<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	>

<channel>
	<title>Derin Düşünce &#187; Röportaj</title>
	<atom:link href="http://www.derindusunce.org/category/roportaj/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.derindusunce.org</link>
	<description>Grup platformu</description>
	<pubDate>Fri, 25 May 2012 09:41:57 +0000</pubDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.6.2</generator>
	<language>en</language>
			<item>
		<title>Cihan Aktaş ile söyleşi</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2012/03/21/cihan-aktas-ile-soylesi/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2012/03/21/cihan-aktas-ile-soylesi/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 21 Mar 2012 10:50:43 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Suzan Nur Başarslan</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>

		<category><![CDATA[Sanat]]></category>

		<category><![CDATA[edebiyat]]></category>

		<category><![CDATA[roman]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=21140</guid>
		<description><![CDATA[SNB- Marcel Proust Kayıp Zamanın İzinde&#8217;yi ısırdığı madlen kurabiyenin damakta bıraktığı tatla yazar, yani çocukluğuna yolculuk ederek.  Sadece görüntüler, yaşananlar değil; renkler, kokular, tatlar, hisler de bu hafızada (Proust memory) depolanır. Sizi Cihan&#8217;a götüren renkler, kokular, tatlar, nesneler&#8230; neler? Ve o kayıp zamana dönersek ya da kayıp demeyelim, bellekteki anılara, Çocuk Cihan&#8217;ın yaşadığı dünya, onu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/03/cihan_aktas.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-21141" title="cihan_aktas" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/03/cihan_aktas.jpg" alt="" width="250" height="336" /></a>SNB- Marcel Proust Kayıp Zamanın İzinde&#8217;yi ısırdığı madlen kurabiyenin damakta bıraktığı tatla yazar, yani çocukluğuna yolculuk ederek.  Sadece görüntüler, yaşananlar değil; renkler, kokular, tatlar, hisler de bu hafızada (Proust memory) depolanır. Sizi Cihan&#8217;a götüren renkler, kokular, tatlar, nesneler&#8230; neler? Ve o kayıp zamana dönersek ya da kayıp demeyelim, bellekteki anılara, Çocuk Cihan&#8217;ın yaşadığı dünya, onu en çok etkileyen şeyler hangileri, hayalleri neydi, üzüntüleri, sevinçleri, en unutulmazı?</p>
<p>CA- Sevgili Suzan Nur, sizin tatlı ısrarınız olmasaydı girişemeyeceğim bir söyleşi olurdu bu şu dönemde. Hayatımda bu kadar masa başında kaldığım bir dönem daha yaşamadım. Neyse ki romanım bitti, yayın sürecinde bana düşen aklıma geldikçe düzeltmeler yapmayı sürdürmek.</p>
<p>Mutlu bir çocukluk yaşadığım için kendimi şanslı sayıyorum. Hayal meyal hatırladığım dağ köyleri var, karlı tepeler, gri soğuk lojmanlar, sıra altlarında sürdürdüğüm oyunlar, uçar gibi bir baş dönmesiyle indiğim tepeler&#8230; Dört yaşındaydım ki kasabaya yerleştik. Kira evlerinde yaşıyorduk. Babam aykırı bir adam, TİP&#8217;e ilgisi var, sendikacı, annem  çok kelli felli kuralcı bir öğretmenin kızı, babası onu köy enstitüsüne göndermediği için bir travma yaşamış olabilir diye düşünüyorum, kendi içine dönük, çocuklarına bile bir mesafesi olan bir kadındı. Ancak anneydi, oradaydı, özverili bir kadındı, ona güvenebileceğimi bilirdim. Rol modelim değildi, babam daha çok ilgimi çekerdi, onu bulunduğu dünyaya ait olduğumu düşünürdüm: Kitapevi, öğrenciler, sendika, dernek, seyahatler, yardım kampanyaları&#8230;</p>
<p>Bir yanımla içe dönük bir yanımla taşkın bir çocuktum. Baba kendi âleminde, anne mesafeli, zannedersem biraz da olsa ortada büyüdüm, ortanca olmaktan da ileri gelen bir bağımsızlığım vardı. Bir yanımla mahalle çocuklarına elebaşılık ederdim. Sosyal faaliyetler <span id="more-21140"></span>gerçekleştirirdik. Yoksul çocuklara, kedilere, köpeklere iyilik etme gibi hedefler belirlerdik. Kemalettin Tuğcu kitaplarının etkisi ile zannedersem, bir izbeyi mekâna dönüştürmeye bile uğraşmıştık.</p>
<p>Bir yanımla ise kitapların dünyasına kapılmaktan ileri gelen bana çok azap veren bir yalnızlık duygusu, yalnızlaşma korkusu yaşıyordum, rüyalarıma bile giriyordu bu yalnızlık. Anlaşılmadığımı, o kasabada yaşamaya devam edemeyeceğimi, geçip gitmem gerektiğini düşünürdüm. Bu duygumda babamın evden kopukluğu, otoriter mizacı ve annemin mesafeli duruşu etkili olmuştu muhakkak.</p>
<p>Annemin az çok uzlaşarak içinde olduğu dünya bana yabancı geliyordu. O dünyaya dâhil olmamam gerektiğini düşünüyordum.</p>
<p>Başka bir dünya var, başka türlü bir varoluş, bunları düşünüyordum erken yaşta. Sürekli resim yapıyordum, önüme gelen her şeyin üzerine, çarşaf, duvar, pijama, kitap defter demeden her yere resim yapıyordum.</p>
<p>Yine de &#8220;mutlu bir çocukluk&#8221; dedim, değil mi? Gerçekten de öyle. Oyun, kitap, uzun geziler, dernek faaliyetleri, müsamerelerle renklenen bir dünyaydı, bir yanımın neşeli olmasını sağlıyordu bütün bunlar.</p>
<p> </p>
<p>SNB- Ne çizdiğinizi hatırlıyor musunuz, en çok hangi imgeyi kullandığınızı, çocukken ben de çizerdim ama bu evdeki kırmızı burunlu porselen kuğu ve bacası tüten ev olurdu sıklıkla. Yani evin içi ya da ona dair bir şeyler olurdu, ya da evdeki divanın altına gizlenip şiir yazardım, güvenin yansıması belki de. Sizdeki imge neydi ve başka türlü bir varoluş demişsiniz, çocuk dünyanızdaki o varoluş algısını tetikleyen neydi, onu fark edişiniz?</p>
<p>CA- Her şeyi çizmeye çalışıyordum sanki. Bir kere ev resmi çok çizerdim. Kız, bahçe, at resimleri&#8230; Daha asli olarak çizgi roman hazırlamaya çalışır, bir hikâyeyi resimlerdim, daha okuma yazma bilmeden de. Özellikle Bahadır, Karaoğlan isimleriyle yayınlanan Türk tarihine göndermelerde bulunan resimli romanlar, Tommiks ve Hürriyet gazetesinde okumadan resimlerine bakarak anlam vermeye çalıştığım Fatoş ile Basri benim modellerimdi.</p>
<p>Her şeye rağmen bir güven sorunu olduğunu düşünüyorum, rüyalarımdan hareketle. Çok uzun yıllar gördüğüm bir rüya şöyleydi: Oturduğumuz iki katlı bahçeli evin arkasında geniş bir fiğ tarlası var. Ben o fiğ tarlası içinde koşturarak bir şey arıyorum, eve de giriyorum, kimse yok, etrafta kimse yok ve ben delice bir şeylerden kaçıyorum. Bu rüyayı lise yıllarına kadar gördüm.</p>
<p>Sorunun annemin sevgisini göstermeyen mesafeli yapısı ve -çok sık eve sarhoş bir şekilde gelerek sızan ve çıkardığı sorunlarla annemi daha da içe dönük hale getiren- babamla ilgili endişelere bağlı olduğunu düşünüyorum.</p>
<p>Erken okumalar ve hayal dünyamın etkisiyle uzaklarda bir yere ait olduğum fikriyle iç içe gelişen bir farkındalıktı belki de söz konusu olan. Orada kalırsam toprağını bulamamış bir bitki misali kuruyacağımı sezinliyordum.</p>
<p> </p>
<p>SNB- Çocukluktan ilk-gençlik dönemine geçmek istiyorum, üniversite dönemini bundan sonra konuşacağız ki özellikle o döneme girmeden bu sorumu cevaplamanızı istiyorum. Kendime baktığımda, defterlerim, şiirlerim, yazılarım, dönemin sanatçılarının fotoğraflarının olduğu defterlerim,&#8217;Black is beautiful&#8217; posterlerim&#8230; çok daha idealist bir genç vardı. Düzenli okuma olmasa da o dönemde okuyup etkilendiğim yazar ve şairler, şair olma hayalim&#8230;</p>
<p>Genç Cihan&#8217;a bakarsak, tam da sosyalleşmenin başladığı bu ilk gençlik döneminde nelere önem verirdi, neyi severdi, çapkın mıydı mesela, yaramazlıkları var mıydı, defterleri, şiirleri, yazarları&#8230; Kim gibi olmak istiyordu, hani Cezare Pavese Yaşama Uğraşı&#8217;sının 5 Mart 1939 tarihli bölümünde &#8220;Bir delikanlı ne kadar kendi adına düşünmek isterse istesin, kendisini her zaman çevresindeki dünyadan alınmış soyut bir örneğe uydurmaya çalışır.&#8221;der ya, sizin örneğiniz kimdi? Ben Ölü Ozanlar Derneği&#8217;ni defalarca okuduğumu hatırlarım o dönemde-en az on kez, ciddiyim-, sizin ilk gençlik yolculuğunuzda kimler vardı? </p>
<p>CA- Bu nasıl da kitaplık çapta cevap gerektiren bir soru sevgili Suzan&#8230; Nereden başlayayım, hangisini anlatayım, hangi merhaleyi, kurumu, cemaati, denemeyi, katılım çabasını&#8230; Siyasetten etkilenen, siyasal duyarlıkla güdümlenmese de bazen siyasetin gölgesinde kalan bir edebiyat aşkından söz edebilirim.  Lise yıllarında sevdiğim aktör Cüneyt Arkın, yazar ise Dostoyevski&#8217;ydi. Bir taraftan Hareket dergisini okurdum, diğer taraftan Hey dergisine göz atmadan geçmezdim; en sevdiğim roman, Heatcliff yüzünden, Uğultulu Tepeler. Bir hafif Batı müziği düşkünlüğüm vardı. Okulun yaban dili İngilizce. Elimde sözlük, Fransızca bir şarkıyı Türkçeye çevirmeye çalışıyordum. Bir antikomünist duyarlıkla halkçılığın bileşkesi, kendini hazır kalıplarla tanımlamaya izin vermiyor. Allah var, ötesi ona göre şekillenecek. Üniversite yıllarında Ali Şeriati, Baudelaire, Tolstoy; onlar hâlâ hayatımda&#8230; Üniversite yıllarının sevgili şair ve yazarları arasında Karakoç, Özel, Blake, Kazancakis, Pasternak, Kuşeyri, Emily Bronte  ve Garaudy var; Garaudy &#8220;Kıyısız bir gerçekçilik üzerine&#8221; kitabındaki sanat eleştirileriyle Müslüman olmadan önce de benim yazarımdı. Niye aralarında kadın yazar ve şair yeteri kadar yok, bu soruyu da konuşmalıyız. Aslında sevdiğim kadın yazarlar var, az önce değindim, Uğultulu Tepelerin&#8217;in yazarı&#8230; Halide Edip, Emine Işınsu&#8230;</p>
<p> </p>
<p>SNB- Niye aralarında kadın yazar ve şair yeteri kadar yok, bu soruyu okur Cihan Aktaş&#8217;a soracağım ama öncelikle saydığınız bu yazarlardan hangi kahramanlar size daha yakın? Ve saydığınız bu isimler, Türk edebiyatında kendinizi çizgisel olarak bağladığınız yazarlar diyebilir miyiz?</p>
<p> </p>
<p>CA- Denilebilir. Halide Edip&#8217;in Kaya&#8217;sı ve Rabia&#8217;sı beni Şule Yüksel&#8217;in Feyza&#8217;sından daha fazla sarmıştır ve zaten Rabia ile daha erken bir yaşta tanıştım. Feyza elbet önemli bir karakter, Şule Yüksel de çok saygı duyduğum bir yazar. Fakat ben eve dönmeyi idealize eden Feyza yerine, ki o kendi bulunduğu konumda haklı da olabilir bu tercihinde, kamusal alanı değerlerine bağlı olarak dönüştürme mücadelesi verme isteği ve yeteneğine haiz Kaya bana daha yakın geliyor. Öylesine inançlarına sadık bir karakter ki Kaya, bakan eşi ile gittiği Avrupa başkentlerinde İslami kıyafetiyle dolaşmakta ısrar eder. Konuyu dağıttım, nerede kalmıştık&#8230;</p>
<p> </p>
<p>SNB- İlk gençlik yıllarını anlatıyordunuz&#8230;</p>
<p> </p>
<p>CA- Epik bir duyarlık, toplumcu bir hassasiyet&#8230;  Hatıra defterlerim, bana hediye edilmiş kitaplar, lise yıllarında nasılsam temel duyarlık ve kişilik özellikleri itibarıyla hâlâ aynı kişi olduğuma inandırıyor kısmen. Bir yanım hep dışa dönük, bir yanım nahif, örselenmeye hazır&#8230; Deli yanımı, aileden ve gelenekten gelen değerlerle dengeleyip durdum. Bazen başka türlü olamayacak diye savurdum kendimi önüme çıkan boşluğa. Allah&#8217;la konuşmayı, duayı hiç bırakmadan&#8230;</p>
<p>Ve aşk&#8230; Aşka açık bir yanı olmayan insanın hayatını toptan değiştirecek ölçüde köktenci kararlar alabileceğini sanmıyorum. Bu nedenle de aşk ve devrim, aşk ve dava arasında kurulu bağları irdelemek önemli geliyor bana. Hayata ve ölüme aşkla bakıyorsanız eğer, bir kitap okuduğunuzda kendinizi değiştirecek düzenlemelere gitmeyi göze alırsınız. Ben her alakamı aşkla kuran ve aşk yaralarıyla yol alan bir insan oldum hep. Aşkla çizim yaptım, aşkla yazmayı sürdürdüm. Aşk evliliği dışında bir evlilik de yapamazdım, belki evlilik için bu doğru bir yaklaşım olmasa da&#8230;</p>
<p>Bu anlamda İkbal&#8217;e kendimi yakın hissederim. Şeriati, İkbal&#8217;in dünya görüşünü irdelerken bu dünya görüşünün özünü şu elementlere bağlar ya: Kaygı, aşk, amel&#8230; </p>
<p>Aşk derken kastettiğim belki tam olarak vecd. Varoluşun hissettirdiği coşkuyla kendini varlığa açma ve varlığı dönüştürme, keşfetme, bu yolla süren büyük keşfin ya da hareketin içinde yer alma&#8230; Kişiyi kesinlikle saf tutan, saflaşmaya çağıran bir durum bu. Çapkınlık çok yüzeysel, ancak ilişkiye veya ilintiye karşılık gelen ve sadakat gibi kavramları hafife alan bir olgu gibi gelir bana öte taraftan. Yani aşkla çapkınlık arasında temelden bir fark var olduğunu düşünüyorum. Aşka açık olma sadakat ihlalinin söz konusu edilemeyeceği varoluşsal bir konumlanma.</p>
<p>Sıradan insanın sadece karşıt cinsle ilişki üzerinden okuduğu aşk, aslında insan varlığının bütün bağlantılarında bir tür vecdle oluşturabileceği  yol, köprü.  Kuru, kupkuru, şiir okumamayı başarı sayan dava adamı sadece bir öfke ve mekanik bir ödev bilinci sunabilir muhataplarına söylemleriyle&#8230;  Gözlerimi kaparım vazifemi yaparım, düsturunun farklı türde bir kutsanmışlığıyla varlık üzerini kapayan yapay örtülerden arındırılıp özsel gerçeğine en yakın bir mahiyette algılanabilir mi? Sevmeden, aşkla bağlı olunmadan adım atılan ilişkiler, gerçekleştirilen, kurulan işler, tanımlanan hedefler, bütün olarak aşkın yerini tutan heva ve heves belki de, kolesterol denen tabii durumu bir illete dönüştürüyor.   &#8220;Bütün hastalıkların kökeni sevgi yoksunluğudur&#8221; diyordu ya Büyülü Dağ&#8217;ın gizemli doktoru&#8230;</p>
<p> </p>
<p>SNB- Her alakayı aşkla kuran ve aşka dair girizgah olan açıklamanız var ya, bu, aşk bölümünde bir kez daha arz-ı endâm etmeli kesinlikle. Ama şimdi sıra üniversite dönemindeki Cihan&#8217;ın. Üniversite, üniversite, üniversite&#8230; Bu dönemdeki kendime baktığımda, hayatımdaki ak ve karanın, acı ve mutluluğun en keskin olduğu dönem. Çok okuduğum, arayışla çoğu şeyden vazgeçerek bir şeye ulaştığım, ya da ulaşmaya çalıştığım şeyin ardından ezanın ve cefanın eksik olmadığı, yine de ciddi anlamdaki ilk öykümü yazdığım, aman aman olmasa da dereceye girdiğim -hatta Bal filmi için yazdığım yazıda bundan bahsetmiştim-, kör olduğum-babamı kaybettiğim dönem-, o körlüğün içinde yapayalnız sevgi aradığım&#8230; Tüm kalabalıklar içinde, Cebeci&#8217;de, tren istasyonunda, trenin geçişini her yakaladığımda mutlu olup dilekler dilediğim, gerçek dostlarla karşılaştığım, gerçek düşmanla yüzleştiğim&#8230; dönem. Hâlâ hayatımı etkileyen, bu yüzden Ankara&#8217;ya gidemediğim, gittiğimde nefes alamadığım bir kentin içinde kalan gençliğim&#8230; Hani insanlar gençliğine dönmek isterler ya, belki de bu yüzden hiçbir zaman dönmek istemediğim bir gençlik.</p>
<p>Ya Cihan, o ne yaptı üniversitede, lise döneminde biraz bahsetseniz de bundan, daha derine inersek, nelerle yüzleşti, onun için ne anlama geliyor bu dönem? İç ve dış yolculuğu için hangi adımları takip etti ve öyle bir şansı olsaydı, o günlerine dönmek ister miydi?</p>
<p>CA- Ben babamı (çok geçmeden de annemi) size göre çok daha geç bir yaşta kaybettim. Arada şöyle bir fark oluyor. Siz babanızı erken yitirdiğiniz için artık ona yaslanamayacağınızı, onun sevgi ve ilgisinden mahrum kaldığınızı fark etmekle gelen acıları da yaşadınız. Bense hem annemin hem de babamın adım adım çocukluk çağına döndüklerini gördüm, yani Kur&#8217;an&#8217;da sözü edilen hassasiyetle onlara yaklaşılması gereken sınav dönemi. İnsan elinden geleni ne kadar yaparsa yapsın o sınavı layıkıyla verdiğine inanamıyor. Arada fiziki kopukluk olduğu için yanlarında bulunduğum dönemlerde ne kadar ilgilensem de yeterli görünmüyor şimdi bana.  Fakat acının paylaşılması konusunda haklısın. İnsan önündeki dağın yıkıldığını görüyor sanki, artık anne ve baba yok, ölüm işte orada. Cümleler, tepkiler, ilkeler&#8230; yanı başında ama giderek bir hatıraya dönüşüyorlar.<br />
Ebeveynin yitimiyle gelen acının dostlukları sınamasını ben de yaşadım. Taziye dini bir vecibe ama aynı zamanda yürekten geldiğini, acının paylaşıldığını, anlaşıldığını hissetmek istiyorsun. Beklediğin olmadığında bir şeyler zedeleniyor, sarsılıyor ya da tam tersine birileri daha anlamlı bir yer kazanıyor dünyanda, yanında oldukları için.<br />
Gençlik günlerine dönmeyi ben de istemem. Gençlik benim için bir imtiyaz olmanın yanında sorumluluktu çünkü. Bizim kuşak gençliğin bedelini ülke ve toplum menfaatleri adına ödemesi beklenen bir kuşaktı. Toplumculuğuna rağmen bireysel hayat çizgisini korumanın mücadelesi hiç kolay değil. Bir de başörtüsü mücadelesi var bunun içinde. Geçmişime bağlı olsam da geçmişte yaşamayı sevmiyorum. Geriye dönmeyi bazen mimarlık mesleğini bir süre daha sürdürebilmek adına tercih edebilirdim. Oysa o da gerçekçi olmazdı. Yazarlık mücadelesinin çizgisi kesintiye uğrardı. Annemle babamın son üç yılında onlarla daha fazla ilgilenebilmiş olmayı, bunun için de yakın geçmişe dönmeyi isterdim.<br />
Söyleşinin başında kokulardan söz ettiniz ya&#8230; Mesafeli bir kadın olan annem bana hayatın en güzel imgelerini sunan insan oldu aynı zamanda. Belki o nedenle de zengin bir iç dünyasına sahip oldum ve bir anne saplantısından uzak yetiştim. </p>
<p>SNB- &#8220;İnsan kendi kendisine karşı tümüyle içten olabilir mi?&#8230; Heine öz yaşam öyküsü yazmanın hemen hemen olanaksız olduğunu, insanın kendisinden söz ederken birtakım yalanlar katabileceğini söyler.&#8221; der Yeraltından Notlar&#8217;da Dostoyevski. Geçmiş, değiştirilmeden anlatılamaz ya da başka bir ifadeyle saf/değiştirilmemiş bir geçmiş yoktur. Pavese, &#8220;günleri değil, anları anımsarız&#8221;, diyerek şu gerçeğe ışık tutar: Ân&#8217;ın dışına çıktığımızda, öncülü ve ardılıyla onu hikâye etmeye başladığımızda, ona başka şeyler katar, gerçekliği bozar, yeni bir gerçeklik inşa ederiz. Sartre, &#8220;&#8230;hayatınızı anlatırsanız, her şey değişir. Ne var ki, bu değişikliği kimse fark etmez. Gerçek hikâyelerden söz edilmesi bunun kanıtıdır. Sanki, gerçek hikayeler olabilirmiş gibi.&#8221; der Bulantı adlı eserinde gerçekliğin anlatılmaya başlandığı an değiştirildiğini anlatmak için. Bu yeni gerçekliği bugün&#8217;den/şimdi&#8217;den etkilenerek yaparız. Kısaca şimdi, geçmiş&#8217;i inşa eder. (Bu kısmı Yaban Çilekleri için yazdığım yazıdan arakladım bu arada.)</p>
<p>Sizinle geçmişi konuştuk, ama bugünden bakılan, içine yalanlar katılan, değiştirilen geçmişi. Bazen taraflı, bazen fazlasıyla öznel, bazen abartılı&#8230; Geçmişe baktığınızda, bir şeyleri değiştirmiş olabileceğinizi düşünüyor musunuz, ona haksızlık ettiğinizi, yücelttiğinizi ya da daha nesnel olmaya çalışsaydım aslında bu hikâyede hatalı bendim dediğiniz bir an&#8217;ı yakalıyor musunuz?</p>
<p>CA- Burada sanırım içtenlik ve hayal gücü birbirinin içine geçebiliyor, söz konusu olan sanat dolayımlı bir dışavurumsa. Rousseau&#8217;nun İtiraflar&#8217;ı uç bir örnek olarak hep hatırlanır, ama ben yine de o kitapta anlatılanların da bir kurgu olduğundan kuşku duymuyorum; bir itiraf kurgusu.<br />
İnsan kendi kendisine karşı içten olabilir, ama benliğindeki tamamlanmamış süreçleri ya da utanca kapılmaya sebep olan sahneleri başkalarıyla paylaşma konusunda sakınımlı olması bu içtenlikle çelişmez. Bu anlamda Heine&#8217;e katılıyorum. Bütünü tastamam yazamayacağımıza göre parçayı betimlerken bile gerçeği bir yanıyla değiştirmiş oluruz.<br />
Geçmişi bütün gerçekliğiyle anlattığımı düşünmüyorum, buna borçlu olduğumu da; geçmişine takılı bir yazar da değilim. Bir şeyler anlatırken kullandığım süzgeç sadece geçmişe değil bugüne de, başka insanların tecrübelerine de dönük; edebiyat itiraf demek değildir. Edebiyat geçmişin estetize edilmesi de değildir tabii. Aslında en çok edebiyat yoluyla kat kat örtülerle kuşatarak gerçeği değiştiririz, bu, hikâye yazarken mahremiyeti ihlal ettiğime dair eleştiriler duyduğumda  dile getirdiğim bir tespit. Yasemin Çongar&#8217;ın bir yazısında okumuştum: Phyllis Dorothy James &#8220;bir otobiyografi fragmanı&#8221; altbaşlığıyla yayımlanan &#8220;samimi olma zamanı&#8221;nda merhametli mesafeden söz ediyor.  Gerçeği kararında müdahalelerle yeniden kurgulamak zaten edebiyat denilen büyük tecrübe ve birikime sebep olan asli saiklerden biri değil mi?<br />
Geçmişimi tamamen tartışmadım henüz. Yeteri kadar yazmadığımı düşündüğüm için bir eksiklik duysam da bir haksızlığın oluştuğu kanısında değilim. Çocukluk yıllarım güllük gülistanlık değildi, yine de bana güzel gelmeye devam ediyor.</p>
<p>&#8220;Ruhun malzemeleri&#8221; anlamında yeterince şanslıydım. Aile faktörünün dışında bir hayal dünyasına beni iten sebepler ne denli sahici olabilirdi? Şimdi bile aynı şeyi düşünüyorum. Bizi hayatın başka bir yerde olduğunu düşünmeye götüren sebep, eşit şartlarda yaşayan bir başkasına, kardeşimize öyle gelmeyebiliyor. Mesela kız kardeşin kadar kadın meclislerinde oturup oradan buradan konuşmaları dinlemeye kendini kaptıramıyorsun; özlediğin hayat başka bir yerde akıyor. Zamanın akışını başka bir kulakla dinliyorsun örneğin ya da kulakların tıkalı oluyor. Hayal ettiğin dünyaya dahil olmanın öyle kolay olmadığını anladığında da bir yırtılma başlıyor benlikte belki. Kültür tarafından yaralanma desek bile, ben yontma taş diye tabir edilen dönemlerde de benzeri kişilik farklılıklarının bulabileceğini düşünüyorum. Bir yazar arkadaşımla bu bağlamda yazışıyoruz. Yazı büyük zamanımızı alıyor, hayatı yaşama etrafında birçok girişim ve tecrübeden uzak kalıyoruz. Bundan şikayet etsek bile yeteri kadar sahici değil şikayetimiz, dışında kaldığımız akışların içine katılsak da yazamadığımız cümleler yüzünden huzursuz olacağız.</p>
<p> </p>
<p>SNB- How wonderful is Death, / Death and his brother Sleep! diyor, Shelley; Shakespeare &#8220;Hangi insan gönülden istemezdi bu bitişi / Ölmek uyumak&#8230; uyumak / belki rüya görmek&#8221; ve Kuran, Zümer/42&#8242;de Allah, (ölen) insanların ruhlarını öldüklerinde, ölmeyenlerinkini de uykularında alır. Ölümüne hükmettiklerinin ruhlarını tutar, diğerlerini belli bir süreye (ömürlerinin sonuna) kadar bırakır diyor, Enam/60&#8242;ta ise  O, geceleyin sizi ölü gibi kendinizden geçirip alan (uyutan) ve gündüzün kazandıklarınızı bilen, sonra da belirlenmiş eceliniz tamamlanıncaya kadar gündüzleri sizi tekrar diriltendir (uyandırandır)&#8230; diyor.</p>
<p>Rüyalar, hakiki âlemin kapıları, ölümün kardeşi, onunla aynı kapıya açılan bir âlemin göstergeleri. Peki sizin için rüya ne anlama geliyor? Etkileniyor musunuz rüyalarınızdan, onlara anlam yüklüyor ve bunun hayatınıza etkisi oluyor mu? Ve eğer mahreme girmeyeceksek, yukarda bir rüya anlattınız ama benim merak ettiğim sizi en çok etkileyen rüya? Örtük de olsa anlatabilir misiniz?</p>
<p>CA- Çok çarpıcı, sarsan rüyalar vardır, kimilerini anlatmamayı tercih etmek gerekir gibi geliyor bana.   Yukarıda bir rüyama değindim. Liseyi bitirinceye kadar zaman zaman gördüm o rüyayı.  Kasabadaki evde yaşıyormuşuz hâlâ.  Evin arkasındaki geniş arazide koşuyor, daha doğrusu bir şeylerden kaçıyorum. Öyle uzun uzun ve umutsuzca koştuktan sonra bir şekilde eve girmeyi başarıyorum ama evde kimse olmuyor. Boş, daha doğrusu terk edilmiş evde umutsuzca dolaşıyorum. Hollywood&#8217;un felaket filmi sahnelerindeki gibi&#8230; Üniversite yıllarındaki bir rüyam da -aslında kâbus sanki-  proje teslimi üzerine. Bir şekilde projeyi teslimine gecikiyor ve bunun tedirginliğini yaşıyorum.  İlk rüyamı yatılı okul tecrübesinin eseri olarak görürüm, ikincisi ise mimarlık eğitiminin telaşlı akışının mizacımla etkileşiminin eseri gibi gelir. Rüyaların en azından bir kısmının derin anlamları olduğunu düşünürüm elbette ama çok aşırı bir yoruma da gitmeden, hayra yormaya çalışırım.</p>
<p>SNB- Önce aşk vardı. Gökler kat kat kurulmamış, yeryüzü kadem kadem örülmemişken, aşk vardı. Ay gecede saklanmadan ve gölge güneşe nikahlanmadan, aşk vardı. Dağlar yerin boynuna gerdanlık gibi takılmamış, yıldızlar gökyüzünde billur avizeler gibi yakılmamıştı ve aşk vardı. Hava suyla dertleşip toprak için ağlamamışken ve su toprakla bir olup ateşe kin bağlamamışken, aşk vardı&#8230; Kaderi heceleyen mühürlü defterden ve üzerine ant içilen kalemden önceydi O. Önce yoktu ve aşk vardı&#8230;&#8221; diyor Ömür Ceylan, Önce Aşk Vardı&#8217;da.</p>
<p>Aşk imiş her ne var âlemde&#8230; Aşk üzerine konuşmaya başlasak sanırım susmak mümkün olmaz. Mümkünler âleminde en çok mümkün olmasını istediğimiz şey belki de aşk, her iki anlamda da. Önce aşk nedir&#8217;i konuşalım ve ardından daha önce söylediğiniz ve gerçekten beni çok etkileyen bir cümle vardı: ben ‘her alakamı aşkla yaşayan&#8217; yerine ‘aşkla kuran&#8217; daha doğru&#8230; demiştiniz. Her alakamı aşkla kuran&#8230; Bunu açsanız biraz da.</p>
<p>Ve bu bölüm altındaki son soru: Sevgi mi, aşk mı? Hangisini tercih ederseniz, neden? Ki ben sevgi derdim, aşktan korktuğum için.</p>
<p>CA- Sevgiye dönüşen aşk en güzeli değil mi?&#8230;</p>
<p>SNB- Sondan başladınız cevap vermeye. Bu durumu sevgili okurlara şikâyet ediyorum. Konuyu dağıtıyorum, aşk&#8230;</p>
<p>CA- Aşk konusunda kesin bir tanımlama ya da formül ileri sürülemez gibi geliyor bana. Devrimlere benzettim bir yazımda. Devrim yapılmaz, gelir. Aşk da tasarlanmaz. Gelir. Yıkıcı bir sıçramaysa devrim, aynı şey aşkta da yaşanır. Nasıl karşılanacağı, sevgiye dönüşüp dönüşmeyeceği kişiye bağlı. Alternatif 14 Şubat yazıları yazıyorum birkaç yıldır. Bu yıl biraz Ferhat-Şirin-Hüsrev üçlüsünü inceledim. İçlerinde aşkı bana en saygıya değer görünen, Ferhat. Herkesin bir hesabı kitabı var, onun yok. Postmodern zamanlarda yaşasaydı da Şirin&#8217;in öldüğüne dair düzmece haberi aldığında intihar edecek yerde yeni bir dağı delmeye girişseydi ya Ferhat&#8230; Şaka bir yana, işte öyle bir kurgu düşünüyorum çoktandır, Ferhat merkezli.</p>
<p>Aşk başka bir varlığın içinde kaybolarak kendini yeniden bulmaya yönlendiren bir hayat enerjisi, yaratıcı bir sıçrama hali. Senin de şimdilerde okuduğun İvan Agueli aşkla çalışma arasında bir bağ kuruyor. Amaçlılık, dünyaya varoluşa bir anlam kazandırma, kendine anlam kazandırma, kendini değer açısından çoğaltma&#8230; Narsizmi güçlendiren sınamalar da aşk olarak adlandırılıyor tabii&#8230; Şehabeddin Sühreverdi &#8220;Cebrail&#8217;in Kanat Sesi&#8221;nde kendini tanıma sıfatına bağlıyor aşkı. Sevgiye ulaşmak üzere yeniden ve yeniden yollara düşmeyi gerektiriyor ya, işte o ruh hali değerli geliyor bana.</p>
<p>SNB- Agueli bitti bu arada. Öneriniz üzerine okumuştum Özgürlüğün Romanı&#8217;nı. Şark&#8217;ı içinde taşıyan Batılı modern ressam Ivan Agueli&#8217;yi anlatan biyografik eser. Sembolizmi saf resimle birleştiren, şuuraltı kübist etki taşıyan, resminde zihne/akla önemli yer veren, Cezanne hayranı, ruhi perspektif oluşturmaya çalışan, melâmi-meşrep bir sanatçı Agueli. Merak eden okurlar varsa, yazarı Torbjörn Safve. Konu kitaplara gelince çenem düşüyor. Artık soruma geçeyim. Bu sorunun herkesçe cevabı ve altındaki anlamı farklı. Hangisini seçerseniz nedenini de söylemek zorundasınız çünkü sadece bir damak tercihinden değil aynı zamanda insana bakışınızla ilgili de bir tercihi içeriyor cevabınız. Çay mı kahve mi?</p>
<p>CA- Neskafe hiç değil, Türk kahvesi de değil. Çay, o da Seylan Hindistan İran çayı değil, ot kokusu hissettiren Rize çayı, Tahran&#8217;a giderken yanımda götürüyorum Rize çayını. Bazen sigara içmediğim için çayı önemsediğimi düşünüyorum. Nihat Genç iki çalışma arasındaki geçişi kolaylaştırmak için sigaranın işe yaradığının düşünüldüğünü söylemişti bir keresinde. Ben o geçişi çayla kolaylaştırmaya gidiyor ve pek çok zaman yarım bırakıyorum bardakta, çalışmaya dalıp gittiğim için. Dostlarla sohbet sırasında da çay eksik ya da fazla cümleleri yerli yerine oturtmak için geçişi sağlıyor belki. Bir yudum alıyorsunuz. Tazelemeye kalkıyorsunuz. Tabii sadece Rize çayı da değil. Yeşil çay, hatmi çayı, melisa çayı&#8230;</p>
<p>SNB-  Akşamlar ağlatıyor, ağladım, çok ağladım!<br />
           Ay ışığı insafsız, güneşler acımasız:<br />
           Buruk aşklar elinde uyuşup esrik kaldım,<br />
           Yeter, yarılsın teknem! Alsın beni bu deniz!</p>
<p>Esrik Gemi&#8217;de Arthur Rimbaud gemi ile, kendini; deniz/su ile de huzuru simgeler ki şairin beni en çok etkileyen dizeleri bunlar. Ağlamak&#8230; ve<strong> </strong>yalnızlık;  bazen acziyet, bazen zehir, bazen boşluk , bazen çokluk, bazen huzur, bazen gözyaşı ,bazen kelime, bazen sükut&#8230; ne çok bazen.</p>
<p>Biraz mahreme girsek de, bunu sormak istiyorum. Sizi en çok ağlatan an/sebep hangisi ve Cihan Aktaş için nedir yalnızlık?</p>
<p>CA- Kolay ağlayan biriyim, daha çok da gözlerim dolar. İnce davranışlar karşısında olduğu kadar beklemediğim kaba hareketler de gözlerimin dolmasına sebep olur.  Film seyrederken bir sahne içine çeker beni, orada ağlamaya hazırlanan kişiye katılırım. Vefasızlığı hissetmek tabii; insan gözyaşlarının boşandığını fark ediyor. Yazının olağanüstü bir terapi etkisi var. Ağlamak yerine kağıda kaleme koştuğum ya da gözyaşlarımı çalışmaya yoğunlaşarak dindirdiğim olmuştur 20&#8242;li yaşlarda.</p>
<p>Yalnızlık duygusunu yaşamaya yazgılıyız, kendimizi oyalama yolunu tutmuyorsak tabii. Hubut&#8217;u yaşamışız, nasıl yalnızlık duymayalım? Başlangıçta sanıyorsunuz ki yalnız olduğunuz için kağıda kaleme sarılıyorsunuz.  Sonra ancak yazı yoluyla kendini ifade edebilen biri olduğunuz için yalnızlıkla barışmaya çalışıyorsunuz. Bu kolay olmuyor ama nihayet gerçekleşiyor. </p>
<p>Yalnızlık duygusunu doğarken yanımızda getiriyoruz.  Yatılı okuldayken yalnız kalmak için köşe bucak arardım. Ancak daha öncesi de var. İlkokul çağının öncesinde bile odanın bir köşesine çekilip düşüncelere daldığımı hatırlıyorum. Hayal veya düşünce, ikisi aynı şeydi. Bir masanın altını tercih ettiğim olurdu. Topluluğun genel neşesine uyum sağlamakta her zaman zorlanmışımdır, bu hâlâ da böyle ve sanırım pek çok yazar da benim gibidir. Bazen de -hele kadın olarak yazma cüreti gösterdiyseniz- yalnız kalmak için bir mücadele verirsiniz. Zamanın sizin için rastgele akmadığına birilerini ikna etmeniz gerekir mesela&#8230;</p>
<p>SNB- Kadın, kadın, kadın&#8230; Ah, ne zor bir konu. Hele de spesifik bir bağlamda sorulmazsa. Kadınlar ne ister demişti bir film, kadınlar ne ister sahi? Kadınlara bakış, kadın hakları, feminizm&#8230; Kadın konusundaki fikirlerinizden genel olarak bahsetseniz. Sınırlandırmayı size bırakayım.</p>
<p>CA- Kadınlara bakış, iyi de kimin bakışı?  Lacan bu anlamda &#8220;kadın yoktur&#8221; diyor ya&#8230; Yüceltilirken bir tanıma hapsediliyor, hayal kırıklığı uyandırdığında ise lekelenerek nâ-meşru bir zemine sürgüne gönderiliyor. Bana kalırsa kadınların öncelikle kendilerinin kendi varlıklarını kul olarak, emaneti üstlenmiş insan olarak yeniden düşünmeleri gerekir. Aksi takdirde çok nahif bir yapıyla kullanışsızlığı ifade eden tanımlardan kaçınmaya çalışmakla geçiriyoruz hayatımızı. Sonuçta belirgin bir paradoks var. Erkeklerin kadınlara bakışını oluşturan da popüler kültürden önce çevrelerindeki kadınlar.  Bu konuda bir sıkıntı varsa önce kadınların kendilik algılarında başlıyor.  </p>
<p>Haklar konusunda da benzeri bir düşüncem var. Çaba göstermek gerekir diye düşünüyorum. Esasında ben dayanışmadan yanayım. Yani blok bir kadın hakları mücadelesi o kadar anlamlı gelmiyor bana. Çünkü bilinç yükselmesi yaşanacaksa birlikte yaşanacak.  Feminizm bu nedenle kadın meselelerine getirdiği köklü eleştirilerle önemli bir akım olsa da yalıtık mücadele, mevcut sorunu başka bir açıdan yeniden üretmeye yatkınlaşıyor gibi geliyor bana. Kendime özgü bir feminizmim var, diyorum bazen; yapısal bir şey. Mesela kendimi &#8220;gelin&#8221; olarak algılamakta çok zorlanmışımdır. İşte, soyadımı değiştirmek istememek de belki aynı duygudan, kendi biyografisinin temellerini koruma kaygısından ileri geliyor. Boş bir inat sayılmamalı bu, gelin olarak gitmenin travmatik bir yanı var ve paradoksal bir şekilde kadınları güçlü kılan bir şey, bu yolculuk. Ben kendi kimliğime özgü kodları yeteri kadar sabitleştirdiğim için belki evlendikten uzun bir zaman sonra eşimin ülkesine gitmeyi göze alabildim.</p>
<p>Konudan uzaklaştık galiba.</p>
<p>SNB- Hayır, hayır. Devam edin. Feminizm diyordunuz&#8230;</p>
<p>CA- Feminizm&#8230; Popüler kültürün mekanizmalarından geçen her olgu gibi feminizm de şimdi Mary Wollstonecraft gibi teorisyenlerin zamanında öne sürdükleri temel eleştirileri ört bas eden bir yavanlık içinde. Şirret, illetli, çirkin kadınlar feministler, öyle bir algı var. Düşünümselliği olmayan kör, kaba bir inatlaşma!  Bu imgeler kadınları yüceltmeye dönük 1960&#8242;ların işçi hareketlerini hatırlatan sloganlarıyla taklitçi feministler tarafından da güçlendirildi kanımca. Zayıf olana, ezilene moral kazandırmaya dönük düşünsel ve ameli çabalar elbette değerli. Ama nihayet kendini baskıcı ya da despot olmakla suçladığı karşı cinse göre tanımlarken eleştirdiği nitelikleri yüceltme noktasına da sürüklüyor kadınları bu tür idealleştirmeler. Bu nedenle çok taraflı eleştirilerin sürekli aktif olması bana önemli geliyor. Benzeri eleştirileri geliştirmeyi ve tartışmaları sürdürmeyi erkeklerle birlikte gerçekleştirmek gerekir diye düşünüyorum. Sonuçta Kur&#8217;an&#8217;ın tavsiyesi, birbirini hasım değil dost ve yardımcı olarak görmek&#8230;</p>
<p>Şu da var tabii&#8230; Hazır kadınlık paketlerinin sebep olduğu daralmalar, yaşattığı acılar kadar, buna bağlı olarak kurgulanan erkeklik durumları ve algıları da erkeklere baskı yapıyor. Sosyal kadınlık durumu gibi sosyal erkeklik durumu da var ve hiç kolay oluşmadığı tahmin edilebilir.</p>
<p>SNB- Anne Cihan Aktaş nasıl biri? (burada çocuğunuzdan kopya çekebilirsiniz)</p>
<p>CA- Anne olduğum için çok mutlu olduğumu söyleyerek başlamalıyım, ama hiç kolay da gelmedim bu noktaya. İlk kızımın doğumuna ansızın yakalandım diyebilirim. Çok seviyor, gözümden sakınıyor, yine de kendimi anne olarak görmekte zorlanıyordum. Aklım hep eksik bıraktığım başka şeylerdeydi. Bunun bir sebebini kolaylıkla aile içinde evlenip de anne olacak şekilde bir eğitim almayışıma bağlayabilirim, bu doğru da, annem kızlarını evliliğe hazırlayan bir anne olmanın uzağında durdu hep.  Ama toplum etkisi diye bir şey de var, sanırım bizim ailenin kızları da evliliğe klasik usullerle hazırlanamadılar. Elimizde tığ ya da şiş olmadığı için değil. Kitap okumaya düşkünlük olmalı bunun sebebi. Annem kızlarını övmekten hiç hoşlanmazdı, bizler de olduğu gibi görünerek geçirdik hayatımızı. O anlamda hani sofalarda, beş çaylarında öğrenilen türde bir kadınlık bilgisi maharetinden, becerisinden yoksun olduğum söylenebilir.</p>
<p>Anneliği de kendi kendime öğrendim, zaten annelik böyle bir şey, bilimsel açıklamalar sadece açıklama olabilir. Anne olmaya can atmıyordum, anneliği yücelten söylemlere de hâlâ gerçek kadını, gerçek anneyi görmenin uzağında kalmaları nedeniyle eleştiri getirdiğim olur.</p>
<p>Sonuçta otoriter bir anne değilim, özverili olduğumu düşünüyorum, iki kızımı da dört yaşlarına gelinceye kadar kreşe vermekten kaçındım, daha sonra da yarım gün için vermeye başladım. Çocuğun yetişmesinde kendi evinin sağladığı güveni çok önemli buluyorum. Bir de toprakla temas ve oyun konusunda mahrum olmasınlar diye çaba gösterdim. Hani, parklara pikniklere götürmekle kalmadım, yıllarca yaz aylarının bir kısmını annemle ve babamla birlikte benim memleketim olan Erzincan&#8217;ın Refahiye kasabasının Pınaryolu köyünde geçirmeye dikkat ettim.  Bir de masallar konusunda bir titizliğim oldu. Son yıllarda hepimizin hayatında olan, ezbere bildiğimiz masallar üzerine tartışmalar yoğunlaştı. Şiddet unsuru, üvey anne miti, korku uyandıran imgeler&#8230; Ben kızlarıma ünlü masalları hep yeniden yorumlayarak anlattım. Ayrıca çokça masal uydurduğum olurdu.</p>
<p>Genellikle insanlardan bir şey isteyeceksem bunu bir kez yapıyorum. Kızlarıma da herhangi bir konuda yardım isteyeceksem, bir kez söylerim. Tanıdığım süre içinde yapmadıkları takdirde kalkıp kendim girişirim.</p>
<p>Özde titiz bir ruhum var. Belirlilik, disiplin, vaktin iyi kullanılması, verilen sözün tutulması&#8230; Bu özelliklerim kızlarıma da geçti. Küçük kızımla odasının dağınıklığı konusunda polemiğe giriyoruz bazen. Odasına elimi sürmemi istemiyor. Kendisi de ancak kafasındaki bir programa binaen zaman ayırıyor odasının temizliğine, düzenine. Bunu başka gençlerde de görüyorum, odalarının dağınıklığından rahatsız olmuyorlar. Bu konu üzerine düşünüyorum. Zannedersem sebebi masanın üzerindeki bilgisayar. Uzam onlar için adeta ekranda bir varlık kazanıyor, oda teferruata dönüşüyor.  Bir şeyler üst üste yığılıyor ve belirsizlik kazanıyor, emin olamıyorsun, işe yarıyorlar mı, yarayacaklar mı, ne zaman kadar sürecek tozlanmaları&#8230; Odanın bir köşesinde şövale, diğer köşesinde üst üste yığılmış giysiler ya da kitaplar var. Merkezde olan masanın üzerindeki bilgisayar. Masanın üzerinde tabaklar bardaklar tokalar başka birçok şey birikiyor. Ekranın çektiği labirentten dönüp de onları mutfağa taşımak için uygun bir zaman kollanıyor. Ya da şöyle bir açıklama yapıyor: Çok fazla işi var. Dağınık planların bile o dağınıklığın içinde bir düzeni var. Başkasının toparlaması demek, karmaşık düzenin bozulması anlamına geliyor. Mesela pantolonunu  attığı yerde bulmak istiyor, bulamadığında düzenine karışıldığı hissine kapılıyor. Aklıma şakayla karışarak Marshall Berman&#8217;ın &#8220;devingen kaos&#8221;  tanımlaması geliyor. &#8220;Devingen kaosun içinden geçebilmek için onun devinimlerine uymalı ve uyarlanmalı, onu yakalamaktan öte bir adım ileride olmayı öğrenmeli&#8230; Bir yandan da şöyle: Özel hayatı, kişiselliği o kadar kutsal ki dağınıklığıyla, kirli tabakları, kirli çoraplarıyla birlikte onun müdahaleye hazır olduğu ana kadar bulundukları yerde el sürülmeden durmalı&#8230; Bir adım öteye gidip şunu söyleyebilir: Bir de sokaktan paçavra toplayan insanları kahraman olarak niteliyorsun!</p>
<p>SNB- Okumak; kültürel/sosyal standardizasyondan kurtulup, kendi ben&#8217;in(iz)le yüzleşmektir. Her yazar okur için farklı bir yolculuktur ve her yazar farklı bir yolculuk yapar.<strong> Hatta okurla yazar arasında aşk-nefret ilişkisi vardır çoğunlukla. Okur, sonuna kadar vazgeçmez yazarından. Yürek komşusudur yazarı çünkü, onu reddetmek kendi yüreğine ihanet olacaktır.</strong><strong></strong></p>
<p>Benim bu yolculuğumdaki<strong> </strong>özellerim Cemil Meriç, Sezai Karakoç, Hilmi Yavuz, Sadık Yalsızuçanlar, Selim İleri ve İhsan Oktay Anar&#8230; Elbette başka yazarlar da var, neredeyse tüm kitaplarını okuduğum, ama bu saydıklarım bir şekilde daha özeller benim için. Şimdi okur Cihan Aktaş&#8217;a sıra gelsin. Onun özelleri kim? (Aslında sayıyı beşle sınırlandıracaktım ama altı tane saydığım için sizin sınırınız da bu. )</p>
<p>CA- Altı gerçekten çok az, ama deneyeyim: Aliya İzzetbegoviç, Ali Şeriati, Karatani, Ranciere, Mustafa Kutlu, Rasim Özdenören&#8230; Çok indirgemeci oldu, çaresizce. Hadi hile yapayım burada: Knut Hamsun diyemedim, Kazancakis, Doris Lesing de diyemedim. Bir ekleme yapmam mümkün olacaksa, Camilla Paglia demeden geçmek istemem.</p>
<p>SNB- Gençlik okumalarından bahsederken Dostoyevsky, Ali Şeriati, Karakoç, Özel, Blake, Kazancakis, Pasternak, Kuşeyri, Emily Bronte  ve Garaudy&#8217;yi saydınız ve orada cidden tartışılması gereken bir soru sordunuz?  Niye aralarında kadın yazar ve şair yeteri kadar yok? Ben de kendi okumalarıma döndüğümde -birkaç isim hariç- kadın yazar ve şairler hep sonradan okunmuş Sahi neden yok?</p>
<p>CA- Yukarıda biraz değinmiştik, biraz daha açalım, peki&#8230; Bana kalırsa bunun sebebi, bize öğretilen kamusallığın sırrının erkek yazarların elinde olması. Edebi kamudaki kadın dili zaafı da bununla ilgili. Evet Jane Austen ve Halide Edip de okuyorum, önemsediğim yazarlar ikisi de, yatılı okul öğrencisiyken Barbara Cartland da okudum, ancak bu yazarlar da bir bakıma edebi kamudaki erkek dilini öğrenerek yazma tecrübesini yansıtıyorlardı. Tercih ettiğimiz erkek yazar, başlıca tercih sebebimizin ötesinde bir de uzun bir yazı geleneğinin genetik imtiyazlarına sahip olarak yazıyor. Din ve felsefe alanında olduğu gibi sanat alanında da bu kesinlikle böyle değil mi?</p>
<p>Kadın yazarları okuyoruz, onlardan öğreniyoruz, ama asıl erkek yazarları okuyarak yazının sırrına, sevdiğimiz kadın yazarlar tarafından da ulaşılmış olan sırlara vakıf olmaya çalışıyoruz. Kadın yazarın kadın dili adına geliştirdiği ve kadın merkezli anlatıları çekici ve farklı gelse bile kendimize tuttuğumuz ayna gibi, ancak kurgu ve felsefe alanında erkek yazarlardan öğrenmeyi öncelediğimiz açık. İstisnalar elbette var ve giderek de artıyor sayıları. Bazen kadın duyarlığı felsefeyle bir araya geldiğinde olağan üstü etkileyici bir dil oluşturuyor, orası öyle: Yukarıdaki listeme Camilla Paglia&#8217;yı eklemeyi istedim, çünkü sanat eleştirisi alanında bambaşka bir bakışı var doğrusu. Bizde ise Zeynep Direk&#8217;i önemsiyorum bu anlamda.</p>
<p>SNB- Hazır okur Cihan Aktaş&#8217;la konuşurken ona şunu da sorayım. Şiirler asla tam olarak diğer dillere çevrilemezler ama bu soruyu gene de sormak istiyorum. ‘ İyi&#8217; bir şiir yabancı dillere çevrilebilmesi mümkün olan mı yoksa olmayan mı? (Bu iyi&#8217;yi, güzel, etkili, harika&#8230; olarak da değiştirebiliriz) Ve bu konudaki asıl sorum şu ki, Kırkıncı kapı sitesi  ( <a href="http://www.kirkincikapi.com/"><strong>http://www.kirkincikapi.com</strong></a>. ) yazarlarıyla bunu tartıştık geçenlerde: Şiir / şair kutsal mıdır?</p>
<p>CA- Saf şairlerde özel bir ilham olduğuna inanıyorum. Söz gelimi Blake bende bu hissi uyandırır. Ancak bu niteliği kutsallık olarak adlandırabilir miyiz, emin değilim. Kutsal kavramı ilahi olanla ilişkiliyse, şiir tıpkı dua gibi bunu başarabiliyor bazen. Tabii bu çok tartışmaya açık bir konu, sıradan olandaki ilahi işaretlerden söz etmeye götürür bizi. Ruhumuzu sarsan, bize daha önce fark etmediğimiz duygular yaşarken algılarımızı incelten, bizi başka dünyalara götüren, özlediğimiz ve belli belirsiz bildiğimiz diyarların açıklamasını yapan mısralara şairler de ilahi bir bağış olarak ulaşıyorlar elbet.</p>
<p>İyi bir şiir bazen yabancı bir dile çok az aksamayla çevrilebilir, bazen de bu başarılamaz. Mütercime, çevrilen dilin yeteneğine bağlı bu. </p>
<p>SNB- İkinci el kitaplar, içlerindeki farklı dünyayı kendi dünyanıza kabul etmenizdir&#8230; Farklı hayatlarla, kokularla, hüzün ve renklerle gelirler dünyanıza; içlerinde okunmuş ve kesilip sararmış takvim yaprakları, ayraçlar, derkenarlar, çizgiler, kokular ve üzerine sinmiş lekelerle önünüzdedirler, bir daha onun içinden alamayacağınız. Sonra yerleşirler kitaplığınıza, eskiyseler, çok eski, farklı ciltleriyle diğerlerinden ayrılırlar, ebatları ve kalınlıklarıyla farklılıklarını sergilerler, çoğunlukla eksiktir bir parçası, incinmiştir bir tarafı, farklıdırlar, yaşamış ve yaşanmışlardır, diğerlerinin arasında ama farklı bir varlıkla arzı endam ederler&#8230; Siz onu dünyanıza aldığınız kadar, onlar da sizi kendi dünyalarına kabul ederler&#8230; Evet, evsiz ve vahşidirler diğer kitaplara göre, bir elden diğerine geçerken, farklı mekanlarda gezinmiş göçebelerdir; çok el dokunmuştur üzerlerine, davetsiz misafirler açıp içlerini göz atmak istemiştir sırlarına; ama siz onu elinizden kalbinize misafir edene değin asla sırlarını öğrenemezsiniz, göstermezler, önce size alışmalıdır, önce sizin varlığınızı kabul etmelidir&#8230; Sonra sizin bir parçanız olduklarında, göçebeliklerinin konaklama mekanında bir süre dinlenirler, ta ki gitme vakitleri gelene değin&#8230;</p>
<p>İkinci ek kitapların bendeki izlenimleri bunlar, ya sizde ne anlama geliyorlar?</p>
<p>CA- Siz o kadar güzel anlattınız ki ben neler ekleyebilirim acaba? Belki bir yorgunluk ve hüzün ifadesini ekleyebilirim, çok haklı vahşilik niteliğine. Ben de çok severim ikinci el kitapların taşıdığı hayatların göstergelerini okumayı, yorumlamayı. Lekelerle, çizgilerle, aidiyet ifade eden isim ve imzalarla yaşlı bir insanın konukluğunu hissettirirler, elbet özen göstermelisiniz. Şu var ki yıllardır muzdarip olduğum toz alerjisi nedeniyle çoğu zaman sadece ikinci el kitapların değil, kendi uzun zaman el sürmediğim aşina kitapların da yanına yaklaşmaya çekiniyorum. Bazen vücudumun vereceği tepkiyi göze almaya mecbur kalıyorum bir yazı yazarken. Zannedersem tablet pc yakın gelecekte benim için zorunlu olacak. Kütüphanemin daha az el değdirdiğim İstanbul&#8217;daki bölümündeki kitaplardan neredeyse hiç yararlanamıyorum, toz yüzünden. Eski kitaplar, tozları alınsa da alerjik tepkiye yol açıyor.</p>
<p>SNB- Şimdi sırada okur ve yazar ilişkisi var. Siz mi okurunuzu seçtiniz, onlar mı sizi? Okurun etkisi ne üzerinizde, diyelim ki bir yazıyı yazarken okurum burada beni yanlış anlar kaygısıyla yazmaktan vazgeçtiğiniz şeyler oluyor mu ve bunun olumsuz etkisini hissediyor musunuz? Yazmak istemek ama yazamamak&#8230; Burada aklıma Dosto geliyor, Zweig diyor ki onunla okur arasındaki ilişki için, ne dostane ne de huzurludur, bilakis tehlikeli, zalim, şehvetli içgüdülerle dolu bir uyumsuzluktur. Ya yazar Cihan Aktaş&#8217;ın okurla arasındaki ilişki nasıl?burada bir sorum daha olacak okur ve yazar ilişkisi bağlamında. &#8220;Derisini soyunamayan yılan yok olur. Düşüncelerini değiştirilmesine izin verilmeyen zihinler yok olur: Zihin olmaya son verirler&#8221; der Nietzsche. Siz yazarlık dışında, gazete yazarlığı da yapan bir kişisiniz. Doğal olarak tüm bu yoğunluğun, değişimin içinde belki de en çok değişmek zorunda kalan insanlardansınız. Peki bu değişimler, okurlarınız tarafından nasıl karşılanıyor?</p>
<p>CA- Sıcak, hoş, farklı katmanlarda süren bir ilişkinin yanında, öfkeli, nefret dolu, tehditkâr bir üslup da eksik olmuyor. Sevgi dolu yaklaşım, samimiyetle yazma ve kendimi eleştirmekten de çekinmiyor olmamla ilgili olabilir. Neredeyse üniversite yıllarından beri fikirlerimi, duygularımı, gözlemlerimi, tecrübelerimi yazı yoluyla paylaşıyorum okuyucuyla. Bunun sağladığı bir güven, bir duygudaşlık ve karşılıklı beslenme elbette var. Nefret ve öfkenin ise iki sebebi olabilir en azından: Birisi, değiştiğime, fikirlerimi değiştirdiğime dair kanaatten ileri geliyor. Anlamsızlığını konuşmak bile fazla. Diğeri ise, Taraf&#8217;ta yazarken daha ziyade muhatap olduğum bir okuyucu profilinin tepkisi ki başlangıç dönemine göre epeyce azaldı. Şöyle sorular soruyorlar:  Nasıl başınızı örtersiniz? Nasıl Taraf&#8221;ta yazarsınız? Nasıl Kürtçülük yaparsınız?.. .</p>
<p>SNB- Artık Yazar Cihan Aktaş&#8217;a geliyoruz yavaş yavaş. ‘Yazarda olması gereken tek şey bir kalem bir miktar kağıttır. Bu yeterli. Yeter ki, o kalemin ve kağıt üzerine yazdıklarının tek sorumlusunun yalnızca ve yalnızca kendisi olduğunu bilsin.&#8217; diyor Kadınlar Rüyalar Ejderhalar&#8217;da Ursula K. Le Guin. Size göre bir yazarda olması gereken nedir, bir kalem ve kağıt mı, bir oda ve biraz para mı, ya da bambaşka bir şey mi?</p>
<p>CA- Le Guin&#8217;in özellikle denemelerini çok beğeniyor, bu açıklamasına da katılıyorum. Tabii ki her şeyden önce yazıyı seviyor, sahiden de yazmadan edemiyor olmalısınız. Elbet hayatınızı kazanmanız gerekiyor, kendinizi ve ailenizi geçindirecek bir kazancınız olmalı. Bu açıdan şanslı sayılırım, ailemizin geçimi temelde eşimin sorumluluğu altında. Öte türlüsü olsa nasıl yaşar ve yazardım, bunu düşünüyorum sıklıkla. Yazardım tabii, mutlaka yazmayı sürdürürdüm, ancak şimdiki kadar/gibi yazamaz, daha Kafkaesk bir üsluba sahip olurdum. Yazamadığım bir evlilik hayatı mümkün olamazdı gibi geliyor bana, bunu evlenirken de biliyordum. Tehmine Milani&#8217;nin &#8220;İki Kadın&#8221; isimli bir filmi var. Mimarlık öğrenimini sürdüremeyen bir kadının mutsuz evliliğini anlatıyor. Kocasından gizlice bir suçu örtbas etme çabasıyla kitap okumayı sürdürüyor. Benim bildiğim bir örnekte de kadın kocası karşı çıktığı halde müstear adlarla da olsa yazmayı sürdürebilmek için daktilosunu bir battaniyenin içine sararak karyolasının altında gizliyordu.</p>
<p>Demek istediğim, evliyseniz yazma aşkınızı biraz da olsa paylaşabilmeli eşiniz ki iç rahatlığıyla o kağıda kaleme yönelebilesiniz. Kağıt kalem elbette yeter de sürekli annesinden babasından gizli notlar alan liseli kız telaşı içinde yazarlığı sürdürmek kolay değil.</p>
<p>Söz konusu olan nihayet verili dünyayla yetinememekten ileri gelen bir açma, yeniden tanımlama çabası. Elime kalem kağıt alamadığım şartları düşünemiyorum, zannedersem bir tür mağara dönemi şartları demek olurdu ki o zaman da mağaranın duvarlarına resim yapardım.</p>
<p> Bu konuda kötü bir şöhretim vardı çocukken. Oturduğumuz kira evlerinin duvarları resimlerle kişilik değiştirirlerdi. Şu duyguyu iyi hatırlıyorum: En güzeli bu resim oldu, bu evden taşınsak bile o kalmaya devam edecek.</p>
<p>SNB- J Mağara ressamı. O zaman da sorum şu olurdu sanırım, bir fırça biraz boya mı, yoksa bir duvar, biraz da av eti (para) mi?  </p>
<p>CA- Sadece bir keski yeterdi mağarada sanırım. Ot seven biriyim, herhalde molalarda ot toplamaya çıkardım.</p>
<p>SNB- Otların canı yok mu? Yalnız cevabınız gayet başarılı. Bir sanatçının bakışı bu.</p>
<p>CA- Vejeteryanlarla tartışmalarımda ben de hemen sizin sorunuzu sorarım. J</p>
<p>SNB- Yazar Cihan Aktaş&#8217;a geçtiğimize göre eserleriniz hakkında da sormak istediğim sorular var. Cihan Aktaş ne anlatmaya çalışıyor bu eserlerle kendine ve okuruna?</p>
<p>CA- Bir anlama ve gelişme çabası bu, başka türlü de düşündüğüm yok. Yazı benim için mizacıma uygun bir öğrenme yolu. Resim yaparak, kilim dokuyarak, ayakkabı tamir ederek, bağdan üzüm dererek de öğrenirsiniz. Üçüncü romanımın leit-motiflerinden biri, &#8220;eksik olan başka bir şey&#8221; şeklinde bir cümle. Hepimizin içinde bazen sebepsizce oluşan özlemle, ıstırapla, şaşkınlıkla karışık duygunun haber verdiği şey nedir? Eksik olan, yitirilmiş hikmet ya da cennet, mükemmel yapının bazen bilinçli olarak eksik bırakılan bir tuğlası, Octavio Paz&#8217;ın dediği gibi, bize başka bir dünyayı işaret ediyor. İyi ve doğrunun, adil ve haklının ilahi kelâmla alakası üzerine düşünerek gerçeğe biraz daha yakınlaşabiliriz olsa olsa, ama o hep bir adım öteye kaçacaktır.</p>
<p>SNB- Yazmak bir şekilde güzel. Önemli olan; yazarın, kimin okuduğunu bilmesi değil, bir gün, hiç bilmediği bir coğrafyada dahi okunabileceği ihtimalinin olması ve oradaki okurun eserin yazarını merak edeceğini bilmesi, kendisinden yıllar sonra dahi. Okur, merak eder çünkü. Siz, okurunuzun gözünde nasıl anılmak istiyorsunuz bir yazar olarak ya da yazar olarak en önemli hayaliniz nedir?</p>
<p>CA- Sadece kendi amaçlarıma sadık kalarak çalışmayı sürdürmeyi düşünüyorum. Okuyucunun yargısı değişebilir ve elbette yazarken kılı kırk yarsam bile son tahlilde düşündüğüm okuyucuda bırakacağım izlenim değil, metnin kendi gereksinimleri oluyor. Bir de ben roman yazmaya geç başladım, hiç olmazsa altı yedi roman yazabilmiş olmayı isterim hayata gözlerimi yumarken. Yapmaya çalıştığım, yazılarımla açmaya çalıştığım kaygının okuyucudaki karşılığı çok farklı olabilir, bunu kestirmem imkânsız. Geçen gün attığım bir tweet ile bunu anlatmayı umdum belki de. &#8220;Sevdiğim sanatçıların ortak sözü bu: Böyle olmaması gerekirdi, henüz her şey bitmiş sayılmaz, her şeye rağmen harekete geçmek gerek.&#8221; diye yazmıştım. Okuyucuda hayata ve ölüme umutla, inançla yaklaşabilmek için pencereler açabilen bir yazar olmayı isterim, ama bunu yapabilir miyim bilmiyorum. Çünkü bir de yazarın kendi özel zamanına özgü bir atmosfer siniyor yazdıklarına.   </p>
<p>SNB- &#8220;&#8230;şeylerin tek bir biçim halinde algılandığı dünyada, sanatçı ancak orada yüksek bir gerçekçilikle idrak edebilir, görünene karşıtmış gibi duran hakikatleri&#8230;&#8221; diyor Stefan Zweig Üç Büyük Usta&#8217;da. Sanat ve sanatçı&#8230; Cihan Aktaş için sanat ve sanatçı hangi anlamlarla vücûd buluyor? Son dönemde yazdığınız Ivan Aguéli&#8217;den İsmet Özel&#8217;e medeniyet meselesi adlı bu makale özellikle kültürü içine alan bir sanat anlayışı teziyle öne çıkmasıyla önemli. Bu yazı aslında sanata bakışınızı açımlasa da bundan biraz daha bahsedebilir misiniz?</p>
<p>Bu arada sayenizde Agueli&#8217;yi tanıma fırsatı buldum, yukarda teşekkür etmemişim, teşekkür ederim.</p>
<p>CA- Birileri vesile olsa da aslında biz o yazara doğru yol alıyoruzdur, bir yerde ister istemez karşılaşacağız. Agueli mutlaka karşınıza çıkardı.</p>
<p>Camus&#8217;un sanata bakışı daha üniversite çağındayken yakın gelmişti bana: Sanatın yalancı bir lüks ve bencil bir edebiyatçının yapıtı olmadığını savundu Camus; nefes alan, kullanılabilir bir sanat için yazdı ve yaşadı. Uysallaşmayan saçmalıktan söz etti, hiç yok olmayan umuttan.</p>
<p>Bir de şu var: Atalarımızın bize bıraktığı mirası olduğu gibi tekrarlamanın adını sanatsal üretim koymamız onlara haksızlık olur. Bu mirası korumak ayrı, ama işlemeyi de değil, ileri sürdüğü özü kendi dönemimizin biçim ve içeriğiyle nasıl yorumluyoruz acaba? O yazıda bunu anlatmaya çalışmıştım. Sanatçının kendi döneminin çocuğu olmasını önemli buluyorum. Tabii bu sanatın ilerleyen bir şey olduğuna inandığımı göstermiyor. Medeniyet yükselmiş, zirvelere ulaşmış ve sözünü söylemiş, sanatsal alanda bir çığır da açmış mutlaka. Senin buradan aldığın ders ve bu dersten hareketle çağına sunduğun ifade ne olacak?</p>
<p>SNB- Sanat yalnızca nasıl&#8217;ı ve ne&#8217;yi değil, neden&#8217;i de sormalı. Peki yazar Cihan Aktaş, neden sorusunu soruyor mu?</p>
<p>CA- Sanatsal üretim bir eksiklik, yetersizlik, kayıp duygusu ve bilinciyle gerçekleşiyor. Bitmiş olan eserden ziyade kurma, oluşturma sürecinde bir şeyler tamamlanır gibi oluyor, cevap bulmaya başlıyor.  Bizi sarsarak bir mısra, bir fırça darbesi, bir notayla harekete geçmeye zorlayan hissin sebebine doğru yolculuğun işaretleridir sanat eserleri&#8230; Miro&#8217;nun söylediği gibi, sanatta ilerleme diye bir şey de yok.  Sözünü ettiğin yazımın sonunda ifade ettiğim gibi:  Şu veya bu güzellik değil, sadece gerçeğin kalbidir sanatta aranacak olan, hakikattir. Hakikat nedir öyleyse? Hadid Suresi&#8217;nde izah edilen dünya hayatını ve elbette sonsuzluğu idrakin yollarından biri. Nedir bu dünyada varoluşumun sebebi, varoluş, yaratılış sebebim ne olabilir sorusuna bağlı ciddi, her alana yansıtılmasını önemli bulduğum zarafetle, yapıp etmeyle sürdürülen içi dolu bir anlama çabası.</p>
<p>SNB- Olayların nedenini sormak dışında bir de her yazarın yazma neden&#8217;i vardır. Nasıl&#8217;ı, neden&#8217;i ve ne&#8217;yi anlatırken dayandığı yazma neden&#8217;i ne?</p>
<p>CA- İki yönlü bir açma çabası oluyor kanımca: İlki kendi döneminizle ilgili, ikincisi ise temel insanlık durumları etrafında.</p>
<p>Sözgelimi ben başörtülü bir yazar olarak neredeyse on yılımı yazma hakkımı savunmak üzere araştırmalar yapmak üzere geçirdim. Çok da uzun bir zaman geçmedi aradan ama şimdi bu size gülünç geliyor belki. Başörtülü bir yazar hikâye yazmamalı, aksi halde mahremiyet kaybı gerçekleşir, derdi biri, başörtülü bir yazarın edebi metni sahicilikten uzak olacaktır, derdi diğeri. Neredeyse on yıl İslami araştırmalara yoğunlaşarak Müslüman kadının hiç kuşku duymadığım bir sese sahip olması bağlamında kitaplar yazdım. Aynı dönemde hikâye yazmayı sürdürsem de romana geciktim. Tabii romanın bir zamanı var, bu nedenle de gecikme sebebimi sadece araştırma kitapları yazmış olmama bağlamıyorum.</p>
<p>Daha temel olan ise benliğimizdeki o yalnızlık, o gurbet hissi. Bir telafi, onarma çabası.  Bir roman yazsan ne olacak, diğerine gelecek sıra, senin için de öyle oldu sanırım. Sisifos&#8217;un tırmanması ya da aşkın asla başlangıçta uyandırdığı tamamlanmışlık hissinde ikâmetini sürdürememesi&#8230; Âşık olduğumuz kişi her sorumuzun cevabı olmayı sürdüremedi, yaptığımız resim de öyle, çünkü bu dünyada tamlığı yaşayamamaya yazgılıyız. Müminsek, teslimiyetimizin gereğini yaparak rıza yoluyla sorunların cevabını hak etmeye çalışıyoruz. Rilke&#8217;nin &#8220;Güz&#8221; şiiri etrafında yazdığım bir yazıda şiirdeki güzle birlikte düşen yapraklar ve başka her şeyi şöyle anlatırken ifade etmeye çalışmıştım o huzursuzluğu. Biz hepimiz düşeriz, düşmüştük, özlediğimiz bir yerden, muhtemelen yine güz günlerinde. Bir yere gitme telaşı, hiç bir yere gitmeyecekken bile, olduğu yerde duramama, kabına sığamama, uzaklarda bir yerlerdeki bir şeyi, birilerini özleme, bir sebep arama, bilinen bütün sebepleri eleyerek yeni sebeplere ulaşma arzusunun kaynağı nedir öyleyse&#8230;</p>
<p>SNB- &#8220;Denilebilir ki seküler felsefenin amacı olarak sinema her zaman hayalin buyruğundadır. Ancak sinemanın dinî görüşün, aşkın, birleştirici metafiziğin buyruğunda rüya niteliğini kazanması da alabildiğine güçlü bir olanaktır. Silahı aşk ve dua olan derviş kamera denen aracın profan ufkunu delecek, onu şuhud aleminin sırların doğrultacak(tır).&#8221;diyor Ayşe Şasa, Yeşilçam Günlüğü adlı eserinde. Tasavvufi sinemanın önündeki aşması gereken en büyük zorluk, kitsch örneklerin çoğalarak bu tarzın tüketim ürünü haline düşmesi, (izleyici, imkân&#8230;)alanını genişletirken, aslında daraltıp, kendisini kuyruğundan yiyen yılan (ouroboros) gibi tüketmesi.</p>
<p>Ülkemizde de örnekleri zamanla artan bir alan bu sinemada. Sizin tasavvufi sinemaya bakışınız nasıl? Doğru ve hatalı gördükleriniz, takdir ettikleriniz, endişeleriniz?</p>
<p>CA- Bu tür sinemanın üstadı Tarkovski&#8217;dir, samimi ve yaratıcı bulurum. Sinema alanında daha çok İran sineması ilgi alanıma giriyor, bu sinemanın ana dalgasını oluşturan yapımların bir kısmında Tarkovski etkisi çok belirgindir. &#8220;Mistik&#8221; kelimesine mesafeliyim biraz. Bu bağlamda üretilmiş çok fazla yapım var, E.T.den tutun, Matrix&#8217;e kadar, hatta Avatar da aynı bağlamda değerlendirilebilir;  derin okumalarla mana yüklenen filmler. Bir de Paulo Coelho&#8217;nun romanlarına karşılık gelen bir duyarlık var ki dini salt mistik bir söylem olarak alıyor sanki&#8230; İnsanlar sıkılıyor, Ferrari&#8221;lerini satıp sahiden ya da ruh göçü anlamında Katmandu&#8217;ya gidiyor, bilge oluyorlar. Evet ama ABD&#8217;nin Afganistan&#8217;da neler yaptığını sormuyorlarsa ve Filistinli mültecilerin hak ettikleri belayı bulduğunu düşünüyorlarsa ya da Ruanda katliamı gibi bir hadise yaşanmamış gibi safari penceresinden bakıyorlarsa Afrika&#8217;ya,  hayatlarında değişen bir şey olmuyorsa, zamanın ritmi hep aynı kalıyorsa örneğin veya tüketici olarak bir sorgulama gerçekleştirmiyorlarsa, orada mistisizm bir ruhsal pansuman olmakla sınırlı kalır; panteist herhangi bir deneyim. Yazarken bazen büyülü gerçekçi sinema dediğim oluyor. Tasavvufi tecrübenin sinemaya ancak dış çizgileriyle, hikâye/olay yönüyle aktarılabileceği kanısındayım. Daha ötesi sanki mahrem geliyor, bir ruh asaletiyle, tevazuyla tanımlanamaz olan şiirle anlatılabilir de role dayalı olarak imkânsız neredeyse. Tezahürleri olabilir tabii. Tarkovski ve Mecid Mecidi bu bağlamda önemsediğim yönetmenler.</p>
<p> </p>
<p>SNB- Gelenek, modern ve postmodern? Biliyorum çetrefilli konular ama bu kavramlara bakışınızdan bahsedebilir misiniz biraz?</p>
<p>CA- Bu kavramları açımlamadan ya da tartışmadan kendi konumuzu ve konumumuzu tanımlayamıyoruz ki&#8230; Gelenekle modernlik arasında yaşanan gerilim üzerinde var olmaya çalışıyoruz, hepimiz. Değişimlerin çok hızlı yaşandığı 20. yüzyıl bu açıdan çok sarsıcı bir zaman dilimi. Sınırlar, konumlar, aidiyetler sarsıldı. Günah kapıları da sanki her zamankine göre daha fazla açık. Kur&#8217;an açısından baktığımızda geleneğe dönük eleştirel bir yaklaşım öneriliyor bize. Atalardan bize kalan maddi ya da manevi miras sadece sevdiğimiz, saydığımız insanların eseri veya hatırası diye kutsanamaz. Kabileci feodal duyarlıklara karşı ne kadar da önemli bir hatırlatma, uyarı&#8230; Seyyid Hüseyin Nasr anlamında &#8220;traditional&#8221; diye adlandırılan yeni-gelenekselci bir kalıpla bakmıyorum tarihe ve medeniyetlere doğrusu.  Orada bir indirgemecilik ve kutsama var. Müslüman kadın mesela, sanki sadece tarihin bir döneminde gerçekleşmiş varlığıyla gerçek. Bugün içinde yurtlanmaya izin vermeyen gelenek övgüsünde ayrıca samimi olmayan bir ikilik de görüyorum. Yani siz tarihin bir döneminde gerçekleşmiş Müslüman kadın olmaya çalıştığınızda, yeni-gelenekselci bir ilişki ağının saygın muhatabı olacaksınız diye bir şey yok. Canlı, önemsenen tartışmalar modern kadınlarla sürdürülecek. Modernler gibi yaşarken söylemsel olarak geleneği göklere çıkartmak, modern dönemlerin hızlı, aşırı yenilikleri karşısında haklı eleştirileri, rahatsızlıkları olan kafası karışık insanlar üzerinde ne yapacağını, nasıl yaşayacağını bilememe etkisi yapıyor gözlemlerime göre. Öyle ki Julius Evola, ki kendisi bir İtalyan baronudur aynı zamanda, Hintli kadınların ölen kocalarıyla birlikte yakılmasını işte bu felsefeyle övgüye değer buluyor.</p>
<p>Daha açık bir örnek, Rıza Mirkerimi&#8217;nin Hayal Perdesi&#8217;nde irdelediğim filmi, &#8220;Bir Parça Şeker&#8221;. Sahici, sağlam değerlerin hâlâ aktif olduğu dünya, göçe, yeni başlangıçlara zorlayan çağrılarıyla tehdit altında. Çözümün kadim şehirdeki yüksek duvarlarla çevrili bir bahçenin içindeki şiirsel eski zaman evinde yaşamakta diretmek olduğu söylenebilir mi? O çözüm değil, sadece bir korunma çabası olur. Çünkü hayat başka yerlerde bütün karmaşıklığıyla sürerken sizin iyi amellerinizin katkısını bekliyor. Bunu Mirkerimi ile konuştuk. Müslüman, her şart altında İslam&#8217;ı yaşayabilir, hicret elbet çok değerli, ancak hicretin bir diğer mesajı, Habeşistan örneğinde de öyledir, İslam&#8217;ı öğrenme, yaşama ve anlatma imkânını bulacağın bölgelere, beldelere yolculuk değil mi? Yani yüksek duvarların arkasına, aşina muhitin güvenilir iklimine çekilerek veya kendini kapatarak değil, varlığını yeni ifadelere ve ortamlara açma şeklinde gerçekleşiyor hicret ve böylelikle ortaya çıkan dinamiklerle yeni medeniyetlere başlangıç teşkil ediyor.</p>
<p>Postmodernizm nihayet modernizmin bir nefes alma, hayata karışma çabasıdır.  Büyüsünden arındırılan dünyaya ahiretsiz bir ruh, bir büyü kondurma girişimi. Öyle ki gerçeklik ilkesinin yerini simülasyon alıyor. Evrensel, total bir ideolojisi olan modernizme karşı postmodernizm pozitivizmi de sorguladığı için Müslümanlara yakın geldi, bu çok tabii. Ancak postmodernizm aynı zamanda labirentleri ve aynalı merdivenleriyle yanılsamaları çoğaltan bir geçiş alanı. &#8220;Her şey geçer.&#8221; sloganının sebep olduğu bir dağılma, merkezsizleşme, öznenin kaybı ya da silikleşmesi açısından bakıldığında İslam&#8217;ın her öğretiye eşit mesafede duran postmodern durum açısından büyük anlatı olması ve evrenselliğiyle sorgulandığı ve mistisizme indirgenmeye zorlandığı bir sürecin dil ve ifade güçlükleriyle karşı karşıya bugün Müslümanlar.</p>
<p>SNB- Meriç, &#8221; Cemiyet kendisine benzemeyen bir çocuk doğurduğu zaman onu beşiğinde boğmaya kalkar. Boğarsa mesele yok. Boğmazsa ya diz çöken bir isyankâr, bir Baudelaire, bir Rimbaud, bir Breton çıkar, ya da cemiyete diz çöktüren bir cebbar gelir, Sezar, Napolyon, Hitler.&#8221; Toplumumuz  hâlâ farklılıkları boğmaya mı çalışıyor? Kendisine benzemeyen çocuklarını kabullenmeyi nasıl öğrenecek ve ne zaman?</p>
<p>CA- Bebeğe can veren olmadığını öğrendiği ve bu canın hikmetleri üzerine düşünme zahmetine katlandığı zaman&#8230; Bir riski, zahmeti göze almak gerek. Çünkü sonuçta aykırı olanın şiddetini hazırlayan da boğma denemeleri belki. Her şey büyük ölçüde aileye dönüyor.</p>
<p> </p>
<p>SNB- İran sineması ve müziği özellikle Türkiye&#8217;de de takip ediliyor ama bunun dışında bilgilerimiz çok az. İran ve Türkiye&#8217;nin sanat (edebiyat, sinema, müzik&#8230;)  karşılaştırmasını yapsanız, beğendiğiniz ve beğenmediğiniz yönleriyle. </p>
<p>CA- Kısa, olabildiğince özlü bir cevap vereceğim: İran geleneğinin sunduğu imtiyazlarla güçlü bir birikime ve potansiyele sahip bir ülke; tasviri ve nümayişe dayalı sanatlarda ve buna bağlı olarak da sinemada geniş halk kitlelerini de içine alan bir kültür ve sanat politikası yürütüyor ve sansüre rağmen bu politikanın devrimle kazandığı ivme kültür ve sanat alanlarında toplumla bütünleşen bir hareketliliğin ortaya çıkması gibi bir sonuç veriyor. Türkiye&#8217;de son yıllarda bu alanlarda bir hareketlilik var ama orta direk mesela tiyatroya hâlâ mesafeli ve dijital teknolojinin sunduğu avantajlara rağmen sinema alanında çalışmak insanları zorluyor. Edebiyatta, roman ve öyküde Türkiye daha zengin bir ortama sahip son otuz yıldır. Buna karşılık İran&#8217;da devrimden bu yana sanat enerjisi görece daha özgürlükçü ve faal bir ortama sahip olan sinema alanına kanalize oluyor diye düşünüyorum. Bu sadece genel bir izlenim, ayrıca bir araştırma yapmış değilim. Sanat eğer hayata yedirilecekse, bu konuda İran daha derin alışkanlıklara sahip. Ayrıca bizler gibi alfabe değişikliği sendromu yaşamamış insanlar. Bununla birlikte Türkiye&#8217;nin de sanatsal üretim alanında büyük bir enerjisi, potansiyeli var. Devlet desteği yanında ailelerin de çocuklarının önünü kesmemesi gerekiyor.  İran&#8217;da aileler sanat eğitimi alanında çocuklarına daha fazla destek oluyor gibi geliyor bana.</p>
<p>SNB- Tanrı size bir yüz vermiş, siz kendinize bir tane daha yapıyorsunuz diyor Hamlet, Ophelia&#8217;ya. Tüm yüzlerden soyunduğunuzda, maskeleri çıkardığınızda kim&#8217;le karşılaşıyorsunuz?</p>
<p>CA- Yüreğini temiz tutmaya ve amaçlarına güvenen, kimseye kötülük yakıştırmayan ve her kötülük haberinde ilk kez karşılaşıyormuş gibi sarsılan, yine de geri çekilmeyen, kötülük sebeplerine karşı mücadele etmeye azimli kız çocuğunu görüyorum bakışlarımda. Sadece kendi emeğine güvenerek yol alan o çocuğun dünyasından çok fazla uzaklara gidemiyorum. O çocuğun amaçlarına sadık kalmasaydım, bir kasabada konuklarını ağırlamaya çalışırken içten içe çöken bir kaymakam eşi olurdum, ya da bir mimarlık bürosunda desinatör misali çizimler yapan sıradan bir mimar. </p>
<p>İnsanın kendine de yabancı yüzleri var. Hoş insan kendini tanımakla da mükellef değil mi? Bazı durumlar var ki nasıl davranacağımızı bilemiyoruz. O yüzden maskelerimizi indirmiş bile olsak, aynada beliren yüz ne kadar açık seçik bakalım?  Kendini tanıma,  ölümüne kadar sürecek bir çaba. Kendini bilen Rabbini bilir. Sanırım en çok secdede olduğumuz kişiye yakınlaşıyoruz.</p>
<p>SNB-  Evet, ben de dönüp dolaşıp hep Yunus&#8217;un &#8220;Sen kendini bilmezsen ya nice okumaktır?&#8221;dizelerine geliyorum. Başladığım noktaya döndüğümü sansam da bu yüzden, bakıyorum ki başladığım yerde ama daha farklı bir konumdayım. Açıkçası zor bir soruydu bu ve çok yürekten, samimi bir cevap verdiniz. Ve en son sorum. Bunu, bir arkadaşım bana yolladı size sormam için, benim de sizden cevabı merakla beklediğim soru şu:</p>
<p>İnsan Cihan Aktaş kendisinin de katıldığı bir şablonla tanımlanmış ya da katılmadığı bir şablona hapsedilmiş olabilir mi? Kısacası Cihan Aktaş olmak İnsan Cihan Aktaş olmaktan uzak, yabancı, anlaşılmaz ya da bilinemez bir şey mi? Bilinen bir isim olmakla insan olmanın gerekleri birbirinden ayrı şeyler olarak kabul edilebilir mi? İnsan Cihan Aktaş&#8217;ın  kendisi için biçtiği kostüm ile insanların ona uygun gördüğü kostüm arasındaki fark(lar) ona göre ne?(isim olmak-insan olmak)</p>
<p>&#8220;İsim olmak&#8221;, beşeri ilişkilerde edep gereği  mecburen giyilen (otosansür) bir tür &#8220;İnsani çıplaklığı&#8221;nı örten/saklayan/gizleyen bir kostüm müdür ki bizler bir ismin bir insan olarak ortaya koyduklarına rağmen bildiklerimizle yetinmeyip İnsan Cihan Aktaş&#8217;ı merak edip öğrenmeye çalışarak belki de bile isteye saklanmış olanları merak  ediyoruz? Sizce bunun sebebi/sebepleri neler olabilir?</p>
<p>CA- Bunun çok fazla sebebi vardır. Acaba yazdıklarının neresinde sorusu, her zaman sorulur. Anlattığınız her kadında sizden bir parça, her ailede kendi aile ortamınızdan esintiler olduğu düşünülür. Bir taraftan da hayat akıp giderken bir şeyleri değiştiriyor varlığınızda. Bu değişimler yazdıklarınıza yansıyor. Sizin yazdığınızın okuyucudaki karşılığı da bir mesafeyle gerçekleşiyor. Böylelikle metin ve yazar arasında daima çoğalan bir uçurum olması olağan. Metin bir bakıma yazarın aynası, ama bir bakıma da akıp giden bilinç ırmağının bir safhasından ibaret.</p>
<p>Okuyucuları Ursula K. Le Guin&#8217;e, bu fikirler aklınıza nereden geliyor, diye sormuşlar ya, hepimiz benzeri sorularla karşılaşıyoruz. O siz misiniz, sizin başınıza mı geldi&#8230; Yazar yazdıklarıyla özdeşleştirildiği takdirde tabii ki yüzlerce maskesi olan biri olarak da anlaşılıyor ve insanlar onca maskenin gerisinde kim var, anlamak istiyor.</p>
<p>Ben kelli felli, çantasında kartvizitleri olan bir yazar değilim, hiç kartvizit sahibi olmadım, yazabilme özgürlüğünün işte o şekilde bir bağımsızlık talep ettiğini düşünürüm. Epeyce kendi zamanına göre yaşayan, kusursuz olmayan, ancak elinden iyilik gelen biri olmaya çalışıyorum. Severek yazıyorum, yazma özgürlüğüne sahip olmayı, bunun için bir mücadele vermiş de olsam bir imtiyaz olarak görüyorum, dolayısıyla bunun bir bedeli okuyucuyu anlayışla karşılamak olsa gerek. Demek istediğim gizemli biri olmayı istediğim yok, hatta fazlasıyla tedbirsizim lafın lafı açtığı konuşmalarda, ketum olmanın çok uzağındayım. Aynı zamanda çok rahat kendi içime kapanırım, rahatça konuşmaya başlayabilmem ortamla ilgili.</p>
<p>SNB- Aslında bir tarafım söyleşinin bitmesini hiç istemiyor. J Sanırım bağımlılık yaptınız.</p>
<p>CA- Bitmeyebilir J</p>
<p>SNB- Bu gidişle bitiremeyeceğiz sanırım ama hatimeyi yapmak zorundayız.  Elbette ben de kendi hatimemi yapacağım ama siz bunu, yayımlandıktan sonra okuyabileceksiniz. Cihan Aktaş&#8217;ın son cümleleri ne olacak bu söyleşide?</p>
<p>CA- Doğrusunu isterseniz siz söyleşi için yazdığınızda sıkıntı duydum önce. Hep aynı şeyleri söyleme korkusu yüzünden en çok. Söyleşiyi yapan edebiyatçı bir yazar olunca farklı bir tat alıyor insan. Kendi içinde nadasa terk ettiğin arazilere açılıyorsun.  Öyle sorular sordunuz ki sayfalarca yazabilirmişim gibi geldi. Dar bir zaman aralığında gerçekleşti söyleşi,  bu nedenle gösterdiğiniz anlayışa müteşekkir olduğumu belirtmeliyim.</p>
<p> </p>
<p> </p>
<p><em>HATİME</em></p>
<p><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/03/suzannur_basarslan.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-21142" title="suzannur_basarslan" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/03/suzannur_basarslan.jpg" alt="" width="257" height="265" /></a>Hatimeye başladığımda önce şunu fark ettim. Cihan Aktaş&#8217;la söyleşi yaptığımız bu süre zarfında, ondan gelen cevaplara, yorumlara, paylaşımlara&#8230; o kadar alışmışım ki, bitişin hafif bir hüznü üzerime sindi daha söyleşi bitmeden ve biz soruları cevapları birbirimize gönderip son düzenlemeleri yaparken. Cihan Aktaş&#8217;ı daha çok tanımak istiyordum ve sorularımı da bu minvalde seçmeye çalıştığım için her cevabın yazarın bir parçasını yansıttığını düşünüyorum. Özellikle yapısal ve kronolojik bir söyleşi olmasına çalışmamın sebebi, parçalar bütünü tam olarak yansıtmasalar da, o parçalardan bütüne dair tespitlerin daha kolay tespit edilebilecek olması ve zaman içinde değişen, gelişen Cihan Aktaş&#8217;ı daha rahat görebilme ve gösterebilme istemiydi. </em></p>
<p><em>Söyleşiye başlamadan önce tanıdığım Aktaş nazik, bilgili, olgun, mütevazı bir çizgideydi sonra onun sıcak, kıvrak zekalı, kendini geliştirmek için hâlâ ter döken, siyasi gündemin dışında edebiyat, sanat ve insan&#8217;a dair kavramları irdeleyen, kendi tezini oluşturmuş, donanımlı bir yazar olduğunu fark ettim ve evet, söyleşinin sonunda -bana rağmen- hâlâ mütevazı ve nazikti. Söyleşimizde kendi eksik okumalarımın farkına vardığım isim oldu ve sayesinde Şeriati, Agueli ve Aliya kitaplığıma ve fikir dünyama giren isimler oldu. Çok farklı alanlara dair sorularımı cevapladı ki, bu cevaplardan kitabi bilgiden öte kendi düşün dünyasında olgunlaşan fikirleri görmek sanırım yazar Aktaş&#8217;ı değerlendirirken birçok kişiye kapı açacaktır. Aslında cevapları daha uzun tutmasını isterdim daha çok şey öğrenebilmek için ama öyle yoğunluğun içinde cevapladı ki kimi soruları, her ne kadar arada bir ‘tembellik yok!&#8217; diye baskı kurmaya çalışıp yoğunluğunu arttırsam da, üşenmeden sorularıma vakit ayırma inceliğini gösterdi. </em></p>
<p><em>Bu söyleşiyi yapabildiğim için kendi adıma çok şanslı olduğumu düşünüyorum. Kusursuz Piknik&#8217;i birkaç yıl önce okurken, yazarıyla bir gün böyle söyleşi yapabileceğimi asla hayal edemezdim ve bir okur olarak bunu yapabilmiş olmak gerçekten bir ayrıcalık. Kendisine gösterdiği sabır için müteşekkirim. Daha nice eserinde ve söyleşide onunla olabilmek dileğiyle&#8230;</em></p>
<p><em>Bu arada Aktaş&#8217;ın son eseri Sınıra Yakın bugünlerde yayımlanacak. Bu eseri elime alıp, dünyama katmayı ve onu Cihan Aktaş yazarlığı bağlamında incelemeyi çok istiyorum. Hayatını yazmaya adamış bir insanın yazı ve kurgu dünyasını görebilmeyi ve gösterebilmeyi ve de. </em></p>
<p><em>Yeni yazılarda ve söyleşilerde buluşmak üzere, hoşça kalınız&#8230;(SNB)</em></p>
<p><em>Cihan Aktaş hakkında</em></p>
<p><em>1960 doğumlu Refahiye-Erzincan doğumlu Cihan Aktaş, Beşikdüzü Öğretmen Lisesi&#8217;ni (1978) ve İstanbul DGSA Mimarlık Fakültesi&#8217;ni (1982) bitirdi. </em><em>1995&#8242;te TYB (Türkiye Yazarlar Birliği), 1997&#8242;de Gençlik Dergisi tarafından ‘Yılın Hikâyecisi&#8217;, 2002&#8242;de TYB tarafından yılın romancısı olarak ödüllendirildi.  2009&#8242;da &#8220;Kusursuz Piknik&#8221;  isimli hikâye kitabı ESKADER tarafından yılın hikâye kitabı ödülüne lâyık bulundu. Deneme, fıkra, araştırma, hikâye ve romanları Yeni Devir, Millî Gazete, Mavera, Nehir, Dergâh, Yeni Şafak&#8230; gibi dergi ve gazetelerde çıkan yazar, şu anda Taraf gazetesi ve çeşitli internet sitelerinde köşe yazıları yazmakta, Tahran Tabatabai Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde ders vermektedir. </em></p>
<p><em>Kitaplarından bazıları:</em></p>
<p><em>İnceleme-Araştırma: Sömürü Odağında Kadın (1985), Veda Hutbesi (1985, 1992), Tanzimat&#8217;tan Günümüze Kılık Kıyafet ve İktidar I (1989, 1990, 2006), Tesettür ve Toplum/Başörtülü Öğrencilerin Toplumsal Kökeni (1991, 1993, 1995, 1997), (1995), Şark&#8217;ın Şiiri-İran Sineması (1998, 2005), Bacı&#8217;dan Bayan&#8217;a/İslamcı Kadınların Kamusal Alan Tecrübesi (2001, 2003, 2005), Dünün Devrimcileri Bugünün Reformistleri- İran&#8217;da Siyasal, Sosyal ve Kültürel Değişim (2004, 2005),  Türban&#8217;ın Yeniden İcadı (Mayıs 2006), Bir Hayat Tarzı Eleştirisi İslamcılık (Mart 2007), Yakın Yabancı (Aralık 2008) , Kardeşliğin Dili (2010), İktidar Parantezi: Kadın Dil Kimlik (2011)</em></p>
<p><em>Hikaye: Üç İhtilal Çocuğu (1991), Son Büyülü Günler ( 1995), Acı Çekmiş Yüzünde (1996), Azizenin Son Günü-Azerbaycan hikayeleri ( 1997,2006), Suya Düşen Dantel (, 1999), Ağzı Var Dili Yok Şehrazat (2001, 2005.), Halama Benzediğim İçin (2003), Duvarsız Odalar, 2005), Kusursuz Piknik (2009).</em></p>
<p><em>Roman: Bana Uzun Mektuplar Yaz (2002, 2003, 2005), Seni Dinleyen Biri (2007) </em></p>
<p> </p>
<p> </p>
<p> </p>
<p>… E-kitap okumak için…</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/03/roman_nedir_nasil_yazilir.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Roman nedir? Nasıl Yazılır?</span></a></strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #0066cc;"><img class="alignright" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/03/roman_nedir_nasil_yazilir.jpg" alt="" width="118" height="168" /></span>Roman nedir? Tarif dahi edilmesi zor bir kavram. Sanatçının İnsan’a bakışını, toplumla kurduğu ilişkiyi yansıtır sanat eserleri. Bu sebeple sanat her çağda yeniden icad edilir. Ünlü yazar Heinrich Mann’ın dediği gibi: <em>“Bütün romanların ve hikâyelerin amacı kim olduğumuzu bilmektir, Edebiyatın önemli bir konuma sahip olmasının nedeni, sadece doğanın ve insanlar âleminin ayrıntılarını tek tek açıklaması değil, insanları hep yeni baştan keşfetmesidir.” </em>Okuyacağınız bu eserle <a href="http://www.kitapyurdu.com/yazar/237676/suzannurbasarslan"><span style="color: #0066cc;">romanlarından da tanıdığınız</span></a> değerli yazarımız <a href="http://www.derindusunce.org/author/suzanbasarslan/"><span style="color: #0066cc;">Suzannur Başarslan</span></a> Roman’ın derinliklerine giden bir seyahate davet ediyor sizi. Zaman’ın kullanımı, olay örgüsü, mekân, dil, üslup ve daha bir çok temel kavram edebiyatın dev isimlerinden örneklerle irdeleniyor. <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/03/roman_nedir_nasil_yazilir.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></a> </p>
<p><strong>  </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/06/oykuler_suzan_nur_basarslan.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-17786" title="oykuler_suzan_nur_basarslan" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/06/oykuler_suzan_nur_basarslan-204x300.jpg" alt="" width="111" height="171" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/2011/06/27/dikkat-kitap-oykuler-suzan-nur-basarslan/" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Öyküler (Suzan Nur Başarslan) </span></a></strong></p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 30px;"><em>“…Benim öyküm bir rivayetten ibaret, bu yüzden benden miş’lerle bahsediyor diğerleri. Beni, yaşamadığım sandıkları kocaman bir hayatı geri çevirmekle yargılıyorlar. Sorsalardı bana, derdim ki, beni yaşamadığım sandıkları kocaman bir hayatı geri çevirmekle yargılayanlara, evinden ayrılmayan/ayrılamayan, öyküsünü değil, hayallerini anlatır elbet, ya da masalları. Oysa bilmek yaşamak değildir her zaman, yaşamanın bilmek anlamına gelmeyeceği gibi her daim. Gözlerimde; bir şeyler yaşamış olanların, yaşamadıklarını sandıklarına olan o kendini beğenmiş, o her şeyi bilen bakışına rastlayamazsınız bu yüzden…”  </em></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/2010/12/16/bela-suzannur-basarslanin-romani/"><span style="color: #0066cc;">Son romanı Bela’dan</span></a> da tanıdığınız DD yazarı Suzan Nur Başarslan’ın öykülerini derlediği bu kitabını ilginize sunuyoruz. <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/06/oykuler_suzan_nur_basarslan.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz</span></a><strong>. </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>  </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>  </strong><a title="Permanent Link to Baudolino (Umberto Eco)" rel="bookmark" href="http://www.derindusunce.org/2008/12/17/baudolino-umberto-eco/"><span style="color: #0000ff;"><strong>Baudolino (Umberto Eco)</strong></span></a> <span style="color: #0000ff;"> </span><a title="Suzan Başarslan tarafından yazılan yazılar" href="http://www.derindusunce.org/author/suzanbasarslan/"><span style="color: #0066cc;">Suzan Başarslan</span></a></p>
<p class="entry" style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/Bir_roman_incelemesi_baudolino_suzan_basarslan.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><img class="alignleft size-medium wp-image-2644" title="20081216_derin_dusunce_org_baudolino_umberto_eco" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2008/12/20081216_derin_dusunce_org_baudolino_umberto_eco.jpg" alt="" width="123" height="175" /></span></a>Yazınsal bir yapıt, “basit bir obje değil, çok yönlü anlam ve ilişkilerle tabakalaşmış bir niteliğin çok yönlü organizasyonudur.”* Bu organizasyonun incelemesi de kendisi kadar zor bir organizasyonu gerektirir ki, bu yüzden bir yapıtın incelemesi adına günümüze değin, birçok kuram ve inceleme yöntemi geliştirilmiştir. Bu makalede Umberto Eco’nun yazdığı Baudolino adlı romanın incelemesi Gerard Genette’nin “Yapısal Metin İnceleme” yöntemine göre yapılacak ve yapıt, üç düzlemde incelenecektir. Bakış açısı, anlatıcı türü, ana düşünce, eserin yazılış tekniği, dil… gibi sorunlara da değinilecektir. İncelemede Şemsa Gezgin tarafından İtalyancadan Türkçeye 2003′te çevrilen Baudolino esas alınacak, tespit ve yorumlar çeviri yapıttan yola çıkılarak belirlenecek ve ifade edilecektir.  <a href="http://www.derindusunce.org/img/Bir_roman_incelemesi_baudolino_suzan_basarslan.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff;"><strong>İncelemeyi kitap halinde indirmek için buraya tıklayın</strong></span></a> </p>
<p class="entry" style="text-align: justify;"> </p>
<p><strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_3.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Kitap tanıtan kitap 3</span></a></strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_3.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><img class="alignright size-full wp-image-20626" title="ktk3_kapak" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/02/ktk3_kapak.jpg" alt="" width="142" height="191" /></span></a>Heinrich Böll, Sadık Yalsızuçanlar, Jean-Paul Sartre, Leyla İpekçi, Samuel Beckett, Peyami Safa, Immanuel Wallerstein, Marilyn Monroe veya Baudelaire… İnsanları birleştiren, zaman ve mekân engellerini ortadan kaldıran bir eylem yazmak… ve tabi okumak. Farklı ülkelerde yaşamış, farklı kaygılarla yazmış olsalar da bütün yazarlar bir iz bırakmak, günü gelince başka insanlarca okunmak isterler. Evet… Yazmak vermektir. Kitap tanıtan kitaplarımızın üçüncüsünü ilginize sunuyoruz. <a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_3.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></a> </p>
<p> </p>
<p> </p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_2.pdf" target="_blank"><strong><img class="alignright size-medium wp-image-18278" title="kitap_tanitan_kitap_2" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/08/kitap_tanitan_kitap_2.jpg" alt="" width="126" height="184" /><span style="color: #0066cc;">Kitap Tanıtan Kitap 2</span></strong><span style="color: #0066cc;"> </span></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_1.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Kitap tanıtan Kitapların birincisi</span></a> kadar sevildi, o kadar çok ilgi gördü ki ikincisini yayınlamak için sabırsızlanıyorduk. Yeniden 44 kitap tanıtımıyla geliyoruz karşınıza: Dostoyevski, Sezai Karakoç, Yıldız Ramazanoğlu, Jean Paul Sartre, Amin Maalouf, Taha Akyol, Hasan Cemal, Ali Şeriati, William C. Chittick, Alain Touraine, Muhyiddin İbn Arabi Hazretleri… Farklı asırlar, farklı coğrafyalar, farklı konularla dergi tadında bir kitap… Ortak olan tek şey İnsan belki de? İnsan’ın iç dünyasındaki saklı hazineleri paylaşma muradı…<a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_2.pdf" target="_blank"><strong><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></strong></a> </p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_1.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Kitap Tanıtan Kitap 1</span></a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/11/kitap-tanitan-kitap2.jpg"><span style="color: #0066cc;"><img class="alignleft size-full wp-image-13292" title="kitap-tanitan-kitap2" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/11/kitap-tanitan-kitap2.jpg" alt="" width="106" height="152" /></span></a>Kitap okumak… Jean Paul Sartre, Nazan Bekiroğlu, Toshihiko Izutsu, Henri Bergson, Mustafa Kutlu, Dostoyevski, Elif Şafak, Clausewitz, Sadık Yalsızuçanlar, Alber Camus ile sohbet etmek… <strong>Suyun resmine bakmakla yetinmeyen, su içmek isteyenler için var kitaplar. </strong>Mesnevî var, El-Munkızü Min-ad-dalâl, Kitab Keşf al Mânâ, Er-Risâletü’t-tevhîd var.  Elinizdeki bu kitap Derin Düşünce yazarlarının seçtiği kitapların tanıtımlarını içeriyor. Bizdeki yansımalarını, eserlerin ve yazarların bıraktığı izleri. Farklı konularda 44 kitap, 170 sayfa. Zaman’a ayıracak vakti olanlar için… <a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_1.pdf" target="_blank"><strong><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></strong></a> </p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2012/03/21/cihan-aktas-ile-soylesi/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2012/03/21/cihan-aktas-ile-soylesi/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Yıldız Ramazanoğlu ile sohbet</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/11/14/yildiz-ramazanoglu-ile-sohbet/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/11/14/yildiz-ramazanoglu-ile-sohbet/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 14 Nov 2011 08:26:23 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Cemile Bayraktar</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>

