<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	>

<channel>
	<title>Derin Düşünce &#187; Modernleşme</title>
	<atom:link href="http://www.derindusunce.org/category/modernlesme/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.derindusunce.org</link>
	<description>Grup platformu</description>
	<pubDate>Fri, 25 May 2012 09:41:57 +0000</pubDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.6.2</generator>
	<language>en</language>
			<item>
		<title>İnsan&#8217;ın Metalaşması, Mahremiyet ve Modern Devlet</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2012/05/02/insanin-metalasmasi-mahremiyet-ve-modern-devlet/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2012/05/02/insanin-metalasmasi-mahremiyet-ve-modern-devlet/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 02 May 2012 11:18:45 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Korsan Mahyacı Kâmil</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Modernleşme]]></category>

		<category><![CDATA[Pozitivizm]]></category>

		<category><![CDATA[Yabancılaşma]]></category>

		<category><![CDATA[Özgürlükler]]></category>

		<category><![CDATA[Şeyleştirme]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=21749</guid>
		<description><![CDATA[&#8220;&#8230; Mahremin kamusallaşmasının üç sacayağı olduğu söylenebilir. Bunlar; siyaset, sanat ve modern bilgidir. Modern devletin siyaset anlayışı, tehdit algılarına dayalıdır. Bireyin özel alanı da bundan muaf değildir. Kendisine tehdit oluşturma ihtimaline karşı, özel alandaki mahrem kamusallaşmalıdır anlayışı mevcuttur. Bu kamusallaşmasının sonucu da insan bedeninin metalaşması olmuştur &#8230;&#8221;  TAMAMI 
 

 
Bir pozitivizm eleştirisi 
Hayatta en kötü mürşit ilim [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<blockquote><p><em>&#8220;&#8230; Mahremin kamusallaşmasının üç sacayağı olduğu söylenebilir. Bunlar; siyaset, sanat ve modern bilgidir. Modern devletin siyaset anlayışı, tehdit algılarına dayalıdır. Bireyin özel alanı da bundan muaf değildir. Kendisine tehdit oluşturma ihtimaline karşı, özel alandaki mahrem kamusallaşmalıdır anlayışı mevcuttur. Bu kamusallaşmasının sonucu da insan bedeninin metalaşması olmuştur &#8230;&#8221;</em>  <a href="http://magrib.org/modern-dunyada-mahremiyet-bir-modernite-elestirisi/" target="_blank">TAMAMI</a> </p></blockquote>
<p> </p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/05/mahremiyet_devlet.jpg"><img class="size-full wp-image-21750 aligncenter" title="mahremiyet_devlet" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/05/mahremiyet_devlet.jpg" alt="" width="437" height="320" /></a></p>
<p> </p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/img/pozitivizm_derin_dusunce_org.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff;"><strong>Bir pozitivizm eleştirisi </strong></span></a></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="color: #0000ff;"><img class="alignleft size-medium wp-image-5365" title="20090618_derin_dusunce_org_pozitivizm" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/06/20090618_derin_dusunce_org_pozitivizm-210x300.jpg" alt="" width="119" height="166" /></span>Hayatta en kötü mürşit ilim ve fen olmasın sakın?</strong> Eğer Atatürk bir kaç yıl daha yaşasaydı o meşhur sözünü geri alır mıydı acaba?… Ateşi keşfetmeden önceki insanlık ile bugünkü “<strong>uygarlığımızı</strong>”  karşılaştırdığımızda hiç  yol almadığımız söylenebilir. Bundan 200 bin yıl önce <strong>komşusunun yiyeceğini çalmak</strong> için başına taşla vuran neandertal insani ile 2003 yılında Irak in petrolünü çalmak için bir milyon ıraklı sivili öldüren (veya buna seyirci kalan) homo economicus ayni uygarlık seviyesinde. Aralarındaki <strong>tek fark kullandıkları silahların teknolojik üstünlüğü</strong>.  Teknoloji ve bu teknolojinin uygulanmasını mümkün kılan bilimsel buluşlar sıradan insanlar kadar bilim adamlarının da gözlerini kamaştırdı. Bugün karşımıza kâh bilimci (scientist), kâh deneyci (ampirist) olarak  çıkan ahlâkî-felsefî bir duruş var. Bu duruş eğitim sistemimize ve resmî ideolojimize öyle derinden işlemiş ki <strong>sorgulanması dahi çok sayıda insanı öfkelendirebiliyor</strong>, rejimin savunma mekanizmalarını harekete geçirebiliyor.  Bilim ve teknolojinin insanlığa otomatik olarak barış getireceğinden şüphe etmek neredeyse bir suç. Buna cüret edenler <strong>gericilikle</strong>, <strong>bağnazlıkla</strong> suçlanabiliyor.  Pozitivizm ve “modern” yaşam üzerine yazılmış makalelerimizin bir derlemesini 75 sayfalık bir kitap halinde sunuyoruz. PDF formatındaki bu kitabı <a href="http://www.derindusunce.org/img/pozitivizm_derin_dusunce_org.pdf">buradan</a> indirebilirsiniz.  </p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/05/aydin_kimdir_a.pdf" target="_blank"><img class="alignright size-medium wp-image-16510" title="aydin_kimdir" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/05/aydin_kimdir.jpg" alt="" width="107" height="151" /></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/05/aydin_kimdir_a.pdf" target="_blank"><strong>Aydın kimdir? Muhafaza’nın ve Değişim’in kimyası</strong></a></p>
<p style="text-align: justify;">Aydın konusu gerçekten sorunlu görülüyor. Her ideoloji, her grup kendi liderini, kahramanını aydını ilan ediyor çünkü. Tam da bu sebeple tanımından önce başka bir sıfata daha ihtiyaç duyuluyor: Reformist <strong>aydın</strong>, muhafazakar <strong>aydın</strong>, Kürt <strong>aydını</strong>, Türk <strong>aydını</strong>, vs.. Kısacası “aydın olmak” hem toprak(toplum) hem de tohum(aydın) gibi üzerinde durulup incelenmesi yazılıp çizilmesi gereken bir kavram. Değişimin adresi kabul edilen Aydın’ın tanımı konusunda muhafazakar olunabilir mi?” 130 sayfalık bu kitapta modernleşme sürecinde Aydın’ı ve Aydınlanma’yı sorgulayan bakış açıları bulacaksınız. Ama teori ile yetinmeyen,  fikrin eyleme dönüşmesini, Cumhuriyet’i, demokrasiyi ve sivil itaatsizlik olgusunu da sorgulayan yazılar bunlar. <span style="color: #0066cc;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/05/aydin_kimdir_a.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a></span></p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf" target="_blank"><strong>T<span style="color: #0000ff;">ürkiye’nin Ulus-Devlet Sorunu</span></strong></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091225_derin_dusunce_org_ulus_devlet.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf" target="_blank"></a><a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf" target="_blank"><img class="alignleft size-full wp-image-7896" title="20091225_derin_dusunce_org_ulus_devlet_pt" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091225_derin_dusunce_org_ulus_devlet_pt.jpg" alt="" width="125" height="183" /></a>Devlet gibi soğuk ve katı bir yapı bizimle olan ilişkisini <strong>hukuk</strong> yerine <strong>ırkımıza</strong> ya da <strong>inançlarımıza</strong> göre düzenleyebilir mi? GERÇEK hayatı son derecede dinamik ve renkli biz “insanların”. Birden fazla şehre, mahalleye, gruba, klübe, cemaate, etnik köke, şirkete, mesleğe, gelir grubuna ait olabiliriz ve bu aidiyet hayatımız boyunca değişebilir. Oysa devletimiz hâlâ başörtüsüyle uğraşıyor, kimi devlet memurları <strong>“ne mutlu Türk’üm”</strong> demeyenleri iç düşman ilân ediyor, Sünnî İslâm derslerini zorla herkese okutuyor… Bizim paramızla, <strong>bizim iyiliğimiz için(!) bize rağmen… </strong>Kürt sorunu, başörtüsü sorunu, Hıristiyan azınlıklar sorunu… Bizleri sadece “insan” olarak göremeyen devletimizin halkıyla bir sorunu var. Türkiye’nin “sorunlarının” kaynağı sakın <strong>ulus-devlet</strong> modeli olmasın? 80 sayfalık bu kitap Kurtuluş savaşı’ndan sonra Türkiye’ye giydirilmiş olan deli gömleğine işaret ediyor.  Ne mutlu “insanım” diyene! <a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf" target="_blank"><strong>Kitabı buradan indirin</strong></a>.</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2012/05/02/insanin-metalasmasi-mahremiyet-ve-modern-devlet/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2012/05/02/insanin-metalasmasi-mahremiyet-ve-modern-devlet/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>İsyandan Dirliğe / Lütfi Bergen</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2012/04/22/isyandan-dirlige-lutfi-bergen/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2012/04/22/isyandan-dirlige-lutfi-bergen/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 21 Apr 2012 22:13:33 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Konuk Yazar</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Kitap Tanıtımı]]></category>

		<category><![CDATA[Modernleşme]]></category>

		<category><![CDATA[Toplum]]></category>

		<category><![CDATA[Uygar(?) Batı]]></category>

		<category><![CDATA[İslam]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=21580</guid>
		<description><![CDATA[Alper Gürkan
&#8220;&#8230; denilebilir ki Osmanlı&#8217;nın Batı&#8217;ya mağlup olmasının diğer anlamı, Batı paradigmasını kabûl etmesiydi. Ki uzunca bir zamandır günlük hayatımızı, iktisadî yapımızı, fikrî dünyamızı oluşturan bir çerçeve olarak mevcûd bilimsel ve düşünsel paradigma da moderniteye dayanmaktadır. Bilindiği üzere paradigma, kabaca düşünsel çerçevedir. Baskınlığı, zorlayıcılığı ve yönlendiriciliğiyle bir çerçeveden öte bir huduttur, belki zindandır &#8230;&#8221;
 (Hece dergisinde [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em><a href="http://alpergurkan.blogspot.fr/2012/04/musluman-dusuncesinde-unutulmus-bir.html" target="_blank">Alper Gürkan</a></em></strong></p>
<p><strong><em><a href="http://1.bp.blogspot.com/-MibBWlE__rM/T5MLChmA8RI/AAAAAAAAAGU/SdTIsg0TJsM/s1600/isyandan+dirli%C4%9Fe.jpg"><img class="alignright" src="http://1.bp.blogspot.com/-MibBWlE__rM/T5MLChmA8RI/AAAAAAAAAGU/SdTIsg0TJsM/s400/isyandan+dirli%C4%9Fe.jpg" border="0" alt="" width="203" height="323" /></a>&#8220;&#8230; denilebilir ki Osmanlı&#8217;nın Batı&#8217;ya mağlup olmasının diğer anlamı, Batı paradigmasını kabûl etmesiydi. Ki uzunca bir zamandır günlük hayatımızı, iktisadî yapımızı, fikrî dünyamızı oluşturan bir çerçeve olarak mevcûd bilimsel ve düşünsel paradigma da moderniteye dayanmaktadır. Bilindiği üzere paradigma, kabaca düşünsel çerçevedir. Baskınlığı, zorlayıcılığı ve yönlendiriciliğiyle bir çerçeveden öte bir huduttur, belki zindandır &#8230;&#8221;</em></strong></p>
<p> (<a href="http://www.hece.com.tr/hecedergisi.0000.htm" target="_blank">Hece</a> dergisinde (Mart 2012) yayımlanmıştır.)<br />
 Akif Emre, 28 Şubat sürecinde yaşananlarla birlikte Türkiye&#8217;de Müslüman düşünce hareketliliğinin kırılmasından söz ettiği bir yazısında<a name="_ftnref1" href="http://www.blogger.com/blogger.g?blogID=1797479510220397309#_ftn1">[1]</a> &#8220;<em>Post modern darbenin asıl sarsıcı etkisi, Müslüman aydınların fikrî gündemlerinde yaşanan daralma, kırılma ve geri çekilme(</em>dir<em>)</em>.&#8221; diye yazar. Uzun sürmüş bir bastırılmışlığa ve son askerî darbenin üzerinden on yıldan fazla zaman geçmiş olmasına rağmen, <em>şehirlerin uzak bir yerlerinde</em> gelişip yaygınlaşan fikir odakları ve yayınlar çevresinde çok farklı yönelim ve analizlerle dolu bir düşünce iklimi gelişmekteydi. Bu gelişmenin durdurulma harekâtı olarak da okunabilecek olan 28 Şubat&#8217;la birlikte ortaya çıkan tablodan karamsarlıkla söz eden Emre, yazının devamında İslâmî iddialara sahip entelektüel kesimin dilini yitirdiğine değinir: &#8220;<em>Kendi özgüvenini kaybetme süreciyle birlikte yaşanan bu özgün dilin kaybı aslında Türkiye&#8217;nin geleceği açısından en önemli kayıptır. Bu gerçeği henüz İslami hassasiyeti olan kesimler fark edebilmiş, vahametini kavrayabilmiş değiller.&#8221;</em> <span id="more-21580"></span><br />
<a name="more"></a>90&#8242;lı yıllar küreselleşmeye dair baskınlığın Türkiye&#8217;den de hissedilebilir bir doza yükselmesine sahne oldu. Bir yandan demokratik sistem içerisinde 12 Eylül&#8217;ün tozları silkelenmeye çalışılırken diğer yandan da toplumsal, siyâsal, ahlâkî konularda üretilen fikirler ve yürütülen tartışmaların çeşitliliği içerisinde bir çıkış aranıyordu söz konusu çevrelerde. Yaygınlaşan tercüme ve te&#8217;lîf eserler etrafında gelişen fikrî zenginlikle birlikte küreselleşmenin harâreti dâhilinde kapitalizm, modernleşme, kalkınma gibi netâmeli konular da kaybedilmiş hikmetin kıyılarında aranıyordu. <br />
Bu arayışlardan birisi de Lütfi Bergen&#8217;in &#8220;<em>Azgelişmişlik Üstünlüktür</em>&#8221; kitabıyla olgunlaşmaya başlamıştı. Dergâh câmiasının neşriyatı içinde ortaya konmuş İsmet Özel ve Nurettin Topçu&#8217;nun yeterince tartışılmamış görüşlerinden doğan bu kitap; &#8220;<em>yüzyıla İslâmi düşüncenin ‘farklı&#8217; bakıştan açılımlarını yani mümkünlerini keşfederek çıkma kaygısının bir ürünü olarak</em>&#8221; (Bergen,1996:8) yazılmıştı. Bu çerçevede İslâmî<strong> </strong>düşüncenin modernliğe yine modernlik üzerinden, kalkınma problemi çevresinde cevap ürettiğini ve bu yüzden de reddedilmiş olan laik zihniyetle barıştığını (a.g.e:8) ve İslâm&#8217;ın Müslümanların elinde İslâmcılık şekliyle adl&#8217;i tesise yetmeyeceğini yazmıştı.(a.g.e:212)<br />
Lütfi Bergen, on beş yıl sonra yayımlanan son kitabı &#8220;<em>İsyandan Dirliğe-Anadolu&#8217;da Yerli Olmak<a name="_ftnref2" href="http://www.blogger.com/blogger.g?blogID=1797479510220397309#_ftn2"><strong>[2]</strong></a></em>&#8221; ile yeni bir anlam diyârına soktuğu &#8220;yerlilik&#8221; mefhumunun etrafında dolaşırken Batıya nisbeten alınan tavırların ötesinde kendi merkezini arayanlara seslenmeye devam ediyor. Düşünce dünyasının Batı&#8217;ya karşı sığındığı tepkisel tutumu eleştiriyor ve ideolojilerin çözümsüzlüğe mahkûm ettiği<strong> </strong>Müslümanları bir paradigma değişimine dâvet ediyor. Bu yönüyle <em>İsyandan Dirliğe</em> ile kökleri birkaç yüz yıl öncesine dayanan bir sapma olan modernleşme düşüncesini eleştirel bir düzlemde değerlendiriyor. Bergen, daha önce kaleme aldığı mes&#8217;elelere daha derinlikli ve dayanaklı bir şekilde yaklaşarak, tezlerini güçlendiriyor ve modernleşme aleyhinde kuru laflar etmek yerine tarihsel bir perspektiften çözüm önerileri, kurtuluş yolları sunuyor okura.<br />
<em>İsyandan Dirliğe</em>, her şeyden önce, özellikle son doksan yılda mahkûm edildiğimiz düşünce prangalarından, mahrûm edildiğimiz düşünce pratikleriyle kurtulmanın haritasına sahip diyebiliriz. Bu pratiklerin yönelimiyse kitabın üç bölümüyle ortaya çıkan üç boyutuna dağılmış: Öncelikle Arabî ve Farsî olarak tasnif edilmiş yönetsel ve fikrî temellere dayanan İslâmî hayatın Anadolu&#8217;da yeniden biçimlenişi inceleniyor. Müteakiben, ideolojilerin çözümsüzlüğüne gark olmuş düşüncesinin, bozulan dirlik düzeninin, tahrip edilip yozlaştırılmış ma&#8217;neviyyâtının kuraklığında ıstırap çeken Anadolu Müslümanlarının ma&#8217;rûz bırakıldığı başka türlü düşünememe sıkıntısı dile getiriliyor. Ve nihâyet &#8220;<em>bir cevabın peşinde,</em>&#8221; merkezileştirilmiş düşünce ve yöntemlerin reddedilerek kaynağını yerli olandan alan yeni merkezlerin oluşturulması ve düşüncenin yeniden yapılandırılması üzerinde duruluyor. Yani, okura yeni bir paradigma sunuluyor&#8230;<br />
<strong>Çöküşten Dirliğe</strong> İbn Arabî ve tasavvuf araştırmalarıyla tanınan William C. Chittick, İslâmî irfân geleneğinin ma&#8217;rûz kaldığı ilgisizlikten yakınırken ve Müslüman bilim adamlarının irfânî bir tarzda düşünüp düşünmedikleri şüphesini dile getirirken şöyle der:  &#8221;<em>Aynı anda hem modern anlamda bir bilim adamı, hem de âlemi ve nefsi Kur&#8217;an ve Sünnet&#8217;te izah edildiği gibi anlayan bir Müslüman olmak mümkün müdür? Peki, hem bir sosyolog olmak, hem de tevhid kavramının iç manasına uygun düşünebilmek mümkün müdür?</em>&#8221; (Chittick,2010:36)<br />
Esasen bu tarz sorular, Batı&#8217;nın hamleleri karşısında sürekli mevzi değiştirmek zorunda kalan ve her mağlubiyette kendini yıkıp yeniden inşa etmek ihtiyacı duyan Osmanlı münevverinin, kendinden sonrakilere bıraktığı bir miras oldu. Birçok soru, çözüm önerisi ve çözümsüzlük de aynı sebebe dayanan komplekslerle birlikte sonraki nesillere tevârüs etti. Osmanlı, sadece devlet olarak değil bir bölge olarak kaybettiği siyâsal konumlanışını -Batı&#8217;ya göre- yeniden tesis etmeye çabalarken askerî ve iktisadî başarısızlıklarla yüzleştikçe ortaya çıkan panik havasında onu var kılan cemiyyet vasıflarını da yitirdi. Bu sadece devletten kaynaklanmıyordu, münevverlerin de payı vardı elbette: Batı&#8217;daki ictimâî hareketlilikler ve içerideki siyâsî karmaşalar sebebiyle nereye tutunacağını kestiremeyen, kime güveneceğini bilemeyen, inandıklarıyla yaşadıklarını yüzleştirdikçe yaşadıklarına inanmaya başlayan bir aydın tipi ortaya çıkmıştı zamanla. Fikirleri birbirine bağlayan yaklaşık değerler zihinlere yeni bir duvar örmeye başlarken, bütün entelektüelite, yüzlerce yıllık geçmişin sorgulanması ve yargılanmasına dayanmaya başladı. Çözüm de hemen bulundu: &#8220;Batı&#8217;nın ilmin almalıydık!&#8221; <br />
<a href="http://1.bp.blogspot.com/-MibBWlE__rM/T5MLChmA8RI/AAAAAAAAAGU/SdTIsg0TJsM/s1600/isyandan+dirli%C4%9Fe.jpg"></a> <em>İsyandan Dirliğe</em>&#8216;nin henüz önsözünde Bergen&#8217;in değindiği ilk husûs da bu olur: &#8220;<em>Müslümanlar, Osmanlı&#8217;nın yıkılışı ile Batı uygarlığının üstün sayıldığı bir dünya algısına saplandılar</em>.&#8221; (s.9) Yani denilebilir ki Osmanlı&#8217;nın Batı&#8217;ya mağlup olmasının diğer anlamı, Batı paradigmasını kabûl etmesiydi. Ki uzunca bir zamandır günlük hayatımızı, iktisadî yapımızı, fikrî dünyamızı oluşturan bir çerçeve olarak mevcûd bilimsel ve düşünsel paradigma da moderniteye dayanmaktadır. Bilindiği üzere paradigma, kabaca düşünsel çerçevedir. Baskınlığı, zorlayıcılığı ve yönlendiriciliğiyle bir çerçeveden öte bir huduttur, belki zindandır. O halde geleneğin ve onun bileşenlerinin dışlanarak yerine rasyonelleşmenin etrafında zuhûr eden değer sistemlerinin tüm hayatı biçimlendirme anlayışı oldu esas mağlûbiyet. Ki bir paylaşım mücâdelesi olan (Kızılçelik, 2000) I. Dünya Savaşı ile son bulan Osmanlı Devleti, gerek iktisadî yapısındaki tarıma dayalı üretim tarzı, gerek cemiyyet yapısındaki vasıfları itibariyle uzun müddet geleneksel/dayanışmacı toplum biçimini muhâfaza etmeye çalışmış, emperyalist Batı koalisyonu tarafından parçalanmış ve XVII. yüzyıldan beri zayıf seyreden &#8220;modernleştirilme&#8221; sürecine hapsedilmiştir. Bu süreçle birlikte Osmanlı siyâsîlerinin ve münevverlerinin dayanabildiği üç tarz-ı siyâset ortaya çıkmıştır: Osmanlıcılık, İslâmcılık ve Türkçülük. Yusuf Akçura bu üç siyâset tarzına değinirken her üçünün de Batı çıkışlı olduğunu yazar. Batı&#8217;dan esinlenen ve ilerleme fikri etrafında dolaşan&#8230; (1976:19-37)<br />
&#8220;<em>Tuhaf bir şekilde endüstriyel toplum tasavvurunu savunanlar ilk başta Müslüman düşünce adamları (Akif, Bediüzzaman, Ş. Günaltay) olmuştur</em>.&#8221; (s.36) diyen Bergen&#8217;in İslâmcılık yahut muhâfazakârlık siyâsetlerini tenkidinin de temelinde bu durum yatar: İslâmcılık diye anılan toplumsal düşünce biçiminin kendisinin de modern olduğuna değinir ve Müslüman düşüncesinin tabîatının kendiliğinden olması gereken bir söylemle değil Batı&#8217;ya göre/moderniteye karşı bir tepkiden doğduğuna işaret eder. Türkiye&#8217;de Müslüman düşüncenin kapitalizmi, komünizm aleyhinde tek modern süreç olarak algıladığına değinir. Ya da İslâmcılığın, Cumhuriyet ideolojisiyle aynı paradigmalardan baktığını, moderniteyle çatışırken onun silahlarını kullandığını ama buna rağmen &#8220;<em>Müslüman toplumların uyanışını, adil bir içtimai yaşamı, bereketli bir iktisadi ortamı sunacak zemini inşa</em>&#8221; edemediğini vurgular. (s.65)<br />
<strong>Anadolu&#8217;da Müslüman Olmak</strong> <em>İsyandan Dirliğe</em>&#8216;nin I.Bölümü, &#8220;<em>Kaosta Müslüman Olmak</em>&#8220;; Bergen&#8217;in fikriyatının çekirdeği de olan İslâm&#8217;ın toplumsal yahut medenî tavrına dairdir. &#8220;<em>Sahabeler suikasta uğramış üç halifenin ardından politik alanın dışına çıktılar</em>.&#8221; (s.15) cümlesiyle başlar ve Yesrib&#8217;te kurulan ilk medineden, Yesevî&#8217;nin meş&#8217;alesinin izinden akın akın gelen Horasan Erlerinin Anadolu&#8217;da kurdukları nizâma uzanır.<br />
Anadolu&#8217;da Müslüman olmayı; kavmî ve tarihî bakımdan bir sentez olarak gören Bergen bu durumu, &#8220;<em>apolitik, ehli sa&#8217;y, ehli dirlik, feta, kozmopolit ve fakirlik</em>&#8221; ile niteler. Geçim ehli olarak elinin emeğiyle beslenen, mevâlî, alt kimlik üretmeyen, İslâm olana menşe aramayan, Bizans&#8217;la savaşan Anadoluculuk;<em> </em>&#8220;<em>Müslümanlığın üçüncü ve esaslı</em>&#8221; timsalidir. Bu esasın dayanağıysa &#8220;<em>Türklerin İmam-ı Azam, Maturudi, Farabi, Maverdi ve Ahmet Yesevi üzerinden</em>&#8221; (s.18) kurdukları sufî-fıkıh yapısıdır. İktisadî zihniyeti sımsıkı saran dini merkezine alarak, fıkhı iktidarın hizmetinden kurtaran ve şahsî hak ve hürriyetleri savunan bir esasla hareket eden İmam-ı Azam&#8217;ın etkilerini üstünde taşıyan Ahîlik ile dirilmiştir Anadolu. Kendilerinden önceki İslâmî devletlerin içinde kaynayan kazanlardan kaçarcasına Anadolu&#8217;ya gelenler, burada yeni bir nizâm kurarlar. Yazarın Türk modeli ya da Anadolu Nizâmı diye adlandırdığı bu düzen üçlü bir sacayağıyla ayaktadır: &#8220;<em>1.Türkçe konuşma, 2.Müslümanla savaşmama, 3.Tımar-dirlik sistemine tabiiyet.</em>&#8221; (s.19) Küçük esnaf, san&#8217;atkâr ve çiftçilerin mahâretinde &#8220;<em>Kırda tımar ve şehirde ahilik</em>&#8221; (s.98) üstünde yükselir medeniyyet&#8230;<br />
Anadolu&#8217;da zuhur eden bu Müslüman kimliği Horasanî temellerle izah eden Bergen, son dönemde sıkça karşımıza çıkan İslâmî<strong> </strong>sol ya da cemaatçi sol gibi mes&#8217;elelere de uzanarak bu kavramların kökenle ilişkilerini sorguladığı detaylara da yer verir ilk bölümde. Bu konu önemlidir, çünkü; &#8220;<em>Modern Türk siyasi ve iktisadi düşüncesinin normal mecrasında serpilen epistemik cemaatin pozitivist, rasyonel, kalkınmacı iktidar biçimlenmesini eleştirel felsefe açısından yeniden değerlendiren bir düşünce-inanç çizgisi geliştirmesi, Müslümanca yaşamanın en temel derdidir</em>.&#8221; (s.34) yazara göre. Bunun için önce yeni bir ahlakçılık olarak değerlendirdiği Anadolu sosyalizmini tartışan Nurettin Topçu&#8217;ya çevirir yüzünü, ondan beri Türkiye&#8217;de sol nitelikli bir İslâmî<strong> </strong>tasavvurun gelişmediğine değinir. Topçu&#8217;nun yolunu, kapitalizme karşı koyabilecek yegâne yol olarak niteler. Sonra Cemil Meriç&#8217;in Saint-Simon&#8217;a yaklaşımını ele alır ve Turgut Cansever&#8217;in kentleşme sorunu etrafındaki değerlendirmelerine yönlendirir okuru.<br />
<strong>Çözümsüzlüğün iki ayağı: Modernleşme ve modernleşememe</strong> &#8220;<em>İsyandan Dirliğe</em>&#8220;nin II.Bölümü olan &#8220;<em>Modernizm ile Çatışmak</em>&#8220;taki on altı makalede; Batının yeni bir uygarlık söylemiyle ortaya çıkışı, bu tezâhüre Müslümanların etkisi ve sonrasında özellikle Osmanlı&#8217;nın karşı tavrı ele alınır.<br />
Bergen&#8217;in özellikle vurguladığı Pirenne tezi temelde İslâm&#8217;ın ilerleyişiyle beraber Batının hayat bulduğu Akdeniz&#8217;de gerilemeye, ticâret gücünü yitirmeye ve Kuzeye çekilirken Antik gelenekten kopmaya başlaması üstünedir. Buna göre ticâret olanaklarını yitiren Avrupa asker besleyebilmek için toprak dağıtır: &#8220;<em>Avrupa feodalizminin kökeni İslam&#8217;dı</em>(r). (&#8230;) <em>Avrupa&#8217;daki paradigma değişikliği (&#8230;) İslam tehlikesi karşısında</em>&#8221; (s.135-136) oluşmuştur. Aynı sebeple &#8220;<em>Avrupa feodal toplum düzeninden emperyalist ve endüstriyel topluma Türklerin Avrupa&#8217;ya girişinin neticesinde geçmek zorunda kal</em>(mıştır.)&#8221; (s.136) Ki Avrupa&#8217;nın dünyayı keşfetmek! üzere gemilerle okyanusa açıldığında da ellerindeki harita ve pusulalar Müslümanlara aittir.<br />
&#8220;<em>Batı, Müslümanlarla çatıştığı her tarihsel dönemde ekonomik düzenini değiştirmek ve dönüşüme uğramak zorunda kaldı. Buna mukabil İslamcılık da Batı için kesinlikle karşıt bir ideolojik yapılanma olamadı&#8230;</em>&#8221; (s.138) Orhan Pamuk&#8217;un Doğu-Batı diyalektiği üstüne kurulmuş olan, &#8220;<em>Osmanlı&#8217;yı özne Avrupalı&#8217;yı öteki olarak inşa eden</em>&#8221; (Köroğlu,1999:156) ve &#8220;<em>Ben neden benim?</em>&#8221; sorusunun etrafında dolaşan <em>Beyaz Kale</em> romanındaki Venedikli tutsakla Hoca&#8217;nın değişimi gibi, Batı dönüşürken Osmanlı da Bergen&#8217;in deyişiyle <em>Frenkleşme</em> sürecine girdi. Bunu üç açıdan ele almak mümkün: İktisadî, idarî ve hukukî. Henüz Fatih zamanında yönetim ve asker devşirmelerle doldurulmaya başlanmıştı. Fethin ertesi günü Vezir-i Azam Çandarlı Halil Paşa azledilerek yerine devşirme Zaganuz Paşa geçmişti. (İnalcık,2010:110) Bu durum imparatorluğun talep ettiği sınırsız iktidâr isteğine Türklerin muhâlefet etme olasılığından kaynaklanmaktaydı. (Ecevit,1990) Ki aynı bağlamda nizâm-ı âlem için kardeş katli de Fatih zamanında bir &#8220;iç-engelleme&#8221; tarzı olarak geliştirilmişti. &#8220;<em>Fetih&#8217;ten sonra Anadolu&#8217;daki Ermenilerin İstanbul&#8217;a davet edilmesi ve patrikhane inşa edilmesi</em>&#8221; de (Yarar,2002:38) Osmanlı&#8217;nın bu yeni politikasının bir işaretiydi. Avrupa&#8217;da alınan topraklarla birlikte yüklenilen külfetler tımarı bozmuş ve fıkıh sistemi de Gazalî&#8217;ye dönmüştü: &#8220;<em>İslam tarihinde Nizamülmülk-Gazali çizgisi devlet-ahlak adamı temelli bir medeniyet projesi kurarken, İmam-ı Azam-Ahmet Yesevi-Ahi Evran (Nasreddin Hoca)-Hacı Bayram Veli çizgisinin de alim, asgar, esnaf zümreyle medeniyet işlediği düşünülebilir. (&#8230;) Yesevi çizgisinin Türk (Müslüman), Gazali çizgisinin devşirme karakteri baskındır.</em>&#8221; (s:56)<br />
<strong>Yerlilik Mihverinde Bir Cevap</strong> &#8220;<em>İsyandan Dirliğe</em>&#8220;nin III.Bölümünü kitabın başından beri dikkatle işlenmiş mes&#8217;elelere çözüm niteliği taşıyan bir bakışla yaklaşan &#8220;<em>Bir Cevabın Peşinde Var Olmak</em>&#8221; oluşturur. Bergen, bugünle tarih arasında kurduğu akıl mekiği sayesinde artık kan pompalamayan ve vücudun kan değişimini/yenilenmeyi/tecdidi sağlayamayan kalbin varlığını odağa alır. Vücut yorulmuş, bî-tâb düşmüş, elleri, bacağı tutmaz olmuş, organları pes etmiş, kılcal damarlar tıkanmış&#8230; En kötüsü de beyin uyuşmuş&#8230; Hikmet unutulmuştur&#8230; <br />
 &#8221;<em>Müslümanlar</em>&#8221; diyor Lütfi Bergen bir düğümü açtığı &#8220;Evet, Habil&#8221;de; &#8221; ‘<em>geri kalmışlık/mağdurluk&#8217; psikolojisi ile muhataplarından ‘rövanş alma&#8217; cehdiyle hareket ediyorlar. Oysa ilahi sünnet göstermiştir ki acıyı acıyla ovmayı va&#8217;z eden peygamber yoktur. Ashab-ı Güzin, eziyet görmüş, lakin mağduriyetini isyan veya şiddetin gerekçesi kılmamıştı. Hakkı söylemenin kendisinden başka eylem yoktur. Gariplerin yolu budur</em>.&#8221;<br />
Tek dertleri bir gölgelik olarak gördükleri bu dünyada, &#8220;bir yel esip geçmiş gibi&#8221; tek lâhza nefeslenmek olan &#8220;garîb yâhût yolcu&#8221; Müslümanlar için felah yolunun kalkınmacı, sanayileşmeci yaklaşımlar gibi modernize edilmiş toplumsal ve ekonomik söylemler olmadığına vurgu yapıyor burada ve &#8220;<em>Azgelişmişlik Üstünlüktür</em>&#8221; demeye devam ediyor. Şiddet ya da isyanla kurtuluş aramanın da anlamsızlığına değiniyor ve çözümün şiddet olmadığına örnek olsun diye; İmam-ı Azam&#8217;ı, Ebu Zer&#8217;i, Gandhi&#8217;yi, Hasan-ı Basrî&#8217;yi anlatıyor. Anadolu&#8217;da medeniyyetin köklenmesinde te&#8217;siri olan tüm hikmet sahiplerinin ortak özelliğinin Habil&#8217;den beridir aynı olduğuna değiniyor.<br />
Buna göre Habil, rabbinin kurbânlarını kabûl etmesine ve yani da&#8217;vâsında haklı olmasına rağmen tehdît ya da zora başvurmamıştır. Belki de kitabın en dikkate değer mes&#8217;elelerinden birisi olan bu değerlendirme, oldukça geniş bir perspektif içinde örneklendirilerek bir tutum olarak da tavsiye edilmektedir. Şöyle ki Bergen; bir zulüm, istibdat yâhût kapitalist/modern süreçler gibi bir gayr-i meşruiyet barındıran devir, yönetici yâhût düzenler aleyhine &#8220;<em>evet, isyan</em>&#8221; değil;<em> &#8220;evet, Habil!</em>&#8221; diyor. Anadolu Müslümanlarının bu yönden müşterek vasıfları, direnişi olumlarken isyana bulaşmamalarıdır ona göre. Nebî ve rasûllerin Adem&#8217;den Rasûlullah (sav)&#8217;a değin mücadele biçimleri cedel, sükût, beyan, sabır, ayrılma, anlaşma, kabûl üzere olmuş ama kıtal, inkılâb, çatışma biçimine asla dönüşmemiştir. Nitekim Hasan-ı Basrî, Emevî krallarına itaat etmenin vacip olduğunu söylerken beş işin yürütülmesini de buna gerekçe olarak gösterir: Cum&#8217;a namazını kıldırmak, cemaatin birliği, ganimet malların durumu, sınırların ve geçitlerin korunması. (Bergen de Gazalî&#8217;den beş emniyeti şöyle sıralar: Din, can, mal, nesil, akıl emniyetleri.) &#8220;<em>Bu krallar, meydanda at oynatsalar da, insanlar onların peşine takılsalar da ve günah kalplerine yerleşmiş olsa da Hakk bizleri onlara itaat etmeye mecbur kılar, onlara karşı isyan etmemizi yasaklar</em>.&#8221; (Ebu Zehra,1978:112) Zerkani&#8217;nin <em>Şerh-i Muvatta</em>&#8217;sından da öğreniyoruz ki ehl-i sünnet âlimleri de bu yolu tutmuşlardır. (Cilt:2,292; aktaran Ebu Zehra,1978:113) Bu direnişin sosyo-ekonomik boyutuysa fakr halidir&#8230; Bir gün <em>Kudüs&#8217;ü de bu garipler fethedecek(</em>tir<em>.)</em> (s.108)<br />
Bir gün ashabı Rasûl (sav)&#8217;ün yanında dünyalıktan bahsettiler. Bunun üzerine Rasûllullah (sav) şöyle diyordu: &#8220;<em>Duymuyor musunuz? Sade yaşamak imandandır.</em>&#8221; (Ebu Davud, Tereccül 2, aktaran: Nevevi,2002:179) &#8220;<em>Benden sonra size dünya nimetlerinin ve güzelliklerinin açılmasından ve onlara gönlünüzü kaptıracağınızdan korkuyorum</em>.&#8221; (Buharî, Zekat 47, aktaran: Nevevi,2002:166) diyen de &#8220;<em>Şüphesiz her ümmetin bir fitnesi vardır. Benim ümmetimin fitnesi, imtihan vesilesi de maldır.</em> &#8220;(Tırmızi, Zühd 26, aktaran: Nevevi,2002:170) diyen de &#8220;<em>Fakrını fahri (onuru) olarak gören</em>&#8220;dir.<br />
Musa&#8217;nın kavmini alarak çöle çekilmesinde gördüğümüz &#8220;<em>uygarlığın terki</em>&#8221; tavrına (Bergen,1996:110) benzer şekilde &#8220;tüketmiyorum&#8221; denildiği anda paradigmasını yitirip çökmeye mahkûm gözüken Batı için felsefî sıçrama fikrinin reddedildiği &#8220;<em>Müslümanlar Çekilirse Batı Uygarlığı Yıkılacak</em>&#8221; başlıklı makalede bolluk üretimine dayalı endüstrinin köle de ürettiği vurgulanıyor. Kendi içlerinden çıkan canhıraş çığlıklara, kesîf tenkidlere rağmen ısrarla benzemeye çabaladığımız bu toplum tipinin üretip sonra da beslendiği eşya dizgesinden bağımsız olarak felsefî üretim çağrısı yapılıyor: &#8220;<em>İsa (as) emperyal bir eşya bolluğu dayatan Roma&#8217;yı ihtiyaçlarını azaltarak yıkmayı bize öğretmişti. Post modern toplumun tüketim dayatmalarından bizi kurtaracak (felaha erdirecek) olan din de Batı paradigmasının yıkılacağını vaat etmektedir</em>.&#8221; (s:285) <br />
Nihayetinde Batılı olmamasına rağmen Batılı gibi düşünmek, yaşamak, tüketmek gayreti sadece yozlaşma ve melezleşme getirmiştir. Shayegan&#8217;ın deyişiyle artık ortaya çıkan &#8220;<em>Ne odur, ne de öteki; melezdir (&#8230;) çarpık ve bozuktur.</em>&#8221; (s:208) Aslında bir modernleşememe halidir bu. Nitekim geçen zaman zarfında tüketim alışkanları da dâhil olmak üzere yaşam tarzının hiçbir sahasında Batılı bir uygarlık libâsına bürünmüş herhangi bir Müslüman toplum henüz ortaya çıkmış değildir. Her ne kadar bazı yazarlar söz konusu uygarlaşmanın esas mahiyetinin, cumhuriyetten en az yüz yıl önce olması hasebiyle Osmanlı Batılılaşması olduğunu, Milli Mücadele&#8217;nin ve Kemalist cumhûriyetin tam aksine Tanzimat sonrası devirde Batı aleyhtarlığının en şiddetli zamanında ortaya çıktığını söylese de (Nişanyan, 2009:231) Marksist terminolojiyle üst yapısal bir evrim niteliği taşıyan 1923 sonrası söylem ve eylemler açıktır. Hayatın tek rehberi olarak fennin (pozitivizmin) kabûlü, tek bir medeniyyetin var olduğu (asrî medeniyyet), ilerleme vurgusu, katı laikliğin ürettiği kurumsallık (sekülerizm), hukukun Batıya adapte edilmesi gibi düşünsel/hukuksal/üst-yapısal düzenlemelerin en kapsamlısı cumhûriyetle birlikte tahakkuk ettirilmiştir. Yaşananlar sadece cemaatten cemiyyete bir dejenerasyon sürecinin merhaleleridir: Dirlik düzeni bir burjuva yaratmak nâmına bozulmuş iktisadî yapıya, mahalleli şehirler soğuk/mat kentlere, cemaat ferdiyetçi zihniyete, dayanışma anlayışı rekabete, sınaî üretim endüstriyalizme benzer olmuştur sadece&#8230;<br />
&#8220;<em>Biz Müslümanlar belki bir bilim sahibi olduk; ama yeni bir toplum tasavvuruyla hareket etmedik. Dolayısıyla Müslümanların geri kalmışlığının nedeni bilimde geri kalmışlık meselesine bağlı değildi. (&#8230;) Müslümanlar 1453 İstanbul fethinden hemen sonra Batıda gelişen ‘yeni bir toplum&#8217; tasavvuruna cevap üretemediler.</em>&#8221; (s:219-221)<br />
Nitekim Bergen de son bölümdeki makalelerde geleneğin sürükleyip getirdiği medeniyyet kavramına muhâlefet eden uygarlık söylem ve inşâ biçimini ele alıyor. Uygarlıkla (civilization) medeniyyetin (umran) aynı şeyler olmamasına vurgu yapıyor. Uygar kentlere karşı medenî şehirler öneriyor. Bunu yaparken Fârâbî&#8217;nin faziletli devletine gönderme yaparak mâddiyâta odaklanmayan ma&#8217;nâ ve fazîletle meşgûl olan şehir tasavvurunu öne çıkarıyor. Türkiye&#8217;nin bugün üç yüz yıla yaklaşan bir sergüzeşti olarak Batılılaşma da&#8217;vâsı, son demde neoliberal ekonomi-politiğe dayanmış bir da&#8217;vâdır. Yazarın deyişiyle &#8220;<em>ayartılmış adamlar ülkesinin&#8221;</em> da&#8217;vâsı&#8230;<br />
&#8220;<em>Günümüzde (&#8230;) Müslümanlar modernlikle çatışmalarını tükettiler. (&#8230;) Cumhuriyet modernleşmesinin muhalif tavrı olarak kurulan İslami grup ve bilinçler, bugün kendine has ve devlete dayanmayan sermaye kesimiyle, muhafazakâr tabanıyla, Türk modernleşmesinin dinamiği haline gelmiştir</em>.&#8221; Bu o kadar ileri götürülmüştür ki bölgesel öncülük rolü yüklenen Türkiye, diğer Müslüman ülkelere örnek gösterilmektedir! &#8220;<em>Türk modernleşmesi Müslümanları da kendine katılmaya ikna ederek, hem Türkiye&#8217;nin değişimini mümkün kılıyor hem de kapitalizmin durdurulabilme imkânını yok ediyor&#8230;</em>&#8221; (s:147) <br />
Bergen&#8217;in mahallelerden medeniyyetin bütününe kadar çözüm odağı olarak işaret ettiği yerlilik kavramı, bir kadîm yerleşmişlik/yerleşiklik değil, İslâm&#8217;ın mürekkep kazanına dâhil olmaktır. Anadolu&#8217;nun dirlik düzeni, dini merkeze alan yönetimidir halkı yerli kılan. Murat Erol&#8217;un deyişiyle, &#8220;<em>bir medeniyetin parçası olarak kalma çabası, bu medeniyete yeniden ait olma, yeni şartlara göre dâhil olma, yeni durum ve esaslara göre de bu medeniyette kalma yoludur.</em>&#8221; (2010:33-51)<br />
Hülâsa edersek Aydınlanma ve moderniteyle dinin dünyadan koparılması, geleneğin değerler sisteminden ve günlük hayattan uzaklaştırılması neticesinde ortaya çıkan hayat; metalaştırılmış, rûhu çalınmış, ma&#8217;nâsı derdest edilmiş, kalbi karartılmış bir dünyadan başka bir şey değildir. <em>İsyandan Dirliğe-Anadolu&#8217;da Yerli Olmak</em>, ideolojilerin ipine sarılmaktan başka bir fikrî olanağı bulamayan modern çağ Müslümanları için bir çıkış yolu sunuyor. Ki bu yol, tarihî gerçeklikte kendine bir hudut çizebildiği gibi ahlâkî,<strong> </strong>iktisadî ve idarî bütünlükte toplumsal olanı tepkisellikten kurtarıyor ve yeniden vahye dayandırıyor. Chittick&#8217;in hem Müslüman olmak hem de bilimle uğraşmak hakkında sorduğu soruya bu çerçevede bir cevap verebilmek imkânı da bu sayede hâsıl oluyor. Alper Gürkan</p>
<p><strong>Kaynakça</strong> <strong>Akçura</strong>, Yusuf (1976); <em>Üç Tarz-ı S</em><em>iy</em><em>â</em><em>s</em><em>et</em>, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara <strong>Bergen</strong>, Lütfi (1996); <em>Azgelişmişlik Üstünlüktür</em>, Ülke Kitapları, İstanbul. <strong>Chittick</strong>, William C. (2010); <em>Kozmostaki Tek Hakikat</em>, (Çev: Ömer Çolakoğlu), Sufi Kitap, İstanbul <strong>Ebu Zehra</strong> (1978); <em>İslâm&#8217;da Siyasi İtikadi ve Fıkhi Mezhepler Tarihi</em>, Hisar Yay., İstanbul. <strong>Ecevit</strong>, Bülent (1990); <em>Toplumsal Kültürün Türk Siyasal Yaşamına Etkisi</em>, Tekin Yay.,İstanbul. <strong>Erol</strong>, Murat (2010); Yerlilik İçin Kavramsal ve Anlamsal Çerçeve, <em>Hece Dergisi</em>, s:162-163-164, Ankara <strong>İnalcık</strong>, Halil (2010); <em>Devlet-i Aliyye-Osmanlı İmparatorluğu Üzerine Araştırmalar</em>-<em>I</em>,Türkiye İş Bankası Yay., 42.Baskı, İstanbul. <strong>Kızılçelik</strong>, Sezgin (2000); <em>Frankfurt Okulu-Eleştirel Teori</em>, Anı Yay., Ankara <strong>Köroğlu</strong>, Erol (1999); Beyaz Kale&#8217;de Özne ve Öteki, <em>Orhan Pamuk&#8217;u Anlamak</em> (Der:Engin Kılıç), İletişim Yay., İstanbul. <strong>Nevevi</strong> (2002); <em>Riyazü&#8217;s Salihin</em>, (Haz: Abdullah Parlıyan), Konya Kitapçılık, Konya <strong>Nişanyan</strong>, Sevan (2009); <em>Yanlış Cumhuriyet-Atatürk ve Kemalizm Üzerine 51 Soru</em>, Kırmızı Yayınları, Dördüncü Baskı, İstanbul. <strong>Yarar</strong>, Hülya (2002); Ermeniler ve Türk-Ermeni İlişkileri, <em>OTAM(Ankara Üniversitesi Osmanlı Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi Dergisi)</em>; Sayı:13, Ankara</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<hr size="1" /><a name="_ftn1" href="http://www.blogger.com/blogger.g?blogID=1797479510220397309#_ftnref1">[1]</a> <a href="http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/?i=21079&amp;y=AkifEmre">http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/?i=21079&amp;y=AkifEmre</a> <a name="_ftn2" href="http://www.blogger.com/blogger.g?blogID=1797479510220397309#_ftnref2">[2]</a>Bergen,Lütfi(2011); <em>İsyandan Dirliğe-Anadolu&#8217;da Yerli Olmak</em>, Ebabil Yayınları, Ankara.</p>
<p> </p>
<p>… E-kitap okumak için…</p>
<p style="text-align: justify;"><strong> <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/02/islamcilik_kitap_k.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-14898" title="islamcilik_kitap_k" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/02/islamcilik_kitap_k.jpg" alt="" width="118" height="183" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/img/Islamcilik-devrim-demokrasi.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"> İslâmcılık, Devrim ile Demokrasi Kavşağında </span></a></strong></p>
<p>Müslümanca yaşamak için devletin de “Müslüman” olması mı gerekiyor? Bu o kadar net değil. Çünkü İslâm’ın gereği olan “kısıtlamaları” insan en başta kendi nefsine uygulamalı. Aksi takdirde dinî mecburiyet ve yasakların kanun gücüyle dayatılması vatandaşı çocuklaştırıyor ister istemez. <strong>İ</strong><strong>yi-kötü ayrımı yapmak, iyiden yana tercih kullanacak cesareti bulmak gibi insanî güzellikler devletin elinde bürokratik malzeme haline geliyor. </strong>21ci asırda Müslümanca yaşamak kolay değil. Yani İslâm’ın özüne dair olanı, değişmezleri korumak ama son kullanma tarihi geçmiş geleneklerden kurtulmak. AKP’yi iktidara taşıyan fikrî yapıyı, Demokrasi-İslâm ilişkisini, İran’ı ve Milli Görüş’ü  sorguladığımız bu kitabı ilginize sunuyoruz. <strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/Islamcilik-devrim-demokrasi.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></a></strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"> <span style="color: #0000ff;"><strong>M<span><span><span>ü</span>slüman’ın Zaman’la imtihanı </span></span></strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091210_derin_dusunce_org_musluman.jpg"></a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/musluman_zaman.pdf" target="_blank"><span style="color: #3366ff;"><img class="alignleft size-medium wp-image-7624" title="20091210_derin_dusunce_org_musluman" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091210_derin_dusunce_org_musluman-203x300.jpg" alt="" width="114" height="155" /></span></a></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Sunuş</strong>: Müslümanlar dünyanın toplam nüfusunun %20’sini teşkil ediyorlar ama gerçek anlamda bir birlik yok. Askerî  tehditler karşısında birleşmek şöyle dursun birbiriyle savaş halinde olan Müslüman ülkeler var. Dünya ekonomisinin sadece %2-%3′lük bir kısmını üretebilen İslâm ülkeleri Avrupa Birliği gibi tek bir devlet olsalardı <strong><em>Gayrı Safi Millî Hasıla bakımından SADECE Almanya kadar </em></strong>bir ekonomik güç oluşturacaklardı. Bu bölünmüşlüğü ve <strong><em>en sonda, en altta kalmayı tevekkülle(!) kabul etmenin</em></strong> bedeli çok ağır: Bosna’da, Filistin’de, Çeçenistan’da, Doğu Türkistan’da ve daha bir çok yerde zulüm kol geziyor. Müslümanlar ağır bir imtihan geçiyorlar. Yaşamlarını şekillendiren şeylerle ilişkilerini gözden geçirmekle başlıyor bu imtihan. Teknolojiyle, lüks tüketimle, savaşla, kapitalizmle, demokrasiyle , “ötekiler” ile ve İslâm ile olan ilişkilerini daha sağlıklı bir zemine oturtabilecekler mi? <a href="http://www.derindusunce.org/img/musluman_zaman.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><strong><em>Müslüman’ın Zaman’la imtihanı</em></strong> </span></a>adındaki 204 sayfalık bu kitap işte bütün bu konuları sorgulayan ve çözümler öneren makalelerden oluşuyor.</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2012/04/22/isyandan-dirlige-lutfi-bergen/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2012/04/22/isyandan-dirlige-lutfi-bergen/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Kuşatılmış Yaşamlar / Michel Houellebecq</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2012/03/22/kusatilmis-yasamlar-michel-houellebecq/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2012/03/22/kusatilmis-yasamlar-michel-houellebecq/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 22 Mar 2012 15:09:45 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ali Hasar</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Kitap Tanıtımı]]></category>

