<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	>

<channel>
	<title>Derin Düşünce &#187; Özel Hayat</title>
	<atom:link href="http://www.derindusunce.org/category/ozel-hayat/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.derindusunce.org</link>
	<description>Grup platformu</description>
	<pubDate>Fri, 25 May 2012 09:41:57 +0000</pubDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.6.2</generator>
	<language>en</language>
			<item>
		<title>Elektronik Kafeslere Mahkum Olmak</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2010/03/17/elektronik-kafeslere-mahkum-olmak/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2010/03/17/elektronik-kafeslere-mahkum-olmak/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 17 Mar 2010 15:00:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator>eg</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Adalet]]></category>

		<category><![CDATA[Teknoloji]]></category>

		<category><![CDATA[iç güvenlik]]></category>

		<category><![CDATA[mobese]]></category>

		<category><![CDATA[Özel Hayat]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=9099</guid>
		<description><![CDATA[Elektronik teknolojileri geliştikçe, bu teknolojilerin yarattığı olumlu ya da olumsuz sonuçlarla karşılaşıyoruz. Cuntacılarla, çetecilerle mücadelede dinleme ve izlemenin getirdiği kimi avantajlar, hemen hepimizi bu teknolojilerin iyi bir şey olduğuna ikna etmiş vaziyette. Her köşe başında rast gelmeye başladığımız mobese kameraları sadece Türkiye&#8217;de değil, dünyanın gelişmiş tüm ülkelerinde günlük hayatın vazgeçilmezleri arasına girdi. Google&#8217;ın kimi uygulamaları [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/gozetleme.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-9101" title="gozetleme" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/gozetleme-300x300.jpg" alt="" width="253" height="261" /></a>Elektronik teknolojileri geliştikçe, bu teknolojilerin yarattığı olumlu ya da olumsuz sonuçlarla karşılaşıyoruz. Cuntacılarla, çetecilerle mücadelede dinleme ve izlemenin getirdiği kimi avantajlar, hemen hepimizi bu teknolojilerin iyi bir şey olduğuna ikna etmiş vaziyette. Her köşe başında rast gelmeye başladığımız mobese kameraları sadece Türkiye&#8217;de değil, dünyanın gelişmiş tüm ülkelerinde günlük hayatın vazgeçilmezleri arasına girdi. Google&#8217;ın kimi uygulamaları ile dünyanın herhangi bir yerindeki kimi kamera görüntülerine<span id="more-9099"></span> bile rahatlıkla ulaşabilir olduk.</p>
<p>Bütün bu uygulamalar, topluma sunulurken çoğunlukla oldukça ikna edici argümanlar setiyle birlikte geliyor. Dinleme, izleme ile ilgili teknolojik imkânlar kullanılmasaydı cuntacılar, çeteciler belki hiç ele geçmeyecekti deniyor. Artık sokak arasına kadar girmiş kameralar olmasaydı suçluları kolay yakalayamayacaktık iddialarında bulunuluyor. Üstelik mobese kameraların her an her yerde izlendiğini bilen suçlularda caydırıcı bir etki yaratacağı gibi - beni bile ikna etmeye yaklaşan - argümanlar sunuluyor.</p>