		<category><![CDATA[Güzellik]]></category>

		<category><![CDATA[Kadın]]></category>

		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>

		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>

		<category><![CDATA[Sanat]]></category>

		<category><![CDATA[Yazmak]]></category>

		<category><![CDATA[edebiyat]]></category>

		<category><![CDATA[İslam]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=19395</guid>
		<description><![CDATA[&#8220;İslam öyle büyük bir derya ve içinde öyle sonsuz açılımlar var ki, emek verecek, adaleti kemaliyle içinden süzüp alacak genç zihinler gerekli&#8221; Yıldız Ramazanoğlu
 
 Her yazarın yazıya başlama öyküsü ve nedeni vardır diye düşünüyorum, Yıldız Ramazanoğlu&#8217;nun öyküsü ve nedeni nedir? 
  Sevinçten doğan bir yazma olduğunu söyleyemem. İlkokulda şiir yazarak başladığımı söyleyebilirim, adaletsizlik yapan öğretmenime kızıp. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;İslam öyle büyük bir derya ve içinde öyle sonsuz açılımlar var ki, emek verecek, adaleti kemaliyle içinden süzüp alacak genç zihinler gerekli&#8221; Yıldız Ramazanoğlu</em></p>
<p style="text-align: center;"><strong> <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/11/yildiz_ramazanoglu.jpg"><img class="size-full wp-image-19396 aligncenter" title="yildiz_ramazanoglu" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/11/yildiz_ramazanoglu.jpg" alt="" width="421" height="274" /></a></strong></p>
<p><strong> Her yazarın yazıya başlama öyküsü ve nedeni vardır diye düşünüyorum, Yıldız Ramazanoğlu&#8217;nun öyküsü ve nedeni nedir? </strong></p>
<p><em>  Sevinçten doğan bir yazma olduğunu söyleyemem. İlkokulda şiir yazarak başladığımı söyleyebilirim, adaletsizlik yapan öğretmenime kızıp. Yaşanan gerçeklikte var olanı az eksik yetersiz haksız bulmakla alakalı yazmaya başlamam. Güzele güzel, çirkine çirkin diyebilmek ve sayfaların içinden olması gerekene dair bir hissiyat yükseltebilmek için yazılır zannımca. Estetik kaygı, güzeli duyumsamaya, elimizdekileri güzele doğru ilerletmeye götürür bizi yazarken. Sade&#8217;i düşünüyorum, kötüyü tasvir ederken, en olumsuz en kötü yoldan giderek, okuru zakkumun şeceresinden geçirerek götürür iyiye. Ben bu yollara açık değilim mesela. Batılın bu denli tasviri iki tarafı keskin bıçak gibidir çünkü. İnsan kendi mahiyeti de dahil hiçbir şeyin hakiki sahibi değil. Bu durum çok hüzün verici&#8230; Kendimiz bile kendimize emanetiz bir bakıma. Bu durumda emaneti verenin izni olmadan emanet üzerinde tasarrufta bulunmak nasıl mümkün olabilir? Bu noktada kınayanların kınaması beni hiç ilgilendirmez: Özgür değildir mümin yazar Batılı manada <span id="more-19395"></span>, peygamberin yolunu izlemekle kayıtlıdır, söz vermiş, akitleşmiştir. Nefsin tezkiyesinden uzak başıboş bir özgürlükten feragat ederek özgürleşebilir ancak. Bizim edebiyattaki drama&#8217;mız bu olabilir, hatta olmalıdır Mustafa Kutlu&#8217;ya göre.  Bediüzzaman &#8220;Âlemin anahtarı insanın elinde o da nefsine takılı vaziyette&#8221; diyor. Gizli hazineleri onunla keşfeder. Yazmak bu anahtar gibi, keşfe yol açar. Oysa ‘ene&#8217;nin yani en içteki kendinin kendisi de bir tılsım, bir muamma. İnsan yazarak bunları biraz daha anlayabileceğine inanır, benim için yazmak kendi için yazmaktır öncelikle.     </em></p>
<p><em> </em><strong>Yıldız Ramazanoğlu, edebiyata, siyasete, sosyal konulara karşı sorumluluk sahibi bir yazar ve bir aktivist, bu denli geniş bir alanda hakkını vererek kalem oynatmanın ve hatta sahaya inmenin altında yatan en önemli etken nedir?</strong></p>
<p> <em>Yazmak, etmek, eylemek her şey tek bir şey için: Elimizde olandan Allah için vermekle ilgili. Kendimizi ne güne saklıyoruz ki? Edebiyat öyle yüksekte bir kral ya da prenses tahtında oturarak icra edilecek bir meslek ya da hülyalı bir uğraş değil. Tozun toprağın kanın ve emeğin ta kendisi.  &#8220;Söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı, söz ola ağulu aşı, yağ ile bal ede bir söz.&#8221; Yunus söylemiş sözün neye yarayacağını. Yaşadığımız dünyaya tanıklık ediyoruz, bu tanıklık seyretmek olarak düşünülemez, elle dille müdahaleyi de içermeli.  </em></p>
<p><em> </em><strong>Söyleşiyi biraz daha özele çekmek ve deyim yerindeyse sizi konuşturmak istiyorum, Türk Edebiyatının 80 dönemindeki siyasi ayrışmaları malum, sizce edebiyatın ideolojisi ve ideolojiye katkısı olur mu?</strong></p>
<p> <em>Edebiyat tek bir bakış açısının demir parmaklıkları içinde icra edilemez. Tersine yerelden yola çıkarak bütün insanlığı içine alacak genişlikte başka tecrübelerle incelikle karşılaştığımız çarpıştığımız bazen uzlaştığımız bir alan olmalı. İyi, doğru ve güzelin satır aralarından yükseldiğini hissettiğimiz bir hayat yeri.  Sanatın tamamı böyle. Bir yaklaşımın kabul ettirilmesine propagandasının yapılmasına yönelik çalışmalar estetik değeri daha güç yakalıyor. Mesela dinin tezahürlerini yok sayan, hiçbir şekilde olumlu manada yer vermeyen bir edebiyat kolu vardır Türkçe&#8217;de. Dünyada da özellikle Amerikan sinemasında politik kameranın nasıl işlediğini hepimiz biliyoruz. Sanatın emperyal hedeflerin emrine verilmesi zalimce.  İşgalleri gerekçelendirmede, vicdanları ele geçirmede kullanılan bir dil var. Bu yolla insanların yağmalara katliamlara sıcak bakması sağlanıyor. Dinin tek bir yorumunu dayatan, insanlığı ıslah etme düşüncesiyle üstten konuşan bir dil de edebiyata çok uzak gelir bana.    </em></p>
<p><em> Edebiyatla siyaset arasında keskin bir çizgi olması gerektiğini düşünenler var. Öte yandan buna direnen ve bütün insanlığın meselelerine sahip çıkan yazarlar. Mesela Sartre&#8217;ın 1964&#8242;te Nobel Edebiyat ödülünü reddettiğinde İsveç&#8217;teki akademiye yolladığı bir mektup var &#8220;Niçin reddediyorum&#8221; başlıklı&#8230; Gerçekten önemli bir vesika. 1998&#8242;de Jose Saramago&#8217;nun Frankfurt Kitap Fuarında konuşmasını dinleme şansım olmuştu, çok eleştirilmişti İsrail ve ABD&#8217;ye çattığı için. Sonra kitaplarına neredeyse gizli ambargo kondu. Ama 2005&#8242;te de ünlü İngiliz oyun yazarı Harold Pinter dünyanın bütün yaralarına değmişti ve ne alaka tiyatro yazarlığıyla denmişti, edebiyatın sanatın politize edilmesinden dem vurularak.  </em></p>
<p><em> Sonuçta roman, hikâye bir eğitim ve öğrenim aracı değil. Hayatı anlatmaya çalışan metinler. Bütün disiplinlerin işin içine girdiği bir forum olarak görülebilir, özellikle de roman. Gerçi bu bulduğun her malzeme içine boca edilebilir demek değildir. İyi bir yazar önceden tasarlanmış bir biçim ve uslupla belli bir öğretiyi ideolojiyi hayat görüşünü dile getirmeye çalışmaz, romanda kendi kişilik ve düşünce alanından gelen doğruların belli bir doğallık içinde kitaba yansıması eserdeki yüceliği ortaya çıkarır. Romanın, hikâyenin sanatsal bütünlüğü estetik etkilerinden ayrı değil. Kahramanlar çoğu kez gerçek yaşamdakinden daha gerçek suretleriyle hayatımızda yer edinir. Dağınık ve karmaşık hayatın içinden belli bir seçmeyle düzenlemeyle yer alırlar ve içinde kötülüklerin yanı sıra insani yönden sıçrama yapabilen karakterlerin olması onu işlevsel de kılabilir. Bu kendiliğinden ortaya çıkan bir sonuç ise ideolojik görülemez. Beğeni sübjektif bir alan sonuçta. Fakat edebi ve estetik olan anlaşılmayacak kadar karmaşık değildir mesele, sadece kriter koymak zor ve hislerimiz bize gerçeği söyler. </em></p>
<p> <strong>Peki, Türk edebiyatının son dönemde nasıl buluyorsunuz?<a name="_GoBack"></a></strong></p>
<p> <em>Çok iyi hikâyeler ve romanlar yayınlanıyor fakat genel eğilim kişisel tecrübelerin son derece umutsuz bir hissiyatla ele alınması. Hala varoluşçu felsefe etkin edebiyatımızda ve Sartre&#8217;ın Bulantı&#8217;sına paralel yazan Demir Özlü gibi yazarların izleğini görebiliyoruz genç yazarlarda.  Beyhudelik duygusu yoğun, evin bir sıkıntı ailenin bir cehennem olduğu yargıları hâkim. Nurdan Gürbilek&#8217;in dediği gibi evlenecek insanların barlarda tanışıyor, kafelerde oturuyor ve otel odalarında buluşuyor olması genel toplumsal gerçekliğimizle bağdaşmıyor. Paylaşma duygusunun olmadığı, yemek pişmeyen evler de bizim tecrübemiz, ama sadece marjinal kesimlerin hakikatine eğilmek bir eksiklik. Edebiyatımıza baktığımızda yaşam huzur üretmiyor, evsiz ve aidiyetsiziz duygusuna kapılabiliriz, bu olumsuzlukları çoğaltmak zor değil.   Bir yazar &#8220;evin hiçbir biçimini sevmem ben&#8221; diyor mesela. </em></p>
<p><em>  Buraya nasıl geldik incelikle dile getiren kitaplar da yazılmıyor değil. Bu karşı edebiyat değil, hepsi edebiyatımızın parçaları. Oğuz Atay&#8217;ın &#8220;Düşünmek için bir ev tutsam, kapıdan girip düşünme terliklerimi giysem odalar bomboş olsa hiçbirinin bir adı -yatak odası oturma odası gibi- bir tahsisi olmasa&#8221; fikrine bayılırdım eskiden, bir ütopya olarak içimde saklardım. Hala da bekliyorum bu evin bana gelmesini. Evin bizi yutmasına izin vermeli mi, özellikle kadın yazarlar için evde bir alan açmak ve yazmak mümkün mü, yoksa da Nihan Kaya&#8217;nın dediği gibi &#8220;hayat yazmamızı istemez mi&#8221; bilemiyorum ama hikâyemiz, romanımız ve şiirimiz yoksunluklar zorluklar içinde bir şekilde yazılıyor.     </em></p>
<p><strong>Sanat konusunda Ahmet Altan bir yazısında &#8220;Osmanlı&#8217;da vals gibi sanatların yokluğunu eleştirdi&#8221; daha önce Gündüz Vassaf Batılı sanata alaka göstermeyen mütedeyyin kesimi eleştirmişti. Buradan bakarsak, sanatı edebiyat olsun, sinema olsun, müzik olsun Doğu-Batı diye ayırabilir miyiz? Yahut belirli sanata alaka beklemek, bunu bir ölçme biçimi kılmak ne kadar doğru?</strong></p>
<p> <em>Her kültür ve medeniyet kendine yakışan sanatı doğurur; Batı&#8217;yı neden hat sanatı yok diye kınayabilir miyiz? British müzesinde kaligrafi bölümünü gezmiştim mesela. İnanın herkes İslam bölümündeki hat eserlerinin başında toplanmıştı, diğer güzel yazılar da estetikti elbette, ama hattın büyüsü sihri etkisi yoktu açıkçası. Son tahlilde Doğu da, Batı da Allah&#8217;ındır ve sanatı bu kadar kompartımanlar halinde düşünmek mümkün değil. İnsanlığın tek bir ortak hikâyesi, tecrübesi var ve temel hedef bu dünyadaki varoluşun hikmetine vakıf olmak; yaşadıklarını, başına gelenleri anlamlandırmak&#8230; Doğuya yeterince eğilmeyen buradaki tecrübeye derinliklere asgari düzeyde de olsa aşina olmayan Batılıların eserini olgunlaştırmada eksik kalabileceğini düşünüyorum. Bu noktada günümüz Müslümanlarını okur olarak daha ileride görüyorum doğrusu. Goethe ve Hafız yan yana okunuyor, gencecik kızlar Furuğ&#8217;dan da, Sylvia Plath&#8217;dan da haberdar. Fotoğraf çekiyor, festivallerde sayısız film izliyorlar ve dünya müziklerini biliyorlar. Önümüzdeki yıllarda bu tartışmaların manası kalmayacak çünkü önemli üretimler göreceğiz gibi geliyor bana. Alametler çok açık. </em></p>
<p><em> </em><strong>Biraz da toplumsal konulara dönmek istiyorum; Müslüman ve dindar bir kadın olarak, Türkiye şartlarında, özellikle 28 Şubat sürecinde ve sonrasında Müslüman dindar kesimin, dünyaya ve Türkiye şartlarına karşı olan tutumunu nasıl yorumluyorsunuz?</strong><strong></strong></p>
<p> <em>Bu süreç ağır hak ihlallerinin yaşandığı bir dönem&#8230; Fakat İslam adına ortaya konan pratikler ve bizim referanslarla bağımız iyi bir sınavdan geçti. Fadime Şahin tuzağı önemli şeyleri açığa çıkardı. Yazılan gazete yazılarında sizin metresleriniz varsa bizim de ikinci eşlerimiz neden olmasın noktasına gelindi. O zaman dine aldırmayan insanların hayatında ne varsa bir şekilde dine uydurarak tekrarlama isteğinin bilinçaltlarında beklediği gerçeğiyle yüz yüze geldik. Bir işadamı &#8220;Biz Ferrari&#8217;ye binemez miyiz, saçımıza jöle süremez miyiz?&#8221; diyordu. Neden yakıştıramıyorsunuz manasında. Yaşamsal hedeflerimize bakın! Ferrariye binebiliriz elbet, ama binmeli miyiz her şeyi &#8220;Yapmalı mıyız?&#8221; sorusu duyulmuyordu o günlerde. Bizi kabul etmeyenlerle tüketim kutucuğunda eşitlenmek gibi bir eğilim güçlendi. Burjuvaziden evin pahalı eşyalarla doldurulması anlaşıldı. </em></p>
<p><em> Başka bir uçtan da Müslümanlar dünyanın vicdan sahibi erdemli insanlarıyla bir araya gelme tecrübesi yaşadı. Küçük hesaplara karşı dünyada adaletin yolunu izleme gibi ulvi bir deneyim. Bunun bir parçası olmak için İslam&#8217;ın yeniden okunması ve yeni sorulara ve durumlara yeni cevaplar üretilmesi meselesi&#8230; Sert tartışmalar yaşanıyor hala. Şimdilerde İslam&#8217;ın vicdanını kimi vurdumduymaz pratiklere bakıp dar ve yetersiz gören, iç dengesi liberal sol hareketler lehine bozulan gençler var. Bu İslami birikime eğilemeden başka karşılaşmalar yaşamakla alakalı. İslam öyle büyük bir derya ve içinde öyle sonsuz açılımlar var ki emek verecek, içinden adaleti kemaliyle çekip çıkaracak genç zihinler gerekli. O zaman ortak kesişim alanlarında olabiliriz ve &#8220;İslam ne verebilir?&#8221; sorusunu hiç duraksamadan cevaplandırabiliriz.  </em></p>
<p><em> </em><strong>Peki, bu sürecin en ağır kayıplarını veren başörtülü kadınların dünü bugünü desem&#8230; Başörtülü kadınlar bunca baskı gördükten sonra bir değişim gösterdi mi?</strong><strong></strong></p>
<p> <em>Tabii ki kimseye güvenmemeyi öğrendiler. Mağdur ve yardıma muhtaç göründükleri zamanlarda hami olarak görünenler yetkin kadınlar olduklarında bunu kabullenmekte yeni durumun hakkını vermekte zorlandılar. Yurt dışına gitmek de önemli bir zenginlik kattı ve dünyaya açılan genç kadınlar İslam adına dayatılan rol biçmeleri sorgulamaya başladılar. Mesela Bosna&#8217;da bir gurup genç kızla yurtta kalıyordum, sabah erkenden bisikletleriyle orman gezisine çıktılar ki bu Türkiye&#8217;de kınanmadan ya da birilerinin hayret dolu bakışlarına muhatap olmadan gerçekleştiremeyecekleri bir şeydi. En küçük insani bir hareketin bile ne kadar baskı altında olduğunu bu ülkeden kuzeye güneye doğuyu ya da batıya doğru çıkınca görebildiler. İngiltere&#8217;ye giden bir kız &#8220;İlk kez kendimi her türlü baskıdan, gözetleyen gözden uzak sadece Allah&#8217;a hesap verir halde özgür hissettim, namazlarıma sımsıkı hürce sarıldım&#8221; demişti. Hindistan&#8217;a giden bir arkadaşım da &#8220;Kendimi ilk kez kimsenin dönüp bakmadığı ilgilenilmeyen işaret edilmeyen tanımlanmayan tam ve eksiksiz bir insan olarak bütünlüklü bir şekilde burada algıladım&#8221; diyordu. Bunlar önemli tecrübeler. Ben de en çok uçakta mutlu olurum mesela hiçbir yerde değilim sadece Allah&#8217;a aitim ve beni kimse bir alana bir küçük ideolojiye sıkıştıramaz. Hayat ölüm ve ikisi arasındaki keşiflerim vardır sadece. Algılandıkça azalıyor insan.</em></p>
<p><em> Olumsuz bir değişim de var elbette. Bu kadar baskıdan hatta etkin yerlerde bulunan kimi dindar erkeklerin de dışlama ve aşağılamasından sonra, bir yer edinmek uğruna mevcut çarpık sistemi tekrarlama eğilimi. İşim bunu gerektiriyor duygusu. Daha dirençli ve inançlarına uygun ortamlar yaratmada istekli ve azimli olmalı genç kadınlar. ‘Gevşemeyiniz, üzülmeyiniz Allah inananlarla beraberdir&#8217; ayeti hepimiz için. Yaşam biçimimizi korkusuzca inşa edebilecek özgüvenimiz olmalı. Hayat namazın etrafında dönmeli mesela.</em></p>
<p><em> </em><strong>Müslüman başörtülü bir kadın örtüsü gereği tercihini ayan beyan ortaya koymuştur. Son dönem konuşulan bir konudur; &#8220;başörtülü kadınların tesettürsüzlüğü konusu&#8221; üzerine ne düşünüyorsunuz? Düne kadar Kemalist zihniyetin kendince üstten bir yorumla duruş ve yerini belirlemeye kalktığı kadınlara bugün İslami kesimden bazıları hemen hemen aynı üslupla duruş ve yer belirliyor, bunu nasıl yorumluyorsunuz?</strong></p>
<p>  <em>Dikkatimi çeken bir tuhaflık vardır, çarşaflı bir genç kadının yanında daracık blucinli erkekler. Ama nedense burada en çok şaşırmamız ve kınamamız gereken şey, kadının gözüne birazcık sürme çekmiş olması mesela. Değerlerin korunmasını tamamen kadına zimmetlediğimiz bir hâl var. Dindar erkekleri meslektaşlarıyla ya da toplantılardaki kadın katılımcılarla öpüşerek selamlaşırken gördüğümüzde hiç şaşırmıyoruz bile artık. Kadının tesettüre gereği gibi özen göstermediğine yeterince titizlenmediğine hayıflanırmış gibi görünen aynı erkekler, yerine göre başörtülü eşlerinden rahatsız oluyor ve mümkün mertebe onları elit (!) topluluklara katmıyorlar. İranlıların deyimiyle &#8220;iyi hicaplı&#8221; kadınlarla evlenmeyi tercih etmek kahramanca bir duruş şimdilerde&#8230; Böyle çelişkiler içinde sürüklenmeye hiç gerek yok. Tesettürün temel ilkeleri giysinin şeffaf ve dar olmaması, bakılınca mümin bir kadın olduğunuzun anlaşılması, öncelikle de gözlerin haramdan sakınılması. Bunun dışında beğeniler, renkler, kesimler, tercihler elbette farklılık gösterir, bir zamandan diğerine kişiden bir başka kişiye. Bu farkları ortadan kaldırmak insanlık dışı olurdu. Belli bir zevkin ürünü olup tesettüre de uygun bir şeyler bulmak eskiden de zordu şimdi de zor. Tasarımcıların meşruiyet alanını ihlal etmeden uygun bir şeyler tasarlama çabalarını saygı hatta minnetle karşılıyorum. Elli yaşındaki kadınla yirmi yaşındaki bir gencin aynı giyinmesi beklenebilir mi? Bunu beklerdi insanlar bir zamanlar. Tesettürde bir yozlaşma yok mu peki, elbette var. Bunun dini, sosyolojik sebeplerini analiz etmek lazım. Aynaya bakınca herkes neyin ne olduğunu görüyor. Bir kadın sokağa çıkarken mesaj yüklü, her insan böyledir. Her giysi politiktir bu yönüyle. Laik düzene, kadını küçümseyen ya da tesettürden gizlice utanan erkek bakışına kendi duruşunu gevşeterek karşılık veriyor gerilimi azaltma yoluna gidiyor giysi yoluyla bazı kadınlar. Teşhir arzusunun dizginlenememesi de var . Sosyokültürel olarak dindar değil ama muhafaza etme kutucuğunda yer alıyor bazıları da. Her halükarda başörtüsünü güzel bir mesaj olarak alırım ben, bir cesaret ve kaybetme yeri. Sonra içinin güzel dolması için dua ederim.    </em><em></em></p>
<p><em> </em><strong>Bir toplumda azınlık muamelesi gören kesim ya asimile olur, dönüşür yahut iç dinamiklerine daha çok sarılır, direnç gösterir. Sizce Türkiye&#8217;deki totaliter laik kesimin, azınlık muamelesini reva gördüğü Müslüman kesim direnç mi gösterdi, dönüştü mü?</strong></p>
<p> <em>Tamamen asimile olmaktan söz edemeyiz ama gözle görülür bir eksen kayması söz konusu. Önceliklerin sıralaması değişti. Hâl diliyle ölüm rabıtası içinde olan Müslüman kesimde aslında fırsat verilse biz de harcamayı yaşamayı pekala biliyoruz düşüncesi hakim olmaya başladı. Değerlerin erozyonu. Kimi düşünce insanları da koruma adına kelimenin tam manasıyla muhafazakârlığa gömüldü, hiçbir sorgulamaya tabi tutmadan eskiden var olan her şeyi muhafaza etmemizi istiyorlar. Mesela eşi rahatsızlandığında kadın doktor arayan bir adam, bir yandan da kadınların çalışmasının, meslek edinmesinin, gündelik yaşam dışında zamanı örgütleyerek bir şeyler üretmesinin düşmanı olabiliyor. Kadınlar çalışacak sizin ailelerinize çocuklarınıza öğretmenlik, danışmanlık, doktorluk vs. yapacak, ama ilke gereği siz çalışmasına karşı olduğunuzdan, hangi koşullarda bu hizmetin size sunulduğuyla hiç ilgilenmeyeceksiniz. Bu emekçilerin yaşam koşullarını iyileştirmeye yönelik her çabayı fuzuli hatta zararlı ve tehlikeli göreceksiniz. Bunu anlamam mümkün değil.  Bu hayata hayatiyete karşılık vermek çözüm ve cevap üretmek yerine gelişmelerin arkasından sürüklenmekten başka bir şey değil. Koyu bir nostaljiyle bugünü kavrayamayız. Annelerimizden yararlanabiliriz ama bire bir onları ne tekrarlayabiliriz ne de gereklidir bu. Onlar da bir noktada durmuyor ki. Yetmiş yaşındaki kadınlar cep telefonu kullanıyor, toplu seyahatlere çıkıyor, torunlarının facebook unu takip ediyor, politik yorumlar yapıyor ve sinemaya gidiyorlar. Mahallemizde mütedeyyin annelerimiz Semih Kaplanoğlu&#8217;nun Bal filmine gittiler, Hür Adam filmini izlediler ve Baraka için sözleştiler, Cuma dersinin ardından TV ekranı en geniş komşuda izlemek üzere. Bunlar yoktu eskiden. Ne olacak şimdi, ne diyeceğiz onlara, ayıp mı yoksa günah mı? 76 yaşındaki annem İstanbul&#8217;u kaplayan gökdelenlere karşı imza atıyor, Şili&#8217;de toprak altında kalan madencilere dua ediyor dostlarıyla. Kimileri kalkıp Sudan&#8217;a Açe&#8217;ye gittiler, yetimlerin başını okşamaya. Müslüman kadınlar kınayan, aşağılayan suçlayan, mahkûm eden, rol veren, yer biçen, Allah7ın hukukunu çiğneyen, layık görüp verdiğini geri alan dili duymak istemiyor artık. Bir kez de saygı duyun, takdir edin, yardım edin, el verin, merhamet dili olsun.      </em><em></em></p>
<p><em> </em><strong>Açık konuşmak gerekirse, Türkiye&#8217;deki feminist hareket başlangıcı itibariyle Kemalist çizgide, bir hak arama gayreti yerine suni bir modernleşme ile yürümüştür. Ancak bugüne geldiğimizde resmin içeriği değişiyor, Müslüman kesimdeki kadınlar arasında düne kadar çok uzak olan bir kavram olan feminizm dillendiriliyor. Kendini feminist olarak tanımlayan, haklarını feminist bir söylemle arayan Müslüman kadınlar mevcut, siz bunu nasıl yorumluyorsunuz?</strong></p>
<p> &#8221;<em>Bir zaman gelecek San&#8217;a'dan tek başına yolculuğa çıkan bir kadın, Hadramut&#8217;a kadar hiçbir saldırıya uğramadan seyahat edebilecekti&#8221; demişti sevgili Peygamberimiz, hem de daha risaletinin ilk günlerinde. O zamanın bu uzak mesafesini düşününce şimdinin bütün dünyayı güvenli kılma hedefini görebiliyoruz. Bir kadın için böyle vaatleri olan bir dinin mensubuyuz. İslam&#8217;ı kendi içimize kapanarak anlamamız mümkün değil. İnsanlığın taleplerine acılarına tartışmalarına çözüm olarak ortaya konan teorilere ve pratiklere bigâne kalamayız. Feminizm kadına yönelik ayrımcılığa, şiddette, ikinci sınıf görme eğilimlerine karşı koyma istencinden doğdu. Kadın hakları savunusu olarak tanımlasak da bu konuda farklı tanımlar çözümlemeler ve çareler ileri sürüldü. Kadınların okuma yazmasının bile gereksiz görüldüğü dönemlerden geçerek gelen bir kültüre mensupsanız, İslam&#8217;ın öngörüsünü doğruya en yakın biçimde anlamak istiyorsanız zihin açıcı her birikime eğilebilirsiniz. Adalet sahibi biri, mümin kadınlar için ‘feminist ‘ sözcüğünü avami bir üslupla suçlama dili olarak kullanmadan önce feminist birikimin nereden doğup ne ileri sürdüğüne bir göz atma ihtiyacı duyar. Düşünür dediğimiz insanların bir tek kitap bile okumadan önyargılarla hareket etmesi düşündürücü. Osmanlı ve Cumhuriyet dönemi şairlerimizden Sükufe Nihal feminizmi kadınların erkeklerin elinde oyuncak olmaktan kurtulması için, ilim irfan sahibi olmak için mücadele etmek olarak açıklıyordu. Ben onların feminizmine dini bütün Osmanlı kadınlarının çabalarına Fatma Aliye, Emine Semiye, özellikle de Halide Edip&#8217;e yakın bir yerdeyim.   </em></p>
<p><em> Feminizmin Türkiye&#8217;deki gelişim seyri çok uzunca tartışmayı hak ediyor. Kemalist söylem aslında jakobenliği kadınlara da bulaştırdı, yerine göre mesela Nezihe Muhittin&#8217;i bile dışladı. Kadınları özgürleştirmekten çok bir kalıba sokma girişiminin parçası oldu feminist söylem uzun yıllar, hala da kısmen öyledir. </em></p>
<p><em> Dünyada kendini feminist olarak tanımlayan Müslüman kadınlara gelince bir çoğu emperyal hedeflere hizmet ediyor, İslam&#8217;ın daha kullanışlı (!) hale getirilmesi yolunda performans sergiliyorlar. Çok azı müstesna&#8230; İslamcı feminist kongreler düzenlendi mesela, ayetlerin bazılarını çıkarma girişimine bile tanık olduk.   </em></p>
<p><em> </em><strong>Son dönem çokça rastladığımız İslam&#8217;ın liberal ve Marksist-Sosyalist yorumları hakkında ne düşünüyorsunuz?</strong></p>
<p> <em>Türkiye bir kırılmadan geçiyor. Bu dünyadaki kırılmalara paralel bir durum. ABD ve dünya güçlerinin Irak saldırısı (2003) kurtuluş için fikirleri olan vicdan sahibi insanları yüksek alarmda harekete geçirdi. Yeni ittifaklar kuruldu. Farklı eğilimlerden barış yanlıları insani ortak paydalarda işgallere darbelere şiddete ve küresel adaletsizliğe karşı birleşmeye çalışıyor. Bu çabalar doğal olarak herkesi ötekinin hakikatine eğilmeye zorladı. Adalet için bir Marksist, bir Müslüman ve bir liberal mesela, hangi noktalardan yola çıkabiliyor ve hangi kesişim alanları kümeleri var aramızda, kalbi ama matematik de bir durum. İttifak notaları da amansız ihtilaf noktaları da tartışılıyor. İslam&#8217;ın yarattığı vicdan bu karşılaşmalarda daha da billurlaşabilir. İslam elden gidiyor endişeleri yersiz. Kimse masum değil ki. Neo liberal politikaların dünyayı getirdiği nokta ortada. Marksizm ise binbir parça ve insanlığın tümünü içine alan bir söylem geliştirebilmiş değil. İslam ise ilkesel olarak bana göre en parlak yerde. Özgüvenle ve sükûnetle her birikime açılabilir, paylaşabiliriz. Herkesten öğrenecek şeylerimiz var.  </em><em></em></p>
<p><em> </em><strong>Gündeme dönecek olursak, çok acı bir sürecin, Türk-Kürt çatışmasının olduğu, maalesef işin sivil öldürmelere vardığı bir dönemden geçiyoruz&#8230; Bu şiddetin nedenleri, sonuçları ve çözümü noktasındaki görüşlerinizi paylaşır mısınız?</strong></p>
<p> <em>Hakkaniyetle ve adım adım haklar teslim edilerek mesafe kaydedilebilir. Herkes acı çekti bu ülkede I. Dünya savaşından beri. Hepimiz bir şekilde asimilasyona uğradık kimliğimizin en az bir parçasıyla ama en sert ve radikal asimilasyon Kürt kimliğine karşı gerçekleşti. Büyük Kürt ayaklanmaları bu ülkede dinin elden gitmesi kaygılarına dayanıyordu aslında. İnsanları Kürtler Müslümanlar diye kategorize etmek de vahim hata. Kürt Müslüman başörtülü kadın mesela&#8230; Hepsi birbirinden ezilesi dört aidiyet. Birçok aidiyetimiz iç içe. Kürt halkı bu ülkenin en dindar kesimi olmuş, bölgeden büyük âlimler yetişmiştir her zaman. Bu kadar zorbalığa karşı PKK&#8217;nın başlangıçta haklı bir gerekçeyle dağa çıktığını düşünüyorum. Öte yandan barışçı Kürt hareketlerini şiddetle bastırdığı, infazlar yaptıkları da bir gerçek. Fakat artık külliyen haksız durumdalar. Masada her şey konuşulurken, mesele bütün toplumun gündemindeyken, inkâr sona ermiş ve bütün insanlar barış için harekete geçmişken savaşı tırmandırmak kime yarar? Açılım politikalarını buruşturup atma yetkisini onlara kim verdi. Devletin operasyonlarını zerre kadar desteklemiyorum ama bu fırsatı vermek için sebep yoktu. Özerklik bile konuşuluyordu neticede. Artık Orhan Miroğlu&#8217;nun dediği gibi asker kanı döküp masada elini kuvvetlendirme gerekçesi de yok, çünkü sivillere kadar varan cinayetler tersine masadakileri de dağıtıyor. </em><em></em></p>
<p><em> </em><strong>Malumunuz Arap Dünyası devrimlerle ezberlerini bozuyor, diktatörlerini deviriyor, bu devrimlerdeki asıl etmen nedir, mesela &#8220;arkasında Batı var&#8221; iddiası ne kadar doğru?</strong></p>
<p> <em>Meselenin birçok yönü var ve hepsine aynı anda bakmak zorundayız. Öncelikle 20. Yüzyılın soğuk savaş döneminin totaliter rejimlerinden kurtulmak istiyor İslam dünyası uzun yıllardır. II. Dünya savaşından sonra bütün Orta Doğuya Baasçı zalim ve acımasız liderler hakim oldu. Muhalifler çok büyük acılar çekti. Her şeyi ABD ve Avrupa yapıyor söylemi kendimize ve Arap halklarına haksızlık olduğu gibi bir özgüvensizliğin de tezahürü. Bir seferinde Müslüman kadınlarla ilgili kör noktalarımızdan söz eden bir konuşma yapmış, mevcut durumun sebeplerine inmeye çalışmıştım, bir kanaat önderi bana doğrudan &#8220;bizi&#8221; İngilizlerin konuşturduğunu söylemişti. Mümin bir kadının içinde yaşadığı toplumu, dünyayı, kadın meselesini, gündelik yaşamdaki sorunları kendi referanslarından yola çıkarak sorgulayabileceğine inanmıyor adam, biri bizi telkinle konuşturmadıkça konuşamayız fikir üretemeyiz önyargısı var.  </em></p>
<p><em> Öte yandan halkların bu hareketi karşısında elbette emperyal ülkeler müdahil olmak pay çıkarmak kontrol etmek, nemalanmak ve rol vermek isteyecek, bu çok normal. Şimdi Tahrir&#8217;de müdahil olmak isteseler de can dostları Mübarek&#8217;in devrilmesini engelleyemeyecekleri belli olunca karşısında konumlandılar, gözlerini kırpmadan harcadılar otuz yıllık tiranlarını. Herkes bir mevzi kazanma peşinde ama biz doğru bildiğimiz yolda ilerlemeliyiz, her şeyi ABD ve Avrupa yapıyor düşüncesine yakın değilim. Tunus&#8217;taki seçim sonuçlarını da mı Batı sağladı? Hiç istemedikleri sonuçlar. Mesele var olan gelişmeleri Müslümanların lehine çevirme mücadelesi olmalı. Şimdi İran hedefte. Kürtlerle Türkler elbirliği yapabilselerdi ve Beşar Esad, bin Ali gibi çekilip gitseydi, seçime gidilseydi asla cesaret edemezlerdi saldırganlığı telaffuz etmeye.</em></p>
<p><em> </em><strong>Türkiye&#8217;nin Arap Devrimlerinde etkili olduğu, kısmen rol model olduğu dahi konuşuluyor, Başbakan Tunus, Mısır gibi ülkelerde bir kahraman gibi karşılanıyor, sizce bunun nedeni nedir?</strong></p>
<p> <em>Garip gelecek ama &#8220;One minute&#8221; in yarattığı etki çok büyük oldu bence. Bunu destekleyen politikalar, halkalara sahip çıkma, Batıyı da etkileyip, dışlamadan ahlaki bir çizgiye çekme çabaları ve gayretleri saygı uyandırıyor. Marmara Gemisi de kalbi duygularımızın reel politik insafsızlığının tersine hareketlere yol açabileceğini gösterdi. Ak Partinin seçim zaferi de büyüledi. Hükümetin İslami iddiası yok denilse de İslami referanslardan kültürel olarak zihinsel olarak sürekli beslendikleri çok açık. Aslında laiklik önerisi kuşku yarattı ve bu yöndeki mesajların sempatiyi kıracağını düşünüyorum. Bu Batılıların sözcüsü olmak ve Büyük Orta Doğu Projesinin taşıyıcısı olmak gibi kuşkuları doğurmuş olabilir. Yazın Kâbe&#8217;de Mısırlı bir diş doktoru hanımla karşılaşmıştım ve Türk olduğumu öğrenince gözleri doldu, Tayyip beye selam yolladı ama iletmem mümkün olmadı. Böyle de bir sempati var. Filistin bir metafor ve sembol aslında. Davos&#8217;taki müdahale ezilen dışlanan herkesin hakkına sahip çıkmaktı, Filistin&#8217;le sınırlı değildi. Tarihi bir andı dünya için. Ekran başında milyonlarca insan ağladı eminim. </em><em></em></p>
<p><em> </em><strong>Bir yazar olmak yanı sıra eş, anne ve hatta anneannesiniz, yazar Yıldız Ramazanoğlu ile bir başka rol olan anne, eş sıfatları arasında fark görüyor musunuz? Bir kadının işi ve aile hayatı arasındaki rol değişimleri, bir zenginlik midir yoksa sekte mi?</strong></p>
<p> </p>
<p> <em>Yaşamın çeşitli halleri yansımaları tecrübeleri var. Her birisi tekâmülümüzün, imtihanımızın bir parçası&#8230; &#8220;Müminin kalbi güvercine benzer günde yedi kere hal değiştirir&#8221; diyor Peygamberimiz. Yaşamda da birçok hallere giriyoruz. Sahnede oynadığımız roller var, yazgı manasında. Aile dediğimiz canımızdan birer parça olan insanları içine alır. Gel gelelim onların hakkı çiğnenmeden küçük ihlaller olmadan bir şey üretmek mümkün değildir. Bu erkekler için de böyle. Kabul edilebilir makul sınırlar içinde kalabilirseniz ne âlâ, üretmek ahenk ve denge zenginlik ve manevi genişleme şeklinde tezahür eder, sırat köprüsü üzerinde iş görüyoruz açıkçası. Böyle soruları çocuklarımıza sormalı aslında. Bu dünyaya gelen herkes azami derecede Allah&#8217;ın vahiyden muradını anlamak, kemalâtını geliştirmek için çabalayacak. Herkesin bir misyonu var onu bulup gereğini yapacak. Bu konuda Kur&#8217;an cinsiyete bakmaz herkes yükümlü. </em></p>
<p><em> </em><strong>Yeni yeni yazmaya başlamış genç arkadaşlarımıza bu meşgaleye uzun mesailer harcamış bir kalem olarak önerilerinizi rica etsek&#8230;</strong></p>
<p> <em>Fransızlar &#8220;l&#8217;appetit vient en mangeant&#8221; (İştah yerken gelir) derler. Onun gibi yazmada ilham beklenmez. Disiplinli bir çalışma azim sebat işçilik ve emek esastır. İlham çalışırken gelir ve yaşamın sırları bir ucundan görünür. Önümüze yayınlama adını duyurma bir yere gelme gibi hedefler koymamalıyız. Yazma esnasında öğrendiklerimiz parıldayan düşünceler, aydınlanan kör noktalar, aşınan törpülenen nefsaniyetimiz ihsan olarak bize yeter. Ötekiler işin doğası gereği olur zamanla, olsa da hoş olmasa da diye bakmak, dünyevi yoksunluklara göğüs germek gerek. </em></p>
<p><em> </em><strong>Değerli vaktiniz ayırdığınız için, görüşlerinizi paylaştığınız için çok teşekkür ederiz&#8230;</strong></p>
<p> <em>Ben çok teşekkür ederim sabrınız için.</em></p>
<p> </p>
<p>&#8230; Bu sohbeti sevdiyseniz&#8230;</p>
<ul>
<li><a title="Permanent Link to Erzurum'da kardeşlik ve arkadaşlık kavi" rel="bookmark" href="http://www.derindusunce.org/2011/11/02/erzurumda-kardeslik-ve-arkadaslik-kavi/">Erzurum&#8217;da kardeşlik ve arkadaşlık kavi </a>(<a title="Yıldız Ramazanoğlu tarafından yazılan yazılar" href="http://www.derindusunce.org/author/yildizramazanoglu/">Yıldız Ramazanoğlu</a>)</li>
<li><a title="Permanent Link to Kenan Çamurcu ile İslam ve Modernizm Üzerine" rel="bookmark" href="http://www.derindusunce.org/2010/10/19/kenan-camurcu-ile-islam-ve-modernizm-uzerine/">Kenan Çamurcu ile İslam ve Modernizm Üzerine </a>(<a title="Cemile Bayraktar tarafından yazılan yazılar" href="http://www.derindusunce.org/author/cemilebayraktar/">Cemile Bayraktar</a>)</li>
<li><a title="Permanent Link to Derin Düşünce ile Yeni Bir Röportaj" rel="bookmark" href="http://www.derindusunce.org/2011/04/12/derin-dusunce-ile-yeni-bir-roportaj/">Derin Düşünce ile Yeni Bir Röportaj </a>(Abdullah Yalnız)</li>
<li><a title="Permanent Link to Müslüman devlet olur mu ? (Ümit Aktaş ile dobra dobra)" rel="bookmark" href="http://www.derindusunce.org/2010/10/25/musluman-devlet-olur-mu-umit-aktas-ile-dobra-dobra/">Müslüman devlet olur mu ? (Ümit Aktaş ile dobra dobra)</a></li>
<li><a title="Permanent Link to Erik ile röportaj" rel="bookmark" href="http://www.derindusunce.org/2010/05/31/erik-ile-roportaj/">Erik ile röportaj </a>(<a title="O. Tan Haskol tarafından yazılan yazılar" href="http://www.derindusunce.org/author/olcaytotanhaskol/">O. Tan Haskol</a>)</li>
<li><a title="Permanent Link to İlber Ortaylı ile sohbet" rel="bookmark" href="http://www.derindusunce.org/2009/04/22/ilber-ortayli-ile-sohbet/">İlber Ortaylı ile sohbet </a> (<a title="O. Tan Haskol tarafından yazılan yazılar" href="http://www.derindusunce.org/author/olcaytotanhaskol/">O. Tan Haskol</a>)</li>
<li><a title="Permanent Link to Cem Toker ile söyleşi" rel="bookmark" href="http://www.derindusunce.org/2008/07/01/cem-toker-ile-soylesi/">Cem Toker ile söyleşi </a>(<a title="Mehmet Yılmaz tarafından yazılan yazılar" href="http://www.derindusunce.org/author/mehmetyilmaz/">Mehmet Yılmaz</a>)</li>
</ul>
<p> </p>
<p>&#8230; Komşu mevzularda kitap okumak için &#8230;</p>
<p> </p>
<p><span style="color: #0000ff;"><strong>M<span><span><span>ü</span>slüman’ın Zaman’la imtihanı </span></span></strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091210_derin_dusunce_org_musluman.jpg"></a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/musluman_zaman.pdf" target="_blank"><span style="color: #3366ff;"><img class="alignleft size-medium wp-image-7624" title="20091210_derin_dusunce_org_musluman" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091210_derin_dusunce_org_musluman-203x300.jpg" alt="" width="114" height="155" /></span></a></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Sunuş</strong>: Müslümanlar dünyanın toplam nüfusunun %20’sini teşkil ediyorlar ama gerçek anlamda bir birlik yok. Askerî  tehditler karşısında birleşmek şöyle dursun birbiriyle savaş halinde olan Müslüman ülkeler var. Dünya ekonomisinin sadece %2-%3′lük bir kısmını üretebilen İslâm ülkeleri Avrupa Birliği gibi tek bir devlet olsalardı <strong><em>Gayrı Safi Millî Hasıla bakımından SADECE Almanya kadar </em></strong>bir ekonomik güç oluşturacaklardı. Bu bölünmüşlüğü ve <strong><em>en sonda, en altta kalmayı tevekkülle(!) kabul etmenin</em></strong> bedeli çok ağır: Bosna’da, Filistin’de, Çeçenistan’da, Doğu Türkistan’da ve daha bir çok yerde zulüm kol geziyor. Müslümanlar ağır bir imtihan geçiyorlar. Yaşamlarını şekillendiren şeylerle ilişkilerini gözden geçirmekle başlıyor bu imtihan. Teknolojiyle, lüks tüketimle, savaşla, kapitalizmle, demokrasiyle , “ötekiler” ile ve İslâm ile olan ilişkilerini daha sağlıklı bir zemine oturtabilecekler mi? <a href="http://www.derindusunce.org/img/musluman_zaman.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><strong><em>Müslüman’ın Zaman’la imtihanı</em></strong> </span></a>adındaki 204 sayfalık bu kitap işte bütün bu konuları sorgulayan ve çözümler öneren makalelerden oluşuyor.</p>
<p> </p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/02/islamcilik_kitap_k.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-14898" title="islamcilik_kitap_k" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/02/islamcilik_kitap_k.jpg" alt="" width="118" height="183" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/img/Islamcilik-devrim-demokrasi.pdf" target="_blank"> İslâmcılık, Devrim ile Demokrasi Kavşağında </a></strong></p>
<p>Müslümanca yaşamak için devletin de “Müslüman” olması mı gerekiyor? Bu o kadar net değil. Çünkü İslâm’ın gereği olan “kısıtlamaları” insan en başta kendi nefsine uygulamalı. Aksi takdirde dinî mecburiyet ve yasakların kanun gücüyle dayatılması vatandaşı çocuklaştırıyor ister istemez. <strong>İ</strong><strong>yi-kötü ayrımı yapmak, iyiden yana tercih kullanacak cesareti bulmak gibi insanî güzellikler devletin elinde bürokratik malzeme haline geliyor. </strong>21ci asırda Müslümanca yaşamak kolay değil. Yani İslâm’ın özüne dair olanı, değişmezleri korumak ama son kullanma tarihi geçmiş geleneklerden kurtulmak. AKP’yi iktidara taşıyan fikrî yapıyı, Demokrasi-İslâm ilişkisini, İran’ı ve Milli Görüş’ü  sorguladığımız bu kitabı ilginize sunuyoruz. <strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/Islamcilik-devrim-demokrasi.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_1.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><strong>Kitap Tanıtan Kitap 1</strong></span></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/11/kitap-tanitan-kitap2.jpg"><span style="color: #0066cc;"><strong><img class="alignleft size-full wp-image-13292" title="kitap-tanitan-kitap2" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/11/kitap-tanitan-kitap2.jpg" alt="" width="106" height="152" /></strong></span></a>Kitap okumak… Jean Paul Sartre, Nazan Bekiroğlu, Toshihiko Izutsu, Henri Bergson, Mustafa Kutlu, Dostoyevski, Elif Şafak, Clausewitz, Sadık Yalsızuçanlar, Alber Camus ile sohbet etmek… <strong>Suyun resmine bakmakla yetinmeyen, su içmek isteyenler için var kitaplar.</strong> Mesnevî var, El-Munkızü Min-ad-dalâl, Kitab Keşf al Mânâ, Er-Risâletü’t-tevhîd var.  Elinizdeki bu kitap Derin Düşünce yazarlarının seçtiği kitapların tanıtımlarını içeriyor. Bizdeki yansımalarını, eserlerin ve yazarların bıraktığı izleri. Farklı konularda 44 kitap, 170 sayfa. Zaman’a ayıracak vakti olanlar için…<strong> </strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_1.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><strong>Buradan indirebilirsiniz.</strong></span></a></p>
<p><strong></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_2.pdf" target="_blank"><strong><img class="alignright size-medium wp-image-18278" title="kitap_tanitan_kitap_2" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/08/kitap_tanitan_kitap_2.jpg" alt="" width="126" height="184" /><span style="color: #0066cc;">Kitap Tanıtan Kitap 2</span></strong><span style="color: #0066cc;"> </span></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_1.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Kitap tanıtan Kitapların birincisi</span></a> kadar sevildi, o kadar çok ilgi gördü ki ikincisini yayınlamak için sabırsızlanıyorduk. Yeniden 44 kitap tanıtımıyla geliyoruz karşınıza: Dostoyevski, Sezai Karakoç, Yıldız Ramazanoğlu, Jean Paul Sartre, Amin Maalouf, Taha Akyol, Hasan Cemal, Ali Şeriati, William C. Chittick, Alain Touraine, Muhyiddin İbn Arabi Hazretleri… Farklı asırlar, farklı coğrafyalar, farklı konularla dergi tadında bir kitap… Ortak olan tek şey İnsan belki de? İnsan’ın iç dünyasındaki saklı hazineleri paylaşma muradı…<a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_2.pdf" target="_blank"><strong><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></strong></a></p>
<p><em></em></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/11/14/yildiz-ramazanoglu-ile-sohbet/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/11/14/yildiz-ramazanoglu-ile-sohbet/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Erzurum&#8217;da kardeşlik ve arkadaşlık kavi</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/11/02/erzurumda-kardeslik-ve-arkadaslik-kavi/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/11/02/erzurumda-kardeslik-ve-arkadaslik-kavi/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 02 Nov 2011 10:04:25 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yıldız Ramazanoğlu</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>

