<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	>

<channel>
	<title>Derin Düşünce &#187; Makale</title>
	<atom:link href="http://www.derindusunce.org/category/makale/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.derindusunce.org</link>
	<description>Grup platformu</description>
	<pubDate>Fri, 25 May 2012 09:41:57 +0000</pubDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.6.2</generator>
	<language>en</language>
			<item>
		<title>Son 90 günde en çok paylaşılanlar</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2012/05/05/son-90-gunde-en-cok-paylasilanlar-10/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2012/05/05/son-90-gunde-en-cok-paylasilanlar-10/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 05 May 2012 19:14:30 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mehmet Yılmaz</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Makale]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=21797</guid>
		<description><![CDATA[
VAV Harfinin Manası
Omurgasızları tanıyalım: Ece Temelkuran, Nuray Mert, Sırrı Süreyya Önder, DİSK, TKP, BDP ve ötekiler
Cihan Aktaş ile söyleşi
Yetimlere Dünyanızda Yer Açın
Siyah-Black / Sanjay Leela Bhansali
Hrant Dink&#8230; İnsanlar Ölür, Fikirler Ölmez
Sevgili Prensesler&#8230;
İnsanın Dört Zindanı / Ali Şeriati
AKP&#8217;nin utancı: Dindar nesil kalmadı, Irkçı nesil verelim!
Varlık ve Hiç - Jean-Paul Sartre (Bölüm 5:Özgürlük) 

Share on Facebook]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<ol>
<li><a href="http://www.derindusunce.org/2012/03/03/vav-harfinin-manasi/">VAV Harfinin Manası</a></li>
<li><a href="http://www.derindusunce.org/2012/04/05/omurgasizlari-taniyalim-ece-temelkuran-nuray-mert-sirri-sureyya-onder-disk-tkp-bdp-ve-otekiler/">Omurgasızları tanıyalım: Ece Temelkuran, Nuray Mert, Sırrı Süreyya Önder, DİSK, TKP, BDP ve ötekiler</a></li>
<li><a href="http://www.derindusunce.org/2012/03/21/cihan-aktas-ile-soylesi/">Cihan Aktaş ile söyleşi</a></li>
<li><a href="http://www.derindusunce.org/2012/04/20/yetimlere-dunyanizda-yer-acin/">Yetimlere Dünyanızda Yer Açın</a></li>
<li><a href="http://www.derindusunce.org/2012/02/27/siyah-black-sanjay-leela-bhansali/">Siyah-Black / Sanjay Leela Bhansali</a></li>
<li><a href="http://www.derindusunce.org/2012/02/27/hrant-dink-insanlar-olur-fikirler-olmez/">Hrant Dink&#8230; İnsanlar Ölür, Fikirler Ölmez</a></li>
<li><a href="http://www.derindusunce.org/2012/02/23/sevgili-prensesler%e2%80%a6/">Sevgili Prensesler&#8230;</a></li>
<li><a href="http://www.derindusunce.org/2012/02/22/insanin-dort-zindani-ali-seriati-2/">İnsanın Dört Zindanı / Ali Şeriati</a></li>
<li><a href="http://www.derindusunce.org/2012/02/27/akp%e2%80%99nin-utanci-dindar-nesil-kalmadi-bktan-nesil-verelim/">AKP&#8217;nin utancı: Dindar nesil kalmadı, Irkçı nesil verelim!</a></li>
<li><a href="http://www.derindusunce.org/2012/02/14/varlik-ve-hic-jean-paul-sartre-bolum-5ozgurluk/">Varlık ve Hiç - Jean-Paul Sartre (Bölüm 5:Özgürlük) </a></li>
</ol>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2012/05/05/son-90-gunde-en-cok-paylasilanlar-10/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2012/05/05/son-90-gunde-en-cok-paylasilanlar-10/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Kuluçkada bir kuş</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2012/04/06/kuluckada-bir-kus/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2012/04/06/kuluckada-bir-kus/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 06 Apr 2012 21:28:56 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Editörden</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Hayat]]></category>

		<category><![CDATA[Makale]]></category>

		<category><![CDATA[Zaman Nedir?]]></category>

		<category><![CDATA[Ölüm]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=21361</guid>
		<description><![CDATA[Suriye görüşmeleri, Paris Hilton&#8217;un son maceraları, şike tartışmaları ve Ergenekon davası sürerken&#8230; Bir kuş yavrularını bekliyor. Rüzgâr tüylerini titretiyor. Bulutlar geçiyor gök yüzünden. Güneşın ışıkları yansıyor sudan. Zaman geçiyor. Kuş sabırla(?) bekliyor. Zaman, Hayat ve Ölüm üzerine tefekkür etmek için açılmış bir pencere.
 
 
Zaman Nedir?
“…Geçip gitmiş olmasa “geçmiş” zaman olmayacak. Bir şey gelecek olmasa gelecek zaman [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Suriye görüşmeleri, Paris Hilton&#8217;un son maceraları, şike tartışmaları ve Ergenekon davası sürerken&#8230; Bir kuş yavrularını bekliyor. Rüzgâr tüylerini titretiyor. Bulutlar geçiyor gök yüzünden. Güneşın ışıkları yansıyor sudan. Zaman geçiyor. Kuş sabırla(?) bekliyor. Zaman, Hayat ve Ölüm üzerine tefekkür etmek için açılmış bir pencere.</p>
<p> <iframe width="480" height="295" src="http://cdn.livestream.com/embed/cornellherons?layout=4&#038;color=0xe7e7e7&#038;autoPlay=false&#038;mute=false&#038;iconColorOver=0x888888&#038;iconColor=0x777777&#038;allowchat=true&#038;height=295&#038;width=480" style="border:0;outline:0" frameborder="0" scrolling="no"></iframe></p>
<p> </p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_zaman.pdf" target="_blank">Zaman Nedir?</a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><em><a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_zaman.pdf" target="_blank"><img class="alignright size-full wp-image-14532" title="kapak_zaman_nedir" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/01/kapak_zaman_nedir.gif" alt="" width="120" height="160" /></a>“…Geçip gitmiş olmasa “geçmiş” zaman olmayacak. Bir şey gelecek olmasa gelecek zaman da olmayacak. Peki nasıl oluyor da geçmiş ve gelecek var olabiliyor? Geçmiş artık yok. Gelecek ise henüz gelmedi. Şimdiki zaman sürekli var ise bu sonsuzluk olmaz mı? ”</em>  diyordu <strong>Aziz Augustinus</strong>. Zira kelimeler yetmiyordu. “Zaman Nedir?” sorusuna cevap verebilmek için kelimelerin ve mantığın gücünün yetmediğı sınırlarda Sanat’tan istifade etmek gerekliydi : Sinema, Resim ve Fotoğraf sanatı imdadımıza koştu. Ama felsefeyi dışlamadık: Kant, Bergson, Heidegger, Hegel, Husserl, Aristoteles… Bilimin Zaman’a bakışına gelince elbette Newton’dan Einstein’a uzandık. Bilimsel zamandan başka, daha insanî ve MUTLAK bir Zaman aradık. <a href="http://www.netkitap.com/kitap-sozdizimi-ve-anlambilim-abdulkahir-el-curcani-litera-yayincilik.htm"><strong>Delâilü’l-İ’câz</strong></a>, <strong>Mesnevî</strong>, <a href="http://www.dunyakitap.com/kitap/felsefenin-temel-ilkeleri-2-baski-p413866.html"><strong>Makasıt-ül Felasife</strong> </a>, <strong>Telhis-u Kitab’in Nefs</strong> ve <strong>Fütuhat-ı Mekiyye</strong> gibi eserler Zaman-İnsan ilişkisine bambaşka perspektifler açtı. <a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_zaman.pdf" target="_blank">Zaman’ın kitabını buradan indirebilirsiniz.</a> </p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/12/zamani_dusunmek_yazmak.pdf" target="_blank">Zaman’ı düşünmek, Zaman’ı yazmak</a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/12/zamani_dusunmek_yazmak.pdf" target="_blank"><img class="alignright size-full wp-image-13852" title="zamani_dusunmek_yazmak1" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/12/zamani_dusunmek_yazmak1.jpg" alt="" width="110" height="202" /></a>Zaman insanın hissiyatıyla algılayamadığı, bilimsel, düşünsel, hatta psikolojik boyutları olan bir gerçeklik.  Zaman yaşadığımız hayatın kendisi. Ama bu kadar önemli olan Zaman ile aramıza mesafe koymak, Zaman’ın dışına çıkıp onu keşfetmek mümkün mü?</p>
<p style="text-align: justify;">Zaman konusundaki bu ilk kitabımızda Derin Düşünce yazarları zor bir işe girişiyorlar: Zaman’ı düşünmek ve Zaman’ı yazmak. Zaman’ın <strong>NE?</strong> olduğunu sorgulayacağımız ikinci kitaptan önce <strong>NASIL?</strong> olduğuna baktık bu ilk makalelerde. <strong>NE?</strong> ve <strong>NASIL?</strong> soruları Zaman’a bakışımızda ana ekseni oluşturuyor çünkü bilimsel yolla, deney ve gözlemle ilerleyemediğimiz anlarda düşüncenin yardımına Sanat yetişiyor. <strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/12/zamani_dusunmek_yazmak.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/olumden_bahseden_kitap.pdf" target="_blank">Ölümden Bahseden Kitap</a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/olumden_bahseden_kitap.pdf" target="_blank"><img class="alignright size-medium wp-image-18253" title="olumden_bahsetmek-1" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/08/olumden_bahsetmek-1.jpg" alt="" width="128" height="179" /></a>Çocuklarımıza Ölüm’den daha çok bahsetsek ne olur? Meselâ evde besledikleri hayvanların, saksıdaki çiçeklerin ölümü üzerine yorum yapmalarını istesek? Mezarlık ziyaretleri yapsak onlarla birlikte ve sonra ne düşündüklerini, ne hissettiklerini sorsak?  Çocuklara ölümden bahsetsek belki daha güzel bir dünya kurulur bizden sonra. Çünkü bugün Ölüm’ü TV’den öğrenmek zorunda kalıyor çocuklar. Gerçekten bir <em><strong>“problem”</strong></em> olan ve çözüm bekleyen kazalar, hastalıklar… Çocuklar ölüm sebepleriyle Ölüm’ün hakikatini ayırd edemiyorlar. Küçülen ailelerden uzaklaşan dedeler ve nineler de bizden “uzakta” ölüyor: Kendi evlerinde, hastahane ya da bakımevlerinde. Doğumlarına tanık olamayan çocuklar bir gün ölme “sırasının” onlara da geleceğini anlayamıyor. Ölümü bekleyen modern insan idam mahkûmu değilse eğer, kısa çöpü çekmekten korkan biri gibi. İstenmeyen bir “büyük ikramiye” ölüm… Bu kitap Ölümden bahsediyor. Ölüm denen o <strong>“konuşmayan nasihatçıdan”</strong>, o karanlık ışıktan. Kendisini göremediğimiz ama sayesinde hayatımızın karanlık yarısını gördüğümüz ölümün ışığı. <strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/olumden_bahseden_kitap.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></a> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2012/04/06/kuluckada-bir-kus/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2012/04/06/kuluckada-bir-kus/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Filistin EVET! BAĞIRIN! BAĞIRIN!</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/10/07/filistin-evet-bagirin-bagirin/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/10/07/filistin-evet-bagirin-bagirin/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 07 Oct 2011 08:35:58 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Editörden</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Makale]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=18924</guid>
		<description><![CDATA[ 

Palestine Rock! Shout! Shout! from Kassem Sana on Vimeo.

stay human (rumuzlu okurumuzdan duyuru)
Filistin&#8217;in Güvenlik Konseyi&#8217;nde 1 oya daha ihtiyacı var. ABD ve İsrail, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi&#8217;ni kabadayılıkla zorluyorlar. Bosna, Kolombiya ve Portekiz hala kararsız. Onlara FİLİSTİN&#8217;E EVEToyunu vermelerini söylemek gerek. Bosna-Hersek, Kolombiya ve Portekiz&#8217;in New York&#8217;taki Birleşmiş Milletler kurullarını şimdi arayın ya da e-posta [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p> <br />
<iframe src="http://player.vimeo.com/video/30087647?title=0&amp;byline=0&amp;portrait=0" width="400" height="225" frameborder="0" webkitAllowFullScreen allowFullScreen></iframe>
<p><a href="http://vimeo.com/30087647">Palestine Rock! Shout! Shout!</a> from <a href="http://vimeo.com/user8693027">Kassem Sana</a> on <a href="http://vimeo.com">Vimeo</a>.</p>
<p><strong><em></em></strong></p>
<p><strong><em>stay human</em></strong> (rumuzlu okurumuzdan duyuru)</p>
<p>Filistin&#8217;in Güvenlik Konseyi&#8217;nde 1 oya daha ihtiyacı var. ABD ve İsrail, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi&#8217;ni kabadayılıkla zorluyorlar. Bosna, Kolombiya ve Portekiz hala kararsız. Onlara FİLİSTİN&#8217;E EVEToyunu vermelerini söylemek gerek. Bosna-Hersek, Kolombiya ve Portekiz&#8217;in New York&#8217;taki Birleşmiş Milletler kurullarını şimdi arayın ya da e-posta gönderin.<br />
 <br />
Filistin EVET! BAĞIRIN! BAĞIRIN!<br />
 <br />
Destek vermek isterseniz aşağıdaki posta adreslerine, VOTE YES TO PALESTINE! diyerek mesaj gönderebilirsiniz. <br />
 <br />
Kolombiya BM Kurulu<br />
<a href="mailto:colombia@colombiaun.org">colombia@colombiaun.org</a><br />
 <br />
Bosna BM Kurulu<br />
<a href="mailto:bihun@mfa.gov.ba">bihun@mfa.gov.ba</a>  <br />
 <br />
Portekiz BM Kurulu<br />
<a href="mailto:portugal@un.int">portugal@un.int</a></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/10/07/filistin-evet-bagirin-bagirin/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/10/07/filistin-evet-bagirin-bagirin/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>PKK o cesetleri hangi mezardan çaldı? (ve 13 cevapsız soru daha)</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/09/01/pkk-o-cesetleri-hangi-mezardan-caldi-ve-13-cevapsiz-soru-daha/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/09/01/pkk-o-cesetleri-hangi-mezardan-caldi-ve-13-cevapsiz-soru-daha/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 01 Sep 2011 10:00:49 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mehmet Yılmaz</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Makale]]></category>

		<category><![CDATA[PKK]]></category>

		<category><![CDATA[Psikolojik harp]]></category>

		<category><![CDATA[Terör]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=18533</guid>
		<description><![CDATA[Satranç oynayanlar bilir, en iyi savunma &#8230; saldırıdır. PKK Entertainments film stüdyolarının yapımı &#8220;7 sivil öldü&#8221; adlı film Oscar alamayınca eleştirilere cevap vermek yerine yeni bir film sürdüler piyasaya: &#8220;Bu çukuru açıklayın&#8221;. PKK böyle bir &#8220;çukur&#8221; kazmak zorunda kaldı çünkü son filmi seyredenler &#8220;uçaktan atılan bombanın krateri nerede?&#8221; diye sordular. Ama sorulan tek soru bu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/09/karayilan.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-18535" title="karayilan" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/09/karayilan.jpg" alt="" width="218" height="407" /></a>Satranç oynayanlar bilir, en iyi savunma &#8230; saldırıdır. <strong><em>PKK </em></strong><strong><em>Entertainments</em></strong><strong><em> </em></strong>film stüdyolarının yapımı <a href="http://www.derindusunce.org/2011/08/25/mazlum-der-taraf-gazetesi-ve-binlerce-aktivisti-salak-yerine-konabilir-mi/" target="_blank"><strong><em>&#8220;7 sivil öldü&#8221;</em></strong> adlı film Oscar alamayınca</a> eleştirilere cevap vermek yerine yeni bir film sürdüler piyasaya: <strong><em>&#8220;Bu çukuru açıklayın&#8221;</em></strong>. PKK böyle bir &#8220;çukur&#8221; kazmak zorunda kaldı çünkü son filmi seyredenler &#8220;uçaktan atılan bombanın krateri nerede?&#8221; diye sordular. Ama sorulan tek soru bu değildi, nispeten önemsiz bile sayılabilirdi; PKK cevap verirken seçici davranıyor. Hatırlatalım, en önemli soru şu:</p>
<p><strong><em>Filmde gördüğümüz ölüler kim?</em></strong> Kadınlar ve çocuklar gerçekte nasıl öldüler? Bir mezardan çalınan ölüler mi söz konusu yoksa <strong><em>&#8220;acele ceset lazım&#8221;</em></strong> diyerek yoldan geçen bir aile hemen oracıkta kurşuna mı dizildi? Bombanın etkisi jipin içindeki insanları yakarken naylon torbaları ve jipin beyaz boyaları nasıl yanmadı? <strong><em>&#8220;Bir saat önce öldü&#8221;</em></strong> dedikleri insanların cesetleri neden bir gün önce ölmüş gibi sertleşmiş ve şişmişti?</p>
<p>PKK film stüdyolarının son yapımı <strong><em>&#8220;Bu çukuru açıklayın&#8221; </em></strong>Yine Taraf Gazetesinin sayfalarında sinema severler ile buluştu. Filmin ismi  oldukça iyi bulunmuş çünkü açıklanması gerçekten zor bir çukur. Bunkerleri ve mağaraları, yer altı tünellerini imha etmek için <span id="more-18533"></span>atılan, 5-6 metrelik betonarme duvarları delerek PATLAMADAN içeri giren ve içeride patlayan bu bomba nasıl oldu da o çukura bitişik duran taş duvara zarar vermedi? Taşlar yerinden bile kıpırdamamış. Fotoğrafta iyi görünmüyor ama parmağını gördüğümüz aktör de sanki sağlam bir yolun üzerinde duruyor. Evet, naylon torbaları ve jipleri yakmayan ateş gibi bir bilmece&#8230; Bu çukur açan ama duvar yıkmayan bomba da açıklanması zor görünüyor.</p>
<p>Tabi ikinci bir ihtimal daha var. İlk film sosyal ağlarda ve DD sayfalarında iyice rezil olunca PKK&#8217;lı aktörler ellerine kazmayı küreği aldılar, gidip bir çukur kazdılar. Resmini çektiler: <strong><em>&#8220;Bu çukuru açıklayın&#8221;</em></strong>.</p>
<p>Yalan söylemek böyledir işte. İlk yalana kılıf uydurmaya çalıştıkça batarsın. İyi niyetle sana güvenen, seni adam yerine koyan Taraf gibi gazeteleri, MAZLUM-DER gibi dernekleri utandırırsın. Binlerce vicdan sahibi aktivisti sinir edersin. Böyledir yalan söylemek. Evet, bu çukur meselesi diğer meseleleri unutturmasın:</p>
<ol>
<li>Ölenler kim? Kürt mü? Türkmen mi? Arap mı?</li>
<li>Neden cesetler Kuzey Irak&#8217;ta bir hastahanede adli tıp uzmanlarına ve gazetecilere gösterilmedi? Türkiye&#8217;yi sıkıştırabilecek bir otopsi yapılmadı?</li>
<li>Pistten F-16 olarak kalkan uçak gökyüzünde nasıl model değiştirdi ve F4 Fantom haline geldi?</li>
<li>Güneş nasıl oldu da dağların arkasına defalarca girip çıktı?</li>
<li>Uzun uzun film çekecek vakti olan PKK neden ateş açmadı?</li>
<li>Filmde 10 saniyede bir görünüp kaybolan dağlar, sürekli değişen bitki örtüsünün sırrı ne?</li>
<li>Uçak neden yalnız? Diğer 6 uçak nerede?</li>
<li>Sonradan Phantom&#8217;a dönüşen Falcon neden 30 Ağustos töreni gibi dalış yapıyor? Lazer ya da ısı güdümlü bombayı bırakıp gitmesi gerekmez miydi?</li>
<li>Neden &#8220;vurulan aile&#8221; bombalanan 4 noktadan bu kadar uzak?</li>
<li>Neden kaçan başka siviller görmüyoruz?</li>
<li>Neden ortada ev, çiftlik, fabrika, hayvan sürüsü vb yok?</li>
<li><strong><em>PKK Entertainments </em></strong>film stüdyoları bizi gerçekten aptal mı sanıyor?</li>
<li>Halkımız bundan daha iyi filmlere layık değil mi?</li>
</ol>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/09/01/pkk-o-cesetleri-hangi-mezardan-caldi-ve-13-cevapsiz-soru-daha/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/09/01/pkk-o-cesetleri-hangi-mezardan-caldi-ve-13-cevapsiz-soru-daha/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Liberal Totalitarizm(2):Adolf Hitler Reloaded!</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/08/03/liberal-totalitarizm2adolf-hitler-reloaded/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/08/03/liberal-totalitarizm2adolf-hitler-reloaded/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 03 Aug 2011 02:31:27 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mehmet Yılmaz</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Kapitalizm]]></category>