		<category><![CDATA[Modernleşme]]></category>

		<category><![CDATA[edebiyat]]></category>

		<category><![CDATA[İnsan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=21155</guid>
		<description><![CDATA[ &#8221;Ne kadar çelişkili görünürse görünsün, aşılacak bir yol vardır ve bunu aşmak gerekir, ama yolcu yoktur. İşler görülmüştür, ama işi gören yoktur.&#8221; - Sattipathana-Sutta, XLII, 16
Çağdaş Fransız Toplumsal Yazınında Michel Houellebecq
Michel Houellebecq, Çağdaş Fransız Toplumsal Yazınında Temel Parçacıklar (Les Particules Elementaires), Kuşatılmış Yaşamlar (Extension du domaine de la lutte), Bir Ada İmkanı (La Possibilité d&#8217;une [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="padding-left: 30px;"><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/03/michel_houellebecq_kusatilmis_yasamlar.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-21156" title="michel_houellebecq_kusatilmis_yasamlar" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/03/michel_houellebecq_kusatilmis_yasamlar.jpg" alt="" width="250" height="379" /></a> &#8221;Ne kadar çelişkili görünürse görünsün, aşılacak bir yol vardır ve bunu aşmak gerekir, ama yolcu yoktur. İşler görülmüştür, ama işi gören yoktur.&#8221; - Sattipathana-Sutta, XLII, 16</em></p>
<p><strong>Çağdaş Fransız Toplumsal Yazınında Michel Houellebecq</strong></p>
<p>Michel Houellebecq, Çağdaş Fransız Toplumsal Yazınında Temel Parçacıklar (Les Particules Elementaires), Kuşatılmış Yaşamlar (Extension du domaine de la lutte), Bir Ada İmkanı (La Possibilité d&#8217;une île) gibi eserleriyle vitrinde yer alan bir isim. Fransa&#8217;nın dışında ülkesinin  Fransız Romancılar kuşağında önemli bir yere sahiptir. Toplumdan uzakta bir yaşam sürer ve eserlerinde genel olarak önceleme diyebileceğimiz bir teknikle birey ve toplum merkezli konular ele alır. Houellebecq&#8217;i Kuşatılmış Yaşamlar eseriyle Bilişim Sektöründeki sıkıntı ve buhranları sert bir dille ve öyküleme-önceleme ile yerden yere vurduğunu ve bir depresyon anatomisi çizdiğini görürüz.</p>
<p>Houellebecq sıra dışı bir yazar. Sıra dışı olmasının sebebi kendisinde sevgi ve nefreti bir arada toplamasıdır. Depresif bir ruh hâliyle üçüncü bin yıl üzerine atışlarda bulunur ve savlarıyla bunu destekler. Dili sert, argotik olup bam teli üzerine dokunuşlar yapar. Bu aslında Michel Houellebecq&#8217;in yaşantısıyla doğru orantılıdır. Özel hayatında yaşadığı boşanma, sıkıntılar, cinsel liberalizm ve Semavi dinler üzerine düşünceleri, eleştirileri onu iki farklı noktaya götürür ki bir kesim Houellebecq&#8217;i gerçekten değerli bulup Nobel&#8217;e aday <span id="more-21155"></span>gösterirken, bir kesimse kendisinden nefret eder. Yazış stili ve etkilendiği isimler açısından realistleri saymamız mümkündür. (Stendhal, Flaubert ve Balzac) Antropolojik ve sosyobiyolojik yaklaşımlarıyla Zola&#8217;dan etkinlediğini de ekleyebiliriz. Amerikan yazar Bret Easton Ellis ile de kimi zaman kıyaslama yapılır kendisi için. Roman eleştiri uzmanları bu çerçevede bir yaklaşım öne sürerken; Michel Houellebecq Kurt Vonnegut, H.P. Lovecraft gibi yazarlardan etkinlendiğini söyler.</p>
<p><strong>Kuşatılmış Yaşamlar</strong></p>
<p>&#8220;Birden, modern olmamayı umursamamaya başladım.&#8221; - Roland Barthes</p>
<p>Jean-Paul Sartre, Bulantı (La Nausée) eserinde tanrısız bir evrenin ve bireylerin gözünden varoluşsal alanda evrenin algılanışını sorgular. Sartre&#8217;ın sinik, brutal, halüsine olmuş kelimeleriyle çeşitliliğe gideriz. Olayın merkezine yerleştirdiği karakteriyle biz dünyanın öteki gerçekliğini görürüz. Sartre&#8217;ın düşüncesinde yer alan birey - toplum merkezinin bir penceresi vardır ki insan üzerine düşünce vardır artık, insan ve varoluşsal alandaki direnişi&#8230;</p>
<p>&#8220;&#8230;Bankacısınız. Çok gözde bir mesleğiniz var. İyi para kazanıyorsunuz. Temiz giyimli insanlarla dolu dev binalarda çalışıyorsunuz. Steril bir hayat sürüyorsunuz. Arkadaşlarınız var. Onlarla bowling oynuyorsunuz, bankacılıktan söz ediyorsunuz. Akıllı olduğunuz için mutlusunuz. Ancak çok çalışmak zorundasınız. Öyle ki kazandığınız parayı harcayacak vakit bulamadığınız oluyor. Her an biri yerinizi kapabilir. Göğsünüze bir ağırlık biniyor zaman zaman, üzerinize bir karamsarlık çöküyor, bir dalga gibi kabarıyor, yüreğinize vuruyor&#8230;&#8221; (1)</p>
<p> </p>
<p>Nil Desperandum&#8230;(*)</p>
<p>Houellebecq&#8217;in toplumun her sahasındaki tıkanıkları ve bu tıkanıklıklardan dolayı insanların kavanoza sıkışmış böcekler şeklinde addetmeye çalışması, Houellebecq&#8217;in toplumu toplum yapan birey ve onların farkındalıklarının sönüşüne, yitirilişine protest tavrıdır. Houellebecq&#8217;in dilinde daha doğrusu tavırlarında bıkmışlık yok. Aksine, güller arasında yabani bir çiçek olmayı kendisine uygun görüp, kalemi üzerinden yaşantılarımıza zincir vuran bir gölge işçisi olarak çıkıyor karşımıza. Kuşatılmış Yaşamlar ile bizleri steril hayatlardaki küçük noktalara benzetiyor. Bu metaforik bir yaklaşım. Üçüncü bin yıla kendi öncelemeleriyle geliyor. Savaşı kendisiyle. Onun dilindeki aşağılayıcı tavırları bir üst dil olarak görmüyor, toplumun kendi içinde oluşturduğu kültüre ve bu kültüre çizgiler veren hiyerarşi sistemine sol tabandan gelerek yaklaştığını, eleştirdiğini anlıyoruz. Karakterlerini yaşantımızın içinden çekip alıyor.</p>
<p>&#8220;&#8230;Bazen hayatın genel görünümlerine değinen hararetli sohbetler oluyor, hatta bazen sıcak bir kucaklaşma oluveriyor. Tabii karşılıklı telefon numaraları alınır, verilir ama genelde insanlar birbirlerini çok az ararlar. Hatta hatırlansa ve tekrar görüşülse bile baştaki coşkunun yerini süratle bir hayal kırıklığı ve isteksizlik alır. İnanın bana ben hayatı tanırım, her şey tamamen tıkanır, kalır&#8230;&#8221; (2)</p>
<p>Gelişen teknoloji ve modern toplum arasında köprü var. Kuşatılmış Yaşamlar salt kendi yazın tekniğiyle bir sistem eleştirisi, bir içsel savaşın yansıması tabir-i caizse. Rahatsız yazılar ve kökleri hakim Houellebecq&#8217;in dilinde. Bu alanda kimse öncü değil, herkes biraz tıkanmış, o kadar. Kapanmış perdelerin ardında kalansa bir birey farkındalığı, hakikat eşiği. Süredizimsel akış içinde farklı kapılara gitmek mümkün. Houellebecq&#8217;in amaçladığı da bu. Kendi düşüncelerini ters düz edip sunmayı başarması. Okuyucuyla arasında kurduğu bağ tepkisel negatiflik. Yazarken kapalı anlatımıyla açık bulmaya çalışıyor, kendi yolunda kaybolmuş gibi gözüken ama asla kaybolmayan. İfadeleriyle rahatsızlık veriyor, geriyor, sinirlendiriyor, suları bulandırıp üzerine çamur atıyor. Kendi sorunsalının nihayetinde bir öze ulaşacağının en basitinden bir izi.</p>
<p>&#8220;&#8230;Önce insanların sürüler ya da iki-altı kişilik küçük gruplar hâlinde dolaştıklarını gözlemliyorum. Hiçbir grup bana tam olarak ötekinden pek farklı gelmiyor. Gerçekten de birbirlerine çok benziyorlar, acayip birbirlerine benziyorlar, ama birbirlerinin tıpatıp aynısı oldukları söylenemez. Sanki hafifçe birbirinden farklı giysiler, yürüyüş biçimleri, bir araya toplanma yöntemleri benimseyerek, her çeşit bireyselleşmeye mutlaka eşlik eden uyuşmazlığı elle tutulur hâle getirme yolunu seçmiş gibiler&#8230;&#8221; (3)</p>
<p>Tek tipleşme ve bireyselleşme üzerine alt eleştiri yapar Houellebecq. Modern toplumun insanları sosyalleşmeye, bireyselleşemeye ve aktif rol oynamaya öyle ya da böyle ittiğini, bundan da basamağın altında kalanların ezilmeye mahkum olduğunu vurgular. İnsan kendi düzlemini ötekiyle yer değiştirerek yahut ötekiyle toplumun ona atfettiği rolü oynayarak süreçlerin dinamizmine katkı sağlar. Bu iki yönlüdür. Birey - Toplum ve Toplum - Birey.</p>
<p>Ali Bulaç, Çağdaş Kavramlar ve Düzenler kitabında hiyerarşik sistemler ve bireylerin tarihsel boyutta tepeden inmeci bir sistemle ve de tiranik bir yol ile nelere maruz kalındığına değinir. Bireyin modern toplumlarda  karşılaştığı düzenlere, çevresel faktörlere hangi paralelle gideceğini ve bunun nasıl bir disiplin olduğunu gösterir. Bulaç ile Houellebecq&#8217;in ortak paydada birleştiğiyse, sınıflı bir toplum modelidir. Başka bir ifadeyle, modern toplumun giderek sınıflaşmaya doğru yol almasıdır.</p>
<p>Kuşatılmış Yaşamlar, yaşanmışlıkların ve sorgulamaların bir izdüşümü. Michel Houellebecq bireyler üzerinden modern toplumun tıkanıklıklarını, bunaltılarını, sektörler arasında gerilen iplerle ve bu ipler arasında durmak zorunda olanları getiriyor bize, toplumcu bir yaklaşım ile. Houellebecq&#8217;in düşünceleri gizli satır aralarında, toplum merkezli ve toplumun dibinden.</p>
<p>&#8220;Uçurumun ortasındayım. Tenimi bir sınır gibi hissediyorum, dış dünyayı da bir eziliş gibi. Ayrılık izlenimi tam; artık bundan böyle kendi içimde tutsağım. O yüce birleşme olmayacak; hayatın amacı kaçırıldı, saat öğleden sonra iki.&#8221; - Michel Houellebecq</p>
<p>Kompleks anlatılar ile saf bir temele varış var. Yaşamların kuşatılması ya da Mücadele alanının genişletilmesi şeklinde iki zıt teoriyle zorlamalara başvuruyoruz. Zorlamalarımız ideal düşüncemizin kendi içimizdekine yeterli gelmemesi. Tüketim ve beraberinde gelen buhran ile sıkıntı şablonundan kurtulmaya çalışıyor, her defasında yeniliyoruz. Çaresizliğimiz kendi ellerimizden kayıp gidiyor süreç içerisinde. Duruşlar pasif, bedenler boşlukta. Boşlukta oluşan renk tayfası dönüyor her geçen gün modern yaşantımızda ve Houellebecq bize bunu gösterirken yüzüne tokat yemeyi göze alıyor. Belki de Houellebecq&#8217;i sevme ve ondan nefret etmemizin sebebi kendimizdir. Yazarın şu sözü ile bitirelim : &#8220;Ah, evet, değerlere sahip olmak !&#8230;&#8221;</p>
<p>________________</p>
<p>(*) Umutsuzluğa kapılmayın</p>
<p>1) Michel Houellebecq - Kuşatılmış Yaşamlar (Arka Kapak)</p>
<p>2) Michel Houellebecq - Kuşatılmış Yaşamlar, s. 45</p>
<p>3) Michel Houellebecq - Kuşatılmış Yaşamlar, s. 72</p>
<p>4) Ali Bulaç - Çağdaş Kavramlar ve Düzenler, İz Yayıncılık</p>
<p>5) Jean-Paul Sartre - Bulantı , Can Yayınları</p>
<p> </p>
<p><strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_3.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Kitap tanıtan kitap 3</span></a></strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_3.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><img class="alignright size-full wp-image-20626" title="ktk3_kapak" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/02/ktk3_kapak.jpg" alt="" width="142" height="191" /></span></a>Heinrich Böll, Sadık Yalsızuçanlar, Jean-Paul Sartre, Leyla İpekçi, Samuel Beckett, Peyami Safa, Immanuel Wallerstein, Marilyn Monroe veya Baudelaire… İnsanları birleştiren, zaman ve mekân engellerini ortadan kaldıran bir eylem yazmak… ve tabi okumak. Farklı ülkelerde yaşamış, farklı kaygılarla yazmış olsalar da bütün yazarlar bir iz bırakmak, günü gelince başka insanlarca okunmak isterler. Evet… Yazmak vermektir. Kitap tanıtan kitaplarımızın üçüncüsünü ilginize sunuyoruz. <a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_3.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></a> </p>
<p> </p>
<p> </p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_2.pdf" target="_blank"><strong><img class="alignright size-medium wp-image-18278" title="kitap_tanitan_kitap_2" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/08/kitap_tanitan_kitap_2.jpg" alt="" width="126" height="184" /><span style="color: #0066cc;">Kitap Tanıtan Kitap 2</span></strong><span style="color: #0066cc;"> </span></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_1.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Kitap tanıtan Kitapların birincisi</span></a> kadar sevildi, o kadar çok ilgi gördü ki ikincisini yayınlamak için sabırsızlanıyorduk. Yeniden 44 kitap tanıtımıyla geliyoruz karşınıza: Dostoyevski, Sezai Karakoç, Yıldız Ramazanoğlu, Jean Paul Sartre, Amin Maalouf, Taha Akyol, Hasan Cemal, Ali Şeriati, William C. Chittick, Alain Touraine, Muhyiddin İbn Arabi Hazretleri… Farklı asırlar, farklı coğrafyalar, farklı konularla dergi tadında bir kitap… Ortak olan tek şey İnsan belki de? İnsan’ın iç dünyasındaki saklı hazineleri paylaşma muradı…<a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_2.pdf" target="_blank"><strong><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></strong></a> </p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_1.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Kitap Tanıtan Kitap 1</span></a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/11/kitap-tanitan-kitap2.jpg"><span style="color: #0066cc;"><img class="alignleft size-full wp-image-13292" title="kitap-tanitan-kitap2" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/11/kitap-tanitan-kitap2.jpg" alt="" width="106" height="152" /></span></a>Kitap okumak… Jean Paul Sartre, Nazan Bekiroğlu, Toshihiko Izutsu, Henri Bergson, Mustafa Kutlu, Dostoyevski, Elif Şafak, Clausewitz, Sadık Yalsızuçanlar, Alber Camus ile sohbet etmek… <strong>Suyun resmine bakmakla yetinmeyen, su içmek isteyenler için var kitaplar. </strong>Mesnevî var, El-Munkızü Min-ad-dalâl, Kitab Keşf al Mânâ, Er-Risâletü’t-tevhîd var.  Elinizdeki bu kitap Derin Düşünce yazarlarının seçtiği kitapların tanıtımlarını içeriyor. Bizdeki yansımalarını, eserlerin ve yazarların bıraktığı izleri. Farklı konularda 44 kitap, 170 sayfa. Zaman’a ayıracak vakti olanlar için… <a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_1.pdf" target="_blank"><strong><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></strong></a> </p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2012/03/22/kusatilmis-yasamlar-michel-houellebecq/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2012/03/22/kusatilmis-yasamlar-michel-houellebecq/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Oblomov, Oblomovluk ve Gonçarov’un Rüyası</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2012/02/13/oblomov-oblomovluk-ve-goncarov%e2%80%99un-ruyasi/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2012/02/13/oblomov-oblomovluk-ve-goncarov%e2%80%99un-ruyasi/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 13 Feb 2012 15:52:08 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Konuk Yazar</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Kitap Tanıtımı]]></category>

		<category><![CDATA[Modernleşme]]></category>

		<category><![CDATA[Sanat]]></category>

		<category><![CDATA[edebiyat]]></category>

		<category><![CDATA[roman]]></category>

		<category><![CDATA[rusya]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=20629</guid>
		<description><![CDATA[Alper Gürkan
Oblomov bir köhneliğin romanıdır. Rusya&#8217;nın uçsuz bucaksız topraklarında hüküm süren bir anlamsızlığın romanıdır. Hangi işe yaradığını ne tarihin ne de kendisinin bilmediği bir soylunun romanıdır. Kendine oturacak yer bulamayınca çekip giden adamların romanıdır. Oblomov, oblomovluğun romanıdır&#8230;
Gonçarov XIX. yüzyılın ortasında bu eseri kaleme aldığında, Ekim Devrimi&#8217;nden bî-haber olan ve Stalin&#8217;in sanayileşmiş Rusya&#8217;sından uzak bir konumda [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em>Alper Gürkan</em></strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/02/oblomov_ivan_goncarov_2.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-20630" title="oblomov_ivan_goncarov_2" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/02/oblomov_ivan_goncarov_2.jpg" alt="" width="125" height="190" /></a>Oblomov bir köhneliğin romanıdır. Rusya&#8217;nın uçsuz bucaksız topraklarında hüküm süren bir anlamsızlığın romanıdır. Hangi işe yaradığını ne tarihin ne de kendisinin bilmediği bir soylunun romanıdır. Kendine oturacak yer bulamayınca çekip giden adamların romanıdır. Oblomov, oblomovluğun romanıdır&#8230;</p>
<p>Gonçarov XIX. yüzyılın ortasında bu eseri kaleme aldığında, Ekim Devrimi&#8217;nden bî-haber olan ve Stalin&#8217;in sanayileşmiş Rusya&#8217;sından uzak bir konumda feodalizmin tüm titreşimlerini içinde barındıran bir Rusya mevcûd idi. Tahta çıkar çıkmaz liberalleşme gayesiyle reformlar başlatan Çar II. Aleksandr&#8217;ın serfliği kaldırmak üzere hamle yaptığı, köylüye toprak dağıttığı <span id="more-20629"></span>; moderniteye temâyülün, kapitalizme evrilmenin, yani Batılılaşmanın deli gömleğini giyinmenin eşiğinde bir Rusya&#8230;</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/02/oblomov_ivan_goncarov.jpg"><img class="size-full wp-image-20631  alignleft" title="oblomov_ivan_goncarov" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/02/oblomov_ivan_goncarov.jpg" alt="" width="280" height="210" /></a></p>
<p>Romanın başkişisi olan Oblomov, babasından miras kalan Oblomovka köyünün efendisi olan bir derebeyidir. Yükseköğrenim görmek için kente gitmiş ama eğitimi pek önemsememiştir. Bir soyluya yaraşır biçimde me&#8217;muriyete atılmış ama bürokratik saçmalıklar içinde bocalamaktan sıkılmış, bırakmıştır. Modern dünyaya adımını atar atmaz &#8220;yaşamın ne zaman gerçekleşeceği&#8221; sorusuyla boğuşmaya başlarken, aslında önündeki çağın geleceğini okur gibidir: Tek düzelik, standartlaşma ve birbirinin aynısı zamanlar, mekânlar, ortamlar, olaylar&#8230; Üstelik şehirdeki sığ hayatın varlığından da rahatsız olmuştur. Cem&#8217;iyyet hayatı ve kadınların tuhaflıkları onu tedirgin etmiştir. Çiftliğindeki işleri ele almak istemiş, sonra bu angaryayı başkalarına bırakmıştır, ona bir gelir gelmesiyle yetinmiştir. Nihayetinde bir eve, hatta evin bir köşesine, yatağına kendini hapsetmiş kalmıştır.</p>
<p style="padding-left: 30px;">&#8220;<em>Aslında çok önemli işler yapmaktadır, bunun için dinginliğe ve dinlenmeye ihtiyacı vardır. Eyleme geçmeden önce düşünmesi ve hayal kurması gerekir. Bu aşama en önemli aşamadır. Zaten neredeyse yaşamı boyunca bu aşamayı hiç geçememiştir. Aslında çok şey yapmak istemiştir ama başlama noktasına gelmek için gerekli eyleme geçme aşamasında sanki yüz yıllarca vakti varmış gibi sürekli erteleme yaşamıştır. O hiç gelmeyen uygun zamanı kollama ve hayal aşaması Oblomov&#8217;un yaşamını oluşturmuştur.</em>&#8221; (Abacı,2011:57)</p>
<p>Gonçarov, epeyi etki uyandırmış olan bu eseriyle gerek derin kişilik analizleriyle yoğurduğu bölümler, gerek ilk yayımlanan parçası olan ve romana kaynaklık eden &#8220;Oblomov&#8217;un Rüyası&#8221;nda doruğa ulaşan tasvir gücüyle büyük bir edib olduğunu ispatlamıştır. Ayrıca bu kalın kitapla sosyolojik bir vakıayı da ele alıp san&#8217;atıyla işleyerek bunun da altından kalkmayı başarmıştır. Bu vakıa, oblomovluk hâli ve kavramıdır. Zamanın meşhûr münekkidi Dobrolyubov&#8217;un tespit ettiği şekliyle oblomovluk; &#8220;<em>dünyada olup biten her şeye karşı duyumsamazlıktan kaynaklanan tam bir atalet, hareketsizlik, ilgisizliktir</em>.&#8221; (1987:30-39)</p>
<p>Tolstoy&#8217;un <em>Savaş ve Barış</em>&#8216;ta anlattığı Napoléon Seferi sonrası derinleşen Batıcılar-Slavcılar çatışmasında Rusya&#8217;ya ilişkin pek çok bilmecenin anahtarı olarak görülen bu kavram, münekkide göre Gonçarov&#8217;u kendisinden önceki yazarlardan ayırıp onlarla kıyaslanamayacak bir değere ulaştırıyor.</p>
<p style="padding-left: 30px;">&#8220;(&#8230;)<em> biz böylece Oblomov tipinde ve genel olarak bütün oblomovlukta (&#8230;) Rus hayatını, günümüz Rusya&#8217;sının eğilimini buluyoruz. (&#8230;) Burada önemli olan bu tipin, hiçbir ciddi Rus sanatçısının görmezden gelemeyeceği, bizim bağrımızdan kaynaklanan, bize özgü bir tip olduğudur.</em>&#8221; (a.g.e.:29)</p>
<p>Dobrolyubov&#8217;un bu tesbiti, salt Rusya yâhût başka bir coğrafya veya toplumla sınırlı değildir kuşkusuz: Oblomovluk, bir karakteristik özellik olarak dünyanın pek çok yerinde ortaya çıkmış bir tabîattır. Nitekim belki de bu sebeple münekkid, romanda önemli olanın &#8220;<em>Oblomov değil oblomovluk</em>&#8221; (a.g.e.:43) olduğunu yazar.</p>
<p>Onu sadece Doğuya, Rusya&#8217;ya ait görmek hatasını tekrar etmeden şu söylenmelidir ki Gonçarov&#8217;un muhtemel derdi, toplumu için ele aldığı bir idealin karşıtını koyultup ön plana çıkarmaktı. Çünkü kurgunun sosyolojik okumalara imkân tanıyan yapısının yanı sıra yine aynı amaca hizmet eden mukayese vasfı ile yazar, farklı görüşleri çatıştırır ve romanın sürekliliği için hikâye boyunca bir gerilim var eder. Buna göre &#8220;<em>eserde, Oblomov-Ştoltz, Agafya-Olga ikilemleriyle eserin bir anlamda alt metni oluşturulmuştur.</em>&#8221; (Lidar,2011:51) Bu zıtlıkta bizim için esas olan husûs, kişiliklerden ziyâde kişilerin temsîl ettiği değerlerdir. Bu değerler sisteminde zıddiyyet, <strong>-</strong>iktisadî anlamlarıyla- geleneksellik-modernlik hilâfı üzerine kuruludur.</p>
<p>Okuyucu için Gonçarov&#8217;un ön plana çıkarmak ve bir reçete gibi sunmak istediği ideali kısaca Ştoltz&#8217;un tavır ve davranışlarından seçmek mümkündür. Ştoltz, Gonçarov&#8217;un rüyasıdır: Sürekli çalışmak, hareket etmek, etrâfı durmadan kolaçan etmek, köhneliği yıkıp yeniliğe sarılmak, üretmek, yenilenmek, güçlenmek ve kazanmak&#8230; &#8220;<em>Her şeyi biliyorum, anlıyorum, ama ne gücüm var, ne iradem. Bana güç ve irade ver, beni nereye istersen götür&#8230;</em>&#8221; der bu sebeple Oblomov Ştoltz&#8217;a biçarece. Onun tanıştırdığı Olga&#8217;nın dünyasını renklendirişinin, rûhuna hareket getirdiğinin farkına varır ama aşk da oblomovluğun kurbânı olmaktan kurtulamaz. Ayrılırlar&#8230;</p>
<p align="center">* * *</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;(&#8230;) İlya İlyiç kim?&#8221;</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;Oblomov; sana ondan çok bahsetmiştim.&#8221;</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;Evet, hatırladım; senin bir dostun, bir okul arkadaşın. Ne oldu?&#8221;</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;Öldü, hayatı yok yere harcandı gitti.&#8221;</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>Ştoltz içini çekti biraz daldıktan sonra:</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;Zekâca kimseden aşağı değildi,&#8221; dedi. &#8220;Tertemiz, billur gibi bir ruhu vardı. Asil heyecanları olan bir insandı. Ama hiçbir şey yapmadı.&#8221;</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;Niçin? Ne yüzden?&#8221;</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;Ne yüzden mi?.. Oblomovluk?&#8221;</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;Oblomovluk mu? O da ne demek?&#8221;</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;Biraz zihnimi, anılarımı toparlayayım da anlatayım: sen de yazarsın; belki birisinin işine yarar.&#8221;</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>Ştoltz dostuna işte bu okuduğunuz hikâyeyi anlattı.</em></p>
<p align="center">* * *</p>
<p>Bu roman Rus milliyetçiliğini, Slavcılığı ve elbette moderniteden nasibini alan her yerdeki gibi bu geniş topraklarda da boy veren oblomovluğu karşısına alan Gonçarov&#8217;un Ştoltz üzerinden Rusya&#8217;yı eleştirisidir. Ştoltz&#8217;un idealize edilmiş kişiliğiyle geleceğin hayâlî Rusyasına dair işaretler sunulur, onun Oblomov&#8217;a bakışıyla mevcûd vaz&#8217;iyyet tenkid edilir. Bu yüzden yazarın tüm samimiyetine, sıcaklığına ve merhametine rağmen Oblomov, tarihî bir kalıntı olmanın yanı sıra bir trajediye de mahkûm edilmiştir. Kaybetmiştir. Nihayetinde tüm hikâye Ştoltz&#8217;un bir dostuna anlattıklarından ibarettir.</p>
<p> </p>
<p><strong>Kaynakça</strong></p>
<p><strong>Gonçarov</strong>, İvan (1983); Oblomov, Çev.:Sabahattin Eyuboğlu-Erol Güney, Sosyal Yay., İstanbul.</p>
<p><strong>Lidar</strong>, Veysel (2011); Oblomov: Doğulu Bir Kaybeden, Kayıtsız Bir Düş Yolcusu, <em>Roman Kahramanları</em>, Sayı:7, s.50-55</p>
<p><strong>Dobrolyubov</strong>, N.A. (1987); Oblomovluk Nedir?, Çev.:Mazlum Beyhan, Yön Yay., İstanbul.</p>
<p><strong>Abacı</strong>, Figen (2011); Oblomov: Anne Karnının Çağrısı, <em>Roman Kahramanları</em>, Sayı:7, s.56-59</p>
<p> </p>
<p>Sanat üzerine e-kitap okumak için…</p>
<p> </p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/01/cb_siirler.pdf" target="_blank"><strong><img class="alignright size-medium wp-image-20440" title="cb_siirler" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/01/cb_siirler-203x300.jpg" alt="" width="108" height="145" /><span style="color: #0066cc;">Söz yıkar şiir imar eder</span></strong></a></p>
<p style="text-align: justify;">İncitmeden söylemek istersin ama söz incitir bazen. Ağlatmak istersin bazen ama söz ağlatmaz. Bazen sesini sözle duyurmak istersin ama duyulmaz. Bazen birsindir, bin olmak istersin söz yetmez. Sözün söz; kelimenin kelime olarak kaldığı anlar bazen yetmez, bazen tam aksine düşer, öyle zamanların sihri sadece şiirdir… Tahran’dan, Washington’a; Beyrut’tan, Tokyo’ya; İstanbul’dan Şam’a; Paris’ten Kazablanka’ya; Filistin’den Keşmir’e kadar uzatabilir kollarımızı şiir, tel örgülere, mayınlı topraklara, kırmızı çizgilere mahkûm etmeden beşeri, uzanır uzanabildiğince…<a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/01/cb_siirler.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></a></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/07/insansiz-sinema.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-18081" title="insansiz-sinema" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/07/insansiz-sinema-172x300.jpg" alt="" width="106" height="169" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/07/insansiz_sinema.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">İnsan’sız Sinema Olur mu?</span></a></strong></p>
<p>Elinizdeki <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/07/insansiz_sinema.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">bu kitabı </span></a>Sinema’nın programlanmış ölümüne karşı bir direniş olarak görebilirsiniz. İnsan’dan vaz geçmeye yeltenen, Güzel’i, Sanat’ı,İnsan’ı kâr-zarar tablolarına sıkıştırmaya çalışan endüstriye “Hayır!” demenin nazik bir yolu. <strong>Sinema bütün “teknik” karmaşıklığına rağmen insansız olmaz. Sinema insanlar tarafından yine insanlar için yapılan bir sanattır. </strong></p>
<p>Derin Düşünce yazarları izledikleri 28 filmi anlattılar. İnsanca bir perspektiften, günlük hayatlarındaki, iç dünyalarındaki yansımalara yer vererek… İran’dan Arjantin’e, Fransa’dan Afganistan’a, Rusya’dan Türkiye’ye uzanan bir yolculukta, İnsan’dan İnsan’a… Umulur ki bu kitap Andrei Tarkovsky, Semih Kaplanoğlu, Mecid Mecidi, Nuri Bilge Ceylan ile buluşmanın farklı bir yolu olsun… <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/07/insansiz_sinema.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></a></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/06/oykuler_suzan_nur_basarslan.jpg"><span style="color: #0066cc;"><img class="alignright size-medium wp-image-17786" title="oykuler_suzan_nur_basarslan" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/06/oykuler_suzan_nur_basarslan-204x300.jpg" alt="" width="102" height="148" /></span></a><a href="http://www.derindusunce.org/2011/06/27/dikkat-kitap-oykuler-suzan-nur-basarslan/" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Öyküler (Suzan Nur Başarslan) </span></a></strong></p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 30px;"><em>“…Benim öyküm bir rivayetten ibaret, bu yüzden benden miş’lerle bahsediyor diğerleri. Beni, yaşamadığım sandıkları kocaman bir hayatı geri çevirmekle yargılıyorlar. Sorsalardı bana, derdim ki, beni yaşamadığım sandıkları kocaman bir hayatı geri çevirmekle yargılayanlara, evinden ayrılmayan/ayrılamayan, öyküsünü değil, hayallerini anlatır elbet, ya da masalları. Oysa bilmek yaşamak değildir her zaman, yaşamanın bilmek anlamına gelmeyeceği gibi her daim. Gözlerimde; bir şeyler yaşamış olanların, yaşamadıklarını sandıklarına olan o kendini beğenmiş, o her şeyi bilen bakışına rastlayamazsınız bu yüzden…”  </em></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/2010/12/16/bela-suzannur-basarslanin-romani/"><span style="color: #0066cc;">Son romanı Bela’dan</span></a> da tanıdığınız DD yazarı Suzan Nur Başarslan’ın öykülerini derlediği bu kitabını ilginize sunuyoruz. <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/06/oykuler_suzan_nur_basarslan.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz</span></a><strong>.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/03/roman_nedir_nasil_yazilir.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Roman nedir? Nasıl Yazılır?</span></a></strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #0066cc;"><img class="alignright" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/03/roman_nedir_nasil_yazilir.jpg" alt="" width="96" height="144" /></span>Roman nedir? Tarif dahi edilmesi zor bir kavram. Sanatçının İnsan’a bakışını, toplumla kurduğu ilişkiyi yansıtır sanat eserleri. Bu sebeple sanat her çağda yeniden icad edilir. Ünlü yazar Heinrich Mann’ın dediği gibi: <em>“Bütün romanların ve hikâyelerin amacı kim olduğumuzu bilmektir, Edebiyatın önemli bir konuma sahip olmasının nedeni, sadece doğanın ve insanlar âleminin ayrıntılarını tek tek açıklaması değil, insanları hep yeni baştan keşfetmesidir.” </em>Okuyacağınız bu eserle <a href="http://www.kitapyurdu.com/yazar/237676/suzannurbasarslan"><span style="color: #0066cc;">romanlarından da tanıdığınız</span></a> değerli yazarımız <a href="http://www.derindusunce.org/author/suzanbasarslan/"><span style="color: #0066cc;">Suzannur Başarslan</span></a> Roman’ın derinliklerine giden bir seyahate davet ediyor sizi. Zaman’ın kullanımı, olay örgüsü, mekân, dil, üslup ve daha bir çok temel kavram edebiyatın dev isimlerinden örneklerle irdeleniyor. <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/03/roman_nedir_nasil_yazilir.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></a></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_goz.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Derin Göz</span></a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/derin_goz.jpg"></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/k_derin_goz.jpg"><em></em></a><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/ak_derin_goz.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/ak_derin_goz.jpg"><span style="color: #0066cc;"><img class="alignleft size-medium wp-image-11469" title="ak_derin_goz" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/ak_derin_goz.jpg" alt="" width="119" height="159" /></span></a></em></p>
<p style="text-align: justify;">  İnsan gözü daha verimli kullanılabilir mi? <strong>Aş, eş ve düşmanı gören Et-Göz’ün yanı sıra Hakikat’i görebilecek bir  Derin-Göz açılabilir mi? </strong>Sanatçı olmayan insanlar için kestirme bir yol belki de Sanat. Çukurların dibinden dağların zirvesine, Yeryüzü’nden Gökyüzü’ne…Sanat’a bakmak için çeşitli yapıtlardan, ressamlardan istifade ettik: Cézanne, Degas, Morisot,  Monet, Pissarro, Sisley, Renoir, Guillaumin, Manet, Caillebotte, Edward Hopper, William Turner,Francisco Goya, Paul Delaroche, Rogier van der Weyden, Andrea Mantegna , Cornelis Escher , William Degouve de Nuncques.</p>
<p style="text-align: justify;">Peki ya baktığımızı görmek, gördüğümüzü anlamak? Güzel’i sorgulamak için çağ ve coğrafya ayırmadık, aklımızı uyaracak hikmetli sözlere açtık kapımızı: Mevlânâ Hazretleri, Gazalî Hazretleri, Lao-Tzû, Albert Camus, Guy de Maupassant, Seneca,  Kant, Hegel, Eflatun, Plotinus, Bergson, Maslow, … <a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_goz.pdf" target="_blank"><strong><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz</span></strong></a>.</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/sanat_kibrit.pdf" target="_blank"><strong><span style="color: #0066cc;">Sanat karanlıkta çakılmış bir kibrittir…</span></strong></a></p>
<p style="text-align: justify;"><em><a href="http://www.derindusunce.org/img/sanat_kibrit.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><img class="alignleft size-medium wp-image-8557" title="sanat_kibrit" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/02/sanat_kibrit.jpg" alt="" width="117" height="166" /></span></a> ”…Neden bir natürmorta iştahla bakmıyoruz? Tersine ressam “yiyecek-gıda” elmayı silmiş, elmanın elmalığı ortaya çıkmış. Gerçek bir elmaya bakarken göremeyeceğimiz bir şeyi gösteriyor bize sanatçı. İlk harfi büyük yazılmak üzere Elma’yı keşfediyoruz bütün orjinalliği, tekilliği ile…” </em></p>
<p style="text-align: justify;">Bu kitapta Derin Düşünce yazarları sanatı ve sanat eserlerini sorguluyor. Toplumdaki yeri, siyasî, etik ve felsefî yönüyle… Denemelerin yanı sıra son dönemde öne çıkan, ekranları, kitap raflarını dolduran eserlere (veya ürünlere?) dair eleştiriler de bulacaksınız. <a href="http://www.derindusunce.org/img/sanat_kibrit.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Buradan indirin.</span></a></p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"><a title="Permanent Link to Baudolino (Umberto Eco)" rel="bookmark" href="http://www.derindusunce.org/2008/12/17/baudolino-umberto-eco/"><span style="color: #0000ff;"><strong>Baudolino (Umberto Eco)</strong></span></a> <span style="color: #0000ff;"> </span><a title="Suzan Başarslan tarafından yazılan yazılar" href="http://www.derindusunce.org/author/suzanbasarslan/"><span style="color: #0066cc;">Suzan Başarslan</span></a></p>
<p class="entry" style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/Bir_roman_incelemesi_baudolino_suzan_basarslan.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><img class="alignleft size-medium wp-image-2644" title="20081216_derin_dusunce_org_baudolino_umberto_eco" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2008/12/20081216_derin_dusunce_org_baudolino_umberto_eco.jpg" alt="" width="123" height="175" /></span></a>Yazınsal bir yapıt, “basit bir obje değil, çok yönlü anlam ve ilişkilerle tabakalaşmış bir niteliğin çok yönlü organizasyonudur.”* Bu organizasyonun incelemesi de kendisi kadar zor bir organizasyonu gerektirir ki, bu yüzden bir yapıtın incelemesi adına günümüze değin, birçok kuram ve inceleme yöntemi geliştirilmiştir. Bu makalede Umberto Eco’nun yazdığı Baudolino adlı romanın incelemesi Gerard Genette’nin “Yapısal Metin İnceleme” yöntemine göre yapılacak ve yapıt, üç düzlemde incelenecektir. Bakış açısı, anlatıcı türü, ana düşünce, eserin yazılış tekniği, dil… gibi sorunlara da değinilecektir. İncelemede Şemsa Gezgin tarafından İtalyancadan Türkçeye 2003′te çevrilen Baudolino esas alınacak, tespit ve yorumlar çeviri yapıttan yola çıkılarak belirlenecek ve ifade edilecektir.  <a href="http://www.derindusunce.org/img/Bir_roman_incelemesi_baudolino_suzan_basarslan.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff;"><strong>İncelemeyi kitap halinde indirmek için buraya tıklayın</strong></span></a></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2012/02/13/oblomov-oblomovluk-ve-goncarov%e2%80%99un-ruyasi/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2012/02/13/oblomov-oblomovluk-ve-goncarov%e2%80%99un-ruyasi/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>AVM gezgini İranlılar</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2012/02/11/avm-gezgini-iranlilar/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2012/02/11/avm-gezgini-iranlilar/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 10 Feb 2012 23:02:12 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Tavit Kilimciyan</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Modernleşme]]></category>

