kaldılar - ki bu durumun kadın-erkek eşitliği konusunda bir ilerlemeye tekabül ettiğini söylemek pek mümkün değil.</p>
<p>Aslında, tarih boyunca, İslam yasası dünyanın en liberal ve insancıl hukuki prensiplerini sergilemiştir. Günümüzde, Şeriat&#8217;e atfedilen bir avuç sert cezadan bahsedildiğinde, nedense bunların uygulanabilmesi için gerekli delil sunulmasını ne denli katı kurallara bağlı olduğu gözden kaçırılıyor. Örneğin, zina suçunun cezalandırılabilmesi için, zanlının suçunu dört defa itiraf etmesi veya güvenilir karakterde dört yetişkin erkeğin cinsi eyleme bizzat şahid olmaları şartı bulunuyor. Halbuki bizim yasal sistemimizdeki aşırılıklar, örneğin bazı uyuşturucu suçlarına verilen cezalar, nedense gözden kaçıyor. Medeni yasamızdaki son gelişmelerden (!) neden bahsetmiyoruz mesela? Şeriat&#8217;a, kendi korkunçluğumuzu yansıttığımız bir perde, ve böylece bizleri sütten çıkmış ak kaşık gibi gösteren bir folyo olarak ihtiyaç duyuyoruz galiba.</p>
<p>Müslüman dünyada ise, Şeriat kelimesi etrafında son yıllarda olağanüstü bir canlanma gözleniyor. Yüz yıl önce, bazı Müslümanlar Şeriat&#8217;ın zamanın şartlarına uymadığını söyleyip, reformdan, yahud tamamen terk edilmesi gerektiğinden bahsederken günümüzde Mısırlıların yüzde 66&#8217;sı, Pakistanlıların yüzde 60&#8242;ı ve Ürdünlülerin yüzde 54&#8242;ü Şeriat&#8217;ın ülkelerinde tek yasal kaynak olması gerektiğini düşünüyorlar. İhvan-ı Müslimin gibi İslamcı siyasal partiler, kendi politik platformlarında Şeriat&#8217;ı propoganda malzemesi olarak kullanıyorlar. Ve mesajları yankı da buluyor. İslamcıların seçime girmelerine izin verildiği Arapça konuşulan ülkelerde hükümetlerin izin verdiği kadar sandalyenin tamamına yakınını kazanıyorlar. Ilımlısından radikaline farklı yapıdaki İslamcı hareketler Müslüman dünyada kolayca ve hızlıca genişliyor ve şeriat bu partilerin programlarının en önemli parçası.</p>
<p>Nasıl oluyor da bunca Batılı Şeriatı İslam&#8217;ın en cazibesiz ve modernlik öncesi öğesi olarak görüyorken, birçok Müslüman ise, İslam&#8217;ın küresel yeniden yükseliş hareketinin ateşli, cazibeli merkezinde görüyor? Bunu, elbette Müslümanların Şeriat&#8217;ı kullanarak feminizmi tersine çevirmek ve kadınları kontrol etmek istedikleri şekilde basit bir varsayımla açıklayamazsınız - hele İslamcıları ve Şeriat&#8217;ı benimseyen büyük bir kadın kitlesinin de bulunduğu gerçeği ortadayken.</p>
<p align="center"><strong>Şeriat Hukukun Üstünlüğü müdür?</strong></p>
<p>Batılılar ve Müslümanların, Şeriat kelimesi üzerindeki görüş ayrılıklarının kaynağında bu kelimeyi farklı şeyleri ifade etmek için kullanmaları yatıyor. &#8220;Şeriat&#8221; kelimesi yerine &#8220;İslami yasa&#8221; deyimi çoklukla kullanılsa da, aslında bu yavan İngilizce çeviri müslümanlar tarafından anlaşıldığı şekliyle &#8220;Şeriat&#8221; teriminin tüm bağlamını kapsamaktan oldukça uzak. Şeriat, düzgün anlaşıldığında, sadece bir takım yasal kurallar anlamına gelmez. İnanan müslümanlara göre, daha derin ve yüksek, ahlaki, metafizik amaçlar taşıyan bir anlama sahiptir. Çekirdeğinde şeriat, tüm insanların ve tüm beşeri yönetimlerin, kanun hükümleri altında eşit olarak adalete bağlı olması fikrini yansıtır.</p>
<p>Aslında, Arapça&#8217;da İslami yasal muhakeme veya bununla üretilen kanunların karşılığı olan sözcük &#8220;şeriat&#8221; değildir, &#8220;fıkıh&#8221;tır, ve İslami hukuk anlamına gelir. &#8220;Şeriat&#8221; kelimesi ise aşkın olanla bağlantılıdır ve Tanrı&#8217;nın iradesine uygun olarak hayatı düzenlemeye ilişkin değişmeyen inanç ve prensipleri anlatır. Batılılar genelde Şeriat&#8217;ın yasa hükümleri kaynağı olarak Kur&#8217;an&#8217;ı aldığını düşünür. Fakat gerçek bundan çok daha komplekstir. İslamcı politikacıların, &#8220;ülkenin yasa kaynağı olarak Şeriat&#8221; denilince neyi kastettikleri oldukça belirsizdir - ve bunun iyi bir sebebi vardır. Çünkü böyle bir prensip sunmak, yasa sistemin pratik işleyiş şekli açısından hiçbir şey ifade etmeyecektir.</p>
<p>Şeriatı, her ne kadar bazı spesifik dünyevi kurallar içerse de, en doğru şekilde bir nevi yüce bir kanun manzumesi olarak tanımlayabiliriz. Örneğin, tüm Müslümanlar Şeriat&#8217;ın parayı faize koymayı yasakladığı konusunda hemfikirdir- ama risklerin ve dönüşlerin paylaşıldığı yatırımlara konulması konusunda değil; veya Müslümanların alkollü içkiler içmesi yasağı hemfikir olunan ritüel yasağın bir başka örneğidir, hatta inançlı liberal yorumcular için bile böyledir. Şeriat&#8217;le özdeşleştirilen bazı kurallar ise şüphesiz modası geçmiş ve kaba görünmektedir. Kadınların nafaka vermeden boşanma davası açamaması gibi eşitsiz muameleler bulunmaktadır. Homoseksüelliğin yasaklanması-gerçi tarihte