		<category><![CDATA[Liberal Totalitarizm]]></category>

		<category><![CDATA[Makale]]></category>

		<category><![CDATA[Marx]]></category>

		<category><![CDATA[Marxizm]]></category>

		<category><![CDATA[Teknoloji]]></category>

		<category><![CDATA[İnsan ve Para]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=18195</guid>
		<description><![CDATA[
Sunuş: Michel Foucault &#8220;modernite bir zaman dilimi değil bir zihniyettir&#8221; diyordu. Galiba haklıydı. Büyük insanlık 19cu asırdan çıkamadı henüz. O zihniyeti terk etmediğimiz için 1800&#8242;lü yıllarda icad edilen felaketler yakamızı bırakmıyor. İşte bu makalenin maksadı da başta Karl Marx olmak üzere Arendt, Tockeville ve Soljenitsin&#8217;in yardımıyla 21ci asrı &#8220;kirletmiş&#8221; olan 19cu asrı deşifre etmekten ibarettir&#8230;(MY)
 Hatırlıyor [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><strong><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/08/liberal_totalitarizm.jpg"><img class="size-full wp-image-18197 aligncenter" title="liberal_totalitarizm" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/08/liberal_totalitarizm.jpg" alt="" width="341" height="182" /></a></em></strong></p>
<p style="padding-left: 30px;"><strong><em>Sunuş:</em></strong><em> Michel Foucault &#8220;modernite bir zaman dilimi değil bir zihniyettir&#8221; diyordu. Galiba haklıydı. Büyük insanlık 19cu asırdan çıkamadı henüz. O zihniyeti terk etmediğimiz için 1800&#8242;lü yıllarda icad edilen felaketler yakamızı bırakmıyor. İşte bu makalenin maksadı da başta Karl Marx olmak üzere Arendt, Tockeville ve Soljenitsin&#8217;in yardımıyla 21ci asrı &#8220;kirletmiş&#8221; olan 19cu asrı deşifre etmekten ibarettir&#8230;(MY)</em></p>
<p><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/08/11-eylul.gif"></a> </em>Hatırlıyor musunuz? 11 Eylül saldırıları sırasında dünya insanlarının tepkisini TV ekranlarında naklen izlemiştik. Hatta bir ara ekranlar ikiye bölünmüştü: Bir yanda yıkılan binaların içinde yakınları olan amerikalılar korku ve şaşkınlık içinde ağlıyor, diğer yanda dünyanın çeşitli yerlerinde sevinç gösterileri yapılıyordu. Çünkü ABD sert bir tokat yemişti. <a href="http://www.derindusunce.org/category/amerikan-saldirganligi/">Amerikan saldırganlığından</a> çok çekmiş olan Güney Amerika, Ortadoğu ve Asya&#8217;da yaşayan bir çok insan için bir bayram günüydü o gün. Bir yanda annesinin, karısının, evlâdının fotoğrafını itfaiyecilere gösteren, cesetlerin arasında tanıdık bir yüz arayan insan-Amerikalı; diğer <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/08/11-eylul.gif"><img class="alignright size-full wp-image-18199" title="11-eylul" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/08/11-eylul.gif" alt="" width="200" height="159" /></a>yanda zafer işareti yaparak, caddelerde korna çalarak dolaşan insan-Arap, insan-Kübalı, insan-Vietnamlı&#8230; Usama Ben Laden&#8217;in öldürülmesinden sonra benzeri bir sahne tekrar yaşandı: Beyaz Saray&#8217;ın önüne toplanan Amerikalılar sevinç gösterisi yaparken &#8220;öteki&#8221; taraf kınadı, yas ilân etti, ağıtlar yaktı. Uydu TV internet vb ile ülkelerarasında <strong>HABERLEŞME</strong> bu kadar artmışken insanlar arası <strong>NEFRET </strong>nasıl bu kadar tırmanabildi? Ayrı ülkelerin insanları değil de ayrı canlı türleri gibi davranan, birbirlerinin ölümüne sevinen bu insanlarla dünya nereye gidiyor? </p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;&#8230;İnsanlık tarihinde bir ilk bu: Bütün dünya halkları ortak bir <strong>ŞİMDİ</strong>&#8216;nin içinde yaşıyorlar. Ehemmiyeti ne olursa olsun, bir ülkede meydana gelen bir hadise diğer ülkelerin halkları tarafından da biliniyor. Her ülke diğer bütün ülkelerle <strong>KOMŞU</strong> oldu adeta. Ama bu <strong>KOMŞU</strong>-luk ve bu <strong>ŞİMDİ</strong>-lik ortak bir geçmişe dayanmıyor ve kesinlikle ortak bir gelecek garantisi de vermiyor. İnsanları böylesine <strong>BİR</strong>-leştiren, (=homojenleştiren)  teknoloji dünyanın yok olmasına yol açabilir. Küresel iletişim tekniklerinin küresel yıkım teknikleriyle birlikte ilerliyor. [...] Küresel bir nükleer savaşın yeryüzündeki insan varlığına son verebilme kapasitesi insanlığı <strong>BİR</strong>-leştiren en güçlü sembol haline geldi. Bu bağlamda insanlığın birliği ancak yıkım ve tüketimde:  Bu birlik küresel yıkımı engelleyecek uluslararası antlaşmalardan değil sadece biraz daha az <strong>BİR</strong>-leşmiş bir dünya özleminden müteşekkil.&#8221;</em> (<strong><em>Hannah Arendt</em></strong>, <a href="http://www.amazon.com/Men-Dark-Times-Hannah-Arendt/dp/0156588900#_">Men in Dark Times</a>)</p>
<p> Açalım: Hitler, Mussolini, Stalin gibi liderlerin, komünizm, faşizm gibi totaliter rejimlerin dönemi geride kaldı. Ama totalitarizm yeniden doğuyor. Çünkü yeni güçler ile, <strong>Teknoloji</strong> ve <strong>Para</strong> ile ilgili insan eylemleri Akıl&#8217;ın, Vicdan&#8217;ın kapsama alanı dışında gelişti, serpildi. Totalitarizm işte tam bu sebeple geri geliyor. Üstelik de hiç beklenmedik bir silahla vuruyor bizi: Bireysel haklar ve özgürlükler! Nasıl oluyor?<span id="more-18195"></span></p>
<p> <strong>Kötü&#8217;den kaçarken EN KÖTÜ&#8217;ye yakalanmak</strong></p>
<p> Yukarıda &#8220;dünyanın yok olmasından&#8221; bahseden Hannah Arendt&#8217;in abarttığını söyleyebilirdik. Çünkü üretim/tüketim tutkusuyla HOMOJENLEŞEN  insanlık için ilk sorun kültür emperyalizmi gibi gözüküyor. Peru&#8217;dan Bangladeş&#8217;e hep aynı manzara: Hamburger, Coca Cola, Amerikan sineması, kot pantolon ve İngilizce kelimeler konuşan gençlik&#8230; Ama Dünyanın <strong>Teknoloji</strong> ve <strong>Para</strong> ile tekdüze bir şekil alması, <strong>BİR</strong>-leşmesi elbette totalitarizm demek değil. Sermaye ile birlikte insan emeğinin, üretim biçimlerinin ve tüketim alışkanlıklarının tekdüzeleşmesi, dünyanın küresel <strong>BİR</strong> fabrika (ve <strong>BİR</strong> süpermarket) haline gelmesi  kimilerine göre can sıkıcı olabilir ama bu duruma totalitarizm diyemeyiz yine de.</p>
<p>Bir rejimi, düzeni (=düzensizliği) &#8220;totaliter&#8221; diye niteleyebilmemiz için başka koşulların gerçekleşmesi gerekir. Totaliter rejimler geçmişin zalim kralları gibi askerî gücü, iktidarı, ekonomiyi ellerinde toplarlar. Ama eski model despotlardan farklı olarak insanların <strong>DUYGULARINA</strong> da hakim olurlar. Bir başka deyişle <strong>KAMUSAL ALAN SİZİN CİLDİNİZLE SINIRLI DEĞİLDİR</strong>. Beyniniz ve kalbiniz de devlete aittir. &#8220;Devlet herşeydir, Devlet&#8217;in dışında hiç bir şey yoktur&#8221; diyordu Mussolini. Nazi Almanyasının mottosu ise <strong><em>&#8220;Ein volk, ein reich, ein fuhrer&#8221;</em></strong> idi (tek halk, tek devlet, tek lider).</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/08/liberal_totalitarizm_2.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-18201" title="liberal_totalitarizm_2" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/08/liberal_totalitarizm_2.jpg" alt="" width="204" height="264" /></a> Totaliter rejimlerde kamusal alan HER yerdir, HER şeydir, totaliter rejim bunun için TOTAL&#8217;dir. &#8220;Klasik&#8221; bir despot halkına işkence yapabilir ama insanlar despotu sev<strong>ME</strong>me serbestliğine sahiptir yine de. Kuytularda gizlice konuşurlar. Zalim kral hakkında fîkralar uydurarak fikren intikam alırlar meselâ. Oysa totaliter bir rejimde millî eğitim ve/veya medya yoluyla insanların neyi sevecekleri, nelerden korkacakları da onlara &#8220;öğretilir&#8221;. İnsanların muhalefet etme hakkı soyutlaşır çünkü gerçeklikten kopmuştur. Yani uygulamada iktidara karşı olma serbestliği yoktur. Bu bağlamda totaliter iktidarın zulmü insanları öldürmesi değildir. İnsan&#8217;ı öldürmektir. AKIL ve VİCDAN felçe uğradıktan sonra geriye kalan insanlar büyük ölçüde hayvanlaşmıştır. Aynılaşmıştır. Şekilsiz bir çamurun atalet içinde çömlekçiyi beklemesi gibi halk yığınları da <strong><em>&#8220;ulu önder&#8221;</em></strong> bekler. Güneş gibi doğacak, onları <strong><em>&#8220;yoktan var edecek&#8221;</em></strong> bir tür tanrı.</p>
<p> Siyasî anlamda insansız politika demektir totalitarizm. Halka hizmet götüren bir devlet yerine devlete feda edilen, hammaddeleşen, ürünleşen, yedek parçalaşan halk yığınları vardır. İnsan&#8217;ın şeyleştirilmesi adeta yerçekimi kanunu gibi zihinlere kazınır: <strong><em>&#8220;Varlığım Türk varlığına armağan olsun, her Türk asker doğar&#8230;&#8221;</em></strong></p>
<p> Totaliter rejimlerin ortak yanlarını bu şekilde özetledikten sonra <a href="http://www.derindusunce.org/category/liberal-totalitarizm/">liberal totalitarizmin</a> özel haline geri dönelim. Mal ve hizmetlerin, sermayenin serbest biçimde, <strong>devlet müdahelesi olmadan</strong> dolaşması aslında anti-totaliter bir ilke. Çünkü bütün ticaretin ve endüstriyel, tarımsal üretimin devlet elinde toplandığı komünist ülkelerde hem serbestlik hem de özgürlük doğrudan devletin tehdidi altında kalıyor. Ticaret ve endüstri devletin elinde siyasî bir enstrüman haline geliyor ve halkı açlıktan ölmeye kadar götürebiliyor. Bunu Marxizm serisinin geçen bölümlerinde anlatmıştık:</p>
<ul>
<li><a title="Permanent Link to Bir et parçası olarak komünist İnsan'ın kıymeti" href="http://www.derindusunce.org/2011/05/17/bir-et-parcasi-olarak-komunist-insan%e2%80%99in-kiymeti/">Bir et parçası olarak komünist İnsan&#8217;ın kıymeti</a></li>
<li><a title="Permanent Link to Marx'ın Sınıfsız Toplumu: Teori ve Pratik" href="http://www.derindusunce.org/2011/05/28/marx%e2%80%99in-sinifsiz-toplumu-teori-ve-pratik/">Marx&#8217;ın Sınıfsız Toplumu: Teori ve Pratik</a></li>
<li><a title="Permanent Link to Sosyalizmden kaçan işçi olur mu?" href="http://www.derindusunce.org/2011/05/28/sosyalizmden-kacan-isci-olur-mu/">Sosyalizmden kaçan işçi olur mu?</a></li>
</ul>
<p> Fakat şaşırtıcı bir durum bunun tersi yapıldığında çıkıyor ortaya. Bireyleri <strong>C</strong>e<strong>B</strong>e<strong>R</strong>rut Devlet&#8217;ten korumak istediğinizde birey yine Devlet&#8217;e endekslendiyor. yani insanlar, hak ve mesuliyetleriyle vatandaşlığa sıkıştırıldığında da totalitarizm çıkıyor ortaya. İnsan, toplumu oluşturan bir atom, bir oy hakkı ve bir kredi kartı sahibi, <strong>EKONOMİK BİR AKTÖR</strong> rolüne indirgendiğinde, bireyin çıkarları YIKICI  BİR YORUMLA öncelendiğinde yine totalitarizmin karanlık labirentlerinde buluyoruz kendimizi.</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/08/liberal_totalitarizm_4.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-18202" title="liberal_totalitarizm_4" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/08/liberal_totalitarizm_4.jpg" alt="" width="237" height="314" /></a>Mesele HER BİR İNSANI özel kılan, diğerlerinden ayrı, YERİ DOLDURULAMAZ YAPAN VASIFLARIN yok dilmesinden kaynaklanıyor. Entelce söylersek &#8220;sübjektif&#8221; insanlardan &#8220;objektif&#8221; halk yığınlarına açılan her yol aynı tehlikeyi ihtiva ediyor. Asker yığınları, işçi yığınları, tüketici yığınları fark etmiyor. Çünkü &#8220;Devlet&#8221; denen soğuk makine, ya da bürokrasi, piyasa gibi &#8220;soğuk&#8221; mekanizmalar ölçülebilir vasıflarımızla &#8220;görüyor&#8221; bizi. Boy, kilo, yaş,ten rengi, kas gücü, cepteki para,&#8230; Bürokrasi ve piyasa kendi başlarına kötülük üretmiyor ama biz bunlarla sağlıklı ilişki kuramıyoruz bazen. Devlet&#8217;i, Piyasa&#8217;yı, Para&#8217;yı, Bilim&#8217;i ya da bir başka &#8220;objektif&#8221; mekanizmayı TEK&#8230;, HEP&#8230;, HER&#8230; olarak görüyoruz. Bu &#8220;görüş&#8221;, bu fikrî yapıdır totalitarizmi mümkün kılan. Yoksa Hitler, Mussolini veya Stalin tek başlarına üretmediler o kanlı rejimleri. Akıl ve Vicdan&#8217;dan &#8220;kurtulmuş&#8221;, koyunlaşmış, sürüleşmiş halk yığınlarını güdecek bir çoban nasılsa bulunuyor.</p>
<p>1930 model devletler halkı <strong>BİR-leştirmek</strong>, tektipleştirmek için korkular ve nefretler icad etmişlerdi: Bolşevizm korkusu, Bölünme korkusu, Yahudi korkusu, Ermeni nefreti, Kürt nefreti, Burjuva nefreti&#8230; 1980&#8242;lerden itibaren dünyaya hakim olmaya başlayan <a href="http://www.derindusunce.org/category/liberal-totalitarizm/">liberal totalitarizm</a> ise tersini yaptı, TEHDİT yerine FAYDA&#8217;da birleştirdi bizi: Refah, zenginlik, lüks ve güvenlik. Zahirî güzelliklerine rağmen bu hedefler de bizi aynı noktaya götürüyor:</p>
<p>Bir kez daha <strong>BİR-leşmek</strong> = Bütün insanlarda ortak olana indirgenmek&#8230; Yani nefsanî arzu ve korkularda BİR-leştik bir kez daha, AYNI-laştık. Bir farkla: Eskiden &#8220;ulusal&#8221; bazda olan totaliter sistem artık küresel.</p>
<p> <strong>Bireyi savunmak totalitarizme hizmet eder mi?</strong></p>
<p> Bireysel hak ve özgürlükleri savunanlar iki kavramı karşı karşıya getirirler: Birey ve Devlet. Kolektif ihtiyaçlara cevap vermek için tasavvur edilen Devlet&#8217;in özellikle savunma bahanesiyle bireysel hakları çiğnemesinden korkulur. Özel hayata müdahaleden tutun da yargısız infaza kadar gider söz konusu korkular. Türkiye&#8217;deki darbe tecrübesinin defalarca ispat ettiği gibi meşrudur bu, itiraz etmek zor. Fakat <strong>K</strong>e<strong>L</strong>i<strong>M</strong>elerini 19cu asırda unutup 21ci asra gelmiş olan, gayrı-medenî uygarlığımız(!) için durum biraz karışık. Çünkü MUTLULUK yerine FAYDA yada TATMİN koyduğunuzda, haz almaya dönük bir yaşama odaklandığınızda yine totalitarizme çıkıyor yolunuz. Devlet&#8217;e transfer edilen gücü bu düzenin (=kaosun) muhafazası ile meşru kılıyorsunuz insanların nezdinde:</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;&#8230;Yeni despotizmin neye benzeyeceğini hayal ediyorum. Birbirine benzeyen, &#8220;eşit&#8221; insanlar görüyorum küçük ve sıradan hazlar peşinde, hiç dinlenmeden kendi etraflarında dönüyorlar. İçlerini, ruhlarını dolduruyorlar bu hazlar ile.Her biri ötekilerle arasına bir mesafe koymuş, onların başına gelen şeylere kayıtsız, yabancı gibi. Çocukları ve yakın arkadaşları onun için bütün insanlığı teşkil ediyor. Kendi ülkesinin vatandaşları? Hemen yanındalar ama onları görmüyor. Dokunuyor ama neredeyse hissetmiyor. Sadece benliği var ve benliği için var. Elinde bir aile kaldıysa bile artık vatanı yok.Onun bu bireysel hazlarının sürmesini garantileyen devasa bir güç yükseliyor üzerinde. Mutlak, düzenli,  öngörülü ve şefkatli. İnsanı yetişkinliğe hazırlayan baba şefkatini andırsa da özünde bireyleri çocukluk mertebesinde tutmayı amaçlıyor. Vatandaşların haz almalarından hoşlanıyor, yeter ki istedikleri tek şey bu olsun. </em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>Bu güç gönüllü olarak bireylerin mutluluğu için çalışıyor ama bu mutluluğun tek vektörü ve tek hakemi olmak iddiasında. Onların güvenliğini sağlıyor, ihtiyaçlarını karşılıyor, haz almalarını kolaylaştırıyor. Endüstrilerini yönetiyor, miras sorunlarını çözüyor. Böylece bireyler düşünmenin zahmetinden ve yaşama ızdırabından kurtuluyorlar.Vicdan ve özgür irade her geçen gün biraz daha gereksiz ve nadir oluyor, daha küçük alanlara hapsediliyor. Özgürlük böylece insanların parmakları arasından kayıp giderken birey [felçli bir hasta gibi] kendini yönetme kabiliyetini tamamen kaybediyor&#8230;&#8221; </em>(Alexis de Tocqueville [1835], <strong>De la démocratie en Amérique</strong>, Tome II, Quatrième partie : De l&#8217;influence qu&#8217;exercent les idées et les sentiments démocratiques sur la société politique, <strong>Türkçesini okumak için:</strong> <a href="http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=455685">Amerika&#8217;da Demokrasi</a>)</p>
<p>1800&#8242;lerin Amerikasını gözlemlerken yazılmış bu satırlar o günkü durumu tarif etmiyor. Tocqueville&#8217;in <strong>gel</strong>ecek ile ilgili -ki bugün artık <strong>gel</strong>miş- öngörüleri bahis konusu. Görünen o ki bireyin, bireysel keyif ve çıkarların yüceltilmesinin demokrasiye zarar vereceğini söylerken yanılmıyordu büyük usta. Peki ama Alexis de Tocqueville iki asır önceden nasıl tahmin edebildi bütün bunları?</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/liberal_ahlak_imha.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-10057" title="liberal_ahlak_imha" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/liberal_ahlak_imha-194x300.jpg" alt="" width="194" height="300" /></a> İnsan tabiatına dair bir hakikat var burada. Acayip bir şey ama sade bir örnekle ifade edelim. <strong>Elleriniz</strong> vicdanınıza aykırı bir iş yapacak olsa <strong>gözleriniz</strong> (=aklınız) görür ve <strong>kalbiniz</strong> itiraz eder. Meselâ uyuyan bir insanın gırtlağını sıkmak zordur. Çünkü eylem ve netice gözün önündedir. M<strong>ekânsal</strong> ve <strong>zamansal</strong> yakınlık cinayetin yükünü omuzlarınıza yükler. Uyuyan birine 50 metre uzaktan kurşun sıkmak daha <strong>AZ</strong> zordur. Fizikî mesafe vicdan yükünü (zahiren) azaltır. Uykudaki adamın bardağına zehir koymak ve hemen kaçmak? Neticesini görMEyeceğiniz için daha da <strong>AZ</strong> zordur bu. Peki insanların uyuduğu bir saate Hiroşima&#8217;ya uçaktan bomba atmak? O kırmızı düğmeye kim olsa basabilirdi. Belki bomba patlamaz? Belki çocuklar ölmez? Nefsiniz vicdanınızı rahatlatmak için gerekli <strong>zamansal</strong> ve <strong>mekânsal</strong> manevra kabiliyetine fazlasıyla sahip değil mi?</p>
<p> Teknolojinin mümkün hale getirdiği karmaşık organizasyonların &#8220;sayesinde&#8221; AKIL&#8217;ın ve VİCDAN&#8217;ın ufalanarak devlete, bürokrasiye aktarıldığını anlatmıştık daha önceki bölümlerde:</p>
<ul>
<li><a title="Permanent Link to Hiç kimsenin Tiranlığı: Marx, Arendt ve Bürokrasi" href="http://www.derindusunce.org/2011/03/27/hic-kimsenin-tiranligi-marx-arendt-ve-burokrasi/">Hiç kimsenin Tiranlığı: Marx, Arendt ve Bürokrasi</a></li>
<li><a title="Permanent Link to Kötülük'ün zıddı İyilik değildir..." href="http://www.derindusunce.org/2011/04/05/kotuluk%e2%80%99un-tersi-iyilik-degildir-marx-arendt-ve-%e2%80%9csiradan-kotuluk%e2%80%9d/">Kötülük&#8217;ün zıddı İyilik değildir&#8230;</a></li>
</ul>
<p>Bu yazının kapsamında liberal totalitarizme odaklanalım yeniden. Az önce <strong><em>&#8220;Alexis de Tocqueville bireysel çıkarları öncelemenin zulme kapı açacağını iki asır önceden nasıl tahmin edebildi&#8221;</em></strong> diye sormuştuk. Bir başka büyük ustadan yardım alalım:</p>
<p style="padding-left: 30px;"> <em> &#8221; [...] Yaşamını komünist rejimin hakim olduğu bir yerde geçirmiş bir insan olarak, size şunu kesin olarak söyleyebilirim: Ortak hukuk ölçüsü olmayan bir toplum korkunç bir toplumdur. Ama , yegâne ahlâkî dayanağı yasalardan ibaret olan bir toplum da insanoğluna layık bir toplum değildir. Yasaların üzerine inşa edilen, daha iyisini amaçlamayan bir toplum, insanoğlunun hakikî kapasitesini değerlendiremiyor demektir&#8230; Yasaların haklı bulduğu bir insandan daha başka bir şeyler talep edilemez. Yasaların onayladığı haklılığı kimse sorgulayamaz. Kimse kimseden yasal haklarından ödün vermesini isteyemez, insaf telkin edemez. Yasal haklardan isteyerek vazgeçmek, fedakârlık, kendi çıkarlarını düşünmemek en basitinden saçma görünür. Gönüllü özveriye hemen hiç rastlanmaz&#8230; </em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>Yeni bir enerji türünün kullanılmasını önlemek üzere lisans haklarını satın alan bir petrol şirketi yasal olarak suçsuzdur. Ürünün raf ömrünü uzatmak için içine zehir katan gıda üreticisi de yasal olarak suçsuzdur, çünkü insanlar söz konusu ürünü satın alıp almamakta özgürdürler&#8230; Günümüz Batı toplumunda iyilik yapmak özgürlüğünün kötülük yapmak özgürlüğü ile bir olduğu bir durum sergilenmektedir&#8230; Dediğim gibi, hal böyle olunca özgürlüklerin kötülük lehine bükülmesi kaçınılmazdır&#8230;&#8221;</em></p>
<p> <a href="http://livre.fnac.com/a1900382/Bernard-Pivot-Alexandre-Soljenitsyne">Soljenitsin</a><em> </em>sorumuza verdiği cevap damardan: Ahlâk&#8217;ın yerine etik koyarsanız Özgürlük ile Serbestlik birbirine karışır. <em>(Bkz. </em><em><a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_zaman.pdf"><em>Zaman Nedir?</em></a></em><em> Kitabı, </em><strong><em>&#8220;Hayvan Serbesttir, İnsan Özgürdür&#8221;</em></strong><em> isimli bölüm) </em>Kelimelerini böylesine yitirmiş, kavram karmaşası içindeki toplumlar insanların günlük hazlar ve adi çıkarlar üzerine odaklandığı, Kötü&#8217;nün İyi&#8217;yi ezdiği toplumlar olur.</p>
<p>Gerçekten de modern devletleri gözlerseniz Soljenitsin&#8217;in haklı olduğunu görürsünüz. İnsan haklarına saygılı(?) ülkelerde bile lüks bir markanın taklidini yapmak yetim hakkı yemekten çok daha zordur. Yetimlerin, kimsesizlerin hakkı telif hakkı gibi korunmaz. Çünkü Devlet, maddî çıkarlarına aykırı olmadığı müddetçe Ahlâk&#8217;a aykırı bir çok şeyi YASALARA UYGUN kılabilir:</p>
<ul>
<li>Zencilerin veya çocukların köle olarak çalıştırılması,</li>
<li>Yahudilerin toplama kamplarında öldürülmesi,</li>
<li>Petrol şirketlerinin Meksika körfezi kadar büyük bir alanda doğayı tahrip etmesi,</li>
<li>Kaddafi, Saddam, Esad gibi kanlı diktatörlere silah satılması&#8230;</li>
</ul>
<p> Ahlâk tektir ama etik görecelidir. Bir dükkânı soyan hırsızlar parayı aralarında eşit, &#8220;adil&#8221; biçimde paylaşabilirler. Bu dükkan soymayı ahlâken &#8220;doğru&#8221; bir iş yapmaz. Soyguncular kendi aralarındaki kavgayı  önlemek için yaparlar bunu. Yüzbinlerce Iraklıyı öldürüp petrollerini çalan ülkeler de ganimetlerini kendi aralarında &#8220;adilane&#8221; paylaşırlar. Ama bu hırsızların etik anlayışı Irak&#8217;a yapılanları Ahlâk&#8217;a uygun hale getirmez.</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/08/liberal_totalitarizm_66.jpg"><img class="size-full wp-image-18203 aligncenter" title="liberal_totalitarizm_66" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/08/liberal_totalitarizm_66.jpg" alt="" width="500" height="270" /></a></p>
<p> <strong>Kandırma özgürlüğü</strong></p>
<p>Peki madem bu kadar kötü bir şey, neden insanlar itiraz etmiyor, direnmiyor liberal totalitarizme? Çünkü liberal totalitarizm tıpkı ataları olan faşizm ve komünizm gibi etkili bir propaganda yöntemi kullanıyor. Marxist propoganda ile ilgili şunları yazmıştık daha önce, hedef yine aynı: Gerçeklerin yerine daha gerçek görünen yanılgıları yerleştirmek&#8230;</p>
<ul>
<li><a title="Permanent Link to İşçiler için, işçiye rağmen: Marxist propaganda(1)" href="http://www.derindusunce.org/2011/07/01/isci-icin-isciye-ragmen-marxist-propaganda1/">İşçiler için, işçiye rağmen: Marxist propaganda(1)</a></li>
<li><a title="Permanent Link to Aldatılmak güzeldir: Marxist Propaganda(2)" href="http://www.derindusunce.org/2011/07/06/kandirilmak-istiyorum-marxist-propaganda2/">Aldatılmak güzeldir: Marxist Propaganda(2)</a></li>
<li><a title="Permanent Link to Yanılmaz kehanetler: Marxist Propaganda(3)" href="http://www.derindusunce.org/2011/07/08/yanilmaz-kehanetler-marxist-propaganda3/">Yanılmaz kehanetler: Marxist Propaganda(3)</a></li>
</ul>
<p> Ama liberal totalitarizmin propaganda yöntemi marxist ve faşist propaganda yöntemlerinin TAM TERSİ:</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;Merkezî bir düşünce kontrolünden bahsetmek aptallık olur. İnsanlara özgür oldukları hissini veren bir yığın metin ve görüntü piyasa modunda üretiliyor ve dağıtılıyor. İletişim piyasasında &#8220;bilgi&#8221; alınıp satılan bir mal. Bu piyasada mallar (=bilgi) üçlü bir baskı mekanizması ile denetleniyor: Medya patronları, reklâm veren firmalar ve bilgiyi üretenler&#8221;</em> (<a href="http://books.zcommunications.org/chomsky/ni/ni-contents.html">Noam Chomsky, Necessary Illusions</a>)</p>
<p> Medya sahipleri genellikle başka sektörlerde imalat ve ticaret yaptıkları için ne kendilerini ne de iş ortaklarını rahatsız edecek haber ve yorumları yayınlanmasını istemiyorlar. Aynı iş adamları siyaset ile de bağlantılı olduklarından güçlü ve görünmez bir otosansür mekanizması var. 1930 model totalitarizmde &#8220;geveze&#8221; gazeteci öldürülüyordu. 1980 model totalitarizm ise sakıncalı gazetecileri işsiz bırakıyor. Örnekler çok ama akla ilk gelenler olarak Irak&#8217;ın işgali sırasında CNN ve Fox TV&#8217;nin &#8220;vatansever&#8221; (=şahin) pozisyonu hatırlanabilir. Bir başka örnek Fransa&#8217;da yazılı basının %65&#8242;inin silah endüstrisine ait oluşu ve Fransız gazetecilerin Afrika ve silah ticareti konusundaki suskunluğu.</p>
<p> Yine Chomsky&#8217;nin kitabında işaret ettiği gibi &#8220;derinlemesine&#8221; bir araştırma gazeteciliği ya da eskisi gibi her şehirde bir gazeteci bulundurmak kârlı değil. Bunun yerine meselâ Avrupa&#8217;ya &#8220;bakan&#8221; 2 veya 3 kişi en sansasyonel (=satılabilir) olaylara koşarak &#8220;optimal&#8221; gazetecilik yapıyorlar. Yani en az masraf ile en çok üretim. Hem Türk basınında hem de Batılı gazetelerde &#8220;bilgi&#8221; denen mal o kadar homojenleşti ki neredeyse manşetler bile aynı. Bir gazete <strong>ÜRETMEK</strong> ile naylon torba <strong>ÜRETMEK</strong> arasındaki fark azalıyor. İnsanlar gibi gazeteler de <strong>sübjektif</strong> yönlerini yitiriyorlar. Ülkelerin hatta bölgelerin kendine has içerikleri, yazı ve yorum tarzları yok oluyor bu <strong>objektifleşme</strong> sürecinde.</p>
<p>Fakat Chomsky&#8217;nin söz ettiği baskılardan daha da önemli gördüğüm bir baskı var: İnsanlara <strong>homo economicus</strong> olmaları için yapılan baskı. Yeme, içme, cinsel arzu, korku, öfke gibi bütün insanlarda ve hayvanlarda ortak olan nefsanî yönlerimizin sürekli tahrik edildiği bir dünyada yaşıyoruz: <strong>&#8220;Siz özelsiniz, siz başkasınız, daha iyisini hak ediyorsunuz, daha beyaz yıkayın, daha az ödeyin, daha çok alın, yiyin, için, pahalı kıyafetler alın, lüks otellerde tatil yapın&#8221;</strong></p>
<p>Bu şekildeki propoganda -ki buna &#8220;reklâm&#8221; deniyor- özünde &#8220;Siz Almanlar üstün ırktansınız, Yahudileri öldürün&#8221; şeklindeki Nazi propagandasından çok farklı değil:</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;Markaların çekim güçleri birbirlerini iptal etse de baskın olan ideolojik klişeler her reklamla biraz daha güçleniyor. Birer <strong>isteme makinesi</strong> haline getirilen tüketicilerin insanî değerlerinin yerini firmaların çıkarlarına uygun ORTAK (objektif) değerler alıyor.&#8221;</em> (<a href="http://livre.fnac.com/a1345074/Ignacio-Ramonet-Propagandes-silencieuses">Ignacio Ramonet, Propagandes silencieuses</a>)</p>
<p> </p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/08/liberal_totalitarizm_5.jpg"><img class="size-medium wp-image-18204 aligncenter" title="liberal_totalitarizm_5" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/08/liberal_totalitarizm_5-300x234.jpg" alt="" width="300" height="234" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/08/liberal_totalitarizm_5.jpg"></a></p>
<p>Evet, kelimelerini 19cu asırda kaybetmiş bir insanlık 21ci asırda hiç büyümeyen bir bebek gibi iki asırdır emekliyor. <em>&#8220;Daha <strong>iyi</strong>sini <strong>hak</strong> ediyorsunuz&#8221;</em> gibi bir sloganda bile İyi&#8217;sini ve Hak&#8217;ını şaşırmış, Fayda ile <strong>İyi</strong>, satın alma gücü ile <strong>Hak</strong> birbirine karışmış. İnsan&#8217;ı insan yapan Özgürlük nerede? VISA kartında mı yoksa maaş bordrosunda mı saklı?</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;İdeoloji eleştirel aklı ortadan kaldırarak fanatizme açar kapıyı. Sürekli haklı olmak ve geleceğe dönük kehanetlerde bulunmak bu davaya hizmetin birinci şartıdır. İdeoloji sayesinde zalim yaptığı zulümü aklar. Hem kendi gözünde hem de etrafındakilerin gözünde. Artık zalime eleştiri yapılmaz, lanet okunmaz. Bunun yerine iltifatlar yağar. İdeoloji sayesindedir ki Engizisyon mahkemesi sırtını Hristiyanlığa dayamıştır, istilacılar vatan sevgisinden dem vururlar, sömürgeciler uygarlık götürdüklerini iddia ederler. Naziler zulümlerini ırk uğruna yaparlar, Jakobenlerse eşitlik, kardeşlik ve gelecek kuşakların mutluluğu uğruna. [...] Eğer bir gün cebbar bir iktidar tarafından köklerimizin sökülmesini istemiyorsak herkes kendi kendini frenlemeyi öğrenmeli. İnsanların özgürlüğü etrafındakilerin iyiliği için kendini sınırlamaktır. &#8221; (<a href="http://livre.fnac.com/a1900382/Bernard-Pivot-Alexandre-Soljenitsyne">Soljenitsin</a>)</em></p>
<p><em> </em><strong>Sonuç</strong></p>
<p>1930&#8242;ların dünyasından geriye ne <strong><em>« üstün Alman ırkı » </em></strong>kaldı ne de <strong><em>« mutlak muzaffer proleterya »</em></strong>. Ama totaliter tehdit başımızın üzerinde hâlâ bir kılıç gibi sallanmakta. Çünkü siyasî haklarından <strong>M</strong>a<strong>HR</strong>u<strong>M</strong> bir vaziyette, <strong>M</strong>a<strong>HR</strong>e<strong>M</strong> hayatlarına odaklanmış halk kitleleri var yine. Geçmişte katliam, açlık ve sürgün korkusuyla köklerinden koparılmıştı insanlar:</p>
<ul>
<li> <a title="Permanent Link to İnsan'ı devirmek için kökünden sökmek gerekir(1)" href="http://www.derindusunce.org/2011/06/13/marxizm-fasizm-islamizm1-kirpiler-ve-insanlar/">İnsan&#8217;ı devirmek için kökünden sökmek gerekir(1)</a></li>
<li><a title="Permanent Link to İnsan'ı devirmek için kökünden sökmek gerekir(2)" href="http://www.derindusunce.org/2011/06/21/insan%e2%80%99i-devirmek-icin-kokunden-sokmek-gerekir2/">İnsan&#8217;ı devirmek için kökünden sökmek gerekir(2)</a></li>
<li><a title="Permanent Link to İnsan'ı devirmek için kökünden sökmek gerekir(3)" href="http://www.derindusunce.org/2011/06/25/insan%e2%80%99i-devirmek-icin-kokunden-sokmek-gerekir3/">İnsan&#8217;ı devirmek için kökünden sökmek gerekir(3)</a></li>
</ul>
<p>Bugün (zengin ülkelerde) sopanın yerini havuç aldı. Daha büyük bir ev, daha hızlı bir otomobil, daha beyaz çamaşırlar ve &#8220;size özel&#8221; kredi kartları var. Ama yine insanların üzerilerinde mu<strong>AZ</strong>za<strong>M</strong> ve <strong>C</strong>e<strong>B</strong>e<strong>R</strong>rut bir i<strong>K</strong>ti<strong>D</strong>a<strong>R</strong>. Devlet değil sanki, tatminlerin, hazların bekçisi olan, yere inmiş bir tanrı!</p>
<p> Hannah Arendt bir Müslüman olsaydı Hucurat suresinin 13cü ayetinden esinlendiğini söyleyebilirdik. Çünkü İnsan &#8220;öteki&#8221; olmadan &#8220;Ben&#8221; olamıyor. <strong><em>&#8220;Tek bir nefisten yaratılmış&#8221;</em></strong> olan insan Kendi&#8217;sine bir giysi gibi giydirilen Ben&#8217;i Kendi&#8217;si sanıyor. Bir kez daha Eşya ile Mânâ birbirine karıştırılıyor. Teknik farklara rağmen Nazizme, Stalinizme, Faşizme <strong>KORKUNÇ DERECEDE</strong> benzeyen yeni bir totalitarizmin kollarına koşuyor insanlık: Liberal totalitarizm&#8230;</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/08/liberal_totalitarizm_3.jpg"><img class="size-full wp-image-18205  aligncenter" title="liberal_totalitarizm_3" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/08/liberal_totalitarizm_3.jpg" alt="" width="237" height="275" /></a></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/08/03/liberal-totalitarizm2adolf-hitler-reloaded/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/08/03/liberal-totalitarizm2adolf-hitler-reloaded/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Oğuz Atay’ı Yeniden Tartışmak</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/07/26/oguz-atay%e2%80%99i-yeniden-tartismak/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/07/26/oguz-atay%e2%80%99i-yeniden-tartismak/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 26 Jul 2011 16:04:47 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Konuk Yazar</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>

