<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	>

<channel>
	<title>Derin Düşünce &#187; Politika</title>
	<atom:link href="http://www.derindusunce.org/category/politika/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.derindusunce.org</link>
	<description>Grup platformu</description>
	<pubDate>Fri, 25 May 2012 09:41:57 +0000</pubDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.6.2</generator>
	<language>en</language>
			<item>
		<title>Demirel: Türkiye&#8217;nin başına gelen en büyük felâket</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2012/04/17/demirel-turkiyenin-basina-gelen-en-buyuk-felaket/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2012/04/17/demirel-turkiyenin-basina-gelen-en-buyuk-felaket/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 17 Apr 2012 20:30:51 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Aylin do Nascimento</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Politika]]></category>

		<category><![CDATA[Yalan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=21496</guid>
		<description><![CDATA[&#8220;&#8230;Efendim 28 Şubat&#8217;ı yapanları salt askerde değil sivilde de arayacaksınız! Hem Anasol-D hükümetinin kurucularında arayacaksınız; hem de &#8220;RP ve onun zihniyetinde olanlar siyaset yapmasın. Geldikleri yere (merdiven altına) geri dönsün; alıştığımız kesimler Türkiye&#8217;yi yönetmeyi sürdürsün!&#8221; diyenlerde.(Şükrü Karatepe-Kayseri Belediye Eski Başkanı)
[...] Demagoji toplumun istek, korku ve önyargılarını sömürüp çarpıtarak siyaset yapma sanatıdır. Demirel ‘in, 28 Şubat [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/suleyman_demirel.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/suleyman_demirel.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-11247" title="suleyman_demirel" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/suleyman_demirel.jpg" alt="" width="142" height="494" /></a>&#8220;&#8230;Efendim 28 Şubat&#8217;ı yapanları salt askerde değil sivilde de arayacaksınız! Hem Anasol-D hükümetinin kurucularında arayacaksınız; hem de <strong><em>&#8220;RP ve onun zihniyetinde olanlar siyaset yapmasın. Geldikleri yere (merdiven altına) geri dönsün; alıştığımız kesimler Türkiye&#8217;yi yönetmeyi sürdürsün!&#8221; </em></strong>diyenlerde.(Şükrü Karatepe-Kayseri Belediye Eski Başkanı)</p>
<p>[...] Demagoji toplumun istek, korku ve önyargılarını sömürüp çarpıtarak siyaset yapma sanatıdır. Demirel ‘in, 28 Şubat değerlendirmesi, demagoji sanatının en güzel örneklerinden biridir. Erbakan 28 Şubat kararlarını imzalamasa, Batı Çalışma Grubu önderliğinde asker topuyla tüfeğiyle geliyordu iktidara. Cuntayla ilgili tüm belgeleri Emniyet İstihbarat Müdürü Bülent Orakoğlu ele geçirmiş ama bunları Erbakan, cuntanın varlığını görsün diye Demirel&#8217;e teslim etmişti. Belgeleri Demirel kamuoyuyla paylaşsa, 28 Şubat iflas edecekti daha palazlanamadan. Ne var ki, demokrasiyi ve düzeni kurtaracak belgeleri açıklayacağına kendi kullanmaya karar verdi. Anasol-D Hükümeti&#8217;nin kurulmasına yol döşedi, siyasal geleneklere göre başbakanlık görevini Tansu Çiller&#8217;e verecekken Mesut Yılmaz&#8217;ı başa geçirdi. İsteseydi eğer, Refahyol Hükümeti&#8217;ni kurtarabilir, BÇG&#8217;yi saf dışı bırakır, cuntayı emekli etmesi için Erbakan&#8217;la işbirliğine soyunur ve tabi demokrasi kazanırdı. Yapmadı. DYP&#8217;den onlarca milletve kilinin istifa etmesinde başrole soyundu ve Çiller&#8217;in başbakanlığında kurulacak hükümetin TBMM&#8217;de güvenoyu alamayacak konuma düşmesinde çok etkili oldu. DYP Çiller&#8217;in değil Demirel&#8217;in partisiydi; o istemese bir sürü milletvekili partiden ayrılır mıydı? Cindoruk bu milletvekilleriyle DTP&#8217;yi kurabilir miydi, koalisyona girip hükümet ortağı olabilir miydi?&#8230;&#8221; <a href="http://www.stargazete.com/yazar/aziz-ustel/guncel/demirelden-28-subat-yorumlari/yazi-541644" target="_blank">TAMAMI</a> </p>
<p> </p>
<p> </p>
<p> </p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/10/kendi_ulkesini_isgal_eden_ordu.pdf"><img class="alignleft" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/10/kendi_ulkesini_isgal_eden_ordu.jpg" alt="" width="106" height="168" /><strong>Kendi ülkesini işgal eden ordu</strong></a></p>
<p style="text-align: justify;">Hiç bir yeri işgal edemeyen ordular kendi ülkelerini işgal ederler. Çünkü bir ordunun ayakta durması için insan emeği ve maddî destek gereklidir. Beceriksiz ordular disiplinsiz olduklarından <strong>YABANCI</strong> <strong>DÜŞMAN </strong>ile savaşamazlar. Kolayca yenebilecekleri <strong>İÇ DÜŞMANLAR</strong> uydururlar ve bu bahane ile kendi ülkelerini işgal ederler. Başbakan asarlar. Milletvekillerini hapse atarlar. Korumakla yükümlü oldukları halkı işkenceler altında inletirler.  İşgalciler kimseye hesap vermezler. Halkın isyan etmesine engel olmak için <strong><em>“etrafımız düşmanla çevrili”</em></strong> diyerek  <strong>KORKU PROPAGANDASI</strong> yaparlar. Eleştirilerden uzak kalmak için farklı inançlardan ve kültürlerden olan insanların birbirine düşman olması da bu eşkiyaların işine gelir. Bu sebeple terörü destekleyebilir hatta teröristlere silah ve para yardımında bulunabilirler. Okuyacağınız kitap kendi ülkesini işgal etmiş bir ordunun kısa tarihidir. <strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/10/kendi_ulkesini_isgal_eden_ordu.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/11/tarih_sasirmaktir_1.pdf" target="_blank">Tarih şaşırmaktır</a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/11/tarih_sasirmaktir_1.pdf" target="_blank"><img class="alignleft size-medium wp-image-13449" title="tarih_sasirmaktir" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/11/tarih_sasirmaktir.jpg" alt="" width="109" height="141" /></a>Evet… Tarih şaşırmaktır. Atatürk’e şaşırmak, Kürtlere şaşırmak, Lozan’a şaşırmaktır. Geçmişe hayret edip bugüne eleştirel bakabilmek, yarını hazırlamaktır Tarih. Geçmişe değil geleceğe dönüktür amacı. Özetle siyasî bir propaganda aygıtı değildir. Gaz vermek, <strong>“Asker millet”</strong> üretmek, <strong>atalarımızla gurur duymak</strong> için tarih araştırılmaz. Eğer resmî tarihin beyin yıkamasından bıktıysanız bu kitap ilginizi çekecektir… <strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/11/tarih_sasirmaktir_1.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a>  </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/kemalizm_kadin.pdf"><span style="color: #0000ff;"><strong>Kadın hakları ve Kemalizm </strong></span></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/kemalizm_kadin.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff;"><strong><img class="alignleft size-medium wp-image-6982" title="20091025_derin_dusunce_org_kadin_kemalizm" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/10/20091025_derin_dusunce_org_kadin_kemalizm-229x300.jpg" alt="" width="121" height="171" /></strong></span></a></p>
<p class="entry" style="text-align: justify;"> <strong>“Kemalizm Türk kadınına özgürlük verdi”</strong> gibi sloganlarla düşünmeye daha doğrusu ezberlemeye itildiği için sık sık  şaşırmaya mahkûm bir kuşak bizimki. Tarihi, belgeleri, siyasî söylemleri ve sloganları aklın imtihanına tabi tutan herkes hayretler içinde kalıyor. <strong>“İyi de biz bunu bunca sene nasıl yuttuk?”</strong> diye sormaktan alamıyoruz kendimizi.  Kemalist düşüncenin, çağdaşlığın ve Atatürk devrimlerinin yılmaz bekçisi <strong>“çağdaş Türk kadını’nın sesi”</strong> Cumhuriyet Gazetesi’nin başyazarı olan Yunus Nadi kadınların siyasete atılmasına nasıl tepki vermiş meselâ?  <strong>“Havva’nın kızları, Meclis’e girip yılın manto modasını tartışacak” </strong><strong> </strong>Kadınlar Halk Fırkası kapatılınca yerine Türk Kadınlar Birliği kurulmuş. O da kapatılınca Cumhuriyet Gazetesi’nde şu başlık atılmış:  <strong>“Türk Kadınlar Birliği kapatıldı, fesat çıkaran hatun kişilere haddi bildirildi.” </strong>Derin Düşünce Fikir Platformu yakasını resmî tarihten kurtarmak isteyen okurlarına ezber bozan bir kitap öneriyor : <a href="http://www.derindusunce.org/img/kemalizm_kadin.pdf"><strong><span style="color: #0066cc;">Kadın hakları ve Kemalizm ilişkisine alternatif bir bakış</span></strong></a></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2012/04/17/demirel-turkiyenin-basina-gelen-en-buyuk-felaket/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2012/04/17/demirel-turkiyenin-basina-gelen-en-buyuk-felaket/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Dindar nesil mi, Asım&#8217;ın nesli mi?</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2012/02/13/dindar-nesil-mi-asimin-nesli-mi/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2012/02/13/dindar-nesil-mi-asimin-nesli-mi/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 13 Feb 2012 08:03:56 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Konuk Yazar</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Laiklik]]></category>

		<category><![CDATA[Muhafazakarlık]]></category>

		<category><![CDATA[Politika]]></category>

		<category><![CDATA[Türkiye Dindarlığı]]></category>

		<category><![CDATA[islamcilik]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=20621</guid>
		<description><![CDATA[İbrahim Becer
Bazen, Tayyip Erdoğan&#8217;ın konuşmasını, Cemil Meriç Üstadın yazmasına benzetirim ben. Okuyanlar bilir, Cemil Meriç yazarken karşısındakinin seviyesiyle, anlayıp anlamadığıyla pek ilgilenen bir Yazar değildir. Bu konuda da kırmızı çizgileri sert ve nettir Üstadın: &#8220;Halkın seviyesine ineceğiz diye dilimizi papağanınkine benzetmek, halklaşmak değil eşekleşmektir&#8221; der. Kant&#8217;ı da bu konuda örnek göstererek, &#8220;Kaç Almanın kendisini anladığını&#8221; [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/02/dindar_nesil_akp.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-20622" title="dindar_nesil_akp" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/02/dindar_nesil_akp.jpg" alt="" width="250" height="376" /></a>İbrahim Becer</em></strong></p>
<p>Bazen, Tayyip Erdoğan&#8217;ın konuşmasını, Cemil Meriç Üstadın yazmasına benzetirim ben. Okuyanlar bilir, Cemil Meriç yazarken karşısındakinin seviyesiyle, anlayıp anlamadığıyla pek ilgilenen bir Yazar değildir. Bu konuda da kırmızı çizgileri sert ve nettir Üstadın: <em>&#8220;Halkın seviyesine ineceğiz diye dilimizi papağanınkine benzetmek, halklaşmak değil eşekleşmektir&#8221; </em>der. Kant&#8217;ı da bu konuda örnek göstererek, &#8220;Kaç Almanın kendisini anladığını&#8221; sorgular.</p>
<p>Bir Düşünüre, ‘hele ki bu isim Cemil Meriç&#8217;se&#8217; yazma tekniği konusunda akıl vermek her babayiğidin harcı olmadığı gibi haddi de değildir. Beğenilmez, okunmaz ve olay kapanır gider. Oysa ki bir siyasetçiyi aynı kefeye koyamazsınız. Çünkü siyasetçi, siyaseti sanat için değil halk için yapan kişidir. &#8220;Halk için mi, sanat için mi&#8221; tartışmaları, bir siyasetçi için liseli yılların popüler bir münazara konusudur o kadar.</p>
<p>Fakat Türk Siyasetinin bir noktada ciddi bir açmazı var<strong><em>; Özellikle Refah Geleneğine ve Cemaat Geleneğine kendilerini düşman / muhalif olarak konumlandıranların rakipleri konusunda olağanüstü cehaletleri.</em></strong> Bu konunun çok detaylı bir konu olduğunun farkındayım ve girmeyi düşünmüyorum. Benim amacım, Tayyip Erdoğan&#8217;ın ‘dindar nesil&#8217; derken ne demek istediğini anlayabilmek.</p>
<p>Tayyip Erdoğan dindar mıdır? Tanıkların şehadetine göre iyi bir dindardır. Hapishanedeki arkadaşı Hasan Yeşildağ <span id="more-20621"></span>anlatıyor: &#8220;<em>&#8230;Sabah 5.00&#8242;de bir tıkırtıyla uyandım. Baktım, Reis sabah namazı için hazırlık yapıyor. O zamanlar cumadan cumaya namaz kılan biri olsam da kalkıp abdest aldım. Altı üstü dört rekât namaz değil mi bu, kılar yatarız dedim. Sünneti kıldık, ben kamet getirdim, Reis imam oldu. Yasin Suresiyle kıldırdığı için tam kırk beş dakika sürdü. Ben, &#8220;mahpusluğun ilk günü ya! Maneviyat ihtiyacı tavan yaptı&#8221; düşüncesinde olduğumdan fazla üstünde durmadım. Fakat ikinci gün de kırk beş dakika olan süre, üçüncü gün bir saate çıkınca durumu Ahmet Ergün&#8217;e açtım. Ertesi gün, &#8220;şikâyetçiymişsin benden&#8221; dedi. &#8220;estağfurullah&#8221; dedim. &#8220;o zaman sabaha kadar oturuyoruz, namazı kılıp öyle yatıyoruz&#8221; dedi.</em></p>
<p>                Bir dindar olan Tayyip Erdoğan&#8217;ın, ‘dindar nesil&#8217; derken kastettiği bu mudur? Bence hayır!  Dört rekatı kırk beş dakikada kılmak, bir samimiyet ispatı, nefsin burnunu yerlere sürtme, gözlerdeki ağır uyku sislerine karşı gelme, şeytana posta koyma tavrı olduğu konusunda hemfikirim. Daha açık bir ifadeyle, ilk rekâtta Kevser Suresi yerine Yasin Suresini okumak bir Müslüman için gıpta edilecek bir durumdur.</p>
<p>                Şimdi konuyu açabiliriz. Gerek Tayyip Erdoğan&#8217;ın şahsına, gerekse Ak Parti&#8217;nin tüzel kişiliğine muhalefet edenler belli bir noktadan sonra işi galiz küfürlere kadar vardırıyorlar. Başta siyasi muhalifleri olmak üzere, birçok kişi ondan bahsederken hançereden konuşmak ihtiyacı hissediyor. ‘Kişi, bilmediğinin düşmanıdır&#8217; der Hz. Ali. Bunun sebebini bugüne kadar ben de anlayabilmiş değilim ama kimse bu geleneğin beslendiği kaynakları merak etmedi. Mesela CHP&#8217;nin altı okuna nispet yapan bir Dokuz Işıklı MHP&#8217;ye nazaran bu gelenek aforizmalarını hep saklı tutmuştur. Belki kasıtlı bir tercihtir, belki de bir arka plan hesabı yapıldı bilmiyorum ama aynı durum Cemaat için de geçerli. Altı Ok veya Dokuz Işık doktrinini okuduğunuz zaman eldeki malzemeyi üç aşağı beş yukarı anlayabiliyorsunuz. CHP bu konuda biraz daha şanssız bir siyasi harekettir; gerek derin geçmişi, gerekse Devlet&#8217;in iliklerine kadar işlemiş yapısıyla gizlisi saklısı olmayan bir ‘nü&#8217; çalışmasıdır CHP.</p>
<p>                <em>&#8220;Asım&#8217;ın Nesli&#8221;</em> tamlaması, Kemal Kılıçdaroğlu&#8217;da dâhil olmak üzere CHP&#8217;li dostlarımıza ne anlam ifade ediyor olabilir? Ya da daha önce böyle bir şey duydular mı? Peki onu geçtim, <em>‘Sakarya&#8217;</em> kendileri için sadece plakası 54 olan bir il ve bir dereyle sınırlı bir kelime midir? Şeytanın avukatlığına soyunalım ve şöyle soralım bir de: &#8220;Sizin tarafınızdan bir kelimeyle mahdut olan Sakarya, muarızınız için bir kelimeden öte bir anlam ifade ediyor olabilir mi? ‘<em>Zindandan Mehmet&#8217;e mektup&#8217; </em>adlı şiiri, bir mahpusun hezeyanları olarak mı tasnif ediyorsunuz siz?</p>
<p>                İşte benim anlam veremediğim nokta tam olarak bu: Bırakın siyasi rekabeti, düşman bellediğiniz bir ideolojiyle mücadele etmek için, insanları sokağa dökmek de dâhil olmak üzere her türlü organizasyona müdahil oluyorsunuz, ama iş bir şiiri okumaya ve anlamaya gelince yan çiziyorsunuz. CHP&#8217;li dostlar hayata, Şükran Kurdakul&#8217;un Edebiyat Ansiklopedisi perspektifinden baktıkları müddetçe üzgünüm ama kaybetmeye mahkûmdurlar. Kendisi dört ciltlik bir Edebiyat Ansiklopedisi hazırladığı halde, Necip fazıl ve Akif&#8217; e ayırdığı bölüm Nazım&#8217;a ayırdığı bölümün ancak yarısına tekabül ediyordu. Buna mukabil, Türk halkının Nazım Hikmet&#8217;in şahsında taraftarlarına hiç tevessül etmemesi de bir paradoks oluşturmuyor mu kendileri için?</p>
<p>                Bugünün Türkiye&#8217;sinde Nazım&#8217;ın görüşlerinin değil, tam karşı cenahtaki Akif ve Necip Fazıl&#8217;ın görüşlerinin iktidar olduğu bir gerçektir. Belki bahse konu siyasi partilerimizin üst yapılarında bunu dillendirebilecek bir edebiyatçı yoktur ama elbet oralarda bir yerde biri, bu gerçeği görüyordur.</p>
<p>                Dindar nesil, sadece ibadetlerini yerine getiren ve camiyle ev arasında sıkışmış insan profili değildir. Yaşadığımız günler, bu şekil bir dindarlığın dertlere çare olmadığını gösterdi bizlere. Kışlayla ev arasına sıkışmayı reddeden bir Askerin olduğu ülkede, evle cami arasına sıkışmak, başına gelecek musibetlerden muaf tutmuyor insanı. Hoş, 28 Şubat Döneminde sıkça rastladığımız, fakültelerin önünde naçar bekleşen başörtülü kızlarımızı görünce bunun da yeterli olmadığını gördük ya neyse.</p>
<p>                Akif değil ama Necip Fazıl zamanında, &#8220;<em>öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya</em>&#8221; derken bu kızlarımızı kastediyor olmasındı.<a name="_GoBack"></a></p>
<p>                Bu ülke, Fikret&#8217;in Haluk&#8217;una değil de Akif&#8217;in Asım&#8217;ına meyletmiştir. Sırf bu tercihi yüzünden defalarca cezalandırılsa da, tahkir edilse de, müntesiplerine cehennem azabı dünyada tattırılsa da pişman olmamış, acıyı bal eylemiştir. Yıllar var ki Haluk&#8217;la, Asım bu coğrafyada kıran kırana savaşmaktadır. Tevfik Fikret, Haluk&#8217;tan batıya ait ne varsa alıp gelmesini ister. Haluk&#8217;ta kendinden istenileni yaparak mürtet olma noktasına gelir. Kısacası Haluk, Batı&#8217;nın bilgisini doğrudan taşıyamadığı gibi kendi kültürüne ve kendi milletine de yabancı biri olup çıkmıştır. Fikret&#8217;in kolaycılığı seçmeye zorladığı Haluk&#8217;un geldiği nokta, Akif&#8217;e göre bedbaht bir duruştur.</p>
<p>                Oysaki Asım öyle midir ya! Asım, Safahat&#8217;ın altıncı bölümünde Mehmet Akif&#8217;in manevi oğludur. Akif onu çok sevmekte ve vatan sevgisi, tarih şuuru, inkişaf, tekâmül adına ne kadar fikir varsa Asım&#8217;la özdeşleştirmektedir. Asım ilk önce diniyle, tarihiyle, kültürüyle ve toplumuyla barışık olacak, her türlü kompleksten arınacaktır. Fakat Asım için bu da yetmeyecektir; Asım korkak, ürkek ve çekingen olmayacaktır. Tüm bu hasletler Asım&#8217;a yakışmaz. O, tek dişi kalmış Hristiyan Batının her türlü tasallutuna karşı milletin ve dinin istiklalini savunacak, namusunu koruyacak, gerekirse canını bile feda edecektir.</p>
<p>                Asım dindar olacaktır. Ama bu dindarlık da Akif&#8217;in çizdiği çerçevede olacaktır: <em>&#8220;İnmemiştir hele Kur&#8217;an şunu hakkıyla bilin / ne mezarlıkta okunmak ne de fal bakmak için&#8221; </em>mısralarıyla Akif bu çerçeveyi çizer. Asım ve neslinden istenen, Kur&#8217;an&#8217;ı hurafelerden arındırmış bir şekilde anlaması ve bu anlayışı dinamik bir bilgiyle yoğurarak bir sonuç elde etmesidir. Gayesi insanları hidayete erdirmek olan Kur&#8217;an, ancak bu şekilde üzerine atılmak istenen iftiradan kurtulabilir. Çünkü Fikret&#8217;in Haluk&#8217;u geri kalışımızın müsebbibi olarak O&#8217;nu işaret etmektedir. Akif buna şiddetle karşı çıkmaktadır; Ona göre, Kur&#8217;an&#8217;ı anlamamak ve İslam&#8217;ı yaşamamak yanında cehalet ve tembelliğimiz bizim en büyük düşmanımızdır.</p>
<p>                Akif&#8217;in Asım&#8217;ı elbette tevekkül sahibi bir insan olacaktır ama tevekkül etmek tembellik yapmak değildir. Yes&#8217;e (ümitsizliğe) kapılmamak, Allah&#8217;tan ümidi hiç kesmemek, Kur&#8217;an&#8217;ı bir yaşam biçimi haline getirmek, sadece yaşadığı coğrafyayı değil tüm dünyayı kurtarabilmek için ilim ve irfanla yoğrulmak da Asım&#8217;ın görevlerindendir. </p>
<p>                Kısacası Akif&#8217;in Asım&#8217;ı, Türk Edebiyatında ‘dine bağlı modernleşme&#8217; sürecinin en büyük karakteridir. Şairin ona yüklediği görev de zamandan ve mekândan münezzeh olan ideal bir gençlik tasavvurudur. O Asım ki, iman, ahlak ve bilgi ile donanmış; halkından utanmayan, bilakis ona gelen darbeleri üzerinde taşıdığı özelliklerle bertaraf eden kişidir. Yaşanan o netameli yıllarda Asım, Akif&#8217;in biricik hayalidir&#8230;</p>
<p>                Benim dindar nesil denince anladığım bundan ibarettir. Belki iyi bir Yazar çıkar ve işin içine Necip Fazıl ve ideologyasını da katarak, ortaya eşsiz bir makale çıkarır. Daha da iyi niyetli olalım ve topluma yön veren cümle siyasetçi tayfasının birbirilerini anlamak için tüm bu yazılanları çizilenleri okuduklarını düşünelim.</p>
<p>                Nazım&#8217;ın dediği gibi yani: <em>Bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine&#8230; </em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em> </em></p>
<p> </p>
<p>… Bu konuda okumak için…</p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 30px;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/02/islamcilik_kitap_k.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-14898" title="islamcilik_kitap_k" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/02/islamcilik_kitap_k.jpg" alt="" width="118" height="183" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/img/Islamcilik-devrim-demokrasi.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"> İslâmcılık, Devrim ile Demokrasi Kavşağında </span></a></strong></p>
<p style="padding-left: 30px;">Müslümanca yaşamak için devletin de “Müslüman” olması mı gerekiyor? Bu o kadar net değil. Çünkü İslâm’ın gereği olan “kısıtlamaları” insan en başta kendi nefsine uygulamalı. Aksi takdirde dinî mecburiyet ve yasakların kanun gücüyle dayatılması vatandaşı çocuklaştırıyor ister istemez. <strong>İ</strong><strong>yi-kötü ayrımı yapmak, iyiden yana tercih kullanacak cesareti bulmak gibi insanî güzellikler devletin elinde bürokratik malzeme haline geliyor. </strong>21ci asırda Müslümanca yaşamak kolay değil. Yani İslâm’ın özüne dair olanı, değişmezleri korumak ama son kullanma tarihi geçmiş geleneklerden kurtulmak. AKP’yi iktidara taşıyan fikrî yapıyı, Demokrasi-İslâm ilişkisini, İran’ı ve Milli Görüş’ü  sorguladığımız bu kitabı ilginize sunuyoruz. <strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/Islamcilik-devrim-demokrasi.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></a>  </strong></p>
<p style="padding-left: 30px;"><span style="color: #0000ff;"><strong>M<span><span><span>ü</span>slüman’ın Zaman’la imtihanı </span></span></strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091210_derin_dusunce_org_musluman.jpg"></a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/musluman_zaman.pdf" target="_blank"><span style="color: #3366ff;"><img class="alignleft size-medium wp-image-7624" title="20091210_derin_dusunce_org_musluman" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091210_derin_dusunce_org_musluman-203x300.jpg" alt="" width="114" height="155" /></span></a></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Sunuş</strong>: Müslümanlar dünyanın toplam nüfusunun %20’sini teşkil ediyorlar ama gerçek anlamda bir birlik yok. Askerî  tehditler karşısında birleşmek şöyle dursun birbiriyle savaş halinde olan Müslüman ülkeler var. Dünya ekonomisinin sadece %2-%3′lük bir kısmını üretebilen İslâm ülkeleri Avrupa Birliği gibi tek bir devlet olsalardı <strong><em>Gayrı Safi Millî Hasıla bakımından SADECE Almanya kadar </em></strong>bir ekonomik güç oluşturacaklardı. Bu bölünmüşlüğü ve <strong><em>en sonda, en altta kalmayı tevekkülle(!) kabul etmenin</em></strong> bedeli çok ağır: Bosna’da, Filistin’de, Çeçenistan’da, Doğu Türkistan’da ve daha bir çok yerde zulüm kol geziyor. Müslümanlar ağır bir imtihan geçiyorlar. Yaşamlarını şekillendiren şeylerle ilişkilerini gözden geçirmekle başlıyor bu imtihan. Teknolojiyle, lüks tüketimle, savaşla, kapitalizmle, demokrasiyle , “ötekiler” ile ve İslâm ile olan ilişkilerini daha sağlıklı bir zemine oturtabilecekler mi? <a href="http://www.derindusunce.org/img/musluman_zaman.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><strong><em>Müslüman’ın Zaman’la imtihanı</em></strong> </span></a>adındaki 204 sayfalık bu kitap işte bütün bu konuları sorgulayan ve çözümler öneren makalelerden oluşuyor.</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2012/02/13/dindar-nesil-mi-asimin-nesli-mi/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2012/02/13/dindar-nesil-mi-asimin-nesli-mi/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Bir Liderin Doğuşu: Recep Tayyip Erdoğan</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2012/02/08/bir-liderin-dogusu-recep-tayyip-erdogan/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2012/02/08/bir-liderin-dogusu-recep-tayyip-erdogan/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 08 Feb 2012 21:42:31 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Konuk Yazar</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[AKP]]></category>