		<category><![CDATA[Toplum]]></category>

		<category><![CDATA[İran]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=20606</guid>
		<description><![CDATA[&#8220;&#8230; AVM dolaşmayı sevenler gökten zembille inmediler.  Huy aynı huy, sadece yeni bir ifade kanalı edindi. Şimdi AVM&#8217;lerde geziniyorsa, bir zamanlar da oyalanmak için vitrinlere bakınarak ilerliyordu caddede.  Evde elini bir o işe atıyordu bir bu işe, tamama erdirmeyi önemsemeden.  Kitapları şöyle bir karıştırdı, elinde kumanda kanal kanal gezindi. Başladığı örgüyü bitirmeden tığ işine merak sardı. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<blockquote><p><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/01/iran.gif"><img class="alignright size-full wp-image-20309" title="iran" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/01/iran.gif" alt="" width="68" height="50" /></a>&#8220;&#8230; AVM dolaşmayı sevenler gökten zembille inmediler.  Huy aynı huy, sadece yeni bir ifade kanalı edindi. Şimdi AVM&#8217;lerde geziniyorsa, bir zamanlar da oyalanmak için vitrinlere bakınarak ilerliyordu caddede.  Evde elini bir o işe atıyordu bir bu işe, tamama erdirmeyi önemsemeden.  Kitapları şöyle bir karıştırdı, elinde kumanda kanal kanal gezindi. Başladığı örgüyü bitirmeden tığ işine merak sardı. Sürekli radyo istasyonu değiştiren kişi, işitsel avaredir Walter Benjamin&#8217;e göre&#8230;&#8221;</em> <a href="http://www.dunyabulteni.net/?aType=yazarHaber&amp;ArticleID=17350" target="_blank">TAMAMI</a></p></blockquote>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2012/02/11/avm-gezgini-iranlilar/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2012/02/11/avm-gezgini-iranlilar/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Kadim Bilimler ve Bazı Modern Yanılgılar (René Guénon)</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2012/01/28/kadim-bilimler-ve-bazi-modern-yanilgilar-rene-guenon/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2012/01/28/kadim-bilimler-ve-bazi-modern-yanilgilar-rene-guenon/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 28 Jan 2012 20:38:04 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Konuk Yazar</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>

		<category><![CDATA[Kitap Tanıtımı]]></category>

		<category><![CDATA[Modernleşme]]></category>

		<category><![CDATA[Tanrı]]></category>

		<category><![CDATA[İnsan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=20436</guid>
		<description><![CDATA[Alper Gürkan
Ayraç Dergisi&#8217;nin 27. sayısında (Ocak 2012) yayımlanmıştır. 
1921&#8242;de Paris&#8217;te yayımlanan &#8220;Hindu Doktrinlerine Genel Giriş&#8221; adlı bir kitap, o günlerde oldukça popüler olan benzerlerine göre ilginç bir maksada binaen kaleme alınmıştı. Bu kitap da piyasadaki birçokları gibi Hindu dininden bahsediyor ve bu dinin kendine has gelenek ve hakikat anlayışını dile getiriyordu. Diğerlerinden onu farklı kılansa amacıydı: [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/01/kadim-bilimler-ve-bazi-modern-yanilgilar-rene_guenon.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-20437" title="kadim-bilimler-ve-bazi-modern-yanilgilar-rene_guenon" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/01/kadim-bilimler-ve-bazi-modern-yanilgilar-rene_guenon.jpg" alt="" width="200" height="293" /></a>Alper Gürkan</em></strong></p>
<p>Ayraç Dergisi&#8217;nin 27. sayısında (Ocak 2012) yayımlanmıştır.<strong> </strong></p>
<p>1921&#8242;de Paris&#8217;te yayımlanan &#8220;Hindu Doktrinlerine Genel Giriş&#8221; adlı bir kitap, o günlerde oldukça popüler olan benzerlerine göre ilginç bir maksada binaen kaleme alınmıştı. Bu kitap da piyasadaki birçokları gibi Hindu dininden bahsediyor ve bu dinin kendine has gelenek ve hakikat anlayışını dile getiriyordu. Diğerlerinden onu farklı kılansa amacıydı: Yazar, İbrahimî dinleri artık sıkıcı bulan Hıristiyan Avrupa&#8217;ya seslenmek ve bu sayede &#8220;aşkın olmasından ötürü evrensel ve değişmez&#8221; gördüğü Geleneği, Batıya oryantalist olmayan bir üslubla açıklamak gayesindeydi. Üstelik bu yazar, bir Hindu değil, Müslümandı: 1912&#8242;de İslam&#8217;a intisab etmiş büyük Fransız düşünürü René Guénon&#8217;du&#8230;</p>
<p> Okültizm, teosofi, Budacılık, Tasavvuf gibi kavram ve olguların doğruluklarından şüphe taşıyan anlatımlarla Avrupa&#8217;da sıkça boy gösterdikleri bir dönemde yeni bir perspektifle zuhur etti Guénon. Kendisinin de girip çıktığı ve sonradan &#8220;gayr-i sahih&#8221; olarak değerlendirdiği yollardaki tecrübelerini orijinal kaynaklarla karşılaştırdı ve inisiyatik görünümlü yolların ihtiva ettiği yaklaşımları masaya yatırdı. Neticede bu yolların, sahih bir geleneğe yaslanmadan sadece gelenekten arda kalan bilgi kırıntılarıyla inşa edilmiş olduğunu ve temel söylemlerinde dâhi tesbit edilebilen yanlışlıklarını ifşa etti.</p>
<p> İranlı mütefekkir Seyyid Hüseyin Nasr&#8217;a göre, &#8220;<em>Doğu&#8217;nun geleneksel doktrinin bugünkü Batıda tam anlamıyla tanıtılmasındaki merkez kişi René Guénon&#8217;dur. Guénon, bu görev için Geleneğin bizzat kendisi tarafından seçilmiş ve bu görevi üstün bir kişiliğin entelektüel işlevi olarak <span id="more-20436"></span>yerine getirmişti</em>(r).&#8221; (Nasr,2001:112) Bu amaçla kitaplar neşretmesinin haricinde, kurduğu <em>Etudes Traditionneles</em> ve <em>La Gnose</em> dergilerinde yazılar kaleme almaya, uzlaşmacı ya da polemikçi bir tavırdan ziyade doğruluğundan emin olduğu yolunda kimselere aldırmadan dikkatle ilerlemeye devam etti.</p>
<p> Çeşitli dergilerde yazdığı bu yazıların tematik bir derlemesi olan <em>Kadim Bilimler ve Bazı Modern Yanılgılar*</em>, onun özellikle modernler tarafından anlaşılamayacağını vurguladığı geleneksel ilmin tabiatına bakışlarını içerir. XX. Yüzyılın en önemli metafizikçilerinden birisi olarak kabûl edilen Guénon&#8217;un modern felsefenin temellerini sarsan yaklaşımı esas olarak bilginin mahiyetine dairdir. Bu nedenle tartışmalarına epistemolojik bir temelden başlar ve moderniteyi önce bilgi üzerinden eleştirir. Bu yönden modern bilimin gerçek bir bilgi olarak kabûl edilemeyeceğini vurgular. &#8220;<em>Zira, modern bilim doğru şeyler sunsa bile yine onları sunuş tarzı haklı değildir</em>.&#8221; Ona göre bunun sebebiyse modern bilginin dayandığı profan, yani din dışı olan bir bakış açısının ürünü olmasıdır. Çünkü, &#8220;<em>bu bakış açısı temelde eşyayı hiçbir müteal ilkeye dayandırmaksızın ve bunları hiçbir ilkeye bağımlı değillermiş gibi tasavvur etmeye dayanır</em>.&#8221;</p>
<p> Guénon aynı gerekçelerle ve metafiziği fiziğin ilkesi olarak görmesi sebebiyle bilgiyi eylemden de üstün görür. Yani ilim amelden üstündür. Nitekim Hind kast sisteminde Brahmanlar da Kşatriyalardan yine aynı sebeple üstündür. (Ki İmam-ı Azam da bunu böyle söyler. Şer&#8217;î olmasa da geleneksel bir devlet olan Osmanlı&#8217;da askerî seferlerin ve sulhün Şeyh&#8217;ül İslam tarafından gerekçelendirilmesinde ve tasdik edilmesinin altında da aynı sebep yatmaktadır. Veya Orta Çağ&#8217;da kraliyet berât ve tasdiklerini de Papa vermektedir. Maddî otorite ma&#8217;nevî otoriteye tâbidir.) Ma&#8217;nâ maddeyi kuşattığı için ma&#8217;nâdan uzaklaşmış bir maddiyatın son tahlilde bir değeri de yoktur onun için. Modern bilimin temel hata ve sapması işte burada başlar. Çünkü modern bilimin dayandığı temel saikler, kadîm geleneklerde sahip olunan bilgilerin bile ampirik olduğunu savlayacak kadar ileri gitmiş ve deneyimin sahasına dâhil edemediği hiçbir bilgiyi meşrû kabûl etmemiştir. Nitekim metafiziğin tekliğe vurgu yaparken madde ilimlerinin sürekli bir bölünme ve çoklukla meşgul olmasının da sebebi yine budur.</p>
<p> Lütfi Bergen epistemolojik cemaatten bahsettiği bir yazısında bilgi ve inancın birbirinden ayrılamayacağını vurgular, böylece metafizik bilginin tekliğine gönderme yapar ve &#8220;<em>Bilmek özel bir inanç formudur</em>.&#8221; der, &#8220;<em>Bilim her durumda inançla iç içedir ve daha yerinde bir deyişle inançlar şebekesi (web of beliefs)dir. Bilimsel bilgiyle dogma ya da inanç birbirine zıt şeyler değildir</em>.&#8221; (Bergen,2011:21)</p>
<p> Bu değerlendirme de göz özüne alındığında, &#8220;Acaba Guénon postmodernist sayılabilir miydi?&#8221; sorusu akla gelebilir.</p>
<p> Guénon modern bilgiyi eleştirirken bunu mehazları yine modern olan bir eğilimle yani postmodern bir tutumla yapmaz. Muhakkak ki modern bilgi hakkında, &#8220;<em>onun bilginin bütünlüğünü temsil etmeyeceğini ve modernlik meşruiyetiyle</em>&#8221; (Lyotard,2000:26) alakasını Guénon&#8217;a yakıştırmak mümkün olabilir. Ancak bilgiyle sorunu bununla sınırlı, bundan ibaret değildir; modern bilgi onun için tam anlamıyla bir sapmanın esas noktasıdır. Bu bağlamda postmodernitenin dayandığı belirsizlik, bilginin metalaştırılması, şüphecilik gibi kavramlar da Guénon&#8217;u açıklayamaya kâfi gelmeyecektir.</p>
<p> <em>Kadim Bilimler ve Bazı Modern Yanılgılar</em>&#8216;da Guénon, kendisi için tek ilgi alanı olarak kabûl ettiği metafiziğe dair olan ilk bölümde &#8220;Rûh ve Akıl&#8221;, &#8220;Ebedî İdeler&#8221;, &#8220;Tek Tanrıcılık&#8221; gibi konulara eğilir. Birinci bölümün belki de en önemli makalesi olan &#8220;Kendini Bil&#8221;de tradisyonun felsefeyle kesiştiği bir alanda Sokrat&#8217;tan beri söylenegelen bu ifadeyi ele alır ve onunla tüm varlık anlayışına bir açıklık getirmeye çalışır. Hakikî bilgi ve bilgeliğin insanın özünde bulunabileceğine dayanan ma&#8217;rifeti filozofların sezmesine dair tesbitlerini aktarır ve bu sözle anlatılmak istenenin, İbn Sina tarafından &#8220;<em>Sen kendini bir hiç zannediyorsun, oysa dünya sendedir.</em>&#8221; sözüyle ya da &#8220;<em>Kendini bilen Rabbini bilir.</em>&#8221; hadisiyle tamamlandığını vurgular. İnsan bu sayede &#8220;<em>derûnî özüne, yani varlığının merkezine ulaştığında Rabbini de bilmiş olacaktır.</em>&#8221;</p>
<p> İnsanın bu bilme mecrasında yolunu tenvir edecek tüm metodları içeren inisiyasyon sürecine değinen ikinci bölümdeki makalelerdeyse Guénon; mesleklerin aslını, matematiksel remizleri, tradisyonel san&#8217;at kavrayışını ele alır. San&#8217;atlar ile meslekler arasındaki ayrımın modern bir ayrım olduğuna değinirken san&#8217;atın özünü de hakikatin muhtelif düzeyleri arasındaki tekabüliyete dayandırır. Plastik ve fonetik san&#8217;atların törensellik bağlamında yerleşik ve göçebe halklara dayandığına değinen düşünür, toplumun gelenekle ilişkisi ölçütünde sembolizmin güçlenip yaygınlaştığını vurgular.</p>
<p> Tek kelimeyle simgeler<em>, &#8220;her şeyden önce tefekküre, olabildiğince derin ve geniş bir kavrayışa dayanak oluşturmaya yöneliktir, ki bu her simgeselliğin varoluş nedenidir.</em>&#8221; Modern san&#8217;atlar hakkında da doğal olarak menfîdir: (San&#8217;atta) &#8220;e<em>n ufak ayrıntıya varılıncaya dek her şey bu amaca (büyük sırlar, küçük sırlar a.g.) uygun olmalıdır, yalnızca dekoratif nitelikte olan ya da yalnızca süs niteliğinde olan herhangi bir şeye yer verilmemelidir.</em>&#8221; Diye yazar.</p>
<p> Üçüncü ve son bölümde bazı yaygın modern yanılgılara değinen yazar ağırlıklı olarak değer, ölçüler gibi modern sapmanın nicel yönüne eğilir. Yukarıda aktardığımız modern bilgi kuramıyla olan hesaplaşmasını içeren makalelerin en dikkate değeri olan &#8220;Tradisyonel Öğretiler Karşısında Profan Bilim&#8221; de bu bölümde yer alır. Zaten genel olarak bu büyük düşünürün fikirlerinin bir çatısı niteliğindeki son makale, kitapta ele alınan meseleleri de özetler mahiyettedir.</p>
<p> Martin Lings tarafından bir velî olduğu ileri sürülen René Guénon, <em>modern dünyanın krizinde</em> yolunu arayan herkes tarafından diğer tüm eserleriyle beraber bütünlüklü olarak ele alınıp tartışılması, değerlendirilmesi ve üzerinde dikkatle durulması gereken özel birisidir. Bu yönüyle <em>Kadim Bilimler ve Bazı Modern Yanılgılar</em> kitabı da onun özellikle modern tutum ve düşünceler karşısındaki fikirlerinin özünü oluşturması bakımından en kıymetli eserlerinden birisi olarak okuyucuya onun hakkında oldukça geniş bir bilgi verecek ve bir yol gösterecektir.</p>
<p> *<em> </em>René Guénon<em>, Kadim Bilimler ve Bazı Modern Yanılgılar, </em>İnsan Yayınları, İstanbul, 2000.</p>
<p> </p>
<p><strong>Kaynakça</strong></p>
<p>Nasr, Seyyid Hüseyin (2001), <em>Bilgi ve Kutsal</em>, İz Yay., 2.Basım, İstanbul</p>
<p>Bergen, Lütfi (2011), Sözlük: Kelimelerin Allah&#8217;a Varan Mücadelesi, <em>Değirmen Dergisi</em>, Sayı:28, Ankara</p>
<p>Lyotard, Jean François (2000), <em>Postmodern Durum</em>, Vadi Yay., 3.Basım, Ankara</p>
<p> </p>
<p>&#8230; Okumak için&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/02/islamcilik_kitap_k.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-14898" title="islamcilik_kitap_k" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/02/islamcilik_kitap_k.jpg" alt="" width="118" height="183" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/img/Islamcilik-devrim-demokrasi.pdf" target="_blank"> İslâmcılık, Devrim ile Demokrasi Kavşağında </a></strong></p>
<p>Müslümanca yaşamak için devletin de “Müslüman” olması mı gerekiyor? Bu o kadar net değil. Çünkü İslâm’ın gereği olan “kısıtlamaları” insan en başta kendi nefsine uygulamalı. Aksi takdirde dinî mecburiyet ve yasakların kanun gücüyle dayatılması vatandaşı çocuklaştırıyor ister istemez. <strong>İ</strong><strong>yi-kötü ayrımı yapmak, iyiden yana tercih kullanacak cesareti bulmak gibi insanî güzellikler devletin elinde bürokratik malzeme haline geliyor. </strong>21ci asırda Müslümanca yaşamak kolay değil. Yani İslâm’ın özüne dair olanı, değişmezleri korumak ama son kullanma tarihi geçmiş geleneklerden kurtulmak. AKP’yi iktidara taşıyan fikrî yapıyı, Demokrasi-İslâm ilişkisini, İran’ı ve Milli Görüş’ü  sorguladığımız bu kitabı ilginize sunuyoruz. <strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/Islamcilik-devrim-demokrasi.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></a> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_1.pdf" target="_blank">Kitap Tanıtan Kitap 1</a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/11/kitap-tanitan-kitap2.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-13292" title="kitap-tanitan-kitap2" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/11/kitap-tanitan-kitap2.jpg" alt="" width="106" height="152" /></a>Kitap okumak… Jean Paul Sartre, Nazan Bekiroğlu, Toshihiko Izutsu, Henri Bergson, Mustafa Kutlu, Dostoyevski, Elif Şafak, Clausewitz, Sadık Yalsızuçanlar, Alber Camus ile sohbet etmek… <strong>Suyun resmine bakmakla yetinmeyen, su içmek isteyenler için var kitaplar. </strong>Mesnevî var, El-Munkızü Min-ad-dalâl, Kitab Keşf al Mânâ, Er-Risâletü’t-tevhîd var.  Elinizdeki bu kitap Derin Düşünce yazarlarının seçtiği kitapların tanıtımlarını içeriyor. Bizdeki yansımalarını, eserlerin ve yazarların bıraktığı izleri. Farklı konularda 44 kitap, 170 sayfa. Zaman’a ayıracak vakti olanlar için… <a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_1.pdf" target="_blank"><strong>Buradan indirebilirsiniz.</strong></a> </p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_2.pdf" target="_blank"><strong><img class="alignright size-medium wp-image-18278" title="kitap_tanitan_kitap_2" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/08/kitap_tanitan_kitap_2.jpg" alt="" width="126" height="184" />Kitap Tanıtan Kitap 2</strong> </a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_1.pdf" target="_blank">Kitap tanıtan Kitapların birincisi</a> kadar sevildi, o kadar çok ilgi gördü ki ikincisini yayınlamak için sabırsızlanıyorduk. Yeniden 44 kitap tanıtımıyla geliyoruz karşınıza: Dostoyevski, Sezai Karakoç, Yıldız Ramazanoğlu, Jean Paul Sartre, Amin Maalouf, Taha Akyol, Hasan Cemal, Ali Şeriati, William C. Chittick, Alain Touraine, Muhyiddin İbn Arabi Hazretleri… Farklı asırlar, farklı coğrafyalar, farklı konularla dergi tadında bir kitap… Ortak olan tek şey İnsan belki de? İnsan’ın iç dünyasındaki saklı hazineleri paylaşma muradı…<a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_2.pdf" target="_blank"><strong>Buradan indirebilirsiniz.</strong></a> </p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2012/01/28/kadim-bilimler-ve-bazi-modern-yanilgilar-rene-guenon/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2012/01/28/kadim-bilimler-ve-bazi-modern-yanilgilar-rene-guenon/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Edebiyattan İnkılâba Mağaradakiler*’le Bir Bakış</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/07/07/edebiyattan-inkilaba-magaradakiler%e2%80%99le-bir-bakis/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/07/07/edebiyattan-inkilaba-magaradakiler%e2%80%99le-bir-bakis/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 07 Jul 2011 13:04:06 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Konuk Yazar</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Kitap Tanıtımı]]></category>

		<category><![CDATA[Modernleşme]]></category>

		<category><![CDATA[Resmî Tarih]]></category>

		<category><![CDATA[Sanat]]></category>

		<category><![CDATA[cemil meriç]]></category>

		<category><![CDATA[devrim]]></category>

		<category><![CDATA[edebiyat]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=17983</guid>
		<description><![CDATA[Alper Gürkan

&#8220;Aylarca Raskonikov&#8217;u yaşadım. Sonya&#8217;yı sayıkladım aylarca. Kaç gece tefeci kadınla karşı karşıya geldik. Bakışları bir hayvanınkiler gibi soğuk ve manasızdı. Bir ölüyü öldürmüştü Raskolnikov, bir abesi yok etmişti.&#8221; (Syf.272)


 İlk defa yirmi iki yaşındayken okuduğum Suç ve Ceza&#8217;dan öylesine etkilenmiştim ki bitirir bitirmez soğuk duvarlara yaslanarak tekrar okumaya başlamıştım. Artık Raskolnikov&#8217;un ne yapacağını düşünmenin merakından [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/07/magaradakiler_cemil_meric.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-17984" title="magaradakiler_cemil_meric" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/07/magaradakiler_cemil_meric.jpg" alt="" width="198" height="294" /></a>Alper Gürkan</em></strong></p>
<blockquote>
<p style="text-align: left;"><em>&#8220;Aylarca Raskonikov&#8217;u yaşadım. Sonya&#8217;yı sayıkladım aylarca. Kaç gece tefeci kadınla karşı karşıya geldik. Bakışları bir hayvanınkiler gibi soğuk ve manasızdı. Bir ölüyü öldürmüştü Raskolnikov, bir abesi yok etmişti.&#8221;</em> (Syf.272)</p>
</blockquote>
<p style="text-align: left;">
 İlk defa yirmi iki yaşındayken okuduğum Suç ve Ceza&#8217;dan öylesine etkilenmiştim ki bitirir bitirmez soğuk duvarlara yaslanarak tekrar okumaya başlamıştım. Artık Raskolnikov&#8217;un ne yapacağını düşünmenin merakından sıyrılıp da kendimi yazarın yolun sağına soluna serptiği işaretlerine daha çok verebilecektim. İki günde okuyup yuttuğum iki cildin tesirinde üç gün geçirdim ve bu üç günde kimseyle konuşamadım.  Kıbrıs&#8217;ta gurbetteydim ve konuşacak kimsem de yoktu doğrusu&#8230;<br />
 <br />
Ertesi sene Gaziantep&#8217;te oldukça geveze bir kitaba, Mağaradakiler&#8217;e rastladım. Ama bu gevezelik baş ağrıtıcı anlamda olumsuz bir çenesi düşüklük değil;  batının, doğunun ve bu toprakların duymak istediğim, özlediğim, merak ettiğim konularını, hususlarını durmaksızın tartışan bir aydının tek taraflı konuşmasıydı. Uçsuz bucaksız bir derya olan Meriç&#8217;in okuru önce sarsan, kafasını çalkalayan, canını yakan sonra da yavaş yavaş önünü aydınlatıp düşüncesini ışıtan</p>
<p><span id="more-17983"></span>bilincinin akışı&#8230;<br />
Eğitim sisteminin kontrol altında tutmaya odaklandığı genç zihinler için zincirleri koparma ve aydınlanma olanaklarıyla dolu olan Mağaradakiler&#8217;in kâh serinletici, kâh öfkelendirici, kâh teselli edici satırlarına gömüldüğümde Raskolnikov&#8217;la aramdaki bağın -kimselerin bilmediği kan bağının- başka damarları olduğuna da şahit oldum. &#8220;Dosto&#8217;yu yani sonsuzu&#8221; (s.271) benim kadar sarsıcı bulanların arasında ilk keşfettiğim Cemil Meriç oldu bu yüzden&#8230;<br />
 <br />
&#8220;Dosto ve Ben&#8221; başlığı altında, Marx okumaları yüzünden onun uhrevi diline nasıl da yabancı kaldığını anlatır Meriç. Mistisizmden öylesine soğumuştur ki Beşir Fuadvari bir ilimciliğe, Zolacı gerçekliğe kaptırmıştır kendini. Bu soğuk ve akli bakışta onun ruhunun karanlığına ve derinliğine inemez. Delilerle uğraşan bir delidir ona göre Rus romancı. Bu yüzden Dostoyevsky düşkünlüğünü hasta bir sevginin belirtisi olarak görür.<br />
 <br />
Belki doğrudur da; en az Raskolnikov kadar Yeraltı adamı da, Prens Mişkin de, İvan Karamazov da, &#8220;öteki&#8221; de diğerleri de -belki gelmiş geçmişlerin en büyüğü olan - bu büyük yazarın yazarken yüz yıl öncesinden iç haritalarının incelediğini düşündürtür okura. Onun kâşifliğine tutkuyla bağlanmak pek sağlıklı bir tutum olmayacaktır. Bunu ileri taşıyan bazı Rusların &#8220;&#8230;eğer biri bana, İsa&#8217;nın gerçek olmadığını kanıtlarsa ve gerçeğin İsa&#8217;da olmadığı doğru bir olguysa, ben gerçeğin yanında değil, İsa&#8217;nın yanında olurum&#8221; diyen Dosto&#8217;yu ve Tolstoy&#8217;u peygamber mesabesinde değerlendirmeleri bir tesadüf değildir çünkü&#8230; Edebiyatın engin denizlerinde boğulmaktan korkarak yüzen Meriç&#8217;in de tutkusunun tesadüfî olmaması gibi.<br />
 <br />
Meriç&#8217;in kulaçları onu Avrupa&#8217;ya taşıdığında da şiirsel anlatımdan vazgeçmeyerek hakikati kurcalamaya devam eder ve bir yerde Hugo&#8217;ya, Sefiller&#8217;e, Jan Valjan&#8217;a rastlar:<br />
* &#8220;Zavallı dostum! Büyüklere yalnız acılarınla mı benzeyeceksin? Düşünce dikenli bir taç. İsa&#8217;dan Gandhi&#8217;ye kadar Tanrı&#8217;ya nispeti olan her ulu Tanrı&#8217;nın hışmına uğradı. Tanrı&#8217;ya nispeti olmadan Tanrı&#8217;ların hışmına uğramak, hazin&#8230;&#8221; Syf.281.<br />
Bu sözleri Jan Valjan&#8217;a mı, kendine mi, -bir ümit- okura mı söylediğini kestirmek güç&#8230;<br />
 <br />
Meriç&#8217;in solcularımızı ya da Kemalistlerimizi kızdıracak hükümleri gelir sonra üst üste&#8230;<br />
 <br />
* &#8220;Bence Türk şiiri Nazım&#8217;la biter. Avrupai düşünce Nazım&#8217;la başlar.&#8221; Syf.239<br />
 <br />
* &#8220;Batan imparatorluk&#8230; aydınla halkın el ele vererek kazandıkları zafer: Yunan&#8217;ın harim-i ismetimizden (girmesi yasak temiz yer: vatan) defedilişi. ‘Sonra yeni inkılâplar başladı. Halkla münevver kati olarak birbirlerinden ayrıldılar. Millete mal olmuş telakkiler ve inanışlar kak addedildi. Teşkilat-ı Esasiye kanunundaki değişikliklerle uğraşıldı. İsmi anayasa oldu ve bütün maddeleri yeni ‘tilcikler&#8217;e uyduruldu. Moğolca ‘tay&#8217;larla Şurayı devlet ‘Danıştay&#8217;, Muhasebat ‘Sayıştay&#8217;, Mahkeme-i Temyiz ‘Yargıtay&#8217;, Meclis ‘Kamutay&#8217; yapıldı. Kurultaylar, Kamutaylar, Şarbaylar, Kamunaylar birbirini kovaladı&#8230; 1950&#8242;de yeniden 1924 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu&#8217;nun lisanına dönüldü.&#8217;<br />
Evet, bir tımarhane tutanağı değil, siyasi ve içtimai tarihimizden bir sayfa.&#8221;<br />
 <br />
* &#8220;27 Mayıs&#8217;tan alınacak der-i ibret: ‘Son elli senelik nizamın bütün zaaflarını ve kati olarak yürümediğini, yürümeyeceğini göstermesi.&#8221; Syf.260<br />
 <br />
Cezmi Ertuğrul: &#8220;Diller birlik ve saflıklarını kaybederek gelişir.&#8221; Syf.264. <br />
 <br />
* &#8220;Türk düşüncesinin en büyük düşmanı dildeki istikrarsızlık. Türkçe Tanzimat&#8217;a kadar sabit kurallara kavuşamamıştır. Kelimeler müphemdir, düşüncenin değil zevkin emrindedir. Herkesçe kabul edilen hiçbir kural yoktur.&#8221; Syf.265<br />
 <br />
&#8220;Arap harflerini müdafaaya yeltenen bir tek hoca çıkar: Yahudi Avram Galenti&#8230; hiçbir ülkenin eşine rastlamadığı bir vandalizme inkılâp adı verilir: Dil inkılabı.&#8221;syf.266. <br />
 <br />
* &#8220;Dilde inkılâp olmaz. İhtiyar tarih, dünyanın hiçbir ülkesinde böyle bir çılgınlığa şahit olmamıştır. Toplum geliştikçe dil de gelişir. Osmanlıca diye bir dil yoktur. Osmanlıca, Anadolu&#8217;ya yerleşen ve İslamiyet&#8217;i benimseyen Türklerin dilidir. Yani halis Türkçe&#8217;dir. Batı Türkçe&#8217;si.&#8221;  Syf.267.<br />
 <br />
* &#8220;Dünyanın iki büyük inkılâbı yani 1789 ile 1917. Ne kadar sınırlı, ne kadar korkakmış. Bütün müesseseleri yerle bir etmiş ama dile dokunmamış ikisi de.&#8221; Syf.269.<br />
 <br />
İnkılâp demişken; Meriç&#8217;in ihtilâller ve inkılâplar hakkındaki yorumlarına bu ülkenin yıllardır nasıl da aç bırakıldığını görmek de fayda var:<br />
 <br />
 &#8221;Amerikan Devriminin iki hususiyeti vardır, a) Bir aydınlar kadrosu tarafından yönetilmemiştir. b) Bir sınıf hâkimiyetiyle sona ermemiştir. Yani bir sınıfın hareketinden çok milli bir hareket mahiyeti taşır.&#8221; (syf.133)<br />
 <br />
Burke: &#8220;İdareciler ihtiraslarını dizginlemeye alışkın, vazifelerini bilen seçkin bir zümre olmalıdırlar. Bir nevi tabii aristokrasi.&#8221;<br />
 <br />
Mallet du Pan:&#8221;Özü bakımından ihtilâl, iktidarın el değiştirmesidir.&#8221;  <br />
 <br />
Taures:&#8221; Fransız Devrimi,  dolaylı olarak proletaryanın iktidara geçişini hazırlamış, sosyalizmin iki temel şartını hazırlamıştır: Demokrasi ve kapitalizm. Ama asıl hüviyeti, burjuva sınıfının iktidarını hazırlamış olmaktır.&#8221; <br />
 <br />
Lenin:&#8221;Devrim ekonomik düzeyde baş gösteren çelişkilerin yardımıyla politik düzeyde gerçekleşir.&#8221; <br />
 <br />
&#8220;İhtilal nitel, Reformsa nicel bir değişimdir. Birincisi bir atlayış ikincisi ise devam ediştir.&#8221;(syf.123) <br />
 <br />
&#8220;Révolution, (Türkçede) ilk kez Hançeri tarafından inkılâpla karşılanmıştır.&#8221; (syf.124)<br />
 <br />
&#8220;M.Kemal inkılâp kelimesini kullanır ama tarif ettiği inkılâp, ihtilâlden başka bir şey değildir. İnkılâp: Mevcut köhne müesseseleri zorla değiştirmek.&#8221; (syf.129)<br />
 <br />
&#8220;Kan ile yapılan inkılâplar daha muhkem olur&#8230; Paşaya göre&#8230;&#8221;kansız inkılâp ebedileştirilemez (Söylev.c.II 1923) (syf.129)<br />
 <br />
İnkılâp kelimesi yanlıştır (M.Esat) Bozkurt&#8217;a göre: &#8220;İhtilal bir şeyin esasından değiştirilerek yerine yepyenisinin konmasıdır&#8230; İnkılâp ise bir şeyin aslını muhafaza ederek başka bir kalıba girmesi, başka bir hale geçmesidir.&#8221; (syf.130)<br />
 <br />
Mahmut Esat Bozkurt: &#8220;Kurtuluş Savaşları olmasaydı bile hilafet ve onun gereği bütün kurumlar ekonomik, sosyal, siyasal bir ihtilâl unsuruyla yerle bir edilecekti. Nitekim Rus İhtilaliyle de Cihan Savaşının bir ilgisi yoktur, ihtilâlin sebebi ve etkeni kendisidir tesadüfî olaylar değil.&#8221; (Atatürk İhtilali. Syf-21. 1967)<br />
 <br />
Bozkurt&#8217;un tespiti derinlikli olarak incelenmeyi ve Cumhuriyet devrimlerinin (?) Kurtuluş Savaşı diye anılan süreçle alakası ciddi bir sorgulanmayı gerektiriyor hâlâ&#8230;<br />
 <br />
&#8220;Devrimin reformlarla yerine oturtulması güçlenmesidir. Kıyafet değişikliği vs. teferruatlara ait ıslahatı devrim diye adlandırmak yanlıştır&#8230; bir kelimeyle devrimler yoktur, devrim vardır.&#8221; (syf.141)<br />
 <br />
* &#8220;Ayaklanmalar&#8230; geri kalmış kavimlerde sık sık görülürler, katılanlar namuslu kimselerden çok ayaktakımıdır. İhtilâller ileri ülkelerde görülürle, daima çok ciddi sebepler ve yüksek idealler uğruna yapılırlar. İhtilal düşünen sınıfların esridir&#8221; (syf.156)<br />
 <br />
 &#8221;Suavi de bütün psikopatlar gibi kendi kendine hayrandı&#8221; (syf.159)<br />
 <br />
Tanpınar, Suavi için der ki: &#8220;&#8230; bir megaloman, bir ‘persecute maniaque&#8217;tır (Herkesi kendine düşman addetme hastalığı). İyi ama entelektüelin başka bir tarifi var mı?&#8221;<br />
 <br />
 &#8221;Herhangi bir davayı müdafaa eden, felsefi bir sorumluluk yüklenir, cezai bir sorumluluk değil.&#8221; (syf.163)<br />
 <br />
Kitabı okuduğum dönemde bunu DGM savcılarına tavsiye eden bir not almışım. Ne acı ki DGM&#8217;lerin yerini Özel Yetkili Mahkemeler aldı, evvelce de İstiklal Mahkemeleri vardı&#8230;<br />
 <br />
Garraud:&#8221;Düşüncenin hakları toplumun korunmasından önce gelir çünkü fikirler arasındaki çarpışma ve çatışma ilerlemenin vazgeçilmez şartıdır.&#8221; <br />
 <br />
&#8220;Sosyalizm kurulu düzen eleştirisi, anarşizm sosyalizmin de eleştirisidir, yani eleştirinin eleştirisidir.&#8221; (syf.165)<br />
 <br />
* &#8220;Roussau&#8217;nun tabiatta iyi ve hür insan inancından yola çıkan anarşizm tarih içinde üç akıma ayrılır: Hıristiyan anarşizmi Tolstoy öncülüğünde Çarlık Rusya&#8217;sında gelişir, ferdiyetçi anarşizmin piri Maks Stirner, komünist anarşizm, Proudhon amaçlarını açıkça belirttiği için bugün de en büyük nazariyecisidir.&#8221; (syf.167)<br />
 <br />
* &#8220;Anarşist kredo otoriteye karşı gelenleri büyülese de, doktrinin bütünüyle karşılaştıktan sonra pek az kimse bağlı kalabilir anarşizme.&#8221; (syf.169)<br />
 <br />
(Anarşizm için) &#8220;&#8230;devlet adaletsizliğin, baskının, tekelin somutlaşmasından başka ne?&#8221;(syf.170)<br />
 <br />
* &#8220;Anarşi düzenin kendisidir!&#8221;                                                     <br />
 <br />
* &#8220;Stirner&#8217;e göre demokrasi bir aldatmacadır&#8230; halk temsilcilerini seçtiği için hürdür diyorlar, bu öküzün istediği kasabı seçmesi gibi bir şeydir.&#8221;<br />
 <br />
* &#8220;İktidarını devretmek onu kaybetmektir.&#8221; (syf.175)<br />
 <br />
* &#8220;İslamiyet, ilmi beşikten mezara kadar arayın diyor ama bu emr-i celil (ulu emir) unutulmuş. Kanaati, bir lokmayla bir hırka tekerlemesine irca etmişiz.&#8221; (syf.194)<br />
 <br />
 * &#8220;Hürriyet fetihtir, başkalarından dilenilmez.&#8221;syf.197. <br />
 <br />
 * &#8220;Vatandaşların bütününe ait olmayan hürriyet, hürriyet değil imtiyazdır&#8221; (syf.202)<br />
Hürriyet-imtiyaz çatışması&#8230; Sıradan, alelâdeymiş gibi duran güzel bir yaklaşım. Evet, basit. Bunun da farkındayım ama burada sözü ben doğrudan demokrasiye getirmek niyetindeyim, yani bildiğimiz ve yaşadığımız anlamda demokrasinin insanı ne kadar özgürleştirebileceğine. Bunu yaparken kastım monarşik rejimlerin demokratik rejimlerden iyi olduğunu falan savunmak değil aksine ulaşılmış bir zirve yaşam biçiminde daha ileriyi görme amacıyla yükselmeye çalışmaktır o kadar.<br />
 <br />
Demokrasi öncelikle yığınlar için bir özgürleşme sürecidir. Bu özgürleşme liberal anlamdaki her tohumun kendi dallarına ayrılması biçiminde değil; bir başkasının veya toplumun sınırsız olabilecek hak ve özgürlüklerini kısıtlamadan veya sakatlamadan yaşanacak bir özgürlüktür. Mesela Türkiye&#8217;de özgürleşme ve demokrasi süreçlerinin durumu için Kürtlerin şartlarına bir göz atmak yeterlidir.<br />
 <br />
Bana kalırsa demokrasinin denenmiş ve uygulanmış tüm disiplinlerden üstün tarafı budur. Ancak günümüz demokrasilerinin eksik kalan tarafı ekonomi-politik açıdan tutarsızlıklarıdır. Çünkü demokratikleşmiş bir sistemin liberal-ekonomik bir rejimle bütünleşmesi ne yazık ki zorunluluk taşıyor gibi görünse de çok ciddi sosyo-ekonomik sorunlara yol açmakta ve insanın insan olarak varlık şeklini zora sokmaktadır. Öyleyse toplumun bu başkalaşma/evrime (ya da gerici hayvani, vahşi evrime diyelim) uğramaması için sosyal yapının temeli olan ekonomik ilişkilerini çok iyi dengelemesi ve demokrasinin soyut (üstyapısal) etkisinin yanında somut (altyapısal) etkisinin de oluşturulması gerekir.<br />
 <br />
Dün bir sınıfın diğerinin toprak ağalığını yok etmesi ne kadar meşruuysa, birilerinin de başka birilerine ait endüstriyel ağalığını yıkmak o kadar meşrudur. Aksi takdirde yazdığın &#8220;hiçbir zümre veya sınıfa imtiyaz yoktur&#8221; lafı anayasanda şirin bir inci olarak kalacaktır. Neyse sözüm belki sosyalizm savunması gibi gelebilir, kısmen de öyledir ama temelde sosyalizmin de savunulacak pek bir tarafı yoktur.  Bunu da ilerde yazacağım elbette. Son olarak buradaki taarruz minvali liberal düşünce sistemine doğru değil, liberal ekonomik düşünceyedir. Ne kadar ayrışabilirse tabi&#8230;<br />
 <br />
*&#8221;Hıristiyan dünya görüşü: Hıristiyanlık kölelerin isyan çığlığıydı, adalete susamış insanların çığlığı. Kilise, ezilenler adına konuşuyordu. Sonra Sezar&#8217;ın emrine girdi. Yığınları uyuşturmak, ayaklanmaları önlemek, imtiyazları meşrulaştırmak için yalan söyletti Tanrı&#8217;ya. O cihanşümul din ortaçağda bir avuç derebeyinin fetvacısıdır.  Bir dünya görüşünden çok, miskin bir ideoloji: Varlıklar, ameller, değerler, biçim ve kişiler, değişmez bir mertebeler dizisi içinde donduruldu. Zirvede Tanrı, sonra Sezar, sonra kilise. İlmin tarihi, zeka ile kilisenin çatışması tarihi.<br />
Burjuva dünya görüşü: İncil, barbar Avrupa&#8217;nın kanlı dişlerini, yırtıcı tırnaklarını sökemez. Eski köleler toprak kölesidir şimdi, sonra üçüncü sınıf olurlar: Çalışan, vergi veren adsız ve haysiyetsiz kalabalık. Sınıftan çok yamalı bohça. İktisaden gelişen bu sınıf, ezilen insanlığın, ezeli aklın, cihanşümul adaletin sözcüsüdür. Şatoyu yıkmak için kiliseyi de devirmek zorunda. Reform, Rönesans, Aydınlıklar çağı. Büyük kavganın belli başlı durakları. Nihayet devrim&#8230; İnsanlık tarihi 1789&#8242;a kadar bir sınıf kavgası tarihidir. Yeni bir çağ açılmıştır 89&#8242;la. Sınıf yoktur artık, milletler, daha doğrusu insanlık vardır. İnsan ve vatandaş hakları beyannamesine göre,&#8217;insanlar hür ve hakça eşit doğarlar.&#8217; Kendi çıkarlarının insanlığın çıkarları olduğuna inanan üçüncü sınıf, dünya görüşünü parça parça kurar. Liberalizm veya ferdiyetçilik yüzyıllarının eseri ve üç sütun üstünde yükselir: Hürriyet, akıl, fert devrimden sonra üçüncü sınıf parçalanır. Burjuvazi kavga arkadaşlarını ziyafet sofrasından kovar. Servet de, bilgi de onun tekelindedir. İnsanlar eşittirler, doğru ama kanun karşısında. Kanunu yapan burjuvazidir. Yeni sınıf bir yandan eski imtiyazlılarla savaşmak bir yandan yoksul yığınların uyanmasını önlemek zorundadır. Vaatler kâğıt üzerinde kalmış, sınıflar ortadan kalkmamıştır. Soyluların yerini burjuvazi, burjuvazinin yerini proletarya almıştır, insanın insanla savaşı daha kıyıcılaşmıştır. Bir kelimeyle liberalizmin göklere çıkardığı hürriyet, hür bir kümeste hür bir tilki hürriyeti&#8230;Ne var ki burjuvazi şatoyu devirirken kiliseyi de yıkmıştı.  Kitleler,  Rabb&#8217;in  melekütu  ile  oyalanamazdı  artık.<br />
Sömürü nasıl gizlenecekti? Filozoflar yetişti imdada. Onlar da -rahipler gibi- çelişkileri gizlemeye, iç ve dış talanı kutsallaştırmaya çalıştı. Dünyaca geçerli bir hakikat diye sunulan liberalizm bir sınıf yalanına, yani bir ideolojiye dönüştü.<br />
Sosyalist dünya görüşü: Hıristiyanlık eski çağların kölelik düzenlerine kıyasla bir ilerleyişti; insanlar Tanrı önünde eşittiler. On yedinci yüz yıl bir adım daha atarak insanların akıl karşısında eşitliğini haykırdı. 1789 Devrimi siyasi eşitliği gerçekleştirdi. Fethedilmeyen tek eşitlik kalmıştı: İktisadi eşitlik.Sosyalizm bencil ve maddeci bir dünyada, bir ıstırap çığlığı, bir fetih rüyası&#8230; Adaletsizlikler ortadan kalkacak, eşek arılarının yerini bal arıları alacaktır.<br />
Her üç ideolojinin ortak yönü: Toplumdaki çelişkileri belirtmek ve onları ortadan kaldıracağını ileri sürmek. Başka bir deyişle, Batıdaki dünya görüşleri arasında bir kopuş yoktur. Her yeni sınıf eski hâkim sınıfın ideolojisinden yararlanır. Sosyalizmin iyi yürekli kâhinleri de insanlığa rahiplerin ve filozofların müjdesini tekrarlar: Yeni devrim bütün imtiyazların ölüm çanı olacak.&#8221; Syf.226-227<br />
 <br />
* &#8220;Biz de ne sanayi vardı ne burjuvazi. Avrupa&#8217;nın ‘Batılaşınız&#8217; teklifi tek anlam taşıyordu: ‘Kapitalizme teslim olunuz!&#8221;syf.229<br />
 <br />
* &#8220;Harf devrimi kütüphanelerimizi dilsizleştirmişti. Tek parti çelik bir korse giydirmişti şuura.&#8221;<br />
 <br />
*&#8221; (Marksizm ile)&#8230;ilk defa batılılaşıyorduk. Marks, bütün eserleri dilimize çevrilen ilk ve son Batılı yazar.&#8221; Syf.230<br />
 <br />
&#8220;&#8230; Türk insanı papağan Batıcılıktan gerçek Batıcılığa Marksizm sayesinde geçebilmiştir. Descartes&#8217;ın XVII&#8217;nci yy.da Avrupa&#8217;da başlattığı düşünce devrimine benzer bir düşünce devrimi yaratmıştır biz de Marksizm.&#8221; Syf.232<br />
 <br />
Şahsi kanaatim şudur ki Batılılaşma (burada benim kastım düşünce olarak Batıyı anlama yani rasyonalist- analizci düşünce tarzına sahip olma çabalarının tamamı) devrim (inkılâp) zırvalarıyla değil sosyalist düşünceyle geldi&#8230;<br />
 <br />
Bu &#8220;cumhuriyet&#8221;in sol düşmanlığının, CHP&#8217;nin soldaki Truva atı rolünün bir işareti&#8230;</p>
<p> </p>
<p>&#8230; Bu makale ilginizi çektiyse&#8230;</p>
<p> 
</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="color: #0000ff;"> Kitap Tanıtan Kitap (1)</span></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/11/kitap-tanitan-kitap2.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-13292" title="kitap-tanitan-kitap2" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/11/kitap-tanitan-kitap2.jpg" alt="" width="106" height="152" /></a>Kitap okumak… Jean Paul Sartre, Nazan Bekiroğlu, Toshihiko Izutsu, Henri Bergson, Mustafa Kutlu, Dostoyevski, Elif Şafak, Clausewitz, Sadık Yalsızuçanlar, Alber Camus ile sohbet etmek… <strong>Suyun resmine bakmakla yetinmeyen, su içmek isteyenler için var kitaplar. </strong>Mesnevî var, El-Munkızü Min-ad-dalâl, Kitab Keşf al Mânâ, Er-Risâletü’t-tevhîd var.  Elinizdeki bu kitap Derin Düşünce yazarlarının seçtiği kitapların tanıtımlarını içeriyor. Bizdeki yansımalarını, eserlerin ve yazarların bıraktığı izleri. Farklı konularda 44 kitap, 170 sayfa. Zaman’a ayıracak vakti olanlar için… <a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_1.pdf" target="_blank"><strong><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></strong></a></p>
<p> </p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/sanat_kibrit.pdf" target="_blank"><strong><span style="color: #0066cc;">Sanat karanlıkta çakılmış bir kibrittir…</span></strong></a></p>
<p style="text-align: justify;"><em><a href="http://www.derindusunce.org/img/sanat_kibrit.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><img class="alignleft size-medium wp-image-8557" title="sanat_kibrit" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/02/sanat_kibrit.jpg" alt="" width="130" height="181" /></span></a> ”…Neden bir natürmorta iştahla bakmıyoruz? Tersine ressam “yiyecek-gıda” elmayı silmiş, elmanın elmalığı ortaya çıkmış. Gerçek bir elmaya bakarken göremeyeceğimiz bir şeyi gösteriyor bize sanatçı. İlk harfi büyük yazılmak üzere Elma’yı keşfediyoruz bütün orjinalliği, tekilliği ile…” </em></p>
<p style="text-align: justify;">Bu kitapta Derin Düşünce yazarları sanatı ve sanat eserlerini sorguluyor. Toplumdaki yeri, siyasî, etik ve felsefî yönüyle… Denemelerin yanı sıra son dönemde öne çıkan, ekranları, kitap raflarını dolduran eserlere (veya ürünlere?) dair eleştiriler de bulacaksınız. <a href="http://www.derindusunce.org/img/sanat_kibrit.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Buradan indirin.</span></a></p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p><a title="Permanent Link to Baudolino (Umberto Eco)" rel="bookmark" href="http://www.derindusunce.org/2008/12/17/baudolino-umberto-eco/"><span style="color: #0000ff;"><strong>Baudolino (Umberto Eco)</strong></span></a> <span style="color: #0000ff;"> </span><a title="Suzan Başarslan tarafından yazılan yazılar" href="http://www.derindusunce.org/author/suzanbasarslan/"><span style="color: #0066cc;">Suzan Başarslan</span></a></p>
<p class="entry" style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/Bir_roman_incelemesi_baudolino_suzan_basarslan.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><img class="alignleft size-medium wp-image-2644" title="20081216_derin_dusunce_org_baudolino_umberto_eco" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2008/12/20081216_derin_dusunce_org_baudolino_umberto_eco.jpg" alt="" width="123" height="175" /></span></a>Yazınsal bir yapıt, “basit bir obje değil, çok yönlü anlam ve ilişkilerle tabakalaşmış bir niteliğin çok yönlü organizasyonudur.”* Bu organizasyonun incelemesi de kendisi kadar zor bir organizasyonu gerektirir ki, bu yüzden bir yapıtın incelemesi adına günümüze değin, birçok kuram ve inceleme yöntemi geliştirilmiştir. Bu makalede Umberto Eco’nun yazdığı Baudolino adlı romanın incelemesi Gerard Genette’nin “Yapısal Metin İnceleme” yöntemine göre yapılacak ve yapıt, üç düzlemde incelenecektir. Bakış açısı, anlatıcı türü, ana düşünce, eserin yazılış tekniği, dil… gibi sorunlara da değinilecektir. İncelemede Şemsa Gezgin tarafından İtalyancadan Türkçeye 2003′te çevrilen Baudolino esas alınacak, tespit ve yorumlar çeviri yapıttan yola çıkılarak belirlenecek ve ifade edilecektir.  <a href="http://www.derindusunce.org/img/Bir_roman_incelemesi_baudolino_suzan_basarslan.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff;"><strong>İncelemeyi kitap halinde indirmek için buraya tıklayın</strong></span></a></p>
<p class="entry" style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_goz.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Derin Göz</span></a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/derin_goz.jpg"></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/k_derin_goz.jpg"><em></em></a><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/ak_derin_goz.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/ak_derin_goz.jpg"><span style="color: #0066cc;"><img class="alignleft size-medium wp-image-11469" title="ak_derin_goz" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/ak_derin_goz.jpg" alt="" width="145" height="206" /></span></a></em></p>
<p style="text-align: justify;"> Sanat’a bakmak için çeşitli yapıtlardan, ressamlardan istifade ettik: Cézanne, Degas, Morisot,  Monet, Pissarro, Sisley, Renoir, Guillaumin, Manet, Caillebotte, Edward Hopper, William Turner,Francisco Goya, Paul Delaroche, Rogier van der Weyden, Andrea Mantegna , Cornelis Escher , William Degouve de Nuncques.</p>
<p style="text-align: justify;">Peki ya baktığımızı görmek, gördüğümüzü anlamak? Güzel’i sorgulamak için çağ ve coğrafya ayırmadık, aklımızı uyaracak hikmetli sözlere açtık kapımızı: Mevlânâ Hazretleri, Gazalî Hazretleri, Lao-Tzû, Albert Camus, Guy de Maupassant, Seneca,  Kant, Hegel, Eflatun, Plotinus, Bergson, Maslow, …</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/07/07/edebiyattan-inkilaba-magaradakiler%e2%80%99le-bir-bakis/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/07/07/edebiyattan-inkilaba-magaradakiler%e2%80%99le-bir-bakis/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>İnsan’ı devirmek için kökünden sökmek gerekir(3)</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/06/25/insan%e2%80%99i-devirmek-icin-kokunden-sokmek-gerekir3/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/06/25/insan%e2%80%99i-devirmek-icin-kokunden-sokmek-gerekir3/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 25 Jun 2011 14:04:38 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mehmet Yılmaz</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Marx]]></category>