		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>

		<category><![CDATA[edebiyat]]></category>

		<category><![CDATA[İslam]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=19271</guid>
		<description><![CDATA[
 Sunuş: Türkiye&#8217;nin her şehrinde ülkenin manevi havasını güçlendiren, toplumu iyilikle ve ilkelerle mayalayan kültür insanları var. Enerjisiyle umut bahşeden uç beylerinden biri de Erzurum&#8217;da yaşayan tüm Türkiye&#8217;yle yakın iletişim içinde olan kitap ve kültür adamı Vedat Aydın. Okuyor, yazıyor ve bunları Okumayeri sitesi ve mail gurubu vasıtasıyla hepimizle paylaşıyor. Erzurum&#8217;da geçtiğimiz Kış Olimpiyatları kültürel etkinlikleri [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/11/erzurum_2.jpg"><img class="size-full wp-image-19272 aligncenter" title="erzurum_2" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/11/erzurum_2.jpg" alt="" width="432" height="302" /></a></em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em> <strong>Sunuş:</strong> Türkiye&#8217;nin her şehrinde ülkenin manevi havasını güçlendiren, toplumu iyilikle ve ilkelerle mayalayan kültür insanları var. Enerjisiyle umut bahşeden uç beylerinden biri de Erzurum&#8217;da yaşayan tüm Türkiye&#8217;yle yakın iletişim içinde olan kitap ve kültür adamı Vedat Aydın. Okuyor, yazıyor ve bunları <a href="http://www.okumayeri.net/" target="_blank">Okumayeri sitesi </a>ve mail gurubu vasıtasıyla hepimizle paylaşıyor. Erzurum&#8217;da geçtiğimiz Kış Olimpiyatları kültürel etkinlikleri için buluştuğumuzdan beri gerçekleştirmek istediğim söyleşi bu günlere kısmetmiş. (YR)</em></p>
<p><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/11/erzurum_4.jpg"></a>Erzurumla bağınızı köklerinizi merak ediyorum, kaç göbektir buradasınız? </em></p>
<p>Erzurum&#8217;un Hınıs ilçesinde doğmuşum. Rahmetli babam memur olduğu için Erzurum&#8217;a tayini çıkıyor ve ben ilköğretim birinci sınıfı burada okuyorum. Daha sonra tekrar Hınıs&#8217;a dönüyor Liseyi bitirene kadar tahsil hayatım Hınıs&#8217;ta sürüyor. Askerliğimi tamamladıktan sonra 1988 senesinden beri Erzurum&#8217;da ikamet etmekteyim. Atalarımıza Rışvanbeyler diyorlar. Soyağacı olarak Rışvanbey dedemize kadar ulaşabiliyoruz. Bu dedemiz (18. Asırda)  1800&#8242;lü yılların başında Hınıs Parmaksız Köyü&#8217;ne yerleşiyorlar ve o tarihten itibaren aile burada ikamet ediyor. Rışvanlı aşireti için kaynaklarda farklı bilgilere rastlanmaktadır. Rışvanbeyler Osmanlı döneminin geniş beyliklerinden olduğu için değişik yerlerde bulunmuşlardır. Dedelerimizin anlatımlarından dinlediğimize göre bizim atalarımız Şam&#8217;dan Anadolu&#8217;ya gelmişlerdir. </p>
<p><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/11/erzurum_4.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-19273" title="erzurum_4" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/11/erzurum_4.jpg" alt="" width="233" height="251" /></a>Doğrusu sizi sağlam Anadolu dayanışmasının ve kültürel harsımızın koruyucularından biri olarak görüyorum. Yazılarınızdan biliyorum, geniş bir okuma alanınız var. Nasıl bir atmosferdi ailedeki ve tahsil hayatınızda sizi etkileyen yönlendiren iz bırakan kimlerle karşılaştınız? </em></p>
<p>İlköğretim yıllarından itibaren Risale-i Nur&#8217;la bir yakınlığım vardı. Ortaokul yıllarımda Hınıs kütüphanesinin ayrılmaz müdavimiydim. Yaşar Kemal&#8217;in İnce Memed&#8217;ini, Yavuz Bahadıroğlu&#8217;nun Buhara Yanıyor&#8217;unu; Hekimoğlu İsmail&#8217;in Minyeli Abdullah&#8217;ı ile Fakir Baykurt&#8217;un Yılanların Öcü&#8217;nü aynı hevesle okuyordum. Britannica türü ansiklopedilere çok sık müracaat ediyordum. Asıl okuma dönemimin 12 Eylül öncesinin siyasi kamplaşmalarının yaşandığı dönemde başladığını söyleyebilirim.</p>
<p><em>Kamplaşmalar okur sayısını artırmada işe yarıyor demektir bu. Garip bir şekilde ben de o dönem her şeyi okumaya çalışırdım, biraz da kim ne iddia ediyor diye anlama duygusu var, bir çatışmaya gidiyoruz ne yapmalı telaşı, insanlığın tecrübesine yirmi yaşında aşina olma acelesi. Siz neye bağlıyorsunuz kamplaşma dönemi okumaya yoğunlaşmayı?</em></p>
<p>Bu, yaşanan siyasal ortamın hareketliliğinden kaynaklanıyor. Sizin de belirttiğiniz gibi kim ne söylüyor, ne iddia ediyor bilmek istiyorsunuz ve buna göre kendinizi yetiştirmek istiyorsunuz. Siyasal grupların ne okuduklarını ister istemez takip ediyorsunuz. Bir şekilde karşılaştırmalı okuma diyebiliriz o dönem okumalarına. Örneğin solcular Marks, Engels, ülkücüler Nihal Atsız, Ziya Gökalp okuyorlardı. Herkes kendi ait olduğu fikrin ideologlarını okuyordu. İslami dünya görüşüne sahip olanlarsa, Tefsir, fıkıh başta olmak üzere,  Mısır-Pakistan-İran-Suriye ağırlıklı tercüme kitaplar okuyorlardı. Örneğin Muhammed Bakır es-Sadr&#8217;ın <em>İslam Ekonomi Doktrini</em> en çok okunan kitapların başında geliyordu. Keza Seyyid Kutub&#8217;un <em>Fizilal</em>&#8216;i<em>, Yoldaki İşaretler</em>&#8216;i&#8230; Bir davaya inanmış olmanın heyecan ve gururuyla <span id="more-19271"></span>kendinizi yetiştirmeye çalışıyordunuz.</p>
<p><em>Neler okudunuz o dönemde.</em></p>
<p>Akıncıların oluşturduğu kütüphanede çok çeşitli kitaplar vardı. <em>Hicret</em>, <em>Akıncı</em> dergilerini orada tanıdım. Rasim Özdenören, Erdem Beyazıt, Akif İnan yazılarını o dergilerde okurduk. İmam Gazali&#8217;nin kitaplarını okurduk. Benim okuma alışkanlığı kazanmamın mimarı bir Kalp Süvarisi olan Fahreddin Hocam&#8217;dır. Şu an 80 küsur yaşında olmasına rağmen hâlâ dizlerinin dibinde oturur Risale-i Nur&#8217;lardan okurum. Fikrî düzeyde okumalarımın mimarı abimdir. İslami dünya görüşümün hizipçilikten uzak, bütün ümmeti kuşatan geniş bir yelpazeye yayılmasını onun yönlendirmeleriyle kazandım. Ziya Gökalp, Erol Güngör okurken, Ali Şeriati, Cemil Meriç, Necip Fazıl, Sezai Karakoç da okurduk. Seyyid Kutup, Mevdudi, Muhammed Bakır es-Sadır gibi yazarların yanında, Dostoyevski, Tolstoy, Balzac gibi Batı romancılarını da ihmal etmezdik. Mesela o dönemde İmam Hatip Lisesinde okuyan Süleyman adlı arkadaşımızla (şimdi İstanbul&#8217;da avukat) İsmet Özel&#8217;in <em>Üç Mesele</em> kitabı, Freud&#8217;un rüya yorumları gibi konular üzerinde konuşurduk. O dönemde yoğun bir okuma atmosferi vardı. Küçücük bir ilçede <em>İslam Dergisi</em>&#8216;nin 100&#8242;ün üzerinde abonesi vardı.</p>
<p> </p>
<p><em>Gerçekten sıra dışı. Kimdi peki aboneler, nasıl bir okur profilinden söz ediyorsunuz.</em></p>
<p>Dergilerin İslami bilinçlenmemizde önemi çok büyüktür. Girişim, Tevhid, Yeryüzü, Kayıtlar, Yedi İklim, Varide, Bu Meydan, Kelime, Yazı ilk aklıma gelenler. Daha sonraları Bilgi ve Hikmet, İzlenim, Sözleşme, Yeni Zemin gibi dergiler de önemli hizmetler yaptı. 80&#8242;li yıllarda Erzurum&#8217;dan 100 takım Fizililal&#8217;il Kur&#8217;an siparişi verildiğini hatırlıyorum. Tefhimu&#8217;l Kur&#8217;an keza öyle. O yıllarda Hınıs&#8217;ta kitapevi bulunmadığı için otobüslerle gelen kitapların cami önlerinde tezgâh açarak satıldığı bir dönemdi. İslam Dergisi aboneleri genellikle esnaf, imam, öğretmen, memur, talebelerden oluşuyordu. Tasavvuftan, İslam âleminin sorunlarına kadar geniş bir yelpazede yazılar, röportajlar yayınlanıyor, herkes büyük bir dikkatle okuyordu. Bugünkü gibi bilgiye ulaşmak o kadar kolay ve rahat olmadığı için, derginin gelecek sayısı gelene kadar mevcut dergi sindire sindire okunur, müzakereler yapılırdı. O dönemde Hınıs&#8217;ta klasik usulde medrese geleneği de devam ediyordu. Arapça okutan mollalar, çevre ilçelerden gelen talebeleri okuturlardı. Camilerde fıkıh, hadis dersleri yapılır, cemaat iştirak ederdi. Şu anekdotu anlatsam sanırım o dönemin atmosferini yansıtır: Rahmetli Abdulmelik Fırat&#8217;ın yaz tatili için Hınıs&#8217;a, evinin olduğu Kolhisar mahallesine geldiğini duymuştuk. Bir grup gençle birlikte ziyaretine gittiğimizde mütevazı evinde Murtaza Mutaharri&#8217;nin Farsça bir felsefe kitabını mütalaa ettiğini görmüştük. Kısaca kitaptan bilgiler aktardıktan sonra, Türkiye&#8217;nin, İslam âleminin sorunları üzerine uzun bir sohbet gerçekleşmişti. Arap Yaşar adında bağrı yanık yaşlı bir Müslüman vardı. Filistin meselesini diri ve canlı tutmak için koltuğunun altından eksik etmediği çantasından çıkardığı gazete kupürlerini göstererek İsrail&#8217;in Filistin&#8217;de gerçekleştirdiği katliamlara dikkatleri çeker, çarşının ortasında slogan atardı.</p>
<p><em>Erzurum görmeyi en çok istediğim şehirlerden biriydi ve biri baharda olmak üzere iki kez gelmek nasip oldu. Baharda da Palandöken dağları karlıydı. Kış olimpiyatları vesilesiyle geldiğimde beyazlara bürünmüş şehir hayal ettiğimin de üzerinde güzeldi. Dağlarla çevrili böyle bir kar ülkesinde yaşamak nasıl etkiler insanı, hayata nasıl bakar bir Erzurumlu&#8230;</em></p>
<p>Bir şehir en çok çocukluk döneminde insanın üzerinde iz bırakır. Benim Erzurum&#8217;da çocukluk dönemim İlköğretim birinci sınıf okumaktan ibarettir. Bu yüzden Erzurum&#8217;un benim çocukluğumda fazla bir yeri yoktur. Çocukluk yıllarımın derin iz bıraktığı hatıralar Hınıs&#8217;a aittir. Bunun dışında Erzurum benim için Anadolu kültürünün saf ve katıksız olarak yaşandığı bir şehirdir. Modernleşmenin getirdiği tahribattan nasibini almasına rağmen, hâlâ derinlerine sinmiş o köklü geleneği yaşatmaktadır. Camileri, mahalleleri, düğünleri, cenazeleri, komşuluk ilişkileri ile hâlâ modernizme direnen bir şehirdir Erzurum. Kış Sporları yatırımları ile tam anlamıyla bir canlanma yaşandı Erzurum&#8217;da. Palandöken ve Konaklı bölgelerinde kış sporları her dalda yapılabilmektedir. Gençler çeşitli kulüpler altında spora yönlendiriliyor. Kış turizmi de büyük oranda artmış vaziyette.</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/11/erzurum_3.jpg"><img class="size-full wp-image-19274 aligncenter" title="erzurum_3" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/11/erzurum_3.jpg" alt="" width="360" height="240" /></a></p>
<p><em>Erzurum, Sivas Kayseri Konya gibi bir Selçuklu şehri. Selçuklu şehirlerini gezerken tarihin içinde biraz daha derine inmenin heyecanını duyuyor insan. İslam&#8217;ın köklerine geriye doğru bir adım daha yaklaşıyoruz sanki. Bu geçmişinin nasıl bir etkisi var. Biz İstanbul&#8217;da Osmanlıya uzanabiliyoruz zihinsel olarak, tarihe biraz daha kökten tanıklığın sizin üzerinizde bir etkisi var mı mesela. </em></p>
<p>Tarih, insan bilincini diri tutan bir aidiyet duygusu kazandırıyor şehirlere. Çifte Minareli Medrese, Yakutiye Medresesi, tarihi camileri ile Erzurum bidayetinde bir tarih ve kültür şehri olduğunu gösteriyor. Bu atmosferin etkisiyle pek çok âlim, mütefekkir, şair, sanatkâr yetişmiştir Erzurum&#8217;da. 1980 sonrası yakın dönemlere kadar Erzurum&#8217;da sekiz-on edebiyat/sanat dergisi çıkardı. Geriye doğru halk bilgelerinin, filozoflarının sohbetlerinin üniversite hocalarını nasıl celbettiği anlatılır. İsmail Usta, Hatem Emi, Şefik Hoca, Ali Karaavcı gibi mümtaz şahsiyetlerin işyerleri üniversiteden hocalar, talebeler, şehirden entelektüellerin müdavimi oldukları mekânlar olarak hafızalara kazınmıştır. Bunlardan bir kısmına ben de yetiştim. Rahmetli Şefik Hoca&#8217;yı bir kitabevinde oturmuş, elindeki mercekle kitap okurken görürdünüz. Nur yüzüne sinmiş bilgeliği dudaklarından dökülen kelamla süslenirdi. Ali Karaavcı tam bir hikmet ehli bilgeydi. Büyük ustaların satranç oynadığı kıraathanede hem satranç ustası olduğunu görürdünüz, hem de tadına doyulmaz sohbetlerini dinlerdiniz.</p>
<p><em>Bir akşam sohbet toplantısı gerçekleştirmiş ve ülkenin ve yakın coğrafyanın meselelerine değinmiştik geniş bir zaman aralığında. Beni etkileyen şey, diş hekimliğinde, matematikte ve kimi fen dallarında üniversite hocası olan kardeşlerimizin geniş bir felsefe ve edebiyat birikimi olması, sohbetin İbn Rüşd den Kierkegaard&#8217;a kadar uzanmasıydı. Bu nadide bir durum. Nasıl bir kültürel ve fikri atmosfer var Erzurum da.</em></p>
<p>Sizin misafir olarak katılımınızla gerçekleşen o akşamki sohbete katılanlar, Erzurumlu entelektüel arkadaşların sadece bir kısmıydı. Ağırlıklı olarak üniversiteden gelen arkadaşlarımız daha ziyade fen bilimleriyle iştigal ediyorlardı. Ne var ki, ülkenin, dünyanın meselelerine bigâne kalmayan, okuyan, düşünen sorumluluk sahibi kimselerdir. Allah&#8217;a hamdolsun Erzurum&#8217;da böyle arkadaşlar var. Çoğu taşra vilayetlerine göre Erzurum&#8217;un birikimi bu konuda iyidir. Vakıflarda, derneklerde, evlerde okumalar, sohbetler devam etmektedir. Abdurrahman Gazi Vakfında altı sene &#8220;Kitaplı Günler&#8221; adıyla her hafta bir kitap tanıtımı programı yapmıştık. O dönemde üniversite hocalarından, talebelerine kadar çok verimli kitap okuma/eleştiri faaliyeti gerçekleştirmişti. Allah izin verirse, önümüzdeki dönemde İbn Arabi Okumaları ve Diriliş Okumaları gerçekleştirmeyi düşünüyoruz.</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/11/erzurum_5.jpg"><img class="size-full wp-image-19275 aligncenter" title="erzurum_5" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/11/erzurum_5.jpg" alt="" width="495" height="371" /></a></p>
<p><em>Gençler nerelere takılıyor onların diliyle. Ben Kitabevi&#8217;ni biliyorum, mütevazı bir entelektüel olan Mahmut Balcı işletirdi şimdi İstanbul&#8217;a taşındı. Başka hangi mekânlar kültür atmosferleri var rağbet ettikleri?</em></p>
<p>Gençler, yani üniversite talebelerinin büyük bir kısmı kafelere, oyun ve eğlence yerlerine ‘takılıyorlar&#8217;. Aslında ‘takılma&#8217; kelimesi bu bağlamda tam yerine oturuyor. Bilinçle yapılmış bir tercih değil bu, boşluğun, nihilizmin bir sonucu olarak gerçekleşen savrulmalar gibi görüyorum. Bu gençler ne yazık ki, enerjilerini, birikimlerini daha verimli yerlerde değerlendirmek yerine, burada zaman tüketiyorlar. Bunun dışında kalan, kendini yetiştirmek isteyen, yaşadığı ülkeye, dünyaya ait endişe taşıyan gençler çeşitli faaliyetler içine girebiliyorlar. Üniversitelerde çeşitli kulüpler adı altında kültür/sanat faaliyetleri yapıyorlar. Dernek ve vakıfların eğitim programlarına katılıyorlar. Çok az da olsa kitapevlerinin müdavimleri de yok değil. Mahmut Balcı, gerçekten Erzurum&#8217;da salt kitapçılık yapmayan, fikri ve entelektüel bir çabası olan ağabeyimizdi. Kitabevine gelen bir talebenin hal hatırını sorar, okuyacağı kitaplarla ilgilenir, güzel bir ilişki kurardı. Kitapçılarımızın, müşterilerini &#8220;manav&#8221; müşterisi gibi görmemeleri gerektiğine Mahmut Balcı iyi bir örnektir. </p>
<p><em>Burak Köse Erzurum da yetişmiş, Ağrı&#8217;da okuyan genç bir ressam. Resimlerinden çok etkilendim. Şehri değerli kılan, yoğuran içindeki insanlar aslında. Erzurum sanat açısından verimli bir şehir mi. Keşfetmemiz gereken kimler var.</em></p>
<p>Erzurum sanat açısından pek çok taşra şehrine göre iyi bir durumda olsa da metropol şehirlerine göre çok gerilerde. Günümüzde sanat dalları daha çok bir &#8220;sınıf&#8221; tarafından takip edilen, hali vakti yerinde olanların ilgi duyduğu bir alan haline gelmiştir. Bir ressamın sergi açması için iyi bir sponsora sahip olması veyahut da kendisinin finanse etmesi gerekiyor. Yakın zamanda Hakkın rahmetine kavuşan Haluk Güçlü vardı iyi bir ressam olarak. Birkaç isim daha var, yerel düzeyde resimle uğraşan. Ney, Tezhip, Ebru, Arapça, Osmanlıca kursları gibi faaliyetler devam etmekte. Ayrıca Devlet Tiyatroları da düzenli olarak gösterimlerini sürdürmektedir.</p>
<p><em>Siyaset dünyanın gidişatını, sanatın akibetini, hatta gündelik hayatı bir şekilde belirlediği için gündemimizi işgal ediyor. Erzurum açıkçası öteden beri MHP&#8217;nin kalesi diye bilinir. Genelde Kürt meselesine nasıl bakılıyor, sevgili Mehmet Ali Kürt mahallelerini gezdirmişti, oldukça yoksul bir yaşam sürüyorlar. Arabasında sesini açıp Ahmet Kaya dinleyen biri nasıl karşılanır mesela..  </em></p>
<p>Erzurum&#8217;un MHP&#8217;nin kalesi olduğu savı, geçmişte kalmıştır. 2002 Genel Seçimlerinden itibaren Ak Parti ezici bir üstünlükle Erzurum&#8217;da birinci sırada oy topluyor. Örneğin Genel Seçim Sonuçları şöyle: 2002 Ak Parti % 54.65 MHP 10.86; 2007 Ak Parti 68.29 MHP 13.14 2011 Ak Parti 69.2 MHP 13.3. Erzurum bilinenin aksine Türkler ile Kürtlerin iç içe kardeşçe yaşadığı şehirlerden birisidir. Erzurum&#8217;un Güney ilçeleri Kürt&#8217;tür Merkez&#8217;de de çok sayıda Kürt yaşamaktadır. Bugüne kadar Kürt Türk çatışmasına kimse şahit olmamıştır. Bu kardeşlik bilincini oluşturan İslam&#8217;dır. İslam&#8217;ın sağladığı bu kardeşlik iklimi dışında yaşayan insanlar her tarafta olabilir. Sosyolojide bir yaklaşımdan bahsedilir, örneğin dinin sosyolojik açıklaması onun hakikatini araştırmaz. Aynen bunun gibi Kürt meselesine de yaklaşımda denekler üzerinden, sübjektif yaklaşımlarla sağlıklı sonuçlar elde edilemiyor. Sizin de gezdiğiniz o yoksul Dağ Mahallesi ağırlıklı olarak Kürtlerin yaşadığı bir muhittir. Orada aynı bahçe içinde Kürt bir aileyle Türk bir aile yaşayabiliyor. Birisinin gece başı ağrısa hiç tereddütsüz diğerinden ağrı kesici isteyebiliyorlar. Birbirlerinin acılarını acıyla, sevinçlerini sevinçle karşılıyorlar. Bir şehit cenazesinde birkaç gencin taşkınlık yapmasını bir şehre mal edenlerin bu komşuluk ilişkilerinden haberinin olduğunu sanmıyorum. Kültürel birikimler bugünden yarına oluşmuyor. Çok derin bir kaynaşmayı mayalıyor ve ayrışması öyle kolay gerçekleşmiyor.</p>
<p><em>Van depremi için yardım çalışmaları orada da var. Bir ırkçılık zemininden söz etmek mümkün değil. Böyle bir şey varmış gibi gösterme çabaları oldu. Politik bir nefret söylemi de yok sanırım, MHP lideri Devlet Bahçeli&#8217;nin yaklaşımı güzeldi, aslında ülkücülüğün temelinde kardeşlik duyguları vardı biz öğrenciyken. Erzurum çok önemli görünüyor bana bazı kör noktaların aşılması için. Doğu&#8217;nun mihenk taşı. Kürt kimliği rahatsızlık yaratıyor mu şehirde? </em></p>
<p>Nasıl &#8220;ırkçılık&#8221;tan söz edilebilsin ki! Van&#8217;daki deprem sonrası Devlet Bahçeli&#8217;nin sözlerini haber bültenlerinden hepimiz dinledik. &#8220;Depremde ırkçılık yapan soysuzdur&#8221; dedi. Erzurum Ülkü Ocakları Teşkilat Başkanı Abdullah Kırmacı, bölgede ki depremzedeler için gıda ve para yardımı toplandığını ve toplanan gıda ve para yardımının ihtiyaç sahibi depremzedelere ulaştırıldığını belirtti. Kırmacı ülkü ocakları olarak depremzedelerin yaralarına merhem olmak için kan kampanyası başlattıklarını belirterek &#8220;Erzurumlu vatandaşlar bu konuda hassasiyet göstermesi gerekiyor&#8221; dedi. Irkçı ve nefret söylemleriyle bu açıklamalar yan yana getirilebilir mi? Vanlı kardeşlerine yardım yapan insanların öyle öyküleri var ki, bu toprağın insanlarının bu hassasiyetlerini &#8220;Kürtlük-Türklük&#8221; üzerinden gölgelemeye hiç kimsenin hakkı yoktur. Bir duyarlı vatandaşın İstanbul&#8217;dan gönderdiği battaniyede unutulan 5000 TL&#8217;yi, yardımı aldığında görevliye teslim eden, üstelik kimliğini söylemeyerek gereksiz bir gururlanmaya adının karışmasını istemeyen Erciş&#8217;li vatandaşın davranışı hangi ırktan olursa olsun bizim insanımızın mayasını gösteriyor. İbn Arabi, ‘bir şeyi hakikatinin dışına taşıyan, hiç kuşkusuz Allah&#8217;ın yaratılışını verdiği bir şeye hakkını vermemiştir. Bu bağlamda insan her hak sahibine haklarını vermekle memurdur&#8217; der. Ortada bir kardeşlik dayanışması varken, fevri birtakım hadiseler yaşanıyorsa, kardeşliğe zarar verebilecek her türlü yorum, söz ve davranışlarda bulunmak Gayretullaha dokunmaz mı? Kürt meselesi can yakıcı bir sorun olarak ortada. Yüzyılı aşkın bir sorundan bahsediyoruz. &#8220;Kürt diye bir ırk yoktur&#8221; söylemini devletin Adalet Bakanı&#8217;nın söylediği bir dönemden bugünlere geliyoruz. Kim kendi isteğiyle ırkını tercih etme hakkına sahip olabiliyor ve kim hangi hakla yaratılıştan gelen bir hakkı bir insanın elinden alma hakkına sahip olabiliyor. Çok şükür bu ırkçı ve faşist yaklaşımlara bugün kimse pirim vermiyor. İslam&#8217;ın kardeşlik hukuku ile çözüme kavuşmuş/kavuşacak bu meseleyi, İslam&#8217;ın adaletine havale etmeyen insanların yaşattığı bir sorun olarak devam ediyor. Bu kardeşlik bilincinin artmasıyla inşallah bu sorun da çözülecektir diye ümit etmekteyim.   </p>
<p><em>Peki, siz kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz, İslamcı denmesi daraltıcı gelir mi? Müslümanların değişimini konuşurken ilkeler bazında bir zemin kayması olduğuna dair tartışmalar sürüyor. Mesela en son Okuma Yeri&#8217;ne de aldığınız Mustafa Özel&#8217;in dikkat çektiği sosyal tabakalaşma gerçekliği için ne söyleyebilirsiniz.  Helalinden kazananlar helalinden gönlünce yaşayabilir mi. Sınıf farkı nereye kadar tolere edilebilir İslam da? </em></p>
<p>Kendimi Müslüman olarak tanımlamak yetiyor hamdolsun. Hz. İsa&#8217;nın dediği gibi &#8220;Ben Allah&#8217;ın kuluyum&#8221;. Ona kul olmaktan daha büyük şeref ve paye düşünemiyorum. İslamcılık, bir dönemin sosyal ve siyasal şartlarının ortaya çıkardığı bir terim olarak kullanılmıştır. Bu kavramın kapsadığı düşünsel akımın İslam&#8217;ın gerilediği dönemlerde yaptığı soylu çabayı elbette ki alkışlıyorum. Her siyasal dönemin şartlarında çeşitli akımlar, gruplar, hizipler olmuştur, olabilir. Önemli olan bunların tevhidi çizgide hareket etmesi ve Hududullah&#8217;a zarar vermemesidir. Bu ölçülerde hareket eden tüm akımlara kendimi yakın hissediyor, hepsinden bir renk ve iz taşıyorum. &#8220;Müslümanların değişimi ve zemin kaymasına&#8221; gelince, bir kere Müslümanlar da insan ve nefis taşıyor, onları insanüstü bir varlık olarak algılamamak lazım. Günah işleyebilir, hata edebilir ve ayağı kayabilir. Görebildiğim kadarıyla hemen hemen her konuda -genelleştirmemekle birlikte- Müslümanların birbirlerine karşı merhamet ve nezaketli davranmaları hususunda bir sorun yaşanıyor. Birbirlerinin hatalarını düzeltirken kardeşçe yaklaşmak yerine, bir muarız gibi hareket edilebiliyorlar. Bu çok tehlikeli bir gidişi işaret ediyor. Müslümanın zengin olması, iş güç sahibi, mevki makam sahibi olması gerekebilir/olabilir. Ne var ki, işi gücü, mevki makamı onun İslami ve insani ilişkilerini zedeliyorsa, burada tehlike çanları çalıyor demektir. Hiçbir zenginlik, hiçbir makam bir Müslümanın öz değerlerine sahip çıkmasından daha değerli olamaz. İslam&#8217;da sınıf farkı olmadığı için, Müslümanlar arasında bir sınıfın olabileceğini söyleyemeyiz. Müslümanın zengin olması bir sınıfa ait olduğu anlamına gelmiyor. O, fakir bir Müslümanın kendi serveti üzerindeki hakkını göremiyorsa, &#8220;Müslüman&#8221; sıfatı zedelenmiş demektir. Fakiri küçümseyen ‘Müslüman zengin&#8221; ile Kapitalist yardımsever bir kimse arasında tercihe zorlanıyorsak burada durup düşünmek zorundayız.</p>
<p><em>Şehirlerdeki sosyal dönüşüm projeleri için ne düşünüyorsunuz. Erzurum da da yüksek bina hevesi başlamış. Getto oluşumundan da sözedebilir miyiz. Şehirler hangi paradigmalar üzerinde yükselmeli&#8230;</em></p>
<p>İbn Haldun &#8220;şehirlerde meyve vermeyen ağaçlar çoğalmışsa, o memleketin insanları sefahate düşmüşlerdir&#8221; der. Geniş bahçeleriyle, süs bitkileriyle, fıskiyeleriyle, ağaçlarıyla insanın nefes alabileceği mekânların yerini, zevksiz mimarileriyle apartmanların, sitelerin, alışveriş merkezlerinin aldığı bir dönemi yaşıyoruz. Güneşi bile kesen sıklıkta (aralıkta) yükselen bu binaların imar planlarını, nazım planlarını nasıl onaylıyor yerel yöneticiler aklım almıyor bir türlü. Yolları araçların kapladığı, mahalleleri beton yığınlarının esir aldığı bir şehirleşme insanı nasıl mutlu edebilir. Erzurum da bu olumsuzluktan alabildiğine payını alıyor ne yazık ki. Dört bir yanı dağlarla kaplı, dağların eteklerinin yüksek yamaçların oluşturduğu tabiat harikası yerler boş ve atıl vaziyette dururken, sulak tarım arazileri üzerine yeni uydu kentler inşa edilmiş, bu yetmiyormuş gibi, yeni kurulan Teknik Üniversite de sulak ve tarım arazisi üzerine tahsisi yapılmış, yakın bir zamanda temelleri atılacak. Bizim tarihimizde ve geleneğimizde şehirlerin nasıl sosyal ve kültürel birikimi yansıttığı görülmüştür. Sanatın, edebiyatın, ahlak ve bediiyatın örnekleriyle doludur. Bunun için Bağdat ve Endülüs&#8217;e bakmak yeterlidir sanırım.</p>
<p><em>İbn Arabi okumaları yaptığınızı biliyorum. Tevekkül ve önlem, isyan ve teslimiyet arasında denge nasıl kurulabilir. İslam&#8217;ın öngördüğü yaşam biçimi hangi paradigmalar üzerinde yükseliyor sizce.  </em></p>
<p>İbn Arabi&#8217;yi <em>Fütuhat-ı Mekkiye</em>&#8216;nin tercümesinin yayımlanmaya başladığı günden itibaren büyük bir ilgiyle okuyorum. İbn Arabi&#8217;de İslam düşüncesinin zirvesini görüyorum. İslam dininin Müslüman&#8217;dan istediği &#8220;Allah&#8217;a gerçek kulluk yapmak&#8221; bilinci O&#8217;nun eserlerinde derinlemesine veriliyor. İnsanın anlam arayışının nihai noktasını temsil eden insan-ı kâmil İbn Arabi düşüncesinde önemli bir yer tutuyor.  Tin Suresinde Cenab-ı Allah &#8220;Biz, gerçekten insanı en güzel bir biçimde yarattık.&#8221; diye buyurmaktadır. Arabî düşüncesinde Âdem, Hakkın suretini ve âlemin suretini kendinde toplar.  Tevekkül, kalbin Allah&#8217;a itaat etmesi iken, isyan da kalpten Allah&#8217;ı uzaklaştırmaktır. Yoksa Âkif&#8217;in, &#8220;Çalış! dedikçe şeriat, çalışmadın durdun, / Onun hesabına birçok hurafe uydurdun! / Sonunda bir de &#8220;tevekkül&#8221; sokuşturup araya, / zavallı dini onunla çevirdin maskaraya!&#8221; mısralarında işaret ettiği manada bir tevekkül değil; Arabî&#8217;nin tevekkül anlayışının temelini yâkîn, sabır, azimet, doğruluk ilkeleri belirler. Hadis-i Şerif&#8217;te belirtildiği gibi &#8220;deveni bağla sonra tevekkül et&#8221;. Arabî&#8217;nin kullandığı kavramlara dikkat edilirse, bir Müslüman&#8217;ın Allah&#8217;la kurduğu gerçek kurbiyyeti gösteriyor ve bu durumda olan insanın bütün hayırların toplamından nasiplendiğini görürüz. Bütün hal ve hareketlerinde belirleyici mizan olarak Hududullah&#8217;a uymayı şiar edinmiş Müslümanın bir dava iddiası anlamlı olabilir. Sizin sorduğunuz İslam&#8217;ın öngördüğü yaşam biçimi böylesi adanmış insanların omuzlarında yükselebilir ancak. Menar Tefsiri&#8217;nde Reşit Rıza&#8217;nın belirttiği gibi, ‘insan nefsi düzelip ıslah olunca, el attığı ve sorumluluğunu üstlendiği her şey düzelir, ıslah olur. Çünkü insan yeryüzünün efendisidir; yeryüzünün iyi olması ya da fesada uğraması, bozulması insanın iyi ya da kötü olmasına bağlıdır.&#8217; İşte İbn Arabî&#8217;nin insanın salt gerçeğe ulaşma yolundaki çabalarını üzerinde temellendirdiği varlığın birliği ilkesi böyle bir perspektif kazandırıyor insana.</p>
<p><em>2004&#8242;te Frankfurt Kitap Farında Arap dili konuktu, 350 Arap yazar katılmıştı. Bazılarının Zeit dergisinin yaptığı bir soruşturmaya verdikleri cevaplar çok önemliydi doğrusu. Soru ‘Avrupa Arap Dünyasından ne öğrenebilir&#8217;di. Cevaplardan bazıları şöyleydi:   </em></p>
<p>Habib Tengour (Cezayir): &#8220;Avrupa, Arap kültüründen çok şey öğrenmişti zaten. Fakat bu çok uzun zaman önceydi. Araplar; Yunan, Hint ve Çin&#8217;in varisleri üzerine çalışmalar yaparkendi. O zamanlar Bağdat, bir dünya şehriydi. Arap dili de son derece rafine, insancıl bir kültür aracıydı. Bu parlak geçmiş, Arapları bugün zorluyor, ya da belki de zaten o zamanlarda neler olduğunu doğru düzgün anlayamadılar. İşte bundan dolayı, bir Arap için &#8220;Avrupa, Arap dünyasından ne öğrenebilir?&#8221; sorusu öyle acı verici ki&#8230;</p>
<p>Hassan Dawud (Lübnan): &#8220;Neyimiz var, ne verebiliriz? Bu soru biraz geç soruldu bana kalırsa. Babama ya da büyükbabama sorulsaydı, kesinlikle anında bir şeyler söylerlerdi. Ben bu soruyu bir arkadaşıma sordum, &#8216;hiçbir şey&#8217; diye cevap verdi. Bu cevap beni rahatlattı doğrusu; başkalarına öğretebileceğimiz bir şeylerin olmamasına olan inancımın güçlendiğinden değil bu rahatlama, daha ziyade, o öve öve bitiremediğimiz uygarlığımızın artık iletebilecek bir şeyi olmadığını düşündüğümde hissettiğim suçluluk duygusundan kurtulmuş olmamdan.&#8221;</p>
<p>Abbas Beydoun (Lübnan): &#8220;Kolayca cevap verilebilecek bir soru değil bu. Aslına bakarsanız, Arapların Avrupa&#8217;dan ne öğrendiğine dair konuşmak çok daha kolay olurdu.</p>
<p>Batı, eski Arap kültüründen zaten çok şey öğrenmişti. Sufizmi, Arap liriklerini, sadece &#8216;Binbir Gece Masalları&#8217;yla sınırlı olmayan anlatı kültürünü, resim sanatını, Arap müziğini, üzerine daha fazla ve daha derin bilgi sahibi olunmasını gerektiren Arap İslam&#8217;ını öğrenmişti.</p>
<p>Ancak ben bu sorunun tam da günümüzle alakalı olduğunu düşünüyorum. Bu da beni daha sıkıntılı bir duruma sokuyor. Şu an aklıma bir şey gelmiyor ama genel eğilim, Batı&#8217;nın modern Arap kültürünün çıkış noktası olduğu yönünde.&#8221; </p>
<p>(Zeit Literatur, Eylül 2004)</p>
<p><em>O günden bugüne zaman özellikle O.Doğu&#8217;da büyük tecrübeler yaşattı insanlığa, dünya bir alt üst yaşadı. Bu soru aslında setredilmiş bir İslam ne verebilir sorusudur bence, böyle sorarsak ne dersiniz, sizin cevabınız ne olurdu. </em></p>
<p>Foucault&#8217;nun &#8220;ruhsuz dünyanın ruhu&#8221; dediği İslami bilincin yeryüzünün felahı bulmasında en önemli birikim olduğunu söylemek istiyorum. İslam âleminin bugün içine düştüğü açmazları bir yana koyarsak, Batı&#8217;nın Aydınlanmadan bu yana gösterdiği ilerleme, insanlığın huzur ve saadetini temin edememiştir. Bu dönemde İslam âleminin içe dönük büyük bir özeleştiri yapması gerekiyor. Rahmetli İzzetbegoviç,   &#8220;ben olsam, Müslüman Doğu&#8217;daki tüm mekteplere &#8220;eleştirel düşünme&#8221; dersleri koyardım. Batı&#8217;nın aksine Doğu bu acımasız mektepten geçmemiştir ve birçok zaafının kaynağı budur&#8221; derken çok haklıydı. Aydınlanma filozofları, Sanayi Devrimi düşünürleri, Batı&#8217;nın sosyal bilimcileri, psikologları dünya kadar kuram, düşünce ve birikim ortaya koymuşlardır. Eleştirel aklı öne çıkarsalar da, sosyolojide, felsefede, psikolojide kuram geliştiren her bir düşünce adamının geliştirdiği kuram çok geçmeden yenisiyle tezat teşkil etmiş, peşinden gelen diğerini tekzip etmiştir. İnsanlığa kalıcı ve huzur verici şeyler söyleyenlerin sayısı çok az olmuştur. Çağımızın cins düşünürlerinden Zizek, yakın bir zamanda yayınlanan bir söyleşisinde Avrupa&#8217;ya Osmanlı ve Avusturya İmparatorluğu modeli öneriyordu. İslam, insana dünyanın geçici bir yurt olduğu, kalıcı olanın ahiret olduğu şuurunu verir. Ahiret düşüncesine sahip olmayan bir düşüncenin, doktrinin yeryüzünü layıkıyla imar etmesi, insanlara huzur sağlaması mümkün değildir. Dünya hakkıyla İslam&#8217;a yönelse, bugün kaos olarak yaşanan hiçbir sorun yaşanmaz, adalet, barış ve kardeşlik içerisinde herkes huzur içinde yaşayabilir.</p>
<p><em>Gençler gündelik ve güncel olanın ötesine geçerek kalıcı bir şeyler yapmanın peşinde. Günümüz Türkiye&#8217;sinde sanat edebiyat ve estetik konusunda İslamcılar arasında bir inkişaf var. Sinemaya, edebiyata ve birçok dala giderek artan geniş bir ilgi var. Siz bunu neye bağlıyorsunuz, ümitvar mısınız gençliğimiz için?</em></p>
<p>Bu bağlamdaki gelişmeleri sevinçle karşılıyorum. Aslında bu durum, İslami camianın üzerinde oturduğu dinamik bir cevheri işaret ediyor. Bu cevherin üzerine serpilen külleri ayıklamasını bilenlere, bu çabalar kendi köklerine yapacakları yolculukta bir ivme kazandıracaktır. Yeni Necip Fazıllar, Sezai Karakoçlar, Nuri Pakdiller, Rasim Özdönerenler, Cahit Zarifoğlular bu çabalarla yetişecektir. Kendi köklerine ait yeni bir dil ortaya koya(n)cak bu neslin ümmetin özlediği &#8220;diriliş nesli&#8221; olacağına/olduğuna kuşku yoktur.</p>
<p><em>Okuma Yeri dikkatle izlediğim bir site. Elinize sağlık. Nasıl doğdu, yazıları seçerken neleri kıstas alıyorsunuz, nasıl tepkiler alıyorsunuz. </em></p>
<p>2006 senesinde kurduğumuz internet grubu hâlâ devam ediyor. Çok sayıda edebiyatsever genç, yazar ve eleştirmen üyemiz var. Yola çıkarken &#8220;kelamı kalbe taşıyan bir köprü olmak arzusundayız&#8230;&#8221; sloganıyla çıktık. Aynı isimle bir de sitemiz var www.okumayeri.net adıyla yayınını sürdürüyor. İnternetin çok yaygın ve hızlı bir şekilde insanların dünyasına girdiği zamanları yaşıyoruz. Çok değerli metinler yayınlanıyor. Bu metinler çoğu kere yazılı matbuat gibi insanın elinde kalıcı hale gelmiyor. Gözden kaçan kimi metinleri okurlarımız için seçiyoruz, yayınlıyoruz. Gençlerle yazarlar arasında bir köprü görevi de kuruyoruz aynı zamanda.</p>
<p><em>Sizin yazma serüveniniz nasıl başladı, kitap çıkarmayı düşünmüyor musunuz? </em></p>
<p>Benim yazma serüvenim, lise yıllarında kompozisyon yarışmalarında aldığım derecelerin sevinciyle başladı diyebilirim. O yıllarda Kıbrıs&#8217;ta yayın yapan bir dergiye şiir ve makale gönderiyordum. Daha sonra Vahdet Gazetesi&#8217;nde, Yeni Şafak&#8217;ta ara ara yazılarım yayınlandı. Varide, Yedi İklim, Kardelen, Sözleşme gibi dergilerde yazılarım yayınlandı. Erzurum&#8217;da Kalem ve Onur dergisiyle Yenişehir Sanat dergilerini çıkardık. Bunun dışında on yılı aşkındır bir yerel gazetede köşe yazıları yazıyorum. Denemelerim bir iki kitap olacak hacme ulaştı. Yayınlamayı aklımdan geçiriyorum doğrusu. Nasip deyip bekliyorum&#8230;   </p>
<p><em>Balcılık yapan bir arkadaşınızı ziyarete gitmiştik. Erzurum&#8217;da beni en çok etkileyen kişilerden biri oldu. Erzurum ili Arı Yetiştiricileri Birliği Başkanı Taner Bayır. Bu işin her yönüyle erbabı gerçekten. Arılarla bilgece bir ilişkisi var. Böyle yaşamla safiyane bir ilişki kurmanın yolu daha küçük ölçekli rafine şehirlerde yaşamaktan mı geçiyor, siz orada daha korunaklı bir yerde misiniz hayatın temel önceliklerine yakın durmak bakımından. Metropol hayatında her zaman bir ukde vardır içimizde. Bu yönden bir İstanbul Erzurum karşılaştırması yapmanız mümkün mü?.   </em></p>
<p>Evet, Taner kardeşimiz bu işin bilgesi&#8230; Erzurum&#8217;da organik balcılık yapıyor ve teknik anlamda da altyapısını kurmuş bir işletme yönetiyor. Arı&#8217;nın bal yapma safahatını anlatırken onun karşısında bir ziraat fakültesi talebesiymişsiniz gibi dikkatle ve uzunca dinleyebiliyorsunuz. Şair Cafer Turaç&#8217;la yapmış olduğum bir söyleşide &#8220;taşrada kemikleşmiş ilişkiler mevcuttur&#8221; demişti. Gerçekten metropol şehirlerin insanı yıpratan yönüne göre Erzurum gibi nispeten taşra şehri sayılabilecek yerlerde arkadaşlıklar daha kavi ve taşra kokusunun üzerine sindiği bir doğallığı barındırıyor. Birbirinize ulaşmak için bir yürüme mesafesindesiniz. ‘Gözden ırak gönülden ırak&#8217; deyimi bizimle metropollerde yaşayan insanların ilişki biçimini anlatıyor sanıyorum. Erzurum&#8217;da göz de yakın, gönül de&#8230;</p>
<p> </p>
<p>&#8230; Bu konuda yeniden okumak için&#8230;</p>
<p> </p>
<p><span style="color: #0000ff;"><strong>M<span><span><span>ü</span>slüman’ın Zaman’la imtihanı </span></span></strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091210_derin_dusunce_org_musluman.jpg"></a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/musluman_zaman.pdf" target="_blank"><span style="color: #3366ff;"><img class="alignleft size-medium wp-image-7624" title="20091210_derin_dusunce_org_musluman" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091210_derin_dusunce_org_musluman-203x300.jpg" alt="" width="114" height="155" /></span></a></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Sunuş</strong>: Müslümanlar dünyanın toplam nüfusunun %20’sini teşkil ediyorlar ama gerçek anlamda bir birlik yok. Askerî  tehditler karşısında birleşmek şöyle dursun birbiriyle savaş halinde olan Müslüman ülkeler var. Dünya ekonomisinin sadece %2-%3′lük bir kısmını üretebilen İslâm ülkeleri Avrupa Birliği gibi tek bir devlet olsalardı <strong><em>Gayrı Safi Millî Hasıla bakımından SADECE Almanya kadar </em></strong>bir ekonomik güç oluşturacaklardı. Bu bölünmüşlüğü ve <strong><em>en sonda, en altta kalmayı tevekkülle(!) kabul etmenin</em></strong> bedeli çok ağır: Bosna’da, Filistin’de, Çeçenistan’da, Doğu Türkistan’da ve daha bir çok yerde zulüm kol geziyor. Müslümanlar ağır bir imtihan geçiyorlar. Yaşamlarını şekillendiren şeylerle ilişkilerini gözden geçirmekle başlıyor bu imtihan. Teknolojiyle, lüks tüketimle, savaşla, kapitalizmle, demokrasiyle , “ötekiler” ile ve İslâm ile olan ilişkilerini daha sağlıklı bir zemine oturtabilecekler mi? <a href="http://www.derindusunce.org/img/musluman_zaman.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><strong><em>Müslüman’ın Zaman’la imtihanı</em></strong> </span></a>adındaki 204 sayfalık bu kitap işte bütün bu konuları sorgulayan ve çözümler öneren makalelerden oluşuyor.</p>
<p> </p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/02/islamcilik_kitap_k.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-14898" title="islamcilik_kitap_k" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/02/islamcilik_kitap_k.jpg" alt="" width="118" height="183" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/img/Islamcilik-devrim-demokrasi.pdf" target="_blank"> İslâmcılık, Devrim ile Demokrasi Kavşağında </a></strong></p>
<p>Müslümanca yaşamak için devletin de “Müslüman” olması mı gerekiyor? Bu o kadar net değil. Çünkü İslâm’ın gereği olan “kısıtlamaları” insan en başta kendi nefsine uygulamalı. Aksi takdirde dinî mecburiyet ve yasakların kanun gücüyle dayatılması vatandaşı çocuklaştırıyor ister istemez. <strong>İ</strong><strong>yi-kötü ayrımı yapmak, iyiden yana tercih kullanacak cesareti bulmak gibi insanî güzellikler devletin elinde bürokratik malzeme haline geliyor. </strong>21ci asırda Müslümanca yaşamak kolay değil. Yani İslâm’ın özüne dair olanı, değişmezleri korumak ama son kullanma tarihi geçmiş geleneklerden kurtulmak. AKP’yi iktidara taşıyan fikrî yapıyı, Demokrasi-İslâm ilişkisini, İran’ı ve Milli Görüş’ü  sorguladığımız bu kitabı ilginize sunuyoruz. <strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/Islamcilik-devrim-demokrasi.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_1.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><strong>Kitap Tanıtan Kitap 1</strong></span></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/11/kitap-tanitan-kitap2.jpg"><span style="color: #0066cc;"><strong><img class="alignleft size-full wp-image-13292" title="kitap-tanitan-kitap2" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/11/kitap-tanitan-kitap2.jpg" alt="" width="106" height="152" /></strong></span></a>Kitap okumak… Jean Paul Sartre, Nazan Bekiroğlu, Toshihiko Izutsu, Henri Bergson, Mustafa Kutlu, Dostoyevski, Elif Şafak, Clausewitz, Sadık Yalsızuçanlar, Alber Camus ile sohbet etmek… <strong>Suyun resmine bakmakla yetinmeyen, su içmek isteyenler için var kitaplar.</strong> Mesnevî var, El-Munkızü Min-ad-dalâl, Kitab Keşf al Mânâ, Er-Risâletü’t-tevhîd var.  Elinizdeki bu kitap Derin Düşünce yazarlarının seçtiği kitapların tanıtımlarını içeriyor. Bizdeki yansımalarını, eserlerin ve yazarların bıraktığı izleri. Farklı konularda 44 kitap, 170 sayfa. Zaman’a ayıracak vakti olanlar için…<strong> </strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_1.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><strong>Buradan indirebilirsiniz.</strong></span></a></p>
<p><strong></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_2.pdf" target="_blank"><strong><img class="alignright size-medium wp-image-18278" title="kitap_tanitan_kitap_2" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/08/kitap_tanitan_kitap_2.jpg" alt="" width="126" height="184" /><span style="color: #0066cc;">Kitap Tanıtan Kitap 2</span></strong><span style="color: #0066cc;"> </span></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_1.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Kitap tanıtan Kitapların birincisi</span></a> kadar sevildi, o kadar çok ilgi gördü ki ikincisini yayınlamak için sabırsızlanıyorduk. Yeniden 44 kitap tanıtımıyla geliyoruz karşınıza: Dostoyevski, Sezai Karakoç, Yıldız Ramazanoğlu, Jean Paul Sartre, Amin Maalouf, Taha Akyol, Hasan Cemal, Ali Şeriati, William C. Chittick, Alain Touraine, Muhyiddin İbn Arabi Hazretleri… Farklı asırlar, farklı coğrafyalar, farklı konularla dergi tadında bir kitap… Ortak olan tek şey İnsan belki de? İnsan’ın iç dünyasındaki saklı hazineleri paylaşma muradı…<a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_2.pdf" target="_blank"><strong><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></strong></a></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/11/02/erzurumda-kardeslik-ve-arkadaslik-kavi/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/11/02/erzurumda-kardeslik-ve-arkadaslik-kavi/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Ressam Fehime Salihi Firuz ile söyleşi</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/08/05/ressam-fehime-salihi-firuz-ile-soylesi/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/08/05/ressam-fehime-salihi-firuz-ile-soylesi/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 04 Aug 2011 22:34:15 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ayla Chignardet</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Resim]]></category>

		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>

		<category><![CDATA[Sanat]]></category>

		<category><![CDATA[İran]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=18220</guid>
		<description><![CDATA[ 
Resimleriniz İran resim geleneği kadar Avrupa resmini de özümsediğinizi gösteriyor. Avrupalı ressamlar arasında kendinize hangilerini daha yakın buluyorsunuz? 
Tartışmasız Rothko. Dali de elbet önemli, ama çok çılgın bana göre. Sürrealizm ona çok şey borçlu.  Gerçeküstü çalışmalar yapmak isteyen ressamın önünde aşılmaz bir dağ gibidir Dali. İran Davudi&#8217;nin , Farah tarafından çok desteklenen bu ressamımızın resimlerinin [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<blockquote><p> </p>
<p><strong>Resimleriniz İran resim geleneği kadar Avrupa resmini de özümsediğinizi gösteriyor. Avrupalı ressamlar arasında kendinize hangilerini daha yakın buluyorsunuz? </strong></p>
<p>Tartışmasız Rothko. Dali de elbet önemli, ama çok çılgın bana göre. Sürrealizm ona çok şey borçlu.  Gerçeküstü çalışmalar yapmak isteyen ressamın önünde aşılmaz bir dağ gibidir Dali. İran Davudi&#8217;nin , Farah tarafından çok desteklenen bu ressamımızın resimlerinin Dali&#8217;den kopyalanmış olduğu düşünen eleştirmenler var. Ben kendim sade bir şekilde  Mark Rothko&#8217;yu seviyorum, onun renklerle oynaması çok hoşuma gidiyor. Renklerin kutsal bir yönü olduğunu hissettiriyor.  Renklere bu tür bir hakimiyeti nedeniyle kiliselere de resim yapmış.  Onu seviyorum, ama etki yaratacak ölçüde ilgimi çeken başka özel herhangi bir isim gelmiyor aklıma Avrupalı ressamlar arasında.</p>
<p><strong>Resimlerinizde Siyahkalem ve  kısmen Ferçiyan kadar  Goya etkisi de algılamıştım ben ilk gördüğümde. </strong></p>
<p>Bu ressamların hepsi ilginç, ama kendi dönemleri açısından, kendi kültür bağlamları kapsamında&#8230; Ben daha kendime özgü, kendi kültürümü yansıtan resimler yapayım istedim. Öyle ki akademide hocalarım bana,  &#8221; İranlı olduğunu bu kadar mı göstermek istiyorsun?&#8221; derlerdi. Çünkü benim resimlerimi gören, ressamının İranlı olduğunu anlar, bir birikimi o kadar yansıtıyor yani. Bir sergi sırasında resimlerimi inceleyen bir adam yanıma geldi ve bana feminist olup olmadığımı sordu. Tablolarımda neredeyse hiç erkek siması yok. Adam söylemeden önce bunu hiç farketmemiştim.  Kendiliğinden oluyor bir şeyler. Aslında İran resminde cinsiyet öne çıkmaz adeta, erkek ve kadın suretleri çok aynılaşır. Bazen bir ressam çıkıp kadını cinsiyetini belli edecek şekilde bir özelliğiyle belirginleştirebilir ama yüz değişmez. <a href="http://www.dunyabulteni.net/?aType=haber&amp;ArticleID=168525" target="_blank">TAMAMI</a></p></blockquote>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/08/05/ressam-fehime-salihi-firuz-ile-soylesi/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/08/05/ressam-fehime-salihi-firuz-ile-soylesi/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Derin Düşünce ile Yeni Bir Röportaj</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/04/12/derin-dusunce-ile-yeni-bir-roportaj/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/04/12/derin-dusunce-ile-yeni-bir-roportaj/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 12 Apr 2011 08:33:12 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Editörden</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>

