<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	>

<channel>
	<title>Derin Düşünce &#187; Osmanlı</title>
	<atom:link href="http://www.derindusunce.org/category/osmanli/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.derindusunce.org</link>
	<description>Grup platformu</description>
	<pubDate>Fri, 25 May 2012 09:41:57 +0000</pubDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.6.2</generator>
	<language>en</language>
			<item>
		<title>Asker başka şey üniformalı eşkiya başka</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/08/07/asker-baska-sey-uniformali-eskiya-baska/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/08/07/asker-baska-sey-uniformali-eskiya-baska/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 07 Aug 2011 16:34:50 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Aisha Benghazi</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Osmanlı]]></category>

		<category><![CDATA[Resmî Tarih]]></category>

		<category><![CDATA[Türk Silahlı Kuvvetleri]]></category>

		<category><![CDATA[darbe]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=18246</guid>
		<description><![CDATA[&#8221; [...] Talat gider ama Kızılay müfettişi sıfatıyla Edirne&#8217;de bulunan bir başka İttihatçı, Dr. Bahaddin Şakir ifsatlarına devam etmektedir. Onu da şehirden kovan Şükrü Paşa, İttihatçıların o sırada iktidarda bulunan İtilaf hükümeti bir zafer kazanırsa kendilerine iktidar kapısının kapanacağından endişe ettikleri için bunu yaptıkları, iktidara gelebilmek uğruna ordumuzun yenilmesini istedikleri yorumunda bulunur. [...] İttihatçıların içinden [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<blockquote><p><em>&#8221; [...] Talat gider ama Kızılay müfettişi sıfatıyla Edirne&#8217;de bulunan bir başka İttihatçı, Dr. Bahaddin Şakir ifsatlarına devam etmektedir. Onu da şehirden kovan Şükrü Paşa, İttihatçıların o sırada iktidarda bulunan İtilaf hükümeti bir zafer kazanırsa kendilerine iktidar kapısının kapanacağından endişe ettikleri için bunu yaptıkları, iktidara gelebilmek uğruna ordumuzun yenilmesini istedikleri yorumunda bulunur. </em><em>[...] </em><em>İttihatçıların içinden gelen ve Teşkilat-ı Mahsusa&#8217;nın kurucularından Albay Hüsamettin Ertürk&#8217;ün hatıraları önemli ipuçları uzatıyor önümüze. Şöyle yazıyor &#8220;İki Devrin Perde Arkası&#8221; (1964) adını taşıyan hatıratının 81. sayfasında:</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;İşin en hazin ve feci tarafı, particilik mücadelesi yalnız mecliste mebuslar arasında cereyan etmiyor. Ordu da bu kötü hastalığa bulaştırılmış bulunuyordu. Meselenin en vahim manzarası, yüksek kumanda heyeti ile genç subaylar arasındaki anlaşmazlık idi. Kumandanlar, askerî erkân yaşını başını almış subaylar padişah ve halifeye sadık kalmak kararında bulunmuş, Hürriyet ve İtilaf partisine mensup kimselerden ibaretti. Genç subayların hepsi İttihatçı idiler. Gayeleri, Hürriyet ve İtilaf partisini devirmek, idareyi ele almak, düşmanlarla savaşarak yeni zaferler ve yeni fetihler meydana getirmekti. Bu iki zümre birbirini dinlemiyor, birinin verdiği emir, diğerleri tarafından kasden tatbik olunmuyordu. Bu meyanda saf Mehmetçikler de zehirleniyordu.&#8221;</em></p>
<p><em>Albay Ertürk, İstanbul&#8217;a dönüşünde Zeki Paşa da kendisine en güvendikleri Çatalca mevkiinde subaylarımızın İttihatçı ve İtilafçı diye ikiye ayrıldığını, bunun korkunç bir bulaşıcı hastalık gibi orduya yayılmış bulunduğunu söylüyor ve ekliyor: &#8220;Bunun adına particilik diyorlar.&#8221;</em></p>
<p><em><strong>Bir komutan öbür parti safındaki meslektaşına burnu sürtülsün diye yardım etmiyor</strong>, diğeri de aynısını buna yapıyor. Siyaset yüzünden birlik ve bağlılığını yitirmiş bir ordunun başarılı olması mümkün mü? Nitekim olamıyor ve Bulgarlar soluğu İstanbul&#8217;un burnunun dibindeki Çatalca köyünde alıyor. Yaklaşık 1 milyon km² toprak ve 3 milyon insan kaybediyoruz. Eğer Bulgarlar ile Yunanlılar birbirine düşmeselerdi Edirne bile sınırlarımızın dışında kalabilir, Trakya sınırımız Tekirdağ&#8217;dan geçiyor olurdu.</em></p>
<p><em>Siyaset orduyu ikiye bölüp komutanları birbirine düşman etmiş ve sonuç, Balkan faciası olmuştu. <strong>Oysa savaştan önce Avrupa devletleri savaşı kazanacağımızdan o kadar emindiler ki, sonuç ne olursa olsun sınırların değişmeyeceğini ilan ediyorlar, İngilizler &#8216;bari Sofya&#8217;ya kadar gidin de daha fazla ilerlemeyin&#8217; diye tavsiyede bulunmak ihtiyacını hissediyorlardı.</strong> Daha dünkü devletler karşısında uğradığımız bu hezimet, askerin siyasete karışmasının bir devlet için nelere mal olabileceğini gösteren çarpıcı bir misaldir.</em></p>
<p><em>Nitekim savaş devam ederken Enver ve Yakup Cemil beyler Babıali Baskını&#8217;yla silahlı darbe gerçekleştirerek iktidarın dizginlerini yeniden ellerine geçirecekler, işin garibi, devirdikleri Sadrazam Kâmil Paşa&#8217;yı Edirne&#8217;yi düşmana vermekle suçladıkları halde, onu bizzat elleriyle imza atarak Bulgarlara teslim etmekte sakınca görmeyeceklerdi. İyi de darbe Edirne&#8217;yi vermemek için yapılmamış mıydı? [...] &#8220;</em> <a href="http://www.timeturk.com/tr/2011/08/07/orduya-siyasetin-girmesi-balkanlar-i-kaybettirdi.html" target="_blank">TAMAMI</a></p></blockquote>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/08/07/asker-baska-sey-uniformali-eskiya-baska/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/08/07/asker-baska-sey-uniformali-eskiya-baska/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Şeyh Edebâli&#8217;nin Osman Gazi&#8217;ye Nasihatı</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/07/21/seyh-edebalinin-osman-gaziye-nasihati/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/07/21/seyh-edebalinin-osman-gaziye-nasihati/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 21 Jul 2011 09:28:32 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ayla Chignardet</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>

		<category><![CDATA[Osmanlı]]></category>

		<category><![CDATA[ahlak]]></category>

		<category><![CDATA[İslam]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=18106</guid>
		<description><![CDATA[Oğul;
“İnsanlar vardır, şafak vaktinde doğar, gün batarken ölürler. Unutma ki dünya sandığın kadar büyük değildir. Dünyayı bize büyük gösteren bizim küçüklüğümüzdür. Hırsımız, bencilliğimiz…”
Dünya bir garip han, bir hoyrat mekan,
İnsan bir garip varlık kabına sığmayan…
Hayat bir yudum su, bir anlık rüya…
Ömür bir kısa yol tekrarı olmayan…
Bu yolda nazarımızı sonsuzluğa dikip; büyük yürümek ve büyük ölmek gerek. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Oğul;<a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/mezar-taslari_olum.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-8449" title="mezar-taslari_olum" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/mezar-taslari_olum-285x300.jpg" alt="" width="285" height="300" /></a></p>
<p>“İnsanlar vardır, şafak vaktinde doğar, gün batarken ölürler. Unutma ki dünya sandığın kadar büyük değildir. Dünyayı bize büyük gösteren bizim küçüklüğümüzdür. Hırsımız, bencilliğimiz…”</p>
<p>Dünya bir garip han, bir hoyrat mekan,<br />
İnsan bir garip varlık kabına sığmayan…<br />
Hayat bir yudum su, bir anlık rüya…<br />
Ömür bir kısa yol tekrarı olmayan…<br />
Bu yolda nazarımızı sonsuzluğa dikip; büyük yürümek ve büyük ölmek gerek. Bu yolda hırs, diken; benlik ve kibir, engeldir oğul. Sakın ha kendine takılmayasın ve kendinde boğulmayasın. Teklik sadece Allah’a mahsustur, tek başına karara durup hoyrat dünyanın dayanılmaz ağırlığını kaldırmayasın. İşlerini ehil kişilere danışarak tutasın, danışırsan yol alırsın, danışmasan yolda takılıp kalırsın oğul.</p>
<p>“Güçlüsün, akıllısın, söz sahibisin; ama bunları nerede, nasıl kullanacağını bilemezsen, sabah rüzgarında savrulup gidersin.”</p>
<p>Bir dem gelir bir tekmeyle dünyaları yıkacak olursun, bir dem gelir yerdeki karıncaya mağlup olursun. Güç hayvanda bile mevcut. Akıl sadece anahtar. Anahtara takılmasın. Aslolan anahtarın açacağı <span id="more-18106"></span>kapılardır. Kapıların ardında hazineler, kapıların ardında sırlar vardır. Sırlar ki, ebedi muştuları koynunda barındırır; sonsuza kavuşturur. Aklını kullanıp dünyadayken cennetin kapılarını aralayasın oğul.</p>
<p>“Öfken ve benliğin bir olup aklını yener! Daima sabırlı, sebatlı ve iradene sahip olasın, azminden dönmeyesin. Çıktığın yolu, taşıyacağın yükü iyi bil, her işin gereğini vaktinde yap!”</p>
<p>Öfke ateş, öfke afet, öfke şeytandır oğul. İnsanoğlu dağları devirir; ama öfkesine mağlup olabilir. Öfkeyle savaşı daima taze tutmak gerektir.</p>
<p>“Yolcu, buruk baş gerek<br />
Gözde daim yaş gerek<br />
Huy biraz yavaş gerek<br />
Yoksa yollar aşılmaz.”. diyen ne güzel söylemiştir. Öfke benliğin yemi, en lezzetli gıdasıdır. Benlik semirdi mi irade yok olur gider. İradesi zayıflayanın ruhu intihar eder. Posalaşmış bir beden taşımak ne ağır zillet, ötelere kapalı bir ruh taşımak ne büyük ihanet.</p>
<p>Sabırsız olmaz oğul. Sabırsız menzile varılmaz. Kaf Dağı’na sabırsız ulaşılmaz. “Sabır kara bir dikeni yutmak, diken içini parçalayıp geçerken de hiç ses çıkarmamaktadır.” İnsan ocaklar gibi yanmalı, yanmalı da kimselere gamını ilan etmemelidir. Gözünü ötelere dikesin oğul, hesabını idealine göre yapasın. Şunu da asla unutmayasın: “Her şeyin vakti tayin edilmiştir. Vaktinden önce öten horozun başı kesilir.”</p>
<p>Vazifen çetin, yükün ağırdır oğul. Hizmette önde ücrette geride olasın. Vazifenin en ağırına talip olmakta kaçınmayasın. Vazifenin ağırlığı Yaratan’ın kullarına ihsanıdır.</p>
<p>“Açık sözlü ol! Her sözü üstüne alma! Gördüğünü söyleme, bildiğini bilme, sözünü unutma, sözü söz olsun diye söyleme.”</p>
<p>Bizler nefreti eritmek için, muhabbetin asaletini dünyaya yeniden hakim kılmak için çıktık yola. Bu yolda utanacak bir şeyimiz yoktur. Muhabbet yolunun gizlisi saklısı yoktur oğul. Ama altının değerini de sarraf bilir, sözünü muhatabına göre ayarlayasın. Cahilin karşısında altınlarını çamura atmayasın. Yiğit olan kördür, kötülüğü görmez; sağırdır, kem sözü işitmez; dilsizdir, her ağzına geleni demez. Bildiğini de her yerde ayaklar altına sermez. Yunus gibidir o; yüreği muhabbete, gönül ibresi Hakikate ayarlıdır. O bir defa söz verdi mi, onu namusu bilir.</p>
<p>“Ananı, atanı say; bereket büyüklerle beraberdir!”</p>
<p>Anadolu; içinden kıvrım kıvrım ırmaklar akan, ağıtları alev alev ciğerler yakan… “Ana”larla dolu olan…</p>
<p>Ana çile yumağıdır, oğul dua kaynağıdır. Ana yüreği narin bir ipek, ata bileği Hakk’ın diktiği en sağlam direktir. Ne ananın ince yüreğini yakasın, ne de babanın kapı gibi bileğini kırasın oğul. Yarın yuva kurduğunda ocağınla onlar arasında köprü olasın. Ana ve ata düşmemek için sırtımızı dayadığımız duvardır, yarın duvar yıkıldığında kıymetini anlarsın.</p>
<p>“Sevildiğin yere sıkça gidip gelme, muhabbetin kalkar, itibarın kalmaz. Düşmanını çoğaltma, haklı olduğunda kavgadan korkma! Bilesin ki; atın iyisine doru, yiğidin iyisine deli derler!”</p>
<p>Her şeyin ortası makbuldür, sevginin de. Sevdiğini gereğinden fazla sevmeyesin. Sevgini de, sadece yüreğinin eline vermeyesin. En çetin imtihan “sevgi”yle olanıdır. “Kişi ne kadar bahadır olsa da, muhabbete tuş olur.” diyen atanın sözünü aklından çıkarmayasın. Böyle imtihan olmamak, istikbalde neslinden utanmamak için gecelerin bağrında, seherlerin aydınlığında duaya durasın. Senin ideallerin ve geleceğe dair hedeflerin var oğul.</p>
<p>Gönül adamı ömrünü boşa harcamaz, yüreğini ucuza satmaz, edep tacını başından almaz. Gönül erinin her zaman yüzü yerde, gönlü göktedir. Haklı olduğunda kavga vermesini bilir. Kavgayı sadece bileğiyle değil, ilmiyle ve yüreğiyle yapmasını bilir.</p>
<p>İyiliğe kötülük, şer kişinin kârı, İyiliğe iyilik her kişinin kârı, Kötülüğe iyilik de, er kişinin kârıymış oğul.</p>
<p>Sen bizim rüyamız, sen bizim devâmız, sen bizim duamızsın oğul. Daima başın dik, alnın ak, gönlün pak olsun.</p>
<p>Zümrüt-ü Anka’nı iyi seç ki Kaf Dağı sana yakın olsun. Yolun ebediyete kadar açık olsun.</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/07/21/seyh-edebalinin-osman-gaziye-nasihati/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/07/21/seyh-edebalinin-osman-gaziye-nasihati/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>İstanbul&#8217;un fethi küçük cihad idi</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/07/17/istanbulun-fethi-kucuk-cihad-idi/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/07/17/istanbulun-fethi-kucuk-cihad-idi/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 17 Jul 2011 15:00:34 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Sevinç Gül</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Eğitim]]></category>

		<category><![CDATA[Osmanlı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=18078</guid>
		<description><![CDATA[
Share on Facebook]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><iframe width="250" height="217" src="http://www.youtube.com/embed/qjlDSjrWAUA" frameborder="0" allowfullscreen></iframe></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/07/17/istanbulun-fethi-kucuk-cihad-idi/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/07/17/istanbulun-fethi-kucuk-cihad-idi/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Abdülhamit ve Mark Twain</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/07/14/abdulhamit-ve-mark-twain/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/07/14/abdulhamit-ve-mark-twain/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 14 Jul 2011 15:00:10 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Sevinç Gül</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Amerika]]></category>

		<category><![CDATA[Osmanlı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=18062</guid>
		<description><![CDATA[
Share on Facebook]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><iframe width="250" height="217" src="http://www.youtube.com/embed/LdQ6x8kssQg" frameborder="0" allowfullscreen></iframe></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/07/14/abdulhamit-ve-mark-twain/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/07/14/abdulhamit-ve-mark-twain/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Asıl &#8220;çılgın proje&#8221; Osmanlı&#8217;yı geri getirmek mi?</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/05/02/asil-cilgin-proje-osmanliyi-geri-getirmek-mi/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/05/02/asil-cilgin-proje-osmanliyi-geri-getirmek-mi/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 02 May 2011 12:38:16 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yusuf Mehmet Bahadır</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[AKP]]></category>

		<category><![CDATA[Basın günlüğü]]></category>

		<category><![CDATA[Osmanlı]]></category>

		<category><![CDATA[Tarih]]></category>

		<category><![CDATA[İstanbul]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=15990</guid>
		<description><![CDATA[Başbakan Recep Tayyip Erdoğan 27 Nisan&#8217;da İstanbul Boğazı&#8217;na bir kardeş geleceğini müjdeleyince ortalık karıştı. Mimar ve mühendisler, sabahlara kadar televizyonlarda konuşuyor, siyasetçiler tutarlı tutarsız görüşler beyan ediyor, Silivri&#8217;deki arsa fiyatlarının daha şimdiden ikiye katlandığı haberleri basını günlerdir meşgul ediyor. Bu arada tarih yazarlarına epeyce malzeme çıktığını görüyoruz. Tarihî sürece birazdan geleceğim. Ancak dikkatimi çeken iki [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignright" src="http://haberpan.net/haber/11/04/26/9fb3/one-cikan-dort-cilgin-proje.jpg" alt="" width="333" height="248" />Başbakan Recep Tayyip Erdoğan 27 Nisan&#8217;da İstanbul Boğazı&#8217;na bir kardeş geleceğini müjdeleyince ortalık karıştı. Mimar ve mühendisler, sabahlara kadar televizyonlarda konuşuyor, siyasetçiler tutarlı tutarsız görüşler beyan ediyor, Silivri&#8217;deki arsa fiyatlarının daha şimdiden ikiye katlandığı haberleri basını günlerdir meşgul ediyor. Bu arada tarih yazarlarına epeyce malzeme çıktığını görüyoruz. Tarihî sürece birazdan geleceğim. Ancak dikkatimi çeken iki hususa değinmeden geçmek istemiyorum. Başbakan, açıklamayı neden 27 Nisan tarihinde yaptı? <a href="http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazarno=1048" target="_blank">TAMAMI</a></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/05/02/asil-cilgin-proje-osmanliyi-geri-getirmek-mi/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/05/02/asil-cilgin-proje-osmanliyi-geri-getirmek-mi/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Türkiye küresel güç olabilir mi? Ya da Osmanlı neden çöktü?</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/03/04/resim-ekle-turkiye-kuresel-guc-olabilir-mi-ya-da-osmanli-neden-coktu/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/03/04/resim-ekle-turkiye-kuresel-guc-olabilir-mi-ya-da-osmanli-neden-coktu/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 04 Mar 2011 08:20:54 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Editörden</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Beyin Yıkama]]></category>