		<category><![CDATA[Kitap Tanıtımı]]></category>

		<category><![CDATA[Politika]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=20578</guid>
		<description><![CDATA[İbrahim Becer
Tayyip Erdoğan&#8217;ı gelmiş geçmiş tüm liderlerden ayıran birçok fark varsa da bir ayrıntı çok önemli: Seveni çok seviyor, sevmeyeni nefret ediyor. Doksanlı yılların ortalarından bu yana, müsait olduğum müddetçe kendisini defalarca canlı izleme şansına sahip oldum. Diğer Liderlere göre mimikleriyle, fizyonomisiyle, vücut diliyle hatta sert diliyle farklı bir Lider profili çizer Tayyip Erdoğan.
Kendisine yapılan [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/02/bir_liderin_dogusu_tayyip_erdogan.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-20577" title="bir_liderin_dogusu_tayyip_erdogan" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/02/bir_liderin_dogusu_tayyip_erdogan-186x300.jpg" alt="" width="186" height="300" /></a>İbrahim Becer</em></strong></p>
<p>Tayyip Erdoğan&#8217;ı gelmiş geçmiş tüm liderlerden ayıran birçok fark varsa da bir ayrıntı çok önemli: Seveni çok seviyor, sevmeyeni nefret ediyor. Doksanlı yılların ortalarından bu yana, müsait olduğum müddetçe kendisini defalarca canlı izleme şansına sahip oldum. Diğer Liderlere göre mimikleriyle, fizyonomisiyle, vücut diliyle hatta sert diliyle farklı bir Lider profili çizer Tayyip Erdoğan.</p>
<p>Kendisine yapılan suçlamalar arasında ülkeyi bölmekten tutun da vatan satmaya, oradan Laik cumhuriyeti temelden sarsmaya kadar sayısız maddeler olan bu adamın geldiği noktaya bakılacak olursa, Türkiye için ciddi bir sorun var: Bahse konu tüm bu suçları işlediğine inanılan Tayyip Erdoğan&#8217;ın, ülke genelinde % 50&#8242;ye varan iştirakçilerinin durumu ne olacak?</p>
<p>Ben yine de %50&#8242;lik &#8220;ihanet-i vataniye suçuna iştirak eden kitleye&#8221; değil de, en severden daha vatansever kitleye bir iyilik <span id="more-20578"></span>yapayım. Gelin size düşmanınızı tanıtayım; göreceksiniz, Tayyip Erdoğan ne sadece Ergün Poyraz&#8217;ın kitaplarında anlatılan bir gizli tarikat üyesi ne de Vural Savaş&#8217;ın bahsettiği gibi habis urla beslenen vampirler tayfasından.</p>
<p>Ben ilke olarak düşmanlıkla beslenmeyen biri olsam da yine de &#8220;taraf&#8221; olmadığım insanlara küfretmekten ziyade anlamaya çalışan bir insanım. Bunun bir değil, birden fazla faydasını gördüm şimdiye kadar; en büyük faydası da, aynı görüşü paylaşmadığım halde çok insanla hala yüz yüze bakabiliyoruz. İletişim yollarını kestirip atmak, diyaloğun getirdiği çok renkliliği, monoloğun soğuk cenderesine hapsetmek pek akıl kârı değil çünkü.</p>
<p>Elimde Tayyip Erdoğan&#8217;ı, yakın tanıklarının gözlemleriyle anlatan güzel bir kitap var: <strong><em>Bir Liderin Doğuşu: Recep Tayyip Erdoğan</em></strong>. Bu kitaptan önceki okuduğum kitap da Ahmet Davutoğlu&#8217;nu anlatan, &#8220;Hoca&#8221; adlı eserdi ve o da çok nitelikliydi.</p>
<p><em>&#8220;Yandaş olduğun için bu adamların burada reklamını yapıyorsun&#8221; </em>diyen dostlara da selam olsun. Şu anda okuduğum kitabın, Cem Ersever tarafından yazılan ve Abdullah Öcalan&#8217;ı anlattığını hatırlatırım. Şimdi kitabın sayfalarında gezelim biraz&#8230;</p>
<p>Harun Karaca anlatıyor:</p>
<p>                <em>&#8220;1987 Genel Seçimlerinde, Beyoğlu Zeytinburnu Bölgesinden Milletvekili adayıydı. Kampanyanın en yoğun olduğu günlerde, Zile&#8217;den konferans daveti almıştı. Vakit sorunu vardı ama ısrar edilince geri çeviremedi. O akşam bir ev sohbetine katılacaktı. Sohbet bittikten sonra, geceleyin yola çıkacağız, ertesi akşam konuşmasını yapacak ve aynı akşam geri döneceğiz. Gece yarısına doğru sohbet bitince gidip aldık Tayyip Bey&#8217;i. Yola çıkmak üzereyiz: &#8220;az kalsın unutuyordum, benim eve uğramam lazım&#8221; dedi. &#8220;Hayırdır?&#8221; dedik. &#8220;eve kömür çıkarmam lazım&#8221; dedi.</em></p>
<p>                ‘Bir Liderin Doğuşu: Tayyip Erdoğan&#8217;, son zamanlarda okuduğum tartışmasız en iyi biyografik eser. Hoş, beni ilgilendirmez ama Tayyip Erdoğan&#8217;ın siyasi rakiplerinden biri olsaydım bu kitabı bir kerede bitirirdim. İçinde barındırdığı resimleri de dâhil 390 sayfalık bu kitabı okumam bir günümü aldı. Kitap, Hüseyin Besli ve Ömer Özbay tarafından yazılmış. İçinde, girişte de örneğini verdiğimiz küçük anekdotlarla<em>, &#8220;bu adam aslında kim, derdi ne, nereden gelip nereye gitmek ister?&#8221;</em> gibi sorulara cevap aramakta.</p>
<p>                Kitap, Tayyip Erdoğan&#8217;ın şahsında yakın tarihe de ışık tutmakta: Necip Fazıl&#8217;la ilişkisi, başarısız olduğu seçim süreçleri, Hoca ve Ak Saçlılarla alttan alta çekişmesi, 28 Şubat ve hapse düşme süreci, medyanın kendisine karşı yürüttüğü linçe karşı tevekkülü, Ak Partinin kuruluşu ve ‘<em>muhtar bile olamaz&#8217;</em> denilirken Başbakan olması&#8230;</p>
<p>                Kadınların özellikle seçim döneminde aktif olarak kullanılması olayını ben her zaman Refah Geleneğinin bir alametifarikası olarak değerlendirmişimdir. Meğer bunu, teşkilatlardan gelen tüm itiraza karşı ilk kullanan Tayyip Erdoğan&#8217;mış. Hatta Ekrem Erdem, ilk kadın üyenin 1987 yılında, tamamen tesadüfen partiye kaydedildiğini anlatıyor: &#8221; <em>&#8230;Bir ev sohbeti sonrası, ev sahibine partiye kayıt olması için baskı yapıyorduk. Ne desek adam bir mazeret buluyor ve kayıt olmamak için bin dereden su getiriyordu. O sırada mutfaktan, &#8220;beni yazın&#8221; diye evin kızının sesi geldi. Doğrusu, &#8220;kadınları üye yapmıyoruz&#8221; demeye dilimiz varmadı; formu doldurtup kızımızı üye yaptık. Ne var ki uzun süre kayıt defterine işleyip İl&#8217;e gönderemedik. Sonunda, &#8220;biz gönderelim de İl Yönetimi ne yapacağına karar versin&#8221; dedik. Onlar da olumlu karşılayınca Şişli Teşkilatı olarak ilk kadın üyemizi kaydetmiş olduk. Beyoğlu seçimlerinde en büyük yenilik, kadınların sahaya ilk defa inmesidir&#8221;.</em></p>
<p>Yazar Sibel Eraslan&#8217;ın da buna benzer bir anısı var: <em>&#8220;&#8230;Hiç unutmam, o günlerde Marmara Çalışma Ekonomisi öğrencilerinden kız kardeşimle Fatih&#8217;te bir öğrenci iftarına gitmiştik. Konuşmacı Tayyip Bey&#8217;di. Konuşmaya başlar başlamaz kardeşimin gözlerinden yaşlar akmaya başlayınca şaşırmıştım, ülke ekonomisinden bahsediyordu oysa. Nedenini sorduğumda, kız kardeşim: &#8221; böylesine davudi bir ses ve içten bir hitabeti hiçbir hocamdan işitmemiştim şimdiye kadar&#8221; dedi. 1989&#8242;da beni, çay içmek için İstanbul İl Başkanlığına davet etti. Başörtüm yüzünden çalışamıyordum. Davete icabet ettim ve çay içmek üzere geldiğim partiden, kadın kollarını başlatmak üzere ayrıldım&#8221;.</em></p>
<p>Kitapta geçmişe ışık tutan anekdotlardan birisi de Hoca&#8217;yla ilgili olanıydı benim için. Hoca&#8217;nın ‘tek adam&#8217; mizacı, o yıllarda fısıltı gazetesiyle dillendirilse de işin boyutlarını öğrenmek bu günlere nasipmiş. O günlerin Refah Teşkilatında, Tayyip Erdoğan&#8217;ın başkanlığını yaptığı İstanbul İl Başkanlığıyla, Genel Merkez arasında usul yönünden ciddi bir çekişme vardır. Tayyip Erdoğan&#8217;ın kendine özgü yöntemlerine Genel Merkez şüpheyle yaklaşmaktadır.  94&#8242; yerel seçimleri öncesidir ve İstanbul Belediye Başkan adaylığı için Genel Merkez&#8217;in aklından henüz partiye yeni katılmış olan Ali Coşkun geçmektedir. Oğuzhan Asiltürk&#8217;ün ağzından, <em>&#8220;İstanbul dükalığını yıkacağız&#8221;</em> tehdidi dilden dile dolaşır o sıralar. Hoca, perde gerisinden izlediği bu mücadeleye el koyar ve her iki aday için anket yaptıracağını söyler. Fakat Ali Coşkun, <em>&#8220;anketten ben çıkmazsam, benim için züldür&#8221;</em> der. Fakat Tayyip Erdoğan dik durmakta ısrarlıdır ve sözünü esirgemez: &#8220;<em>Ali Coşkun, ‘anketten ben çıkmazsam, benim için züldür&#8217; diyormuş. Peki, bize ne oluyor? Kendimizi bildik bileli bu hareketin içindeyiz, on senedir bu teşkilatın başkanıyım. Şimdi bize diyorlar ki, ‘anket yapacağız ve seni yeni gelen biriyle yarıştıracağız&#8217;. Biz, bu bizim için züldür demiyoruz, Hayırlısı Allah&#8217;tan diyoruz&#8221;.</em></p>
<p>                Düğümün çözüleceği yer bellidir; Hoca&#8217;ya müracaat edilecektir ve öyle de olur. Gerisini Ahmet Ergün anlatıyor: <em>&#8220;&#8230;dilimin döndüğünce</em> <em>‘neden Tayyip Erdoğan&#8217;ın aday olması gerektiği&#8217; konusunda tezlerimi sıraladım. Yaptırdığımız anketten bahsettim. Yarım saat boyunca ben anlattım, Hoca sözümü kesmeden beni dinledi. En sonunda &#8220;bitti mi&#8221; diye sordu. ‘bitti sayenizde&#8217; dedim. Gözlerine bakmaya cesaret edemiyordum. ‘sayenizde ha&#8217; diye söz başladı ve hiç susmadan devam etti: &#8221; Siz, hangi hakla, benden, genel merkezden habersiz böyle bir çalışma yaptınız. Partimizin adını kullanarak insanlara soru sorma hakkını kim verdi size? Ali kıran baş kesen mi sandınız kendinizi, kimsiniz siz? İznimiz olmadan insanlara sorular sorarak kul hakkı yediğinizin farkında mısınız siz? Derhal tövbe ediniz! Tövbe de yetmez; soru sorduğunuz insanları bulup, onlardan tek tek özür dileyecek hatta helallik isteyeceksiniz&#8230;&#8221;</em></p>
<p><em>&#8220;Sessizce kalkıp huzurdan çıktık, hilafsız kulaklarımıza kadar kızarmıştık&#8221; </em>diye devam ediyor Ahmet Ergün 94&#8242; Yerel seçimleri Dönemini anlatırken.</p>
<p>                Kitabın en güzel yanı da, olayları dönemin tanıklarının ağzından, onların şehadetiyle anlatması. Kitap, bu yönüyle akıcılığını hiç kaybetmeden ilk sayfadan son sayfaya kadar temposunu korumakta. Ben sadece birkaç hikâyecik aktarabildim. Kitabın içerisinde onlarca tanığın anlattığı bir o kadar olay, o günler hakkında okura bilgi vermekte. Kitap, Tayyip Erdoğan&#8217;ın serüvenini en baştan alıp Başbakan olduğu gün noktalamaktadır. Benim için kitabın en çarpıcı bölümü de, o anın bir tanığının anlattığı olay oldu.</p>
<p>                Mustafa Gündoğan anlatıyor: &#8220;<em>&#8230;Pınarhisar Cezaevinde son akşamdı. Tayyip Bey zati eşyalarını toplarken &#8220;Başkanım&#8221;, dedim. ‘Hamdolsun bu da bitti. Hiç ara vermemiş gibi yolunuza devam edeceksiniz ve inşallah bir gün, bu ülkenin Başbakanı da olacaksınız. Lakin biz o günlerde yanınızda olmayacağız&#8221;. Tayyip Bey neşeliydi, bana gülerek: ‘Bak Mustafa! İşte sana söz: Eğer bir gün Başbakan olursam ilk görüşeceğim kişi sen olacaksın&#8221;. </em></p>
<p>Aradan zaman geçer ve Tayyip Erdoğan nihayet Başbakan olur. Yine Mustafa Gündoğan anlatıyor:</p>
<p> &#8221;<em>&#8230;Başbakanlık makamının bulunduğu katta, neredeyse adım atacak yer kalmamıştı. Milletvekilleri, Bakanlar, Parti üst yöneticileri herkes oradaydı. İçlerinde İlkokul mezunu olan belki de tek ben vardım. Fazla göze batmadan bu okumuş adamlara bakıp, ‘hepsi de okumuş, iyi yerlere gelmiş büyüklerimiz&#8217; diye geçirirken gözlerim, huzurlu bir yorgunlukla kendini makam koltuğuna bırakan Tayyip Bey&#8217;e takıldı. Ne yalan söyleyeyim, keyiflenerek: &#8220;Hey Yüce Mevlam! Bize bugünleri de gösterdin ya, emanet verdiğin canı hemen şuracıkta alsan ne gam&#8221; dedim. Sonra aklıma Ceza evindeki son gece konuşmamız geldi. Bu arada kutlama telaşı bitmiş, ortalık nispeten sakinleşmişti. Tayyip Bey, ‘Arkadaşlar, beni biraz yalnız bırakır mısınız&#8217; dedi. Diğerleriyle odayı terk etmeye hazırlanıyordum ki bana dönüp eliyle işaret etti: &#8220;Mustafa, sen kal!&#8221;&#8230;</em><a name="_GoBack"></a></p>
<p>                Sadece bu vefaya şahit olmak için bile bu kitap okunmaya değer. Bir de Tayyip Erdoğan&#8217;ın yasaklı olduğu dönemde, Abdullah Gül ve Bülent Arınç&#8217;ın Başbakanlığı birbirlerine  ikram ettiği bölüm var ki&#8230;</p>
<p>                Gerçekten okunmaya değer&#8230;</p>
<p><em> </em></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2012/02/08/bir-liderin-dogusu-recep-tayyip-erdogan/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2012/02/08/bir-liderin-dogusu-recep-tayyip-erdogan/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Fransız ürünlerini boykot etmeliyiz</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2012/01/28/fransiz-urunlerini-boykot-etmeliyiz/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2012/01/28/fransiz-urunlerini-boykot-etmeliyiz/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 27 Jan 2012 22:15:37 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Tavit Kilimciyan</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>

		<category><![CDATA[Fransa]]></category>

		<category><![CDATA[Politika]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=20429</guid>
		<description><![CDATA[
&#8220;&#8230;şu ara gündemde olan &#8220;Fransız ürünlerini boykot&#8221; çağrılarına sıcak bakıyorum. Ancak &#8220;ürün&#8221; denince aklıma gelenler Renault ve Citroën marka arabalar veya Danone yoğurtlar değil. Bunlar ufak kalemler. Hem sonra bunları boykot etmek bize de zarar verebilir. Benim gözüm, açıkçası, daha büyük kalemlerde. Boykot etmekle hiçbir şey kaybetmeyeceğimiz, aksine çok şey kazanacağımız &#8220;efsanevi Fransız ürünleri&#8220;ne. Buyurun, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><em><img class="aligncenter" src="http://www.agoravox.fr/local/cache-vignettes/L330xH264/sarkoluche_pd545-55b58.jpg" alt="" width="330" height="264" /></em></p>
<p><em>&#8220;&#8230;şu ara gündemde olan &#8220;<strong>Fransız ürünlerini boykot</strong>&#8221; çağrılarına sıcak bakıyorum. Ancak &#8220;<strong>ürün</strong>&#8221; denince aklıma gelenler Renault ve Citroën marka arabalar veya Danone yoğurtlar değil. Bunlar ufak kalemler. Hem sonra bunları boykot etmek bize de zarar verebilir. Benim gözüm, açıkçası, daha büyük kalemlerde. Boykot etmekle hiçbir şey kaybetmeyeceğimiz, aksine çok şey kazanacağımız &#8220;<strong>efsanevi</strong> <strong>Fransız ürünleri</strong>&#8220;ne. Buyurun, size bir kaçını sayayım:&#8230;&#8221;</em> <a href="http://www.stargazete.com/gazete/yazar/mustafa-akyol.htm" target="_blank">TAMAMI</a></p>
<p><strong>(imaj: &#8220;Böyle bir bilanço ile ancak kafa çekilir&#8221;)</strong></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2012/01/28/fransiz-urunlerini-boykot-etmeliyiz/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2012/01/28/fransiz-urunlerini-boykot-etmeliyiz/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>ABD’den Türkiye nasıl görünüyor?</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/06/16/abd%e2%80%99den-turkiye-nasil-gorunuyor/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/06/16/abd%e2%80%99den-turkiye-nasil-gorunuyor/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 16 Jun 2011 10:38:30 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Tavit Kilimciyan</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Amerika]]></category>

		<category><![CDATA[Politika]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=17210</guid>
		<description><![CDATA[Cihan Aktaş
Göçmen genç kızlar arasında başörtüsü yasağının sebep olduğu çözümsüzlük duygusuyla Atlantik Okyanusu&#8217;nu aşarak yüksek lisan eğitimini sürdürmeye karar verenler de eksik değil, İclal Birtek gibi. İclal halihazırda Arap Müslümanlara ait &#8220;islamic&#8221; bir lisede kimya dersleri veriyor. Şimdilerde göç insanlarının bir kısmı hatta çoğu geri dönme temayülü içinde. Wisdom Net&#8217;in hali hazırda Manhattan&#8217;da finans alanında önemli [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em><a href="http://www.dunyabulteni.net/?aType=yazarHaber&amp;ArticleID=16216" target="_blank">Cihan Aktaş</a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2007/05/flag_usa.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-138" title="flag_usa.jpg" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2007/05/flag_usa.jpg" alt="" width="150" height="100" /></a></em></strong></p>
<blockquote><p><em>Göçmen genç kızlar arasında başörtüsü yasağının sebep olduğu çözümsüzlük duygusuyla Atlantik Okyanusu&#8217;nu aşarak yüksek lisan eğitimini sürdürmeye karar verenler de eksik değil, İclal Birtek gibi. İclal halihazırda Arap Müslümanlara ait &#8220;islamic&#8221; bir lisede kimya dersleri veriyor. Şimdilerde göç insanlarının bir kısmı hatta çoğu geri dönme temayülü içinde. Wisdom Net&#8217;in hali hazırda Manhattan&#8217;da finans alanında önemli bir işte çalışan genç başkanı Kemal Birtek de buna dahil. Geri göç ABD ekonomisinde belirginleşen bir sıkıntının yanında Türkiye&#8217;nin sunduğu kalkınma grafiğinden de etkileniyor.  Kemal Birtek finans alanında sahip olduğu tecrübeyi vatanının hizmetine  sunma isteğinden söz ediyor. Brooklyn&#8217;de Atlantik Okyanusu&#8217;na bakan  anlı şanlı İstanbul Restaurant&#8217;ın adeta Türkiye fahri konsolosu gibi çalışan sahibi Malatyalı  Rıza Ataş&#8217;a, geri dönmeyi düşünenler arasında olmasa  da vatanı her zamankinden daha ziyade dönülecek bir ülke olarak görünüyor: &#8220;Yirmi beş yıl oldu Türkiye&#8217;den ayrılalı, gidip gördükçe çok geliştiğini görüyorum. Dünyada bir itibarı var bugün Türkiye&#8217;nin, ekonomi ve insan potansiyeli açısından çok iyi bir durumda.</em> <a href="http://www.dunyabulteni.net/?aType=yazarHaber&amp;ArticleID=16216" target="_blank"><strong>TAMAMI</strong></a></p></blockquote>
<p> </p>
<p>&#8230; Bu konu ilginizi çektiyse&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="color: #0000ff;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/abd_tedavi_edilebilir_mi.pdf" target="_blank">A<span style="color: #0000ff;">merika Tedavi Edilebilir mi?</span></a></span></strong></p>
<div style="text-align: justify;"><span style="color: #0000ff;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/abd_tedavi_edilebilir_mi.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff;"><img class="alignleft size-medium wp-image-7855" title="20091222_derin_dusunce_org_amerikan_saldirganligi_pt" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091222_derin_dusunce_org_amerikan_saldirganligi_pt-203x300.jpg" alt="" width="115" height="166" /></span></a> <span style="color: #000000;">Amerikalılar neden bu kadar gaddar? Dünyanın geri kalan kısmında yaşayan insanlara karşı niçin bu denli acımasız? </span></span></div>
<div style="text-align: justify;"><span style="color: #0000ff;"><span style="color: #000000;"> <span>Bayrak y</span><span>akmanın ve Amerikan/İsrail mallarını protesto etmenin dışında bir şeyler yapmak gerektiğini düşünenler için yapılmış bu çalışmayı ilginize sunuyoruz.</span><span> </span><span>ABD desteği son bulmadan Ortadoğu’nun psikopatı İsrail’in saldırganlığı bitmeyecek ve Ortadoğu’ya huzur gelmeyecek gibi görünüyor. Vietnam’da ve Latin Amerika’da yaşanan katliamlar Ortadoğu’da devam ediyor.</span></span></span></div>
<div style="text-align: justify;"><span style="color: #0000ff;"><span style="color: #000000;"> </span><span style="color: #000000;"> <a href="http://www.derindusunce.org/img/abd_tedavi_edilebilir_mi.pdf" target="_blank">Buradan indirin.</a></span></span></div>
<div style="text-align: justify;"><span style="color: #0000ff;"></span></div>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/06/16/abd%e2%80%99den-turkiye-nasil-gorunuyor/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/06/16/abd%e2%80%99den-turkiye-nasil-gorunuyor/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Seçim Sonuçları</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/06/11/secim-sonuclari/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/06/11/secim-sonuclari/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 11 Jun 2011 18:13:31 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mehmet Yılmaz</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Demokrasi]]></category>

		<category><![CDATA[Politika]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=17135</guid>
		<description><![CDATA[

Açılan sandık oranı %70&#8242;i geçti. Sonuçların 6 ay önceki anketlerdeki gibi olması dikkat çekici. Görünen o ki kaset skandalları ve diğer olaylar seçmenleri çok fazla etkilemedi. AKP&#8217;nin 330 civarında milletvekili çıkarması hayırlı olacak. Ne fazla güçlü, ne de fazla zayıf bir AKP. Yeni anayasa için faydalı ama yine de « ötekilerle » dans etmek zorunda kalacaklar.
 CHP %20 [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/06/secim_sonuclari.jpg"></a></p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/06/secim_sonuclari_2.jpg"><img class="size-full wp-image-17140 aligncenter" title="secim_sonuclari_2" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/06/secim_sonuclari_2.jpg" alt="" width="450" height="207" /></a></p>
<p>Açılan sandık oranı %70&#8242;i geçti. Sonuçların 6 ay önceki anketlerdeki gibi olması dikkat çekici. Görünen o ki kaset skandalları ve diğer olaylar seçmenleri çok fazla etkilemedi. AKP&#8217;nin 330 civarında milletvekili çıkarması hayırlı olacak. Ne fazla güçlü, ne de fazla zayıf bir AKP. Yeni anayasa için faydalı ama yine de « ötekilerle » dans etmek zorunda kalacaklar.</p>
<p> CHP %20 sularında gözüküyor. İzmir ve İstanbul&#8217;daki sayımlar bitince bu oran yükselir ama %30&#8242;ları yakalar mı? Sanmıyorum. Kılıçdaroğlu&#8217;nun Baykal gibi bir karne getirmesini nasıl yorumlamak gerek? Gandhi Kemal&#8217;in vaadlerine seçmen inanmadı mı? Yoksa Ergenekoncu adaylar mı rahatsız etti seçmenleri?</p>
<p> MHP barajın altında kalmadı. Demokrasi adına iyi bir şey. O kadar seçmenin TBMM&#8217;de temsil edilMEmesi çok iyi olmazdı. Ayrıca baraj altında kalsalardı CHP&#8217;nin daha fazla Ergekoncuyu meclise sokmasına kapı açılacaktı. Ammaaa&#8230; Referanduma &#8220;HAYIR&#8221; diyen, Ergenekonculara, darbecilere, işkencecilere sahip çıkan bir bir MHP yönetimi ile Ülkücü taban arasındaki ilişki yeni dönemde nasıl olacak? MHP yönetimindekiler sanırım iktidara hiç bir zaman talip olmadılar ve olmayacaklar. Sandalyelerini garantilemekle yetindiler galiba.</p>
<p> Bağımsızların oyu %7 sularındaydı. Sandıklar açıldıkça %6&#8242;ya indi. İhtimal %5 sularında olacak, anketlerdeki gibi. Kürt milliyetçiliği tıpkı Türk Milliyetçiliği gibi bir açmazda görünüyor. Umud ediyorum artık sözel ve fiziksel şiddeti, molotof koktellerini ve taşları kenara bırakıp demokrasiyi kurallarına göre yaşamaya başlayacaklar.</p>
<p> Hayırlı olsun memleketimize&#8230;</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/06/11/secim-sonuclari/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/06/11/secim-sonuclari/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Her Komplo Tecavüz Değil mi?</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/05/19/her-komplo-tecavuz-degil-mi/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/05/19/her-komplo-tecavuz-degil-mi/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 19 May 2011 07:31:55 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Cemile Bayraktar</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Kadın]]></category>