		<category><![CDATA[Sitede Yaşam]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=15653</guid>
		<description><![CDATA[Sunuş: Okuyacağınız bu yazı Dünya Bizim Sitesi&#8216;nden Abdullah Yalnız&#8217;ın sitemizle yaptığı söyleşinin tam metni. Derin Düşünce ile yeni tanışmış okurların ama özellikle yazar olmak isteyenlerin istifade edeceğini umuyoruz.(MY)
1) Sitenizin kuruluş hikâyesi nedir? Neden &#8220;derin düşünce?&#8221; Hangi ihtiyaca binaen kuruldu?
Baştan &#8220;Derin Demokrasi&#8221; adında bir kağıt dergi çıkarma fikri vardı. Site biraz derginin vitrini ya da &#8220;ek [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/04/dd_nedir-0.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/04/dd_nedir.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/04/dd_nedir-0.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/04/dd_nedir-2.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/04/dd_nedir-0.jpg"></a>Sunuş:</em></strong><em> Okuyacağınız bu yazı <a href="http://www.dunyabizim.com/" target="_blank">Dünya Bizim Sitesi</a>&#8216;nden Abdullah Yalnız&#8217;ın sitemizle yaptığı söyleşinin tam metni. Derin Düşünce ile yeni tanışmış okurların ama özellikle yazar olmak isteyenlerin istifade edeceğini umuyoruz.(MY)</em></p>
<p><strong>1) Sitenizin kuruluş hikâyesi nedir? Neden &#8220;derin düşünce?&#8221; Hangi ihtiyaca binaen kuruldu?</strong></p>
<p>Baştan &#8220;Derin Demokrasi&#8221; adında bir kağıt dergi çıkarma fikri vardı. Site biraz derginin vitrini ya da &#8220;ek aktivite&#8221; olarak düşünülmüştü. Sonra sanat, felsefe, tarih ve daha bir çok konuda yazmak istediğimizi fark ettik. En uygun kelime &#8220;düşünce&#8221; idi. Derin kaldı, demokrasi gitti, sonuç &#8220;Derin Düşünce&#8221; oldu.</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/04/dd_nedir-0.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/04/dd_nedir.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/04/dd_nedir-0.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/04/dd_nedir-2.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/04/dd_nedir-0.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-15654" title="dd_nedir-0" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/04/dd_nedir-0.jpg" alt="" width="296" height="453" /></a>Kuruluş hikâyesine gelince&#8230; Türkiye Dink cinayeti, e-Muhtıra gibi olaylarla sarsılıyordu. Terörle mücadele için Irak&#8217;a girilmesi konusunda baskı vardı. Tesettür yasağı, Kürtçe yasağı ve daha bir çok haksızlık karşısında en azından &#8220;dur&#8221; demek istiyorduk. Aslında bir çok insan bu durumdaydı şüphesiz ama Mustafa Akyol&#8217;un <a href="http://www.mustafaakyol.org/">kişisel sitesinde</a> tanışmak nasib oldu bize.</p>
<p>Başlangıçta 10 küsür yazar idik. Kısa yazılar ve çeviriler yayınlamaya başladık. Yorumcuların ve özelden bize yazan sessiz okuyucuların etkisiyle, yön vermeleriyle şekil aldı yayın çizgisi. Yola başlarken yanımızda olanlardan bazıları dinlenmeye çekildiler. Taşınma, evlenme, kariyer kaygıları, bir bebek&#8230;</p>
<p>Onların yerine yeni katılımlar oldu. Bugünlerde en çok yazan ve çeviri yapanların arasında yeni katılanların olması güzel bir dinamiğin yakalandığının gösteriyor kanaatimce. 20-25 yaşındaki gençlerin bir bayrak yarışındaki gibi 40′lık ağabey ve ablalarına yetişmesi bizi mutlu etti, ediyor. Kitap tanıtımları, sanat filmleri ile zenginleşti site. Yazarlar kendi yaşamlarındaki güzellikleri paylaşmak istiyorlar. Bir yandan da siyasî gelişmelere, özellikle de vicdanları rahatsız eden olaylara tepki vermeye devam ediyoruz.</p>
<p>Dediğim gibi bütün bu güzellikler planlı, programlı bir ilerleyişin neticesinde olmadı. Zaten &#8220;mekanik - standart&#8221; bir süreç ile <span id="more-15653"></span>olmaz böyle şeyler. Derin Düşünce bir gönül işi. Özveri istiyor. İşyerindeki öğlen paydoslarından, tatillerden, gece uykusundan fedakârlık istiyor. İnsanların iç güzelliklerinin birbirinden yansımasıyla oluyor bütün bunlar.</p>
<p><strong>2) Siteniz hakkında teknik bilgi verir misiniz? (Kuruluş tarihi, üye,yazar ve kitap sayısı,gönüllü bir hareket mi bu çalışma vb&#8230;)</strong></p>
<p>Gönüllü bir hareket mi diye soruyorsunuz. Evet. Ne okurlardan maddî bir talebimiz var ne de yazarların bir kazancı. İyi, güzel ve doğru adına bir katkımız olsun istiyoruz. Gazâlî Hazretleri&#8217;nin <a title="Permanent Link to El-munkizu Min-ad-dalâl (Hz Gazâlî)" href="http://www.derindusunce.org/2010/06/18/el-munkizu-min-ad-dalal-hz-gazali/">El-munkizu Min-ad-dalâl (Hz Gazâlî)</a> adlı kitabında özetlediği gibi: <em>&#8220;Biz ALLAH rızası için ilim tahsiline başlamadık. Fakat ilim ALLAH rızası için olmaktan başka bir gayeyi kabul etmedi&#8221;</em></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/04/dd_nedir.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-15656" title="dd_nedir" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/04/dd_nedir.jpg" alt="" width="294" height="435" /></a>&#8220;Deneme yayını&#8221; yaptık ocak 2007&#8242;de. Ama resmen doğum günümüzü şubatta kutluyoruz. Gerçek anlamda bir üyelik sistemi yok. Aylık 80 bin tekil okuyucu var. En az bir saat sitede kalan, en az şu kadar sayfa okuyan, en az haftada 3 kez siteye gelen&#8230; gibi kriterlerle &#8220;sadık okuyucu&#8221; profili çıkardığımızda %15 ila %20 civarında bir rakam buluyoruz. Yani aylık ortalama 15 bin insanın buluştuğu bir fikir platformu diyebiliriz Derin Düşünce için.</p>
<p>Dört yılda 3000′e yaklaşan makale yayınladık ve 33.000′den fazla yorum. Her ay ortalama 7-8 bin e-kitap indiriliyor. Bu ay 10 bin civarında indirme olacak sanıyorum. Bazı kitapları neredeyse tamamen okurlar yazdı: <a href="http://www.derindusunce.org/img/zorunlu-askerlik.pdf" target="_blank"><strong>Zorunlu Askerlik Gerekli mi?</strong></a>, <a href="http://www.derindusunce.org/img/escinsellik.pdf" target="_blank">Eşcinsellik ve Biz</a>, <a href="http://www.derindusunce.org/img/maymunist.pdf" target="_blank">Maymunist imanla nereye kadar?</a> adlı kitaplar böyle.</p>
<p>E-kitaplar sayesinde Türkiye&#8217;nin fikrî hayatına kalıcı biçimde hizmet ettiğimizi düşünüyorum. Zira günlük politika tartışmaları elbette geçici, her yeni gün kendi polemikleriyle geliyor. Oysa kitaplar farklı. Konusu siyasetten alsa bile yakın tarihi, temel kavramları anlamayı kolaylaştırıyor. Mail ile dostlarınıza gönderebileceğiniz, cep telefonunuzda taşıyabileceğiniz bir belge oluyor. Sadece okunacağı zaman kağıda basılması açısından çevreci, bedava olması açısından da öğrenci dostu bir çözüm e-kitaplar.</p>
<p>Bu günlerde siyasetin payının azaldığını ve yerini yavaş yavaş <a href="http://www.derindusunce.org/category/sanat/" target="_blank">Sanat</a>‘ın, Düşünce&#8217;nin aldığını sevinerek görüyoruz. <a href="http://www.derindusunce.org/category/sinema/" target="_blank">Sinema</a>, <a href="http://www.derindusunce.org/category/edebiyat/" target="_blank">Edebiyat</a>, <a href="http://www.derindusunce.org/category/felsefe/" target="_blank">Felsefe</a>, <a href="http://www.derindusunce.org/category/tarih/" target="_blank">Tarih</a>, Din&#8230; <a href="http://www.derindusunce.org/bedava-kitap-indirin/" target="_blank">43 kitap yayınladık</a>. Bu kitaplar içinde Sanat ile ilgili olanlara gösterilen ilgi büyük oldu.</p>
<p><strong>3) &#8220;derindusunce.org&#8221; deyince, sizi heyecanlandıran ne var? Hangi hedeflere ulaşmak istiyorsunuz?</strong></p>
<p>Bir kaç hedef heyecanlandırıyor bizi. Birincisi şu anda yaptığımız işi daha iyi yapmak. Okurlarımızı daha fazla düşünmeye, okumaya, araştırmaya yöneltmek. Tek bir fikri ısrarla savunmak değil de olayların, sorunların köklerini, özünü anlamak. Neticede bilgili insan fikren de özgürdür. Propaganda ve beyin yıkamadan koruyabilir kendisini.</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/04/dd_nedir-2.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-15657" title="dd_nedir-2" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/04/dd_nedir-2.jpg" alt="" width="294" height="300" /></a>Türkiye&#8217;nin en ciddi sorunu insanların takım tutar gibi siyasî tercih yapmaları. Bir çok Türk liberal Locke, Smith, , Mill, Hayek, Rawls okumadan liberal oldu. Liberalizm ile demokrasinin çatıştığı alanlardan kimsenin haberi yok. Bu sebeple önce sağlıklı bir fikrî zemin oluşmalı. İşte bu oluşuma katkıda bulunmak bizi heyecanlandırıyor. Bunun en güzel örneğini iki kitapla verdik sanıyorum: Biri liberalizm yanlısı <a title="Permanent Link to Dikkat Kitap: Liberalizmin Ak Kitabı" href="http://www.derindusunce.org/2010/03/11/dikkat-kitap-liberalizmin-ak-kitabi/">Liberalizmin Ak Kitabı</a> ve diğeri çok sert bir liberalizm eleştirisi olan <a title="Permanent Link to Dikkat Kitap: Liberalizmin Kara Kitabı" href="http://www.derindusunce.org/2010/06/05/dikkat-kitap-liberalizmin-kara-kitabi/">Liberalizmin Kara Kitabı</a>.</p>
<p>Bakınız meselâ doğru dürüst bir sol muhalefet yok Türkiye&#8217;de. Neden? Çünkü Türk Solu da fikrî zemin bakımından oldukça fakirdir. Bir çok insan Marx&#8217;ın yazdığı Kapital&#8217;i bile okumadan solcu/sosyalist olmuştur. Sovyet tarzı kolektivist fikirleri savunurlar ama <em>Alman ideolojisi, Komünist Parti Manifestosu</em> gibi belgelerde <strong>birey</strong> kavramına yapılan vurgulardan haberleri yoktur. Bu sebeple Marxizm&#8217;i anlamayı amaçlayan bir yazı dizisine başladık. Bu büyük düşünürün kimi temel kavramları İslâm&#8217;daki bazı ögelerle benzerlik arz ediyor. Bu benzerliği <a title="Permanent Link to Yeni başlayanlar için " href="http://www.derindusunce.org/2011/03/09/yeni-baslayanlar-icin-%e2%80%9cmusluman%e2%80%9d-marx/">Yeni başlayanlar için &#8220;Müslüman&#8221; Marx</a> isimli makalede anlattık meselâ.</p>
<p>Tabi sorunuzdaki &#8220;heyecanlanma&#8221; noktasında gönlümüzde yatan bir aslan var. Ama bu nispeten önemli maddî imkânlar gerektiriyor. Bediüzzaman Hz.&#8217;nin <strong>Medresetü&#8217;z-Zehra</strong> projesindeki gibi Türkçe, Kürtçe, Arapça ve Farsça tartışılabilecek bir Derin Düşünce. Yani Ortadoğu&#8217;nun her yerinden her dili konuşan insanın bağlanıp fikir alış-verişi yapabileceği, yorumların 5-10 dakika bir gecikmeyle diğer dillere tercüme edileceği bir forum.</p>
<p>Kitapların, videoların, ilmî klasiklerin de 4 dilde mevcut olduğu böyle bir sitenin dünya barışına yapacağı katkıyı hayal etmek dahi insana umut veriyor.</p>
<p><strong>4) Şu anda ücretsiz olarak indirilebilen 43 tane PDF kitap yüklü sitenizde&#8230; İleriye dönük olarak hangi konulara ilişkin kitap projeleriniz var?</strong></p>
<p>Henüz tasarım aşamasında olan iki kitabımız var, birincisi &#8220;Soyut Sanat Müslüman&#8217;ın yitik malıdır&#8221;. Çünkü İslâm Sanatları dediğimiz hat, ebru, çini ya da mimari gibi alanlar bu konuların uzmanlarına terk edilmiş vaziyette. Biz sıradan insanlar &#8220;aa ne güzel&#8221; deyip geçiyoruz. Oysa Kandinsky, Klee, Pollock, Rothko gibi sanatçıların soyut sanat alanındaki arayışlarıyla Müslüman sanatçıların 7ci asırdan itibaren Sanat&#8217;a bakışları arasında çarpıcı paralellikler var. Medeniyetimizin ilk yıllarından itibaren Müslüman sanatçılar Sanat&#8217;ı bir düşünce ve hissiyat laboratuarı gibi düşünmüşler. İnsan&#8217;ı anlamada, ALLAH&#8217;ın Kâinat&#8217;ı yaratışını idrak etmede fikrî-görsel bir zemin yapmışlar. Kelimelerin bittiği yerde renkler ve şekiller girmiş devreye.</p>
<p>Bu bakımdan soyut sanat yani figüratif olmayan, doğayı açıkça taklit etmeyen İslâm sanatına ihtiyacımız var. Teknik ilerlemenin altında ezilen, maneviyatını kaybetmiş insanlığın Sanat&#8217;a her zamankinden fazla ihtiyacı var. Bu kitap işte bu kapıyı aralayacak nasip olursa: <strong>Güzellik</strong> ile <strong>Adalet</strong> arasındaki bağlantıya ışık tutacak.</p>
<p>İkinci kitabın ismi &#8220;Hiç&#8221;. Konusu Hiçlik ve Yokluk olacak bu kitabın. Ama şu an yayına en yakın olan kitap Kırmızı Gezegen Marx. Konusu Marx ve komünizm. Böyle kitaplar da yazılmalı çünkü <strong><em>Türkiye&#8217;nin gerçek sol bir muhalefete ihtiyacı var.</em></strong><em> Eğer bu kitap Türkiye&#8217;nin aydın insanlarına biraz olsun Marx&#8217;ı okuma isteği verebilirse ne mutlu bize. Çünkü gerçekte solculuk, sosyalizm ve komünizm polise yumurta atmaktan çok daha akıllıca bir şeydir. </em>E-kitaplar konusunda son bir şey söylemek gerekirse&#8230; <a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_1.pdf">Kitap tanıtan Kitap</a> çok ilgi gördü. Bu kitabın devamı  mahiyetinde ikinci bir kitap daha yayınlamak istiyoruz ayrıca.</p>
<p><strong>5) Şu ana kadar ziyaretçilerinizden ne gibi tepkiler alıyorsunuz? Bizimle paylaşmak isteyeceğiniz bir olumlu, -varsa- bir de olumsuz okur yorumu var mı? </strong></p>
<p> Hiç unutamadığım bir yorum şu idi:</p>
<p>&#8220;Fikirlerinizden nefret ediyorum ama çok güzel yazıyorsunuz&#8221;. Sanırım bir yazara bundan daha güzel bir iltifat hiç yapılmamıştır&#8230;</p>
<p>Tabi tehditler alıyoruz, ırkçılardan çokça hakaret&#8230; Genel Kurmay Başkanlığı (İlker Bey zamanında) fişlemişti bizi &#8220;irtica&#8221; diye. En tehlikeli ilk 400 site arasındaydık. Hakkımızda bir de soruşturma açıldı. Biz bunları &#8220;ödüllerimiz&#8221; sayfasında listeledik. Çünkü vicdanımıza aykırı işlere yakın duranların bize kızması birer ödüldür. Bizi rahatsız edenleri rahatsız etmiş olmamız doğru yolda olduğumuzu göstermez mi?</p>
<p>İnternet ortamı mimikleri ve ses tonunu, şiveleri saklıyor. Kıyafetini, vücudunu vs görmediğiniz insanlar sadece fikir ve hissiyat olarak var karşınızda. Bu &#8220;görsel filtre&#8221; insanların iç güzelliklerinin daha net ortaya çıkmasına sebep oluyor galiba. Çok güzel dostluklar kuruluyor ve çok özel şeyler paylaşılıyor. Sonra bazen randevulaşıyoruz, fizikî dünyada bir kahve içiyoruz. İnsan karşısında iki gözü, iki eli vs olan &#8220;normal&#8221; birini görünce şaşırıyor. Aklımızda ve kalbimizde oluşmuş bir imaj var. Bazı yorumcuları o kadar seviyoruz, yorumlarını o kadar özlüyoruz ki&#8230; Toplantıya uçarak gelen ya da yürürken ışıklar saçan birisini bekliyoruz sanki&#8230; İnsanı insan yapan güzelliklerin araz olmadığının bir ispatı belki de bu? Gerçek dünyanın ötesinde bir de Hakikat var.</p>
<p><strong>6) Sitenizde yer verdiğiniz konuları, işlediğiniz hususları seçerken/belirlerken nelere dikkat ediyorsunuz, ne gibi kriterleriniz var?</strong></p>
<p>Konu seçiminde birinci etki yazarlar ve okurlar. Bazen bir yorumcunun sorusu hatta sitemi yeni bir konuya vesile oluyor. Yani gündemden çok kopmamaya gayret ediyoruz ama gündemin arkasından sürüklenmek de istemiyoruz. Bir denge arıyoruz açıkçası.</p>
<p>Bunun yanında neredeyse site açıldığından beri zorunlu askerlik konusuna hassasiyet gösterdik. İslâm&#8217;ın milliyetçiliği reddettiğini savunan yazılarımız da oldukça çok. Bu iki konu artık Türkiye&#8217;nin gündeminde aktif olarak tartışılıyor. Sanırım gündem bizi, biz de gündemi etkiliyoruz biraz.</p>
<p><strong>7) Liberal/demokratik bir site izlenimi veriyorsunuz. Peki, &#8220;tam özgürlük&#8221; tarzı bir yaklaşımınız var mı? Örneğin eşcinselliği hararetle savunmak gibi sosyal bir konuda &#8220;özgürlükçü&#8221; bir yazarınız/yazınız veya kapitalizmi kutsamak gibi ekonomik anlamda &#8220;özgürlükçü&#8221; bir yazarınız/yazınız veyahut da anarşist olmak gibi politik bir konuda &#8220;özgürlükçü&#8221; bir yazarınız/yazarınız oluyor mu? Nasıl bakıyorsunuz bu duruma?  </strong></p>
<p>Sitede tartışarak öğrendiğimiz bir şey <strong><em>Serbestlik</em></strong> ile <strong><em>Özgürlük</em></strong> kavramlarının farklılığıydı. Öğrendiklerimizi <a title="Permanent Link to Hayvan Serbesttir, İnsan Özgürdür..." href="http://www.derindusunce.org/2010/10/05/hayvan-serbesttir-insan-ozgurdur/">Hayvan Serbesttir, İnsan Özgürdür&#8230;</a>  isimli bir makalede açıkladık. Liberaller bugün <strong>Serbestlik</strong> üzerinde çok duruyor ama <strong>Özgürlük</strong> ihmal ediliyor ne yazık ki. Zaten iktidar olamayışlarının bir sebebi de bu. Eşcinsellik konusuna gelince&#8230; <a title="Permanent Link to Dikkat Kitap: Eşcinsellik ve Biz" href="http://www.derindusunce.org/2010/04/21/dikkat-kitap-escinsellik-ve-biz/">Eşcinsellik ve Biz</a> isimli kitapta anlattığımız gibi bir şey &#8220;olmak&#8221; suç olamaz, bir şeyi &#8220;yapmak&#8221; suç olabilir. Bu sebeple &#8220;eşcinsel&#8221; etiketi altında çok farklı insanlar &#8220;günahkâr / ahlâksız&#8221; ilân ediliyor. Bu toptancılığa karşıyız. Bu bir tür ırkçılık.</p>
<p>Anarşizm konusunu işledik sitede. <a href="http://www.derindusunce.org/category/kapitalizme-alternatif/"><em>Kapitalizme vahşi olmayan alternatifler</em></a> isimli bir dizi çeviri yaptık. Anarşizm konusunda çok önyargı var. Bu fikri savunmuyoruz ama toplumsal yaşamın her alanına nüfuz eden bir devlete karşıyız. Böyle devletler eninde sonunda vatandaşı çocuklaştırıyor. Devlet de haddini bilmeli.</p>
<p>Kapitalizm konusunda fikir ayrılıkları var. Serbestlikten yana en fazla ağırlığını koyanlar sanırım <a href="http://www.derindusunce.org/author/mustafaakyol/">Mustafa Akyol</a>, <a title="Fethi Sipahi Tan tarafından yazılan yazılar" href="http://www.derindusunce.org/author/fethisipahitan/">Fethi Sipahi Tan</a> ve <a title="Ahmet Cem Özen tarafından yazılan yazılar" href="http://www.derindusunce.org/author/ahmetcemozen/">Ahmet Cem Özen</a> oldular. Ancak meselâ Mustafa yazılarında açıkça belirttiği gibi kapitalizmi devletin ekonomiden uzak durması olarak kabul ediyor. Yoksa zenginlerin fakirleri &#8220;serbestçe&#8221; ezmesi değil.</p>
<p>Neticede bir devlet ister liberal ister ağır bürokrasiyle işleyen, merkeziyetçi bir yapı olsun, hukukun temel ilkelerine saygı göstermeli. Yani insanların birbirine zulmetmesi engellenmeli. Bugün kapitalizm ve piyasa mekanizmalarına yaptığımız nice eleştiri var ki aynısını komünizmin çöküşünden önceki Sovyet bürokrasisine de yapabiliriz. Hatta Türkiye&#8217;de tek partili dönemde hakim olan ağır devlet yapısına. Neden? Çünkü ağır bürokratik yapılar işlenen zulmü anonim yapar. Bakarsınız katliam yapılmıştır, binlerce insan ölmüştür ama ortada suçlu yoktur. Bir kağıda kırk kişi imza atmıştır. Kimin hangi emri verdiği belli değildir.Bugün piyasa da böyle işliyor. Irak bombalanıyor. İnsanlar ölüyor. Ama ABD ordusuna bomba satan firmanın hisse senetleri sizin ve benim müsterisi olduğumuz özel emeklilik firmasınca satın alınmış. Yine suç var, suçlu yok. Kısaca liberalizm-kolektivizm eksenini aşmamız gerek. Hukuk devleti kavramı <strong><em>Serbestlik</em></strong> değil <strong><em>Özgürlük</em></strong> üzerine inşa edilmeli.</p>
<p><strong>8 ) Steril bir grup musunuz yoksa aranıza katılmak isteyen arkadaşlara kapınız açık mı? Nasıl bir yol izlemeleri, neler yapmaları gerekiyor? </strong></p>
<p>Aramıza katılmak isteyenlere açığız ama özveriden kaçmayacak yazar bulmak zor. İnsanlar köşe yazısı formatında yazı gönderiyorlar. Çünkü bu insan nefsini okşayan bir şey. &#8220;Bak ben de yazdım. Benim yazılarım da filan yerde yayınlanıyor&#8221;&#8230; Meselâ Güney Doğu Anadolu ve terörle ilgili bir yazı geliyor. Okumak sadece 5 dakika sürüyor. Düşünün, 40 bin insan ölmüş, yürekler yanmış, milyarlarca dolar harcanmış. Ve birisi çıkıyor, hamamdan fırlayan Arşimed gibi &#8220;EVRAKA!&#8221; diye bağırıyor. <strong><em>&#8220;hey dostum, bak, teröre çare buldum! Beş dakikan varsa gel anlatayım&#8230;&#8221;</em></strong> Böyle ağır bir konuyu bu kadar hafife almak en azından o yanan yüreklere bir saygısızlık değil mi?</p>
<p>İnsan denen varlık zengin ve lâtif bir varlıktır. İnsan&#8217;a dair meseleler de bu ilâhî Letafet&#8217;e münasip biçimde ele alınmalıdır. Bizim fikrimiz bu.</p>
<p>Derin Düşünce&#8217;de yazacak insanların okurlarına merhamet etmelerini istiyoruz. Maksat <strong><em>&#8220;ben biliyorum, en uzağa ben gittim, en çabuk da ben döndüm&#8221;</em></strong> demek değil. Gerekli ilmî derinliğe dalan ama günlük hayattan kopmayan yazılar istiyoruz. Evinde soğan kavuran ev kadını, trafikte sıkışan taksi şöförü için de yazabilmek lâzım. Yoksa TESEV gibi kuruluşlar 300 sayfalık raporlar yazıyorlar. Meselâ medyada ırkçılık vs üzerine. Gayet güzel. İstifade ediyoruz. Ama oğlu askerde, eli yüreğinde bir kadına 300 sayfalık bir TESEV raporu veremezsiniz. Derin Düşünce yazarları <strong><em>&#8220;ne mutlu insanım&#8221;</em></strong> diyebilen kalemler olmalı. Gayret sınırsız, mükafat ise İlim&#8217;in Sahibi&#8217;nden beklenmeli&#8230;</p>
<p> </p>
<p style="text-align: justify;"> <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/08/dd_nedir.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-11111" title="dd_nedir" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/08/dd_nedir-196x300.jpg" alt="" width="122" height="162" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/08/dd_nedir.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><strong>Derin Düşünce nedir?</strong> </span></a></p>
<p style="text-align: justify;">Sitemizde siyasetten tarihe, kadın haklarından felsefeye, sanattan bilime kadar bir çok konudan bahsediyoruz. Ama zaman zaman da kendimizden söz ediyoruz. <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/08/dd_nedir.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><strong>Derin Düşünce nedir?</strong> </span></a> Sitenin geçmişi, geleceği, ortak projeler, yazar olmak isteyenlere öneriler, okunma istatistikleri… Derin Düşünce’nin bir kimliği, tarihi ve kendine has “yaşam” tarzı var. Eğer aramıza yeni katıldıysanız <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/08/dd_nedir.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">bu kitap </span></a><strong>“yöre halkına”</strong> kaynaşmanızı kolaylaştıracaktır <img class="wp-smiley" src="http://www.derindusunce.org/wp-includes/images/smilies/icon_smile.gif" alt=":)" /></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/04/12/derin-dusunce-ile-yeni-bir-roportaj/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/04/12/derin-dusunce-ile-yeni-bir-roportaj/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>İslâmcılık: Devrim ile demokrasi arasında&#8230;</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/02/05/islamcilik-devrim-ile-demokrasi-arasinda/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/02/05/islamcilik-devrim-ile-demokrasi-arasinda/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 05 Feb 2011 17:48:16 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mehmet Yılmaz</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Mısır]]></category>

		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>

		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>

		<category><![CDATA[Tunus]]></category>

		<category><![CDATA[devrim]]></category>

		<category><![CDATA[islamcilik]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=14710</guid>
		<description><![CDATA[
Sunuş: Yaklaşık 4 yıl önce yayına giren Müslüman&#8217;ın Zaman&#8217;la imtihanı isimli kitabımızda şöyle demiştik:
&#8220;&#8230;Darbeyle gelen asker cumhurbaşkanları, ölmeden koltuktan indirilemeyen diktatörler hâkim birçok İslâm ülkesine. Gazeteciler, yazarlar, araştırmacılar hapse atılıyor, faili meçhul cinayetlere kurban gidiyor:


 Libya&#8217;da Albay Kaddafi (1970&#8242;ten beri),
Suriye&#8217;de Hafız Esad (1970&#8242;ten 2000&#8242;deki vefatına kadar, yerine oğlu geçti ),
Mısır&#8217;da Hava kuvvetleri komutanı Hüsnü Mübarek (1981&#8242;den [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><em><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/02/misir-devrim1.jpg"><img class="size-full wp-image-14713 aligncenter" title="misir-devrim1" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/02/misir-devrim1.jpg" alt="" width="470" height="328" /></a></strong></em></p>
<p><em><strong>Sunuş:</strong> Yaklaşık 4 yıl önce yayına giren <a href="http://www.derindusunce.org/img/musluman_zaman.pdf">Müslüman&#8217;ın Zaman&#8217;la imtihanı</a></em><strong><em> </em></strong><em>isimli kitabımızda şöyle demiştik:</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;&#8230;Darbeyle gelen asker cumhurbaşkanları, ölmeden koltuktan indirilemeyen diktatörler hâkim birçok İslâm ülkesine. Gazeteciler, yazarlar, araştırmacılar hapse atılıyor, faili meçhul cinayetlere kurban gidiyor:<br />
</em></p>
<ul style="padding-left: 30px;">
<li><em> Libya&#8217;da Albay Kaddafi (1970&#8242;ten beri),</em></li>
<li><em>Suriye&#8217;de Hafız Esad (1970&#8242;ten 2000&#8242;deki vefatına kadar, yerine oğlu geçti ),</em></li>
<li><em>Mısır&#8217;da Hava kuvvetleri komutanı Hüsnü Mübarek (1981&#8242;den beri),</em></li>
<li><em>Pakistan&#8217;da General Pervez Müşerref (1999&#8242;dan beri).</em></li>
</ul>
<p style="padding-left: 30px;"><em> Gerçekten de birer sömürge valisi gibi hareket eden bu diktatörlerin yönetiminde İslâm coğrafyası işgal altında bir ülkeye benziyor. Kendi ülkesinin zenginliklerinden istifade edemeyen halk genellikle batılı firmaların kölesi durumunda. Demokrasinin, özgürlüklerin ve insan haklarının savunucusu(!) batı ülkeleri ise her nasılsa bu diktatörlerle hep iyi anlaştılar&#8230;&#8221; </em></p>
<p> <em>Ancak Tunuslu diktatör Zeynelabidin bin Ali&#8217;nin ülkeyi terk etmesi ve Mısırlı Mübarek&#8217;in koltuğunun sallanmaya başlaması, Suriye, Yemen,  Ürdün&#8217;de rejimin artan bir cesaretle protesto edilmesi İslâm Aleminde yeni bir uyanış fikrini gündeme getirdi. </em><em>İslâmcı devrimlere mi tanık olacağız yoksa bir demokratikleşme sürecine mi? Bu hareket Müslümanların ancak %20&#8217;sini teşkil eden Arap ülkeleriyle sınırlı mı kalacak yoksa bütün İslâm alemine yayılacak mı? Ümit Aktaş&#8217;a sorduk. </em><em>Ümit Aktaş&#8217;ı <a href="http://www.kitapyurdu.com/yazar/10908/umitaktas">kitaplarından</a></em><em>, <a href="http://www.birikimdergisi.com/birikim/kisi.aspx?kid=2177">Birikim Dergisi</a></em><em>, <a href="http://www.ozgundurus.com/Haber/Kultur---Sanat/15072010/Ask-iman-isyan-ve-Umit-Aktas.php">Özgün Duruş</a></em><em>  gibi fikir dergilerinden ve </em><em>&#8220;<a title="Permanent Link to Müslüman devlet olur mu ? (Ümit Aktaş ile dobra dobra)" href="http://www.derindusunce.org/2010/10/25/musluman-devlet-olur-mu-umit-aktas-ile-dobra-dobra/">Müslüman devlet olur mu?</a></em><em>&#8221; başlıklı söyleşimizdeki dobra cevaplarından tanıyorsunuz. (MY)</em></p>
<p><strong>MY: Siz iyimser misiniz bugünkü tabloya bakarak? Yakın bir zamanda Tunus&#8217;ta ve Mısır&#8217;da halkın arzuladığı bir düzen kurulabilir mi? Yoksa bu &#8220;ilk enerji&#8221; güç kavgaları içinde yok olmaya mı mahkûm?</strong></p>
<p>Öncelikle meydana gelen bu olayların, çok da &#8220;masum&#8221; olmadığını belirtmeden geçemeyeceğim. Şöyle ki, bilindiği gibi bu olayları görünülür ve etkili kılan (çünkü bu ülkelerdeki halk hareketleri yıllardır sürmekte), dolayısıyla da bir anlamda da başlatan<span id="more-14710"></span>, küresel gücün (ağırlıklı olarak ABD&#8217;nin) özellikle İslam dünyasındaki strateji değişikliğine duyduğu ihtiyaçtır. Aslında bu ihtiyaç, Obama gibi daha on yıl öncesinde bile ABD&#8217;nin başına gelmesini asla düşünemediğimiz bir siyah deriliyi ABD&#8217;nin başına getiren gücün duyduğu stratejik değişimle aynı eksende işlemekte. Çünkü ABD&#8217;nin küresel bir güç olarak dünya çapında bir hegemonya mücadelesini sürdürebilmesi için, öncelikle kendisinin evrensel değerlerle uyumlu oluşunu görünülür kılması gerekmekteydi. İşte Obama, bunu görünülür kılan en etkili görüntüdür. (Sözgelimi Türkiye de, en azından bölge çapında da olsa benzer bir stratejiyi yürütebilmek için Tayyip Erdoğan&#8217;a tahammül etmiştir. Ama Türkiye açısından bunun evrenselleştirilebilmesi için, Kürt sorunun da aşılması gerekmektedir.)</p>
<p>Çünkü ABD&#8217;nin, özellikle İslam dünyasında İsrail&#8217;e dayalı olarak sürdürmeye çalıştığı politikaları, artık sürdürülebilir olmaktan çıkmıştır. Dolayısıyla ABD&#8217;nin bu yeni stratejisi, İsrail&#8217;i geri çekerek dizginleyen ve dolayısıyla da bu politika üzerinde oluşturulmuş olan Arap dünyasındaki diktatörlere dayalı statükoyu da değiştirmeyi amaçlayan bir stratejidir. Nitekim bu tip bir değişim ihtiyacını ve stratejiyi iyi okuyan Erdoğan, Davos&#8217;ta Peres&#8217;e &#8220;one Minute&#8221; diyerek bu yeni durumu hem okuduğunu ortaya koymuş, hem de bu yeni durumu görünülür kılmıştır. Erdoğan&#8217;ın bu çıkışı ve kendisini İslam dünyası için bir model olarak ortaya koyması, bir yandan İslam dünyasındaki değişim umutlarını diriltirken, ABD&#8217;nin de bölgede elini güçlendirmiştir. Bu stratejinin üzerine binen ve benim hiçbir zaman tam olarak masum olduğuna kani olamadığım Wikileaks belgelerindeki zamanlama ve etkinlik de bu eksende okunursa, sanırım konu daha bir açıklığa kavuşacaktır.</p>
<p>Nitekim Erdoğan, Türkiye siyasi tarihinde de belki bir ilk olarak, mevcut yönetimleri dikkate almadan doğrudan halkları muhatap almış ve tüm politik dil ve mülahazaları bir yana bırakarak, bu halk isyanlarına karşı direnen zalim yöneticilere seslenmiş, onlara &#8220;yeter artık, halkın sesini dinleyin ve gidin&#8221; demiştir/diyebilmiştir.</p>
<p>Tüm bunları söylemek, elbette ki Arap dünyasında diktatörlere isyan eden insanların çabalarındaki asalete gölge düşürmez. Çünkü bu isyanlar zaten yıllarcadır sürdürülmekte. Ama bu isyanların bir sonuca ulaşması, bir anlamda bölgesel konjonktürle küresel konjonktürün, belli ölçülerde de olsa örtüşmesini gerektirmektedir. Tüm bunlara rağmen bir devrim gerçekleşemez mi? Elbette gerçekleşebilir ve zaten devrim de bunun adıdır; yani her şeye rağmen olanın. Ama Arap dünyasındaki hareketler bir devrim değil, değişim hareketleridir. Şahidi olduğumuz bu gelişmeler ise, bir anlamda Arap dünyası ve çevresindeki genel değişimin ve ortaya çıkacak olan yeni bir dünyanın işaretleridir. Her şeye rağmen, yani küresel gücün istekleriyle uyuşan bir eksene de dayansa da, bu değişim Müslümanlar açısından önemlidir ve Müslümanlar, asıl yapmak istediklerini bundan sonra, ama bu kez de küresel güce ve kapitalizmin arzularına dikkat ederek ve mücadele stratejilerini bunun karşısında örgütleyerek sürdürmelidirler.</p>
<p>Sorunuza gelince, her ne olursa olsun, şu geldiğimiz nokta bile çok önemli. Yani zalime dur diyebilmek, ona karşı sesini yükseltmek, en azından psikolojik düzeyde de olsa bir özgürleşme uğrağına gelindiğinin göstergesi. Halkın aradığı düzen konusu ise biraz netameli bir konu. Çünkü halk gerçekten de bir düzen mi arıyor, yani bu özgürlük kavgası pozitif bir çabaya ve arayışa mı dayanıyor; yoksa bu savaşım sadece mevcut zalimden kurtulma tepkisine mi dayanmakta, bu çok açık değil. Ama bu bir dizi ayaklanmanın Wikileaks&#8217;le bağlantılarını da düşündüğümüz de, bu kalkışımların çok da pozitif bir çıkış noktasına dayanmadığını söyleyebiliriz. O zaman çok fazla umutlu olmaya gerek yok. Ama özgürleşme mücadelesi uzun ve emeğe dayalı bir mücadeledir. Dolayısıyla en azından bir başlangıç noktası olması hasebiyle bile önemli bu ayaklanmalar. Bundan sonrası, en azından diktatoryal olmayan bir zeminde sürdürülecek uzun soluklu bir mücadeleyi gerektirmekte ve biz de -hiç değilse şimdilik- bunu umut edebiliriz.</p>
<p><strong>MY: Arap ülkelerinde başlayan bu hareket Suudi Arabistan&#8217;ı nasıl etkiler? Vahabizm bu &#8220;devrim rüzgârlarına&#8221; direnebilir mi?</strong></p>
<p>Suudi Arabistan&#8217;ın ciddi anlamda Vahabi bir anlayışa dayandığını düşünmemekteyim. Orada tam anlamıyla bağnaz, gerici, gelenekçi ve diktatoryal bir sistem sürdürülmekte. Vahabilik belki bu sistemin kendisini meşrulaştırmak ve halkın rızasını kazanmak için başvurduğu kirletilmiş bir ideolojik argüman. Bu halk ayaklanmalarının çok da &#8220;masum&#8221; olmadığını düşündüğümüzde, Suudi sisteminin şimdilik bu sürecin dışından duracağını/tutulacağını söyleyebilirim.</p>
<p><strong>MY: 19cu asırda diktatörlerin işini kolaylaştırıyordu trenler, telgraflar, istihbarat ve fişleme&#8230; Nazilerin toplama kamplarına kadar uzanıyor Zulümün &#8220;endüstrileşmiş&#8221; şekli. Oysa Teknoloji &#8220;halkın yanında&#8221; yer aldı, çok ilginç bir rol oynadı bu hareketlerde. Cep telefonları ile yollanan görüntüler, twitter, web siteleri&#8230; Devletin bir iki televizyon kanalı kapatması ya da gazeteleri toplatması mümkün ama bilgi teknolojileri &#8220;oyunun kurallarını&#8221; değiştirdi sanki. 21ci asırın devrimleri sizce teknolojik mi olacak?</strong></p>
<p>Devrimler her zaman en ileri araçlardan yararlanmışlardır. Çünkü devrimleri yapan kitleler, görece de olsa o toplumun en &#8220;ileri&#8221; kesimleridir. Bu kesimler ise, devrimci girişimlerini sonuçlandırmak için mevcut &#8220;silahlar&#8221;ın tümünden yararlanırlar. 21ci asırdaki sorun, bu teknolojilerden yararlanmanın ötesinde, bu teknolojilerin stabilleştirdiği, eylemsizleştirdiği ve pasifleştirdiği kitlelerin artık kendilerinde devrim yapacakları o coşku ve dinamizmi bulamamalarında yatmakta. Özellikle çağımız erkekleri, savaşçı güçlerini ve arzularını büyük ölçüde yitirmekte.</p>
<p><strong>MY: İranlı yetkililer Tunus&#8217;taki olayları İran İslâm Devrimi&#8217;ne benzettiler. Oysa bu ülkede son seçimlerdeki yolsuzluk iddiaları sonrası çıkan olaylar artık devrimin yozlaştığı hissini uyandırıyor. Dünün İranlı devrimcileri bugünün muhafazakârları gibi görünüyor. Sizce Tunus ve Mısır&#8217;daki halk hareketleri İran&#8217;daki hükümetin elini güçlendirir mi? Yoksa tersine muhalefeti daha cesur olmaya mı iter?</strong></p>
<p>Aslında 1980lerde İslam dünyasının önüne iki önemli seçenek sunulmuştu. Birisi İran İslam Devrimi, diğeri ise Türkiye Milli Görüşünün demokratik mücadele yöntemi. Devrim, özellikle 80-90lı yıllarda İslam dünyasında önemli bir coşku ve umut yaratmıştı. Ama bu coşku ve umut, ne yazık ki sürdürülemedi. Bunda elbet sadece Devrimin stratejisyenleri sorumlu değil. Küresel istikbar da, Devrimin boğulması için her türlü savaş taktiğini uygulamaktan kaçınmadı. Milli Görüş ise, aynı dönemi oldukça sıkıntılı mücadelelerle geçirmekle birlikte, görülen o ki, şimdilerde aynı İslam dünyasına coşku ve umudu bu gelenekten gelen bir iktidarın girişimleri vermekte. Dolayısıyla bu süreç, küresel istikbarın da -en azından şimdilik- arzusuyla örtüşen bir biçimde Devrim&#8217;in aleyhine, ama Milli Görüş&#8217;ün, yani, demokratik bir gelişmenin lehine işlemekte. Dolayısıyla, İran&#8217;daki toplumsal güçler açısından da giderek demokratik teamüllerin daha ağır basabileceğini söyleyebilirim.</p>
<p><strong>MY: Devrimden bahsederken kelimelere bir çerçeve çizmek gerek diye düşünüyorum. Devrimci, isyancı hatta terörist olarak nitelendi Tunuslu göstericiler. Tabi her güç kendi çıkarları açısından yeni bir terminoloji oluşturuyor. Bir siyasî hareketi meşru görebilmemiz ya da &#8220;halk devrimi&#8221; diyebilmemiz için basit bir ölçü yok mudur? Devleti, iktidarı hedefleyen bir çetenin kışkırtmasıyla başlayan şiddet ile halkın aklını, vicdanını yansıtan olayları nasıl ayırd edebiliriz?</strong></p>
<p>Doğrusu ben de devrim yerine isyan kavramını kullanmayı daha yerinde buluyorum. Çünkü devrimler çok özel olaylardır ve sıklıkla tekrarlanamazlar. Öte yandan devrimler sadece kendi toplumlarını değil, dünyayı da dönüştürürler. Ancak bu yine de bu isyanların meşruiyetlerine bir gölge düşürmemeli. Çünkü zulme karşı her başkaldırı olayı oldukça değerlidir ve bu yüzden de biçimsel değerlendirmelerle çarçabuk harcanmamalıdır. Elbet bu statükonun bozulmamasından yana olanlar açısından isyancılar birer &#8220;terörist&#8221;tir. Çünkü onların, yani zalimlerin çıkarlarını sarsmaktadırlar. Dolayısıyla bu tip tanımlamalar, tamamıyla olaya nereden baktığınız ve neresinde durduğunuzla ilgili, göreceli tanımlamalardır.</p>
<p><strong>MY: Önceki söyleşimizde devrim kavramı üzerine şunları söylemiştiniz:</strong></p>
<p style="padding-left: 30px;"><strong><em>&#8220;</em></strong><strong><em>Devrim kan ve ter gerektirir, hazırlık, sebat, fedakârlık, aşk, mücadele, disiplin, cehd, sabır, emek gerektirir. Bunlar aslında tüm insanlarda aradığımız olumlu değerler. İslam&#8217;ın da insanlarda oluşmasını istediği değerler. Bu değerlere sahip olmayan biri Müslüman olabilir mi? Ama sorun devrimlerde değil, devrim sonrasında aranmalı. Çünkü devrim süreçlerinin ağırlığı, devrimci bireyler ve enerjileri tükettiği için, devrim sonrası alanlar, çoğu kez fırsatçılıklara ve demagoglara kalmakta. Yani Baudrillard&#8217;ın kavramlaştırdığı gibi simülakrlara. O yüzden değil mi ki Ali Şeriati, Nas ve Felak surelerini yorumlarken, sorunun devrim yapmak değil, devrim sonrası hakikati ayakta tutabilmek sorunu olduğunu vurgulamakta;</em></strong><strong><em>&#8220;</em></strong></p>
<p> <strong>Diktatör Zeynelabidin bin Ali&#8217;yi kovan Tunus halkı koşullar izin verseydi seçimle liderlerini seçebilir, basın yoluyla hükümeti eleştirebilir ve bağımsız mahkemelerde hakkını arayabilirdi. Yani güç ayrılığı, özgür basın vb kurumlarıyla batılı anlamda bir demokrasi olsaydı Tunus&#8217;ta devrime gerek kalmayacaktı. Buna bakarak Şöyle dersem katılır mısınız?</strong></p>
<p style="padding-left: 30px;"><strong><em>&#8220;Devrim halkın zulüme direnmesi ve bu direnişten doğan enerjinin bir anda boşalmasıdır, Devrimler demokrasinin çok hızlı yürüyen bir şeklidir&#8221; </em></strong></p>
<p>Bir halkın belli şeyleri öğrenmesi hiç de kolay olmuyor. Öğrenmek çünkü bir deneyim ve emeği gerektiriyor. Zorun, zulmün bile bir öğreticiliği vardır. Yeter ki öğrenmeye niyetli ve yetenekli bir halk olsun karşısında. O nedenle şayet Zeynelabidin bin Ali olmasaydı halk bunları yapabilirdi diye bir öngörü olamaz. Çünkü rahatlık atmosferi çoğu kez olumsuz bir işlev de yüklenebilmekte. Bu konuda, yine bir Tunuslu olan İbn Haldun&#8217;un gözlem ve çözümlemeleri oldukça aydınlatıcı ve öğretici. Yani bedeviliğin diriliğine karşı hadariliğin yozlaştırıcılığı, dikkate alınması gereken bir husus. Öte yandan devrim ve demokrasi, siyasal açıdan farklı usuller. Devrimlerdeki enerji patlamalarının yoğunluğuna karşı demokrasiler, amaca doğru yürümek için belli bir uzlaşma kültürünü ve sabrı gerektirmekte. Tabi biriktirilen her enerji nitelikli olmayabileceği gibi, demokrasilerde de işler her zaman iyi yürümeyebilir.</p>
<p><strong>Devrim eğer eski düzenin &#8220;devirilmesi&#8221; ile başlıyorsa az ya da çok şiddet içermek zorunda sanırım. Tunus&#8217;ta ve Mısır&#8217;da bir kaç hafta içinde olup biten ve bütün bir ülkeyi saran bu süreç üzerinde halkın denetimi nereye kadar olabilir? Meselâ Tunuslu ve Mısırlı yönetici kadrolar &#8220;hedefler araçları meşru kılar&#8221; diyerek işkence yaparsa ya da insanları fişlerse bu yozlaşmayı durdurmak için yeniden bir devrim mi yapmak gerekecek?</strong></p>
<p>Halkların şiddet sarmalından çıkamamaları, tarihin öğreticilik yerine tekerrürü gibi bir sonuca yol açmakta. Bu durum da, İbn Haldun&#8217;un gözlemlerinden çıkardığı başka bir sonuç. Birbiri ardı sıra gelen kısa ömürlü beyliklerin serencamı üzerinden çok da şey geçmiş gibi değil sanki. Deneyimlerini biriktirerek, oradan bazı öğretici sonuçlar çıkaramayan halklar açısından tarih, bir türlü içerisinden çıkılamayan bir labirente dönüşmekte. Sonuçta kendinden öncekini tekrarlayan bu oluşumların yeknesaklığı ise, bir süre sonra halkaların ruhuna bir umutsuzluk tortusu ve bu içinden çıkılamazlığın yazgısını eklemekte. Bu yazgının alt edilmesi için sadece zalime dur denilmek yetmemekte, bu yazgısallaşmış döngüye de bir dur denilebilmelidir. Bu ise, isyanların reaksiyoner ya da fütuhatların yağmacı niteliklerinin ötesindeki bir çabayı, tecrübî, bilimsel, pozitif ve geleceğe dönük bir bakış açısını; sabrı, cehdi ve emeği gerektirir.</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/02/05/islamcilik-devrim-ile-demokrasi-arasinda/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/02/05/islamcilik-devrim-ile-demokrasi-arasinda/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Roni Margulies&#8217;e yumurta atan kendisine &#8217;solcu&#8217; diyorsa, ben asla değilim</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/01/04/roni-marguliese-yumurta-atan-kendisine-solcu-diyorsa-ben-asla-degilim/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/01/04/roni-marguliese-yumurta-atan-kendisine-solcu-diyorsa-ben-asla-degilim/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 03 Jan 2011 23:01:45 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Tavit Kilimciyan</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Basın günlüğü]]></category>

		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>

		<category><![CDATA[Türk Solu]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=14198</guid>
		<description><![CDATA[&#8220;&#8230; Milliyetçilikle sol nasıl yakınlaştı?
Bence her zaman öyle bir çekirdek vardı. Anti emperyalist söylemle yola çıkılmıştı. O zaman yurtsever ile milliyetçi arasında ayrım yapılıyordu. Yurtsever deyince solcu, milliyetçi deyince gerici oluyordu. İçeriğinin aynı olduğunu anlamak 30 senemizi aldı. &#8230;&#8221; TAMAMI
Share on Facebook]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><em>&#8220;&#8230; <strong>Milliyetçilikle sol nasıl yakınlaştı?<br />
</strong>Bence her zaman öyle bir çekirdek vardı. Anti emperyalist söylemle yola çıkılmıştı. O zaman yurtsever ile milliyetçi arasında ayrım yapılıyordu. Yurtsever deyince solcu, milliyetçi deyince gerici oluyordu. İçeriğinin aynı olduğunu anlamak 30 senemizi aldı. &#8230;&#8221;</em> <strong><a href="http://www.aksam.com.tr/hapishane-benim-ikinci-doktoram--8420h.html" target="_blank">TAMAMI</a></strong></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/01/04/roni-marguliese-yumurta-atan-kendisine-solcu-diyorsa-ben-asla-degilim/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/01/04/roni-marguliese-yumurta-atan-kendisine-solcu-diyorsa-ben-asla-degilim/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Müslüman devlet olur mu ? (Ümit Aktaş ile dobra dobra)</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2010/10/25/musluman-devlet-olur-mu-umit-aktas-ile-dobra-dobra/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2010/10/25/musluman-devlet-olur-mu-umit-aktas-ile-dobra-dobra/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 25 Oct 2010 09:30:11 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mehmet Yılmaz</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Demokrasi]]></category>