		<category><![CDATA[Osmanlı]]></category>

		<category><![CDATA[Resmî Tarih]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=15024</guid>
		<description><![CDATA[Sunuş: İki farklı soruya tek bir cevap. Daha dün yazılmış gibi taptaze bir cevap.  Özlem Yağız sayesinde yayına girdik. Tekrar tekrar okunmalı. (MY)
CEMİL MERİÇ&#8217;İN &#8220;UMRANDAN UYGARLIĞA&#8221; KİTABINDAN
İstikbalimizin emniyeti için Avrupa devletler muvaze­nesinin mâbihil (kendisiyle) hayatı bizim muhafaza-i istikbalimiz olduğunu dermeyan ediyorsunuz. Benim şanlı ve saadetli gördüğüm istikbal bu değildir, beyim.. Vaktiy­le kılıcımıza baş eğdirdiğimiz kimselerin sâye-i lutfunda [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><em><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/03/turkiye_super_guc.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-15028" title="turkiye_super_guc" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/03/turkiye_super_guc.jpg" alt="" width="237" height="180" /></a>Sunuş:</strong> İki farklı soruya tek bir cevap. Daha dün yazılmış gibi taptaze bir cevap.  </em><a title="Özlem Yağız tarafından yazılan yazılar" href="http://www.derindusunce.org/author/ozlemyagiz/"><em>Özlem Yağız</em></a><em> sayesinde yayına girdik. Tekrar tekrar okunmalı. (MY)</em></p>
<p><strong>CEMİL MERİÇ&#8217;İN &#8220;UMRANDAN UYGARLIĞA&#8221; KİTABINDAN</strong></p>
<p>İstikbalimizin emniyeti için Avrupa devletler muvaze­nesinin mâbihil (kendisiyle) hayatı bizim muhafaza-i istikbalimiz olduğunu dermeyan ediyorsunuz. Benim şanlı ve saadetli gördüğüm istikbal bu değildir, beyim.. Vaktiy­le kılıcımıza baş eğdirdiğimiz kimselerin sâye-i lutfunda yaşayıp gideceksek, yani saadet-i âtiyemiz bundan ibaret kalacaksa ben o saadeti istemem.<br />
Çünkü maksa­dım Avrupa devletler muvazenesini muhafaza değildir; Osmanlılık şânını muhafaza etmek ve.,<br />
vaktiyle birinci François&#8217;nın yazmış olduğu gibi istirhamnameler yazıl­dığını (belki hayatım yetmeyeceği cihetle) hiç olmazsa mezarımın içinde seyredip orada müftehir olmaktır. Ya böyle olsun, ya hiç olmasın! (<em>Ahmed Midhat, &#8220;Nâmık Kemâl&#8217;e cevap&#8221;, Bedir gazetesi, 1872</em>)</p>
<h2> Ali Paşa&#8217;nın vasiyetnam​esi</h2>
<p><strong>La Bruyère, </strong><strong>Richelieu</strong>‘nün siyasî vasiyetnamesini göklere çı­karır. Bu kadar erkekçe, bu kadar sağlam düşünen bir adam elbette ki başarıdan başarıya koşacaktı, der&#8230; O çapta biri ya hiç yazmaz, ya da böyle yazar. Voltaire&#8217;e göre bir bayağılıklar sergisidir vasiyetname. Richelieu&#8217;nün kaleminden çıktığı çok şüphelidir. Büyük Frederik de, Voltaire gibi düşünür: &#8220;En parlak zekâların ka­rardığı oluyor: Richelieu Vasiyetnameyi yazıyor, Newton Vahiy Kitabı&#8217;nı.&#8221; Sainte-Beuve, Vasiyetnamenin hayranıdır; üslubunu, yer yer Shakespeare&#8217;le, Schiller&#8217;le karşılaştırır. Eser, dev­let adamının el kitabıdır, Kardinal&#8217;in bütün siyasî tecrübe­sini özetler.</p>
<p>Bir başka araştırıcı, Leon Noel için Vasiyetname <strong>&#8220;aklın, tecrübenin, realizmin şaheseri&#8230; Fransız politika sanatının zirvesi ve bir bakıma mecellesi&#8221;</strong>dir.</p>
<p><strong>Vasiyetname bir filozofun değil, bir hareket adamının ese­ri.</strong> Yazar, hikmet-i hükümete ahlâk cübbesi giydirir. Aris­tokrasiye, derebeylik artıklarına, din savaşlarına<span id="more-15024"></span> düşman­dır. Halka âşık olduğu da söylenemez:</p>
<p><strong>&#8220;Avamın okuyup yaz­masına ne lüzum var? Eğitim Fransa&#8217;yı boşboğazlarla dol­durur. Hiçbir işe yaramaz bunlar, aileleri felakete sürük­ler, halkın huzurunu bozarlar. Kitap avamın kafasında şüp­heler yaratır&#8221;</strong>. Başka bir yerde:</p>
<p><strong>&#8220;Bütün politikacılar bilir ki, der, halk refaha kavuşunca zaptedilmez olur. Katıra benzer avam, yük altında uysaldır, fazla dinlenince azar&#8221;</strong>.<a href="#_ftn1"><sup>[1]</sup></a> Büyük Richelieu&#8217;nün 1687′de yayımlanmış olan ölümsüz Vasiyet­namesi böyle hikmetlerle dolu.</p>
<p>Âli Paşa&#8217;yı düşünüyorum; Genç Osmanlılar&#8217;ın vur abalıya&#8217;sı Âli Paşa&#8217;yı. Abdülaziz Han&#8217;ın vezir-i âzami, Richelieu&#8217;den çok daha talihsiz, ama çok daha dürüst, çok daha insan. O büyük devlet adamı, yüzyıl önce (7 Eylül 1871) bütün siyasî hayatını kırk sayfada özetlemiş, padişah-ı cihan&#8217;a, ölümün­den sonra izlenmesi gereken yolu göstermişti.</p>
<p> </p>
<p>Vasiyetname, <strong>&#8220;Karşılaştığımız güçlükleri anlatmayaca­ğım&#8221;</strong> diye başlıyor,</p>
<p>&#8220;Onbeş uzun yıl mücadele ettik. Düş­manlarımız zorluydular. Ayakta durmak, bölünmemek, par­çalanmamak lâzımdı. Üstelik kalkınacaktık da. Hatalarımız olmuştur, ama imparatorluk aşağı yukarı hasar görmemiş durumda. Fuat ve ben iktidara geldiğimiz zaman Devlet-i Aliyye uçurumun kenarındaydı.</p>
<p>Waterloo&#8217;da sona eren kanlı devreyi uzun barış yılları ta­kip etti. Milletler teşkilâtlandı, kuvvetlendi; ihtirasları geliş­ti. Nüfuzlarını arttırmak, sanayilerine pazar bulmak için ya silaha sarılacak yahut da diplomatik konferanslara başvura­caklardı. Bütün bu barışçı veya savaşçı iştihalar karşısında hemen hemen bakir, âdeta işlenmemiş, aşağı yukarı meçhul kalmış bir ülke olan Türkiye, Eldorado&#8217;dan farksızdı. <strong>‘Teb&#8217;a-i şahane&#8217;</strong>, komşularının fikrî ve maddî ilerlemelerine kıyas­la geri kalmıştı.</p>
<p><strong>Ülkemize göz dikenler anlaşmazlık içindeydiler.</strong> Bazıla­rı topraklarımızı ele geçirmek istiyordu, bazıları bizi sömürerek sanayi ve ticaretlerini geliştirmek. Birinciler gizli niye­tini şairane sözlerle maskeliyorlardı: acı çeken insanlığı ra­hata kavuşturacak, din kardeşlerini kurtaracak, ezilen ka­vimlerin zincirlerini kıracaklardı. Bu kutsal emeller uğrun­da ülkemize gireceklerdi. İkinciler, olmaz! Diyorlardı, olmaz ve olmamalıdır! Osmanlı ülkesinin bütünlüğü Avrupa&#8217;nın dengesi için şarttır. Aynı ikiyüzlülük. İzleyeceğimiz politika meydandaydı. Bazı devletlerin saldırı gücüne karşı ötekile­rin müdafaa gücünü kullanacaktık.</p>
<p>Bu arada tebaamızın bir kısmı uyuşukluktan kurtuluyordu. Âdetlerde değişiklikler oluyor, yeni ihtiyaçlar çıkıyordu sah­neye. Ama ithal edilen bir medeniyetti bu, ağır ve kaçınıl­maz bir olgunlaşmanın meyvesi değildi. Böyle olduğu için, Avrupa&#8217;nın faziletlerinden çok rezaletlerini aldık&#8230;</p>
<p>&#8230; Elimizdeki imkânlar çok sınırlıydı. Memurlarımız umumiyetle ehliyetsizdi. Askerimiz vardı, ama ordumuz yoktu; memlekette yol olmadığından memurların suiisti­mallerinden, tahrikçilerin fesatlarından zamanında haber­dar olamıyorduk. İdare tarzımız kararsız ve düzensizdi. Ka­nun ve nizamlardan mahrumduk; her memur kendi başına bırakılmıştı; mesuliyetten kaçıyor, aylak yaşıyordu.</p>
<p>Önce dış münasebetlerimizi düzene koymak zorunday­dık. Hayat hakkımızı tanıtmak, Avrupa Konseyine girmek istiyorduk; başardık bunu. Sınırlarımızı tespit ederken ba­zı fedakârlıklara katlanmak gerekti. Bunlar zahirî tavizler­di: Belgrad Kalesi gibi. Fiilî durumları kanunîleştirdik, o ka­dar. Aksini yapıp binlerce insanın kanını mı dökmeliydik? Bu arada Avrupa milletleri neler kaybetmediler. Biz, askerle dövüşmedik, diplomasi yolunu seçtik, diplomatik notaları­mızla başarı kazandık.</p>
<p>Dış meseleleri hal yoluna koyarken iç meseleleri de ihmal edemezdik. Ana davamız halkın arzularını tanımak, ihtiyaç­larını sezmek, fikrî gelişmesini izlemekti. Nankör bir dâvâ. <strong>Avrupa bizi bir tuzağa itiyordu; Avrupa, bazı ütopyacılar ve birtakım kısa görüşlü diplomatlar. Bunlara göre, hiçbir ha­zırlıkta bulunmadan hemen Avrupa örf ve âdetlerini mem­lekete sokmak ve Avrupaî bir hükümet kurmak lâzımdı. </strong>Bu taleplerden yerinde bulduklarımızı uyguluyorduk, ama iyice ölçüp biçtikten sonra; sarsıntıları önleyerek; önce yurt men­faatlerini düşünüyorduk. Avrupa&#8217;nın her istediğini yapar gi­bi görünüyorduk. Bu teklifler umumiyetle caziptiler, ama bizim için değil, kendileri için. Bunların hepsini kabul etsek mahvolurduk; ama bunu Avrupa&#8217;ya anlatmak güçtü ve ihti­yatsızlık olurdu.<a href="#_ftn2">[2]</a></p>
<p>Ülkenin kalkınması Batı ile olan münasebetlerimize bağlı. Eyaletlerdeki kargaşalıkların kökü dışarda. En büyük dert­lerimizden biri de kapitülasyonlar. Bu bağları gevşetmenin tek yolu Avrupa devletleriyle anlaşmalar yapmaktır. Yaban­cı devletlerle temaslarımızın onda dokuzu iç meselelerimiz­le ilgili.</p>
<p>Yepyeni bir teşkilât kurduk. İltimasla mücadele ettik. An­lattık ki, memurlar herhangi bir ferdin, herhangi bir zümre­nin değil, memleketin emrindedir. Yalnız ehliyetsizliği sabit memurlara yol verdik. Çalışanların istikballerinden emin ol­maları gerekti. Nizamnamelerimizin hepsi uygulanmadıysa bu bizim hatamız değildir&#8230; Maaşlar kifayetsiz. Herkes en yüksek makama kadar yükselebilmektedir.</p>
<p>Bizim de kusurlarımız olmuştur. Aydınlatılmağa ihtiyacı­mız vardı. Öğütlere daima kulak verdik. Bizden farklı düşü­nenlere saygı gösterdik. Tenkitlerde iki şey aradık: terbiye ve samimiyet. <strong>Âdettir, biz öldükten sonra aleyhimizde bulu­nacaklar.</strong> <strong>Sağlığımızda da bazı hayalperestlerin saldırılarına uğradık. Birinciler, biz hayatta iken kusurlarımızı söyleme­ğe, fikirlerini belirtmeğe cesaret edemediler, ikincileri ise iş­başına getirmekten korktuk, tecrübesiz ve ataktılar.</strong></p>
<p>Ülkenin birçok bölgelerinde Müslümanlarla Hıristiyan­lar arasında kargaşalıklar çıktı. Bunları yatıştırmak geçici bir tedbirdi. Mesele fethedenlerle fethedilenler arasındaki çatışmayı ortadan kaldırmaktı. Adem-i merkeziyet, gerçek­leştirilmesi düşünülen bir tedbir. Ülkeyi vilayetlere ayırdık.</p>
<p>Devlet şurasını, adalet divanını, istinaf mahkemesini kur­duk. Galatasaray sultanisi, rasathane de bizim eserimizdir&#8230; idarenin her kolu için müfettişlikler ihdas etmek istiyorduk. Vergilerin matrahını değiştirmek gerekiyordu. Yeni kanun­lar sayesinde mülkiyetin intikali kolaylaştırıldı. Payitahtla vilayetleri birbirine bağlamağa çalıştık. Birçok imtiyaz kal­dırıldı. Ticarî anlaşmalar yeniden gözden geçirildi. Gümrük resimleri arttırıldı (maalesef istediğimiz kadar değil). Hükü­met mamul ve hammaddelerimizin ihracını kolaylaştırmalı ve yabancı malların yurda girmesini mümkün olduğu kadar önlemelidir. Biz bu yolu açtık.</p>
<p>&#8230; Şiddetli hücumlara mâruzduk, kendimizi nasıl koru­yacaktık? Sözle. Haklarımızı nasıl kabul ettirecektik? Dip­lomatik delillerle. Meselâ <strong>&#8220;Avrupa muvazenesinin </strong>(dengesinin)<strong> devamı Devlet-i Aliyye&#8217;nin yaşamasına bağlıdır&#8221; </strong>diyecektik, itiraf edelim ki çürük bir temeldi bu; bugün için olmasa bile ya­rın için çürük. Avrupa muvazenesi bizim zararımıza bozula­bilir. Avrupa ile aramızda daha sağlam bağlar yaratmalıydık. Onun maddî menfaatleriyle bizimkiler aynı olmalıydı. An­cak o zaman imparatorluğun tamamiyet-i mülkiyesi bir ger­çek olabilirdi. Türkiye aleyhindeki birçok teşebbüsler Avru­pa sayesinde önlendi. (Rusya&#8217;yı kastediyor).</p>
<p>Demiryolları gibi büyük yatırımları kendimiz yapamıyorduk. Yerli sermayeye başvurmak da tehlikeliydi; hemen ne­tice almak isteyen, büyük kârlara alışmış bir sermayeydi bu. Yabancı şirketlere başvurduk&#8221;.</p>
<p>Sonra Paşa, yerini alacaklara neler yapılması gerektiğini anlatıyor:</p>
<p>&#8220;Hiçbir beşerî güç, milliyetler prensibi ve sosyalizmin or­taya çıkardığı olayların gelişmesine engel olamaz.<a href="#_ftn3"><sup>[3]</sup></a> Coğrafî durum bakımından kaderimiz Avrupa&#8217;nınkine bağlı. Avru­pa son yıllarda bütün servet kaynaklarını silâhlanma uğrun­da seferber etti. Türkiye ile sınaî ve ticarî münasebetleri es­kisinden farklı. Yirmi yıldan beri durumumuz oldukça dü­zeldi. Bizi sömürmenin o kadar kolay olmadığını anladılar. Avrupa&#8217;nın saygısını kazandık. Avrupa Konseyinde hatırı sayılır bir yerimiz var. Sözde mağdur teb&#8217;amız olan Hıristiyanlara karşı Avrupa&#8217;nın merhametini kışkırtmak geçerli olmaktan çıktı. Düşmanlarımız onları yalancı vaidlerle ayak­landırmıyor artık. Bizimle menfaat birliği yapmak istiyorlar. Ama bu iyi niyetin devam etmesi için gerekli ıslahatı yapmak zorundayız. Ülkemiz için en büyük felaket yerimize ehliyet­siz bir sadrâzamın geçmesi, eserimizi yanlış anlaması ve ta­kip ettiğimiz yolu terk etmesi.<a href="#_ftn4"><sup>[4]</sup></a></p>
<p>Haşmetmeap, sadaret makamını sık sık yeni ellere tevdi etmeyin. Gelecek zâtın belli bir programı olmalı ve onu uy­gulamalı. Mes&#8217;uliyetlerin hudutlandırılması lâzım. Halk zât-ı şahanenizle ve sadrâzamla temas kurabilmeli. Yoksa mem­leketin durumunu kavrayamazsınız. Ecdad-ı izamınız tebdil-i kıyafet ederek teb&#8217;anın arasına karışırlardı&#8230; <strong>İnfirad (tek-ferdi) po­litikasından kaçınınız.</strong> Bilinmeyen bir düşman, bilinen on düşmandan daha tehlikelidir. Komşularımızda neler olup bittiğini dikkatle izlemelisiniz. Teb&#8217;anız komşu ülkelerdeki halkların yaşayışını kıskanmamalı.</p>
<p>Uzak memleketlerle münasebetiniz ticarî ve sınaî müna­sebetlerdir. Bizi güç duruma sokmak işlerine gelmez. On­ların öğütlerine kulak vermeli, hattâ yardımlarını istemeli­yiz. Kendi çıkarlarını düşünürken bizimkilerini de düşüne­ceklerdir.</p>
<p>&#8230; Bazı müesseseler kurduk, bazı tedbirler aldık; bunlar, masrafı muciptir bahanesiyle yıkılmamalı.</p>
<p><strong>Çeşitli teb&#8217;alar arasında ırk ve menfaat ayrılıkları var. Bu er geç bizden ayıracak onları.</strong> Devlet, eğitim aracılığıyla men­faatleri birleştirmeğe, ülkenin parçalanmasını önlemeğe ça­lışmalıdır. İnsanlar refah ve emniyet peşindedirler, vatan bu iki ihtiyacın sağlandığı yerdir.</p>
<p>&#8230; Çeşitli cemaatlerin elde ettiği imtiyazlar, görevler ara­sındaki farklılıktan gelmektedir. Büyük bir mahzur. Müslü­man teb&#8217;anın başlıca işi devlet hizmetidir, öteki teb&#8217;alar pa­ra kazanmakla meşgul. Bu sayede üstün durumdadırlar. <strong>Üs­telik savaşta ölen de yalnız Müslümanlar, bu yüzden Müslü­man ahalinin sayısı gün geçtikçe azalmaktadır. Böyle giderse azınlık haline geleceğiz.</strong></p>
<p>Tarih, mağlupların imtisal ettiği fâ­tihlerin hikâyeleriyle dolu. <strong>On yıl kışlalarda ömür tükettik­ten sonra köyüne dönen bir erkek ne işe yarar?</strong></p>
<p><strong>Müslüman­lar da Hıristiyanlar gibi ziraatle, san&#8217;atla, ticaretle uğraşma­lı.</strong></p>
<p><strong>Tek devamlı sermaye emektir. </strong></p>
<p><strong>Kurtuluş çalışmakla müm­kündür.</strong> Müslümanlar, Hıristiyanların inhisarındaki (tekel) mes­leklere el atmalı, Hıristiyanlar da nüfusları nisbetinde devle­te asker, subay, memur vermelidirler.</p>
<p>&#8230; Her iktidara geçen, kendinden önce yapılanları boz­makla işe başlıyor. Maiyetindeki memurları değiştiriyor. Yükselebilen ancak dalkavuklar. Herkes devletin sırtından refah elde etmek peşinde. Emeğin hakkını vermek, memur­ları oradan oraya nakletmemek, halk nazarındaki itibarları­nı yükseltmek lâzım&#8230; <strong>Ehliyetli memurlar kullanmak sure­tiyle memur sayısını bugünkünün dörtte birine indirebiliriz.</strong></p>
<p><strong>Bütün ağırlık köylünün sırtında. Vergi servetle mütenasip olmalı.</strong></p>
<p><strong>Cibayet (Vergi-gelir) sistemi sakat. </strong></p>
<p><strong>Memleketin kadastrosu yapıl­malı, istatistiğe önem verilmelidir.</strong> Bunları başlattık, fakat is­tediğimiz neticeyi alamadık: maaşlar kifayetsiz, ehliyetli in­san az. Demirbaş defteri, yevmiye defteri, kasa defteri olma­yan tüccara benziyoruz.</p>
<p>Mülkiyet hürriyete kavuşmalı, açık ve aydınlık kanunlarla düzenlenmeli. Mülkiyet rejimi sermayedarı ürkütüyor; faiz haddi yüzde yirmiden yüzde elliye kadar çıkmaktadır. Kre­di bulmak imkânsız.</p>
<p>Avrupalı göçmenler Amerika&#8217;ya, Avustralya&#8217;ya gidecekle­rine bize gelsinler. Memleketimizde boş arazi uçsuz bucak­sız. Alman veya İsviçreli göçmenler Amerika&#8217;da nasıl Ame­rikalı olup çıkıyorlarsa, bizde de Osmanlı olup çıkarlar. Av­rupalı birçok memurlarımız bizden çok Osmanlı değil mi?</p>
<p>Köylüyü toprağa bağlamak lâzım, toprağımız geniş ve bere­ketli. <strong>Köylüyü tefeciden kurtarmalı, a&#8217;şarı kaldırmalıyız. Zi­raat bankaları kurulmalı&#8221;.</strong></p>
<p>Âli Paşa devlet çiftliklerinin aleyhindedir. Bu çiftlikleri idare edecek olanlar: &#8220;İşi ucundan tutacaklardır, öteki mü­esseselerimize benzeyecektir bu çiftlikler. Devlet fabrikala­rından da vazgeçiniz, bunlar çok masraflı ve faydasız, özel teşebbüsü boğmaktadırlar. Oysa yalnız ötel teşebbüs güçle­nip gelişebilir, devlet fabrikaları özel şirketlere devredilmeli­dir. Hükümet sadece hissedar olmalıdır bu fabrikalara.</p>
<p>Taşraya genel komiserler göndermelisiniz; dürüst, tecrü­beli, bilgili komiserler. Memleketin halini onlar inceleyip hükümete arz etmelidirler. Eyalet İstanbul&#8217;a ehliyetli temsil­ciler yollayamaz.</p>
<p>&#8230; Zırhlılarınız boğaz içinde nazlı nazlı dolaşıyor. Ya­bancı tersanelerde imal ettirilen bu gemiler ticaret filoları­nın yerini almakta, onların gelişmesine engel olmaktadır. Avrupa&#8217;nın durumu başka, onun sömürgeleri var. Savunu­lacak uzak menfaatleri söz konusu. Bazı devletler de ma­den sanayilerini geliştirmek için zırhlı yapıyorlar. Savaş­ta asker taşıyacak gemiler ticaret gemileridir. Bize küçük ve sür&#8217;atli gemiler lâzım. Devamlı ve büyük bir ordu da lüzum­suz. Stratejik noktalarda istihkâmlar kurmak daha faydalı&#8221;.</p>
<p>Âli Paşa&#8217;nın bizim için en dikkate değer taraflarından biri de basın hürriyetine verdiği önemdir. Kendisini dinleyelim:</p>
<p><strong>&#8220;Basın hürriyeti ancak hatalarını düzeltmek istemeyen hükümetler için bir tehlikedir. Sizin hükümetiniz yurdun iyiliğinden başka bir şey düşünmüyor, o halde böyle bir hür­riyet onun için bir nimettir.</strong> Bir milletin düşüncesini bas­kı altında tutmak, onu birtakım gizli yollar aramağa zorlar, eninde sonunda bulur bu yolları. Hürriyetsizlik her türlü fe­sadı kolaylaştırır. Devletin güveni tehlikeye girer, zora baş­vurmak gerekir. Basın hürriyeti kötülükle savaşmak ve faydalı olmak isteyen her hükümetin tabii müttefikidir. Bugün­kü idarede basın, Osmanlılar arasında zayıf bir bağ kura­biliyor. Amme menfaati, bilhassa taşrada meçhul; tek kay­gı: özel çıkar. Basına ve genel olarak her nevi yayma geniş bir hürriyet verilmeli ki, Osmanlıları birbirine bağlayan bağ kuvvetlensin. Basın siyasî mes&#8217;elelerle uğraşacak, hüküme­tin yaptıklarını değerlendirecek ve ülkenin ihtiyaçlarını be­lirtecek, ihdasını istediğimiz genel komiserlerin işini ko­laylaştıracaktır. Basın, millet meclisi kuruluncaya kadar bu meclisin yerini tutacaktır. Memleketi tanımayanlar boyu­na millet meclisinden söz ediyorlar. Devlet işlerini tartışa­cak, denetleyecekmiş bu meclis. Eyâletlerden, hattâ payitaht ahâlisinden kurulacak böyle bir topluluk çok geçmeden acı­nacak bir acz içine düşer. Acele etmemeliyiz.<a href="#_ftn5"><sup>[5]</sup></a> Yapılacak ilk iş, basını bütün engellerden kurtarmak ve tam bir hürriye­te kavuşturmaktır.</p>
<p>Hükümet de büyük bir gazete kurmalıdır. Bu gazete yerli ve yabancı basının makalelerine cevap vermelidir. Hüküme­tin ve yurdun gerçek menfaatlerini müdafaa etmelidir. Ka­nunları, nizamnameleri, buyrukları yayımlayacak, halka hü­kümetin aldığı tedbirleri izah edecek, gerekçelerini anlata­caktır bu büyük gazete; kötü niyetleri zararsız hale getire­cektir. Gazetenin yöneticileri hiçbir dalkavukluğa tenezzül etmeyecektir. <strong>Halk müdaheneden </strong>(dalkavukluk)<strong> iğrenir. </strong>Ona göre müdahene en acı hakikatten daha çirkindir. Bu gazetenin şiarı ha­kikat ve samimiyet olacaktır&#8221;.<a href="#_ftn6"><sup>[6]</sup></a></p>
<p>Paşa&#8217;nın sözleri burada bitiyor. Vasiyetname Türkiye&#8217;de yayınlanmış mı?</p>
<p><strong>Bilen yok.</strong> Mehmed Galip, Âli ve Fuat Paşaların vasiyetnamelerinden söz etmekte, fakat bunların ne zaman, hangi dilde yazıldıklarını kaydetmemektedir <strong>(Tarih-i Osmânî Encümeni Mecmuası, 1329,</strong><em> </em><strong>s.</strong><em> </em><strong>70</strong><em>). </em>Tanzimat&#8217;ın yü­züncü yıldönümü münasebetiyle yayımlanan <strong>Tanzimat </strong>ad­lı kitabın 892′nci sahifesinde Vasiyetnamenin adına rastlı­yoruz: Walter Wright, Âli Paşa&#8217;nın bir nevi siyasî vasiyetna­me bıraktığını, bunun da Türkçe olarak yayımlandığını söy­lerken, Birge böyle bir eserin basılmamış olduğunu ileri sü­rüyor.<a href="#_ftn7"><sup>[7]</sup></a></p>
<p>Ben vasiyetnamenin iki nüshasını gördüm, her ikisi de Fransızca. Birinci nüsha yazma: Edebiyat Fakültesi kitaplı­ğına <strong>Fransız Sefaretinden gelmiş. Schneider&#8217;in bir önsözünü muhtevi ve onun tarafından kaleme alınmış.</strong> <strong>Bu arada Yıl­dız evrakı arasında rastladığımız bir vesikadan Schneider&#8217;in Bianchi&#8217;nin kayınbiraderi olduğunu ve Âli Paşa&#8217;nın kâtip­liğinden ayrıldıktan sonra Rus casusluğu yaptığını öğreni­yoruz. </strong>Bu yazma nüshanın başında şu bilgiler var:</p>
<p>&#8220;&#8230; VA­SİYETNAME YA ABDÜLAZİZ&#8217;E TAKDİM EDİLECEKTİ, YA MATBUATA. PAŞA&#8217;NIN ÖLÜMÜNDEN AZ SONRA SCHNEIDER EFENDİ ZAMANIN HÜKÜMETİNDEN VESİKAYI NEŞRETMEMEK EMRİNİ ALDI. BUNUN­LA BERABER 1671 ARALIK&#8217;INDA YANİ PAŞA&#8217;NIN ÖLÜMÜNDEN ÜÇ AY SONRA SCHNEIDER EFENDİ TARAFINDAN BAZI RİCAL-İ DEVLETE VASİ­YETNAMEDEN BİRÇOK NÜSHALAR TEVDİ EDİLDİ. İKTİDARDAKİ RİCAL VESİKAYI BÜYÜK BİR İHTİMAMLA SAKLADILAR. SCHNEIDER EFENDİ DE TEHDİTLERDEN KORKARAK İZİNİ KAYBETTİ. HALBUKİ RİCAL OKU­SA NE BÜYÜK DERSLER BULACAKTI BU VESİKADA; DEVLET-İ ALİYYE NE BÜYÜK GAİLELERDEN KURTULACAKTI. BİRKAÇ AY ÖNCE VESİKA­NIN ENZAR-I UMUMİYEYE VAZ&#8217;I BİZZAT PADİŞAH TARAFINDAN YA­SAK EDİLDİ. BUGÜN, YANİ YAZILIŞINDAN 24 YIL SONRA VASİYETNA­MENİN BÜYÜK EHEMMİYETİ HER TEHLİKEYİ GÖZE ALARAK NEŞRİNİ GEREKTİRİYOR&#8221;.</p>
<p>İkinci nüshada önsöz yok. Fransızca Revue de Paris tara­fından 1910′da ayrı baskı olarak yayımlanmış. Kırk sayfalık bir risale. Metinler aynı. Bütün bir çağa ışık serpen bu çok değerli vesikanın mevsukiyetinden şüphe etmek için hiçbir ciddî sebep yok.<a href="#_ftn8">[8]</a><sup> </sup>sh: 32-44</p>
<p> </p>
<h3>Kaynakça</h3>
<p><strong>Cemil MERİÇ hzl: Mahmut Ali MERİÇ</strong> Umrandan Uygarlığa [Kitap]. - İstanbul : İletişim, 2010.</p>
<p> </p>
<p> </p>
<p> </p>
<hr size="1" /><a href="#_ftnref1">[1]</a> Sainte-Beuve, C.A. Causeries du Lumài (Pazartesi Sohbetleri), cilt 7, 3. baskı. Garnier, Paris 1853, ss. 224-265.</p>
<p><a href="#_ftnref2"><strong></strong><strong>[2]</strong></a><strong> </strong>Paşa&#8217;nın ölümünden dört yıl önce bir Fransız ziyaretçisiyle yaptığı konuşmayı hatırlıyorum:</p>
<p>&#8220;Fransa da, İngiltere de seçkin temsilciler yolluyor buraya. Seç­kin ama mütehakkim. Ellerindeki bütün kuvveti düşüncelerinin emrine ve­riyorlar. Ama Paris&#8217;in veya Londra&#8217;nın düşüncesi Istanbul&#8217;dakilerle uyuşamı­yor. Elçileri aydınlatmaya çalışıyoruz, ama boşuna. Ne yapabiliriz? Zaman ka­zanmak zorundayız. Siz buna sözünde durmamak diyorsunuz, biz felaketten kaçmak. Kapitülasyonlar elimizi bağlamış; elçiler memlekete bizden daha faz<strong> </strong>la hâkim. Banka açmalıymışız, Fransız mektebi, Fransız lisesi kurmalıymışız. Ne işimize yarayacak bütün bu müesseseler? Yabancılara mülkiyet hakkı tanı-malıymışız. İngiltere&#8217;den daha liberal olmamız isteniyor.. Bunları kabul etmek, Türkiye&#8217;yi parçalamak demek. Tereddüt gösterince suiniyet sahibisiniz diyor­lar. İntihar etmek istemiyoruz, o kadar. Türkiye değişmeli, âmenna&#8230; Ama bu değişiklik kendi eserimiz olmalı, ağır ağır gerçekleşmeli. Yürümeliyiz, kabul. Acele etmeliyiz, doğru. Ama süratin de bir hududu var. Kazanları patlatmamalıyız&#8221; (Challemel-Lacour, Revue des Deux Mondes, no. 73, 1867).<strong> </strong></p>
<p><a href="#_ftnref3"><sup>[3]</sup></a> (Emirnâme-i Sami&#8217;nin tarihi: 25 Temmuz 1871, Âli Paşa&#8217;nın ölümü 18 Ey­lül 1871)</p>
<p>Tanzimat aydınlarının özellikle Cevdet Paşa&#8217;nın ve Yeni Osmanlıların sos­yalizmle ilgili görüşleri için bkz. Cemil Meriç, Mağaradakilar: &#8220;Avrupa&#8217;daki Hayalet&#8221;, Ötüken yayınlan, 2. baskı, 1980, s. 256 vd.</p>
<p><a href="#_ftnref4">[4]</a> Paşa&#8217;ya tevcih edilen en haklı tenkit bir hayr-ül-halef yetiştirmemiş olmasıdır.</p>
<p><a href="#_ftnref5"><sup>[5]</sup></a> Âli Paşa da Fuat Paşa gibi millet meclisi için hazırlıklı olmadığımıza kanidir. Millet Meclisi konusunda Hayrettin Paşa ile Ali Süavi&#8217;nin görüşleri için bkz. &#8220;En Emin Yol&#8221;, s. 48-49 ve dipnotu 5, s. 325-326.</p>
<p><a href="#_ftnref6"><sup>[6]</sup></a><sup> </sup>Aali Pacha, Testament Politique. Extrait de la Revue de Paris, Nos des 1 er avril et 1 er mai 1910 (Âli Paşa, Siyasî Vasiyetname, Revue de Paris&#8217;in 1 Nisan ve 1 Mayıs 1910 tarihli sayılarından ayrı basım), Coulomniers 1910.</p>
<p><a href="#_ftnref7"><sup>[7]</sup></a><sup> </sup>Tanzimat I, Yüzüncü yıldönümü münasebetiyle, Maarif Vekâleti, İstanbul Ma­arif Matbaası 1940, 1026 sayfa.</p>
<p><a href="#_ftnref8">[8]</a> AKARLI, Engin., Belgelerle Tanzimat, İstanbul: Boğaziçi Üniversitesi Yayınları, 1978.</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/03/04/resim-ekle-turkiye-kuresel-guc-olabilir-mi-ya-da-osmanli-neden-coktu/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/03/04/resim-ekle-turkiye-kuresel-guc-olabilir-mi-ya-da-osmanli-neden-coktu/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Osmanlı olmak ya da Osmanlı fetişizmi yapmak&#8230; işte bütün mesele!</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/03/02/osmanli-olmak-ya-da-osmanli-fetisizmi-yapmak-iste-butun-mesele/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/03/02/osmanli-olmak-ya-da-osmanli-fetisizmi-yapmak-iste-butun-mesele/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 02 Mar 2011 07:00:32 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Sevinç Gül</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Adalet]]></category>