		<category><![CDATA[Politika]]></category>

		<category><![CDATA[Toplum]]></category>

		<category><![CDATA[medya]]></category>

		<category><![CDATA[tecavüz]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=16232</guid>
		<description><![CDATA[Olayların içeriğini, nedenini ve hatta sonucu kavrayabilmenin derecelerini belirtmek için pekâlâ &#8220;büyük resme ve küçük resme&#8221; bakmak ayrımına dikkat çekilir.
Eğri oturalım doğru konuşalım ve hatta başımıza gelecekleri göze alalım; Türkiye&#8217;deki gündeme gelen serbest yazarların ve köşe yazarlarının büyük çoğunluğu ideolojik yakınlık ve kayırıcılık gibi nedenlerle bulundukları yere gelmiştir. Ortamı işgal eden kalemlerden ancak çeyreği mesleğini-görevini [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/05/tecavuz-kadina-siddet.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-16233" title="tecavuz-kadina-siddet" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/05/tecavuz-kadina-siddet.jpg" alt="" width="210" height="184" /></a>Olayların içeriğini, nedenini ve hatta sonucu kavrayabilmenin derecelerini belirtmek için pekâlâ &#8220;<strong>büyük resme ve küçük resme</strong>&#8221; bakmak ayrımına dikkat çekilir.</p>
<p>Eğri oturalım doğru konuşalım ve hatta başımıza gelecekleri göze alalım; Türkiye&#8217;deki gündeme gelen serbest yazarların ve köşe yazarlarının büyük çoğunluğu ideolojik yakınlık ve kayırıcılık gibi nedenlerle bulundukları yere gelmiştir. Ortamı işgal eden kalemlerden ancak çeyreği mesleğini-görevini hak etmiştir ve hakkıyla yerine getiriyordur, kalan kısım karanlık işlerin döndüğü bir çukurda debelenenlerden ibarettir, bu budur.</p>
<p>Ahlaki ve etik bulmadığımızda, siyasetin kirliliğine eleştiri getiririz, bu eleştiriye cevaben, bu kirliliğe legal diyebilen ağızlara dahi <span id="more-16232"></span>rastlayabiliriz&#8230; Hayır, olmaz öyle şey, demeyiniz, zira mevcut örnekleri var&#8230;</p>
<p>  &#8220;<strong>Siyasetçinin evlilik dışı ilişkisi</strong>&#8221; dediğimizde sanırım akla gelen ilk isim Bill Clinton&#8217;dur. Daha yakın bir tarihten hatırladığımız isim Deniz Baykal, bugün MHP&#8217;li isimler ve en son İMF Başkanı Dominique Strauss-Kahn&#8217;dır.</p>
<p>  Clinton&#8217;un, Baykal&#8217;ın ve MHP&#8217;lilerin evlilik dışı cinsel ilişkilerinin ortaya döküldüğü kasetleri yorumlarken maalesef Kahn&#8217;ın taciz iddiaları aynı torbaya konuluyor, bu kesinlikle olmaması gereken bir durum, algıda yanılmaya yol açıyor, küçük resimle yapılan yanlış yorumlama, büyük resmi gölgeliyor.</p>
<p>  Taciz-tecavüz çok ciddi bir suç ve kesinlikle cinsellikle-cinsel arzularıyla açıklanmayacak kadar üzerine düşünülmesi gereken bir olay. Ancak tecavüz gibi sadece kadınları, bütün bir hayat boyu mağdur eden, neredeyse yaşam dışı bırakan bir realite erkek egemen siyasetin kirliliğinde &#8220;<strong><em>komplodur</em></strong>&#8221; başlığında görmezden geliniyor. Rızaya dayalı cinsel birliktelikler ile aynı potada yorumlanıyor.</p>
<p>  Siyasi ayak oyunları ve komplolar içerisinde, rızası dahilinde girdiği cinsel ilişki sonucu, tek taraflı olarak mağdur edilen kadın kimliği, tecavüz iddialarının komplo olarak yorumlanmasıyla bir kat daha artarak mağdur ediliyor. Kasetleri ortaya çıkan kişilerden erkek olanlar, hayatlarına kaldıkları yerden devam ederken, kadınlar o hayatın dışında kalıyor.</p>
<p>  Mesele tek kadın kimliği-kişiliği mağduriyetinde, evlilik dışı ilişkiye giren kadınların mağduriyeti ile bitmiyor, evli olan kadınlar yani eşlerinin-kocalarının kasetleri ortaya dökülen kadınlar da mağdur ediliyor. Clinton&#8217;un eşi, Baykal&#8217;ın eşi ve hatta Kahn&#8217;ın eşi, tüm mağduriyetlerine, kırgınlıklarına, kırılan gurularına rağmen, sırf kamuoyu önü ikiyüzlülüğünün baskısıyla, belki istemedikleri halde eşlerinin-kocalarının yanlarında duruyor ve savunuyorlar, savunulacak neresi varsa?</p>
<p>  Siyasi erki elde bulundurmak için, kadın ırkına(?) teması cinsellik olan bir girişimle, rolü metres olsun, rolü eş olsun, rolü tecavüz-taciz mağduru olsun her şekilde zaten önce zihnen tecavüz ediliyor. Zihinlerdeki tecavüz gerçekleştikten sonra bedensel tecavüzler, tacizler sadece &#8220;<strong><em>komplo</em></strong>&#8221; başlığında eritiliyor, konu bile edinilmiyor.</p>
<p>  Kahn olayında kesinlikle taciz-tecavüz vardır demiyorum, olayın komplo olma ihtimalini de göz önünde bulunduruyorum ancak bir tecavüz iddiasının sadece &#8220;<strong><em>komplodur</em></strong>&#8221; şeklinde yorumlanmasına eleştiri getiriyorum.</p>
<p>  Dünyada her yıl 700 bin kadın tecavüze uğruyor, eminim birçok tecavüz mağduru çevre etkisi nedeniyle bunu gizliyor. Böyle bir vahşet karşısında, yeni bir vahşet iddiası çürütülüyor. Bu yetmiyor, kasetler üzerinden siyaset yapılıyor&#8230;</p>
<p>  Acaba kaset skandallarında, bu gizli görüntüleri kaydeden ve yayımlayanları bulup, cezalandırmak yerine, sırf siyasi rant nedeniyle &#8220;salt&#8221; kasetleri ortaya dökülenleri hedef alanlar, yarın 16 yaşındaki kız çocuklarının aynı muamele ile şantaja mağdur kalabileceklerini sağladıklarını biliyorlar mı?</p>
<p>  Küçük resim erkek egemen siyaset eliyle gözlerimizi ve zihinlerimizi boyarken, büyük resim kadınların olmadığı-saf dışı bırakıldığı bir şekilde yeniden çiziliyor.</p>
<p><strong>  Aslında her komplo bir &#8220;tecavüz&#8221; değil mi esasen? Kadın, erkek ayrımı gütmeden, insan hakkına, mahremiyet hakkına, tecavüz değil mi?</strong><strong></strong></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/05/19/her-komplo-tecavuz-degil-mi/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/05/19/her-komplo-tecavuz-degil-mi/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Atilla Yayla ve Liberal Bakışlar</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/05/03/atilla-yayla-ve-liberal-bakislar/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/05/03/atilla-yayla-ve-liberal-bakislar/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 03 May 2011 13:08:54 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Konuk Yazar</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Kitap Tanıtımı]]></category>

		<category><![CDATA[Liberalizm]]></category>

		<category><![CDATA[Politika]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=15995</guid>
		<description><![CDATA[Alper Gürkan
Polonyalı filozof Leszek Kolakowski, enformasyon çağının, bilgi ve haber tekelini yok edişiyle Sovyetlerin -ve tabi totalitarizmin- çöküşü arasında doğrudan bir alaka görür: Çeşitli araçlarla anonimleşen bilgi ve haberle birlikte &#8220;yalan&#8221; üstüne kurulu olan totaliter sistemlerle, dış dünya arasındaki ilişkinin yoğunlaşması her şeyi tepetaklak etmiştir.
 
Totaliter düzenlere benzer şekilde dışa kapalı bir sistemle uzun dönem ticaret [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em>Alper Gürkan</em></strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/05/liberal_bakislar.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-15996" title="liberal_bakislar" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/05/liberal_bakislar.jpg" alt="" width="220" height="315" /></a>Polonyalı filozof Leszek Kolakowski, enformasyon çağının, bilgi ve haber tekelini yok edişiyle Sovyetlerin -ve tabi totalitarizmin- çöküşü arasında doğrudan bir alaka görür: Çeşitli araçlarla anonimleşen bilgi ve haberle birlikte &#8220;yalan&#8221; üstüne kurulu olan totaliter sistemlerle, dış dünya arasındaki ilişkinin yoğunlaşması her şeyi tepetaklak etmiştir.<br />
 <br />
Totaliter düzenlere benzer şekilde dışa kapalı bir sistemle uzun dönem ticaret kadar enformasyonun da sınırlandırıldığı Türkiye de, 1980 sonrasında açılımlarla bu kapalılığı bir nebze kırmak çabasına girişmişti. Turgut Özal&#8217;ın -kıyasen liberal denebilecek- politikaları, 24 Ocak kararları gibi resmi icraatlar dışında darbecilerce sindirilmiş toplumun yeniden ihyası gibi sivil çalışmalar da buna örnek gösterilebilir. Artan teknoloji kullanımı, uydu televizyonlarının seyredilebilir olması, telefon, bilgisayar ve faks cihazlarının yaygınlaşması da Kolakowski&#8217;yi haklı çıkarır şekilde bu sürece doğrudan etki yapmıştı.<br />
 <br />
Bunların yanı sıra aynı dönemde yaklaşık 60 yıl boyunca sivilliği örselenmiş olan toplumumuzda sivilleşmenin ve liberal düşüncenin tanıtılması gayesiyle de eserler neşredilmeye, fikirler tartışılmaya ve kuruluşlar oluşturulmaya başlandı. Siyasal İslamcılık, sosyalizm / komünizm, milliyetçilik gibi öne çıkan siyasal görüşlerin<span id="more-15995"></span> ifade imkânı her zaman bulunmuşken pek fazla tartışılmayan ve &#8220;tutulmayan&#8221; bir görüş olarak liberalizm de kendini ifade imkânını bu süreçte buldu ve 1992&#8242;de kurulan Liberal Düşünce Topluluğu (LDT) gibi kuruluşlara oluşum fırsatı tanındı.<br />
 <br />
Türkiye&#8217;de liberal düşüncenin tanıtılması, anlaşılması ve benimsenmesi gayesini taşıyan LDT&#8217;nun kurucularından olan Atilla Yayla da bu yönde eserler kaleme almış ve yeniden biçimlenen düşünce dünyasına kendi ekseninden katkılar sağlamış bir isim oldu.<br />
 <br />
Ankara Üniversitesi, Hacettepe Üniversitesi ve Gazi Üniversitesi&#8217;nde öğretim üyeliği yapmış olan Profesör Yayla; Liberalizm (1990), Sosyal ve Siyasal Teori (1994), Kanun ve Düzen (1994) gibi telif ve çevirilerle liberalizmin ne olduğu ve ne olmadığı hakkında üst üste makaleler yayımladı. &#8220;Liberal Bakışlar&#8221; da 1993&#8242;te kitaplaştırılmadan evvel &#8220;Yeni Forum&#8221; ve &#8220;Türkiye Günlüğü&#8221; dergilerinde yayımlanmış olan bu türden makalelerin bir araya getirilmesiyle oluşturuldu.<br />
 <br />
Kitap; totalitarizm, adalet teorileri, bilgi çağı, insan hakları, kurucu rasyonalizm, Türkiye&#8217;de liberalizm ve Hayek&#8217;in sosyal düzen ve demokrasiye bakışını işleyen sekiz makale içermektedir. Bu makaleler içinde Hayek&#8217;in &#8220;Kurucu Rasyonalizm&#8221;i, Karl Popper&#8217;ın &#8220;Açık Toplum&#8221;u gibi özel kavramların yanı sıra liberal bakışla toplumun çıkarı, bireycilik, özgürlük, adalet, kendiliğinden doğan düzen, piyasa ekonomisi gibi kavramlar da sosyo-ekonomik yönden tartışılıyor ve açıklanıp örneklendiriliyor.<br />
 <br />
Ayrıca &#8220;Sosyal düzen ve demokrasi&#8221; adında ayrı bir başlıkla fikirleri işlenen Hayek başta olmak üzere, John Locke, Robert Nozick, David Hume, Ayn Rand, Adam Smith gibi liberal düşünürlerin fikirleriyle kavram ve liberal sistemler açıklanıyor.<br />
 <br />
Sosyal adaleti genişçe tartışan ve &#8220;Fransız Devrimi&#8217;yle birlikte insan haklarını bayrak yaptığı halde insan haklarına en büyük darbeyi indiren Sovyet Devrimi&#8221;ni ve kurulan sosyalist düzeni kıyasıya eleştiren Atilla Yayla, özellikle sol kesimlere ait adalet ve gelir dağılımı konularında da liberalizmin duruşunu savunuyor.<br />
 <br />
Bunu yaparken sosyal adalet teorilerinin, özgürlüğün tanım ve tarifine dayanmasının kaçınılmaz bir durum olmasından dolayı Yayla; liberal yazarların öncelik verdiği &#8220;negatif özgürlük&#8221; (prosedürel adalet) ve sosyal adaletçilerin öncelik verdiği &#8220;pozitif özgürlük&#8221; kavramlarını &#8220;gelir dağılımı&#8221; gerçekliğinden yola çıkarak değerlendiriyor. Bu konuyu elbette klasik liberal bakışın &#8220;piyasaya devletin yaptığı her müdahale, yeni müdahaleler getirecektir&#8221; ilkesini ön planda tutarak ele alıyor.<br />
  Gelir dağılımı dengesizliği, sosyal devletin sınırları, refah devleti gibi sosyolojik, ekonomik ve ideolojik tartışmaların ülkemizde her geçen gün biraz daha bilinçli ve gerçekçi olarak yapılmaya başlandığı şu günlerde &#8220;Liberal Bakışlar,&#8221; on yedi yıl önce söylediklerinden bir şey kaybetmemiş olarak özgünlüğünü koruyan, referans kitap olmaya hala devam ediyor. Bu haliyle de mevcut sorunlara Türkiye&#8217;deki alışılagelmiş reaksiyonların ve sorgulamaların ötesinde liberalizmin kendine has yanıtlarını vermeye devam ediyor.<br />
 <br />
Yayla&#8217;nın özellikle &#8220;Liberalizm&#8221; adlı eseriyle birlikte okunması durumunda &#8220;Liberal Bakışlar,&#8221; fikir dünyamızdaki bazı boşlukları dolduracaktır. Ayrıca kitap, mevcut ekonomik vahşetle yıkıcı nitelikteki sosyal adalet arasında bize yeni fikir adacıkları keşfetme imkânı sağlarken, sürekli artan dijital devrim temposunu anlamlandırmayı kolaylaştıracak bir eser olma özelliğine de sahip.<br />
 <br />
 <br />
* Siyasal Kitabevi/1.Basım</p>
<p> </p>
<p>&#8230; Bu konu ilginizi çekiyorsa&#8230;</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank"><strong>Liberalizmin Kara Kitabı</strong></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank"><strong><img class="alignleft size-medium wp-image-10169" title="liberalizmin_kara_pt" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_pt.jpg" alt="" width="123" height="173" /></strong></a>Liberalizm asırlardır bir çok aşamalardan geçmiş, tarihi olaylarla kendisini imtihan etmiş bir düşünce geleneği. Değişmiş yanları var ama sabitleri de var. Bu sabitlerin içinde <strong>liberalizmin tehlikeli yönleri</strong> hatta <strong>YIKICI UNSURLARI</strong> da var. Bunları ortaya çıkarmak için “doğru” soruları sormak ve liberal perspektifte kalarak yanıt aramak gerekiyor… Büyük bir kısmı bu gelenekten olan düşünürlerin fikirlerinden istifade ederek <strong>liberalizmin kusurlarını</strong> ele alıyoruz bu kara kitapta: Adam Smith, Mandeville, John Stuart Mill, Hayek, Friedman, Röpke, Immanuel Kant, Alexis de Tocqville, John Rawls, Popper, Berlin, Mises, Rothbard ve Türkiye’de Mustafa Akyol, Atilla Yayla, Mustafa Erdoğan… Liberallere, liberalimsilere ve anti-liberallere duyurulur. <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a></p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin_ak_kitabi.pdf" target="_blank">Liberalizmin Ak Kitabı</a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin_ak_kitabi.pdf" target="_blank"><img class="alignleft" title="liberalizmin-ak_kitabi" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin-ak_kitabi-221x300.jpg" alt="" width="133" height="221" /></a>1930 model bir ulus-devletin, bir <strong>“devlet babanın”</strong> çocuklarıyız. Son derecede <strong>“Millî”</strong> bir eğitim gördük, öğrenim değil. Hayatta işimize yarayacak meslekî bilgileri ya da eleştirel bir bakışı öğrenmedik <strong>“millî”</strong> okullarda. <strong>“Varlığımızı Türk varlığına armağan etmek”</strong> için eğitildik, eğilip büküldük.</p>
<p style="text-align: justify;">Liberallerin dilinden düşmeyen <strong>“Bireysel haklar ve özgürlükler”</strong> bizim gibi Kemalist çamaşırhanelerde yıkanmış beyinler için çok yeni. Türkiye’de yaşayan insanların ulus-devlet boyunduruğundan kurtulmasında önemli bir rol oynuyor liberaller. Biz de <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin_ak_kitabi.pdf" target="_blank">bu kitapta </a>liberalizmin temel tezleriyle uyumlu, bu fikir akımına doğrudan ya da dolaylı destek veren makaleleri birleştirdik. <strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin_ak_kitabi.pdf" target="_blank">Buradan indirin.</a></strong></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/05/03/atilla-yayla-ve-liberal-bakislar/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/05/03/atilla-yayla-ve-liberal-bakislar/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>PANEL: Edebiyatideoloji</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/04/14/panel-edebiyatideoloji/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/04/14/panel-edebiyatideoloji/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 14 Apr 2011 08:12:26 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Editörden</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Duyuru]]></category>

		<category><![CDATA[Politika]]></category>

		<category><![CDATA[edebiyat]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=15687</guid>
		<description><![CDATA[Özgür Yazarlar Birliği, 17 Nisan Pazar günü saat 19:30`da &#8220;Edebiyat ve İdeoloji&#8221; başlıklı bir panel düzenliyor.  Beyoğlu&#8217;ndaki Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi&#8217;nde gerçekleştirilecek programda şair ve yazar Ümit Aktaş, şair Hüseyin Akın ve eleştirmen Asım Öz edebiyatla ideolojinin gerilimli ama vazgeçilemez ilişkisini farklı boyutlarıyla masaya yatıracak. Panelin moderatörlüğünü ise Şehmuz Kurt üstleniyor. ÖYB geçtiğimiz ay [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Özgür Yazarlar Birliği, 17 Nisan Pazar günü saat 19:30`da &#8220;Edebiyat ve İdeoloji&#8221; başlıklı bir panel düzenliyor.  Beyoğlu&#8217;ndaki Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi&#8217;nde gerçekleştirilecek programda şair ve yazar Ümit Aktaş, şair Hüseyin Akın ve eleştirmen Asım Öz edebiyatla ideolojinin gerilimli ama vazgeçilemez ilişkisini farklı boyutlarıyla masaya yatıracak. Panelin moderatörlüğünü ise Şehmuz Kurt üstleniyor. ÖYB geçtiğimiz ay da &#8220;28 Şubat Soğuğunda Edebiyat&#8221; başlıklı bir panel gerçekleştirmişti.</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/04/edebiyatideoloji.jpg"><img class="size-full wp-image-15686 aligncenter" title="edebiyatideoloji" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/04/edebiyatideoloji.jpg" alt="" width="300" height="416" /></a></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/04/14/panel-edebiyatideoloji/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/04/14/panel-edebiyatideoloji/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Siyasetin Açmazı - İlke mi Fayda mı?</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/03/31/siyasetin-acmazi-ilke-mi-fayda-mi/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/03/31/siyasetin-acmazi-ilke-mi-fayda-mi/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 31 Mar 2011 11:30:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Konuk Yazar</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Demokrasi]]></category>