genellikle bu konuda bir baskı kaydedilmemiş olsa da- aynı cinsten ilişkilerin tanınmasını engellemiştir. Ama Şeriat aynı zamanda rüşvetçiliği veya mahkemede adam kayırmayı da yasaklamıştır. Zengin ve fakirlerin eşit muamele görmesini istemiştir. Orta Doğu ülkelerinde hala görülen yasal yetkisi olmadan cezalandırma şeklindeki namus cinayetlerini mahkum eder. Ve insanların mülkiyetinin ellerinden zorla alınmasını - buna kadınlar da dahil- engeller. Başörtüsü takmanın yasal olarak zorunlu olduğu ve dini polis tarafından zorla dayatıldığı İran&#8217;ın aksine, birçok diğer Müslüman ülkedeki İslamcı görüş, başörtüsünün alçakgönüllü bir giyinişle dini yükümlülüğü yerine getirmenin bir yolu olduğu; kanunla dayatılması gereken bir şey değil, arzu edilen bir sosyal norm olarak algılanması gerektiği şeklindedir. Dinden dönenlerin cezalandırılmasının zorunlu hale getirilmesi konusu seçilmiş İslamcıların ajandasında bulunmamaktadır. Yozlamış otokrasilerde yaşayan birçok günümüz müslümanı için, Şeriat çağrısı, cinsiyet ayrımcılığına, karanlığa veya vahşi cezalara yapılan bir çağrı değildir; Batı&#8217;nın politik adalet prensibi olarak belirlediği en üstün prensip olan hukukun üstünlüğüne yapılan bir çağrıdır.</p>
<p align="center"><strong>Ulemanın egemenliği</strong></p>
<p>Şeriat&#8217;ın bu cazibesini derinlemesine anlayabilmek için, Batı&#8217;da genellikle ihmal edilen şu önemli soruyu sormamız gerekiyor: İslami yasa sistemi denilen şey, aslında nedir?</p>
<p>Yaşam süreci boyunca Muhammed Peygamber Müslüman inananların bulunduğu toplumun hem dini, hem de siyasi lideriydi. Ona inen vahiy, Kur&#8217;an, bazı yasalar içeriyordu, özellikle ritüel şeyler ve mirasla ilgili bazı hükümler; ama öncelikle bir yasa kitabı değildi; İbrani İncil&#8217;in de bir kısmında rastlanıldığı gibi uzun yasal kanunlar vaz&#8217;eden tipte kitaplardan değildi. İnananların ilk nesli vahye atfedilmeyen bir konuyla karşı karşıya kaldıklarında, konuyu doğrudan Peygamber Muhammed&#8217;e götürüyorlardı. O da ya kendi düşüncesi ile cevaplıyor veya emin değilse, yeni bir vahiy formunda ilahi rehberliği bekliyordu.</p>
<p>Muhammed Peygamber&#8217;in vefatıyla, Müslüman toplum için ilahi vahiy yolu kapandı. Politik-dini liderlik rolü peygamberden halifelere (Arapça &#8220;yerine geçen&#8221; anlamına gelir) geçti. Bu durum, halifeyi zorlu yasal durumları çözmek konusunda güç bir pozisyonda bıraktı. Halife, Muhammed Peygamber&#8217;in siyasi otoritesine sahipti ama vahiy almıyordu. Bu da toplumu bir çeşit bağ altında bırakmıştı. Kur&#8217;an&#8217;ın belirli bir soru hakkında açık bir cevabı yoksa, yasa neye göre belirlenecekti?</p>
<p>Buna İslam&#8217;ın ilk birkaç yüzyılında gelişerek verilen cevap şuydu ki: Kur&#8217;an, peygamberin yaşamına- sünnetine, yoluna- atıfta bulunarak desteklenebilirdi. (&#8221;Sünnet&#8221; kelimesi peygamberin yolunu izleyen anlamına gelen &#8220;Sünni&#8221; isminin de kaynağıdır). Onun davranışları ve konuşmaları ilk elden şahitlik edenler tarafından sözlü gelenek ile kaydedilmişti. Doğru kayıtlar, yanlış olanlardan ayrılmalıydı. Ama tabi ki güvenilir bir kayıt bile belirli bir durum için daha sonra ortaya çıkan birçok yasal problem için yetmemeye başladı. Bu tip problemleri çözebilmek için, bir durumdan analoji yaparak diğer bir durum hakkında fikir yürütmek gereksinimi ortaya çıktı. Ayrıca ne yapılacağına dair toplumsal konsensüse başvurulması imkanı da seçeneklerden biriydi.</p>
<p>Bu dört tabakalı kombinasyon - Kur&#8217;an, peygamberin yolu (sünnet), analojik mantık yürütme (kıyas) ve konsensüs (icma)- yasal sistemin ana dayanaklarını oluşturuyordu. Ama kim bu dört faktörün birbirine uyduğunu söyleyebilirdi? Ve hangi otorite kaynakların bu olduğunu, başka bir şey olmadığını söyleyebilirdi? İlk dört halife, Peygamberi yakından tanıyorlardı, bu yüzden kendi adlarına belki böyle bir iddiada bulunabilirlerdi. Fakat, onlardan sonra, halifeler eldeki kaynaklardan yasa çıkartabildiğini iddia eden ve giderek genişleyen bir uzmanlar grubuyla karşı karşıya kaldılar. Bu kendiliğinden ortaya çıkan grup &#8220;ulema&#8221; olarak bilindi - ve birkaç nesil boyunca halifelerin, kendilerini yasanın koruyucusu olarak kabul etmelerine yol açtılar. Tanrıdan gelen yasayı yorumlamaya başlayarak, yasal sistem üzerinde kontrol sahibi olmaya başladılar. Bu durum, onları- halifeleri değil- &#8220;peygamberin varisçileri&#8221; konumuna getirdi.</p>
<p>Sünnilerde bu model çok erken zamanda başladı ve modern zamanlara kadar etkisini sürdürdü. Şiilerde ise, peygamberin nesebi ile gücü elinde bulundurmak esas olduğundan, Peygamberin halifelerinden ilahi otorite olduğunu ileri sürenler oldu. Bunlardan sonra ise, Şii ulema Sünnilerden çok farklı olmayan bir rolü üstlendiler.</p>