		<category><![CDATA[Makale]]></category>

		<category><![CDATA[Sanat]]></category>

		<category><![CDATA[edebiyat]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=18145</guid>
		<description><![CDATA[Alper Gürkan
Son dönemin belki de en mühim ve dikkate değer edebiyat dergilerinden olan Notos&#8217;un son sayısı bir dergi için kapsamlı sayılabilecek bir Oğuz Atay dosyasıyla çıktı. Saygın edebiyatçılardan Semih Gümüş&#8217;ün titizliğiyle yayına hazırlanan Notos&#8217;un en az öncekiler kadar çok ilgi gören söz konusu dosyası -Atay&#8217;ın Demiryolu Hikâyecileri öyküsünün son cümlesi olan- &#8220;Ben buradayım sevgili okuyucum, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/07/oguz_atay.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-18148" title="oguz_atay" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/07/oguz_atay.jpg" alt="" width="165" height="250" /></a>Alper Gürkan</em></strong></p>
<p>Son dönemin belki de en mühim ve dikkate değer edebiyat dergilerinden olan Notos&#8217;un son sayısı bir dergi için kapsamlı sayılabilecek bir Oğuz Atay dosyasıyla çıktı. Saygın edebiyatçılardan Semih Gümüş&#8217;ün titizliğiyle yayına hazırlanan Notos&#8217;un en az öncekiler kadar çok ilgi gören söz konusu dosyası -Atay&#8217;ın Demiryolu Hikâyecileri öyküsünün son cümlesi olan- &#8220;Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?&#8221; ismiyle sunuldu. Cumhuriyet gazetesinin gedikli çizeri Semih Poroy&#8217;un çizimleriyle, Ömer Türkeş, Handan İnci, küçük İskender, Cevat Çapan, Enis Batur, Yıldız Ecevit, Murat Belge, Selim İleri gibi yazarların yazı ve yorumlarıyla Atay&#8217;ın yaşadığı dönemde vermiş olduğu birkaç röportajla oldukça besleyici ve tatmin edici bir dosya hazırlanmış doğrusu. Elbette isimleri sayılan, sayılmayan tüm yazarların yazı ve sözleri dikkate değerdir. Ama özellikle üç yazı diğerlerine nazaran oldukça ilgi çekici ve öne çıkan yorum ve tesbitlerle dolu.<br />
 <br />
&#8220;Yanlış okumalarla keşfedildi Tutunamayanlar. Selim Işık&#8217;ta kendisini bulanlar, aslında tam da Oğuz Atay&#8217;ın eleştirisini yönelttiği kesimdendiler.&#8221; diyen ve roman tahlilleri konusunda kendisini özellikle takip ettiğim A.Ömer Türkeş&#8217;in &#8220;Oğuz Atay&#8217;ın Oyunları&#8221; yazısı bunların ilkidir. Türkeş yazısında edebiyat keyfi vaat ettiğini söylediği Atay romanlarında Selim, Turgut ve Hikmet karakterlerinin küçük burjuva aydını olmalarının <span id="more-18145"></span>kısa çözümlemesini yapıyor ve yazarın Joyce, Faulkner, Musil gibi isimlerce kullanılan modernist tekniklerle oluşturduğu anlatım diline vurgular yapıyor. Öne çıkan ikinci yazı olan &#8220;Beyaz Mantolu Adam Oyunun Dışındaki&#8221;ndeyse Murat Gülsoy, Atay&#8217;la yarattığı karakterlerinin özdeşleştirilmesinden hareketle Beyaz Mantolu Adam hikâyesini inceliyor. Bunu yaparken modern birçok edebiyatçımızın tezgâhına koyduğu Doğu-Batı meselesini merkeze alarak Atay&#8217;ın düşünsel seyrine göz atıyor. Ekrem Işın&#8217;ın &#8220;Oğuz Atay Düşüncesi: Kapalı Sistem&#8221; yazısı da &#8220;Yaşadığı toplumun kültürel yıkıntıları arasında gezinir&#8221; dediği Atay&#8217;ın fikirlerine odaklanıyor. Onun Tutunamayanlar&#8217;ı yazdığı dönemde rabıtasını kopardığı sol kemalizmi, neredeyse tüm aydınlarımıza sirayet etmiş olan yabancılaşmayı, Batı&#8217;ya kıyasen Türk toplumunun yapısal sorunlarına eğilmeyi planladığı ama yazmaya vaktinin yetmediği &#8220;Türkiye&#8217;nin Ruhu&#8221; projesine değiniyor.<br />
 <br />
&#8220;Türkiye&#8217;nin Ruhu&#8221;, tamamlanmamış bir proje olması itibariyle; hem Oğuz Atay&#8217;ın mizahı kullanarak sert bir dille eleştirdiği küçük burjuva aydınlarına hem de onun eserlerindeki karakterlerin &#8220;kaderine&#8221; bire bir uymaktadır. Çünkü hep bir türlü tamamlanmamış oyunlar, yarım bırakılmış şiirler, birkaç maddesi yazılmış ansiklopediler ve kısa kısa yazılmış biyografilerle dolu olan &#8220;Tutunamayanlar&#8221; ve &#8220;Tehlikeli Oyunlar&#8221; zaten bu türden başarısızlıkları sık sık yineler. Bu yönüyle Oğuz Atay&#8217;ın edebi anlamda özgün bir yazar olduğu su götürmezdir. Özellikle Tutunamayanlar&#8217;ın yayımlandığı 1972&#8242;de Türkiye&#8217;de çıkan diğer romanlarda aydını böylece merkeze alıp eleştiren kurgular yazılmazken&#8230; Yıldız Ecevit&#8217;in de vurguladığı gibi &#8220;Ellili yılların köy romanı döneminden ve altmışların toplumsal sorunlara çözüm arayan eğiliminden sonra&#8230;&#8221; Atay, yeni bir dönemin başlangıcı olmuştur.<br />
 <br />
Ancak her yenilikçi gibi o da kolay kolay anlaşılmaz. Belki de sindirilemez. Ki bugüne kadar onun yapmak istediklerini ve yaptıklarını birbirinden ayırıp sağlıklı bir tahlile ulaşmak da mümkün olmamıştır. Bunda belki imkânsızlıklardan söz edilebilir ama biraz da Atay&#8217;ın yerelliği sorunu vardır. Çünkü kitaplarında kullandığı dil yapısı, ironi ve Türkiyeli vurguların sıklığıyla özgünleşen yazarımız, Batı&#8217;da tanınmamakta ve incelenme olanağından yoksun kalmaktadır. Bu da doğal olarak ona dışarıdan bakma fırsatımızı kaybetmemize yol açmaktadır.<br />
 <br />
Orhan Pamuk&#8217;un -sanırım Öküz&#8217;de- adını anarak &#8220;yaşayan en iyi Türk şairi&#8221; nitelemesiyle varlığından daha çok insanın haberdar ettiği Şavkar Altınel&#8217;in söz konusu dosyada yaptığı eleştirinin bu bağlamda kıymetlendirilmesi gereken bir yorum olduğu kanaatindeyim. Çünkü şair Altınel, yüksek öğrenimini Glasgow Üniversitesi&#8217;nde yapmış ve uzun yıllardır Britanya&#8217;da yaşayıp İngiliz Edebiyatı konusunda uzmanlaşmış bir isim. Notos&#8217;un &#8220;Oğuz Atay Adı Aklınıza İlkin Neler Getiriyor?&#8221; sorusuna verdiği yanıtta, &#8220;Oğuz Atay denince aklıma ilk gelen başarısızlık oluyor. Yarattığı kahramanların ‘tutunmak&#8217; konusundaki dillere destan başarısızlığından değil, Atay&#8217;ı (ya da, daha doğrusu, okuduğum tek yapıtı Tutunamayanlar&#8217;ı) sevmeyi başaramamış olmamdan söz ediyorum.&#8221; Diyerek tek aykırı cevabın sahibi olmuş şair.<br />
 <br />
Bu cevabına dayanak olaraksa Atay&#8217;ın &#8220;kendisi&#8221; olamamasına, yani özgün olmadığına işaret ediyor Altınel. &#8220;Bana göre ‘Tutunamayanlar&#8217; bir küçük burjuva krizinin, mühendis olmanın, ‘salon salamanje&#8217;lerde yaşamanın, ‘bir kadınla iki çocuğun sorumlu saymanlığı&#8217;nı yapmanın hikâyesi. Bunda bir sorun yok: Bir Flaubert bu malzemeden büyük bir roman çıkarabilirdi. Ama Atay, Flaubert değil, çok etkilendiği belli olan modernistlerden biri de değil, her şeyden önce de ‘kendisi&#8217; değil. Başkahramanına ‘Özben&#8217; soyadını vermiş, ama içinde romanın arkasında elle tutulabilir bir ‘benlik&#8217; olduğu, yazarın anlattıklarını gerçekten görüp yaşadığı duygusu yok. Daha çok, bunları bir yerlerden duymuş, öğrenmiş, doğru olanın dünyaya böyle bakmak olduğuna karar vermiş gibi&#8230; Tezer Özlü&#8217;nün benzer krizlerden yola çıkarak yazdıklarını otantik bulup severek okumama rağmen Atay gözüme sığ ve yapay görünüyor.&#8221;<br />
 <br />
Bunları söylerken Altınel, bir tür kendini sorgulama cesareti de gösterebiliyor ve &#8220;Türkiye&#8217;de onca insanın başucu kitabı olan bir roman neden benim için neredeyse itici? Atay adını duyduğumda bende okur, hatta insan olarak eksiklik olabileceği kuşkusuna kapılmadan edemiyorum.&#8221; diyor.<br />
 <br />
 Şavkar Altınel&#8217;in bu yaklaşımı, kuşkusuz ki Handan İnci&#8217;nin &#8220;Oğuz Atay&#8217;ın Paltosu&#8221; yazısında da dipnot olarak verilen Enis Batur&#8217;a ait &#8220;Tutunamayanlar&#8217;daki Nobokov etkisinin görmezden gelinemeyeceği&#8221; eleştirisiyle örtüşüyor. Söz konusu eleştirisinde -daha önce daha önce bu kitaba önsöz yazmış olan- Batur da şöyle bir tespitte bulunuyor:  &#8220;Tutunamayanlar&#8217;ın ‘çözümü&#8217;nün birebir Pale Fire&#8217;dan gelmesi, kitabın özgünlüğünü enikonu zedeliyordu benim gözümde; bunca yıl aradan sonra daha da öyle geliyor bana. Monolog hadi neyse, miri mal yanı olmuştur zamanla ama Nabokov&#8217;un formülünü Nabokov&#8217;a bırakmak gerekirdi.&#8221;<br />
 <br />
Bu tür eleştirilerin kaynağı olarak işaret edilen özgün olmama meselesi, -özellikle Altınel&#8217;in okuduğu tek Atay kitabı olan ve Batur&#8217;un da eleştirdiği roman olan Tutunamayanlar için geçerli- bir eklektisizmdir. Yani, çeşitli kaynaklara ait öğelerin bir araya getirilerek yeni bir tarz ve bütün oluşturulması.<br />
 <br />
Peki, durum gerçektenden de böyle midir?<br />
 <br />
Buna hem evet hem hayır diyebiliriz sanırım. Çünkü Oğuz Atay, Y. Ecevit&#8217;in belirttiği gibi &#8220;34 yaşına değin hiç eser vermemiş ve ilk kitabını yazmanın coşkusu, kalabalıklığı ve acelesiyle kaleme almıştır Tutunamayanlar&#8217;ı.&#8221; Buna eklemlenen tabu yıkıcılığı, onu mevcut dönemde yazılmış/yazılan romanlarla bir hesaplaşmaya da sürüklemişti anlaşılan. Bir yandan Türkiye aydınlarıyla söylemsel olarak hesaplaşırken buna ilaveten geliştirdiği edebiyat hesaplaşması Atay&#8217;ı oldukça zorlamış olmalıydı ki onu Tutunamayanlar gibi tam anlamıyla avangart bir biçimciliğe sürüklenmişti. Mektuplar, oyunlar, parodiler, ironi, rahatsız bir bilincin serbestçe akışı&#8230;<br />
 <br />
Atay&#8217;ın ele aldığı esas karakter olan ve olay örgüsünde intiharından sonra tanıma imkânı bulduğumuz Selim Işık&#8217;ın kısaca &#8220;tutunamama&#8221; hali diye betimlenen tercih edilmiş başarısızlığı, merkezinde bir aydın hesaplaşması olması sebebiyle çeşitli katmanlara bölünmek ve her katmanda farklı bir ifade bulmak zorunda bırakılmıştı. Bunun içinse Dostoyevsky ve Kafka gibi modern edebiyatın büyük anlatı ustalarının başvurduğu şekilde, esas konuyu kurban etmek pahasına belirlenmiş bir ayrıntının etrafında dolaşıp durmayı seçmişti müellif. 163 sayfayı bulan Şarkılar&#8217;da, Selim Işık&#8217;ın hayatına dair çok şeyi böylece verebilecekti. Zaten Batur&#8217;un işaret ettiği bölüm de bu şarkılar olacaktı.<br />
 <br />
Edebiyatta intihal ya da aşırı esinlenme veya etkilenme tamamen bir yorum meselesidir ve çok zaman nesnel değil kişisel bir görüştür. Özellikle modernist/postmodernist eserlerle ilgili olarak sıkça yapılan bir eleştiridir de aynı zamanda. Simyacı, Beyaz Kale gibi popülerleşmiş romanlardan önce de sonra da bu yorum sıklıkla yapılmıştır. Ancak bunun -Enis Batur gibi bir ismi tenzih ederek söyleyeyim ki- sebebi çokça dünya edebiyatının doğru düzgün takip edilmemesidir: Özellikle postmodern edebiyat anlayışında kullanılan metinlerarasılık, üstkurmaca, çoğulculuk, parodi, kolaj gibi teknikler bu edebi sahaya hakim olmayanlarca &#8220;intihal&#8221; biçiminde değerlendirilip kolayca yaftalanmaktadır.<br />
 <br />
Her kitabında farklı bir anlatım tarzı ve tekniği geliştirmeye özen göstermiş olan Oğuz Atay&#8217;ın ilk kitabında yer alan &#8220;söylem çokluğu&#8221;nu özgün olmama diye nitelenmesindeki sebep de olsa olsa böyle bir yanılgıya dayanmaktadır. Nitekim bunun da kökeninde, kült bir kitap olan Tutunamayanlar&#8217;ın yazarın önüne geçen ünü vardır. Bu yönden de daha derli toplu, daha özgün ve daha açık bir roman olan Tehlikeli Oyunlar&#8217;ın edebiyatçılarımız ve eleştirmenlerimiz tarafından ön plana alınarak daha fazla incelenmesinde yarar vardır. Bu incelemeler neticesinde görülecektir ki Oğuz Atay da, kitapları da, bu kitaplardaki karakterleri de çok zaman yanlış yere oturtulmakta ve haksız bir saldırıyla haksız bir müdafaaya kurban edilmektedir.</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/07/26/oguz-atay%e2%80%99i-yeniden-tartismak/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/07/26/oguz-atay%e2%80%99i-yeniden-tartismak/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Kafka’dan Aronofsky’ye Bireyin Dönüşümü</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/04/25/kafka%e2%80%99dan-aronofsky%e2%80%99ye-bireyin-donusumu/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/04/25/kafka%e2%80%99dan-aronofsky%e2%80%99ye-bireyin-donusumu/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 25 Apr 2011 13:08:58 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Konuk Yazar</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Makale]]></category>