<p>Hatırlarız bir ara Önder Sav ile ilgili bir dinleme skandalı patlamıştı. Bu skandalda iki tavır ortaya çıkmıştı. Birinci tavır, Önder Sav&#8217;ın, dinlendiği iddiasını ortaya koyduğu gün, bildik darbeci tavırlarına bu dinlenme olayının yapacağı muhtemel bir katkının üzerine balıklama atlayan basının ve köşe yazarlarının bakışıydı. Bu bakışın derdi dinlenme olayının bizzat kendisi değil, dinlemeyi yaptırdığı iddia edilen AKP&#8217;nin, kapatılma davasına yapması muhtemel katkılardı aslında. İkinci bakış da birincisi kadar sorunlu gözüküyordu. Bu bakış, dinleme olayının açığa çıkmasından önce ve sonra yapılan çeşitli tartışmalarda, kendini bir tür arıza ile ortaya koyuyordu. &#8220;Ama jandarma da dinliyor&#8221;, &#8220;sadece polis dinlemiyor&#8221; gibi sloganvari sözlerle özetlenebilecek bu bakış da, olayın aslına sirayet edebilecek bir bakıştan yoksun görünüyordu. Yani, dinleme eyleminin bazı şartlara bağlı olarak yapılabilmesinin kanuni ve meşru olduğu ima ediliyordu. Bir televizyon programında, ikinci bakışa sahip olduğunu bildiğimiz Bülent Orakoğlu, çok manidar bir söze imza atıyordu: &#8220;Suçsuz olmayanlar bilsin ki devlet onları dinlemez; suçlu olanlar da bilsin ki devlet onları mutlaka izliyor, dinliyor.&#8221;</p>
<p>Orakoğlu&#8217;nun o zaman söylediği sözler, Google kameralarının insanların evlerinin bahçelerine kadar girdiği yönünde şikâyetlerde bulunanlara Google CEO&#8217;sunun cevabını hatırlattı bana. Google CEO&#8217;su &#8220;Gizli saklı işler mi yapıyorsunuz ki insanların öğrenmesinden korkuyorsunuz?&#8221; gibi bir argümanla insanların evlerinin bahçesine kadar girebilen gözetlemeleri savunmuştu.</p>
<p>Modern toplumların özellikle son 50 yılda, güvenlik ve terör sorunlarıyla yüzleşmesi ile birlikte ortaya çıkan tavır analiz edilmeye değer. 20.yy. Batı&#8217;sının en önemli düşünürleri modern toplumlardaki sorunları, iktidar ilişkisini, büyük kapatılmayı analiz eden yazılar yazdılar. Jean Baudrillard&#8217;dan, Jacques Derrida&#8217;ya, Michel Foucault&#8217;a, Emmanuel Levinas&#8217;a, Immanuel Wallerstein&#8217;a, Zygmunt Bauman&#8217;a kadar birçok Batılı düşünür ilgili konularda önemli analizler yaptılar ve medya toplumu, iletişim toplumu, teknoloji toplumu gibi kavramların ne kadar çabuk &#8220;büyük kapatılmaya&#8221;, &#8220;öznenin yok oluşuna&#8221;, &#8220;simülasyon toplumuna&#8221;, &#8220;sıradanlaşmış Auschwitz&#8217;lere&#8221; dönebildiğini analiz ettiler. Ancak özellikle son birkaç yılda bir tür &#8220;gözetleme toplumu&#8221; haline gelişimize, ülkemizden hemen hemen hiçbir düşünürün kayda değer bir itiraz geliştirememesi üzerine düşünülmeye değer bir durum arz ediyor.</p>
<p>George Orwell &#8220;1984&#8243; adlı romanında bir distopya portresi çiziyordu. Devletin, bireylerin her hareketini gözlemlediği ve yanlış yapılan şeyleri haber alıp anında cezalandırdığı bir yapıyı anlatıyordu 1984 romanı. Bu yapı &#8220;big brother&#8221; diye adlandırılan bir yapıydı ve devasa bir itaat mekanizması yaratıyordu. Böyle bir gözlemci yapının, herkesi, devletin çizdiği &#8220;ideal&#8221; portreye yaklaştıracağı ve herkesi tek tipleştireceği muhakkak. Yine Philip K. Dick&#8217;in, Spielberg&#8217;in de filme çektiği &#8221; Azınlık Raporu &#8221; adlı öyküsü, böyle bir gözetim toplumunu çok önceden haber veriyordu. Özel oluşturulmuş bir güvenlik birimi, çok ileri bir teknolojiyi kullanarak, insanların beyinlerinde suç işlemeye yönelik hareketleri gözlemliyor ve suç işlenmeden suçu işleyecek olan kişiyi bertaraf ediyordu. Suçun ve cezanın felsefesine, metafiziğine girilmediği zaman, teknoloji tapınmasının gelebileceği noktanın, oldukça dramatik bir anlatımıydı öykü.</p>