		<category><![CDATA[Marxizm]]></category>

		<category><![CDATA[Modernleşme]]></category>

		<category><![CDATA[Teknoloji]]></category>

		<category><![CDATA[Türk Solu]]></category>

		<category><![CDATA[devrim]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=17342</guid>
		<description><![CDATA[Sunuş: Alman İdeolojisi Karl Marx&#8217;ın yakın arkadaşı Friedrich Engels ile birlikte 1845 yılında yazdıkları bir deneme. Yayıncı bulamadıkları için 1930&#8242;lara kadar basılmayan bu kitabın Fransızca ilk baskısı 1940&#8242;larda yapılmış. Özetle komünist / sosyalist / solcu camia üzerindeki etkisi gecikmeli olmuş. Türkçe tercümesi de mevcut. Sahneye çıkması gecikmiş bir kitap ama içerdiği fikirler sebebiyle marxizmi anlamak [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/06/_turk_solu_devrim_0.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/06/turk_solu_devrim_marx_aaa-6.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/06/dron.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/06/turk_solu_devrim_marx_aaa-2.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-17344" title="turk_solu_devrim_marx_aaa-2" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/06/turk_solu_devrim_marx_aaa-2.jpg" alt="" width="210" height="330" /></a>Sunuş:</em></strong><em> Alman İdeolojisi Karl Marx&#8217;ın yakın arkadaşı Friedrich Engels ile birlikte 1845 yılında yazdıkları bir deneme. Yayıncı bulamadıkları için 1930&#8242;lara kadar basılmayan bu kitabın Fransızca ilk baskısı 1940&#8242;larda yapılmış. Özetle komünist / sosyalist / solcu camia üzerindeki etkisi gecikmeli olmuş. </em><a href="http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=73558"><em>Türkçe tercümesi</em></a><em> de mevcut. Sahneye çıkması gecikmiş bir kitap ama içerdiği fikirler sebebiyle marxizmi anlamak için son derecede faydalı, &#8220;arkeolojik&#8221; açıdan ise vazgeçilmez. Zira marxizmi embriyon safhasında görebiliyorsunuz. Marx ve Engels dönemin anti-komünistlerini, &#8220;ütopik sosyalistlerini&#8221; vs eleştirirken marxizmin <strong>ne olMAdığını</strong> tarif ediyorlar. Bir başka deyişle ideolojilerini Proudhon, Weitling, Feuerbach,  Bauer ve Stirner&#8217;e rağmen inşa ediyorlar. Marxçı materyalizmin, <strong>devrim fikrinin, müesses nizama itirazların kristalleştiği,</strong> ideolojileştiği bu mutfak-kitap okunmadığı müddetçe marxizmin anlaşılmasına imkân yok kanaatimce. (Max Stirner ile yapılan fikrî çatışmadan da bahsetmiştik daha önce: </em><a href="http://www.derindusunce.org/2011/04/27/%E2%80%9Cdin-toplumun-afyonudur%E2%80%9D-karl-marx/"><em>&#8220;Din Toplumun Afyonudur&#8221;</em></a><em>)</em></p>
<p><em>Sonuncusunu okuyacağınız üç bölümlük bu seride insanlığın 1800&#8242;lerde yaşadığı büyük şoku tahlil etmeye çalıştık. <strong>Akıl&#8217;ın, Vicdan&#8217;ın &#8220;modasının geçtiği&#8221;, dinden, ahlâktan bahsetmenin gericilik sayıldığı</strong> bir çağın başlangıcındayız. Kelimelerin anlamları bile kayboluyor: İyilik ile FAYDA&#8217;nın arasındaki sınır silikleşiyor meselâ. İyi bir davranış ile &#8220;iyi&#8221; bir kazanç AYNI zannediliyor artık. Siyasî ve iktisadî tarihin kesişiminde müşahede ediyoruz ki bu YER SARSINTILARI İnsan&#8217;ı kökünden söküyor ve devrimlere, ideolojilere, büyük savaşlara, kurumsal ırkçılığa ve soykırımlara müsait bir hale getiriyor. Alman İdeolojisi&#8217;ni Marx ve Engels&#8217;e yazdıran ortam işte bu yaşamsal sarsıntıların ardı ardına geldiği ortamdır. Üç bölümlük bu serinin Alman İdeolojisi&#8217;ni anlamaya katkı sağlayacağını umuyoruz. Bu makaleye başlamadan önce ilk iki bölümü okumakta büyük fayda var:</em></p>
<ul>
<li><a title="Permanent Link to İnsan'ı devirmek için kökünden sökmek gerekir(1)" href="http://www.derindusunce.org/2011/06/13/marxizm-fasizm-islamizm1-kirpiler-ve-insanlar/">İnsan&#8217;ı devirmek için kökünden sökmek gerekir(1)</a></li>
<li><a title="Permanent Link to İnsan'ı devirmek için kökünden sökmek gerekir(2)" href="http://www.derindusunce.org/2011/06/21/insan%e2%80%99i-devirmek-icin-kokunden-sokmek-gerekir2/">İnsan&#8217;ı devirmek için kökünden sökmek gerekir(2)</a></li>
</ul>
<p><em>Dikkate değer ikinci bir nokta ise doğrudan Müslümanları ilgilendiriyor: İslâmcı / İslâmî etiketler taşısalar dahi bütün ideolojilerin, devrimlerin hata olduğunu öğrendik bu makaleleri yazarken. Müslüman aydınlar &#8220;sadece&#8221; Müslüman olmayı becerebildiklerinde ALLAH-çı, Muhammed-çi, Kur&#8217;an-ist vs arayışlardan da kurtulabilirler. Otomatik, İnsansız çözümler peşinde koşanların artık pozitivizme hizmet ettiklerini idrak etme saati geliyor. </em><a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_insan.pdf"><em>İnsan derin ve karmaşık bir varlık</em></a><em>. <strong>İnsan&#8217;ı devre dışı bırakarak insanları bir arada yaşatma arayışı ancak bir zindan inşaatı olabilir. </strong>Bu hatanın İslâm adına yapılması Müslümanlar için korkunç bir yıkım teşkil ediyor bizim gözümüzde. Peygamberimiz (SAV)&#8217;i devrimci zannedenlerin, sol ilahiyat, sosyalist İslâm gibi tehlikeli arayışlar peşinde koşanların da nihayet </em><a href="http://www.google.fr/url?sa=t&amp;source=web&amp;cd=1&amp;ved=0CBkQFjAA&amp;url=http%3A%2F%2Fwww.derindusunce.org%2F2010%2F03%2F22%2Fyeni-baslayanlar-icin-mesnevi%2F&amp;ei=-cUBTueVN8nDhAfOy7mpAg&amp;usg=AFQjCNHIGJVur7lIqC1-lmP7ZGP9miSOBA&amp;sig2=3lS687F9Doey-EjIG4swLg"><em>Hakikat&#8217;e âgâh olması</em></a><em> duasıyla&#8230;(MY)</em></p>
<p><strong>Makinele-N-mek ve Makinele-Ş-mek</strong></p>
<p>Makinelerle dona<strong>N</strong>ırken makineye dönü<strong>Ş</strong>mek; Teçhizatın efendisi iken kölesi olmak&#8230; İnsan&#8217;ın 18ci ve 19cu asırdaki devrimlere, dünya savaşlarına ve soykırımlara hazır hale gelişini anlamak için önce bu KOPMAYI anlamak <span id="more-17342"></span>gerek.</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/06/turk_solu_devrim_marx_aaa-7.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-17345" title="turk_solu_devrim_marx_aaa-7" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/06/turk_solu_devrim_marx_aaa-7.jpg" alt="" width="250" height="170" /></a>Aslında İnsan önceleri nefsini müdafa ve ardından bunun te<strong>K</strong>â<strong>M</strong>ü<strong>L</strong>ü olan kolaylıklar için hep alet yaptı.  İlk aleti elleri oldu insanın. Hayvanlardaki boynuzun, kürkün, zehirli dişlerin aksine eller insana sabit bir kullanım için verilMEmişti. Okşayan eller yumruk atabilir ya da yırtıcı bir pençe olabilirdi. Aristoteles&#8217;in <strong><em>Hayvanların Kısımları Üzerine</em></strong> isimli şahane denemesinde (1) anlattığı gibi bütün aletlerin yerine geçen eller İnsan&#8217;a net bir üstünlük veriyordu. Parmakların ayrılıp birleşmesi, dört parmağın karşısında duran başparmağın kısa ve güçlü oluşu üzerine uzun uzun tefekkür eden Aristoteles ellerimizin zekânın bir uzantısı olduğunu savunarak başlıyor el ile ilgili paragraflara. (14&#8242;ten 20ci paragrafa kadar)</p>
<p>Hayvanların bir çoğuna doğar doğmaz yürüme, yüzme kabiliyeti veren Tabiat İnsan&#8217;a elleri vererek ona bir yön gösteriyordu: Teknik <strong>K</strong>â<strong>M</strong>i<strong>L</strong>iyet. İlerleme İnsan&#8217;ın kaderiydi bu anlamda: Daha hızlı, daha sert, daha fazla, daha sıcak, daha güzeli aramak&#8230; Dallardan yuva yapan kuşların aksine insanların evleri de bu te<strong>K</strong>â<strong>M</strong>ü<strong>L</strong> çizgisine uygun olarak gelişecekti.</p>
<p>Tabiat&#8217;a uyum sağlayan hayvan ve bitkilerin tersine insanlar Tabiat&#8217;ı kendilerine uydurdular. Aslında başka çareleri de yoktu. Biyolojik zayıflık ve maddî tatminsizlik adeta bir mesajdı İnsan için: <strong><em>&#8220;Burada sana nihaî mutluluk yok, Aslî Vatan&#8217;da değilsin. Geçici olarak buradasın&#8221;</em></strong>. Yani bir bakıma eller İnsan&#8217;a bu dünyanın yabancısı olduğunu hatırlatan,  Tabiat ile arasına mesafe koyduran ilk &#8220;aletler&#8221; oldu. İnsanların yaptıkları en ilkel araç gereçler de bu &#8220;mesafeyi&#8221; arttıracak cinstendi: Hayvan kürkünden giysiler, kesemediklerini kesen bıçak ve baltalar, ilk barınaklar, av ve toplayıcılıktan tarıma geçiş&#8230;</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/06/turk_solu_devrim_marx_aaa-1.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-17346" title="turk_solu_devrim_marx_aaa-1" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/06/turk_solu_devrim_marx_aaa-1.jpg" alt="" width="250" height="237" /></a>Ama makineler farklı. Makineler insana kendi ritimlerini dayattılar. Dikiş iğnesi ile dikiş makinesi arasındaki fark bu. Üretimi kolaylaştırmanın ve hızlandırmanın dışında bir mesele. Makinenin &#8220;istediği&#8221; hızda dikmek zorunda tekstil işçisi:</p>
<p style="padding-left: 30px;"> <em>&#8220;Makina ile alet arasındaki en önemli fark belki de &#8220;<strong>Makine mi İnsan&#8217;a uymalı yoksa İnsan mı makineye?</strong>&#8221; şeklindeki soru etrafında bitmeyen tartışmalarda saklı. [...] Eğer insan karşılaştığı her yeniliği ve ürünü yarınına dahil ediyorsa,  insanların makinelere icad edildikleri andan itibaren uyumlu olduklarını söyleyebiliriz.  Makineler geçmiş zamanların basit aletleri kadar hayatımızın ayrılmaz birer parçası oldular. Bizce ilginç olan bu uyum sorusunun hâlâ sorulabilmesidir. Aletlere uyum sağlamamız hiç söz konusu oldu mu? Bari ellerimize de uyum sağlayalım!  Makinelerin durumu ise farklı. Aletler elin hizmetçisi iken makine insanın kendisine uymasını bekliyor. Vücut ritmini ona ayarlamasını, hareketlerini mekanikleştirmesini.  Bu elbette insanın makineye hizmet etmesi demek değil. Ama çalışma süresi boyunca mekanik süreç vücudun ritmine ikame ediliyor. En gelişmiş, en hassas bir alet bile elin hizmetindedir. Ne onu yönetir ne de yerini alabilir. Oysa en basit bir makine bile bedensel çalışmayı &#8220;güdebiliyor&#8221; ve hatta tamamen insan emeğinin yerini alabiliyor.&#8221;</em> (<a href="http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=5408&amp;sa=77145545">İnsanlık Durumu - Hannah Arendt</a>)</p>
<p> Makineler tek tek insanlara kendi ritimlerini dayatırken yine 1800&#8242;lerden itibaren &#8220;makineleşen&#8221; bir dünya gezegeni görüyoruz. İlkel aletlerin İnsan - Tabiat arasına koydukları mesafe, yabancı olma hissi giderek artıyor. <strong>Marxçı bir gözle makinelerin işçilere yaptığı baskı da böylece küreselleşiyor</strong>. Çünkü tek tek evlerde, küçük atölyelerde kullanılan makineler giderek fabrikalarda gruplaşıyor. Fabrikalar birbirlerine tren yolları ile bağlanırken küçük pazarlar da telgraf ile bağlanarak büyük piyasalar geliyor meydana. Aslında ortada fizikî bir &#8220;piyasa&#8221; varlığı yok. Paris&#8217;te, Londra&#8217;da, New York&#8217;ta bürolar var. Hammadde ya da mamül malların arzı ve talebi konusundaki &#8220;bilgi&#8221; dolaşıyor. Daha önce küçük şehirlere hapsolan ticarî bilgi önce ulusal menzile eriyor matbaa ile, ardından da uluslararası menzile. O zamanlar telgraf, telefon ve şimdi internet sayesinde arz, talep, alım-satım bilgileri giderek artan bir hızda dolaşıyor.</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/06/kirpi_turk_solu_marx.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-17153" title="kirpi_turk_solu_marx" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/06/kirpi_turk_solu_marx-188x300.jpg" alt="" width="113" height="167" /></a>Geçen bölümün &#8220;<a href="http://www.derindusunce.org/2011/06/13/marxizm-fasizm-islamizm1-kirpiler-ve-insanlar/">Kirpiler ve İnsanlar</a>&#8221; isimli paragrafından hatırlayacaksınız: Bazı çiftçilerin mucizevî(!) bir biçimde 100 kere daha hızlı üretip mal satmaları halinde zenginliği de 100 kere daha hızlı biriktireceklerinden bahsetmiştik. 18ci asırda Avrupa burjuvazisinin güçlenmesini açıklamak için kullanmıştık bu modeli. Ancak bu &#8220;birikme&#8221; süreci sona ermiş değil. Yani teknoloji sayesinde ekonomik faaliyetlerin hızlanmasıyla <strong>PARANIN bir araç olmaktan çıkıp kendi başına bir güç haline gelmesi</strong> bu gün de sürmekte. Yeni bir güç bu. Geçmişteki &#8220;zengin&#8221; insanların gücünden farklı. Nasıl ki matbaadan önce bir <strong>basın/medya gücünden</strong> bahsedemezsek ticarî faaliyetlerin hızlanmasından önce de <strong>para gücünden</strong> bahsedemeyiz. İçinde yaşadığımız asırda bazı firmaların hatta özel kişilerin bir devlet kadar zenginleşebildiklerine tanık oluyoruz. Ve tabi (kapitalleşmiş) paranın gücüne sahip olan bu insanlar ve kuruluşlar siyasete, medyaya, savaşlara müdahale edebiliyor. Sözgelimi <a href="http://www.halliburtonwatch.org/">ABD&#8217;yi Irak&#8217;a saldırmaya iten Halliburton</a> gibi firmalar ya da <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/United_States_intervention_in_Chile">şili&#8217;de Salvador Allende&#8217;nin devrilmesinde ITT firmasının oynadığı rol</a> hatırlanabilir.</p>
<p><strong>MakineleŞen İnsan&#8217;ın MakineleŞen Dünya&#8217;sı<a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/06/_turk_solu_devrim_0.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-17240" title="_turk_solu_devrim_0" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/06/_turk_solu_devrim_0-202x300.jpg" alt="" width="122" height="188" /></a></strong></p>
<p>1800&#8242;lere geri dönecek olursak&#8230; Teknik ilerleme sadece fabrikaları değil yaşam alanlarını da dönüştürmeye başlıyor. Meselâ Paris&#8217;te bir kaç sokağın elektrik ile aydınlatılmasına tanık oluyor &#8220;bizim&#8221; Karl Marx. 1851&#8242;de Blazer adlı buharlı gemi İngiltere ve Fransa&#8217;yı (Dover ile Calais şehirleri) bir <a href="http://www.atlantic-cable.com/Cables/1851DoverCalais/index.htm">telgraf kablosu ile bağladığında</a> bir proleter devrimin nihaî zaferi için heyecanlanıyor. Her engelin aşıldığı, insanın giderek Tabiat&#8217;a üstün geldiği(!) bir çağ bu Marx&#8217;a göre. Tabiat bile <strong>devir</strong>-ilirken Avrupa&#8217;nın kokuşmuş imparatorlukları ayakta kalabilir mi? Zalim burjuva? O sadece proleteryanın mutlak zaferine giden yolu açan bir buldozer bütün komünistlerin gözünde, Marx da bunlara dahil.</p>
<p>Dedik ya teknik ve ekonomik bütünleşme yolunda dünya o devirde. Ulusal matbaaların ardından uluslararası haber ajansları geliyor. Bir Alman Yahudisi olan Julius Reuter 1853&#8242;te ilk haber ajansını kuruyor Londra&#8217;da. Üretim ve ticaret gibi haberleşme de küreselleşmekte. Burjuvanın güçlenmesi ve siyasete ortak oluşu ister istemez işçilerin örgütlenmesini doğuruyor. 1822 önemli bir tarih: İngiltere&#8217;de işçi sendikaları ve grev yasalarca tanınıyor artık. &#8220;Sosyalist&#8221; kelimesi de o yıllarda kullanılmaya başlıyor. Avrupa ve Amerika&#8217;daki işçi örgütleri birbirlerinden haberdarlar. Kendisine &#8220;sosyalist/komünist&#8221; diyen aydınlar gibi sendika yöneticileri de seyahat ediyor, mektuplaşıyor ve birlikte eylemler gerçekleştiriyorlar. Özetle teknik ve ticarî küreselleşme burjuva gibi proletaryanın da küreselleşmesini doğuruyor.<a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/06/dron.jpg"><img class="size-full wp-image-17349  alignright" title="dron" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/06/dron.jpg" alt="" width="122" height="93" /></a></p>
<p>Bugün de devam ediyor tabi 1800&#8242;lerde başlayan bu teknik ve ekonomik küreselleşme. Bu sebeple dikiz aynasından Marx&#8217;a bakarken &#8220;Büyük Pencereden&#8221; önümüzdeki yolu da kollamak gerek. Haberleşme uyduları, cep telefonlarından gönderilen videolar, bir ülkede tasarlanıp bütün dünyada satılan giysiler, yiyecekler hatta filmler&#8230;</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/06/comande.jpg"><img class="size-medium wp-image-17350 alignleft" title="comande" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/06/comande.jpg" alt="" width="134" height="110" /></a>Biz teknolojiyi kullanırken <strong>KALICI biçimde</strong> etkileniyoruz ve dönüşüm geçiriyoruz. Meselâ Afganistan&#8217;da<a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/06/comande.jpg"></a> Amerikan askerlerince öldürülen bir çocuğun can çekişmesi naklen ekranlarımıza gelmesi basit bir hadise değil. Gözlerimiz binlerce km ötesini görürken ellerimiz bağlı. Çaresizlik hissi insanları bir seçim yapmaya itiyor: <strong>Umursamazlık</strong> ya da <strong>nihilizm</strong>. Herşeye üzülen, hiç bir şeyle tam olarak ilgilen(E)meyen insanlar oluyoruz. İnternetteki forumlarda kanlı fotoğraflar, videolar geziyor. Libya&#8217;dan mı gelmiş yoksa Filistin&#8217;den mi?</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/06/_turk_solu_devrim_0.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/06/turk_solu_devrim_marx_aaa-6.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/06/dron.jpg"></a>Fakat sorun daha da karmaşık: Çünkü <strong>çocuklar anne-babalarının tepkisine bakarak zulüm karşısında takinmaları gereken tavrı öğreniyorlar</strong>. Akşam yemeğinde TV&#8217;nin kumandasıyla zaparken yüzlerce insanın ızdırabına tanık olduktan sonra bir saniyede bir komedi filmine ya da futbol maçına geçiyoruz. İnsanların komik filmler seyretmesinde ya da futbol oynamasında elbette bir kötülük yok. Ama kafasına bombalar yağan çocukları günlük hayatın sıradan olayları ile aynı karelere, aynı ekranlara, aynı saniyelere sığdırmak yok mu? Mesele tam burada. TV&#8217;nin <strong>ZAMAN</strong> ve <strong>ZEMiN</strong>&#8216;i hayatın gerçeklerini örtüyor zihinlerimizde. Meselâ 8 dakikalık bir akşam haberlerinde aynı ekran karesi 1 dakikalığına ikiz doğurmuş bir pandaya veriliyor; sonra seller altında ölen 10 bin Brezilyalıya. Oysa gerçek hayatta hemen yanıbaşınızda bir insan ölse böyle kayıtsız kalabilir misiniz? Bir şey yap(A)madan zulüm, açlık, sefalet, savaş seyretmek <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/06/comande.jpg"></a>insanlığımıza zarar veriyor. Yeni model bir kol saati, FB-GS maçı ve polis kurşunuyla ölen bir çocuk aynı <strong>ZAMAN</strong> ve <strong>ZEMiN</strong>&#8216;i işgal ettiği müddetçe teknoloji bizi  &#8220;bozmaya&#8221; devam edecek. Peki <strong>suç teknolojide mi yoksa onunla kurduğumuz sapık ilişkide mi? </strong>1800&#8242;lerde teknik ilerlemeyle hızlanan <a href="http://www.derindusunce.org/category/yabancilasma/">uzaklaşma - yabancılaşma</a> ve <a href="http://www.google.com/url?sa=t&amp;source=web&amp;cd=1&amp;ved=0CBUQFjAA&amp;url=http://www.derindusunce.org/category/seylestirme/&amp;ei=kOUETpf5IoXJswbpsOXXDA&amp;usg=AFQjCNFSV37eB8JaFHYfXzhHjfqjgNVJCw&amp;sig2=FkjC7aFkiwdwkSv0JQfEjA">şeyleşme</a> devam ediyor. İnsansız uçaklar vuruyor artık sivilleri. Katiller ile ölen insanlar arasındaki mesafe giderek büyüyor. İnsansız uçakları üretenlerin, Halliburton, BlackWaters gibi &#8220;katil&#8221; firmaların hisse senetleri borsada satılıyor. Katillere ortak olmak yasalara aykırı değil.</p>
<p><strong>Sonuç</strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/06/turk_solu_devrim_marx_aaa-5.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-17352" title="turk_solu_devrim_marx_aaa-5" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/06/turk_solu_devrim_marx_aaa-5.jpg" alt="" width="215" height="307" /></a>İnsan&#8217;ın Tabiat&#8217;la ve kendi tabiatıyla bağının zayıfladığı bir dönemde koptu o <strong>DEViR</strong>-i-ci fırtına. <strong>Endüstri devrimiydi</strong> adı. Para ve Teknoloji tanrılığa talip oldu. Birgün imkânsız olanın ertesi gün teknolojiyle mümkün oluşu, asırlarca çalışmayı gerektiren miktarda paranın kimilerince bir yılda kazanılabilmesi bütün dengeleri oynattı yerinden. İnsanlar tutunacak dallara, kesin ve mutlak fikirlere ihtiyaç duydular. İşsizlik mi vardı? Yahudilerin suçuydu. Açlık? Pis burjuva. Çaresi? Devrim. Ahiret&#8217;ten umudunu kesen insanlık yeryüzü cennetleri peşinde koştu. Yeryüzündeki zulüm getiren düzen(-sizlik) <strong>DEViR</strong>-i-ilmeliydi. Gelenekler, din, ahlâk&#8230; Bütün bunlar zalimlerin afyonuydu, &#8220;büyük insanlïk&#8221; uyutuluyordu. (Bkz. <a href="http://www.derindusunce.org/2011/04/27/%25E2%2580%259Cdin-toplumun-afyonudur%25E2%2580%259D-karl-marx/">Din Toplumun Afyonudur</a>)  Irkçılık, sınıf  tassubu, piyasa fetişizmi&#8230; Felaketler ideolojileri kovaladı, ideolojiler ise dünya savaşlarını. Köklerinden sökülen İnsan&#8217;ı devir-mek, devrim üstüne devrim yapmak ne kolaydı artïk.</p>
<p>İki dünya savaşı ve takip eden soğuk savaş dönemi sonunda yeniden kök salmayı ögrenebildik mi? Koskocaman bir &#8220;HAYIR&#8221; olabilir cevap. İyi ama ne Stalin kaldı ne de Hitler. Ortadoğu&#8217;nun bir kaç sömürge valisini saymazsak <strong><em>&#8220;totalitarizm bitti&#8221;</em></strong> diyemez miyiz yine de?</p>
<p>Ne yazık ki yeni bir totalitarizm türü çıktı artık ortaya. Çok daha sinsi bir totalitarizm. Para ve Teknoloji&#8217;nin sentezinden doğan garip bir güç. Michel Foucault&#8217;nun deyimiyle: <strong><em>&#8220;Modernite bir zaman dilimi deği bir zihniyettir&#8221;</em></strong>. Endüstri Devrimi&#8217;nin aslında hiç bitmediğini, bazı vasıflarıyla sürekli devrim yaptığını kabul etmek durumundayız. Tıpkı 1800&#8242;lerde hızlanan trenler gibi 2000&#8242;lerde de ürünlerin, bilginin, paranın artan bir hızda dolaşması bizi hazırlıksız yakaladı ve aklımızı kullanMAmakla yeni bir canavar ürettik. Liberal Totalitarizm adlı bu yeni canavarı nasib olursa yakında inceleyeceğiz.</p>
<p><strong>Dipnotlar</strong></p>
<p><strong>1° </strong>Bu güzel kitap bugün ne yazık ki antik bir zooloji kitabı zannedilebiliyor. Gerçekte bir tür <a title="Permanent Link to Hikmetler Kitabı (Hz Gazâlî)" href="http://www.derindusunce.org/2010/05/05/kimlik-muslumani-din-muslumani-ve-hikmetler-kitabi-hz-gazali/">Hikmetler Kitabı (Hz Gazâlî)</a> olarak kabul edilir ve o gözle (=akılla) okunursa bambaşka güzelliklere vesile olacaktır. (<em><strong>Eng</strong>. </em><a href="http://ebooks.adelaide.edu.au/a/aristotle/parts/"><em>On the parts of animals</em></a><em>, <strong>Fr</strong>. </em><a href="http://hodoi.fltr.ucl.ac.be/concordances/aristote_parties_ani_01/lecture/default.htm"><em>Des parties des animaux (Yunanca karşılaştırmalı)</em></a><em>,  <strong>Gr</strong>. Περὶ ζῴων μορίων, <strong>Ar</strong>. </em><a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Kit%25C4%2581b_al-Hayaw%25C4%2581n_(Aristotle)"><em>Kitāb al-Hayawān (كتاب الحيوان)</em></a><em> , <strong>Lat</strong>. De Partibus Animalium</em>)</p>
<p> </p>
<p> </p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/06/_turk_solu_devrim_0.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/06/turk_solu_devrim_marx_aaa-6.jpg"><img class="size-full wp-image-17348 aligncenter" title="turk_solu_devrim_marx_aaa-6" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/06/turk_solu_devrim_marx_aaa-6.jpg" alt="" width="421" height="334" /></a></p>
<p> </p>
<p>&#8230;Bu mevzu ilginizi çektiyse&#8230;</p>
<p><strong> </strong><a rel="bookmark" href="http://www.derindusunce.org/img/turk_solu_adam_olur_mu.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff;"><strong>Türk Solu</strong></span></a><span style="color: #0000ff;"><strong> </strong></span></p>
<p class="entry" style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/turk_solu_adam_olur_mu.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff;"><img class="alignleft size-medium wp-image-6922" title="20091020_derin_dusunce_org_turk_solu" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/10/20091020_derin_dusunce_org_turk_solu-200x300.jpg" alt="" width="122" height="194" /></span></a>Kendini « sol » olarak tarif eden hareketler hiç olmadıkları kadar zayıf ve bölünmüş bir tablo çiziyorlar bugün.  Türk Solu Dergisi’nin ırkçı söylemlerinden CHP’nin darbe çağrılarına uzanan bir kafa karışıklığı hakim. Muhalefet boşluğunun müzmin bir hastalığa dönüştüğü şu dönemde Türk solu bu boşluğa talip olabilir mi? Daha önce <a href="http://www.derindusunce.org/category/dikkat-kitap/"><span style="color: #0066cc;">Dikkat Kitap</span></a> kategorisinde yayınladığımız <a href="http://www.derindusunce.org/img/pozitivizm_derin_dusunce_org.pdf"><span style="color: #0066cc;">Pozitivizm Eleştirisi</span></a> gibi bu kitap da Türkiye’deki sola tarafsız bakan bir çalışma. İyimser görüşler kadar geçmişe dönük ağır eleştiriler de var. İlginize sunduğumuz 82 sayfalık bu kitap Türkiye’deki “sol” grupların sorgulamalarına, projelerine ışık tutmak amacıyla derlenmiş makalelerden oluşuyor. Kitabı <a href="http://www.derindusunce.org/img/turk_solu_adam_olur_mu.pdf"><span style="color: #0066cc;">buradan indirebilir</span></a> ve paylaşabilirsiniz. Kitapta ele alınan başlıca konular: <em>Solda özgürlükçü hareketler, 68 Kuşağı, Devrimci sol, Kemalizm, ulusalcı sol akımlar, Sol ve İslâm, Cumhuriyet Gazetesi</em>.</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank"><strong>Liberalizmin Kara Kitabı</strong></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank"><strong><img class="alignleft size-medium wp-image-10169" title="liberalizmin_kara_pt" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_pt.jpg" alt="" width="123" height="173" /></strong></a>Liberalizm asırlardır bir çok aşamalardan geçmiş, tarihi olaylarla kendisini imtihan etmiş bir düşünce geleneği. Değişmiş yanları var ama sabitleri de var. Bu sabitlerin içinde <strong>liberalizmin tehlikeli yönleri</strong> hatta <strong>YIKICI UNSURLARI</strong> da var. Bunları ortaya çıkarmak için “doğru” soruları sormak ve liberal perspektifte kalarak yanıt aramak gerekiyor… Büyük bir kısmı bu gelenekten olan düşünürlerin fikirlerinden istifade ederek <strong>liberalizmin kusurlarını</strong> ele alıyoruz bu kara kitapta: Adam Smith, Mandeville, John Stuart Mill, Hayek, Friedman, Röpke, Immanuel Kant, Alexis de Tocqville, John Rawls, Popper, Berlin, Mises, Rothbard ve Türkiye’de Mustafa Akyol, Atilla Yayla, Mustafa Erdoğan… Liberallere, liberalimsilere ve anti-liberallere duyurulur. <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/img/pozitivizm_derin_dusunce_org.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff;"><strong>Bir pozitivizm eleştirisi </strong></span></a></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="color: #0000ff;"><img class="alignleft size-medium wp-image-5365" title="20090618_derin_dusunce_org_pozitivizm" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/06/20090618_derin_dusunce_org_pozitivizm-210x300.jpg" alt="" width="119" height="166" /></span>Hayatta en kötü mürşit ilim ve fen olmasın sakın?</strong> Eğer Atatürk bir kaç yıl daha yaşasaydı o meşhur sözünü geri alır mıydı acaba?… Ateşi keşfetmeden önceki insanlık ile bugünkü “<strong>uygarlığımızı</strong>”  karşılaştırdığımızda hiç  yol almadığımız söylenebilir. Bundan 200 bin yıl önce <strong>komşusunun yiyeceğini çalmak</strong> için başına taşla vuran neandertal insani ile 2003 yılında Irak in petrolünü çalmak için bir milyon ıraklı sivili öldüren (veya buna seyirci kalan) homo economicus ayni uygarlık seviyesinde. Aralarındaki <strong>tek fark kullandıkları silahların teknolojik üstünlüğü</strong>.  Teknoloji ve bu teknolojinin uygulanmasını mümkün kılan bilimsel buluşlar sıradan insanlar kadar bilim adamlarının da gözlerini kamaştırdı. Bugün karşımıza kâh bilimci (scientist), kâh deneyci (ampirist) olarak  çıkan ahlâkî-felsefî bir duruş var. Bu duruş eğitim sistemimize ve resmî ideolojimize öyle derinden işlemiş ki <strong>sorgulanması dahi çok sayıda insanı öfkelendirebiliyor</strong>, rejimin savunma mekanizmalarını harekete geçirebiliyor.  Bilim ve teknolojinin insanlığa otomatik olarak barış getireceğinden şüphe etmek neredeyse bir suç. Buna cüret edenler <strong>gericilikle</strong>, <strong>bağnazlıkla</strong> suçlanabiliyor.  Pozitivizm ve “modern” yaşam üzerine yazılmış makalelerimizin bir derlemesini 75 sayfalık bir kitap halinde sunuyoruz. PDF formatındaki bu kitabı <a href="http://www.derindusunce.org/img/pozitivizm_derin_dusunce_org.pdf">buradan</a> indirebilirsiniz.  </p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/06/25/insan%e2%80%99i-devirmek-icin-kokunden-sokmek-gerekir3/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/06/25/insan%e2%80%99i-devirmek-icin-kokunden-sokmek-gerekir3/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>YAKINDA:Teknoloji İnsan&#8217;ı bozar mı?</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/06/17/yakindateknoloji-insani-bozar-mi/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/06/17/yakindateknoloji-insani-bozar-mi/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 17 Jun 2011 00:02:14 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Editörden</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Marx]]></category>