		<category><![CDATA[Laiklik]]></category>

		<category><![CDATA[Politika]]></category>

		<category><![CDATA[İslam]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=15454</guid>
		<description><![CDATA[
Berrin Sönmez
Çok kişi şimdi bu da sorulur mu, diyecektir. Öyle ya lafta herkes ilkeyi savunur. Faydacı, çıkarcı siyasetten nefret eder. Samimidir de insanlar, bunları söylerken. Hatta çoğunluk gerçekten çıkar ilişkilerinden uzak durmaya özen gösterir. Fakat gelin görün ki hayat bize daima yeni oyunlarla tanışma fırsatları sunmakta. Bu oyunların içinde ilkeyi savunduğumuzu zannederken, çeşitli çıkar hesaplarının [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/03/ilke-siyaset.jpg"><img class="size-full wp-image-15457   alignright" title="ilke-siyaset" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/03/ilke-siyaset.jpg" alt="" width="337" height="146" /></a></em></strong></p>
<p><strong><em>Berrin Sönmez</em></strong></p>
<p>Çok kişi şimdi bu da sorulur mu, diyecektir. Öyle ya lafta herkes ilkeyi savunur. Faydacı, çıkarcı siyasetten nefret eder. Samimidir de insanlar, bunları söylerken. Hatta çoğunluk gerçekten çıkar ilişkilerinden uzak durmaya özen gösterir. Fakat gelin görün ki hayat bize daima yeni oyunlarla tanışma fırsatları sunmakta. Bu oyunların içinde ilkeyi savunduğumuzu zannederken, çeşitli çıkar hesaplarının göbeğine kurulmuş olduğumuzu fark etmeyiz bile&#8230; Komplolardan söz etmiyorum. Bu tip tuzaklar yaşanmadığı için değil. Sadece pusuya düşmek ihtimalinden daha yaygın yanılgılara <span id="more-15454"></span>dikkat çekmek amacıyla bu yazıya başladığım için. Ayrıca, gerçekten faydacı siyaset yapmanın yerleşik bir alışkanlık olduğunu da görmezden geldiğim sanılmasın. Önemsiz de bulmuyorum fakat benim derdim başka. Halisane niyetle üstelik canını dişine takarak siyaset yapanların veya dolaylı olarak siyasi hayata dair çalışmalarda bulunanların çoğunlukla neyi niçin savunduğunu, neye niçin karşı olduğunu sorgulamadığını: uğruna savaştığı politikaları doğru kriterlerle test etmediğini sıklıkla görüyoruz. Hepimiz biliyoruz hayatının heder olup gittiğini, çabalarının insanları / toplumu, iflah etmeye yetmediğini düşünen, bezgin ve bedbin insanları&#8230; Nerede hata yaptığını düşünmektense kusuru toplumun cehaletine atfedenleri&#8230;</p>
<p><strong><em>FAYDA her zaman KÖTÜ mü / İLKE her zaman İYİ mi?</em></strong></p>
<p>Göreli kavramlar olduğundan böyle bir sorunun cevabı tartışmalı ve tartışmalar da şüphesiz sonsuz ve sonuçsuz olacaktır. Valiliklerin kömür yardımlarında olduğu gibi&#8230; Yardım edenler toplum yararını işaret ettikleri gibi aynı zamanda anayasanın sosyal devlet ilkesi ile gerekçelendiriyorlar. İktidar cenahından verilen bu cevapta ilke ve faydanın birbirini beslediğini görüyoruz. Kömür ve sair yardımları eleştirenler ise sadaka verir tarzda yardımlarla halktan çok yöneticilerin kendi partilerine fayda sağladığını söyleyerek, rüşvetle oy toplandığını ve bunun ilkeli siyaset olmadığını söylüyorlar. Sadece bu örnekte bile ilke / faydanın iç içe geçmiş manalar aldığını ve çelişkilerle dolu bu söylemlerin karmaşa ürettiğini görüyoruz.</p>
<p><strong><em>Doğruyu yanlıştan ayırmak için bir ölçüye ihtiyacımız var. </em></strong></p>
<p>Ölçüler aransa bile ancak parti tüzüklerinde, seçim beyannamelerinde, hükümet programlarında aranıyor. En kabadayısından aranmaların referansları ise büyük düşünürlerin ideoloji kuramlarına, bu ideolojileri hayata yansıtmayı amaç edinen tarihi örneklere dair&#8230; <strong><em>İdeolojiler ve bunlara dayanan siyasi sistemler ise faydayı ilke edinmiştir</em></strong>. Karmaşa buradan doğuyor. Çünkü her düşünce sistemi, dünyayı kendi penceresi ile çerçeveler ve ortaya çıkan bir kapalı kutu, literatürde paradigma. Bu kutuya verilen biçim birey, toplum, devlet ve dünya için faydalı olandır. Teoride kurgulanan o biçimi gerçekleştirmek de temel ilke olduğundan ilke faydanın aracı; fayda, ilkeli duruşla ulaşılabilecek, bir nevi Nirvana. Nirvanaya ulaşmak kötü bir şey olmadığından o yolda çekilen cefalar önemsenmez. Verilen rahatsızlıktan özür dilemek bile akledilmez. Kapalı devre siyaset yapılırken insan nesneleşir çünkü bireyin mutluluğu daima ötelenmiş, gelecek kuşaklara, hedefe feda edilmiştir. Gel gör ki insan, insanlığı ile yani zaaflarıyla o mükemmel (!) çerçeveyi bir türlü layıkıyla gerçekleştiremediğinden ideoloji kuramları hep iflas etmiştir. Dönekler, iç ve dış düşmanlar, bazı mihraklar gibi sayısız isimlerle suçlanan sıradan insan ve insanı görmezden geldiği için değişimi yadsıdığı için çaresiz dogmalaşan sistemler&#8230; Elbette bu süreçte ideolojilerin bir biriyle savaştığını, partilerin biteviye rekabet ettiğini de hatırladığımızda anlamsız çekişmelerin bir anlam kazandığını görürüz. Her kes kendi penceresiyle çerçevelediği kendi dünyasında haklı. Çatışma bitimsiz&#8230; Ölçüsü kendisinden ibaret sistemler anlamsız çekişmelerle kendini ve insanı tüketirken insan zihni göreli değil kesin ölçülere muhtaç&#8230;</p>
<p><strong><em>Siyasetin Ahlakı </em></strong></p>
<p>Değişen dünyada değişmeyen gerçekleri bulabilmek ve ölçü edinmek yönetim felsefesi haline getirilebilse sorunların çözümü kolaylaşır belki. Fakat bilgisayarımıza paket programlar satın alır gibi bizim dışımızda ve geçmişte üretilmiş anlayışları hayatımıza uyarlamaya çalışıyoruz. Modern batıyı üretmiş olan bir siyaset felsefesiyle şekillenmeye çalışıyoruz. İktidar uğruna, devletin zengin ve güçlü olması yolunda her şeyi mubah gören bir anlayışla&#8230; Hak kavramını daima uzun çatışmalardan sonra sistemine dâhil etmiş olan batılı anlayışın ürettiği demokrasiyi de bir uzlaşma rejimi olarak adlandırıyoruz. Oysa demokrasi çatışmaların, dayatmaların sonucunda bin bir zahmet ve emekle ulaşılmış bir dengedir ki sıklet merkezini hukuk oluşturur. İlginçtir, ülkemizde yönetim erkleri arasında en tartışmalı alan hukuk ve biz de bu zaafla dolu güç tarafından toplumda bir denge oluşturulabileceğini ve bunun da hoşgörüyle, sabırla uzlaşılarak gerçekleşeceğini sanıyoruz. Bu bekleyişte de ülke çıkarlarını temel kanıt ediniyoruz kendimize. Hak talep edenlere ülke çıkarı için sabır telkin eden bir siyaset anlayışı, bu anlayışa destek verip sesini kısmayı ilkeli siyaset olarak isimlendiren bir seçmen kitlesi&#8230; Hiç fark etmeden ahlaklı duruşu yani siyasette olması gereken gerçek ilkeyi faydaya feda ediyoruz. Bunu ilkenin yani tuttuğu partinin programının gereği olduğu için en namuslu tavır olarak kabul ediyor insanlar. Düşünüldüğünde ülke çıkarı anlayışı ile yürünen yolun hangi çıkmazlara ulaşacağı kolaylıkla anlaşılır. Tüm hükümet darbeleri ve darbe teşebbüsleri de darbeciler tarafından ülke çıkarları gerekçesiyle yapılmıştı. Başörtüsü yasaklarını kaldırmakta, toplum yararını ileri sürerek ayak sürüyenler bilmiyorlar mı vaktiyle o yasakların da toplum yararı gerekçesiyle getirildiğini? Şimdi yasak kaldırılırsa siyasi istikrarsızlık olabilir endişesi taşınıyor, geçmişte yasak uygulanırken de aynı korkular dayatılmıştı. Her kesim kendi dogmalarına hapsolmuş halde ülkeyi yönetmek durumunda. Dışarıdan ithal edilen siyaset felsefesiyle, güçlü olanın kendini haklı gösterdiği bir sistemde adeta orman kanunlarıyla yaşıyoruz. Taşıma suyla değirmen bu kadar dönüyor. Ve&#8230; Filmi daima başa sararak seyrediyoruz. Her seferinde ülke çıkarı, toplum yararı diyerek faydayı ilke edinen siyasetten faydalanan, çıkarlarını gözeten yeni politik aktörler üreterek&#8230;.</p>
<p><strong><em>Mihenk Taşı</em></strong></p>
<p>Gerçek ilkeleri kadim kültürümüzde aramak ve bulmak zorundayız. Ancak gündelik siyasetin pratikleriyle de uyumlu işler bir sistem geliştirmek üzerine ciddi çaba sarf etmek gerekiyor. Yönetim felsefesi ve pratikleri, kadim kültürümüzü, günün gereklerine uyarlayarak; eskiyi,  eskitmeden yaşatarak, birey, devlet ve toplum ilişkilerini düzenlemeli. İrfan -iktidarla bir arada olamayacağı yaygın kanaatine rağmen- insan haysiyetini, yönetim erklerinin üstünde konumlandıran bir siyaset felsefesi geliştirmemiz için bize yol gösterici olacaktır. Geleneği, geleceğe aktarmak için tek sermayemiz olan bu günde insanı mutlu etmek hedefiyle, iş görmeli siyaset ve siyasetçi. Ama insan hırsını gözden uzak tutmaksızın, nefsinin esiri olanları, toplumun başında çöreklenme fırsatı vermeden, iktidardan uzaklaştıracak bir siyasi sistem. Bilge demokrasi veya demokratik bilgelik&#8230;  Kulağa çok tuhaf gelse de&#8230;</p>
<p>Devlet aygıtını ve egemenliği neredeyse kutsallaştırmış, iktidar uğruna her nevi insan hırsını baş tacı eden; modern batının ürettiği veya modern batıyı üretmiş olan, siyaset felsefesi yerine; erdemi amaç edinen bir siyaset ve adaleti temel erdem kabulüyle ahlakı taçlandıracak bir hukuk felsefesi; doğu medeniyetlerinin kadim kültürüne sırt çevirmemekle gerçekleştirilebilir.  İmkânsızı istermiş gibi görünsek de hayal etmeye değer. Üstelik İbn Rüşd&#8217;e göre bu hayal yeryüzünde en az iki kere gerçekleşmiş. Birisi Asr-ı Saadet, diğeri Endülüs Emevi Devleti&#8217;nin kuruluş süreci&#8230; Biz bunlara kısmen benzerlik taşıyan başka örnekler de getirebiliriz. Osmanlı&#8217;nın kuruluş ve Anadolu Selçuklu Devletinin parlayış dönemleri gibi&#8230; Tarih şahittir ki faziletin egemenliği imkânsız değil&#8230;</p>
<p><strong><em> </em></strong><strong><em>Kadem-i Sabit</em></strong> <strong><em>Üzre Bir Örnek Çalışma Olarak İnsan Hakları Kavramı</em></strong></p>
<p>İbn Haldun, kısa adı el-İber olan dev eserinin Mukaddime&#8217;sinde bilinen ilk tarih felsefesi çalışmasını yapmış insanlığın gelişmesini, medeniyetlerin yükselmesini ve tabii çöküşlerini irdelemiştir. Büyük alim bu meyanda özellikle &#8220;adl&#8221; kavramı üzerinde durmuş; toplumların etnik, dini, kültürel, coğrafi özelliklerinden ziyade oluşturdukları siyasi yapının hakkaniyete uygunluğu halinde yüksek medeniyet vasfını kazandığı hükmüne varmıştır. Hukukun önemi Farabî tarafından da vurgulanır. Bilimlerin tasnifi, hiyerarşisi ve bilgi alanlarının sınırları yanı sıra bilim dallarının birbirleriyle ilişkilerini izah eden ilk filozof olan Aristo&#8217;nun sınıflandırması batı medeniyetinin temel yapı taşlarından birisini oluşturmuştur. O&#8217;nun felsefeyi temel alan tasnifine mukabil Farabî, hukuk ilmini bilim dallarının temeli kabul etmiş ve O&#8217;nun tasnifi İslam düşüncesine şekil verip, batı medeniyeti ile arasındaki temel farkı teşkil etmiştir. Bu çerçeveden baktığımızda günümüz demokrasi anlayışının da bir gereği olan hukukun üstünlüğü, bağımsızlığı ve tarafsızlığı, İslam düşüncesinin de olmazsa olmazıdır. Esasen yukarıda verilen tarihi örnekler de bu anlayış çerçevesinde gerçekleştirilen yönetim dönemlerini işaret etmekte. Adaletli, feraset sahibi yöneticilerin iş başında olduğu ve onların ömürleri, iktidar süreleri ile sınırlı kalmış saadetli dönemler. Bize düşen, toplumu yöneticinin vicdanına daha doğrusu keyfine emanet etmeksizin, hukukun üstünlüğünü kurumsallaştıran, kalıcı bir yapı, oluşturabilmek&#8230;</p>
<p>İnsan hakları kavramı, evrensel değer olarak bize dışarıdan gelmiş olmasına rağmen düşünürsek Kur&#8217;anî ve imanî bir gerekliliktir. Eşref-i mahlûk olduğundan tüm insanlar, keyfiyetine bakılmaksızın haysiyetine yaraşır muameleyi hak eder. Kur&#8217;an&#8217;a dayandırılarak icat edilmemiş olmasına rağmen insan hakları kavramı insan haysiyetini yüceltmeyi hedeflediğinden, bir Müslüman toplumun olmazsa olmazı kabul edilmeli.  Günümüzde İslam ülkelerinin içinde bocaladığı karmaşayı anlamak istediğimizde de eşref-i mahlûka zulmedilmesinin bir sonucu olduğunu görebiliriz. Kim ve nasıl insan olduğu, iyiliği ya da kötülüğüne hükmetmek bizim haddimiz ve hakkımız değil. Allah tarafından şereflendirilmiş, insan olarak yaratılmış kişilere ait hükmü verecek olan da yaratandır. Bize düşen, yaratılışının gereği olan haysiyetine yaraşır hayat sürmesine imkân verecek bir düzen oluşturmak. Ne yazık ki Müslüman toplumlar tarih boyunca ve günümüzde de İslam&#8217;a yaraşır yaşantı dendiğinde sadece dini ritüelleri anlamış ve din zabiti gibi görev yaparken insanın onurunu çiğnemiştir. Allah tarafından insana verilen iradeyi görmezden gelerek, Allah tarafından bahşedilmiş olan hürriyeti kısıtlayarak, dine yararlı iş yaptığını zannederken Allah&#8217;a karşı haddini aşmıştır, İslam ülkelerinin yöneticileri. Keza kadınlar, toplum dışına itilirken de toplumun faydası işaret edilmiş ve bedeninin yarısı felçli bir insanın kısıtlı yaşantısına mahkûm edilmiştir, ülkeler. Toplumun kadın yarısı ekonomik, sosyal ve siyasi yapının üretkenleri arasına alınmayarak, itaatten başka hak(!) tanınmamıştır. Bu durumda şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, dini gereklilikler arkasına saklanıp sözüm ona toplum yararına insan hürriyetini kısıtlayanların esas gayesi kendi otoritelerini tesis etmektir. Hak ve hürriyetlerin sınırlanması, insan iradesini zayıflattığından kolay yönetilir, korkularla yönetilebilir kılmakta, insanları. Düşünen, akleden, konuşan ve iradi davranan kişiler Kur&#8217;an&#8217;a uygun davranıyor olsalar da otoriteye kolaylıkla teslim olmazlar. Dini ilke olarak gösterip faydacı siyasete yönelen diktatörler böyle türedi. Haksızlık etmemek için bu cümledeki din kelimesinin yerine laik kelimesini koyduğumuzda da değişen bir şey olmadığını söylemek lazım. Evet bazen de hukuk adına, modern laik yönetim adına insan hakları çiğneniyor. Oysa sadece insanın insanca yaşamasını amaç edinen bir yönetim sistemi oluştursak ve ondan gelecek yarar veya zararı hiç hesap etmeden Erzurumlu İbrahim Hakkı&#8217;ya kulak vererek sonucu Allah&#8217;a havale etsek: &#8220;Hak şerleri hayreyler/ Zannetme ki gayreyler/ Ârif anı seyreyler/ Mevlâ görelim neyler/Neylerse güzel eyler&#8221;.</p>
<p>Romantik hatta ütopik beklentiler olarak görünebilir çok kişiye. Ama ben neden olmasın diyorum. Kim bilir belki de kendi Rönesanssımızı yaşarız böylece&#8230;</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/03/31/siyasetin-acmazi-ilke-mi-fayda-mi/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/03/31/siyasetin-acmazi-ilke-mi-fayda-mi/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>İslam âlimleri siyasetle meşgul olur mu?</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/01/01/islam-alimleri-siyasetle-mesgul-olur-mu/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/01/01/islam-alimleri-siyasetle-mesgul-olur-mu/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 01 Jan 2011 15:41:11 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mehmet Yılmaz</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Basın günlüğü]]></category>

		<category><![CDATA[Politika]]></category>

		<category><![CDATA[İslam]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=14164</guid>
		<description><![CDATA[Ekrem Dumanlı
İslam âlimleri siyasetle meşgul olur mu; kendince siyasete müdahil bir pozisyon seçebilir mi? Öteden beri tartışılan bir konudur bu; biz de küçük bir pencere açarak ulema-siyaset ilişkisini anlamaya çalışalım.
Bu sorunun doğru cevaplanabilmesi için siyaset üzerinde, daha doğrusu siyasete bakış üzerinde kabataslak durmak gerekiyor. Eğer siyaseti güncel bir konu, siyasetle iştigali de günlük kazanım mücadelesi [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://zaman.com.tr/yazar.do?yazino=1072544" target="_blank"><strong>Ekrem Dumanlı</strong></a></p>
<p>İslam âlimleri siyasetle meşgul olur mu; kendince siyasete müdahil bir pozisyon seçebilir mi? Öteden beri tartışılan bir konudur bu; biz de küçük bir pencere açarak ulema-siyaset ilişkisini anlamaya çalışalım.</p>
<p>Bu sorunun doğru cevaplanabilmesi için siyaset üzerinde, daha doğrusu siyasete bakış üzerinde kabataslak durmak gerekiyor. Eğer siyaseti güncel bir konu, siyasetle iştigali de günlük kazanım mücadelesi şeklinde<span id="more-14164"></span> algılarsanız tabii ki cevap gayet nettir: Âlimler siyasete tenezzül edip, ahirete kıyasla ıvır zıvır sayılabilecek iktidar kavgalarının içinde yer almaz. Ehli ilim bir kişinin makam mevki gibi otorite kazanımlarına büyük bir değer atfetmesi düşünülemez. Makam mevki kavgalarına âlimlerin karışması hem onların saygınlığını tehlikeye atar hem de ilmin tamamlayıcı boyutları olan ve uhrevî pencereler açan irfan ve ihsan şuuru açısından ilim sahiplerinin istikametini bozar.</p>
<p>Yukarıdaki tespite rağmen, büyük boşluklar doldurmuş bir kısım âlimlerin tarih boyunca siyasetle (daha doğrusu devlet yönetimiyle) ilgilendiğini söylemek de mümkün. Ancak o ilgi, bugünkü ayrışımlarla pek de örtüşen bir ilgi değildir. Daha açık söylemek gerekirse, medeniyet ve kültür hayatımızda büyük izler bırakan bazı İslam büyüklerinin siyasetle iştigali daima belli bir ölçü ve ufka dayanmaktadır. O ufuk, siyasî gelişmelerin on sene sonra, yirmi sene sonra; hatta yüz sene sonraki toplumsal yansımalarıyla ilgilidir. O ufuk ötesi bakış, bazen muhataplarınca şaşkınlıkla karşılanmış olabilir; ancak karar mekanizmasına müdahale gibi algılanan yorumlarda nasıl bir hikmet ve maslahat gözetildiği, zaman içinde anlaşılmıştır.</p>
<p>Mesela İmam-ı Rabbanî &#8220;ikinci binin yenileyicisi&#8221; olarak kabul edilmiş bir insandır. Müceddit olduğuna dair âlem-i İslam&#8217;da ittifak söz konusudur. Temel düşüncesinin en belirgin yanı tasavvuftu; yani uhreviydi. Bu yüzden İmam&#8217;ın odaklandığı konu hiç şüphesiz müminlerin kalb hayatındaki derinleşmeyle yakından ilgiliydi. Ne var ki devrindeki devlet politikası onu tedirgin ediyordu. Ekber Şah&#8217;ın dinleri bir araya getirerek (Sanskritçe gibi) yeni bir din oluşturması fikrinin nasıl büyük bir tehlikeye yol açacağının farkındaydı. Siyasetle doğrudan ilgilenmese bile, siyasetin getireceği sonuçlarla ilgileniyor, endişe duyuyordu. İşte bu yüzden Ekber Şah&#8217;ın politikalarına karşı çıktı ve ağır eleştiriler yöneltti. Bu tenkitleri yaparken silahlı bir mücadeleye geçit vermemesi, akaidi tahkim edecek bir yerde durması, barışçı söylemini kitapla teyit etmesi vs. seçtiği metodun gereğiydi. Büyük Müceddit bir yandan iman hakikatlerini tarikat-şeriat çerçevesi içinde yeniden yorumluyor, bir yandan da insan yetiştirerek ehlisünnet yolunun tıkanmasını önlüyordu. O kadar ki, zaman geldi Ekber Şah&#8217;ın oğlu ve vârisi Cihangir, İmam-ı Rabbanî&#8217;nin talebesi oldu. Vezirler İmam-ı Rabbanî&#8217;nin devlet yönetimi açısından tehdit teşkil ettiğini telkin etseler; hatta onu hapse attırmaya muvaffak olsalar bile sonuçta yapılan büyük hizmetin değeri zamanla anlaşılmıştır. Çünkü koca Müceddit&#8217;in verdiği mücadele basit bir güç kazanım kavgası değildir; ülkenin, âlem-i İslam&#8217;ın, hatta insanlığın istikbaliyle ilgili bir himmetin göstergesidir.</p>
<p>İlim ehlinin siyasetle ilişki biçimi&#8230;</p>
<p>Hanefî mezhebinin kurucusu İmam Ebu Hani-fe&#8217;nin özel durumu, ulema ile siyasetçinin nasıl çetrefilli bir yolda çakıştığı ve çatıştığını ortaya koyar. İmam-ı Âzam, siyasetçi değildi; devlet yönetiminin içinde yer alma arzusu taşımıyordu. Fıkıh ilmine vukufiyeti, zühdü, takvası, fetvası ile büyük bir saygıyı hak ediyordu. Ne var ki devlet yönetimlerinin uyguladığı yanlış politikaların farkındaydı. Bir yanıyla o, mesleğinin ve meşrebinin vecdiyle yaşadı; talebeler yetiştirdi, İslam inanç ve ibadetinin sağlam temellerini gelecek nesillere taşıdı. Diğer yönüyle İslam devleti olduğunu iddia eden yapıya yanlış tevil, tefsir ve uygulamalara karşı pasif bir direniş edasıyla ders verdi. Bu hali onu, yönetim karşısında &#8220;muhalif&#8221; duruma düşürdü. İmam-ı Âzam&#8217;ın metodu asla şiddet içermiyordu hatta doğrudan bir muhalefet bile sayılmayabilirdi; ne var ki o günkü yönetimlere meşruiyet sağlayacak bir tutum içine girmemesi bile başlı başına bir duruş ifade ediyordu.</p>
<p>İmam-ı Âzam&#8217;ın, bugünkü tabirle söylemek gerekirse Adalet Bakanlığı ve Hazine Bakanlığı görevini kabul etmeyişinin çok ağır bir bedeli oldu. Kendisine yapılan işkence ve verilen hapis cezasına rağmen, yönetim tarafından sunulan hiçbir görevi kabul etmeyişi hem siyasetin güncel çarkları içine girmeme anlamı taşıyordu hem de yönetimi dizayn etmekte dışarıdan bir güç olarak denetleme imkânı sunuyordu. Doğru bir yaklaşımdı. Bir yandan güncel siyasetin figürü olmuyor; diğer yandan da yanlış politikalara meşruiyet sağlamamak için bir duruş sergileniyordu. İmam&#8217;ın Emevî ve Abbasî dönemindeki tavrının konjonktürel olduğu, kendisi için tercih ettiği zorlu yolu talebeleri için aynıyla önermemesinden bellidir. Yani, büyük âlim, siyaset üstü bir siyaset izleyerek ve o yolu lisan-ı hâl ile vicdanlara mal ederek başka bir siyaset mecrası oluşturuyor. O mecrada güncel telaş yok; iktidara ortak olayım sevdası hiç yok&#8230; Ancak siyasete (genel manada devlet yönetimine) bir bakış var; ona karşı geliştirilen bir dil, bir üslup, bir yaklaşım biçimi var&#8230;</p>
<p>Her şeyden önce siyasetle ilişkinin biçimine karar vermek gerekiyor. Çünkü siyasetin altında kalıp ezilmek ya da çarkları arasına girip kaybolmak da var işin içinde. Bir de siyaset üstü siyaset var ki; onu tayin etmek feraset, dirayet ve kiyaset gerektiriyor. Hakiki ilim sahibi şahıslar, siyasetin içinde eriyip gitmemiş, siyasetin sebep olacağı hadiseleri hesaba katarak sosyal değişimler kuşağından yönetimlere akıl ve hikmet dolu önerilerde bulunmuştur. Bu haliyle, ne karalamaya dayalı siyaset kavgalarının polemiklerine girmiş ne de &#8220;Ben bilirim!&#8221; şeklinde özetleyebileceğim ego yarışmalarında yer almıştır. Bu duyarlı yolun anlaşılması dün de zordu, bugün de zordur. &#8220;Madem siyasetle bu kadar ilgileniyorsunuz, kurun bir parti olsun bitsin.&#8221; gibi lakaytça söylenen sözde kibir dolu iki önerme bulunmaktadır: (1) Biz yönetirken siz kim oluyorsunuz ki, bizim işimize müdahale ediyorsunuz? (2) Sizin gücünüz ne ki; çıkın ortaya da boyunuzun ölçüsünü görelim.</p>
<p>Siyaset üstü siyasetin toplumsal ve tarihî karşılığı</p>
<p>Bu tekebbür dolu duruş, ulemanın devlet yönetimlerine karşı öteden beri sergilediği tavrın bilinmediğini gösteriyor. Bilinseydi siyaset üstü siyasetin de toplumsal ve tarihî bir karşılığının bulunduğu anlaşılır; hatta günlük kavgaların dışında duran ve göz ucuyla siyasetin med-cezirlerini seyreden nazarlardan istifade etme yolları aranırdı. O nazar, koca bir imparatorluğu ayakta tutmuştu. Sultanların yanında yer alan ulema, sadece ilmihal bilgisinin nâkili olmamış; kamu vicdanının sesi, ortak aklın timsali, tefekkürün kalesi ve hepsinden önemlisi iktidarla hikmetin izdivacının menşei olmuştu. O dönemleri, o dönemlerdeki ortak aklın, ortak vicdanla yükselişini bilmeyen bugünkü seküler zihniyet, ayrışım insiyakıyla &#8220;ya siyaset ya uzlet&#8221; kapısını zorlayarak nasıl iki dinamiği birbirinden ayırıp parçaladığını bilemez; ve yanılır.</p>
<p>Yukarıdaki iki örnekten hareketle, siyasetin güncel manada kullanılmadığı ve örneklerin başka bir çağın kriterleri içinde değerlendirilmesi gerektiği düşünülebilir. En iyisi bir sonraki yazıya çağın en büyük İslam düşünürlerinden olan Bediüzzaman&#8217;ın siyasete bakışıyla devam edelim. Sanırım o örnek daha açıklayıcı özellikler taşıyacaktır&#8230;</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/01/01/islam-alimleri-siyasetle-mesgul-olur-mu/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/01/01/islam-alimleri-siyasetle-mesgul-olur-mu/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Ahlâk, Estetik, Siyaset ve Özgürlük</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2010/12/30/ahlak-estetik-siyaset-ve-ozgurluk/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2010/12/30/ahlak-estetik-siyaset-ve-ozgurluk/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 29 Dec 2010 22:01:17 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Editörden</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Basın günlüğü]]></category>