<p>Peki, bugün evlerimizin içerisine kadar girebilen dinleme ve gözetleme imkânları, her sokak başındaki mobese kameralar bize 1984 romanını ve &#8220;Azınlık Raporu&#8221;nu hatırlatmamalı mı? Bu kameraların hayatımızın içine kadar girip, hepimizi birer Truman Show oyuncusuna döndürmesine bir itirazımız olmayacak mı? Başlangıçta kimi &#8220;faydalı&#8221; gibi görünen özelliklerine ikna olup, bu &#8220;faydalı&#8221;nın ne kadar da çabuk bozunuma uğrayıp, hem insan haklarının hem de demokrasinin en büyük düşmanı olabilecek bir despotluğa zemin hazırlama potansiyeline haiz olduğunu görmeyelim mi? Özel hayatımızın sınırlarının yavaş yavaş ortadan kalkmaya başlaması, insan olarak bizleri rahatsız etmemeli mi?  </p>
<p>Modern kapitalist dünyanın, sadece aynı ülkenin vatandaşları arasında değil, aynı zamanda ülkeler arasında da yarattığı refah uçurumları, zengin olanların maddi imkân açısından kısıtlı olanlardan kendilerini sakınmaları gereken bir yapıyı da &#8220;mecburi&#8221; kılıyor. Göçmenlerin, denizlerde ölüme terk edildiği; ya da en iyi ihtimalle çok kötü şartlara sahip gettolarda yaşamaya mecbur edildiği bir görünüm alıyor ultra-modern hayat! Olup biten, zenginlerin, kendilerini ve zenginliklerini tehlikede gördüğü zaman, bu tehlikeyi bertaraf etmek için bir gözetim toplumu yaratmalarıdır aslında. Oluşan güvenlik ve terör sorununun kaynağındaki sorunlara eğilmek ve o sorunları, sorunu bizatihi yaratan anlayışlar dışındaki yeni bir anlayış ile çözmek için çaba sarf etmektense; Batılı devletlerin de bizim ülkemizin de seçtiği yol, devletin güvenliğe tehdit oluşturan her türlü olayı önceden bilmek istemesi olarak öne çıkıyor. Seçilen bu yol, devletleri, gelişen teknolojinin de yardımıyla devasa gözetleme ağları haline çeviriyor.</p>
<p>Bir çeşit teknoperestlikle, teknolojinin getirdiği her türlü aracın, ahlâki arka planına, felsefi eleştirisine girmeden kabul edilmesi ve kullanıma alınması, yaşadığımız ortamı iletişim toplumundan ziyade, iletişimsizliğin, güvensizliğin, insanî değerlerden yoksunluğun baskın olduğu bir gözetim toplumuna çeviriyor. Teknolojinin ve iletişimin, insanlar için büyük oranda elektronik kafesler demek olduğu bir dünyaya doğru ilerliyoruz hızla.</p>
<p>Vakit geç olmadan, herkesin gözetlenebilmesi yetkisini verdiğimiz devletin (ya da güçlü olan kimse onun) bir tip &#8220;big brother&#8221; hâline dönüşmekte olduğunu göremezsek, eksiksiz bir &#8220;big brother&#8221; yaratma olasılığımız yüksektir.</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2010/03/17/elektronik-kafeslere-mahkum-olmak/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2010/03/17/elektronik-kafeslere-mahkum-olmak/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Pozitif Ayrımcılık</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2007/02/09/pozitif-ayrimcilik/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2007/02/09/pozitif-ayrimcilik/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 08 Feb 2007 22:05:23 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Bahar Pınar</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Gençlik]]></category>

		<category><![CDATA[Toplumsal Ahlâk]]></category>

		<category><![CDATA[Çocuk]]></category>

		<category><![CDATA[Özel Hayat]]></category>

		<category><![CDATA[Eğitim]]></category>

		<category><![CDATA[Televizyon]]></category>

		<category><![CDATA[Toplum]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/2007/02/09/pozitif-ayrimcilik/</guid>
		<description><![CDATA[Bahar Pınar 
  Bir aile toplantısında, genç kızlığa adım atma arifesindeki bir  kız çocuğunun, soran gözlerle şu cümleleri kurduğuna, şahit oldum: &#8220;İçki içerek sarhoş olan, alkolik olan, karısını çocuklarını dövenleri biliyoruz. Tamam, o içkiler kötü. Rakı ve bira öyle içkiler. Ama bir de erkek ve kadının karşılıklı yemek yerken, kadehlerde içtikleri içkiler var. Kırmızı şarap mesela. O [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Bahar Pınar </strong></p>