		<category><![CDATA[Marxizm]]></category>

		<category><![CDATA[Modernleşme]]></category>

		<category><![CDATA[Teknoloji]]></category>

		<category><![CDATA[Türk Solu]]></category>

		<category><![CDATA[Yabancılaşma]]></category>

		<category><![CDATA[devrim]]></category>

		<category><![CDATA[Şeyleştirme]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=17238</guid>
		<description><![CDATA[Haberleşme uyduları, cep telefonlarından gönderilen videolar, bir ülkede tasarlanıp bütün dünyada satılan giysiler, yiyecekler hatta filmler&#8230;
Biz teknolojiyi kullanırken KALICI biçimde etkileniyoruz ve dönüşüm geçiriyoruz. Meselâ Afganistan&#8217;da Amerikan askerlerince öldürülen bir çocuğun can çekişmesi naklen ekranlarımıza gelmesi basit bir hadise değil. Gözlerimiz binlerce km ötesini görürken ellerimiz bağlı. Çaresizlik hissi insanları bir seçim yapmaya itiyor: Umursamazlık [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/06/_turk_solu_devrim_0.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-17240" title="_turk_solu_devrim_0" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/06/_turk_solu_devrim_0-202x300.jpg" alt="" width="202" height="300" /></a>Haberleşme uyduları, cep telefonlarından gönderilen videolar, bir ülkede tasarlanıp bütün dünyada satılan giysiler, yiyecekler hatta filmler&#8230;</p>
<p>Biz teknolojiyi kullanırken <strong>KALICI biçimde</strong> etkileniyoruz ve dönüşüm geçiriyoruz. Meselâ Afganistan&#8217;da Amerikan askerlerince öldürülen bir çocuğun can çekişmesi naklen ekranlarımıza gelmesi basit bir hadise değil. Gözlerimiz binlerce km ötesini görürken ellerimiz bağlı. Çaresizlik hissi insanları bir seçim yapmaya itiyor: <strong>Umursamazlık</strong> ya da <strong>nihilizm</strong>. Herşeye üzülen, hiç bir şeyle tam olarak ilgilen(E)meyen insanlar oluyoruz. İnternetteki forumlarda kanlı fotoğraflar, videolar geziyor. Libya&#8217;dan mı gelmiş yoksa Filistin&#8217;den mi?</p>
<p>Fakat sorun daha da karmaşık: Çünkü <strong>çocuklar anne-babalarının tepkisine bakarak zulüm karşısında takinmaları gereken tavrı öğreniyorlar</strong>. Akşam yemeğinde TV&#8217;nin kumandasıyla zaparken yüzlerce insanın ızdırabına tanık olduktan sonra bir saniyede bir komedi filmine ya da futbol maçına geçiyoruz. İnsanların komik filmler seyretmesinde ya da futbol oynamasında elbette bir kötülük yok. Ama kafasına bombalar yağan çocukları günlük hayatın sıradan olayları ile aynı karelere, aynı ekranlara, aynı saniyelere sığdırmak yok mu? Mesele tam burada. TV&#8217;nin <strong>ZAMAN</strong> ve <strong>ZEMİN</strong>&#8216;i hayatın gerçeklerini örtüyor zihinlerimizde. Meselâ 8 dakikalık bir akşam haberlerinde aynı ekran karesi 1 dakikalığına ikiz doğurmuş bir pandaya veriliyor; sonra seller altında ölen 10 bin Brezilyalıya. Oysa gerçek hayatta bir insan ölse hemen yanıbaşınızda böyle kayıtsız kalabilir misiniz? Bir şey yap(A)madan zulüm, açlık, sefalet, savaş seyretmek insanlığımıza zarar veriyor. Yeni model bir kol saati, FB-GS maçı ve polis kurşunuyla ölen bir çocuk aynı <strong>ZAMAN</strong> ve <strong>ZEMİN</strong>&#8216;i işgal ettiği müddetçe teknoloji bizi  &#8220;bozmaya&#8221; devam edecek. Peki <strong>suç teknolojide mi yoksa onunla kurduğumuz sapık ilişkide mi? </strong>1800&#8242;lerde teknik ilerlemeyle başlayan uzaklaşma - yabancılaşma ve şeyleşme devam ediyor. İnsansız uçaklar vuruyor artık sivilleri. Katiller ile ölen insanlar arasındaki mesafe giderek büyüyor. İnsansız uçakları üretenlerin veya Halliburton, BlackWaters gibi &#8220;katil&#8221; firmaların hisse senetleri borsada satılıyor. Katillere ortak olmak yasalara aykırı değil.</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/06/turk_solu-devrim-xyz.jpg"><img class="size-full wp-image-17241 aligncenter" title="turk_solu-devrim-xyz" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/06/turk_solu-devrim-xyz.jpg" alt="" width="488" height="351" /></a></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/06/17/yakindateknoloji-insani-bozar-mi/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/06/17/yakindateknoloji-insani-bozar-mi/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Dikkat Kitap: Aydın Kimdir?</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/05/26/dikkat-kitap-aydin-kimdir/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/05/26/dikkat-kitap-aydin-kimdir/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 26 May 2011 09:12:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Editörden</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>

		<category><![CDATA[Aydınlanma]]></category>

		<category><![CDATA[Dikkat Kitap]]></category>

		<category><![CDATA[Modernleşme]]></category>

		<category><![CDATA[Sivil Toplum]]></category>

		<category><![CDATA[Sivil itaatsizlik]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=16508</guid>
		<description><![CDATA[ &#8221;Aydın konusu gerçekten sorunlu görülüyor. Her ideoloji, her grup kendi liderini, kahramanını aydını ilan ediyor çünkü. Tam da bu sebeple tanımından önce başka bir sıfata daha ihtiyaç duyuluyor: Reformist aydın, muhafazakar aydın, Kürt aydını, Türk aydını, vs.. [...] Kısacası &#8220;aydın olmak&#8221; hem toprak(toplum) hem de tohum(aydın) gibi üzerinde durulup incelenmesi yazılıp çizilmesi gereken bir kavram. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="padding-left: 30px;"><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/05/aydin_kimdir.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-16510" title="aydin_kimdir" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/05/aydin_kimdir.jpg" alt="" width="165" height="248" /></a> &#8221;Aydın konusu gerçekten sorunlu görülüyor. Her ideoloji, her grup kendi liderini, kahramanını aydını ilan ediyor çünkü. Tam da bu sebeple tanımından önce başka bir sıfata daha ihtiyaç duyuluyor: Reformist <strong>aydın</strong>, muhafazakar <strong>aydın</strong>, Kürt <strong>aydını</strong>, Türk <strong>aydını</strong>, vs.. [...] Kısacası &#8220;aydın olmak&#8221; hem toprak(toplum) hem de tohum(aydın) gibi üzerinde durulup incelenmesi yazılıp çizilmesi gereken bir kavram. Değişimin adresi kabul edilen Aydın&#8217;ın tanımı konusunda muhafazakar olunabilir mi?&#8221;</em></p>
<p>Böyle diyordu kıymetli bir yorumcumuz. Gerçekten de TARAFSIZ bir aydın tarifi yapmak zor. Karanlık cahilliğin ve Kötü&#8217;nün, ışık ise aklın, bilginin ve İyi&#8217;nin rumuzu. Yani akıl ve ilim ile <strong>İyi</strong>, <strong>Güzel</strong> ve <strong>Doğru</strong>&#8216;ya yaklaşılacağını herkes kabul ediyor. Ama her grubun kendi &#8220;<strong>ışığı</strong>&#8221; ile AYDIN-la<strong>N</strong>mayı ve AYDIN-la<strong>Ş</strong>mayı tercih ettiği bir dünyada yaşıyoruz. &#8220;<strong>Ötekilerin</strong>&#8221; ışıkları ya gözümüzü kamaştırıyor ya da yeterince AYDIN-la<strong>T</strong>mıyor, uymuyor &#8220;<strong>bize</strong>&#8220;&#8230;</p>
<p>Osmanlı&#8217;nın son dönemlerinde ve Cumhuriyet Türkiye&#8217;sinde ithal ışıklarla aydınlandıkça halkından uzaklaşan bir aydın(?) grubu çıktı ortaya. Aydın sendromu diyebileceğimiz müzmin bir depresyona girdi bu insanlar ve hâlâ da oradalar.  <a href="http://www.derindusunce.org/author/suzanbasarslan/">Suzannur Başarslan</a>&#8216;ın Hilmi Yavuz&#8217;dan aktardığı ifadeyle<strong><em>&#8220;kendi insanına, giderek kendi&#8217;ne ‘ne tuhaf insanlar bunlar- ne garip ülke burası!&#8217; diye bakmak; -kendi&#8217;ni öteki olarak görmek!&#8221;</em></strong></p>
<p>Okuyacağınız 130 sayfalık bu kitapta modernleşme sürecinde Aydın&#8217;ı ve Aydınlanma&#8217;yı sorgulayan bakış açıları bulacaksınız. Ama teori ile yetinmeyen,  fikrin eyleme dönüşmesini, Cumhuriyet&#8217;i, demokrasiyi ve sivil itaatsizlik olgusunu da sorgulayan yazılar bunlar. <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/05/aydin_kimdir_a.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/05/26/dikkat-kitap-aydin-kimdir/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/05/26/dikkat-kitap-aydin-kimdir/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>İlerleme korkusu?</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/05/05/ilerleme-korkusu/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/05/05/ilerleme-korkusu/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 05 May 2011 10:29:24 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mehmet Yılmaz</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Abdestli Sosyalizm]]></category>

		<category><![CDATA[Ekonomi]]></category>

		<category><![CDATA[Modernleşme]]></category>

		<category><![CDATA[Para]]></category>

		<category><![CDATA[Tabiat]]></category>

		<category><![CDATA[Teknoloji]]></category>

		<category><![CDATA[Çevre]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=16037</guid>
		<description><![CDATA[
 &#8221;Çılgın Proje&#8221; vesilesiyle Türk solunda ve bir kısım İslâmcı yazarda mevcut olan ilerleme korkusu yeniden ifade buldu. Birden fazla konuda paralel olarak konuşulması  ilginç olduğu kadar karmaşık bir durum. Kendi penceremden ana eksenleri toparlamakta fayda görüyorum:
En çok sevdiğim şeylerden biri hafta sonu parka ya da kırlık bir yere gidip çimenlere uzanmak, kuşları dinlemek, gökyüzünü seyretmektir. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/05/ilerleme_korkusu.jpg"><img class="size-full wp-image-16039 aligncenter" title="ilerleme_korkusu" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/05/ilerleme_korkusu.jpg" alt="" width="498" height="363" /></a></p>
<p> &#8221;<a href="http://www.derindusunce.org/2011/05/02/asil-cilgin-proje-osmanliyi-geri-getirmek-mi/">Çılgın Proje</a>&#8221; vesilesiyle Türk solunda ve bir kısım İslâmcı yazarda mevcut olan ilerleme korkusu yeniden ifade buldu. Birden fazla konuda paralel olarak konuşulması  ilginç olduğu kadar karmaşık bir durum. Kendi penceremden ana eksenleri toparlamakta fayda görüyorum:</p>
<p>En çok sevdiğim şeylerden biri hafta sonu parka ya da kırlık bir yere gidip çimenlere uzanmak, kuşları dinlemek, gökyüzünü seyretmektir. Eve yakın bir parka değil de kırlara gitmek istersem robotlaşmış fabrikalarda üretilen arabama binerim, hızlı otoyolları kullanırım, ithal benzin tüketirim. Eve dönünce interneti açarım, dünya ile bağımı koparmam. Ciddi bir hastalığım olunca her türlü tahlilden MR&#8217;a kadar ne varsa hizmetimde olsun isterim. Ağır vergiler ödediğim Fransız devletinden bekliyorum bu sağlık, ulaşım, enerji hizmetlerini. Bütün bu fabrikaların işlemesi için ağaçlar kesildi, kesiliyor. Fransa&#8217;nın elektriği %70 nükleer kaynaklıdır. Zaten olmasaydı kömür ve petrol yakarak asit yağmurlarına, küresel ısınmaya &#8220;katkıda&#8221; bulunacaktık.</p>
<p>Bugünkü yaşama, üretme, tüketme şekli bu. Ne yazık ki dünyadaki her insan aynı imkânlara sahip değil. Dünyayı değil ama kendimizi &#8220;düzeltmek&#8221; için bize muhtaç insanlara yardım etmem gerektiğini düşünüyorum. Buna &#8220;<a href="http://www.derindusunce.org/verme-hakki/">verme hakkı</a>&#8221; diyorum kısaca. Peki yardıma muhtaç insan hiç olmasa? Devletler, hükümetler, rejimler iyilik üretse <a href="http://www.derindusunce.org/2011/05/04/bdp-sivil-itaatsizlikten-sivil-serserilige-dogru/#comment-70976">sanal bir Konfiçyüs&#8217;ün</a> umduğu gibi?<span id="more-16037"></span></p>
<p>Komünizm gibi merkeziyetçi ideolojiler eşitlik vaad ettiler, ağır bürokrasiler kurdular, olmadı. Açlık ve sefalet getirdiler kendi halklarına. 1980&#8242;lerden itibaren Reagan ve Thatcher&#8217;in liderliğinde liberal bir devrim oldu. Komünizmdeki <strong><em>&#8220;torpilin kadar konuş&#8221;</em></strong> sistemi yerine <strong><em>&#8220;paran kadar konuş&#8221;</em></strong> sisteminin, insan bencilliğinin bizi getirdiği yer bugünkü dünyadır. Kabul etmeli miyiz? Hayır. Üzerinde düşünmeli, çareler aramalıyız. Arıyoruz, arıyorlar:</p>
<ul>
<li><a href="http://www.derindusunce.org/category/marksizm/">Marxizm serisi</a></li>
<li><a href="http://www.derindusunce.org/img/Islamcilik-devrim-demokrasi.pdf" target="_blank">İslâmcılık, Devrim ile Demokrasi Kavşağında </a></li>
<li><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf">Liberalizmin kara kitabı</a></li>
<li><a href="http://www.derindusunce.org/img/pozitivizm_derin_dusunce_org.pdf">Bir pozitivizm eleştirisi</a></li>
</ul>
<p>Mucizevî çözümü ararken boş durmayalım o halde:</p>
<ul>
<li>Sosyal devlet? Neden olmasın? Ama ya sosyal yardımlar politik amaçla kullanılırsa?</li>
<li>Vakıflar, dernekler yoluyla dayanışma? Neden olmasın? Ama ya misyonerliğe, cemaatleşmeye, ötekileştirmeye kapı açarsa?</li>
</ul>
<p>Aslında dikkat ederseniz konu dönüp dolaşıp İnsan&#8217;a geliyor. Tek tek kendi kalbinde İyi&#8217;yi Kötü&#8217;den ayırd edebilen, rejim, din, ırk vs ne olursa olsun &#8220;doğru&#8221; hareket edebilen İnsan&#8217;a.</p>
<p><strong>Kuyu kebabı istiyom ama kınalı kuzuya dokanmayın!</strong></p>
<p> &#8221;Bilimsel ve teknolojik ilerleme olsun ama doğa hiç bozulmasın&#8221; şeklindeki arzu biraz sakat görünüyor gözüme. Türkçesi şu olabilir: &#8220;ilerlemenin bütün nimetlerini istiyorum ama sonuçlarından beni sorumlu tutmayın&#8221;. İstanbul, Paris, Londra gibi şehirlerde yaşayanlar sadece teknik değil kültürel imkânlardan da faydalanıyorlar. Dünyanın her yerinden orkestralar, dans, bale gösterileri, resim sergileri geliyor. Ama dikkat ederseniz bu tür kültürel olaylara genelde 5-10 bin kişi katılır. Çok ünlü birileri gelirse ilgi biraz artar. Ama meselâ 10 milyonluk Paris&#8217;te 10 milyon insanın kalkıp bir sergiye gittiği görülmemiştir! Sebebi basit. Barok müzik, Ortaçağ Türk çinileri ya da Kenya tahta oyma sanatı gibi bir temanın meraklısı genellikle bir avuç insandır. Ama aynı &#8220;avuç&#8221; değildir. Böylece büyük şehirde yaşayan insan (vakit ayırabilirse) kendini eğitme imkânı bulur. Kendisiyle aynı konulara ilgi duyan insanlarla bir araya gelir. İmza günü vb yoluyla yazarlarla tanışıp sohbet edebilir. Ama Paris&#8217;teki kültürel hareketliliği Fransa&#8217;nın 50.000 kişilik şehirlerde bulamazsınız.</p>
<p>Türkiye için de geçerlidir bu durum. Nüfusu 100.000&#8242;in üzerinde olan Bandırma&#8217;da çok güzel lokantalar vardır. Peynir vb yöresel ürünler bol ve lezzetlidir. Ama bırakın uluslararası konser, sergiyi bir kitapçı bile bulmakta zorlanırsınız. Tarım kentidir. Biraz balıkçılık. Gübre fabrikası, Banvit vb vardır. Bandırma&#8217;da yaşamayı tercih eden bir insan yakın ilçe ve köylerindeki huzuru, sükûneti tercih etmiştir: Ocaklar, Tatlısu, Erdek&#8230;</p>
<p>Evet&#8230; İlerleme bir bedel ödetir insana. Peki &#8220;Türkiye&#8217;nin her yeri yeşil kalsın&#8221; diyebilir miyiz? Öyle ya, bu da bir strateji. Evlerin yüksekliğini 2 kat ile sınırlasak, şehirlerin en az %50&#8217;sinin yeşil alan olmasını zorunlu tutsak ne olur? Nükleer enerji, baraj ve termik santralleri yasaklasak? Fabrikaları, otoyolları engellesek?</p>
<p>Böylesi &#8220;yeşil bir politika&#8221; zannediyorum yeşiller de dahil kimsenin hoşuna gitmeyecek bir duruma getirir Türkiye&#8217;yi. Meselâ Bulgaristan ve Ermenistan gibi komşulardan elektrik ithal etmek&#8230; Çernobil&#8217;de patlayan santrale benzeyen yeni santrallerin eski komünist ülkelerde inşa edilmesine destek vermiş oluruz. Üstelik de bu santrallerin denetimi, güvenliği konusunda hiç söz sahibi olmadan. Tabi çevreyi kirletMEmek için, kullanacağımız ürünlerin de yurt dışında yapılmasını isteyebiliriz. Öyle ya, otomobil ya da gübre fabrikaları doğayı kirletmiyor mu? Böyle bir &#8220;doğa dostu&#8221; Türkiye&#8217;nin ithal edeceği enerjiyi ve endüstriyel malları nasıl ödeyeceğini bilmiyorum ama diyelim ki Dolmabahçe sarayını el altından sattık.</p>
<p>Türkiye yemyeşil olur belki ama Ermenistan gibi dışarıya göç veren bir ülke haline gelir. Beyin göçü? Belki beyin kalmayacağı için göç etmesi de söz konusu olmayacaktır. Çünkü enerjisini üretmeyen, fabrikasız, alt yapısı köhnemiş bir ülkede üniversite okumanın bir gereği de olmaz. Herkes çoban ve çiftçi. Zaten bu üniversiteleri finanse edecek para da kalmayacaktır.</p>
<p>Fakat hepsinden kötüsü bertaraf ettiğimizi sandığımız çevre sorunları Demokles&#8217;in kılıcı gibi tepemizde durmaya devam edecektir. Çernobil kazasında ve daha yeni Japonya&#8217;daki kazada gördüğümüz gibi küresel kirlilik ulusal sınırlarda durmuyor. Nükleer bir toz bulutunu sınırda durdurup pasaport soramıyorsunuz. Romanya, Bulgaristan gibi ülkelerin atık sularını döktükleri Karadeniz&#8217;in kirliliği şu an bile bir sorun. Yani ilerlemeye karşı çıkmanın bedelini ödersiniz ama nimetlerinden yine de faydalanamazsınız.</p>
<p>Yeşil politikaların akıllı versiyonlarını üretmek zamanı geldi diye düşünüyorum. İnsan&#8217;ı rafa kaldıran merkeziyetçi anlayışı terk etmek ama diğer yandan Para&#8217;yı, Piyasa&#8217;yı, Nefsanî dürtüleri ilâhlaştır<strong>MA</strong>mak&#8230;</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/05/05/ilerleme-korkusu/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/05/05/ilerleme-korkusu/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>İmparatorluk Çağı</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/04/26/imparatorluk-cagi/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/04/26/imparatorluk-cagi/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 26 Apr 2011 07:16:19 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Konuk Yazar</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Amerikan Saldırganlığı]]></category>

		<category><![CDATA[Kapitalizm]]></category>

		<category><![CDATA[Kitap Tanıtımı]]></category>

		<category><![CDATA[Marxizm]]></category>

		<category><![CDATA[Modernleşme]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=15744</guid>
		<description><![CDATA[Alper Gürkan
[Okudum Yazdım sitesinde yayınlandı]
Modernlikten Postmodernliğe, Emperyalden İmparatorluğa
Yeryüzünde bir düzen var: Coğrafi keşiflerle Yeni Dünya Amerika ve Afrika&#8217;yı keşfedip &#8220;sömüren&#8221; Batı&#8217;nın &#8220;üretim-tüketim&#8221; dengesine uygun olarak dayattığı bir düzen&#8230; Ki Batı, bu düzen sayesinde edindiği sermayeyle &#8220;çevre&#8221;yi sömürdü ve kapitalizmle açıklanan bir devir başlattı. Şüphesiz ki Batı&#8217;nın kalbi ABD idi&#8230;
Karl Marx, sözkonusu &#8220;düzen&#8221;in ilk gelişiminde analizini [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/04/imparatorluk.bmp"><img class="alignright size-medium wp-image-15753" title="imparatorluk" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/04/imparatorluk.bmp" alt="" /></a>Alper Gürkan</em></strong></p>
<p>[<a href="http://www.okudumyazdim.net/imparatorluk-cagi/" target="_blank">Okudum Yazdım </a>sitesinde yayınlandı]</p>
<p><strong>Modernlikten Postmodernliğe, Emperyalden İmparatorluğa</strong></p>
<p>Yeryüzünde bir düzen var: Coğrafi keşiflerle Yeni Dünya Amerika ve Afrika&#8217;yı keşfedip &#8220;sömüren&#8221; Batı&#8217;nın &#8220;üretim-tüketim&#8221; dengesine uygun olarak dayattığı bir düzen&#8230; Ki Batı, bu düzen sayesinde edindiği sermayeyle &#8220;çevre&#8221;yi sömürdü ve kapitalizmle açıklanan bir devir başlattı. Şüphesiz ki Batı&#8217;nın kalbi ABD idi&#8230;</p>
<p>Karl Marx, sözkonusu &#8220;düzen&#8221;in ilk gelişiminde analizini yaparak felsefe-sosyoloji-siyaset üçgenine odaklı &#8220;Das Kapital&#8221; ile bu sürece &#8220;Emperyalizm&#8221; adını verdi. Onun için toplumsal değişimin tarihsel istikameti; ilkel-feodalist-emperyalist/kapitalist-komünist dönemleri belirleyen kilometre taşlarıydı.</p>
<p>Her ne kadar diyalektik ve tarihsel materyalizm herkesçe kabul görmediyse ve özellikle tarih okumalarında toplumsal değişimde en belirgin faktör olarak ekonomiyi öne çıkararak açıklaması <span id="more-15744"></span>tam olarak onaylanmadıysa da; Marks&#8217;ın açıklamaları mevcut dönemi ve -belki- geleceği anlamaya yardımcıydılar. &#8220;Yeni Kıt&#8217;a ve Doğu&#8217;nun hammaddelerini Afrikalı kölelerle işleyip pazarlayan Batı&#8217;nın, biriktirdiği sermaye sayesinde kapitalist bir sisteme geçmiş olduğu&#8221; sadece Marksist teoriye sadık olanlar için değil, herkesçe kabul edilen bir görüş oldu.</p>
<p>Klasik Marksistler için Marks&#8217;ın, komünist topluma doğru olan doğal evrim süreci hala devam etmektedir. Dünya, her halükarda kapitalizmin yoğunlaşan krizlerle çöküşünü görecek ve &#8220;kendiliğinden&#8221; kolektif bir hayat biçimiyle sınıfsız topluma evrilecektir.</p>
<p>Ancak; kapitalizmin krizleri adeta bir fırsata dönüştürerek kendini sürekli yenilemesi, sermayenin -post kapitalizm yahut küreselleşme gibi biçimlerle- yeniden yaratımı, sosyal refah devletlerinin yaygınlaşması, &#8220;tüketim toplumlarının&#8221; mevcut zenginlikle uyuşması gibi nedenlerle bu çöküş sürecinin oldukça uzaması, bazı Marksistlerin farklı şekilde düşünmesine sebep oldu.</p>
<p>Bunun sonucunda klasik Marksistlerce döneklikle ya da sapmayla suçlanan bazı Marksistler, bugünkü dünya düzenin Marks&#8217;ın açıklamalarıyla yeterince anlaşılamadığı için yeniden değerlendirilmesi, tevil edilmesi gerektiği sonucunu çıkardılar. Böylece, emperyalizm/kapitalizm gibi kavramlar, ya taşıdıkları anlamı tam karşılayamaz oldular ya da dünyayı anlamada sahip oldukları önemi yitirmeye başladılar.</p>
<p>Artık literatürde, klasik Marksist söylemde yer edinememiş olan Yeni Dünya Düzeni, Neo liberalizm, Küreselleşme/ neoglobalizm, post modernizm, post kapitalizm gibi kavramlar yer bulmaya başladı.</p>
<p>&#8220;İmparatorluk&#8221; da bu yeni kavramlardan birisi&#8230;<br />
* * *<br />
İtalya&#8217;da bir işçi örgütü lideri olan ve Padua ve Paris üniversitelerinde siyaset bilimi dersleri veren Antonio Negri ile Duke Üniversitesinde edebiyat profesörü olan Michael Hardt&#8217;ın beraberce kaleme aldıkları &#8220;İmparatorluk,&#8221; bu eski kavrama yeni bir anlam yüklemek ve dünyayı bu kavramla anlamak için yazılmış bir eser.</p>
<p>Emperyalizmin sona erdiğini ve artık &#8220;İmparatorluk&#8221; diye bir dönemde yaşadığımızı ileri süren Negri ve Hardt; amaçlarını, &#8220;çağdaş, küreselleşmiş bir dünyada genel bir iktidar teorisi&#8221; hazırlamak olarak açıklıyorlar.</p>
<p>Onlar için &#8220;imparatorluk&#8221; kavramı; çağdaş küresel düzeni tanımlamakta artık yetersiz kalan emperyalizm kelimesinin karşılığıdır. Bu kavramı seçmelerine sebep olan Roma İmparatorluğu&#8217;ndaki monarşik, aristokratik ve demokratik sistemlerin iç içe geçmişliği ve herhangi bir &#8220;dışarı&#8221;nın ve merkezin artık kalmadığı gerçekliğidir. Merkezsiz ve topraksız olan bu yeni yönetim tarzı, tarihteki imparatorluklara nazaran daha gerçekçidir; çünkü ilk defa olarak bugün sınır tanımayan bir hal almıştır.</p>
<p>İmparatorluk nedir tam olarak?</p>
<p>Küresel piyasa ve küresel üretim çevrimleriyle birlikte bir küresel düzen, yeni bir yönetim mantığı ve yapısı, kısacası yeni bir egemenlik biçimi ortaya çıktı. İmparatorluk, bu küresel mübadeleyi etkinlikle düzenleyen politik özne, dünyayı yöneten egemen güçtür&#8230; Bizim temel tezimiz şudur: Egemenlik yeni bir biçim almış, tek bir hükmetme mantığı altında birleşmiş bir dizi ulusal ve ulus-üstü organdan oluşmuştur. İşte bu yeni küresel egemenlik biçimidir imparatorluk&#8230;</p>
<p>Kitabın ortaya attığı ikinci kavramsa &#8220;çokluk&#8221;tur. Sermaye tarafından biçimlendirilen yeni düzende eski kavramların açıklayıcı olmadığından hareket eden yazarlarımız tarafından ortaya atılan çokluk; hem halkı, hem işçi sınıfını hem de tüm toplumları kapsayan etkin bir kavram. Çağdaş emek biçimlerini ve bölünmelerini irdeleyen yazarlar; &#8220;çokluk&#8221;u en basit biçimde, &#8220;emek öznesinin gerçekliği&#8221; olarak tanımlıyorlar.</p>
<p>Oluşturmaya çalıştıkları bu kavramı yeterince anlamlandıramadıklarının farkında oldukları için olsa gerek 2004 yılında &#8220;Çokluk&#8221; diye ayrı bir eser kaleme alan Negri ve Hardt için çokluk, halk kavramıyla karıştırılmaması gereken bir kavram.</p>
<p>&#8220;Halk, birlik oluşturan bir nüfusu temsil ederken çokluk, indirgenemez ve çok boyutludur. İkinci olarak çokluk kavramı, güruh, kalabalık ve kitleyle de karıştırılmamalıdır. Güruh, kalabalık ve kitle gerçekten de çok boyutluluk özelliği taşır ama üçü de edilgen öznedir; aslında, özellikle edilgen oldukları ve bu yüzden kolaylıkla güdümlenebildikleri için tehlikeli oldukları düşünülür. Buna karşılık, çokluk etkin birçok boyutluluktur ve bu yüzden otonomiyi ve demokrasiyi başarma yeteneğine sahiptir&#8230;&#8221;<br />
* * *<br />
Türkiye&#8217;deki basım için yazdıkları önsözde: &#8220;Türkiye öteden beri, birçok bakımdan yerküreyi Birinci ve Üçüncü olmak üzere bölme girişimlerini boşa çıkarıyor.&#8221; tespitleri dikkate değer. Bu bir anlamda Karşı-İmparatorluk diye tanımladıkları yeni bir toplumsal bünye için düşündükleri tasarımın bir parçası gibi gözüküyor. Yazarlarımız, tüm sorunu klasik Marksistler gibi ele alıp bir &#8220;ekonomi sorunsalı&#8221; olarak gördükleri için &#8220;Karşı-İmparatorluk&#8221; bölümünde de başlatılacak olan yeni bir üretim rejimine değiniyorlar ve bu rejim olmaksızın yeni bir düzenin kurulamayacağına vurguluyorlar: Burası şu yönden önemli ki, Türkiye; Meksika, Hindistan ve Çin ile birlikte bu yeni üretim rejimlerini deneyen ve bu nedenle gelecek için dikkat gerektiren ülkeler arasında sıralanıyor.</p>
<p>Sosyalist (İkinci Dünya) sisteme kapılmadan kapitalist sistemin ezici çarklarını ve emperyalist ülkelerin (Birinci Dünya) düzenine uymadan uluslar arası/ulusötesi birlikleri önemseyip mutabakat arama döneminde olan Türkiye&#8217;nin; merkezi olmayan bu Yeni Dünya Düzeni&#8217;nde bir merkez olma gayretkeşliği konusunda da bizleri uyarmış oluyor&#8230;<br />
* * *<br />
İmparatorluk; yayımlandığı dönemde tüm dünyadaki klasik Marksist ve sol çevrelerden sert eleştirilere tabi tutuldu ve gericilikle itham edildi elbette. Yine de Yeni Dünya Düzeni adına örgütlenmiş ulus-üstü (BM, NATO gibi) yapıların bu düzen adına İmparatorluk&#8217;un kontrolüne girişi, emek biçimlerinin ve ona bağlı olarak sömürü ve hegemonyanın dönüşümü ile çokluk diye tanımlanan yeni sınıflandırmalara ihtiyaç duyulması gibi post modern dönemler için sol çıkışlar sunuyor oluşu ve yeni bir militanlık anlayışından bahsediyor oluşu ilgiye değer ve önemsenmesi gereken bir önerme oluşturuyor.</p>
<p>&#8220;Post modern dönemde bir kez daha kendimizi Francis&#8217;in durumunda buluyor ve iktidarın sefaleti karşısına varlığın şenliğini dikiyoruz&#8230;&#8221;</p>
<p>İmparatorluk, farklı bir komünist söylemle dile getirse de eski deyişi anımsatarak biten bir manifestoyla sonlanıyor ve imparatorluğun bir geçici biçimden ibaret olduğunu, &#8220;başka bir dünya mümkündür&#8221; dercesine dile getiriyor.</p>
<p>&#8230; Bu konu ilginizi çektiyse &#8230;</p>
<p> </p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="color: #0000ff;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/abd_tedavi_edilebilir_mi.pdf" target="_blank">A<span style="color: #0000ff;">merika Tedavi Edilebilir mi?</span></a></span></strong></p>
<div style="text-align: justify;"><span style="color: #0000ff;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/abd_tedavi_edilebilir_mi.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff;"><img class="alignleft size-medium wp-image-7855" title="20091222_derin_dusunce_org_amerikan_saldirganligi_pt" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091222_derin_dusunce_org_amerikan_saldirganligi_pt-203x300.jpg" alt="" width="115" height="166" /></span></a> <span style="color: #000000;">Amerikalılar neden bu kadar gaddar? Dünyanın geri kalan kısmında yaşayan insanlara karşı niçin bu denli acımasız? </span></span></div>
<div style="text-align: justify;"><span style="color: #0000ff;"><span style="color: #000000;"> <span>Bayrak y</span><span>akmanın ve Amerikan/İsrail mallarını protesto etmenin dışında bir şeyler yapmak gerektiğini düşünenler için yapılmış bu çalışmayı ilginize sunuyoruz.</span><span> </span><span>ABD desteği son bulmadan Ortadoğu’nun psikopatı İsrail’in saldırganlığı bitmeyecek ve Ortadoğu’ya huzur gelmeyecek gibi görünüyor. Vietnam’da ve Latin Amerika’da yaşanan katliamlar Ortadoğu’da devam ediyor.</span></span></span></div>
<div style="text-align: justify;"><span style="color: #0000ff;"><span style="color: #000000;"> </span><span style="color: #000000;"> <a href="http://www.derindusunce.org/img/abd_tedavi_edilebilir_mi.pdf" target="_blank">Buradan indirin.</a></span></span></div>
<p> </p>
<p><strong><span style="color: #0000ff;">M<span><span><span>ü</span>slüman’ın Zaman’la imtihanı </span></span></span></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091210_derin_dusunce_org_musluman.jpg"></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/musluman_zaman.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff;"><strong><img class="alignleft size-medium wp-image-7624" title="20091210_derin_dusunce_org_musluman" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091210_derin_dusunce_org_musluman-203x300.jpg" alt="" width="114" height="155" /></strong></span></a></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Sunuş</strong>: Müslümanlar dünyanın toplam nüfusunun %20’sini teşkil ediyorlar ama gerçek anlamda bir birlik yok. Askerî  tehditler karşısında birleşmek şöyle dursun birbiriyle savaş halinde olan Müslüman ülkeler var. Dünya ekonomisinin sadece %2-%3′lük bir kısmını üretebilen İslâm ülkeleri Avrupa Birliği gibi tek bir devlet olsalardı <strong><em>Gayrı Safi Millî Hasıla bakımından SADECE Almanya kadar </em></strong>bir ekonomik güç oluşturacaklardı. Bu bölünmüşlüğü ve <strong><em>en sonda, en altta kalmayı tevekkülle(!) kabul etmenin</em></strong> bedeli çok ağır: Bosna’da, Filistin’de, Çeçenistan’da, Doğu Türkistan’da ve daha bir çok yerde zulüm kol geziyor. Müslümanlar ağır bir imtihan geçiyorlar. Yaşamlarını şekillendiren şeylerle ilişkilerini gözden geçirmekle başlıyor bu imtihan. Teknolojiyle, lüks tüketimle, savaşla, kapitalizmle, demokrasiyle , “ötekiler” ile ve İslâm ile olan ilişkilerini daha sağlıklı bir zemine oturtabilecekler mi? <a href="http://www.derindusunce.org/img/musluman_zaman.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><strong><em>Müslüman’ın Zaman’la imtihanı</em></strong> </span></a>adındaki 204 sayfalık bu kitap işte bütün bu konuları sorgulayan ve çözümler öneren makalelerden oluşuyor.</p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/02/islamcilik_kitap_k.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-14898" title="islamcilik_kitap_k" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/02/islamcilik_kitap_k.jpg" alt="" width="118" height="183" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/img/Islamcilik-devrim-demokrasi.pdf" target="_blank"> İslâmcılık, Devrim ile Demokrasi Kavşağında </a></strong></p>
<p>Müslümanca yaşamak için devletin de “Müslüman” olması mı gerekiyor? Bu o kadar net değil. Çünkü İslâm’ın gereği olan “kısıtlamaları” insan en başta kendi nefsine uygulamalı. Aksi takdirde dinî mecburiyet ve yasakların kanun gücüyle dayatılması vatandaşı çocuklaştırıyor ister istemez. <strong>İ</strong><strong>yi-kötü ayrımı yapmak, iyiden yana tercih kullanacak cesareti bulmak gibi insanî güzellikler devletin elinde bürokratik malzeme haline geliyor. </strong>21ci asırda Müslümanca yaşamak kolay değil. Yani İslâm’ın özüne dair olanı, değişmezleri korumak ama son kullanma tarihi geçmiş geleneklerden kurtulmak. AKP’yi iktidara taşıyan fikrî yapıyı, Demokrasi-İslâm ilişkisini, İran’ı ve Milli Görüş’ü  sorguladığımız bu kitabı ilginize sunuyoruz. <strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/Islamcilik-devrim-demokrasi.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></a></strong></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/04/26/imparatorluk-cagi/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/04/26/imparatorluk-cagi/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Endişeli gelenekselciler</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/04/15/endiseli-gelenekselciler/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/04/15/endiseli-gelenekselciler/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 15 Apr 2011 14:13:35 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mustafa Akyol</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Kadın]]></category>