		<category><![CDATA[Basın günlüğü]]></category>

		<category><![CDATA[Osmanlı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=14978</guid>
		<description><![CDATA[&#8220;[...]
 OSMANOĞULLARININ ÂKIBETİ NE OLACAK?
Bir gün cihân pâdişâhı Kânûnî Sultan Süleymân Han, Yahyâ Efendi hazretlerine bir hatt-ı şerîf gönderdi ve; &#8220;Ağabey! Sen ilâhî sırlara vâkıfsın, bilirsin. Kerem eyle de bize Osmanoğullarının âkıbetinin ne olacağını haber ver. Nesli kesilip yok mu olacak. Yok olacaksa, bu hangi sebeptendir.&#8221; dedi. Hatt-ı şerîfi okuyan Yahyâ Efendi eline kalem kâğıt alıp; [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/01/osmanli.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-14594" title="osmanli" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/01/osmanli.jpg" alt="" width="223" height="248" /></a>&#8220;[...]</p>
<p><em> <strong>OSMANOĞULLARININ ÂKIBETİ NE OLACAK?</strong></em></p>
<p>Bir gün cihân pâdişâhı Kânûnî Sultan Süleymân Han, Yahyâ Efendi hazretlerine bir hatt-ı şerîf gönderdi ve; &#8220;Ağabey! Sen ilâhî sırlara vâkıfsın, bilirsin. Kerem eyle de bize Osmanoğullarının âkıbetinin ne olacağını haber ver. Nesli kesilip yok mu olacak. Yok olacaksa, bu hangi sebeptendir.&#8221; dedi. Hatt-ı şerîfi okuyan Yahyâ Efendi eline kalem kâğıt alıp; &#8220;Kardeşim! Neme gerek.&#8221; diye iri harflerle yazıp Kânûnî&#8217;ye gönderdi. Kânûnî, Yahyâ Efendiden gelen mektûbu okuduğunda hayretler içinde kaldı. Fakat bir şey anlamamıştı. Derhal bir kayık hazırlanmasını emretti ve bu bilmece sözün mânâsını anlamak için Yahyâ Efendinin dergâhına geldi. Yahyâ Efendiyi görür görmez; &#8220;Ağabey! Ne olur gizlemeyip, suâlime cevap veriniz. Biz de ona göre hareket edelim.&#8221; dedi. Yahyâ Efendi bunun üzerine tebessüm edip; &#8220;Biz cevap verdik. Bu sözümüzü anlayamamana şaşarız.&#8221; dedi. Kânûnî; &#8220;Nasıl?&#8221; deyince, Yahyâ Efendi;<span id="more-14978"></span> &#8221;Zulüm, haksızlık yayılsa, işitenler de; &#8220;Neme gerek.&#8221; dese ve onu önlemeye çalışmasalar, sonra koyunu kurt değil de çoban yese, bilenler de bunu söylemeyip gizlese, fakirler, muhtaçlar, gariplerin feryâdı göklere çıkıp bunları taşlardan başkası işitmese, işte o zaman felâkettir. Neslinin o zaman yok olmasından korkulur. Hazînelerin boşalır. Askerin itâat etmez olur ve yolundan gitmezler. Yok olmak mukadderdir.&#8221; buyurdu. Kânûnî bunları işitince, göz yaşlarını tutamadı. Yahyâ Efendiye olan sevgisi daha da arttı.[...]</p>
<p>&#8230;Bir gün Yahyâ Efendi hazretleri Sahn-ı semân Medresesine gitmek için yola çıkmıştı. Yolda atının yularını bir papaz tuttu ve; &#8220;Ey âlim zât! Ey Yahyâ Efendi! Size bir suâlim var. Bu müşkül işi bana îzâh edin. Soracağım şeyin cevâbı acabâ dîninizde var mıdır? Her sene yeni defter tutulmayıp, gidiyor. Ölen kalan kim bilinmeden ölmüş bir gayr-i müslimden devletçe haraç isteniyor? Bu nasıl iştir. Bu şekilde hareket dîninizde var mıdır?&#8221; dedi. Yahyâ Efendi bunları duyunca; &#8220;Hayır. Dînimizde ölmüş bir gayr-i müslim vatandaştan haraç alınmaz. Sonra çok fakir kazandığıyla güç geçinen kimseden ve çok yaşlı olanlardan da haraç alınmaz. Bunlar affolunmuşlardır. Sultânımız ona muhtaç değildir.&#8221; dedi. O zaman papaz; &#8220;Efendi şunu iyi bil ki, bizden ölen kimsenin bile haracını isteyip, her yıl alırlar. Bunu ben size soruyorum. İslâm dîni bunun alınmasını istiyor mu? Ne olur bunu Sultan Süleymân Hana arzedin, haber verin, sorun?&#8221; dedi.</p>
<p>Bunları işiten Yahyâ Efendi celâllendi ve din gayreti ile medreseye vardı. Ders yapmadan önce hemen kalem kâğıt istedi ve Sultan Süleymân Hana hitâben; &#8220;Ey cihân sultanı Süleymân Han! Şimdi sana saltanat haram oldu. Zulmün ölen kişilere kadar uzandı demek. Halbuki böyle bir zulmü senin ecdâdın yapmamıştı. Bu mudur din gayreti? Bak, müminleri bir kâfir ilzâm ediyor, susturuyor, çâresiz bırakıyor.&#8221; diye yazdı. Sonra da sevdiği birine bu mektubu verip Sultana gönderdi. Mektup, Kânûnî&#8217;nin eline ulaştığında, Kânûnî ona nazar edip okudu. Rengi değişip, kalbini bir üzüntü kapladı. Tahtından indi ve bir adamını Yahyâ Efendiye göndererek geleceğini bildirdi. Çok geçmeden saltanat kayığına binip Yahyâ Efendinin dergâhına vardı. Hürmetle selâm verip yaklaştı ve; &#8220;Ağabey! Bu mektup da nedir? Bunu bize siz mi gönderdiniz? Ey güzel haslet sâhibi! Nedir suçumuz? Bize bunu beyân edip açıklayınız? Biz de işin hakîkatını bilelim. Saltanat bana neden haram oldu? Kime zulmeyledim?&#8221; diye sordu.</p>
<p>O zaman Yahyâ Efendi hazretleri ona; &#8220;Pâdişâhım! Bu ne iştir. Defterleri her sene niçin yenilemezsiniz? Ölmüş olan gayr-i müslimlerden memurlarınız haraç toplarlar. Böyle ele geçen mal sana hiç helal olur mu? Bu senden beklenmez. Yediğin, giydiğin haram olunca, elbetteki saltanat da sana haram olmuş demektir.&#8221; dedi.</p>
<p>Hayretler içinde kalan Kânûnî; &#8220;Hâlimi Allahü teâlâ biliyor ki, bu söylediklerinizden zerrece haberim yoktur.&#8221; dedi. Yahyâ Efendi de; &#8220;O halde bu gaflet nedir? Yarın Allahü teâlânın huzûrunda buna vereceğin cevap ne olur. Memurların gayr-i müslim malı alırlar. Bu kâfir hakkı, kul hakkı olur. Ergeç Allahü teâlânın huzûruna çıkacaksın. Yakanı kâfirin eline vereceksin. Netîcede korkarım Cehennem ateşine atılırsın. Cihân pâdişâhının kâfirle birlikte gelmesi lâyık mıdır? Bu mudur din gayreti, bu mudur îmân gayreti? Kullara zarar verene, inletip ağlatana Allahü teâlânın rızâsı yoktur. Sana yolların en hayırlısı gösterilmişken, buna Resûlullah efendimiz hiç rızâ gösterir mi? Yaptığın işler yanlıştır. Niçin adâletle işlerini görmezsin? Dîninin bildirdiği yola gitmezsin? Şunu iyi bil ki, ey cihân pâdişâhı! Şöhret zînetinin hepsi burada bu dünyâda kalır. Bu apaçık bir iştir. Eğer adâletle bir iş yaptıysan, sana kalacak odur.&#8221; buyurdu. <a href="http://www.biriz.biz/evliyalar/ea1445.htm" target="_blank">TAMAMI</a></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/03/02/osmanli-olmak-ya-da-osmanli-fetisizmi-yapmak-iste-butun-mesele/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/03/02/osmanli-olmak-ya-da-osmanli-fetisizmi-yapmak-iste-butun-mesele/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Libya&#8217;da bir Osmanlı şehzadesi</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/02/27/libyada-bir-osmanli-sehzadesi/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/02/27/libyada-bir-osmanli-sehzadesi/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 27 Feb 2011 12:04:31 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yusuf Mehmet Bahadır</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Basın günlüğü]]></category>

		<category><![CDATA[Libya]]></category>

		<category><![CDATA[Osmanlı]]></category>

		<category><![CDATA[Tarih]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=14958</guid>
		<description><![CDATA[İslam dünyasında esmekte olan &#8216;devrim fırtınası&#8217;, tarih aynasının sık sık yer değiştirmesine sebep oluyor. Bir gün Tunus, öbür gün Mısır, şimdi de Libya var görüntüde. Libya tarihi bir bakıma bizim tarihimiz. İster Anadolu yerlilerinin göçürülmesi ve yerli kızlarla evlenmeleriyle oluşan &#8220;Kuloğulları&#8221;yla yüzleşin, ister Malta kuşatmasında şehit düşen Trablus&#8217;taki Turgut Reis&#8217;in Beşiktaş&#8217;taki Barbaros&#8217;a gönderdiği selamı işitin. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>İslam dünyasında esmekte olan &#8216;devrim fırtınası&#8217;, tarih aynasının sık sık yer değiştirmesine sebep oluyor. Bir gün Tunus, öbür gün Mısır, şimdi de Libya var görüntüde. Libya tarihi bir bakıma bizim tarihimiz. İster Anadolu yerlilerinin göçürülmesi ve yerli kızlarla evlenmeleriyle oluşan &#8220;Kuloğulları&#8221;yla yüzleşin, ister Malta kuşatmasında şehit düşen Trablus&#8217;taki Turgut Reis&#8217;in Beşiktaş&#8217;taki Barbaros&#8217;a gönderdiği selamı işitin. Pakistanlı Muhammed İkbal&#8217;in bir şiirinde Peygamber Efendimiz&#8217;in (sas) kendisine &#8216;Dünyadan bana ne getirdin?&#8217; diye sorması üzerine içinde Trablusgarb&#8217;da dökülen Türk şehit kanları bulunan bir şişe takdim etmesi de, 1991&#8242;de Libya Dışişleri Bakanı Busayri&#8217;nin şu nefis sözleri de daima hatırlanacak güzelliklerdendir:</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;Biz Türkiye&#8217;yi eleştiriyoruz, zira onu çok seviyoruz. Türkiye&#8217;yle özel bağımız var ve İslam&#8217;ı 6 asır savunmuş olan Türk halkına saygı duyuyoruz. Bazı ülkeler yanlış yapınca fazla ilgilenmeyiz. Fakat Türk kardeşlerimizi, uzun bir ortak tarihin [...]&#8220;</em> <a href="http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=1099564&amp;title=libyada-bir-osmanli-sehzadesi" target="_blank">TAMAMI</a></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/02/27/libyada-bir-osmanli-sehzadesi/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/02/27/libyada-bir-osmanli-sehzadesi/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Tarih sınavı</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/01/29/tarih-sinavi/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/01/29/tarih-sinavi/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 29 Jan 2011 11:02:52 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Sevan Nişanyan</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Osmanlı]]></category>

		<category><![CDATA[Resmî Tarih]]></category>

		<category><![CDATA[Tarih]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=14593</guid>
		<description><![CDATA[(Fransız bir hanım geldi, Le Monde&#8217;un sitesinde tarihe dair bir blogu varmış, sorular soracakmış. Sınavda gibi hissettim kendimi. Vaktiyle güzel sınav yazardım ha, laf aramızda.)
 
Paris&#8217;te sürgün Genç Türklerden oluşan « İttihat ve Terakki» komitesi ancak Selanik komitesinin desteğiyle siyasi hayata müdahale edebildi ve 2. Abdülhamid&#8217;in saltanatının ilk yıllarında askıya aldığı anayasayı yeniden ilan ettirebildi. Selanik komitesi [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/01/osmanli.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-14594" title="osmanli" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/01/osmanli.jpg" alt="" width="208" height="246" /></a>(Fransız bir hanım geldi, Le Monde&#8217;un sitesinde tarihe dair bir blogu varmış, sorular soracakmış. Sınavda gibi hissettim kendimi. Vaktiyle güzel sınav yazardım ha, laf aramızda.)<br />
 <br />
Paris&#8217;te sürgün Genç Türklerden oluşan « İttihat ve Terakki» komitesi ancak Selanik komitesinin desteğiyle siyasi hayata müdahale edebildi ve 2. Abdülhamid&#8217;in saltanatının ilk yıllarında askıya aldığı anayasayı yeniden ilan ettirebildi. Selanik komitesi kimlerden - ne tip insanlardan -  oluşuyordu ?<br />
Alabildiğine tipik, genç Osmanlı asker ve sivil bürokratlarından oluşuyordu - genç subaylar, genç memurlar, genç tabipler. Hepsi devlete asker ve memur yetiştirmek için kurulmuş okullardan mezun, hepsi kamu sektöründe görevli, kamu sektörü dışında herhangi bir kariyer tahayyül edemeyen, hırslı, yükselmeye azimli gençler.<br />
 <br />
Normal Osmanlı sosyal düzeni içinde bunlar bir paşaya kapılanıp küçük adımlarla kariyerinde yükselmekten başka hedef gütmeyecek tiplerdi. Ama Abdülhamid döneminde elit sirkülasyonu <span id="more-14593"></span>tıkandığı için - yani Tanzimat&#8217;ın reformist paşalar kuşağı tasfiye edildiği ve yerine ancak Brejnev tipi bir gerontokrasi ve kleptokrasi geldiği için - bu gençler normal kariyer sürecinin dışına savruldular. İhtilalcilikten başka çıkış yolu bulamadılar.<br />
 <br />
Anayasanın tekrar yapılmasından sonra, İttihat ve Terakki komitesi, Anayasanın prensipleri ihlal edilecek olursa bir baskı grubu olarak gizlice Selanik&#8217;de var olmaya devam etti. Bu durum Türkiye&#8217;deki darbe geleneğinin başlangıcı mıdır ?<br />
Değildir. Askeri darbe ve saray komplosu Osmanlı devletinin kadim siyasi geleneğidir. Yeniçeri Ocağının 1826&#8242;da tasfiyesi ile bir süre bu gelenek sona ermiş gibi göründü, fakat 1850&#8242;lerde Kuleli Vakası bir askeri kalkışma teşebbüsüdür, 1868&#8242;de Genç Osmanlılar hadisesi muhtemelen darbe teşebbüsüdür. 1876&#8242;da asker destekli bir darbe sonucu bir yılda iki padişah devrildi. Bir-iki sene sonra Ali Suavi Vakası oldu. 30 yıl boyunca Abdülhamid paranoya halini alan bir darbe korkusuyla yaşadı.<br />
 <br />
1908 ve 1913 olayları eski Osmanlı geleneğinin devamıdır. Tek farkı darbeci kadronun normalden çok daha genç olmasıdır. Bunun sebebi 1879-1908 döneminde elit kadroların aşırı derecede daraltılmış ve terorize edilmiş olmasıdır. Egemen siyasi elit o kadar ürkek ve o kadar saraya bağlı idi ki, darbe entrikası içinde yer almaları çok güçtü. (Ama buna rağmen Said Paşa, Kâmil Paşa, Hüseyin Hilmi Paşa gibi eski rejim adamları kolayca yeni rejime adapte oldular.)<br />
 <br />
1909 yılından itibaren politik hayat iki akım arasında kutuplaşmıştı: M. Akif tarafından temsil edilen İslami akım ve A. Cevdet tarafından temsil edilen Batıcı akım. Bu iki akımın Osmanlı&#8217;nın geleceği hakkındaki tahayyülü neydi ?<br />
19. yy başından beri Osmanlı düşünce hayatının temel problemi Batı meselesidir. Batı kültürünün tartışılmaz görünen üstünlüğü karşısında Osmanlı ayakta durmak için ne yapmalı ? Tamamen Batıya teslim olup Batı kültürünü, kurumlarını, yaşam tarzını mı benimsemeli ? Yoksa Batıya karşı özgül Osmanlı-İslam kimliğini korumaya mı çalışmalı ?<br />
 <br />
O dönemde yazan ve düşünen hemen hemen herkes bu iki aşırı ucun arasında bir yerde pozisyon alır. Tartışmalar nüans üzerinedir, vurgu üzerinedir. Hemen herkes hem Batılılaşmanın hem kendi kimliğini korumanın önemine inanır. Abdullah Cevdet gibi, Ali Kemal gibi son derece ekstrem fikirler dile getirenler bile aslında göründükleri kadar radikal değildir. Tartışma hiçbir zaman Batılılaşma mı İslamiyet mi tartışması değildir. Ne kadar Batılılık, ne kadar İslamiyet tartışmasıdır.<br />
 <br />
Bu iki zıt uç arasında zamanla üçüncü bir yol ortaya çıktı : Türk milliyetçiliği. Bu aşama, Tanzimatla başlayan Avrupacılıgın son siyasi aşaması olarak görülebilir mi?<br />
Türk milliyetçiliği iki büyük siyasi tezin negatif ayaklarını alıp birleştirmeye çalışan bir sentez teşebbüsüdür. Entelektüel bir ucubedir. Şiddetle Batı düşmanıdır, ama aynı zamanda şiddetle İslam düşmanıdır. Abdullah Cevdet&#8217;in « taassup »u ile Mehmet Akif&#8217;in « medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar »ını yanyana koy, al sana Türk milliyetçiliğinin entelektüel özeti.<br />
 <br />
Yüz yıl sürmüş bir tartışmanın sonuçsuzluğundan doğan nihilist bir tepki de diyebiliriz. Ne o, ne öbürü : iki sol ayaklı bir garabet. Oysa bunun tersi de teorik olarak mümkündü, yani hem Batıcı-Kozmopolit hem İslami-Üniversalist bir sentez de denenebilirdi. Nedense o alternatif çok taraftar bulmadı. Ya da buldu aslında, ama sesini duyuramadı ; siyasi bir harekete dönüşemedi.<br />
 <br />
Tabii o sıralarda Avrupa&#8217;dan, özellikle Almanya&#8217;dan esen rüzgârların da etkisi vardı.<br />
 <br />
Ziya Gökalp&#8217;in fikirleri hangi anlamda Osmanlı geleneğinden köklü bir kopuşu temsil eder ?<br />
Cehaleti Osmanlı ortalamasından da ileriydi, belki o anlamda.<br />
 <br />
Bu Türk kimliği anlayışı, imparatorluğun realitesine uygun muydu?<br />
Tabii ki değildi. Anadolu ve Rumeli&#8217;yi alsan üçte biri, yalnız Anadolu&#8217;yu alsan belki yarıdan biraz fazlası Türk olan bir toplumda monokültür milliyetçiliği yapmaya çalıştılar. Sonuçta milyonlarca insanın hayatını kaydırdılar, bin yıllık bir medeniyeti çökerttiler, Türkiye&#8217;yi de daha yüz yıldır uyanamadığı bir kâbusa mahkûm ettiler.<br />
 <br />
Türk milliyetçiliği yapabilmek için imparatorluk topraklarındaki gayrımüslim ve gayrıtürk unsurları görmezlikten gelmeleri, yok saymaları gerekiyordu. Allahtan Osmanlı geleneği o açıdan kuvvetlidir, çok zorluk çekmediler. Millet-i hakime gözlüğünü taktın mı gayrımüslimler görünmez olur. Hepimiz hamdolsun Müslümanız, Agop efendi de kahve servisi yapsın!</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/01/29/tarih-sinavi/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/01/29/tarih-sinavi/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Dikkat Kitap: Tarih Şaşırmaktır!</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2010/11/17/dikkat-kitap-tarih-sasirmaktir/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2010/11/17/dikkat-kitap-tarih-sasirmaktir/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 17 Nov 2010 09:50:08 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Editörden</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Beyin Yıkama]]></category>