		<category><![CDATA[Devlet]]></category>

		<category><![CDATA[Erdem]]></category>

		<category><![CDATA[Politika]]></category>

		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>

		<category><![CDATA[ahlak]]></category>

		<category><![CDATA[devrim]]></category>

		<category><![CDATA[hakikat]]></category>

		<category><![CDATA[islamcilik]]></category>

		<category><![CDATA[vicdan]]></category>

		<category><![CDATA[İslam]]></category>

		<category><![CDATA[Şeriat]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=12992</guid>
		<description><![CDATA[Takdim: Vatandaşı olduğumuz devletin vicdanımıza uygun hareket etmesini bekliyoruz. Ama devletimizin hukukî uygulamaları ile bizim ahlâk anlayışımız çatışabiliyor. Vicdanımız, ahlâkımız İslâm ile şekillendiyse ne yapmak gerek? Devletin &#8220;Müslümanlaşması&#8221; çözüm müdür? Müslümanlık, Devlet, İktidar ilişkisi nasıl olmalıdır? İyi, güzel ve doğrunun resmî ideoloji, millet meclisi veya bir ulema sınıfı tarafından belirlenmesi İslâm ile uyumlu mudur? Müslümanca [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/10/umit_aktas.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-12993" title="umit_aktas" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/10/umit_aktas-221x300.jpg" alt="" width="221" height="300" /></a>Takdim:</em></strong><em> Vatandaşı olduğumuz devletin vicdanımıza uygun hareket etmesini bekliyoruz. Ama devletimizin hukukî uygulamaları ile bizim ahlâk anlayışımız çatışabiliyor. Vicdanımız, ahlâkımız İslâm ile şekillendiyse ne yapmak gerek? Devletin &#8220;Müslümanlaşması&#8221; çözüm müdür? Müslümanlık, Devlet, İktidar ilişkisi nasıl olmalıdır? İyi, güzel ve doğrunun resmî ideoloji, millet meclisi veya bir ulema sınıfı tarafından belirlenmesi İslâm ile uyumlu mudur? Müslümanca ve/veya İslamcı siyaset arayışında &#8220;ötekinin&#8221;,  dindar olMAyan Müslümanın ve gayrimüslimin yeri nedir? Bunları konuşuyoruz bu hafta.</em></p>
<p><em>Ümit Aktaş görmeyi, okumayı özlediğimiz aydınlardan. İçinde yaşadığı çağın dogmaları ile arasına mesafe koyabilmesi, &#8220;İslâmcılık&#8221; dahil her görüşe, siyasî projeye eleştirel bakabilmesi okurları için büyük kazanç. Ele aldığı olayları tarihsel, inançsal, ontolojik perspektifte değerlendirirken kullandığı dilin sadeliğini, örneklerin, açıklamaların netliğini de teslim etmek gerek. Belki kendisiyle her konuda hemfikir olmayabiliriz ama bu berraklık karşısında &#8220;anlaMAdık&#8221; diyemeyiz.</em></p>
<p><strong>Giriş:<em> </em></strong>Ümit Bey öncelikle çok teşekkür ediyorum söyleşi talebimizi kabul ettiğiniz için. Paris&#8217;te bulunduğum için söyleşimizi internet üzerinden, yazılı olarak yapıyoruz. Ancak bunun getirdiği bazı avantajlar da var. Sonuna kadar kullanalım derim. Öncelikle yanıtlarınıza bir uzunluk sınırı koymayın. Konuyla ilgili kitap ve makalelerinizden alıntı veya aktif bağlantı da koymak isterseniz bu Derin Düşünce okurları için bir kazanç olacaktır. Ayrıca çok sayıda <a href="http://www.kitapyurdu.com/yazar/10908/umitaktas">kitap yazdığınızı</a>, <a href="http://www.birikimdergisi.com/birikim/kisi.aspx?kid=2177">Birikim Dergisi</a>, <a href="http://www.ozgundurus.com/Haber/Kultur---Sanat/15072010/Ask-iman-isyan-ve-Umit-Aktas.php">Özgün Duruş</a>  gibi fikir dergilerinde ve internet sitelerinde editörlük ve koordinasyon yaptığınızı biliyoruz. Bu kaynaklardan da istifade edebilmemiz için arzu ettiğiniz referansları paylaşabilirsiniz.<em></em></p>
<p><strong>1° Müslüman aydınların inançlarıyla, akıl ve vicdanlarıyla ahenk içinde yaşayabilecekleri siyasî bir düzen beklentisi hiç gündemden inmedi ama bugün daha büyük bir önem kazandı zannediyorum. Zira teknoloji sebebiyle bir kara parçasına ya da demir perdenin arkasına sığınma imkânı kalmadı. Bu bağlamda tarihteki Müslüman devletler, geçmiş siyasî tecrübeler ne ölçüde bir referans teşkil edebilir? Endülüs, Selçuklu ya da Osmanlı tecrübesinden &#8220;İslâm&#8217;ın değişmezleri&#8221; olarak alıp bugüne taşınabilecek neler var?</strong></p>
<p>Bir kere şunu söylemeliyim ki yeryüzünde yaşayan ve bir insan olma vasfına sahip olan hiç kimse siyasete bigâne kalamaz. &#8220;Kişisel olan siyasaldır ve direniş, dolayısıyla da zulüm de her yerdedir.&#8221; Çünkü siyaset insanın bir insan olarak durduğu yerin ve tavrın tanımıdır. Bunun tersini söyleyen herkes de ya &#8220;siyaset yapmakta&#8221; ya da yalan söylemektedir. Mesela Vatikan ya da laik devletlerdeki kiliseler; bunlar siyasetin içinde değiller mi? Papa kadar söylemi siyaset içeren kim var? Öyle ki gittiği her ülkede siyasal gündemi belirlemekte ve değiştirmektedir. Tarikat ve cemaatlerin liderleri siyaset yapmıyorlar mı? Hatta bunların siyasetin baş aktörleri olduklarını bile <span id="more-12992"></span>söyleyebiliriz. Ama sorsanız bizim siyasetle bir ilişkimiz yok derler. Tabii burada siyasetten kast edilen şeylerde bir anlamsal daralma ya da genişleme yoluna gidilebilir. Ama sonuçta bir insan olma haysiyetine sahip olan hiç kimse siyasetin dışında duramaz ve durmamalıdır. Ha! Siyaset deyince bunu illa da bir iktidar mücadelesi olarak algılamamak gerekir. Siyaset insanın dünya üzerinde durduğu ve durmak istediği yerlerin tanımı ve bunlar arasındaki açıklığı ifade eder. Bu anlamda da hiç de olumsuz bir şey değildir. Ama bunu iktidar mücadelesiyle özdeşleştirenler, olumlu ya da olumsuz açılardan siyaseti kerih bir şey olarak görüyor olabilirler. Elbette ki salt iktidar kavgası ve hatta salt iktidar, kirletici bir şeydir. O nedenle özellikle bazı çevreler dinlerin ya da ahlâklı insanların siyasetten uzak durmasını isterler. Neden? Çünkü kendi verdikleri o kirli iktidar kavgasında, karşılarında istikameti ve ahlâkı düzgün olan insanlar olsun istemezler. Siyasal mücadeleyi iktidar mücadelesiyle sınırlayarak alanı daraltmak isterler. Bu tipler, dindar insan deyince suya sabuna dokunmayan, etliye sütlüye karışmayan, &#8220;nur yüzlü&#8221;, zalime de mazluma da aynı nazarla bakan &#8220;saf&#8221; tipleri tanımlarlar; öyle olsun isterler. Çünkü ne kadar çok insan, hele hele &#8220;düzgün&#8221; insan siyasetten uzak durursa bunların işleri o kadar kolaylaşır. Evet, siyasal mücadele de bir ölçüde kirleticidir. Ama bir mücadele içerisine girmişseniz, tertemiz duramazsınız. Daha iyiye ulaşmak, meydanı zalimlere bırakmamak için gerekirse biraz kirlenmeyi de göze almalısınız. Zalimlerin işgali altında olan bir siyasal zeminde hiç değilse pantolonunuzun paçaları kirlenebilir. Ama o yolu geçmek, o meydana çıkmak zorundaysanız bu kadar kiri de göze almalısınız. Bu dünya cennet olmadığı gibi, İslam bu açıdan hiç de ütopist bir din/anlayış değildir. Yani dünyada mücerred bir &#8220;Tanrı Krallığı&#8221; ya da &#8220;şeytanın krallığı&#8221; diye bir yer yok. Yanlış ile doğru karışık ve her yerdedir. Müminlere düşen zaten bu karmaşayı çözmek ve zalimlerin-şeytanların yüzündeki o melek maskesini düşürmektir. Bu dünyada yaşamanın ve mücahedenin belli maliyetleri vardır. Kirlenmeyeyim diye bir kenarda duranlar asıl, durdukları yerde ve salt durağanlıklarından ötürü kirlenirler. Ben de bu açıdan cemaatleri suçluyor değilim; sadece dürüst olmalarını ve tanımları doğru yapmalarını istiyorum. Yani siyaset yapmalarında bir sakınca yok; ama siyasetten uzak durulmalı falan diyerek, özünde bir peygamber mesleği olan siyasal mücadeleyi küçültmemeliler.</p>
<p>İslam, her ne kadar siyasal bir din olsa da, aslında o bir hakikat çağrısıdır. Bu hakikatin bir söz/söylem olarak tebliği, muhatapları tarafından bir iktidar çağrısı olarak algılandığından -çünkü muhataplar, ister müşrik, isterse kitap ehli olsunlar, hakikat çağrılarını bir iktidar çağrısı olarak algılamaya şartlandıklarından, kısacası iktidar ile hakikatin özdeşleştiği bir perspektiften dünyaya bakmaya şartlanmış olduklarından- İslam&#8217;ın hakikat çağrısı da, aslında uyarıcı bir vahiy olduğu halde bir iktidar çağrısı olarak algılandı ya da böyle algılanmak egemen güçlerin işine geldiğinden, bu çağrının da bir iktidar çağrısı olduğu öne sürülerek bastırılmaya ve yoldan çıkarılmaya çalışıldı. İşte bu süreç içerisinde verilen mücadele, ister istemez bir siyasal mücadeledir ve de hem muarızları hem de yanlılarınca bir siyasal mücadele olarak algılanır. Dolayısıyla bu çıkış bir hakikati dillendirme çıkışı iken, giderek ve ister istemez siyasal bir çıkış hâline de geldi/gelir ve hatta gelmelidir. Sorun bunun bir iktidar kavgası hâline getirilmesi ya da öyle algılanması, ya da öyle algılanarak veya anlatılarak kirletilmeye çalışılmasıdır. Bu tip bir anlama tarzı ise tarihin yanlış okunmasında önemli bir etken oldu. Nitekim ilk ayetin &#8220;oku&#8221; olması, aslında davetin özündeki hakikat bağlamını vurgulamaktadır. Bu okumak, bir perspektif sahibi olmak ve tarihi olsun toplumu olsun doğru okumak anlamındadır çünkü. Beri yandan, hemen izleyen ayetlerde okumamanın insanı müstağni kılması ve akabinde azgınlaş-tırıl-masından söz edilmektedir. Bu azgınlık aslında hakikatle iktidarı birbirine karıştırmaktan başka bir şey değildir. Özellikle Foucault, hakikatle iktidar arasındaki ilişkilere oldukça dikkat çeken bir düşünür. Ben de bu bağlamdaki düşüncelerimi, özellikle son yıllarda yazdığım İslami Hareket ve Yöntem, İnsan ve İslam, Aklın Hakikati ve Aşkın Şiiri adlı kitaplarda, Birikim dergisi ya da Özgün Duruş gazetesindeki yazılarımda  dile getirmeye çalışmaktayım.</p>
<p>Şimdi tüm bu sözleri ettikten sonra, sakın siyaseti ve siyasal bir duruşu ya da mücadeleyi küçümsediğim veya önemsemediğim gibi bir anlam çıkmasın. Çünkü hakikate dair her söylem, aynı zamanda siyasal bir söylemdir. Adalete, zalimlere karşı olmaya, putlaştırılmış güçleri reddetmeye, hayata bir anlam aramaya, sömürüye ve haksızlığa karşı çıkmaya&#8230; çağıran bir söylem özünde siyasal bir söylemdir, siyasal bir duruşu vardır ve topluma, insanlara belli bir yerden hitap etmektedir. Benim karşı çıktığım şey bunun salt bir iktidar söylemi ya da iktidarla hakikati özdeş kılan bir söylem olarak algılanması. İslam tarihi de bir anlamda bu yanlışa düşmüştür. Hatta bu, tâ Ebubekir&#8217;den beri gelen ama Muaviye&#8217;de çığırından çıkan bir tarih olarak sürekli yeniden analiz edilmeli ve buralardan gerekli dersler çıkarılmalıdır. Peygamberimiz (a.s.) zamanında hakikat (vahiy) ile siyasetin düzlemleri farklı iken,  Peygamber (a.s.) sonrasında, bir bakıma vahiy kesildiğinden, başka bir yönden ise dini koruma endişesi ile, iktidarla hakikat giderek özdeşleştirildi. Mesela Ebubekir (r.a.) döneminde zekat nedeni ile kabilelere savaş açılması, hilafetin Kureyş&#8217;e ait olduğunun söylenmesi, Ömer (r.a.) zamanında kadınların mescitlere gitmekten alıkonulması, Osman (r.a.)&#8217;ın hilafeti (yönetimi/siyaseti) kutsallaştırarak &#8220;Allah&#8217;ın giydirdiğini ben çıkarmam&#8221; demesi, Ali (r.a.)&#8217;nin muhalefete karşı kıyıcı bir tutum izlemesi, hep bu endişeler sonucudur. Ama bu dönemlerde hep içerik biçime egemendir. Oysa Muaviye&#8217;den itibaren artık biçim içeriğe egemenleşmiştir ve Muaviye kendisini resmen melik (kral) olarak ilan etmiştir. Ama siyaset hâlâ hakikat adına yapılan ve hakikati temsil eden bir şeydir. Nitekim bu hakka sığınılarak muhalefet her zaman yok edilmiştir. Sözgelimi hariciler, zenc hareketi, mutezile, Şiiler, Hüseyin (r.a.) gibi. Nitekim bu dönemleri de, yukarıda zikrettiğim kitaplarda &#8220;hakikat, hakikatin ifşası ve hakikatin inşası&#8221; olarak evreleştirmiştim. &#8220;Bu dönemler şu şekilde de sıralanabilir: Hakikat, hakikatin ifşası, hakikatin inşası. Hakikat, söylemle eylem arasında bir mesafenin olmadığı dönemdir; ki, bu dönemde hakikat kendisini &#8220;samed&#8221; bir biçimde ortaya koyar. İfşa dönemi, hakikat döneminin fiilen sona ermesine rağmen, bu hakikat üzerinden konuşulduğu ve eylendiği dönemdir. Hakikatle söylem arasında bir mesafe oluşmuştur. Ama söylem, hâlâ eyleme baskındır. Yani ruh daha madde üzerindeki egemenliğini sürdürmektedir ve hareket maddî gücün tahakkümü altına girmemiştir. Bu bir anlamda da şu demektir. Hareket henüz söylemsel-manevî enerjisini tastamam maddîleştirmemiştir. Maddîleştirdikçe, ortaya her ne kadar maddî bir medeniyet çıkacaksa da; beri yandan söylemsel enerji de kendisini büsbütün bu maddeselliğe yatır(mak mecburiyetinde kal)dığından, artık bir söylem üretme gücünü yitirmiş olacaktır. Bu ise hakikatin inşası döneminde gerçekleşir. Bu dönemde bir yandan söylemsel güç giderek maddeselliğe dönüşürken; koşut bir biçimde söylemin maddî izleri, emareleri, mirası, belgeleri de maddesel dokularda biriktirilir; yani bir diğer açıdan tutuklanır, maddeleştirilir, taşlaştırılır, yazılı metnin  kıvrımlarındaki yorumlarda tüketilir; özgürlük ve arzusunu kaybeder. Hakikat ya da yaşam, salt yazılı, basılı bir metin, siyasal bir dizge, ibadî bir disiplin, düşünsel bir nesne, mimari bir form; kısacası bir uygarlık fenomeni haline getirilir. Bu tabiî ki belirli bir çalışma süresini (dünyevî-mekansal zaman) gerektirdiğinden ıraksayıcı bir faaliyettir. Hakikat ne kadar zamansal (hakikat zamanı/yaratıcı-ilahî zaman) ise, inşa da o kadar mekansaldır. Hakikatin söylemi bir zaman içerisinde tecessüm ederek cemaatleşirken; inşa&#8217;nın zamanı bir mekan içerisinde medeniyetleşir. Yine de bu ıraksama sürecinde de hakikat, maddeselleşse ve söylemden, yani söz&#8217;ün özgür gücü ve ruhundan kopsa da   sürmektedir. Bu ıraksayıcı faaliyet de sona erince, bundan sonra simülasyonlar, taklitler ve tekrarlar dönemi başlayacaktır. Bu tüketici süreçten çıkabilmek için, hakikatin başlangıç koşullarına, eylemle söylemin eşyoğun olduğu o &#8220;hakikat&#8221; ânına, hakikati duyup dillendirebileceğimiz o ruh hâline, yaratıcı edimle hemhâl olacağımız o özgürlük vaktinin önüne çıkabilmeliyiz.&#8221; (İslami Hareket ve Yöntem)</p>
<p>Dolayısıyla buradan çıkacak sonuç, tarihten elbet de çıkarımlar yapabiliriz, dersler alabiliriz; ama bizim için aslolan daima hakikatle irtibat kurabilmek ve çıkarımlarımızı oradan yapmaktır. Yani öncelikle ortada bir hakikat sorunu olduğunu görmek gerekmektedir. Ama tarihimiz entropi ilkelerinin işlediği fiziksel bir tarih hâline gelmiştir. Oysa bu ilkenin işlemediği belki de tek alan &#8220;insan olma&#8221; alanıdır. Çünkü insan hep yükselmek (ilerlemek değil, gerçi belki o da gereklidir ama, ilerlemek bunun sadece fiziksel yönüdür ve tartışılacak pek çok tarafı vardır) mecburiyetinde olan bir varlıktır.<strong></strong></p>
<p><strong>2° Sizce mağlubiyet/müdafaa psikolojisinden kurtulmak için ne yapmalı Müslüman aydın? Yani &#8220;Müslümanca&#8221; siyasi çözüm arayışlarında ABD&#8217;ye karşı, Komünizme karşı, İsrail&#8217;e karşı olmaktan kurtulmak, sürdürülebilir bir siyasi model kurmak için? </strong></p>
<p>Bir kere şu &#8220;karşıtlık&#8221; mantığından kurtulmamız gerekiyor. Çünkü hakikat sadece ve öncelikle kendisini vazeder. Varolan söylem ve pratikler, bu vazediş karşısında kendi yerlerini belirlerler. Ama bunun için de bir kez mevcut iktidar yapıları, güç söylemleri ve geleneksel baskılardan kafasını kaldırıp dünyaya özgürce bakabilmek gerekmektedir. Çünkü içinde yaşadığımız arzın, rahman ve rahim olan Allah&#8217;ın tedbiri altında olduğuna inanıyorsak, tüm korkulardan kurtulmuş olmamız gerekmektedir. Bizim mücahedemiz arza egemen olmak için değil, mümkün olduğunca Allah&#8217;ın ahlâkıyla ahlâklanabilmek, özgür ve yaratıcı kullar, yani bir insan hâline gelebilmek içindir. Dolayısıyla temel sorunumuz özgürleşme sorunudur. Dahası &#8220;sürdürülebilir bir siyasal model&#8221; kurmak gibi bir tasamız da olmamalı. Çünkü tüm modeller bağlayıcı, konjonktürel ve enerji soğuran yapılardır. Bizim ise inanmış yüreklere ihtiyacımız bulunmakta. Zaten farkındaysanız, yeryüzünde hiç kimse elinde iyi bir model olduğu için galebe çalmakta da değil.<strong></strong></p>
<p><strong>3° Dogmatik bakımdan aralarında büyük farklar olsa da &#8220;Şeriat devleti&#8221;, &#8220;İslâm Cumhuriyeti&#8221; vs isimlerle anılan ülkelerde <em>&#8220;halka rağmen halkın iyiliği için&#8221;</em> hareket eden yönetimler var. Tesettürün mecburi oluşu, alkol yasağı vb konularda devletin baskısı var. Bizim ülkemizdeki yobaz laiklerin başörtüsün yasaklamasıyla paralellik kuruyoruz ister istemez. İyi, güzel ve doğrunun resmî ideoloji, millet meclisi veya bir ulema sınıfı tarafından belirlenmesi İslâm ile uyumlu mudur? </strong></p>
<p>İslam&#8217;da bir yönetici sınıf, iktidar elitleri, bir din adamları sınıfı diye bir şey yoktur. Herkes rabbine karşı eşölçüde sorumludur. Herkes akletmek, iman etmek, iyiliği yaşamak ve kötülükten kaçınmak mecburiyetindedir. O nedenle Ömer&#8217;in karşısına çıkan kılıç cesurdu. Ve o nedenle sonradan birer mezhep imamı hâline getirilen İmamların hepsi, iktidarın karşısında (ödünç bir tabirle) &#8220;sivil&#8221; niteliklerini korumaya özen gösterdiler ve hatta bu uğurda canlarını verdiler. Çünkü hakikatin farkında idiler. Zaten o kuşaktan sonra da, ulemanın iktidara tâbi olmasıyla -çünkü bu, hakikatin iktidara tâbi olması anlamına gelmekteydi-, İslam tarihinde fikri özgürlük ve de dolayısıyla hakikat, temsil düzeyini -aktüelliğini- kaybetti. Elbet istisna hareketler, şahsiyetler ve  gelişmeler yok değil. Nitekim çağımızda bir İmam Humeyni, Aliya İzzetbegoviç ve hatta Gandi bu temsil düzeyinin müstesna örnekleridir.</p>
<p><strong>4° Özgün Duruş&#8217;ta yayınlanan </strong><a href="http://www.ozgundurus.com/Yazar/Umit-Aktas/Iyilik-uzere-olmak-kotulukten-kacinmak.php"><strong>&#8220;İyilik üzere olmak, kötülükten kaçınmak&#8221;</strong></a><strong> isimli makalenizde şöyle demiştiniz:</strong></p>
<p style="padding-left: 30px;"><strong><em>&#8220;[...] müminler, imanları gereği olan amellerini, öncelikle bu iman ve teslimiyetleri nedeniyle kendi nefislerinde tatbik ederler. [...] Yoksa belli bir yasama çizelgesince belirlenmiş olan iyilik ve kötülük kriterlerinin salt başkalarına icbarı, bu kez toplumu belli bir iyilik ve kötülük standardına getirse de, iyiliğin ve kötülüğün içini boşaltarak bunları biçimselleştirir. [...] Çünkü ahlak, yaşanılan bir şey olmaktan çıkarılarak uygulanılan, emredilen ve yasak edilen bir şey haline getirilmiştir. Yani artık insanlara ait değil, iktidarlara ait bir şeydir; dolayısıyla devletler dindarlaşırken, insanlar sekülerleştirilmiştir.&#8221;</em></strong></p>
<p><strong>Bu çerçevede İran İslâm Devrimi&#8217;nin İran halkını sekülerleştirdiği söylenebilir mi? </strong></p>
<p>Doğrudur. Çünkü hakikatin muhatabı insanlardır, devletler değil. Hakikat bir iktidar söylemi olamaz ve bir iktidara uyruklaştırılamaz. Nitekim şu anda İran rejimi devrimci niteliğini yitirdiği gibi, uyguladığı abartılı ve akıl dışı baskılarla da, insanları giderek İslam dışı arayışlara itmekte. Aynı şeyleri Osmanlı&#8217;da ve tersinden  Türkiye&#8217;de de yaşamadık mı? Dikkat ederseniz (ki, o yazıda birçok çeviri örneği vermiştim), ilgili ayetlerde hitap doğrudan insanlardır. Ama iktidar perspektifinden geçen bir yanlış okuma, muhataplık ve yükümlülük sigasını bir emretme ve otoriterlik sigasına dönüştürmekte; yükümlü oluş bir buyurma kipine çevrilmekte. Buyurmak ise iktidara ait bir şeydir. Dolayısıyla bu söylem artık bir hakikat söylemi olmayıp, bir iktidar söylemidir. O zaman ise bu söylemi iktidarlardan başka kimse üstüne almayacak, yani ahlâki sorumluluk salt iktidarlar tarafından üstlenilen, uygulanılan ve hatta dayatılan yasal bir yükümlülük hâline, tüzükler ve tamimler hâline gelecektir.</p>
<p><strong>5° Yukarıda andığımız makalenizde insanların kendi nefislerine karşı verdikleri mücadelenin önemine işaret ediyorsunuz. İyilik üzere olmanın resmîleşmesine, kurumsallaşmasına karşı olduğunuzu söyleyebilir miyiz? Devletin bu alanda rolü ne olabilir? Yani &#8220;devlet karışmasın, herkes kendisi için iyi olanı bilir, bulur&#8221; mu demek gerekir? </strong></p>
<p>Burada sorun o yapsın bu yapsın meselesi değil. Elbette iyi olanı, doğru olanı kim yaparsa yapsın, yeter ki maksat hâsıl olsun. Ama sorun salt bir amaçlar ahlâkı değildir; araçlar ve hatta niyetler de en az o kadar önemlidir. Farkında mısınız, ülkemizde ve genel olarak İslam dünyasında ahlâkla ilgili pek bir şey yazılmaz. Nedendir? Üstünde düşündünüz mü? Çünkü bu zaten iktidara ait bir şeydir ve kimse iktidara akıl veremez. İktidar çünkü, kendinde bir yetkinlik ve bilgeliktir. Ona sadece tâbi olabilirsiniz. Bir de onun tarafından belirlenmiş alanlarda yaşayabilir, konuşabilir, üretebilir ve tüketebilirsiniz. Bu anlamda iktidar bir özgürlük ve hakikat alanı hâline gelirken, toplum bir kulluk, üretim ve tüketim makinesi hâline gelir. Yani Allah ile insan arasındaki ilişki, iktidar ile insan arasındaki ilişkiye çevrilir. İktidar yeryüzünde Allah&#8217;ın temsilcisi (halifelik) ve gölgesi hâline gelir. Oysa insan Allah&#8217;ın halifesi olamaz. O sadece arzda yaratılmış bir haleftir. İnsan ile Allah arasındaki ilişki ise sadece bir kulluk ilişkisi değil, aynı zamanda bir velayet ilişkisidir de.</p>
<p>Ben burada şu hassasiyetimizi yitirmeyelim diyorum: hakikati temsil etme ve üstlenme yükümlülüğü kime aittir? Devlet bana ait olan asli bir yükümlülüğü üstlenebilir mi? Üstlendiği takdirde sonuç ortada. Düşünmek, akletmek, fıkhetmek, siyaset, cihad etmek, emri bil maruf ve nehyi anil münker&#8230; bunlar artık hep devlete ait görevler hâline gelmiş durumda. Müslüman bireyler bu asli yükümlülüklerinden uzaklaş-tırıl-mışlar. O zaman ise somut Müslüman şahsiyetler nasıl yetişecek? Çünkü bir insan kimliği edimleriyle ortaya çıkar. Ortada bir edim kalmamışsa, biz o çok özlenen İslam şahsiyetlerini nerede bulacağız? Siz batıda yaşıyorsunuz. Batıda birçok toplumsal sorun çözülerek, iyilik üzerine olan işlevler devletleştirilmiş ve bu konular insanların inisiyatifinin, insaf ve merhametinin dışına çıkarılmıştır. Bir bakıma güzel bir şey bu. Ama öte yandan ise insanlarda merhamet duygusunun, komşuluğun ve hatta dostluğun giderek yok olduğunu da gözlemlemiyor muyuz? Tüm bunlar devletleştirilmiş, sözümona sekülerleştirilmiştir çünkü. O zaman ise yaşayan insan olmaktan çıkar. İnsanlar, devlet tarafından işgal edilmiş devasa bir kamusal alanda gerçek varlıklarını yitirerek gölge varlıklar, figürler hâline gelirler.<strong></strong></p>
<p><strong>6° Anatole France bir roman kahramanını şöyle konuşturuyordu:</strong></p>
<p style="padding-left: 30px;"><strong><em>&#8220;Bütün devrimlerin en büyük hatası erdem denen şeyi yeryüzünde kurumsallaştırmaya çalışmaktır. Bir halkı devlet gücüyle iyiden yana, bilge, özgür, ılımlı ve adil yapmak istediğinizde herkesi öldürmekten başka çareniz yoktur!&#8221;</em></strong><strong></strong></p>
<p><strong>Sizce devrimlerin çelişkisinin  burada yattığı söylenebilir mi? Yeni bir insan ve yeni bir halk yaratmak. Bu &#8220;pedagojik&#8221; çabanın zorlandığı her noktada devrim, devlet terörünü de beraberinde getiriyor. İnsanların silah zoruyla &#8220;iyi ve doğru&#8221; yapılması dışında bir devrimcilik mümkün müdür?</strong></p>
<p>Bakın burada sorun devrimlerde değil. Sorun hakikatin bir iktidar sorunu hâline getirilmesi çabasında. Devrimi yapanlar aslında tam da buna aykırı tipler. Çünkü insanlığa ait birçok olumlu erdemi hayata geçirmeseler, bu insanlar devrim yapabilir mi? Devrim kan ve ter gerektirir, hazırlık, sebat, fedakârlık, aşk, mücadele, disiplin, cehd, sabır, emek gerektirir. Bunlar aslında tüm insanlarda aradığımız olumlu değerler. İslam&#8217;ın da insanlarda oluşmasını istediği değerler. Bu değerlere sahip olmayan biri Müslüman olabilir mi? Ama sorun devrimlerde değil, devrim sonrasında aranmalı. Çünkü devrim süreçlerinin ağırlığı, devrimci bireyler ve enerjileri tükettiği için, devrim sonrası alanlar, çoğu kez fırsatçılıklara ve demagoglara kalmakta. Yani Baudrillard&#8217;ın kavramlaştırdığı gibi simülakrlara. O yüzden değil mi ki Ali Şeriati, Nas ve Felak surelerini yorumlarken, sorunun devrim yapmak değil, devrim sonrası hakikati ayakta tutabilmek sorunu olduğunu vurgulamakta; ve çoğu kez cine, büyüye karşı istimdat için okunan bu surelerin, aslında böylesi bir sürece işaret ettiğini ve müminleri uyardığını söylemektedir. Dolayısıyla burada sorun, siyasal mücadelelerin bir iktidar mücadelesine darlaştırılması, ahlâki niteliklerinde uzaklaştırılarak salt seküler (maddî ve dünyevî) mücadeleler hâline getirilmesi, hakikatin de iktidara indirgenmesidir. O zaman devrimci davranışı dönemler ve kuşaklara havale etmek yerine, bir müminin, iman ettiği andan itibaren sürekli olarak  devrimci bir tavır içerisinde olmasını güvenceleyecek bir özgürleşme ve aydınlanma üzerinde kafa yormalıyız. Çünkü bu, yani özgürleşme ve aydınlanma, insanın kendi sorumluluğunu başkalarının vesayetine bırakmaması, kendi aklıyla düşünmesi, kendi ayaklarının üzerinde durması ve yükümlülüklerini askıya almamasıdır. Bu, bir reşit olma sorunu olduğu kadar, bir insan olma sorunudur da. Hep şunu derim: Müslüman olmak için öncelikle insan olmak, yani beşer olmaktan kurtulmak, Müslüman olduktan sonra da orada durmamak, sürekli imanını yenilemek gerekir. Bu ise duruşunun doğru ve edimlerinin diri olması anlamına gelir. Yani üstümüzde ısmarlanmış ve bayatlamış edimler olmamalı, tabir caizse sürekli devrim hâlinde olmayı hiç elden bırakmamalıyız. <strong></strong></p>
<p><strong>7° İç dinamikleri çok farklı olsa da Fransız ihtilali, 1917 Ekim devrimi ve Kemalizmin doğuşunda bazı ortak noktalar dikkat çekiyor. Bir gün önce &#8220;devrimci&#8221; olan insanlar ertesi gün devrimin &#8220;kazanımlarını&#8221; muhafaza etmek adına muhafazakârlaşıyor. Her üç devrimin arkasından muhaliflerin idam edildiğini, hayatta kalanların da gizli polis baskısıyla yaşadığını biliyoruz. &#8220;İslâm&#8221; etiketiyle yapılan devrimlerde bu &#8220;temizlik&#8221; aşaması yaşanıyor mu? </strong></p>
<p>Devrimlerin fiziki karakterleri birçok açıdan benzerlikler taşıyabilir. Çünkü kitleler, bir yerden sonra, ruhlarıyla değil fizikleriyle hareket etmeye başlarlar. Yani fiziksel yasalara tâbi olurlar. Elbet Fransız Devrimi, Sovyet Devrimi ve İran İslam Devrimi, kavramsal anlamda birer devrimdir. Oysa Kemalist hareket, bir devrim değil, silahlı bir ihtilaldır. Salt bir iktidar mücadelesidir. Çünkü bunun içinde halk değil, silahlı güçler, daha doğrusu ordu vardır. Orduların yaptıkları şey ise devrim değil ihtilal, isyan veya darbedir. Devrim sonralarının sorunu ise, devrimden sonra, aslında hiç de öyle amaçlanmadığı hâlde, devrimin iktidarlaşma çabası ve bunun için klikler arasında ortaya çıkan  mücadelelere dayanmaktadır. Yani devrime ait hakikatin (o her neyse) bir iktidar grubunca temellük edilmesi çabası, devrimleri çığırından çıkararak, devrimin çocuklarının boğazlanmasına yol açmaktadır. Sözgelimi anarşistlerin iktidar karşısındaki keskin karşıtlıklarında bu hassasiyetin önemli bir payı bulunmaktadır. Ama 20. Yüzyılın hakikat sözcülerinden biri olan Gandi de, doğru eylemin  halis bir niyet kadar, doğrulukta sebata ve nefsimize ait bir beklentiden vareste olmasına da dayanması, öte yandan eylemin sonuçlarını da gözetmesi gerektiğini vurgulayarak, devrim sonrasında ya da tüm davranışlarımızda, eylemlerimizin sonuçlarına da sahip çıkılması ve dikkat edilmesinin önemine dikkat çekmektedir. Çünkü bu da eylemimizin bir parçasıdır. Yani kısacası temel sorun, hakikatin hiç kimse tarafından temellük edilemezliğindedir. Bu, yani hakikat ve insan ilişkisi, tabir caizse asimptotik bir ilişkidir. Hakikate ne kadar yaklaşırsak yaklaşalım, onu hiçbir zaman söylemimizin ya da iktidarımızın bir nesnesi haline getiremeyiz. Hakikat her zaman aşkın olandır ve onun bizi yüceltici ve insanlaştırıcı yönü de zaten budur.<strong></strong></p>
<p><strong>8° </strong><a href="http://www.taraf.com.tr/nese-duzel/makale-umit-aktas-islamcilar-kadin-calissin-ister.htm"><strong>Neşe Düzel ile yaptığınız röportajda</strong></a><strong> şöyle demiştiniz:</strong></p>
<p style="padding-left: 30px;"><strong><em>&#8220;Aslında İslam hiçbir zaman siyasetin dışında durmaz. Çünkü İslam özünde siyasal bir dindir. [...] Müslümanlar, toplumsal adaletsizliklere ve zulme karşı mücadele etmekle yükümlüdürler. Bu da İslam&#8217;ı ister istemez siyasallaştırır. İslam açısından, toplumun düzeltilmesi için de hep bir siyasal çaba ve mücadele gereklidir.&#8221;</em></strong></p>
<p><strong>Size göre  Müslümanca ve/veya İslamcı çözüm arayışında &#8220;ötekinin&#8221; yeri nedir? Yani başka inançlardan olan veya Müslüman olduğu halde seküler yaşam tarzını benimseyenlerin böyle bir projedeki yeri, katkısı, yetkisi vs ne ölçüdedir?</strong></p>
<p>Bu soruyu cevaplamak, aslında soruna iktidar perspektifinden bakmak anlamına gelmekte. Ben zaten böylesi bir perspektifi reddediyorum; yani benim kimseye hak ya da yükümlülük dağıtma ya da vazetme gibi bir yetkim yok. Ben sadece insan olmaya, beşerlikten kurtulmaya, kendimi adam etmeye çalışıyorum. Bunun için de elbette yeryüzünde yaşadığımız sürece zulme karşı olacağız, adalet için savaşacağız, haksızlıklarla mücadele edeceğiz vs. vs. Bu savaşımımızda bizimle ortak değerleri paylaşan herkese gönlümüz ve saflarımız açıktır. Öte yandan zulümde, sömürüde, haksızlıkta ve kötülükte  ısrar edenlere karşı ise tavrımız bellidir. Dolayısıyla sıkça sözü edilen bu ötekilik perspektifi siyasal bir perspektif değil, ahlaki ve hatta ontolojik bir perspektiftir. Ben meseleye soyut inançlar, aidiyetler ve kimlikler açısından bakmıyorum. Zaten bu tür bakışlar, özünde bölücü, hakikate mugayir bakışlardır. Burada Ali (r.a.)&#8217;nin söylediği ve hep tekrarladığım bir sözü zikredeyim: &#8220;İnsanlar ya dinde kardeşin, ya da yaratılışta eşindir.&#8221; Düşünebiliyor musunuz? Allah&#8217;ın elinden çıkan canlılar ve varlıklardan hangisine yadsıyıcı ve bigâne bir nazarla bakabiliriz? Çünkü ontolojik bir birliğin üzerinde durmaktayız. Bunun için hiç de öyle tumturaklı nazariyelere ihtiyacımız yok. Sözgelimi Levinas&#8217;nın komşuluk kuramı gibi. Oysa o, bir Filistinlinin (içinden gelerek) insan olma hakkını ifşa etmekte bile mütereddit. Ona bir komşu olma hakkını bile layık görmüyor. Hümanizmin hep yaptığı gibi komşusunu uzaklarda, söylemlerde arıyor; ya da salt kendi ırkına açıyor kapısını. Çünkü ırkçılığa dayanan anlayışlar ontolojik bir fark üzerinde temellendirirler kendilerini. Bu ise bir cahillikten başka nedir ki?</p>
<p><strong>9° Batı Avrupa&#8217;nın ve/veya ABD&#8217;nin demokrasi anlayışı sizi mutlu edebilecek, muhtemel İslamcı sistemler ile ne derecede uyumludur? Batı&#8217;nın siyasî çözümlerinden aynen alıp uygulanabilecek ve tersine MUTLAKA değiştirilmesi gerekenler nelerdir sizce?</strong></p>
<p>Açıkçası ben soruna bir doğu-batı sorunu olarak bakmıyorum Doğu da batı da Allah&#8217;ındır. Yani meselelere hakikat perspektifinden baktığınızda, ortada ne doğu(lu) kalır ne de batı(lı). Hakikat neredeyse orasıdır bizim yurdumuz. Eğer batılılar bize göre hakikate daha fazla yaklaşmışlarsa, komplekssiz bir biçimde bu yaklaşımdan, perspektiften yararlanmaya, ufkumuzu açmaya çalışırız. Çünkü hakikat kimsenin inhisarında olmadığı gibi, bu mesele de bir asabiyet meselesi değildir. <strong></strong></p>
<p><strong>10° İslâmcı bir anayasa yazılabilir mi? Ana hatları nasıl tarif edersiniz? Sonuçlar üzerine odaklanmak mı gerekir yoksa Kur&#8217;an&#8217;dan çıkarılacak tartışılmaz temel ilkeler üzerine mi? Bir başka deyişle Batı&#8217;nın hukuk felsefesinde Immanuel Kant ile simgeleşen deontolojik  duruş mudur İslâmcı duruş? Jeremy Bentham,  </strong><strong>John Stuart Mill gibi isimlerin</strong><strong> faydacı bakışı tamamen reddedilmeli midir? Sözgelimi denizde fırtınaya kapılmış  bir balıkçıyı kurtarmak için 5 kişinin hayatını tehlikeye atmak doğru mudur İslâmcı bir kanuna göre?</strong></p>
<p>Kant&#8217;ın ahlak anlayışı bence sorunlu ve biçimsel bir anlayış. Siyasetten, inançlardan soyut, değerlerden yoksun bir ahlâk anlayışı olamaz. Ahlâk ise akıl kadar estetiğe ve hatta vicdana dayanır. Fıtrîdir. Umarım Kant beni mazur görür ama hayvanların bile bir ahlâkı vardır; ahlâklı olanı ve olmayanı vardır. Aklın ya da aktüelliğin ürettiği şey ise ahlâktan çok etik olarak adlandırılsa yeridir. Dolayısıyla anayasacı bir perspektif de bu biçimselcilikten kendisini kurtaramaz. Sorun bir yasalar sorunu değildir. Ahlâk bir kuram meselesi olmaktan öte, somut bir davranış estetiği inşa etme meselesidir. Ama maalesef İslam dünyası, iktidara atfettiği önem ve hakikati iktidarla özdeşleştirmesi nedeniyle, sorunu salt bir &#8220;yasa&#8221; sorunu olarak değerlendirdi. Yeni Osmanlılardan İttihatçılara, selefilerden modernistlere varıncaya dek sorun hep bu merkezde görüldü ve tartışıldı. Öte yandan İslam&#8217;ın kendi geleneğinde, maslahatlarda ifadesini bulan faydacı bir anlayış zaten bulunmaktadır. Maslahatlar ise somut koşullar için ele alınmalıdır. Yani yukarıda zikrettiğiniz sorunun doğru cevabı, anacak o koşullarda verilebilir. Çünkü bu anlamda verilebilecek her cevap görece olarak bir doğruluk yönü kadar, yanlışlık yönü de taşıyabilir. Bunun doğru cevabını ise, ancak bu koşulları yaşayan ahlâki nitelikleri yüksek kişiler verebilir. Varoluşçuların dediği gibi, gerçek kişilikler ancak kritik anlarda ve zamanlarda ortaya çıkabilir. Aslolanın kuram değil hakikat olduğunu ve hakikatin de kuramdan çok hayata yakın durduğunu (sufi bilgeler gibi) bir kere daha tekrarlayarak sözümüzü noktalayalım.</p>
<p> </p>
<p>&#8230; Bu söyleşi ilginizi çektiyse&#8230;</p>
<p style="text-align: right;"> <span style="color: #0000ff;"><strong>M<span><span><span>ü</span>slüman’ın Zaman’la imtihanı </span></span></strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091210_derin_dusunce_org_musluman.jpg"></a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/musluman_zaman.pdf" target="_blank"><span style="color: #3366ff;"><img class="alignleft size-medium wp-image-7624" title="20091210_derin_dusunce_org_musluman" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091210_derin_dusunce_org_musluman-203x300.jpg" alt="" width="114" height="155" /></span></a></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Sunuş</strong>: Müslümanlar dünyanın toplam nüfusunun %20’sini teşkil ediyorlar ama gerçek anlamda bir birlik yok. Askerî  tehditler karşısında birleşmek şöyle dursun birbiriyle savaş halinde olan Müslüman ülkeler var. Dünya ekonomisinin sadece %2-%3′lük bir kısmını üretebilen İslâm ülkeleri Avrupa Birliği gibi tek bir devlet olsalardı <strong><em>Gayrı Safi Millî Hasıla bakımından SADECE Almanya kadar </em></strong>bir ekonomik güç oluşturacaklardı. Bu bölünmüşlüğü ve <strong><em>en sonda, en altta kalmayı tevekkülle(!) kabul etmenin</em></strong> bedeli çok ağır: Bosna’da, Filistin’de, Çeçenistan’da, Doğu Türkistan’da ve daha bir çok yerde zulüm kol geziyor. Müslümanlar ağır bir imtihan geçiyorlar. Yaşamlarını şekillendiren şeylerle ilişkilerini gözden geçirmekle başlıyor bu imtihan. Teknolojiyle, lüks tüketimle, savaşla, kapitalizmle, demokrasiyle , “ötekiler” ile ve İslâm ile olan ilişkilerini daha sağlıklı bir zemine oturtabilecekler mi? <a href="http://www.derindusunce.org/img/musluman_zaman.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><strong><em>Müslüman’ın Zaman’la imtihanı</em></strong> </span></a>adındaki 204 sayfalık bu kitap işte bütün bu konuları sorgulayan ve çözümler öneren makalelerden oluşuyor.</p>
<p> </p>
<p style="text-align: right;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak-laiklik.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-11326" title="kapak-laiklik" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak-laiklik.jpg" alt="" width="176" height="273" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/alaturka_laiklik.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"> Alaturka Laiklik: “Beni bir bir sen anladın, sen de yanlış anladın!”</span></a></strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak.jpg"></a>Türkiye Cumhuriyeti’nde Alevîlere zorla Sünnî İslâm öğretilirken Sünnîlerin başörtüsü devlet dairelerinde yasak. Türk Ordusu’nun istihbaratı camileri ve namaz kılanları fişliyor. Hristiyan Ermenilerin ne kiliseleri, ne yetimhaneleri ne de cemaat lideri seçimleri özgürce yapılamıyor. Rumların ruhban okulları özgür değil. Yahudiler diğer gayrı Müslimler gibi askerde ayrımcılığa uğruyor. Ateistlerin kitapları, internet siteleri yasaklanabiliyor, kapatılabiliyor. Gayrı Müslimlerin alın teriyle biriktirdikleri vakıf malları 1970′lerde gasp edildi, hâlâ geri verilmiyor.</p>
<p>Sahi Laiklik neye yarıyor? Bu kitap son yıllarda Türkiye’nin gündemine gelen, birbirinden ayrı gibi duran ama çekirdeğinde <strong>Yobaz Laiklik Meselesini</strong> barındıran konuları ele alıyor.<a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/alaturka_laiklik.pdf" target="_blank"><strong><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></strong></a></p>
<p> </p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf" target="_blank"><strong><span style="color: #0066cc;">T</span><span style="color: #0000ff;">ürkiye’nin Ulus-Devlet Sorunu</span></strong></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091225_derin_dusunce_org_ulus_devlet.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf" target="_blank"></a><a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf" target="_blank"><img class="alignleft size-full wp-image-7896" title="20091225_derin_dusunce_org_ulus_devlet_pt" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091225_derin_dusunce_org_ulus_devlet_pt.jpg" alt="" width="125" height="183" /></a>Devlet gibi soğuk ve katı bir yapı bizimle olan ilişkisini <strong>hukuk</strong> yerine <strong>ırkımıza</strong> ya da <strong>inançlarımıza</strong> göre düzenleyebilir mi? GERÇEK hayatı son derecede dinamik ve renkli biz “insanların”. Birden fazla şehre, mahalleye, gruba, klübe, cemaate, etnik köke, şirkete, mesleğe, gelir grubuna ait olabiliriz ve bu aidiyet hayatımız boyunca değişebilir. Oysa devletimiz hâlâ başörtüsüyle uğraşıyor, kimi devlet memurları <strong>“ne mutlu Türk’üm”</strong> demeyenleri iç düşman ilân ediyor, Sünnî İslâm derslerini zorla herkese okutuyor… Bizim paramızla, <strong>bizim iyiliğimiz için(!) bize rağmen… </strong>Kürt sorunu, başörtüsü sorunu, Hıristiyan azınlıklar sorunu… Bizleri sadece “insan” olarak göremeyen devletimizin halkıyla bir sorunu var. Türkiye’nin “sorunlarının” kaynağı sakın <strong>ulus-devlet</strong> modeli olmasın? 80 sayfalık bu kitap Kurtuluş savaşı’ndan sonra Türkiye’ye giydirilmiş olan deli gömleğine işaret ediyor.  Ne mutlu “insanım” diyene! <a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf" target="_blank"><strong><span style="color: #0066cc;">Kitabı buradan indirin</span></strong></a>.</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2010/10/25/musluman-devlet-olur-mu-umit-aktas-ile-dobra-dobra/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2010/10/25/musluman-devlet-olur-mu-umit-aktas-ile-dobra-dobra/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Kenan Çamurcu ile İslam ve Modernizm Üzerine</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2010/10/19/kenan-camurcu-ile-islam-ve-modernizm-uzerine/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2010/10/19/kenan-camurcu-ile-islam-ve-modernizm-uzerine/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 19 Oct 2010 08:08:43 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Cemile Bayraktar</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Abdestli Sosyalizm]]></category>

		<category><![CDATA[Demokrasi]]></category>

		<category><![CDATA[Devlet]]></category>

		<category><![CDATA[Modernleşme]]></category>

		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>

		<category><![CDATA[Tarih]]></category>

		<category><![CDATA[Özgürlükler]]></category>

		<category><![CDATA[İslam]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=12911</guid>
		<description><![CDATA[İslamcılık ile başlayalım ve tarihsel seyri üzerine konuşalım istiyorum, zira söyleşi sonrası gelecek soruların merkez muhatabı olan kavram olduğunu düşünüyorum. İslamcılık nedir ve tarihsel seyri nasıldır?
 İslamcılık tarifinin, Müslümanlığın toplumsal ve siyasal durumlara ilişkin iddiaları, meydan okuyuşları ve müdahalelerine dair geriye doğru okuma olduğuna kuşku yok. Fakat bu maceranın 19. yüzyıldan başlatılmasına bakarak &#8220;ümmet&#8221;in dağıldığı zamanları [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/10/kenan_camurcu.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-12912" title="kenan_camurcu" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/10/kenan_camurcu.jpg" alt="" width="243" height="214" /></a>İslamcılık ile başlayalım ve tarihsel seyri üzerine konuşalım istiyorum, zira söyleşi sonrası gelecek soruların merkez muhatabı olan kavram olduğunu düşünüyorum. İslamcılık nedir ve tarihsel seyri nasıldır?</em></strong></p>
<p> İslamcılık tarifinin, Müslümanlığın toplumsal ve siyasal durumlara ilişkin iddiaları, meydan okuyuşları ve müdahalelerine dair geriye doğru okuma olduğuna kuşku yok. Fakat bu maceranın 19. yüzyıldan başlatılmasına bakarak &#8220;ümmet&#8221;in dağıldığı zamanları ve dinin eksende durduğu çerçevenin bozulduğu paradigma değişimi sonrasına ait halleri konu ediyoruz demektir. Her halükarda tarihi boyunca muhtelif doktrinlerle anılsa da İslamcılığın tarihsel bir akım olduğu bellidir. İslamcılığı esas itibariyle 19. yüzyılla özdeşleştiren yorumlara yakın olduğumu söyleyebilirim. Tam da Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nun dağılmaya başladığı ve İslamcı öncülerin &#8220;ümmet&#8221;in birliğini sağlamaktan sözettiği bir dönem bu. Sonra işgal ve sömürgelikten kurtulmanın ideolojisi olarak ve nihayet &#8220;İslam devleti&#8221; fikriyatının <span id="more-12911"></span>yoğun edebiyatı sıfatıyla İslamcılığın aşamalarından, hatta belki evriminden bahsedebiliriz. Ama Batılılar, Müslümanlığın sosyal hayattaki görünürlüğünün modern zamanlarda ve kentleşme esnasında aldığı biçimi geleneksel olandan ayırmak için İslamcılık tanımını epey kullanışlı bulmuş olmalılar ki özellikle şehirlerin ve şehirleşmenin (ve dolayısıyla modernitenin) devrimi olan 1979 İran İslam devriminden itibaren modernleşmeye her türlü itiraz ve meydan okumayı İslamcılık olarak isimlendirdiler. Bu izah modeli ve tanımlamanın Türkiye için de geçerli kılınmasının yine aynı gerekçeye, kentleşmeyle birlikte kentlerde dinin sosyal talepler için en uygun mecra haline gelmesine dayandığını düşünebiliriz. Hususen 90&#8242;lı yıllarda post-modernist Batılı itirazcıların fikirlerini İslamileştirip buradan modernizm eleştirisi üreten bazı İslamcıların meydan okuyuşu da ilk bakışta dinî itiraz gibi göründüğünden olsa gerek İslamcılık adıyla anıldı. Oysa aynı sıralarda İranlı reformist aydınlar, İran&#8217;daki İslam devrimini &#8220;modernizme karşı modernitenin zaferi&#8221; olarak tanımlıyorlardı.</p>
<p> <strong><em>Osmanlı ve Türkiye ayrımında İslamcılıktan bahsedecek olsak, neler söyleyebiliriz?</em></strong></p>
<p> Osmanlı&#8217;daki İslamcılığın saltanat idaresine karşı cumhuriyetçiliğin, geleneksel İslam düşüncesine karşı ıslah, ihya ve reform taraftarlığının, geleneksel ulema ve medreseye karşı yeni tarz eğitim, tedrisat ve eğitim kurumlarının (Said Nursi&#8217;nin Medresetuzzehra&#8217;sı önemli bir örnektir) hareketi olarak tarif edilebilir. Abdulhamit&#8217;in saray odaklı muhafazakar modernleşmesine karşı toplumsal dinamiklere dayalı saltanat karşıtı yeni fikriyatın da İslamcılık içine dahil edilmesi mümkündür. Dolayısıyla Abdulhamit&#8217;i İslamcılık silsilesine ekleyen yorumların sıhhatine kuşkuyla bakmakta haklıyız. Abdulhamit&#8217;in İslam birliği fikrinden İslamcılık çıkaran hızlı, aceleci ve kestirme değerlendirmelerin daha çok muhafazakarlık olduğunu söyleyeceğim. Çünkü muhafazakarlık, tutarlı, ilkeli, anlamlı ve sürekliliği olan bir tarihsel devamlılıkla düşünce geleneği kurmak yerine, daha çok duygusal, romantik ve nostaljik mezhep genişliğiyle tarihte olan her şeyi aynı potaya atma eğilimindedir. Böyle olunca Nurettin Topçu&#8217;nun Anadolu sosyalizmi de, Necip Fazıl&#8217;ın milliyetçi muhafazakarlığı da, Prens Sabahattin&#8217;in liberalliği de, Mehmet Akif&#8217;in İslamcılığı da, Abdulhamit&#8217;in saltanatçılığı da, Said Nursi&#8217;nin cumhuriyetçiliği de aynı hamurun öğesi oluveriyor. Oysa bunların her biri kendi ideolojik ve siyasi damarlarının kilometre taşlarıdır. Öyleyse tam bu noktada İslamcılık ile Osmanlıcılığı da birbirinden ayırıp, İslamcılığın kendi sahih damarını, Osmanlıcılığın ise kendi muhafazakar nostaljisini izlediğini tespit edebiliriz. Yine önemli (olması gereken) bir fark da, İslamcılığın düşünce kaynağının milliyetçi kısıttan uzak durmasına karşın muhafazakarlığın tarihsel Osmanlı tecrübesiyle sınırlı bir düşünce evrenine sahip olmasıdır. Öyle olmasa neden Abbasi ve Selçuklu birikiminin muhafazakarlık için olması gereken anlamı ifade etmediği, bu miras içinden &#8220;Türk&#8221; olan bilim insanları, âlimler, filozoflar ve düşünürlerin itinayla ayıklandığı sorusuna ikna edici bir cevap verilebilirdi. Yine Osmanlı imparatorluk tecrübesinden daha uzun bir süre yaşamış, üstelik tam bir bilim ve felsefe medeniyeti olan Endülüs acaba neden sadece Müslümanlığın Avrupa&#8217;daki köklerine (fetih?) dair nostaljiden ibaret bir anlama karşılık gelir? Neden muhafazakarlığın ana kaynağı Endülüs felsefesi ve bilimi olmadı hiç? Çünkü milliyetçilik muhafazakarlığın baskın öğesidir ve bu nedenle İslam tarihinin Peygamberimizin Medine&#8217;sinden başlayarak muhtelif dönemleri düşüncenin temeli olmaktan çok, meşruiyet aracı veya nostaljinin konusudur.</p>
<p> <strong><em>Peki modenizm ve moderniteyi nasıl tanımlıyoruz, anlam ayrımına da değinebilir miyiz?</em></strong></p>
<p>  İslamcı ve diğer aydınlar genel olarak moderniteyi eylemsiz &#8216;hal&#8217;, modernizmi ise form kazandırma heves ve arzusunun eylemliliği (ideoloji) şeklinde tanımlıyor. Bir de kavramların tarihsel zamanları var kuşkusuz. Modernizm, Batı dünyasının &#8220;keşif&#8221;e çıktığı 19. yüzyılın istilalarıyla yakından ilişkili. Dinli dönemlerin misyonerliğinin dinsiz dönemlerde modernizmle devam ettiği yönündeki bilinen değerlendirme de yerden göğe kadar haklı. Ya Hıristiyanlıştırarak ya da modernleştirerek Batı dışındaki dünyayı entegre (enterne?) etme gayreti Batı yakasında hiç dinmeyen arzu gibi gözüküyor. Modernizm ve modernleş(tir)me en son Irak işgal edilirken Amerikan savaş makinesine hükmeden hizipler arasındaki yöntem tartışmasında karşımıza çıktı. Irak örneğinde bir Müslüman ülkede neden terör ürediğini soran Amerikan yeni-muhafazakarlığı, bunu bu ülkelerde demokrasi olmamasına bağladı. Demokrasi modernleşmeyle ilgiliydi ve eğer bir Müslüman ülke kendi dinamikleriyle modernleşemiyorsa &#8220;tarihin tekerleğini çevirmek&#8221; gerekecekti. Amerikan savaş makinesi tarihin doğal akışındaki gecikmeyi beklemeksizin bu ülkeye demokrasi getirip modernleşmeyi hızlandırmak üzere tarihin en büyük insanlık trajedisini yaratmaya girişti malum. Demek ki modernleşmenin tıpkı Sovyetler Birliği&#8217;ndeki gibi bir &#8220;devrim ihracı&#8221; boyutu var. Zaten bu nedenle Amerikan yeni-muhafazakarlığı, liberal demokrasinin başka fraksiyonları tarafından Stalinist yöntemler kullanmakla eleştirildi. Fakat bizim muhafazakarların anlamakta güçlük çektikleri çok önemli nokta şudur ki, esas itibariyle liberal demokrasi Batı dışı toplumların hep bir örnek modernleşmesine itikat eder ama bunun nasıl olacağı bahsinde yöntemlerde birbirinden ayrılır. Modernleşme de anlaşılması gereken de basbayağı Müslüman bir toplumun kendi tarihsel geleneği, birikimi, mirası, alışkanlıkları ve kendi tarihsel yürüyüşünü bırakıp Batı tarihini tekrarlamasından ibarettir. Yoksa  &#8220;demokrasi&#8221; isimli tarihsel kategori, her derde deva ve her topluma şifa bir derman olarak bu kadar propaganda edilmezdi. Müslüman toplumlar, demokrasiye kadar gelebilmiş Batı tarihsel tecrübesini neden bir kenara bırakıp kendi entelektüel dinamik ve dayanaklarından başlayarak farklı bir model geliştirmeyi denemiyorlar? Yahut Batı yakası, neden Müslümanların zengin tarihsel mirasından yepyeni fikirler ve felsefeler geliştirilebileceği umuduyla kendi tarihsel kategorisini dayatıp durmak yerine bu yeni girişimleri cesaretlendirmiyor? Sakın modernleşme bütün zamanların sömürgeci hamlelerinin parçası olduğundan böyle yapıyor olmasınlar! Bir vakitler bu durumu hakkaniyetle veya sinsi ajandayla tespit eden zihinler çıktı tabii ki. Alternatif arayışların formülü &#8220;Batı dışı modernite&#8221; kavramıydı. Eğer mesele, modernitenin temel  başlıkları olan eğitim, sağlık, istihdam, teknoloji kullanımı, kadın hakları, siyasal katılım vs. gibi konulardaki gelişim ise Batı dışı bir toplumun bu gelişimi ille de Batılı tarihsel tecrübeyi tekrarlamak için debelenerek değil, pekala kendi kültürel havzasında ve kendi tarihsel yürüyüşüyle de yapabileceği savunuldu. Hiç şüphe yok, bu alternatif Batı yakasının &#8220;modernizm/modernleş(tir)me&#8221; itikadından vazgeçmesinin zamanı geldiğini ikaz ediyor. Moderniteyi &#8216;hal&#8217; olarak görüyor ve eğer Batı dışı bir toplum kendi çağdaşlığını yaratacaksa bunun için Batı tecrübesi de dahil, pek çok tarihsel birikimden yararlanabileceğini kabul ediyor. Bunu yeni bir taktik olarak gören çıkabilir. Batı dışı toplumun çağdaşlaşabilmek için önünde sonunda modernitenin eriştiği seviyeye başvurmak zorunda kalacağı, öyle ya da böyle Batı yakasının birikimine müracat edeceği, bu yolla da yine modernizmin amacına uygun davranmış olacağı da düşünülebilir. Fakat adını koymak gerekmeksizin mesela eğitim, sağlık, sosyal yardımlaşma ve dayanışma, siyasal katılım, ekonomik gelişim, refahın yükselmesi ve refahın adil bölüşümü konularında Müslüman toplumların ciddi sorunları var ve bu alanlarda iyileşme gerçekleştirilmek zorunda. Bu işin yöntemi konusunda insanlık birikiminden yararlanmakta bir beis olmadığını Hz. Peygamber&#8217;in uygulamalarından anlıyoruz. Önemli olan çözümün felsefi önermeleri, amacı ve hedefidir.</p>
<p> <strong><em>Modernizm ve İslamcılık hangi dönem çarpışmıştır, yahut çarpışmış mıdır, bunun etkileri nasıl olmuştur?</em></strong></p>
<p> Erken dönem İslamcılığın (19. yüzyıl sonları) modernizm üzerine düşünmek yerine, modernizmin teknoloji tezahürüyle ilgili tutum almaya odaklandığını görüyoruz. Bu yönüyle modernliği ve onun ideolojisini adet ve gelenekler (felsefe?) ve teknoloji (sonuçlar?) olarak ayırdığını ve birincisini reddederek ikincisini olumlu baktığını düşünebiliriz. Malum formül de, &#8220;Batının inanç ve geleneklerini değil, teknolojisini almak&#8221;tı. O sıra İslamcılığın, kendi ülkesinde büyük imparatorluğun çözülmesi, saltanat rejimi, milli iradenin temsili, askeri yenilgiler gibi iç sorunları vardı ve bütün bu sorunların üstesinden gelebilmek için modernliğin teknolojisinden yararlanmak muhtemelen Hz. Peygamber&#8217;in başka milletlerin teknolojik birikimlerinden yararlanması gibi gözüktü gözlerine. Yahut ellerindeki toplumsal ve entelektüel birikimin Batının teknolojisini alırken yaşam biçimi ve adetlerine karşı etkili bir filtre olduğunu varsaymış olmalılar. İlk neslin acil ajandası nedeniyle pek üzerinde durmadığı modernleşme meselesinin, cumhuriyetin başlarında geleneksel hayat tarzını tehdit eden radikal, keskin ve hızlı reformlar sırasında Müslüman zihnin karşısına dikildiğini, tek partili yıllarda da meselenin krize dönüştüğünü tespit edelim. Fakat bu esnada da geleneksel ulemanın tepkiselliğiyle yine modernleşme üzerine eleştirel ve analitik düşünmeye pek fırsat bulunamadığı söylenebilir. Geleneksel ulema, cumhuriyetin modernleşme politikalarını adeta Moğol akınları gibi gibi yıkıcı gördü ve buna direnmeyi seçti. Bu direniş ve tepkinin modernleşmeye ilişkin ortaya güçlü bir eleştirel birikim koyamaması bu bakımdan doğaldır. 70&#8242;li yıllarda MSP ile birlikte yaşanan siyasallaşmanın istimi yüksek süreci ve 80&#8242;li yıllarda da &#8220;İslam devleti&#8221; doktrininin öteleyici etkisiyle İslamcılığın iç modernleşme veya dış modernizmle asıl karşılaşmasının 90&#8242;lı yıllara sarktığını düşünüyorum. Gerçi 70&#8242;li yıllarda İsmet Özel&#8217;in modernizm eleştirileri ile Düşünce çevresinden başta Ali Bulaç olmak üzere kimi isimlerin yaptığı eleştirileri atlamamak gerekir, fakat bu çıkışların İslamcılığın o döneme ilişkin ana fikriyatı olamadığını hatırlatmalıyız. Fakat yine de, Ali Şeriati çevirilerinin katkısıyla da o dönemden başlayarak modernizm eleştirisinin tohumlarının atıldığını teslim etmeliyiz. 90&#8242;lı yıllar İslamcılığın entelektüel gücünün zirveye ulaştığı ve en kuvvetli modernizm değerlendirmelerini yaptığı dönemdir. Refah Partisi ile siyasal alanda kaydedilen ilerlemenin de bu entelektüel üst iktidarın kontrolü ve denetimi altında gerçekleştiğini iddia edebilirim. 28 Şubat 1997&#8242;deki askeri müdahaleye kadar İslamcılık iç modernleşme ve dış modernizm konusunda hatırı sayılır bir birikim oluşturmayı başardı. Bugün elimizdeki mirasın neredeyse tamamı bu dönemde oluştu. İkibinli yıllarla birlikte İslamcılık muhafazakarlaşmaya başladıysa ve tarihsel kategori olarak İslamcılığı temsil eden gövde muhafazakar AK Parti iktidarıyla devlet aygıtına tamamen entegre olup geçmişteki iddia ve eleştirilerinden vazgeçtiyse de İslamcılığın entelektüel mirası yerli yerinde duruyor. Bugün bendeniz İslamcılık sonrası yeni bir dönemden sözedebiliyorsam bunu, o parlak birikimin gücüne borçluyum. İslamcılık siyasal tercihte bulunup devlet aygıtının sivil toplumu olmayı seçtiyse ve geride bağımsız, eleştirel bir avuç insan kaldıysa bile modernleşmeye direnişin tüm birikimi ve mirası bu geride kalanların elindedir. Özgürlük ve adalet ilkelerine dayanacak yeni dönemin entelektüel evreni bu mirasın sürekliliğine dayanıyor.</p>
<p> <strong><em>Türkiye özelinde konuşacak olursak; İslamcılık bu topraklarda gerçek anlamıyla var olmuş mudur?</em></strong></p>
<p>   Buraya kadar İslamcılık serüvenini Türkiye üzerinden anlatmaya çalıştım. Dolayısıyla kuşkusuz Türkiye&#8217;de güçlü bir İslamcılık hep varoldu. Eğer bu İslamcılığın öteki İslam ülkelerindeki emsalleriyle mukayesesi istenirse bizimkinin daha çok İran&#8217;daki serüvenle benzeştiğini söyleyebilirim. Arap ülkelerindeki İslamcılık (ağırlıklı olarak İhvan hareketi), dil-kültür evreninde dramatik başkalaşma yaşanmadığı için ihya-ıslah ekseninde yürüyebildi. Ama Türkiye ve İran&#8217;da görece farklılıklar olsa bile dramatik seküler müdahaleler İslamcılığı paradigmal inşa ile meşgul olmak zorunda bıraktı. Nitekim İranlı aydınlar, 1979&#8242;daki İslam devrimini, bu nedenle değişimin başka yolla gerçekleşmesinin imkanının hiç kalmadığı bir tarih anında liderler ve topluman başvurduğu travmatik yöntem olarak niteler. Türkiye&#8217;de ise AK Parti iktidarları sırasında benzer bir travmatik değişim yaşanıyor ama yine de bu, devrim gibi görkemli olduğu kadar sarsıcı bir değişim yöntemine evrilmedi. Arap ülkelerinin İslamcılığında bu eşikten çok uzakta bir uğraşı alanının sözkonusu olduğunu söylemeye çalışıyorum. Bir de Arap ülkelerinin İslamcılığı biraz da kendi milli meseleleriyle meşgul bir İslamcılıktır. Filistin&#8217;deki İsrail işgali buradaki İslamcılığın baş meselesidir mesela. Suud&#8217;da hanedan/saltanat, Suriye&#8217;de Baasçı rejimin değiştirilmesi, Mısır&#8217;da dindar topluma yabancılaşmış seküler devlet aygıtı vs. Türkiye&#8217;de İslamcılık, imparatorluğun bakiyesi ilgilerinden hiç vazgeçmemiştir. Modernleşme meselesine bakarken bile iç modernleşme onun alt başlığı yapılarak çok daha geniş bir kapsamla sorun ele alınır.</p>
<p> <strong><em> İslamcılığın bugün geldiği noktayı nasıl yorumluyorsunuz?</em></strong></p>
<p>   İslamcılığı tarihsel bir kategori gördüğüme göre belki bu konuda rahat davranabilirim. İmparatorluğun dağılması, ümmetin ulus devletlere parçalanması ve anakarada kurulan devletin seküler temellerde inşa edilmesi uzunca bir süre İslamcılığın siyasi sorunlar etrafında dönmesine neden oldu. Felsefi ve hayata dair kısmıyla esaslı bir tartışma yapmaya başlamamışken de 28 Şubat&#8217;ın kesintiye uğrattığı bir dönem geçirdik. Bu dönemi ağır bir yenilgi kabul eden İslamcıların bütün bildiklerini yeniden gözden geçirmeye karar vermeleri ilk değil. Birinci dünya savaşı sonrasındaki yenilgi de benzeri bir düş kırıklığına ve içbükey eleştiri sürecine neden olmuştu. İslamcılığın ikibinli yıllarda siyasi iktidarı elde etmesiyle birlikte yaşadığı radikal değişimi, yenilmişliği kabullenmesiyle ilişkilendirmek mümkün. Modernleşmeyle karşılaşmak yerine onu bir manivela olarak kullanıp siyasi iktidarı ele geçirme ve elde tutmayla daha çok ilgililer. Bunu başardılar da. Batılıların laik modernleşmede ısrar etmekten vazgeçip muhafazakar modernleşmeyle uzlaşmayı seçmesinde İslamcıların yaşadığı dramatik değişimin rolünü inkar edemeyiz. Öyle anlaşılıyor ki küresel irade, eski İslamcıların Türkiye&#8217;nin modernleşme yolunda yürüyeceği yönünde irade beyan etmesi karşılığında, artık iş görmez hale gelmiş, entelektüel enerjisi ve beşeri kaynağı bulunmayan laik modernleşmeden ve onun personelinden vazgeçmiş halde. İslamcıların bu koşullarda modernleşmeye eleştirel bakabileceği ham hayaldir. Bu durumdan hoşnut mudurlar, yoksa politik ve taktik bir uzlaşma nedeniyle bu hale tahammül mü ediyorlar bilemiyorum. Ama her halükarda, taktik bir uzlaşmayla mevcut uzlaşmaya tahammül ediyor olsalar bile hem kendileri, hem de onları izleyen sosyoloji içten içe dönüşüyor, başkalaşıyor. Bu dönüşümün sadece siyasi bir şey olmadığını, zaman içinde kendince meşrulaştırma gerekçeleriyle kendi kelamını da inşa edeceğini tarihsel tecrübelerden biliyoruz. Ama bakarsınız günün birinde bizim gibi bağımsızların çağrılarının vicdanlarında oluşturduğu baskıya dayanamayıp bütün önermelerini değiştirirler. Allah&#8217;tan ümit kesilmez.</p>
<p> <strong><em> Gelenek sizin çok üzerinde durduğunuz bir kavram, gelenekten kastınız nedir?</em></strong></p>
<p>   Geleneğe Kur&#8217;an &#8220;sünnet&#8221; diyor. Maruf ve örf bilinenin sürekliliği. İmam Malik&#8217;te bu, dinî bilginin yöntemidir. O, &#8220;Medine&#8217;nin ameli&#8221;ni usülünün temeli yapmıştı. Yani Medine&#8217;nin sünneti. Ona göre bir durumun meşruiyeti, Medine&#8217;deki amele uygunluğuyla anlaşılabilirdi. Geleneğin korunaklı mecrasında davranmak, tarihsel Kur&#8217;an&#8217;ı doğru anlamanın güvence sistemi olarak da tanımlanabilir. Aksi takdirde Kur&#8217;an&#8217;ı tarihsel ilişkilerinden koparıp yörüngesinden çıkararak bugüne &#8216;düşüren&#8217; bir zihinsel işleyişin doğru koordinatlarda durduğundan nasıl emin olabileceğiz? Geleneğin yanlış tortularla kirlenmiş veya bulanıklaşmış olması ihtimaline karşı güvenlikli seçenek yine geleneğin içinden bakabilmektir. İçinde topluca aktığımız bir dere olarak gelenek, ancak içinde kalınarak değerlendirilebilir. Çünkü tadı tuzu bilinen bu derenin dışına çıkarak, yani Kur&#8217;an&#8217;ın dil ve kültürünün gelişim havzasının dışında kalarak yepyeni, bambaşka bir paradigma ile süreklilik nasıl sağlanabilir?</p>
<p> <strong> <em>Son dönem özellikle daha sık duymaya başladığımız kavramlar olarak, liberalizm-İslam ve sol-İslam başlıklarınız nasıl yorumluyorsunuz, acar gazetecilik çukuruna düşmeden; liberalizm ve sosyalizm gibi ideolojiler ile İslam uyumlu mudur?</em></strong></p>
<p><em> </em>  Liberalizm veya liberal demokrasi bir yönüyle kapitalizm evreninin parçası olduğuna göre onu İslam&#8217;la bağdaştırmak ancak İslam&#8217;ı tarihselliğinden ve gelenekten kopararak mümkün olabilir. Nitekim kimi Müslüman zihinler, servet ve sermaye biriktirmek veya bireysel hayatlarında gönüllerince müreffeh bir standardı sürdürmek istediklerinde bunu ancak geleneğin dışına çıkarak yapabiliyorlar. Çünkü geleneğin içinde kaldıklarında karşılarına çıkan mülk(iyet) önermeleri son derece huzursuz edicidir. Gelenek dışında yeni paradigmaların reformcu fikirlerinin bu çevrelerde sevinçle karşılanmasına şaşmamak gerek. Öte yandan liberalizm, bizde aslında aydınlanmacı çerçevenin bir kanadı, fraksiyonundan ibarettir. Avrupa tarihsel tecrübesi içinde aydınlanma serüvenini iç modernleşmeye lojistik yapan kemalist aydınlanmacılık neyse, aslında liberal aydınlanmacılık da yöntem farklılığıyla aynı şeydir. Kemalist aydınlanmacılık tepeden inme yöntemlerle toplumu Batı tipi modernleştirmeye zorlarken, liberal aydınlanmacılık aşağıdan yukarıya değişim ve dönüşümle toplumu Batı tipi modernleşmeye zorluyor. AK Parti iktidarının AB denetiminde ve vesayetinde kalmasındaki ısrarın nedeni budur. Liberal aydınlanmacılıkla İslam&#8217;ı bırakalım uzlaştırmayı, yanyana düşünmek bile olabilecek şey değildir. Mülkü Allah&#8217;a ait sayan, insanın ise o mülkün emanetçisi olduğunu kurala bağlayan İslam, mülkü ve mülkiyeti insanın bireysel alanının en önemli öğesi, insani gelişimin temeli yapmış kapitalizmle, liberalizmle nasıl birarada düşünülebilir? Ama buna karşılık mülk üzerindeki tekele (devlet aygıtını ikame ederek yine aynı noktaya varmış olsa da) itiraz eden sol/sosyalizm İslam&#8217;a daha yakındır. Böyle eklektik girişimlere kuşkusuz gerek yok ama eğer muhafazakarlıkla bir sağ İslam ortaya çıkartılmışsa ve bu hayat tarzını İslam&#8217;ın dışına çıkaracak bir tepkiyi de meşru göremeyeceksek, anlaşılması için İslam&#8217;ın bir de sol bakışının olabileceğini düşünebiliriz. Kaldı ki fıkıh, tefsir, hadis ve kelam disiplinlerinde binbir çeşit yorum, ekol ve akım mümkün olabiliyorsa siyasi bakımdan da İslam içinde sol ekol ve akım mümkün olabilir. İnsan hakları, özgürlük, adalet değerlerine vurgu yapan ve mülk(iyet) meselesinde biriktirmeyi ve bireysel tekeli değil, toplumun/cemaatin kollektif varlığını doktrin kabul eden anlayış kendisini karşıtından ayrıştırmak için ister istemez politik bir anlaşılma aracı kullanabilir.</p>
<p> <strong><em> Demokrasi bir işleyiş biçimi olarak İslam referans alınarak nasıl yorumlanır?</em></strong></p>
<p>   Liberal demokrasiyi eksene koyup onu Müslüman toplumlara ihraç edebilmek için İslam&#8217;dan gerekçeler ve meşrulaştırma dayanakları bulunmaya çalışılması beyhude çabadır. Demokrasinin yönetici seçmenin yönteminden ibaret kalmadığının kanıtı da toplumun kendisini liberal demokrasi maketine göre yeniden düzenlemesi çağrısı. Her yapılan, akıldan her geçirilen, her dile getirilenin demokrasiye uygunluğundan sözedilmiyor mu? Bir Müslüman, kendisi için doğruluk ve meşruiyetin kaynağı olan İslam&#8217;ı bırakıp kendisini liberal demokrasi şablonuna uygun hale mi getirecek? Sözgelimi başörtüsü yasağına karşı çıkarken bunu demokratik hak olarak mı savunacak, yoksa dinî inancının kısıtlamasına itiraz olarak mı? Liberal demokrasinin propagandistleri Müslümanların başörtüsü özgürlüğünü demokratik hak olarak savunmaları gerektiğini her fırsatta dile getirmiyorlar mı? Böyle yapılırsa AB tarafından da destek görecekleri müjdelenerek üstelik! Liberal aydınlanmacılık, tıpkı kemalist aydınlanmacılık gibi dinin toplumsal hayatın öğelerinden biri, kültürel bir durum, folklorik bir gerçeklik düzeyinde kalması gerektiğini söylüyor. Müslümanlar buna razı olarak liberallik ve demokratlıkla kendilerini yeniden tanımlamaya çok isteklilerse keyifleri bilir. Kimsenin inancı üzerinde inzibatlık yapılamaz, her iman kendi bacağından asılır. Fakat bizim bu çarpıklığı dile getirmekten vazgeçmeyeceğimizi de herkesin bilmesi gerekir. Siyasal katılımın tek yolu ve yönteminin tarihsel bir kategori olarak demokrasiden başkasıyla mümkün olmadığına inanmamız, aklımıza ve insanlık birikimine hakarettir. İnsanlık, Avrupa&#8217;da yaşanmış bir tarihsel serüvenin çözümüne neden mecbur olsun, neden onunla yetinsin, çok daha iyisini bulmak için neden entelektüel yolculuğuna devam etmesin. Liberal demokratlar, her şeyin en iyisinin AB müktebesatında mevcut bulunduğunu, boşuna arayış içinde olmamamız gerektiğini söyleyerek bir vakitler Kemalistlerin dayattığı Batılılaşmadan farklı ne yapmış oluyorlar? AK Parti iktidarı zamanlarındaki dindarların bu kadar basit bir ayrımı bile yapamayacak bir basiret bağlanmasıyla yaptıkları zihinsel patinaj insanlık macerasının en ibretlik anlarından biri olsa gerektir.</p>
<p>  <strong><em>Ümmetçilik üzerine de konuşalım istiyorum. Bence Ümmetçilik kavramı Müslümanlar arasında çok yerini bulamamış bir kavram. Hatta kendi içine dönük olarak anlaşıldığı için bir nevi dışa kapalı olarak yorumlanıyor. Oysaki, Müslüman hem kendi içine hem de kendi dışına aynı ehemmiyet ile duyarlı, sorumlu olan değil midir? Ümmetçilik kavramının hem işleyişinde, hem ilanında mevcut bu aksaklıkları nasıl yorumluyorsunuz?</em></strong></p>
<p>   İbrahim peygamberin &#8220;tek başına bir ümmet&#8221; olarak nitelenmesi ortada sosyolojiyle değil, örneklikle ilgili bir durum olduğunu gösteriyor. İşin sosyolojiyle ilgili kısmı da yine bu örneklik meselesiyle alakalı olmalı. &#8220;Vasat ümmet&#8221;, insanlar içinde örnek alınabilecek, temsil kabiliyeti yüksek, model, ideal topluluk anlamına geliyor bu durumda. Hal böyle olunca Müslüman kalabalıkların politik birliğine gözünü dikip bu önemli yükümlülükten sarfı nazar edilmesi kritik bir algı bozulmasıdır bana göre. Kuşkusuz Müslüman milletlerin devletleriyle birlikte dünyada politik bir birlik oluşturması iyi bir şey, ama bu, &#8220;ümmet&#8221;in kavramsal anlamını tam karşılayan bir sonuç değildir. Kur&#8217;an&#8217;da bu kadar önemle vurgulanan &#8220;ümmet&#8221;, Müslüman kalabalıkların öylece birarada durması olabilir mi? Arafat&#8217;ta birlikte vakfeye duran veya Cuma namazında birlikte kıbleye dönerek namaza duran &#8220;ümmet&#8221;in temsil ettiği şuur gerçekleşmedikçe galiba ümmete dair çerçevenin bir hayli uzağına düşmüş olacağız.</p>
<p> <strong><em> İslam&#8217;ın &#8216; devlet &#8216; yorumu nedir? Devlet gereklilik arz eder mi?</em></strong></p>
<p>   Devletten kasıt eğer bürokrasi veya temsili sistemse, İslam&#8217;ın toplumsal modelinin, modern devlet aygıtının toplumdan ve toplumsal hayattan yalıtılmış özerk yapısına hiç benzemediğini hem Kur&#8217;an ayetlerinden, hem de Medine&#8217;deki sünnetten anlayabiliyoruz. İslam&#8217;ın yönetim mekanizmasında iktidarın olabildiğinde paylaştırıldığı ilkeye dikkat çekmeliyiz. Nasıl ki mülkiyet ve servet paylaşıma açılmış bir malikiyetse, iktidar da paylaştırılmış, bugünkü tabirle en ileri seviyede sivilleştirilmiş servettir. Servet üzerindeki tekel nasıl kınanmışsa, iktidar tekeli de kınanmıştır. Devlet aygıtını özerkleştirmesi ve toplumsal örgütlenmeyi de bunun etrafında örmesiyle tebarüz eden modern devlet ile İslam&#8217;ın yönetim biçimi arasındaki temel fark bu olsa gerektir. Toplumu yönetmek üzere iktidar tekelinin elde olması neden bu kadar arzu ediliyor olabilir? Tabii ki firavunun tanrısallık kibriyle alakalıdır bu. İnsanlık tecrübesinin temsili demokrasiye bu kadar kafa yorması, buna karşılık iktidarı toplumda paylaştıran daha iyilerini keşfetmeye devam etmemesi modernliğin kısır entelektüel gayretinden umut kesmek için yeterli nedendir. Ama trajik olan, Müslümanların da aynı rehavetle bu çabadan vazgeçmiş olmasıdır. İktidarı eline geçirdikten sonra ne yapıp edip onu toplumun en küçük birimlerine kadar dağıtan, paylaştıran, infak eden bir Müslüman yöneticiye rastlayan var mı? Oysa bir şekilde eline geçmiş servetini infak ederek dağıtmakla yükümlü Müslüman, bir şekilde eline geçmiş iktidarı da son kırıntısına kadar infak edip dağıtmakla yükümlüdür.</p>
<p>  <strong><em>Benim nazarımda fıkıh biraz da vicdandır, ancak tümden vicdan değildir, bu nedenle fıkıh üzerine konuşmaktan hep ürkmüşümdür. Biraz tehlikeli bir soru soracağım. Müslüman her daim iktidara talip olmalı mıdır? Yahut bir yerde adalet ve düzen mevcut ise bunun başlığını İslam kılmakla yükümlü müdür?</em></strong></p>
<p>   Bu daha çok Müslümanlığın ne ile ilgili olduğu sorusuna döner. Müslümanlık fertle, insanla mı ilgilidir, yoksa tüzel, kurumsal varlıkla mı? İslam insanla ilgiliyse -ki öyledir- insanın dinini özgürce yaşayabileceği koşulların sağlanması halinde herkesi, he rşeyi ve tüm zaman ve mekanları zor kullanarak kendine benzetmeye kalkışması meşru değildir. Tebliğ tabii ki imanın gereğidir ve bu konuda liberal demokrasinin beklentisini karşılayamayacağız. Dinimizi yaşamamız ile onu anlatmamız arasında hiç fark yoktur. Dini tebliğ etmek, dini yaşamanın kendisidir. Fakat dini yaşamak, onu zor ve güç kullanarak kabul ettirmek asla değildir. Hatta tebliğ; adalet, özgürlük ve düzenin egemen olduğu gayri müslim bir ortamda bu istikrarı bozmayacak biçimde, usül, ilke, yöntem ve araçlarla gerçekleştirilmelidir. Adalet ve düzeni bozacak tebliğ, İslam&#8217;ın &#8220;güzel söz&#8221;le davet ilkesine aykırıdır.</p>
<p>  <strong><em>İslamcı kesimin modernizim eleştirilerinin daha çok kadın üzerinden ilerlediğine birçok kez şahit olmuş biri olarak, modernizmin insanlıktan uzaklaştırıp bireyleştirdiği &#8216; insanlara &#8216; neden salt kadın üzerinden eleştiri gelir, bu ahlaki midir? Zira Kuran dili, muhatap kısmını çok önemser, bazı ayetler direkt Rasulullah&#8217;a hitap ederken, bazıları &#8216; mümin kadınlar ve mümin erkekler &#8216; şeklinde hitap seçer, Kuran dilinden bu kadar uzaklaşmış olmak, modernizm etkisi midir?</em></strong></p>
<p>   Modernizm eleştirilerinde kadının başat rol alması, modernizmin dayattığı değişimin liste başında kadının yeralmasından kaynaklanıyor. Özellikle Müslüman toplumları başkalaştırmanın serumu kadın damarından zerkedilince buna karşı görüşlerin de bu işleme odaklanması kaçınılmaz oluyor. Ama burada dikkatimizden kaçmaması gereken şey şudur ki, modernizmin kadın üzerinden ilerlemesine tepki gösterirken neden kadını baskılayan, aşağılayan, önemsizleştiren ve erkeğin gerisine atan fikirler dinin itirazı olarak dile geliyor. Burada Ümeyyeoğulları&#8217;nın tahrifatıyla başlayan dinî geleneğin karanlık yüzünün kadından pek hoşlanmayan vasatına suçüstü yapmak lazımdır.</p>
<p> <strong><em>  Yoğun çalışmalarınız arasında bir röportaja, söyleşiye sığamayacak derinlikte ve genişlikte olan konuları, özetleyerek ve bu denli etraflı açıklayarak paylaştığınız için çok teşekkür ederiz.</em></strong></p>
<p><span style="color: #0000ff;"><strong>M<span><span><span>ü</span>slüman’ın Zaman’la imtihanı </span></span></strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091210_derin_dusunce_org_musluman.jpg"></a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/musluman_zaman.pdf" target="_blank"><span style="color: #3366ff;"><img class="alignleft size-medium wp-image-7624" title="20091210_derin_dusunce_org_musluman" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091210_derin_dusunce_org_musluman-203x300.jpg" alt="" width="114" height="155" /></span></a></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Sunuş</strong>: Müslümanlar dünyanın toplam nüfusunun %20’sini teşkil ediyorlar ama gerçek anlamda bir birlik yok. Askerî  tehditler karşısında birleşmek şöyle dursun birbiriyle savaş halinde olan Müslüman ülkeler var. Dünya ekonomisinin sadece %2-%3′lük bir kısmını üretebilen İslâm ülkeleri Avrupa Birliği gibi tek bir devlet olsalardı <strong><em>Gayrı Safi Millî Hasıla bakımından SADECE Almanya kadar </em></strong>bir ekonomik güç oluşturacaklardı. Bu bölünmüşlüğü ve <strong><em>en sonda, en altta kalmayı tevekkülle(!) kabul etmenin</em></strong> bedeli çok ağır: Bosna’da, Filistin’de, Çeçenistan’da, Doğu Türkistan’da ve daha bir çok yerde zulüm kol geziyor. Müslümanlar ağır bir imtihan geçiyorlar. Yaşamlarını şekillendiren şeylerle ilişkilerini gözden geçirmekle başlıyor bu imtihan. Teknolojiyle, lüks tüketimle, savaşla, kapitalizmle, demokrasiyle , “ötekiler” ile ve İslâm ile olan ilişkilerini daha sağlıklı bir zemine oturtabilecekler mi? <a href="http://www.derindusunce.org/img/musluman_zaman.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><strong><em>Müslüman’ın Zaman’la imtihanı</em></strong> </span></a>adındaki 204 sayfalık bu kitap işte bütün bu konuları sorgulayan ve çözümler öneren makalelerden oluşuyor.</p>
<p><strong><em></em></strong></p>
<p style="text-align: right;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak-laiklik.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-11326" title="kapak-laiklik" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak-laiklik.jpg" alt="" width="176" height="273" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/alaturka_laiklik.pdf" target="_blank"> Alaturka Laiklik: “Beni bir bir sen anladın, sen de yanlış anladın!”</a></strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak.jpg"></a>Türkiye Cumhuriyeti’nde Alevîlere zorla Sünnî İslâm öğretilirken Sünnîlerin başörtüsü devlet dairelerinde yasak. Türk Ordusu’nun istihbaratı camileri ve namaz kılanları fişliyor. Hristiyan Ermenilerin ne kiliseleri, ne yetimhaneleri ne de cemaat lideri seçimleri özgürce yapılamıyor. Rumların ruhban okulları özgür değil. Yahudiler diğer gayrı Müslimler gibi askerde ayrımcılığa uğruyor. Ateistlerin kitapları, internet siteleri yasaklanabiliyor, kapatılabiliyor. Gayrı Müslimlerin alın teriyle biriktirdikleri vakıf malları 1970′lerde gasp edildi, hâlâ geri verilmiyor.</p>
<p>Sahi Laiklik neye yarıyor? Bu kitap son yıllarda Türkiye’nin gündemine gelen, birbirinden ayrı gibi duran ama çekirdeğinde <strong>Yobaz Laiklik Meselesini</strong> barındıran konuları ele alıyor.<a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/alaturka_laiklik.pdf" target="_blank"><strong>Buradan indirebilirsiniz.</strong></a></p>
<p> </p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf" target="_blank"><strong>T<span style="color: #0000ff;">ürkiye’nin Ulus-Devlet Sorunu</span></strong></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091225_derin_dusunce_org_ulus_devlet.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf" target="_blank"></a><a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf" target="_blank"><img class="alignleft size-full wp-image-7896" title="20091225_derin_dusunce_org_ulus_devlet_pt" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091225_derin_dusunce_org_ulus_devlet_pt.jpg" alt="" width="125" height="183" /></a>Devlet gibi soğuk ve katı bir yapı bizimle olan ilişkisini <strong>hukuk</strong> yerine <strong>ırkımıza</strong> ya da <strong>inançlarımıza</strong> göre düzenleyebilir mi? GERÇEK hayatı son derecede dinamik ve renkli biz “insanların”. Birden fazla şehre, mahalleye, gruba, klübe, cemaate, etnik köke, şirkete, mesleğe, gelir grubuna ait olabiliriz ve bu aidiyet hayatımız boyunca değişebilir. Oysa devletimiz hâlâ başörtüsüyle uğraşıyor, kimi devlet memurları <strong>“ne mutlu Türk’üm”</strong> demeyenleri iç düşman ilân ediyor, Sünnî İslâm derslerini zorla herkese okutuyor… Bizim paramızla, <strong>bizim iyiliğimiz için(!) bize rağmen… </strong>Kürt sorunu, başörtüsü sorunu, Hıristiyan azınlıklar sorunu… Bizleri sadece “insan” olarak göremeyen devletimizin halkıyla bir sorunu var. Türkiye’nin “sorunlarının” kaynağı sakın <strong>ulus-devlet</strong> modeli olmasın? 80 sayfalık bu kitap Kurtuluş savaşı’ndan sonra Türkiye’ye giydirilmiş olan deli gömleğine işaret ediyor.  Ne mutlu “insanım” diyene! <a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf" target="_blank"><strong>Kitabı buradan indirin</strong></a>.</p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2010/10/19/kenan-camurcu-ile-islam-ve-modernizm-uzerine/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2010/10/19/kenan-camurcu-ile-islam-ve-modernizm-uzerine/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Şimdi seçim olsa ne olur?</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2010/09/21/simdi-secim-olsa-ne-olur/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2010/09/21/simdi-secim-olsa-ne-olur/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 20 Sep 2010 22:18:02 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Katrin Baskiotis</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Anayasa Değişikliği]]></category>