		<category><![CDATA[Laiklik]]></category>

		<category><![CDATA[Modernleşme]]></category>

		<category><![CDATA[Muhafazakarlık]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=15718</guid>
		<description><![CDATA[[Star'da yayınlandı]
Siyasi partilerin milletvekili adayları bugün açıklanacak. Ve, anladığım kadarıyla, son haftalarda tartışılan &#8220;başörtülü milletvekili&#8221; talebi hayata geçmeyip bir sonraki bahara kalmış olacak.
Olsun&#8230; Şimdi olmazsa sonra olur. Başörtülü başvekil bile olur. Her otoriter rejim ölümü tadıcıdır. Türkiye&#8217;deki &#8220;laik apartheid rejimi&#8221; de kuşkusuz sona erecek, vatandaşları arasında ayrım yapamayan hürriyetçi bir demokrasiye evrilecektir.
Fakat bu işler olurken, bu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/04/muhafazakarlik.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-15720" title="muhafazakarlik" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/04/muhafazakarlik.jpg" alt="" width="130" height="193" /></a>[<a href="http://www.stargazete.com/guncel/yazar/mustafa-akyol/endiseli-gelenekselciler-haber-343108.htm" target="_blank">Star'da yayınlandı</a>]<a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/04/muhafazakarlik.jpg"></a></p>
<p>Siyasi partilerin milletvekili adayları bugün açıklanacak. Ve, anladığım kadarıyla, son haftalarda tartışılan &#8220;<strong>başörtülü milletvekili</strong>&#8221; talebi hayata geçmeyip bir sonraki bahara kalmış olacak.</p>
<p>Olsun&#8230; Şimdi olmazsa sonra olur. Başörtülü başvekil bile olur. Her otoriter rejim ölümü tadıcıdır. Türkiye&#8217;deki &#8220;<strong>laik apartheid rejimi&#8221;</strong> de kuşkusuz sona erecek, vatandaşları arasında ayrım yapamayan hürriyetçi bir demokrasiye evrilecektir.</p>
<p>Fakat bu işler olurken, bu rejimin &#8220;<strong>ikinci sınıf vatandaşları</strong>&#8221; olagelmiş dindar muhafazakarların nasıl bir dönüşüm geçirdikleri de ehemmiyetli bir soru.</p>
<p>Dikkat ederseniz &#8220;<strong>jipe binen türbanlı</strong>&#8220;dan &#8220;<strong>abdestli kapitalizm</strong>&#8221; eleştirilerine kadar son dönemdeki pek çok tartışma bu soruyla ilgiliydi. Son haftalardaki &#8220;<strong>başörtülü vekil</strong>&#8221; kampanyasıyla da bunlara eklendi. Konu sadece kampanyanın siyaset stratejisi açısından değerlendirilmesi olsaydı, bu kadar ses getirmeyecekti. Ama bir de bu kampanyayı başlatan hanımlara yönelik &#8220;<strong>had bilmeme</strong>&#8221; eleştirileri oldu ki, en can alıcı nokta buydu.</p>
<p><strong>Yeni kadın profili</strong></p>
<p>Görünen o ki, bu eleştirileri getiren İslamcı veya muhafazakar kalemler, &#8220;<strong>geleneksel Müslüman kadın</strong>&#8221; profilinin erimesinden endişeliler. Bunun yerine, kendini erkeklerden aşağı görmeyen, bu sayede toplumda ön plana çıkan, aile içinde ise<span id="more-15718"></span> &#8221;<strong>beyim daha iyi bilir&#8221;</strong> demektense eşitlik talep eden bir &#8220;<strong>modern Müslüman kadın</strong>&#8221; profili oluşmasından rahatsızlar.</p>
<p>Bu eleştirileri getirenlerin neredeyse hepsinin erkek oluşu, ister istemez akla bir soru getiriyor: Acaba sorun, &#8220;<strong>dinin erozyona uğraması</strong>&#8221; mı, yoksa &#8220;<strong>erkek egemenliğin elden gitmesi</strong>&#8221; mi, diye. Biz yine de ni</p>
<p>yet okumaya soyunmayalım ve cevabı herkesin kendi vicdanına bırakalım.</p>
<p>Fakat bu tartışmanın işaret ettiği ve ele almak gereken bir başka soru var: Modernleşmenin ortaya çıkardığı insan modeli, acaba din açısından gerçekten bir tehlike midir? İyi eğitim almış, &#8220;<strong>ekonomik bağımsızlık</strong>&#8221; kazanmış, bireyselleşmiş, kendi kararlarını kendi veren, dolayısıyla &#8220;<strong>itaat etmek</strong>&#8221; yerine sorgulamaya eğilimli insanlar, dinden uzaklaşır mı?</p>
<p>Bu insan modelinin dinin bazı geleneksel yorumlarından uzaklaşması muhtemel. Mesela, &#8220;<strong>şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır</strong>&#8221; demek yerine, kendi aklının &#8220;<strong>mürşitliğine</strong>&#8221; itibar edebilir. Yahut kadınların  eksik akıllı olduğunu ima eden bazı geleneksel metinlere itiraz getirebilir. (Özellikle de bir kadın ise.)</p>
<p><strong>Fıtrat mı, gelenek mi?</strong></p>
<p>Böylesi bir &#8220;<strong>modernleşme</strong>&#8221; yaşayan bir insanın karşısında din açısından iki seçenek vardır: Ya, içinde bazı otoriter ve &#8220;<strong>ataerkil</strong>&#8221; unsurlar bulduğu dini geleneği tümden reddeder ve sekülerleşir. Ya da bu unsurların dinin özünden değil de onun tarih içindeki yorumlanış biçimlerinden kaynaklandığına karar verir. Ve kendi bireyselliğine alan açan yeni din yorumları arar ya da geliştirir.</p>
<p>Türkiye&#8217;de bu iki seçenekten ilki, yani &#8220;<strong>dinden uzaklaşma</strong>&#8221; çözümü, son yüz yıldır epey popülerdi. (Arkasında &#8220;<strong>devlet desteği</strong>&#8221; de var idi.) İkinci seçenek ise yeni yeni gündemimize giriyor. Başörtülerini muhafaza eden, ama dini gelenekteki &#8220;<strong>erkek egemen</strong>&#8221; unsurlara karşı çıkan entelektüel Müslüman kadınlar da, bunun önemli bir örneğini oluşturuyor.</p>
<p>Bu gidişattan rahatsız olan &#8220;<strong>endişeli gelenekselciler</strong>&#8221; ise bence şunları bir düşünmeli:</p>
<p>Eğer &#8220;<strong>modern Müslüman&#8221;</strong> kimliğine alan açmaz ve insanları &#8220;<strong>ya modernlik, ya Müslümanlık</strong>&#8221; diye bir seçime zorlarlarsa, bunun sonucu sekülerleşmeyi hızlandırmak olabilir.</p>
<p>Ve &#8220;<strong>fıtrat</strong>&#8221; diyerek korumaya çalıştıkları şeylerin bir kısmı, insan yapımı sosyal yapılar olabilir. Dini bunların içine haspetmek ise hiç marifet değildir.</p>
<p>… Bu konu sizin için önemliyse…</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/img/kadinlar_don_kisot.pdf" target="_blank"><strong>K<span style="color: #0000ff;">adınlar… Günümüzün Don Kişotları</span></strong></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/kadinlar_don_kisot.pdf" target="_blank"><img class="alignleft size-medium wp-image-8042" title="20100102_derin_dusunce_kadinlar_donkisot" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/20100102_derin_dusunce_kadinlar_donkisot-190x300.jpg" alt="" width="130" height="207" /></a>Suzan Başarslan’ın dediği gibi <strong><em>“kadına dair söylenmesi gereken ne  kadar söz varsa erkeğin söylediği”</em></strong> bir dünya bu. Sadece söz mü? Yaşama hakkı bile. Bugün Çin’de ve Hindistan’da yüzbinlerce kız bebek daha doğmadan ultrason ile ana karnında görülüp yok ediliyor. Erkeklerin güç mücadelesinde kadınlar eziliyor. Cumartesi anası oluyor, cezaevlerinin önünde sıra bekleyen, şehit tabutlarının üzerinde ağlayan oluyor.  Şampuan veya otomobil satarken bedenini kullandıran, arka planda, silik, soyunan, tüketen, “figüran”… Kadınlara özne olma hakkını vermeyen erkekler mi yoksa bu hakkı alamayan kadınlar mı? Kadınlıklarını kaybetmeden, erkekleşmeden var olabilecek mi birgün kadınlar? 96 sayfalık bu kitapta Kadın’a ait kavgaları ve Kadın’ın kimlik arayışını sorguluyoruz. <a href="http://www.derindusunce.org/img/kadinlar_don_kisot.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a></p>
<p> </p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak-laiklik.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-11326" title="kapak-laiklik" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak-laiklik.jpg" alt="" width="120" height="169" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/alaturka_laiklik.pdf" target="_blank"> Alaturka Laiklik: “Beni bir bir sen anladın, sen de yanlış anladın!”</a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak.jpg"></a>Türkiye Cumhuriyeti’nde Alevîlere zorla Sünnî İslâm öğretilirken Sünnîlerin başörtüsü devlet dairelerinde yasak. Türk Ordusu’nun istihbaratı camileri ve namaz kılanları fişliyor. Hristiyan Ermenilerin ne kiliseleri, ne yetimhaneleri ne de cemaat lideri seçimleri özgürce yapılamıyor. Rumların ruhban okulları özgür değil. Yahudiler diğer gayrı Müslimler gibi askerde ayrımcılığa uğruyor. Ateistlerin kitapları, internet siteleri yasaklanabiliyor, kapatılabiliyor. Gayrı Müslimlerin alın teriyle biriktirdikleri vakıf malları 1970′lerde gasp edildi, hâlâ geri verilmiyor. Sahi Laiklik neye yarıyor? Bu kitap son yıllarda Türkiye’nin gündemine gelen, birbirinden ayrı gibi duran ama çekirdeğinde <strong>Yobaz Laiklik Meselesini</strong> barındıran konuları ele alıyor.<a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/alaturka_laiklik.pdf" target="_blank"><strong>Buradan indirebilirsiniz.</strong></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/kemalizm_kadin.pdf"><span style="color: #0000ff;"><strong>Kadın hakları ve Kemalizm </strong></span></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/kemalizm_kadin.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff;"><strong><img class="alignleft size-medium wp-image-6982" title="20091025_derin_dusunce_org_kadin_kemalizm" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/10/20091025_derin_dusunce_org_kadin_kemalizm-229x300.jpg" alt="" width="121" height="171" /></strong></span></a></p>
<p class="entry" style="text-align: justify;"> <strong>“Kemalizm Türk kadınına özgürlük verdi”</strong> gibi sloganlarla düşünmeye daha doğrusu ezberlemeye itildiği için sık sık  şaşırmaya mahkûm bir kuşak bizimki. Tarihi, belgeleri, siyasî söylemleri ve sloganları aklın imtihanına tabi tutan herkes hayretler içinde kalıyor. <strong>“İyi de biz bunu bunca sene nasıl yuttuk?”</strong> diye sormaktan alamıyoruz kendimizi.  Kemalist düşüncenin, çağdaşlığın ve Atatürk devrimlerinin yılmaz bekçisi <strong><em>“çağdaş Türk kadını’nın sesi”</em></strong> Cumhuriyet Gazetesi’nin başyazarı olan Yunus Nadi kadınların siyasete atılmasına nasıl tepki vermiş meselâ?  <strong>“Havva’nın kızları, Meclis’e girip yılın manto modasını tartışacak” </strong><strong> </strong>Kadınlar Halk Fırkası kapatılınca yerine Türk Kadınlar Birliği kurulmuş. O da kapatılınca Cumhuriyet Gazetesi’nde şu başlık atılmış:  <strong>“Türk Kadınlar Birliği kapatıldı, fesat çıkaran hatun kişilere haddi bildirildi.” </strong>Derin Düşünce Fikir Platformu yakasını resmî tarihten kurtarmak isteyen okurlarına ezber bozan bir kitap öneriyor : <a href="http://www.derindusunce.org/img/kemalizm_kadin.pdf"><strong><span style="color: #0066cc;">Kadın hakları ve Kemalizm ilişkisine alternatif bir bakış</span></strong></a></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/04/15/endiseli-gelenekselciler/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/04/15/endiseli-gelenekselciler/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Kendine Oryantalist Bakmak</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/03/31/kendine-oryantalist-bakmak/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/03/31/kendine-oryantalist-bakmak/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 31 Mar 2011 19:56:29 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Suzan Nur Başarslan</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Batı]]></category>

		<category><![CDATA[Doğu]]></category>

		<category><![CDATA[Modernleşme]]></category>

		<category><![CDATA[İnsan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=15460</guid>
		<description><![CDATA[Kendine oryantalist bakmak ve bunun farkında olmamak sosyal hastalığının yaşandığı bir dönemdeyiz. Beğenilerimiz, okuduğumuz kitaplar, izlediğimiz filmler, dinlediğimiz müzikler, seçimlerimiz ve tercihlerimiz&#8230; ile. Artık yabancılaşma, kendine yönelik, yaşadığın topluma değil, buna eklenen yalnızlaşma ise farkındalığımızın ortadan kalkmasının en önemli nedeni. Yalnızlaşma derken yalnızlıktan bahsettiğim zannedilmesin. Arada büyük bir fark var ki bu konuya girmeyeceğim burada.
Yalnızlaşma, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/kirik_ayna.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-9198" title="kirik_ayna" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/kirik_ayna-286x300.jpg" alt="" width="193" height="200" /></a>Kendine oryantalist bakmak ve bunun farkında olmamak sosyal hastalığının yaşandığı bir dönemdeyiz. Beğenilerimiz, okuduğumuz kitaplar, izlediğimiz filmler, dinlediğimiz müzikler, seçimlerimiz ve tercihlerimiz&#8230; ile. Artık yabancılaşma, kendine yönelik, yaşadığın topluma değil, buna eklenen yalnızlaşma ise farkındalığımızın ortadan kalkmasının en önemli nedeni. Yalnızlaşma derken yalnızlıktan bahsettiğim zannedilmesin. Arada büyük bir fark var ki bu konuya girmeyeceğim burada.</p>
<p>Yalnızlaşma, kendini yaşadığın ortamdan/her değerden soyutlamanın diğer adı. Yabancılaşma ise içinde yer aldığın zaman ve mekanın değerinin anlamını kaybetmesi, ona farklı bir gözle bakmak, yeni anlam yüklemek demek. Bunun kendine oryantalist bakmakla ilgisi ise, soyutlandığın/uzaklaştığın değerleri ve yeni anlam/lar yüklediğin kavramları kendi değil, Batı&#8217;nın değerleriyle anlamlandırmadan ileri geliyor olması. İyiyi ve kötüyü, doğruyu ve yanlışı, sevgiyi/aşkı ve nefreti<span id="more-15460"></span>, beğeniyi ve tersini&#8230; artık kendi nazarımızla değerlendiremiyoruz. Batılı bir felsefeci/fikir adamı/yazar/sanatçı/yönetmen&#8230; dediyse/kabul ettiyse/gösterdiyse doğrudur deyip, sorgulamıyoruz ve yeni ilahlar yaratıyoruz. Sonra bu ilahların ardına düşüp, onlar adına kavgalar ediyoruz. Kelimelere, cümlelere, ifade edilene, onun yaslandığı dünyaya, o dünyadaki kabulüne dair bir şey bilmeden onu kendimize adapte ediyoruz. Oysa formu değiştirerek bile kendimize uyarladığımızda, onun gözüyle hayata baktığımızda, farkında olmayarak kendimize de aynı gözle bakmaya başlıyoruz. Yaklaşık 19.yy.dan beri bilmediğimiz bir dünyanın kavramları ve yaşamıyla uyarlamalar yapıyoruz. Kavramın hangi dünyanın göstergesi olduğunu, neyi kabul ettiğini ya da neyi reddettiğini bilmeden/önemsemeden, aynı kavramla dünyalar kuruyor ve dünyalar yıkıyoruz. Oysa ne dünyalar aynı ne de o dünyaya yüklenen anlamlar. Hatta çoğu kavramda fikir birliğine varamadığımız için, aynı kavram üzerinden bambaşka şeyler söylüyor, ifade ediyor, tartışıyor, kızıyor ve diğerini ötekileştiriyoruz. Kendin üretmediğin ve kendi kelimelerini konuşmadığın için başkalarının sözünü söylemeye devam ediyoruz, içinde sana ait tek bir kelime, fikir olmadan. Alıntılar yapıp, ne dediğine, hangi dünyanın içinden çıktığına bakmadan doğru kabul ettiğimiz üzerinden kendi hayatımızı inşa ediyoruz. Al sana yabancılaşmış kendin.</p>
<p>Bunun bir üst basamağı ise -edebiyattan psikolojiye geçmiş ve bir hastalığa isim olmuş- bir sendromun mağduru olmak anlamına geliyor. Bovarizm sendromu. &#8220;Jules de Gautier 1892′de Madame Bovary&#8217;den hareketle yazdığı denemelerinde Bovarizmi bir içsel telkin eksikliği, kişinin ‘dış çevrenin telkinine boyun eğmesi&#8217; olarak tanımlar. Zamanla bir edebiyat terimine dönüşen Bovarizm, kişinin (yazarın ya da kahramanın) kendini başkasının yerine koymasını, bir başka deyişle gerçek dışı, sahte bir kendiliğe sığınma eğilimini belirt&#8221;<a name="_ednref1" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_edn1">[1]</a>mektedir. Bunun gerçek hayattaki karşılığı ise kısaca, inşa edilen yeni gerçeklikle, kendi dışında bir kendi inşasıdır. Ancak unutulmamalı ki, kurgu/fiction/hayali olan her yapı, gerçekliğin içinde -ya da hakikat diyeyim-, örtüşmeyecek ve bundan kaynaklanan ikilik yaşamak zorunda bırakacaktır insanı. Bir yerde yaşanan kırılma sizi tamamen altüst edecektir, çünkü yıkılan ve onun yerine inşa edilen yeni &#8216;kendi&#8217;, sizi iki kere uzaklaştırmıştır hayatınızdan/kendinizden. Birincisi yıkılan kendi, diğeri de yıkılanın üzerine inşa edilen yeni/yabancı/kurgu kendi. Geri dönülebilecek bir kendi olmadığında-yalnızlaşma ve yabancılaşma ile-, bir kez daha yeni bir kendi inşa etme zorunluluğu ortaya çıkacaktır. Oryantalist bakmaya devam edildikçe de her kavram, hayata dair algı, seçim&#8230; asla istenilen/gerçek size ulaşma şansı vermeyecek, hatta sizi kendinizin çok uzağına itecektir. Büyük bir yıkım yaşanmak zorunda kalacaktır insan. Tıpkı yeniden inşa edebilmek için, Batı&#8217;yı, onun değerlerini, dogmalarını önce yıkmak ve yerine yenisini koymak zorunda kalan Batılı düşünürler gibi. Burada örnek olarak Aydınlanma, Rönesans, modernizm, postmodernizm sırayla verilebilir, ki Batı&#8217;da yaşanan bu süreç, aslında ‘babadan nefret&#8217; diye kısaca belirtebileceğimiz,  Harold Bloom&#8217;um ortaya koyduğu Anxiety of Influence(Etkilenme Endişesi)&#8217;ın yansıması olarak normal karşılanabilecekken, aynı kavram bizde eğreti durmaktadır. Bu kavramın bize uyarlanabilmesi için, baba figürü&#8217;nün yerine Batı&#8217;yı koymamız gerektiği sonucu çıkar çünkü. Oysa medeniyet inşasını yaşamış bir kültür olarak, baba figürünün yerine Batı&#8217;yı koymak, 19.yy. öncesi kendimizi inkâr etmek anlamı taşıyacaktır, yani babasız olmak. Köksüzlük ve sonradan eklemlenmeyi içselleştirmemiz demektir bu. Kısaca, oryantalist bakışın, kendi bakışımız haline dönmesi, kendini ötekine göre konumlama, değerlendirme, küçümseyerek bakma&#8230; anlamına.</p>
<p>Konuya dönersek, insan bu yeni kurgusal yapıyı yıkmak zorunda kalır bir yerde/ bir anda. Yabancılaşmayı, yalnızlaşmayı ve diğerinin gözüyle kendine baktığını yakalamadıkça da yıkım ve yapım, asla yapılabilecek/başarılabilecek bir edim değildir. Kendini tanımak için, önce hangi kavramlarla düşündüğümüzü, seçimleri neye dayanarak yaptığımızı&#8230; tahlil etmek zorundayız. Burada sakın tek kitaplı olmaktan bahsettiğimi düşünmeyin. Tek kitabın adamı olmamalı insan; ama okumak, okunanı kopyalamak, sorgulamadan uyarlamak da olmamalı. Okumak; sorgulamak, eleştirel bakabilmek, içine girdiğin dünyanın öncülünü ve ardılını bilmek, onun anlam dünyasını ve bu dünyanın kendi dünyana uyumlu olup olmadığını görerek onunla kendi kalenin surlarını sağlamlaştırmak ve yanlış olanı daha iyi görebilmek olmalı ya da doğru olanı.</p>
<p> </p>
<p>Tüm bu süreçte, asıl önemli olansa, kendine oryantalist baktığını yakalayabilmektir. Sakın, ben öyle bakmıyorum, demeyin; içinize iyice bakın, kendinize oryantalist baktığınızı mutlaka yakalarsınız. Nasıl mı? İyi bakın, kimin değerleriyle düşünüyor, seçimler yapıyor, değerlendirmelerde bulunuyorsunuz, kime göre müzik dinliyor, film izliyorsunuz, kimin kitabını okumak size daha çok puan kazandırıyor, kimden bahsedince insanlar size bilgili diye bakıyor, hangi kavramları sarf edince özgür kabul ediliyorsunuz, kimden alıntılar yapınca bilimsel tespit yapmış oluyorsunuz, hangi kelimeleri söyleyince modern kabul ediliyorsunuz?</p>
<p>Bu kadar örnek yeterli mi? Kendine oryantalist bakmayan var mı?</p>
<p>Burada aklıma Şems&#8217;in âlimlere, şu şunu dedi, bu bunu dedi diye yaptıkları bir sohbette, kızarak, sen ne diyorsun onu söylesene, demesi geldi.</p>
<p>Artık, kendi fikirlerini söylemenin zamanı gelmedi mi?</p>
<p> </p>
<p> </p>
<hr size="1" /><a name="_edn1" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_ednref1">[1]</a> Gürbilek Nurdan, Kör Ayna, Kayıp Şark, Metis yayınları, İstanbul, 2004,s.21.</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/03/31/kendine-oryantalist-bakmak/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/03/31/kendine-oryantalist-bakmak/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>YAKINDA: İnsan&#8217;ın Teknoloji ile İmtihanı</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/03/21/yakinda-insanin-teknoloji-ile-imtihani/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/03/21/yakinda-insanin-teknoloji-ile-imtihani/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 21 Mar 2011 10:23:02 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Editörden</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Marx]]></category>

		<category><![CDATA[Marxizm]]></category>

		<category><![CDATA[Modernleşme]]></category>

		<category><![CDATA[Türk Solu]]></category>

		<category><![CDATA[Uygarlık]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=15244</guid>
		<description><![CDATA[
[...] İnsan&#8217;ın  kendine yabancılaşması (Entfremdung / Entäusserung) Marx&#8217;ın Hegel&#8217;den devşirdiği bir kavram. Ancak Marx kapitalizm eleştirisi doğrultusunda bu kavrama yeni anlamlar yüklüyor ve kendi düşünce sisteminin merkezine oturtuyor. Marxçı anlamda yabancılaşma son derecede zengin. Modası geçmek şöyle dursun tam tersine bugün yaşamakta olduğumuz ve faturasını moderniteye kestiğimiz bir çok meselenin zemininde bir yabancılaşma buluyoruz. Böyle [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="TEXT-ALIGN: center"><img class="size-full wp-image-15243 aligncenter" title="buhar_makinesi_wikipedia" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/03/buhar_makinesi_wikipedia.gif" alt="" width="450" height="293" /></p>
<p>[...] İnsan&#8217;ın  kendine yabancılaşması (<em><strong>Entfremdung / Entäusserung</strong></em>) Marx&#8217;ın Hegel&#8217;den devşirdiği bir kavram. Ancak Marx kapitalizm eleştirisi doğrultusunda bu kavrama yeni anlamlar yüklüyor ve kendi düşünce sisteminin merkezine oturtuyor. Marxçı anlamda yabancılaşma son derecede zengin. Modası geçmek şöyle dursun tam tersine bugün yaşamakta olduğumuz ve faturasını moderniteye kestiğimiz bir çok meselenin zemininde bir yabancılaşma buluyoruz. Böyle bir perspektiften okunduğunda Kapital&#8217;in bir çok paragrafı daha dün yazılmış gibi taptaze. [...]</p>
<ul>
<li>İnsan’ın Tabiat’tan uzaklaşması / Tabiat’a (ve kendi tabiatına) yabancılaşması,</li>
<li>Çalışanın ürettiği ile arasına mesafe girmesi, Emek’in Ürün’e yabancılaşması,</li>
<li>Dinsel kavramların devlet tarafından sömürülmesi, insanların kendi inançlarına yabancılaşması,</li>
<li>Toplumsal hayatın devlet baskısı altına girmesi, devlet-halk yabancılaşması,</li>
<li>Sermayenin çalışanları ezmesi, insan’ın kendi emeğine yabancılaşması.</li>
<li>Makine etkisi ile yabancılaşma</li>
<li>İşbölümü ile yabancılaşma</li>
<li>Ailenin parçalanması, erkekleşen kadın (erkekle AYNI-laşma süreci)</li>
<li>Çarpık kentleşme ile gelen ahlâkî çöküş </li>
</ul>
<p><strong> </strong><a rel="bookmark" href="http://www.derindusunce.org/img/turk_solu_adam_olur_mu.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff;"><strong>Türk Solu</strong></span></a><span style="color: #0000ff;"><strong> </strong></span></p>
<p class="entry" style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/turk_solu_adam_olur_mu.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff;"><img class="alignleft size-medium wp-image-6922" title="20091020_derin_dusunce_org_turk_solu" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/10/20091020_derin_dusunce_org_turk_solu-200x300.jpg" alt="" width="122" height="194" /></span></a>Kendini « sol » olarak tarif eden hareketler hiç olmadıkları kadar zayıf ve bölünmüş bir tablo çiziyorlar bugün.  Türk Solu Dergisi’nin ırkçı söylemlerinden CHP’nin darbe çağrılarına uzanan bir kafa karışıklığı hakim. Muhalefet boşluğunun müzmin bir hastalığa dönüştüğü şu dönemde Türk solu bu boşluğa talip olabilir mi? Daha önce <a href="http://www.derindusunce.org/category/dikkat-kitap/"><span style="color: #0066cc;">Dikkat Kitap</span></a> kategorisinde yayınladığımız <a href="http://www.derindusunce.org/img/pozitivizm_derin_dusunce_org.pdf"><span style="color: #0066cc;">Pozitivizm Eleştirisi</span></a> gibi bu kitap da Türkiye’deki sola tarafsız bakan bir çalışma. İyimser görüşler kadar geçmişe dönük ağır eleştiriler de var. İlginize sunduğumuz 82 sayfalık bu kitap Türkiye’deki “sol” grupların sorgulamalarına, projelerine ışık tutmak amacıyla derlenmiş makalelerden oluşuyor. Kitabı <a href="http://www.derindusunce.org/img/turk_solu_adam_olur_mu.pdf"><span style="color: #0066cc;">buradan indirebilir</span></a> ve paylaşabilirsiniz. Kitapta ele alınan başlıca konular: <em>Solda özgürlükçü hareketler, 68 Kuşağı, Devrimci sol, Kemalizm, ulusalcı sol akımlar, Sol ve İslâm, Cumhuriyet Gazetesi</em>.</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/03/21/yakinda-insanin-teknoloji-ile-imtihani/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/03/21/yakinda-insanin-teknoloji-ile-imtihani/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Post-Modern Zamanların Modern Hayaleti: Milliyetçilik</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/03/15/post-modern-zamanlarin-modern-hayaleti-milliyetcilik/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/03/15/post-modern-zamanlarin-modern-hayaleti-milliyetcilik/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 15 Mar 2011 09:02:28 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Konuk Yazar</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Irkçılık]]></category>

		<category><![CDATA[Milliyetçilik]]></category>

		<category><![CDATA[Modernleşme]]></category>

		<category><![CDATA[Ulus-Devlet]]></category>

		<category><![CDATA[Ulusalcılık]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=15190</guid>
		<description><![CDATA[
Sunuş: Okuyacağınız yazıyı yayına girmeden önce uzun uzun düşündük. Aslında &#8220;iyi bir DD makalesinde&#8221; bulunması gereken bir çok özelliği bünyesinde barındırıyor. Özgün fikirler,eleştirel bakış, toptancı önyargılar karşısında tahlile davet&#8230; Emekleri için Berrin Hanım&#8217;a teşekkür ediyoruz. Ama dediğim gibi uzun uzun, biraz da kara kara düşündük yayınlamadan önce. Zira makaledeki bir tek paragraftan biraz &#8230; nasıl [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><strong><em><img class="aligncenter" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2007/11/aaa_arton35757-379x2671.jpg" alt="" width="379" height="267" /></em></strong></p>
<p><strong><em>Sunuş:</em></strong><em> Okuyacağınız yazıyı yayına girmeden önce uzun uzun düşündük. Aslında &#8220;iyi bir DD makalesinde&#8221; bulunması gereken bir çok özelliği bünyesinde barındırıyor. Özgün fikirler,eleştirel bakış, toptancı önyargılar karşısında tahlile davet&#8230; Emekleri için Berrin Hanım&#8217;a teşekkür ediyoruz. Ama dediğim gibi uzun uzun, biraz da kara kara düşündük yayınlamadan önce. Zira makaledeki bir tek paragraftan biraz &#8230; nasıl diyelim&#8230; &#8220;rahatsız&#8221; olduk. Bunu yorumlarımızda belirtmek niyetiyle makalenin tamamını ilginize sunuyoruz. (MY) </em></p>
<p> </p>
<p><strong>Post-Modern Zamanların Modern Hayaleti: Milliyetçilik </strong></p>
<p><strong><em>Berrin Sönmez</em></strong></p>
<p>Moderne ait ne varsa sorgulanmakta günümüzde. Eleştirilmekte kıyasıya&#8230; Özellikle de bizim gibi model alma yoluyla modernleşmeyi seçmiş daha doğrusu modernleşme buyruğuyla dönüşmüş toplumların günümüzdeki sancısı bu. Geçmişle yüzleşmek. Zira hayatımıza renk ve ışık kazandıran, gönüllerimizi şenlendiren birçok unsurun yanı sıra belki bunların verdiği hazlardan çok daha fazla acılar yaşadı her toplum, modernleşme sürecinde. Biz de başka toplumlar gibi meşhur halaskarların yönlendirdiği meçhul kahramanların/askerlerin yardımıyla (!) homojen toplum hayaliyle yanıp tutuştuk. Hem de yakıp kavurduk, memleketi, kültürleri ve dilleri ve insanların mutluluk emelini kül edip savurduk, bilinmeyen zamanlara. Gelin görün ki o zamanlar da geldi şimdiki anımızı kuşattı.  Modern hayaletlerle kuşatılmış halde bir kâbustan uyanmaya çalışıyoruz. Günümüz sosyal ve siyasal gerilimleri, su meşhur filmin gerçek hayata yansıması adeta&#8230; Hayalet avcılığı yapıyoruz. Benedict Anderson&#8217;un ünlü kitabına verdiği Hayali Cemaatler isminden mülhem, hayalet deyişim, homojen toplum idealine. Bu ideale dayanak yapılan bir milliyetçilik anlayışı<span id="more-15190"></span>, başka kültürleri, dilleri, soyları yok sayan/yok eden bir ideoloji geçen yüzyıldan günümüze kaçmış bir hayaleti andırıyor. Ve, bizi kovalıyor. Dönemi kapatamadığımız, kitabın son sayfasını yazamadığımız için.</p>
<p>Bir kitabın sonuç kısmını yazmak gibidir bir devrin kapanması. Başa dönüp yazılanları/ yapılanları nihai tanıma kavuşturmak gerekir. Geriye dönük gözden geçirmelerde, mevcut değerlere ulaşmanın kıvancı yaşanır. Tüm toplumu bu kıvanca ortak etmek için hoşnutsuzlukları gidermek gerekir. Batı, kitabını tamamlarken, geriye dönüp geçmişiyle hesaplaştı. Hatalarıyla yüzleşip acı verdikleriyle helalleşti. Öyle görünüyor ki, 19.yy. başından itibaren modernleşme sancıları içinde sürekli değişim yaşayan her ülke benzer hesaplaşmayı yaşayacak&#8230; Modernleşmeyi tamamlayıp yeni bir çağa adım atmanın başka bir yolu yok gibi&#8230;</p>
<p>Başörtüsü yasakları, Kürt sorunu ve açılım, Ermeni sorunu ve özür tartışmaları, azınlık hakları, Alevi açılımı gibi birçok sorunun yanı sıra milliyetçilik ve laiklik anlayışımız da yeni döneme girebilmek için gözden geçirilmesi gereken modern kazanımların yol açtığı zararlardan. Bir hasar raporu çıkarıp, hataları telafi etmek ve acıları gidermek zorundayız. Ancak iyi yol alabilmek için öncelikle her kavramı yerli yerinde kullanmak gerekiyor ki hasarı giderirken yeni kazalara ve yıkımlara sebep olmayalım. Resmi ideolojinin temel yapı taşlarından milliyetçilik üzerine tartışmak istiyorum bu yazıda. Milliyetçilik nedir, ne değildir demek abes sayılabilir ancak günümüzde tüm kötülüklerin içinde saklandığı bir kutu olarak algılandığı da bir gerçek. Kitabımızı tamamlamak için Avrupa&#8217;nın bu işi nasıl yaptığını, modern zamanlarını hangi ruh haliyle kapattığını da doğru tahlil etmeliyiz.</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/2010/11/05/turklugu-olcmek-nazan-maksudyan/">Nazan Maksudyan&#8217;ın, Türklüğü Ölçmek</a> adlı kitabını 5 Kasım 2010 tarihli Derin Düşünce sitesindeki yazısında tanıtan Mehmet Yılmaz&#8217;ın şu satırları önemli:</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em> </em><em>&#8220;</em><em>Avrupa, Japonya ve Amerika on milyonlarca masum insanı öldürdükten sonra ırkçılığın yanlış bir şey olduğunu anladılar ve özellikle Avrupa devletleri bu hastalığı resmî ideolojilerden çıkarma gayretine girdiler. Bugün Avrupa&#8217;da hâlâ bir çok haksızlık yapılsa da ırkçılığa karşı ciddi bir tavır olduğunu gözleyebiliriz. Gelişmiş devletler meşruluklarını hukuktan, demokrasiden, halka verilen hizmetlerden almaya çalışıyorlar.&#8221; </em></p>
<p>Maksudyan&#8217;ın kitabının ve Mehmet Yılmaz&#8217;ın tanıtımının geneline katılmakla beraber tanıtımdan alıntıladığım cümlelere bir eleştiri getirmek isterim. Anılan gelişmiş demokrasilerin, ırkçılığa karşı ciddi bir tavır içinde olduklarına katılmamak mümkün değil. Ama sebebi ırkçılığın yanlış bir şey olduğunu anlamaları mı yoksa hayallerine kavuşmuş olmaları mı? Bence ikincisi. İkinci Dünya Savaşı&#8217;ndan sonra kendilerine verdikleri yeni biçimden mutluydular. Hayal ettikleri toplum yapısına kavuştuktan sonra bin bir zahmetle ulaştıkları yapıyı korumaya çalışmak, onların ırkçılıkla mücadelesi. Bence modern sayfaları kapatıp yeni bir çağa, yeni bir düzene adım atışları. Geçmişle yüzleşerek kitaplarını tamamlamış oldular.  Yeni hayallerle beraber yeni hatalara da yelken açtıkları için, hala birçok haksızlık görmekteyiz Avrupa&#8217;da. Mesela İslam korkusu ve düşmanlığı, modern zamanlara mahsus ırkçılığın, faşizmin post-modern zamanlarda aldığı yeni şekil&#8230; Zira ırkların soyların tahtına kültürler, inançlar oturdu günümüzde ve Avrupalı kavuştuğu hayalin başka kültürlerle değişmesini istemiyor.</p>
<p><strong><em>Değişen Zamanların Değişmeyen Suçlusu</em></strong><strong></strong></p>
<p>Bir modern fenomen olarak milliyetçilik, son iki yüz yıla ait tüm olumsuzlukların baş sorumlusu kabul edilmekte, dünyada ve ülkemizde hemen bütün entelektüeller tarafından yerilmektedir. Diğer taraftan ülkemizde olduğu gibi dünya genelinde de geniş halk kesimleri, seçmen ve siyasi partilerin milliyetçi reflekslerinde, geçen yirmi-otuz yılla kıyaslarsak son yıllarda artış gözlenmektedir. Siyaset/ halk ve entellijansiya arasındaki belirgin davranış farklılığı yadırganacak bir durum olmamakla birlikte makasın giderek açılıyor olması üzerinde düşünülmeye değer görünüyor. Bu bağlamda özellikle aydınların, popülist siyasetin itici güçlerini tanımlamakta zorlandığı; modernleşme sürecinde ulaşılan ve modern ötesi zamanlara taşınmakta olan insani ve ahlaki değerlere, geniş halk kitlesinin katkısını elde etmekte başarısız kaldığı söylenebilir.   Nedenler üzerine kafa yorduğumuzda ilk göze çarpan yanlışların başında, aynı zamanda yaman bir çelişki olarak karşımıza çıkan, kavramsal tutarsızlık geliyor.</p>
<p>İyi düşünen, iyi okuyan, birikimli ama sıradan insanların bile düşmeyeceği hatalara, dünya çapındaki entelektüel fikir adamlarının yazılarında rastlıyoruz. Üstelik her konuda -özellikle sol ideolojilerle ilgili- moleküler ayrışmanın dile geldiği, dikkate alındığı, farklılaştıkları hususların ayrıntılarıyla tartışıldığı ortamda milliyetçilik kavramı, bırakın kendi içindeki ayrımlardan söz etmeyi, pek çok başka kavramla bütünleştirilerek ele alınmaktadır. Toptancı bir yaklaşımla sorunların dile getirilmesi sırasında kimi zaman ırkçılık, kimi zaman şovenizm ve faşizm milliyetçilikle eşitleniyor. Çoğunlukla da devletçilik, bizim ülkemizdeki milliyetçilik tartışmalarında özdeş kavramlar olarak karşımıza çıkmaktadır. Kolaycı ve aynı zamanda buyurgan bir aydın söylemiyle&#8230; Asıl gariplik ise kimi yazarların sürekli eleştirdikleri jakoben ruhu, milliyetçilik tartışmaları esnasında takındıkları tavırla, birebir yansıtıyor olduklarının farkına varamayışları. Otoriter ve totaliter politikaları eleştirirken, buyurgan, toptancı ve tepeden inmeci davranmak aynı zamanda milliyetçi yaklaşımları, bu kavramlarla da özdeşleştirerek eleştirmek, ciddi bir çelişki&#8230; Şüphesiz milliyetçilik kavramının bağımsız bir ideoloji olmayıp, çeşitli ideolojilerle eklemlenerek hayatiyet kazanıyor olması, anılan çelişki ve garipliklerin sebeplerinden biridir. Diğer taraftan milliyetçi partilerin, politikalarını belirlerken kendilerini geliştirme yönünde adım atmak bir yana, milliyetçilik kavramını tartışmaya açmayı bile reddeden tutumları siyasi hayatımızı kısırlaştırdığı gibi fikir üretimini de milliyetçi fikirlere mesafeli aydınlara terk etmek ve sonuçlarına katlanmak mecburiyetini doğuruyor. Farklı sebepler de sayılabilir elbette ama netice şu ki her şeyin baş döndürücü bir hızla değiştiği, atomlarına ayrılarak, bölünerek dönüştüğü dünyada bir tek milliyetçilik kavramı, dondurulmuş; iki yüz yıllık bir buz kalıbı halinde saklanmak isteniyormuş gibi görünüyor.</p>
<p>Modern zamanların insanlık bilincine kazandırdığı pek çok artı değer yanında insanlık suçlarını da katlayarak arttırdığı bir gerçek. Sosyolojik ve kültürel mensubiyet şuurunun bu dönemde, ulus-devletlerin oluşumu sürecine temel argüman teşkil ederek siyasallaştığı da bir başka gerçek. İnsan hakları ve eşitlik fikirlerinin katkısıyla ortaya çıkan, toplumların kendini yönetme arzusunun, devletler hukukunda tanınmasıyla birlikte milliyetçilik savaşlarının, insanlık dışı kıyımlara yol açtığı da&#8230; Üstelik bu listenin sayfalarca uzatılabileceği, soykırım, asimilasyon, zorunlu göç ve çaresiz kaçışlarla yaşanan dramlar da bilinenlerden. Hepsi tarihe, modernitenin hata hanesine yazılmış durumda. Bu gerçekleri reddetmeksizin, yaşanan acılarda tüm kusurun sadece milliyetçi politika ve duygularda olmadığını söylemek de mümkün. Çünkü dünya genelinde, egemenlik kavramının aldığı modern şekil, kimi zaman milliyetçi politikaları kendine kılıf yapsa da sosyalist ideolojinin de kolektifleştirme politikalarıyla benzer uygulamalar yaptığı tarihi gerçeklerdendir. Faşizm ve milliyetçilik arasında bir eşitlik kuranların görmesi gerekir ki faşizan yöntemler, bütün siyasi ideoloji ve eğilimlerde, sıkça kullanılan bir araç olmuştur. Keza ırkçı uygulama örneklerine baktığımızda kullanılan gerekçenin milliyetçilik duygu ve düşünceleriyle hiçbir alakası olmadığını görürüz. Zaten tanımlanan sayısı belli ırklar içerisinde onlarca millet, dil ve kültür barınmakta iken, ırkçı politikaları milliyetçilikle eşdeğer tanımlamak akıl alır gibi değil. Devletçilikle özdeşleştirilmesi de ayrı bir facia&#8230; Milliyetçi olmayan devletçi yönetim anlayışları görüldü, tüm dünyada. Üstelik bizim ülkemizde &#8220;ulusalcılık&#8221;  kavramının üretilmesi de milliyetçi düşüncenin, devlet ideolojisiyle tam olarak örtüşmüyor olmasından kaynaklanmıştır. Esasen milliyetçi fikirlerin devlet ideolojisine ram edilmesi maksadıyla, cumhuriyetin ideolojik temelleri atılırken yapılan ilk işlerden birisi Türkocağı&#8217;nın kapatılmasıydı. Toplumu biçimlendirmek için kurulan Halkevi aynı zamanda milliyetçilik fikriyatının değiştirilmesine de hizmet etmiştir. Yine de geniş halk kesimi ve az sayıdaki milliyetçi aydının fikir yapısında ulaşamadığı güçlü bir damar daima süregelmiştir. Özellikle 12 Eylül darbesinin çabalarından biri milliyetçi fikirleri devletin tekeline almaktı. Fakat herkesi şaşırtan o gizil güç, ulaşılamayan damar hala canlı olarak varlığını sürdürüyor. Tanımlanması kolay olmayan bir kültürel miras gibi&#8230; Çünkü milliyetçilik hiçbir zaman salt siyasi sistem olmadı. Daha çok bir tavır alış, bir anlayış tarzı veya dünya görüşü olarak adlandırmak yerinde olur, milliyetçi fikirleri. Haksızlık etmemek için belirtmek gerekir ki, bu tavır alışlar zamana ve şartlara göre devletçiliğin, ırkçılığın, faşizmin yanında olmuştur. Kimi zamanlarda da bağımsızlığın, hür iradenin, özgürlükçü ve gelişmeci politikaların yanında yer aldığını gördük. Sosyalizmin içine sızmış olarak da bulduk onu, din temelli cumhuriyet ve krallıkların politikalarında var olduğunu da&#8230; Bütün bunlar bilinmez değil elbet ancak bizde ve diğer ülkelerde pek çok entelektüelin bu gerçekleri görmezden gelerek, toplumsal sorunların neredeyse tek sebebi olarak milliyetçi düşünceleri göstermelerinin nedenleri, ürerinde tartışılmaya ve ayrıca incelenmeye değer bir konu.</p>
<p><strong><em>Pandora&#8217;nın Kutusu: Egemenlik Tutkusu</em></strong></p>
<p>Geçmişte ve günümüzde insana / bireye acı çektiren politikaların kaynağı ise ideolojiler veya gizli güçler değil çok görünür ve somut bir gerçek. Mesele hâkimiyet kurmak için insanları, toplumları, kültürleri yok sayan, yok eden zihniyette. Modern insanın, tabiata galebe ederken, canlı ve cansız tüm varlıkları hoyratça tüketirken, diğer insanları da nesneleştiren, benmerkezci iktidar tutkusunda. İdeolojiler sadece bir araç. Bu kötücül egemenlik ihtirasının, milliyetçilik kadar sosyalizmi de hatta laiklik kavramını da birer baskı aracı haline getirdiğini görmek için filozof, tarihçi ya da siyaset bilimci olmak gerekmiyor üstelik. Biraz geçmişten ve günümüzden haberdar olmak yeterli&#8230; Demokrasi söylemlerinin işgal ve savaş gerekçesi olarak dünyaya yutturulduğu günleri yaşayarak gördük. Belki çok kimse inanmadı ama devletler planlarını yürüttüler. Küresel hâkimiyet projesi için, demokrasiyi kullanarak, toplumlar üzerinde baskı kurmayı başardılar. Ve&#8230; Gerekçeleri asla milliyetçilik olmadı. Dolayısıyla asıl tartışılması gereken konu ideolojiler, siyasi sistem ve yöntemler değil insanlık bilincinde yaşanan kırılmalardır.</p>
<p>Modernleşmenin başlangıç safhasını hazırlayan düşüncelerin liderleri, aydınlanmanın sloganlarıydı. İnsanı yeniden tanımlayan fikirler&#8230; Dünyayı bambaşka bir çağa taşıdı. Ancak onca değişimin açtığı yolda ilerlerken insanoğlu, Cengiz&#8217;e, İskender&#8217;e rahmet okutan, geçmiş asırların zalim monarklarını kat kat aşan zulüm örnekleri sergiledi. Ne yazık ki hala bitmiş değil. Fakat günümüzde milliyetçi söylemin hız kazanmış olması gibi aydınların milliyetçiliği çok tartışır hale gelmesi gibi insan hakları kavramı da hak temelli mücadeleler de zihinlerimizde ve dilimizde çok yer işgal ediyor. Böylesi bir paralellik, modern ötesine taşınacak değerlerin yeniden tanımlanmakta olduğunun bir göstergesi sayılabilir. Modernitenin ürettiği kavramları, kusurlarını ayıklayıp, dönüştürerek yeni bir çağda, insanlığın hizmetine sunmak imkânı veren günler. Milliyetçilerin de kendilerini sorgulaması için elverişli bir dönem. İnsanı önceleyen, özgürlükçü politikaların üretildiği bir milliyetçilik anlayışı pek ala mümkün. Serbest tartışma ortamıyla milliyetçi aydınlar, toplumumuzdaki o gizli cevheri açığa çıkarmayı başardıkları takdirde, farklı soy ve kültürleri ötelemeyen, her din ve dile en az kendisi kadar özgürlük hakkı tanıyan, geleceğin milliyetçilik anlayışını üretebilirler. Türkiye&#8217;de var olan milliyetçi hassasiyet ve fikirlerle Müslümanlık arasındaki o çok merak edilen ilişki de belki muhtemel tartışmalar sırasında izah edilip, bir tanıma kavuşabilir.</p>
<p>&#8230; Bu makale ilginizi çektiyse&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/turk_milliyetciligi.pdf" target="_blank"><strong><span style="color: #0066cc;">Türk milliyetçiliği birleştirir mi yoksa parçalar mı?</span></strong></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/02/turk_milliyetciligi.gif"><span style="color: #0066cc;"><img class="alignleft size-medium wp-image-8579" title="turk_milliyetciligi" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/02/turk_milliyetciligi-204x300.gif" alt="" width="133" height="204" /></span></a></p>
<p style="text-align: justify;"> <strong>İllâ ki bir tutkal/çimento mu gerekiyor? </strong>Milliyetçilik tutkalı adil ve müreffeh bir düzene alternatif olabilir mi? Adaletin, hukukun hâkim olmadığı ortamlarda Türklerin kardeşliği ne işe yarar? Belki de Türk Milliyetçiliği diğer milliyetçilikler gibi yok olmaya mahkûm bir söylem. Çünkü var olmak için “<strong>ötekine</strong>” ihtiyacı var. Ötekileştireceği bir grup bulamazsa kendi içinden “<strong>zayıf</strong>” bir zümreyi günah keçisi olarak seçiyor. Kürtler, Hıristiyanlar, Eşcinseller, solcular…150 sayfalık bu kitapta Türk Milliyetçiliğini sorguluyoruz. Müslüman ve milliyetçi olunabilir mi? Türkiye’ye faydaları ve zararları nelerdir? Milliyetçiliğin geçmişi ve geleceği, siyasete, barışa, adalete etkisiyle. <a href="http://www.derindusunce.org/img/turk_milliyetciligi.pdf" target="_blank"><strong><span style="color: #0066cc;">Buradan indirin.</span></strong></a> </p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf" target="_blank"><strong><span style="color: #0066cc;">T</span><span style="color: #0000ff;">ürkiye’nin Ulus-Devlet Sorunu</span></strong></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091225_derin_dusunce_org_ulus_devlet.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf" target="_blank"></a><a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf" target="_blank"><img class="alignleft size-full wp-image-7896" title="20091225_derin_dusunce_org_ulus_devlet_pt" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091225_derin_dusunce_org_ulus_devlet_pt.jpg" alt="" width="125" height="183" /></a>Devlet gibi soğuk ve katı bir yapı bizimle olan ilişkisini <strong>hukuk</strong> yerine <strong>ırkımıza</strong> ya da <strong>inançlarımıza</strong> göre düzenleyebilir mi? GERÇEK hayatı son derecede dinamik ve renkli biz “insanların”. Birden fazla şehre, mahalleye, gruba, klübe, cemaate, etnik köke, şirkete, mesleğe, gelir grubuna ait olabiliriz ve bu aidiyet hayatımız boyunca değişebilir. Oysa devletimiz hâlâ başörtüsüyle uğraşıyor, kimi devlet memurları <strong>“ne mutlu Türk’üm”</strong> demeyenleri iç düşman ilân ediyor, Sünnî İslâm derslerini zorla herkese okutuyor… Bizim paramızla, <strong>bizim iyiliğimiz için(!) bize rağmen… </strong>Kürt sorunu, başörtüsü sorunu, Hıristiyan azınlıklar sorunu… Bizleri sadece “insan” olarak göremeyen devletimizin halkıyla bir sorunu var. Türkiye’nin “sorunlarının” kaynağı sakın <strong>ulus-devlet</strong> modeli olmasın? 80 sayfalık bu kitap Kurtuluş savaşı’ndan sonra Türkiye’ye giydirilmiş olan deli gömleğine işaret ediyor.  Ne mutlu “insanım” diyene! <a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf" target="_blank"><strong><span style="color: #0066cc;">Kitabı buradan indirin</span></strong></a>.</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/ermeniler-ve-turkler.pdf" target="_blank"><strong><span style="color: #0066cc;">Ermeniler ve Türkler</span></strong></a></p>
<p style="text-align: justify;"><strong></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/ermeniler-ve-turkler.pdf" target="_blank"><strong><span style="color: #0066cc;"><img class="alignleft size-medium wp-image-9734" title="ermeniler_turkler" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/ermeniler_turkler.jpg" alt="" width="136" height="193" /></span></strong></a></p>
<p style="text-align: justify;">Ermeni kimliği var oldukça 1923 model Türk kimliği bozuk bir makine gibi gıcırdamaya devam edecek. [...] Neden bize bu kadar benziyorlar? Pastırması, sucuğu, yaprak dolması, müziğiyle, gelenekleri, ailelerine bağlı oluşlarıyla bir de Türk’ten daha fazla Türk mü onlar? Yoksa bu mu bizi sinir eden? [...] Artık Anadolu insanının %100 safkan Türk olmadığını, tersine bütün bu etnik unsurların karışımı ve mirasçısı olduğunu idrak etme vakti gelmedi mi? Artık TEK BİR “BİZ” olduğunu, atalarımızın bir kısmının Kürt, diğer bir kısmının Rum, Gürcü, Arap, hatta ve hatta Ermeni olduğunu idrak etmemiz gerekmiyor mu? <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/ermeniler-ve-turkler.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Buradan indirin.</span></a></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/03/15/post-modern-zamanlarin-modern-hayaleti-milliyetcilik/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/03/15/post-modern-zamanlarin-modern-hayaleti-milliyetcilik/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Sanal  Duvarların Ardında Issız Bir Dünya</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/03/04/sanal-duvarlarin-ardinda-issiz-bir-dunya/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/03/04/sanal-duvarlarin-ardinda-issiz-bir-dunya/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 03 Mar 2011 22:07:34 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Özlem Yağız</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Modernleşme]]></category>