<p>Ulemanın anayasal teorisine göre İslam devletinde iş bölümünde halifeye düşen başlıca görev, ilahi emir olan &#8220;doğruyu emretmek, yanlıştan sakındırmak&#8221;tı. Ama bu halifenin tek başına başarabileceği bir iş değildi. Sorumluluğu alim hukukçulara delege etmesini gerektiriyordu. Böylece ulema da Tanrı&#8217;nın yasalarını, yorumladıkları şekilde, uygulayacaklardı. Halifenin ulemayı istediğinde ödüllendirip, görevden alma yetkisi elbette bulunuyordu ama yasal sonuçları dikte etmesi mümkün değildi; yargısal otorite halifeden geliyordu ama yasanın kaynağı ulemaydı.</p>
<p>Halifeler - ve halifeler dünyevi etkilerinin çoğunu yitirdikten sonra sultanlar - hala büyük bir güce sahipti. İşleri kendi sağduyularıyla yönetiyorlardı. İdari düzenlemeleri de etkin bir şekilde yapabiliyorlardı. - elbette bu düzenlemelerin ulemanın belirttiği Şeriat gereksinimleri ile çelişmemesi şarttı. Düzenlemeler, şeriatın sessiz olduğu alanlarda işe yarıyordu. Bunlar, ayrıca her durumu mahkemeye götürmeden bir sosyal idare mekanizması da oluşturuyordu. Mahkumiyetin gerçekleşmesi cezai şartların sıkı delillere dayanmasını gerektirdiğinden neredeyse imkansızdı. Bu düzenlemelerin sonucu olarak, birçok yasal durum (belki çoğu) Şeriat tarafından belirlenen kuralların dışına çıkıyordu.</p>
<p>Sonuç olarak İslami yasa sistemi, daima geniş bir hareket alanı sağlamıştır. İşte bu yüzden günümüz Şeriat yanlılarının savundukları şey de Şeriattan derlenen veya dikte edilen geniş kapsamlı bir yasal kod değildir - zira bu denli geniş bir kapsam İslam tarihinde hiçbir zaman var olmamıştır. Şeriatı savunan İslamcı siyasetçilerin ve bunları destekleyen halkın Şeriat&#8217;tan anladığı şey, Tanrı&#8217;nın kurallarının zemin teşkil ettiği bir yasal sistem kurmak, günlük yasaların seçilmiş yasama kurulu tarafından yönetilmesi ve onaylanmasıdır. Başka bir deyişle, onlara göre, Şeriat, modern anayasa gibi fonksiyon görmesi beklenen bir sistemdir.</p>
<p align="center"><strong>İnsanların hakları ve Tanrı&#8217;nın hakları</strong></p>
<p>Dolayısıyla modern İslam siyasetinde, Şeriat çağrısı sadece veya öncelikle kadınların kapanmasını zorlamak veya bedensel ceza uygulamak anlamına gelmiyor - önemli anayasal bir boyutu da içeriyor. Evet ama Şeriat&#8217;ı normal yasanın üzerine yerleştirmenin özel cazibesinin kaynağı nedir o zaman?</p>
<p>Bunun cevabı geleneksel İslami yönetimin pek fazla değinilmemiş bir özelliğinde yatıyor: Şeriatla yönetilen devlet, bin yıldan fazla bir süre boyunca, bir çeşit hukukun üstünlüğü demekti. Hukukun üstünlüğünü esas alan geleneksel İslami devlet, dolayısıyla, son yüzyılda Müslüman dünyanın hemen tamamında görülen diktatörlük ve otokratik monarşilerden uzaktı. İslami hükümet iki anlamda meşruydu, hem vatandaşlarının kişisel yasal haklarına saygı gösteriyordu, hem de kendileri de bu yasalara tabi olarak yaşıyordu. &#8220;Birey hakları&#8221; olarak isimlendirilen bu yasal haklar (ritüel bağlılığa karşılık gelen &#8220;Tanrının hakları&#8221;na zıt olarak), temel yaşam, mülkiyet ve yasal işleme tabi olma haklarını içeriyordu - tüm dünyada, yüzyıllarca, keyfi hükümet baskısından korunma anlamına gelmişti.</p>
<p>Tabi ki, sadece hükümdara yasaya uymasını söylemek tek başına yeterli değildi; onun da yasaya uyma yükümlülüğü bulunuyordu. Bunu sağlayabilmek ise kolay değildi. Bu, ancak ulemanın gücü paylaşması ile mümkün olabildi. Hükümdar, baskı kullanarak yasaya uymayan bir karar verebilirdi elbette. Fakat yasadan ulema sorumlu olduğundan ve hükümdardan ona uyması beklendiğinden bir hükümdarın adaletten ayrılması, ancak Tanrı&#8217;nın yasasını çiğnemenin büyük bedelini ödemeyi göze alması ile mümkün oluyordu. Bu ise ancak kendi yönetiminin ana temellerinin altını oymak demek olurdu.  </p>
<p>Uygulamada, ulemanın kanuna uyulmasını talep etme gücü halifenin seçimle işbaşına gelmesinin sağladığı bir avantajdı. Böylece hilafet değişikliğinde ulemanın eline büyük bir koz geçiyordu. Göreve gelirken, yeni hükümdar - hatta ölen selefi tarafından işaret edilmiş de olsa- talep sahipleriyle baş etmek durumundaydı. İhtiyaç duyduğu ilk şey kendi gücünün meşruluğunun doğrulanmasıydı. Ulema bunu ancak, hükümdarın yasaya uymasının karşılığı olarak bahşedebilirdi.</p>
<p>Yönetime gelince, hükümdarlar, kaçınılmaz olarak istila veya saray darbesi tehdidi ile karşı karşıya kaldılar. Halifenin ulemadan, böyle durumlarda devleti savunma cihadının dini yükümlülük olduğu konusunda fetva alması gerekiyordu. Ulemayı kriz zamanlarında yanında bulmak, bir hükümdar için hayati öneme sahipti. Hükümdar kanunlara tabi olmaya tahammül edemiyorsa ulema onu hemen lağv etmiyordu. Bu aptalca olurdu, çünkü ulemanın kendi ordusu yoktu ama işbaşında bulunan halifenin ise vardı. Bununla birlikte, onların sessizliği demek, meydan okuyanların ileri adım atmasına cesaret vermek ve onaylanması için bir davet olarak yorumlanırdı.</p>