		<category><![CDATA[Güzellik]]></category>

		<category><![CDATA[Politika]]></category>

		<category><![CDATA[Toplum]]></category>

		<category><![CDATA[ahlak]]></category>

		<category><![CDATA[İnsan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=14150</guid>
		<description><![CDATA[ Ümit Aktaş
Müslüman estetiği deyince aklımıza gelen hat, tezhip ve minyatür gibi sanatların günümüze ne kadar uzak çağrışımları olduğunun farkında mısınız? Yani bugün İslamî sanat diye baş tacı ettiğimiz bu estetik üretimlerin, uzak bir zamanın ruhunun, aşkının, eğilimlerinin silik kopyaları ve hatta simülasyonları olmaktan öte bir değeri var mı? Elbet mimari, müzik ve şiir de ilave [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/08/20090202_derin_dusunce_org_islami_yorumlamak-224x3001.jpg"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-10821" title="20090202_derin_dusunce_org_islami_yorumlamak-224x3001" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/08/20090202_derin_dusunce_org_islami_yorumlamak-224x3001-150x150.jpg" alt="" width="150" height="150" /></a><a href="http://www.ozgundurus.com/Yazar/Umit-Aktas/AHLAK-ESTETIK-SIYASET-VE-OZGURLUK-.php" target="_blank"> Ümit Aktaş</a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/08/20090202_derin_dusunce_org_islami_yorumlamak-224x3001.jpg"></a></em></strong></p>
<p>Müslüman estetiği deyince aklımıza gelen hat, tezhip ve minyatür gibi sanatların günümüze ne kadar uzak çağrışımları olduğunun farkında mısınız? Yani bugün İslamî sanat diye baş tacı ettiğimiz bu estetik üretimlerin, uzak bir zamanın ruhunun, aşkının, eğilimlerinin silik kopyaları ve hatta simülasyonları olmaktan öte bir değeri var mı? Elbet mimari, müzik ve şiir de ilave edilebilir bu listeye: cami mimarisi, sanat müziği ve divan şiiri. Belki de bir çoğumuz için onlar nostaljik bir hatıra. Ya da İslam deyince yüzünü geçmişe dönmekten başka çare bulamayan kişiler için bunlar, tıpkı yaşadıkları ruh hâli gibi müzelik bir seyir nesnesi; özenle saklanarak bir kenarda temaşa edilen o kutsal(laştırılmış) nesneler gibi. Ama Allah <span id="more-14150"></span>yaratıcıdır, hakikat diridir ve dolayısıyla İslam da&#8230;</p>
<p> Her türlü sanatsal faaliyeti, bu fani dünya için gereksiz bir güzelleşme çabası olarak gören selefî ruhların hayatı ve bu dünyayı salt biçimsel bir geçiş güzergâhı olarak gören edaları içinse estetik lüzumsuz bir uğraş belki. Her ne kadar mükellefiyetlerinden en temeli &#8220;Allah&#8217;ın ahlâkıyla ahlâklanmak&#8221; olan Müslümanlardan söz ederken &#8220;yaratıcılık&#8221; kelimesini ağzıma almaktan bile ürküyorsam da; Allah&#8217;ın her daim yaratıcı ve ahlâkın da aslında en önemli estetik yaratıcılık olduğunu da vurgulamadan geçemeyeceğim. Bu dünyayı ve hayatlarını ciddiye almayanların, ahrette ciddiyete alınıp alınmayacaklarına dair ise ciddi bir endişe içerisindeyken yüreğim, soruyorum kendi kendime: gölge bir varlık mıdır insan diye? Yoksa iki günü birbirine denk olmakla bile ziyanda olacak biri mi? O zaman neden hep aynı biçimleri tekrarlarız ya da aynı iyilikleri, ezberlenmiş gibi. Sözgelimi neden hep Gazze&#8217;ye yardıma koşarız da yanı başımızdaki köprü altındaki çocukları ihmal ederiz; ya da neden Pakistan için yüreğimiz paralanırken Kürtlere zulmederiz?</p>
<p> Çünkü ahlâk aslında bir estetik sorundur ve yaratıcılığını yitirmiş olanlar gölge varlıklar gibi hep geçmişte yaşar ve geçmişi tekrarlar. Yeni kötülükleri anlayamadıkları gibi yeni iyiliklerin de farkında değildirler. Dolayısıyla da gönüllerini okşayan güzellik çizgileri hep o ezberlenmiş olan &#8220;ölü&#8221; çizgilerdir. Ve hatta bunların yeni üretimlerini yaparken bile bayağı bocalar, ağızlarına gözlerine bulaştırırlar yaptıkları şeyi. Sözgelimi Koca Sinan&#8217;ın eserleri gözlerinin önündeyken, yaptıkları camiler birer gecekondu olmaktan öteye gitmez. Ve Sinan&#8217;ın hiçbir camiinin altında tuvalet ve dükkân olmadığının da nedense farkına varmazlar. Ve üstelik bu yüzden hep ikinci katlara yaptıkları ibadet mahallerine özürlü bir insan nasıl çıkacak diye düşünemezler; hem de asansörün icat edilmiş olduğu bir çağda. Bu da aslında bir estetik sorundur. Çünkü güzelliği yaratıcı bir edimsellikle ruhlarında ergenleştirmemiş olanlar, bu tip duyarlılıkların da kokusunu bile alamazlar. Üstelik kokusunu alamadıkları sadece bu değildir; özgürlükten de bihakkın nasiplerini alamazlar. Çünkü özgürlük de aslında bir estetik sorundur. Kısacası ruhça ergin, akılca reşit olamayanlar, ne özgür ne de ahlâklı olabilirler. Çünkü Allah güzeldir ve güzeli sever. Peygamber (a.s.) ise, camilerde bile intihar eylemleri düzenleyerek bedenlerini patlatanlara ve her kurban bayramında jenerik bir resim gibi ellerinden kaçırdıkları yaralı boğaların arkasından koşanlara inat, &#8220;öldürürken bile güzellikle öldürün&#8221; demektedir. Güzel olan ise albenili olan değil, ruhça özgür, akılca ergin ve yaratıcı bir ahlâka sahip olandır. Siyaset, yani kendisini iktidarın hırsına, rantın şehvetine ve egemenleşmenin tutkusuna kaptırmayan o peygamber mesleği olan nebevi siyaset de, ancak bu üç koşul gerçekleştiğinde, yani ahlâk, özgürlük ve hikmet bir araya geldiğinde mümkünleşir. Ki o yere daha yaklaştığınızda bile aşkın, yenilenmenin, baharın, yaratıcılığın, güzelliğin, özgürleşmenin, adaletin, ahlâkın, kısacası insan olmanın coşkusunu ve heyecanını duyarsınız.</p>
<p> Siyasetten, inançlardan soyut, değerlerden yoksun bir ahlâk anlayışı olamaz. Ahlâk ise akıl kadar estetiğe ve hatta vicdana dayanır. Fıtrîdir. Umarım Kant beni mazur görür ama hayvanların bile bir ahlâkı vardır; ahlâklı olanı ve olmayanı vardır. Aklın ya da özgürlüğün ürettiği şey ise ahlâktan çok etik olarak adlandırılsa yeridir. Dolayısıyla yaratıcı olmayan, belli değerlere dayanmayan bir ahlâki perspektif, kendisini biçimselcilikten kurtaramaz. Sorun bir yasalar sorunu, ya da Kant&#8217;ın yaklaşımıyla, başlangıç değerlerinden yoksun bir ödevler ahlâkı sorunu değildir. Bunun sıkıntısını duyan Nietzsche ise, başlangıç değerleri olmaksızın bir ahlâkın, yaratıcı ve özgür bir ahlâkın mümkün olamayacağının farkına vararak, bu jenerik değerleri yaratma peşinde ömrünü heba etti. Miskinlerin değil de kahramanların, hayatı ve kaderini sevenlerin, dünyayı değiştirmek için ilk işin kendisini değiştirmek olduğunu bilen o bilge ve özgür ruhluların değerlerini.</p>
<p> Oysa ahlâk bir kuram meselesi olmaktan öte, somut bir davranış estetiği inşa etme meselesidir. Ama maalesef İslam dünyası, iktidara atfettiği önem ve hakikati iktidarla özdeşleştirmesi nedeniyle, sorunu salt bir &#8220;yasa&#8221; sorunu olarak değerlendirdi. Yeni Osmanlılardan İttihatçılara, selefîlerden modernistlere varıncaya dek sorun hep bu merkezde görüldü ve tartışıldı. Aslolanın kuram değil hakikat olduğu ve hakikatin de kuramdan çok hayata yakın olduğunun ise pek farkına varılamadı. Öte yandan, şayet içinde yaşadığınız dünya tasarımı ya da tahayyülü size ait değilse, size ait bir yaratıcılıktan neşet etmemişse, edimleriniz de o ölçüde sahicilikten uzaklaşmaktadır; dolayısıyla bu koşullar içerisinde özgün bir estetik ve ahlâki tecessümden, kısacası özgürlükten söz etmenin de imkânı kalmamaktadır.</p>
<p> Özgür olmayan insanlar ise sahici bir bayram yapamazlar; bayram çünkü çevik bedenli, ergin akıllı ve neşeli ruhları olanlar içindir; yani mevcut duruma teslim olmayanlar ama kaderlerini de sevenler için.</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2010/12/30/ahlak-estetik-siyaset-ve-ozgurluk/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2010/12/30/ahlak-estetik-siyaset-ve-ozgurluk/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Devrimci Hareketler Neden Fiyaskoyla Sonuçlandı?</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2010/11/23/devrimci-hareketler-neden-fiyaskoyla-sonuclandi/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2010/11/23/devrimci-hareketler-neden-fiyaskoyla-sonuclandi/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 23 Nov 2010 13:10:53 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Konuk Yazar</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>

		<category><![CDATA[Demokrasi]]></category>

		<category><![CDATA[Politika]]></category>

		<category><![CDATA[Toplum]]></category>

		<category><![CDATA[devrim]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=13560</guid>
		<description><![CDATA[
Aliye Özkul (Sosyolog)
İnsanların birlikte yaşaması, ortak ihtiyaçların karşısında organize olmak gerekliliğinden kaynaklanmaktadır. Tabiata karşı en zayıf özelliklere sahip insan aklını kullanarak araç gereçler geliştirmiş ve soğuğa, sıcağa, açlığa ve tehlikelere karşı korunabilmiştir. Fiziksel olarak diğer canlılardan zayıf olmasına rağmen bütün canlılara karşı üstünlüğünü ortaya koyabilmiştir. Elbette bütün bunları insanlar guruplar halinde yaşayarak gerçekleştirebilmiştir.
Topluluklar etrafında birleşme [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/02/20090210_derin_dusunce_org_marxistlerin_korkusu.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-3464" title="20090210_derin_dusunce_org_marxistlerin_korkusu" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/02/20090210_derin_dusunce_org_marxistlerin_korkusu.jpg" alt="" width="150" height="187" /></a></p>
<p><em><strong>Aliye Özkul (Sosyolog)</strong></em></p>
<p>İnsanların birlikte yaşaması, ortak ihtiyaçların karşısında organize olmak gerekliliğinden kaynaklanmaktadır. Tabiata karşı en zayıf özelliklere sahip insan aklını kullanarak araç gereçler geliştirmiş ve soğuğa, sıcağa, açlığa ve tehlikelere karşı korunabilmiştir. Fiziksel olarak diğer canlılardan zayıf olmasına rağmen bütün canlılara karşı üstünlüğünü ortaya koyabilmiştir. Elbette bütün bunları insanlar guruplar halinde yaşayarak gerçekleştirebilmiştir.</p>
<p>Topluluklar etrafında birleşme <span id="more-13560"></span>insanların en önemli özelliklerindendir. Topluluk halinde yaşama işbölümü, dayanışma ve kuralları beraberinde getirir. İnsanlar illaki düzen ararlar birlikte yaşayabilmek için&#8230; Kuralların olmadığı durumlardan insanın sahip olduğu vahşi özellikler daha açıktan işlemeye başlayabilir. İhtiyaçların diğer insanlara zarar vererek giderilmeye çalışılması teorikte hoş karşılanmayan bir durumdur. Ancak zarar ve yarar kavramı insandan insana değişen bir anlama sahiptir. Bir kişi için yararlı olan bir şey diğeri için zararlı olabilir. İnsan sayısının artmasıyla birlikte kargaşadan kurtulmak için herkese eşit derecede uzak olan kurallara ve bu kuralları uygulayacak mercilere ihtiyaç duyulur.</p>
<p>Kurallar denilince sadece akla yazılı hukuk kuralları gelmemeli, yazının olmadığı dönemlerde bile insanlar arası ilişkileri düzenleyen herkesin ortak algısına açık kurallar bulunmaktaydı. Gelenek, töre, ahlak kuralları da yazılı hukukun yanında her zaman toplumlarda işler halde bulunmuştur. Üstelik kimi zaman töre  ve gelenek gibi yazılı olmayan kurallar, resmi hukuk kurallarından daha fazla etkili olmuştur.</p>
<p>İnsanların birlikte yaşamak için geliştirmiş olduğu nizam<strong>/</strong>toplumsal düzen hangi boyuttan bakarsanız bakın, tarihin hemen hemen her döneminde bütün insanların ihtiyaçlarına cevap vermiş değildir.</p>
<p>Bu nedenle tarih bir yandan insanların örmeye çalıştığı nizam<strong>/</strong>toplumsal düzen ile onun (nizamın) yetmediği ve hatta insanlara zarar verdiği gerekçesiyle nizamı devirmeye çalışan insanların arasında gelgitlere sahne olmuştur.</p>
<p>Bu çok genel girişten sonra bu yazımızda Türkiye&#8217;deki devrimci karakter taşıyan  karakter taşıyan hareketlerinden bahsetmek istiyorum.</p>
<p><strong>ŞOK&#8230;</strong></p>
<p>Bilindiği üzere batı karşısında geri kaldığımızı ilk fark ettiğimiz (1774 K. Kaynarca ant.) andan bu güne kadar Türkiye&#8217;nin ve Osmanlı&#8217;nın aydınları ve devlet adamları, bu geri kalış karşısında büyük bir &#8220;ŞOK&#8221; yaşamışlardır. Bugün bile etkileri aydınların üzerinden kalkmamış olan bu &#8220;ŞOK&#8221; , akıl sahip olan herkesi arayışlara sürüklemiş, herkes kendine en cazip görünen düşünceye tutunmuş ve bu düşünce etrafında malumat toplamaya çalışmıştır. Toplumu kurtaracak reçeteyi de buna göre yazmaya çalışmışlardır.</p>
<p>Bu uzun süreçte kimi aydınlar muhafazakar, kimisi külliyen değişimci, kimileri kısmi değişimlerden yana olmuşlardır. Ancak en muhafazakar ve gelenekçi düşünce bile toplumdan değişmesini talep etmiştir. Bütün yaklaşımların ortak özelliği ise toplumun cahil olduğu gerekçesi ile eğitilmesi gerektiği düşüncesidir.  Böylece &#8220;cahil halk&#8221; zamanın problemleri için geliştirilmiş her düşüncenin<strong>/</strong>ekolün hedef kitlesi olmuştur. Tam 150 yıldır &#8220;cahil halka&#8221; önce &#8220;cahil&#8221; olduğu gösterilmiş, sonrada gösterilen hedefe doğru gelişmesi istenmiştir. Peki bu &#8220;cahil halk&#8221; hangi yöne gidecektir?</p>
<p>Arayış içindeki aydınlar kendileri eskinin yerine getireceği fikrin nasıl sonuçlanacağını konusunda bir fikre sahip değilken sadece ve sadece değişmenin ve değiştirmenin cazibesine kaptırmışlardır. E yaklaşık 200 yıl boyunca her aydın aynı fikirde olmadığına göre &#8220;cahil halk&#8221; sayısız farklı görüşün gösterdiği hedefe kendini yöneltmiş ve diğer hedefe gidenlerle çatışmışlardır. Kimi düşünceler iktidara gelmiş ve değiştirmenin verdiği hazla birlikte ayağa köstek olan diğer eğilimler susturmaya çalışılmıştır.</p>
<p>Sonuç ise darbeler, ihtilaller, işkenceler, fişlemeler, sağ sol kavgaları, irtica tehlikesi ve her şeyi kendi penceresinden bakacak şekilde zimmetlenmiş &#8220;cahil halk&#8221;&#8230; Sizce de 2009&#8242;a gelindiğinde halkımızın eskiye oranla siyasete daha az ilgi duymasında, çeşitli sivil toplum kuruluşlarının etkinliklerine kayıtsız kalmasında çok mu haksız?</p>
<p><strong>İdeolojiler özde iyi niyetlidir&#8230;</strong></p>
<p>Bütün ideolojilerin ana fikirleri insanların sorunlarını çözmek hedeflidir. İyi niyetlidirler özde&#8230; Eski kurumların artık insanlara yetmediği durumlarda değişim elbette gerekli bir şeydir. Ancak en yavaş değişen şeyde toplumdur. Bunun nedeni toplumsal düzenin kurulu olduğu yapının ve kurumların, hala kullanılıyor olması ve bunların yıllar veya yüzyıllar boyunca kemikleşmiş olarak toplumun ana dokusuna işlemiş olmasıdır. Üstelik eskimiş de olsa toplumsal nizamı yürütebilenlerde düzenin değişmesini istemezler.</p>
<p>Türkiye içinde durum böyledir. Savrulma ile belli bir yörüngede seyrine devam etme arasında gelgitler yaşamaktadır Türkiye&#8230; Değişim rüzgarlarını ülkemizde genellikle gençler aramıştır. Bir şeylerin değişmesini isteyen kuşaklar, Türkiyenin sorunları için zamanın dünyada etkili ekollerinden etkilenmiş ve o ekollerin kavramlarıyla ülkemizin sorunlarını açıklamaya çalışmışlardır.</p>
<p>Türkiye&#8217;nin kuruluşundan itibaren etkili olan çoğu düşünce fikri zeminini ülke dışından ithal etmiştir. Milliyetçilik, sosyalizm ve İslamcılık gibi ana başlıklarda toplayabileceğimiz fikirlerin doğuş merkezleri Türkiye değildir. Bu gibi düşünceler çıktıkları toplumlarda düşünürler tarafından kendi toplumları üzerinde yaptıkları analizler neticesinde ortaya çıkmışlardır. Bu düşüncelerin dikkate değer olmadığını söylemiyorum burada, yanlış anlaşılmasın. Bu düşüncelerin felsefi temelleri ve kavramları ne kadar güçlü olursa olsun doğdukları toplumun yapısına göre şekillendirilmiştir. Bu tür devrimci fikirler bugüne kadar dünyayı şekillendirmiş ve dünyada bir şeylerin değişmesini sağlamıştır. Değişim rüzgarlarının toplumlar için yeni açılımlar getirdiği gibi travmatik etkileri de olmuştur. Mesela sanayi inkılabı batılı toplumlar için büyümeye yol açmış, ekonomik büyüme entelektüel düşüncelere kapı açmıştır. Yeni ekonomik açılımlar kimi kesimlerin birden zenginleşmesine yol açmış, toprak asillerinin prestiji azalmış feodalite etkisini batılı toplumlardan yitirmiş, ulus devlet ön plana çıkmıştır. Böylece katı, sınıflı, feodal beylerin güçlü, kralların ise toprak asillerine karşı zayıf olduğu ve fakir bir Avrupa görüntüsünden, özgürlüklerin tartışıldığı, kimi kralların güçlendiği kimi krallıkların ise tarih sahnesinden silindiği ama her milletin kendi devletini daha çok benimsediği, her alanda yeniliklerin yapıldığı ve dünya sahnesinde daha güçlü olan Avrupa görüntüsüne geçilmiştir. Ancak bu geçiş sancısız olmamıştır. Ekonomik büyümenin odağı olan burjuva sınıfı, işçi sınıfını olabildiğince ezmiştir. Bu ezilme kimi düşünürleri (Marx) üretim araçlarının mülkiyeti ile ilgili düşüncelere sürüklemiş ve farklı toplum modelleri tasarlamalarına neden olmuştur. Tasarlanmış her toplum modeli uygulanmadan önce nasıl sonuç vereceğini göstermez. Ayrıca toplum projeleri illaki içinde eksik bir parçalar bulundurur.</p>
<p>Dünya fikri önceden hazırlanmış devrimlerin toplumların yarar kadar zararda getirdiğine sahne olmuştur. Feodalitenin, kilisenin baskıcı olmasından ve fakirlikten kaçan Avrupa çözüm olarak liberalizmi bulmuş, burjuva sınıfı işçiler ezmiş, sınıf çatışmasından sıkılan düşünürler komünal toplum tasavvuru kurmuş, bu düşünce sonunda bir devrimle uygulanma imkanı bulmuş bu sefer herkesi eşit tutabilmek için her türlü farklı eğilim bastırılmıştır. Dahası deneme yanılma yöntemi insanlara faşizm ve nazizm tecrübesini yaşatmıştır. Tüm toplum modelleri insanlara zarar verince kimi gençler hiçbir toplum modelinin dikte edilmeyeceği (teorikte) Anarşizm gibi, nihilizm gibi eğilimlere gitmiştir. Bu gibi eğilimler beet kuşağı, hippi kuşağı gibi kuşakların doğmasına neden olmuştur. Vesaire&#8230;</p>
<p>Buraya kadar yazdığımız ve sığdıramayacağımız örnekler sadece Avrupa&#8217;dan örnek. Birde eski kadim medeniyetlerin, etnik ve dini gurupların haklarını duyurduğu ve kendilerini yenilemeye çalıştığı örnekler var. Örneğin İslam dünyası batı karşısında geri kalınca kendini savunmaya çalışmış. Batıdan bazı şeyleri ithal ederek eksileri telafi etmeye çalışılmış, bu olmayınca &#8220;biz nerede hata yaptık?&#8221; sorusunun sorulması beraberinde gelmiştir. Bu soru aynı bizde olduğu gibi diğer Müslüman devletlerde de birbirinden farklı yeni düşüncenin gelişmesine yol açmıştır. Özellikler Hindistan Müslüman aydınları, İran ve Mısır aydınları İslami düşüncede yeni ve farklı düşüncelerin gelişmesine ön ayak olmuşlardır. Bu yaklaşımlarda 1400 yıllık birikimler olmaksızın İslam&#8217;ı yeniden yorumlamayı denemişlerdir. İçtihat kapısı yeniden açılması gerekliliği vurgulanmıştır. Tevhit kavramı insanlara yeni bir toplum modeli oluşturacak şekilde tanımlanmaya çalışılmıştır. Özelliklede İslam kültürüne 1400 yıl boyunca sızmış olan peygamber döneminde olmayan ama İslam adına alışkanlık hale gelmiş olan bütün şeyleri &#8220;şirk olarak tanımlamaya varacak bir radikallik içeren bu şüpheci bakış potansiyel devrimcilik niteliği taşımaktaydı.</p>
<p>Ülkemizde bütün bu rüzgarlardan nasibini almıştır. Alışılmış olan her şeye tersinden bakma, değişimi arzulayan farklı zaman dilimlerindeki gençler tarafından benimsenmiştir. Osmanlının sadık bürokratlarının çocukları batıda okuyunca, oradaki gibi kutsalları sorgulamışlardır. Osmanlının toplumsal alt yapısını yetersiz olduğu aşikardır. Ve değişim gerçekten gereklidir. Yeni okunan fikirler ise dikkate değerdir. Ancak değişimi isteyen kuşakların aydınları bizim kendi toplumumuz üzerinde yeni düşüncelerin ışığında derin analizler yaparak bize uygun fikir yürütmek yerine, ithal edilen kavramları bu toplumun üzerine giydirmeye çalışmıştır. Burjuva, işçi sınıfı çatışması ve sınıfsız toplum arzusundaysanız ve kendi toplumunuzda da ezen bir burjuva görmek istiyorsanız, Türk filmlerinde olduğu gibi köyün ağasını burjuva rolüne sokuverirsiniz. Tamam köy ağaları sütten çıkmış ak kaşık değildir, ama İngiltere&#8217;deki gibi sadece bir ev ve bir efendi için 200 kişi çalıştıran bir ağamız yoktur. Bu toprakların ağası bu toprakların kültüründen çıkmıştır. Yine örneğin üstün bir ırk görme sevdalıları; o övündüğümüz atalar (Türkler) yüzyıllar boyu ırk merkezli bir geleneğe sahip olmamışken, hatta çoğunlukla aile ve boy dışından evlilik (egzogami) yapan bir kültüre sahipken kemikleri ölçmek ne kadar komik ve bize uymaz bir şeydir. Ve bu yaklaşım tamamıyla dışardandır. Başka devrimci nitelik taşıyan eğilimde İslamcılıktır. Bu yaklaşıma sahip olanların ana ekseni &#8220;şüpheciliktir&#8221;. Halbuki nakille gelen geleneksel İslam&#8217;ın ana ekseni &#8220;itaattir&#8221;. Her iki ana eksende İslam&#8217;ın içinde vardır. Ancak 1400 yıl sonraki versiyonu ifrat ve tefrit noktasındadır. Ya salt &#8220;itaat&#8221; ya da salt &#8220;şüphe&#8221;&#8230;</p>
<p>Şimdi babam ve oğlumdaki gibi bir okumuş genç düşünün, bu genç İslamcı veya solcu olsun fark etmez. Babasıyla konuşurken onun(babasının) bir şey bilmediğini, şimdiye kadar yaptığı her şeyin yanlış olduğunu söylesin. Ve yeni okuduğu kitaplardan bahsetsin. Hayatını buna göre kuracağını ve asla babası gibi olmayacağını söylesin. Söylediği şeyler gerçekleştiğinde toplumundaki bütün sorunların birden çözüleceğini düşünsün bu genç&#8230; Karısı kesinlikle annesi gibi olmayacak, çocuklarını da babasının kendisini yetiştirdiği gibi yetiştirmeyecek. Her şey çok güzel olacak ama önce kavga olacak.</p>
<p>Bu hayali genç hiç de uzak bir karakter değil bize&#8230; böyle hayallerle yola çıkan eski gençler, eski olanın yerine ne koyacaklarını düşünmedikleri için yaptıkları her işten fiyaskoyla çıkmaları ve tökezledikçe darbe yapmak isteyenlere aradıkları bahaneyi vermiş oluyorlardı. Darbeler ise bu gençlerin özeleştiri sürecine girmelerini engelliyordu. Değişimi hayal ederek yüksek ideallerle yola çıkan gençler teorinin toplumda tutmaması ve darbecilerin yaşattıkları travmalar etkisiyle kendilerini dibe batmaktan alıkoyamamışlardır. Ne kendi ailelerini koruyabilmiş nede bizzat kendilerini ahlaken çökmekten uzaklaştırabilmişlerdir. (eşlerini aldatan eski solcular ve ikinci eş tutan İslamcılar gibi)</p>
<p>Peki ne yanlıştı bu değişim denkleminde? Niyet, fikir, ideal değildi yanlış olan&#8230; Yanlış olan yanlış toplum analiziydi. Kimse bu toplumun toplumsal yapısını okumaya çalışmadı. Yüzlerce hatta binlerce yıl boyunca süzülerek gelen davranış kalıpları yani gelenek çok hafife alındı. Tamam halk &#8220;cahil&#8221;di ama nasıl davranacağını sözel kültür aracılığıyla (değişim ihtiyacı doğmadan önce)öğrenebiliyordu. Değişimi isteyenlerse, önce olan kültürü kaydetmeden, analiz etmeden (çoğunlukla yaşadığı yeri değiştirerek), yeni olanın küt diye toplumun üzerinde görmek istediler.</p>
<p>Bu halka doğru bir yaklaşımla, yaklaşılacak olunursa kabul edemeyecek gibi görünen pek çok şeyi kabul ettiği görülmüştür. Örnek isterseniz Barış Manço; rahmetlinin tipi bizim halkımızın kabul edeceği bir tipmiydi? Ancak o çok zor olmasına rağmen içtenliğiyle ve yaklaşımıyla (doğru iletişimle) kendisini kavga etmeden sevdirdi ve olduğu gibi kabul edildi.</p>
<p>Evet biraz uzun yazdık. Ancak geçmiş kuşaklarla ilgili bir analizi kısa yazmakta mümkün değil. Selam ve dua ile&#8230;</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2010/11/23/devrimci-hareketler-neden-fiyaskoyla-sonuclandi/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2010/11/23/devrimci-hareketler-neden-fiyaskoyla-sonuclandi/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>ANKET: AKP&#8217;den memnun musunuz?</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2010/11/08/anket-akpden-memnun-musunuz/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2010/11/08/anket-akpden-memnun-musunuz/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 08 Nov 2010 14:57:47 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Editörden</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[AKP]]></category>

		<category><![CDATA[Duyuru]]></category>

		<category><![CDATA[Politika]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=13295</guid>
		<description><![CDATA[AKP uzun bir zamandır iktidarda. Kimi sorunlarda ilerleme kaydedilirken kimileri yerinde saydı. Çalkantılı bir dönem oldu ve henüz bitmedi. Ekonomik krizler, e-muhtıra, darbeci subaylar, Ergenekon, terör, yobaz laiklik&#8230; Liste uzun. Soruyoruz, AKP&#8217;den memnun musunuz? Sağ kolonda yeni bir anket var. Fikrinizi bildirin.
Share on Facebook]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>AKP uzun bir zamandır iktidarda. Kimi sorunlarda ilerleme kaydedilirken kimileri yerinde saydı. Çalkantılı bir dönem oldu ve henüz bitmedi. Ekonomik krizler, e-muhtıra, darbeci subaylar, Ergenekon, terör, yobaz laiklik&#8230; Liste uzun. Soruyoruz, <strong><em>AKP&#8217;den memnun musunuz?</em></strong> Sağ kolonda yeni bir anket var. Fikrinizi bildirin.</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2010/11/08/anket-akpden-memnun-musunuz/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2010/11/08/anket-akpden-memnun-musunuz/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Müslüman devlet olur mu ? (Ümit Aktaş ile dobra dobra)</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2010/10/25/musluman-devlet-olur-mu-umit-aktas-ile-dobra-dobra/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2010/10/25/musluman-devlet-olur-mu-umit-aktas-ile-dobra-dobra/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 25 Oct 2010 09:30:11 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mehmet Yılmaz</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Demokrasi]]></category>