		<category><![CDATA[Toplum]]></category>

		<category><![CDATA[İnsan]]></category>

		<category><![CDATA[Şizofreni]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=15018</guid>
		<description><![CDATA[Düşünmeden, acımadan, utanmadan 
kocaman yüksek duvarlar ördüler dört yanıma.
&#8230;Ve şimdi oturuyorum böyle yoksun her umuttan.
Beynimi kemiriyor bu yazgı, hep bu var aklımda;
oysa yapacak bunca şey vardı dışarıda.
Ah, önceden fark etmedim örülürken duvarlar.
Ama ne duvarcıların gürültüsü, ne başka ses.
Sezdirmeden, beni dünyanın dışında bıraktılar. (Duvarlar, Kavafis)
Modern çağın düşünürleri  güzel bir hayalin peşine düşen bütün fedailer gibi umutla [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="padding-left: 30px;"><em>Düşünmeden, acımadan, utanmadan <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/03/duvarlar.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-15019" title="duvarlar" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/03/duvarlar.jpg" alt="" width="220" height="189" /></a><br />
kocaman yüksek duvarlar ördüler dört yanıma.<br />
&#8230;Ve şimdi oturuyorum böyle yoksun her umuttan.<br />
Beynimi kemiriyor bu yazgı, hep bu var aklımda;<br />
oysa yapacak bunca şey vardı dışarıda.<br />
Ah, önceden fark etmedim örülürken duvarlar.<br />
Ama ne duvarcıların gürültüsü, ne başka ses.<br />
Sezdirmeden, beni dünyanın dışında bıraktılar.</em> (Duvarlar, Kavafis)</p>
<p>Modern çağın düşünürleri  güzel bir hayalin peşine düşen bütün fedailer gibi umutla çıktılar yola. Hurafelere savaş açmış aydınlanmacı düşünce,  insanı, hayallerini ve yaratıcılığını tutsak eden zorunlu prangalarından  kurtaracak, cemaatsel bağları  kopararak hür bireyler haline getirecekti. Yazgısına baş kaldıran insan mitolojik tanrıları terk etmeli  kendi tanrısal gücünün bilincine varmalıydı. Aydınlanmaya giden yolda atılacak ilk adım birey olmanın, eleştirel aklın bilincine varmaktı.<br />
Oysa aydınlanma felsefesi ilk ihanetini akla yaptı. Akıl kendisini sınırlayan her türlü aşkın bağlarından kurtulduğunda  insanın nefsani doğasının egemenliğine<span id="more-15018"></span> girdi.  Artık doğa karşısındaki insan kendisine sunulmuş nimetlerden oluşan bir dünyada günü gelince emaneti sahibine hıyanet etmeden vermesi gereken bir kul değil ona sahip olup ihtiyaçları doğrultusunda boyun eğdirmeye azmetmiş beyaz bir efendiydi.<br />
Madem ki  &#8220;mitolojik&#8221; tanrıların boyundurluğundan kurtulmuş bir alemde cennetsiz ve cehennemsiz kalmıştık kendi dünya cennetimizi kurmanın da zamanı gelmiş demekti.  İnsanın gözlerini göklerden yeryüzüne indirmesinin kazanımları da vardı elbette.  Ama gözlerini gökyüzünden yer yüzüne çevirmenin kaçınılmaz sonucu da olmadı yeryüzü cennetleri.  O cennetlere doğru atılan en masum adımlar dahi zamanla bir diğerinin cehennemine dönüşüverdi.<br />
Akıl ise belki ilk ihanetini sanata yaptı.  Sanat dinin kız kardeşiydi. Maneviyattan arınmış bir aklın sanat konusunda derinleşebilmesi ne kadar mümkündü. Kolay cennetlere ve sınırsız hazlara talip yeryüzü cenneti çocuklarının derin uğraşlara, meşakkatli yollara tahammülü yoktu.  Fastfood misali çabuk üretilip çabuk çiğnenip çabuk tüketilen, yanındaki promosyonları ile göz kamaştırıcı cennet yiyeceklerimiz olmalıydı bizim. Parlak ışıklar, yüksek volüm, mümkünsüz kahramanlar&#8230; Kahramanlığın ve kötülüğün sınırlarının muğlaklaştığı sanal bir dünya.  Kahramanları birer cinayet makinası olan sayısız eserle doldu evlerin kütüphaneleri.  Dostoyevski   Raskolnikov&#8217;un işlediği tek bir cinayet için bizleri ciltler boyunca vicdan azabı, suç ve ceza hakkında düşündürebilir, kötülüğün buğulu pencere ardındaki muğlak görüntüsünün ötesinde insan ruhunun  derinliklerine indirebilirdi ama Dan Brown&#8217;un kahramanlarını izleyenlerin asla böyle lükslere vakti yoktur. O hızla akıp geçen bir sahnede sayısız cinayet içerisinde adeta bir kadının parçalanmış rahmine sokulmuş ultrason aletiyle  zoomlarmışçasına yaşatır bize cinselliği ve şiddeti. Tamamıyla dolaysız, abartılı, simülatif olanın gerçeğin yerini aldığı bir kurgusallık eşliğinde.  Bir sonraki sahneye yetişmesi gereken cinayet görüntüsü içerisinde ne kahramanların ne de okuyucunun insan ruhunun derinliklerinde bu akan kanların, kesilen  kafaların, tecavüze uğrayan kadınların hissettirdikleriyle ilgilenecek vakti yoktur.  Gerçek gerçeği dahi aşan bir görsel şölen içerisinde verilmelidir biteviye. <br />
Öte yandan geleneksel bağları, cemaatsel ilişkileri bir bıçak gibi kesip atan modern dünya insanı yalnızlaştırırken,  alabildiğine bireysel hüviyetine kavuşturmuştu kavuşturmasına ama yarattığı kitle kültürünün araçları ile dev bir cemaatsel yapının da parçaları haline getirmişti. Geri dönüşsüz bir süreçti bu.  Korkuları, kaygıları, gündemleri,  söylemleri  neredeyse  birbirinin aynı olan adı konulmamış dev bir cemaatin fertlerinden müteşekkildi sanki herkes. <br />
Aynı ekrana bakar aynı ajansların haberleri ile bilgilenir, aynı tarz giyinir, evlerimizi aynı mobilyalar ile döşer hafta sonları aynı alışveriş merkezlerinde hamburger ve kolalarımızı içer aynı popüler filmleri takip ederiz.  Hayatı sabah sabah kapımızı çalan kadın programlarından öğrenir, günlük kararlarımıza yıldız fallarına bakarak karar verir, kısmetimizi evlilik programlarında arar, çocuğumuzun adını takvim yapraklarına bakarak koyar, oturduğumuz kafelerde aynı tekno müzikler ile keyifleniriz. Herkesin gitgide aynılaştığı ama aynılaştığı ölçüde de hayattan kopup yalnızlaştığı bir süreçtir bu.<br />
Yalnızlık kaçınılmaz olarak yeni kitle kültürü araçlarını sokar devreye. Bir zamanlar komşunun kapısını çalıp müsaitseniz akşam annemler size gelecek diyen çocuklar odalarının bir köşesinde internet üzerinden oynanan oyunlar ve chat muhabbetleri ile unutmaya çalışırlar yalnızlıklarını. Gün batımında onları bekleyen sokakta iki arkadaş bulup muzur muhabbetler eşliğinde bir basket  potasına  üç beş atış yapmak değildir artık. Şiddetin ve pornografinin ustalıkla yerleştirildiği gerçeklik bağlarını koparan animasyon karakterlerine kavuşmaktır tüm istekleri okul çıkışlarında. Siber alemde paylaştıkça çoğaltılan bir yalnızlıktır yaşanan.<br />
Siber dünyanın forum ve chat alemleri çocuklara hizmet ede dursun bir zamanlar bir araya gelip plak çalan, müzik dinleyen, kitaplardan edebiyattan söz eden büyükleri de sosyal paylaşım sitelerinde gidermeye çalışır yalnızlıklarını. Aynı amansız koşu face ve twitter gibi sitelerde de vardır. Üç beş dakika içerisinde inanılmaz derecede hızlı görüntüler  geçer önünüzden. Nefis bir müzik, sevdiğiniz bir gazetecinin bir yazısı, nefret ettiğiniz bir başka gazeticinin yazısı, onlara sataşanlar, destekleyenler yorum yapanlar, kampanyalar, etkinlikler, çirkin bir müzik, harikulade bir şiir, güzel bir tablo, devrime gebe bir arap ülkesinden ceset görüntüleri, komik bir dedenin şaklabanlıkları, yüzünü hiç görmediğin insanların şakaları, veciz sözleri, yüzünü bildiğin insanların başka sözleri, listene eklediğin yeni kişinin fotoğrafları, videoları, senin o an aklına gelen üç beş cümle, özel yazışmalar, genel yazışmalar, sayfanın kenarında dünyanın en komik manasız reklamları, uyarıları&#8230; İsmail seni dürttü sen de onu dürtmek ister misin, Nevin&#8217;in doğum günü ona çiçek(sanal) gönder, bıyıklarından kurtulmanın en etkili yolu,dünya kadar ayakkabın var ama sen yenisini istiyorsun tam zamanı filanca ayakkabılarda ucuzluk, Ece seni farmvillage oyununa davet etti katılmak ister misin, şimdi domatesleri sulama vakti, tavukların yumurtalarını toplamalısın, yarın İsrail&#8217;i protesto etme etkinliğine bir davet, 22 milyon kişi  mafya wars oynuyor sen  de oyna&#8230; Kuaför, Zayıflama, Cilt Bakımı, Helikopter, Gezi, Konaklama, İngilizce, Eğitim, Dans, Eğlence, Fasıl, Epilasyon,Konaklama Tatil Fırsatı hepsini birlikte al&#8230;<br />
Bu sonsuz sınırsız koşu içerisinde sanal dünyada dolup giden akla zarar saatler ve tekrar tekrar paylaştıkça çoğaltılan bir yalnızlık.<br />
Sanki aynı anda birçok kişi tarafından izlenip yine aynı anda bir çok insanı &#8220;dikizlediğimiz&#8221; sürreel bir alemdeyiz. Bir anlamda hem teşhirci hem de röntgenci gibi herkes bu sahnede.  Teşhir ise gerçek dünya ile irtibatları kopmuş yalnız ruhların hastalığı. Bir tür dünyaya ben de varım, buradayım beni de görün deme çığlığı.<br />
Modernizm geri dönüşsüz bir süreç.  Çünkü kaçacak hiçbir yer kalmadı artık. Sanal alemin insanı ıssızlığa mahkum eden duvarlarını yıktığınızda duvarların dışındaki hayat da en az o kadar ıssız.<br />
Et tadı almış bir yırtıcının hayatlarına benziyor hayatlarımız. Hızla geçip giden, hızla tüketilen, hızla çoğalan, hızla yok olan bir &#8220;sanal nimetler aleminde&#8221;  küçük adımların artık karın doyurması mümkün de değil. Gerçek hayatta  bir iki dostu kazanabilmek, hakiki bir şeyler paylaşabilmek ve üretebilmek bazen bir ömür sürer. Paylaşım sitelerinde bir tek tıkla geliyor onlarca dostluklar. Bir tek tıkla geçiyor önümüzden güzellikler ve acılar.  Bilgisayar ortamında bir iki saatte yaratılan tekno müzikler varken bir keman sanatçısının yıllar süren yorgun saatlerin ürünü olan eserlerini kimse &#8220;iplemiyor&#8221; artık. Domatesleri, tavukları ve çocukları sanal alemin oyunlarında yetiştiriyor çocuklar. Öldüklerinde cenaze törenleri bile yapılıyor hazır programlarda. Pornografinin olduğu yerde aşk, sanal paylaşımların olduğu yerde dostluklar ölüyor en başta.<br />
O kadar çok ki koşulacak yerler, duracak dinlenecek bir kitabı bitirecek zaman kalmamış kimseye.<br />
Teşhir ediyoruz çünkü yalnızız. Röntgenliyoruz çünkü kendi ıssız dünyamızın ötesinde başka yaşanmaya değer hayatlar var mı ölesiye merak ediyoruz.<br />
Ve tüm bu koşturmacadan  yorgun ruhum soruyor sana Kavafis:<br />
Hala yapılacak şeyler kaldı mı duvarların ardında?</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/03/04/sanal-duvarlarin-ardinda-issiz-bir-dunya/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/03/04/sanal-duvarlarin-ardinda-issiz-bir-dunya/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Vodafone: Paran Kadar Konuş! - Bir Liberal Ahlâksızlık Örneği</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/02/01/vodafone-paran-kadar-konus-liberal-ahlaksizlik%e2%80%99a-sucustu/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/02/01/vodafone-paran-kadar-konus-liberal-ahlaksizlik%e2%80%99a-sucustu/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 01 Feb 2011 16:18:22 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mehmet Yılmaz</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Ekonomi]]></category>

		<category><![CDATA[Liberal Totalitarizm]]></category>

		<category><![CDATA[Liberalizm]]></category>

		<category><![CDATA[Modernleşme]]></category>

		<category><![CDATA[Mısır]]></category>

		<category><![CDATA[Toplumsal Ahlâk]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=14639</guid>
		<description><![CDATA[UYARI: &#8220;Liberalizm kötü ahlâklıdır&#8221; demiyorum, su nasıl renk-siz, hava nasıl koku-suz ise liberalizm de öyle ahlâk-sızdır diyorum.
Mısır&#8217;da ve Tunus&#8217;taki halk hareketlerinde cep telefonlarının oynadığı rol malumunuz. Geçenlerde Hosni Mobarak (&#8221;mübarek&#8221; demeye dilim varmıyor) rica etti, Vodafone firması da kesti telefonları. Bizim Genç Siviller kızdı bu işe, protesto ettiler. İyi de ettiler. Ama bir şeyi gözden [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/02/liberal_ahlak_3.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-14640" title="liberal_ahlak_3" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/02/liberal_ahlak_3-220x300.jpg" alt="" width="220" height="300" /></a>UYARI:</strong> <strong><em>&#8220;Liberalizm kötü ahlâklıdır&#8221;</em></strong> demiyorum, su nasıl renk<strong>-siz</strong>, hava nasıl koku<strong>-suz</strong> ise liberalizm de öyle ahlâk<strong>-sız</strong>dır diyorum.</p>
<p>Mısır&#8217;da ve Tunus&#8217;taki halk hareketlerinde cep telefonlarının oynadığı rol malumunuz. Geçenlerde Hosni Mobarak (&#8221;mübarek&#8221; demeye dilim varmıyor) rica etti, Vodafone firması da kesti telefonları. Bizim <a href="http://www.gencsiviller.net/haber.php?haber_id=337">Genç Siviller kızdı bu işe, protesto ettiler</a>. İyi de ettiler. Ama bir şeyi gözden kaçırdılar sanırım. <strong>Vodafone ahlâken YANLIŞ bir iş yaptı ama piyasa ahlâkına göre &#8220;DOĞRU OYNADI&#8221;.</strong> Neden?</p>
<p> Vodafone&#8217;un basın sözcüleri firmanın bu diktatöre itaat etme sebebini şöyle açıkladılar:</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;Anlaşmamız gereği Mısır Hükümeti&#8217;nin böyle bir <strong>HAKKI</strong> var&#8221;. </em></p>
<p>Yani HAK denilen şey ticarî bir anlaşma ile belirlenen, para ile alınıp satılabilen bir şey bu insanlara göre. Tabi haberleşme uyduları ve yerdeki altyapı oldukça masraflı şeyler. Ama Diktatör Mobarak o paraları cebinden çıkarmadı ki. Mısır halkından toplanan vergilerler, Süveyş kanalından geçen gemilerin ödedikleri geçiş bedelleri ile kuruldu ya da kiralandı bu sistemler. Yani Mısır halkının cep telefonuyla konuşma <strong><em>HAKKI</em></strong><em> </em>vardı. Yine de Mobarak Vodafone&#8217;a kapatma emri verince telefon operatörü &#8220;emret&#8221; dedi ve Mısır halkını kendi parasıyla aldığı telefon sisteminden mahrum bıraktı.</p>
<p>Eğer Mobarak Mısır&#8217;dan kovulursa telefon operatörü elbette yeni iktidarın emrine uymaktan çekinmeyecek. İhtimal alacakları vardır, yeni projeleri vardır. Ama demokratik yolla seçilen bir hükümete itaat etse bile bunu <strong>PARA İÇİN</strong> yapacak. <strong>HAK İÇİN</strong> değil.</p>
<p style="padding-left: 30px;">&#8220;<em>[...] Adam Smith&#8217;ten, </em><strong><em>Mandeville</em></strong><em>‘den, </em><strong><em>John Stuart Mill</em></strong><em>‘e, </em><strong><em>Hayek</em></strong><em>‘e, </em><strong><em>Friedman</em></strong><em>‘a, </em><strong><em>Röpke</em></strong><em>‘ye uzanan, dallanıp budaklanan liberal gelenekte mutabık kalınmış olması gereken, SAPASAĞLAM ve din dışı bir ahlâkî zemin <span id="more-14639"></span>arıyordum. Bugün vardığım nokta bir düş kırıklığından ibaret. John Rawls(1) gibi solcu ve kolektivist liberaller gördüm. (Evet, bu da var!)  </em><strong><em>Immanuel Kant(2)</em></strong><em>, </em><strong><em>Alexis de Tocqville(3)</em></strong><em> gibi öldükten sonra devşirilen &#8220;liberalleri&#8221; gördüm. </em><strong><em>Bernard Mandeville</em></strong><em> gibi insandaki kötü huyların bir araya gelip &#8220;iyilik&#8221; üreteceğini savunanları gördüm. Ama liberal ahlâkı (varsa şayet) göremedim.<strong>Hayek(4), Popper, Berlin</strong> her hangi bir ahlâkî zeminin zorunlu olmadığına hükmediyorlar. </em><strong><em>Mises(4)</em></strong><em>, </em><strong><em>Rothbard</em></strong><em> veTürkiye&#8217;de </em><strong><em>Mustafa Akyol</em></strong><em> (<span style="text-decoration: underline;">Çatışma mı İşbirliği mi?</span>),  </em><strong><em>Atilla</em></strong><em> </em><strong><em>Yayla (</em></strong><a title="Permanent Link to Liberal düşüncenin ve Türkiye'nin geleceği" href="http://www.derindusunce.org/2008/11/23/liberal-dusuncenin-ve-turkiyenin-gelecegi/"><em>Liberal düşüncenin ve Türkiye&#8217;nin geleceği</em></a><em><strong>)</strong></em><em>, </em><strong><em>Mustafa Erdoğan</em></strong><em> (</em><a title="Permanent Link to İslam ve Liberalizm: Kısa Bir Bakış" href="http://www.derindusunce.org/2008/01/02/islam-ve-liberalizm-kisa-bir-bakis/"><em>İslam ve Liberalizm</em></a><em>) gibi liberallerin ahlâk konulu çabaları  ise ortak bir zemin kurmaktan ziyade liberal ilkelerin her hangi bir mevcut (geleneksel, dinî,&#8230;) zeminle çatışmadığını savunmaktan ibaret. Nasreddin Hoca gibi herkese </em><strong><em>&#8220;sen de haklısın&#8221;</em></strong><em> diyerek vicdanî, insanî  bir düzen kurulabilir mi?</em>&#8220;(Bkz. <a title="Permanent Link to Liberalizmin kusurları(3): Liberalizm ahlâksızdır!" href="http://www.derindusunce.org/2010/06/01/liberalizmin-kusurlari3-liberalizm-ahlaksizdir/">Liberalizm ahlâksızdır!</a>)</p>
<p>Vodafone ilk andan itibaren ahlâken <strong>DOĞRU</strong> olanı yapsaydı ne olurdu? Piyasa tarafından <strong>CEZA</strong>landırılırdı. Dikatörlerle işbirliği yaptığı öteki ülkelerde <strong>PRESTİJİ</strong> sarsılırdı. Rakip firmalara karşı girdiği ihalelerde eli zayıflardı. Müşterileri nezdinden <strong>GÜVEN</strong> kaybederdi. Belki hisse senetlerinin <strong>DEĞER</strong>i düşerdi.</p>
<p>Şimdi büyük harfle yazdığım kelimelere dikkat edin: <strong>DOĞRU, CEZA, PRESTİJ (=saygı-N-lık), GÜVEN, DEĞER. </strong>İşte Liberal Ahlâksızlık&#8217;ın kabak gibi göründüğü bir köşe başı burası. Ticaretin kelimeleri ile düşünmeye başladığınızda iyi, güzel ve doğru gibi temel, insanî kavramları birer simge, birer metafor haline getiriyorsunuz: &#8220;Ona <strong>İYİ</strong> bir dayak atım&#8221; cümlesindeki gibi hiç de &#8220;iyi&#8221; bir şey olmayan dayak böyle <strong>İYİ</strong>-leşebiliyor.</p>
<p>Peki Vodafone&#8217;un ahlâken yanlış <strong>AMA</strong> liberal racona göre doğru olan bu hareketine bakarak Para&#8217;yı, Ticaret&#8217;i, Piyasa&#8217;yı kötü ilân edebilir miyiz? Bu entelektüel bir tembellik olur. Zira <strong>EŞYA</strong> kötülük üretmez. Bizim <strong>EŞYA</strong> ile kurduğumuz ilişkidir iyi ya da kötü olan:</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220; [...]<strong> </strong>&#8220;Muhafazakâr&#8221; Müslümanlar neyi muhafaza edeceklerini yeniden düşünmek zorundalar.<strong> </strong>Ne parayı ne de teknolojiyi düşman / şeytan vb ilân ederek bir yere varılamaz. Toplumların, devletin ve tabi insanların Para ve Teknoloji ile kurdukları ilişkilerin vasfı &#8220;iyi&#8221; ya da &#8220;kötü&#8221; olabilir. Tıpkı geçmişte olduğu gibi. [...]&#8221; (<a href="http://www.derindusunce.org/2011/01/12/muslumanlar-para%E2%80%99dan-an-namaz-mi/">Müslümanlar paradan an-Namaz mı?</a>)</em></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/02/liberal_totalitarizm_4k.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-14641" title="liberal_totalitarizm_4k" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/02/liberal_totalitarizm_4k.jpg" alt="" width="183" height="220" /></a>Bu bağlamda Vodafone firmasını da &#8220;kötü&#8221; firma ilân edemeyiz. Piyasa&#8217;nın adeta bir put, bir ilâh haline getirildiği dünyamızda firma çalışanları <strong><em>&#8220;gözlerimi kaparım, vazifemi yaparım&#8221;</em></strong> demişler. Eğer Vodafone&#8217;a kızacaksak Halepçe katliamında kullanıllan uçakları Saddam&#8217;a satan Fransız Dassault firmasına da kızmamız gerekir. Bu yol liberal totalitarizmin yoludur. İnsanların şeyleştirilmesi, ürünleştirilmesi, hakların alınıp satılması bu yolla gerçekleşiyor artık. Üstün(!) Alman ırkı ya da işçi sınıfının önlenemez(!) zaferi gibi yeni bir ideoloji bu.</p>
<p>İngiltere eski başbakanlarından liberal Margret Thatcher&#8217;ın diktatör Pinochet ile olan ilişkilerini inceleyin meselâ. Liberallerin &#8220;peygamberlerinden&#8221; Hayek&#8217;in Şili&#8217;de oynadığı rolü araştırın. ITT firmasının yaptığı tercihler ile Vodafone&#8217;un davranışı arasında benzerlikler bulacaksınız.</p>
<p>Tunus&#8217;lu ben Ali ülkesinden kaçmadan önce halka karşı kullanmak üzere hazırlanan silah ve cephane Fransız gümrüğünde durduruldu. Ekonomiye, uluslararası ticarete böyle müdahale edilmesi liberalizm açısından bir <strong>HATA</strong> olabilir ama ahlâken <strong>DOĞRU</strong> değil miydi bu? Hayek&#8217;in &#8220;Kölelik Yolu&#8221; adlı kitabında savunduğu gibi ekonomik faaliyetleri politik ve hukukî kaygıların dışında mı bırakmalıyız yoksa?</p>
<p>Nazilerle işbirliği yapmış olan IBM ya da Renault gibi firmalar hukukun dışında mı kalmalıdır? Yahudileri trenle gaz odalarına, fırınlara taşımış olan Fransız SNCF firması arz-talep dengelerine cevap verirken savcılar tarafından rahatsız edilmemeli midir artık?</p>
<p>Neden totalitarizm diyoruz ısrarla? Hannah Arendth Komünist totaliter sistemler ile faşist Almanya arasındaki benzerliklere ilk işaret ettiğinde büyük tepki almıştı. &#8220;İlerici&#8221; solcular onu afaroz etmeye bile kalktılar. Oysa Arendth haklıydı. <strong><em>&#8220;Gözlerimi kaparım, vazifemi yaparım&#8221;</em></strong> diyen bir Nazi subayı ile aynı biçimde hareket eden Komünistler arasında ne fark vardı? Gözlerimizi (=aklımızı) bize kapattıran kim/ne olursa olsun sonunda varılacak yer zulüm. Çünkü içimizdeki &#8220;kötülük&#8221; değil İyilik&#8217;i yok eden. Kötülük kendi başına var olabilen bir şey değil ki. Kötülük Akıl&#8217;ı kullan<strong>MA</strong>manın bir yansıması sadece:</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8221; [...] Nazi Almanyası döneminde milyonlarca Yahudinin toplama kamplarına, ölüme gönderilmesinden sorumlu SS yetkilisi Karl Adolf Eichmann&#8217;ın Kudüs&#8217;teki yargı sürecini ele alıyor. Yahudi soykırımının mimarı olarak sunulan Adolf Eichmann&#8217;ın </em><strong><em>sadist bir canavardan ziyade, normal, hatta korkutucu derecede normal bir insan olduğuna</em></strong><em> dikkat çeken Arendt, özellikle düşünme ve muhakeme yetisinin kaybolmasıyla birlikte kötülüğün nasıl sıradanlaştığını vurguluyor.&#8221;</em> (Bkz. <a title="Permanent Link to Şans, Kader, Özgür İrade ve Zaman(1)" href="http://www.derindusunce.org/2011/01/19/sans-kader-ozgur-irade-ve-zaman1/">Şans, Kader, Özgür İrade ve Zaman-1</a>-)</p>
<p> Aklımıza bir deli gömleği gibi giydirilen ideolojiler bizim vicdanımızı, insanlığımızı susturuyor. Bu noktadan sonra ister Nazilerin hizmetine girmişsiniz, ister komünistlerin, ne fark eder? 1990&#8242;larda Kürt köylerini yakanlar, yargısız infaz yapanlar, insanları asit kuyularına atanlar <strong>gözlerini kapatıp vazifelerini yapmadılar mı?</strong> Liberalizm de bu yola girdi artık. Totaliter rejimlerin belkemiğini oluşturan ideolojilerdeki vasıfları görüyoruz liberallerde. Sadece Türkiye için değil bütün İnsanlık için en büyük tehlikeyi teşkil ediyor liberal totalitarizm.</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/02/liberal_totalitarizm.jpg"><img class="size-full wp-image-14642 aligncenter" title="liberal_totalitarizm" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/02/liberal_totalitarizm.jpg" alt="" width="464" height="291" /></a></p>
<p>Kemalistler gibi <strong><em>&#8220;halk için, halka rağmen&#8221;</em></strong> diyor Brükselli liberal politikacılar:</p>
<p style="padding-left: 30px;">&#8220;<em>Oysa demokrasi ile liberalizm her zaman birbiriyle uyumlu değil. Çünkü halkın tercihleri daha güçlü, bazen daha <strong>&#8220;sosyal&#8221;</strong> bir devletten, kolektif dayanışmadan, yüksek asgârî ücretten yana olabilir. Yani daha az liberal bir devletten. Peki halka rağmen dayatılmalı mıdır liberalizm? <strong>Mal, hizmet ve sermayenin serbest dolaşımı uğruna halkların iradesi çiğnenebilir mi? </strong></em><em>2008 krizi sırasında ve sonrasında bu soruya koca bir <strong>&#8220;EVET!&#8221;</strong> yanıtı verildi. ABD ve Avrupa Birliği&#8217;nde kamusal imkânlar kullanarak liberal tercihler batılı ülkelerin halklarına dayatıldı, dayatılıyor. </em><em>Ekonomik krizin ortaya çıkmasına sebep olan kuruluşları kurtarmak için milyarlarca dolar harcayan devletler kâh vergileri ağırlaştırıyor, kâh kamu hizmetlerini kısıyor. ABD&#8217;nin bazı eyaletlerinde devlet okulları kısmî olarak kapatıldı, sağlık servisleri ve sosyal yardımlar kısıldı. Krizden çıkmak için kullanılan milyarlarca dolar Amerikan halkının alın teriydi. Ama bu para onlara kamu hizmeti olarak geri dönmedi, dönmeyecek.</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/02/liberal_totalitarizm_3.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-14643" title="liberal_totalitarizm_3" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/02/liberal_totalitarizm_3.jpg" alt="" width="250" height="166" /></a>Avrupa&#8217;da da durum daha iyi değil. Güçlü ekonomiler bile sarsılırken zayıf devletler iflas noktasına geldi. İzlanda, Yunanistan, İrlanda, Portekiz kaosun eşiğinde.  İngiliz, Fransız ve Alman bankalarının bu ülkelerdeki alacaklarını kurtarmak için yine İngiliz, Fransız ve Alman vatandaşlarından toplanan vergiler kullanılıyor. <strong>Bir başka deyişle batılı devletler finansal aktörlerin haciz memuru gibi kendi halklarını soyuyorlar.</strong></em><strong> </strong>&#8221; (<a href="http://www.derindusunce.org/2010/11/29/ozgur-ol-bu-bir-emirdir-yazarlara-davet/">Liberalizm ve Totalitarizmin düğünü</a>)</p>
<p style="padding-left: 30px;"><strong></strong> </p>
<p><strong>Sonuç</strong></p>
<p>Ekonomik serbestlik insanları hükümetlerin ekonomik baskısından korur. Bu sebeple ticarî serbestlik, yatırım yapma ve çalışma serbestliği toplam zenginliğin halka yayılmasını sağlar. Bunun tersi fiatların bir kral ya da bir meclis tarafından belirlendiği planlı sistemlerdir. Üretimin, ticaretin ve çalışma hayatının ağır bürokratik mekanizmalarla planlandığı bu tür ekonomiler geçmişte rüşvete, kara borsaya, fakirliğe ve büyük felaketlere sebebiyet verdiler. Gerek Rusya, Çin gibi komünist ülkelerin ve gerekse Türkiye&#8217;nin tarihinde bunu ispatlayacak bir çok olay var.</p>
<p>Ancak liberaller uzun zamandır <strong>TÜKETİCİ/MÜŞTERİ</strong> gibi ekonomik kavramlar ile <strong>HAK SAHİBİ-VATANDAŞ</strong> gibi siyasî ve hukukî kavramları karıştırma yoluna gittiler. 1700&#8242;lerden itibaren yazılmış ve bugün &#8220;liberalizmin klasikleri&#8221; sayılabilecek çok sayıda eser bu kavram karmaşasını yansıtıyor. Adam Smith&#8217;in 1759&#8242;da yazdığı <strong><em>Theory of Moral Sentiments</em></strong> bu kitaplardan sadece  biri.</p>
<p>Bu mesele özünde bir yöntem sorunudur. Epistemoloji sorunudur. Liberaller tıpkı komünistler ve faşistler gibi felsefî bir krizin pençesindeler. Hayat&#8217;ın gerçekleri ile liberal kavramlar arasında anlamsal bir uçurum var. Bir yandan kelimeler anlamlardan uzak, öte yandan bir kelime ile birden fazla kavrama işaret ediyorlar. Bu sebeple liberaller genellikle sağlıklı düşünemiyor.</p>
<p>Netice olarak liberal ahlak görecelidir, piyasaya ve paraya endekslidir, sayıca kalabalık ama paraca zayıf insan yığınları zengin bir azınlık tarafından <strong>LİBERALCE</strong> ezilebilir.</p>
<p> Piyasa ve Bireysel serbestlikler malların ve sermayenin serbestçe dolaşması gereklidir. Bu serbestlik kanunlarla korunmalıdır. Ama bunlar birer alettir, hukukun üstünde yer alamaz. Piyasa hukukun yerini alamaz, hukukun yerine ikame edilemez. Liberalizmi savunarak ekonomik faaliyetleri HUKUK dışına çıkarma çabası totalitarizme varır. Dünya 1980&#8242;lerden beri bu yolu deniyor, önümüzdeki onyıllarda bu deneyin kobayları olarak ağır bedeller ödeyebiliriz.</p>
<p>Liberal dostlarımızı bir kez daha liberal klasikleri <strong>dikkatle</strong> okumaya davet ediyorum. Lütfen&#8230;</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/02/liberal_totalitarizm_4.jpg"><img class="size-full wp-image-14644 aligncenter" title="liberal_totalitarizm_4" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/02/liberal_totalitarizm_4.jpg" alt="" width="460" height="483" /></a> </p>
<p> </p>
<p><span style="text-decoration: underline;"><strong>Dip notlar (Okuma kolaylığı için kaynak makaleden alıp  tekrar koydum)</strong></span></p>
<p><strong>(1°)</strong> John Rawls liberal midir? Kendisine “liberal” diyen Amerikalılar bu lafı Avrupa’daki solcu/sosyalist anlamında kullanıyorlar. Amerikalı liberaller bizimkilerin aksine sosyal devleti, zenginden daha çok vergi alınmasını ve fakire devlet eliyle destek olunmasını savunuyorlar. Zaten Rawls da teorisini Vietnam savaşı sırasında geliştiriyor. Vatandaşlık haklarının, federal devletin meşruiyetinin tartışıldığı, entelektüel açıdan çalkantılı yıllar. Teorisini kitaplaştırdığı A Theory of Justice’te açık açık sosyal devleti savunuyor adamımız(sayfa 300-310). Hatta şu lafı bile Rawls’ı liberal zanneden liberallerin biraz uyanmaları için faydalı olabilir:</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>“<strong>T</strong></em><strong><em>he difference principle:</em></strong><em> T</em><em>hey are to be of the greatest benefit to the least-advantaged members of society.”</em></p>
<p>Not: Bazı liberallerin hoşlarına giden her fikri <strong>“hah bu da bizden”</strong> demesi, sonra kimi liberaller faşist diktatörlere destek olunca <strong>“o adam bizden değil”</strong> diye zeytinyağı gibi üste çıkmaları son derecede gıcık bir tutum. Yemezler. Bu oynaklık yüzünden liberalizm de gitgide Kemalizm gibi tarif edilemez bir şey halini alıyor, bizden söylemesi.</p>
<p><strong>(2°)</strong> Kant’ın Pratik Aklın Eleştirisi adlı eserinde ortaya koyduğu ahlâk zemini iyiliği tek başına bir değer olarak kabul ediyor ve sonuççu (konsekansiyalist) ya da faydacı (utilitarist) arayışları reddediyor. Ama bu kadar aşikâr bir gerçeği görmek genellikle liberallerin işine gelmiyor ve Kant’ın prestijinden istifade etmek için bazen bu büyük düşünürü “liberal” ekibe dahil ediyorlar. “Aydınlanma nedir?” gibi denemelerinde bireysel hakları devletin baskısına karşı savunması belki liberalizm ile paralel kabul edilebilir ama Kant’ı Kant yapan eserlerdeki “özgürlük” kavramı ne o dönemin ne de bugünün liberalleriyle uyum teşkil eder. Adı özgürlükten türemiş bir fikir akımının takipçileri elbette özgürlük tanımı konusunda daha hassas olmalıdır. (Bkz.  <a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_insan.pdf" target="_blank"><strong>Derin İnsan</strong> </a> kitabı, <strong><em>Fahişelik, şehitlik ve özgürlük </em></strong> isimli bölüm) Bu değerli insanı yani Immanuel Kant’ı liberalizme yamamaya çalışmadan önce liberaller aşağıdaki eserleri okumalı ve aralarında uzunca tartışmalıdır:</p>
<ul>
<li>1. <strong>Saf Aklın Eleştirisi</strong>, 1781 (Kritik der reinen Vernunft)</li>
<li>2. <strong>Ahlâk Metafiziğinin</strong> <strong>Temellendirilmesi</strong>, 1785 (Grundlegung zur Metaphysik der Sitten)</li>
<li>3. <strong>Pratik Aklın Eleştirisi</strong> , 1788 (Kritik der praktischen Vernunft)</li>
<li>4. <strong>Yargı Kabiliyetinin Eleştirisi</strong>, 1790 (Kritik der Urteilkraft)</li>
<li>5. <strong>Ahlâk Metafiziği</strong>, 1797 (Metaphysik der Sitten)</li>
</ul>
<p><strong>(3°)</strong> De Tocqueville’in hemen bütün siyasî akımlar, ideolojiler üzerine etkisi olmuştur. Liberalizm de bunların arasındadır. Bu duruma bakarak liberal olduğunu iddia etmek oldukça hatalıdır.<strong><em></em></strong></p>
<p><strong><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/liberal_ahlak_kantitatif_estetik.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-10098" title="liberal_ahlak_kantitatif_estetik" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/liberal_ahlak_kantitatif_estetik.jpg" alt="" width="255" height="412" /></a> De la démocratie en Amérique</em></strong> (1835) adlı şahane yapıtıyla hâlâ haklı bir üne sahiptir Alexis de Tocqueville. Kamu hukuku konusunda uzmandır. Çalışmalarını, Amerika gezilerini yaptığı dönem Avrupa’nın ihtilaller, savaşlarla çalkalandığı bir dönemdir. Bu eseri okuyanlar <strong><em>“demokrasinin tehlikeleri”</em></strong> konusunda de Tocqueville’in uyarılarına hayret edecekler. Zira bugünkü liberallerin dört elle sarıldıkları bir başka kavramın, birey fetişizminin ve hazcılığın alarmını veriyor de Tocqueville. Bireyi bu derecede yüceltmenin tiranlığa varacağını öngörüyor. Bugün gerek ABD gerekse Avrupa Birliği’ni tehdit eden bu meselenin daha 1800′lerden teşhis edilmesi elbette büyük bir dehanın işareti. Bu büyük düşünür de tıpkı Kant gibi şu veya bu ideolojiye, piyasa-birey fetişizmine alet edilemeyecek kadar kıymetli bir isim ve tabi yazdıkları da. Lütfen liberal kaloriferlere yakıt yapmayalım bu kitapları. Okuyalım, öğrenelim. Esinlenelim. Ama önümüze gelen herkesi liberalizme yamamaktan uzak duralım.</p>
<p><strong>(4°)</strong> Siyasî teorileri doğdukları koşulların dışında anlamaya çalışmak büyük hata ama bu hatayı yine Türk liberallerinde yoğun biçimde görüyoruz. Örnek? 1938′de Paris’te toplanan Colloque Walter Lippmann dönemin ünlü “liberallerini” bir araya getiriyor:  Friedrich <strong>Hayek</strong>, Ludwig von <strong>Mises</strong>, Michael Polanyi, Raymond Aron, Louis Rougier, Jacques Rueff, Walter Lippmann, Wilhelm Röpke, Alexander Rüstow… “Liberal” kelimesini tırnak içinde yazmak lazım zira bu “liberaller” asla bir arada uygulanamayacak fikirleri savunuyorlar, hatta bazıları birbirlerinden nefret ediyor. <strong>Röpke</strong> ve <strong>Rüstow</strong> gibi isimler tam rekabet uğruna mirasın ağır biçimde vergilendirilmesinden yanalar meselâ. Hayek’in liberalizmi tam bir kuşatma altında!</p>
<p>Düşünün, ingiltere’de <strong>Liberal Parti</strong> 1927′de bir “Sarı Kitap” yayınlıyor “<em>Britain’s Industrial Future</em>” adında, yazarı kim? Bizim Keynes! Anti-liberalin teki, Devlet müdahalesini ideoloji haline getiren Keynes! Aynı John Maynard Keynes <strong>İngiliz</strong> <strong>liberallerin abidevî gazetesi</strong> The Nation’ı da satın almış mı 1922′de? Al sana yandaş medya!</p>
<p>İyi ama neden toplandılar 1938′de böyle bir bayrak altında? Çünkü o dönemin yaygın sloganı <strong>“liberalizm öldü”.</strong> Liberalizm bugün Komünizmin bulunduğu yerde, dünyada totaliter akımlar zemin kazanıyor, diktatörler, faşistler yükselişte, unutmayın sene 1938. “Liberaller” savunmadalar.</p>
<p>İkinci dünya savaşı başlarında Batı Avrupa da ideolojik bir kutuplaşma içinde. Meselâ Hayek 1940′ta ünlü “Kölelik yolu” (The Road to Serfdom) adlı kitabını yazmaya başladığında <strong><em>London School of Economics</em></strong> ciddî biçimde sosyalist fikirlerin etkisi altında. Nazizmin, sosyalizmin ve çeşitli soslarda her türlü totalitarizmin hem dünyaya hem de zihinlere hakim olduğu bu dönemde Hayek devletin ekonomiye müdahalesinin eninde sonunda bireysel özgürlükleri yok edeceğini anlatıyor, arkadaşlarını bu “<strong>zararlı</strong>” fikirlerden kurtarmaya çalışıyor. Kitap 1944′te yayınlanmış. 20′den fazla dile çevrilmiş. Yayınlandığı dönemde de Avrupa’ya sefalet hakim ve Avrupalı seçmenlerin önemli bir kısmı komünist ve sosyalist partilere oy veriyor.</p>
<p>Özetle Hayek veya Mises veya bir başkası tarafından ortaya konmuş “liberal ilkeleri” o insanların ülkelerinden, yaşadıkları dönemin korku ve umutlarından ayrı, zaman ve mekânın dışında düşünmek aslında düşün<strong>ME</strong>mektir. O fikirleri tabulaştırmak, tartışılmaz hale getirmektir. Yukarıda adı geçen liberaller şüphesiz aklı başında, zeki ve meraklı insanlardı. Bugünkü dünyanın halini görselerdi mutlaka yeni fikirler üretirlerdi. Ama bugün hayatta olan liberaller ne yazık ki o dönemin fikirlerine, ahlâk teorilerine saplanıp kalmış görünüyorlar. Liberal fikirler totemleşiyor.</p>
<p> </p>
<p style="padding-left: 30px;">…Bu makale ilginizi çektiyse…</p>
<p style="text-align: right;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank">Liberalizmin Kara Kitabı</a></strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank"><img class="alignleft size-medium wp-image-10169" title="liberalizmin_kara_pt" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_pt.jpg" alt="" width="143" height="249" /></a>Liberalizm asırlardır bir çok aşamalardan geçmiş, tarihi olaylarla kendisini imtihan etmiş bir düşünce geleneği. Değişmiş yanları var ama sabitleri de var. Bu sabitlerin içinde <strong>liberalizmin tehlikeli yönleri</strong> hatta <strong>YIKICI UNSURLARI</strong> da var. Bunları ortaya çıkarmak için “doğru” soruları sormak ve liberal perspektifte kalarak yanıt aramak gerekiyor… Büyük bir kısmı bu gelenekten olan düşünürlerin fikirlerinden istifade ederek <strong>liberalizmin kusurlarını</strong> ele alıyoruz bu kara kitapta: Adam Smith, Mandeville, John Stuart Mill, Hayek, Friedman, Röpke, Immanuel Kant, Alexis de Tocqville, John Rawls, Popper, Berlin, Mises, Rothbard ve Türkiye’de Mustafa Akyol, Atilla Yayla, Mustafa Erdoğan…</p>
<p>Liberallere, liberalimsilere ve anti-liberallere duyurulur.</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a></p>
<p> </p>
<p style="text-align: right;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin_ak_kitabi.pdf" target="_blank">Liberalizmin Ak Kitabı</a></strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin_ak_kitabi.pdf" target="_blank"><img class="alignleft" title="liberalizmin-ak_kitabi" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin-ak_kitabi-221x300.jpg" alt="" width="133" height="221" /></a>1930 model bir ulus-devletin, bir <strong>“devlet babanın”</strong> çocuklarıyız. Son derecede <strong>“Millî”</strong> bir eğitim gördük, öğrenim değil. Hayatta işimize yarayacak meslekî bilgileri ya da eleştirel bir bakışı öğrenmedik <strong>“millî”</strong> okullarda. <strong>“Varlığımızı Türk varlığına armağan etmek”</strong> için eğitildik, eğilip büküldük.</p>
<p>Liberallerin dilinden düşmeyen <strong>“Bireysel haklar ve özgürlükler”</strong> bizim gibi Kemalist çamaşırhanelerde yıkanmış beyinler için çok yeni. Türkiye’de yaşayan insanların ulus-devlet boyunduruğundan kurtulmasında önemli bir rol oynuyor liberaller. Biz de <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin_ak_kitabi.pdf" target="_blank">bu kitapta </a>liberalizmin temel tezleriyle uyumlu, bu fikir akımına doğrudan ya da dolaylı destek veren makaleleri birleştirdik. <strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin_ak_kitabi.pdf" target="_blank">Buradan indirin.</a></strong></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/02/01/vodafone-paran-kadar-konus-liberal-ahlaksizlik%e2%80%99a-sucustu/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/02/01/vodafone-paran-kadar-konus-liberal-ahlaksizlik%e2%80%99a-sucustu/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>İsim ile İslâm Arasında Muhafazakârlık</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/01/20/isim-ile-islam-arasinda-muhafazakarlik/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/01/20/isim-ile-islam-arasinda-muhafazakarlik/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 19 Jan 2011 22:37:37 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Cemile Bayraktar</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Modernleşme]]></category>