<p>Ulemanın, yöneticiden ısrarla isteği Şeriat&#8217;a harfiyen uymasıydı, çünkü şeriat Tanrı&#8217;nın emirleriydi. Aslında bunlar, ulemanın anladığı şekilde Tanrı&#8217;nın emirleriydi. Bu yüzden kendinden emin ve görev tanımı düzgünce yapılmış bu kesim, kararlılık ve beklenebilirliliğin sağlayıcılarıydı. Bu durum, özellikle yöneticilerin düzensizce ve kan dökerek işbaşına geçtiği toplumlar açısından büyük bir önem taşımaktadır. Ulema yasayı kontrol altında tutarak hükümdarın, vatandaşların özel mülkiyetini istimlak etmesini de sınırlıyordu. Bunun sonucu olarak ise, hükümdar, gelirlerini arttırmak için kanuni vergilendirmeye dayanmak zorunda kaldı. Bu durum da hükümdarların halkın endişelerine duyarlı olması ile sonuçlandı. Ulema ve yasa, İslam toplumunun 19.yüzyıla kadar olan dönemde adalet ve düzenin tesisi için son derece önemli bir role sahipti. Şeriat olmasaydı, ne Bağdat&#8217;ta Harun Reşid ortaya çıkabilir, ne Müslüman İspanya&#8217;nın altın çağı yaşanır, ne de Istanbul&#8217;da Muhteşem Süleyman&#8217;ın saltanatı ortaya çıkabilirdi.</p>
<p>Nesiller boyunca, geleneksel İslami anayasanın Batılı öğrencileri hep ulemanın hükümdarı kontrol etmek için anlamlı bir zorlama mekanizmasına sahip olmadıklarını düşünmüştür. Bir tarihçinin yakın zamanda tespit ettiği gibi, Şeriat anayasa olarak fonksiyon görse de, &#8220;anayasa dayatılabilir değildi,&#8221; çünkü ne ulema, ne de halk, hükümdarlarına kanuna tabi olmalarını dayatabilirdi. Ama dünyanın hiçbir yerinde, hemen hiçbir anayasa hukukçusu veya hükümet dışı aktör, gücü kontrol altında bulunduranlara itaati dayatmayı sağlayamamıştır. Birleşik Devletlerin Yüce Mahkemesi&#8217;nin arkasında bir ordusu yoktur. Kılıç gücünü arkasında bulundurmayan kurumlar yöneticileri ince yöntemler kullanarak kısıtlamalıdır. Amerikan anayasal güçlerin dengesinin sağlanması gibi, İslam devletlerinde de bu iş, zorlama ile değil, kelimelerle ve fikirlerle başarılmıştır.</p>
<p>Bu yüzden günümüz İslamcıları anayasal devletin hukukun üstünlüğüne bağlı olduğunu söylerken hayali bir şeyden bahsetmiyorlar. Seçmenlerinin gözünde Şeriat, güçler dengesine riayet edilen, yasal haklara saygı gösterilen bir yönetim olarak algılanıyor.</p>
<p align="center"><strong>Şeriatten Despotizme</strong></p>
<p>Eğer Şeriat, birçok Müslüman için, hukukun üstünlüğü anlamına geldiği için bu denli popülerse, aynı işlevi günümüzde de sürdürmesi mümkün müdür? Burada dikkatli olmak ve şüphe etmek için yeterince sebep var. Sorun şu ki, geleneksel İslami anayasa, yasaya karşı sorumlu bir hükümdar ve yasayı yorumlayıp idare eden ulema sınıfı arasındaki güç dengesine dayanıyordu. Günümüz İslam devletlerinin hükümetleri ise bu özelliklerden yoksundur. Devlet başkanları, kendilerini kanunun üzerinde görürler, kendilerini onunla bağlı hissetmezler. Üstelik bir zamanlar etkisi çok güçlü olan ulema da eski konumlarını çoktan yitirmişlerdir. Ancak aile yasası mahkemelerinde hakim görevinde kısıtlı bir etkileri vardır.</p>
<p>Ulemanın gücünü sürdürdüğü iki istisna var, fakat bu iki durumda da geleneksel rolden bir sapma gözleniyor: İlki İran. Kendisi de bir din alimi olan Ayetullah Humeyni, ülke yönetiminde de söz sahibi olduğunu düşündü ve 1979 devrimi sonrası ruhani lider oldu. Böyle bir düzenleme İslam dünya tarihinde tektir. Bu düzenlemede ulemanın dengeleyici bir gücü yoktur ve bu yüzden, otoritesi üzerinde kontrol bulunmayan herhangi bir seküler yöneticinin yönettiği bir devlet kadar adaletsizdir. Diğer örnek ise Suudi Arabistandır. Burada alimler bir derece gücü elinde tutmaktadır. Yalnız bunun olumsuz sonucu şudur ki reform için uğraşan her hükümet girişimi bu şekilde sekteye uğramaktadır. Ulema; devletin vatandaşlarına karşı sorumlu olduğunu hatırlatacak hiçbir şey yapmamaktadır. Petrol zengini ülke, varlığını sürdürmek için vatandaşlarından vergi almaya ihtiyaç duymadığı için, onların isteklerine karşılık vermek için de pek bir sebep duymamaktadır.</p>
<p>Ulemanın, kanunun koruyucuları olan kutsal işlevlerini yitirmeleri oldukça karışık bir hikayedir. Bir deyim içinde özetlemek gerekirse &#8220;kısmen yapılan reformlar, bazen hiç reform yapılmamasından daha kötüdür&#8221; denebilir. 19&#8242;uncu yüzyılın başında, Osmanlı imparatorluğu askeri yenilgilere iç reform hareketiyle karşılık verdi. En önemli reform Şeriatı sistemli bir şekle sormak girişimiydi. Bu Batılılaşma prosesi, İslami yasa geleneğine yabancıydı. Şeriatı, bir doktrinler ve prensipler gövdesi olmaktan, ulemanın ilmine bağımlı olmaktan kurtarıp, yazılı metinden bakılabilen kurallar bütünü şekline dönüştürmenin yolunu bulma çabasıydı.</p>