<p><img src="http://medya.zaman.com.tr/2006/12/05/yorum1.jpg" alt="" align="left" />  Bir aile toplantısında, genç kızlığa adım atma arifesindeki bir  kız çocuğunun, soran gözlerle şu cümleleri kurduğuna, şahit oldum: &#8220;İçki içerek sarhoş olan, alkolik olan, karısını çocuklarını dövenleri biliyoruz. Tamam, o içkiler kötü. Rakı ve bira öyle içkiler. Ama bir de erkek ve kadının karşılıklı yemek yerken, kadehlerde içtikleri içkiler var. Kırmızı şarap mesela. O tip içkiler o kadar da kötü görünmüyor. &#8221; Ortamdaki herkes hep bir ağızdan şarabın da rakı gibi bir içki olduğunu, aynı şekilde sarhoşluğa sebep olacağını söylerken, aynı kız içki ile ilgili meraklı cümlelerine şöyle devam etti: &#8220;Diyelim ki iş yemeğindesin. Herkes içki içiyor, sen salak salak duruyorsun. Ne yapacaksın o zaman?! &#8221; İkinci cümle ile, daha çok, &#8220;salak salak&#8221; pekiştirmesi ile ortamdaki insanların şaşkınlık düzeyi artmıştı. Neyse ki, ilk toparlanan kişi, iş yemeklerinde kimsenin içki içmek zorunda olmadığını, içmedi diye kimsenin salak olmayacağını söyledi. Örnek olarak da kendisini gösterdi. Ama ne kadar ikna edici oldu bilemiyoruz. </p>
<p>Bu cümlelerle, bu genç kızın kafasında, romantik bir yemeğin, aynı zamanda iş yemeklerinin, ve söylemese de kutlama ve eğlencelerin, içki ile eşleşmiş olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Zaten, ‘Romantik yemeklerde içilen içkiden insana zarar gelmez, iş yemeklerinde de akıllı ve normal görünmek için içki içmek gerekir.’ diye düşündüğünü alenen söyledi. Tüm bu düşüncelerin oluşmasında, televizyonda yayınlanan dizilerin, programların, sinema filmlerinin, bunlarla beraber gazetelerin, dergilerin, kısacası birçok basın-yayın organının payı olduğunu düşünmek, çok alakasız bir iddia olmasa gerek. Dizilerde ve filmlerde, son derece nezih ortamlarda, beyaz masa örtülü şık lokantalarda, iyi giyimli, güzel ve zengin insanların, içki içen mutlu ve havalı görüntüleri, hiç de azımsanacak gibi değil. Keza, bu görüntüleri hikâyeleştiren gazete yazılarının, kitapların sayısı da az değil. Bu manzaralar, ya bir iş yemeğindendir ya da romantik bir buluşmadan… Olmadı gençlerin ya da gönlü genç kalanların çılgınca eğlencelerinden, mutlu anlarından… Ve bu manzarada yanlış hiçbir şey yoktur.</p>
<p><span id="more-29"></span>Yazıya yaşadığım olay sebebi ile içki özelinde başladım ama aslında konu, televizyonun ve diğer basın-yayın organlarının, içki içilmesini normal, hatta gerekli, iyi göstermesi değil. Konu bundan çok daha fazlası. Basın-yayın organları, topyekûn olarak, bir hayat tarzını bizlere sürekli göstermekte, iyice belletmeye çalışmakta. Modern hayatın olmazsa olmazlarını, gerekli tüm davranış kalıplarını durmadan üzerimize boca etmekte… Nasıl yaşamamız gerektiğini, neyi yüceltip neyi küçümseyeceğimizi, ne ile dalga geçmemiz gerektiğini, neleri ciddiye almamız gerektiğini, ne zaman mutlu, ne zaman mutsuz olacağımızı en ince ayrıntısına kadar bizlere öğretmek istemekte. Bu ısrarlı, istikrarlı çabadan da en çok çocuklar ve gençler nasibini almaktalar. Yol göstericilerini ve rol modellerini bu kaynaklardan seçmekteler… Haliyle de kişilikleri, karakterleri ve gelecekleri, dolayısı ile toplumun geleceği bu kaynaklar vasıtasıyla şekillenmekte… </p>