		<category><![CDATA[Basın günlüğü]]></category>

		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=11490</guid>
		<description><![CDATA[Bugün seçim olsa yüzde 42- 43&#8242;ün üzerinde bir oyla Ak Parti kazanır ve iktidar olur. Yüzde 26-28 oyla CHP ikinci olur. MHP de yüzde 11-12&#8242;nin altında kalır. MHP baraj altı da olabilir. BDP de 6-7 oy alır. (Neşe Düzel&#8216;in röportajı, gözden kaçmasın: TAMAMI)
Share on Facebook]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bugün seçim olsa yüzde 42- 43&#8242;ün üzerinde bir oyla Ak Parti kazanır ve iktidar olur. Yüzde 26-28 oyla CHP ikinci olur. MHP de yüzde 11-12&#8242;nin altında kalır. MHP baraj altı da olabilir. BDP de 6-7 oy alır. (<a title="Neşe Düzel" href="http://www.taraf.com.tr/nese-duzel/">Neşe Düzel</a>&#8216;in röportajı, gözden kaçmasın: <strong><a href="http://www.taraf.com.tr/nese-duzel/makale-tarhan-erdem-ak-partisi-nin-oyu-yuzde-46-47.htm" target="_blank">TAMAMI</a></strong>)</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2010/09/21/simdi-secim-olsa-ne-olur/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2010/09/21/simdi-secim-olsa-ne-olur/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>15 yaşında işkence gördüm 12 Eylül&#8217;de!&#8230; Cafer Solgun ile Ülkenin Toprağından Acı Sökmek</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2010/09/11/15-yasinda-iskence-gordum-12-eylulde-cafer-solgun-ile-ulkenin-topragindan-aci-sokmek/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2010/09/11/15-yasinda-iskence-gordum-12-eylulde-cafer-solgun-ile-ulkenin-topragindan-aci-sokmek/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 10 Sep 2010 22:13:05 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Cemile Bayraktar</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[12 Eylül]]></category>

		<category><![CDATA[Akıl]]></category>

		<category><![CDATA[Aleviler]]></category>

		<category><![CDATA[Anayasa Değişikliği]]></category>

		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>

		<category><![CDATA[vicdan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=11337</guid>
		<description><![CDATA[Röportaj dahi olsa, kendimce yaptığım her çalışmanın başına, kısa bir paragraf girmeye çalışırım. Ya da sonuna bir cümle eklerim, kendimce toparlamaya çalışırım. Ancak &#8216; 12 Eylül Darbesi &#8216; başlığında, Cafer Solgun ile yaptığım röportaj özelinde, öyle &#8216; acılar &#8216; okudum ki, ne giriş yapacak kelimem, ne de sonuç çıkacak kuvvetim kalmadı. Ne diyeyim; saçlarına yıldız [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/07/cafersolgun.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-10385" title="cafersolgun" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/07/cafersolgun.jpg" alt="" width="150" height="130" /></a>Röportaj dahi olsa, kendimce yaptığım her çalışmanın başına, kısa bir paragraf girmeye çalışırım. Ya da sonuna bir cümle eklerim, kendimce toparlamaya çalışırım. Ancak &#8216; 12 Eylül Darbesi &#8216; başlığında, Cafer Solgun ile yaptığım röportaj özelinde, öyle &#8216; acılar &#8216; okudum ki, ne giriş yapacak kelimem, ne de sonuç çıkacak kuvvetim kalmadı. Ne diyeyim; saçlarına yıldız düşmüş anneler gibiyim, gibiyiz&#8230; Artık bitsin!<br />
 <br />
C.B: Cafer bey, sizi zaten daha önce yaptığımız çalışma nedeniyle tanıyoruz. Ancak hafızaların tazelenmesi açısından, bize kendinizden bahseder misiniz? 12 Eylül dönemi ve bugüne dair kendinizi tanıtabilir misiniz?<br />
C.S: Dersimliyim. Aleviyim. Bazı çevreler solcu olmayı neredeyse ulusalcı, devletçi, statükocu olmakla eşdeğer hale getirdiler uzun zamandır; ama eşitlik, özgürlük, demokrasi ve adalet değerlerini savunmak, ölçüsü ve ölçütü özgürlük olmak manasında solcuyum. Öğrenim hayatım liseli bir genç iken &#8220;içeriye&#8221; atılmam sebebiyle yarım kaldı. İlk olarak, Ülkücülerin işlediği bir cinayeti protesto etmek için okulumuzda (Çağlayan Lisesi) düzenlenen boykota katıldığım için tutuklandım<span id="more-11337"></span>. 1978 yılıydı, 15 yaşındaydım ve İstanbul 2. Şube (İstanbul Sirekeci&#8217;deki Sansaryan Han&#8217;da idi) ile 1. Şube&#8217;de (Gayrettepe&#8217;de idi) bir hafta süreyle işkence gördüm. Bu yaşadığım ilk işkence tecrübesiydi; ama maalesef sonuncusu olmadı&#8230; Türkiye&#8217;nin yakın siyasi tarihinin önemli dönemlerini &#8220;içeride&#8221; karşıladım. Toplam 17.5 yıl hapis kaldım. Bunun 7.5 yılı, 12 Eylül cuntası dönemini içermektedir. Bu 7.5 yılım 1980 Mart, 1987 Ağustos yılları arasında İstanbul Davutpaşa Sıkıyönetim Cezaevi ile sonradan açılan Metris Sıkıyönetim Cezaevi&#8217;nde, daha sonra açılan Sağmalcılar Özel Tip (Hücre Tipi) Cezaevi&#8217;nde ve sonradan tekrar Metris&#8217;te geçti. Çıktıktan sonra 12 Eylül faşizminin yaratmak, şekillendirmek istediği toplum modelini kabullenemediğim ve elbette değerlerimi koruduğum için mücadeleme devam ettim. O dönem henüz 12 Eylül&#8217;ün etkileri devam ettiğinden yeni yeni başlayan sosyalist yayınlar içerisinde en etkilisi olan Yeni Çözüm dergisinin Genel Yayın Yönetmenliğini yaptım. Yasal, demokratik alanda gençliğin örgütlenmesi ve mücadelesi içerisinde yer aldım. Daha sonra, gelişen Kürt hareketi ile ilişkili olduğum iddiasıyla 1993 yılında tekrar tutuklandım. Sürgünler nedeniyle çok sayıda cezaevinde kaldım. 2002 Kasım ayında tahliye oldum. Gazetecilik yaptım. Öyküler ve araştırma kitaplarım yayınlandı. Sivil toplum alanında Türkiye&#8217;nin demokratikleşmesine yönelik etkinlikler ile Kürt sorunu ve Dersim ile ilgili sivil inisiyatifler içerisinde yer aldım. 2007 yılında arkadaşlarımla birlikte Toplumsal Olayları Araştırma ve Yüzleşme Derneği (Yüzleşme Derneği) adında bir dernek kurduk ve halen çalışmalarını sürdürmektedir.<br />
C.B: 12 Eylül dönemini o zamanlar nasıl okuyordunuz, ideolojiniz, fikirleriniz daha çok hangi tarafa yakındı?<br />
C.S: Solcu bir genç idim. Dolayısıyla 12 Eylül darbesini faşist bir cunta olarak anladım. Öyleydi de. Fakat tabii ki darbenin etki ve sonuçlarını doğru anlayacak, tahlil edecek derinlikli bir bilincim yoktu; bu, zamanla oluştu. Darbeyi devrimci mücadelenin gelişiminin önünü kesmek için egemen güçlerin başvurduğu bir &#8220;çare&#8221; olarak görmüş ve direnme kararı almıştık. Ama direnişimiz, darbecilerin dayatmaları nedeniyle tamamen bir insanlık onurunu ve inançlarını, değerlerini koruma anlamı ifade ediyordu. Bugünden geçmişe baktığımda, kuşkusuz günümüzdeki kadar derinlikli olmasa da 12 Eylül algımızın ve ona karşı direnme kararlılığımızın, temelde doğru olduğunu düşünüyorum. Zamanla anladığım en önemli gerçek ise, 12 Eylül öncesi yaşanan kanlı karmaşanın &#8220;öngörülen&#8221;, planlanan bir süreç olduğudur. Bununla bağlantılı olarak, bütün topluma karşı bir &#8220;şekillendirme&#8221; amacı taşıyordu. Nitekim 12 Eylül, daha önce gerçekleşen darbeler içerisinde kendi anlayışını en çok kurumlaştıran darbedir. Yeni bir anayasa getirmiştir. Üniversitelerin başına YÖK&#8217;ü getirmiştir. Yargıyı yeniden düzenlemiştir; HSYK bir 12 Eylül kurumudur. Çalışma yaşamını düzenleyen yeni uygulamalar getirmiştir. Din derslerini &#8220;zorunlu&#8221; hale getirmiştir vb. Yani söz konusu olan sadece &#8220;devrimci mücadeleyi&#8221; engellemek, tasfiye etmek değil; bir bütün olarak ülkeyi ve toplumu Kemalist bir mantıkla yeniden kurgulamaktı.<br />
C.B: Bugüne geldiğimizde siyasi düşüncelerinizde herhangi bir değişiklik oldu mu?<br />
C.S: Gerek 12 Eylül&#8217;ü algılama biçimimde, gerekse de siyasi anlayış ve düşüncelerimde özde bir değişiklik yok; ama bir &#8220;olgunlaşma&#8221; olduğu da kesindir. Ama &#8220;olgunlaştım&#8221; derken kastımın &#8220;değişmedim&#8221; demek olmadığını özellikle vurgulamak isterim. Bence olgunlaşmış olmak, en önemli değişimdir&#8230;<br />
C.B: O günden bugüne zihinsel değişimler yaşadık, bunu neye bağlıyorsunuz? Ya da değişim olduysa bu değişimi nasıl yorumluyorsunuz?<br />
C.S: Hayat, en büyük öğretmendir. Kuşkusuz bunun için hayat karşısında &#8220;öğrenci&#8221; olmasını bilmek gerekir. Türkiye yakın tarihinde çok sarsıcı süreçler yaşadı. Bunlardan biri olarak 12 Eylül, sadece siyasi tarihimiz açısından değil, kişisel tarihlerimiz açısından da adeta bir &#8220;milat&#8221; anlamı taşıyor. 12 Eylül&#8217;de yaşanan zulmün sonrasını hatırlayın: Önce bir Turgut Özal ve ANAP dönemi yaşadık. Bu dönemin olumlu ve olumsuz yönleriyle çok önemli olduğunu ve özellikle de &#8220;zihniyet değişimi&#8221; anlamında objektif olarak çok önemli bir rol oynadığını düşünüyorum. Ekonomik bağlamda Türkiye&#8217;nin uluslar arası sermayeye hiçbir dönem olmadığı kadar güçlü bağlarla eklemlenmesi, politik düzlemde de kaçınılmaz etkiler yarattı. Devamında Berlin Duvarı&#8217;nın yıkılmasıyla sembolize edilen sosyalist blokun yıkılması var. Onun da sonrasında dünyadaki çok sayıda ulusal ve toplumsal temelli sorunun uzlaşma ve anlaşmalarla nihayetlenmesi var. Aynı dönem, herkesin anlayış ve algısı, yüklediği anlam farklı olmakla beraber genel olarak &#8220;demokrasi&#8221; kavramının önem kazanması gündeme geldi. Türkiye&#8217;de de Kürt sorunu artık gizlenemez boyutlarda gelişti. Beraberinde Kemalist inkarcılık, ister istemez çözüldü. Vesayetçi anlayışın kendisini sürdürmesi için &#8220;tehdit ve tehlike&#8221; önceliklerini güncellemesi gerekti. Öyle de yapıldı. Kemalist aydın cinayetleri, &#8220;irtica geldi-geliyor&#8221; psikolojisi ve bunun üzerine &#8220;bin yıl sürecek&#8221; denilen &#8220;post modern&#8221; 28 Şubat süreci gelişti&#8230; Kaba hatlarıyla özetlediğim bu süreçlerin zihniyetlerimizi değiştirmemesi, olgunlaştırmaması düşünülemezdi elbette. Bu değişim ve olgunlaşma biraz ağır gerçekleşti; ama büyük ölçüde gerçekleşti&#8230; Örneğin darbelere karşı olmak günümüzde artık toplumsal bir tavır veya refleks haline geldi. Farklı siyasi veya ideolojik düşüncelerin, farklı inanç ve etnik, kültürel kimliklerin demokratik bir çerçeve içerisinde bir arada olabileceği görüldü. Kemalist dayatmalar ve bunun en doğrudan süreçleri olan darbelerin demokrasi ve bir arada yaşama kültürümüze zarar verdiği bir toplumsal duyarlılık, hatta bir bilinç haline geldi. Kuşkusuz bütün bu gelişmeler deyim yerindeyse zıddını da doğurdu veya netleştirdi. 3-4 sene önce 27 Mayıs da dahil bütün darbelere karşı olmak gerektiğini yazdığımda, bu, bilerek ya da bilmeyerek &#8220;iyi darbe-kötü darbe&#8221; ayrımı yapan solda şaşkınlık ve tepkiyle karşılanmıştı. Bugün daha ileri bir noktadayız.<br />
C.B: O günlere dönmek istiyorum, bize 12 eylül öncesi ve sonrası Türkiye&#8217;de mevcut siyasi ve sosyal şartlardan bahsedebilir misiniz?<br />
C.S: 12 Eylül öncesinin en büyük özelliği, toplumun neredeyse tamamını etkisi altına alan bir sağ-sol kamplaşmasının yaşanmasıydı. Bu kutuplaşma durumu devletin güvenlik birimlerini içine alacak boyutlarda yaygınlaşmıştı. ABD ve SSCB&#8217;nin başını çektiği uluslar arası düzlemde de bir kamplaşma vardı. Bunun sonucu olarak ABD faşist cunta rejimlerini destekliyordu. Türkiye&#8217;de de devletin temel politikası ABD&#8217;nin &#8220;komünizme karşı olmak&#8221; konseptiyle uyumluydu. 1979 yılında İran&#8217;da gerçekleşen devrim, Ortadoğu&#8217;da ABD&#8217;nin uydusu Türkiye&#8217;nin önemini daha da artırdı. Türkiye&#8217;nin göremediğimiz özgünlüğü, kendisini ülkenin ve devletin sahibi olarak konumlandırmış olanlar açısından, yaşanan kanlı karmaşanın &#8220;uygun&#8221; bir ortam oluşturmuş olmasıydı. (Nitekim darbeci paşalardan biri, 3. Ordu Komutanı Bedrettin Demirel, sonraki yıllarda &#8220;aslında biz darbeyi 1979 Temmuz&#8217;unda yapacaktık, ama şartların biraz daha olgunlaşmasını bekledik&#8221; diyecekti&#8230;) Ülkücü, milliyetçi çevreler &#8220;komünizme karşı mücadele&#8221; adı altında devlet tarafından silahlandırılmış, seferber edilmişti. Devrimci güçler ise, &#8220;yaklaşan devrim&#8221; için mücadele ediyordu. İnsanların öldüğü bu kanlı karmaşa ortamını derinleştirmek için 1 Mayıs (1977), Maraş (1978), Çorum (1980) gibi kitlesel katliamlar düzenlemekten de geri durulmadı. O karmaşa ortamında neler olup bittiğini ve Türkiye&#8217;nin nereye gittiğini kimsenin gördüğünü söyleyemem&#8230; Neler olup bittiğini ve sağ-sol kamplaşmasının taraflarının hangi derin senaryolara hizmet ettiğini görmek için 12 Eylül darbesinin yaşanması gerekti maalesef&#8230; Sonrasında sol dağıldı, hala bile açık ve net bir dille telaffuz edilemeyen ağır bir yenilgiye uğradı, tasfiye edildi. 1980&#8242;lerin sonlarında başlayan toparlanma çabaları da, bu bilinçten yoksun olduğu için 1990&#8242;lı yılların ikinci yarısına gelmeden etkisiz kılındı. 1990&#8242;lı yıllardan itibaren ise artık gündemimizde 12 Eylül faşizmine karşı direniş içerisinde kitleselleşmiş bir Kürt sorunu ve PKK olgusu vardı&#8230;<br />
C.B:  Bugünden 12 Eylül&#8217;e baktığımızda yorumlamalarınız değişti mi?<br />
C.S: Yukarıda da değindiğim gibi, değişmekten ziyade görüşlerimin olgunlaşmasından, derinleşmesinden bahsedebiliriz. 12 Eylül zihniyetini daha net bir şekilde tahlil edecek bilinç ve deneyime sahip olmaktır söz konusu olan. Yoksa 12 Eylül&#8217;ün bir faşizm olduğu noktasında o zamanki algım ile bugünkü anlayışım farklı değil.<br />
C.B: Biraz çekinerek soracağım, malum bazı yaşadıklarımız geçmiştedir ancak ağırlıkları geleceğe yansımıştır. Siz o dönem yargılandınız mı, tutuklandınız mı? Bu süreci paylaşabilir misiniz?<br />
C.S: Tabii ki. Çok şükür geçmişimde utanç duyacağım hiçbir şey yok, neden paylaşmayayım ya da siz neden çekinerek sorasınız? Kişi olarak &#8220;çocuksu&#8221; hatalarım olmuştur elbette; ama &#8220;bilerek&#8221; herhangi bir hatam olmadığı gibi, duygularım, duyarlılıklarım kişiliğimi oluşturan temel taşlardır hala. Benim de içinde olduğum binlerce kişinin işkence görmesi, tutuklanması, haksız yargılamalara tabi tutulması&#8230; olsa olsa darbecilerin utancı olabilir; ama onlarda da bu duygu yoktur&#8230; Devrimci Sol adlı örgütün üyesi olmak suçlamasıyla tutuklandım. Devrimci Sol-Dev-Genç ana davasının &#8220;sanıklarından&#8221; biri olarak 146/1 maddeden yargılandım. İroniye bakar mısınız: Bu memleketin solcuları &#8220;anayasayı ilga etmek&#8221; suçlamasıyla idam istemiyle yargılandılar, bazılarımız idam da edildi; ama o anayasayı hep darbeciler &#8220;ilga&#8221; etti. Çiğnedi. Kafasına göre değiştirdi. Bu arada ilginç bir şey daha söyleyeyim: Hala sanığım! Söz konusu dava 1982 yılında açıldı ve halen devam ediyor! Şu anda Yargıtay aşamasında&#8230; İstanbul&#8217;da kurulan 2 Nolu Sıkıyönetim Mahkemesi&#8217;nde yargılandım, arkadaşlarımla birlikte&#8230; Ama bu yargılamanın adil olmadığını söylememe gerek var mı? Yargılamalar işkence altında alınan ifadelerle yapıldı. Sıkıyönetim savcısı olan subaylar ve yargıçlar da bu işkenceci işleyişin birer parçasıydı. Mahkeme salonlarında dayak yediğimiz, saldırıya uğradığımız çok olmuştur. Bunlardan bir tanesinde, 6 Kasım 1982&#8242;de yapılan anayasa referandumu ve cuntanın şefi Kenan Evren&#8217;i cumhurbaşkanı yapma oylamasında, mahkemede &#8220;cunta anayasasına hayır!&#8221; dediğimiz için saldırıya uğradık&#8230; 12 Eylül hukuku, neresinden baksanız tipik bir faşizm idi&#8230;<br />
C.B: Çok özür dileyerek soruyorum, işkence desem&#8230;<br />
C.S: Emniyette çok ağır işkenceler gördüm. İlk defa işkence gördüğümde 15 yaşındaydım. İkincisinde (1980) de 18 yaşından küçüktüm. Yaşımı belirtmemin nedeni, işkencecilerde hiçbir vicdan, izan kırıntısı dahi bulunmadığının anlaşılması içindir. Falaka, askı, elektrik, tazyikli soğuk suya tutma, &#8220;denizaltı&#8221; dedikleri işkence (askıda iken yüzüme pamuklu bir bez koyup suya tuttular. Boğuluyorsun, ciğerlerin patlayacak gibi oluyor. Sonradan bunun CIA&#8217;nin bir işkence yöntemi olduğunu öğrendim.), kaba dayak gibi çok sayıda işkence yöntemine maruz kaldım. İnsanların işkence altındaki bağrışlarını dinlettiler. Bu işkenceler 12 Eylül döneminde cezaevlerinde de başka yöntemlerle devam etti. Dayatılan kurallara (İstiklal Marşı okuma, askerlere &#8220;komutanım&#8221; diye hitap etme, Atatürk eğitimine katılma vb.) uymayınca kaba dayak ve falaka başta olmak üzere saatlerce süren işkence seansları oluyordu. Dayatılan şey sadece &#8220;kurallara&#8221; uymak da değildi; amaçlanan &#8220;nedamet&#8221; getirmek, yani &#8220;itirafçı&#8221; olmaktı&#8230; O dönemin TRT programlarını hatırlayanlar bilir: Çeşitli cezaevlerinden sağcı veya solcu tutuklular &#8220;Atatürk&#8217;ün ne kadar büyük adam olduğunu şimdi anladım&#8221; türü açıklamalar yapmak üzere ekrana çıkartılırdı. Yine &#8220;şükür&#8221; diyeceğim; çok işkence gördüm, toplamı yüzlerce günü bulan açlık direnişlerine katıldım, ama bu tür utançla anacağım bir &#8220;hatıram&#8221; yok&#8230;<br />
C.B: 12 Eylül sonrası malum birden kargaşa ve şiddet ortamı duruldu, neredeyse darbe ile sona erdi, bunu nasıl yorumluyorsunuz?<br />
C.S: &#8220;Amacın hasıl olması&#8221; olarak yorumluyorum&#8230; Kuşkusuz başka birçok neden de sayılabilir. Örneğin dönemin devrimci örgütleri kendi durumlarını çok &#8220;abartılı&#8221; değerlendiriyorlardı. 12 Eylül öncesi kitlesel kabarışın sağlıklı, istikrarlı bir kabarış olmadığını görememişlerdi. Ufukta bizi bekleyen bir &#8220;devrim&#8221; yoktu. Örgütsel yapılar sanılanın aksine son derece güçsüz idi, vb.<br />
C.B: Peki, darbe döneminden sonra hayatınız hem içsel olarak hem de sosyal olarak normale döndü mü?<br />
C.S: Hayatımın değişik dönemlerinde kendi hayatım adına vicdani muhasebeler yaptım. Kişilik ve düşüncelerimin acılarla olgunlaştığını söyleyebilirim. İşkencecilerim de dahil kimseye karşı kin, nefret, düşmanlık duyguları içerisinde değilim. Yüzleşme ve hesaplaşmanın ülkemizin geleceği adına olması gerektiğine inanıyor, bunun için uğraş veriyorum. Ama bütün bunlar kişisel olarak &#8220;normal&#8221; olduğumu söylemek için yeterli mi? Emin değilim&#8230; Bazen hepimizin psikolojisini sakatladıklarını düşünüyorum. En azından kendi adıma söyleyebilirim bunu. Çok duygusal ve hassas bir yapım olması, bu hikaye ile doğrudan bağlantılı mesela.<br />
C.B:  Sizce darbe nedir? Şartlara göre gereklidir, diyebilir misiniz?<br />
C.S: Tabii ki öyle bir düşüncem yok. Kemalist zihniyeti bilince çıkaramadığım dönemlerde ben de içerisinde olduğum sol yapılara hakim olan anlayış nedeniyle örneğin 27 Mayıs darbesi için &#8220;o farklı&#8221; gibi şeyler düşünüyordum. Ama bunu aşalı çok oldu. Darbelerin her türü ülkemizin kendi dinamikleri ile, kendi mecrasında ileriye doğru yürümesine yapılan müdahalelerdir ve &#8220;iyisi-kötüsü&#8221; yoktur. Zaten söylemleri şöyle ya da böyle olsa da tümü de aynı zihniyetten beslenerek yapılmıştır. Aralarında olduğu varsayılan farklar sadece konjonktüreldir; yani dönemin ihtiyaçlarına göre Kemalist zihniyet ve vesayetin hakimiyetini korumaktan başkaca bir amaçları olmamıştır.<br />
C.B: Bugün malum Ergenekon yapılanmasına dair itiraflara şahit oluyoruz, halen süren bir dava var, 12 Eylül ve Ergenekon ya da derin devlet siyaseti arasında bağlantı kuruyor musunuz? Ya da 12 Eylül&#8217;ün mimari sizce kimlerdi?<br />
C.S: Zihniyet olarak hiçbir farkı yok. 12 Eylül&#8217;ün deşifre olmasından, artık savunulamaz hale gelmesinden dolayı 12 Eylül darbesine karşı olduğunu söyleyip de 28 Şubat&#8217;tan yana olmak ya da Ergenekon soruşturmasına &#8220;öyle bir şey yok, AKP muhalefeti tasfiye ediyor&#8221; türü tepkiler vermek, İlkersiz, tutarsız tutumlardır. Farkında olarak ya da olmayarak asıl realiteyi görmekten kaçınmaktır. 12 Eylül&#8217;ün öncesi de sonrası da dahil olmak üzere bütün darbelerin, darbe girişimlerinin, planlamalarının, organizasyonlarının mimarı ve sorumlusu, kendisini Türkiye&#8217;nin etnik, dini, kültürel gerçeklerini &#8220;yok&#8221; etmekle mükellef gören anlayış ve bu anlayışın örgütlü kadrolarıdır&#8230;<br />
C.B: Türkiye malum militer bir yapıya sahip, hatta birçoğumuz için &#8216; her Türk asker doğar &#8216;. Darbe yıllarını yaşamış biri olarak, TSK algınız nedir?<br />
C.S: Bir önceki soruya cevabımda tarif ettiğimi sanıyorum. Bir başka ifadeyle de belirtilebilir: Türkiye&#8217;de TSK, herhangi bir ordu değildir. Kendisini &#8220;kurucu güç&#8221; olarak görmektedir. Dolayısıyla &#8220;kurduğu&#8221; rejimi &#8220;korumak-kollamak&#8221; misyonu ile kendisini donatmıştır. Böyle olduğu için de, herhangi bir ülkenin ordusundan farklı olarak adeta bir iç savaş ordusudur. Zira kendisine &#8220;düşman&#8221;, &#8220;tehdit&#8221; veya &#8220;tehlike&#8221; olarak bellediği bütün dinamikler, aslında Türkiye&#8217;nin gerçekleridir&#8230;<br />
C.B: Biraz da gündeme dönmek istiyorum. Önümüzde bir Referandum süreci var, özel değilse Referandum oyunuz nedir ve oyunuzun gerekçeleri nelerdir?<br />
C.S: Daha önce de 12 Eylül Anayasası çeşitli maddeleri itibarıyla değiştirildi. Ancak ilk defa bu anayasanın özüne &#8220;dokunan&#8221; bazı değişiklikler yapılmak isteniyor. Benim istemim ve beklentim, 12 Eylül anayasasının &#8220;değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez&#8221; denilen maddeleri de dahil tümüyle değiştirilmesi, Türkiye&#8217;de yaşayan herkesin farklılıklarıyla varlığını güvence altına alan bir anayasa yapılmasıdır. Mevcut 26 maddelik değişiklik paketi, Kürt sorunu ve Alevilerin istemlerini görmezden gelmek ile malul olduğu ve bahsettiğim nitelikte olmadığı için son derece yetersizdir. Ancak bizi &#8220;bir adım ileri&#8221; götürecek mahiyettedir. 13 Eylül günü yeni, sivil ve demokratik anayasa istemimizi her zamankinden daha canlı bir şekilde gündeme getirmemiz şartıyla, &#8220;evet&#8221; oyu vereceğim. (Bu arada ilk defa sandığa bu vesileyle gideceğimi de belirtmiş olayım.) Sonucun &#8220;evet&#8221; çıkması yeni anayasa talebimizi gündemleştirmemiz yönünde daha olumlu bir ortam sağlayacaktır. Referandumda &#8220;boykot&#8221; tavrını anlayışla karşılamak gerektiğini düşünüyorum; Kürtler ve Aleviler açısından. (Ama Alevi örgütlerinin tutumu da malum; 12 Eylül&#8217;ün en çok gadrine uğramış bir toplum olmakla 12 Eylül anayasasını, mevcut statükoyu korumak birbiriyle hiçbir şekilde bağdaştırılacak tutumlar değildir.) Ancak statükocular dışındaki insanlarımız açısından &#8220;hayır&#8221; demenin asla doğru bir tercih olmadığına inanıyorum. 12 Eylül anayasasını savunma durumuna düşmenin, 12 Eylülcüleri yargı önüne çıkarmayı engellemenin &#8220;hayırlı&#8221; bir iş olmadığına inanıyorum.<br />
C.B: Toparlayacak olursak 12 Eylül darbe yıllarını yaşadıklarınızdan yola çıkarak nasıl yorumluyorsunuz?<br />
C.S: 12 Eylül darbesinin herkes adına çok ciddi ve öğretici bir &#8220;yüzleşme&#8221; konusu olduğuna inanıyorum. Türkiye toplumunun da 12 Eylül ve darbeler ile yüzleşmesi gerekiyor. Darbecilerin kendilerini &#8220;başarılı&#8221; addetmelerine neden olan, biraz da &#8220;biziz&#8221; çünkü&#8230; Günümüzde ortaya çıkan duyarlılığın kalıcı bir bilince dönüşmesi, geleceğimize daha güvenle bakmamızın en büyük umut kaynağıdır&#8230; Kişi olarak acılı süreçler yaşamış olmamın bir &#8220;bedeli&#8221; olacaksa eğer, isterim ki bu &#8220;bedel&#8221;, herkes adına daha demokratik, özgür bir Türkiye olsun ve bizler, bugünkünden daha farklı sorunlar için uğraş verelim&#8230; Mesela Dersim&#8217;e bu sene neden az turist geldiğini tartışalım&#8230; Ya da İstanbul&#8217;daki ulaşım sorunu neden hala çözülmedi diye eleştirelim belediyeyi&#8230; Veyahut da gayrısafi milli hasıladaki düşüş nedeniyle hükümetin ekonomiden sorumlu bakanını istifaya davet edelim&#8230; &#8220;Normal&#8221; dertleri olan barış içerisinde huzurlu bir Türkiye&#8217;de yaşayacaksak, kişi olarak yaşadığımız bütün acıların unutulmasından yana hiçbir şikayetim olmaz. Çocuklarımızın bizim anılarımızı dinlemekten sıkılmalarına da alışırım. Bir hakkım, katkım olmuşsa böyle bir cennet Türkiye&#8217;ye, &#8220;helal&#8221; ederim&#8230; Öbür türlü vicdan sahibi her insan gibi ben de rahat ve huzurlu bir uyku bile uyuyamayacağım&#8230; Biraz duygusal bir kelam etmiş olacağım, ama, yaşıyorsam, bunun içindir&#8230;</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2010/09/11/15-yasinda-iskence-gordum-12-eylulde-cafer-solgun-ile-ulkenin-topragindan-aci-sokmek/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2010/09/11/15-yasinda-iskence-gordum-12-eylulde-cafer-solgun-ile-ulkenin-topragindan-aci-sokmek/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Yıldönümünde, Röportajlarla, Referandum Gölgesinde 12 Eylül Darbesi(3):Osman Yurt</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2010/09/08/yildonumunde-roportajlarla-referandum-golgesinde-12-eylul-darbesi3osman-yurt/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2010/09/08/yildonumunde-roportajlarla-referandum-golgesinde-12-eylul-darbesi3osman-yurt/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 08 Sep 2010 09:04:21 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Cemile Bayraktar</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[12 Eylül]]></category>

		<category><![CDATA[Anayasa Değişikliği]]></category>

		<category><![CDATA[Kemalizm]]></category>

		<category><![CDATA[Militarizm]]></category>

		<category><![CDATA[Milliyetçilik]]></category>

		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>

		<category><![CDATA[atatürkçülük]]></category>

		<category><![CDATA[darbe]]></category>

		<category><![CDATA[vicdan]]></category>

		<category><![CDATA[Ülkücülük]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=11263</guid>
		<description><![CDATA[C.B: Sizi kısaca tanıyabilir miyiz? 12 Eylül dönemi ve bugüne dair kendinizi tanıtabilir misiniz?
O.Y: Osman Yurt. 1959 Kayseri Felahiye doğumluyum. 12 Eylül darbesi olduğunda Ülkü Ocakları&#8217;nın o zamanki yasal çatısı olan Ülkü Yolu Derneği&#8217;nin Genel Yönetim Kurulu Üyesi idim. Sonradan Gazi Üniversitesadını alan Ankara İktisadi Ticari İlimler Akademisi Yönetim Bilimleri Fakültesi son sınıf öğrencisi idim. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignleft" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2007/08/gurtlu-hilal2.jpg" alt="" width="170" height="250" />C.B: Sizi kısaca tanıyabilir miyiz? 12 Eylül dönemi ve bugüne dair kendinizi tanıtabilir misiniz?</p>
<p><em>O.Y: Osman Yurt. 1959 Kayseri Felahiye doğumluyum. 12 Eylül darbesi olduğunda Ülkü Ocakları&#8217;nın o zamanki yasal çatısı olan Ülkü Yolu Derneği&#8217;nin Genel Yönetim Kurulu Üyesi idim. Sonradan Gazi Üniversitesadını alan Ankara İktisadi Ticari İlimler Akademisi Yönetim Bilimleri Fakültesi son sınıf öğrencisi idim. Eylül 1980&#8242;de mezun oldum. İhtilal gecesi MHP Genel Merkezi&#8217;nde gözaltına alınıp iki gün sonra bırakılan 8 kişiden birisi olduğum için 12 Ekim 1980 günü ilk toplu tutuklama kararları ile birlikte hakkımda gıyabi tevkif müzekkeresi çıkarıldı.</em></p>
<p>C.B: 12 Eylül dönemini o zamanlar nasıl okuyordunuz, ideolojiniz, fikirleriniz daha çok hangi tarafa yakındı?</p>
<p><em>O.Y: Ülkü Ocakları genel merkez yöneticisi idim. Ben ve benim gibi çok sayıda arkadaş tabandan doğal liderlik elde etmiş kimselerdik. Tabanı temsil ediyorduk.  Okul ve sokak hakimiyeti kavgaları içinde bulmuştuk kendimizi. Yaşamak için kavga etmek zorundaydık. <span id="more-11263"></span>18 yaşında öncesini sonrasını bilemediğimiz bir çatışmanın tarafı idik. Farklı olarak okuyordum. İnançlarımla ayakta duruyordum. Kavganın tarafı olarak olaylara bakıyordum. Ancak okul başkanı iken Gün Sazak öldürülmüştü, kendiliğinden solcuların içinden bize haber getiren birisi sol grup toplu iken patlatmak üzere bomba istediğinde kabul etmemiştim. Böylesine somut çok olay vardır ki engellemişimdir. Bir çok olaya da anlam veremiyorduk. Kahve taramalar, Çorum, Zile olayları gibi karanlık gelişmelerden çok rahatsız oluyorduk. Bir kongreyi yapmış dönerken Çorum olayları olmuş, otobüsle içinden geçerken şehirde polis araması ile haberdar olmuştuk. Hiçbir bilgimiz yoktu. Daha sonra başka şekillerde de garip bir şekilde karşılaştığımız bir olgu ile yüz yüze idik: Tarafı görünüyorduk, ortada bilinendik, biz de herkesle birlikte sonuçlardan bilgileniyorduk. Burada eklemek istediğim somut ve tam zihnimde oturtamadığım şey, o dönem büyük olayların gelişmesine etkin olan &#8220;farklı&#8221;  isimlerin sonra da askeri yönetimle iç içe ve açık operasyonlara girmiş olmaları ve o zaman da doğal bir farklı duruşun, gerilimin varlığıdır.</em></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/osman_yurt.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-11306" title="osman_yurt" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/osman_yurt.jpg" alt="" width="465" height="334" /></a></p>
<p>C.B: Bugüne geldiğimizde siyasi düşüncelerinizde herhangi bir değişiklik oldu mu?</p>
<p><em>O.Y: Olaylara daha geniş perspektiften baktığımı düşünüyorum. Tahminlerimiz artık somut bilgilerle önümüzde duruyor. Soğuk savaş döneminin kurbanları olduk. Hayatlarımızla, geleceklerimizle, kanlarımızla oynanan bir kumardı bu. Bir tek karşılığı oldu: Totaliter, militer iktidar kurgusu gücünü artırarak sürdürdü. Hepimiz bu ateşe odun taşımış olduk. Kültürel arka planımız buna zemin oluşturuyor. Demorasi, açık tartışma, farklılığın güçlendirici etkisi sürecin bize kazandırdıkları oldu. Eski şucular gibi gereksiz ayrımlar yerine birikimimizin zenginliğine bakmamız daha doğru olur diye düşünüyorum. Bugün  birlik içinde olmanın gerekli olmadığını hatta yanlış olduğunu, &#8220;başkası olmayıp kendi olanın daha güzel&#8221;  herkes için de daha iyi olacağı kanaatindeyim.  </em></p>
<p>C.B: O günlere dönmek istiyorum, bize 12 eylül öncesi ve sonrası Türkiye&#8217;de mevcut siyasi ve sosyal şartlardan bahsedebilir misiniz?</p>
<p><em>O.Y: Soğuk savaş, dönemin temel karakteristiğini yansıtır. İttihatçılığın sol ve sağdaki iki ana akımı da bu soğuk savaş ortamına katkı sunmakta çok hevesli idiler. Sol ve sağ ittihatçılık da hukuku tanımamak ve  &#8220;zor&#8221;u yöntem olarak kullanmak gibi ortak özelliklere sahiptirler. &#8220;kurtarıcılık&#8221; ve toplumu kurtarmak adına belirli kalıplara sokmak iradesi bir çok sürece etki eden davranış kalıplarıdır. Modernleştirici ve koruyucu sağ ve sol seçkinlerin özel sohbetleri en samimi anlarında toplumu nasıl eğitecekleri ve değiştirecekleri üzerinedir. Eğitim sistemi bunun üzerine kuruludur, ki yeni yeni normalleştirme çabaları hissediliyor.  MGK gündemlerinin başında eğitime müdahaleler gelir. Militer yapıyı güçlendirmek bütün politikaların temelini oluşturur. Ülke ekonomisi felaketmiş, yetişmiş, fedakar bütün gençlerini insanlıktan çıkaracak şekilde düşmanlık ortamında yaşatmışız, üniversite eğitimi gören nüfusun % 17&#8217;sine asker postalı öptürmekle övünmüşüz, ne önemi var ki? Vesayetçi sistemimiz sağlam ya, ne gam!</em></p>
<p>C.B: Bugünden 12 Eylül&#8217;e baktığımızda yorumlamalarınız değişti mi?</p>
<p><em>O.Y: O gün içinde buluduğum kesime yapılanlar açısından, şahsi ve ailevi mağduriyetler çerçevesinden bakıyordum. Kırılma noktaları oldu. Her taraftan bakmaya başladık. Mesela, 1986&#8242;da tahliye olduğum gün sevinmemiştim; cezaevinde bütün uygulamalar işkence niteliğinde devam ettiği için serbest kalacağım bir gün sonraya kadar yaşayacaklarımın endişesi baskın geliyordu. Tahliye sonrası Kayseri&#8217;ye babamlara ziyarete gitmiştim. Geçmiş olsuna gelenler arasında Diyarbakır&#8217;da askeri cezaevinde askerliğini yapıp terhis olmuş bir genç vardı. Güya beni rahatlatmak için PKK&#8217;lılara orada neler yaptıklarını anlatmıştı. İnanamamıştım, donup kalmıştım. Ondan sonra Mamak anılarımı ya anlatmadım ya da haddimi bilerek görüşlerimi ifade etmişimdir. </em></p>
<p><em>12 Eylül olduğunda 27 Mayıs gibi bir iki yıl içinde normalleşme olacağını varsaymıştık. 12 Eylül hiç bitmedi.  Hayatımızı altüst etmeye devam etti. Anlaşıldı ki &#8220;sürekli darbe&#8221; ortamında yaşamaya mahkum edilmişiz. Bunun için de ‘azdırılmış&#8217; PKK terörü yeter malzeme olarak. Arada kışkırtılmış kalabalıkları hedef haline getirilmiş bir otelin etrafında 8-10 saat tuttunuz muydu, yeter de artar bile.</em></p>
<p>C.B: Biraz çekinerek soracağım, malum bazı yaşadıklarımız geçmiştedir ancak ağırlıkları geleceğe yansımıştır. Siz o dönem yargılandınız mı, tutuklandınız mı? Bu süreci paylaşabilir misiniz?</p>
<p><em>O.Y: İhtilal gecesi MHP Genel Merkezi&#8217;nde gözaltına alınıp iki gün sonra bırakılan 8 kişiden birisi olduğum için 12 Ekim 1980 günü ilk toplu tutuklama kararları ile birlikte hakkımda gıyabi tevkif müzekkeresi çıkarıldı. Teslim olmadım. Mamak&#8217;ta özel bir sorgu ekibi ile C-5 ismi ile bilinen meşhur işkencehanede Ülkücülere işkence yapıyorlardı. C-5 kapanana kadar bekledim. 10 Kasım 1982 günü teslim oldum. Hiçbir somut olayla ilgili bir iddia yoktu. Aynı hukuki şartlara sahip bir arkadaşım 4 ayda tahliye edilmişti. İki yıldır bekliyordum. Hayatımı düzene koymam lazımdı. Özel işkence ihtimali azalmıştı. Askeri cezaevi içinde koğuşa girene kadar 100 cop yiyeceğimi tahmin ediyordum. Tahliye olanları dinleye dinleye bu sonuca ulaşmıştım.  Savcılıktaki polisler teslim olmaya geldiğimi öğrendiklerinde üzüldüklerini belirttiler. Savcı Okan Yalçınkaya &#8220;Neden önce gelmedin?&#8221; dedi. &#8220;İşkence görmemek için,&#8221; dedim. &#8220;Sana mı yapacaktık?&#8221; dedi. &#8220;Ama yaptınız,&#8221; diye cevapladım. Teslime götüren avukat Enver Kaynak yol boyu &#8220;Çok konuşma,&#8221; uyarıları yapmıştı. İlk aşamada kurala uymadım. Mamak Askeri Cezaevi&#8217;nin dış kafesinde ilk coplar vurulmaya başladığında tahminimin doğruluğunu kontrol etmek için saymaya başladım. İkinci gün koğuşun önüne gelip de son dayağı yerken yüzü geçtiğini hatırlıyorum. Gerçi çok fazla geçmedi. 20 bilemedin 30 cop daha yemişimdir. Buncağız fazlalık da vatanıma milletime hayırlı olsun. Yerde falaka vaziyetinde ayağa vurulanların 100 rakamı tahminime uygun olup olup olmadığına karar veremedim bir de. Bir çok olayda olduğu gibi bunda da hesapta yanılmadığım için çok mutlu oldum. Gece kafes beklemesinde nöbetçi &#8220;Adanalı Çavuş&#8221;un kıyağı ile kıpıdamadan dayaksız sabahlamanın ertesinde diğer çavuşların &#8220;Bu otelde sabahlamış&#8221; uyarıları sonrası görevli astsubayın koğuşa gönderirken teslim ettiği solcu askerler ülkeyi faşizmden koruma aşkına &#8220;bir faşist katil(!)&#8221;e amirlerinin gazı ile dayak ibadetlerini yapmamış olsalardı 100 tahminimin tutmama ihtimali vardı ki, maazallah, o zaman üzülürdüm.</em></p>
<p><em> Bir ay sonra savcı Okan Yalçınkaya ifademi aldı. Genel konular sordu. Hicabi Koçyiğit isimli o zaman meşhur bir isim vardı. 12 Eylül&#8217;den önce anlattıkları kasetlerle notere konulmuştu. MHP&#8217;ye dönük özel çalışan karma bir ekibin kullandığı bir elemandı. Birçok hukusuzluktan, provokasyondan sözediyordu. Bu isim uzun bir inceleme konusudur. Kasetlerden birinin doldurulmasında bulunmuştum. Savcı bu ismi tanıyıp tanımadığımı sordu. &#8220;Biliyorum, anlatacağım,&#8221; dedim. &#8220;Anlatırsın anlatırsın,&#8221; diye mırıldandığını hatırlıyorum. Dört ay sonra MHP ana davasına dahil edildim. Benimle aynı durumda olan arkadaş dört ayda tahliye edildiği halde, Mahkeme, 6 Nisan 1986 günü tahliye kararı verdiğinde zamanın infaz yasalarına göre 10 yılın infazını tamamlamıştı. Yanlış hatırlamıyorsam 1989&#8242;da  Ankara 1 Nolu Sıkıyönetim Mahkemesi yargılamayı tamamladı. Bana 7 yıl ceza vermişti. Hakimler bunu hiç tartışmışlar mıdır, bir vicdan muhasebesi yapmışlar mıdır, hep merak ederim. Yine yanlış hatırlamıyorsam 1996 yılında Yargıtay zaman aşımından dosyayı ortadan kaldırdı. İlk tutuklama kararı verildiğinde memurdum. İşyerine gidemediğim için müstafi sayılmıştım. Yargıtay sonrası yargı yolu ile uğraştım. Ancak hiçbir özlük hakkımı elde edemedim. 2002&#8242;de o süreç de başarısızlıkla bitti. Şimdi Bağ Kur emeklisiyim. Cezaevinden çıktıktan sonra el atıp batırdığım işlerden sonuncuların sorunları ile boğuşuyorum. Yıkılmadım ayaktayım.</em></p>
<p>C.B: Çok özür dileyerek soruyorum, işkence desem&#8230;</p>
<p><em>O.Y: Yine hikayeye dönersek, C-5 işkencesine uğramamak için 2 yıl kaçtım. Memuriyet hayatımı bitirdim. Bütün özlük ve mali haklarımı kaybettim. İki yıl sonra ihtilal şartları ve kızgınlığı biraz azalmışken teslim oldum. O gün bile 100 copluk bir ortalama uygulama ile koğuşa girebildim. Mamak boşaltılana kadar eziyeti hiç kesmediler. Dayak yasaldı. Duvarda asılı yönergelerde tutukluların ellerine copla vurularak cezalandırılacakları yazılı idi. Bütün uygulamalar kişilikleri ezmeye, onurları kırmaya yönelikti. Cezaevindeki ilk günlerimde havalandırmaya çıktığımızda gülüyorsun gerekçesiyle dövüyorlardı. Sorgu işkencesi görmemiştim. Teslim olana kadar cezaevinde kalanlarla konuşup kendimi hazırlamıştım. Anladım ki rahat görünüyorum, sürekli dayak yiyeceğim, depresyonlu rolü yaparak baskıyı hafifletmiştim. Bir de aramaları korkunç eziyete çeviriyorlardı. Koğuşu çığlıklar coplar eşliğinde boşaltıyorlardı. Tutuluların bütün eşyalarını, yatak içlerini ortaya harman yapıyorlardı, mutfaktaki herşeyi ortaya döküyorlardı. Havlulardan maske yapıyorduk içeri girdiğimizde. Eşyaları üç günde ayırıp paylaşabiliyorduk. Dile kolay.</em></p>
<p>C.B: 12 Eylül sonrası malum birden kargaşa ve şiddet ortamı duruldu, neredeyse darbe ile sona erdi, bunu nasıl yorumluyorsunuz?</p>
<p><em>O.Y: 12 Eylül&#8217;den önce üç gün boyunca Ankara&#8217;nın her tarafında bombalar patlıyordu. Kim yapıyordu bilinmiyordu. Bilgisayar kayıtları, haberleşme bilgileri şimdiki gibi kayıt altında olmadığı için yeterli delil olmamasına rağmen bu tablonun planlı gerçekleştirildiği bizim için kesin bir olgu idi. Darbe sabahı çok sembolikti. Her şey süt liman olmuştu. Bir yıllık &#8220;olgunlaşma&#8221; da başarılı şekilde tamamlanmıştı. Ben de bu olgunlaşmanın kurbanlarından idim. Altı aylık yönetim kurulu üyeliğimin karşılığı ülkeyi ele geçirmek ve kaos yaratmaktan bütün bir kamusal öfkenin hedeflerinden idim. Cezaevlerindeki gençlerin çoğunluğu son bir yılın kurbanları idi. Doğal olarak aynı cephede olduğumuz ama gerçekten asıl &#8220;kaos&#8221;un oluşmasını sağlayan olayların arkasındaki, içindeki isimlerle darbe merkezinin ilişkileri en çok kafamı karıştıran konuların başında gelmiştir. Açık ki ülkeyi kurtarmak için hayatlarını ortaya koyanlar ihtilali meşrulaştırmaktan başka bir hedefe ulaşamamışlardır. Bir darbe veya &#8220;sürekli darbe&#8221; için öyle acımasız proğramlar yürütülmüş/yürütülmektedir ki, mevcut tablo, zihnimde bu ülkeyi &#8220;kendi evlatlarını yiyen pis bir kedi&#8221; konumuna getirmiştir.  </em></p>
<p>C.B: Peki, darbe döneminden sonra hayatınız hem içsel olarak hem de sosyal olarak normale döndü mü?</p>
<p><em>O.Y: Benim ve bir neslin, özelde ailemin hayatı tümden alt üst oldu ve bu hiçbir zaman düzelmedi. </em><em>Şahsen her şeyini kaybetmiş ve kaybetmeyi karakter haline getirmiş bir insan oldum. &#8220;Sürekli Darbe&#8221; ortamında yaşamaya mahkum edildiğimizi düşünüyorum. Gariptir 28 Şubat&#8217;da da benzer operasyonlarla yüzyüze geldim. Umudumuz Referandum&#8217;un normal olarak da yaşanabilecek günleri bize göstermesi.</em></p>
<p>C.B: Sizce darbe nedir? Şartlara göre gereklidir, diyebilir misiniz?</p>
<p><em>O.Y: Darbe insanlık suçudur. Aslında herkesin kaybetmesidir. Darbelerle hayatımız kararıyor, ekonomi çöküyor; demokrasi benzeri günleri yaşamaya çalışırken biraz toparlanıyoruz. Gerçekten darbeleri bilerek isteyenler bu ülkeyi düşünmüş olamazlar.</em></p>
<p>C.B: Bugün malum Ergenekon yapılanmasına dair itiraflara şahit oluyoruz, halen süren bir dava var, 12 Eylül ve Ergenekon ya da derin devlet siyaseti arasında bağlantı kuruyor musunuz? Ya da 12 Eylül&#8217;ün mimari sizce kimlerdi?</p>
<p><em>O.Y: 12 Eylül&#8217;ün mimarları Türkiye&#8217;de &#8220;sürekli darbe&#8221;yi tesis etmek isteyenlerdir. Sorumlu gösterilenler ise gerçek mağdurlardır ve bu ülke onlara en azından bir özür borçludur. Ergenekon davasının öncesinde Susurluk gündemde idi ve arada bir süreklilik ilişkisi vardır. Susurluk&#8217;un en önemli ismi Meclis ifadesinde sorumlu tutuldukları bir sanıkla ilişkilerini meşrulaştırmak için &#8220;12 Eylül&#8217;den önce de ilişkimiz vardı&#8221; demiştir ki her şeyi açıklamaktadır. O zamanki dengeler, liderlik, kitle, eylemlerle ilgili ayrıntılı bir analiz yapılabilirse durum daha da açıklığa kavuşacaktır.</em></p>
<p><em> </em>C.B: Türkiye malum militer bir yapıya sahip, hatta birçoğumuz için &#8216; her Türk asker doğar &#8216;. Darbe yıllarını yaşamış biri olarak, TSK algınız nedir?</p>
<p> <em>Y.O: Cezaevinden çıktıktan sonra MHP&#8217;nin yayın organı Yeni Düşünce&#8217;de Mamak Zulmü isimli bir yazım yayınlanmıştı. Bana sormadan bir paragrafı çıkararak yayınlamışlardı. (Bununla birlikte Mamak&#8217;ta yaşananlarla ilgili bir yazımı da son anda yine bana sormadan yayından çıkarttıkları için Yeni Düşünce yazı hayatıma son vermiştim.) Mamak Zulmü yazısından çıkartılan paragraf mealen şöyle idi: &#8220;Öğretmen Lisesi&#8217;nde iken Harp Okulu&#8217;na gitmek en büyük hayalimdi. Daha sonra yanlış olduğumu öğrendiğim, meslek okulları mezunlarının alınmaması ilkesinin Öğretmen Liseleri için de geçerli olduğu bilgisi yüzünden bu amacıma ulaşamamıştım. Mamak&#8217;ta kalırken yaşıtlarım teğmendi. Onlar gibi zulmü yapan tarafta yer almaktansa zulmü gören tarafta bulunmuş olmaktan mutlu oldum ve Harp Okulu&#8217;na gidememiş olmaktan dolayı üzülmekten vazgeçtim.&#8221;</em></p>
<p><em> </em>C.B: Biraz da gündeme dönmek istiyorum. Önümüzde bir Referandum süreci var, özel değilse Referandum oyunuz nedir ve oyunuzun gerekçeleri nelerdir?</p>
<p> <em>O.Y: Bir cevapta belirttim: Referandum &#8220;Sürekli Darbe&#8221; sürecinden normale dönebilmemiz için bir umuttur. Yoksulluk, acılar normalleşme ve demokrasi ile azalmaya yüz tutacaktır. Ben normalleşmeyi, çocuklarımızın daha iyi bir dünyada yaşamasını arzu ettiğim için &#8220;evet&#8221; tarafındayım. </em></p>
<p><em>1982 yılı idi. Ankara&#8217;daydım. Gıyabi tutuklu idim. Kayseri&#8217;de kardeşim &#8220;Ülkücü Kuruluşlar&#8221; davasında ilk başta teslim olmuştu. Askeri cezaevinde idi. Sorgular da aynı binada idi. İki yıldır sürekli sorgu ve işkence ile yüzyüze yaşıyordu. 18 yaşında girmişti. Sorguda yaşadığı işkenceler sebebiyle iki yıl içinde üç kez intihara teşebbüs etmişti. Aile için felaket içinde felaket yaşamaya devam ediyorduk. Kendi durumumdan çok ona üzülüyordum. &#8220;Devlet Abi&#8221; olarak hep anmaktan mutlu olduğum Devlet Bahçeli Akademi&#8217;de hocam ve ağabeyimdi. Ülkücü bir önder olarak çok yakın bir hukukumuz vardı. Yetişmemde çok emeği vardı. Kendisine çok saygım ve sevgim olduğu gibi kendisinin de hakkımda  olumsuz bir değerlendirmesinin olduğunu hiç duymadım. 1988 yılında cezaevinden çıktıktan sonra beraat eden ve bir trafik kazasında kaybettiğimiz kardeşimin üçüncü intihar girişiminden sonra bir umutla Devlet Abi&#8217;ye gitmiştim. YÖK&#8217;ün kuruluş günleri idi. Devlet Abi&#8217;nin yeni süreçte etkili olduğunu, Konsey&#8217;le iletişiminin bulunduğunu biliyordum. Kardeşimin yaşadığı iki yıllık işkencenin durdurulması için somut bir adım atılabileceği umudumu, talebimi kendisine anlattım. &#8220;Yeter artık bunların yaptığı,&#8221; cevabından başka bir şey söylemedi. O an Devlet Abi&#8217;nin benimle aynı acıları paylaştığını ancak ayrı mevzilerde olduğumuzu, üzülmekten başka bir yapamayacağını/yapmayacağını anlayarak, hayatımın önemli bir kırılma noktasında yanından ayrıldım. Yıllarca sonra Ahmet Kaya&#8217;nın bir parçasında geçen &#8220;Bir yanımız bahar bahçe, yaprak döker bir yanımız,&#8221; dizelerini her dinlediğimde hep o Devlet Abi ziyaretimi hatırlamışımdır.</em></p>
<p><em>Bugün de Devlet Abi ile aynı duyguları paylaşacağımızdan eminim. Kadere bakın ki yüreğimiz yanarak ayrı cephelerdeyiz yine.</em></p>
<p><em> </em>C.B: Toparlayacak olursak 12 Eylül darbe yıllarını yaşadıklarınızdan yola çıkarak nasıl yorumluyorsunuz?</p>
<p> <em>O.Y: Her cevapta bunun için birşeyler söyledim. Bizim nesil için hep kaybetmenin sembolik ismidir 12 Eylül. İhtilal sürecinde yaşadıklarımın ranta dönüştürülmesinin de mümkünü vardı. Ben ondan da hep uzak durdum. Bu noktada da kaybedenlerden olmayı tercih ettim. Hep kaybettim. Bağımsız düşünebilme, acılarla olgunlaşma, erdemin gerçek niteliklerine yaklaşma gibi kazanımlarımın daha değerli olduğunu düşünüyorum. Maddi olarak sahip olamadıklarımın yanında sahibi olduğum değerlerin çocuklarıma bırakacağım kıymetli bir miras olduğu kanaatindeyim.</em></p>
<p><em> </em>C.B: Vakit ayırdığınız için çok teşekkürler.</p>
<p> </p>
<p>&#8230; Bu konu ilginizi çektiyse&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/turkiye_bolunur_mu.pdf" target="_blank"><strong><span style="color: #0066cc;">Türkiye bölünür mü?</span></strong></a></p>
<p style="text-align: justify;"><em><a href="http://www.derindusunce.org/img/turkiye_bolunur_mu.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><img class="size-medium wp-image-8409  alignleft" title="tr_bolunurmu" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/tr_bolunurmu-195x300.jpg" alt="" width="128" height="195" /></span></a>“Bebek katili! Vatan haini!…”</em> PKK terörünü lanetliyoruz ama devlet eliyle işlenen suçlara karşı daha bir toleranslıyız.  <strong>“Kürtler ve Türkler kardeştir”</strong> diyenlerin kaçı <strong>“sen benim karde<em>ş</em>imsin”</strong>  demeyi biliyor Zaza, Sorani, Kurmanci dillerinde? Ülkemizin terör sorunu ne PKK ne de Kürt kimliğiyle sınırlanamayacak kadar dallandı, budaklandı. Bazı temel soruları yeniden masaya yatırmak gerekiyor: (*) Kürtler ne istiyor? (*)  İspanya ve Kanada etnik ayrılıkçılıkla nasıl mücadele etti? (*) PKK ile mücadelede ne gibi hatalar yapıldı? (*) İslâm ne kadar birleştirici olabilir? Töre cinayetlerinden Kuzey Irak’a terörle ilgili bir çok konuyu ele aldığımız 267 sayfalık bu kitabı ilginize sunuyoruz. <a href="http://www.derindusunce.org/img/turkiye_bolunur_mu.pdf" target="_blank"><strong><span style="color: #0066cc;">Buradan indirin.</span></strong></a></p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf" target="_blank"><strong>T<span style="color: #0000ff;">ürkiye’nin Ulus-Devlet Sorunu</span></strong></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091225_derin_dusunce_org_ulus_devlet.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf" target="_blank"></a><a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf" target="_blank"><img class="alignleft size-full wp-image-7896" title="20091225_derin_dusunce_org_ulus_devlet_pt" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091225_derin_dusunce_org_ulus_devlet_pt.jpg" alt="" width="125" height="183" /></a>Devlet gibi soğuk ve katı bir yapı bizimle olan ilişkisini <strong>hukuk</strong> yerine <strong>ırkımıza</strong> ya da <strong>inançlarımıza</strong> göre düzenleyebilir mi? GERÇEK hayatı son derecede dinamik ve renkli biz “insanların”. Birden fazla şehre, mahalleye, gruba, klübe, cemaate, etnik köke, şirkete, mesleğe, gelir grubuna ait olabiliriz ve bu aidiyet hayatımız boyunca değişebilir. Oysa devletimiz hâlâ başörtüsüyle uğraşıyor, kimi devlet memurları <strong>“ne mutlu Türk’üm”</strong> demeyenleri iç düşman ilân ediyor, Sünnî İslâm derslerini zorla herkese okutuyor… Bizim paramızla, <strong>bizim iyiliğimiz için(!) bize rağmen… </strong>Kürt sorunu, başörtüsü sorunu, Hıristiyan azınlıklar sorunu… Bizleri sadece “insan” olarak göremeyen devletimizin halkıyla bir sorunu var. Türkiye’nin “sorunlarının” kaynağı sakın <strong>ulus-devlet</strong> modeli olmasın? 80 sayfalık bu kitap Kurtuluş savaşı’ndan sonra Türkiye’ye giydirilmiş olan deli gömleğine işaret ediyor.  Ne mutlu “insanım” diyene! <a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf" target="_blank"><strong>Kitabı buradan indirin</strong></a>.</p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/turk_milliyetciligi.pdf" target="_blank"><strong><span style="color: #0066cc;">Türk milliyetçiliği birleştirir mi yoksa parçalar mı?</span></strong></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/02/turk_milliyetciligi.gif"><img class="alignleft size-medium wp-image-8579" title="turk_milliyetciligi" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/02/turk_milliyetciligi-204x300.gif" alt="" width="133" height="204" /></a></p>
<p style="text-align: justify;"> <strong>İllâ ki bir tutkal/çimento mu gerekiyor? </strong>Milliyetçilik tutkalı adil ve müreffeh bir düzene alternatif olabilir mi? Adaletin, hukukun hâkim olmadığı ortamlarda Türklerin kardeşliği ne işe yarar? Belki de Türk Milliyetçiliği diğer milliyetçilikler gibi yok olmaya mahkûm bir söylem. Çünkü var olmak için “<strong>ötekine</strong>” ihtiyacı var. Ötekileştireceği bir grup bulamazsa kendi içinden “<strong>zayıf</strong>” bir zümreyi günah keçisi olarak seçiyor. Kürtler, Hıristiyanlar, Eşcinseller, solcular…150 sayfalık bu kitapta Türk Milliyetçiliğini sorguluyoruz. Müslüman ve milliyetçi olunabilir mi? Türkiye’ye faydaları ve zararları nelerdir? Milliyetçiliğin geçmişi ve geleceği, siyasete, barışa, adalete etkisiyle. <a href="http://www.derindusunce.org/img/turk_milliyetciligi.pdf" target="_blank"><strong><span style="color: #0066cc;">Buradan indirin.</span></strong></a> </p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2010/09/08/yildonumunde-roportajlarla-referandum-golgesinde-12-eylul-darbesi3osman-yurt/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2010/09/08/yildonumunde-roportajlarla-referandum-golgesinde-12-eylul-darbesi3osman-yurt/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Yıldönümünde, Röportajlarla, Referandum Gölgesinde 12 Eylül Darbesi(2):Mehmet Nazım Öztürk</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2010/09/07/yildonumunde-roportajlarla-referandum-golgesinde-12-eylul-darbesi2mehmet-nazim-ozturk/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2010/09/07/yildonumunde-roportajlarla-referandum-golgesinde-12-eylul-darbesi2mehmet-nazim-ozturk/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 07 Sep 2010 21:00:55 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Cemile Bayraktar</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[12 Eylül]]></category>