<p>Kanun yazılı metin haline getirildiğinden ulema otorite kaynağı olmaktan çıkacaktı. Kuralların yazılı metin haline getirilmesi, ulemadan söz sahibi olma hakkını alıp bu gücü devlete devredecekti. Ulemayı teskin etmek için, hükümet Şeriat mahkemelerinin işlevini sürdürmesine izin verdi ama aile yasası konularında hareketlerini kısıtladı. Bu strateji İngiliz sömürge yaklaşımındaki, dini mahkemelerin kişisel konularla ilgili kararlar alınmasına izin verilmesi ile paralellik arzediyordu. Günümüzde, Kenya ve Pakistan gibi ülkelerde, şeriat mahkemeleri tarihi misyonuna paralel olarak hala aile yasasına bakmaktadır.</p>
<p>Kodifikasyon, ulema sınıfının ölüm fermanı demekti, ama tek başına güç dengesini ortadan kaldırmaya yetmedi. 1876&#8242;da yürürlüğe giren Osmanlı anayasası, biri seçilmiş, diğeri ise sultan tarafndan atanmış olarak iki yasa yapıcı gövdeden oluşan bir yasama kurulu oluşturdu. Bu, Müslüman dünyadaki ilk demokratik kurumdu; kendi başına kurulmuş olsaydı, insanların nihai yasal otorite kaynağını temsil ettiği bir nosyon ile popülerleşebilirdi. Böylece yasama kurulu, hükümdara karşı kurumsal bir denge unsuru olarak ulema sınıfının yerini doldurabilirdi.</p>
<p>Ama böyle olmadı. Yasanın yürürlüğe girmesinden bir yıl geçmemişti ki, Sultan 2.Abdulhamid yürürlüğü durdurdu - ve önlem olarak, anayasayı bir sonraki yıl askıya aldı. Ama ulemaya eski poziyonlarını da geri vermedi. Yani ortada ne ulema, ne de onun yerine ikame edilebilecek bir yasama kurulu kalmıştı. Sultan kendini mutlağa yakın bir yetki pozisyonunda bulmuştu. Bu düzenleme, Osmanlı imparatorluğu çöktükten sonra Müslüman dünyada hükümet yönetim şekli halini aldı. Yasa, hükümdar üzerinde değil, onun bir oyuncağı konumunda kaldı. Bunun sonucu da, pek tabi diktatörlük ve diğer otoriter yönetimler oldu- ta ki hükümetler, Şeriat&#8217;ı geri getirmek isteyen İslamcılarla karşı akrşıya gelinceye kadar.</p>
<p align="center"><strong>Demokratik Şeriat mı?</strong></p>
<p>Günümüz İslamcılarının ulemayı, devlete karşı denge konumuna getirmek konusunda bir istek duydukları söylenemez. İslamcı hareket, aynı diğer modern ideolojiler gibi, mevcut devleti eline geçirip toplumu modern devletin yöntemleriyle dönüştürmeyi istiyor. Şeriat&#8217;ı getirmekteki vizyonu, bu sebeple modern yönetimin iki ortak özelliğiyle uyuşuyor: Yasama kurulu ve anayasa ile.</p>
<p>Ana Sünni İslamcı pozisyon, örneğin Mısır&#8217;daki Müslüman Kardeşler seçilmiş platformu veya Fas&#8217;taki Adalet ve Kalkınma partisi, seçilmiş yasama kurulunun İslami yasanın ruhuna uygun olarak kanunları oluşturup geçirmesini savunuyor. İslami yasanın açık yönlendirme sağlamadığı durumlarda demokratik olarak seçilmiş yasama kurulunun kendi takdir yetkisini kullanarak İslami değerlere uygun kanunlar çıkarması bekleniyor.</p>
<p>Bunun sonucu, İslami yasanın altındaki teorik yapıdaki büyük değişimdir: Şeriat, seçilmiş yasama kuruluna verilen önemle demokratikleşmiştir. Irak Anayasası Şeriat&#8217;ın, &#8220;yasanın kaynağı&#8221; olduğunu söyler, örneğin, ama prensipte onun ruhunu yansıtan yasaları geçiren Ulusal Meclistir.</p>
<p>İslamcılar, meclisin yanılması durumunda, İslami yasa ve değerlere uygunluğu hukuki gözden geçirme ile garanti altına almak gerektiğini savunurlar. Bunu &#8220;tutarsızlık cümlesi&#8221; olarak adlandırıyorlar. Yargı, İslam&#8217;a aykırı yasaları yürürlükten kaldırabilmektedir. İslam ve demokrasiyi uyuşturmaya çalışan birçok konu, son dönemlerde hazırlanan anayasalarda yerini almıştır. Örneğin 2004 Afgan Anayasası ve 2005 Irak anayasasında olduğu gibi. (Iraklı kanun yapıcılara benim de acizane tavsiyelerim olmuştu.) İslami hukuki inceleme, devletin en yüksek hukuki organını İslami yasaya uygunluğun garantörlüğü konumuna getirmiştir. Yüksek mahkeme böylece bu gücü İslami yasanın muhafazakar vizyonunu bastırmak için kullanabilir, Afganistan&#8217;da veya daha ılımlı versiyonu Pakistan&#8217;da olduğu gibi.</p>
<p>İslami hukuki inceleme, mahkemeyi bir zamanlar ulemanın içinde bulunduğu konuma benzer bir pozisyona getiriyor. Ulema gibi, inceleme mahkemesinin hakimleri de, kendi incelemelerini İslami yasanın yorumu olarak sunuyorlar. Ama tabi ki İslami hukuki inceleme ile uğraşan hakimler din alimi değiller, ya normal hakimler (Irak&#8217;ta olduğu gibi) veya hakimler ile ulemanın karşımı (Afganistan&#8217;da olduğu gibi). Geleneksel düzenlemeye aykırı olarak, hakimin otoritesi doğrudan Şeriat&#8217;tan gelmiyor ama onlara hukuki inceleme gücü veren yazılı bir anayasadan geliyor.</p>