<p>Yine, içki örneği üzerinden devam edersek, denilebilir ki &#8220;Evet, romantik yemekler, eğlenceler, kutlamalar içki ile daha da güzel olur. İş toplantılarında da içki insanları rahatlatır. Yemeğin yanında içki iyi gider. Bunun gösterilmesinde, böyle düşünülmesinde ne sakınca var? &#8221; Bunu düşünen ve söyleyen kişi, bir yetişkin ise ve kendi hayat anlayışına göre bu normalse, tabii ki bir sakınca yok. Kendi bileceği ve karar vereceği bir konu. İster içer, ister içmez. İçki içtikten sonra trafik canavarı olmadıkça, eline silah alıp etrafa ateş etmedikçe kimseyi ilgilendirmez. Ama çocuk yaştaki bir kızın, böyle düşünmesini bu kadar soğukkanlı karşılamak, ancak gelen tehlikenin farkında olmamakla açıklanabilir. İçkinin, çocuklar tarafından, normal, dahası iyi, gerekli, eğlenceli ya da romantik algılanması, onların bu tür maddelere karşı daha hoşgörülü olmalarına sebep olabilir. Yetişkin olana, kendi kararlarını vermeye yetkin olana kadar geçen zaman içinde, içkiye, sigaraya ve diğer sarhoşluk veren, uyuşturan maddelere karşı, onları güçsüz, savunmasız bırakabilir. Bu maddeler konusunda kafasında olumlu bir algı bulunan çocuk, kendisine kullanması yönünde teklif geldiğinde, çok fazla tereddüt etmeyip, &#8220;Ne sakıncası olabilir ki?!&#8217; diyebilir. Sonuç olarak da tatsız olayların içine sürüklenebilir. Bu ihtimallerin gerçekleşme yüzdelerinin yüksek olduğunu, gençlerle konuştuğumuzda görebiliriz. Son zamanlarda, haberlerde, okul kapısı önünde uyuşturucu pazarlığı yapıldığının, ekmek arası uyuşturucu satıldığının ve okul tuvaletlerinde çocukların yaptıkları denemelerin görüntülerini de hep beraber üzülerek izledik.</p>
<p>Tabii ki, içki, sigara ve uyuşturucuya başlama yaşının aşağılara inmesinin, başka sebepleri de var. Anne-babaların ve eğitimcilerin bilinçli olmamaları ve/veya çocuklarla yeterince ilgilenememeleri, çocuklarımızın anlamlı amaç ve hedeflerden yoksun olmaları, boş vakitlerini spor ve sanatla doldurmalarını sağlayamıyor olmamız, kitap okumayı sevdiremiyor olmamız gibi. Bu sebepler, basın-yayının etkileri ile birleşince vardığımız nokta şaşırtıcı değil, ama maalesef üzücü ve kaygı verici.</p>
<p>Burada asıl can alıcı nokta, yine içki özelinde söylersek, televizyonun ve diğer yayın organlarının içki konusunda pozitif ayrımcılık yapıyor olması. Televizyon dizilerinin ve filmlerinin içkinin çirkin yüzünü gösterdiği çok ender. Konu özel olarak içkinin zararları değil ise, sevimli, eğlenceli, vakur yüzü gösterilmekte. Madalyonun öteki yüzü gösterilmemekte. Oysa çocuklarımızı hayata hazırlarken, bu maddelerin reklâmını yapmak yerine, çirkin yüzlerini göstermemiz daha akıllıca olmaz mı?. Çocuklara her konuda dürüst olmak boynumuzun borcu değil mi? Bu konuda da dürüst olmak ve her şeyi olduğu gibi anlatmak durumundayız. İçkinin, sigaranın ve diğer uyuşturan maddelerin kısa ve uzun vadedeki zararlarını bilmelerini sağlamalıyız. Normalde, basın-yayın organlarının da bu konuda dürüst ve bilinçli olmaları gerekir, olması beklenir. Gelin görün ki onlar, yayınlarının çoğunda, sarhoşluk veren maddeleri güzel ve normal, hatta derinden derine, gerekli, zorunlu gibi sunmakta… Bu zorunluluk nereden doğuyor? İçkinin, modern hayatın ayrılmaz bir parçası olmasından kaynaklanan bir zorunluluk olsa gerek. </p>