		<category><![CDATA[Dikkat Kitap]]></category>

		<category><![CDATA[Osmanlı]]></category>

		<category><![CDATA[Psikolojik harp]]></category>

		<category><![CDATA[Resmî Tarih]]></category>

		<category><![CDATA[Tarih]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=13447</guid>
		<description><![CDATA[Polisiye filmlerde suçlular parmak izlerini silerler.  Böylece polisin ve savcıların &#8220;tarihi okuması&#8221; engellenmiş olur. Gerçek saklanarak yerine &#8220;resmî bir yanılgı&#8221; yerleştirilir.
Devletler de resmî tarih yazdıkları zaman daha önce yazılmış olanlar gayrı resmî, hatta yasa dışı olur. Parmak izi silmek gibidir devlet eliyle tarih yazmak &#8230; Bir düşünün: Padişahların bütün yazışmalarını, Saray&#8217;ın arşivlerini, bütün Osmanlıca kitapları toplayıp [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/11/tarih_sasirmaktir_1.pdf" target="_blank"><img class="size-full wp-image-13449 alignleft" title="tarih_sasirmaktir" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/11/tarih_sasirmaktir.jpg" alt="" width="200" height="290" /></a>Polisiye filmlerde suçlular parmak izlerini silerler.  Böylece polisin ve savcıların <strong><em>&#8220;tarihi okuması&#8221;</em></strong> engellenmiş olur. Gerçek saklanarak yerine <strong><em>&#8220;resmî bir yanılgı&#8221;</em></strong> yerleştirilir.</p>
<p>Devletler de <em><strong>resmî tarih</strong></em> yazdıkları zaman daha önce yazılmış olanlar gayrı resmî, hatta yasa dışı olur. Parmak izi silmek gibidir <strong><em>devlet eliyle tarih yazmak &#8230;</em></strong> Bir düşünün: Padişahların bütün yazışmalarını, Saray&#8217;ın arşivlerini, bütün Osmanlıca kitapları toplayıp yakmak, Osmanlı&#8217;dan ve Selçuklu&#8217;dan kalma bütün çeşmeleri, camileri, han ve hamamları yıkmaktansa &#8220;sadece&#8221; <strong>resmî bir tarih</strong> yazıyorsunuz ve bir çırpıda bin yıllık hakikî tarihiniz çöpe. Yeni kuşakların geçmişi anlama şanslarını ortadan kaldırıyorsunuz.</p>
<p> <em><strong>Hele bir de &#8221;oradan geçerken&#8221;</strong></em> <em><strong>lisanı devirip</strong></em> <em><strong>alfabeyi değiştirdiyseniz</strong></em>, temizlik tamam!</p>
<p>Biz de kendi yaşadığımız topraklara yeni gelmiş sığınmacılar gibi etrafa bakıyoruz. <strong><em>&#8220;Devlet nedir? Millet nedir? Osmanlı mıyız yoksa Türk mü?&#8221;</em></strong> diye sorguluyoruz kendimizi, tarihimizi. Çünkü boş beyaz bir kâğıttan başlamaya mahkûm edildik. <strong><em>Resmî tarih ve dil devrimi ile dilimiz ve kültürümüz devirildi, bizler de altında kaldık</em></strong>.  Tarihimizi bilmediğimiz için bugünü anlamıyoruz. Yarın ise bir korku filmi gibi. Cahillikten her yerde komplo teorileri görüyoruz. Adeta ıssız bir adaya düşmüş yabancılar gibi gölgemizden bile korkuyoruz, komşu ülkelerden, iç ve dış düşmanlardan hatta birbirimizden bile&#8230;</p>
<p>Sitemizin Laiklik, Tarih ve Osmanlı dosyalarına katkısıyla yakından tanıdığınız <strong>Mehmet Bahadır</strong> <a title="Permanent Link to Republic of Turkey (Hindi Cumhuriyeti)" href="http://www.derindusunce.org/2010/10/14/republic-of-turkey-hindi-cumhuriyeti/">Republic of Turkey - Hindi Cumhuriyeti</a> isimli yazısında şöyle özetliyordu bu durumu:</p>
<p style="padding-left: 60px;"><em>&#8220;Aslında, küçük ve mutlu azgın bir azınlığın amentüsü haline gelmiş dogmatik bir zihniyetti karşımdaki. Sorgulanamazdı, zira devletin temel kurumlarını sorgulamaya ya da dünyadaki benzerleri ile mukayese etmeye başladığınız zaman, malum zihniyet hemen bir savunma ve saldırma pozisyonu alıyordu. <strong>&#8220;Kutsalıma dokundurmam&#8221;</strong> refleksi ile hareket ediyor ve hatta sizi, yobaz olarak yaftalayıp dışlayabiliyor ve sonuçta kendine sürekli iç düşmanlar üretebiliyordu.  Geçen onca sancılı ve acılı yıllar ve hatta tecrübelerimiz &#8220;Cumhuriyet Kazanımları&#8221; hakkında bize yeterince bilgi veriyordu zaten.&#8221; </em></p>
<p>Evet&#8230; Tarih şaşırmaktır. Atatürk&#8217;e şaşırmak, Kürtlere şaşırmak, Lozan&#8217;a şaşırmaktır. Geçmişe hayret edip bugüne eleştirel bakabilmek, yarını hazırlamaktır Tarih. Geçmişe değil geleceğe dönüktür amacı. Özetle siyasî bir propaganda aygıtı değildir. Gaz vermek, <strong>&#8220;Asker millet&#8221;</strong> üretmek, <strong>atalarımızla gurur duymak</strong> için tarih araştırılmaz.</p>
<p>Eğer resmî tarihin beyin yıkamasından bıktıysanız bu kitap ilginizi çekecektir&#8230;</p>
<p><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/11/tarih_sasirmaktir_1.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a></strong></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2010/11/17/dikkat-kitap-tarih-sasirmaktir/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2010/11/17/dikkat-kitap-tarih-sasirmaktir/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Republic of Turkey (Hindi Cumhuriyeti)</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2010/10/14/republic-of-turkey-hindi-cumhuriyeti/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2010/10/14/republic-of-turkey-hindi-cumhuriyeti/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 14 Oct 2010 15:36:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yusuf Mehmet Bahadır</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>

		<category><![CDATA[Kemalizm]]></category>

		<category><![CDATA[Osmanlı]]></category>

		<category><![CDATA[Resmî Tarih]]></category>

		<category><![CDATA[Tarih]]></category>

		<category><![CDATA[atatürkçülük]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=12699</guid>
		<description><![CDATA[Doğrusu, mevcut cumhuriyetimizi nasıl adlandırmalıyım, bu konuda çok kararsızım. İnsan merkezli &#8220;Demokratik bir Cumhuriyet&#8221; olması gerekirken, millet olarak ancak &#8220;Muz Cumhuriyet&#8221;lerinde görülebilecek uygulamalara ve Cumhuriyetin Vesayet taraflarına tanık olabildik çoğu zaman.
 Kendi zihniyetleri doğrultusunda, beni adam etmeye uğraşan sözde aydın pozitivist entelektüel, bana sürekli, yere göğe sığdıramadıkları, kıymeti kendinden menkul &#8220;Cumhuriyet Kazanımlarından&#8221; bahsetti yıllar yılı&#8230;
 Oysa, bu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/10/hindi.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-12701" title="hindi" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/10/hindi-242x300.jpg" alt="" width="242" height="300" /></a>Doğrusu, mevcut cumhuriyetimizi nasıl adlandırmalıyım, bu konuda çok kararsızım. İnsan merkezli &#8220;Demokratik bir Cumhuriyet&#8221; olması gerekirken, millet olarak ancak &#8220;Muz Cumhuriyet&#8221;lerinde görülebilecek uygulamalara ve Cumhuriyetin Vesayet taraflarına tanık olabildik çoğu zaman.</p>
<p> Kendi zihniyetleri doğrultusunda, beni adam etmeye uğraşan sözde aydın pozitivist entelektüel, bana sürekli, yere göğe sığdıramadıkları, kıymeti kendinden menkul &#8220;Cumhuriyet Kazanımlarından&#8221; bahsetti yıllar yılı&#8230;</p>
<p> Oysa, bu kazanımların ne ya da neler olduğuna dair derin şüphelerim var benim. Hatta biri beni ikna edene kadar, şüphe bile etmiyorum&#8230;</p>
<p> Aslında, küçük ve mutlu azgın bir azınlığın amentüsü haline gelmiş dogmatik bir zihniyetti karşımdaki. Sorgulanamazdı, zira devletin temel kurumlarını sorgulamaya ya da dünyadaki benzerleri ile mukayese etmeye başladığınız zaman, malum zihniyet hemen bir savunma ve saldırma pozisyonu alıyordu. Kutsalıma dokundurmam refleksi ile hareket ediyor ve hatta sizi, yobaz olarak yaftalayıp dışlayabiliyor ve sonuçta kendine sürekli iç düşmanlar üretebiliyordu.  Geçen onca sancılı ve acılı yıllar ve hatta tecrübelerimiz <strong>&#8220;Cumhuriyet Kazanımları&#8221;</strong> hakkında <span id="more-12699"></span>bize yeterince bilgi veriyordu zaten. İşte Kazanımlarımızdan bazıları (Sanırım bunu demek istiyorlar?);</p>
<p> - Halkın yönetimini, halkın yönetiminden çok halk adına halkı yönetme üstünlüğünü kimselerle bölüşmeye yanaşmayan bir avuç bürokratın kurduğu rejim&#8230;</p>
<p> - Rejimin halka ait olduğu değil, halkını rejime karşı &#8220;tehdit ve şüpheli ve hatta düşman&#8221; listesinin başına koyan devletçi ve ittihatçı bir anlayış&#8230;</p>
<p> - Siviller işi berbat ederse gelip askerler düzeltir ve darbe meşru olur&#8221; zihniyetindeki adamların egemenliğine hoşgörüyle bakan bir idare tarzı. Ne de olsa &#8220;Söz konusu vatansa gerisi teferruattır&#8221; klişesi. Vs&#8230; </p>
<p> Hatta olağanüstü akıl almaz kazanımlarımız da söz konusu&#8230;</p>
<p> Birinci Cumhuriyetle gelen, bol kanlı, gözü yaşlı Dersim kazanımlarımız var mesela !!! İstiklal mahkemelerinde suçsuz yere asılan onca günahsızın ahu zarı gibi kazanımlarımız var örneğin. Dahası, Varlık vergisi, 6-7 eylül olayları gibi gayri müslimlere reva gördüğümüz utanç verici kazanımlarımız var. &#8220;Şapka giymeyiz&#8221; diyerek sadece sözlü tepki gösteren bir halkın üzerine ateş açmak hatta bir şehri savaş gemisiyle bombalamak gibi akıllara zarar kazanımlarımız da var bizim&#8230;                                                           </p>
<p><strong>Yine birinci Cumhuriyetin bizzat muğlak bir ifadeyle tanımladığı, kendinden olmadığı için (belki de paranoyak korkularından dolayı), ortaya çıkardığı hayali ve farazi vatan hainlerinin bolluğundan dolayıdır ki, sürekli vatanını kurtarmak zorunda kalan, sözde vatansever birileridir mesela kazanımlarımız. </strong>Ergenekondur mesela&#8230; <strong></strong></p>
<p>27 Mayıs&#8217;tır, 12 Mart&#8217;tır, 12 Eylül&#8217;dür, 28 Şubat&#8217;tır, 27 Nisan&#8217;dır, Balyoz&#8217;dur, Kafes&#8217;tir, Ayışığıdır, Eldivendir, Lahikalar&#8217;dır, Kürt meselesidir, Kıbrıs çözümsüzlüğüdür&#8230;kim bilir.        </p>
<p> Oysa kazın ayağı hiçte öyle değil. Cumhuriyet, uygulamaları ve tanımı ile çok daha farklıdır dünya literatüründe&#8230;</p>
<p> Cumhuriyet temel manada:</p>
<p> Siyasi sahanın insanlara ait olması düşüncesinden yola çıkan, bireysel hak ve özgürlüklerin sağlanması için, siyasi sahaya keyfi müdahalelerin önlendiği ve bunun için de hukukun üstünlüğü ilkesini prensip edinmiş siyasi idare şekli olarak tanımlanabilir. <strong><sup>(1)</sup></strong></p>
<p> İnsan merkezli ve milletin iradesine dayalı olması gereken cumhuriyet, kendi içinde monarşiye ya da bir zümrenin hakimiyetine doğal olarak karşıttır. Ancak bu mesele &#8220;<a href="http://derinsular.com/makaleler/resmi-ideoloji/padisah-kovuldu/">padişah kovuldu</a>, cumhuriyet ilan oldu, ulus egemen oldu&#8221; türü klişelere sığdırılacak kadar da basit değil. Zira padişahı kovmakla cumhuriyetçi olunamayacağı gibi, bir devletin adına cumhuriyet kelimesini eklemekle de rejim insanlara ait olmaz. Bugün cumhuriyetle yönetilen Avrupa devletlerinin çoğunda, hala kral ve kraliçelerin olması ayrıca düşünmeye değer mahiyette. Zira, bu küçük kıyaslama dahi, düşünebilenler için, meselenin sır perdesini aralama noktasında bir başlangıç olabilir.</p>
<p>Bireysel hak ve özgürlüklere dayalı, insan merkezli bir anayasamız olmadıkça, yaşadığımız cumhuriyetin, tam anlamıyla içi doldurulmuş bir cumhuriyet olamayacağı, sadece tabelada ya da kağıt üzerinde kalacağı, acı bir gerçeklik olarak karşımızda duruyor.    </p>
<p> Ancak Türkiye&#8217;nin gerçek mana da içi doldurulmuş bir cumhuriyet rejimine kavuşması için, yine dışarıdan kanun ithaline kalkışması ve insan merkezli bir anayasa metnini halkı için yürürlüğe koyması sorunları tam olarak çözmeyecektir. Çünkü, sorun bir zihniyet meselesi olduğu için, bizim en başta bu kavramları ve bu değerleri ya da başka bir ifadeyle cumhuriyet kazanımlarının neler olabileceğini algılayabilecek ve bütün bunları metinlere dökebilecek çapa erişmiş insanlardan müteşekkil bilinçli ve sorgulayıcı bir topluma ihtiyacımız olduğu aşikar&#8230;</p>
<p> Asıl anlatmak istediğim meselenin bamteli şudur ki;</p>
<p>Bilinenin aksine, Cumhuriyet bizlere, Samsun&#8217;dan güneş gibi doğan Mustafa Kemal&#8217;in engin dehasıyla lütfedilmiş bir olay değil. Hadi hakkını yemeyelim, 29 Ekim 1923&#8242;de sadece anayasa metnine yazılı olarak geçmiştir. Bu tarihin bundan başka bir anlamı yok benim için. Zira, ondan önceki tarihlerde de daha özgürlükçü daha katılımcı, parlamentolu bir cumhuriyet ve hatta demokrasi tecrübelerimiz var bizim&#8230; Çok bilindik bir örnekle başlayayım&#8230;</p>
<p> Padişah otoritesinin ciddi şekilde sınırlandırılarak sembolikleştirildiği çok partili, çok sesli ve anayasalı II. Meşrutiyet dönemi en güzel örneklerden sadece biridir. </p>
<p> İkinci örneği; Mustafa Armağan&#8217;ın &#8220;İnsanlığın Son Adası&#8221; adlı kitabında bahsettiği Lübnan&#8217;dan vereceğim. Bize ne Lübnan&#8217;dan demeyin. Zira bu olayın zuhur ettiği tarihlerde Lübnan Osmanlı toprağıdır. Ve en kozmopolit, diliyle, etnik yapısıyla, kültürüyle ve inançlarıyla en karışık toprağıdır Osmanlının. Nüfus profiline bakılınca, tabiri caizse, 70 ayrı etnik yapı ve 70 ayrı mezhep ve inançları bir araya getirin ve bütün bunlarında aşiretler halinde örgütlenmiş olduklarını ve kanlı iç savaşların yıllardır süregeldiğini düşünün. İşte böylesi karmaşık ve içinden çıkılmaz bir bölgedir Lübnan&#8230;</p>
<p> Söz konusu bölgede İç savaş 1840&#8242;lardan itibaren başlamış ve 1860 yılında tavan yapmıştır. Bu nedenle Lübnan bahane edilerek, iç işlerine karışılmasından endişe eden Osmanlı yönetiminde çözüm çoktur. Zira Osmanlı da, tek kahraman değil, isimsiz çok kahraman vardır. Keçecizade Fuad Paşa başkanlığında, uluslararası toplantı düzenlemeye kara verilir. Toplantıya İngiltere, Fransa, Rusya, Avusturya ve Prusya temsilcileri katılır. Osmanlı diplomatları o kadar başarılı performans sergiler ki, Yabancı diplomatlar bu son derece hassas bölgede Osmanlı çözümünden başka bir çözüm olamayacağı noktasında ikna olurlar. Osmanlı diplomatları bir nevi dünya kamuoyunu ikna etmiştir denilebilir.</p>
<p> Ve sonuçta, Cebel-i Lübnan Mutasarrıflığı adıyla öyle ilginç bir rejim kurulur ki; bunu duyan günümüz korku duvarına toslamış siyasileri ve temsilcileri &#8220;karpuz gibi ortadan bölündük, parçalandık, mahvolduk&#8221; paranoyalarıyla ortalığı birbirine katmaya, bir kısmımız  da dağa bile çıkmaya yeltenirdi kim bilir.</p>
<p> Kanlı iç savaşlara çözüm olarak geliştirilen ve Osmanlı yöneticileri tarafından kurulan bu rejimde, bölgenin başındaki Vali, nüfus ekseriyeti göz önünde bulundurularak Hıristiyanlardan seçilmiştir. Vali Babıali tarafından atanacak olup yine ona karşı sorumludur. Her dini veya etnik grup parlamentoda, nüfus oranına göre temsil edilecektir.</p>
<p> Böylece Osmanlı Devleti 16 yıl sonra kendi kuracağı parlamentonun ilk prototipini Lübnan&#8217;da gerçekleştirmiş oluyordu. İlk pilot bölge şartlar gereği Lübnan seçilmiştir. Bu tecrübe, 1920&#8242;ye kadar, Lübnan&#8217;a <span style="text-decoration: underline;">uzun barış </span><strong><sup>(2)</sup></strong> dönemini de beraberinde getiriyordu. (1920&#8242;de Lübnan artık bir Fransız mandasıdır)</p>
<p> Osmanlının bu çabasını, milli olmayan bir devletin, modern ama milli olmayan bir demokrasiyi tesis etme çabası olarak değerlendirmek de mümkün. Ben bunu bir nevi &#8220;ulus devlet modeline&#8221; bir alternatif model çabası olarak da değerlendiriyorum.</p>
<p> Modern dünyada Osmanlı, çok uluslu çoğulcu bir meclis kurma çabasındayken, &#8220;demokrasinin beşiği&#8221; Britanya&#8217;da, böyle bir şeyin söz konusu dahi tasavvur edilemezdi.</p>
<p> <strong>Sanıldığının aksine, çağın şartlarına göre kendini sürekli değiştiren ve yenileyen bir Osmanlı tablosu, birilerinin sinirlerini bozsa da, bir nebze ezberlerin bozulması korku duvarlarını aşma adına hepimize iyi geleceği kanaatindeyim.  </strong></p>
<p> Üçüncü ve son örnek için biraz daha gerilere gitmemiz gerekiyor. Şöyle 300 sene kadar filan. 1703 Edirne Vakası&#8217;na gidelim&#8230;</p>
<p> Bu olay, 18.yüzyıl başlarında Osmanlı Toplum yapısı hakkında da oldukça öğretici bilgiler vermektedir.</p>
<p> İstanbul&#8217;da ikamet eden esnaf tüccar, bürokrat, yeniçeri, ulema kısaca başkent sakinleri, uzun bir ihmal edilmişlik döneminin ardında Edirne&#8217;de oturan padişah II. Mustafa&#8217;ya, sorunları ile ilgilenmeleri için müracaat ederler. Ederler ama padişaha ulaşmak noktasında demir duvarları delemezler. Sonuçta toplumsal bir patlamayla, İstanbul&#8217;dan Edirne&#8217;ye yürüyüşe geçilir. Amaçları padişahla pazarlık yapmaktır. İstanbul&#8217;da kendi aralarında kararlaştırdıkları yöneticilerin tayin edilmesini, vergilerin düşürülmesini ve padişahın İstanbul&#8217;da oturmasını istemek gibi masum istekleri vardır aslında. Sonuçta II. Mustafa tahttan indirilir ve yerine cemiyetin isteklerini kabul ettiğini bildiren III. Ahmet padişah olur. Lale devrinin tohumları da böylece atılmış olur.</p>
<p> Edirne Vakasında, garip olan şudur ki,</p>
<p>Bu görüşmeler esnasında Çalık Ahmed adlı yeniçeri ağası, saltanatın kaldırılabileceğini ve bir &#8220;cumhur cemiyeti ve tecemmu devleti&#8221;, yani halkın seçimine dayalı bir yönetim şeklinin getirilebileceğini söylemesidir. Dikkatinizi çekerim daha 18.yüzyılın başındayız ve Fransız ihtilaline tam 86 yıl vardır.</p>
<p> Düşünebiliyor musunuz? Osmanlı bünyesinde bir yeniçeri ağası cumhuriyetten ve seçimden bahsedebiliyor. Bu bir tesadüf olabilir mi? (Biz padişahları, despot, astığı astık kişiler olarak tanımıştık oysa!)</p>
<p>Sonuç olarak, Osmanlı&#8217;da Cumhuriyet uygulamaları daha çoğulcu daha özgürlükçü ve millet iradesine dayalı bir prensipte uygulana gelmiştir. Ve Cumhuriyetimizin kökleri, tam 300 yıl önce, bir ağustos günü Edirne&#8217;de atılmıştı. Ve buradan hareketle, Cumhuriyetimizin 87 değil, tam 307 yaşında olduğunu tüm dünyaya ilan etmek istiyorum&#8230;</p>
<p><strong>Tarih şaşırmaktır, ve düşünmek şaşırmakla başlar. Derin düşünmek lazım, tabi hindi gibi değil&#8230;</strong></p>
<p> <strong>Dipnotlar :</strong></p>
<p><strong>(1) </strong>Bakınız: Serdar Kaya,  http://www.derinsular.com/pdf/kemalizm.pdf</p>
<p><strong>(2) </strong>Engin Deniz Akarlı, &#8220;The Long Peace: Otoman Lebanon 1861-1920&#8243;<strong></strong></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2010/10/14/republic-of-turkey-hindi-cumhuriyeti/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2010/10/14/republic-of-turkey-hindi-cumhuriyeti/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Çırpınırdı Akdeniz, Bakıp Türk’ün Bayrağına…</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2010/06/07/cirpinirdi-akdeniz-bakip-turk%e2%80%99un-bayragina%e2%80%a6/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2010/06/07/cirpinirdi-akdeniz-bakip-turk%e2%80%99un-bayragina%e2%80%a6/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 07 Jun 2010 11:28:09 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mustafa Akyol</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Filistin]]></category>