		<category><![CDATA[Sanat]]></category>

		<category><![CDATA[Sinema]]></category>

		<category><![CDATA[edebiyat]]></category>

		<category><![CDATA[İnsan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=15902</guid>
		<description><![CDATA[
Alper Gürkan
Aronofsky&#8217;nin son çalışması Black Swan, &#8220;Kuğu Gölü Balesi&#8221;ne dair ilginç bir film. İhtiras trajedisi gibi sunulan hikâyenin sonunda gerçeğin anlaşıldığı bir başkalaşım filmi: Kafka&#8217;nın Dönüşüm&#8217;ü gibi&#8230;
Sinema ve edebiyatta bu konuyu işleyen birçok hikâye görmek mümkündür: Dostoyevski&#8217;nin unutulmaz karakteri &#8220;Raskolnikov&#8221; ya da &#8220;Öteki&#8221;ndeki &#8220;kendinden uzaklaşma&#8221; hali, Dante&#8217;nin &#8220;yolculuğu&#8221;, Yunus&#8217;un bazı dizeleri, Orhan Pamuk&#8217;un &#8220;Beyaz Kale, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><strong><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/04/black-swan.jpg"><img class="size-full wp-image-15904 aligncenter" title="black-swan" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/04/black-swan.jpg" alt="" width="450" height="337" /></a></em></strong></p>
<p><strong><em>Alper Gürkan</em></strong></p>
<p>Aronofsky&#8217;nin son çalışması Black Swan, &#8220;Kuğu Gölü Balesi&#8221;ne dair ilginç bir film. İhtiras trajedisi gibi sunulan hikâyenin sonunda gerçeğin anlaşıldığı bir başkalaşım filmi: Kafka&#8217;nın Dönüşüm&#8217;ü gibi&#8230;<br />
Sinema ve edebiyatta bu konuyu işleyen birçok hikâye görmek mümkündür: Dostoyevski&#8217;nin unutulmaz karakteri &#8220;Raskolnikov&#8221; ya da &#8220;Öteki&#8221;ndeki &#8220;kendinden uzaklaşma&#8221; hali, Dante&#8217;nin &#8220;yolculuğu&#8221;, <span id="more-15902"></span>Yunus&#8217;un bazı dizeleri, Orhan Pamuk&#8217;un &#8220;Beyaz Kale, Yeni Hayat, Kara Kitap&#8221;ları, Oğuz Atay&#8217;ın &#8220;Hikmet Benol ve Turgut Özben&#8221;li romanları buna örnek gösterilebilir. Sinemadaysa ilk akla gelenler &#8220;Fight Club, Matrix, El Maquinista, İnception, Shutter Island, Black Swan&#8221; gibi kayganlaşmış gerçeklik çeşitlemeleridir diyebiliriz.<br />
Peki, bu konunun sanatçıları cezbetme gerekçesi nedir?<br />
Bunu anlamak için bu eserlerin ortak noktasını bulmak gerekir. İlk bakışta &#8220;bu ortak nokta başkalaşma halidir&#8221; demek mümkünse de daha derinde okuyucunun / seyircinin kaçma arzusu dikkat çeker. Esasen bu eserlerin hepsi, &#8220;kendini temsil eden birey&#8221;lerden bahsetmektedir ve &#8220;dönüşüm&#8221; de bu temsiliyetten kaçmayı ifade eder. Kendini temsil etmek, kendisi olamamaktır; kendini gerçekleştirememek, sınırlandırılmak, engellenmektir. Yaşadığımız devir açısından bunun ne kadar yaygın bir &#8220;mesele&#8221; olduğuysa su götürmezdir&#8230;<br />
Mesela Oğuz Atay&#8217;ın &#8220;Tehlikeli Oyunlar&#8221;ında Hikmet Benol, &#8220;Burada kendimi temsilen bulunuyorum.&#8221; diyerek bunu dile getirir. Yazarın Tutunamayanlar&#8217;dan sonra içinde bulunduğu sol gelenekle giderek artan çatışmalarından sonra yazdığı Tehlikeli Oyunlar, aydın yalnızlığıyla kendi gerçekliğinden kaçmak için varoşlara sığınan bir adamı anlatır. Kendisi olamayıp da kendini temsil ettiğini düşünmesinin sebebi, etrafını gerçekliği şüpheli kişilerin sarmış olmasıdır. (Albay Tambay gibi.) Kendisi dâhil herkes, birisinin -belki sadece yazarın- zihninin birer temsilcisidir. Bu yüzden onu terk eden karısını, sevgilisini ve tüm camiasını bırakıp &#8220;ben-ol&#8221;mak umuduyla &#8220;içine kapanmayı&#8221; tercih eder. Bir rüya parantezinde açılan romanda tüm karakterler, onun oyunlar oynayan bilinçaltının yansımaları gibidir. Rüyalar, anılar, hayaller ve sanrılar; birbirine kenetli olarak oyunlarla ifade bulurlar sürekli.  Sonunda da gerçekliği müphem bir ölümle tamamlanır hikâyesi&#8230;<br />
Atay&#8217;ın sanat meselesi; her şeyin her şeye dönüştürüldüğü, gerçekliğin kaygan bir zeminde savrulup durduğu, iyinin, güzelin, doğrunun ortak bir değer olmaktan çıkıp şahsi birer teveccühe evrildiği &#8220;post-modern zamanlarda&#8221; yaşamakla doğrudan alakalıdır. İnsanın kendisi olabilmek için her şeyden kaçmaya zorlandığı bu çağda hiçbir şey; varoluşuyla yetinemez, &#8220;kendi halinde&#8221; kabul edilemezdir çünkü: Bir elbise, sadece bedeni saran bir elbise değil; aynı zamanda kişinin düşünce, inanç, zevk, yaşam tarzı, mali durum, siyasi tercih, hatta tutulan takım&#8230; gibi &#8220;benliğini&#8221; toptan temsil eden bir yığın şeyden birisidir. Yaşadığımız semt de, bindiğimiz araba da, evdeki koltuk takımı da, içtiğimiz sigara da&#8230;<br />
* * *<br />
Atay&#8217;dan önce bu meseleyi en kuvvetle ifade edense Kafka olmuştu. Gregor Samsa adlı adamın &#8220;bir sabah bunaltıcı düşlerden uyandığında&#8221; kendini böcek olarak bulmasıyla başlayan Dönüşüm, belki de bu yüzden dünya edebiyatının en güçlü, en sevilen, yönlendirici hikâyelerinden birisi olmayı başardı. Mahut dönüşüm, salt böcekleşme değil, bu süreçte özellikle ailesinin -ve çevresinin- ona karşı değişen tavırlarının başkalaşmasıydı. Bununla Gregor, -Benol&#8217;un aksine- belki de esas benliği üzerindeki oyunu bozar bilmeden. Bu sayede sanayi toplumunun başlangıcında bir takım metalarla &#8220;kendi kendini temsil etmek&#8221; yerine; tüm yıkıcı, tahkir edici bakışlara rağmen kendine dönüşür, kendisi olur. Böylece &#8220;kendiliğin&#8221; ne olduğunu unutan insanlar tarafından da &#8220;böcek gibi&#8221; algılanır, tecrit edilir, dışlanır. Asıl metamorfoz başka yerde tahakkuk etmiştir yani&#8230;<br />
Hal böyleyken, Dönüşüm&#8217;ün, özellikle modern edebiyatın anlatım biçimlenmesine olan katkısı bir yana; esas tesiri hayatın ana damarlarından beslenen yıkıcı bir hikâyeye sahip olmasıdır demek hata olmaz sanırım: Bu yalnızca Gregor&#8217;un değil, Hikmet&#8217;te de gördüğümüz gibi bizim de ıstırabımızdır.<br />
Olimpos serüvenlerinden tasavvuf şiirine, Don Kişot&#8217;tan postmodernist &#8220;öteki&#8221;lere kadar sayısız öykü, insanın başka bir şeye dönüşmesini sayısız surette işlemiştir. Bu yolla nice anlatıcı; &#8220;değişim&#8221; ilkesinden hareketle, sanatın en doğal menzillerinden olan &#8220;özdeşleşme&#8221;ye, -ve oradan- katharsise dayanır. Çünkü her eser, malumdur ki sadece üreticinin alev almış şafağı değil aynı zamanda okuyucunun/seyircinin günlerinden bir güne denk gelmektedir&#8230;<br />
* * *<br />
Onca eserin içinde Black Swan&#8217;ın önemi de burada ortaya çıkmaktadır:  Kafka&#8217;nın başardığını başarmış ve diğerlerinin vermek istediklerini güncel, net ve özet bir dille vermeyi başarmıştır yönetmen. -Dücane Cündioğlu&#8217;nun çok güzel yakaladığı gibi- Aronofsky, seyirciyi filmin henüz başında ters köşeye yatırmış ve sürekli seyirciyle farklı kulvarlarda koşup finalde ona yanlış yolu izlediğini söyleyivermiştir. Böylece -kötü okumalarda- bir ihtiras hikâyesi olarak algılanan bu öykünün kabuğunu kaldırınca karşımıza çıkan gerçeklik dalgalanmaları, insanın başkalaşma haliyle sokulduğu bir fırtınaya dönüştürülmüştür.<br />
Filmin kahramanı Nina için &#8220;mükemmellik,&#8221; disiplinle ve çok çalışarak ulaşılabilecek bir arzudur. (Yani kötü okumaların hatası buradadır: Filmde ihtiras, odak bir anlatımın konusu değildir, sadece esas anlatımın bir vasıtasıdır.) Gerçek diye sunulanın arkasındaki gerçeklikse mükemmellik vurgusudur. Nina, bu fırtınada ilerlerken başta üst-egonun olmak üzere birçok şeyin saldırısına maruz kalarak bir anti-tez girdabına sürüklenir. Başarıya çok yakın olmasına rağmen -hocasının sürekli vurguladığı gibi- durmaksızın kendini engellemeye çalışır. Çünkü başta annesinin ve sonra patronunun baskısı, hiç farkında olmadan onu ezip &#8220;bir ideal ben&#8221;e dönüştürmektedir. Üst-ego; annesinin dramıyla, patronuna (baba?) duyduğu yalancı aşkla, kırılan tırnağıyla, kanayan vücuduyla, gittikçe şiddetlenen sanrılarla ve hatta karmaşık cinsel fantezilerle onu sürekli aşağıya çekmeye, durdurmaya çalışır.<br />
Nina her tesirle birlikte tedricen kontrolden çıkar ve nihayetinde yerini aldığı eski yıldız Beth&#8217;in &#8220;mükemmel&#8221; olmadığını itirafıyla bir başkasına dönüşmüşken (siyah kuğu olmuşken) beyaz kuğunun ölümüyle sıfırlanır&#8230;<br />
 Siyahla beyazı birleştirerek &#8220;Kuğu Gölü Balesi&#8221;nin anlaşılması için de seyirciyi yönlendiren Aronofsky, özellikle son dört filmiyle, zavallı insanlığın &#8220;kendini temsil etme trajedisini&#8221; sanatının merkezine koymuştu zaten. Requiem for a Dream&#8217;de kendini yok etme yoluyla, The Fountain&#8217;de tarihsellik/mitoloji/bilimsellik görünümünde, The Wrestler&#8217;da bir kaybedenin hikâyesiyle ve Black Swan&#8217;da iyi-kötü sembolizasyonu çerçevesinde benliklerini eli sopalı üst-benliklere terk edenlerin dramlarını bir çini ustası gibi işledi beyaz perdeye.<br />
Her biri bir başkası olmayı tercih eden yahut buna mecbur edilen, kendisine ancak kendisinin bir temsilcisi olabilecek kadar yaklaşabilen günümüz insanlarının özeti olan tüm ana karakterlerin dönüşümleri, Gregor Samsa&#8217;nın dönüşümünün özgün birer çeşitlemesi gibi durdu hep.<br />
Başta Aronofsky olmak üzere modern roman ve onunla yaşıt sayılabilecek olan sinemanın parçalanmış benlik ve şuur hakkında konuşurken insanın bir başka &#8220;ben&#8221;e dönüşümü üstünde bu kadar incelikli durmasının sebebiyse söz konusu &#8220;meselenin&#8221; giderek şiddetli bir yaşamsal sorun haline gelmesidir galiba. Çünkü neredeyse hepimiz, tıpkı Hikmet Benol gibi &#8220;burada kendimizi temsilen bulunuyoruz.&#8221; Doğal olarak yaşamımızı da bizi temsil ettiğine inandığımız değerler ve semboller üzerinden yürütüp kendimizi de sadece bunlarla sınırlı olarak tanımlıyoruz.<br />
Endüstrileşmenin başlangıcından beri muhtelif ideolojilerle tek tip insanı hedefleyen süreçlerin; bunu markalar, etiketler ve standartlarla neredeyse başarmak üzere olduğu düşünülürse bazı sanatçıların bunu &#8220;mesele&#8221; edinmesinin mahiyeti de anlaşılabilir galiba&#8230;</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/04/25/kafka%e2%80%99dan-aronofsky%e2%80%99ye-bireyin-donusumu/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/04/25/kafka%e2%80%99dan-aronofsky%e2%80%99ye-bireyin-donusumu/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Mağaradakiler: Ham Ama Dürüst Bir Magnum Opus</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/04/22/magaradakiler-ham-ama-durust-bir-magnum-opus/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/04/22/magaradakiler-ham-ama-durust-bir-magnum-opus/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 22 Apr 2011 19:00:54 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Konuk Yazar</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Kitap Tanıtımı]]></category>