<p>Televizyon başta olmak üzere, tüm kanallardan üzerimize yağan imgeler, imalar, davranış şekilleri, öylesine izlediğimiz ve kısa sürede unutacağımız bir izlencenin, dikkat etmeden okuduğumuz bir yazının parçası değiller çoğu zaman. Televizyona öylesine baktığımız bir anda, hayatlarımızı yavaş yavaş dönüştürmekte olan bir süreçten sahneler izliyor olabiliriz… Ya da gazetelerin pazar eklerinin başlıklarını okuduğumuzda, ne yapmamız gerektiği ile ilgili kodlar kafamıza işleniyor olabilir. Tüm bunları sorgulamadan kabul etmeli miyiz? Televizyondan ve diğer yayın organlarından öğretilen hayat şeklinin, zihinlerimizde, özellikle çocuklarımızın zihinlerinde yer etmesine, şu anımızı ve geleceğimizi şekillendirmesine izin vermeli miyiz? Bu hayat tarzı, tasvip ettiğimiz, hayalini kurduğumuz, ideal hayat tarzı mıdır? Dehşete düşmüş şekilde, ‘Neler oluyor bu gençlere?’, ‘Zaman iyice kötüleşti…’, ‘Çocuk yetiştirmek zorlaştı.’ denilen şu günlerde, bu sorular üzerinde düşünmeye değer…</p>
<p> </p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/11/tarih_sasirmaktir_1.pdf" target="_blank">Tarih şaşırmaktır</a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/11/tarih_sasirmaktir_1.pdf" target="_blank"><img class="alignleft size-medium wp-image-13449" title="tarih_sasirmaktir" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/11/tarih_sasirmaktir.jpg" alt="" width="109" height="141" /></a>Evet… Tarih şaşırmaktır. Atatürk’e şaşırmak, Kürtlere şaşırmak, Lozan’a şaşırmaktır. Geçmişe hayret edip bugüne eleştirel bakabilmek, yarını hazırlamaktır Tarih. Geçmişe değil geleceğe dönüktür amacı. Özetle siyasî bir propaganda aygıtı değildir. Gaz vermek, <strong>“Asker millet”</strong> üretmek, <strong>atalarımızla gurur duymak</strong> için tarih araştırılmaz. Eğer resmî tarihin beyin yıkamasından bıktıysanız bu kitap ilginizi çekecektir… <strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/11/tarih_sasirmaktir_1.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/11/kitap-tanitan-kitap2.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-13292" title="kitap-tanitan-kitap2" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/11/kitap-tanitan-kitap2.jpg" alt="" width="106" height="152" /></a>Kitap okumak… Jean Paul Sartre, Nazan Bekiroğlu, Toshihiko Izutsu, Henri Bergson, Mustafa Kutlu, Dostoyevski, Elif Şafak, Clausewitz, Sadık Yalsızuçanlar, Alber Camus ile sohbet etmek… <strong>Suyun resmine bakmakla yetinmeyen, su içmek isteyenler için var kitaplar. </strong>Mesnevî var, El-Munkızü Min-ad-dalâl, Kitab Keşf al Mânâ, Er-Risâletü’t-tevhîd var.  Elinizdeki bu kitap Derin Düşünce yazarlarının seçtiği kitapların tanıtımlarını içeriyor. Bizdeki yansımalarını, eserlerin ve yazarların bıraktığı izleri. Farklı konularda 44 kitap, 170 sayfa. Zaman’a ayıracak vakti olanlar için… <a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_1.pdf" target="_blank"><strong>Buradan indirebilirsiniz.</strong></a></p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/10/kendi_ulkesini_isgal_eden_ordu.pdf"><img class="alignleft" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/10/kendi_ulkesini_isgal_eden_ordu.jpg" alt="" width="106" height="168" /><strong>Kendi ülkesini işgal eden ordu</strong></a></p>
<p style="text-align: justify;">Hiç bir yeri işgal edemeyen ordular kendi ülkelerini işgal ederler. Çünkü bir ordunun ayakta durması için insan emeği ve maddî destek gereklidir. Beceriksiz ordular disiplinsiz olduklarından <strong>YABANCI</strong> <strong>DÜŞMAN </strong>ile savaşamazlar. Kolayca yenebilecekleri <strong>İÇ DÜŞMANLAR</strong> uydururlar ve bu bahane ile kendi ülkelerini işgal ederler. Başbakan asarlar. Milletvekillerini hapse atarlar. Korumakla yükümlü oldukları halkı işkenceler altında inletirler.  