		<category><![CDATA[Osmanlı]]></category>

		<category><![CDATA[İsrail]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=10189</guid>
		<description><![CDATA[[7 Haziran 2010 tarihli Star gazetesinde yayınlandı]
Ünlü &#8220;Çırpınırdı Karadeniz&#8221; marşının en çarpıcı dizeleri şöyledir:
&#8220;Ayrı düştüm dost elinden,
Yıllar var ki çarpar sinem.
Vefalı Türk geldi yine,
Selam Türk&#8217;ün bayrağına.&#8221;
&#8220;Vefalı Türk&#8221;ün geldiği yer, o sırada, yani 1918 senesinde Ermeni işgali altına girerek &#8220;dost elinden ayrı düşmüş&#8221; olan Azerbaycan&#8217;dır. &#8220;Kafkas İslam Ordusu&#8221; adıyla organize olan Osmanlı birlikleri, tam 1130 şehit [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>[7 Haziran 2010 tarihli <a href="http://www.stargazete.com/gazete/yazar/mustafa-akyol/cirpinirdi-akdeniz-bakip-turk-un-bayragina-267784.htm">Star</a> gazetesinde yayınlandı]</p>
<p>Ünlü &#8220;Çırpınırdı Karadeniz&#8221; marşının en çarpıcı dizeleri şöyledir:</p>
<p>&#8220;Ayrı düştüm dost elinden,<br />
Yıllar var ki çarpar sinem.<br />
Vefalı Türk geldi yine,<br />
Selam Türk&#8217;ün bayrağına.&#8221;</p>
<p>&#8220;Vefalı Türk&#8221;ün geldiği yer, o sırada, yani 1918 senesinde Ermeni işgali altına <span id="more-10189"></span>girerek &#8220;dost elinden ayrı düşmüş&#8221; olan Azerbaycan&#8217;dır. &#8220;Kafkas İslam Ordusu&#8221; adıyla organize olan Osmanlı birlikleri, tam 1130 şehit vererek Bakü&#8217;yü kurtarmıştır.</p>
<p>Bu kurtuluşu gören büyük Azeri şair Ahmet Cevat, &#8220;Çırpınırdı Karadeniz, bakıp Türk&#8217;ün bayrağına&#8221; diye gözyaşları içinde yazar.</p>
<p>Aradan neredeyse bir asır geçtikten sonra, bugün bu marşı yeniden hatırlamak zamanı. Çünkü bu kez Karadeniz değil ama Akdeniz çırpınıyor &#8220;bakıp Türk&#8217;ün bayrağına&#8230;&#8221;</p>
<p>Çünkü ay-yıldızlı al bayrak, bugün Türk olmayan milyonlarca insanın kalbinde&#8230;</p>
<p>Gazze&#8217;nin, Batı Şeria&#8217;nın ve Kudüs&#8217;ün işgal altındaki semalarında. Lübnan&#8217;daki mahşeri cenaze namazlarında&#8230;</p>
<p>Sadece Müslümanların değil, &#8220;haydut devlet&#8221;e karşı çıkan vicdanlı Rumların, Avrupalıların, Hıristiyanların ve dahası Yahudilerin elinde&#8230;</p>
<p>Çünkü Türkiye, ülkesiyle, hükûmetiyle, sivil toplumuyla ve Mavi Marmara&#8217;da şehit verdiği kahramanlarıyla tarihin doğru yanında.</p>
<p>Bu noktaya gelmek kuşkusuz kolay olmadı. Seksen küsur yıldır Türk&#8217;ü başka bir şeye çevirmek, Bediüzzaman&#8217;ın hoş tabiriyle &#8220;Frenklik manasında Türklük&#8221; yaratmak isteyenler vardı.</p>
<p>Bunlar, Türk&#8217;ü dininden, dilinden, tarihinden, kimliğinden koparmaya uğraştılar. Dahası, onu bin yıldır birlikte kardeşçe yaşadığı halklara düşman etmeye kalktılar. Kürtler&#8217;e karşı inkâr ve tahakküm, Araplar&#8217;a karşı nefret ve aşağılama körüklediler.</p>
<p>Ancak silahla açıp darbelerle uzattıkları bu &#8220;kültür devrimi parantezi&#8221; sonuçta kapandı. Frenkleştirmek istedikleri Türk, Frenkler&#8217;in kazanımlarını (demokrasiyi, piyasa ekonomisini, bilimi, teknolojiyi, vs.) öğrenmiş, ama &#8220;kendisi&#8221; kalmış halde yeniden tarih sahnesine çıktı.</p>
<p>İlginçtir ki tarihin akışı da buna uygun düştü.</p>
<p>Çünkü &#8220;geçmiş&#8221;in Batı-merkezli kodlarıyla düşünenlerimiz pek anlamasa da, önümüzde kimilerinin &#8220;post-American world&#8221; (Amerika-sonrası dünya) dediği, çok kutuplu ve çok merkezli bir gelecek var. Bu gelecekte de İsrail&#8217;deki gibi &#8220;apartheid&#8221; rejimlerinin tutunma şansı giderek azalacak.</p>
<p>Türkiye gibi &#8220;İsrail&#8217;in yakasına yapışan&#8221; ülkelerin de önü açılacak.</p>
<p>Bazılarımız, tüm bunların ham hayâl ve boş duygusallık kanısında. Eğer duygusal ve ölçüsüz davranırsak, gerçekten de öyle olur. İki mesele özellikle önemli:</p>
<p>- İsrail&#8217;e verdiğimiz tepkinin, onun siyasetlerini hedef alması gerek, &#8220;var olma hakkını&#8221; değil. &#8220;İsrail&#8217;i kahredeceğiz, yok edeceğiz&#8221; ebebiyatı, çok yanlış olduğu gibi, İsrail propagandasına malzeme vermekten başka bir şeye yaramaz.</p>
<p>- Hamas, &#8220;direniş&#8221;teki dirayetiyle saygı toplasa da, &#8220;doğrudan sivilleri hedef almak&#8221; gibi yanlış yollara da başvurmuş bir örgüt. Bunu destekler görüntüsü vermek yerine, Hamas&#8217;ı daha makul bir çizgiye çekmek için çaba harcamak gerek.</p>
<p>Fethullah Gülen hocaefendinin tartışılan yorumuna gelince&#8230; Ben kendi adıma o yorumu paylaşmıyorum, çünkü &#8220;otorite&#8221;ye (hele de İsrail&#8217;inkine) pek itibar etmiyorum.</p>
<p>Ancak bu gibi farklı seslerin çıkması, alternatif görüşlerin ifade bulması, olumsuz değil olumludur. Bazılarımızın zannettiğimizin aksine, başarının yolu &#8220;tek yumruk&#8221; değil &#8220;çok sesli&#8221; olmaktan geçer.</p>
<p>Ve nihayetinde bu &#8220;yöntemsel&#8221; konulardaki farklı görüşler, en fazla birer &#8220;meşrep farklılığı&#8221;na karşılık gelir. Teferruattır.</p>
<p>Asıl önemli olansa, &#8220;vefalı Türk&#8221;ün bunca zaman sonra &#8220;yine gelmiş&#8221; olmasıdır.</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2010/06/07/cirpinirdi-akdeniz-bakip-turk%e2%80%99un-bayragina%e2%80%a6/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2010/06/07/cirpinirdi-akdeniz-bakip-turk%e2%80%99un-bayragina%e2%80%a6/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Terakkinin ‘nasıl’ı ‘niçin&#8217;i</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2010/05/22/terakkinin-%e2%80%98nasil%e2%80%99i-%e2%80%98nicini/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2010/05/22/terakkinin-%e2%80%98nasil%e2%80%99i-%e2%80%98nicini/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 22 May 2010 18:16:07 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Aisha Benghazi</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Basın günlüğü]]></category>

		<category><![CDATA[Batı]]></category>

		<category><![CDATA[Modernleşme]]></category>

		<category><![CDATA[Muhafazakarlık]]></category>

		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>

		<category><![CDATA[Osmanlı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=9899</guid>
		<description><![CDATA[Batı&#8217;yı Batı yapan ne makine, ne gemi, ne de matbaadır, makineyi, gemiyi, matbaayı ihtiyaç haline getiren toplum yapısıdır, siyasî yapıdır. 
Bilim, eğitim, teknoloji kurumları bu toplum yapısının ihtiyacı, talebi, zorlaması ve çekmesiyle kurulmuştur. Bazı akıllı liderlerin ittirmesiyle değil. 
 
İskender Öksüz
Prof. Dr. Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi 
İleri ülkelerde kediler az ve semiz, geri ülkelerde bol ve [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong></strong><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/ilereme_teknoloji.gif"><img class="alignright size-full wp-image-9900" title="ilereme_teknoloji" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/ilereme_teknoloji.gif" alt="" width="210" height="320" /></a>Batı&#8217;yı Batı yapan ne makine, ne gemi, ne de matbaadır, makineyi, gemiyi, matbaayı ihtiyaç haline getiren toplum yapısıdır, siyasî yapıdır. </strong></p>
<p><strong></strong><strong>Bilim, eğitim, teknoloji kurumları bu toplum yapısının ihtiyacı, talebi, zorlaması ve çekmesiyle kurulmuştur. Bazı akıllı liderlerin ittirmesiyle değil. </strong></p>
<p> </p>
<p><strong><a href="http://www.stargazete.com/acikgorus/terakkinin-nasil-i-nicin-i-haber-262580.htm" target="_blank">İskender Öksüz</a></strong></p>
<p><strong>Prof. Dr. Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi </strong></p>
<p>İleri ülkelerde kediler az ve semiz, geri ülkelerde bol ve cılızdır. İleri ülkelerde köpekler kedilerden fazladır&#8230; İleri ülkelerde bıyıklı erkek sayısı az, geri ülkelerde çoktur&#8230; İleri ülkelerde bakire genç kız sayısı az, geri ülkelerde fazladır.&#8221; O halde yapmamız gereken bellidir: &#8220;Kedilerin bir kısmı öldürülmeli, hayatta kalanlar beslenmelidir. Halkın köpek beslemesi teşvik edilmelidir. Bıyık bırakmak yasaklanmalıdır&#8230;&#8221; </p>
<p>Bu teklifler tanınmış psikoloğumuz<span id="more-9899"></span> Doğan Cüceloğlu&#8217;nun 1971 tarihli bir makalesinde yer alıyordu. Cüceloğlu tekliflerinde gayet tabiî ciddî değildi. Saçmaya ulaşma metodu ile hocası Mümtaz Turhan&#8217;ın &#8220;Kültür Değişmeleri&#8221; ve &#8220;Garplılaşmanın Neresindeyiz?&#8221; eserlerindeki tezi, o kadar kitap okumaya vakti olmayan &#8220;aydınlar&#8221;a anlatmaya çalışıyordu: Topluma ait unsurlar, özellikle kültür unsurları, çoğu zaman sebep-sonuç ilişkisi anlaşılmadan taklide çalışılır. Ve acemi reformistler, sık sık, sonuçları sebep sanıp onları taklid eder. Neticede sadece başarısız olsalar neyse&#8230; Hem başarısız olunur, hem de sağlam sebeplere dayanan, fakat taklitleri uğruna vazgeçilen yerli unsurlar ebediyen kaybedilir. Daha iyiye değil, daha kötüye gidilmiştir.</p>
<p>Maalesef yanlış taklitler her zaman bıyıklar ve kediler gibi bir bakışta anlaşılmıyor. Daha yakın zamanda ünlü bir yazarımız, yakınıyordu: &#8220;Niçin bizde de Hollanda gibi bol yel değirmeni yoktur? Niçin birkaç sahil kenti hâriç Türkler yel değirmeni yapmamışlardı.&#8221; Farketmiyordu ki, yel değirmeninin verimli olduğu yerler sahillerdir ve değirmenler ülkesi Hollanda&#8217;nın tamamı sahildir. Bugün de Türkiye&#8217;de rüzgar enerjisi yatırımları o eski &#8220;birkaç sahil şehri&#8221;ne, meselâ Alaçatı&#8217;ya, meselâ Bandırma&#8217;ya yapılmaktadır.</p>
<p><strong>II. Mahmut&#8217;tan miras</strong></p>
<p>1960 ve 70&#8242;lerde, Devlet Tiyatroları&#8217;nın afişlerinin niçin diğer reklamlar gibi duvarlarda, reklam panolarında değil de şehrin ortasına dikilen silindirik kulecikler üzerinde teşhir edildiğini merak ederdim. Sonra Paris&#8217;e ilk gidişimde anladım. Orada da afişler silindirik kulelerin üzerine yapıştırılıyordu. Bir küçük fark vardı. Paris&#8217;te şehrin göbeğindeki bu silindirler aslında umumî tuvaletlerdi ve önce bu tuvaletler yapılmış, sonra birileri afişleri bunların üzerindeki boş alana yapıştırmıştı. Devlet Tiyatroları da helâların dış görünümünü aynen taklid etmişti. İçini bilmeden. Batılılaşma çabalarımıza mükemmel bir örnek!</p>
<p>Metot, taklit ise, en kolay görünüp taklit edilenler ‘sert&#8217; unsurlardır. Elle tutulan, gözle görülen şeylerdir. Otorite kabul edilen toplumlarda fabrika varsa fabrikadır. Mühendislikse mühendisliktir. Tıpsa, tıptır. Ekonomi, hukuk, yönetim bilimi, sosyoloji, psikoloji gözle görülüp elle tutulmadığı için ihmal edilir. Fabrikayı, hastaneyi, mahkemeyi, okulu aynen inşa edenler bazen kaynak ülkeden ‘nasıl yapılır?&#8217; bilgisini de alıp uygularlar. Bu bilginin adını bile değiştirmek risklidir. Onun için buna aynen aslındaki gibi, ‘know-how&#8217; denir. Fakat bir yumuşak unsur vardır ki kolay kolay transfer edilmez: ‘Niçin yapılır?&#8217; bilgisi. Zaten hiçbir mühendislik kuruluşu size ‘know-why&#8217; (niçin yapılır) bilgisi vermeye kalkmaz.</p>
<p> İlk sanayi teşebbüslerimizde bunları hazin şekilde görebiliyoruz. II. Mahmut, Batı&#8217;daki sanayi kuruluşlarının şirketler halinde teşkilâtlandıklarını tesbit eder. O halde yapılacak şey, bizim zenaatkârları, esnafı birleştirip şirketleştirmektir. Mümtaz Turhan anlatır: &#8220;&#8230;Bu maksatla Sultanahmet Meydanı&#8217;nda bir sergi binası inşa edilmiş; bir taraftan sanayi erbabının birleşerek şirketler kurmaları, müşterek teşebbüslere geçmeleri teşvik edilmiş, diğer taraftan devlet sermayesiyle yeni fabrikalar tesisine başlanmıştır&#8230; (Ancak bu şirket ve tesisler verimli olamayarak kapanmıştır.).Abdülmecit devrinde sermayesiyle kurulan fabrikaların da mühim bir kısmı yine aynı sebeplerden ötürü bir müddet sonra kapanmış, diğer kısmı hazine için büyük bir yük teşkil etmek, daima zararına işlemek suretiyle faaliyetlerine devam edebilmiştir. Bunlardan ancak cüz&#8217;i bir kısmı müsait şartlar altında zamanımıza kadar gelebilmiştir.&#8221;</p>
<p><strong>‘Niçin&#8217;ini bilmeden&#8230;</strong></p>
<p>‘Know-how&#8217; buraya kadar gidebilir. Batı&#8217;daki şirketleri kimler kurmaktadır? Niçin bizde o insanlar bunu yapmıyor? Bu şirketlerin kurulduğu ülkelerde hukukî ortam nedir? Özel teşebbüs nasıl karşılanmaktadır? Devlette memur olmak mı, yoksa imâl ettiği ürün veya hizmetle kâr etmek mi tercih edilmektedir? Özel teşebbüs mensuplarına zenaat erbabına bizdeki gibi ‘herif&#8217; mi denmektedir, yoksa İngiltere&#8217;deki gibi ‘esquire&#8217; mı? Niçin? Niçin? Niçin? Bu niçinlere cevap bulmadan nasılı taklid etmenin sonu hüsrandı.</p>
<p>Sosyal, ekonomik ve hukukî şartlar elverişli hâle gelince know-how&#8217;a dayanan alanlarda başarılar görülmeye başlandı. Fakat aynı başarı gözle görülüp elle tutulmayan alanlarda gösterilemedi. İlber Ortaylı&#8217;dan dinleyelim: &#8220;Türk inkılâbı, teknik eğitime daha eskiden başladığı için olsa gerek, mühendislik konusunda nihaî başarıya ulaşmıştır. Bugün Türkiye mühendislik ülkelerinden birisidir, çok yakında da tababet, hekimlik ülkelerinden birisi haline gelecektir. Fakat Türk inkılâbı; hukukçuluk, hukukşinaslık dalında yeterince parlak, başarılı bir icraat gösterememiştir ve bugüne kadar hukuk inkılâbımız tamamlanmamıştır. Gerçi bunu hukukçulara söylediğiniz zaman reddederler; ama benzer dallarda da böyle bir eksiklik söz konusudur, bunlardan biri de Türk inkılâbının, Türk toplumunun değişmesinin edebiyat sahasında kendini ifade edememesidir. Dahası, Türk inkılâbı içtimaî ilimler ve tarih sahasında kendisini tamamlayamamıştır. Türkiye finans sahasında birtakım uzmanlar yetiştirmiş olabilir ama bu demek değildir ki, Türk inkılâbı iktisat ilmi sahasında kendini tamamlamıştır. O sahada da tamamlamamıştır.&#8221; Hukuk know-how&#8217;ı, yönetim know-how&#8217;ı, edebiyat ve tarih know-how&#8217;ı transfer edilememekte, satın alınamamaktadır. Hele sonuncular, doğrudan milleti, millî kimliği belirleyen; yoklukları kimliği yok eden unsurlardır ve bunlardaki zayıflık bugün en büyük meselemiz olarak karşımızdadır.</p>
<p>Ortaylı bir başka yerde, 19. asırda Avrupa hastanelerini gezen Türk hekimlerinin Avrupalıları şaşırttığını anlatır. Çok daha bilgisiz mutetabbipler bekleyen Avrupalılar, kendileri gibi bilgili hekimlerle karşılaşınca şaşırmışlardır. &#8220;Belki&#8221; diyor Ortaylı, &#8220;hastaneler buradaki kadar temiz ve teşkilâtlı değildi ama o hekimler, tıpkı Avrupa&#8217;daki meslektaşları kadar tıp biliyorlardı.&#8221; Peki niçin hastaneler oradakiler kadar temiz ve teşkilâtlı değildi? Daha acısı, niçin hâlâ çoğu, birkaç özel hastane dışında, oradakiler kadar temiz ve teşkilâtlı değil? Çünkü tıp elle tutulur, gözle görülür, ‘sert&#8217; bir unsurdur ve bunun transferi için ‘nasıl bilgisi&#8217; yeter. Fakat bir hastanenin yönetimi ‘yönetim bilimi&#8217;nin işidir ve bu, bir ‘yumuşak unsur&#8217;dur. Nasıl kadar, niçin bilgisi de ister.</p>
<p>Sert unsurlara bakıp batının dünyaya hâkim oluşunda matbaayı, ateşli silahları, deniz aşırı keşifleri ‘sebep&#8217;ler arasında saymak âdettir. Halbuki bunların hepsi, batıda değil, doğuda, en doğuda, Çin&#8217;de keşfedilmiştir. Matbaa, Çin&#8217;de 9. asırdan beri kullanılmaktaydı. Barut çok eskilere dayanan bir Çin buluşudur. Ama ancak, özel günlerde İmparatoru ve maiyetini eğlendirmek için havai fişek yapımında kullanılıyordu. Matbaa, devlet memuriyetine giriş sınav sorularının basımında işe yarıyordu. Çin&#8217;de, Yongle İmparator&#8217;un emriyle 1403&#8242;te, yani Kolomb&#8217;dan yaklaşık 90 yıl önce 317 dev gemi ve 27 bin mürettebatla dünya keşfine çıkıldı.</p>
<p>Fakat Çin&#8217;in sosyal ve siyasî dokusunda insanların icad  ettikleri veya keşfettikleri ile zengin olmaları akla hayale gelmezdi. Mucitler, olsa olsa saray tarafından takdir edilip, maaşa bağlanmayı ümid ederlerdi. Keşif gemileri, o zamanki adıyla &#8220;hazine gemileri&#8221; de imparatorun ve saraydaki bir hizbin projesiydi. İmparator öldü, hizip kaybetti ve gemiler yasaklandı. Öyle yasaklandı ki, bunlara ait kayıtların bir kısmı bile yok edildi. Doksan yıl sonra Kristof Kolomb adlı bir İtalyan, birçok müteşebbisten ortaklık payı toplayacak, kendi cebinden de katkıda bulunacak ve sermayenin diğer yarısını Granada surlarının yıkıldığı günlerde Aragon Kraliçesi İzabella&#8217;dan, alıp- ve Batı Hindi&#8217;ye yapılacak bütün seferlerin gelirlerinin yüzde onunu da müteşebbis payı olarak kendisinde kalacağına dair kontratı da cebine koyup- yola çıkacaktı.</p>
<p><strong>Batı&#8217;yı Batı yapan ne?</strong></p>
<p>Batı&#8217;yı Batı yapan ne makine, ne gemi, ne de matbaadır. Makineyi, gemiyi, matbaayı ihtiyaç haline getiren toplum yapısıdır, siyasî yapıdır. Bunları yapanlara,  kullananlara ve bütün topluma refah ve itibar sunan toplum yapısıdır. Bilim, eğitim, teknoloji kurumları bu toplum yapısının ihtiyacı, talebi, zorlaması ve çekmesiyle kurulmuştur. Bazı akıllı liderlerin ittirmesiyle değil. Biz önce makineyi, gemiyi gördük. Biraz daha yakından bakınca okulları, araştırmaları ve eğitimi fark ettik. Akıllı liderlerimiz de bunların tıpkısının bizde de kurulmasını sağladılar. Fakat bunları süren, ihtiyaç haline getiren toplum yapısı, siyasî yapı, hukuk ortamı ve &#8220;piyasa&#8221; en son fark ettiğimiz veya hiç fark etmediğimiz kök sebeplerdi. &#8220;Niçin&#8221;ler bunlardı. Niçinler bilmeden nasılları kopyalamak aynı sonuçları vermedi.</p>
<p><strong>Bilgi değil malumat çağı</strong></p>
<p>Bugün II. Mahmut döneminden de 20. asırdan da daha iyi bir noktadayız. Özellikle global rekabet içinde mücadele eden özel sektör kuruluşlarının bir kısmı, ‘garp&#8217;taki rakiplerinin ‘nasıl yapılır?&#8217; bilgisi kadar ‘niçin yapılır?&#8217; bilgisini de ele geçirme yolundadır. Fakat madalyonun öteki yüzü de var: Özellikle devlette, fakat özel sektörün çoğunda da henüz yönetim bilimine ulaşabilmiş değiliz. Birçok kurumumuz en yenisi 1960-70&#8242;lerde kalmış ‘stratejik yönetim&#8217;, ‘hedeflere göre yönetim&#8217; kavramlarının ötesine geçememiş. Teknik bilgi ve tecübe yönetim için yeterli sanıyoruz. Kaliteyi, yönetimi kontrol sanıyoruz. Pazarlamayı satıcılık sanıyoruz. 1985&#8242;te başlayan yönetim devrimini büyük çapta atladık. Eğitimde malumatı bilgi sanıyoruz. İkisini bir birinden ayıran nüans dilimizden kayboldu. Evet bu çağa sandığınız gibi ‘bilgi çağı&#8217; demiyorlar. Malumat çağı diyorlar. Malumatı bilgi haline getirmek eğitimin asıl işidir. Bunun yerine biz gençlerimize malumat doldurup çoktan seçmeli malumat sınavlarıyla boşaltıyoruz. Edebiyat ve tarih gibi ‘yumuşak&#8217; konularda durum vahim. Malumatı bilgi haline getirdikten sonra bilgeliğe yürüyebilmek ancak bu alanlarla gerçekleşir. Ve hâlâ para kazanmak için siyasete, iktidar için de ticarete girilmesi gerektiğini sananlar sağlıklı bir toplum için çok ama çok fazla. Hazine gemileri çağında, Çin&#8217;deki memuriyet ve saraya yanaşma aşkı daha ahlâklıydı şüphesiz.</p>
<p>iskenderoksuz@gmail.com</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2010/05/22/terakkinin-%e2%80%98nasil%e2%80%99i-%e2%80%98nicini/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2010/05/22/terakkinin-%e2%80%98nasil%e2%80%99i-%e2%80%98nicini/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Muhafazakar Aydınların Ermeni Sorunu’na Yaklaşımı  Değişiyor mu?</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2010/04/07/muhafazakar-aydinlarin-ermeni-sorunu%e2%80%99na-yaklasimi-degisiyor-mu/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2010/04/07/muhafazakar-aydinlarin-ermeni-sorunu%e2%80%99na-yaklasimi-degisiyor-mu/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 07 Apr 2010 17:00:06 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Tuncay Yılmazer</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[1915]]></category>

		<category><![CDATA[Ermeniler]]></category>

		<category><![CDATA[Osmanlı]]></category>

		<category><![CDATA[Resmî Tarih]]></category>

		<category><![CDATA[vicdan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=9330</guid>
		<description><![CDATA[Gelibolu&#8217;yu anlamak sitesi&#8217;nden
Taner Akçam&#8217;ın hayli tartışmalara yol açan  &#8220;İnsan Hakları ve Ermeni Sorunu&#8221;  adlı kitabı , bir Ermeni akademisyenin Akçam&#8217;a anlattığı çok çarpıcı bir anekdotla başlar. K. Sarkisyan&#8217;ın tehcir sırasında Urfa&#8217;da dedesi öldürülmüş, anneannesine ve aileden kalan  6 kişiye ise  dedesinin iş arkadaşı Hacı Halil, kimsenin dikkatini çekmeden aylarca kendi evinin çatı katında bakmış, tüm ihtiyaçlarını karşılamıştır.1 [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p align="justify"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/09/20090926_derin_dusunce_org_irkci_yalan.jpg"></a><a href="www.geliboluyuanlamak.com" target="_blank">Gelibolu&#8217;yu anlamak sitesi&#8217;nden</a></strong></p>
<p align="justify">Taner Akçam&#8217;ın hayli tartışmalara yol açan  &#8220;İnsan Hakları ve Ermeni Sorunu&#8221;  adlı kitabı , bir Ermeni akademisyenin Akçam&#8217;a anlattığı çok çarpıcı bir anekdotla başlar. K. Sarkisyan&#8217;ın tehcir sırasında Urfa&#8217;da dedesi öldürülmüş, anneannesine ve aileden kalan  6 kişiye ise  dedesinin iş arkadaşı Hacı Halil, kimsenin dikkatini çekmeden aylarca kendi evinin çatı katında bakmış, tüm ihtiyaçlarını karşılamıştır.<sup>1</sup> Bir nevi &#8220;Anne Frank&#8221; olayının Birinci dünya savaşı versiyonudur bu anlatılan.<sup>2</sup> Anadolu&#8217;da o dönemde buna benzer birçok olayın yaşandığı duyulmuştur.</p>
<p align="justify">&#8220;Urfalı Hacı Halil&#8221; olayı Ermeni Sorunu dediğimiz trajedinin aslında birçok farklı boyutu olduğuna <span id="more-9330"></span>çarpıcı bir örnek. Oysa bu sorun ne zaman gündeme gelse hemen sizden tarafınızı seçmeniz isteniyor adeta. Ya soykırım yapılmıştır diyeceksiniz. Ya da yapılmamıştır . İki kutuptan birini seçmezseniz damgalanmanız  kaçınılmaz. Ancak binlerce kişinin hayatını kaybettiği, devasa göç hareketlerinin olduğu,&#8221; total savaş&#8221; kavramının pratiğinin karşılıklı tüm yönleriyle yaşandığı bu süreci &#8220;soykırım&#8221; ifadesi ardında tartışmak meselenin anlaşılmasına hiçbir fayda sağlamıyor.</p>
<p align="justify">Son zamanlarda muhafazakar-islamcı yada milliyetçi olarak tanımlanabilecek aydınlar arasından da bu konuda farklı sesler çıkmaya başladığı görülebiliyor.  Bu yazımda son bir yıl içerisinde rastlayabildiğim birkaç yazının bazı bölümlerini sizlerle paylaşmak istedim.</p>
<p align="justify">Öncelikle , Türkiye gibi sosyolojik açıdan dinamik değişikliklerin sürekli yaşandığı bir ülkede muhafazakarlığı tanımlamanın asıl ilgi alanı sosyoloji olmayan biri için çok zor olduğunu itiraf ediyor, en genel anlamıyla kullanıyorum. Muhafazakar demekle milliyetçilikten İslamcılığa kadar geniş bir yelpazeyi içeren, ülkemizdeki seçmen kitlesinin yaklaşık yüzde 60-70 ine karşılık gelen, dini ve milli değerlerlere daha sık atıf yapan ve genellikle bireysel haklar özgürlükler yerine devleti her zaman önceleyen bir kitleyi kastediyorum.</p>
<p align="justify">  </p>
<p align="justify">Öncelikle bir noktanın altını çizmek gerek. Türkiye&#8217;de muhafazakar aydınların  Ermeni Sorunu konusunda görüşleri yakın zamana kadar, devletin resmi görüşüyle paralel gitmiştir . Başka türlü söylemek gerekirse Ermeni sorunu,  Muhafazakar camianın devletin &#8220;resmi tarihiyle&#8221; nadiren ittifak ettiği alandır. &#8220;Ermeniler yıllarca millet-i sadıka olarak yaşar iken ne yazıkki büyük güçlerin oyununa gelmişler ve ihanet etmişlerdir. Bu yüzden &#8220;tehcir&#8221; edilmişlerdir. Tehcir sırasında da ne yazıkki eşkıyaların yol açtığı ölüm olayları yaşanmıştır&#8221; </p>
<p align="justify">En azından yakın zamana kadar Ermeni Sorununun tanımının bu şekilde yapıldığı söylenebilir. </p>
<p align="justify">Fatih Üniversitesi Öğretim üyelerinden Doç. Dr. Gökhan Bacık&#8217;ın yazısı  kanımca bu konudaki çok önemli bir dönüm noktası. 3 Ocak 2009 tarihli Zaman Gazetesi&#8217;nde yer alan yazısında Bacık, Muhafazakarların Ermeni sorunun &#8220;sakladığı&#8221; büyük bazı diğer sorunları görmediklerini yazıyor, kendi kimliğini ve tarihini savunduğunu düşünen muhafazakâr kitlenin  aslında kendi tarihi ve kimliği ile savaşan tarihsiz ve kimliksiz bir azınlığı savunmak durumuna düştüğünü belirtiyordu.</p>
<p align="justify"><sup>3</sup> <br />
 