		<category><![CDATA[Makale]]></category>

		<category><![CDATA[Tarih]]></category>

		<category><![CDATA[cemil meriç]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=15742</guid>
		<description><![CDATA[Alper Gürkan
[Okudum Yazdım sitesinde yayınlandı]
&#8220;Herkes tarafından kabûl edilen bir haksızlığa isyan etmek kolay mı?..&#8221;
&#8220;Okuyucu tedirgin olmaktan haz etmez. Tarihte aradığı, ezelden beri bildiği saçmalıklardır. Onu aydınlatmaya kalkmak, gururunu incitmek ve öfkelendirmektir. Sakın ha! Böyle bir hadnaşinaslığa yeltendiniz mi çığlığı basacaktır: &#8216;Mukaddeslerimizi ayaklar altına alıyor&#8230;&#8220;
Cemil Meriç, Mağaradakiler&#8217;i &#8220;bitirirken;&#8221; Anatole France&#8217;tan yaptığı bu alıntıyla müphem bir hulâsaya [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/04/cemil_meric_magaradakiler.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-15749" title="cemil_meric_magaradakiler" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/04/cemil_meric_magaradakiler.jpg" alt="" width="130" height="195" /></a>Alper Gürkan</em></strong></p>
<p>[<a href="http://www.okudumyazdim.net/magaradakiler-ham-ama-durust-bir-magnum-opus/" target="_blank">Okudum Yazdım </a>sitesinde yayınlandı]</p>
<p>&#8220;<strong><em>Herkes tarafından kabûl edilen bir haksızlığa isyan etmek kolay mı?..&#8221;</em></strong></p>
<p style="padding-left: 30px;">&#8220;<em>Okuyucu tedirgin olmaktan haz etmez. Tarihte aradığı, ezelden beri bildiği saçmalıklardır. Onu aydınlatmaya kalkmak, gururunu incitmek ve öfkelendirmektir. Sakın ha! Böyle bir hadnaşinaslığa yeltendiniz mi çığlığı basacaktır: &#8216;Mukaddeslerimizi ayaklar altına alıyor&#8230;</em>&#8220;</p>
<p>Cemil Meriç, Mağaradakiler&#8217;i &#8220;bitirirken;&#8221; Anatole France&#8217;tan yaptığı bu alıntıyla müphem bir hulâsaya girişerek, &#8220;kitapları -kıyasen- tersten okuyan bir kültürün çocuklarını&#8221; gerçeğin ters yüz edilmeye müsait tabiatı hakkında uyarıyor. Bu uyarı, en sonda olsa da aslında köprüden önce son uyarı olmak mahiyetini taşıyor: Ki, &#8220;ayaklar altına alınan mukaddeslerimizin&#8221; ne olduğunu, Mağaradakiler&#8217;i bitirirken belki fark edebileceğimiz &#8220;mağaramızdan&#8221; çıkarak <span id="more-15742"></span>düşünebilelim&#8230;</p>
<p>Bir anlamda &#8220;yolcu&#8221; olan entelektüel için, &#8220;Mağara&#8221;nın içiyle dışı arasında ciddî bir fark yoktur: Çünkü &#8220;zirve&#8221; için yapılan mücadelenin, sadece kavramlar arasında geçtiğini ve cenk sahasının tefekkür dünyası olduğunu bilen aydın; kendini hapsedeceği bir mağaraya doğru yürümektedir her zaman.</p>
<p>Bu gerçeklikte, Doğu ile Batı arasındaki &#8220;gelişmişlik&#8221; farkı da doğal olarak görecelidir. Belki tek ciddî fark; -mâziyle râbıtayı koparıp atan- Dil İnkılâbı gibi cebrî müdâhalelerle kendini savunma ve geliştirme olanakları epey daraltılmış olan Türkiye aydınının, mâkûl bir kompleksle yüzyüze bırakılmış olmasıdır:  Bunun açığını kapatıp ûmranda daha cesur bir rotaya girmek yerine &#8220;aşağılık kompleksine&#8221; batırılmış &#8220;merak-araştırma-okuma&#8221; yoksunlukları; mağaranın içini, dışından daha da karanlık bir hâle sokmuştur. Karanlığın aslıysa, gölgedir&#8230;</p>
<p>* * *</p>
<p>&#8220;<strong><em>Bu Ülke tohum, Mağaradakiler ağaç&#8230;&#8221;</em></strong></p>
<p>&#8220;Giriş&#8221;te Eflatun&#8217;un Devlet&#8217;inden yapılan iktibasla, &#8220;Mağaradakiler&#8221; ile neyin kast edildiğinin ipuçlarını vererek başlar eser: &#8220;<em>Dışarıdan biri konuştu mu, esirler gölgelerin konuştuğunu sanır, öyle değil mi? Kısaca, onlar için tek gerçek var: Gölgeler.</em>&#8221;</p>
<p>Ömrü boyunca hakikati kendine mes&#8217;ele edinmiş olan Cemil Meriç, duvarları hayaletlerle süslü bir mağarada yaşadığımızı ve gerçeğin bambaşka bir dünyada cereyan ediyor olabileceği tahayyülünden hareketle; enteleküalitenin, entelektüelin, entelektüalizm, entelijansiyanın izini sürer kitap boyunca: Batı&#8217;da, Doğu&#8217;da ve arada kalmış fikir coğrafyasında dolaşır sürekli. &#8220;Entelektüel kimdir? Aydın sınıf neyin peşindedir? Entelijansiya dünyaya ne verebilir? Anarşi ile ayaklanma nerede birleşir, nerede ayrılır? Hürriyet fikri, Tanzimat&#8217;ta nasıl bir anlamla yüklüydü? Terakki, bir yol değil de put mudur?&#8221;&#8230; gibi yanıtı malûm olan, olmayan bir çok mevzûya el atar;  biraz dağınık, biraz uzak, biraz kırıklarla dolu ama hep şiirsel, çekici ve kuşatıcı üslûbuyla.</p>
<p>Kendisi de bunun farkında olduğu için; &#8220;<em>Bu Ülke tohum, Mağaradakiler ağaç. Bu Ülke&#8217;deki tohumların henüz hepsi ağaçlaşmadı&#8230; Mağaradakiler; çarpık, güdük ve yerine oturmamış düşüncemizin kurşunkalemle çizilmiş bir taslağı&#8230; Belki sevimli değil ama dürüst bir kitap.</em>&#8221; der sonraları.</p>
<p>* * *</p>
<p>&#8220;<strong><em>İnsanlık aynı sefil putlara tapan bir şaşkınlar kafilesi&#8230;&#8221;</em></strong></p>
<p>&#8220;&#8230;Hakikatte mağaranın içi de dışı da bir. 150 Yıldır bir gölgeler aleminde yaşıyoruz. Kitap, kendi insanından kopan aydının trajedisi. Amacı yeraltı mağarasına bir parça aydınlık getirmek&#8230;&#8221; diyerek mağaranın dışında Avrupa ve Rusya&#8217;yı içindeyse Türkiye&#8217;yi tasvir eden ve düşünce kiliselerini reddeden Meriç, ayrıca; sofistlerden rahiplere, kapitalizmden sosyalizme, liberalizmden anarşizme, nevrozdan nihlizme, Marx&#8217;tan Ali Sûavi&#8217;ye&#8230; bir çok ismin, olgunun ve kavramın yanından yahut içinden geçirdiği okuyucuyu nefes aldırmaksızın gezdirir hakikat deryasında. Bunu, hiçbir isme/cisme kalıpçı ve teorik sıkıcılıkla yaklaşmadan; her şeyi gördüğü kadarıyla, yüceltmeden, alçaltmadan, &#8220;namuslu bir aydına yakıştığı gibi&#8221; &#8220;uzak&#8221;tan temas ederek yapar.</p>
<p>Tenkid ve yorumlarında takındığı hakikatçi, âdil ve hakşinas tavrı nedeniyle bir çerçeveye sığdırılamadığı ve belirli bir gözlüğün ardından bakmadığı için (gönüllerden olamasa da) &#8220;yörüngeler&#8221;den dışlanmış olan Cemil Meriç; her kitabında olduğu gibi (bence en doyumsuz eseri olan) Mağaradakiler&#8217;de de yine aynı yolda ilerler: Kavramları incelikle seçip, tanımları kendine has kılar, nitelemeleri âdilce belirleyerek, metodunu karşıtlıklar üstüne kurar ve doğal olarak &#8220;hakikati,&#8221; arzuladığı oranda en sarih bir tarzla ortaya koyar. Tüm bunlarla Meriç; tarihte, olaylarda ve kitaplarda dolaşırken sadece hulâsa mı ediyor? Elbette ki hayır!</p>
<p><em>&#8220;Mutlular pek mütecessis olmazlar&#8221;</em> diyen Meriç, durmaksızın soruyor, sorguluyor, fikir bombasının pimini çekip satırların arasına bırakıveriyor: <em>&#8220;Meçhûlün fethi, mâziye bağlı olanları rahatsız eder. Her tecessüs tehlikelidir&#8230;&#8221;</em></p>
<p>&#8220;<strong><em>Ne gülüyorsun? Anlattığım senin hikayen&#8230;&#8221;</em></strong></p>
<p>Aydın olmanın, entelektüalitenin, düşünebilmenin ve nihayetinde insan olmanın temel koşulu olarak gördüğü &#8220;tecessüs ışığı&#8221; adına; bir derviş ya da devrimci sabrı ve inadıyla &#8220;hayatı ve onu bütünleyen her ayrıntıyı,&#8221; mutlulukla birlikte bir kenara koyar. Bunu yaparken, Nietzsche&#8217;nin, &#8220;Hakikat olsunda varsın yaşam son bulsun&#8221; söylemine yakın bir tarzda, Dostoyevski&#8217;nin -ve yarattığı karakterlerinin- rûh dünyasında kendi acılarına bir merhem arar:</p>
<p>&#8220;<em>Zavallı dostum!&#8221; d</em>er ve kendi kendine bir yakarışla döker son sözlerini; <em>&#8220;&#8230;büyüklere yalnız acılarınla mı benzeyeceksin? Düşünce dikenli bir taç. İsa&#8217;dan Gandi&#8217;ye kadar Tanrı&#8217;ya nisbeti olan her ulu, Tanrı&#8217;ların hışmına uğradı. Tanrı&#8217;ya nisbeti olmadan Tanrı&#8217;ların hışmına uğramak, hazin&#8230;&#8221;</em></p>
<p>Artık, &#8220;mağara&#8221;yı; kendi acılarını yaşayan/yaşaması gereken okur için resmedip, terk eder. Son satırlarıyla, &#8220;aynı saçmalıkları tekrarlamaktan&#8221; hoşlanan aydınları ve bunları dinlemekten zevk duyan kitleleri mukaddes bir mağarada, mukaddes gölgeler arasında bırakır&#8230;</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/04/22/magaradakiler-ham-ama-durust-bir-magnum-opus/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/04/22/magaradakiler-ham-ama-durust-bir-magnum-opus/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Beyaz Geceler (Dostoyevski)</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/04/13/beyaz-geceler-dostoyevski/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/04/13/beyaz-geceler-dostoyevski/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 13 Apr 2011 09:35:25 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Suzan Nur Başarslan</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Dostoyevski]]></category>

		<category><![CDATA[Kitap Tanıtımı]]></category>

		<category><![CDATA[Makale]]></category>

		<category><![CDATA[Sanat]]></category>

		<category><![CDATA[edebiyat]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=15672</guid>
		<description><![CDATA[Beyaz Geceler[1], Rus yazar Fyodor Mihayloviç Dostoyevski&#8217;nin 1848 yılında yazdığı bir aşk hikâyesi. Dört gece ve bir gündüzün anlatıldığı, beyaz/aşk dolu geceleri yağmurlu, üzgün bir sabahın takip ettiği, romantik ve coşkun duygulardan hayatın gerçekliğine dönüşü anlatan bu eser, Dostoyevski&#8217;nin diğer eserlerinden farklı olarak daha coşkun bir üslubu barındırmaktadır. Gözlemleri ile tanınan Dostoyevski bu eserinde de [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/04/beyaz_geceler_dostoyevski.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-15675" title="RUSSIA" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/04/beyaz_geceler_dostoyevski.jpg" alt="" width="269" height="423" /></a>Beyaz Geceler<a name="_ednref1" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_edn1">[1]</a>, Rus yazar<em> </em>Fyodor Mihayloviç<em> </em>Dostoyevski&#8217;nin 1848 yılında yazdığı bir aşk hikâyesi. Dört gece ve bir gündüzün anlatıldığı, beyaz/aşk dolu geceleri yağmurlu, üzgün bir sabahın takip ettiği, romantik ve coşkun duygulardan hayatın gerçekliğine dönüşü anlatan bu eser, Dostoyevski&#8217;nin diğer eserlerinden farklı olarak daha coşkun bir üslubu barındırmaktadır. Gözlemleri ile tanınan Dostoyevski bu eserinde de gözlemlerini dile getirmiştir. Aşka bakış, yalnızlık, gerçek hayat ve hayal dünyası, St. Petesburg/şehir hayatı&#8230; yansıttığı gözlemlerden bazılarıdır.</p>
<p>Kahraman anlatıcı bakış açısı ile, hikâyenin ana kahramanının gözünden takip ettiğimiz bu hikâyede, sekiz yıldır St. Petesburg&#8217;da yaşayan ve ismini öğrenemediğimiz gencin yıllardır içinde yaşadığı yalnızlığı, hayâllerini süsleyen aşkını bulduğunu sanması üzerine hayal dünyasından çıkarak gerçek hayata adım atmadaki aceleciğini kendi ağzından dinleriz. Şehri çok iyi tanıyan, insanlardan çok şehirdeki evlerle, yollarla, mekânlarla arkadaşlık yapan, onları kişileştiren, St. Petersburg&#8217;u bir kadın gibi tarif eden ve bu mekânları hayâlindeki olaylarla bütünleştiren bu gencin birbirinin aynı olan günleri, bir gece nehrin kenarında ağlayan on yedi yaşındaki bir genç kız görmesi ve onunla tanışarak hayâlindeki sevgilinin suretini ona giydirmesi ile tamamen değişir. Nastenka, kör ninesi ile yaşayan, evlerinde kiracı olarak kalan ve kendisine Walter Scot, Puşkin&#8217;in kitaplarını getiren, kendisini Sevil Berberi operasına götüren kişiye âşık olan, dünyayı tanımayan, cahil bir genç kızdır. Sevgilisini beklerken tanıştığı kahramanımız <span id="more-15672"></span>ile geçirdiği dördüncü gecede, sevgilisinin kendisini terk ettiğini düşünerek yeni bir sevgiye yelken açan ama sevgilisinin dönüşü üzerine koşarak sevgilisine giden bir genç kızdır.</p>
<p>Eserin en ilginç yönü, anlattığı aşk değil, hayal dünyasında yaşayan, yalnız ve kendini sosyal hayattan soyutlamış gencin, bu aşk ile kaçırdıklarını fark etmesi, gerçek hayat-hayal dünyası karşılaştırması yaparak, bilinçli olarak tercih ettiği hayâl dünyasının tahlilini yapmış olmasıdır. Bu tahlilde kahramanımız şunları der:</p>
<p>&#8220;&#8230;şimdiye kadar yaşadığım hayatın kendisi bir suç, günahtan başka bir şey değilmiş&#8230; Ama öyle zamanlar oluyor ki, acı ve çaresizlik içinde, neredeyse&#8230; İşte öyle zamanlarda, ölünceye kadar gerçek bir hayatın bana nasip olmayacağını zannediyor, gerçek hayatla olan ilişkimi tamamıyla yitirdiğimi hissediyor ve kendimi Tanrı&#8217;nın ve insanların sevgisinden mahrum kalmış kötü bir adam olarak görüyorum. Çünkü hayâl âleminde geçirdiğim gecelerin sarhoşluğundan bir an olsun ayılmak o kadar dayanılmaz oluyor ki! Aynı zamanda, etrafımı saran insan selinin çıkardığı gürültü patırtıyı duyuyor, benim gibi rüyada olmayanların nasıl yaşadıklarını görüyorum. Ve o zaman farkına varıyorum ki, onların hayatları uydurma değil, onların hayatları benim hayâllerim gibi birden paramparça olup gitmiyor. Bilâkis, hayatları her gün yenileniyor, renkleniyor; bir saatleri bir saatlerine uymuyor. Bir de benim gibi zavallı hayâlperestin hayatına bak! Öldüresiye monoton; gölgelerin, hayâllerin, uydurma düşüncelerin esiri bir hayat&#8230; İşin en acısı, en sonunda hayâl âlemi de o çok güvendiğimiz, bitimsiz sandığımız âlem yavaş yavaş yorgun düşmeye, eski canlılığını yitirmeye başlıyor. Bütün rüyalarımızı üstüne kurduğumuz düşünceler eskimeye başlayıp yerine yenilerini de koymayınca, hayâl âlemi de yıkılıp yerle bir oluyor.&#8221;<a name="_ednref2" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_edn2">[2]</a>     </p>
<p>Bunların farkında olan kahraman, tüm bu hayâl dünyasının sebebini de açıklar bize. Sebep, yaşayabileceği tek hayatın hayâl âlemi olmasıdır, yalnızdır, ama gerçek hayatın o kadar uzağındadır ki, bu hayâl âlemini, işe yaramasa da, devam ettirmek zorundadır. Tutunacak birine ihtiyacı vardır ve onun da Nastenka olduğunu zanneder, birkaç beyaz gece yaşar karanlıklar içindeki hayatında, ama bu dünya da, tutunmak istediği kişi tarafından yıkılır.</p>
<p>Dostoyevski, diğer romanlara da bakış atarak bunların etkilerini kör nine ağzından &#8220;Ahlâka uygun kitaplar mı bunlar? Eğer ahlâk bozucu kitaplarsa asla okumana izin vermem!&#8230;&#8221; şeklinde dile getirerek romanları ahlâki olan ve olmayan şeklinde iki kısma ayırır ve romanlardan ne gibi kötülük öğrenilebileceğini &#8220;Bin bir türlü şeytanlık yavrum&#8230; Delikanlıların genç ve terbiyeli kızları nasıl baştan çıkardıklarını, evlenme vaadiyle kandırıp zevklerini aldıktan sonra sokak ortasında nasıl bıraktıklarını, böyle bir macerayla baba evini de terk etmiş genç kızların sonunda nasıl mahvolup gittiklerini. Ben bu çeşit bir sürü kitap okudum kızım, bilirim&#8230; Hem bu kötülükleri kitaplar o kadar heyecanlı ve tatlı anlatır ki, ben gece demez gündüz demez gizlice okurdum&#8230; Onun için aklında olsun, Nastenka, bu çeşit kitaplardan uzak dur.&#8221;<a name="_ednref3" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_edn3">[3]</a> cümleleriyle dile getirir ve bu bakış açısıyla ahlâki olmayan romanlara olan bakışını da dile getirmiş olur. Genç kızlar, ahlâki olmayan romanları okumamalıdır ancak nineye, genç kızlığında bunları okuduğunu söyleterek, aslında bu tarz romanların dahi insana bir bakış açısı kazandıracağını da göstermiş olur.</p>
<p>Genç kızın reddedildiğini düşündüğü zaman, aşka ve ayrılığa yönelik yaptığı tespitlerse, insan doğasına tutulmuş ayna gibidir. Bu tespitlerde şunlar söylenir:</p>
<p>&#8220;Sakın beni hoppa, maymun iştahlı bir kız sanmayın. Öyle çabucak unutacak veya ihanet edecek biri değilim. Onu bütün bir sene boyunca sevdim. Ve Tanrı şahidimdir, bir kere olsun ona ihanet etmedim. Böyle bir şey aklımdan geçmemiştir. Oysa o bütün bunları küçümsedi, ayaklar altına aldı. Duygularımla alay etti. Madem öyle, güle güle!&#8230; Ama beni incittiğini, aşkımı hiçe saydığını da unutmasın! Hayır, artık onu sevmiyorum! Ben ancak anlayışlı, cömert, nazik bir insanı sevebilirim; çünkü kendim de öyle birisiyim, dolayısıyla o bana lâyık bir adam değil. Ama yine de kötülüğünü istemiyorum, bahtı açık olsun! Hem böylesi daha iyi oldu. Ne biçim bir insan olduğunu sonradan anlasaydım, iş işten geçmiş olacaktı&#8230; Her neyse,  artık bu iş burada bitti! Ama şöyle düşünmekten de kendimi bir türlü alamıyorum: Belki ona olan aşkım diyorum, bir hayâlden ibaretti, çocuksu bir maceraperestlikti, belki de ninemin elinden kurtulmak için başvurduğum bir çarenin sonucuydu. Kim bilir, belki de ondan başka birisini sevmem için bir araçtı. Hissedebilen, beni anlayan bir adamı sevmem yazgımdı da, o sadece bir araçtı&#8230;&#8221;<a name="_ednref4" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_edn4">[4]</a>  Bunları diyen Nastenka, söylediği sözlerin üzerinden çok vakit geçmeden, eski sevgilisini gördüğü anda onun kollarına koşar; gönderdiği mektupta, sevdiklerimiz kalplerimizi kırsalar dahi onlara uzun zaman dargın kalamayız; ve unutmayın, siz de beni seviyorsunuz<a name="_ednref5" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_edn5">[5]</a>, diyerek. </p>
<p>Hikâyenin sonunda, Nastenka&#8217;nın mektubunun ardından, kahramanın ruh hali, yaşadığı odanın ihtiyarlaması, pencereden görülen karşıdaki evin köhneleşmesi, kısaca beyaz gecelerin griye ve siyaha evrilmesi ile verilmesi;  hayatımıza bakışımızda, gördüğümüz her şeyde psikolojik halimizin nasıl etkili olduğunun göstergesidir ve bu kısım, çok başarılı bir tahlil olarak karşımıza çıkar ve son cümle ile hikaye, &#8220;Tanrım, bir anlık mutluluk! Ama bir ömür boyu sürecek gerçek mutluluk!&#8230;&#8221;, hikâyenin başındaki İvan Turgenyev&#8217;in -hikâyenin ana fikri de olan- alıntı cümlesi ile birleşir ve hikâye başladığı noktada biter:</p>
<p>&#8220;Ömrü boyunca, yalnızca bir an için, senin kalbine yakın olmak için mi yaratılmıştı?&#8221;</p>
<p> </p>
<p> </p>
<hr size="1" /><a name="_edn1" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_ednref1">[1]</a> Romanın kahramanı olan genç adam <a title="St. Petersburg" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/St._Petersburg">St. Petersburg</a>&#8216;un kasvetli ve beyaz gecelerindan birinde, tesadüfen kendisi gibi yalnız olan bir genç kızla tanışır. Genç kızla beraber tüm hayallerini ve anılarını paylaştıkları dört beyaz geceyi St. Petersburg&#8217;un sokaklarında geçirir. Genç kız birkaç yıl önce tanıştığı fakat bir yıldır haber alamadığı sevgilisini beklemektedir. Genç adam ve kız geçirdikleri gecelerde birbirlerine yakınlaşırlar ve ikisi de karamsar duygularını unuttukları anlar geçirir. Üçüncü gecenin sonunda genç kız bir yıldır beklediği sevgilisini bulur ve hikâyenin kahramanı ile arasında başlayan zarif aşkı yine zarifçe bitirerek sevgilisine döner. Kitabın kahramanı olan genç adam ise yine eskisi gibi hayalperast yaşantısına geri döner. http://tr.wikipedia.org/wiki/Beyaz_Geceler_%28%C3%B6yk%C3%BC%29</p>
<p><a name="_edn2" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_ednref2">[2]</a> Beyaz Geceler, Dostoyevski, Akvaryum yayınevi, çev: Zeynep Güleç, ss: 35.</p>
<p><a name="_edn3" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_ednref3">[3]</a> Beyaz Geceler, Dostoyevski, Akvaryum yayınevi, çev: Zeynep Güleç, ss: 42-43.</p>
<p><a name="_edn4" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_ednref4">[4]</a> Beyaz Geceler, Dostoyevski, Akvaryum yayınevi, çev: Zeynep Güleç, ss: 71-72.</p>
<p><a name="_edn5" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_ednref5">[5]</a> Beyaz Geceler, Dostoyevski, Akvaryum yayınevi, çev: Zeynep Güleç, ss: 78.</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/04/13/beyaz-geceler-dostoyevski/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/04/13/beyaz-geceler-dostoyevski/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Anayasa toplantıları-2</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2010/10/19/anayasa-toplantilari-2/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2010/10/19/anayasa-toplantilari-2/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 19 Oct 2010 21:24:42 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Konuk Yazar</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Makale]]></category>