		<category><![CDATA[Devlet]]></category>

		<category><![CDATA[Erdem]]></category>

		<category><![CDATA[Politika]]></category>

		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>

		<category><![CDATA[ahlak]]></category>

		<category><![CDATA[devrim]]></category>

		<category><![CDATA[hakikat]]></category>

		<category><![CDATA[islamcilik]]></category>

		<category><![CDATA[vicdan]]></category>

		<category><![CDATA[İslam]]></category>

		<category><![CDATA[Şeriat]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=12992</guid>
		<description><![CDATA[Takdim: Vatandaşı olduğumuz devletin vicdanımıza uygun hareket etmesini bekliyoruz. Ama devletimizin hukukî uygulamaları ile bizim ahlâk anlayışımız çatışabiliyor. Vicdanımız, ahlâkımız İslâm ile şekillendiyse ne yapmak gerek? Devletin &#8220;Müslümanlaşması&#8221; çözüm müdür? Müslümanlık, Devlet, İktidar ilişkisi nasıl olmalıdır? İyi, güzel ve doğrunun resmî ideoloji, millet meclisi veya bir ulema sınıfı tarafından belirlenmesi İslâm ile uyumlu mudur? Müslümanca [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/10/umit_aktas.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-12993" title="umit_aktas" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/10/umit_aktas-221x300.jpg" alt="" width="221" height="300" /></a>Takdim:</em></strong><em> Vatandaşı olduğumuz devletin vicdanımıza uygun hareket etmesini bekliyoruz. Ama devletimizin hukukî uygulamaları ile bizim ahlâk anlayışımız çatışabiliyor. Vicdanımız, ahlâkımız İslâm ile şekillendiyse ne yapmak gerek? Devletin &#8220;Müslümanlaşması&#8221; çözüm müdür? Müslümanlık, Devlet, İktidar ilişkisi nasıl olmalıdır? İyi, güzel ve doğrunun resmî ideoloji, millet meclisi veya bir ulema sınıfı tarafından belirlenmesi İslâm ile uyumlu mudur? Müslümanca ve/veya İslamcı siyaset arayışında &#8220;ötekinin&#8221;,  dindar olMAyan Müslümanın ve gayrimüslimin yeri nedir? Bunları konuşuyoruz bu hafta.</em></p>
<p><em>Ümit Aktaş görmeyi, okumayı özlediğimiz aydınlardan. İçinde yaşadığı çağın dogmaları ile arasına mesafe koyabilmesi, &#8220;İslâmcılık&#8221; dahil her görüşe, siyasî projeye eleştirel bakabilmesi okurları için büyük kazanç. Ele aldığı olayları tarihsel, inançsal, ontolojik perspektifte değerlendirirken kullandığı dilin sadeliğini, örneklerin, açıklamaların netliğini de teslim etmek gerek. Belki kendisiyle her konuda hemfikir olmayabiliriz ama bu berraklık karşısında &#8220;anlaMAdık&#8221; diyemeyiz.</em></p>
<p><strong>Giriş:<em> </em></strong>Ümit Bey öncelikle çok teşekkür ediyorum söyleşi talebimizi kabul ettiğiniz için. Paris&#8217;te bulunduğum için söyleşimizi internet üzerinden, yazılı olarak yapıyoruz. Ancak bunun getirdiği bazı avantajlar da var. Sonuna kadar kullanalım derim. Öncelikle yanıtlarınıza bir uzunluk sınırı koymayın. Konuyla ilgili kitap ve makalelerinizden alıntı veya aktif bağlantı da koymak isterseniz bu Derin Düşünce okurları için bir kazanç olacaktır. Ayrıca çok sayıda <a href="http://www.kitapyurdu.com/yazar/10908/umitaktas">kitap yazdığınızı</a>, <a href="http://www.birikimdergisi.com/birikim/kisi.aspx?kid=2177">Birikim Dergisi</a>, <a href="http://www.ozgundurus.com/Haber/Kultur---Sanat/15072010/Ask-iman-isyan-ve-Umit-Aktas.php">Özgün Duruş</a>  gibi fikir dergilerinde ve internet sitelerinde editörlük ve koordinasyon yaptığınızı biliyoruz. Bu kaynaklardan da istifade edebilmemiz için arzu ettiğiniz referansları paylaşabilirsiniz.<em></em></p>
<p><strong>1° Müslüman aydınların inançlarıyla, akıl ve vicdanlarıyla ahenk içinde yaşayabilecekleri siyasî bir düzen beklentisi hiç gündemden inmedi ama bugün daha büyük bir önem kazandı zannediyorum. Zira teknoloji sebebiyle bir kara parçasına ya da demir perdenin arkasına sığınma imkânı kalmadı. Bu bağlamda tarihteki Müslüman devletler, geçmiş siyasî tecrübeler ne ölçüde bir referans teşkil edebilir? Endülüs, Selçuklu ya da Osmanlı tecrübesinden &#8220;İslâm&#8217;ın değişmezleri&#8221; olarak alıp bugüne taşınabilecek neler var?</strong></p>
<p>Bir kere şunu söylemeliyim ki yeryüzünde yaşayan ve bir insan olma vasfına sahip olan hiç kimse siyasete bigâne kalamaz. &#8220;Kişisel olan siyasaldır ve direniş, dolayısıyla da zulüm de her yerdedir.&#8221; Çünkü siyaset insanın bir insan olarak durduğu yerin ve tavrın tanımıdır. Bunun tersini söyleyen herkes de ya &#8220;siyaset yapmakta&#8221; ya da yalan söylemektedir. Mesela Vatikan ya da laik devletlerdeki kiliseler; bunlar siyasetin içinde değiller mi? Papa kadar söylemi siyaset içeren kim var? Öyle ki gittiği her ülkede siyasal gündemi belirlemekte ve değiştirmektedir. Tarikat ve cemaatlerin liderleri siyaset yapmıyorlar mı? Hatta bunların siyasetin baş aktörleri olduklarını bile <span id="more-12992"></span>söyleyebiliriz. Ama sorsanız bizim siyasetle bir ilişkimiz yok derler. Tabii burada siyasetten kast edilen şeylerde bir anlamsal daralma ya da genişleme yoluna gidilebilir. Ama sonuçta bir insan olma haysiyetine sahip olan hiç kimse siyasetin dışında duramaz ve durmamalıdır. Ha! Siyaset deyince bunu illa da bir iktidar mücadelesi olarak algılamamak gerekir. Siyaset insanın dünya üzerinde durduğu ve durmak istediği yerlerin tanımı ve bunlar arasındaki açıklığı ifade eder. Bu anlamda da hiç de olumsuz bir şey değildir. Ama bunu iktidar mücadelesiyle özdeşleştirenler, olumlu ya da olumsuz açılardan siyaseti kerih bir şey olarak görüyor olabilirler. Elbette ki salt iktidar kavgası ve hatta salt iktidar, kirletici bir şeydir. O nedenle özellikle bazı çevreler dinlerin ya da ahlâklı insanların siyasetten uzak durmasını isterler. Neden? Çünkü kendi verdikleri o kirli iktidar kavgasında, karşılarında istikameti ve ahlâkı düzgün olan insanlar olsun istemezler. Siyasal mücadeleyi iktidar mücadelesiyle sınırlayarak alanı daraltmak isterler. Bu tipler, dindar insan deyince suya sabuna dokunmayan, etliye sütlüye karışmayan, &#8220;nur yüzlü&#8221;, zalime de mazluma da aynı nazarla bakan &#8220;saf&#8221; tipleri tanımlarlar; öyle olsun isterler. Çünkü ne kadar çok insan, hele hele &#8220;düzgün&#8221; insan siyasetten uzak durursa bunların işleri o kadar kolaylaşır. Evet, siyasal mücadele de bir ölçüde kirleticidir. Ama bir mücadele içerisine girmişseniz, tertemiz duramazsınız. Daha iyiye ulaşmak, meydanı zalimlere bırakmamak için gerekirse biraz kirlenmeyi de göze almalısınız. Zalimlerin işgali altında olan bir siyasal zeminde hiç değilse pantolonunuzun paçaları kirlenebilir. Ama o yolu geçmek, o meydana çıkmak zorundaysanız bu kadar kiri de göze almalısınız. Bu dünya cennet olmadığı gibi, İslam bu açıdan hiç de ütopist bir din/anlayış değildir. Yani dünyada mücerred bir &#8220;Tanrı Krallığı&#8221; ya da &#8220;şeytanın krallığı&#8221; diye bir yer yok. Yanlış ile doğru karışık ve her yerdedir. Müminlere düşen zaten bu karmaşayı çözmek ve zalimlerin-şeytanların yüzündeki o melek maskesini düşürmektir. Bu dünyada yaşamanın ve mücahedenin belli maliyetleri vardır. Kirlenmeyeyim diye bir kenarda duranlar asıl, durdukları yerde ve salt durağanlıklarından ötürü kirlenirler. Ben de bu açıdan cemaatleri suçluyor değilim; sadece dürüst olmalarını ve tanımları doğru yapmalarını istiyorum. Yani siyaset yapmalarında bir sakınca yok; ama siyasetten uzak durulmalı falan diyerek, özünde bir peygamber mesleği olan siyasal mücadeleyi küçültmemeliler.</p>
<p>İslam, her ne kadar siyasal bir din olsa da, aslında o bir hakikat çağrısıdır. Bu hakikatin bir söz/söylem olarak tebliği, muhatapları tarafından bir iktidar çağrısı olarak algılandığından -çünkü muhataplar, ister müşrik, isterse kitap ehli olsunlar, hakikat çağrılarını bir iktidar çağrısı olarak algılamaya şartlandıklarından, kısacası iktidar ile hakikatin özdeşleştiği bir perspektiften dünyaya bakmaya şartlanmış olduklarından- İslam&#8217;ın hakikat çağrısı da, aslında uyarıcı bir vahiy olduğu halde bir iktidar çağrısı olarak algılandı ya da böyle algılanmak egemen güçlerin işine geldiğinden, bu çağrının da bir iktidar çağrısı olduğu öne sürülerek bastırılmaya ve yoldan çıkarılmaya çalışıldı. İşte bu süreç içerisinde verilen mücadele, ister istemez bir siyasal mücadeledir ve de hem muarızları hem de yanlılarınca bir siyasal mücadele olarak algılanır. Dolayısıyla bu çıkış bir hakikati dillendirme çıkışı iken, giderek ve ister istemez siyasal bir çıkış hâline de geldi/gelir ve hatta gelmelidir. Sorun bunun bir iktidar kavgası hâline getirilmesi ya da öyle algılanması, ya da öyle algılanarak veya anlatılarak kirletilmeye çalışılmasıdır. Bu tip bir anlama tarzı ise tarihin yanlış okunmasında önemli bir etken oldu. Nitekim ilk ayetin &#8220;oku&#8221; olması, aslında davetin özündeki hakikat bağlamını vurgulamaktadır. Bu okumak, bir perspektif sahibi olmak ve tarihi olsun toplumu olsun doğru okumak anlamındadır çünkü. Beri yandan, hemen izleyen ayetlerde okumamanın insanı müstağni kılması ve akabinde azgınlaş-tırıl-masından söz edilmektedir. Bu azgınlık aslında hakikatle iktidarı birbirine karıştırmaktan başka bir şey değildir. Özellikle Foucault, hakikatle iktidar arasındaki ilişkilere oldukça dikkat çeken bir düşünür. Ben de bu bağlamdaki düşüncelerimi, özellikle son yıllarda yazdığım İslami Hareket ve Yöntem, İnsan ve İslam, Aklın Hakikati ve Aşkın Şiiri adlı kitaplarda, Birikim dergisi ya da Özgün Duruş gazetesindeki yazılarımda  dile getirmeye çalışmaktayım.</p>
<p>Şimdi tüm bu sözleri ettikten sonra, sakın siyaseti ve siyasal bir duruşu ya da mücadeleyi küçümsediğim veya önemsemediğim gibi bir anlam çıkmasın. Çünkü hakikate dair her söylem, aynı zamanda siyasal bir söylemdir. Adalete, zalimlere karşı olmaya, putlaştırılmış güçleri reddetmeye, hayata bir anlam aramaya, sömürüye ve haksızlığa karşı çıkmaya&#8230; çağıran bir söylem özünde siyasal bir söylemdir, siyasal bir duruşu vardır ve topluma, insanlara belli bir yerden hitap etmektedir. Benim karşı çıktığım şey bunun salt bir iktidar söylemi ya da iktidarla hakikati özdeş kılan bir söylem olarak algılanması. İslam tarihi de bir anlamda bu yanlışa düşmüştür. Hatta bu, tâ Ebubekir&#8217;den beri gelen ama Muaviye&#8217;de çığırından çıkan bir tarih olarak sürekli yeniden analiz edilmeli ve buralardan gerekli dersler çıkarılmalıdır. Peygamberimiz (a.s.) zamanında hakikat (vahiy) ile siyasetin düzlemleri farklı iken,  Peygamber (a.s.) sonrasında, bir bakıma vahiy kesildiğinden, başka bir yönden ise dini koruma endişesi ile, iktidarla hakikat giderek özdeşleştirildi. Mesela Ebubekir (r.a.) döneminde zekat nedeni ile kabilelere savaş açılması, hilafetin Kureyş&#8217;e ait olduğunun söylenmesi, Ömer (r.a.) zamanında kadınların mescitlere gitmekten alıkonulması, Osman (r.a.)&#8217;ın hilafeti (yönetimi/siyaseti) kutsallaştırarak &#8220;Allah&#8217;ın giydirdiğini ben çıkarmam&#8221; demesi, Ali (r.a.)&#8217;nin muhalefete karşı kıyıcı bir tutum izlemesi, hep bu endişeler sonucudur. Ama bu dönemlerde hep içerik biçime egemendir. Oysa Muaviye&#8217;den itibaren artık biçim içeriğe egemenleşmiştir ve Muaviye kendisini resmen melik (kral) olarak ilan etmiştir. Ama siyaset hâlâ hakikat adına yapılan ve hakikati temsil eden bir şeydir. Nitekim bu hakka sığınılarak muhalefet her zaman yok edilmiştir. Sözgelimi hariciler, zenc hareketi, mutezile, Şiiler, Hüseyin (r.a.) gibi. Nitekim bu dönemleri de, yukarıda zikrettiğim kitaplarda &#8220;hakikat, hakikatin ifşası ve hakikatin inşası&#8221; olarak evreleştirmiştim. &#8220;Bu dönemler şu şekilde de sıralanabilir: Hakikat, hakikatin ifşası, hakikatin inşası. Hakikat, söylemle eylem arasında bir mesafenin olmadığı dönemdir; ki, bu dönemde hakikat kendisini &#8220;samed&#8221; bir biçimde ortaya koyar. İfşa dönemi, hakikat döneminin fiilen sona ermesine rağmen, bu hakikat üzerinden konuşulduğu ve eylendiği dönemdir. Hakikatle söylem arasında bir mesafe oluşmuştur. Ama söylem, hâlâ eyleme baskındır. Yani ruh daha madde üzerindeki egemenliğini sürdürmektedir ve hareket maddî gücün tahakkümü altına girmemiştir. Bu bir anlamda da şu demektir. Hareket henüz söylemsel-manevî enerjisini tastamam maddîleştirmemiştir. Maddîleştirdikçe, ortaya her ne kadar maddî bir medeniyet çıkacaksa da; beri yandan söylemsel enerji de kendisini büsbütün bu maddeselliğe yatır(mak mecburiyetinde kal)dığından, artık bir söylem üretme gücünü yitirmiş olacaktır. Bu ise hakikatin inşası döneminde gerçekleşir. Bu dönemde bir yandan söylemsel güç giderek maddeselliğe dönüşürken; koşut bir biçimde söylemin maddî izleri, emareleri, mirası, belgeleri de maddesel dokularda biriktirilir; yani bir diğer açıdan tutuklanır, maddeleştirilir, taşlaştırılır, yazılı metnin  kıvrımlarındaki yorumlarda tüketilir; özgürlük ve arzusunu kaybeder. Hakikat ya da yaşam, salt yazılı, basılı bir metin, siyasal bir dizge, ibadî bir disiplin, düşünsel bir nesne, mimari bir form; kısacası bir uygarlık fenomeni haline getirilir. Bu tabiî ki belirli bir çalışma süresini (dünyevî-mekansal zaman) gerektirdiğinden ıraksayıcı bir faaliyettir. Hakikat ne kadar zamansal (hakikat zamanı/yaratıcı-ilahî zaman) ise, inşa da o kadar mekansaldır. Hakikatin söylemi bir zaman içerisinde tecessüm ederek cemaatleşirken; inşa&#8217;nın zamanı bir mekan içerisinde medeniyetleşir. Yine de bu ıraksama sürecinde de hakikat, maddeselleşse ve söylemden, yani söz&#8217;ün özgür gücü ve ruhundan kopsa da   sürmektedir. Bu ıraksayıcı faaliyet de sona erince, bundan sonra simülasyonlar, taklitler ve tekrarlar dönemi başlayacaktır. Bu tüketici süreçten çıkabilmek için, hakikatin başlangıç koşullarına, eylemle söylemin eşyoğun olduğu o &#8220;hakikat&#8221; ânına, hakikati duyup dillendirebileceğimiz o ruh hâline, yaratıcı edimle hemhâl olacağımız o özgürlük vaktinin önüne çıkabilmeliyiz.&#8221; (İslami Hareket ve Yöntem)</p>
<p>Dolayısıyla buradan çıkacak sonuç, tarihten elbet de çıkarımlar yapabiliriz, dersler alabiliriz; ama bizim için aslolan daima hakikatle irtibat kurabilmek ve çıkarımlarımızı oradan yapmaktır. Yani öncelikle ortada bir hakikat sorunu olduğunu görmek gerekmektedir. Ama tarihimiz entropi ilkelerinin işlediği fiziksel bir tarih hâline gelmiştir. Oysa bu ilkenin işlemediği belki de tek alan &#8220;insan olma&#8221; alanıdır. Çünkü insan hep yükselmek (ilerlemek değil, gerçi belki o da gereklidir ama, ilerlemek bunun sadece fiziksel yönüdür ve tartışılacak pek çok tarafı vardır) mecburiyetinde olan bir varlıktır.<strong></strong></p>
<p><strong>2° Sizce mağlubiyet/müdafaa psikolojisinden kurtulmak için ne yapmalı Müslüman aydın? Yani &#8220;Müslümanca&#8221; siyasi çözüm arayışlarında ABD&#8217;ye karşı, Komünizme karşı, İsrail&#8217;e karşı olmaktan kurtulmak, sürdürülebilir bir siyasi model kurmak için? </strong></p>
<p>Bir kere şu &#8220;karşıtlık&#8221; mantığından kurtulmamız gerekiyor. Çünkü hakikat sadece ve öncelikle kendisini vazeder. Varolan söylem ve pratikler, bu vazediş karşısında kendi yerlerini belirlerler. Ama bunun için de bir kez mevcut iktidar yapıları, güç söylemleri ve geleneksel baskılardan kafasını kaldırıp dünyaya özgürce bakabilmek gerekmektedir. Çünkü içinde yaşadığımız arzın, rahman ve rahim olan Allah&#8217;ın tedbiri altında olduğuna inanıyorsak, tüm korkulardan kurtulmuş olmamız gerekmektedir. Bizim mücahedemiz arza egemen olmak için değil, mümkün olduğunca Allah&#8217;ın ahlâkıyla ahlâklanabilmek, özgür ve yaratıcı kullar, yani bir insan hâline gelebilmek içindir. Dolayısıyla temel sorunumuz özgürleşme sorunudur. Dahası &#8220;sürdürülebilir bir siyasal model&#8221; kurmak gibi bir tasamız da olmamalı. Çünkü tüm modeller bağlayıcı, konjonktürel ve enerji soğuran yapılardır. Bizim ise inanmış yüreklere ihtiyacımız bulunmakta. Zaten farkındaysanız, yeryüzünde hiç kimse elinde iyi bir model olduğu için galebe çalmakta da değil.<strong></strong></p>
<p><strong>3° Dogmatik bakımdan aralarında büyük farklar olsa da &#8220;Şeriat devleti&#8221;, &#8220;İslâm Cumhuriyeti&#8221; vs isimlerle anılan ülkelerde <em>&#8220;halka rağmen halkın iyiliği için&#8221;</em> hareket eden yönetimler var. Tesettürün mecburi oluşu, alkol yasağı vb konularda devletin baskısı var. Bizim ülkemizdeki yobaz laiklerin başörtüsün yasaklamasıyla paralellik kuruyoruz ister istemez. İyi, güzel ve doğrunun resmî ideoloji, millet meclisi veya bir ulema sınıfı tarafından belirlenmesi İslâm ile uyumlu mudur? </strong></p>
<p>İslam&#8217;da bir yönetici sınıf, iktidar elitleri, bir din adamları sınıfı diye bir şey yoktur. Herkes rabbine karşı eşölçüde sorumludur. Herkes akletmek, iman etmek, iyiliği yaşamak ve kötülükten kaçınmak mecburiyetindedir. O nedenle Ömer&#8217;in karşısına çıkan kılıç cesurdu. Ve o nedenle sonradan birer mezhep imamı hâline getirilen İmamların hepsi, iktidarın karşısında (ödünç bir tabirle) &#8220;sivil&#8221; niteliklerini korumaya özen gösterdiler ve hatta bu uğurda canlarını verdiler. Çünkü hakikatin farkında idiler. Zaten o kuşaktan sonra da, ulemanın iktidara tâbi olmasıyla -çünkü bu, hakikatin iktidara tâbi olması anlamına gelmekteydi-, İslam tarihinde fikri özgürlük ve de dolayısıyla hakikat, temsil düzeyini -aktüelliğini- kaybetti. Elbet istisna hareketler, şahsiyetler ve  gelişmeler yok değil. Nitekim çağımızda bir İmam Humeyni, Aliya İzzetbegoviç ve hatta Gandi bu temsil düzeyinin müstesna örnekleridir.</p>
<p><strong>4° Özgün Duruş&#8217;ta yayınlanan </strong><a href="http://www.ozgundurus.com/Yazar/Umit-Aktas/Iyilik-uzere-olmak-kotulukten-kacinmak.php"><strong>&#8220;İyilik üzere olmak, kötülükten kaçınmak&#8221;</strong></a><strong> isimli makalenizde şöyle demiştiniz:</strong></p>
<p style="padding-left: 30px;"><strong><em>&#8220;[...] müminler, imanları gereği olan amellerini, öncelikle bu iman ve teslimiyetleri nedeniyle kendi nefislerinde tatbik ederler. [...] Yoksa belli bir yasama çizelgesince belirlenmiş olan iyilik ve kötülük kriterlerinin salt başkalarına icbarı, bu kez toplumu belli bir iyilik ve kötülük standardına getirse de, iyiliğin ve kötülüğün içini boşaltarak bunları biçimselleştirir. [...] Çünkü ahlak, yaşanılan bir şey olmaktan çıkarılarak uygulanılan, emredilen ve yasak edilen bir şey haline getirilmiştir. Yani artık insanlara ait değil, iktidarlara ait bir şeydir; dolayısıyla devletler dindarlaşırken, insanlar sekülerleştirilmiştir.&#8221;</em></strong></p>
<p><strong>Bu çerçevede İran İslâm Devrimi&#8217;nin İran halkını sekülerleştirdiği söylenebilir mi? </strong></p>
<p>Doğrudur. Çünkü hakikatin muhatabı insanlardır, devletler değil. Hakikat bir iktidar söylemi olamaz ve bir iktidara uyruklaştırılamaz. Nitekim şu anda İran rejimi devrimci niteliğini yitirdiği gibi, uyguladığı abartılı ve akıl dışı baskılarla da, insanları giderek İslam dışı arayışlara itmekte. Aynı şeyleri Osmanlı&#8217;da ve tersinden  Türkiye&#8217;de de yaşamadık mı? Dikkat ederseniz (ki, o yazıda birçok çeviri örneği vermiştim), ilgili ayetlerde hitap doğrudan insanlardır. Ama iktidar perspektifinden geçen bir yanlış okuma, muhataplık ve yükümlülük sigasını bir emretme ve otoriterlik sigasına dönüştürmekte; yükümlü oluş bir buyurma kipine çevrilmekte. Buyurmak ise iktidara ait bir şeydir. Dolayısıyla bu söylem artık bir hakikat söylemi olmayıp, bir iktidar söylemidir. O zaman ise bu söylemi iktidarlardan başka kimse üstüne almayacak, yani ahlâki sorumluluk salt iktidarlar tarafından üstlenilen, uygulanılan ve hatta dayatılan yasal bir yükümlülük hâline, tüzükler ve tamimler hâline gelecektir.</p>
<p><strong>5° Yukarıda andığımız makalenizde insanların kendi nefislerine karşı verdikleri mücadelenin önemine işaret ediyorsunuz. İyilik üzere olmanın resmîleşmesine, kurumsallaşmasına karşı olduğunuzu söyleyebilir miyiz? Devletin bu alanda rolü ne olabilir? Yani &#8220;devlet karışmasın, herkes kendisi için iyi olanı bilir, bulur&#8221; mu demek gerekir? </strong></p>
<p>Burada sorun o yapsın bu yapsın meselesi değil. Elbette iyi olanı, doğru olanı kim yaparsa yapsın, yeter ki maksat hâsıl olsun. Ama sorun salt bir amaçlar ahlâkı değildir; araçlar ve hatta niyetler de en az o kadar önemlidir. Farkında mısınız, ülkemizde ve genel olarak İslam dünyasında ahlâkla ilgili pek bir şey yazılmaz. Nedendir? Üstünde düşündünüz mü? Çünkü bu zaten iktidara ait bir şeydir ve kimse iktidara akıl veremez. İktidar çünkü, kendinde bir yetkinlik ve bilgeliktir. Ona sadece tâbi olabilirsiniz. Bir de onun tarafından belirlenmiş alanlarda yaşayabilir, konuşabilir, üretebilir ve tüketebilirsiniz. Bu anlamda iktidar bir özgürlük ve hakikat alanı hâline gelirken, toplum bir kulluk, üretim ve tüketim makinesi hâline gelir. Yani Allah ile insan arasındaki ilişki, iktidar ile insan arasındaki ilişkiye çevrilir. İktidar yeryüzünde Allah&#8217;ın temsilcisi (halifelik) ve gölgesi hâline gelir. Oysa insan Allah&#8217;ın halifesi olamaz. O sadece arzda yaratılmış bir haleftir. İnsan ile Allah arasındaki ilişki ise sadece bir kulluk ilişkisi değil, aynı zamanda bir velayet ilişkisidir de.</p>
<p>Ben burada şu hassasiyetimizi yitirmeyelim diyorum: hakikati temsil etme ve üstlenme yükümlülüğü kime aittir? Devlet bana ait olan asli bir yükümlülüğü üstlenebilir mi? Üstlendiği takdirde sonuç ortada. Düşünmek, akletmek, fıkhetmek, siyaset, cihad etmek, emri bil maruf ve nehyi anil münker&#8230; bunlar artık hep devlete ait görevler hâline gelmiş durumda. Müslüman bireyler bu asli yükümlülüklerinden uzaklaş-tırıl-mışlar. O zaman ise somut Müslüman şahsiyetler nasıl yetişecek? Çünkü bir insan kimliği edimleriyle ortaya çıkar. Ortada bir edim kalmamışsa, biz o çok özlenen İslam şahsiyetlerini nerede bulacağız? Siz batıda yaşıyorsunuz. Batıda birçok toplumsal sorun çözülerek, iyilik üzerine olan işlevler devletleştirilmiş ve bu konular insanların inisiyatifinin, insaf ve merhametinin dışına çıkarılmıştır. Bir bakıma güzel bir şey bu. Ama öte yandan ise insanlarda merhamet duygusunun, komşuluğun ve hatta dostluğun giderek yok olduğunu da gözlemlemiyor muyuz? Tüm bunlar devletleştirilmiş, sözümona sekülerleştirilmiştir çünkü. O zaman ise yaşayan insan olmaktan çıkar. İnsanlar, devlet tarafından işgal edilmiş devasa bir kamusal alanda gerçek varlıklarını yitirerek gölge varlıklar, figürler hâline gelirler.<strong></strong></p>
<p><strong>6° Anatole France bir roman kahramanını şöyle konuşturuyordu:</strong></p>
<p style="padding-left: 30px;"><strong><em>&#8220;Bütün devrimlerin en büyük hatası erdem denen şeyi yeryüzünde kurumsallaştırmaya çalışmaktır. Bir halkı devlet gücüyle iyiden yana, bilge, özgür, ılımlı ve adil yapmak istediğinizde herkesi öldürmekten başka çareniz yoktur!&#8221;</em></strong><strong></strong></p>
<p><strong>Sizce devrimlerin çelişkisinin  burada yattığı söylenebilir mi? Yeni bir insan ve yeni bir halk yaratmak. Bu &#8220;pedagojik&#8221; çabanın zorlandığı her noktada devrim, devlet terörünü de beraberinde getiriyor. İnsanların silah zoruyla &#8220;iyi ve doğru&#8221; yapılması dışında bir devrimcilik mümkün müdür?</strong></p>
<p>Bakın burada sorun devrimlerde değil. Sorun hakikatin bir iktidar sorunu hâline getirilmesi çabasında. Devrimi yapanlar aslında tam da buna aykırı tipler. Çünkü insanlığa ait birçok olumlu erdemi hayata geçirmeseler, bu insanlar devrim yapabilir mi? Devrim kan ve ter gerektirir, hazırlık, sebat, fedakârlık, aşk, mücadele, disiplin, cehd, sabır, emek gerektirir. Bunlar aslında tüm insanlarda aradığımız olumlu değerler. İslam&#8217;ın da insanlarda oluşmasını istediği değerler. Bu değerlere sahip olmayan biri Müslüman olabilir mi? Ama sorun devrimlerde değil, devrim sonrasında aranmalı. Çünkü devrim süreçlerinin ağırlığı, devrimci bireyler ve enerjileri tükettiği için, devrim sonrası alanlar, çoğu kez fırsatçılıklara ve demagoglara kalmakta. Yani Baudrillard&#8217;ın kavramlaştırdığı gibi simülakrlara. O yüzden değil mi ki Ali Şeriati, Nas ve Felak surelerini yorumlarken, sorunun devrim yapmak değil, devrim sonrası hakikati ayakta tutabilmek sorunu olduğunu vurgulamakta; ve çoğu kez cine, büyüye karşı istimdat için okunan bu surelerin, aslında böylesi bir sürece işaret ettiğini ve müminleri uyardığını söylemektedir. Dolayısıyla burada sorun, siyasal mücadelelerin bir iktidar mücadelesine darlaştırılması, ahlâki niteliklerinde uzaklaştırılarak salt seküler (maddî ve dünyevî) mücadeleler hâline getirilmesi, hakikatin de iktidara indirgenmesidir. O zaman devrimci davranışı dönemler ve kuşaklara havale etmek yerine, bir müminin, iman ettiği andan itibaren sürekli olarak  devrimci bir tavır içerisinde olmasını güvenceleyecek bir özgürleşme ve aydınlanma üzerinde kafa yormalıyız. Çünkü bu, yani özgürleşme ve aydınlanma, insanın kendi sorumluluğunu başkalarının vesayetine bırakmaması, kendi aklıyla düşünmesi, kendi ayaklarının üzerinde durması ve yükümlülüklerini askıya almamasıdır. Bu, bir reşit olma sorunu olduğu kadar, bir insan olma sorunudur da. Hep şunu derim: Müslüman olmak için öncelikle insan olmak, yani beşer olmaktan kurtulmak, Müslüman olduktan sonra da orada durmamak, sürekli imanını yenilemek gerekir. Bu ise duruşunun doğru ve edimlerinin diri olması anlamına gelir. Yani üstümüzde ısmarlanmış ve bayatlamış edimler olmamalı, tabir caizse sürekli devrim hâlinde olmayı hiç elden bırakmamalıyız. <strong></strong></p>
<p><strong>7° İç dinamikleri çok farklı olsa da Fransız ihtilali, 1917 Ekim devrimi ve Kemalizmin doğuşunda bazı ortak noktalar dikkat çekiyor. Bir gün önce &#8220;devrimci&#8221; olan insanlar ertesi gün devrimin &#8220;kazanımlarını&#8221; muhafaza etmek adına muhafazakârlaşıyor. Her üç devrimin arkasından muhaliflerin idam edildiğini, hayatta kalanların da gizli polis baskısıyla yaşadığını biliyoruz. &#8220;İslâm&#8221; etiketiyle yapılan devrimlerde bu &#8220;temizlik&#8221; aşaması yaşanıyor mu? </strong></p>
<p>Devrimlerin fiziki karakterleri birçok açıdan benzerlikler taşıyabilir. Çünkü kitleler, bir yerden sonra, ruhlarıyla değil fizikleriyle hareket etmeye başlarlar. Yani fiziksel yasalara tâbi olurlar. Elbet Fransız Devrimi, Sovyet Devrimi ve İran İslam Devrimi, kavramsal anlamda birer devrimdir. Oysa Kemalist hareket, bir devrim değil, silahlı bir ihtilaldır. Salt bir iktidar mücadelesidir. Çünkü bunun içinde halk değil, silahlı güçler, daha doğrusu ordu vardır. Orduların yaptıkları şey ise devrim değil ihtilal, isyan veya darbedir. Devrim sonralarının sorunu ise, devrimden sonra, aslında hiç de öyle amaçlanmadığı hâlde, devrimin iktidarlaşma çabası ve bunun için klikler arasında ortaya çıkan  mücadelelere dayanmaktadır. Yani devrime ait hakikatin (o her neyse) bir iktidar grubunca temellük edilmesi çabası, devrimleri çığırından çıkararak, devrimin çocuklarının boğazlanmasına yol açmaktadır. Sözgelimi anarşistlerin iktidar karşısındaki keskin karşıtlıklarında bu hassasiyetin önemli bir payı bulunmaktadır. Ama 20. Yüzyılın hakikat sözcülerinden biri olan Gandi de, doğru eylemin  halis bir niyet kadar, doğrulukta sebata ve nefsimize ait bir beklentiden vareste olmasına da dayanması, öte yandan eylemin sonuçlarını da gözetmesi gerektiğini vurgulayarak, devrim sonrasında ya da tüm davranışlarımızda, eylemlerimizin sonuçlarına da sahip çıkılması ve dikkat edilmesinin önemine dikkat çekmektedir. Çünkü bu da eylemimizin bir parçasıdır. Yani kısacası temel sorun, hakikatin hiç kimse tarafından temellük edilemezliğindedir. Bu, yani hakikat ve insan ilişkisi, tabir caizse asimptotik bir ilişkidir. Hakikate ne kadar yaklaşırsak yaklaşalım, onu hiçbir zaman söylemimizin ya da iktidarımızın bir nesnesi haline getiremeyiz. Hakikat her zaman aşkın olandır ve onun bizi yüceltici ve insanlaştırıcı yönü de zaten budur.<strong></strong></p>
<p><strong>8° </strong><a href="http://www.taraf.com.tr/nese-duzel/makale-umit-aktas-islamcilar-kadin-calissin-ister.htm"><strong>Neşe Düzel ile yaptığınız röportajda</strong></a><strong> şöyle demiştiniz:</strong></p>
<p style="padding-left: 30px;"><strong><em>&#8220;Aslında İslam hiçbir zaman siyasetin dışında durmaz. Çünkü İslam özünde siyasal bir dindir. [...] Müslümanlar, toplumsal adaletsizliklere ve zulme karşı mücadele etmekle yükümlüdürler. Bu da İslam&#8217;ı ister istemez siyasallaştırır. İslam açısından, toplumun düzeltilmesi için de hep bir siyasal çaba ve mücadele gereklidir.&#8221;</em></strong></p>
<p><strong>Size göre  Müslümanca ve/veya İslamcı çözüm arayışında &#8220;ötekinin&#8221; yeri nedir? Yani başka inançlardan olan veya Müslüman olduğu halde seküler yaşam tarzını benimseyenlerin böyle bir projedeki yeri, katkısı, yetkisi vs ne ölçüdedir?</strong></p>
<p>Bu soruyu cevaplamak, aslında soruna iktidar perspektifinden bakmak anlamına gelmekte. Ben zaten böylesi bir perspektifi reddediyorum; yani benim kimseye hak ya da yükümlülük dağıtma ya da vazetme gibi bir yetkim yok. Ben sadece insan olmaya, beşerlikten kurtulmaya, kendimi adam etmeye çalışıyorum. Bunun için de elbette yeryüzünde yaşadığımız sürece zulme karşı olacağız, adalet için savaşacağız, haksızlıklarla mücadele edeceğiz vs. vs. Bu savaşımımızda bizimle ortak değerleri paylaşan herkese gönlümüz ve saflarımız açıktır. Öte yandan zulümde, sömürüde, haksızlıkta ve kötülükte  ısrar edenlere karşı ise tavrımız bellidir. Dolayısıyla sıkça sözü edilen bu ötekilik perspektifi siyasal bir perspektif değil, ahlaki ve hatta ontolojik bir perspektiftir. Ben meseleye soyut inançlar, aidiyetler ve kimlikler açısından bakmıyorum. Zaten bu tür bakışlar, özünde bölücü, hakikate mugayir bakışlardır. Burada Ali (r.a.)&#8217;nin söylediği ve hep tekrarladığım bir sözü zikredeyim: &#8220;İnsanlar ya dinde kardeşin, ya da yaratılışta eşindir.&#8221; Düşünebiliyor musunuz? Allah&#8217;ın elinden çıkan canlılar ve varlıklardan hangisine yadsıyıcı ve bigâne bir nazarla bakabiliriz? Çünkü ontolojik bir birliğin üzerinde durmaktayız. Bunun için hiç de öyle tumturaklı nazariyelere ihtiyacımız yok. Sözgelimi Levinas&#8217;nın komşuluk kuramı gibi. Oysa o, bir Filistinlinin (içinden gelerek) insan olma hakkını ifşa etmekte bile mütereddit. Ona bir komşu olma hakkını bile layık görmüyor. Hümanizmin hep yaptığı gibi komşusunu uzaklarda, söylemlerde arıyor; ya da salt kendi ırkına açıyor kapısını. Çünkü ırkçılığa dayanan anlayışlar ontolojik bir fark üzerinde temellendirirler kendilerini. Bu ise bir cahillikten başka nedir ki?</p>
<p><strong>9° Batı Avrupa&#8217;nın ve/veya ABD&#8217;nin demokrasi anlayışı sizi mutlu edebilecek, muhtemel İslamcı sistemler ile ne derecede uyumludur? Batı&#8217;nın siyasî çözümlerinden aynen alıp uygulanabilecek ve tersine MUTLAKA değiştirilmesi gerekenler nelerdir sizce?</strong></p>
<p>Açıkçası ben soruna bir doğu-batı sorunu olarak bakmıyorum Doğu da batı da Allah&#8217;ındır. Yani meselelere hakikat perspektifinden baktığınızda, ortada ne doğu(lu) kalır ne de batı(lı). Hakikat neredeyse orasıdır bizim yurdumuz. Eğer batılılar bize göre hakikate daha fazla yaklaşmışlarsa, komplekssiz bir biçimde bu yaklaşımdan, perspektiften yararlanmaya, ufkumuzu açmaya çalışırız. Çünkü hakikat kimsenin inhisarında olmadığı gibi, bu mesele de bir asabiyet meselesi değildir. <strong></strong></p>
<p><strong>10° İslâmcı bir anayasa yazılabilir mi? Ana hatları nasıl tarif edersiniz? Sonuçlar üzerine odaklanmak mı gerekir yoksa Kur&#8217;an&#8217;dan çıkarılacak tartışılmaz temel ilkeler üzerine mi? Bir başka deyişle Batı&#8217;nın hukuk felsefesinde Immanuel Kant ile simgeleşen deontolojik  duruş mudur İslâmcı duruş? Jeremy Bentham,  </strong><strong>John Stuart Mill gibi isimlerin</strong><strong> faydacı bakışı tamamen reddedilmeli midir? Sözgelimi denizde fırtınaya kapılmış  bir balıkçıyı kurtarmak için 5 kişinin hayatını tehlikeye atmak doğru mudur İslâmcı bir kanuna göre?</strong></p>
<p>Kant&#8217;ın ahlak anlayışı bence sorunlu ve biçimsel bir anlayış. Siyasetten, inançlardan soyut, değerlerden yoksun bir ahlâk anlayışı olamaz. Ahlâk ise akıl kadar estetiğe ve hatta vicdana dayanır. Fıtrîdir. Umarım Kant beni mazur görür ama hayvanların bile bir ahlâkı vardır; ahlâklı olanı ve olmayanı vardır. Aklın ya da aktüelliğin ürettiği şey ise ahlâktan çok etik olarak adlandırılsa yeridir. Dolayısıyla anayasacı bir perspektif de bu biçimselcilikten kendisini kurtaramaz. Sorun bir yasalar sorunu değildir. Ahlâk bir kuram meselesi olmaktan öte, somut bir davranış estetiği inşa etme meselesidir. Ama maalesef İslam dünyası, iktidara atfettiği önem ve hakikati iktidarla özdeşleştirmesi nedeniyle, sorunu salt bir &#8220;yasa&#8221; sorunu olarak değerlendirdi. Yeni Osmanlılardan İttihatçılara, selefilerden modernistlere varıncaya dek sorun hep bu merkezde görüldü ve tartışıldı. Öte yandan İslam&#8217;ın kendi geleneğinde, maslahatlarda ifadesini bulan faydacı bir anlayış zaten bulunmaktadır. Maslahatlar ise somut koşullar için ele alınmalıdır. Yani yukarıda zikrettiğiniz sorunun doğru cevabı, anacak o koşullarda verilebilir. Çünkü bu anlamda verilebilecek her cevap görece olarak bir doğruluk yönü kadar, yanlışlık yönü de taşıyabilir. Bunun doğru cevabını ise, ancak bu koşulları yaşayan ahlâki nitelikleri yüksek kişiler verebilir. Varoluşçuların dediği gibi, gerçek kişilikler ancak kritik anlarda ve zamanlarda ortaya çıkabilir. Aslolanın kuram değil hakikat olduğunu ve hakikatin de kuramdan çok hayata yakın durduğunu (sufi bilgeler gibi) bir kere daha tekrarlayarak sözümüzü noktalayalım.</p>
<p> </p>
<p>&#8230; Bu söyleşi ilginizi çektiyse&#8230;</p>
<p style="text-align: right;"> <span style="color: #0000ff;"><strong>M<span><span><span>ü</span>slüman’ın Zaman’la imtihanı </span></span></strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091210_derin_dusunce_org_musluman.jpg"></a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/musluman_zaman.pdf" target="_blank"><span style="color: #3366ff;"><img class="alignleft size-medium wp-image-7624" title="20091210_derin_dusunce_org_musluman" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091210_derin_dusunce_org_musluman-203x300.jpg" alt="" width="114" height="155" /></span></a></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Sunuş</strong>: Müslümanlar dünyanın toplam nüfusunun %20’sini teşkil ediyorlar ama gerçek anlamda bir birlik yok. Askerî  tehditler karşısında birleşmek şöyle dursun birbiriyle savaş halinde olan Müslüman ülkeler var. Dünya ekonomisinin sadece %2-%3′lük bir kısmını üretebilen İslâm ülkeleri Avrupa Birliği gibi tek bir devlet olsalardı <strong><em>Gayrı Safi Millî Hasıla bakımından SADECE Almanya kadar </em></strong>bir ekonomik güç oluşturacaklardı. Bu bölünmüşlüğü ve <strong><em>en sonda, en altta kalmayı tevekkülle(!) kabul etmenin</em></strong> bedeli çok ağır: Bosna’da, Filistin’de, Çeçenistan’da, Doğu Türkistan’da ve daha bir çok yerde zulüm kol geziyor. Müslümanlar ağır bir imtihan geçiyorlar. Yaşamlarını şekillendiren şeylerle ilişkilerini gözden geçirmekle başlıyor bu imtihan. Teknolojiyle, lüks tüketimle, savaşla, kapitalizmle, demokrasiyle , “ötekiler” ile ve İslâm ile olan ilişkilerini daha sağlıklı bir zemine oturtabilecekler mi? <a href="http://www.derindusunce.org/img/musluman_zaman.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><strong><em>Müslüman’ın Zaman’la imtihanı</em></strong> </span></a>adındaki 204 sayfalık bu kitap işte bütün bu konuları sorgulayan ve çözümler öneren makalelerden oluşuyor.</p>
<p> </p>
<p style="text-align: right;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak-laiklik.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-11326" title="kapak-laiklik" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak-laiklik.jpg" alt="" width="176" height="273" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/alaturka_laiklik.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"> Alaturka Laiklik: “Beni bir bir sen anladın, sen de yanlış anladın!”</span></a></strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak.jpg"></a>Türkiye Cumhuriyeti’nde Alevîlere zorla Sünnî İslâm öğretilirken Sünnîlerin başörtüsü devlet dairelerinde yasak. Türk Ordusu’nun istihbaratı camileri ve namaz kılanları fişliyor. Hristiyan Ermenilerin ne kiliseleri, ne yetimhaneleri ne de cemaat lideri seçimleri özgürce yapılamıyor. Rumların ruhban okulları özgür değil. Yahudiler diğer gayrı Müslimler gibi askerde ayrımcılığa uğruyor. Ateistlerin kitapları, internet siteleri yasaklanabiliyor, kapatılabiliyor. Gayrı Müslimlerin alın teriyle biriktirdikleri vakıf malları 1970′lerde gasp edildi, hâlâ geri verilmiyor.</p>
<p>Sahi Laiklik neye yarıyor? Bu kitap son yıllarda Türkiye’nin gündemine gelen, birbirinden ayrı gibi duran ama çekirdeğinde <strong>Yobaz Laiklik Meselesini</strong> barındıran konuları ele alıyor.<a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/alaturka_laiklik.pdf" target="_blank"><strong><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></strong></a></p>
<p> </p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf" target="_blank"><strong><span style="color: #0066cc;">T</span><span style="color: #0000ff;">ürkiye’nin Ulus-Devlet Sorunu</span></strong></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091225_derin_dusunce_org_ulus_devlet.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf" target="_blank"></a><a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf" target="_blank"><img class="alignleft size-full wp-image-7896" title="20091225_derin_dusunce_org_ulus_devlet_pt" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091225_derin_dusunce_org_ulus_devlet_pt.jpg" alt="" width="125" height="183" /></a>Devlet gibi soğuk ve katı bir yapı bizimle olan ilişkisini <strong>hukuk</strong> yerine <strong>ırkımıza</strong> ya da <strong>inançlarımıza</strong> göre düzenleyebilir mi? GERÇEK hayatı son derecede dinamik ve renkli biz “insanların”. Birden fazla şehre, mahalleye, gruba, klübe, cemaate, etnik köke, şirkete, mesleğe, gelir grubuna ait olabiliriz ve bu aidiyet hayatımız boyunca değişebilir. Oysa devletimiz hâlâ başörtüsüyle uğraşıyor, kimi devlet memurları <strong>“ne mutlu Türk’üm”</strong> demeyenleri iç düşman ilân ediyor, Sünnî İslâm derslerini zorla herkese okutuyor… Bizim paramızla, <strong>bizim iyiliğimiz için(!) bize rağmen… </strong>Kürt sorunu, başörtüsü sorunu, Hıristiyan azınlıklar sorunu… Bizleri sadece “insan” olarak göremeyen devletimizin halkıyla bir sorunu var. Türkiye’nin “sorunlarının” kaynağı sakın <strong>ulus-devlet</strong> modeli olmasın? 80 sayfalık bu kitap Kurtuluş savaşı’ndan sonra Türkiye’ye giydirilmiş olan deli gömleğine işaret ediyor.  Ne mutlu “insanım” diyene! <a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf" target="_blank"><strong><span style="color: #0066cc;">Kitabı buradan indirin</span></strong></a>.</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2010/10/25/musluman-devlet-olur-mu-umit-aktas-ile-dobra-dobra/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2010/10/25/musluman-devlet-olur-mu-umit-aktas-ile-dobra-dobra/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>TARTIŞMA: Siyasette sertleşen üslup bize ne kazandırır?</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2010/08/31/tartisma-siyasette-sertlesen-uslup-bize-ne-kazandirir/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2010/08/31/tartisma-siyasette-sertlesen-uslup-bize-ne-kazandirir/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 31 Aug 2010 16:00:58 +0000</pubDate>
		<dc:creator>O. Tan Haskol</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Beyin Yıkama]]></category>