İşgalciler kimseye hesap vermezler. Halkın isyan etmesine engel olmak için <strong><em>“etrafımız düşmanla çevrili”</em></strong> diyerek  <strong>KORKU PROPAGANDASI</strong> yaparlar. Eleştirilerden uzak kalmak için farklı inançlardan ve kültürlerden olan insanların birbirine düşman olması da bu eşkiyaların işine gelir. Bu sebeple terörü destekleyebilir hatta teröristlere silah ve para yardımında bulunabilirler. Okuyacağınız kitap kendi ülkesini işgal etmiş bir ordunun kısa tarihidir. <strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/10/kendi_ulkesini_isgal_eden_ordu.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"> <strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/basin_medya.pdf" target="_blank">Gazetecilik Neden Dibe Vurdu?</a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/basin_medya.pdf" target="_blank"><img class="alignright" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/nouvelle-image.bmp" alt="" width="125" height="180" /></a>Gazeteciler bizi bilgilendiriyor mu yoksa aldatıyor mu?  Gazetecilik galiba dürüstçe yapılmasına imkân olmayan bir meslek. Çünkü birbirine zıt işlerin aynı anda icra edilmeleri gerekiyor: Habercilik, savcılık, komiklik, amigoluk…  Gazeteci kendisine bilgi verebilecek herkesle iyi geçinmek için biraz politik davranmak daha doğrusu yalan söylemek zorunda. Ama aynı zamanda ondan gözü kara bir savcı gibi olayların üzerine gitmesi, iyi bir hâkim gibi dürüst olması da bekleniyor. Bir bilim adamı gibi konuları <strong>derinlemesine irdelemesi</strong> ama sıkıcı olmadan toplumun her kesimini <strong>eğlendirebilmesi</strong>… Gazetecilerden halkı aydınlatmaları isteniyor ama aynı zamanda da halka benzemeleri. Yoksa gazeteleri satılmıyor, TV kanalları izlenmiyor. Bu koşullarda <strong>“gazeteci gibi”</strong> gazetecilik yapılabilir mi? Derin Düşünce yazarları sorguluyor…</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/basin_medya.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak-laiklik.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-11326" title="kapak-laiklik" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak-laiklik.jpg" alt="" width="120" height="169" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/alaturka_laiklik.pdf" target="_blank"> Alaturka Laiklik: “Beni bir bir sen anladın, sen de yanlış anladın!”</a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak.jpg"></a>Türkiye Cumhuriyeti’nde Alevîlere zorla Sünnî İslâm öğretilirken Sünnîlerin başörtüsü devlet dairelerinde yasak. Türk Ordusu’nun istihbaratı camileri ve namaz kılanları fişliyor. Hristiyan Ermenilerin ne kiliseleri, ne yetimhaneleri ne de cemaat lideri seçimleri özgürce yapılamıyor. Rumların ruhban okulları özgür değil. Yahudiler diğer gayrı Müslimler gibi askerde ayrımcılığa uğruyor. Ateistlerin kitapları, internet siteleri yasaklanabiliyor, kapatılabiliyor. Gayrı Müslimlerin alın teriyle biriktirdikleri vakıf malları 1970′lerde gasp edildi, hâlâ geri verilmiyor. Sahi Laiklik neye yarıyor? Bu kitap son yıllarda Türkiye’nin gündemine gelen, birbirinden ayrı gibi duran ama çekirdeğinde <strong>Yobaz Laiklik Meselesini</strong> barındıran konuları ele alıyor.<a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/alaturka_laiklik.pdf" target="_blank"><strong>Buradan indirebilirsiniz.</strong></a></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2007/02/09/pozitif-ayrimcilik/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2007/02/09/pozitif-ayrimcilik/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
	</channel>
</rss>