		<category><![CDATA[Yeni Anayasa]]></category>

		<category><![CDATA[Özgürlükler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=12917</guid>
		<description><![CDATA[İbrahim Becer
Anayasa toplantılarının ikinci ayağı için bu pazar yine Şirince Köyünde Ali Nesin ve Sevan Nişanyan&#8217;a misafirdim. Katılımın yine beklenen kadar olmaması Sevan Usta&#8217;yı haklı olarak endişelendirse de &#8221;belki de böylesinin daha iyi olduğu&#8221; söylemi daha ağır bastı. Böylesi daha iyi olabilirdi çünkü nitelik ve niceliğin birbirini dengeleyemediği bir ortam olabilirdi. Belki de katılımcılardan biri veya [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/10/sirince.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-12920" title="sirince" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/10/sirince-248x300.jpg" alt="" width="248" height="300" /></a>İbrahim Becer</em></strong></p>
<p>Anayasa toplantılarının ikinci ayağı için bu pazar yine Şirince Köyünde Ali Nesin ve Sevan Nişanyan&#8217;a misafirdim. Katılımın yine beklenen kadar olmaması Sevan Usta&#8217;yı haklı olarak endişelendirse de &#8221;belki de böylesinin daha iyi olduğu&#8221; söylemi daha ağır bastı. Böylesi daha iyi olabilirdi çünkü nitelik ve niceliğin birbirini dengeleyemediği bir ortam olabilirdi. Belki de katılımcılardan biri veya birkaçı ortamı provoke edebilirdi.</p>
<p>Böylesi daha kötü olabilirdi çünkü; gerçekten kaliteli fikirlere ne kadar ihtiyaç olduğu iki ustanın varlığına rağmen kendini hissettiriyor. Belki de coğrafi olarak çok yakınlarımızda bulunan ve gerçekten fikirleriyle bize mihmandarlık edecek insanlar iki adım ötemizde olabilirlerdi. Böyle insanlara da her zamankinden fazla ihtiyacımız olduğu su götürmez bir gerçek.<span id="more-12917"></span></p>
<p>Hoş, yer seçimi konusunda gerek Ali Nesin&#8217;in, gerek sevan Nişanyan&#8217;ın tercihi göz önünde bulundurulunca yapılan toplantının biraz da &#8220;meraklısına&#8221; olduğunu daha rahat anlayabiliyorsunuz. Çünkü Nişanyan Konaklarına gitmek için tırmanmak, Nesin matematik köyüne gitmek için de yeşilin gökyüzüyle cilveleştiği ıssız bir yolu kullanmak zorundasınız.</p>
<p>Başarıya giden yolun her daim dar ve engebeli olduğunu düşününce bu kadar zorluk meraklısı için zor olmamakta zaten. Gerçi bu hafta sayımız bir miktar artmakta. Sevan Usta&#8217;nın dediğine göre, Ak Parti İzmir Gençlik Kollarından yaklaşık kırk kişi bu hafta sonu bizimle olacaklarmış. Umarım özlenen nicelik, istenen niteliği getirir.</p>
<p>Ali Nesin&#8217;in henüz yaşını doldurmamış oğlu Turna&#8217;nın annesinin kucağında izlediği toplantıda, yine Turna&#8217;nın kendisinden tüm rol çalma girişimlerine karşın Sevan Usta, değişen katılımcıları göz önünde bulundurarak geçen haftadan devam etmeyi teklif etti.</p>
<p>          Doğrusu da buydu ve davete icabet ettik&#8230;</p>
<p>          Sevan Usta, söze Anayasa&#8217;nın 66. Maddesinin tam bir fecaat olduğu görüşünü dillendirerek başladı. Hani şu: &#8220;Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk&#8217;tür&#8221; diye başlayan ve devamı gelen madde. Bu cümlenin sert bir cümle olması ve kesin hüküm içermesi diğer konularda da önümüze çıktı. Bu maddeye nispetle Sevan Usta&#8217;nın getirdiği alternatif maddeler daha soft bir geçişi öngörmekte.</p>
<p>          Yıllarca herkesin dikkatini çeken bir konu olan Anayasa&#8217;da laikliğin tarifinin olmaması Sevan Usta&#8217;nın da ilgisini çekmiş olmalı ki üzerinde pek de şerh düşülemeyecek olan şöyle bir madde hazırlamış Usta:  &#8220;<strong>Kamu hizmetinde herhangi bir dine ayrıcalık tanınamaz. Toplumca tanınan din ve mezheplerden herhangi birinin ifade ve ibadeti kısıtlanamaz. Bu din ve mezheplerin mensupları, inanç ve geleneklerine aykırı davranmaya zorlanamaz.&#8221; </strong></p>
<p><strong>          </strong>Birinci cümle konusunda hemen herkes hemfikir olmakla beraber takip eden cümlelerde iki ayrı şerh düştü Katılımcılar. Bunlardan ilki <em>&#8220;toplumca tanınan din ve mezhep&#8221;</em> kavramının ucu açık bir kavram olduğu görüşüydü. Belli bir sayıya ulaşması mı gerekiyordu toplumca tanınmak için sorusu atıldı ortaya. Usta&#8217;nın bu soruna bulduğu cevap mahkeme kararlarının yeterli olacağıydı. Arkasından gelen &#8220;inanç ve geleneklere aykırı davranmaya zorlanamaz&#8221; maddesinde de benzer şerhler düşülünce Usta bu meselelerin akıl dairesinde ve komplekslerden sıyrılarak çözülebileceğinin işaretini bir örnek üzerinden verdi. Katılımcılardan birinin verdiği, &#8220;türbanlı bir doktorun erkek hasta ile ilgilenip ilgilenmeme durumu&#8221; üzerine Usta da bir örnek verdi. Kanada Polis departmanında görevli Sih (Hintli) polislerin geleneksel kıyafetler içinde görev yapma isteği üzerine işin hukuk yoluna aksetmesini ve kazanan tarafın Sih unsurları olduğu örneği ilginçti. Usta&#8217;nın anlattığına göre bu polisler halen Kanada&#8217;da başlarında geniş kavukları ve bellerinde teneke kılıçları olduğu halde görev yapmaktaymışlar.</p>
<p>          Tabi ki bu madde üzerinde tartışırken acı bir gerçekle de yüzleşmek zorunda kaldık. Mesela Sevan Nişanyan bu Ülkede böyle bir tecrübe yaşayamazdı. Çünkü azınlık unsurların bu Ülkede memuriyet hakkı olmadığı gerçeği bir an için aklımızdan çıkmıştı.</p>
<p>          Sonrasında Usta&#8217;nın hazırladığı maddeler üzerinden gitmeye devam ettik. Bir diğer madde şöyleydi: <strong>&#8221; Dini kuruluşlara kamu bütçesinden ayrılan pay, o din veya mezhep unsurlarının genel nüfusa oranını geçemez&#8221;.</strong> Bu madde adil bir madde görülmekle birlikte bana göre şu anki Türkiye pratiğiyle bire bir örtüşmemekte. Şöyle ki, Eğer Diyanet İşlerinden veya Devletten diyelim para alırsanız veya bir şekilde akçeli işlerinizi Devletle görmeye kalkarsanız gün gelip aynı Devletin peyki olabilme ihtimaliniz de o nispette çoktur. Ama tehlikenin daha da büyüğü, bu etnik unsurların yaşaması kuvvetle muhtemel olan hayal kırıklığıdır kanaatimce. Aleviler veya azınlık dinine mensup olan vatandaşların Türkiye&#8217;de Sünni Müslümanlara pozitif ayrımcılık yapıldığı iddiasına samimiyetle katılıyorum ama yine de atladıkları bir konu var. Türkiye&#8217;de Diyanet İşleri Başkanlığı tarihinin hiçbir döneminde Müslümanların yönünü döndüğü bir kıble olmamıştır. Belki içinde çok değerli Din adamlarını barındırıyor olabilir ama ben yakın bir dönemde Diyanet İşlerinin bir <em>&#8220;içtihat makamı&#8221;</em> rolüne soyunduğunu hatırlamıyorum. Güncel olduğu için iki örnek vermek isterim; Başörtüsü konusunda Ali Bardakoğlu bir açıklama yaptı geçende, hatırlarsınız. Ne dedi Hazret: Başörtüsü konusu siyasilerin çözeceği bir konuymuş. Paradoksun ebatlarını daha iyi gözler önüne sermek için devam ediyorum ve şu soruyu soruyorum: Eğer bir Müslüman&#8217;ın sorununu, bir diğer Müslüman kurum çözmeyecekse ve dahi topu taca atmak yoluna tevessül edecekse, ki yapılan budur, aranan kanın gerçekten bu kurum olduğuna inanır mısınız Siz? Bu soruna en azından köşelerinde yer ayıran, destekleyen insanların arasında ateist var, sosyalist var, Marksist var ama Diyanet İşlerinden bir yetkili yok. Sizce de garip değil mi?</p>
<p>          Aslında bana göre garip değil. Çünkü, kendilerine en yoğun baskı uygulanan dönemde dahi kendi yanlarında görme bahtiyarlığına eremedikleri bu kurumu Ümmet içtihat makamı olarak tanımıyor. Peki, bu Kurumun Alevileri, ateistleri bağrına basacağı garantisini kim veriyor? Ya bu kurumun bu inançların inananlarına nasıl bir hizmet götüreceği sorunsalı ne olacak? Hazır yeri gelmişken ikinci örneği de vereyim: Ulusal basında okumuşsunuzdur; Diyanet İşleri, Çanakkale&#8217;de bir Alevi Köyüne cami yaptırıyor. Bu iş için yetmiş milyar da para harcıyor. Uzatmayayım, Camide görevli Din görevlisi dört yıl boyunca tek başına namaz kılıyor.</p>
<p>          Ben burada değişik bir bakış açısına sahibim. Ne kadar kabul görür bilmiyorum. Şöyle ki; Avrupa&#8217;da Devletin karşısında Dini güçlü kılan kılan kiliselerin yüzlerce yıllık geçmişinden, kendi okullarının, hastanelerinin, gazetelerinin olmasından bahsederiz değil mi? Türkiye&#8217;de Nur Cemaatinin aynı paralelliği göstermek konusunda ne kadar emin adımlarla ilerlediğinin fakında mısınız? Ya da şöyle sorayım daha iyi anlaşılması için: Ali Bardakoğlu&#8217;nu herhangi bir yurt dışı gezisinden dönüşte, hava limanında karşılayan bir Müslüman hatırlıyor musunuz? Esas soru şimdi geliyor; Fethullah Gülen&#8217;in Amerika&#8217;dan dönüşünü ve o hava limanında yaşanacak olanları tahayyül edebiliyor musunuz? Nur Cemaati Türkiye&#8217;de bunu başardı Saygıdeğer Okur. Güçlü bir yapılanmayla kendini Devletin karşısında konumlandırabildi. Darısı diğer inançların başına diyeceğim de o cesareti göremiyorum.</p>
<p>          O cesareti göremiyorum çünkü, Nur Cemaati bir gerçeği açık açık dillendirmese de farkındaydı. <strong>&#8220;Ayıyla gerdeğe giren dikkat etmek zorundadır&#8221;.</strong> İskilipli Atıf da dahil olmak üzere yakın tarihten çok sayıda referans bulabilirdi Cemaat bu konuda, ama gerek yoktu. Şu anda mezar yeri dahi bilinmeyen Said Nursi bile tek başına referans olmaya yeter de artar bile. Cemaat, bu yüzden ritüellerini yaşamak için Devlet&#8217; ten icazet almayı geçin, akıl sorma yoluna bile gitmedi.</p>
<p>          Alevilerin veya başka inanç kurumlarının Nur Cemaati pratiğinden öğrenecekleri çok şey olduğu kanaatindeyim. Fakat özellikle Alevilerin şunu iyi bilmesi gerekir ki, Diyanet İşleri onların sandığı gibi Sünni Müslümanlar üzerinde çok büyük bir otorite değildir.</p>
<p>          Toplantının bu başlığının sonunda geldiğimiz nokta da bu oldu. Diyanet hiçbir zaman çok güçlü bir kurum olmamıştı. Bu çağdaysa pasifize edilmesi gerekmekteydi. Onu pasifize etmek için de kimse dışarıdan gelemeyeceğine göre kurumlar güçlenmeliydi. Ayrıldığımız tek nokta, benim bu sürece Devletin müdahil olmamasını istemem.</p>
<p>          Bu başlığı burada kapatıyoruz Saygıdeğer Okur. Ha, son olarak Sizi Sevan Usta&#8217;nın hepimizi gülümseten cümlesiyle uğurlayayım: &#8221; Ben inanmış bir ateist olarak İslam&#8217;dan yanayım. Çünkü İslam olduğu müddetçe, etrafımda inançlı insanlar olduğu müddetçe soyulma ihtimalim daha düşüktür. Hatta ben bu iş için cebimden bir pay bile ayırabilirim&#8221;.</p>
<p>          Bir sonraki konu başlığımız yerel yönetimler. En azından bi el atıverin saygıdeğer Okurlar. Ufuk açıcı yorumlarınıza hiç olmadığı kadar ihtiyaç var çünkü.</p>
<p>          Kalın sağlıcakla&#8230;</p>
<p> </p>
<p style="text-align: right;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak-laiklik.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-11326" title="kapak-laiklik" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak-laiklik.jpg" alt="" width="176" height="273" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/alaturka_laiklik.pdf" target="_blank"> Alaturka Laiklik: “Beni bir bir sen anladın, sen de yanlış anladın!”</a></strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak.jpg"></a>Türkiye Cumhuriyeti’nde Alevîlere zorla Sünnî İslâm öğretilirken Sünnîlerin başörtüsü devlet dairelerinde yasak. Türk Ordusu’nun istihbaratı camileri ve namaz kılanları fişliyor. Hristiyan Ermenilerin ne kiliseleri, ne yetimhaneleri ne de cemaat lideri seçimleri özgürce yapılamıyor. Rumların ruhban okulları özgür değil. Yahudiler diğer gayrı Müslimler gibi askerde ayrımcılığa uğruyor. Ateistlerin kitapları, internet siteleri yasaklanabiliyor, kapatılabiliyor. Gayrı Müslimlerin alın teriyle biriktirdikleri vakıf malları 1970′lerde gasp edildi, hâlâ geri verilmiyor.</p>
<p>Sahi Laiklik neye yarıyor? Bu kitap son yıllarda Türkiye’nin gündemine gelen, birbirinden ayrı gibi duran ama çekirdeğinde <strong>Yobaz Laiklik Meselesini</strong> barındıran konuları ele alıyor.<a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/alaturka_laiklik.pdf" target="_blank"><strong>Buradan indirebilirsiniz.</strong></a></p>
<p style="text-align: right;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin_ak_kitabi.pdf" target="_blank">Liberalizmin Ak Kitabı</a></strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin_ak_kitabi.pdf" target="_blank"><img class="alignleft" title="liberalizmin-ak_kitabi" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin-ak_kitabi-221x300.jpg" alt="" width="133" height="221" /></a>1930 model bir ulus-devletin, bir <strong>“devlet babanın”</strong> çocuklarıyız. Son derecede <strong>“Millî”</strong> bir eğitim gördük, öğrenim değil. Hayatta işimize yarayacak meslekî bilgileri ya da eleştirel bir bakışı öğrenmedik <strong>“millî”</strong> okullarda. <strong>“Varlığımızı Türk varlığına armağan etmek”</strong> için eğitildik, eğilip büküldük.</p>
<p>Liberallerin dilinden düşmeyen <strong>“Bireysel haklar ve özgürlükler”</strong> bizim gibi Kemalist çamaşırhanelerde yıkanmış beyinler için çok yeni. Türkiye’de yaşayan insanların ulus-devlet boyunduruğundan kurtulmasında önemli bir rol oynuyor liberaller. Biz de <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin_ak_kitabi.pdf" target="_blank">bu kitapta </a>liberalizmin temel tezleriyle uyumlu, bu fikir akımına doğrudan ya da dolaylı destek veren makaleleri birleştirdik. <strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin_ak_kitabi.pdf" target="_blank">Buradan indirin.</a></strong></p>
<p><strong></strong></p>
<p style="text-align: right;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank"><strong>Liberalizmin Kara Kitabı</strong></a></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank"><strong><img class="alignleft size-medium wp-image-10169" title="liberalizmin_kara_pt" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_pt.jpg" alt="" width="165" height="288" /></strong></a>Liberalizm asırlardır bir çok aşamalardan geçmiş, tarihi olaylarla kendisini imtihan etmiş bir düşünce geleneği. Değişmiş yanları var ama sabitleri de var. Bu sabitlerin içinde liberalizmin tehlikeli yönleri hatta YIKICI UNSURLARI da var. Bunları ortaya çıkarmak için “doğru” soruları sormak ve liberal perspektifte kalarak yanıt aramak gerekiyor… Büyük bir kısmı bu gelenekten olan düşünürlerin fikirlerinden istifade ederek liberalizmin kusurlarını ele alıyoruz bu kara kitapta: Adam Smith, Mandeville, John Stuart Mill, Hayek, Friedman, Röpke, Immanuel Kant, Alexis de Tocqville, John Rawls, Popper, Berlin, Mises, Rothbard ve Türkiye’de Mustafa Akyol, Atilla Yayla, Mustafa Erdoğan…</p>
<p>Liberallere, liberalimsilere ve anti-liberallere duyurulur.</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank"><strong>Buradan indirebilirsiniz.</strong></a></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2010/10/19/anayasa-toplantilari-2/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2010/10/19/anayasa-toplantilari-2/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Kemalizmin Zararları(7): İnsanları dağlarda gezdirir</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2010/10/17/kemalizmin-zararlari7-insanlari-daglarda-gezdirir/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2010/10/17/kemalizmin-zararlari7-insanlari-daglarda-gezdirir/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 17 Oct 2010 21:21:22 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Sevinç Gül</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Kemalizmin Zararları]]></category>

		<category><![CDATA[Makale]]></category>

		<category><![CDATA[Yobaz Laikler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=12784</guid>
		<description><![CDATA[
Share on Facebook]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.vidyolife.net/dagdaki-ataturk-silueti/" target="_blank"><img class="alignnone size-medium wp-image-12788" title="ataturkculuk_nedir1" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/10/ataturkculuk_nedir1.jpg" alt="" width="273" height="202" /></a></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2010/10/17/kemalizmin-zararlari7-insanlari-daglarda-gezdirir/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2010/10/17/kemalizmin-zararlari7-insanlari-daglarda-gezdirir/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Savaş Oyunu</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2010/09/09/savas-oyunu/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2010/09/09/savas-oyunu/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 09 Sep 2010 18:01:05 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Özlem Yağız</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>