<p>Şeriat&#8217;ın modern dünyada yeniden vücut bulması, hukuğun üstünlüğünün öne alınması açısından nostaljik ama bu sonucu elde etmek için kullanılan metdolar açısından, ayrıca ileri görüşlü. İslamcıların genellikle kabul etmediği ise, bu kurumların kendi başlarına hukukun üstünlüğünü sağlayamaz olmaları. Yürütücü otorite de yasal ve anayasal hükümlere uyum konusunda bağlılık geliştirmeli. Bunu sağlamak ise Şeriat&#8217;e atfedilecek sıcak duygusal bir bağla olacak iş değil; elle tutulabilir gerçek dünya dürtülerine dayanmalı.</p>
<p>Yürütücü otoritenin, kendi gücünü nasıl olup da hukukun üstünlüğüne teslim ettiği konusu bir sırdır.  Devrim, on yıllardır İslam devletlerinde kötü bir geçmişe sahip. İran&#8217;da şahlığın ortadan kalkmasıyla sonuçlanan devrim, daha otoriter bir üst-ağır anayasal yapı oluşturdu. Irak&#8217;ta da ortaya çıkan benzer devrimci rüyalar - liberal seküler devlet, İslami demokrasi hayalleri de- şimdilik meyve vermekten çok uzak görünüyor.</p>
<p>Yavaş değişim bu yüzden giderek kötü seçenekler içinde en iyisi olarak ortaya çıkıyor. Bu yüzden günümüz politik İslamcılarının birçoğu - Fas&#8217;ta, Ürdün&#8217;de, Mısır ve hatta Irak&#8217;ta - yavaş değişimden yanalar. Bunların amacı, mevcut politik kurumları İslami değerler ve bazı İslami yasalarla besleyip adapte etmekten ibaret. Tabi ki, bu çeşit partiler genelde ABD&#8217;ye düşman, en azından işlerine burnumuzu soktuğumuz yerlerde. (Irak açık bir istisna - oradaki birçok Şii İslamcı yakın müttefikimiz.) Ama bu ayrı bir konu, hukukun üstünlüğünü savunmak için bir güç olup olamayacakları ise ayrı. İslamcı partilerin seçim başarılarında, hükümetlere Kur&#8217;an yasasına uymaları konusunda baskı oluşturmaları rol oynuyor olabilir. Bu durum, hukuk adamlarının kendilerini, devletin değil, yasanın koruyucusu konumunda görmeleri ile sonuçlanabilir.</p>
<p>Bu çeşit bir şey Türkiye&#8217;de gerçekleşiyor olabilir. İslam dünyasındaki benzerlerinden çok daha liberal olan bu İslamcılar, Şeriat&#8217;ın getirilmesini de savunmuyorlar (bu poziyon onları, askeriye tarafından kapatılma durumuna getirdi). Ana odakları hukukun üstünlüğünün sağlanması ve baskın devlet-merkezli sekülerizme karşı temel hakların genişletilmesi. Mahkemeler, bu vizyona ayak uydurmak konusunda kendilerini giderek daha çok zorunlu hissediyor.</p>
<p>Şeriat bu hukuki rolü tekrar düşünmek için gerekli kaynakları sağlayabilir mi? Özünde, Şeriat, kanunun her insana, büyük veya küçük, yöneten veya yönetilen, eşit olarak uygulanılmasını amaçlar. Kimse onun üzerinde değildir, ve herkes her durumda onunla bağımlıdır. Fakat Şeriat&#8217;ın tarihi gösteriyor ki hukukun üstünlüğü ideali boşluk içinde gerçekleştirilemez. Bunu gerçekleştirmek için devlet, etkili kurumlara ihtiyaç duyar. Bunların da sistem içindeki aktörler tarafından tanınması ile desteklenmesi gerekir.</p>
<p>İslamcıların, hukukun üstünlüğünü sağlamak konusundaki bu gayretlerinin başarı ihtimali bu yüzden yüksek değil. Yönetici egemenliğini dengeleyecek kapasitede yeni kurumlar oluşturmaktan daha zor bir şey yok çünkü. İran&#8217;da, İslamcılar inanırlılıklarını yitirdiler, ve benzer bir şey Irak&#8217;ta da gerçekleşiyor. Tüm riskleri ve tehlikeleriyle, İslamcıların geleneksel hukukun üstünlüğü düşüncesini yenileme amaçları, modern kurumlarla aynı seviyeye gelmeleri çabaları ise yürekli ve saygın çabalar - ve Müslüman dünyanın çoğu için adil ve hukuka saygılı devletler oluşturmak için bir yol teşkil edebilir.</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2009/05/14/hukukun-ustunlugu-olarak-seriat/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/05/14/hukukun-ustunlugu-olarak-seriat/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Malezya mı Demiştiniz?</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/05/13/malezya-mi-demistiniz/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/05/13/malezya-mi-demistiniz/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 13 May 2009 09:03:20 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mustafa Akyol</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Malezya]]></category>

		<category><![CDATA[Özgürlükler]]></category>

		<category><![CDATA[Şeriat]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=4715</guid>
		<description><![CDATA[[6 Mayıs 2009 tarihli Star gazetesinde yayınlandı]
KUALA LUMPUR - Hatırlarsanız bundan yakın zaman önce memleketimizde &#8220;bu kış Malezya olabiliriz&#8221; furyası esmişti. Bu güneydoğu Asya ülkesinin haritadaki yerini gösterebilecekleri bile şüpheli olan bir dizi gazeteci, bir anda bu yeni paranoyanın tellallığına soyundu. Bir kaç ay sonra da her şey unutuldu gitti.