</p>
<p align="justify"><em>&#8220;İlk olarak, Ermeni meselesi bağlamında sözü edilen dönemde yönetimde, gücü bir askerî darbe ile ele geçirmiş  İttihat ve Terakki Partisi bulunmaktadır. Dolayısıyla bu dönemde olup bitenleri &#8220;Türkler yaptı&#8221;, &#8220;Osmanlılar yaptı&#8221; gibi muğlak ve açıklayıcı olmayan ifadelerden kurtarıp &#8220;İttihat ve Terakki yaptı&#8221; düzlemine çekmek gerekir. İttihat ve Terakki, hiçbir şekilde yerleşik Osmanlı düzenini temsil etmez. İttihat ve Terakki bir darbe ile işbaşına gelmiştir. Darbe esnasında Yakup Cemil, Osmanlı Harbiye Nazırı Müşir Nazım Paşa&#8217;yı alnından vurmuştur! Bir zaman sonra binlerce genci Sarıkamış&#8217;ta ölüme götürecek kadar hesapsız ve maceraperest Enver Paşa ise silahını Osmanlı sadrazamının alnına dayayarak istifaya zorlamıştır. Aslında, İttihat ve Terakki, yüzyıllardır süren çok milletli Osmanlı barışını sona erdiren tarihsel kırılmayı temsil etmektedir.&#8221;</em></p>
<p align="justify">Bacık, &#8220;Muhafazakâr akıl&#8221;ın  , acilen Ermeni meselesi bağlamında ele alınan dönemdeki olayları ve aktörleri ayrıştırması gerektiğini savunuyor, kendi yazışmalarında Arapları &#8220;köpek&#8221; olarak nitelendirmekten çekinmeyen İttihatçıların, Osmanlı barışını anlaması ve kurtarmasının imkansız olduğunu belirtiyordu.</p>
<p align="justify"><em>&#8220;Dolayısıyla muhafazakârların ilk yapması gereken şey zihinlerindeki tarihi ayrıştırmaktır. Yakup Cemil, Enver Paşa, Talat Paşa, Kara Kemal, Cemal Paşa gibileri, Osmanlı yerleşik düzenini temsil eden kişiler değil aksine onu sarsan, acımasızca şiddet kullanmaktan çekinmeyen ve ülkeyi kaosa sürükleyen kişilerdi. Üstelik bu insanlar, aldıkları eğitim, sahip oldukları ufuk gibi konularda da zaten hiçbir şekilde &#8220;Osmanlı adamı/idarecisi&#8221; olma vasfına sahip değildiler.</em></p>
<p align="justify"><em>&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;..Yakup Cemil&#8217;in Osmanlı Harbiye Nazırı&#8217;nı alnından vurmasından elli yıl geçmeden aynı zihniyet, ülkenin başvekilini 27 Mayıs sürecinde ipe göndermiştir. Bir ölçüde Cemal Paşa&#8217;nın Arap vilayetlerinde yaptıklarını, 12 Eylül rejimi Diyarbakır hapishanesinde yapmıştır. Bu yüzden muhafazakâr kitle, muhayyilesindeki resmi aydınlatmak ve Osmanlı ile İttihatçıyı ayırt etmek zorundadır. Muhafazakârlar, kökleri ve kimliği korumak adına bilmeyerek İttihatçıların cinayetlerini savunmak felaketine sürüklenmemelidir. </em></p>
<p align="justify">Bacık ayrıca Ermeni sorununun çok fazla bilinmeyen bir yönünü de vurguluyordu:</p>
<p align="justify">&#8220;<em>Ölüm, sürgün gibi tartışmaların ötesinde yüz binlerce insanı ilgilendiren bu olayın ekonomi-politiği nedir? Yüzyıllardır bizimle yaşamış Ermenilerin arkada bıraktığı evler, araziler şimdi kimlerin elindedir? Ermeni meselesini vatan, millet edebiyatına irca edenler acaba meselenin ekonomi-politiğini mi örtmek istiyor?&#8221;</em></p>
<p align="justify">Bacık yazısının son bölümünde ise İslam&#8217;ın en önemli kurallarından biri olan &#8220;kul hakkını&#8221; hatırlatıyordu:</p>
<p align="justify"><em>&#8220;İslam, mutlak bir adalet talep eder ve şartlar fırsat verdiği ilk anda mutlak adaletin tecelli etmesine yönelik bir evrimi emreder. Bu bağlamda en pazarlıksız belirleyici ilke ise kul hakkıdır. Aynı şekilde, Ermeni meselesinin kimlere hayat öpücüğü verdiği muhafazakâr akıl tarafından çok iyi hesaplanmalıdır.&#8221;</em></p>
<p align="justify">Bazı bölümlerini aldığım bu yazının açıkcası bir hayli tartışılacağını  beklemiştim. Ama bildiğim kadarıyla Cengiz Çandar bir yazısında atıf yaptı.</p>
<p align="justify">Çok yakın zamanda yayınlanan bir yazısında da Ahmet Turan Alkan biraz alaycı  şekilde Ermeni sorununa genel bakışı sorguluyordu:<sup>4</sup> &#8221; <em>Ermenilerin birkaç gün içinde evlerini, mahallelerini, memleketlerini bırakıp gittiklerini sorgulamaz bu bakış açısı; sanki uzak akrabalarından âcil mektup almışlar da gitmek zorunda kalmışlar gibi steril bir kılıfla kaplıyoruz böyle bilgileri. Evet, çok da iyi komşulardı ama gitmek zorunda kaldılar, ah yazık&#8230; </em></p>
<p align="justify">Alkan &#8220;Ermeni Emvâl-i Metrukesi&#8221; konusunun yeterince araştırılmamış olduğundan yakınıyor, bu konudaki tek akademik çalışmaya ise ulaşılamadığını belirtiyordu.</p>
<p align="justify"><em>&#8220;&#8230;Yağma yok, 4 bin yıllık devlet, 2.500 yıllık ordu geleneği olan bir yerde, tehcir edilenlerin emvâli üzerine de elbette hüküm kurmuşuzdur; nitekim 14 Mayıs 1331 (1915)&#8217;de çıkarılan, &#8220;Vakt-ı Seferde İcraat-ı Hükûmete Karşı Gelenler İçin Cihet-i Askeriyece İttihaz Olunacak Tedabir Hakkında Kanun-u Muvakkat&#8221;ta bu durumun &#8220;sırtı açık&#8221; kaldığı sonradan farkedilip aynı yılın 13 Eylül&#8217;ünde, &#8220;Ahar Mahallere Nakledilen Eşhasın Emval ve Düyûn ve Matlûbat-ı Metrûkesi Hakkında Kanun-u Muvakkat&#8221; yayınlanmıştır. Bu geçici kanuna göre tehcir edilenlerin borç ve alacakları resmi komisyonlar tarafından yönetilecek, paraları artarsa gittikleri yere gönderilecektir!.. </em></p>
<p align="justify"><em>Aa, &#8220;Ermeni Emvâl-i Metrûkesi&#8221; hakkında bugüne kadar bir, sadece bir çalışma yapılmış görünüyor. Dokuz Eylül  Üniversitesi&#8217;nde iki yıl önce böyle bir çalışma yapılmış. Yüksek lisans çalışmasının adı: &#8220;Tehcirden Milli Mücadele&#8217;ye Ermeni Malları  (1915-1922)&#8221;, yazarı Tayfun Eroğlu, 206 sayfa. YÖK&#8217;ün ulusal tez merkezi sitesinde çalışmanın kısa künyesi var, hatta PDF nüshasının amblemi bile var fakat açamadım. Biraz araştırdım, başkaları da ulaşamazmış, yazarı  tarafından belirli bir süreye kadar başkaları  paylaşmasın diye olsa gerek ambargo konulmuş  teze. Doğru mudur? &#8230;&#8221;</em></p>
<p>Yeni Şafak gazetesi yazarlarından Prof.Yasin Aktay 20 Mart 2010 tarihli Yeni Şafak gazetesinde  yayınlanan makalesinde Başbakan Erdoğan&#8217;ın &#8220;gerekirse kaçak Ermeni göçmenleri sınır dışı ederiz&#8221; sözlerini eleştirirken &#8220;Devlet ideolojisinin bindirdiği yükler iktidarı üstlenen iyi niyetlileri de baş etmeleri gereken en ağır bozucu etkiyi yapıyor&#8221; diye yazıyordu.<sup>5</sup>                                                                                                                             </p>
<p align="justify"><em>&#8220;&#8230;..Devlet adına konuşmayan, saf bir vicdan sahibi bir Erdoğan, en saf İslami referanslarına sahip bir Erdoğan &#8220;birilerinin günahının cezasını alakasız bir başkasına çektirme&#8221;yi bir fikir olarak bile olsa, aklının ucundan geçirir miydi acaba? </em> </p>
<p align="justify"><em>Ermeni tasarısının başbakanın ve hükümetin şimdiye kadar geliştirdiği  çizginin en çetin imtihanını  oluşturduğu bu saatten sonra söylenebilir. Başbakanın kaçak Ermenileri sınırdışı etmekle ilgili düşüncesi telaffuz edildiği anda 1915 yılına ait Ermeni milliyetçilerinin işlemeye çalıştığı &#8221;tenkil-tehcir&#8221; algısını bir tür canlandırmış oldu. Bugün bunu yapabileceğini düşünmek ile geçmişte neler yapılmış olabileceğini birbirine pekiştirici bir argümanla bağlamak hiç de zor değil. <br />
</em> <br />
<em>Doğrusu soykırımı Türkiye&#8217;ye itiraf ettirmeye çalışan uluslar arası siyasal aktörlerin karşısında daha soğukkanlı ve vicdanı asla elden bırakmayan bir yaklaşım üzerinde çalışmak gerekiyor&#8230;&#8230;&#8230;..&#8221;</em> </p>
<p align="justify">Böyle birkaç  yazıdan genellemeci sonuçlar çıkarılabilir , bu yazılar resmi tarihten farklı düşünmeyen Muhafazakar kitlelerdeki değişimin bir işareti olabilir mi? Doğrusu emin değilim. Ancak söz konusu yazıları &#8220;Ermeni Sorunu&#8221; hakkında önümüzdeki dönemde çok daha farklı görüşlerin ortaya konulacağının ilk göstergeleri olarak görüyorum. <br />
 
</p>
<p align="justify">Bu konuda görüşlerimi daha önceki yazılarımda belirtmiştim. Kısaca özetlemem gerekirse Ermeni sorunu dediğimiz meselenin aslında, sosyal darwinist idealleri paylaşan , pozitivist, hemen hemen aynı dünya görüşlerine sahip, hatta yakın zamana kadar işbirliği içerisinde olan iki örgütün  İttihatçılarla  Taşnakların sivil halk üzerinden kanlı bir hesaplaşması olduğunu savunuyorum. Bu hesaplaşmanın sonucu ise sonucu ise iki milyona yakın Müslüman ve Hristiyan Osmanlı vatandaşının etkilendiği korkunç bir trajediydi.</p>
<p align="justify">Özellikle 1914  Ağustos&#8217;unda Erzurum&#8217;da yapılan Taşnak kongresine İttihat- Terakki temsilcilerinin de katıldığını , Talat Paşa&#8217;nın bilgisi dahilinde savaşa Osmanlı tarafında olurlarsa Taşnaklara Erzurum, Van ve Bitlis&#8217;in teklif edildiğini , bu toplantının günümüzde meseleyi anlatma iddiasında bulunan ne Türk ne de Ermeni kaynaklarında fazla durulmadığını ya da eksik anlatıldığını yazdığımı okurlarımız hatırlayacaktır. Nedense &#8220;resmi tarihçilerimiz&#8221; ne de &#8220;diyaspora tarihçileri&#8221; İttihatçı-Taşnak ilişkileri üzerinde çok fazla durmuyor.  </p>
<p align="justify"> &#8221;Ermeni Sorunu&#8221;na yaklaşımın, yurtdışı parlamentolarda yapılan oylamaları maç seyreder gibi seyredip skoruna göre sinirlenmek ya da sevinmekten çok daha öte davranışlar gerektirdiği açık. Ayrıca &#8220;soykırım yapılmıştır&#8221; ya da yapılmamıştır gibi iki kutuplu bir tartışmanın sorunun anlaşılmasında son derece sığ ve yetersiz kaldığı da ortada. Neredeyse bir asır önce yaşanmış bir trajediyi daha soğukkanlı değerlendirmek gerekiyor. </p>
<p align="justify">Ek okuma: <a class="l" onmousedown="return clk(this.href,'','','res','1','&amp;sig2=dSPmB5RfvJXSuOYJqk-efA','0CAgQFjAA')" href="http://www.derindusunce.org/2009/02/16/ittihatcilar-tasnaklara-ne-onermislerdi/"><span style="font-size: small;"><span style="color: #2200cc;"><strong>İttihatçılar Taşnaklara Ne Önermişlerdi</strong>?</span></span></a></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2010/04/07/muhafazakar-aydinlarin-ermeni-sorunu%e2%80%99na-yaklasimi-degisiyor-mu/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2010/04/07/muhafazakar-aydinlarin-ermeni-sorunu%e2%80%99na-yaklasimi-degisiyor-mu/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Birinci Dünya Savaşında Bediüzzaman Said Nursî</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2010/01/04/birinci-dunya-savasinda-bediuzzaman-said-nursi/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2010/01/04/birinci-dunya-savasinda-bediuzzaman-said-nursi/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 04 Jan 2010 17:00:43 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Editörden</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Basın günlüğü]]></category>

		<category><![CDATA[Osmanlı]]></category>

		<category><![CDATA[Resmî Tarih]]></category>

		<category><![CDATA[Tarih]]></category>

		<category><![CDATA[Birinci Dünya Savaşında Bediüzzaman Said Nursî]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=8021</guid>
		<description><![CDATA[Prof. Şerif Mardin,  &#8220;Bediüzzaman Said Nursi&#8221; biyografisinde, Birinci Dünya Savaşı&#8217;ndan sonra Nursi&#8217;nin görüşlerinde temel nitelikli bazı değişimler olduğunu, vicdan muhasebesi yaşadığını, siyasi yapılanmalarla iş yapmak yerine toplumun dini inancına hitap ettiğini belirtir. 20 yy.&#8217;ın İslam alimlerinin en başında gelenlerinden  Bediüzzaman Said Nursi&#8217;nin  Birinci Dünya Savaşı yıllarını Tarihçi Ramazan Balcı kaleme aldı.  Savaşın başlangıcında III.Ordu vaizi [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Prof. Şerif Mardin,  &#8220;Bediüzzaman Said Nursi&#8221; biyografisinde, Birinci Dünya Savaşı&#8217;ndan sonra Nursi&#8217;nin görüşlerinde temel nitelikli bazı değişimler olduğunu, vicdan muhasebesi yaşadığını, siyasi yapılanmalarla iş yapmak yerine toplumun dini inancına hitap ettiğini belirtir. 20 yy.&#8217;ın İslam alimlerinin en başında gelenlerinden  Bediüzzaman Said Nursi&#8217;nin  Birinci Dünya Savaşı yıllarını Tarihçi Ramazan Balcı kaleme aldı.  Savaşın başlangıcında III.Ordu vaizi olarak görev yapan Nursi, talebeleriyle birlikte  Doğu Cephesinde Rus <a href="http://www.geliboluyuanlamak.com/" target="_blank">DEVAMI</a></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2010/01/04/birinci-dunya-savasinda-bediuzzaman-said-nursi/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2010/01/04/birinci-dunya-savasinda-bediuzzaman-said-nursi/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Osmanlı İmparatorluğu Tarihi (Robert Mantran)</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/12/03/osmanli-imparatorlugu-tarihi/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/12/03/osmanli-imparatorlugu-tarihi/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 03 Dec 2009 13:15:59 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ayla Chignardet</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Osmanlı]]></category>

		<category><![CDATA[Reklam]]></category>

		<category><![CDATA[Tarih]]></category>

		<category><![CDATA[Osmanlı İmparatorluğu Tarihi (Robert Mantran)]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=7517</guid>
		<description><![CDATA[Egemenliklerini, sadece ordularının gücüyle ve hoşgörüsüz diye bellenen bir İslam sayesinde dayatan, kan dökücü ya da işaret içinde yaşayan sultanlar mı?
Akla ne kadar aşırılık ve eksiklik geliyorsa, Osmanlılar, onlarla suçlandılar uzun süre. Oysa, kurdukları imparatorluk, yüzyıllar boyunca, Eskidünya&#8217;nın güçleri arasında ön sırayı tuttu ve onun tarihi, kanunları ve parlak yönetimi ile bir devlet kurmanın tarihidir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://kitapadresi.com/magaza/prddet.php?pid=53360" target="_blank"><img class="alignleft size-medium wp-image-7518" title="20080822_derindusunce_org_osmanli_tarihi_mantran" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20080822_derindusunce_org_osmanli_tarihi_mantran-186x300.jpg" alt="" width="186" height="300" /></a>Egemenliklerini, sadece ordularının gücüyle ve hoşgörüsüz diye bellenen bir İslam sayesinde dayatan, kan dökücü ya da işaret içinde yaşayan sultanlar mı?<br />
Akla ne kadar aşırılık ve eksiklik geliyorsa, Osmanlılar, onlarla suçlandılar uzun süre. Oysa, kurdukları imparatorluk, yüzyıllar boyunca, Eskidünya&#8217;nın güçleri arasında ön sırayı tuttu ve onun tarihi, kanunları ve parlak yönetimi ile bir devlet kurmanın tarihidir başta; edebiyatta ve sanatta bugün görülebilen tanıklarıyla özgün bir kültürün tarihidir de bu!<br />
XIV. yüzyılın başlarında, Anadolu&#8217;da, Bizans ile Selçukluların yıkıntıları üzerinde kurulan Osmanlı İmparatorluğu, iki buçuk boyunca, Viyana kapılarından Yemen&#8217;e, Cezayir&#8217;den Irak&#8217;a değin yayılır. Bu geniş alanda, sultanın otoritesi tartışılmayı kabul etmez. Ne var ki, Müslüman yasası olan şeriatın yanı sıra, boyun eğdirilmiş halkların geleneklerini de korumaya çabalayan bir siyasal sistem yerleşir. Osmanlıların şu hoşgörüsünü de unutmamalı: İspanya ve Orta Avrupa Yahudileri gelip onlara sığındılar.<br />
Osmanlı büyüklüğünün simgesi olan Kanuni Sultan Süleyman&#8217;ın uzun saltanatından sonra, çatlaklar belirir devlette ve karışıklıklar sarar eyaletleri. XIX. yüzyıldaki o ağır gerileyişin başlangıcıdırlar bu ilk kargaşalar. Öyle olunca da, birçok yönetici reformlara girişecektir&#8230;</p>
<p><strong><a href="http://kitapadresi.com/magaza/prddet.php?pid=53360" target="_blank">Nereden alabilirim?</a></strong></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2009/12/03/osmanli-imparatorlugu-tarihi/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/12/03/osmanli-imparatorlugu-tarihi/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Osmanlıca seminerleri</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/10/03/osmanlica-seminerleri/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/10/03/osmanlica-seminerleri/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 02 Oct 2009 22:01:31 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Nurhayat Kızılkan</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Duyuru]]></category>

		<category><![CDATA[Kültür]]></category>

		<category><![CDATA[Osmanlı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=6724</guid>
		<description><![CDATA[ 
 Yıldız Teknik Üniversitesi Soyal Bilimler Fakültesi Tarih Bölümü&#8217;nden
Doç. Dr. Fatma Gül Demirel tarafından Pazartesi - Çarşamba, Arşiv Uzmanı Fuat Recep tarafından Salı Perşembe günleri verilecektir.
Bilgi için;
Satılmış Şenel ya da Hikmet Bostancı ile irtibata geçebilirsiniz.
Tel: 0212 522 02 02
Faks: 0212 513 54 00
 
TARİH VAKFI YENİ MEKANINDA!
ANKARA&#8217;DA DA OSMANLICA SEMİNERLERİ BAŞLIYOR! 
Tarih Vakfı&#8217;nın Ankara&#8217;da yıllardır meraklılara ve [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p> <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/10/20091003_derin_dusunce_org_osmanlica_tarih_vakfi.jpg"><img class="size-full wp-image-6725 alignnone" title="20091003_derin_dusunce_org_osmanlica_tarih_vakfi" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/10/20091003_derin_dusunce_org_osmanlica_tarih_vakfi.jpg" alt="" width="489" height="203" /></a></p>
<p> Yıldız Teknik Üniversitesi Soyal Bilimler Fakültesi Tarih Bölümü&#8217;nden<br />
Doç. Dr. Fatma Gül Demirel tarafından Pazartesi - Çarşamba, Arşiv Uzmanı Fuat Recep tarafından Salı Perşembe günleri verilecektir.<br />
Bilgi için;<br />
Satılmış Şenel ya da Hikmet Bostancı ile irtibata geçebilirsiniz.<br />
Tel: 0212 522 02 02<br />
Faks: 0212 513 54 00<br />
 <br />
TARİH VAKFI YENİ MEKANINDA!</p>
<p><strong>ANKARA&#8217;DA DA OSMANLICA SEMİNERLERİ BAŞLIYOR! </strong></p>
<p>Tarih Vakfı&#8217;nın Ankara&#8217;da yıllardır meraklılara ve üniversite öğrencilerine aksatmadan düzenlediği  Osmanlıca seminerleri, Tarih Vakfı&#8217;nın yeni mekanında Eylül sonunda veya Ekim ayı başında başlayacaktır.Osmanlıca metinleri okuma  merakı ya da ihtiyacı duyan herkesi bu seminerlere katılmaya davet ediyoruz.<span id="more-6724"></span><br />
Yıllarca Kudret Emiroğlu, Hülya Taş, İrfan Karakoç, Etem Coşkun gibi en yetkin hocalarca verilen Osmanlıca seminerlerimiz geçen yıl olduğu gibi bu yıl da bir başka uzman hocamız Emine Tuğcu tarafından verilecektir.<br />
Başkent Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü&#8217;nde Öğretim Görevlisi olarak çalışan, çeşitli dergilerde çok sayıda inceleme yazısı yayımlanan, üniversitede Türk Edebiyatı ve Osmanlıca dersleri vermekte olan Emine Tuğcu içeriği Tarih Vakfı için özel olarak hazırlanmış iki kurluk (iki dönem) başlangıç düzeyinde Osmanlıca semineri verecektir. Bu dersler sonunda katılımcılar matbu yazıları rahatlıkla okuyabilecekler, basit rik&#8217;a el yazılarıyla da tanışmış olacaklar.<br />
Yeterli talep olması durumunda, yine Ekim ayında başlamak üzere Hocamız ileri düzeyde bir veya iki kur sürecek bir başka ders daha düzenleyecektir. Bu kurun hedefi ise katılımcıları başta rik&#8217;a olmak üzere birkaç temel türde el yazısı ile yazılmış metinleri rahatlıkla okuyacak düzeye taşımaktır.<br />
Osmanlıca seminerlerimiz, düzenli konferanslarımızın gerçekleştirileceği, indirimli kitap satışlarının yapıldığı Kızılay&#8217;da Kocatepe Camii Otoparkı girişinin karşısında, Kızılırmak Caddesi ile Selanik Caddesi&#8217;nin kesiştiği noktada bulunan Tankut İş Merkezi&#8217;deki Tarih Vakfı&#8217;nın yeni ve geniş mekanında yapılacaktır.<br />
Osmanlıca seminerleri  kayıtları ve ayrıntılı bilgi için:<br />
Tarih Vakfı Ankara Temsilciliği<br />
Selanik Caddesi, Tankut İş Merkezi,<br />
No: 82/30, Kızılay- Ankara<br />
Telefon: (312) 424 0510<br />
e-posta: <a href="mailto:uozen@tarihvakfi.org.tr">uozen@tarihvakfi.org.tr</a></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2009/10/03/osmanlica-seminerleri/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/10/03/osmanlica-seminerleri/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Türk Irkçılarının İnandığı Yalanlar (II)</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/09/26/turk-irkcilarinin-inandigi-yalanlar-ii/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/09/26/turk-irkcilarinin-inandigi-yalanlar-ii/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 25 Sep 2009 22:38:22 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mustafa Akyol</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Kürtler ve Türkler]]></category>