		<category><![CDATA[Makale]]></category>

		<category><![CDATA[Terör]]></category>

		<category><![CDATA[vicdan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=11192</guid>
		<description><![CDATA[Önce Aktütün saldırısının görüntüleri düşüyor ekranıma. Hani şu 17 askerin öldürüldüğü 20 nin üzerindeki askerin yaralandığı PKK saldırısı. Çok tartışılmıştı Türkiye basınında. Saldırının ihbarının bir ay öncesinden yapıldığı, saldırı öncesi hava araçlarının gelen PKK grubunu saniye saniye tespit ettiği, buna rağmen hiçbir önlemin alınmadığı, saatlerce karakola yardım gitmediği söylenmişti.
 Kaç kişi olduklarını kestiremiyorum ama kalabalık bir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignleft" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2007/10/cnn1.jpg" alt="" width="223" height="182" />Önce Aktütün saldırısının görüntüleri düşüyor ekranıma. Hani şu 17 askerin öldürüldüğü 20 nin üzerindeki askerin yaralandığı PKK saldırısı. Çok tartışılmıştı Türkiye basınında. Saldırının ihbarının bir ay öncesinden yapıldığı, saldırı öncesi hava araçlarının gelen PKK grubunu saniye saniye tespit ettiği, buna rağmen hiçbir önlemin alınmadığı, saatlerce karakola yardım gitmediği söylenmişti.</p>
<p> Kaç kişi olduklarını kestiremiyorum ama kalabalık bir gerilla grubu ağır ağır silahlar ve yanlarındaki eşeklere yüklenmiş roketatarlarla ilerliyor dağ yollarında. Sakin, telaşsız. Sanki bir hafta sonu gezintisine<span id="more-11192"></span> çıkar gibi. Epeyce uzun yürüyüş faslından sonra dağın tepesine varıp konuşlanıyorlar. Saldırı başlıyor. Dağın tepesinden yamacındaki karakola doğru artarda düşen bir alev yağmuru gösteriliyor uzun uzun. Karakol müthiş savunmasız, açıkta. Görüntülerde fazlaca bir konuşma yok sadece roketlerin vınlamaları, aralıksız yağan ateş ve aşağıdan yukarı mukabele etmeye çalışan karşı ateş&#8230; Ekran başında otururken sanki gördüğüm şeylerin gerçeklikle alakası yok gibi geliyor. İnternet üzerinden bir savaş oyunu oynanıyor. Mümkün olduğu kadar kurbanı görmeyen, göstermeyen bir oyun bu. Ortalıkta insan yok. Yanan vücutlar, parçalanan askerler, kan, ah anam sesi, inleme, öldürülen askerin yanı başındaki belki cebindeki çocuğunun ya da sevdiğinin fotoğrafı. Hiçbir şey! Sadece aşağıda baraka misali karakol binaları var. Ve birkaç farklı noktadan hedefi vurmaya çalışan  ışık huzmeleri. Seyrederken ayrıntılara takılmaya başlıyorsunuz. Bazı roket atarlar diğerlerine nazaran çok isabetli atışlar yapıyor mesela. Tam on ikiden vuruyor &#8220;hedefi&#8221;. Bazıları biraz daha salla pati. Sonra aşağıdan açılan ateşin dağın tepesine pek ulaşmadığını görüyorsunuz. Ve gitgide havanın karardığını, bulutlandığını. Hiçbir yardımın gelmediğini. Karakol binaları yavaş yavaş yanmaya başlıyor, aşağıdan açılan ateş gitgide seyrekleşiyor sonra ve nihayet sona eriyor. Çekimi yapan gerillalar kısa cümleler ile çekime dair teknik ayrıntıları konuşuyor en sonda. Hani neredeyse Gameover denilip bitecek bir oyun bu. İçinde &#8220;insan&#8221; yok, ölen yok, saldıran gerilla grubundan da 5 kişi ölmüş. Tabi ki onlar da yok.</p>
<p> Bir gün sonra başka bir görüntü ile karşılaşıyorum internet denilen o göz kamaştırıcı çöplükte. Bu sefer önüme gelen bir video klip. Örgüte kadın gerilla kazandırmak amacı ile hazırlanmış besbelli.  Başlık olarak &#8220;Örgütlenen Ve Özgürleşen Kadın Yaşamda Zafer Demektir&#8221; yazılmış. Ne veciz ama! Klip 2004 yılında çekilmiş. Acaba bu örgütlü ve özgür kadınların kaçı bugün hayatta. Klip boyunca çok güzel bir sesle bir kadın şarkıcı nefis bir türkü söylüyor. Bir sürü kadın gerilla görüntüleri geçiyor ekrandan. Ortalama 15-20 yaş arası. Sanmıyorum daha büyük olan yoktur. Hep gülümsüyor gerilla kızlar fotoğraflarda. Birlikte halay çekiyorlar, çay içiyorlar, silahlı eğitim alıp silahları ile dağlarda geziyorlar ama hep gülümsüyorlar. Sanki silahlı bir örgüte, ölüme ve öldürmeye değil dağlara piknik yapıp çay içmeye ve kadın kadına eğlenmeye çıkmışlar. Tabi ki görüntülerde kasvet yok, ölüm yok, ceset yok. Sonra arayan mevlasını da belasını da bulur derler ya bunun gibi başka klipler de görüyorum art arda. Hep aynı minvalde. Eğitim alınıyor, güzel türküler söyleniyor, halaylar çekiliyor, gerillayı, mücadeleyi öven marşlar okunuyor. Gülümseyen yüzler,  dostça kucaklaşmalar, en fazla aynı bizim televizyonlardan üzerimize fışkıran komando eğitimini öven, özendiren propaganda görüntüleri kadar savaş ile ilgili bir şeyler gösteren görüntüler&#8230; Bazen kendini yakan ya da ölen bir kadın militana ki onlar da şehit diyor, övgü dolu ağıtlar. Ama o görüntülerde bile ölenler en masum, gülümseyen, kararlı halleri ile fotoğraflanmış, mesela gün batımında Apo ile karşılıklı bakar gibi photoshoplanmış.</p>
<p> Evet propaganda kasetleri bunlar. Evet bir yönüyle hani sakız gibi bazılarının dillerine pelesenk ettiği şekilde &#8216;kandırmaya&#8217; hizmet etmekte. Kim ne derse desin, dağa çıkan gençlerden oluşturulmuş böylesine romantik, sevimli, ateş başı halay ve çay sohbeti görüntülü kliplerde eğer parçalanan bedenler, paramparça ettikleri bedenler ve ailelere düşen acılar gösterilmiyorsa onlar kandırma işlevi görüyordur başka bir şey değil. Tıpkı öldürülen her asker cenazesinde şehitler ölmez vatan bölünmez diye bağıran kitlenin, on çocuğum olsa da onunu vatan yoluna feda ederim demesi beklenen ana babaların, ağlaması yasaklanmış acılı ailelerin görüntüleri gibi sadece ve sadece bir simülasyon bunlar da. Biliriz ki hiçbir anne baba zorunlu kalmasa hani bir yolunu bulabilse değil on çocuğunu feda etmek çocuğunun serçe parmağını kaybetmemesi için her şeyini verir. Ama onlarca yıldır bunu seyrederiz: Onlarca yıldır her cenaze töreninde sanki ülkeyi bir tür sadomazoşist insan grubu ele geçirmiş de çocuklarını biteviye öldürtmek istermiş &#8220;dağdaki son terörist ölünceye kadar&#8221; bunun için yalvarırmış gibi pis bir tiyatro izler dururuz.</p>
<p> Doğru propaganda kasetleri bunlar. 15-16 lı yaşlarda doğduğundan beri kimliği, dili, düpedüz aşağılanmış, okudukları okullarda kendisi olmak istedikçe dayaklar yemiş, bir bir sevdiklerinin, dostlarının fail-i meçhul olduklarını görmüş bir halkın çocuklarının ben de o görüntülerde adına türküler yakılan güzel yüzlü, mağrur, gülümseyen, halaylar çeken, bir amaç uğruna kenetlenmiş gerillalar gibi olabilirim, burada hiçbir şeyim ama dağlarda çok şey olabilirim, ölsem bile benden geriye sopalanmış, gururu, kimliği, ümitleri dövülmüş bir silik genç değil adına türküler yakılan, klipler çekilen bir efsane kalır hayali ile ateşe koşan pervaneler misali dağlara koşması hedeflenmiş. Evet bu kliplerin içinde gerçek insan yok üstelik Nişantaşı&#8217;ndaki süslü, cezbedilmesi hedeflenen kitleyi dükkana çekecek plastik mankenler kadar sahiciler. Açlık, susuzluk, cinayet, tehdit, korku, hasret, ceset, kan, yanık insan kokusu, evlat acısı, baba özlemi hiçbir şey yok.</p>
<p>  Ama emin olun bu kasetlerin gücü yıllar yılı mücadele ettikleri iktidarın onlara yönelik yayınlarının etkisi yanında da hafif kalır.</p>
<p> Cesedine işkence edilen, çükünün nevi araştırılan gerillaların, canlı yayınlarda şen şakrak sergilenen &#8220;operasyon&#8221; görüntülerinin, malum basında en şöhretli kalemler tarafından &#8220;go yanki kim tutar seni&#8221; tarzı kaleme alınmış yazıların, google&#8217;a girip PKK lı avı yazdığınızda karşınıza çıkan yüzlerce &#8220;av&#8221; haberinin, yıllar yılı ölü ele geçirilen PKK lı görüntülerinin, kelepçelerle sıraya dizilmiş onca KCK&#8217;lının fotoğrafının, gururu kırılmış bir halkın gençlerinin kalbinde oluşturacağı öfkenin ve depremlerin yanında, ateş başında türkü söyleyip halay çeken gerillanın özendiriciliğinin lafı mı olur?</p>
<p> Bu ülkede 30 bin civarında ölen PKK lının, binlerce faili meçhul cinayetin olduğunu ve halen dağlarda binlerce militanın dolaştığını artık hepimiz biliyoruz. Bu insanların belki yüz binlerce aileye değen hayatları var. Birileri için ‘dağlarda öldürülmesi gereken en son terörist olan&#8221;  insanlar beğenelim ya da beğenmeyelim başka birilerinin oğlu, kızı, ağabeyisi.</p>
<p> Çok kanlı rezil bir savaş oyunu oynanıyor. Kürt ve Türk ağababalar ekran başında joysticklerini sağa sola hareket ettirir ve hedefe kenetlenmiş bir embesil çocuğun zafer çığlıklarını atarken karakol binalarında, dağ yollarında daha hayatının başında gençler parçalanıyor toprağa karışıyor. Hayatta iken kimsenin umurunda olmayan  gençler birer ölü gerilla ya da asker olduklarında bir namazlık saltanatı olacak nesneler sadece onları bu savaş oyununun içine sürenlerin gözünde.</p>
<p> Savaşın baronları bu kanlı oyunun içindeki gençleri alabildiğine şeyleştirebilir, daha ve daha çok öldürmedikçe bu oyunda yeterli puanı toplamayacağını düşünebilir. Ama bizler İNSANIZ!  Aktütün&#8217;de yanan binaların içindeki askerlerin de, 15-16 yaşında dağlara koşan Kürt gençlerinin de birer animasyon karakteri değil insan olduğunu hissedebilir onları yaşatmayı hedefleyebilecek şekilde kalbimizi, dilimizi ve vicdanımızı yönlendirebiliriz.</p>
<p> Savaş çığlıkları atmak için  fırsat kollayanlara inat bizler mesela Kandil&#8217;den gelen gerillaların karşılanmasındaki o coşkunun bir zafer çığlığı değil yıllardır evlatları dağlarda ölüme ve öldürmeye gitmiş ailelerin belki geleceğe dair kavuşma ümidi olduğunu, bu ümidin savaş çığırtkanları tarafından yok edildiğinde bir sonraki barış sürecinin çok daha sancılı olabileceğini pekala da sezebiliriz.(dik)</p>
<p>  Bir şekilde artık  insanı insan olarak gören ve yok etmeye değil yaşatmaya şartlanan bir dilin, zihniyetin arayışına girmemiz gerekiyor.</p>
<p> Onlar kanlı joysticklerinin başında &#8220;şanlı tarih&#8221; hikayeleri yaza dursunlar, bizler bu oyuna dahil olmayı ret etmeliyiz çok geç olmadan.</p>
<p> Karşımızdaki <strong>insanı</strong> görmekle başlayacak her şey!</p>
<p> </p>
<p>Bu makale ilginizi çektiyse&#8230;</p>
<p style="text-align: right;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/turkiye_bolunur_mu.pdf" target="_blank"><strong><span style="color: #0066cc;">Türkiye bölünür mü?</span></strong></a></p>
<p><em><a href="http://www.derindusunce.org/img/turkiye_bolunur_mu.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><img class="size-medium wp-image-8409  alignleft" title="tr_bolunurmu" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/tr_bolunurmu-195x300.jpg" alt="" width="128" height="195" /></span></a>“Bebek katili! Vatan haini!…”</em> PKK terörünü lanetliyoruz ama devlet eliyle işlenen suçlara karşı daha bir toleranslıyız.  <strong>“Kürtler ve Türkler kardeştir”</strong> diyenlerin kaçı <strong>“sen benim karde<em>ş</em>imsin”</strong>  demeyi biliyor Zaza, Sorani, Kurmanci dillerinde? Ülkemizin terör sorunu ne PKK ne de Kürt kimliğiyle sınırlanamayacak kadar dallandı, budaklandı. Bazı temel soruları yeniden masaya yatırmak gerekiyor: (*) Kürtler ne istiyor? (*)  İspanya ve Kanada etnik ayrılıkçılıkla nasıl mücadele etti? (*) PKK ile mücadelede ne gibi hatalar yapıldı? (*) İslâm ne kadar birleştirici olabilir? Töre cinayetlerinden Kuzey Irak’a terörle ilgili bir çok konuyu ele aldığımız 267 sayfalık bu kitabı ilginize sunuyoruz. <a href="http://www.derindusunce.org/img/turkiye_bolunur_mu.pdf" target="_blank"><strong><span style="color: #0066cc;">Buradan indirin.</span></strong></a></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2010/09/09/savas-oyunu/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2010/09/09/savas-oyunu/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Filistin Karikatürleri&#8230; Hanzala ve bir klip</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/11/05/filistin-karikaturleri-hanzala-ve-bir-klip/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/11/05/filistin-karikaturleri-hanzala-ve-bir-klip/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 05 Nov 2009 06:35:26 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Özlem Yağız</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Makale]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=7137</guid>
		<description><![CDATA[İki gün önce Balfour Deklerasyonu&#8217;nun yıl dönümüydü.Yani Filistin&#8217;in felaketine giden sürecin baslangıcı.
 Klipteki karikaturlerin cizeri Naci el Ali 1987 yılında ingiltere&#8217;de mossad tarafından öldürülmüş bir sanatçı. Karikatürlerdeki arkası dönük resmedilen çocuk; Hanzala Naci el Ali nin meşhur karakteri. Naci el Ali vatanından sürgün edildiği yıllardaki yaşında çiziyor Hanzala yı hep. Ve Filistin özgürlüğüne kavuşana kadar Hanzala [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>İki gün önce Balfour Deklerasyonu&#8217;nun yıl dönümüydü.Yani <a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Balfour_Deklerasyonu,_1917" target="_blank">Filistin&#8217;in felaketine giden sürecin baslangıcı</a>.</p>
<p> Klipteki karikaturlerin cizeri <a href="http://www.bydigi.net/biyografi/65303-filistinli-karikaturist-naci-salim-el-ali-ve-hanzala-lutfenbakiniz.html" target="_blank">Naci el Ali </a>1987 yılında ingiltere&#8217;de mossad tarafından öldürülmüş bir sanatçı. Karikatürlerdeki arkası dönük resmedilen çocuk; Hanzala Naci el Ali nin meşhur karakteri. Naci el Ali vatanından sürgün edildiği yıllardaki yaşında çiziyor Hanzala yı hep. Ve Filistin özgürlüğüne kavuşana kadar Hanzala yüzünü dönmeyecek diyor. sanirim 4000 civarı karikatürde Hanzala hep sırtı dönük fakir bir çocuk olarak resmedilmiş. Hiçbir zaman büyümüyor ve yüzünü dönmüyor.</p>
<p>Hanzala kendini şöyle anlatır:</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;Sevgili okur,<br />
Kendimi tanıtmama izin verin. Benim adım Hanzala. Babamın adı önemli değil. Annemin adı Nakbah ve kızkardeşime de Naksa adını koydular. Ayakkabı numaramı bilmiyorum çünkü hiç giymedim. 5 Haziran 1967&#8242;de doğdum. (Birinci Arap-İsrail savvaşından sonra Filistin topraklarının geri kalanının İsrail tarafından işgal ve ilhakının duyurulduğu tarih.)</em>
</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>Milliyetim: Filistinli değilim, Ürdünlü değilim, Kuveytli değilim, Lübnanlı değilim, Mısırlı değilim, hiç kimse değilim. Kısaca, bir kimlik kartım yok ve herhangi bir memleketten olmakla de ilgilenmiyorum. Ben yalnızca bir Arabım.</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;Naci ile tesadüfen karşılaştım. Çizmeyi bilmediği için işinden kovulmuştu ve başka bir iş arıyordu. Bana, bir ülke üzerine karikatür çizmeye kalktığı her defasında o ülkenin elçiliğinin protesto ettiğini ve resmi uyarı ve tehditte bulunduğunu anlattı. Şöyle dedi: &#8220;Durum iyi görünüyor, herkes kibar, hoş ve melekler gibi, bundan daha iyisi olamaz. Yani artık çizmeme gerek yok. Yaşamak için başka bir iş arıyorum.&#8221; Ben de şöyle dedim: &#8220;Sen korkaksın ve savaştan kaçıyorsun.&#8221; Onunla çok uğraştım, sonunda kararını verdirdim. Kendimi ona, bütün dilleri ve ağızları bilen eğitimli bir Arap olarak tanıttım. Ona, iyi, kötü, çirkin, adanmış&#8230; her çeşit insanı tanıdığımı söyledim. Ona savaş meydanlarına gittiğimi ve kimin savaştığını, kimin de sadece konuştuğunu bildiğimi söyledim. Ayrıca karikatürlerini onun için hergün çizebileceğimi, Allah&#8217;tan başka kimseden korkmadığımı ve öfkelenen olursa da defolup gidebileceğini de söyledim. Ona, arabalarındaki air condition için endişe eden ve Filistini düşündüklerinden daha fazla yemek pişirmeyi ve yemeyi düşünen insanları çizeceğimi söyledim.</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;Sevgili okur, bu uzun giriş için özür dilerim. Lütfen sadece boşluk doldurduğumu zannetme. Kendi ve sanatçı arkadaşım adına herşey için, zamanın ve sabrın için teşekkür ederim. Yarın görüşmek üzere.<br />
Hanzala&#8221;</em></p>
<p><object classid="clsid:d27cdb6e-ae6d-11cf-96b8-444553540000" width="400" height="345" codebase="http://download.macromedia.com/pub/shockwave/cabs/flash/swflash.cab#version=6,0,40,0"><param name="name" value="Metacafe_3684762" /><param name="src" value="http://www.metacafe.com/fplayer/3684762/filistin_karikaturleri.swf" /><param name="wmode" value="transparent" /><embed type="application/x-shockwave-flash" width="400" height="345" src="http://www.metacafe.com/fplayer/3684762/filistin_karikaturleri.swf" wmode="transparent" name="Metacafe_3684762"></embed></object><br />
<span style="font-size: xx-small;"><a href="http://www.metacafe.com/watch/3684762/filistin_karikaturleri/"></a></span></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2009/11/05/filistin-karikaturleri-hanzala-ve-bir-klip/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/11/05/filistin-karikaturleri-hanzala-ve-bir-klip/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Efendim</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/03/08/efendim/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/03/08/efendim/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 08 Mar 2009 15:16:11 +0000</pubDate>
		<dc:creator>T.Suat Demren</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>

		<category><![CDATA[Makale]]></category>

		<category><![CDATA[İslam]]></category>

		<category><![CDATA[Hz.Muhammed]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=3747</guid>
		<description><![CDATA[Küçüktüm ama kaç yaşındaydım hatırlamıyorum. Sanırım bir camiide vaazda dinlemiştim. Hoca,  “Peygamberimiz’i annemizden, babamızdan, eşimizden, çocuğumuzdan hatta kendimizden daha çok sevmeliyiz, gerçek müslüman böyle olmalı” mealinde sözler söylemişti.
“Nasıl olur?” dediğimi hatırlıyorum. “İnsan nasıl olur da annesinden, babasından, eşinden, çocuklarından, hatta kendi nefsinden fazla sevebilir?”
Aradan yıllar geçti. İyi kötü dinimi öğrendim. Okul, iş, derken hayatın heyulasına [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/03/mescidinebevi.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-3748" title="mescidinebevi" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/03/mescidinebevi-300x224.jpg" alt="" width="230" height="171" /></a>Küçüktüm ama kaç yaşındaydım hatırlamıyorum. Sanırım bir camiide vaazda dinlemiştim. Hoca,  <em>“Peygamberimiz’i annemizden, babamızdan, eşimizden, çocuğumuzdan hatta kendimizden daha çok sevmeliyiz, gerçek müslüman böyle olmalı”</em> mealinde sözler söylemişti.</p>
<p><em>“Nasıl olur?”</em> dediğimi hatırlıyorum. <em>“İnsan nasıl olur da annesinden, babasından, eşinden, çocuklarından, hatta kendi nefsinden fazla sevebilir?”</em></p>
<p>Aradan yıllar geçti. İyi kötü dinimi öğrendim. Okul, iş, derken hayatın heyulasına daldım. Zaten yolundaydı da, herşeyi daha bir yoluna koyduktan sonra günün birinde kapı çaldı.</p>
<p>Gelen “fikrin sancısı”ydı.<span id="more-3747"></span></p>
<p>“İnsan nedir?”, “Varlık nedir?” sorusu kabus gibi üstüme çöktü. İnandığım herşeyi tek tek sıkı bir sorgudan geçirmeye başladım. Bu şüphe ve sorgu dayanılmaz hal alıyor, aklımın ellerine çaresizce savruluyordum. İlk zamanlar en çok “Ne olurdu Allah’ım ben de Pascal’ın kömürcü imanına sahip olsaydım” diye dua ettiğimi hatırlıyorum.</p>
<p>Gerçekten isterdim fidezimin o huzur dolu okyunusuna dalmak, hiç uyanmamak ve o huşû ile ömrümü tamamlamak. Ama geçen geçmişti, ben aklımın ellerinde düşmüştüm artık.</p>
<p>Hep okuyan, sorgulayan bir insandım ama bu başkaydı.</p>
<p>İslam dairesinin sınırlarında gezinmeye başladım. Yaratıcının varlığından, nübüvvete kadar altüst etmediğim hiçbir akîdem kalmadı. Septik bir deli gibiydim, nihilizm uçurumunun kıyılarında geziniyordum. Elime geçirdiğim herşeyi okuyordum, İslam felsefesi metinleri, Budizm ve Hristiyanlığa dair metinler, Talmud, diğer felsefî ekollerin kitapları, isbat-ı vacip delilleri, teizmin ve ateizmin derin argümanları. Darwinizm.. İdealizm ve materyalizm cephelerinin başlıca fikrî savaşçıları ve indeterminist laforizmalar. Eskatoloji, kötülük sorunu/teodise ve tabii ki İslam’ın başlıca kaynakları ile siyerler.</p>
<p>Çıkış sanıp tosladığım duvarlardan sonra varoluşa dair bu karmaşık labirentten çıkmanın tek yolunun “İslam” olduğunu kavramam iki yılımı aldı. İslam dairesinden hiç çıkmamakla birlikte akîdemin tüm unsurlarını aklımın ve kalbimin sıkı testinden geçirdim ve dairenin merkezine sıkıca yapıştım; elbetteki lütûfla..</p>
<p>Tüm bu süreçte beni en derinden etkileyen şey ise Efendimiz’in(s) yaşamı oldu; inceledikçe ahlâkına, şefkat ve merhametine, hoşgörüsüne, nezaket ve cömertliğine hayran olduğum bir yaşam.</p>
<p>Öyle bir hayat ki anlatmaya kelimeler yetmez.</p>
<p>Hz. Muhammed; kendi söküğünü diken, ayakkabısını tamir eden, hanımlarıyla et doğrayan, hamur yoğuran, onlarla oyun oynayan, evini süpüren, keçisini sağan, hizmetçilerine yardım eden, evinin duvarını tamir eden, küçük bir kız çocuğunun bile elinden tutup Medine’nin uzak köşesine götürebildiği, her söz söyleyene kulak kesildiği ve samimiyetle dinlediği için müşriklerin “kulak” adını taktığı, kendisine çocuk yaşlarında uzun yıllar hizmet eden Hz.Enes’in “Küçük yaşta yanına girdim ve tam on sene hizmetinde bulundum. Bana bir defa olsun sövmedi, beni bir defa olsun dövmedi. Yaptığım bir hatadan dolayı “niçin bunu yaptın?” veya ihmal ettiğim, yapmadığım bir işten dolayı “niçin bunu yapmadın” diye kızmadı, azarlamadı. Yüzüme karşı yüzünü somurtmadı” dediği bir peygamberdi.</p>
<p>Hz. Muhammed; risalet görevini aldığı ilk andan itibaren yıllarca birçok işkencelere, sıkıntılara, alay ve hakaretlere maruz kalmasına ve en nihayet ölümle tehdit edilmesine rağmen “Güneşi bir elime, ayı da diğer elime verseniz yine de davamdan vazgeçmem” diyen, amansız düşmanlarının, yanından geçerken yüzüne tükürmelerine, secdedeyken başına işkembe geçirmelerine, tokat atmalarına, evinin önüne ve geçeceği yollara geceleri diken ve taşlar koymalarına, çocuklara taşlatmalarına rağmen “Ya Rabbi, bilmiyorlar, onları affet ve hidayet ver” diyen bir peygamberdi.</p>
<p>Hz. Muhammed; kendisine yıllarca amansız düşmanlık yapmış, nice sıkıntılar çektirmiş, üç yıl boyunca korkunç bir tecrit uygulamış olan ve o anda da resmen savaş durumunda olduğu Mekkelilere; -müslüman olduktan sonra Mekke’ye tahıl vermediği için Mekke’de kıtlığa neden olan Kuzey Arabistan’dan bir sahabeye- bu boykotu kaldırtmış bir peygamberdi.</p>
<p>Hz. Muhammed; kalbinin katılığından şikayet eden birisine yetimlerin başını okşamayı tavsiye eden, çocuklarını öptüğü için çok şaşıran ve “Benim on çocuğum var, hiçbirisini öpmedim” diyen birisine “Allah kalbinden merhameti almışsa ben ne yapayım?” diyen, kızının katilini, amcasının katilini affeden, Uhud’daki bozgun sonrası, onca arkadaşının şehid olmasının yanısıra kendisinin de aldığı 70′e yakın kılıç darbesine, yanağının yarılmasına, dişinin kırılmasına rağmen “Ya Rabb onları bağışla, göremiyorlar” diyen, tüm bu sıkıntıları çektirmiş olan Mekke’lileri fetih sonrası affeden bir peygamberdi.</p>
<p>Hz. Muhammed; koyunların tüylerinden çekilmesini yasaklayan, develerin boyunlarına bağlanan bağları gevşettiren, ağlayan çocuk sesi duyduğu için namazı hızlı kıldıran, sokağa kaçan çocuğunu eve getirmek için “gel bak sana ne vereceğim” diye yalan söyleyerek kandırmaya çalışan anneyi böyle yapmaması için uyaran, karıncaya varıncaya kadar tüm canlılara şefkatle davranan, önünden geçen bir Yahudi cenazesini görünce ayağa kalkmasına şaşıran arkadaşlarına “O bir insan” diyen, kızını zorla evlendirmek isteyen babayı engelleyen bir peygamberdi.</p>
<p>Böyle bir hayat. İnsan fıtratının tüm güzel yönlerinin üzerinde cem olduğu bir Peygamber.</p>
<p>İşte beni düştüğüm çukurdan elimden tutup çıkaran O’ydu..</p>
<p>Getirdiği; tevhid, ahlâk, adalet..  Ve -çoğu kez- İslam’a inanmayanların bile hayran olduğu mükemmel bir teoloji.</p>
<p>Risaleti 23 yıl sürdü. Bunun yarısından fazlasını Mekke’de binbir sıkıntı içinde tebliğ ile geçirdi. Yaklaşık 10 yıllık Medine devrinde ise hemen tamamı savunma amaçlı ve stratejik olan çeşitli gazveler yaptı. 23 yılık risalet görevinde toplam 50-60 gün süren bu savaşlarda da her iki tarafın kaybı -toplam- 300′lü rakamlardaydı. (Kendi tuttukları hakemin kararı ile muamele gören Beni Kurayza&#8217;lılar hariç.)</p>
<p>Bugünlerde O’nun getirdiği İslam’a “kılıç dini” diyorlar.  Bu mu kılıç?</p>
<p>Ve bu küçük bilançoyla Peygamberimiz, ardında yaklaşık iki milyon kilometrekarelik devasa bir alana yayılmış, veda hutbesinde ikiyüzbin kişilik bir topluluğa hitap edecek kadar genişlemiş bir mü’minler topluluğu bıraktı. Bu genişliğe ve imkanlara rağmen vefat ettiğinde arkasında iki gümüşlük nakiti vardı. Bu sırada zırhı 90 kg arpa karşılığı bir Yahudi’nin elinde rehindi.</p>
<p>Arapları tarihlerinde ilk defa birleştirdi. Adeta infilak hızıyla, tevhid öğretisi arap yarımadasından dünyanın dört bir yanına dağılmaya başladı. 100 yıl içinde tarihte eşi-benzeri görülmemiş bir medeniyet hamlesinin temelleri atıldı. Amerikan PBS televizyonunun çektiği “Islam: Empire of Faith” (İslam: İnanç İmparatorluğu) adlı belgeselde “İslam, insanlık tarihinin en büyük başarılarından biri” “Onlar Rönesans’ın tohumlarını Leonardo Da Vinci’nin doğumundan 600 yıl önce ekenlerdi” “Hastaları iyileştirmeyi, hesap için kullanmak üzere numaraları biz onlardan öğrendik” “Dünyadaki tüm kültürler İslam tarafından şekillendirildi” vb. spotlarla sunulan, dünya tarihini kökünden değiştiren bir medeniyet O&#8217;nunla ve getirdiği İlahi Vahy ile doğdu.</p>
<p>Bunların ötesinde; bugün bu çamura bulanmış dünyadaki haksızlıklara, zulme, adaletsizliklere, işkenceye, sömürüye, katliamlara yani “kötülüğe” karşın hala çıldırmadan yaşayabiliyor ve elimizden geldiğince mücadele edebiliyorsak, onun aracılık ettiği Vahy-i İlahînin, “mutlak adalet” için verdiği “söz” nedeniyledir.</p>
<p>Bu “söz” vicdanlı insanların varoluş labirentinden tek çıkış noktasıdır. Aksi “ya inanacaksın ya intihar edeceksin” diyen merhum Meriç’in sözündeki anlama benzer çıkmaz bir sokaktır.</p>
<p>Bugün hala insana dair, ahlâka dair, iyiliğe, güzelliğe dair, yaşama dair içimizde bir ümidimiz varsa O&#8217;nun getirdiği mesajın gücüne, birleştiriciliğine, evrenselliğine ve ilham alınacak cazibesine olan inancımız sayesindedir.</p>
<p>Bugünler O&#8217;nun dünyaya teşrif ettiği günler.</p>
<p>Onca çektiğim sancıdan sonra çok küçükken dinlediğim o vaizin söylediklerini daha iyi anladığımı hissediyorum. İnsanlığın her zamankinden daha fazla O’na ihtiyacı var. Ancak O’nun getirdiği mesajın, -en başta müslümanlar tarafından- özümsenmesi bu dünyayı çılgınca gittiği uçurumdan kurtarabilir.</p>
<p>Veladet geceniz mübarek olsun.</p>
<p>Allahümme salli ala Muhammed..</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2009/03/08/efendim/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/03/08/efendim/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Darfur ve Vicdan</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/03/07/darfur-ve-vicdan/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/03/07/darfur-ve-vicdan/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 07 Mar 2009 20:22:35 +0000</pubDate>
		<dc:creator>T.Suat Demren</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Adalet]]></category>