(Ne ilginçtir ki o zaman &#8220;Türkiye&#8217;ye [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>[6 Mayıs 2009 tarihl<a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/05/malaysi1.gif"><img class="alignleft size-full wp-image-4719" title="malaysi1" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/05/malaysi1.gif" alt="" width="68" height="50" /></a>i <a href="http://www.stargazete.com/gazete/yazar/mustafa-akyol/malezya-mi-demistiniz-186455.htm" target="_blank">Star</a> gazetesinde yayınlandı]</p>
<p>KUALA LUMPUR - Hatırlarsanız bundan yakın zaman önce memleketimizde &#8220;bu kış Malezya olabiliriz&#8221; furyası esmişti. Bu güneydoğu Asya ülkesinin haritadaki yerini gösterebilecekleri bile şüpheli olan bir dizi gazeteci, bir anda bu yeni paranoyanın tellallığına soyundu. Bir kaç ay sonra da her şey unutuldu gitti.<span id="more-4715"></span></p>
<p>(Ne ilginçtir ki o zaman &#8220;Türkiye&#8217;ye Malezya modeli geliyor&#8221; diye manşetler atanlar, şimdi de Ergenekon davası vesilesiyle öğrenip lügatlarına kattıkları &#8220;korku cumhuriyeti&#8221; kavramına sarılmış durumdalar. Bu ülkede kimlerin &#8220;korku cumhuriyeti&#8221; kurup bugüne kadar yönettiğini sanki bilmiyormuş gibi&#8230;)</p>
<p>Neyse, meşhur Malezya&#8217;ya &#8220;Malaysian Think Tank&#8221; adlı düşünce kuruluşunun daveti üzerine ben de geldim. Başkent Kuala Lumpur ve ikinci şehir Penang&#8217;da üç ayrı konferansta &#8220;İslam&#8217;ın Türkiye tecrübesi&#8221;ni anlattım. Malezyalılar&#8217;ın Türkiye için &#8220;model&#8221; olarak adlarının geçtiğinden haberleri bile yok. Ama onlar &#8220;Türkiye modeli&#8221;ni, özellikle de AK Parti&#8217;nin hikayesini enteresan buluyor ve daha iyi anlamak istiyorlar.</p>
<p>Fakat gerçekte her iki ülkenin de birbirine &#8220;model&#8221; olacak hali yok. Çünkü birbirinden tümüyle farklı tarihe, kültüre ve sosyal yapılara sahipler.</p>
<p>Malezya yepyeni bir devlet. Bağımsızlığını İngiltere&#8217;den 1957 yılında kazanmış. Dahası, onüç eyaletten oluşan bir federasyon. Bunların dokuz tanesinde birer sultan var. Sultanlar sırayla ve geçici süre merkezi yönetimin tahtına oturuyor. Anayasa, Meclis ve Başbakan da var; kısacası ülke bir &#8220;meşruti monarşi&#8221;.</p>
<p>Malezya&#8217;nın Türkiye&#8217;ye hiç benzemeyen bir başka yönü, demografik yapısı. Ülkeye adlarını veren &#8220;hakim millet&#8221; Malaylar, nüfusun yüzde 51&#8242;ini oluşturuyor. En büyük azınlık yüzde 24 ile Çinliler. Onları yüzde 7 ile Hindular izliyor.</p>
<p>Ülkede &#8220;şeriat yönetimi&#8221; olduğunu duyup duruyoruz, değil mi?.. Bu iş biraz karışık. Kuala Lumpur&#8217;da gezince karşınıza sürüsüyle bar, içkili restoran ve gece kulübü çıkıyor. Bu konuda katı olan tek bir bölge var: Ülkenin en muhafazakar eyaleti olan Kelantan. Diğer yerlerde ise aslında &#8220;şeriat mahkemeleri&#8221; var, fakat bunlar sadece Müslümanların aile hukukuyla (evlenme-boşanma işleriyle) ilgileniyor. Geri kalan tüm hukuk, laik mahkemelerin elinde.</p>
<p>Ülkedeki &#8220;şeriat yönetimi&#8221;nin en tatsız uygulaması, Müslümanlara din değiştirmeyi yasaklaması. Bir Malay, &#8220;ben Müslümanlığı bıraktım, başka dine geçiyorum&#8221; derse, bu büyük sorun oluyor. Çünkü Anayasa her Malay&#8217;ın Müslüman olduğunu hükme bağlamış durumda. Dolayısıyla din değiştirmek, Anayasa&#8217;yı çiğnemek sayılıyor!</p>
<p>Peki sizce bu otoriter uygulamanın kökeninde din mi var, siyaset mi?</p>
<p>İkincisi. Burada konuştuğum Malay entelektüeller, İslam&#8217;ın devlet eliyle dayatılmasının aslında &#8220;Malay ulusal kimliğini koruma&#8221; hedefinden kaynaklandığı kanısında.</p>
<p>Zaten İslam hukukundaki &#8220;dinden çıkma yasağı&#8221; da aslında siyasi bir kavram olan &#8220;devlete isyan yasağı&#8221;nın yanlış yorumlanmasıyla ortaya çıkmıştır. Yani dini gibi gözüken otoriterliğin kökeni özünde siyasidir. Malezya&#8217;dakinin siyasi kökenli olduğu ise ayan-beyan ortada.</p>
<p>Bu ise hiç yabancı bir anlayış değil: Türkiye&#8217;de misyoner paranoyasını körükleyenler arasında, İslam&#8217;la aslında pek ilgileri olmayan laik &#8220;ulusalcılar&#8221; önde gitmiyor mu?</p>
<p>Malezya&#8217;ya benzeyen bir yönümüz varsa, işte siyasi sisteme ve kültüre derinlemesine işlemiş olan bu &#8220;kimlik mühendisliği&#8221;.</p>
<p>Bunun karşısında her iki ülkenin de ihtiyacı aynı: Daha demokratik, daha özgürlükçü bir siyasal yapı&#8230;</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2009/05/13/malezya-mi-demistiniz/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/05/13/malezya-mi-demistiniz/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Şeriat Korkusu</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2007/05/05/seriat-korkusu/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2007/05/05/seriat-korkusu/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 05 May 2007 05:04:52 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mehmet Yılmaz</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Laiklik]]></category>

		<category><![CDATA[İslam]]></category>

		<category><![CDATA[Şeriat]]></category>

		<category><![CDATA[Bireysel Haklar ve Özgürlükler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/2007/05/05/seriat-korkusu/</guid>
		<description><![CDATA[
Türkiye’de bir çok insan Şeriat’tan korkuyor. Neden? Geçen hafta Sawyer ve Fizikçi adlı arkadaşların sordukları sorular üzerine Şeriat ile yönetildiğini iddia eden bir ülkenin (Suudi Arabistan) gazetelerini taradım. Bakın neler buldum :
Keif Al-Hal ? (Nasılsın?) Suudi Arabistan yapımı ilk film. Ama sinema salonu bulunmayan ülkede yaşayanlar filmi görmek için Bahreyn veya Birleşik Arap Emirlikleri’ne gitmek [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p align="left"><strong><em></em></strong></p>