		<category><![CDATA[Politika]]></category>

		<category><![CDATA[Psikolojik harp]]></category>

		<category><![CDATA[Video]]></category>

		<category><![CDATA[medya]]></category>

		<category><![CDATA[şiddet]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=11121</guid>
		<description><![CDATA[Tartışmayı izlemek için resmin üzerine tıklayın.

Share on Facebook]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.imedya.tv/watch.php?web=5199" target="_blank">Tartışmayı </a>izlemek için resmin üzerine tıklayın.</p>
<p><a href="http://www.imedya.tv/watch.php?web=5199" target="_blank"><img class="alignnone size-full wp-image-11122" title="siyasette_uslup" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/08/siyasette_uslup.jpg" alt="" width="477" height="345" /></a></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2010/08/31/tartisma-siyasette-sertlesen-uslup-bize-ne-kazandirir/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2010/08/31/tartisma-siyasette-sertlesen-uslup-bize-ne-kazandirir/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>DUYURU: İletişim ve Kültürel Çalışmalar Konferansı 2010</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2010/06/16/duyuru-iletisim-ve-kulturel-calismalar-konferansi-2010/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2010/06/16/duyuru-iletisim-ve-kulturel-calismalar-konferansi-2010/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 16 Jun 2010 13:16:50 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Nurhayat Kızılkan</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Konferans]]></category>

		<category><![CDATA[Politika]]></category>

		<category><![CDATA[Toplum]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=10250</guid>
		<description><![CDATA[18-20 Haziran 2010 tarihlerinde Bilkent Universitesinde İletişim ve Kültürel Çalışmalar Lisansüstü Konferansı gerçekleşecektir.
 