		<category><![CDATA[Osmanlı]]></category>

		<category><![CDATA[PKK]]></category>

		<category><![CDATA[Tarih]]></category>

		<category><![CDATA[acilim]]></category>

		<category><![CDATA[Terör]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=6597</guid>
		<description><![CDATA[[23 Eylül 2009 tarihli Star gazetesinde yayınlandı]
Geçenlerde email kutuma öfkeli bir mesaj düştü. Epey &#8220;Türkçü&#8221; olduğu anlaşılan bir okur, beni &#8220;Kürtlerin gerçek yüzünü gizlemekle&#8221; suçluyor, sonra da uzun bir &#8220;Kürt isyanları listesi&#8221; veriyordu. Buna göre Kürtler 19. Yüzyıl ortalarından beri sürekli isyan ederek, Osmanlı&#8217;ya ihanet etmiş, &#8220;Kürdistan kurmak&#8221; için Türk kanı dökmüştü.
Oysa Türk ırkçılarının nefret [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/09/20090926_derin_dusunce_org_irkci_yalan.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-6598" title="20090926_derin_dusunce_org_irkci_yalan" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/09/20090926_derin_dusunce_org_irkci_yalan-300x263.jpg" alt="" width="300" height="263" /></a>[23 Eylül 2009 tarihli <a href="http://www.stargazete.com/gazete/yazar/mustafa-akyol/t-rk-irk-ilarinin-inandigi-yalanlar-ii--214616.htm">Star</a> gazetesinde yayınlandı]</p>
<p>Geçenlerde email kutuma öfkeli bir mesaj düştü. Epey &#8220;Türkçü&#8221; olduğu anlaşılan bir okur, beni &#8220;Kürtlerin gerçek yüzünü gizlemekle&#8221; suçluyor, sonra da uzun bir &#8220;Kürt isyanları listesi&#8221; veriyordu. Buna göre Kürtler 19. Yüzyıl ortalarından beri sürekli isyan ederek, Osmanlı&#8217;ya ihanet etmiş, &#8220;Kürdistan kurmak&#8221; için Türk kanı dökmüştü.</p>
<p>Oysa Türk ırkçılarının nefret dolu duygularını okşayan bu tablo, gerçeklere pek uymuyordu.<span id="more-6597"></span></p>
<p>Evet, Osmanlı&#8217;nın son 80 yılı içinde bir dizi &#8220;Kürt isyanı&#8221; çıkmıştı, ama bunların hiç biri &#8220;Kürtçü isyanı&#8221; değildi. Bir başka deyişle, isyan edenler, Osmanlı&#8217;dan koparak bir &#8220;Kürt devleti&#8221; kurmak için ayaklanmamıştı. Mesele, Tanzimat&#8217;la birlikte başlayan merkezileşme programına ve özellikle de getirilen yeni vergilere ve merkezden atanan yöneticilere gösterilen tepkiydi. Kaldı ki, Prof. Dr. Musa Çadırcı&#8217;nın &#8220;Tanzimat Dönemi&#8217;nde Anadolu Kentlerinin Sosyal ve Ekonomik Yapıları&#8221; başlıklı kitabında anlattığı gibi, bu tepki sadece Kürt beldelerinde değil, imparatorluğun başka yerlerinde de ortaya çıkmıştı. Örneğin Trabzon&#8217;dan gelen şiddetli tepkiler karşısında, şehrin önde gelenlerinin &#8220;öteden beri vergi vermemeye alışmış olmaları&#8221;nı göz önünde bulunduran Osmanlı hükümeti Tanzimat reformlarını ertelemek zorunda kalmıştı.</p>
<p>Bu dönemdeki &#8220;Kürt isyanları&#8221; ise hem ayrılıkçı değildi, hem de Kürtler arasında bile sınırlıydı. Nevzat Kösoğlu&#8217;nun da geçenlerde Star&#8217;da yayınlanan söyleşisinde belirttiği gibi, Bedirhanlıların bir oğlunun ayaklanmasının ardından aşiretin ileri gelenleri İstanbul gazetelerine ilan vermişti, &#8220;Bu haininin aşiretimizle ilgisi yoktur&#8221; diye. Osmanlı&#8217;nın Hilafet makamı, dindar Kürtler için inkar edilemez bir otoriteydi. 19. Yüzyıl Kürt isyanlarının en büyüğünün lideri Şeyh Ubeydullah dahi &#8220;benim derdim paşalarla, ama Halife&#8217;ye bağlıyım&#8221; diyordu.</p>
<p>Bu sadakati en iyi değerlendiren, II. Abdülhamid oldu. Bilge sultan, Kürt ileri gelenleriyle kişisel yakınlık kurdu, onların çocuklarını İstanbul ve Bağdat&#8217;ta kurduğu aşiret mekteplerinde okuttu. Güneydoğu&#8217;ya gezici öğretmenler ve vaizler göndererek eğitimi yaygınlaştırdı. Bölge halkının Sultan&#8217;a &#8220;Bav ê Kurdân&#8221; yani &#8220;Kürtlerin babası&#8221; demesi bundandı. Yine Sultan Abdülhamid&#8217;in Kürtler arasında kurduğu Hamidiye Alayları ise Osmanlı ordusuna büyük hizmetlerde bulundular. Doğu&#8217;da Ruslar ve Ermeni çeteleriyle savaştılar. 1909 yılında &#8220;Aşiret Alayları&#8221;, 1912&#8242;de ise &#8220;Aşiret Süvari Fırkaları&#8221; olarak yeniden isimlendirilerek, Balkan Savaşları&#8217;na dahi katıldılar.</p>
<p>Kurtuluş Savaşı yıllarına gelince de durum değişmedi. Mustafa Kemal Paşa, sonradan geliştireceği &#8220;Türkçü&#8221; dilin aksine alabildiğine Osmanlıcı-İslamcı bir dil kullandığı için Kürtleri kazanabildi. Hakimiyet-i Milliye gazetesinin 5 Mayıs 1920 tarihli sayısında yayınlanan ve &#8220;Halife&#8217;nin esaret ve hakaretten kurtulmasını&#8221; savunarak Milli Mücadele&#8217;yi destekleyen fetvayı imzalayanlar arasında; Diyarbakır, Urfa, Hizan, Bayezid, Diyadin, Hınıs, Siverek, Viranşehir, Bitlis, Silvan, Van gibi Kürt yoğunluklu bölgelerin müftülerinin de isimleri yer alıyordu. Hatta Diyarbekir Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti&#8217;nin reisi olan Cemilpaşazade Mustafa Bey, Mustafa Kemal&#8217;in &#8220;Mehdi&#8221; olduğuna inanmış ve bu fikri yayar olmuştu.</p>
<p>Kürtler bu anlayış içinde Kurtuluş Savaşı&#8217;nı gönülden desteklediler. İsmet İnönü&#8217;nün yıllar sonra belirttiği gibi, &#8220;Kürtler&#8230; Milli Mücadelenin devamınca canla başla gayret gösterdiler.&#8221; (İsmet İnönü, Cumhuriyet&#8217;in İlk Yılları, c. I, s. 72)</p>
<p>Peki ya Sevr? Oradaki &#8220;Kürdistan&#8221; maddesi neyin nesiydi?</p>
<p>O da bir sonraki yazıya kalsın.</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2009/09/26/turk-irkcilarinin-inandigi-yalanlar-ii/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/09/26/turk-irkcilarinin-inandigi-yalanlar-ii/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Keşifler Çağı ve Uyuyan Osmanlı?</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/09/24/kesifler-cagi-ve-uyuyan-osmanli/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/09/24/kesifler-cagi-ve-uyuyan-osmanli/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 23 Sep 2009 22:11:09 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yusuf Mehmet Bahadır</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Osmanlı]]></category>

		<category><![CDATA[Tarih]]></category>

		<category><![CDATA[Keşifler Çağı ve Uyuyan Osmanlı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=6566</guid>
		<description><![CDATA[&#8220;Neden Amerika&#8217;nın kaşifleri İspanya&#8217;dan yelken açtı da, Müslümanların Atlantik limanından açmadı? Halbuki bu tip yolculuklar daha önceki zamanlarda yapılıyordu&#8230;&#8221; (Bernard Lewis) 
Böyle diyordu Bernard Lewis. Ancak bu tespite birkaç noktadan itirazlarım olacak . Bazı noktaları yeniden düşünme ve sorgulama ihtiyacı hissediyorum.  
Öncelikle bizlere okul sıralarında öğretilen daha doğrusu beyinlerimize kaydedilen bilgilerin sorgulanması gerektiğine inananlardanım. Resmi kurumlar [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/09/20090925_derin_dusunce_org_osmanli_cografi_kesifler.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-6568" title="20090925_derin_dusunce_org_osmanli_cografi_kesifler" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/09/20090925_derin_dusunce_org_osmanli_cografi_kesifler-171x300.jpg" alt="" width="171" height="300" /></a>&#8220;Neden Amerika&#8217;nın kaşifleri İspanya&#8217;dan yelken açtı da, Müslümanların Atlantik limanından açmadı? Halbuki bu tip yolculuklar daha önceki zamanlarda yapılıyordu&#8230;&#8221; (Bernard Lewis)</em> </p>
<p>Böyle diyordu Bernard Lewis. Ancak bu tespite birkaç noktadan itirazlarım olacak . Bazı noktaları yeniden düşünme ve sorgulama ihtiyacı hissediyorum.  </p>
<p>Öncelikle bizlere okul sıralarında öğretilen daha doğrusu beyinlerimize kaydedilen bilgilerin sorgulanması gerektiğine inananlardanım. Resmi kurumlar eliyle, adeta çamaşır makinasına attığımız beyinlerimizin haleti durumunu gösteren fotograflar ya da röntgenler çekilebilseydi keşke. Mesela, neden okul kitaplarımızda Kristof Kolomb, Macellan ve Vasko da Gama maceralarını kendimizden geçercesine okuruz da, dünyanın en uzun mesafe kat etmiş gezgini unvanına sahip <strong>İbni Batuta</strong>&#8216;yı okumayız. İbn Batuta ismini duymuş muyuzdur acaba? Dahası Hindistan&#8217;da akıl almaz maceralara katılan <strong>Seydi Ali Reis</strong>&#8216;i, haritalarını uzaydan bakıyormuşcasına nasıl çizdiği hala anlaşılamayan <strong>Piri Reis</strong>&#8216;i neden okul kitaplarımızda hakkıyla okumayız? </p>
<p>Sorgulamaya devam ediyorum. Portekizli kaşif Vasko da Gama&#8217;nın maceralarını okuduğumuzda 1498 yılında Hindistan&#8217;ın Kalküta limanına yanaşmayı başardığını  ve kârlı bir ticaret yaptığını biliyoruz. Bu doğru. Ancak bu bilgilerden bize ne? Unutturulan bilgi, Hint ekonomisinin ve bölgenin ticari insiyatifinin, önemli ölçüde müslümanların elinde olduğu bilgisi değil midir? Öyle ki Müslüman deryasında, yabancı görünmemek ve belalardan uzak kalmak için Portekizli kaşifimizin Müslüman kıyafetlere büründüğü sır değil<sup><strong>(1)</strong></sup>. Dahası kendisini Türk zannedip, bu yüzden kendisine, bir sultan tarafından hürmet gösterildiğini dahi biliyoruz<sup><strong>(2)</strong></sup>.  </p>
<p>Şimdi Bernard Lewis&#8217;e, esas soruya geçmeden önce, yavaş yavaş hazırlık aşamasında, alıştırmalık sorularımı sorabilirim.</p>
<p> <strong>Acaba 15.yüzyıl sonlarında Hindistan&#8217;ı bilmeyen ve ona ulaşamayanlar bir tek  Avrupa sakinleri olmasın sakın?</strong> </p>
<p>Soruları çoğaltalım,  </p>
<p><strong>Keşiler Çağı kimin keşifleridir ? Bir Hint&#8217;li, bir Madagaskarlı ve Kuzey Amerika&#8217;da yaşayan bir Kızılderili için keşfedilmek, çevresinde başka barbar insanlar görmekten başka hangi komik anlamı taşımaktadır? <span id="more-6566"></span>Ve Avrupalılar 15.yüzyılda neden can havliyle deniz aşırı diyarlara keşif yolculuklarına çıkmışlardı? </strong> </p>
<p>Coğrafi Keşiflerin altında yatan temel sebepleri inceleyerek devam edelim&#8230; </p>
<p>Temel Sebepler : </p>
<ul>
<li>Avrupa&#8217;nın telaşı, geç  ve geri kalmışlığını telafi çabasından kaynaklanıyordu. Nitekim Avrupa aleyhine devam eden bu fark 18.yüzyılda ancak kapanacaktı. Zira, dünyayı keşfe muhtaç ve koca bir kıtayı demir perde haline getirip, kendi kıtasının karanlıklarında ve zulümlerinde sıkışıp kalan halk Avrupa sakinleriydi. Avrupa için, doğudan mahrum kalmak ikinci bir ölüm manasına geliyordu</li>
<li> Amaç servet, kudret, ihtişam ve dini meşruiyet arayışı idi. Yani keşif amacıyla yola çıkılmamıştı. Gizli emeller içerisinde Kudüs&#8217;ün haçlılar tarafından tekrar fethi dahi vardı.</li>
<li> Hint ticaretinde tekel kuran Venedikli ve Osmanlı tüccarlar karşısında, bu haksız rekabetten kurtulabilmek adına Avrupalı tüccarlar, Avrupa piyasasına birinci elden mal götürüp satmak istiyordu.</li>
<li> Avrupalıların dillerinden düşürmedikleri ve doğuda yaşadığına inanılan <strong>&#8220;Prester John&#8221;</strong> adlı bir efsanevi hristiyan kralına ulaşmak ve ondan yardım almak peşindeydiler. Kristof Kolomb&#8217;un ve Vasko da Gama&#8217;nın, Efsanevi krala ulaşmak için yanlarında çeşitli hediyeler götürdüklerini de biliyoruz.</li>
</ul>
<p> </p>
<p>Evet coğrafi keşiflerin arkasında yatan temel güdülerden birisi de, (lütfen alıcılarınızın ayarıyla oynamayınız. Evet yanlış duymadınız) doğuda yaşadığı bilinen ama cismi bir türlü bulunamayan güçlü efsanevi kralı bulmak, onunla temasa geçip, ondan gücünü Batıdaki hiristiyanlarla birleştirmesini sağlamak ve bu sayede müslümanlara ağzının payını vermekti.  </p>
<p><strong>Böyle bir hurafe bizim tarihimizde olsa, memleketimizin aklı evvelleri hemen üstümüze çullanır , &#8220;Zaten bu kafayla geri kalmadık mı ?&#8221; teranesine yeni bir beste eklemenin zaferiyle kendilerinden geçip sarhoş olmazlar mıydı?</strong> </p>
<p>Burada şu soru sorulabilir. <strong>Osmanlı keşifler çağında ne yapıyordu? Nal mı topluyordu ya da keman mı çalıyordu? Keman çalmıyordu elbette, zira keman henüz icat edilmemişti. Ya da ünlü şairimiz Nedim&#8217;in deyimiyle, <em>&#8220;Gülelim oynayalım kam alalım dünyadan&#8221;</em> moduna mı girilmişti? Yoksa salt bir kara gücü kurmuş dev bir fil miydi Osmanlı?</strong> </p>
<p>Evet öyledir diyorsanız, öncelikle koskoca Akdeniz sahil şeridinin dörtte üçünün hem de uzun yıllar nasıl hakimiyet ve kontrol altında tutulduğunun makul bir cevabı  verilmelidir. <strong>Evet Osmanlı, daha çok kara gücüne dayalı dev bir fildi belki de ancak yüzmeyi bilen dev bir fil olduğunu eklemem gerek.</strong> </p>
<p>Osmanlının o dönemler ne yaptığına gelince, Amerikalı araştırmacı Palmira Brummett&#8217;in tespitleri yardımımıza koşuyor adeta. Çünkü çöküş saplantısı  ve oryantalizm öyle körleştirmiştir ki bizleri, adeta beyinlerimizi bir fanus içinde esir almıştır. Doğal olarak bizim göremediklerimizi Amerikalı araştırmacıların görmesine şaşırmamak gerekiyor. </p>
<p>İlginç bir tespitle, Yavuz&#8217;un İran, Suriye ve Mısır seferlerini 1505&#8242;den itibaren Kızıldeniz ve Hint okyanusuna yelken açan Portekiz kuvvetlerine karşı girişilmiş bir karşı harekat olarak yorumluyor Brummett. Bu fetihlerle Hint ticaret yolunu güvence altına alan Yavuz, hem Akdeniz&#8217;in canlılığını sürdürmesini temin ediyor hem de Hint Okyanusuna bu defa kara yoluyla açılıyordu. Aynı zamanda bu sefer, İslam alemini koruması altına almak anlamına da geliyordu.<sup><strong> (3)</strong></sup></p>
<p>Ayrıca Kanuni&#8217;nin Fransızlara vermiş  olduğu kapitülasyonlar, Akdeniz&#8217;i canlı tutmanın ve ticaret yollarının dışında kalmama çabasının bir parçasıydı.</p>
<p>Yavuz&#8217;un seferleri, keşif amaçlı ya da efsanevi Kral Prester John&#8217;u bulmak amaçlı değildi elbette.Yapılan seferler siyasi, ideolojik ve ekonomik amaçlıdır.</p>
<p>Efsanevi kral &#8220;Prester John&#8221;  komikliğini bir kenara bırakırsak, <strong>genel manada keşifler çağında Avrupa&#8217;yla yaşanan tek ikilem birinin batıya diğerinin de doğuya sefere çıkmasıydı. Ve doğuya sefere çıkan Osmanlının önündeki engel Avrupa değil, Safevi Devleti olacaktı.</strong> <sup><strong>(4)</strong></sup> </p>
<p>Durmak yok, sorgulamaya devam! </p>
<p><strong>Kristof Kolomb Amerika&#8217;yı  Keşif mi etti, yoksa icat mı etti?</strong></p>
<p><strong>Ya da soruyu şöyle soralım 1492, keşif tarihi mi ya da işgal ve sömürgeleştirme tarihi midir?  </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>1492. Bu tarihte iki bıçak birden sokulur insanlığın gövdesine. Birinci bıçak, İspanyada çekilr  ve Amerika kıtasına düşer. Amerika yerlileri olan Kızılderililerin nüfusu, soykırımın kanlı sürecinde otuz da bire düşer<sup><strong>(5)</strong></sup>. İkinci bıçak ise, yine İspanya&#8217;da çekilir ve Endülüs&#8217;e düşer. Muhteşem Endülüs&#8217;ün son kalesi Gırnata (Granada) düşmüştür ve yüz binlerce Müslüman ve Yahudi&#8217;ye yol görünmüştür artık. Ya dinlerini değiştireceklerdir ya da ülkelerini terk edeceklerdir. Üçüncü yol ise, Yerli Amerikan halkı ile aynı kaderi paylaşmaktır. </p>
<p>Evet, 1492 ‘nin iki bıçağı, bir ucu Amerika&#8217;da bir ucu İspanya&#8217;da kanıyor. Batının yükselişi üzerine dizilen destanlar, beyinlerimizi öylesine esir almış ki, batı merkezli bakış açılarına mahkum edilmişiz ve onsuz ne nefes alabiliyoruz ne de nefes verebiliyoruz. </p>
<p><strong>Oysa Avrupa&#8217;nın gerek Çin gerekse de İslam medeniyeti üzerinde yükseldiğini, mesela tüfek, kağıt, pusula ve matbaanın  Çin&#8217;den geldiğini Kopernik&#8217;in dünya dönüyor derken arkasında Nasirüddin Tusi&#8217;nin olduğunu, Galile&#8217;nin hareket kanunlarının arkasında da İbn Bacce&#8217;nin olduğunu söylesek ve bunu ispat dahi etsek kolay kolay kabul görmeyecektir. Zira bir buluşun gerçek bir buluş olması için, ancak ve ancak Avrupa tarafından tescillenmesi gerektiğine inandırılmışızdır maalesef. </strong> </p>
<p><strong>Mesela Kristof Kolomb&#8217;un Amerika&#8217;yı  ilk keşfeden değil de son keşfeden olduğunu ve batının bu nedenle ne kadar geri kaldığını söyleyen birisi, üniversite koridorlarında sizce kaç  adım yürüyebilir? </strong> </p>
<p><strong>Dahası  Kolomb&#8217;dan 71 yıl önce Amerika&#8217;nın, Çinliler tarafından nihai olarak keşfedildiğini</strong><sup><strong>(6)</strong></sup><strong>, hatta yerleşim yerleri kurulduğunu, haritaların çıkarıldığını ve Asya ile Amerika arasında anlaşmalar yapıldığını söyleyen birisine, sanırım çok da iyi gözlerle bakılmaz.</strong> </p>
<p>Biraz daha ileri gidiyor ve Amerika&#8217;nın, ilk olarak Kolomb&#8217;dan yüzyıllar önce Kızıl Eirik&#8217;in başında bulunduğu Vikingler tarafından keşfedildiğini, sonrasında Ortaçağda bazı müslüman denizciler tarafından Güney Amerika&#8217;ya gidildiğini ve nihayet yakın tarihde Moğol asıllı Çinli bir Müslüman donanma komutanı <strong>Zeng Ho</strong><sup><strong>(7)</strong></sup> devasa gemileriyle<sup><strong>(8)</strong></sup> Çin&#8217;den hareketle Amerika&#8217;yı nihai olarak keşfettiğini, Avrupalılar bunu tescil etmese de söylemeliyim. Ama nedense, ne Müslüman denizcilerin ne de Çinli müslüman komutan Zeng Ho&#8217;nun aklına Amerika&#8217;yı sömürgeleştirmek ve bu uğurda yerli halkı katletmek  akıllarına gelmemiş, aksine dostane ilişkiler kurulmuştu.</p>
<p><strong>Bu bağlamda 1492 tarihi Amerika&#8217;nın keşif tarihi değil, işgal ve sömürgeleştirme tarihi olarak adlandırılmalıdır. Bununla birlikte Amerika boş değildi ki keşfedilmiş olsun. Amerika&#8217;yı Yeni Dünya olarak adlandırmak da yanlış bir yaklaşım. Bu durumda Amerika yerlilerinin bakış açısını hiçe saymış olursunuz ve bir Kızılderili için Avrupa neden Yeni Dünya olmasındı? </strong> </p>
<p>Kolomb&#8217;un Amerika macerasının perde arkasını biraz daha aralarsak, Kolomb&#8217;un Amerika&#8217;ya ayak basışı (keşfi değil) tamamen &#8220;<strong>tesadüf&#8221;</strong>ten ibarettir. Öyle ki kendisi dahi ölüm döşeğinde bile Amerika&#8217;ya ulaştığına ikna olmamıştı. Sürekli batıya giderek Hindistan&#8217;a ulaştığını zannediyordu. Yazdığı notlarda sürekli Hintlilerden bahsetmesi bu yüzdendi. İngilizce&#8217;de Hintli (Indian) teriminin Kızılderililer için kullanılmasının sebebi de budur. </p>
<p>Kolomb&#8217;un seyir defterine bakılırsa, bu seferin masum bir sefer olmadığı ve meselenin sadece ekonomik sebepler olmadığı da ortaya çıkıyor. Efsanevi kral Prester John&#8217;u bulmak komikliği ve fıçı dolu altınlara ulaşmak gibi fantastik ve duygusal istekler bir yana esas amaç; <strong>kutsal topraklar yani Kudüs&#8217;ün Hıristiyanlarca yeniden fethini finanse etmek amacını güdüyordu.</strong> Merak edenler Kolomb&#8217;un seyir defterlerine bakabilirler<sup><strong>(9)</strong></sup>. </p>
<p>Bu masum kaşifimizin; ilk haçlı  seferlerinin düzenlendiği İtalya&#8217;nın Cenova limanında doğduğunu ve yüzyıllar öncesindeki haçlı seferlerinin efsane ve hatıralarıyla doğup büyüdüğünü söylersem sanırım aradaki bağlantı daha rahat kurulabilir.      </p>
<p>Oryantalizmin virüsü, beyinlerimizi nasıl kemirmiş, nasıl oyuklar bırakmış görebiliyor muyuz? Ve bütün hikayeyi Avrupa cephesinden bakan bir tarihçilikle, nereye kadar gidebileceğimizi (gidemeyeceğimizi) artık görmemiz gerekmiyor mu?      </p>
<p>Bu kadar analizden sonra, Bernard Lewis&#8217;e, esas sorulması gereken doğru soruyu sorabilirim artık; </p>
<p><strong>&#8220;Avrupa, Prester John efsanesine inanacak ve Hindistan&#8217;dan bihaber yaşayacak ya da ulaşamayacak kadar neden bu kadar geriydi? Yanlış giden neydi? &#8220;</strong> <br />
 </p>
<p><strong>Takviye Okumalar</strong> </p>
<p><strong>1. </strong><a href="http://www.derindusunce.org/2009/05/29/sanayisiz-osmanli/" target="_blank"><span style="text-decoration: underline;">Sanayisiz Osmanlı</span></a> </p>
<p><strong>2. </strong><a href="http://www.derindusunce.org/2009/02/17/osmanlinin-yikilisinda-tekke-ve-zaviyelerin-rolu-var-miydi/" target="_blank"><span style="text-decoration: underline;">Osmanlının Yıkılışında Tekke ve Zaviyelerin Rolü Var mıydı?</span></a> </p>
<p><strong>3. </strong><a href="http://www.derindusunce.org/2008/02/29/muslumanlar-islama-ne-yaptilar/" target="_blank"><span style="text-decoration: underline;">Yanlış Giden Neydi?</span></a> </p>
<p><strong>4. </strong><a href="http://www.derindusunce.org/2009/07/04/bernard-lewis-nerede-yanlis-yapti/" target="_blank"><span style="text-decoration: underline;">Bernard Lewis Nerede Yanlış Yaptı?</span></a> <br />
 </p>
<p><strong>Dipnotlar :</strong> </p>
<p><strong>(1) </strong>John T. Faris, Real Stories of the Geography Makers, Ginn and Company 1925, s.84</p>
<p><strong>(2) </strong>Cemalettin Taşkıran &#8221; The Ottoman-Portuguese relationship in the 16th Century 1998, s.109    </p>
<p><strong>(3) </strong>Palmira Brummett, Otoman Seapower and Levantine Diplomacy in the Age of Discovery 1994 <strong></strong> </p>
<p><strong>(4) </strong>Palmira Brummett, Otoman Seapower and Levantine Diplomacy in the Age of Discovery 1994 , s.2<strong> </strong> </p>
<p><strong>(5) </strong>Bartolome de Las Casas, &#8220;Kızılderililer Nasıl Yokedildi ?&#8221;,Çeviren Meryem Ural s.18 </p>
<p>Amerikanın Soykırım Tarihi Çeviren Şaban Bıyıklı 2004  </p>
<p><strong>(6) </strong>Gavin Menzies, 1421: The Year China Discovered the World, 2003  </p>
<p><strong>(7) Zeng Ho </strong>arap fetihleri neticesinde Çine yerleşmiş Müslüman bir Deniz Kuvvetleri Komutanı idi. Hacca gittiği, görevden alındıktan sonra Çin&#8217;de cami yaptırdığı ve müslümanlara yardım ettiği biliniyor. Asıl ismi <strong>Ma Ho</strong> idi. Çin sarayında isim değiştirmiştir.</p>
<p>Çince&#8217;de Ma ismi, Muhammed, Mustafa isimleri yerine, Ho ismi ise Hüseyin yerine kullanılır. Dolayısıyla Amerikayı yakın tarihte ilk keşfeden Kristof Kolomb değil, bundan 70 yıl önce, sadece Amerikayı değil, tüm dünyayı keşfe çıkan asıl ismin  <strong>Muhammed Hüseyin namı diğer Zeng Ho</strong>  olduğunu söyleyebiliriz.   <strong>  </strong> </p>
<p>Dawood C.M. Ting, &#8220;Islamic Culture in China&#8221;, Editör : Kenneth W. Morgan İslam-The Straigh Path 1958 s.349-351  </p>
<p><strong>(8) </strong>Söz konusu gemiler, Kolomb&#8217;un gemilerinden 5 katı büyüklüğünde ve 3000 ton yük alma kapasitesine sahiptir. Kolomb gemilerinin yük alma kapasitesi ise 100 ton civarındadır.  <strong>  </strong> </p>
<p>Gavin Menzies, 1421: The Year China Discovered the World, 2003  </p>
<p><strong>(9) </strong>Kristof Kolomb Seyir Defterleri: Keşif Yolculukları Günlüğü, Çeviren: Sait Maden 1999, s.122 </p>
<p><strong>Kaynak</strong> </p>
<p>Avrupa&#8217;nın 50 Büyük Yalanı (Mustafa Armağan)</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2009/09/24/kesifler-cagi-ve-uyuyan-osmanli/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/09/24/kesifler-cagi-ve-uyuyan-osmanli/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>İdil Biret, Osmanlı Sarayı ve Batı Sanatı</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/07/14/idil-biret-osmanli-sarayi-ve-bati-sanati/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/07/14/idil-biret-osmanli-sarayi-ve-bati-sanati/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 14 Jul 2009 08:43:31 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Konuk Yazar</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[BBP]]></category>