<p align="left"><img id="image131" style="width: 143px; height: 176px;" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2007/05/seriatci.jpg" alt="seriatci.jpg" width="143" height="176" align="right" />Türkiye’de bir çok insan Şeriat’tan korkuyor. Neden? Geçen hafta Sawyer ve Fizikçi adlı arkadaşların sordukları sorular üzerine <strong>Şeriat ile yönetildiğini iddia eden bir ülkenin</strong> (Suudi Arabistan) gazetelerini taradım. Bakın neler buldum :</p>
<p align="left">Keif Al-Hal ? (Nasılsın?) <strong>Suudi Arabistan yapımı ilk film</strong>. Ama sinema salonu bulunmayan ülkede yaşayanlar filmi görmek için Bahreyn veya Birleşik Arap Emirlikleri’ne gitmek zorundalar.</p>
<p> Al-Watan gazetesine göre Cidde ve Hobar kentlerinde oturanlar artık <strong>dine uygun biçimde saçlarını kestirebilecekleri</strong> berberlere kavuştular. Sakalın tek bir teline dahi dokunmadan yapılan traşın gelirlerinin %10’u fakirlere veriliyor.</p>
<p>Cidde Mahkemesi uyuşturucu kullanan bir kişiyi 6 ay boyunca <strong>Kur’an’ı ezberleme cezası</strong> vermiş. 6 ayın sonunda hâkim suçluyu imtihan edecek.</p>
<p><span id="more-133"></span>ArabNews Gazetesi’nin haberine göre <strong>“Erdemi yayma ve günahı engelleme komisyonu”</strong> kedi ve köpek satışını yasakladı. Bütün hayvan mağazaları da haliyle kapatılıyor. Din polisine göre de Batı’nın etkisi olan hayvan beslemek krallığın geleneklerine ve kültürüne aykırı.</p>
<p>Suudi Arabistan’da kadınların yanlarında ailelerinden bir erkek olmadan araba kullanmaları yasak. İşte bu sebeple Prens Al-Walid Ben Talal’in özel uçağını kullanacak olan bayan pilot Hanadi Hindi <strong>babası Zakariya Hindi ile beraber</strong> uçacak.</p>
<p><strong>Meksika Mayaları Mekke’ye yöneliyor</strong></p>
<p><!--more--><strong><img id="image132" style="width: 393px; height: 238px;" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2007/05/musluman_mayalar.jpg" alt="musluman_mayalar.jpg" width="393" height="238" /></strong></p>
<p style="text-align: center" align="right"> </p>
<p>Şimdi de Meksika gazetesi <a title="Orjinal ispanyolca metin" href="http://www.milenio.com/mexico/milenio/nota.asp?id=467663">Milenio’dan</a> çarpıcı bir haber: </p>
<p>Şimdi de Meksika gazetesinden çarpıcı bir haber: Mayaların devamı olan Tzotzil kabilesinden Anastasio Gómez Kabe’nin etrafında 7 defa döndü, Arafat’ta dua etti, geri dönmeden önce de kendisi gibi 15 diğer Maya ile bir koyun kurban etti. “İslam’da ırkın hiç bir önemi yok!” diye sevinçle anlatıyor Gómez.</p>
<p> <a title="Türkçe bilgi" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Chiapas">Chiapas</a> eyaletindeki Mayaların İslâm’a yönelmeleri aslında o kadar da şaşırtıcı değil. İkinci sınıf vatandaş muamelesi gören Mayalar San Cristóbal de las Casas’ta aynı kaldırımda karşılaştıkları beyazlara yol vermek zorundalar.</p>
<p> 23 Yaşındaki Gómez Müslüman olalı 8 yıl oluyor ve artık İbrahim adini almış. İbrahim bir istisna olmaktan uzak. San Cristóbal sokaklarında başı örtülü kadınlara sıkça rastlıyorsunuz. Tzotzil kabilesinde 300 Müslüman var.</p>
<p>Chiapas Meksika’nın en fakir eyaleti ve küreselleşmeye ve kapitalizme şüphe ile bakıyor. Bu bağlamda da faizi yasaklayan, fakirlerle paylaşmayı emreden İslâm Zapatistlerin ideolojisiyle bağdaşıyor. İslâm cemaatinin genel sekreteri Esteban López’e (Hacı İdris) göre Katolik zulmü altında asırlardır ezilen Mayalar İslâm sayesinde gerçek değerlerini yeniden keşfettiler. Aşırı alkol tüketimi yüzünden yok olmaya yüz tutmuş gençliğe alkolün yasaklanması da çok iyi karşılanmış.</p>
<p>Müslüman mayalar çalışkanlıklarıyla tanınıyor San Cristóbal’da. Çocukları Kur’an kursuna gidiyor ve günde 5 kez bir avluda toplanarak namaz kılıyorlar. Bir Maya Müslüman olur olmaz bütün ailesi İslâm’ı kabul ediyor. Ama İbrahim’i en çok mutlu eden şey 100 yaşındaki dedesinin Müslüman oluşu.</p>
<p>&#8230; Bu makale ilginizi çektiyse&#8230;</p>
<p style="text-align: right;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak-laiklik.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-11326" title="kapak-laiklik" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak-laiklik.jpg" alt="" width="176" height="273" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/alaturka_laiklik.pdf" target="_blank"> Alaturka Laiklik: “Beni bir bir sen anladın, sen de yanlış anladın!”</a></strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak.jpg"></a>Türkiye Cumhuriyeti’nde Alevîlere zorla Sünnî İslâm öğretilirken Sünnîlerin başörtüsü devlet dairelerinde yasak. Türk Ordusu’nun istihbaratı camileri ve namaz kılanları fişliyor. Hristiyan Ermenilerin ne kiliseleri, ne yetimhaneleri ne de cemaat lideri seçimleri özgürce yapılamıyor. Rumların ruhban okulları özgür değil. Yahudiler diğer gayrı Müslimler gibi askerde ayrımcılığa uğruyor. Ateistlerin kitapları, internet siteleri yasaklanabiliyor, kapatılabiliyor. Gayrı Müslimlerin alın teriyle biriktirdikleri vakıf malları 1970′lerde gasp edildi, hâlâ geri verilmiyor.</p>
<p>Sahi Laiklik neye yarıyor? Bu kitap son yıllarda Türkiye’nin gündemine gelen, birbirinden ayrı gibi duran ama çekirdeğinde <strong>Yobaz Laiklik Meselesini</strong> barındıran konuları ele alıyor.<a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/alaturka_laiklik.pdf" target="_blank"><strong>Buradan indirebilirsiniz.</strong></a></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2007/05/05/seriat-korkusu/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2007/05/05/seriat-korkusu/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
	</channel>
</rss>