		<category><![CDATA[Anayasa Değişikliği]]></category>

		<category><![CDATA[Kemalizm]]></category>

		<category><![CDATA[Militarizm]]></category>

		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>

		<category><![CDATA[Türk Solu]]></category>

		<category><![CDATA[atatürkçülük]]></category>

		<category><![CDATA[vicdan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=11254</guid>
		<description><![CDATA[&#8220;&#8230; İnsanları gözlerini bağlayarak alıp sorguya götürüyorlar. Getirdiklerinde, insanlığınızdan çıkmış halde geliyorsunuz. Sorguya götürülüp günlerce sonra getirilenler var. Bir aya yakın süre, lağımın içinde tutulan insanlar gördüm. Vücutları yara içinde idi. Tek yöntemleri, işkence ile suçu kabul ettirmek, hatta yapmadıklarını bile üstlenmeni sağlamak. Ellerinde ne bilgi var, ne dedektiflik kabiliyeti. Kemik kırarak, en zalim işkenceleri yaparak [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="padding-left: 30px;"><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/iskence_darbe.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/turkiye_komunist_partisi.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-11258" title="turkiye_komunist_partisi" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/turkiye_komunist_partisi.jpg" alt="" width="178" height="173" /></a>&#8220;&#8230; İnsanları gözlerini bağlayarak alıp sorguya götürüyorlar. Getirdiklerinde, insanlığınızdan çıkmış halde geliyorsunuz. Sorguya götürülüp günlerce sonra getirilenler var. Bir aya yakın süre, lağımın içinde tutulan insanlar gördüm. Vücutları yara içinde idi. Tek yöntemleri, işkence ile suçu kabul ettirmek, hatta yapmadıklarını bile üstlenmeni sağlamak. Ellerinde ne bilgi var, ne dedektiflik kabiliyeti. Kemik kırarak, en zalim işkenceleri yaparak kabul ettirmek, ve insanların çok ama çok insan ismini vererek, o insanlarında oraya getirilmesini sağlamak. &#8230;&#8221;</em></p>
<p>C.B: Sizi kısaca tanıyabilir miyiz? 12 Eylül dönemi ve bugüne dair kendinizi tanıtabilir misiniz?</p>
<p><em>N.Ö: Adım Mehmet Nazım Öztürk. 56 yaşındayım. Elektrik mühendisiyim.Üç erkek evladım var. Solcuyum, Ateistim. Eşitlik ve Demokrasi Partisi İstanbul il Y.K. üyesiyim.</em></p>
<p><em>12 Eylül darbesi olduğunda, Tüm Sağlık Elemanları Derneği yöneticisi idim. Aynı zamanda İlerici Gençler Derneği üyesi ve illegal T.K.P taraftarı idim. (lütfen şu anki milliyetçi sahte T.K.P ile karıştırmayın)</em></p>
<p>C.B: 12 Eylül dönemini o zamanlar nasıl okuyordunuz, ideolojiniz, fikirleriniz <span id="more-11254"></span>daha çok hangi tarafa yakındı?</p>
<p><em>N.Ö:</em> <em>O zamanlar, toplu halk ayaklanması ve işçi sınıfının önderliğinde yapılacak bir devrim&#8217;e inanıyorduk. Sovyet tipi bir ülke kurulmasını istiyorduk.</em></p>
<p><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/nazim-ozturk.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-11302" title="nazim-ozturk" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/nazim-ozturk-199x300.jpg" alt="" width="199" height="300" /></a></em></p>
<p><em>  Tüm sömürünün ortadan kalktığı ve halkın yönetimde olduğu bir ülke. Bireysel şiddete karşıydık. TKP&#8217;nin yasala çıkmasını, yasal parti olarak çalışmasını istiyorduk. Parti, silahlı eylemlere karşı idi. Fabrikalarda ve gençlik içinde örgütleniyorduk. Kadın, Barış, Sanatçılar, Kırsal kesim örgütlenmeleri de yoğundu.</em></p>
<p><em> Ancak sol güçlü olmasına rağmen çok parçalı ve birbirleri ile anlaşamayan yapılar halinde idiler.</em></p>
<p><em> Bu günkü sol ile karşılaştırılamayacak kadar güçlü idiler aynı zamanda.</em></p>
<p><em> CHP dışı sol, 500.000 kişilik mitingler yapabiliyordu. 12 Eylül&#8217;ün arifesinde, öldürülen Kemal Türkler&#8217;in cenazesi milyon kişi ile kaldırılmıştı.</em></p>
<p><em> Darbeyi Amerikancı generaller ve onun işbirlikçileri, yani ülkenin kaymağını yiyen Oligarşik gurubun yaptığını biliyoruz. O günde, bu günde aynı şeyi düşünüyorum.</em></p>
<p>C.B: Bugüne geldiğimizde siyasi düşüncelerinizde herhangi bir değişiklik oldu mu?</p>
<p><em>N.Ö: Elbette, bu gün geldiğim noktada görüşlerimizde değişiklikler oldu. O zamanlar, sol kendi içine kapanıktı. Daha çok birbiri ile rekabet halinde ve karşıt sağ çetelerin saldırılarına karşı koymak üzerine konuşlanmıştı. Gençliğimiz, cenaze kaldırmak, silahlı, bombalı saldırılara karşı koymakla geçiyordu.</em></p>
<p><em> Okula gidip gelmek, bir mahalleden diğerine gidip gelmek, ölüm riskleri içeriyordu. Ki ben gündüz Cerrahpaşa tıp fakültesinde, elektrikçi olarak çalışıyordum, gece de Yıldız Üniversitesine devam ediyordum..</em></p>
<p><em> Nerede ise tüm sağ görüşlüleri düşmanımız ve bize saldırabilecekler olarak görüyorduk. Ortalık toz duman idi. Bu gün oynanan derin devlet operasyonlarının, çok daha fazlası, tüm şiddeti ile tepemizde idi.</em></p>
<p>C.B: O günden bugüne zihinsel değişimler yaşadık, bunu neye bağlıyorsunuz? Ya da değişim olduysa bu değişimi nasıl yorumluyorsunuz?</p>
<p><em>N.Ö: Geçen otuz sene içinde ne değişimler olmadı ki.</em></p>
<p><em>  Sovyetler ve diğer Sosyalist ülkeler birden bire çöküverdi. Bu çöküşü, Amerikanın oyunlarına bağlamak, sığ tahlilinin yanında, Çöküşün hangi tarihsel hatalardan kaynaklandığını, sorgulamaya başladık.</em></p>
<p><em> Birer tabu halinde olan katı dogmatik ideolojiler, ve İsimler, tartışılabilir oldu. Tamamı ile olmasa da tabu olmaktan çıktı.</em></p>
<p><em> Tabulardan kurtulmayı becerebilenler, sorgulamaya başladı. Kendi ülkesini araştırmaya ve kendi halkını tanımaya başladı. Daha objektif bir bakışla, tarihimizi, kültürümüzü, irdelemeye, yeniden öğrenmeye başladık.</em></p>
<p><em>  Benim gerçekten ezberlerim bozulmaya başladı. Ve bu ezberlerin bozulması süreci halen de devam ediyor.</em></p>
<p>C. B: O günlere dönmek istiyorum, bize 12 eylül öncesi ve sonrası Türkiye&#8217;de mevcut siyasi ve sosyal şartlardan bahsedebilir misiniz?</p>
<p><em>N.Ö: Yukarıda da bahsettim. Sağ Demirel&#8217;in başkanlığında, M.C. idi, Sol legal- illegal sol gurup ve partilerin yanında, Ecevit önderliğindeki C.H.P idi. Bu günkü CHP&#8217;nin konumunda olan CGP vardı ve MC içinde idi. DİSK, TÖB-DER gibi örgütler çok güçlü idi.</em></p>
<p><em>  Ülke, geniş gümrük duvarları ile çevrilmiş, sosyal hakların kıt olduğu, yüksek karların ve ülke kaynaklarının, Bir avuç sanayici, bankacı, ve asker-sivil bürokrasi tarafından talan edildiği bir dönemdi. Bir general emekli olduğunda, bir sanayi kuruluşu ya da bir bankanın yönetim kurulunda yeri hazırdı.</em></p>
<p><em> Yükselen bir sosyal hareketlilik, buna karşıda, derin devletin örgütlediği çeteler ve onların katliamları vardı. Bu süreç, ister istemez, birçok kişiyi ve örgütlenmeyi, bu çatışma sürecinin içine çekmişti.</em></p>
<p><em> 12 Eylül&#8217;den önceki yaklaşık iki yıl ülkede sıkıyönetim vardı. Ancak günde 10-20 kişi ölmeye devam ediyordu. Bakın burası önemli bir nokta. Sanki birileri, çatışmaların son sürat devam etmesini arzuluyor ve teşvik ediyordu. Çatışan yada çatışmaya hazır kesimler arasında hiç bir diyalog ortamı yoktu. Sol-sağ ile, Sol-sol ile, derin devletin çeteleri, tüm kesimler ile çatışma ve katliamlara varacak eylemler içinde idi.</em></p>
<p><em> Biz silaha tapan bir yapılanma içinde değildik. Ancak silah bulmak o kadar kolaydı ki.</em></p>
<p><em> Çok geniş ve güçlü grevler yapılıyordu.</em></p>
<p><em> 12 Eylül&#8217;de, bu silahlar birden susuverdi. Aslında işin önemli noktası bu.</em></p>
<p><em>  Darbeden sonra, bir insan avı başladı. Yıllarca kışkırtılan çatışma ortamından ve akan kandan bıkan, geniş halk kitleleri suskundu. İstanbul&#8217;daki grev çadırları boşalmıştı, ancak darbeciler, ne olur ne olmaz diye, bir hafta dokunamadılar. Belki de bir tepki bekliyorlardı. Halk tepki göstermedi.</em></p>
<p><em>  Legal ve kendini illegal sanan sol örgütlerin üzerine balyoz tüm şiddeti ile indi. Dile kolay, 650.000 kişi tutuklandı, işkence gördü, asıldı, öldürüldü. </em></p>
<p><em> Birçok sol gurup illegaliteye çekildi. Ancak bu her zaman çok kolayca olamıyor. Bazıları dağa çıktı, bir kısım insan şu ya da bu şekilde ülke dışına çıktı.</em></p>
<p>C.B: Bu günden 12 Eylül&#8217;e baktığımızda yorumlamalarınız değişti mi?</p>
<p><em>N.Ö: Bugünde 12 Eylül üzerine olan düşünce ve kanaatlerim değişmedi. Amerikan devlet adamları demeç vermişlerdi. Bizim çocuklar iyi iş başardı diye. Yıllar boyu, senaryolar yazıp uyguladılar, 1 Mayıs 77&#8242;yi, tam göbeğinde yaşadım. Çorum, K.Maraş vb. katliamlar bir türlü ortaya çıkartılamadı. Bu provakasyonların, Amerika&#8217;nın ve kontrgerillanın birlikte düzenlediklerine o günde , bu günde inanıyorum.</em></p>
<p><em>  Ancak, bugün şunu da görebiliyorum, sağa inanmış, Müslüman, milliyetçi, ve sol da olan birçok oluşumu bu oyunun ve provakasyonun içine çekebilmişler, ve bu büyük senaryonun figüranları haline getirebilmişler.</em></p>
<p>C.B: Biraz çekinerek soracağım, malum bazı yaşadıklarımız geçmiştedir ancak ağırlıkları gelece yansımıştır. Siz o dönem yargılandınız mı, tutuklandınız mı? Bu süreci paylaşabilir misiniz?</p>
<p><em>N.Ö: Darbeden sonra, ekim sonu gibi gözaltına alındım. Gayrettepe ve Selimiye&#8217;de 68 gün kaldım. Tutuklanmadım, çünkü tutuklanacak delil ve kendi ifadem yoktu.</em></p>
<p><em> Gayrettepe (ki orası ana işkence merkezlerine göre daha hafifti) belki de tam bir kıyım yeri idi. </em></p>
<p><em> Eski bir özel okul binasıdır o bina. Mahallelerin ortasında. Üç metrekarelik hücrelere ayırmışlar, eski okulun alt iki katını. Eskiden kantin olarak kullanılan katta idik. Üç metrekarede altı kişi, Işık yok, yatacak oturacak yer yok. Sadece bir tepsi büyüklüğünde bir tahta parçası var yerde. onun üzerinde sırayla oturuyoruz. Bizlerden para topluyorlar, süt, yoğurt, bisküvi, ekmek, zeytin, helva alıyorlar. Bu malzemelerin kağıt ambalajlarını biriktiriyoruz yerde üzerine oturmak için. Soğuk ve nemli.24 saat işkence sesleri geliyor. Hele de kadınların çığlıkları. Hala geceleri kulağıma o sesler gelir. İnsanları gözlerini bağlayarak alıp sorguya götürüyorlar. Getirdiklerinde, insanlığınızdan çıkmış halde geliyorsunuz. Sorguya götürülüp günlerce sonra getirilenler var. Bir aya yakın süre, lağımın içinde tutulan insanlar gördüm. Vücutları yara içinde idi. Tek yöntemleri, işkence ile suçu kabul ettirmek, hatta yapmadıklarını bile üstlenmeni sağlamak. Ellerinde ne bilgi var, ne dedektiflik kabiliyeti. Kemik kırarak, en zalim işkenceleri yaparak kabul ettirmek, ve insanların çok ama çok insan ismini vererek, o insanlarında oraya getirilmesini sağlamak. Tek amaçları bu idi. Ve hepsi aptal, acımasız polislerdi. Benden bir iki hafta evvel babam orada kalmış ve çıkmıştı. Babamla benim aramdaki akrabalık bağını dahi kuramadı salaklar. Ben kendi örgütümün soruşturması için değil, başka bir gurubun &#8221; işlediği &#8221; suç için alınmıştım. Bütün eziyetleri, üstlenmem doğrultusundaydı.</em></p>
<p><em> Çok yazıldı, çizildi söylendi o günler için.</em></p>
<p><em> Ben farklı bir şey söyleyeyim. Çıktıktan kısa bir süre sonra Gayrettepe&#8217;nin tüm etrafını gittim, dolandım. Apartmanlarla çevrili bir bölge, Emniyet binasına 8-10 metre yakın apartmanlar var. Aileler yaşıyor, çocuklar oynuyor sokaklarda. Ve bir kaç metre yakınlarında, bir işkence merkezi çalışıyor. Tüm feryatları ile ve çocuklar büyüdü o apartmanlarda. Duyulsun, korkulsun istendi çünkü.</em></p>
<p><em> Birde BİT konusu var. Hayatımda ilk kez bit ile tanıştım. Aman ne kadar çok bit. Her yer bit, çığlıklar, yürüyemeyen insanlar.</em></p>
<p><em>  Alacakları ifadelerde, hayatınızı yazmanızı istiyorlar. İlkokul öğretmeniniz kim. Size ilk kitabı kim verdi. İş arkadaşlarınızın ismi, okul arkadaşlarınız, akrabalarınız, samimi olduğunuz komşularınız. Yanılıp ya da dayanamayıp bu isimleri yazdığınızda, o insanlarda, ertesinde getiriliyor buraya. Suç aramak falan yok.</em></p>
<p><em>  Bir anektot daha, gözlerinizi bir çaputla bağlıyorlar, sorguya götürülürken. Ve sakın bu bağı çözmeyin diye hatırlatıyorlar. Gözleriniz bağlı işkence görüyorsunuz. Gözünüzün bağını ola ki çözdüğünüzde, tüm polisler, masaların arkasına tam siper atıyorlar kendilerini. Tanınmayacaklar ya. Peşinden de gelsin yeni metodlar. Gözümü çözüp onların saklandıklarını gördükten sonra, bir tanesi beni duvarlara vurdu. Nefessiz kaldım. Nefes alamıyorum&#8230;  </em></p>
<p>C.B: Çok özür dileyerek soruyorum, işkence desem&#8230;</p>
<p><em>N.Ö: Yukarıda da anlattım. İşkence ikiye ayrılıyor.</em></p>
<p><em>Gözaltı süresindeki, konuşturmak, üstlendirmek, yeni insanların ismini almak için yapılanlar, ilki bu.</em></p>
<p><em> Gözaltı süresi 90 gün idi. Bu süre içinde, kimse ile görüşemezsiniz. Sizin orada olduğunuzu bile söylemezler, sizi arayan eşinize, ananıza, babanıza. Ya sorguda, işkencedesinizdir. Ya da hücrede. Gece mi, gündüz mü bilemeyebilirsiniz. Günde bir kez tuvalet izni çıkar, 2 dakika. O iki dakikada da, hem ihtiyaç giderirsiniz, hem de içtiğiniz süt, yoğurt kabına su doldurursunuz heladan. 90 günün sonunda sizi askeri savcıya çıkartmak zorundadırlar. Ancak, gidip, savcılıkta bırakıldı gösterilip, tekrar getirilip bir 90 gün daha kalabilen insanlara şahit oldum.</em></p>
<p><em> Her türlü işkence var orada, sıralamayayım şimdi. Falaka, kaba dayak, su, elektrik benim şahit olduklarımdı. Ama hücrede bir arkadaş, kedi ile birlikte bir çuvala konulduklarını, ve çuvala sopalarla vurduklarını, çılgına dönen kedinin arkadaşı kan revan içinde bıraktığını anlatmıştı.</em></p>
<p><em> Benim işkenceyi anlatmam, en ağır işkenceleri gören, paramparça olan, orada son nefesini verenlerin yanında haksızlık olur kanısındayım.</em></p>
<p><em>  Bu gözaltı sürecinden sonra askeri binalara gidiyorsunuz. Askeri savcı sizleri bir kez daha sorguluyor ve ya tutuklanıp askeri ceza evine gidiyorsunuz, ya da tahliye oluyorsunuz. Selimiye&#8217;de de diğer yerler gibi, oh işte işkencehaneden kurtuldum derken, hoş geldin dayağı ile karşılanıyorsunuz. Bu dayak başka bir şey, İşkenceden farklı, Allah ne verdi ise, kırıp geçiriyorlar. Ayrıca savcı sırası beklerken, her an dayak yiyebilirsiniz. </em></p>
<p> </p>
<p><em> İşkencenin diğer bir safhası askeri ceza evinde tutuklu ya da hükümlü olarak yatarkenkidir. Diyarbakır, Mamak, Metris bunlara en acı örnektir. Yıllarca, ve her dakika süren bu işkence, sizi insanlığınızdan çıkartmak, robotlaştırmak, itaatkar insan yada itirafçı yapmak içindir. Buralarda yüzlerce insan öldü, bu uygulamalarda, yüzlercesi de, çıkınca, dağa çıktı.</em></p>
<p><em>  Yani işkence ikiye ayrılıyor. Sorgu sırasındaki konuşturmak, itiraf ettirmek, üstlenilmesini sağlamak, dışarıdan yeni isimlerin getirtilmesini sağlamak için.</em></p>
<p><em>  Ve cezaevinde, robotlaştırmak, yıldırmak, itirafçı olmaya zorlamak için yapılanlar.</em></p>
<p><em>  Tabii ki, birde, bu yatan insanların ailelerinin yaşadığı işkenceler var&#8230;</em></p>
<p><em>  Ben içerden çıktığımda, 3-4 tırnağım yoktu. Oğlum daha 3-4 yaşlarında idi. Görmüş ve hafızasına kazımış. 1988 de tekrar gözaltına alındım, 9-10 gün sonra salındım. Eve geldiğimde, oğlum koşarak geldi ve hemen parmaklarıma, tırnaklarıma baktı.Yerinde duruyorlar mı, bilmek istedi.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em> Son bir, not daha; insana elektriği cinsel organından ve kulağı ya da parmağından kabloları bağlayarak veriyorlar. Benimle dalga geçmişlerdi, &#8221;Artık bir daha çocuğun olmayacak, i.ne oldun&#8221; demişlerdi. Yaşları 13 olan ikiz oğullarıma bakınca, hep hatırlarım bu lafı. Gözlerinin önünde karısına tecavüz edilenler mi desem, ya o kadınların çığlıkları&#8230;</em></p>
<p>C.B: 12 Eylül sonrası malum birden kargaşa ve şiddet ortamı duruldu, neredeyse darbe ile sona erdi, bunu nasıl yorumluyorsunuz?</p>
<p><em>N.Ö: Yine yukarıda bahsettim. Derin devlet, vesayet rejimi, Amerikancı oligarşi, ne derseniz deyin, bu ülkeyi 100 yıldır zulümle ve birbirine düşürerek, halkları, birbirine düşman ederek, ve kanlı senaryolarını, uygulamaya, tüm kesimleri de figüran olarak olaya katarak sürdürdü. Hepsi, kendi yağma düzenlerinin sürdürülmesi için. İşlerine geldiğinde dozajı arttırarak ortalığı kana verdiler, Darbe ile başa geçtiklerinde, ortalık sütliman oldu.</em></p>
<p><em> Burada bir şey anlatmalıyım. Gözaltında iken, bir sol örgütü olduğu gibi toplayıp getirmişlerdi.</em></p>
<p><em> Hepsi hepsi 30-35 kişilik bir örgüt. Küçük ama ismi büyük. Ciddi suikastlara adları karışmıştı, ciddi de soygunlara. Bu örgütün 3 numaralı ismi ile aynı hücrede kaldım; Tuncay. Adam bir yüksek rütbelinin oğlu, karısı da Gayrettepe&#8217;de. Örgütün kasası. Paralar onda duruyor. &#8221;Örgüt&#8221; şüpheleniyor, adamın evini basıyor, ve hepsi orada toparlanıp geliyorlar. Adam ajan çıktı. 3. numaralı adam. O örgütün nerede ise yarısı idam cezasına çarptırıldı. Tuncay nerede, hangi ülkede, hangi isimle yaşadığını, devlet açıklasın.</em></p>
<p>C.B: Peki, darbe döneminden sonra hayatınız hem içsel olarak hem de sosyal olarak normale döndü mü?</p>
<p><em>N.Ö: Darbeden sonra, çoğu insan karamsarlığa kapıldı. Bir kısmı her şeyden elini eteğini çekti. Ya iş adamı olmaya çalıştı, ya da alkole sığındı. Ben hala inandığım değerleri savunuyorum. Aynı ideolojik çizgide değil belki, ama zulmün, yoksulluğun, ortadan kalkması, gerçek adaletin sağlanması vb. konularda mücadelem farklılaşarak sürüyor.</em></p>
<p><em>  Sosyal yaşamımız, çok etkilendi tabii ki, bizlerdeki ani parlamalar, zaman zaman agresifleşmeler, bu dönemin ürünü.</em></p>
<p><em>  İş yaşamımızda, hep ötekileştirmenin acılarını yaşadık&#8230;</em></p>
<p><em>  İlginç bir yaşantımı paylaşayım. Ben elektrik-elektronik sistemler kuruyorum. Tabii ki, devletle, hükümetle, belediyelerle, ve kapitalistlerle bağlarımız olmadığından, işi ihalede alanın işini, taşeron olarak yapıyoruz. İşi biz yapıyoruz, parayı ihaleyi alanlar kazanıyor. Bizde çorbamızı içiyoruz sadece.</em></p>
<p><em> 90&#8242;lı yılları başı idi, Bir mimarlık şirketi, İstanbul Levent&#8217;teki Harp Akademilerinden bir iş almış.</em></p>
<p><em> Kurmaylık imtihanında, 3 salon olacak, kırmızı ve mavi kuvvetlerin salonları, ortada da jüri odası. Elektronik ortamda savaş yapacaklar. Bu üç salonun tüm elektrik ve elektronik sistemlerini kurma işini taşeron olarak aldık, mimarlık firmasından.</em></p>
<p><em> Araç giriş ve eleman giriş belgelerimiz verildi, 15 gün çalıştık, yüzlerce kablo çektik, binlerce kablo ucunu kodladım. Artık, montaja geçeceğiz. Bir sabah, girişte, sertçe azarlandım, belgelerim elimden alındı ve kovuldum.</em></p>
<p><em> Mimar bana telefon etti, beni yaktınız, mahvettiniz diye. Adam, 2 saat sonra tekrar aradı, Makine taşeronu mühendis de seninle aynı komünist çıktı, mahvettiniz beni dedi.</em></p>
<p><em>  Kodlamaları ben yapmışım, kimse müdahale edemiyor, sürede azalıyor. Bir hafta sonra geri çağırıldım. Yanıma bir yarbay verdiler, adam bana karşı çok kibar, ama tuvalete bile yanımda geliyor. Neyse sistemi çalıştırdık, teslim ettik daha sonra.</em></p>
<p><em>  Darbe sonrasını, kendimi işime vererek, yoldaşlarımla bağlarımı koparmayarak, ülkemi tanıyacak çok ama çok kitap okuyarak, en az psikolojik zararla atlattım diyebilirim&#8230;</em></p>
<p><em>  Ancak, 5-6 yıl yarı illegal olarak yaşamak, askerliğimi 33 yaşımda yapmak gibi çok zorluklar yaşadım.</em></p>
<p><em>  Askerde, 20 gün sonra, beni uyduruk bir göreve çektiler, ağaç dipçikli 1000 yıllık Kırıkkale tüfekle bir kez ateş edebildim. Halbuki, ben istihtamcı idim. Hiç bir şey göstermediler bana. Yinede ben diğer arkadaşların yanında en şanslısıyım.</em></p>
<p>C.B: Sizce darbe nedir? Şartlara göre gereklidir, diyebilir misiniz?</p>
<p><em>N.Ö: Darbe, bir sınıfın yada çıkar gurubunun, iktidara ve iktidarın nimetlerine, şiddet yolu ile kaba olarak, hile ile el koymasıdır.</em></p>
<p><em>Asla gereklidir diyemeyiz. Gereklidir diyenler, korkutulmuş insanlardır. Ya da, &#8221; hırsız çalsın, kaçsın, dökülenler bana yeter&#8221; diyen zavallılardır.</em></p>
<p><em>Ne yazık ki, ülkemizde, yüzyılların getirdiği ötekileştirmeler, suni yaratılan korkular, darbecilerin değirmenine su taşıyor.</em></p>
<p>C.B: Bugün malum Ergenekon yapılanmasına dair itiraflara şahit oluyoruz, halen süren bir dava var, 12 Eylül ve Ergenekon ya da derin devlet siyaseti arasında bağlantı kuruyor musunuz? Ya da 12 Eylül&#8217;ün mimari sizce kimlerdi?</p>
<p>N<em>.Ö: Bu gün, değil 12 Eylül&#8217;ü, 12 Mart&#8217;ı, 27 Mayıs&#8217;ı yapanlarla, Ergenekon&#8217;un arasında bağ kurmak, &#8221; 31 mart gerici ayaklanmasını&#8221; tezgahlayanlarla bile bağ kuruyorum. Bu 100 yıllık bir sürecin günümüz versiyonu. Ergenekon&#8217;un kökü, 31 Mart &#8221;ayaklanmasını &#8221;tezgahlayanlara kadar gidiyor bence.</em></p>
<p><em> Burada, Amerika&#8217;nın rolünü de unutmamak lazım. Değişen dünya şartlarında, bugün niçin darbeleri rahatça yapamıyorlar. Amerika&#8217;nın, şu an işine gelmemesi de bir nedeni olmasın sakın?</em></p>
<p>C.B: Türkiye malum militer bir yapıya sahip, hatta birçoğumuz için &#8216; her Türk asker doğar &#8216;. Darbe yıllarını yaşamış biri olarak, TSK algınız nedir?</p>
<p><em>N.Ö: İmparatorluk artığı bu topraklarda, onlarca ulusu harmanlayıp, o çağın kapitalist dünyasının ihtiyacı olan ULUS DEVLETİ yaratmak pek kolay olmamış, hatta başarısız olmuş günümüzde gelinen nokta itibariyle.</em></p>
<p><em> TSK derhal, asli görevine dönmeli, elini siyasetten ve ekonomik ilişkilerden çekmelidir. Dünyada, ülke içindeki 5. büyük holdingin sahibi, başka bir ordu var mı, Allah aşkına?</em></p>
<p><em> 1.000.000&#8242;na yaklaşan bir ordunun, içinde 150.000 asker, emir eri olarak görev yapıyormuş, 70.000 kadar da, orduevinde hizmetçilik yapan asker varmış. Tayland ordusunda, böyle bir şey yok ya&#8230;</em></p>
<p>C.B: Biraz da gündeme dönmek istiyorum. Önümüzde bir Referandum süreci var, özel değilse Referandum oyunuz nedir ve oyunuzun gerekçeleri nelerdir?</p>
<p><em>N.Ö: Oyumun rengini, değil saklamak, sokaklarda haykırıyorum. BUGÜN EVET, YARIN YENİ BİR ANAYASA, DEMOKRASİ İÇİN EVET, YETMEZ, AMA EVET.</em></p>
<p><em> Ülkemin, en az Avrupa&#8217;da olduğu kadar demokrasiye kavuşmasını istiyorum. 12 Eylül darbecilerinin, ördüğü, kalın duvarda, bir delik açılmasını arzuluyorum. Oradan içeri güneş ışıklarının gireceğini, bir sonraki hamlede, askeri vesayet rejiminin anayasasının değişebileceğini umuyorum&#8230; Bizlerin, Alevi, Sünni, Kürt, Türk, inanan, inanmayan, kadın, erkek, gidecek başka bir ülkemiz var mı? Bu ülke sınırlarında doğduk, yaşadık yüzyıllarca, ve yaşıyoruz. Bizleri ötekileştirenler, bu ülkenin kaymağını yalayıp yutanların, onlarca ülkeleri var, gidecek&#8230;Bizleri bir arada, huzur içinde yaşatacak, suni karşıtlıkları ortadan kaldıracak olanda adaletli demokratik bir sistemin yerleşmesidir. Bu değişiklikler, ufak, az, korkarak yapılmış değişikliklerdir, Ama  bir sivil başlangıçtır.</em></p>
<p><em> Çocukluğumdaki bir anı geldi aklıma. 12 Mart günleri, 15-16 yaşındayım. Babam, amcalarım, ağabeyim tutsak. Kartal Maltepe askeri ceza evindeler. O gün amcamın duruşması var, avukatla beraber, dinleyici olarak gittim Selimiye ye. Amcam söz istedi, ilk duruşması. Ayağa kalktı, ve işkencede makatına nasıl cop sokulduğunu anlatmaya başladı. Hakim bağırmaya başladı, amcamı azarladı, iki asker geldi ve sertçe amcamı oturtup susturdular.</em></p>
<p><em> Amcam yayınevi sahibi idi, suçu kitap. Yargılayanlar, askeri üniformalı kişiler.</em></p>
<p><em> Sivillerin bu değişiklikden sonra askeri mahkemelerde yargılanmayacak olması, devlete karşı suç işleyen, çete oluşturan askerlerinde sivil mahkemelerde yargılanacak olması, yeterli neden değil mi?</em></p>
<p>C.B: Toparlayacak olursak 12 Eylül darbe yıllarını yaşadıklarınızdan yola çıkarak nasıl yorumluyorsunuz?</p>
<p><em>N.Ö: Ülkemde yapılan bütün darbeler, yaşanan süreç, Ergenekon gerçeklerinin su yüzüne çıkması, hemen herkese göstermeli ki, bu ülkede en başta eksik olan ADALET, DEMOKRASİ, ve REFAH&#8217;ın ADİLCE PAYLAŞILMAMASI. Tüm, namuslu insanlar, insanlığından nasibini almış tüm kişiler, bu ülkenin sivilleşmesi, demokrasinin tüm kurumları ile oluşması için mücadele etmeliler.</em></p>
<p><em> Darbeciler, 650.000 kişiyi tezgahlarından geçirdiler, hayatlarını kararttılar, bitti mi?</em></p>
<p><em> 30 yıllık savaşta 40-50.000 kişi öldü, 17.000 faili meçhul var. Milyonlarca insan yerinden yurdundan oldu. Aileler hala kayıplarını arıyorlar. Bir bölgenin halkı ağır travmalar yaşadı, bedenlerinde, ruhlarında&#8230;</em></p>
<p><em> 5.000.000 gencimiz askerliğini, savaşın en yoğun olduğu bölgede geçirdi. Bunların büyük kısmı, şu anda yoğun psikolojik tedaviye muhtaç. Her gün aramızda yaşıyorlar, dolaşıyorlar&#8230;</em></p>
<p><em> Çok anlattım belki. İsteğim ve amacım, tüm mazlumların, tüm vicdan sahibi olanların, tüm insanım diyenlerin, birlik olması. Ötekileştirme planları ile ayrıştırılanların, birbirlerini tanımaları, anlamaları. Mahalleler arasına örülen duvarların yıkılması.</em></p>
<p><em> Demokrasinin tüm kuralları ile gerçek yaşamda yer bulması. Sivil bir anayasa, sivillerin yönettiği bir ülke. Tabii ki, en başta refahın adaletli bölüşümü&#8230;</em></p>
<p>C.B: Vakit ayırdığınız için çok teşekkürler.</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2010/09/07/yildonumunde-roportajlarla-referandum-golgesinde-12-eylul-darbesi2mehmet-nazim-ozturk/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2010/09/07/yildonumunde-roportajlarla-referandum-golgesinde-12-eylul-darbesi2mehmet-nazim-ozturk/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Erik ile röportaj</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2010/05/31/erik-ile-roportaj/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2010/05/31/erik-ile-roportaj/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 31 May 2010 21:18:02 +0000</pubDate>
		<dc:creator>O. Tan Haskol</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>

		<category><![CDATA[Erik]]></category>

		<category><![CDATA[Filistin]]></category>

		<category><![CDATA[Kötülük]]></category>

		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>

		<category><![CDATA[gazze]]></category>

		<category><![CDATA[iyilik]]></category>

		<category><![CDATA[vicdan]]></category>

		<category><![CDATA[İsrail]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=10108</guid>
		<description><![CDATA[Erikle tartıştım. 
Kadim bir dostla kırıcı  bir tartışma yaşamak gibiydi. Kendimi ya da onu suçlamıyorum. Böyle şeyleri bilirsiniz. Bazı dostlar sizin o kadar özünüzde, o kadar içinzde, o kadar hassas yerinizdedir ki en ufak hareketi dönüşü canınızı yakar. Onları sevgiye mahkum ederiz.
En çok onları sevdiğimiz için en az toleransımız onlaradır. Sabırlı bir adam dışarıdan küfür yese umursamaz [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/erik_roportaj.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-10109" title="erik_roportaj" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/erik_roportaj-300x225.jpg" alt="" width="256" height="200" /></a>Erikle tartıştım. </p>
<p>Kadim bir dostla kırıcı  bir tartışma yaşamak gibiydi. Kendimi ya da onu suçlamıyorum. Böyle şeyleri bilirsiniz. Bazı dostlar sizin o kadar özünüzde, o kadar içinzde, o kadar hassas yerinizdedir ki en ufak hareketi dönüşü canınızı yakar. Onları sevgiye mahkum ederiz.</p>
<p>En çok onları sevdiğimiz için en az toleransımız onlaradır. Sabırlı bir adam dışarıdan küfür yese umursamaz belki. Ama yakın dostun bir kinayesi düşüncelere daldırır, gecemizi zehir eder. </p>
<p>O benim için öyle bir dosttu. Siz bir erikle dost olmayı <span id="more-10108"></span>anlamayabilirsiniz belki. Bu dostluk bir rejim kitabından fırlamış yüzeysel faydacı bir dostluk değildir. Erik kalbinizin dostu ona yararlı buna yararlı&#8230; Böyle bir yararcılık değil. O anıların detayında gizliydi. Bence erik tembel, hoş bir yaz gecesinin ruhudur. O güzel gecede ya da denize karşı mehtapla biz beraberdik. Öyle sıkı dosttuk. </p>
<p>Ben bu gün erikle tartıştım. Yine aramızdaki o özel bağı kuracaktık. Özetle onu yiyecektim.</p>
<p>İki dost arasındaki özel bir selamlaşma gibi. Gizli bir örgütün ayini gibi onu yiyecektim.</p>
<p>Hiç ağzını açma dedi. Umurunda mı? </p>
<p>Ne dedim ne umurunda mı? </p>
<p>İnsanlar dedi, insanlar öldüler. Belki de hayatında hiç benim gibi bir dostu olmamış çocuğa benim gibi dostları taşırken can verdiler. Umurunda mı dedi? </p>
<p>Elbette dedim umurumda. Neticede ben Amerikanvari bir tavırla kendi küçük kıçımdan fazlasını düşünüyorum. Elbette dedim üzülüyorum. </p>
<p>Yarın sınavın var biliyorum dedi. Bunu, şunun için söyledim facebookta şunu diyen arkadaşına öfkelendin biliyorum.&#8221;İzmir&#8217;de sınava giderken eylem, İstanbulda işime gelirken eylem&#8230; Bu ne yaa&#8221; Peki senin farkın nedir? Yani o Amerikanvari üslubunla kendi küçük kıçından başka bir şeyleri düşünüyorsan madem neden o gemi de değilsin?</p>
<p>Orada olmanı geçtim, hayatında hiç erik yememiş bir Filistinli çocuğu düşünüce nasıl erik yiyorsun? Ya da erik yesinler diye bir daha erik yiyemeyecek olan onlarca insanı düşününce bana nasıl el uzatmaya cesaret ediyorsun? </p>
<p>Allahım Erik konuşuyor, erik ağır konuşuyor. </p>
<p>Kendimi beni istemeyen bir kadına zorla el uzatan çirkin suratlı çirkin ruhlu bir zorba gibi hissettiriyor. Halbuki ben sadece&#8230;. </p>
<p>Sen sadece? Diye araya girdi tahta bir oyuncağım. Ailemden bir anı, bir doğum günü hediyesi, gözüm gibi sakladığım bu hatıra erikle bir oluyordu üstüme geliyorlardı. </p>
<p>Sen dedi sadece onlarcasından birisin. Ölümden korkuyorsun dedi. Bu oda da tefekkür ettiğin her gece ben senin düşüncelerine bakıyorum. Orada dedi orada korku var. Ölümden korkmaya utanmıyor musun? Dedi. </p>
<p>Neden dedi bir Filistinli çocuk yerine mermi yemekten bu kadar korkuyorsun? &#8220;Onlarcası gibi&#8221; bir bedeni kaybedeceğin için mi? Sana sorulmayacak mı zannediyorsun? Sen neden ölmedin diye? Neden atlamadın o metal parçalarının önüne neden yetimi kollamadın diye? </p>
<p>Sen dedi benim gibi bir hediyenin sihrini bilir misin? Bir çocuğa yok yere verilen ödülün güzelliğini? Bir şey yapıp hak ettiği için değil sadece var olduğu için onu sevdiğimizi göstermenin küçük bir yolunu? Sevgiyle büyüyen bir çocuğun ışığını görmedin mi hiç?</p>
<p>Bu hediyeyi, beni neden sakladın  öyleyse?  </p>
<p>Cephe almıştım. Bu sözler kulaklarıma zayıf çarpıyordu. Ben &#8220;benim gözümde iyi bir adamdım&#8221; ve manavdan alabileceğim sıradan bir erikle bir tahta parçasının küstahlığına pabuç bırakacak değildim. Kızgındım, inciniyordum. Hem onlar kim oluyorlardı? İnsan olmayı benden daha mı iyi bileceklerdi. Bir kız bile sevmemişlerdi. </p>
<p>Bir eriğin üstünde erik yememiş bir sürü küçük çocuk görüyordum. Neşeli bir şekilde ayaklarını boşluğa sarkıtarak oturuyorlardı. Bir eriğe hiç erik yememiş kaç çocuk sığdığına inanamazsınız. </p>
<p>Çeşmeden su damlıyordu ve kesik kesik konuşuyordu. Her damlada bir cümle her damlada hızlıca bir kinaye, bir aşağılama, bir alay. Filistinli çocuklar dedi.Senin gibi suya ulaşamazlar. Ama sen dedi suya ulaşamayanları düşünmeden her gün suya ulaşırsın. Bir varlık paradoksu sürekli eşyalar tarafından tekrar ediliyordu. Sen sahipsin bu yüzden düşünmezsin ama onlar sahip değiller. Halbuki ben yarın gireceğim çok önemli sınavımı düşünüyordum ve yokluktan şikayet ediyordum. Hem ne yapabilirdim? İşime gücüme bakmak zorundaydım. Ben onları seviyor ve düşünüyordum ben iyi bir insandım. </p>
<p>Ağlayacak gibi oldum. Gerçekten o insanlar umurumda olduğu ya da birileri öldüğü için değil. Sıradan eşyalar, kişiliğime saldırıyordu ve gururum zedelenmişti. Eriğin üzerinde hala küçük çocuklar görüyordum. Siz şimdi buna hayal gördün diyebilirsiniz. Onlar gerçektiler. Ekranda gördüğünüz cesetler, kopan kollar bombalar birer hayal. Öyle olmasaydı, yani gerçekten önünüzde her gün birilerinin kolu bacağı kopsa çocuklar ölse, çocuklarınız ölse rutini kouyabilirmiydiniz? İşinize gidip gelip kahvaltı edebilir miydiniz? O kahvaltı bir gün size bağırmaz mıydı? Küçük bir çocuk gibi yumurtadan fırça yemez miydiniz? </p>
<p>Bence hiç erik yiyememiş  hiçbir ölü çocuk bir eriğin üzerindekinden daha gerçek değildir. </p>
<p>Erikle tartışıyorum. Ben haramım diye bağırıyor, giderek çirkinleşiyor. &#8220;SAHİP OLDUĞUMU SANDIĞIM VE BAŞKALARININ SAHİP OLAMADIĞI HER ŞEY&#8221; yüzüme tükürüyor. Harama el uzatıyorsun diyorlar. Ben haramım diyor. </p>
<p>Evde duramıyorum çıktım koştum, koştum. Kendinden kaçabileceğin yer kendinle olan mesafen kadarmış meğer. Dışarıda da susmuyorlar asfalt mitolojik bir yaratık gibi ayaklanıp karşıma dikiliyor. Onların asfaltı yok diyor yıktılar. evler çöküyor çığlık atıyor. İnsanlık uyanıyor. Caddeler sokaklar üstüme geliyor. Bir çocuk sek sek oynuyor. Kendine koş diyor durma, koş Filistine kadar&#8230; Allah&#8217;ım diyorum şükürler olsun ben hiç böyle evin camlarını indire indire göz yaş dökmemişim. ZALİME ŞÜKÜRLER OLSUN. Neden var olduklarını bir kez daha anlıyorum. Kim olduğumu anlıyorum. Koş diyor çocuk durma, Babil&#8217;e kadar Filistin&#8217;e kadar kurtuluşa koş. Orada birlikte en güzel erikleri yiyeceğiz, Filistinde&#8230;</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2010/05/31/erik-ile-roportaj/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2010/05/31/erik-ile-roportaj/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Müsaade Var Mı, Vicdani Ret Hakkımı Kullanacağım?</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2010/05/30/musaade-var-mi-vicdani-ret-hakkimi-kullanacagim/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2010/05/30/musaade-var-mi-vicdani-ret-hakkimi-kullanacagim/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 29 May 2010 23:56:28 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Cemile Bayraktar</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Militarizm]]></category>

		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>

		<category><![CDATA[Türk Silahlı Kuvvetleri]]></category>

		<category><![CDATA[Ulus-Devlet]]></category>

		<category><![CDATA[Vicdani red]]></category>

		<category><![CDATA[vicdan]]></category>

		<category><![CDATA[zorunlu askerlik]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=10042</guid>
		<description><![CDATA[Sunuş: Vicdani ret, bireyin ahlaki değerleri, dini inançları, politik görüşleri doğrultusunda zorunlu askerliği reddetmesidir.  
  Vicdani reddin geçmişi ilk devletlere dayansa dahi resmileşmesi 20 y.y. başlarına dayanmaktadır.  
  Dünya üzerinde birçok ülke de vicdani ret hakkı bir tercih olarak kabul görürken Türkiye&#8217;de durum farklıdır. Vicdani reddini açıklayan insanların davaları 3-5 yıldır devam etmektedir. Hatta bu konuda [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="padding-left: 30px;"><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/vicdani_red.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-10043" title="vicdani_red" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/vicdani_red.jpg" alt="" width="267" height="183" /></a>Sunuş: Vicdani ret, bireyin ahlaki değerleri, dini inançları, politik görüşleri doğrultusunda zorunlu askerliği reddetmesidir.  </em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>  Vicdani reddin geçmişi ilk devletlere dayansa dahi resmileşmesi 20 y.y. başlarına dayanmaktadır.  </em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>  Dünya üzerinde birçok ülke de vicdani ret hakkı bir tercih olarak kabul görürken Türkiye&#8217;de durum farklıdır. Vicdani reddini açıklayan insanların davaları 3-5 yıldır devam etmektedir. Hatta bu konuda yazan yazarların dahi hakkında soruşturma açılmıştır. Hatta hatta vicdani ret hakkını kullanmak isteyen Enver Aydemir 20.07.2007 tarihinden bu yana askeri cezaevinde tutuklu bulunmaktadır. </em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>  Halen askerlik görevinin kutsal kabul edildiği bir ülke de, dini inançları nedeniyle vicdani reddini açıklayan Enver Aydemir&#8217;in avukatı Davut Aydın ile hem Enver Aydemir&#8217;in durumunu, hem de vicdani reddi konuştuk.</em> </p>
<p>C.B. : Davut bey, Türkiye Cumhuriyeti hukukunda vicdani reddin durumu nedir?  </p>
<p><strong>D.E. : Türkiye Cumhuriyeti yasalarında vicdani reddin yeri <span id="more-10042"></span>yoktur. Vicdani ret bir hak olarak düzenlenmediği gibi cezayı gerektiren bir şey olarak da düzenlenmemiştir. &#8221; Her Türk asker doğar &#8221; mantığının bir uzantısı olsa gerek&#8230; Vicdani retçiler eğer henüz yükümlü değillerse vicdani ret açıklamaları sebebiyle Türk Ceza Kanunu&#8217;nun ilgili maddeleri uyarınca soruşturmaya ve kovuşturmaya tabi tutuluyorlar. En sık görülen örnek 318. Maddesinde düzenlenen &#8220;halkı askerlikten soğutmak&#8221; suçunu işledikleri iddiasıyla açılan soruşturma ve davalardır. Eğer askerlik yükümlüsü iseler yoklama kaçağı, bakaya gibi askeri ceza kanununda tanımlanmış statülere sokularak Askeri Ceza Kanunu gereğince cezalandırılmaları yoluna gidilmektedir. Eğer kişi yakalanıp şubeden sevk edilirse artık asker sayılıyor ve verilen emirleri yerine getirmediğinde Askeri Ceza Kanunu hükümlerine göre &#8220;emre itaatsizlikte ısrar&#8221; suçundan; eğer birliği terk ederse &#8220;firar&#8221; suçundan yargılanıp haklarında cezalar verilmektedir. Ancak Enver Aydemir davasında görüldüğü üzere vicdani retçilerin Askeri Ceza Kanunu&#8217;nun 88. maddesine (hizmetten kısmen veya tamamen sıyrılmak amacıyla emre itaatsizlikte ısrar suçu) sokulması yönünde bir eğilim var, gereğince sürekli cezalandırılması yönünde bir eğilim var. Ancak bu koşulda dahi vicdani reddi düzenleyen bir hüküm olduğunu söyleyemeyiz. Çünkü bu suç da yalnızca asker kişiler tarafından işlenebilir bir suçtur ve zorunlu askerliği reddetmeyi değil, askerliğe ilişkin bir hizmeti reddetmeyi düzenliyor. Buna sebeple de vicdani retçiler zorla birliğe götürülüp sevk edilerek &#8220;asker kişi&#8221; statüsüne sokulmaya çalışılıyor.</strong> </p>
<p>C.B. : Vicdani retçilerin yargılandığı davalar Askeri Mahkemelerde mi görülüyor? </p>
<p><strong>D.E. : Bakaya, firar, emre itaatsizlikte ısrar gibi askeri suçlara ilişkin davalar Askeri Ceza Mahkemelerinde görülmektedir. Halkı Askerlikten Soğutmak suçuna ilişkin davalar ise sivil mahkemelerde görülmektedir. </strong> </p>
<p>C.B. : Biraz gündeme dönmek istiyorum. Yeni anayasa düzenlemesinde vicdani ret konusu geçiyor mu? </p>
<p><strong>D.E. : Hayır, vicdani ret&#8217;e ya da zorunlu askerlik düzenlemesine ilişkin bir değişiklik söz konusu değil.</strong> </p>
<p>C.B. : Sanırım bir dönem BDP konuyla ilgili öneride bulundu, sonuç ne oldu? </p>
<p><strong>D.E. : Evet, BDP Milletvekili Sebahat Tuncel hem genel olarak vicdani ret hakkına ilişkin ve hem de Enver Aydemir ve ailesine ilişkin yazılı olarak Başbakan tarafından cevaplanmak üzere soru önergesi sunmuştu. TBMM sitesinde &#8220;Süresi içinde cevaplandırılmadığından gelen kâğıtlarda yayımlandı&#8221; ibaresiyle cevaplanmayı bekliyor.</strong> </p>
<p>C.B. : Şuan Türkiye&#8217;de vicdani reddini açıklamış olan kaç kişi var? Kısaca durumları nedir? </p>
<p><strong>D.E. : Şu ana kadar vicdani reddini deklare ettiği bilinen 118 kişi var.  Bunların dışında yarım milyona kadar asker kaçağı ve bir o kadar da bakaya durumunda insan var. Her ne kadar açıkça deklare etmemiş de olsalar bu sayının içinde büyük bir vicdani retçi oranı var. Bu insanların çoğu dini, ahlaki nedenlerle ya da politik görüşleri doğrultusunda askerlik yapmayı reddediyorlar.</strong></p>
<p><strong>Vicdani retçiler arasında uzun süre adli takibata uğrayanlardan Osman Murat Ülke bilindiği üzere  AİHM&#8217;e gitti ve davayı kazandı. Mahkeme Ülke hakkındaki soruşturma ve davaların süreklilik arz etmesi sebebiyle sivil ölüme mahkum edildiğini ve bunun sözleşmenin 3. maddesinin ihlali olduğuna karar verdi. Halil Savda ve Mehmet Bal&#8217;a anti sosyal kişilik bozukluğu gerekçesiyle çürük raporu verildi. Mehmet Tarhan vicdani retçi olduğunu beyan etmesine rağmen Yargıtay eşcinsel olduğu gerekçesiyle askerlik yapamayacağına hükmetmiş.</strong> </p>
<p>C.B. : Enver Aydemir&#8217;e dönecek olursak, vicdani reddini ne şekilde açıklamıştır? Vicdani reddine neyi gerekçe gösteriyor? </p>
<p><strong>D.E. : Enver Aydemir Askerlik Şubesine giderek vicdani retçi olduğuna ve zorunlu askerlik hizmetini reddettiğine ilişkin yazılı beyanda bulunmuş, daha sonra 24.07.2007 tarihinde askeri birliğe götürüldüğünde vicdani reddini sözlü olarak açıklamıştır. 04.10.2007 tarihinde tahliye edildikten sonra Mazlum-Der Kocaeli Şubesi aracılığıyla yazılı olarak da vicdani reddini tekrarlamıştır. Enver Aydemir dini inançları gereği askerlik hizmetini reddetmektedir.</strong> </p>
<p>C.B. : Sanırım Enver Aydemir, vicdani reddini açıklarken &#8216; askerlik &#8216; görevini yapmayacağını ancak bir kamu hizmetinde bulunabileceğini ekliyor. Zaten bazı ülkelerde de vicdani reddin karşılığı, kamu hizmeti olarak yapılabiliyor değil mi? </p>
<p><strong>D.E. : Bugün birçok ülkede askerlik zorunlu değildir. Hatta hiç ordusu olmayan onlarca ülke var dünyada. Askerlik hizmetinin zorunlu olduğu ülkelerde ise dini inanç, ahlaki değer yahut politik görüşleri gereği ordu içerisinde silahlı hizmet yerine sivil kamu hizmeti alternatifi yani vicdani ret hakkı tanınmıştır. Avrupa Konseyi ülkeleri arasında vicdani ret hakkının olmadığı üç ülkeden biridir Türkiye. Enver Aydemir &#8220;inançlarına uygun ve bireysel haklarının tanındığı (eğitim özgürlüğü, kılık-kıyafet özgürlüğü, düşünce özgürlüğü vb.) bir ortamda kamu hizmeti yapabileceğini&#8221; beyan etmiştir.</strong> </p>
<p>C.B. : Siz ne kadar süredir Aydemir&#8217;in avukatısınız? </p>
<p><strong>D.E. : 24 Aralık 2009 tarihinde tutuklandığından beri.</strong> </p>
<p>C.B. : Aydemir 2007 yılında tutuklandıktan sonra ne tür bir uygulama gerçekleşti?  </p>
<p><strong>D.E. : Enver Aydemir o döneme ilişkin yaptığı açıklamalarda orada bulunan teğmenin kendisine yönelik küfür ve hakaretlerde bulunduğunu, daha sonra bu teğmenin emri üzerine yaklaşık 10 askerin kendisine zorla askeri üniformayı giydirip asker traşı yaptıklarını ifade etmiştir. Birlikte geçen sürede hakkında iki adet tutanak düzenlenmiş ve bu tutanaklara istinaden hakkında iki adet emre itaatsizlikte ısrar soruşturması açılmıştır. Bu soruşturmalardan birinde tutuklanmış ve yaklaşık 65 gün tutuklu kaldıktan sonra birliğine dönmek üzere serbest bırakılmıştır. Enver vicdani ret tavrına uygun olarak birliğe dönmediği için de hakkında bu kez firar suçlamasıyla soruşturma açılmış ve bu dosyada verilen yakalama emri sonucu 24 Aralık 2009 tarihinde Boğaziçi Üniversitesinde düzenlenen Barış İçin Vicdani Ret kurultayına giderken gözaltına alınmış ve tutuklanmıştır.</strong> </p>
<p>C.B. : Enver Aydemir ile ilgili toplamda kaç dava açıldı? </p>
<p><strong>D.E. : Şu ana kadar 4 adet emre itaatsizlikte ısrar davası açıldı. Firardan açılan dava sonuçlandı ve 10 ay hapis cezasına hükmedildi. Karar temyiz edildiği için şu anda Askeri Yargıtay&#8217;da. Bunun dışında eşine yazdığı bir mektubun &#8220;mektup okuma komisyonu&#8221;nca suç teşkil ettiği yönündeki ihbarı üzerine &#8220;kamu görevlisine(Meclis İnsan Hakları Komisyonu&#8217;ndaki milletvekilleri) hakaretten&#8221; ve &#8220;silahlı kuvvetleri aşağılamak&#8221;tan soruşturma açıldı. Ancak bu soruşturmada dava açılmadı, takipsizlik kararı verildi. Mektubunda yazdıkları ise Meclis İnsan Hakları Komisyonundan cezaevini denetlemeye gelen milletvekillerinden birinin, Enver&#8217;in işkence görmesine ilişkin &#8220;senin yaptıklarının(vicdani reddinin) yanında, sana yapılana kötü muamele mi diyorsun&#8221; mealinde konuşmasına ilişkin değerlendirmeleridir.</strong> </p>
<p>C.B. : Müvekkiliniz ailesi ile görüşebiliyor mu? Basından takip edebildiğim kadarıyla eşi, annesi ve kız kardeşi Aydemir&#8217;i görmek için askeri cezaevine gittiklerinde önce başlarını örtme şekillerini değiştirmeleri istenmiş, bu istek kabul gördükten sonra dış kıyafetlerini de çıkarmaları istenmiş, bu durum sonucunda Aydemir ailesinin tesettürlü kadınları Enver Aydemir ile görüşemeden orayı terk etmek zorunda kalmış. Böyle tatsız bir durum gerçekleşti mi? </p>
<p><strong>D.E. : Evet, böyle bir olayın gerçekleştiğini olayı bizzat yaşayanlardan dinledim.</strong> </p>
<p>C.B. : Maalesef Aydemir&#8217;in işkence gördüğü konusunda bilgiler de mevcut, siz herhangi bir darp izine şahit oldunuz mu? Ya da şiddet mevcut ise bu şiddeti belgeleyen bir rapor alabildiniz mi? </p>
<p><strong>D.E. : 24 Aralıkta tutuklandıktan sonra kendisini Maltepe Askeri Cezaevi&#8217;nde ilk ziyaret eden ben oldum. Odaya girdiğinde aksayarak yürüdüğünü fark ettim. Gözünün altında da bariz morluk ve şişlik vardı. Kendisine yönelik darp ve işkenceyi dinledikten sonra bunu bir tutanak altına aldım ve birlikte imzaladık. Cezaevine ilk getirildiğinde kaba dayağa maruz kalmış. Daha sonra kendisine verilen askeri cezaevi kıyafetini giymediği için falakaya yatırılmış. Verilen kıyafeti gitmemekte direnince üzerindeki kendi elbiseleri çıkarıldıktan sonra çıplak bir şekilde sabaha kadar bekletilmiş. Bunun üzerine elbiseleri kendisine iade edilinceye kadar açlık grevine giren Enver&#8217;i bu sefer bir Cezaevi yetkilisi darp etmiş. Hastaneye kaldırılmasına yönelik tüm taleplere ve suç duyurusuna rağmen ertesi gün doktora götürülmedi. Daha sonra Eskişehir&#8217;e sevk edilirken alınan raporda vücudundaki işkence izleri kayıt altına alınmış durumda. Ancak belirtmek gerekir ki o güne kadar darp izlerinin çoğu ortadan kalktığı için eksik bir rapor.</strong> </p>
<p>C.B. : Aydemir ailesi durumu nasıl yorumluyor? </p>
<p><strong>D.E. : Enver Aydemir&#8217;in ailesi onun vicdani ret tavrını destekliyor.</strong> </p>
<p>C.B. : Peki, müvekkilinizin sağlığı, ruh hali nasıl? İçinde bulunduğu durumu nasıl yorumluyor? </p>
<p><strong>D.E. : Sağlığı ve ruh hali, ekseri cezaevinin elverdiği ölçüde iyi. Tavrının doğruluğuna ve haklılığına olan inancının onu güçlü kıldığını düşünüyorum.</strong> </p>
<p>C.B. : Enver Aydemir ile ilgili son durum nedir? </p>
<p><strong>D.E. : Şu anda Eskişehir Cezaevinde tutuklu bulunuyor. Daha önce 2 kez tahliye edildi ve mevcutlu olarak birliğine sevk edildi. Birlikte kendisine verilen askeri teçhizatı ve kıyafeti kabul etmediği için hakkında yeni davalar açıldı. 1 ve 2 Haziran&#8217;da toplamda 4 adet davasının duruşmaları var. 1 Haziranda görülecek olan 2 davanın ilk duruşması olacak. 2 Haziran&#8217;da görülecek olan davalarda ise sona yaklaşılıyor. Bu dosyalarda kararın çıkma ihtimali var.</strong> </p>
<p>C.B. : Davut bey, bize vakit ayırdığınız için, Enver Aydemir&#8217;in sürecini duyurmamızda yardımcı olduğunuz için çok teşekkür ederiz. Umarım bir dahaki söyleşimiz hukukun vicdanları da kapsadığı bir zeminde gerçekleşir. </p>
<p><strong>D.E. : Böylesi önemli bir konuya olan duyarlılığınız için ben teşekkür ederim. Umarım bir dahaki söyleşimiz vicdanların hukuk kurallarına üstün geldiği bir ortamda gerçekleşir.</strong></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2010/05/30/musaade-var-mi-vicdani-ret-hakkimi-kullanacagim/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2010/05/30/musaade-var-mi-vicdani-ret-hakkimi-kullanacagim/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Ermeniler geri dönerse halimiz nice olur?</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2010/03/15/ermeniler-geri-donerse-halimiz-nice-olur/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2010/03/15/ermeniler-geri-donerse-halimiz-nice-olur/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 15 Mar 2010 15:49:26 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Tavit Kilimciyan</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Basın günlüğü]]></category>

		<category><![CDATA[Ermeniler]]></category>

		<category><![CDATA[Psikolojik harp]]></category>

		<category><![CDATA[Resmî Tarih]]></category>

		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=9061</guid>
		<description><![CDATA[Kritize.Net ve 3H Ekibi&#8216;nden ilginç bir röportaj:
&#8220;&#8230;Amerikan Dış  İlişkiler Komitesinde kabul edilen &#8220;Ermeni Soykırımı Tasarısı&#8221; hakkında ne düşünüyorsunuz, bu tasarının kabul edilmesi ABD-Türkiye ilişkilerini nasıl etkiler?
Bu konuda söylenebilecek en doğru söz &#8220;Dinsizin hakkından imansız gelir.&#8221; Türkiye&#8217;nin soykırım konusundaki tavrı inanılmaz bir ahlaksızlık ve aptallıktan ibarettir. Dünyaya bu bakış açısını kabul ettirmek imkânsız olduğu gibi Türkiye&#8217;yi sözüne [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.kritize.net/roportaj/393-sevan-nisanyan-turkiye-de-egemen-sinif-mudur-bey-albaydir" target="_blank">Kritize.Net</a> ve <a href="http://www.3hhareketi.org/" target="_blank">3H Ekibi</a>&#8216;nden ilginç bir röportaj:</p>
<p><strong>&#8220;&#8230;</strong><strong>Amerikan Dış  İlişkiler Komitesinde</strong> <strong>kabul edilen <em>&#8220;Ermeni Soykırımı Tasarısı&#8221;</em> hakkında ne düşünüyorsunuz, bu tasarının kabul edilmesi ABD-Türkiye ilişkilerini nasıl etkiler?</strong></p>
<p>Bu konuda söylenebilecek en doğru söz <em>&#8220;Dinsizin hakkından imansız gelir</em>.&#8221; Türkiye&#8217;nin soykırım konusundaki tavrı inanılmaz bir ahlaksızlık ve aptallıktan ibarettir. Dünyaya bu bakış açısını kabul ettirmek imkânsız olduğu gibi Türkiye&#8217;yi sözüne güvenilmez, alçak ve ahlaksız konuma düşüren bir tavırdır&#8230;.&#8221;</p>
<p>Röportaj buradan okunabilir: <a href="http://www.kritize.net/roportaj/393-sevan-nisanyan-turkiye-de-egemen-sinif-mudur-bey-albaydir" target="_blank">Kritize.Net</a></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2010/03/15/ermeniler-geri-donerse-halimiz-nice-olur/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2010/03/15/ermeniler-geri-donerse-halimiz-nice-olur/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Babalar evlatlarını kimden, nasıl korur?</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/12/30/babalar-evlatlarini-kimden-nasil-korur/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/12/30/babalar-evlatlarini-kimden-nasil-korur/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 30 Dec 2009 00:41:02 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Cemile Bayraktar</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Başörtüsü Yasağı]]></category>

		<category><![CDATA[Kemalizm]]></category>

		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>

		<category><![CDATA[Yobaz Laikler]]></category>

		<category><![CDATA[vicdan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=7974</guid>
		<description><![CDATA[Her yazarın yazma amacı farklıdır.Hayatını kazanma gerekçesinden,kendini ifade etme gerekçesine kadar saygı duyulası nedenler taşır,yazma-paylaşma isteği.Benimkisi,yazma nedenim,olmayı istediğim şey olmaktı,kendimce.Olmak istediğim şeydi,yazma nedenimdi ; &#8216; haksızlığın karşısında mağdur edilenin &#8216; uyananı &#8216; olabilmek.
Haftalar önce olmalı,bir küçük Ece Nur geçti,yüreğimden.Bir çok başörtüsü mağdurundan biri,konuyu içselleştirmiş biri olarak,konuyu bilen lakin yaşamamış olanlardan farklı olarak okudum Ece Nur&#8217;un [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091229_derin_dusunce_org_ece_nur_basortusu_yasagi.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-7976" title="20091229_derin_dusunce_org_ece_nur_basortusu_yasagi" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091229_derin_dusunce_org_ece_nur_basortusu_yasagi.jpg" alt="" width="285" height="257" /></a><em>Her yazarın yazma amacı farklıdır.Hayatını kazanma gerekçesinden,kendini ifade etme gerekçesine kadar saygı duyulası nedenler taşır,yazma-paylaşma isteği.Benimkisi,yazma nedenim,olmayı istediğim şey olmaktı,kendimce.Olmak istediğim şeydi,yazma nedenimdi ; &#8216; haksızlığın karşısında mağdur edilenin &#8216; <strong>uyananı</strong> &#8216; olabilmek.</em></p>
<p>Haftalar önce olmalı,bir küçük Ece Nur geçti,yüreğimden.Bir çok başörtüsü mağdurundan biri,konuyu içselleştirmiş biri olarak,konuyu bilen lakin yaşamamış olanlardan farklı olarak okudum Ece Nur&#8217;un ve ailesinin yaşadıklarını.Aldığım e-mail kısaca özetliyordu durumu,mailin altında Ece Nur&#8217;un babası Murat beyin iletişim bilgisi vardı.Hemen aramak istedim,arayamadım.Bilmediğim bir karartı,eski günleri hatırlamaya niyetli olmalı,aramadım,arayamadım.Günlerce aynı maili ve yeni gelişen bilgileri okudum durdum,Ece Nur sık sık aklıma düşer oldu,yolda izde her ilköğretim öğrencisi gördüğümde &#8216;acaba şimdi nasıldır?&#8217; sorusu geldi aklıma,geldi ama geçmedi.Yine niyetlendim,aramadım,arayamadım.Çünkü Ece Nur&#8217;un durumu biraz kendi anılarıma dönüş olacaktı,kendimde o gücü bulana kadar bekledim,o gücü buldum.Ece Nur&#8217;un babası ile görüştüm ; <strong>uyuyanları,uyandırmak niyetiyle&#8230;</strong> <span id="more-7974"></span></p>
<p>   <strong>CB :Murat bey,Ece Nur&#8217;un tercihi nedeniyle yaşadığınız süreçte sabır,sonucunda olumlu yanıtlar elde edebilmenizi,edebilmemizi dilerim.Ayrıca evladının tercihinin arkasında bir baba olarak bu denli cesaretli duruşunuz için tebrikler.Yaşadıklarınızı kısmen yaşamış biri olarak bu söyleşi benim için bir röportajdan çok bir dertleşme söyleşisi gibi olacak,bu nedenle kullanacağım dil noktasında sorularıma hassasiyetimi yansıtabilmeyi dilerim,malumunuz hastalanan adam doktor değil,derdinden anlayacak kendi gibi hasta birini istemiş.Bize Ece&#8217;den ve Ece Nur&#8217;un bu tercihinin zemininden bahsedebilir misiniz?</strong> </p>
<p>   M.Ö:Ece Nur&#8217;un tercihinin zemininde aile içi İslami yaşam hassasiyetleri olduğuna inanıyorum aynı zamanda İslami camianın etkisini de göz ardı etmemek gerekiyor.</p>
<p>    <strong>CB:Ece Nur&#8217;un örtülü olarak yaşamak istemesi kendine ait bir tercih midir ?</strong> </p>
<p><strong> </strong> M.Ö:Evet,Ece Nur tercihini İslam&#8217;dan yana yaptı bizlerde haliyle bu tercihe sevgimizle cevap verdik.Ailemizin tercihi de İslam&#8217;dan yana yaşam biçimi olarak seçmiş olduğumuz İslam dinini,bu kültür emperyalizminin çatısı altında evlatlarımızı kirletmeden yaşamaya gayret ediyoruz.Kültür emperyalizminin açık ve net belgesi olan baş örtüsü yasağını şu an fiili olarak yaşamaktayız kızımın tercihinin arkasında durmak ona destek olmak asli vazifemdir Ece Nur bu tercihini istediği müddetçe destek olacağız.  </p>
<p>  <strong>CB:Aileniz Ece Nur&#8217;un bu tercihine nasıl yaklaştı,bu durumun sonuçlarını kestirebiliyor muydunuz,herhangi bir yılgınlık ya da Ece&#8217;yi bu tercihinin sonuçlarından haberdar etmek gibi bir girişiminiz oldu mu ?</strong> </p>
<p>  M.Ö:Bu tercihe dediğim gibi mutlulukla karşılık verdik,bu da Ece Nur için büyük bir avantaj olsa gerek,durumun sonuçlarını kestirebiliyordum,doğrusu bu denli sert tavırlarla karşılaşacağımı kestiremiyordum iktidarda muhafazakar bir partinin oluşu beni cesaretlendiriyordu (çözüm adına) oysa bunun bizim için bir dezavantaj olduğunu kestirememişim.Ailece bu zorlu günlere adım atmadan önce istişaremizi kendi içimizde yaptık eşimin oğlumun ve Ece Nur&#8217;un kararlarıyla olabilecek olumsuzluklara karşı kararlılığımızı ortaya koyduk.  </p>
<p>  <strong>CB:Ece Nur okula başörtülü gitmeye başladığında eğitimcilerden ne tür tepkiler aldı ?</strong> </p>
<p><strong>  </strong>M.Ö:Dersten atıldı,kınandı,tenkit edildi,eve gönderildi,arkadaşlarının içinde başını açması konusunda sert tavırlarla kınandı,bu süreçte öğretmenlerin İslam&#8217;a olan kişisel nefretlerini de savunmasız olan Ece Nur üzerinde uygulamaya koyuldular.Örneğin Türkçe öğretmeni,&#8217; <strong>kızım başındaki bir kıl parçası için bu örtü takılır mı ben imam hatip mezunuyum Kuran da böyle bir şey yok ne diye örtüyorsun,</strong>Ece&#8217;de ALLAH için örtündüğünü ifade ediyor,Rehberlik öğretmeni,&#8217; <strong>kızım okulun kuralları var uyman gerekiyor &#8216; </strong>sözüne Ece&#8217;de öğretmenim ALLAH&#8217;ın da kuralları var diyerek inancını kısa ve öz izah ediyor,haliyle vicdanlarını rahatsız edici cevaplar almaları öfkelerini daha da kabartmış olmalı ki <strong>6 kez ikna odasına alarak tehdit ve kınamalarına devam ettiler,</strong>ikna odalarında muhafazakar öğretmenlerinde aralarında bulunan sorgu memurları Ece Nur&#8217;u <strong>çapraz sorguya alıyorlar.</strong>Ece&#8217;den korkmuş olmalılar ki her sorgulama 4 veya 6 kişilik öğretmen grubuyla yapıldı,bir keresinde 8 öğretmen birlikte sorguya ve iknaya alıyorlar,<strong>okuldan atılacağını söylediler,seni babanın elinden alacağız,baban hapse girer,vs. vs çirkin tehditlerle caydırmaya çalışıldı. </strong>Öğretmenlerden biri  nerelere gittiğimizi,kimlerle görüştüğümüzü,evimizin mahremine kadar bilgi edinme cüretinde bulundu,kendisiyle görüştüğüm bu edepsiz şahıs yaptıklarının gayet normal olduğunu kabullenmiş olduğunu gördüm,kızımın başındaki örtü bizler için şeref ve namus timsali bir anlayış içerdiğini izah ettim,kendisinin eşinin (AFFINIZA SIĞINARAK SÖYLÜYORUM CEMİLE HANIM) eteksiz sokağa çıkmasını teklif ettim,eşinin daha modern olması gerektiğini ilkel diz altı etek giymemesi gerektiğini ifade edince,yüz ifadesinin değiştiğini cevap verecek durumda olmadığını gördüm ve kişilerin özel yaşam ve inançlarına yön vermemesi gerektiğini,yapması halinde kendi ailesine de birilerin müdahale edeceğini anlatmaya çalıştım,bunları yaşarken hiçte rahat olmadığımız bir psikoloji içine girdik </p>
<p>  <strong>CB:Gelişen süreçte neler yaşadınız ?</strong> </p>
<p>   M.Ö:Bu süreçte çokta rahat bir seyir izlediğimiz söylenemez,okul idaresinin ve Milli Eğitim Müdürlüğünün almış olduğu kesin kararlarına göre benim baba olarak ikna edilmem gerekiyormuş,bununda bizzat Milli Eğitim Bakanlığı tarafından istendiğini öğrendim.Eğer ikna edilmezsem büyük bir çıkmaza gireceklerini,çözümsüz kalacaklarını ifade etmişler,bu da iktidar olan Akp için olumsuz sonuçlar doğuracakmış.İfademe baş vurdular,<strong>bu konuda ciddi bir tehdit aldığımızı,tehditi devlet olarak üzerimizden kaldırmaları gerektiğini,vatandaşını tehditlere karşı korumakla mükellef olduklarını ilettim.</strong>İlçe Milli Eğitim Şube Müdürü Ebubekir Ermiş,kim tarafından tehdit edildiğimizi sorunca ; ALLAH tarafından tehdit edildiğimizi,bizi cehennemle tehdit eden ALLAH&#8217;a karşı yapabilecekleri varsa ALLAH ile hesaplaşmaları gerektiğini,bizi İslam&#8217;la aralarındaki probleme alet etmemeleri gerektiğini ifade ettim.Her ne kadar böyle ifade olmaz dediyse de resmi tutanaklara geçirdim.Yakın samimi dostlarım aracılığıyla haber göndererek kızımın başı açması konusunda ricada bulunmaları da işin bir başka edepsizliği. </p>
<p>  <strong>CB:Canınızı acıtan sorular sormak zorunda kaldığım için peşinen üzgün olduğumu belirtmek isterim.Öğretmen ve öğrenci ilişkisi çoğu kez öğret-öğren dialogundan çıkıp karşılıklı &#8216; sevgi &#8216; ilişkisine dönüşebilir,öğrencilerinin gözünde idolleşen öğretmenler vardır mesela bu anlamda Ece Nur&#8217;un tercihinden dolayı bu yaşta,çocuk diyebileceğimiz bir kız çocuğuna yaptırım,yıldırma,caydırma ve yasaklama getiren öğretmenlerin bu yanlış tutumunun sonuçları Ece Nur&#8217;un yakın ergenlik dönemine sirayet etti mi ?Yani Ece&#8217;de olumsuz yönde bir ruh hali gözlemlediniz mi ?</strong> </p>
<p>  M.Ö:Haliyle Ece Nur etkilendi,bazen ders çalışırken kitaplarına anlamsız bir şekilde baktığı günleri gözlemledik,öğretmenleri cezalandırıcı gibi görmesi uzun süre yorum yapmaması bizi endişelendiren durumdu ,bir nebze de olsun öğretmenlerine bakış açısını değiştirme adına öğretmenler gününde tüm öğretmenlerine karanfil dağıtarak barış ilanını Ece tarafından hayata geçirdik ne yazık ki bu karanfillerinde katılaşmış taş kalplerin yumuşamasına sebep olamadığını gördük.</p>
<p>    <strong>CB:Peki aile olarak bu süreç kendi ilişkilerinize etki ediyor mu ?</strong> </p>
<p>  M.Ö:Tabii ki etki unsuru olmuştur ama bu bizi eyvah dedirtecek kadar etki etmemiştir.  </p>
<p>  <strong>CB:Ece Nur&#8217;un sanırım 12 yaşında &#8216; sürgün &#8216; edilen bir çocuk,bu ağır sürgünün sonucunda değiştirdiği okul ile yeni okulunu kıyaslarsak,neler söylerdiniz ?</strong> </p>
<p>  Yeni okulu eski okuluna nazaran fiziki koşulları çok da iyi olmayan bir yer,eğitim seviyesi düşük,şartlar çokta elverişli değil,servis sorunumuz var.Okulun 3-4 km uzakta olması ayrıca bir sorun sabah ben götürüyorum,saat 2.30 da tekrar gidip almak zorunda kalıyorum,bu zahmetli günlerimiz sonucu vazgeçebileceğimiz ümidiyle beklediklerini üzülerek öğrendim,ola ki zahmet çekeriz,kızımızın başını açarak bu zahmetten kurtuluruz düşüncesi tamamen şeytani bir tavır,şartlar her ne olursa olsun davamızdan ALLAH izin verirse vazgeçmeyeceğiz.  </p>
<p>  <strong>CB:Kızınız bu durumu kendince nasıl yorumluyor,Ece&#8217;nin yasağı nasıl yorumladığını merak ediyorum ?</strong> </p>
<p>  M.Ö:Ece çok konuşkan bir kız değil ama konuştuğunda iyi laflar eder genelde,bu zulmü yapan yasakçıların Müslüman olup olmadıklarını sorması,baş örtülü öğretmenlerin başını açması için ikna çalışmalarına anlam veremeyişi ve bunların benden izahını istemesi çok zor bir durum.Ne diyeceğimi bilemedim,Ece Nur tepkisini okul müdürüne göstermek adına kendince bir eylem planı yapmış okul kıyafetlerini ve baş örtüsünü okul müdürünün yüzüne çarpmak istedi,tabii ki bunu engelledim bu şekilde büyüklerine tepki göstermemesini tavsiyede bulundum.Yorum olarak zaman zaman Filistin&#8217;deki çocukların durumunu örnek göstererek baba bunlar İsrail&#8217;iler mi,diye serzenişte bulunduğu günler oldu. </p>
<p>  <strong>CB:Peki biraz size dönsem,hayat içerisinde &#8216; baba &#8216; koruyucu olanı,kısmen güçlü olanı temsil eder.Bir nevi zarara karşı kalkan olarak tanımlayabiliriz.Zaten İslam dini bu nedenle öksüz ve yetimin korunması konularına oldukça vurguda bulunur.Siz bir baba olarak kızınızı koruyabildiğinizi düşünüyor musunuz?Ya da Ece Nur&#8217;u &#8216;neden,kimlerden,nasıl&#8217; koruyorsunuz ?</strong> </p>
<p>  M.Ö:Rabbimin bana izin verdiği müddetçe yaşamımın süre gelmesi halinde gücümün ve imkanlarımın dahilinde koruyacağım.Hiç kimsenin ona kendi ideolojisine boyun eğmek için yaptığı baskıya müsaade etmeyeceğim inşallah ,ama sorunuzdaki neden ve kimler ibaresi oldukça zor bir soru,yasakçılarda Müslüman olduklarını,iman ettiklerini iddia ediyorlar,İslam&#8217;ın hak din olduğunu kabul ediyorlar,bu yaman çelişki kimi kimden koruduğumuzun izahını güçleştiriyor.Oysa ki biz inançlarımıza göre öğrendiklerimiz ALLAH&#8217;ın teşri hakkına karşı gelenlerin,Müslüman olarak tanımlanamayacağıdır.Teşri hakkı diyorum yani yasak ve serbestlik yetkisi ALLAH&#8217;u teala,teşri hakkının sadece kendine ait olduğunu bize Kuran da belirtiyor ve helal (serbest) - haram (yasak) yetkisinin kendine ait olduğunu,yasak ve serbestliği kişilerin kendi heva ve hevesine göre belirleyemeyeceğini bize emrediyor.Bunun aksine davranışlarında tevhitten çıkılmış olduğunun vurgusunu yapıyor bireyler,teşri hakkı çerçevesinde kendini yoklayabilir inanışlarının sağlamlığı noktasında karar verebilirler.   </p>
<p>  <strong>CB:Meşru olan güçten ( yasa ) evladınızı &#8216; korumak &#8216; zorunda kalıyor oluşunuz siz de nasıl bir etki bırakıyor ?</strong> </p>
<p>M.Ö:Gayet doğal çünkü teşri hakkı tamamen ALLAH ın yetkisinden alınmış tamamen beşeriyetin eline verilmiş ve bunu muhafazakar bir grubun eliyle hayata geçirilmiş,belam bin bağura misali etkiden çok bu koruma eylemi bizim için izzet ve şereftir.  </p>
<p>  <strong>CB:Ezber bir cümle,tipik bir baba tavsiyesi ; &#8216; evladım,oku adam ol,hayatını kurtar &#8216; nevinden bir tavsiyeyi siz kendi evladınıza söyleyecek olsaydınız,malum yasağın devam ettiği süreçte nasıl söylerdiniz ?</strong> </p>
<p>  M.Ö:Oku!Yaratan Rabbin adıyla oku ki adam olasın,Rabbinin adını terk edersen okudukların seni adam etmez.Rabbinin emirlerine karşı gelmektense okumamasını tercih ederdim. </p>
<p>  <strong>CB:Biraz özelden genele geçmek istiyorum,başörtüsü yasağının uygulanmaya başladığı 28 Şubat sürecinden bugüne(elbet evveliyatı da var),yasağın sonuçlarına bakınca başörtülü yaşama tercihinde bulunan kadınların,onlara destek verenlerin ( ? ) duruşunu nasıl yorumluyorsunuz ?Neler oldu,neler olmalıydı ?</strong> </p>
<p>M.Ö:Onların,bacılarımızın,kızlarımızın onurlu mücadeleleri olması gerektiği gibi devam etti.Ezildiler,zulme uğradılar,dışlandılar,ötekileştirildiler,kimlikleri kabul edilmedi, toplumun içinde yaşam hakkı verilmedi,okuyup adam olmaları gerektiğini söyleyen büyükleri bu şekilde adam olunamayacağını onlara hatırlattı,adam olacaksa benim istediğim gibi bir adam olacaksın denildi,dünyalıklarını RABLERİ için ellerinin tersiyle ittiler,kimi evinde bu zulmün bitmesini,kimi de sizler gibi haykırışı sürdürüyorlar hepinizin göz yaşları fırat gibi kükreyerek onları inşallah boğacaktır.</p>
<p>Olması gereken desteğin yetersiz ve cılız olduğunu düşünüyorum daha aktif ve yoğun geçmesi gereken basın açıklamaları ve mitingler,oldukça zayıf duyarsız bir ümmet varmış gibi algılanılıyor,tabiiki duruşunu 28 şubat sürecinden günümüze kadar değiştirmeyenler oldukça azınlıkta kalmış görünüyor mevcut iktidarla var olanlarıda gelecek vaadleriyle dahada pasifleştirilmiş baş örtüsü yasağının gündemden kaldırılmasını başarmıştır,elbirliğiyle gündemi bizim belirlememiz gerektiğine inanıyorum.  </p>
<p> <strong> CB:Konuyu kamuoyuna nasıl duyurdunuz?Siyasi isimlere ya da herhangi bir medya organına başvurdunuz mu?Aldığınız sonuçlar nelerdir?Kimler konuya eğildi,kimler kayıtsız kaldı ?</strong> </p>
<p>M.Ö:Bu konuda hiyerarşik yapıyı bozmadan silsile yoluyla hareket ettim öncelikle okul idaresi,Milli Eğitim İlçe Müdürlüğü,Milli Eğitim Müdür ve müdür yardımcıları,Akp il başkanı,Akp il millet vekilleri,başbakan yardımcısı Bülent Arınç ( hazırlamış olduğum Ece Nur ile ilgili ceza içerikli resmi tutanaklar kısa meselenin izahı olan dosyayı sundum yüzüme bakıp tek kelime etmeden yoluna devam etti ).İlginçtir basının bu konuyla ilgili sorularına Akp millet vekili Abdurrahman Kurt&#8217;un &#8221;haberim yok&#8221; demesi,baş örtüsüne bakışlarının ne boyutta olduğunun izahıdır,oysa ki Abdurrahman Kurt olaydan ilk haberi olan kişidir,siyasilerden kayıtsız kalanlar bunlar.Basından kayıtsız kalanlarda Zaman gazetesi 25 kez den fazla aradım,bana verilen cevap &#8221;yasal olmayan bir durum,yapabileceğimiz herhangi bir şey yok,başını açması gerekiyor,yönetmelik böyle&#8221;.Saadet partisi ilginçti,Numan Kurtulmuş&#8217;un özel kaleminin verdiği cevap,&#8221; kardeşim ne yapmamızı bekliyorsun ?Milli Eğitim Müdürünü görevden mi alalım?&#8221; diyerek lakaytlığını ortaya koydu.Abdurrahman Dilipak&#8217;ı aradım,3. arayışımda görüşme imkanı oldu,rahatsız etmiş olmalıyım ki beni Mazlumder&#8217;e yönlendirdi (geçmiş olsun veya dert etmeyin taslanmayın gibi teselli verici herhangi bir ifade kullanmadan telefonu kapadı).Abdurrahman hocanın bu duyarsız tavrı beni çok incitti,Dr.Sefa Saygılı&#8217;dan psikolojik destek almak istedim,karşılık görmedim( acı durumlar değil mi ? ).</p>
<p>    Basına duyurma olayımız Vakit gazetesinin desteğiyle ve samimi yaklaşımıyla oldu,bu konuda Murat Alan beyin emeği oldukça fazladır,günlerce sür manşetten yayınladılar,okul idaresine yapılanların haksız bir tutum olduğunu telefon açarak dile getirdiler,yapılan baskıyı ilk önceleri inkar eden idare sıkıştırmalar sonucu baskının olduğunu bundan sonra müsaade etmeyeceklerini de itiraf ettirmiş oldu.</p>
<p>   Özgürder Diyarbakır şube başkanı Bülent Serdar Yılmaz beyinde şu ana kadar göstermiş olduğu samimi hassasiyeti de bizi memnun etmiştir.Aynı zamanda Özgürder&#8217;in farklı illerde yapmış oldukları baş örtüsü eylemlerinde Ece Nur&#8217;a yer vermeleri desteklemeleri de bizi oldukça memnun etti.</p>
<p>   Tokat Özgür Eğitimsen&#8217;in şu ana kadar olan mücadeleside onur vericidir,özellikle Beytullah Emrah ve yöneticilerinin hassasiyeti kızımızı onurlandırarak onur belgeleri hazırlamaları,kitap hediye etmeleri,inanın yasakçı zihniyetlerin vermiş oldukları belgelerden çok daha kıymetli  ve anlam ifade etmiştir.</p>
<p>   Yeni Şafak ,Taraf gazetesi,Özgün Duruş,Haksöz dergisi,İkra-der,Doğru Haber gibi İslami kesime hitap eden basının ve köşe yazarlarının gündemi muhafaza etmeleride sevindirici olan durumdur.</p>
<p>  </p>
<p>  <strong>CB:Bu kayıtsızlığı neye bağlıyorsunuz ?</strong> </p>
<p>   M.Ö:Yorum yapamıyorum bağışlayın,onları ALLAH&#8217;a havale ediyorum. </p>
<p>  <strong>CB:Yaşadığınız olumsuz gelişmeler sırasında olaydan haberdar olan insanlardan herhangi bir beklentiniz oldu mu ?Mesela Müslüman dindarlar,ya da özgürlükçü solcular,belki liberaller toplumun farklı kesimlerinden konuya nasıl bir yaklaşım getirmelerini beklerdiniz?</strong> </p>
<p>  M.Ö:Evet oldu,özellikle Müslüman dindarlardan Müslüman camianın gücünü arkasına alarak söylemlerini sürdürenler sonuçsuz kaldı,özgürlükçü solculardan,özellikle Taraf gazetesi yazarlarından sonuçsuz kaldı.</p>
<p>   Beklentim kendileri için istemiş oldukları hak hürriyetlerin Müslüman baş örtülü Ece Nur içinde istemiş olmalarıydı,oysaki taraflı bakışları umursamayışları kendilerinin inanmış oldukları demokrasi dininin inkarı olarak ortaya konulmuştur,bundan sonra duyarlılık gösterirler mi bilmem ama erdemlilik timsali bu aydınların suskun duruşları işbirlikçi bir yapı sergilemelerinin ispatıdır. </p>
<p>  <strong>CB:Çok özel olmayacaksa,yaşadığınız toplumda,tercihleriniz doğrultusunda,olmak istediğiniz gibi,inandığınız gibi yaşamanızın engellenmesi,yasaklanmak,bu durumun kanatlarınızın altındaki evladınız üzerinden hayata geçirilmeye çalışılması size nasıl hissettiriyor ?</strong> </p>
<p>  M.Ö:Huzur ve refahlarını düşünen kesim için bunun bir istismar olduğunu söyleseler de bu durum hislerimde bir olumsuzluk yaratmadı özellikle Akp bürokrasisi,Milli Eğitim müdürünün ifadeleri,çocuğumu inançlarım doğrultusunda istismar etmiş olduğumun yaygarasını çıkarmasıydı,elhamdulillah inaçlarımız haktır onların batıl inançlarına çocuklarını istismar ettikleri gibi yapmıyorum. </p>
<p>  <strong>CB:Makul bir gerekçesi ve sağlam bir nedeni mevcut olmamasına rağmen ısrarla sürdürülen bu &#8216; yasak &#8216; ile hemhal olmak zorunda kalışınızdan sonra,fazlasıyla yasağın süzgecinden geçmiş bir aile olarak,son olarak neler söylemek istersiniz ?</strong> </p>
<p>  M.Ö:Tevbe etmelerini,ALLAH&#8217;ın ipine sımsıkı sarılmalarını,cehennemin olduğunu akıllarından çıkarmamalarını,heva ve heveslerinin doğrultusunda hüküm koymamalarını, ALLAH&#8217;a teslim olmalarını tavsiye ederim. </p>
<p>  <strong>CB:Vakit ayırdığınız için,umutsuzluğa yaklaştığımız zamanlarda yeniden bir umut,bir destek olduğunuz için ailenize,size ve en önemli adımın faili sevgili Ece Nur&#8217;a teşekkür ederiz.Bu süreçte sabır,sonuçta olumlu bir gelişme dilerim.Süreç Müslüman&#8217;ın,sonuç Allah&#8217;ındır.</strong></p>
<p>   M.Ö:ALLAH&#8217;a emanet olun.</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2009/12/30/babalar-evlatlarini-kimden-nasil-korur/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/12/30/babalar-evlatlarini-kimden-nasil-korur/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Cihan Aktaş&#8217;la Gerçek İran&#8217;ı ararken(2)</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/11/17/cihan-aktasla-gercek-irani-ararken2/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/11/17/cihan-aktasla-gercek-irani-ararken2/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 17 Nov 2009 11:03:33 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mehmet Yılmaz</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Humeyni]]></category>