		<category><![CDATA[MHP]]></category>

		<category><![CDATA[Militarizm]]></category>

		<category><![CDATA[Milliyetçilik]]></category>

		<category><![CDATA[Osmanlı]]></category>

		<category><![CDATA[Sanat]]></category>

		<category><![CDATA[Toplum]]></category>

		<category><![CDATA[Türk faşizmi]]></category>

		<category><![CDATA[Ulus-Devlet]]></category>

		<category><![CDATA[idil biret]]></category>

		<category><![CDATA[klasik muzik]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=5700</guid>
		<description><![CDATA[ Şebnem Ersin
Geçen günlerde bir arkadaşımla beraber sabahtan taşı toprağı tarih olan Tarihi Yarımada&#8217;ya gittik. Osman Hamdi Bey Yokuşu&#8217;nu tırmanıp, Arkeoloji Müzesi&#8217;nden geçip, Topkapı Sarayı&#8217;na vardık. Bütün gün tabana kuvvet gezdikten sonra, Sultanahmet&#8217;e açılan kapı ve Topkapı Sarayı arasında, Aya İrini&#8217;nin de olduğu avluda çimlere uzanmışken, üzerlerinde, yiyecekler ve içecekler olan standları farkettik. Şarap standı da açılmıştı. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/07/20090714_derin_dusunce_org_idil_biret.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-5703" title="20090714_derin_dusunce_org_idil_biret" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/07/20090714_derin_dusunce_org_idil_biret.jpg" alt="" width="210" height="288" /></a> <strong>Şebnem Ersin</strong></p>
<p>Geçen günlerde bir arkadaşımla beraber sabahtan taşı toprağı tarih olan Tarihi Yarımada&#8217;ya gittik. Osman Hamdi Bey Yokuşu&#8217;nu tırmanıp, Arkeoloji Müzesi&#8217;nden geçip, Topkapı Sarayı&#8217;na vardık. Bütün gün tabana kuvvet gezdikten sonra, Sultanahmet&#8217;e açılan kapı ve Topkapı Sarayı arasında, Aya İrini&#8217;nin de olduğu avluda çimlere uzanmışken, üzerlerinde, yiyecekler ve içecekler olan standları farkettik. Şarap standı da açılmıştı. Sonra açıkhavada sandalyeleri dizmeye başladılar. Merak edip ne olduğunu sorduk, akşam konser olacağı cevabını verdiler. Hummalı bir çalışmaya girişilmişti, kimi piyanoyu kontrol ediyor, kimi düzenlemeleri yapıyor, kimi de yemekleri yerleştiriyordu. Üzerinde Kaşıkçı Elması&#8217;ndan oluşturulmuş nota tasarımı olan İdil Biret Konseri afişleri asılmıştı. Ertesi gün gazetede konser alanında arbede çıktığını okudum. Klasik müzik alerjisine içki alerjisi de eklenince festival alanı açık hedef haline gelmişti. Alperenler, &#8220;elinde şarap şisesiyle kutsal alanda  dolaşanlar&#8221;a karşı protesto eylemini sürdürürken, Avrupa Kültür Başkenti İstanbul&#8217;da Biret, arka kapılardan çıkarılıyordu. <span id="more-5700"></span></p>
<p>Bir önceki gün Vakit Gazetesi&#8217;ndeki &#8220;Mukaddes Avluda Şarap Küstahlığı&#8221;  başlıklı haberi Ertuğrul Günay&#8217;a göre &#8220;ilkel&#8221;bir saldırıya neden olmuştu. Padişahların da sarayda şarap içtiği ve konser yapılan alanın kutsal alan falan olmadığı (Topkapı Sarayı&#8217;nın Kutsal Emanetlerden epey uzak dış avlusu olduğu) gerçeğini bir kenara bırakarsak, diğer bir eğilim de Osmanlı&#8217;yı, klasik müzik de dahil olmak üzere Batı Sanatından ayrıştırırak değerlendirmede ortaya çıkıyor.  </p>
<p>Topkapı Sarayı içinde gezerken en ilgimi çeken kısımlardan biri Padişah Portrelerinin olduğu oda olmuştur. Fatih&#8217;in Rönesans devrinin usta isimlerinden Gentile Bellini&#8217;ye yaptırdığı portresi, dönemi için enterasan bir belgedir. Nihayetinde Fatih&#8217;in devraldığı, Doğu Roma İmparatorluğu idi ve Fatih&#8217;te kendini bir Roma imparatoruyla eş muzafferlikte görüyordu. Daha sonraları saray ressamlığı geleneğinin gelişmesi ile, yurtdışından gelen pek çok sanatçı Osmanlı saraylarında görev yaptı. Bu yabancı sanatçılar, padişah portlerinden, &#8220;Fatih&#8217;in İstanbul&#8217;a Girişi&#8221; gibi tarihsel temalara kadar bir çok eser bıraktılar. Hatta Osman Hamdi Bey&#8217;in de hocası olan Gerome&#8217;un Sultan Abdülaziz için yaptığı resmin konusu ilginçtir<em>:&#8221;Alcibide&#8217;yi Aspasie&#8217;nin evinde aramaya</em> <em>gelen Sokrat&#8221;.</em> Sanayi-i Nefise Mektebi&#8217;nin açılması ve saray harcamalarında Meşrutiyet sonrası kısıntıya gidilmesi ile yerli sanatçılar etkinlik kazandı ve saray bu genç ressamların çalışmalarını satın alarak, destekledi.  </p>
<p>18.yüzyılda Fransız ve Osmanlı  saray çevreleri arasındaki diplomatik yakınlaşma ve bunun her iki ülkenin sanat yaşantında doğurduğu sonuçlar, iki ülke arasında kültürel açıdan görece bir parallelliğin kurulmasına olanak vermektedir. Gerçekten de 18.yüzyıl, Osmanlı sanatında ilk kez dünyevi zevklerin ve mutluluğun sanata yansıdığı, dinsel sanattan çok dindışı sanatın egemen olduğu bir dönemdir. Neoklasik tarzda inşa edilen askeri yapıların dışında, 18.yüzyıl İstanbul&#8217;una Barok ve Rokoko üslupları egemen olmuştur.  III.Ahmet Çeşmesi bile Avrupai üslupların ne derece geçerli olduğunun göstergesidir.  </p>
<p>Topkapı Sarayı içindeki son dönem yapıları ve süslemelerine bakarsanız, yoğun bir Avrupalılaşma etkisi görürsünüz. Ama bu, padişahların gene de Topkapı Sarayı&#8217;nı eski ve köhne görüp, yeni saraylar inşa ettirmekten alıkoyamadı. Ahşap sahil sarayları yerine, olabildiğince batılı görünen Dolmabahçe Sarayı gibi yeni saraylar yaptırıldı. 19.yüzyılda II.Mahmud döneminde, babası ile birlikte İstanbul&#8217;a gelen Miss Pardoe, Dolmabahçe Sarayı&#8217;nı beğenmemiş, kaba olduğunu belirterek eleştirmiştir. Pardoe&#8217;nin Boğaz&#8217;da gördüğü en güzel yapı, beyaz ve sarı süslemeleri ile bir peri masalından çıkmış gibi görünen Beylerbeyi&#8217;ndeki eski ahşap sahil sarayıydı. Bu yeni sarayların iç mekanlarında dönemin oryantalist sanatından etkilenmiş Avrupalı sarayların süslemeleri örnek alındı, eşyalar Fransa&#8217;dan, İngiltere&#8217;den getirildi. Neyin Doğulu, neyin Batılı olduğu ise bu dönemde karmaşık bir hal almıştı. Öyle ki, sarayında Osmanlı havası estirmek isteyen bir Alman prensi, Thomas Allom gibi gravür sanatçılarının İstanbul&#8217;da yaptığı iç mekan çizimlerini örnek alırken, bu mekanların Batılı tarzda yapıldığını gözden kaçırıyordu.  </p>
<p>Topkapı Sarayı&#8217;nda klasik müzik konseri basıladursun, Yıldız Sarayı içindeki konser salonu, Abdülhamid ve ailesini nice konserde ağırladı. Samuel Cox, &#8220;A Diplomat in Turkey&#8221;(1887) ismiyle basıma verdiği anılarda, &#8220;Yıldız Sarayı&#8217;nda verilen ziyafetlerde şarap içilirken yan odada Sultan&#8217;ın orkestrası&#8221;nın çaldığından bahseder.  Nitekim Ertuğrul Günay&#8217;da Topkapı protestosunu eleştirirken, Yıldız Sarayı içindeki operalara ve Abdülhamid&#8217;in opera sevgisine değinmiş, protestocuları &#8220;Osmanlı&#8217;yı bilmemek&#8221;le suçlamıştır.  </p>
<p>Aynı zamanda ressam olan Sultan Abdülmecid&#8217;in, saraydaki değişimler hakkında belge niteliğindeki eserlerinden ikisi &#8220;Haremde Goethe&#8221; ve &#8220;Haremde Beethoven&#8221; isimli tablolardır. Bu resimler, Halife&#8217;nin Bağlarbaşı&#8217;ndaki köşkünde yapılmıştır. Şair Nigar Hanım bu köşke sık sık gitmektedir ve 8.11.1917 tarihli güncesine şöyle yazmıştır:</p>
<p><em>&#8220;Her gece, prensin kıymetli tabloları arasında piyano, çift keman, çifte alto, iki viyolenselden ibaret musiki heyetini dinleyerek-ki sanaatkarlar, Prens ve Refikası ve nöbetle altı kalfadan müteşekkildir-ruhani bir coşkunluk içinde vakit geçirdim&#8221;. </em> </p>
<p><em>&#8220;</em>Harem&#8217;de Beethoven&#8221; adlı tabloda da buna çok benzer bir ortam canlandırılmıştır. Abdülmecid, en sevdiği besteci olan Beethoven&#8217;ın bir eserini dinlemektedir. Kemanı çalan kişi, ilk eşi olan Şehsuvar Kadınefendi, piyano çalan asıl adı Ofelya olan Hatça Kadın, resmin solunda ayakta duran iki genç kadından öndeki Abdülmecid&#8217;in diğer eşi, Mehisti Kadınefendi&#8217;dir. Bu tablo, resmin içinde yer alan Batı kültürüne özgü heykel, büst ve manzara resmi  ve Batı müziği enstrümanlarının varlığı ile saraylıların yaşam, beğeni ve tercihlerini ortaya koyan önemli bir belgedir.  </p>
<h2><strong>Topkapı  Sarayı Avlusunun Katmanları </strong></h2>
<p> </p>
<p>Atina&#8217;da hergün onlarca turistin ziyaret ettiği Akropol&#8217;ün, İstanbul&#8217;daki karşılığı Sarayburnu&#8217;nun ucundaki Akropol alanıdır. İstanbul henüz Konstantinopolis değil Byzantion iken, burası Hristiyanlık öncesi pagan tanrıların tapınaklarının olduğu en kutsal alandı. Bugün Gülhane Parkı olarak kullanılan alan, imparatorluk bahçeleri içinde kalıyordu. Parkın içinde Gotlar Sütunu da dahil olmak üzere bir çok antik dönemden kalma eser görebilirsiniz. Kademe kademe yükselen bu alanın, Arkeoloji Müzesi ve Topkapı Sarayı&#8217;da dahil olmak üzere ilk katmanını pagan dönemler oluşturur. Üstüne Roma katmanları eklenir. Topkapı Sarayı&#8217;nın altı silme Bizans kalıntıları ile doludur. </p>
<p>Bu kalıntılar sadece toprağın altında da değildir üstelik. Osmanlı&#8217;nın Klasik Dönem Mimarisi, Bizans geçmişinden, özellikle de Ayasofya&#8217;dan çok etkilenmiştir. (Hristiyan dönem mimarisi ise elbette pagan dönemden etkilenmiştir. Hatta Ayasofya&#8217;nın yapımında pagan tapınaklardan devşirme malzemeler kullanıldığı söylenir.) Özellikle yarım kubbelerin düzenlenişi, Osmanlı mimarlarına esin kaynağı olmuştur. Avrupalı gezginler için, Moresk mimarisi ve süslemeleri, Roma dönemi haşmetini muhafaza eden ama bir o kadar da mütavazi görünen klasik Osmanlı Mimarisi&#8217;nden daha çekiciydi. Osmanlı son dönemlerinde Oryantalist üsluplara kayarken rotasını Avrupalı doğu beğenisine çevirecektir. Bunun anlamı, Batılı oryantalist gözlerin görmek istediği ama kendine ait olmayan (Orient-Express&#8217;in son durağı olan Sirkeci Garı gibi) bir Doğu imgesi geliştirecektir.  </p>
<p>Topkapı Sarayı&#8217;nın balkonlarından biri, tarzların ve kültürlerinin birleşmesinin en güzel örneğidir. Tepede İslam sanatının örneklerinden olan mukarnaslar altında yükselen İyon başlıklı sütunlar arasından Boğaz&#8217;a bakarsınız. Bu eklektip üslupta, Doğu ve Batı çoktan birbirine karışmış ve birbirinin üstünde yükselmiştir.</p>
<p>Bahsedilen &#8220;Mukaddes avlu&#8221; ve çevresi, böyle bir kültürel içiçe geçme sürecinde varlığını kazanmıştır.  Fatih&#8217;in mirasçısı olduğu söyleyen kesimlerin, bunu içine sindirememesi, Osmanlı hoşgörüsünden ne kadar uzak oldukları gerçeğinde belli oluyor.  </p>
<p>Kaynakça </p>
<p>-Oryantalistlerin İstanbul&#8217;u, Semra Germener, Zeynep İnankur</p>
<p>-İstanbul&#8217;un Tarihsel Topografyası, Müller-Wiener</p>
<p>&#8230; Bu makale ilginizi çektiyse&#8230;</p>
<p style="text-align: right;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/turk_milliyetciligi.pdf" target="_blank"><strong>Türk milliyetçiliği birleştirir mi yoksa parçalar mı?</strong></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/02/turk_milliyetciligi.gif"><img class="alignleft size-medium wp-image-8579" title="turk_milliyetciligi" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/02/turk_milliyetciligi-204x300.gif" alt="" width="133" height="204" /></a></p>
<p> <strong>İllâ ki bir tutkal/çimento mu gerekiyor? </strong>Milliyetçilik tutkalı adil ve müreffeh bir düzene alternatif olabilir mi? Adaletin, hukukun hâkim olmadığı ortamlarda Türklerin kardeşliği ne işe yarar? Belki de Türk Milliyetçiliği diğer milliyetçilikler gibi yok olmaya mahkûm bir söylem. Çünkü var olmak için “<strong>ötekine</strong>” ihtiyacı var. Ötekileştireceği bir grup bulamazsa kendi içinden “<strong>zayıf</strong>” bir zümreyi günah keçisi olarak seçiyor. Kürtler, Hıristiyanlar, Eşcinseller, solcular…150 sayfalık bu kitapta Türk Milliyetçiliğini sorguluyoruz. Müslüman ve milliyetçi olunabilir mi? Türkiye’ye faydaları ve zararları nelerdir? Milliyetçiliğin geçmişi ve geleceği, siyasete, barışa, adalete etkisiyle. <a href="http://www.derindusunce.org/img/turk_milliyetciligi.pdf" target="_blank"><strong>Buradan indirin.</strong></a> </p>
<p> </p>
<p style="text-align: right;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/turkiye_bolunur_mu.pdf" target="_blank"><strong>Türkiye bölünür mü?</strong></a></p>
<p><em><a href="http://www.derindusunce.org/img/turkiye_bolunur_mu.pdf" target="_blank"><img class="size-medium wp-image-8409  alignleft" title="tr_bolunurmu" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/tr_bolunurmu-195x300.jpg" alt="" width="128" height="195" /></a>“Bebek katili! Vatan haini!…”</em> PKK terörünü lanetliyoruz ama devlet eliyle işlenen suçlara karşı daha bir toleranslıyız.  <strong>“Kürtler ve Türkler kardeştir”</strong> diyenlerin kaçı <strong>“sen benim karde<em>ş</em>imsin”</strong>  demeyi biliyor Zaza, Sorani, Kurmanci dillerinde? Ülkemizin terör sorunu ne PKK ne de Kürt kimliğiyle sınırlanamayacak kadar dallandı, budaklandı. Bazı temel soruları yeniden masaya yatırmak gerekiyor: (*) Kürtler ne istiyor? (*)  İspanya ve Kanada etnik ayrılıkçılıkla nasıl mücadele etti? (*) PKK ile mücadelede ne gibi hatalar yapıldı? (*) İslâm ne kadar birleştirici olabilir? Töre cinayetlerinden Kuzey Irak’a terörle ilgili bir çok konuyu ele aldığımız 267 sayfalık bu kitabı ilginize sunuyoruz. <a href="http://www.derindusunce.org/img/turkiye_bolunur_mu.pdf" target="_blank"><strong>Buradan indirin.</strong></a></p>
<p> </p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf" target="_blank"><strong>T<span style="color: #0000ff;">ürkiye’nin Ulus-Devlet Sorunu</span></strong></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091225_derin_dusunce_org_ulus_devlet.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf" target="_blank"></a><a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf" target="_blank"><img class="alignleft size-full wp-image-7896" title="20091225_derin_dusunce_org_ulus_devlet_pt" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091225_derin_dusunce_org_ulus_devlet_pt.jpg" alt="" width="125" height="183" /></a>Devlet gibi soğuk ve katı bir yapı bizimle olan ilişkisini <strong>hukuk</strong> yerine <strong>ırkımıza</strong> ya da <strong>inançlarımıza</strong> göre düzenleyebilir mi? GERÇEK hayatı son derecede dinamik ve renkli biz “insanların”. Birden fazla şehre, mahalleye, gruba, klübe, cemaate, etnik köke, şirkete, mesleğe, gelir grubuna ait olabiliriz ve bu aidiyet hayatımız boyunca değişebilir. Oysa devletimiz hâlâ başörtüsüyle uğraşıyor, kimi devlet memurları <strong>“ne mutlu Türk’üm”</strong> demeyenleri iç düşman ilân ediyor, Sünnî İslâm derslerini zorla herkese okutuyor… Bizim paramızla, <strong>bizim iyiliğimiz için(!) bize rağmen… </strong>Kürt sorunu, başörtüsü sorunu, Hıristiyan azınlıklar sorunu… Bizleri sadece “insan” olarak göremeyen devletimizin halkıyla bir sorunu var. Türkiye’nin “sorunlarının” kaynağı sakın <strong>ulus-devlet</strong> modeli olmasın? 80 sayfalık bu kitap Kurtuluş savaşı’ndan sonra Türkiye’ye giydirilmiş olan deli gömleğine işaret ediyor.  Ne mutlu “insanım” diyene! <a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf" target="_blank"><strong>Kitabı buradan indirin</strong></a>.</p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2009/07/14/idil-biret-osmanli-sarayi-ve-bati-sanati/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/07/14/idil-biret-osmanli-sarayi-ve-bati-sanati/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
	</channel>
</rss>