		<category><![CDATA[Muhafazakarlık]]></category>

		<category><![CDATA[islamcilik]]></category>

		<category><![CDATA[İslam]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=14452</guid>
		<description><![CDATA[Muhafazakar, kök olarak &#8220;muhafaza&#8221; etmekten gelir. Kelime anlam olarak sahip olduğunu muhafaza etme, koruma, devam ettirme anlamlarına gelir.
Muhafazakarlık, kavram olarak, ideolojik olarak, sağcıdır ve değişmek istemeyen anlamları ifade etmesi nedeniyle sol ideolojiler tarafından da eleştirilir. Yahut soldan eleştiri alan bir kavram olarak sağ olması, koruma, muhafaza etme anlamıyla liberalizmle de çelişebilir. Özetle tanımı açık ve [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/01/muhafazakarlik.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-14454" title="sb10066699h-001" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/01/muhafazakarlik-300x299.jpg" alt="" width="229" height="223" /></a>Muhafazakar, kök olarak &#8220;<strong>muhafaza</strong>&#8221; etmekten gelir. Kelime anlam olarak sahip olduğunu muhafaza etme, koruma, devam ettirme anlamlarına gelir.</p>
<p>Muhafazakarlık, kavram olarak, ideolojik olarak, sağcıdır ve değişmek istemeyen anlamları ifade etmesi nedeniyle sol ideolojiler tarafından da eleştirilir. Yahut soldan eleştiri alan bir kavram olarak sağ olması, koruma, muhafaza etme anlamıyla liberalizmle de çelişebilir. Özetle tanımı açık ve anlaşılabilir olsa da kavramsal tanımı iç içe girişler sonucu çok net değildir. Muhafazakarlığın kelime yahut kavram anlamından değil daha çok bir yöntem olarak iş görürlüğünden bahsetmek istiyorum&#8230;</p>
<p>Türkiye kesinlikle &#8220;muhafazakar&#8221; bir ülke&#8230;</p>
<p>Sol tandanslı, acı verici bir sonuç olarak Kemalizm&#8217;in uzun yıllar hüküm sürdüğü Türkiye&#8217;nin  tabanı din merkezli muhafazakar, tavanı (eliti) ise laik merkezli Kemalist ve muhafazakardır. Yani tavanından, tabanına muhafazakar bir ülkede, birbirine karşıt olsa dahi, yöntemleri aynı olan, muhafazakar yöntem kullanan çoğunluğun etkisinde <span id="more-14452"></span>bir sistem mevcuttur.</p>
<p>Muhafazakarlığın etkisiyle, elindekini kaybetme, muhafaza edememe endişesi taşıyan tüm kesimlerin bu durumu, 80 yıldır aynı çizgide yürüyen statükonun da halen iş görür olmasının nedenidir.</p>
<p>  Özetle; bir düşünme yöntemi, bir söylem, bir tabu olarak &#8220;<strong>muhafazakarlık</strong>&#8221; demokrasi aleyhine, olumlu manada değişim aleyhine en büyük problemimiz.</p>
<p>  Muhafazakarlığı, dindarlık ile harmanlayanlar olduğu gibi tam aksi bir kavram olan laiklik ile harmanlayanlar da var, çünkü tuttuğunu bırakmayan, bıraktığında &#8220;her şeyini kaybedeceğine&#8221; inanan kesimlerin, sarıldığı kavramlar kadar, o kavramların devamlılığı adına kullandıkları yöntemler de önemli.</p>
<p>  Korkutulmuş bireylerin yekünde çoğunluk olduğu bir ülke olarak Türkiye, ideolojilerin yahut kültlerin dışında başka bir şeye eğilmenin dahi tehlike olacağı inancıyla bu yöntemin can bulduğu bir yer. Ve bir yöntem olan muhafazakarlık, korkutulmuş ve endişe hali üzere bırakılmış bireylerin can simidi.</p>
<p>  Yanılmıyorsam, geçenlerde Ahmet Altan da muhafazakarlık ve dindarlık anlam ayrımı üzerine yerli yerinde bir yazı yazmıştı. Bir dindar olarak, muhafazakar kesimle &#8220;aynı&#8221; anlamda anılmaktan rahatsızlık duyduğum için aynı konuyu daha detay incelemek istedim.</p>
<p>  Muhafazakarlığın bulaştığı her kavram anlamından önem ve değer yitirir. Mesela Türkiye dindarlarının çoğunluğu muhafazakardır ve bir şekilde bu muhafazakar illetten kurtulamama hastalığı, aslında dindarlığın içsel bir çürüme yaşamasına neden olmaktadır.</p>
<p>  Daha açık ifade edecek olursam; Türkiye dindarlarının muhafazakar yöntem ve etiket-isim edinme gibi modern yöntem içerisinde kan kaybediyor olması realitesi önümüzdeki en büyük yıkıcı etkendir. Bu kayıpların görünmeyen yahut gölgelenmiş hali ile sızması sonucu, somutlaşmaması sonucu, bu büyük gedik bir türlü hak ettiği şekilde eleştiri almamıştır.</p>
<p>  Baştan ifade edeyim ki, bu çalışma yapıcı manada tespitlerden ve yapıcı eleştirilerden oluşturmaya çalıştığım bir çalışmadır. Muhafazakar dindar, dindar değil; Liberal yahut Solcu dindar dindar değil, bunlar İslam değil nevinden bir şeyler söylemeye çalışmıyorum. Zira bu söylem Allah-ü alemdir, Allah&#8217;ın alanıdır ki burada söz söyleme hakkı kimsede değildir.</p>
<p>  Tekrar konuya dönecek olursam; muhafazakar, ideoloji yanlısı, laik, gelenekçi, devletçi gibi ön adlar, ön isimler edinen Müslüman dindarlar, modern ve muhafazakar pota içerisinde farkında olmadan özlerinden kaybederler. &#8220;<strong>İsim</strong>&#8221; edinme hevesi &#8220;<strong>İslam</strong>&#8221; olma hevesini içten içe çürütür. Bu nedenle&#8221; İsim ile İslam&#8221; arasında kalmış birey, isme odaklanmışken, gözleri perdelenir ve İslam&#8217;dan yitirmeye başlar zira insanın hacmi bellidir, belli bir hacmin üzerinde kavramı iç edemez, üstelik bu kavramlar kesinlikle birbirine karışma özelliği göstermiyorsa, ortaya somut, net, iş görür bir şey çıkmaz.</p>
<p>  Daha somut örneklerle ifade edeyim&#8230; Malum, 19 Ocak&#8217;ın yıldönümünden geçiyoruz. Ben bir dindar olarak, olması gerektiği gibi Hrant Dink&#8217;i ölüm yıldönümünde anıyorum, üstelik &#8220;kardeşim&#8221; diyerek anıyorum. Çünkü &#8220;kardeş&#8221; karındaştan gelir ki, aynı karından çıkanlar, bir başka manada aynı yerden, aynı kaynaktan fışkıranları, aynı kaynakta yaşayanları ifade eder. Evet, bu manada Hrant Dink bir Türkiyeli olarak, aynı toprakta yaşadığımız biri olarak bizim &#8220;kardeşimizdir&#8221;.</p>
<p>  Bir başka manada ise bir dindarın ödevi, çoğunluğun Müslüman olduğu bir coğrafyada azınlıktan birinin canı, bir masumun canı haksız yer alınmışsa, bu zulme dur demekten geçer ki bu da dinen bir zorunluluktur.</p>
<p>  Gelin görün ki, işler böyle yürümüyor. Ortada çok çirkin ve anlaşılmaz bir tablo beliriyor; &#8221; kardeşlik sadece din iledir, bu toprakları kimse bölemez, amma da Hrantçı oldunuz, reklam peşindesiniz, başka öldürülenler yok mu, sen başını örtsen ne olur, nasıl Müslümansın, bizim ölülerimizin mezarı yokken sen Hrant&#8217;ın katilinin peşine mi düştün?&#8221; vs. vs.</p>
<p>  Bir başka örnek yine gündemden geliyor; Danıştay&#8217;ın ALES Sınavında başörtülüleri sınava almaması.</p>
<p>  Gelin görün ki, neredeyse 14 yıldır Allah&#8217;ın bir emri olan &#8220;başörtüsü yasağı&#8221; sürecinde binlerce Müslüman kadın zulme maruz kalıyor ancak zalim olan devlet organlarına caydırıcılığı olan bir eleştiri, bir tepki, yukarıda Hrant Dink konusunda gösterilen din menşeili(?) tepki gösterilmiyor.</p>
<p>  Yani &#8220;isim&#8221; olarak &#8220;İslam&#8221; adı almış bir organizma, cayır cayır laik dayatma ve zulüm yaparken isme takılan ve İslam&#8217;dan kaybeden dindar(?) birey bir yaptırım uygulamıyor, yutkunuyor ama konu canına kıyılmış bir Ermeni olduğunda, beynine kazınmış bir &#8220;isme&#8221; takılıp &#8220;İslam&#8221; adına, İslam&#8217;a neredeyse zulmederek tepki, öfke, nefret geliştirebiliyor.</p>
<p>  Mevcut tabloyu görebildiniz mi? İsimlerin yıkıcılığında özünü kaybeden dindarların(?) zulme göz yummalarının nedeni sadece bir &#8220;isim&#8221;&#8230; Ve &#8220;<strong>İsim ile İslam</strong>&#8221; arasında ortaya çıkan sonuç sadece isim; Türk Müslüman.</p>
<p>  Tüm bu tabloya bakarak, muhafazakarlığını din temeline dayandıranların aslında dine karşı bir hassasiyet, bir koruma göstermemesi karşısında dinle temelde hiçbir yakınlığı olmayan isimlere sıkı sıkı sarılıyor, onu muhafaza etmeye çalışıyor, bir de bu eylemini din ile temellendiriyor. &#8220;İsim ile İslam&#8221; arasında İslam&#8217;ı, isme kurban ediyor, üstelik yaptığını bir yanlış gibi görmek şöyle dursun, bunu dinden dolayı yaptığını zannediyor, neredeyse bir ibadet gibi kutsuyor, muhafazakarlaşıyor.</p>
<p>  Tüm bunlar üzerine, sol argümanları dine birebir örtüştürenler yahut Liberalizm ile İslam&#8217;ın uyumluluğuna dair türlü açıklamalarda bulunanlar, sınırı aşanlar muhafazakarlaşmıyor ama yine &#8220;isim&#8221; hipnozunda, İslam&#8217;ın özünden yitiriveriyorlar, modern, kader tayin edici, kurgucu olabiliyorlar.</p>
<p>  İşte tam burada konuya &#8220;İslamcılık&#8221; giriyor&#8230; Esasen &#8220;anti-modern&#8221; bir kavram olan &#8220;İslamcılık&#8221; maalesef bu minvalde, kurgusallığı, kader tayin ediciliği, dünyevi iddiaları etkisinde, modernleşiyor, eleştirdiği şeyin yönteminde erimeye başlıyor ve İslamcılık da &#8220;isim&#8221; odaklanması sonucu -ismine rağmen- İslam&#8217;ın özünden, &#8220;İslam&#8217;dan&#8221; farkında olmaksızın kaybediyor.</p>
<p>  &#8220;Nereye geldik? Nedir bu, hiççilik mi, ret ettiğimiz- eleştirdiğimiz bu kavramların yokluğundan sonra ortada ne kaldı ki?&#8221; diyecek olursanız kısaca özetlemeye çalışayım&#8230;</p>
<p>  İslam kendi başına zaten bir isimdir, ek bir isme ihtiyacı yoktur. Yani &#8220;<strong>İslam bir teslimiyet olduğu gibi bir temsiliyettir</strong>&#8221; de. Bu nedenle ek bir argümana ihtiyaç duymamaktadır. Ek argümanlar elbet olabilir ancak ek argümanlar onu zenginleştirmez, değerinden düşürür, zira zenginleşmeye muhtaç değildir.</p>
<p>  Liberallerin, Solcuların, İslamcıların ve bu isimler altındaki daha küçük başlıkların yani türlü &#8220;isimlerin&#8221; kendini temsil ettiği bir dünyada, herkesi bir &#8220;isim&#8221; temsil ederken, bu isimler bir söylem olurken tüm bunlardan yalıtılmış, izole olmuşları kim, nasıl, hangi isimle temsil edecek, diye soracak olursanız; izah olunan gibi, İslam dindarları doğal, kurgusuz, isimsizken dahi bir varlığı olan bir kaynağa bağlanmışlardır. Ne bir temsiliyete, ne de ek bir isme ihtiyaçları yoktur, yineliyorum; &#8220;<strong>isim ile İslam arasında, İslam dindarları, modernizmden ve bir nevi karşıtı muhafazakarlıktan yalıtılmış bir halde bir temsiliyete zaten sahiptirler</strong>&#8221; iş odur ki, bunu görebilsinler.</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/01/20/isim-ile-islam-arasinda-muhafazakarlik/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/01/20/isim-ile-islam-arasinda-muhafazakarlik/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Dur ey zaman! Ne güzelsin!</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/01/12/dur-ey-zaman-ne-guzelsin/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/01/12/dur-ey-zaman-ne-guzelsin/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 12 Jan 2011 09:31:38 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yusuf Mehmet Bahadır</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Ekonomi]]></category>

		<category><![CDATA[Kapitalizm]]></category>

		<category><![CDATA[Liberalizm]]></category>

		<category><![CDATA[Modernleşme]]></category>

		<category><![CDATA[Verme hakkı]]></category>

		<category><![CDATA[Zaman Nedir?]]></category>

		<category><![CDATA[vicdan]]></category>

		<category><![CDATA[İnsan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=14304</guid>
		<description><![CDATA[ İnsan, Ekonomi, Liberalizm, Zaman Ve Modernite Üzerine Duygusal Bir Yazı
&#8220;Dur ey zaman! Ne güzelsin.&#8221; (Goethe)
Goethe&#8217;nin Faust adlı eserinde geçer bu cümle. Kainatın sırlarını çözmeye çalışan ve kendini bilime adayan Faust&#8217;u yoldan çıkarmak üzere Tanrı&#8217;dan müsaade alan Mefisto (Şeytan); &#8220;Fazla düşünen adam hayatın tadını kaçırır&#8221; diyerek, Faust&#8217;a dünya hazlarını ve zevklerini vaadeder. Bir iddiaya girerler. Mefisto, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/01/faust_insan.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-14305" title="faust_insan" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/01/faust_insan.jpg" alt="" width="220" height="213" /></a> <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/01/faust_insan.jpg"></a><strong>İnsan, Ekonomi, Liberalizm, Zaman Ve Modernite Üzerine Duygusal Bir Yazı</strong></p>
<p><em>&#8220;Dur ey zaman! Ne güzelsin.&#8221;</em> (Goethe)</p>
<p>Goethe&#8217;nin Faust adlı eserinde geçer bu cümle. Kainatın sırlarını çözmeye çalışan ve kendini bilime adayan Faust&#8217;u yoldan çıkarmak üzere Tanrı&#8217;dan müsaade alan Mefisto (Şeytan); <strong>&#8220;Fazla düşünen adam hayatın tadını kaçırır&#8221;</strong> diyerek, Faust&#8217;a dünya hazlarını ve zevklerini vaadeder. Bir iddiaya girerler. Mefisto, onu bilgi hastalığından kalbini kurtaracak, yaşatacağı en güzel hazlar ve dünyevi zevkler karşısında, Faust: &#8220;Dur ey zaman, ne güzelsin!&#8221; diyecek olursa iddiayı şeytan kazanacaktır. Saplandığı bunalımdan kurtulmak üzere Faust ruhunu şeytana satmıştır. Sınırsız dünya <span id="more-14304"></span>zevklerine dalar. Aşık olur, alemlere akar hatta katil bile olur. Ancak sonuçta Faust aradığı hazı ve mutluluğu erdemli bir faaliyette bulur. Bir bataklık sahayı bayındır hale getireceğini tasarladığı anda muradına erer ve &#8220;Dur ey zaman ne güzelsin&#8221; der. Hikayede iddiayı kim kazanmıştır belli değildir ama bir realite su götürmez bir gerçeklik olarak karşımızda durur. </p>
<p>Evet, modern insan artık &#8220;sınırsız tüketici&#8221; dir. Dünya, onun için büyük bir nesne, doymayan iştahı için kocaman bir şişe ve belki de sürekli emilen büyük bir memedir. Modern insan belki de yaşamak için yiyen değil, yemek için yaşayan bir varlıktır artık.  Daha iddialı bir ifadeyle; şehvetlerine ram olmuş, bütün içgüdülerini serbest bırakmış, salgı bezlerinin emrine amade bir yaşam biçimini özümsemiş özgür insan, günümüz &#8220;modern insan&#8221; algısının resmidir.</p>
<p>İşte çağımız insanını açmaza, bir çaresizliğe ve sürekli bir arayışa sürükleyen, modern zihniyetin temellerini oluşturan ideolojiler ve bu ideolojilerden beslenen mevcut ekonomik sistemler de, Mefisto&#8217;nun rolune soyunarak insanoğluna, dünya hazlarını sunmuş ve  &#8221;Dur ey zaman! Ne güzelsin.&#8221; dedirteceğini iddia etse de, hayata geçirilmeye çalışılan bazıları yeryüzünü kana boyamış, fakirlikle beraber geride acı bir mazi bırakmış olması, Faust&#8217;un iddiayı kazandığı noktasında  kanaatlerimi güçlendiriyor.</p>
<p>Bir diğer mevzuya gelirsek ; hepimizin malumu üzere,  ekonomik sistemlerin başarısı, toplumun ihtiyaç duyduğu mal ve hizmetlerin üretiminin sağlanması ve  bu üretim gelirlerinin toplum fertleri arasında ADİL ve DENGELİ (Eşit değil) paylaşımı ile ölçülür. Beşeri sistemlerden liberal eğilimli olanlar (Kapitalizm bu gruba girer) kısmen üretim sorunlarını çözerken, gelir dağılımı problemine takılmış, kolektivist eğilimli olanlar (komünizm ve sosyalizm) kısmen gelir dağılımını çözerken, üretim problemlerini çözememiş, garip bir tezahürdür ancak ve ancak <strong>yoklukta ve fakirlikte</strong> <strong>eşitliği</strong> sağlayabilmişlerdir.</p>
<p>Bugün batıda kapitalizmin temelini ve fikri alt yapısını oluşturan LİBERALİZM, ferdi hürriyeti esas alır. Ancak konulan yanlış teşhis ve uygulamalar, <strong>ferdi  pek çok efendiye bağlı kılmış, ve bölünmüş bir köleye </strong>çevirmiştir insanoğlunu. Dolayısıyla, liberalizmin en büyük yanılgı noktasının, &#8220;İNSAN&#8221; denen varlığı ve nefsini tanıyamamaktan ileri geldiğini düşünüyorum. Dolayısıyla bu iki yol üzerinden çözüm yolları aramanın ya da alternatif üretmenin beyhude boş bir çaba olacağını öngörebilmek için sanırım profesör olmaya gerek yok&#8230;</p>
<p>Sayın Mehmet Yılmaz&#8217;ın dediği gibi: <strong><em>&#8220;Bugün hâlâ sürmekte olan Liberalizm ile Sosyalizm-Komünizm çekişmelerin neticesi ne olursa olsun Müslümanlar için bir alternatif teşkil edemez. Çünkü her ikisi de insanı maddî çıkarlarından başka bir derdi olmayan zeki hayvan(!) mertebesinde görür. Biraz bu akımların temsilcilerini okusanız hemen fark edersiniz:  </em><em>Homo Economicus</em><em> dışında bir insan yoktur ne liberalizmin ne de komünizmin gözünde.&#8221;</em></strong></p>
<p>Dolayısıyla, Allah&#8217;ın yarattığı en değerli varlık olan insanı ve fıtri temayüllerini (eğilimlerini), kabiliyetlerini ve zaaflarını, ümitlerini ve korkularını ve toplumların içtimai yapılarını dikkate almayan, kısaca insanı ve nefsini tanımayan hiçbir düzenleme, hiçbir sistem ne kadar ceberut olursa olsun başarısız olmaya ve tarihin çöplünü boylamaya mahkumdur  ve de öyle olmuştur.         <em></em></p>
<p>Ekonomist değilim, bu işin okulunu da okumadım. &#8220;Kaynakları dengeli ve adil kullanma ilmi&#8221; ile&#8221; saçıp savurma ile iktisatlı davranma, orta yolu bulma&#8221; olarak özetleyebileceğim ekonomi için, uzun uzadıya, karmakarışık kurallara ve kavramlara lüzum görmediğimi de belirtmeliyim.</p>
<p>Öyle doktrinlerden, ekonomik sistemlerden bahsetmeyeceğim. Sadece inandığım, prensiplerden bahsedeceğim. Çünkü, bu prensiplerle; insan süfli çıkarların peşinde koşan basit bir &#8220;<em>Homo Economicus&#8221; olmaktan kurtulacak belki de kurtulmakla kalmayacak kamil ve kutlu bir insan mertebesine ulaşma noktasında önemli bir mesafe kat edeceği kanaatindeyim..<strong> </strong></em></p>
<p><em>Öncelikle birinci prensip,<strong>  insanın konumunun doğru yere oturtulmasıdır. </strong></em><strong><em>&#8220;Kir yanlış yere konumlanmış maddedir&#8221;</em></strong><strong> </strong>der Mary Douglas. Dolayısıyla İnsanı yanlış yere konumlandırırsanız, o da kirlenecektir. Belki eşyadan belki hayvandan daha aşağı ve daha değersiz bir mertebeye inecektir.<strong></strong></p>
<p>Modern algının tam tersine insan, sadece üretmek için tüketen, tüketmek için de üreten bir hayvan değildir. Bununla birlikte dünya hayatının geçici olduğunu en başta nefsimin unutmaması gerekiyor. Adeta uzun bir yolculukta, soluklanmak üzere bir ağaç altında verilen kısa bir mola misalidir dünya hayatı. Geçici olduğu kadar, doyum yeri dahi olmayan dünyanın amaç yeri değil, ebediyete giden yolda ancak bir araç olduğu hakikatı unutulmamalı. Bu gerçekler ışığında insanın nefsini paylaşmaya ve vermeye alıştırması gerekir.</p>
<p>Ver ve gör onları nefsim&#8230;                                                                                        </p>
<p>&#8220;Görmezsen mesulsun çünkü&#8230;                                                                                              </p>
<p><strong><em>&#8220;Bir beldede açlıktan ölse bir kişi, tüm şehrin insanları sorumlu tutulur onun ölümünden&#8230;&#8221;  </em></strong>diyor Allah ‘ın Rasulü&#8230;<br />
Gör, çünkü <strong><em>&#8220;komşusu açken tok sabahlayan bizden değildir&#8221;</em></strong> diyor.</p>
<p>Gör ve paylaş nefsim!<br />
Paylaşacak neyin varsa&#8230;<br />
Mal, mülk toplayıp, üstüne oturanları ve eşyayı putlaştıranları kınıyor Yaratan&#8230;<br />
Yazıklar olsun diyor toplayıp toplayıp sayanlara&#8230;<br />
Karunlaşanlara yazıklar olsun!</p>
<p>Paylaş nefsim!<br />
Hiç olmazsa tebessümünü paylaş!<br />
Bir tebessüm bırak yüreklere&#8230;<br />
Hoş bir seda bırak geriye. </p>
<p>Ekmeğini paylaş&#8230;<br />
Emeğini paylaş&#8230;</p>
<p>Sofranı paylaş!<br />
Hepiniz fakirsiniz diyor Yaratan&#8230;</p>
<p>Sadece fakirler değil&#8230;<br />
Hepimiz fakiriz Allah katında&#8230;</p>
<p>Ver çünkü                                                                                                         </p>
<p>Erteleyenler helak oldu diyor Efendimiz&#8230;<br />
Yarın verecek zamanın olmayabilir&#8230;</p>
<p>Ver çünkü                                                                                                           </p>
<p>Vermemekten sorumlusun&#8230;<br />
Altına, gümüşe, mala mülke, makam ve mevkiye  kul olanlar helak oldu&#8230;<br />
Unutma!  &#8221;</p>
<p>Ver çünkü                                                                                                                               </p>
<p>Allah kazancından fakire de pay ayırmış&#8230;</p>
<p>Toplumda dayanışma, sevgi ve hürmetin yerleşmesi için fakirlerin bazı malını  ve kazancını zenginlerin mallarında var etmiş. Dolayısıyla kazandıkların hepsi senin değil&#8230; &#8220;Ben kazandım ben yerim&#8221; diyemezsin. Sana rızkını veren, mülkün de sahibi &#8220;O&#8221; unutma&#8230;Gözden çıkardıklarını değil, sevdiklerinden infak et, zekat ver&#8230;</p>
<p>Ver çünkü                                                                                                                        </p>
<p>&#8220;<strong>Vermedikçe ve &#8220;Sevdiğinden harcamadıkça hayra erişemezsin&#8221; (Ali İmran 92)<br />
Kimseyi es geçmeye hakkım yok. Kanadını kırık bildiğim her kuştan sorumlu biliyorum kendimi. Ona da verecek bir şey olmalı bende. Yetim kalmış her bir çocuğa, bir anne ve baba borçluyuzdur aslında. Yürünmemiş yolların bile, uğranmamış dağların bile alacağı vardır bizlerden&#8230;&#8221;</strong></p>
<p><strong>&#8230;</strong></p>
<p><strong>&#8230;</strong><strong> </strong></p>
<p>Bir diğer önemli prensipte Faizin kaldırılması kanaatimce.. Zira faiz, fakiri daha da fakir eden, zengini daha zengin eden, toplumsal ayrışmalara ve çatışmlalara sebebiyet veren netice itibarıyla &#8220;Sen çalış ben yiyeyim&#8221; anlayışından doğan, para ticaretiyle asalak bir sınıfın doğmasına sebep olan, üretimi ve üretkenliği de önleyen toplumun içindeki sinsi bir &#8220;UR&#8221;&#8216;dur faiz.</p>
<p>Bunun yanı sıra doğal kaynakların çar çur edilmemesi ve israfın her türlüsünün önlenmesidir bize gerekli olan. Zira bütün bunlar, tüketimi arttırmaya dolayısıyla insanı sürekli başkalarına muhtaç duruma düşmesine ve Homoeconomicus varlık haline gelmesine, fertler arası yalan ve dolanın revaç görmesine dolayısıyla toplumsal bağların zayıflamasına, ayrışmasına ve çatışmasına, temel de birkaç şeye muhtaç insanın yüzlerce şeye muhtaç duruma düşmesine sebebiyet veriyor.   </p>
<p>Kaldı ki; <strong>İnsanın ihtiyaçları sınırlıdır, sınırsız olan insan arzularıdır.</strong></p>
<p>Bugün Modern zihniyet ve o zihniyetin iktisadı, ihtiyaç yerine arzuları ikame etmekte, ardından nefsi tahrik eden bir düzen cenderesinde insanoğlu doyumsuzluğa ve çaresizliğe sürüklenmekte&#8230;Dolayısıyla arzularının peşinden koşan modern insana, tabiatın doğal kaynakları yetmemekte ve üstelik  kaynaklar adil olarak paylaşılamamaktadır. Bu da kendi içinde potansiyel bir ayrışma ve çatışmalara sebebiyet vermekte olduğu hepimizin malumu olsa gerek.</p>
<p><strong>Sonuç :</strong></p>
<p>Modernlik, insana özgürlük, güven ve refah sağlayacaktı, bu onun vaadiydi. Ahiret beklenmeyecekti, cennet burada kurulacaktı. Aradan bunca zaman geçti, nüfusun büyük çoğunluğu bu üç nimetten de mahrum yaşıyor. Dahası dünyasını kaybeden insanoğlu ahiretini de kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kaldı.</p>
<p><strong>Sanıyorum sorunun çözümü yine bizlerde yani kendi içimizde&#8230;Zira, haz lezzet, şehvet ve menfaat arayışlarıyla hırs ve ihtiraslarımız denetlenmez, dizginlenmez ve kontrol altına alınmazsa; tatlı rüyalar ve ütopik dünyalar eşliğinde, daha başımıza çok felaketler geleceğe benzer&#8230; </strong></p>
<p> Çünkü, <strong>&#8220;İnsan bozulursa kâinat da bozulur; insan ıslah olursa kâinat da ıslah olur&#8221; </strong>gerçeğinden hareketle son olarak Goethe&#8217;nin Mefisto&#8217;suna seslenmek istiyorum:</p>
<p><strong>Durma ey zaman! Sakın durma! Güzelliğe doğru yürü!  Sevgiye, merhamete, paylaşmaya, insanlığa doğru yürü. Yürü zira geçen yüzyıl &#8220;Tanrıyı öldüren insan, şimdi de tabiatı ve kendini öldürüyor. </strong></p>
<p><strong>Durma! Yürü ey zaman! Yoksa ortada sadece; haz ve lezzet kurbanı, nefsine esir, robotlaşmış, hadiselere tepkisiz, vicdan mekanizmasını devre dışı bırakmış, dolayısıyla ruhsuz, boş ve anlamsız, insan silüetleri kalacak geriye&#8230; </strong></p>
<p style="padding-left: 30px;">&#8230;Bu makale ilginizi çektiyse&#8230;</p>
<p style="text-align: right;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank">Liberalizmin Kara Kitabı</a></strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank"><img class="alignleft size-medium wp-image-10169" title="liberalizmin_kara_pt" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_pt.jpg" alt="" width="165" height="288" /></a>Liberalizm asırlardır bir çok aşamalardan geçmiş, tarihi olaylarla kendisini imtihan etmiş bir düşünce geleneği. Değişmiş yanları var ama sabitleri de var. Bu sabitlerin içinde <strong>liberalizmin tehlikeli yönleri</strong> hatta <strong>YIKICI UNSURLARI</strong> da var. Bunları ortaya çıkarmak için “doğru” soruları sormak ve liberal perspektifte kalarak yanıt aramak gerekiyor… Büyük bir kısmı bu gelenekten olan düşünürlerin fikirlerinden istifade ederek <strong>liberalizmin kusurlarını</strong> ele alıyoruz bu kara kitapta: Adam Smith, Mandeville, John Stuart Mill, Hayek, Friedman, Röpke, Immanuel Kant, Alexis de Tocqville, John Rawls, Popper, Berlin, Mises, Rothbard ve Türkiye’de Mustafa Akyol, Atilla Yayla, Mustafa Erdoğan…</p>
<p>Liberallere, liberalimsilere ve anti-liberallere duyurulur.</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a></p>
<p> </p>
<p style="text-align: right;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin_ak_kitabi.pdf" target="_blank">Liberalizmin Ak Kitabı</a></strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin_ak_kitabi.pdf" target="_blank"><img class="alignleft" title="liberalizmin-ak_kitabi" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin-ak_kitabi-221x300.jpg" alt="" width="133" height="221" /></a>1930 model bir ulus-devletin, bir <strong>“devlet babanın”</strong> çocuklarıyız. Son derecede <strong>“Millî”</strong> bir eğitim gördük, öğrenim değil. Hayatta işimize yarayacak meslekî bilgileri ya da eleştirel bir bakışı öğrenmedik <strong>“millî”</strong> okullarda. <strong>“Varlığımızı Türk varlığına armağan etmek”</strong> için eğitildik, eğilip büküldük.</p>
<p>Liberallerin dilinden düşmeyen <strong>“Bireysel haklar ve özgürlükler”</strong> bizim gibi Kemalist çamaşırhanelerde yıkanmış beyinler için çok yeni. Türkiye’de yaşayan insanların ulus-devlet boyunduruğundan kurtulmasında önemli bir rol oynuyor liberaller. Biz de <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin_ak_kitabi.pdf" target="_blank">bu kitapta </a>liberalizmin temel tezleriyle uyumlu, bu fikir akımına doğrudan ya da dolaylı destek veren makaleleri birleştirdik. <strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin_ak_kitabi.pdf" target="_blank">Buradan indirin.</a></strong></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/01/12/dur-ey-zaman-ne-guzelsin/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/01/12/dur-ey-zaman-ne-guzelsin/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
	</channel>
</rss>