		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>

		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>

		<category><![CDATA[devrim]]></category>

		<category><![CDATA[İran]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=7323</guid>
		<description><![CDATA[
Sunuş:  Devrim kelimesi devirme eylemini çağrıştırıyor. İran şahı devrilince halk enkazın altında mı kaldı? Yoksa İslâmî (?) bir dev(i)rim ile nurlu ufuklara mı yol alıyor? 
Cihan Aktaş ile geçen hafta başladığımız söyleşiye devam ediyoruz. Geçen haftaki sunuşta dediğimiz gibi İran hakkında çok önyargı var. Kimimiz kâbuslar görüyor, Kafka&#8217;nın Metamorfoz romanındaki gibi. Sabah bir uyanmışız, Türkiye [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong></strong></p>
<p><em><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/11/20080822_derindusunce_org_iran.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-7332" title="20080822_derindusunce_org_iran" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/11/20080822_derindusunce_org_iran-263x300.jpg" alt="" width="263" height="300" /></a>Sunuş:  </strong>Devrim kelimesi devirme eylemini çağrıştırıyor. İran şahı devrilince halk enkazın altında mı kaldı? Yoksa İslâmî (?) bir dev(i)rim ile nurlu ufuklara mı yol alıyor? </em></p>
<p><em><a href="http://www.derindusunce.org/2009/11/13/cihan-aktasla-gercek-irani-ararken1/">Cihan Aktaş ile geçen hafta başladığımız söyleşiye devam ediyoruz</a>. Geçen haftaki sunuşta dediğimiz gibi İran hakkında çok önyargı var. Kimimiz kâbuslar görüyor, Kafka&#8217;nın Metamorfoz romanındaki gibi. Sabah bir uyanmışız, <a href="http://www.derindusunce.org/2007/05/29/metamorfoz/">Türkiye İran olmuş, herkes Farsça konuşuyor, iki yanına minareler konan Anıtkabir camiye çevrilmiş!</a> Kimimiz Humeyni&#8217;ye İslâmcı bir Che muamelesi yapıyor, posterlerini asıyor duvarlara. <strong>I LOVE KHOMEYNI</strong>, Başka büyük yok!</em></p>
<p><em></em></p>
<p><em>Ne aşk ne de nefret diyoruz. Önce anlamak&#8230;</em></p>
<p><em> (</em><a href="http://www.derindusunce.org/2009/11/13/cihan-aktasla-gercek-irani-ararken1/"><em>Cihan Aktaş</em></a><em>&#8216;ın kitaplarının listesine </em><a href="http://kitapadresi.com/magaza/prdauthdet.php?ya=Cihan%20Aktaş"><span style="color: #0066cc;"><em>buradan</em></span></a><em> erişebilirsiniz.) </em></p>
<p><em>- Geçen haftadan devam -</em></p>
<p><strong>MY:İran&#8217;ı tanıyanlar sinema, edebiyat ve genel olarak kültür açısından çok övüyorlar. Türkiye ile karşılaştıracak olursak haklın eğitim ve kültüre ilgisi nasıl İran&#8217;da?</strong></p>
<p>-Okuma-yazma oranında devrimden sonra büyük bir artış olduğu söyleniyor. Taşralı ve muhafazakar insanlar, aileler, bu ailelerin kadınları, dini bir devrimin ardından okullarda ve toplum içinde kendilerini daha rahat hissettiler. Söz gelimi sinema başta Humeyni olmak üzere ulema tarafından artık kadınların meslek edinebileceği bir alan olarak tanımlandı ki, eskiden dindar ailelerin  sinemaya gitmedikleri, hatta evlerinde televizyon bulundurmadıkları bilinir.</p>
<p>Tabii musiki alanında bir boşluk vardır. Klasik müzikler destek görüyor genellikle. Modern müziklere yönelik aşırı ihtiyatlı tutumun bir sonucu, nasıl tabir edilecegi bilinmeyen ama suya sabuna dokunmayan piyasa müziğinin yaygınlaşmasıdır.</p>
<p>Bu konuda bir değerlendirme yapılırken, müslümanların fıkıh birikimleri üzerinden bakmak gerekir. Devrimin başında sokakta gitarla dolaşamazmış insanlar. Çünkü fıkıhta <span id="more-7323"></span>iyi gözle bakılmıyor. Fakat bu külliyatların hayat tarafından test edildiği bir dönem yaşanmıştır. Şimdi musiki ve enstrüman öğreten kurslar çok yaygın. Fakat icra konusunda problemler var. Mesela rock müziğe karşı bir tavır, pop müziğe karşı ise görece bir destek olduğu söylenebilir.</p>
<p>Üniversite tahsilinine verilen önem, bir hayli abartılıdır. Yeni tanıştığınız bir insan size kısa bir süre sonra yüksek tahsilli olup olmadığınızı sorabilir.</p>
<p>   Muhafazakarların Ahmedinejat hükümetleriyle bütüncül bir yapı oluşturduğu şu son birkaç yıl içinde sansür artmıştır.  Basın-yayın alanındaki sansürün ilginç bir sonucu, fısıltı gazetesinin gelişimi olur, doğal olarak.  Resmi olmayan bir haber, yorum veya görüş hızla fısıltı gazetesiyle dolaşıma sokulur. Tabii söz konusu olan &#8220;fısıltı&#8221; olduğu için de bir haber, bir yorum giderek doğruluğunun ne kadar güvenli olacağına emin olunamayan bir muhteva kazanır.</p>
<p>Buna karşılık kültür, sanat ve eğitim alanında devrimin başından itibaren oluşmayı sürdüren yapıların kazandırdığı ivme toplum üzerinde henüz etkisini sürdürüyor. Kazanılmış haklarını kolay kolay geri vermez bir toplum. Bu nedenle de reformist hükümetler döneminde oluşmuş bir hayli çok sesli ve olabildiğince özgür tartışma ve üretim ortamının iptaline dönük her adım büyük bir tepkiyle karşılanıyor. Esasında popülist bir siyasetçi olan Ahmedinejat, arka planı ve izlediği politikalar nasıl olursa olsun kendisinin de özgürlükler alanında reformistlerden geriye kalmadığını söyleyecektir, bir eleştiri karşısında. </p>
<p>Sanatçılar, yazarlar bir yolunu bulup üretmeye devam ediyorlar.  Gençlerin var olma, üretme, kendini geliştirme konusundaki azimlerine ise doğrusu hayranlık duymadan edemiyorum. Bunun şöyle bir açıklaması var sanıyorum: Bir tarafta sansür olsa da bu sansür çok katı bir şekilde üzerine gidemiyor sanatçıların, devrimin kazandırdığı bir bilinç ve kazanılmış hakların getirdiği varlık alanları nedeniyle&#8230;</p>
<p>İki  yıl kadar önce kapatılmış olan kadın dergisi Zenan, son sayılarından birinde İranlı kadınlar bağlamda yapılmış  farklı bir araştırmaya yer veriyordu. Araştırmanın başlığı &#8220;İranlı Genç Kızlar: Geleneksel Eşitsizliklere Dair Modern Rivayetler&#8221; di.<sup> </sup>Araştırmanın verilerine göre, devrimden sonra özellikle muhafazakâr kesime mensup kadınlar kapalı mekanlardan çıkarak, toplumsal hayat içinde aktif roller üstlenmeye başladılar. Kadınların bu alandaki iddia ve başarılarının en somut örneklerinden biri, üniversitelerde tuttukları yerde kendini gösteriyor. Kadın öğretim üyesi sayısının oranının %16 ila 17 arasında gösterildiği üniversitelerde kız öğrenci sayısının erkek öğrencilere oranı, % 60-62 arasındadır. Üniversitelerdeki kız öğrenci sayısındaki artış karşısında Milli Eğitim Bakanlığı, kız öğrencilerin oranını erkek öğrenciler karşısında dengeleyecek bir kota arayışı içindedir.  </p>
<p><strong>MY:Özellikle kültür ve sanata devletin katkısı ve müdahalesi ne seviyede? Meselâ bir İranlı yönetmen resmî ideolojiye aykırı bir film yapabilir mi? Biliyorsunuz Türkiye&#8217;deki sanatçılar uzun süre sansür ve devlet desteği kıskacında eser verdiler. İran&#8217;da iyi veya kötü örnekler var mıdır?</strong></p>
<p>-Bu durum dönemlere göre değişiklik gösteriyor. Sinemada başlangıçta konulmuş ilkeler vardı  ve bu ilkeler bağımsız bir sinemacılar topluluğu yetişmesini mümkün kılabilmişti. Bu ilkeler  şöyle sıralanabilir: Estetik, fedakarlık, mükemmelleşme ve hakikat arayışı. İlkeler önemli olsa da daha önemli olan bunların yorumlanmasıdır. Sinemaya ve kültür alanına bugün &#8220;muhafazakar&#8221; denilen kesimden yöneticilerin geldiği dönemlerde  sansürde bir abartma yaşanıyor ve bu da filmlerin kalitesine yansıyor. Mesela gişe kaygısı taşıyan yönetmen başı ağrımasın diye suya sabuna dokunmayan ucuz bir film yapıyor, bu filmin içine bolca ibadet sahnesi yerleştiriyor  ve destekleniyor. Buna karşılık bir derdi, kaygısı olan, seyirciyi düşündürtmeye veya sarsmaya niyet etmiş yönetmenin çektiği filmde bir isim, bir sahne, bir diyalog, makaslanmak istenebiliyor.  Ancak dini ve tarihi sinema alanında bu tür endişeler söz konusu değil. Belki de bu nedenle İranlılar bu sinema türleri alanında bir hayli başarılılar.</p>
<p>Sansür nedeniyle seçkin yönetmenlerin Ahmedinejat hükümeti süresi boyunca film yapmama kararı aldıklarını  öğrendim bugün bir yönetmen arkadaşımdan. Bu yönetmenlere bir örnek, Rahşan Beni İtimat. </p>
<p>Yayın, kitap yayını konusunda ise şu dönemde daha zorlayıcı bir tablo çıkıyor karşımıza ne yazık ki&#8230; Hatemi hükümetleri döneminde basın nispeten rahattı ve çok çeşitli kitap yayınlanabiliyordu.  Birkaç yıldır basın alanında da büyük bir rahatsızlık söz konusu yazan, çizen çevrelerde. </p>
<p><strong>MY:Derin Düşünce bizim TSK tarafından fişlendi biliyorsunuz. Böyle şeyler oluyor mu İran&#8217;da? Yoksa fikirler özgürce tartışılabiliyor mu?</strong></p>
<p>-Özellikle seçimlerin ardından internete yoğun bir sansür geldi.  Bir dönem reformist aydınların siteleri yoğun olarak sansürlendi. Zaman zaman yaşanan serbestiyi, herhangi bir toplumsal hareketlenmenin akabinde yeni bir sansür izliyor. Buna karşılık reformist basında yazarlar meselelerini özgürce dile getirebiliyorlar. Ben İran&#8217;la ilgili yazılarımdaki bilgileri genellikle basına dayandırırım zaten. Çünkü son tahlilde basında kullanılan  dil ve söylemin anayasa ile çatışmadığı öne sürülebilir.  </p>
<p>Şu dönemde şöyle bir gelişme var: Seçimlerin ardından muhalefete yönelik baskı dönemini şimdi, munhalefetten ve daha ılımlı kimselerden yükselen eleştiri ve özeleştiri dalgası almakta.  Mesela Keyhan gazetesinin bir yazarı, Nurizad, Hamaney&#8217;e bir mektup yazarak, seçimler sırasında izlediği taraflı tutumu eleştirdi. Bu tür eleştirilere pek rastlanmazdı İran&#8217;da. Üstelik bu eleştirinin Keyhan gibi muhafazakar bir gazeteden gelmesi büyük bir şaşkınlıkla karşılandı.</p>
<p><strong>MY:Türkçe&#8217;nin yasaklandığını duyduk. Bu doğru mu? İran&#8217;da yaşayan Azerî Türklerin çocukları <em>&#8220;ne mutlu İranlıyım&#8221;</em> diye bağırmak zorunda kalabilir mi yakın bir gelecekte?</strong></p>
<p><strong>-</strong>Burada bir kavram kargaşası var sanırım. İran&#8217;da yaşayan Azeri Türkleri de kendilerini &#8220;İranlı&#8221; bilirler<strong>. </strong>Lor da, Azeri de, Kürt de Fars kökenli kadar kendini İranlı sayıyor.</p>
<p>Devrimin başlarında İslami değerlerin ihyası adına milli değerlere ve adetlere yönelik dışlayıcı bir dalga hakimdi topluma. Mesela Nevruz bayramı kutlamaları silikleştirilmişti ki İranlılar için bu kutlamalar çok önemlidir. Bu tür bastırma ve silikleştirme politikalarının bir sonucu  zaman içinde milli kimliğe ilişkin unsurların canlanması olabilir.  Bu da diyelim ki kimi kesimlerde Nevruz kutlamalarında bir abartıya gidilmesi şeklinde bir sonuç verdi. Yılın son Çarşamba gününde sokaklarda yakılarak üzerinden atlanılan ateşler veya maytaplar, havai fişekleri alanında bir abartı çıktı ortaya. Ya da kimi insanlar çocuklarına İranlıların milli kahramanlarının isimlerini vermeye başladı. Fakat  Tebriz&#8217;de, Erdebil&#8217;de veya Urumiye&#8217;de insanlar Azerice konuşmaya devam ediyor, başka türlüsü de olamaz. Devlet dairelerinde bile Azerice konuşurlar o yörelerde. Azerice yayın yapan kanallar, radyolar, Azerice gazete ve dergiler mevcut halihazırda.  Eşim Azeri olduğu için iyi biliyorum. Azericenin yasaklanması söz konusu değil.</p>
<p><strong>MY:Dışarıdan anlayabildiğimiz kadarıyla  şah dönemi ülke zenginliklerinin halka adaletle dağılmadığı bir dönem. Aynı zamanda yobaz laik bir düzenin devlet eliyle dayatıldığı yönünde bilgiler var. Temel sorun geçim derdi miydi yoksa Müslümanlara uygulanan baskılar mıydı? &#8220;İslâm devrimi&#8221; denen süreci başlatan faktör ne oldu?</strong></p>
<p>-Devrimi başlatan olaylar şöyle gelişti bildiğim kadarıyla: Ayetullah Humeyni sürgünde bulunduğu Necef&#8217;ten sürekli olarak İran&#8217;daki yakınlarına ve taraftarlarına konuşmalar yapıyor ve bu konuşmalarında  Şah&#8217;ı ve rejimini eleştiriyordu. Bu konuşmaların sürmesi üzerine İttilaat gazetesinde  bir yazı çıktı ve bu yazıda  isim verilmeden Humeyni&#8217;yi eleştirildi. Şahın ülkesi için çok şey yaptığı vurgulanırken de, &#8220;Ay ışıldar, köpek havlar&#8221; diye bir cümle kullanıldı.  Bunun üzerine Kum şehrinde bu gazeteyi protesto için yürüyüşler gerçekleşti. Polisler yürüyüşçülere saldırdı, ölenler ve yaralananlar oldu yürüyüşçüler arasında. Bu ölümlerin kırkıncı günü münasebetiyle Tahran, İsfahan ve Tebriz&#8217;de daha geniş katılımlı gösteriler oldu. Bu yürüyülerde de ölümler olduğu için, bu olayların kırkıncı gününde ülke sathında daha da geniş yürüyüşler oldu.  Bunun üzerine sıkı yönetim ilan edildi. Sıkı yönetime rağmen devrim gerçekleşinceye kadar gösteriler daha da genişledi.  </p>
<p>Bu arada söyleşimizin ilk bölümünde İran&#8217;da Siyah yorgunluğu başlıklı yazımın kısa bir bölümünü vermiştim. Şimdi o bölümün devamını da ekliyorum aşağıya. Söyleşi çerçevesinde gerekirse o uzun yazıdan veya başka yazılardan eklemeler yapmaya devam edebilirim.</p>
<p align="justify">  <strong>A-Tek Renkli Toplumdan Çok Renkli Topluma </strong> </p>
<p align="justify">  Özeleştiriden vazgeçen ve eleştiriyi bastıran bir devrim, çoktan gerilemeye başlamış demektir. Her devrim tarihi kendisiyle başlatır, toplumu yeniden rasyonalize eder, kurallarını kendisi koyar ve aklı sıradanlaştırır. Ama her devrim de kurumsallaşmak ve dolayısıyla aklileşmekle maluldür. Neticede bütün devrimler günün birinde sloganlarla hayat arasındaki mesafenin getirdiği bir yüzleşmeye mecburdur. İran devrimi de geçen yıllar içinde gerek devrimin ve savaşın yüklediği problemler, gerekse başta Amerika olmak üzere Batı ülkelerinin tecrit politikalarının etkisiyle içine kapanmaya zorlanırken, söylemlerini sınırlamaya, şiar ve iddialarının bazılarından vazgeçmeye mecbur kaldı. Bugün devrimin başlarında Batı emperyalizminin ürünleri ve simgeleri olarak Üçüncü Dünya Ülkeleri halklarının bilinçlenmesine engel olmaları veya insan varlığının yaradılışının gerektirdiği en uç sınırlara kadar mükemmelleşmesi hedefine olumsuz etkileri gibi nedenlerle dışlanan futbol, kozmetik ürünleri, kot pantOlon, reklam, müzik ve pop müziği, moda ve demokrasi gibi birçok kurum, kavram ve olgu, bugün dini bir açıklama yapılarak, kullanıma açılmıştır.</p>
<p align="justify">   <br />
Bu süreçte İran devrimi, Sovyetlerin çöküşü üzerine Batı  Alemi tarafından, kendisini dengede tutan karşıtı, karanlık ve asık yüzlü &#8220;ötekisi&#8221; olarak şekillendirilmenin sonuçlarıyla da yüzyüze geldi. Bu &#8220;asık yüzlü İslam&#8221;ın ne kadarı İran&#8217;a, ne kadarı Batı&#8217;ya aitti? Aslında çatışma iki yönlü sürüyordu. Bir tarafta İslam adına devrim yapan bir ülkenin modern dünyanın değerleriyle tarihsel mirası arasındaki kaçınılmaz bir çatışma yaşanıyordu. Diğer tarafta, devrimciler arasında genellikle pasif kalmış dini/fıkhi mirasla ilgili olarak bir tasfiye ve yeniden üretim sürecine girilmesi ve bu bağlamda yeni okumalar yapılması, yeni bir dil üretilmesi gerektiğini ileri süren bir eğilimle, &#8216;Batı&#8217;nın kültürel hücumuna karşı değerlerini olduğu gibi korumak&#8217; şeklinde özetlenebilecek, tarihseli ve sosyolojik süreçleri mutlaklaştıran, yine tarihsel örneklerden yola çıkarak İslam Devletinin korunması adına baskıyı ve şiddete başvurmayı normal sayan eğilimin çatışması yaşanıyordu. Devrimin ihracına ilişkin geleneksel cihad söylemlerinin şia yorumunun ortaya koyduğu anakronik yaklaşımlar devrimin ufkunu daraltırken, bu yıpratıcı mücadelede İran bazen tanımlandığı gibi oldu, bazen de tanımlayan iradenin (Özellikle ABD&#8217;nin) tanımladığı gibi göründü. (2)
</p>
<p align="justify">  Bu &#8216;öteki&#8217; olarak şekillendirilme döneminin olumsuz sonuçlarının en önemlilerinden biri, İran&#8217;daki içe kapanma yanlılarının Doksanlı yılların ilk yarısına kadar etkisini sürdürmesidir. Bu dönem, İslam Cumhuriyeti&#8217;nin siyasi ve hukuki sisteminin yirmi yıl içinde geçirdiği &#8220;karizmatik, oligarşik ve demokratik-halkçı&#8221; şeklinde sınıflandırılan üç merhaleden ikinci dönemi teşkil etmektedir. Bugün &#8220;I. Cumhuriyet&#8221; diye adlandırılan ilk dönem, Ayetullah Humeyni&#8217;nin sağlığında ülke atmosferine hakim olan karizmatik rehberlikti. Bu dönemde siyasal teşekküller yeteri kadar şekillenmediği halde, halkın devrimin tazeliğinden, savaş şartlarından ve karizmatik rehberlikten kaynaklanan bir tür katılımı sözkonusuydu. 1989&#8242;da ateşkesin imzalanmasından ve hemen ardından Ayetullah Humeyni&#8217;nin vefatından sonra, siyasal partilerin resmi olarak kurulamamasından ileri gelen boşlukta, Ayetullah Humeyni&#8217;nin sağlığında seslerini fazla yükseltemeyen tutucu molların grupçuluk ya da güç merkezlerine nüfuz etme girişimleriyle, devrimin başında anayasanın da teminatıyla halka yaslanması hedeflenen sistem oligarşik bir yönetime doğru çarpılmıştır.</p>
<p align="justify">  &#8221;II. Cumhuriyet&#8217; diye adlandırılan ve Rafsancani&#8217;nin pragmatizmini vitrine çıkartan dönemde halkın siyasal katılımı alabildiğine sınırlandırılmıştır. Bu dönemde söyleme ve eyleme yetkisini elinde tutan, zamanında içlerinden bazılarını Ayetullah Humeyni&#8217;nin &#8216;beyinleri donmuş&#8217; diye suçladığı mollaların bu yetkiye sürekli sahip olmaları ve geniş yetkilerle donanmaları için gerekli kurumsal ve kuramsal düzenlemeler yapılmıştır. Velayet-i Fakih kurumunun istişari bir kurum olmak yerine bütün ülkeye nüfuz eden totaliter bir mekanizmaya dönüştürülmesi, farklı her ses ve talebin &#8220;velayet-i fakihe düşmanlık&#8221;, &#8220;devrime, şehitlere ve İmam&#8217;ın Çizgisine ihanet&#8221;, suçlamasıyla susturulmasına elverişli kurumlarla korunması, &#8216;Batı&#8217;nın kültürel hücumu&#8217; ileri sürülerek, devrimin başlangıcındaki hissiyat ve sloganlar mutlaklaştırılarak ülkenin dünyadan kopması ve yalnızlaşması gibi oluşumlar, devrime bağlı gruplar arasında başlangıçta da mevcut olan görüş farklılıklarını derinleştirmeye başlamıştır. (3)</p>
<p align="justify">  Devrimin korunması adına özgürlüklerin vesayet altına alınması  ya da tahdidi toplumsal bir sistemin rasyonalizasyonu açısından zorunluymuş gibi gösterilse de, uzun vadede bu koruma çabaları bütün toplumun kendisini tekrar ettiği bir tekdüzelik ve renksizleşmeyle, toplumsal hayatın damarlarını kurutan bir çölleşmeyle neticeleniyordu. Bu çölleşmeye ilişkin sinyaller, öncelikle seksenli yılların radikal islamcıları ve devrimcileri arasında bir özeleştiri ve sorgulamanın hız kazanmasına sahne oldu. Hayal kırıklığı veya yenilgi mi? Daha çok, bütün devrimlerin başına gelebilecek şeydi yaşanan; devrimin öz evlatları sloganlarla hayat arasında açılan mesafede telef oluyorlardı. Hem, devrimcilerin bir kısmı daha başında emir kumanda ilişkisine dayanan bir toplum hedeflememişti. (Örneğin Beheşti, Hatemi, Suruş, Talegani, Bazergan&#8230;) Ayetullah Humeyni &#8220;beyinleri donmuş&#8221; diye nitelendirdiği bazı mollaların taleplerine ve uygulamalarına her zaman müdahale etmişti; şu var ki onun vefatından itibaren, dini kurumlara nüfuz eden bir kesim toplumu adeta bir mescit gibi görmüşlerdir. Rehberler bu mescitte namaz kılıyorlardı ama toplumun bu namaza iştirak etmesi veya etmemesiyle ilgilenmiyorlardı. İslamiyet&#8217;i tek bir yoruma hapsediyor; halkın ideal müslüman toplumu oluşturmak için bu yorumu sorgusuz sualsiz kabul etmesi gerektiğine inanıyorlardı. (4)</p>
<p align="justify">  Doksanlı yılların ikinci yarısında yapılan bütün seçimleri, tutucu mollaların gösterdiği adayların karşısındaki adaylar kazanmışlardır. Hatemi&#8217;nin 19 milyon oyla cumhurbaşkanı seçildiği 1997 cumhurbaşkanlığı seçimleri, halkın geniş katılımıyla, yeni bir dönemin göstergesi ve &#8216;III. Cumhuriyet&#8217;in başlangıcı sayılmaktadır. Bu bağlamda devrim adına yirmi yıldan bu yana tasarlanan ve uygulamaya sokulan ve bazıları giderek tabulaştırılan çeşitli kurumlar, kavramlar ve uygulamalardan bazıları, tutucuların tüm manevralarına rağmen tartışmaya açıldı. Velayet-i Fakih&#8217;in anayasal konumu, Irak ile sürdürülen savaşın süresi (yani, savaşın daha kısa sürede bitirilmesinin mümkün olup olmadığı), Amerika ile ilişkiler, emri bil maruf ve nehyi anil münker adına hareket eden bazı gönüllü veya yarı resmi grupların eylemleri nedeniyle toplumda islami uyarılara karşı oluşan ilgisizlik ve korku, şeffaf bir devlet, çok sesli bir toplum, siyasal partiler, basın özgürlüğü, İslamiyet&#8217;in demokrasiyle bağdaşırlığı, kadınlarla ilgili hukuki problemlerin nasıl düzeltileceği&#8230; Kadınlarla ilgili tartışmalar, Hatemi&#8217;nin cumhurbaşkanı seçilmesiyle sonuçlanan yeni bir toplumsal dalgalanma ortamında, geniş açılımlar kazandı. Bu dönemde tesettür, çarşaf, diyet, recm, çok evlilik, muta nikahı, kız çocuklarının buluğ yaşı, kız çocuklarının erken evlendirilmesinin engellenmesi, kadınların yargıçlık yapabilmesi, kadının boşanma hakkına sahip olması ve boşanma durumunda şartları elveriyorsa çocuklarının vesayetini alabilmesi, kadının sinema, televizyon ve dergilerde görünmesinin sınırları gibi birçok konu sayıları hızla artan dergilerde, gazetelerde ve panellerde tartışılmaya başlandı.  </p>
<p><strong>YAKINDA DEVAM EDECEK</strong></p>
<p><strong>Gelecek sorular</strong></p>
<p><strong>MY:</strong>İran İslâm devrimi&#8217;nin lokomotifi neydi? Ne pahasına olursa olsun Şah&#8217;tan kurtulmak mı? Yoksa Humeyni&#8217;nin vaad ettiği rejimi anlayan ve isteyen bir halk hareketi mi?</p>
<p><strong>MY:</strong>İran Devrimi&#8217;nin &#8220;İslâm&#8221; diye etiketlenmiş olması bir Müslüman olarak sizi nasıl etkiliyor? Humeyni&#8217;den bu yana gelen süreçte olan bitenler sizce İslâm&#8217;ın temel ilkeleriyle, kırmızı çizgileriyle meselâ kul hakkı ile uyumlu mu? Bu devrim için &#8220;istisnalar dışında her şey İslâm&#8217;a uygundur&#8221; denebilir mi? Neden?</p>
<p><strong>MY:</strong>Türkiye&#8217;nin yakın tarihine baktığımızda önce <strong><em>&#8220;Laz, Kürt, Arap, Türk fark etmez, hepimiz Müslümanız&#8221;</em></strong> diye başlayan bir kurtuluş hareketi var. Ancak bu hareket <strong>&#8220;Türk yurdunda Türk olmayanlara ancak kölelik ve uşaklık düşer&#8221;</strong> diyerek sonuçlanmış. Tepeden inmeci devrim istiklâl mahkemeleriyle ve çeşitli baskı organlarıyla halka eziyet etmiş ki sorunlar bitmiş değil. Bu haliyle Kemalist Devrim 1789&#8242;da Fransızların terör dönemini, 1917 Rusyasında Komünistlerin (daha sonra KGB olan) çeka adlı gizli polislerini hatırlatıyor. Özetle devrimciler ertesi gün muhafazakâr oluyorlar ve devrimlerini koruma gayretiyle zulüm yapıyorlar. İran Devrimi bundan kaçabildi mi? Devrimin ilk yılları nasıl yaşandı? </p>
<p><strong>MY:</strong>Humeyni&#8217;nin iktidara gelmeden önce &#8220;demokrasi&#8221; dediğini ancak sonra totaliter bir rejime döndüğünü görüyoruz. Kendisine destek verenlerin meselâ Komünistlerin yönetimden uzaklaştırılması geliyor akla. Sanki bu bir <strong>sürekli devrim</strong> haline geldi. Humeyni kendinden sonra yönetime Hüseyin Ali Muntazeri&#8217;yi getirmek istiyordu bildiğim kadarıyla. Ama vefatından önce baskıcı yönetimini eleştirdiği için Muntazeri bu imtiyazını kaybetti. Sizce Humeyni etrafına danışan, farklı fikirlere saygı duyan bir lider miydi yoksa 1930 Avrupasının diktatörlerine mi benziyordu? <br />
 </p>
<p><strong>MY: </strong>Ayetullah kavramı nedir? Hata yapmaz ve hesap vermez bir makam mıdır? Dinî rolünü siyasete genişletmiş bir olgu mu yoksa Şii inancında zaten olan bir şeyin uygulanması mıdır? </p>
<p><strong>MY:</strong>Humeyni&#8217;nin ölümünden önceki ve sonraki dönem için <strong>&#8220;halkın iradesini ve vicdanını yansıtan&#8221;</strong> bir yönetimden denebilir mi? aşağıdaki duruşlardan hangisi savunulabilir sizce?</p>
<ul type="DISC">
<li>Humeyni adil bir düzen kurdu ve bugün de devam ediyor,</li>
<li>Humeyni&#8217;nin kurduğu iyi bir düzen sonradan bozuldu,</li>
<li>Düzen baştan bozuktu, öyle devam etti.</li>
</ul>
<p> <strong>MY:</strong>İran&#8217;ın İsrail konusundaki tavrını nasıl buluyorsunuz? &#8220;haritadan silmek&#8221; gibi söylemler sizce Filistin&#8217;e fayda getiriyor mu? Yoksa sesi iyice kısılmış &#8220;ılımlı&#8221; İsraillileri şahinlerin kucağına mı itiyor? </p>
<p><strong>MY:</strong> Türkiye-İran ilişkileri sizce ekonomik düzeyde mi kalacak yoksa karşılıklı siyasî bir etkileşim söz konusu olabilir mi?</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2009/11/17/cihan-aktasla-gercek-irani-ararken2/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/11/17/cihan-aktasla-gercek-irani-ararken2/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Cihan Aktaş&#8217;la Gerçek İran&#8217;ı ararken(1)</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/11/13/cihan-aktasla-gercek-irani-ararken1/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/11/13/cihan-aktasla-gercek-irani-ararken1/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 12 Nov 2009 22:36:31 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mehmet Yılmaz</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Humeyni]]></category>

		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>

		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>

		<category><![CDATA[devrim]]></category>

		<category><![CDATA[İran]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=7258</guid>
		<description><![CDATA[Sunuş: Türkiye&#8217;deki İran algısı  oldukça çarpıcı bir kutuplaşma sunuyor. Bir yanda üniversite yurtlarında odalarına, dolaplarına Humeyni&#8217;nin posterlerini asan, adeta idolleştiren gençler ne ona ne de İran&#8217;a dönük en ufak bir eleştiriye tahammül edemiyor. Diğer yandan &#8220;öcü İran&#8221; imajı ile kendini korkutan Kemalistler &#8220;Türkiye İran olmasın&#8221; diye yıllardır korku siyaseti yapıyor. Hakikat büyük ihtimalle bu ikisi arasında bir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><em><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/11/20091113_derin_dusunce_org_cihan_aktas_iran.jpg"><em><img class="alignright size-medium wp-image-7259" title="20091113_derin_dusunce_org_cihan_aktas_iran" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/11/20091113_derin_dusunce_org_cihan_aktas_iran-204x300.jpg" alt="" width="204" height="300" /></em></a>Sunuş:</strong> </em><em>Türkiye&#8217;deki İran algısı  oldukça çarpıcı bir kutuplaşma sunuyor. Bir yanda üniversite yurtlarında odalarına, dolaplarına Humeyni&#8217;nin posterlerini asan, adeta idolleştiren gençler ne ona ne de İran&#8217;a dönük en ufak bir eleştiriye tahammül edemiyor. Diğer yandan <strong>&#8220;öcü İran&#8221;</strong> imajı ile kendini korkutan Kemalistler <strong>&#8220;Türkiye İran olmasın&#8221;</strong> diye yıllardır korku siyaseti yapıyor. Hakikat büyük ihtimalle bu ikisi arasında bir yerlerde. Ama nerede?</em></p>
<p><em>Yazarlarımızdan Özlem Yağız&#8217;ın sayesinde tanıdığımız Cihan Aktaş değerli vaktini ayırıp internet üzerinden yaptığımız bu söyleşiye katıldı. Birazdan okuyacağınız gibi <strong>Gerçek İran&#8217;ı ararken</strong> karşımıza çıkmış büyük bir fırsat bu. Zira Cihan Hanım bu ülke hakkında en &#8220;yetkili&#8221; kalemlerden biri. (Kitaplarının listesine </em><a href="http://kitapadresi.com/magaza/prdauthdet.php?ya=Cihan%20Aktaş"><em>buradan</em></a><em> erişebilirsiniz.)</em></p>
<p><strong>MY: Cihan Hanım, öncelikle <a href="http://www.derindusunce.org/" target="_blank">Derin Düşünce</a>&#8216;ye ayırdığınız vakit için teşekkür ediyorum.  Ben açıkça sormuş olmasam bile gerekli gördüğünüz eklemeleri yapmaktan ve yeni sorular sormaktan çekinmeyin lütfen. İlk amacımız öğrenmek&#8230;</strong></p>
<p><strong>İran hakkındaki tecrübenizden bahseder misiniz? Bilgi birikiminizi nasıl oluşturdunuz? Ne kadar zamandır bu ülkeye gidip geliyorsunuz? Aydınlarını, siyasetçilerini ve tabi halkını ne kadar tanıyorsunuz? </strong></p>
<p>-Her şeyden önce bu söyleşimiz için duyduğum memnuniyeti belirtmek istiyorum. <a href="http://www.derindusunce.org/" target="_blank">Derin Düşünce </a>çok özel bir site, düşünceyi ön planda tutan bir site. Bu nedenle de söyleşimizin daha yararlı olacağını düşünüyorum. Site ahalisini ve müdavimlerini de gönülden selamlıyorum.  Bana yönelen her soru çok &#8220;derin düşünülmüş&#8221;; bu nedenle de geniş bir cevabı hak ediyor. Ne yazık ki bunu mevcut söyleşi çerçevesinde yapmam çok güç. İster istemez boşluklar ortaya çıkacak.</p>
<p>Sorunuza dönersek&#8230;.</p>
<p>Üniversite öğrencisiyken sınıfımda İranlı arkadaşlar vardı. Onların da etkisiyle İran İslam devrimi&#8217;ne ilgi duyuyordum. Tabii bir okur (ve o dönemde amatör bir yazar) olarak düşüncelerimin izlediği seyir de bu ilgiyi besliyordu. Ali Şeriati&#8217;den tercümeler okumaya başlamıştım.  Ayetullah Humeyni&#8217;nin vakarlı duruşunun beni çok etkilediğini söylemeliyim.  Müslümanların ille de sağcı, silik, sinik, apolitik kişilikler olmayabileceğini, devrimci de olabileceğini gösteriyordu hayatıyla, fikirleriyle.</p>
<p><img class="aligncenter size-full wp-image-7261" title="20091025_derin_dusunce_org_cihan_aktas_iran_2" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/11/20091025_derin_dusunce_org_cihan_aktas_iran_2.jpg" alt="" width="508" height="214" /></p>
<p>Her şekilde İran devrimine yönelik ilgimle bir şekilde ilgili bir evlilik yaptım. Eşim, üniversite tahsilini İTÜ&#8217;de tamamlamış olan İranlı bir Azeridir. İlk kez 1985&#8242;de gittim İran&#8217;a.  1998&#8242;den itibaren hayatımı yılın bir bölümünü İran&#8217;da geçirecek şekilde sürdürüyorum. Süreç içinde Farsça&#8217;yı kendime yetecek kadar öğrendim. Dergi ve gazeteleri uzun zaman sıkı bir şekilde takip ettim, özellikle de reformist basını.  Reformistler bana her zaman devrimin çekirdeğini ileri bir noktaya taşıma kavrayışına sahip görünmüşlerdir, tabii teorisyenlerinden söz ediyorum, yoksa, hareket içine çok farklı muhalif kesimleri çekiyor elbet. Reformistlerin İran devriminin başlangıçta dondurulmuş tartışma içeriğini günümüz şartlarına uygun bir dille geliştirmeye çalıştıkları kanısındayım.  Dolayısıyla reform kelimesi burada ertelenmiş devrim ideallerini bir açma çabasının ifadesi olmaktadır. Bu konular üzerine az yazmadım aslında. İran sineması ve İranlı reformistler üzerine kitaplarım var. Bir de Yakın Yabancı ismiyle, İran bağlamındaki denemelerimin yer aldığı bir kitabım yayınlandı geçen sene.</p>
<p><strong>MY:İran&#8217;da en çok beğendiğiniz ve &#8220;ah keşke Türkiye&#8217;de de olsa&#8221; dediğiniz şeyler nelerdir? Türkiye bu ülkeden neler öğrenebilir?<span id="more-7258"></span></strong></p>
<p>-Tabii bu bağlamda çok şey söylenebilir, her şeyden önce de öğrenmenin karşılıklı bir süreç  olduğu. Bu açıdan bakılacak olursa her iki ülke içinde karşılıklı  öğrenme bakımından çok uygun bir dönemden geçiyoruz.</p>
<p>İran&#8217;daki sağlık hizmetlerinin, sağlık merkezlerinde hastaya yaklaşımın Türkiye&#8217;ye göre çok ileride olduğunu düşünürdüm eskiden. 2000&#8242;li yıllarda Türkiye bu alanda atağa geçti.</p>
<p>Kültür ve sanatın hayat içindeki dolaşımı  veya hayatın sanatlaşması bağlamında İranlıların çok ileri bir alışkanlığı olduğu kanısındayım.  Sıradan insanın hayat içindeki zarafeti bu.  Tanımadığınız komşunuzla merdivenlerde karşılaştığınızda sizden bir selamı esirgememesi gibi.</p>
<p>Başka bir örnek de kadınlara dönük dinsel, elbette kültürü de etkileyen ve muhakkak ki kültürden de beslenmiş olan geliştirici bakış açısıdır.  İranlı kadınların konumu, kişilikleri, ufukları her zaman kanunların onlara tanıdığının çok ilerisinde olmuştur.</p>
<p>Bir de sürprizlerle dolu bir halk, İran halkı. Geçen Haziran ayında, hileli olduğu düşünülen seçimlerin ardından insanlar bütün tehditlere rağmen sokaklara döküldü.  O insanlar, o kadınlar, 1987 ya da 1988 yılında Urumiye&#8217;de gördüğüm, süt pahalandığı için sokağa dökülen ev kadınlarıyla aynı özü taşıyorlar. Devrimin başlangıçta onlara sunduğu idealleri unutmuyor ve hatırlatıyorlar.</p>
<p>Bütün bunların yanında şimdi aklıma gelen bir özellik olarak, İranlıların çabuk organize olma gibi bir özelliğinden söz edebilirim.  Bu özelliklerinin Muharrem ayının onundan itibaren başlayarak kırk gün kadar süren v eher kesimden insanın katılımını mümkün kılan</p>
<p>Aşura programları sırasında geliştirdiklerini düşünüyorum.</p>
<p><strong>MY:Türkiye&#8217;deki İslâm inancı ve yaşayışı ile İran&#8217;daki arasında ne gibi farklılıklar var? İbadet, dogma ve günlük yaşamdaki yansımalar açısından değerlendirebilir misiniz?</strong></p>
<p>-İran&#8217;da dinin yaşanış biçiminin devrimden sonra bir değişim geçirdiğini dikkate almak gerekir bu soruyu cevaplandırırken.  Söz gelimi Cuma namazları İran&#8217;da Rehberlik makamının görüşlerinin halka ulaştırıldığı bir tribün konumundadır.  Bazen bu söylemlerle çeşitli ölçülerde buluşan, bazen de kendine apayrı bir uzay yaratmış örfi bir dindarlık da mevcuttur toplumda. Türkiye&#8217;de büyük kentlerde camilerin daha dolu olduğu bir gerçek. İranlılar ibadetlerini Türklere nispeten daha fazla bir oranda ev içlerinde sürdürüyorlar gibi gelir bana.  Bunda belki namazları cem edebilmenin de rolü vardır. Muharrem ayı ve 12 İmam&#8217;ın doğum ya da ölüm günleri etrafında öne çıkan günler, Şia mezhepi özelinde bir anlama sahiptir ve sanırım devrimden önce de benzeri bir etki mevcuttu toplumda.  İranlılar zaten törenleri çok önemseyen bir toplumdur ve bu dini törenler için de geçerlidir.</p>
<p>İranlılar özde dindar insanlardır.  Dinin tek biçimde okunmasına dayalı bir dinsel söylem karşısında mesafe koyan kesimlerin varlığını ayrıca değerlendirmek gerekir.  </p>
<p>  İslam dünyasının İran&#8217;a bir teşekkür borçlu olduğunu düşünürüm. Modern dünyada İslam&#8217;dan kaynaklanan bir siyaset tecrübesi konusunda İran, Ali Bulaç&#8217;ın da vurgulamış olduğu gibi bir laboratuvar olmuştur.</p>
<p><strong>MY:Din dışında günlük hayat açısından neler söylenebilir? Aile ilişkileri, iş hayatı ve mahalle baskısı&#8230; Türkiye&#8217;ye benzeyen ve ayrılan şeyler neler?</strong></p>
<p>Aile ilişkileri çok güçlüdür. Büyük şehirlerde dahi o bağ bir şekilde taşrayla şehirler arasında derin bir akış oluşmasını sağlar. Kadınlar aile içinde etkindirler. Modern toplumlarda olduğu gibi çocuk sayısı azalıyor ve çocuğun eğitiminin kalitesi büyük bir amaca dönüşüyor.  İran söz konusu olduğunda sıklıkla hatırlanan muta nikahı normal olarak kabul görmez toplumda, gizli-saklı ilişkiler için bir kılıf halinde var olur. Kadınlar modern hayatın imkanları konusunda çok iddialıdırlar. Bu, üniversite eğitimi konusunda olsun, kariyer alanında olsun kendini hemen belli eden bir iddiadır. Enflasyonun hızla tırmanması nedeniyle geçim sıkıntısı, insanları en az iki işte çalışmaya zorluyor birkaç yıldan bu yana. </p>
<p>Mahalle baskısı bağlamında Türkiye&#8217;den farklı sahnelerle karşılaşmak mümkün. Mesela Ramazan&#8217;da yolcu olan kişinin oruç tutmaması tabii karşılanır.  Diğer taraftan mahalle baskısı az çok asayiş polisinin denetimlerine terketmiştir işlevini. Bu denetimler evlerde uydu cihazı, evin dışına taşarak uygunsuz olduğu izlenimini uyandıran doğum gibi partileri gibi konularda kendini gösterir.  Ama bu adım başı polisin doğum günü partisi bastığı anlamına da gelmez.  Kadınlar çok geç saatlerde güven içinde sokaklarda bulunabilirler.  Site içlerinde başını örtmeden dolaşan genç kızlara rastlayabilirsiniz. Kimsenin sesi çıkmaz genellikle.  Elbet bu konuda şehirlerle taşra arasında bir fark olduğu hatırlanmalı. Ayrıca küçük memur tepkisi ya da iktidar alanı diye bir şey var ki dünyanın pek çok yerinde birbirine benzer. Özel hayat yüksek duvarların arasında yaşanır, teoride de karışan görüşen olmaz; komşular ihbarda bulunmazsa.  İdeolojik kaygılarla kişisel husumete dayalı komşu ihbarlarının zaman içinde azaldığını, toplumun bu yönde bir olgunlaşmaya sahip olduğu kanısındayım. </p>
<p>Bu sorular bağlamında açıklayıcı  olabilir diye, 2000 yılında yazmış olduğum bir makaleden bir bölümü aktarıyorum aşağıda.  </p>
<p align="center"> <strong>İRAN&#8217;DA SİYAH YORGUNLUĞU</strong></p>
<p align="justify">   <br />
İran Devrimi, modern dünyayla, aydınlanmanın değerleriyle, Batı ile ve ülkelerindeki Batılılaşma girişimleriyle gecikmiş bir yüzleşmeye giren müslümanlara kimliklerinin ve aidiyetlerinin renklerini, geçmişlerini ve bugünlerini, ideallerini ve bu ideallerin gündemlerinde tuttuğu yere dair meseleleri, çelişkileri ve açmazları görebilecekleri bir ayna oldu. Ayrıca, İslam Alemi&#8217;ni kendi değerleri, birikimleri, kaynakları ve tarihleriyle yüzleşmeye; müslüman aydınları ve alimleri, gerek İslam Medeniyeti&#8217;nden, gerekse Batı&#8217;dan kaynaklandığı düşünülen birçok kurum ve kavram üzerinde yeni baştan düşünmeye mecbur etti.
</p>
<p align="justify">  Bu yeni baştan düşünmeye mecbur olunan konular içinde en büyük handikapın kadın hakları ve kadının konumu gibi konularda yaşandığını söylersek, yanılmış olmayız. Gerek İran içinde, gerekse dünyada devrim üzerine yapılan değerlendirmelerde &#8216;kadınların durumu&#8217; en başından bu yana, devrimin kazanımlarının veya handikaplarınıN ölçüsü ve göstergesi olarak işlenen başlıca konulardan biri durumundadır. Devrim her kesimden kadın kitlelerinin geniş katılımıyla dikkatleri çekmişti. İslam Tarihinin görünmez kıldığı varsayılan kadının bu devrimdeki rolü, müslüman kadının aşağı yukarı 1300 yıllık bir aradan sonra özne olarak geriye dönüşünün bir göstergesi sayılıyordu. Devrimden önce dini aydınların geleneksel ve batıcı kadın arasında bir yerde tasarladıkları müslüman kadın, devrimden sonraki yıllarda, kendisini geleneksel kadının konumuna indirgeyen bir zemine sevkeden fıkhi hükümlerle yüzyüze geldi. (1) Şia&#8217;da içtihat geleneğinin sürekliliğine rağmen, kısmen bu geleneğin içeriğinin hayata aktarılamamasının, kısmen de tarihsel okuma ve yorumlardaki peDerşahi bakışın zaaflarını taşıyan bu uygulama denemeleri, zaman zaman İran&#8217;ı modern dünya düzeni, insan haklarını savunan uluslararası kurumlar ve davalarında son yüz yılda bir hayli mesafe katetmiş bulunan kadın hakları savunucuları karşısında zor duruma düşürdü. Doksanlı yılların ilk yarısına kadar kendilerine bu bağlamda yönelen eleştirileri İranlı yöneticiler genellikle, &#8220;Batı&#8217;nın kültürel hücumunun tezahürlerinden biri&#8221; şeklinde değerlendirmeye devam etseler bile, bazen &#8220;recm&#8221; hadisesinde olduğu gibi dikkate almak zorunda kaldılar. Kadınlarla ilgili olarak Batı&#8217;dan yönelen eleştiriler, İran&#8217;da kadın hakları savunucularının mevzilerinin sürekli genişlemesinde uyarıcı bir etkiye sahip oldu.</p>
<p>Din adına yapılan bir devrimin yine din adına kadınlarla, çocuklarla, gençlerle, modern değerler ve kurumlarla, kendini sosyolojik süreçlere ve tarihselliğe mahkum etmeye direnen geleneklerle yüzleşmesi kaçınılmazdı. Devrimciler büyük ihtimalle müziğin, resmin, kadının, eğitimin, siyasal katılımın, özgürlüğün hatta üretimin olmadığı bir dünya düşlemiyorlardı ama İslam adına yapılan bir devrim bütün bu alanlarda yasaklar ve yoksunluklarla dolu, otoriter, ataerkil, eril ve hiyerarşik bir yönetme tarzının oluşturduğu hayli geniş ve karmaşık bir tarihsel mirasla hesaplaşmak, bir bakıma bu mirası yeniden tanımak zorundaydı.</p>
<p>YAKINDA DEVAM EDECEK</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2009/11/13/cihan-aktasla-gercek-irani-ararken1/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/11/13/cihan-aktasla-gercek-irani-ararken1/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>İş arayan başörtülü kıza hakaret (Röportaj)</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/07/27/is-arayan-basortulu-kiza-hakaret/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/07/27/is-arayan-basortulu-kiza-hakaret/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 27 Jul 2009 16:56:58 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Cemile Bayraktar</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Başörtüsü Yasağı]]></category>

		<category><![CDATA[Kemalizm]]></category>

		<category><![CDATA[Laiklik]]></category>

		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>

		<category><![CDATA[Yobaz Laikler]]></category>

		<category><![CDATA[ahlak]]></category>

		<category><![CDATA[İş arayan başörtülü kıza hakaret]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=5898</guid>
		<description><![CDATA[Başörtüsü Yasağının,bitmez tükenmez eziyet dolu öykülerinden birine daha olayların aynı,faillerin farklı olduğu bir ayrımcılıkla Gerçek Hayat dergisinden bir arkadaşımızın mail kutuma gönderdiği linkinde geçen haber sayesinde şahit oldum.Zamanın ilerleyip yasallaşmış sorunun yarattığı tıkanıklığın giderilmesini temenni ederken ve bu yönde çalışmalarımızı sürdürürken haklılığı ve gerekliliği olmayan bu zulmün kamusal alanlardan taşıp özel alanlara yayıldığına şahit olmak bu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Başörtüsü Yasağının,bitmez tükenmez eziyet dolu öykülerinden birine daha olayların aynı,faillerin farklı olduğu bir ayrımcılıkla Gerçek Hayat dergisinden bir arkadaşımızın mail kutuma gönderdiği <a href="http://www.8sutun.com/haber?id=47207" target="_blank">linkinde geçen haber </a>sayesinde şahit oldum.Zamanın ilerleyip yasallaşmış sorunun yarattığı tıkanıklığın giderilmesini temenni ederken ve bu yönde çalışmalarımızı sürdürürken haklılığı ve gerekliliği olmayan bu zulmün kamusal alanlardan taşıp özel alanlara yayıldığına şahit olmak bu ülkenin insanları adına ürkütücü boyutlata ulaşmış gibi görünüyor.<br />
 <br />
Şeyma Engin hanıma telefon yolu ile ulaştım.  Şimdi sizinle olayda mağdur edilen arkadaşımızla gerçekleştirilen röportajımızı paylaşıyorum.<br />
 <br />
<strong>C.B : Şeyma hanım,öncelikle geçmiş olsun.Konuya geçmeden önce bize kısaca kendinizden bahsedermisiniz? Her hangi bir üniversite eğitimi aldınız mı ya da biz uzmanlığınız var mı? Ya da iş deneyimi?</strong></p>
<p>Ş.E : Hassasiyetiniz için öncelikle teşekkür ederim. Adım Şeyma Engin 22 yaşındayım. Adını vermek istemediğim<span id="more-5898"></span> bir üniversitenin Mimari-Restorasyon bölümünden yeni mezun oldum. Pek tabiî ki her üniversite mezunu gibi iş aramakla geçiyor zamanım.İş deneyimim henüz olmadı Ayasofya&#8217;da yaptığım stajı saymazsak tabii.<br />
 <br />
<strong>C.B :Daha önce bu ve bunun gibi ayrımcılığa dayalı engellemeler ve hakaretlere maruz kaldınız mı?</strong></p>
<p>Ş.E : Hayır ılk defa başıma böyle bır olay geldi.<br />
 <br />
<strong>C.B :Bahsi geçen Çilek Gurup iş merkezine iş başvurunuzu nasıl gerçekleştirdiniz?Herhangi bir mülakat oldu mu?</strong></p>
<p>Ş.E : Google&#8217;dan iş ilanlarına bakıyordum bu firmanın yetiştirilmek üzere eleman aradığını  gördüm Çilek Mobilya sandığım bu firmaya cevabımı gönderdim pek çok yere gönderdiğim gibi fakat firmanın çilek mobilya değil Çilek Grup adıyla çalışan farklı bır fırma olduğunu,ben de bana gelen cevap maılı ıle anlamış oldum.<br />
 <br />
<strong>C.B :İş başvurunuzun cevabı olarak gelen hakaret dolu mail ;<br />
</strong> </p>
<p style="PADDING-LEFT: 30px">&#8221;  Şeyma Hanım;<br />
 <br />
Başvurunuzu inceledik. Üzgünüz.<br />
 <br />
Laik Atatürk Türkiye&#8217;sinde yaşayan, cumhuriyet çocukları ve muhafızlarından oluşan bir kurum olarak sizin gibi başörtüsü, türban, tesettür şeklindeki bez parçalarını dini inançlar ile hiçbir bağlantısı olmamasına rağmen bu şekilde gösteren, tamamen siyasi amaç güden, din üzerinden ticaret, din üzerinden siyaset yaparak din sömürüsü yapan insanları bünyemizde barındırmıyoruz.<br />
 <br />
Unutmayınız; Demokrasi gericiliğin önünü açmak değildir.<br />
 <br />
İş arayışınızda başarılar.<br />
 <br />
Fatih bölgesini denemenizi şiddetle tavsiye ederiz.<br />
İyi Çalışmalar.. Emir Onur Çilek Çilek Grup&#8221;</p>
<p> Aynen metni olduğu gibi paylaştım.Bu cevabı almayı gerektirecek herhangi bir ön görüşmeniz oldu mu ?<br />
Ş.E : Hayır ne bu firmayla ne de bana maılı gönderen şahısla hiçbir görüşmem olmadı.Dediğim gibi bir çok yere maıl atıyorum burasıda benım için sadece iş başvurusu yaptığım özel bir kurumdu ama dediğim gibi Çilek Mobilya sanarak kendi işimle ilgili diye maıl attım.Firmanın benım işimle ilgili olmadığını bilmıyordum.</p>
<p><strong> C.B :Başörtülü yaşamanın ağırlığını taşıyan bizler sık sık buna benzer olaylara maalesef muhatab oluyoruz.Sürekli yaşanıyor olması elbet alışılmış ve olağan olmasını gerektirmez.Bu anlamda bu maili siz de nasıl bir etki bıraktı?</strong></p>
<p>Ş.E : Çok fazla iş ve hayat tecrubesı olmayan bır ınsan olarak ılk etapta ben sadece iş başvurusu yaptım gelen cevabı görunce çok üzüldüm, kırıldım,şaşkınlıkla defalarca okudum çünkü inancım gereği örttüğüm başörtüme dil uzatılmış ve dalga geçilmişti. Oysakı tek amacım iş bulabılmektı.<br />
 <br />
<strong>C.B :Konu ile ilgili yasal bir süreç başlatmayı düşünüyor musunuz?</strong></p>
<p>Ş.E : Evet yasal hakkımı  kullanacağım..<br />
 <br />
<strong>C.B :Konu ile ilgili olarak size destek veren kurumlar ve kişiler var mı?</strong></p>
<p>Ş.E : Evet ağabeyim medya sektörunde olduğu için sağolsunlar benımle ılgılendıler.Mazlumder yaşamış olduğum olayla ılgılı desteklerını ve ellerınden gelenı yapacaklarını bıldırdıler. <br />
  <br />
<strong>C.B :Geçmiş olsun temennilerimizi ekleyerek son olarak bizimle paylaşmak istediğiniz konular varsa lütfen paylaşır mısınız?</strong></p>
<p>Ş.E : Son olarak yaşamış olduğum bu olay benı üzdü belkı ama insan hakkı olan çalışma hakkımı inancım gereği örttüğüm başörtümle aramaya devam edeceğim.Teşekkür ederim..<br />
 <br />
<strong>C.B :Teşekkür ediyoruz.</strong><br />
 <br />
  Bir ülke de iş yerlerinin,çalışma merkezi daha doğrusu ekmek kapısı olduğunu düşünüyordum.İnsanların aldığı eğitimi,uzmanlıklarını ve yeteneklerini potansiyel enerjiye dönüştürüp hem kendilerinin hem de toplumun fayda gördüğü bu ve bu tarz iş yerlerinin öncelikli görevleri olan &#8216; hizmet verme &#8216; gerekliliklerinin yerini üstlerine vazife olmayan,insanları tek tipleştirme,onlara mahalle baskısı yapma,kendi doğrularını hakaret içeren bir dille dayatma,küçümseme,toplumdan dışlama,hakaret ederek engelleme,çirkin tahrik ile yöntem sunma,toplumu kamplara bölüp insanlara belirledikleri semtlere tıkma,iş yerlerini malum zihniyete dahil etme,siyasi görüşlerini çalışma alanlarına bulaştırma ve kanunu ihlal edip suç işleme gibi malum zihniyetin görev alanı ilan etme çabalarını etik dışı buluyor,bu konuda mağdur edilen taraflara topulumun her kesimini vicdanlarıyla davranarak destek vermeye davet ediyorum.</p>
<p>&#8230; Bu makale ilginizi çektiyse&#8230;
</p>
<p style="text-align: right;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak-laiklik.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-11326" title="kapak-laiklik" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak-laiklik.jpg" alt="" width="176" height="273" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/alaturka_laiklik.pdf" target="_blank"> Alaturka Laiklik: “Beni bir bir sen anladın, sen de yanlış anladın!”</a></strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak.jpg"></a>Türkiye Cumhuriyeti’nde Alevîlere zorla Sünnî İslâm öğretilirken Sünnîlerin başörtüsü devlet dairelerinde yasak. Türk Ordusu’nun istihbaratı camileri ve namaz kılanları fişliyor. Hristiyan Ermenilerin ne kiliseleri, ne yetimhaneleri ne de cemaat lideri seçimleri özgürce yapılamıyor. Rumların ruhban okulları özgür değil. Yahudiler diğer gayrı Müslimler gibi askerde ayrımcılığa uğruyor. Ateistlerin kitapları, internet siteleri yasaklanabiliyor, kapatılabiliyor. Gayrı Müslimlerin alın teriyle biriktirdikleri vakıf malları 1970′lerde gasp edildi, hâlâ geri verilmiyor.</p>
<p>Sahi Laiklik neye yarıyor? Bu kitap son yıllarda Türkiye’nin gündemine gelen, birbirinden ayrı gibi duran ama çekirdeğinde <strong>Yobaz Laiklik Meselesini</strong> barındıran konuları ele alıyor.<a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/alaturka_laiklik.pdf" target="_blank"><strong>Buradan indirebilirsiniz.</strong></a></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2009/07/27/is-arayan-basortulu-kiza-hakaret/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/07/27/is-arayan-basortulu-kiza-hakaret/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
	</channel>
</rss>