PROGRAM
18 Haziran 2010, Cuma
Kayıt 10:00 - 10:30
Açılış 10:30 - 11:00
Davetli Konuşmacı 11:00 - 12:00
Doç. Dr. Beybin Kejanlıoğlu, Ankara Üniversitesi
&#8220;Soru İşaretleri: Türkiye&#8217;de Eleştirel Medya ve Kültür Çalışmalarının İzini Sürmek&#8221;
Öğle Yemeği 12:00 - 13:30
1. Oturum 13:30 - 15:00 Azınlıklar ve Toplumsal Hafıza
Oturum Başkanı: Pelin Aytemiz
&#8220;Farklı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>18-20 Haziran 2010 tarihlerinde Bilkent Universitesinde İletişim ve Kültürel Çalışmalar Lisansüstü Konferansı gerçekleşecektir.</p>
<p> <br />
PROGRAM<br />
18 Haziran 2010, Cuma<br />
Kayıt 10:00 - 10:30<br />
Açılış 10:30 - 11:00<br />
Davetli Konuşmacı 11:00 - 12:00<br />
Doç. Dr. Beybin Kejanlıoğlu, Ankara Üniversitesi<br />
&#8220;Soru İşaretleri: Türkiye&#8217;de Eleştirel Medya ve Kültür Çalışmalarının İzini Sürmek&#8221;<br />
Öğle Yemeği 12:00 - 13:30<br />
1. Oturum 13:30 - 15:00 Azınlıklar ve Toplumsal Hafıza<br />
Oturum Başkanı: Pelin Aytemiz<br />
&#8220;Farklı Bir Mebus&#8221; Artin Boşgezenyan Üzerine Bir İnceleme<br />
Emre Can Dağlıoğlu<span id="more-10250"></span><br />
Azınlık Filmleri: Tarihin Yeniden İnşası ve Kolektif Bellek<br />
Serhan Mersin, Ankara Üniversitesi, İletişim Fakültesi, Radyo Televizyon Sinema ABD<br />
2000&#8242;ler Sonrası Türk Edebiyatı&#8217;nda Ermeni Tehciri<br />
Deniz Cenk Demir, Kültürel İncelemeler Yüksek Lisans Programı<br />
Kahve Arası 15:00 - 15:30<br />
2. Oturum 15:30 - 17:00 Ekrandaki Öteki<br />
Oturum Başkanı: Senem Börekçi<br />
İrrasyonel Görünen İzdivaç Programrının Mantığına Bakış Denemesi<br />
Özge Tığlı, Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Medya ve Kültürel Çalışmalar Yüksek Lisans Programı<br />
Yoksulların Alımlaması: Sırlar Dünyası Örneği<br />
Zülfükar Özdoğan, Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Medya ve Kültürel Çalışmalar Yüksek Lisans Programı<br />
Görsel Toplumda Ritüel Yaratımı Olarak Yarışma Programları: Var mısın Yok musun Örneği<br />
Pınar Umul, Medya ve İletişim Çalışmaları Yüksek Lisans Programı<br />
Kokteyl ve Sergi Açılışı 18:00<br />
Kes, Giydir, Oyna!<br />
Nostaljik kağıt bebeklerden yola çıkarak oluşturulmuş bu interaktif enstalasyon işinde, Türkiye içinde yer alan değişik kimliklere ait kıyafet ve aksesuarların izleyici/ katılımcı tarafından yeniden eşleştirilerek sentezlendiği bir görsel oyun yaratılmakta.  Kıyafet ve aksesuarların değişik şekillerde yeniden birleştirilmesiyle kimliklerin de sürekli değişen sentezlerine gönderme yapan bu iş, katılımcılara giydirdikleri kâğıt bebekleri fotoğrafla belgelendirme imkânı da sağlıyor.  Birebir insan boyutunda olan kâğıt bebeğin yüzü yerine kendi yüzünü yerleştiren katılımcı, kâğıttan kıyafetlerle sentezlediği yeni kimlikle kendi kimliğini birleştirerek üretim sürecinin hem yaratıcı hem de yaratılan parçası oluyor.  İşin sergi süreci sırasında katılımcıların giydirdikleri kâğıt bebeklerin fotoğrafları da sergiye dâhil edilip, sergi sonunda yaratıcısına veriliyor.<br />
19 Haziran 2010, Cumartesi<br />
1. Oturum 09:30 - 11:00 Kadınlık Kurguları<br />
Oturum Başkanı: Deniz Cenk Demir<br />
Kadının &#8220;İkinci El&#8221; Bir Nesne Olarak Tüketim Kültürü İçinde Konumlandırılması<br />
Elif Madakbaş, Sakarya Üniversitesi, Kamu Yönetimi Bölümü, Siyaset ve Sosyal Bilimler ABD<br />
Türk Modernleşmesi Bağlamında Aysel Bataklı Damın Kızı (Muhsin Ertuğrul, 1934) Filminin Kadın Odaklı Çözümlemesi<br />
Damla Eroğlu, Ankara Üniversitesi, Kadın Çalışmaları Yüksek Lisans Programı<br />
Türk Melodram Filmlerinde Kadınlar Arası Arkadaşlık<br />
Sezen Gürüf Başekim, Gazi Üniversitesi, İletişim Fakültesi, Radyo, Televizyon ve Sinema ABD<br />
Kahve Arası 11:00 - 11:30<br />
2. Oturum 11:30 - 13:00 Görsel Temsil ve Tahayyül<br />
Oturum Başkanı: Özge Tığlı<br />
Fotoğraf, Temsil ve Toplumsal Bellek: Ara Güler&#8217;in İstanbul&#8217;a Bakışı<br />
Tuba Ayten, Ankara Üniversitesi, İletişim Fakültesi, Gazetecilik ABD<br />
Kültürel Tanıtımda Afişlerin Kullanımı, Yeri ve Önemi: 2010 Avrupa Kültür Başkenti Seçilen İstanbul&#8217;u Tanıtan Afişlerin Analizleri<br />
Mehmet Emin Kahraman, Sanat ve Tasarım Fakültesi, Sanat Yönetimi Bölümü<br />
Muallak Fotoğraflar Üzerine: Ticari Fotoğrafçılık Alanında Ölüm Söylemi ve Görsel Temsili<br />
Pelin Aytemiz, Güzel Sanatlar, Tasarım ve Mimarlık Fakültesi, Grafik Tasarım Bölümü<br />
Öğle Yemeği 13:00 - 14:30<br />
3. Oturum 14:30 - 16:00 Güncel Sanat, Kimlik, Politika<br />
Oturum Başkanı: Pınar Umul<br />
Öteki Yabancı&#8217;dan İçimizdeki Yabancı&#8217;ya: Uluslarrası Sergilerde Türkiye Çağdaş Sanatının Değişen Anlatısı<br />
Şeyda Barlas, Boğaziçi Üniversitesi, Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü<br />
Türkiye&#8217;de 1990 Sonrası Güncel Sanat ve Kültürel Kimlik Kavramı<br />
Nuran Leyla Ersen, Güzel Sanatlar Fakültesi, Grafik Tasarım Bölümü<br />
Çağdaş Sanatta Doğrudanlık ve Özerklik Gerilimi<br />
Duygu Beykal Özsaraçoğlu, Mustafa Kemal İz<br />
Güzel Sanatlar, Tasarım ve Mimarlık Fakültesi, Grafik Tasarım Bölümü<br />
Kahve Arası 16:00 - 16:30<br />
4. Oturum 16:30 - 18:00 Kültüre Katılım, Katılımcı Kültür<br />
Oturum Başkanı: Nihan Eren<br />
Türkiye&#8217;de Üniversite Gençliğinin Cep Telefonu Kullanma Pratikleri<br />
Sevda Ünal, Ankara Üniversitesi, İletişim Fakültesi, Gazetecilik ABD<br />
Facebook&#8217;da Toplumsal Örgütlenmeler: Çevrimiçinden Çevrim Dışına Kollektif Eylemin Olasılıkları ve Dinamikleri<br />
Senem Börekçi, Ankara Üniversitesi, Kadın Çalışmaları Yüksek Lisans Programı<br />
İletişimin Yeni Mecrası: Bloglar<br />
Gabriela Oana Olaru, Medya Çalışmaları Doktora Programı<br />
Akşam Yemeği 19:30<br />
20 Haziran 2010 Pazar<br />
Davetli Konuşmacı 09:30 - 10:30<br />
Dr. Gönül Pultar, Kültür Araştırmaları Derneği<br />
&#8220;Kültür Araştırmalarının Türkiye&#8217;de Geleceği&#8221;<br />
Kahve Arası 10:30 - 11:00<br />
1. Oturum 11:00 - 12:30 Alternatif Politik Alanlar<br />
Oturum Başkanı: Mehmet Emin Kahraman<br />
Ece Ayhan&#8217;da Devlet ve Çocuklar<br />
Emre Barca, İşletme Fakültesi, İşletme Bölümü<br />
Tiyatronun Kitle İletişiminde İcadı<br />
Melis Süloş, Boğaziçi Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Tarih Bölümü<br />
Türk Mizah Dergilerinin Ulusal Gündemi Yorumlaması<br />
Levent İnce, Güzel Sanatlar, Tasarım ve Mimarlık Fakültesi, Grafik Tasarım Bölümü<br />
Öğle Yemeği 12:30 - 14:00<br />
2. Oturum 14:00 - 15:30 Metinler ve Okuyucuları<br />
Oturum Başkanı: Şeyda Barlas<br />
Nuri Bilge Ceylan Sineması&#8217;nda Taşra ve Kent Tereddüdü<br />
B. Nihan Eren, Fen-Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü<br />
Uzak (Nuri Bilge Ceylan, 2002) Filminin Uluslararası Alımlaması<br />
Sinem Aydınlı, Güzel Sanatlar, Tasarım ve Mimarlık Fakültesi, İletişim ve Tasarım Bölümü<br />
Nefes&#8217;in Alımlanışı<br />
Damla Okay, Güzel Sanatlar, Tasarım ve Mimarlık Fakültesi, İletişim ve Tasarım Bölümü<br />
Kahve Arası 15:30 - 16:00<br />
Kapanış Toplantısı 16:00 - 18:00</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2010/06/16/duyuru-iletisim-ve-kulturel-calismalar-konferansi-2010/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2010/06/16/duyuru-iletisim-ve-kulturel-calismalar-konferansi-2010/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Dikkat Röportaj: Justin Sullivan (New Model Army)</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2010/02/19/dikkat-roportaj-justin-sullivan-new-model-army/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2010/02/19/dikkat-roportaj-justin-sullivan-new-model-army/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 19 Feb 2010 15:30:42 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Editörden</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Basın günlüğü]]></category>

		<category><![CDATA[Müzik]]></category>

		<category><![CDATA[Politika]]></category>

		<category><![CDATA[vicdan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=8756</guid>
		<description><![CDATA[JUSTIN SULLIVAN (NEW MODEL ARMY) RÖPORTAJI
SERDAR KAYA www.derinsular.com, Vancouver
Çeviri: Ekrem Senai
New Model Army grubundan Justin Sullivan ile, 8 Ekim 2009&#8242;da grubun The Rickshaw adlı mekandaki Vancouver konserinden hemen önce röportaj yaptım. Röportaj, grubun turne otobüsünde gerçekleşti, çünkü araç çevrede bulunan tek sessiz mekandı. 45 dakikalık röportajda, Sullivan çok farklı konulardan bahsetti. Bunlardan bazıları, (1) grubun [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>JUSTIN SULLIVAN (NEW MODEL ARMY) RÖPORTAJI</strong></p>
<p>SERDAR KAYA <a href="http://www.derinsular.com">www.derinsular.com</a>, Vancouver</p>
<p><strong><em>Çeviri: Ekrem Senai</em></strong><br />
New Model Army grubundan Justin Sullivan ile, 8 Ekim 2009&#8242;da grubun The Rickshaw adlı mekandaki Vancouver konserinden hemen önce röportaj yaptım. Röportaj, grubun turne otobüsünde gerçekleşti, çünkü araç çevrede bulunan tek sessiz mekandı. 45 dakikalık röportajda, Sullivan çok farklı konulardan bahsetti. Bunlardan bazıları, (1) grubun müzik yazma yöntemi, (2) 11 Eylül sonrasında Batı ve Müslümanlar arasındaki ilişkiler, (3) Kars&#8217;taki Ani Harabeleri, (4) Türk siyaset kültürü, ve (5) genel olarak Türkiye. Ayrıca, beni bir kez daha - sadece kelimelerinde değil, davranışlarında da görünür olan - tevazusu ile şaşırttı.</p>
<p><a href="http://www.derinsular.com/pdf/justin-sullivan-interview-tr.pdf" target="_blank">PDF olarak indirin</a></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2010/02/19/dikkat-roportaj-justin-sullivan-new-model-army/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2010/02/19/dikkat-roportaj-justin-sullivan-new-model-army/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Liberal Gençlik Kongresi</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/12/15/liberal-genclik-kongresi/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/12/15/liberal-genclik-kongresi/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 14 Dec 2009 22:13:35 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Editörden</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Duyuru]]></category>

		<category><![CDATA[Liberalizm]]></category>

		<category><![CDATA[Politika]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=7736</guid>
		<description><![CDATA[3H Hareketi olarak, son yıllarda ülkemizde yaşanan hürriyet ihlalleri, hukuk suistimalleri ve kurumlar ve bireyler arasındaki hoşgörü eksikliklerine karşı 3 yıldır çeşitli alanlarda mücadele veriyoruz.
Ama ülkemizde cereyan eden anti-demokratik gelişmelere karşı daha büyük bir duyarlılık oluşturmak ve aynı zamanda İstanbul dışındaki arkadaşların da katılımıyla organize bir liberal bir gençlik ağı kurmak amacıyla, nicedir bir liberal [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/05/20090507_derin_dusunce_org_3h_hareketi.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-4661" title="20090507_derin_dusunce_org_3h_hareketi" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/05/20090507_derin_dusunce_org_3h_hareketi.jpg" alt="" width="240" height="203" /></a>3H Hareketi</strong> olarak, son yıllarda ülkemizde yaşanan <strong>hürriyet</strong> ihlalleri,<strong> hukuk </strong>suistimalleri ve kurumlar ve bireyler arasındaki <strong>hoşgörü</strong> eksikliklerine karşı 3 yıldır çeşitli alanlarda mücadele veriyoruz.</p>
<p>Ama ülkemizde cereyan eden anti-demokratik gelişmelere karşı daha büyük bir duyarlılık oluşturmak ve aynı zamanda İstanbul dışındaki arkadaşların da katılımıyla organize bir liberal bir gençlik ağı kurmak amacıyla, nicedir bir liberal gençlik kongresi tertip etmeyi düşünüyorduk. Ve nihayet bu hayalimiz gerçekleşiyor..</p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">Ajandanıza not düşün:</span></strong><span style="text-decoration: underline;"> </span>Bu sene <strong>25-26 Aralık&#8217;da</strong> <strong>İstanbul Taksim Elite World Hotel&#8217;de</strong> güncel meselelerin tartışılacağı ve atölye çalışmalarının da renklendireceği <span id="more-7736"></span>bir kongre tertip ediyoruz.</p>
<p>Oturum konuları çok sıcak, konuşmacılar ise Türkiye&#8217;deki en uzman isimler. Kongre programı, konular, konuşmacılar <strong><a href="http://www.kritize.net/onemli/lgk_program.pdf" target="_blank">bu linkte</a></strong> mevcut.</p>
<p>Kongreye katılmak için <strong><a href="http://www.kritize.net/onemli/lgk_basvuru_formu.xls" target="_blank">bu linkteki</a> </strong><strong><span style="text-decoration: underline;">başvuru formunu doldurmak</span></strong> ve <strong><script type="text/javascript"></script><a href="mailto:3hiletisim@gmail.com">3hiletisim@gmail.com</a><script type="text/javascript"></script> Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır<script type="text/javascript"></script> </strong>adresine göndermek şart. İstanbul dışındaki katılımcılar için konaklama ve yol bursu verilecek. Ama unutmayın ki kontenjan sınırlı.</p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">Son başvuru tarihi:</span>  </strong><strong>18 Aralık 2009</strong></p>
<p><strong>Ayrıntılı bilgi ve iletişim için:</strong> <strong><script type="text/javascript"></script><a href="mailto:3hiletisim@gmail.com">3hiletisim@gmail.com</a><script type="text/javascript"></script> Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır<script type="text/javascript"></script> </strong> adresine mail atmaktan çekinmeyin..</p>
<p>***</p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">Konuşma Konuları:</span></strong></p>
<p><strong>Kriz Döneminde Liberalizmi Daha İyi Anlamak</strong></p>
<p><strong>Kürt Meselesinde Düğüm ve Çözüm Noktaları</strong></p>
<p><strong>Alevi Meselesine Özgürlükçü Bir Bakış</strong><a href="http://www.kritize.net/onemli/panel_afis.jpg" target="_blank"></a></p>
<p><strong>Neden bu Ülkede Hep Darbe Olur?</strong></p>
<p> </p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">Konuşmacılar:</span></strong></p>
<p><strong>Atilla Yayla</strong></p>
<p><strong>Eser Karakaş</strong></p>
<p><strong>Mustafa Acar</strong></p>
<p><strong>Mehmet Altan</strong></p>
<p><strong>Ayşe Hür</strong></p>
<p><strong>Ayhan Bilgen</strong></p>
<p><strong>Fevzi Gümüş</strong></p>
<p><strong>Cafer Solgun</strong></p>
<p><strong>Bilal Sambur</strong></p>
<p><strong>Sevan Nişanyan</strong></p>
<p><strong>Mustafa Erdoğan</strong></p>
<p><strong>Alper Görmüş</strong></p>
<p><strong>Orhan Kemal Cengiz</strong></p>
<p style="padding-left: 30px;">&#8230;Bu makale ilginizi çektiyse&#8230;</p>
<p style="text-align: right;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank">Liberalizmin Kara Kitabı</a></strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank"><img class="alignleft size-medium wp-image-10169" title="liberalizmin_kara_pt" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_pt.jpg" alt="" width="165" height="288" /></a>Liberalizm asırlardır bir çok aşamalardan geçmiş, tarihi olaylarla kendisini imtihan etmiş bir düşünce geleneği. Değişmiş yanları var ama sabitleri de var. Bu sabitlerin içinde <strong>liberalizmin tehlikeli yönleri</strong> hatta <strong>YIKICI UNSURLARI</strong> da var. Bunları ortaya çıkarmak için “doğru” soruları sormak ve liberal perspektifte kalarak yanıt aramak gerekiyor… Büyük bir kısmı bu gelenekten olan düşünürlerin fikirlerinden istifade ederek <strong>liberalizmin kusurlarını</strong> ele alıyoruz bu kara kitapta: Adam Smith, Mandeville, John Stuart Mill, Hayek, Friedman, Röpke, Immanuel Kant, Alexis de Tocqville, John Rawls, Popper, Berlin, Mises, Rothbard ve Türkiye’de Mustafa Akyol, Atilla Yayla, Mustafa Erdoğan…</p>
<p>Liberallere, liberalimsilere ve anti-liberallere duyurulur.</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a></p>
<p> </p>
<p style="text-align: right;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin_ak_kitabi.pdf" target="_blank">Liberalizmin Ak Kitabı</a></strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin_ak_kitabi.pdf" target="_blank"><img class="alignleft" title="liberalizmin-ak_kitabi" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin-ak_kitabi-221x300.jpg" alt="" width="133" height="221" /></a>1930 model bir ulus-devletin, bir <strong>“devlet babanın”</strong> çocuklarıyız. Son derecede <strong>“Millî”</strong> bir eğitim gördük, öğrenim değil. Hayatta işimize yarayacak meslekî bilgileri ya da eleştirel bir bakışı öğrenmedik <strong>“millî”</strong> okullarda. <strong>“Varlığımızı Türk varlığına armağan etmek”</strong> için eğitildik, eğilip büküldük.</p>
<p>Liberallerin dilinden düşmeyen <strong>“Bireysel haklar ve özgürlükler”</strong> bizim gibi Kemalist çamaşırhanelerde yıkanmış beyinler için çok yeni. Türkiye’de yaşayan insanların ulus-devlet boyunduruğundan kurtulmasında önemli bir rol oynuyor liberaller. Biz de <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin_ak_kitabi.pdf" target="_blank">bu kitapta </a>liberalizmin temel tezleriyle uyumlu, bu fikir akımına doğrudan ya da dolaylı destek veren makaleleri birleştirdik. <strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin_ak_kitabi.pdf" target="_blank">Buradan indirin.</a></strong></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2009/12/15/liberal-genclik-kongresi/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/12/15/liberal-genclik-kongresi/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>İtiraf et! Müslümanmısın ideolojist mi?</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/12/04/itiraf-et-muslumanmisin-ideolojist-mi/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/12/04/itiraf-et-muslumanmisin-ideolojist-mi/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 04 Dec 2009 10:00:51 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Cemile Bayraktar</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Politika]]></category>

		<category><![CDATA[Toplum]]></category>

		<category><![CDATA[İslam]]></category>

		<category><![CDATA[islamcilik]]></category>

		<category><![CDATA[siyaset]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=7557</guid>
		<description><![CDATA[İnsan garip bir varlık ; Kendi söylediğinin mutlak doğru olduğunu iddia edecek kadar hadsiz ve yine kendi diliyle konuşmasına rağmen söylediğinden daha fazlasını ima ettiğini hatta söylediğini de fark etmeyecek denli aciz.Yani hem söylediğinin sahibi ve savunucusu aynı zamanda söylediklerinin etkisinde bir mapus.
Ben sosyal yaşam içerisindeki insanların filmlerde işlendiği gibi bütüncül bir kötülük ile yoğrulduğunu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091203_derin_dusunce_org_musluman_ideoloji.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-7558" title="20091203_derin_dusunce_org_musluman_ideoloji" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091203_derin_dusunce_org_musluman_ideoloji.jpg" alt="" width="300" height="248" /></a>İnsan garip bir varlık ;<strong> Kendi söylediğinin mutlak doğru olduğunu iddia edecek kadar hadsiz ve yine kendi diliyle konuşmasına rağmen söylediğinden daha fazlasını ima ettiğini hatta söylediğini de fark etmeyecek denli aciz.</strong>Yani hem söylediğinin sahibi ve savunucusu aynı zamanda söylediklerinin etkisinde bir mapus.</p>
<p>Ben sosyal yaşam içerisindeki insanların <span id="more-7557"></span>filmlerde işlendiği gibi bütüncül bir kötülük ile yoğrulduğunu düşünmüyorum.Hiç bir insan yoktur ki <strong>&#8216; kötü</strong> &#8216; olmakla itham edilsin ama bu kötülüğünün yanı sıra bir iyiliği olmasın.Artık klişe kabul edebileceğimiz bir daire içerisinde, iyiliğin simgesi beyazın içerisindeki siyah,kötülüğün sembolü siyahın içerisindeki beyaz.Ancak bununda insanın idraki bir seçimi değil kendi idrakinin dışında geliştiğine inanıyorum.</p>
<p><strong>İnsanın bilinçli olarak yanlış olanı kabul etmez</strong>,onun doğru olduğuna bir şekilde kendini inandırır ve o uydurduğu kılıf üzerinden geliştirdiği doğruyu,doğru olarak kabul eder.Bu eylem ise bir hinlik barındırmaz,sadece bireyin farkında olmadan dönüştüğü bir hal olarak gelip yaşamına ve tercihlerinin arasına yerleşir.Ve farkında olmadan gerçekleştirilen bir eylem art niyet özelliği taşımaz,art niyet taşımayan eylemler ise sadece tespitler için ortaya konur,böyle eylemleri eleştirmekte çok ahlaki değildir.</p>
<p>Şimdilerde İslam&#8217;ın ne olduğu sorusu,tek gömlekli -<em>ideolojist olmayan salt Müslüman olanlar</em>- bireylerin verdiği cevaplar ile cevaplanmıyor da maalesef çift gömlekli<em> -ideolojist+Müslüman olanlar</em>- olan ağızlardan cevaplanıyor.Dolayısı ile ortaya olması gerektiği gibi bir İslam tanımı değil,ideolojik duruşun esansına büründürülmüş bir İslam tanımı çıkıyor.Sonuç ; <strong>Liberal İslam,Sosyalist İslam !</strong>Yani ortada saf bir İslam yok ve <strong>konuşulan İslam değil, ideolojik İslam.</strong></p>
<p>Somut örnekleri benim kısmen beğendiğim bir yazar <strong>İhsan Eliaçık</strong> ve patronculuğu Müslümanlık zanneden <strong>Erol Yarar</strong> oluşturuyor.Bu iki ismin makalelerinin ve açıklamalarının gölgesinden ise <strong>liberal Müslümanlar,sosyalist Müslümanlar,sosyalistler, liberaller</strong> konuyu İslam lehine değil kendi ideolojilerinin lehine yorumluyor,onuyor ya da eleştiriyor.Tartışmalara müdahil olan taraflar kah bilinçli,daha çok başta belirttiğim gibi bilinçsizce kendi ideolojilerine yatırım yaparken İslam&#8217;ın ucundan bucağından kopartıp tarumar etmeyi de ihmal etmiyorlar,daha avam bir tanımla &#8216;olan dine oluyor&#8217; diyebiliriz.</p>
<p>Aylar önce <a href="http://www.derindusunce.org/2009/08/04/liberalizm-islam-ile-flort-edebilir-mi/" target="_blank">Liberal İslam iddiasında bulunanları eleştirdiğim bir yazımda </a>İslam&#8217;ın çok geniş bir yapılanma olduğunu,ideolojik bir doktirinin dar kalıplarına sığmayacağını,bir ideolojiyi savunmanın başka bir şey,İslam X ideolojisini onaylar demenin başka bir şey olduğunu,dolayısı ile &#8216; İslam = X &#8216; ideolojisi gibi bir cümlenin kesinlikle ama kesinlikle doğru olamayacağını belirtmiştim.Bunu Liberal İslamcılar için kullanmıştım.Son dönem <strong>&#8216;İslam-Sol&#8217;</strong> seslerinin yükselmeye başladığı günlerde aynı tezimi pekala sol içinde öne sürebilirim.</p>
<p><strong>Bir Müslüman ya da dindar,elbet aynı zamanda bir ideolojiye mensup olabilir,bunun ne eleştirilecek ne de sorgulanacak bir tarafı yok</strong>.Lakin aynı Müslüman kendi ideolojisinin kayıtsız ve şartsız İslam&#8217;ın özüyle ve içeriğiyle uyum gösterdiğini savunuyorsa bu durum kabul edilebilecek bir durum değildir, en azından benim gibi ideolojik yatkınlığı olmayan biri için. Çünkü İslam ne bir liberal sistemin <strong>aşkın </strong>serbestliğini,eşitsizliğini onaylar ne de <strong>sosyalizmin aşkın</strong> kısıtlayıcılığını.Maalesef tutulup kulağından çekiştirilen ayetler ve hadisler,Allah&#8217;ın sözüne ve Rasulullah&#8217;ın sünnetine yapılan taraflı bir montajdan öteye geçmez,her keyfi,taraflı montaj gibi olanı değil,olması isteneni verir,doğruyu değil.Çünkü İslam tekil örneklerden yandaşlık çıkararak yaşanmaz,modern yapılı zihinlerin parçalı düşünme tekniğinden de bir hayli uzaktır,çünkü İslam aynı zamanda bir bütündür.O nedenledir ki ganimet mallarından bir hurma bahçesini kişiye devreden <strong>Rasulullah,şimdiki tanımla serbest piyasa ekonomisini sağlayacak kadar solculuktan uzak,yine aynı peygamber ticaret alanları fiyat kontrolü ile görevlendiği bir zabıta ile serbest piyasanın gidişatını kontrol edecek,patronun vicdanına piyasayı bırakmayacak kadar liberallikten,kapitalistlikten uzaktır</strong>.</p>
<p>Dikkat ederseniz serbest piyasaya imkan veren liberaldir ya da piyasayı kontrol eden sosyalisttir gibi bir tanım kullanmadım,bunlardan <strong>&#8216;değildir&#8217; </strong>tanımı kullandım çünkü yineliyorum &#8216; <em>İslam bir ideoloji altında onu desteklemek üzere programlanmış küçük bir destek aracı değil,tüm bahsi geçen ideolojileri kısmen barındıracak kadar geniştir;ne liberallik gibi bir ifrat noktası ne solculuk gibi bir tefrit hali vardır,bilakis bunu red eder,İslam itidal ( orta yol ) üzeredir ve bunu tavsiye eder,emreder &#8216;.</em></p>
<p>Maalesef başta belirttiğim gibi söylediğinin doğruluğundan emin insanlar,söylediğine sahip insanlar aynı zamanda farkında olmadan söylediklerinin esiri olmuşlardır,o<strong>rtada dönen tartışmalar ise İslam nedenli değil,ideolojik nedenlidir.Ve maalesef birbirine diş bileyen solcu ve liberallerin kendi içsel tartışmalarına kurban edilmeye çalışılmaktadır</strong>.</p>
<p>Eğer İslam&#8217;ın liberalizm ile örtüştüğünü ya da sosyalizm ile örtüştüğünü cımbızlanmış ayetler ve hadisler ile savunacak olursak,bu iddialara tek gömlekli Müslümanlar olarak eleştiri getirmezsek bugün bir ideolojik duruş olarak kabul ettiğimiz Ulusalcı kitlenin &#8216;<strong> İslam aslında şudur,İslam aslında budur </strong>&#8216; şeklindeki örneklerini de kabul etmek,<strong>&#8216; İslam evet budur</strong> &#8216; tanımlarını da kabul etmek zorunda kalırız.</p>
<p>Çünkü sosyalizmin çıktığı nokta dini red eder-<em>gerek gördüğünde</em>-,liberalizm modern ve sekülerdir ve Allah&#8217;ı uygulama sırasında hükümleri ile rafa kaldırabilecek bir ideolojidir-<em>gerek gördüğünde-</em>,aynı ulusalcılıkta olduğu gibi.Hadislerden yola çıkıp ideolojik bir İslam örneği ortaya koymak ile camiilere ideolojik mahya asmak arasında üslup olarak bir fark var mı?İd<strong>eolojik İslam&#8217;ın savunuculuğunu yapmak her ideolojistin son dönem görevi ise biz neden bizim başörtüsü nedeni ile eğitim hakkımızı gasp eden kitlenin karşısına İslami argümanlar ile çıkıyoruz ki?</strong>Zaten bizim eğitim hakkımızı gasp edenler çoğunlukla Müslüman,bu kitlenin en az %80&#8242;i <strong>&#8216;elhamdülillah Müslümanım&#8217;</strong> diyebilen bireylerden oluşuyor.Öyle ise ya İslam&#8217;ın ideolojik,taraflı yorumlanması durumunda <strong>&#8216; öz &#8216;</strong> İslam&#8217;ı bütünüyle savunalım ya da biz(1)* gibi olmayanlara*(2),susalım !İdeolojist,Müslüman ya da herhangi birşey olmazsak dahi en azından &#8216;<strong> adaletli &#8216;</strong> olalım.</p>
<p><strong>* (1) Biz,özgürlükçüler ;Demokrat Müslümanlar,Liberaller,Solcular.</strong></p>
<p>* (2) Biz gibi olmayanlar;Ulusalcılar,Kemalistler,Totaliter Laik Dayatmacılar.</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2009/12/04/itiraf-et-muslumanmisin-ideolojist-mi/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/12/04/itiraf-et-muslumanmisin-ideolojist-mi/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
	</channel>
</rss>