		<category><![CDATA[Demokrasi]]></category>

		<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>

		<category><![CDATA[Makale]]></category>

		<category><![CDATA[Militarizm]]></category>

		<category><![CDATA[Psikolojik harp]]></category>

		<category><![CDATA[Ulus-Devlet]]></category>

		<category><![CDATA[vicdan]]></category>

		<category><![CDATA[İslam]]></category>

		<category><![CDATA[İşkence]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=3737</guid>
		<description><![CDATA[Bilindiği gibi Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM), Sudan Devlet Başkanı Ömer El Beşir hakkında Darfur bölgesinde savaş suçu ve insanlığa karşı suç işlemekten tutuklama emri çıkarttı. Mahkeme, soykırım suçlamasını ise yeterli kanıt olmadığı gerekçesiyle dikkate almadı.
Türkiye de, BM Güvenlik Konseyi yetkisinde olan &#8216;kararı erteleme&#8217;  yönünde faaliyet gösteriyor.  Çünkü bu kararın Sudan&#8217;ı daha da karıştıracağını düşünüyor. Fakat [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/03/darfur.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-3738" title="darfur" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/03/darfur-225x300.jpg" alt="" width="225" height="300" /></a>Bilindiği gibi Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM), Sudan Devlet Başkanı Ömer El Beşir hakkında Darfur bölgesinde savaş suçu ve insanlığa karşı suç işlemekten tutuklama emri çıkarttı. Mahkeme, soykırım suçlamasını ise yeterli kanıt olmadığı gerekçesiyle dikkate almadı.</p>
<p>Türkiye de, BM Güvenlik Konseyi yetkisinde olan &#8216;kararı erteleme&#8217;  yönünde faaliyet gösteriyor.  Çünkü bu kararın Sudan&#8217;ı daha da karıştıracağını düşünüyor. Fakat dolaylı da olsa El Beşir gibi bir ismi  desteklemek anlamına gelen bu girişim, çok haklı olarak tepki çekiyor ve insanlara <em>&#8220;Gazze&#8217;ye vicdanî tepki gösterirken, Darfur&#8217;da aynı vicdan nereye gidiyor, neden zalim destekleniyor?&#8221;</em> sorusunu sordurtuyor.</p>
<p>Darfur olaylarının geçmişi 1987&#8242;ye kadar dayanıyor. Olaylar 1987 ve 1989 yılları arasında Darfur’daki kabileler arasındaki iç savaşla başladı ve hükümet bu olaylara tam anlamıyla müdahale etmedi. 2003&#8242;te zirve yapan olaylarda, çatışan tarafların her ikisi de müslüman. Yaygın kanıya göre bir tarafı (Sudan yönetimi)  Arap kökenli müslümanlar oluştururken diğer taraf Afrika kökenli müslümanlardan oluşuyor.</p>
<p>Ama mesele bu kadar basit bir ayrımla ifade edilemez; çatışma, ırk temelli bir iç çatışmadan ziyade, zamanında su kaynakları ve otlakların paylaşımı konusunda anlaşmazlığa düşen kabileler arası uyuşmazlıklardan ve kuraklığın etkisi ile bu anlaşmazlıkların büyümesinden kaynaklanıyor.  <span id="more-3737"></span>Darfur olaylarının ırk temelli bir çatışma olmadığı bu çatışmaya katılmayan  Arap kabilelerinin olmasından da kolaylıkla anlaşılabilir. Kolombiya Üniversitesi’nden ünlü Afrika uzmanı Profesör Mahmud Mamdaninin <a href="http://www.timeturk.com/darfurda-gercekte-neler-oluyor-56457-haberi.html" target="_blank">deyişi de</a> şöyle: <em>&#8220;..dönemin sömürgecileri tamamıyla göçebe olan ve yerleşik köy hayatına sahip olmayan kabilelere bir kabile yurdu vermedi. Bununla birlikte sömürgeci güçler köylerde yerleşik olan kabilelere en geniş arazileri verdi.&#8221; </em>Yani sorunun temelinde yağmacı sömürgecilerin adilane olmayan &#8216;toprak dağıtımı&#8217; ve bunun doğal sonucu olarak (hemen tüm savaşlarda olduğu gibi) ekonomik paylaşım savaşı olduğu görülüyor.</p>
<p>Darfur olaylarının Sudan&#8217;ın güneyinde petrol bulunduğu ve 20 yıldır bağımsızlık mücadelesi veren Güney Sudan&#8217;ın Hartum&#8217;la barış anlaşmasına yaklaştığı bir dönemde başgöstermesi de oldukça anlamlı. Sudan&#8217;ın, başta ABD,<span> Fransa ve İsrail olmak üzere Çin,  Eritre ve  Çad istihbaratlarınınca ablukaya alındığı da sır değil.</span></p>
<p>Bir pastayı paylaşmak için ağızları sulanmış vaziyette bekleyen &#8216;egemenler&#8217;in, amaçları için her yolu kullanacak tıynette olduklarını da bildiğimize göre, mazlumdan yana görünse de, Batı kaynaklı herhangi bir girişimden doğal bir şüphe duymamak elde değil. Keşke -dışarıdan bakıldığında- insanlığımızı bu şüphelerle &#8216;imtihan ediyor&#8217; görünümüne düşmesek; ama ne yapabiliriz ki, bu şüpheyi içimize sokan, Batı&#8217;nın artık ayyuka çıkan ahlâksız çifte standardının ta kendisi. [1]</p>
<p>Gelelim temiz vicdanların yükümlülüğüne.</p>
<p>Egemen güçlerin, El Beşir&#8217;i her yönden sıkıştırarak, ama bir darbe, ama uluslararası baskıyla (tutuklama gibi fiilen uygulanma imkanı olmayan tazyikleri de ilave edilerek)  bir şekilde devirmek ve Sudan kaynaklarının üzerine çullanmalarına engel olan setleri ortadan kaldırmak  istemeleri; yine aynı egemenlerin (ve onların etki alanlarındaki kurumların) Filistin&#8217;de yarım asırlık işgale ve drama, Irak&#8217;ta bir milyona yakın insanın ölmesine, Afganistan&#8217;da ve dünyanın başkaca muhtelif yerlerinde olan zulümlere sessiz kalmaları ahlâksızlıktır ve ikiyüzlülüktür, nokta.</p>
<p>Ama bu ahlâksızlık ve ikiyüzlülük var diye, vicdanlı insanların El Beşir gibi elinde yüzbinden fazla insanın kanı olan, küçük çocukların ırzına geçilmesini bir savaş yöntemi olarak kullanacak kadar gözü dönmüş bir zalimi savunur duruma düşmeleri gerekmez.</p>
<p>Sebep ne olursa olsun Darfur&#8217;da çıkan çatışmalardan ve bunun doğal sonucu olarak başgösteren hastalık, kıtlık ve açlıktan dolayı 100.000&#8242;den fazla (bazı kaynaklara göre 300 bine yakın) kişi hayatını kaybetti. Milyonlarca insan evinden yurdundan oldu. Küçük çocuklara varıncaya kadar tecavüz olayları yaşandı. Bu tecavüzler sonucunda doğan bebeklere Sudan ordusunun işbirliği yaptığı milislerin adıyla “Cancavid bebekleri&#8221; <a href="http://www.taraf.com.tr/makale/4361.htm" target="_blank">deniyormuş</a>, hangi vicdanlı insan bu durumda sessiz kalabilir?</p>
<p>Bugünlerde Türkiye&#8217;nin tutuklamayı erteleme girişimi tartışılıyor. Türkiye, Beşir&#8217;in  tutuklanma kararının Sudan&#8217;ı daha da karıştıracağından ve çatışmanın tüm ülkeye yayılacağından, hatta Afrika sathına da sıçrayacağından endişe ediyor. Ve müzakerelere devam edilmesini, erteleme ile kazanılacak süre içinde yapılacak seçimlere kadar bir çözüm bulma ümidi taşıyor.</p>
<p>Bu görüşün -akl-ı selim açısından- haklılık payı varsa da böylesi bir erteleme girişiminin çok da faydasının olmayacağı, çünkü erteleme yetkisinde olan konseyin daimi  üyelerinin veto kartını kullanarak tutuklama kararını destekleyecekleri ve Türkiye&#8217;nin hem sonuçsuz bir girişimde bulunarak itibarını hem de Beşir gibi eli kanlı birisini destekler konumuna düşerek Gazze konusundaki sergilediği vicdanlı duruşuyla çelişen bir görünümle, samimiyetini zedeleyeceği çok açık. [2]</p>
<p>Darfur&#8217;u el altından karıştıranlar bizzat &#8216;egemenler&#8217; olabilir. Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) &#8220;yeni sömürgeciliğin aracı&#8221; olabilir. UCM&#8217;de dava açmaya yetkili olan taraf ülkelerden bazıları ile  BM Güvenlik Konseyi üyeleri ahlâksız bir ikiyüzlülükle, ABD&#8217;nin Irak&#8217;ta, Afganistan&#8217;da, İsrail&#8217;in Gazze&#8217;de yaptıklarını görmezden gelirken sadece Darfur&#8217;da olanları görüyor olabilirler.  Ama bütün bunlar oradaki zulmü görmemize engel değildir.</p>
<p>Ne Afrika&#8217;ya yapılan ticari ve siyasi açılımlar, ne Afrika/Arap Birliği ile aramızın bozulması çekincesi, ne Sudan halkının Türkiye&#8217;ye olan sempatisi,  ne böylesi bir karar için öne sürülen &#8220;Darfur&#8217;daki çözümü engeller&#8221; öngörüsü vicdanlı bir duruşa engel olacak bahanelerden birisi olamaz.</p>
<p>Hem Batı&#8217;nın ahlâksız çifte standardına ve menfaatperestliğine tepki göstermek ve yüzüne vurmak hem mazlumdan yana olmak ve zalime lanet etmek,  hem de çözüm için gerçekçi bir fikir beyan etmek mümkün. Pekâla Türkiye bir yandan &#8216;erteleme&#8217;yi desteklemesinin makul gerekçelerini ve çözüm önerilerini açıklarken bir yandan Sudan&#8217;daki zulümde payı olanlara çok sert biçimde tepki gösterebilir. (Mesela El Beşir gibi bir adamı davet edip ağırlamaz! &#8211;dı. )  Bunları yaparken de her platformda Batı&#8217;nın samimiyetsizliğini, menfaatperestliğini hem geçmişten hem de güncel örneklerle gözler önüne serebilir.</p>
<p>Zaten girebildiğimiz kadar girmişiz, daha da,  <em>&#8220;ya kardeşim sen de çok safsın, reelpolitik denen birşey var, dünyada bu işler böyle oluyor, maalesef çamur&#8221;</em> diyerek çamura bulanmamız gerekmiyor.</p>
<p>Unutmayalım, &#8220;ahlâkî doğrular aynı zamanda siyasi doğrulardır.&#8221; [3]</p>
<p>&#8212;</p>
<p>[1] Bilinen ikiyüzlülüklere bu konu bağlamında küçük bir örnek: Normalde UCM, kendisine taraf olup yetkisini tanımayan ülkeleri yargılayamıyor. Sudan&#8217;da UCM&#8217;ye taraf olmadığı için aslında yargılanamaz. Ancak, Roma Statüsü&#8217;ndeki bir maddeye atıf yapılarak BM Güvenlik Konseyi kararı  alındı ve Beşir hakkında yargılama öyle başlatılabildi. Mesela aynı biçimde İsrail de UCM&#8217;ye taraf değil. Savaş suçu işlediği açık olan İsrail Başbakanı Olmert&#8217;in de aynı yöntemle yargılanması gerekmez mi? Güvenlik Konseyi&#8217;nden İsrail&#8217;e kınama çıkartmak (çıkan kararları da uygulatamıyorlar ya) bile mümkün olmazken bu oldukça cüretkâr bir temenni. Ama ahlâksız ikiyüzlülüğe de güncel bir örnek.</p>
<p>[2] BM Güvenlik Konseyi nezdindeki erteleme girişiminin sonuçsuz kalacağına ilişkin <a href="http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=822136&amp;title=yorum-cenap-cakmak-darfurda-bundan-sonra-ne-olacak">bir yorum</a>.</p>
<p>[3] <a href="http://bekirlyildirim.wordpress.com/">Bekir L. Yıldırım</a>&#8216;a ait sevdiğim bir söz.<br />
<span> </span><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/03/darfur.jpg"><br />
</a></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2009/03/07/darfur-ve-vicdan/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/03/07/darfur-ve-vicdan/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Filistinli Olsak Biz Ne Yapardık?</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/02/04/filistinli-olsak-biz-ne-yapardik/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/02/04/filistinli-olsak-biz-ne-yapardik/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 04 Feb 2009 05:03:50 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Alıntı Yazar</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Arap Basını]]></category>

		<category><![CDATA[Batı]]></category>

		<category><![CDATA[Beyin Yıkama]]></category>

		<category><![CDATA[Filistin]]></category>

		<category><![CDATA[Makale]]></category>

		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>

		<category><![CDATA[Çeviri]]></category>

		<category><![CDATA[siyonizm]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=3357</guid>
		<description><![CDATA[Jenka Soderberg - Tehran Times 13.01.2009
ABD Senatosu Demokrat Çoğunluk Lideri Harry Reid, İsrail&#8217;in Gazze&#8217;ye yaptığı saldırıyı destekleyen ve Senato&#8217;dan oybirliği ile geçen yasayı anlatırken &#8220;Herhangi bir meslektaşımdan bunların ABD&#8217;de olduğunu düşünmesini istiyorum. Kanada&#8217;nın başkenti Toronto&#8217;dan roket ve havan toplarının New York&#8217;a fırlatıldığını düşünün. Ülke olarak biz nasıl cevap verirdik?&#8221; dedi.
Benzer açıklamaları İsrail&#8217;in operasyonunu destekleyen diğer [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/02/israel.jpg"><img class="size-medium wp-image-3358 alignright" title="israel" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/02/israel.jpg" alt="" width="216" height="204" /></a><strong>Jenka Soderberg - </strong>Tehran Times 13.01.2009</p>
<p>ABD Senatosu Demokrat Çoğunluk Lideri Harry Reid, İsrail&#8217;in Gazze&#8217;ye yaptığı saldırıyı destekleyen ve Senato&#8217;dan oybirliği ile geçen yasayı anlatırken &#8220;Herhangi bir meslektaşımdan bunların ABD&#8217;de olduğunu düşünmesini istiyorum. Kanada&#8217;nın başkenti Toronto&#8217;dan roket ve havan toplarının New York&#8217;a fırlatıldığını düşünün. Ülke olarak biz nasıl cevap verirdik?&#8221; dedi.</p>
<p>Benzer açıklamaları İsrail&#8217;in operasyonunu destekleyen diğer ABD&#8217;lilerden de duyuyorum. Ben de onlara başka bir bakış açısından bakmalarını öneriyorum. Eğer biz ABD&#8217;de Filistinliler gibi olsaydık ne yapardık? 2005 yılında Washington&#8217;da sniper saldırısı olduğunda bazı ABD&#8217;li yorumcular &#8220;Şimdi İsraillilerin ne hissettiklerini anlıyorum&#8221; dediği  sıralarda, ben yine buna benzer birşeyler yazdığımı hatırlıyorum.</p>
<p>Filistinlilerin günlük yaşantılarındaki tecrübelerine göre senaryo şu şekilde olmalıdır; topraklarımız dünyanın 4. büyük ordusu tarafından işgal edilecek. Ülkenin her yerinde kontrol noktaları oluşturulacak. Ve şehirlerarasındaki bütün iletişim koparılacak. Çalışanlar işlerine gidemeyecek,   hatta sokaklarda gezen tanklardan, askeri araçlardan ya da Humwee araçlarından biri tarafından vurulmamak için sokağa dahi çıkmaya korkacaklar. <span id="more-3357"></span></p>
<p>Bütün yasal haklar elimizden alınacak. Bir şehirden diğerine geçişler kontrol noktasındaki askerlerin keyfine bağlı olacak. Hatta yaralanma gibi acil durumlar olduğunda dahi diğer şehirdeki hastaneye gitmek tamamen kontrol noktalarındaki askerlerin kararına bağlı olacak.</p>
<p>Askerlerin çoğu dilimizden anlamayacak, anlamadığımız bir dilde bağırarak birşeyler emredecek ve biz bunlara uymaya mecbur olacağız (uymazsak vurulacağız). Sonra, yiyecek ve suyumuz bitme noktasına gelecek. Su depolarına askerler tarafından ateş açılacak, hayatta kalmak için bu suya muhtaç olan insanlar suyun açılan deliklerinden yere dökülmesini çaresizce izleyecekler.</p>
<p>İşgal  devletinin hükümeti bize karşı ayrımcı yasalar uygulayacak; kendi vatandaşlarına bizden 70 metre derine kadar su kuyusu açmalarına izin verecek, kendi toprağımıza ev  yapmak için karmaşık izinler gerekecek, sonra izin almak için gittiğimizde isteğimiz yüzde yüz ihtimal reddedilecek. İşgalci ülke topraklarımızı almak için üst düzey askeri gücünü kullanacak, sonra bu yeni aldıkları alana kendi evlerini yapacak, vatandaşlarını devlet yardımları ile yerleşim yerlerine gelmeleri için teşvik edecek.</p>
<p>İşgal devletinin 1 milyon vatandaşı genel olarak tepelere, şehrimizin en güzel yerlerine kurulmuş olan yerleşim alanlarına gelecek ve topraklarımıza sahip çıkacaklar. İşgal devletinin topraklarından bu yerleşim yerlerine giden duvarla çevrilmiş bir yol inşa edilecek. Ve sadece işgal devletinin vatandaşları bu yolu kullanabilecek.</p>
<p>İnsanlarımız gittikçe daha da küçük alanlarda yaşamaya zorlanacak, işgalciler &#8220;güvenlik bölgelerini&#8221; iyiden iyiye topraklarımıza sokarken, evlerimiz gözlerimizin önünde yıkılacak. Tarihi zeytin ağaçları işgal güçleri tarafından teker teker kesilip, topraklarımıza illegal yollarla gelmiş yerleşimcilere yakmak için satılarak temel geçim  kaynağımız olan  zeytinyağı üretimi tamamen bitirilecek.</p>
<p>İnsanlarımız işgal ordusunun elinde her gün küçük düşürülecek. Birçoğu vahşice dövülüp hiçbir suçlama olmadan yıllarca hapishanede yatacak. Şehrimizdeki bütün erkekler belli aralıklarla toplanacak, mahalle okulunun bahçesinde bazen 24 saat boyunca ayakta bekletilecek ve işgalci  askerlerce sorgulanacak, aşağılanacak ve gülünecekler. Ayakta bekletilirken askerlerin bağırdığı erkek aşağılanmanın verdiği utançla ağlayacak.</p>
<p>Askerler bazen diğer erkeklerimizin gözünün önünde bir arkadaşlarının kollarını kıracak ve kafalarına vuracaklar (ve aynı anda meydandaki erkeklerin çocukları sokağın başında korku dolu gözlerle babalarının aşağılanmasını izleyecekler). Topraklarına saldıran asker tanklarına taş atma suçundan da bu çocukların binlercesi dövülecek ve hapse atılacak. Bir çoğu mahkemeye çıkarılmadan ve hiçbir yasal yardım almadan yıllarca yetişkin hapishanelerinde yatacak. İşgal edilmiş topraklarda doğduğumuz için hiçbir insani hakkı olmayan insanlar olacağız.</p>
<p>Bu aşağılamalar, vahşilikler, askeri kontroller ve topraklarımıza el konulması Birleşmiş Milletlerin araya girmesine rağmen, azalmadan 60 yıl devam edecek. Çocuklarımız bu şartlar altında büyüyecek, hayatlarının her anında bu vahşi yabancı askerlerin korkusunu hissedecekler.</p>
<p>Ülkemizin her bir  parçasında işgalci askerler yönetim haklarını, su haklarını, hava sahasını, balıkçı teknikleri de dahil sahil şeridini, toprakları, sınırları ve otoyolları, köyler ve şehirler arasındaki ulaşımı imar haklarını, ihracat ve ithalatı, vergileri, tarım alanlarını, iş izinlerini, araç izinlerini, kimlik kartlarını, öğrencilerin eğitim görme haklarını, yargı sistemini ve yasaları kontrol altında tutacaklar.</p>
<p>Bunlardan 3 nesil sonra bu kadar uysal olmaktan sıkılacağımızı düşünmüyor musunuz?</p>
<p>ABD&#8217;deki insanların çoğu ilk intihar saldırısının Baruch Goldstein adlı ABD doğumlu siyonistin 30 kişinin ölümüne neden olan Hebron&#8217;daki camii bombalamasının ardından meydana geldiğini unutuyorlar (ya da hiç duymamışlar). İsrail güçleri katliamın ardından camiinin yakınındaki 12 Filistinli&#8217;yi öldürdüler. İsrail katliama camiiyi kontrol altına alarak cevap verdi. Ve camiinin yarısını sinagoga çevirip katile verdi. Bundan 2 ay sonra İsrail&#8217;li sivillere karşı ilk kez intihar saldırısı düzenlendi.</p>
<p>ABD&#8217;lilerin çoğu, İsrail işgaline karşı ilk ayaklanmanın 1987 ve 1993 yılları arasında İsrail&#8217;in 1948&#8242;de topraklarını ele geçirip mülteci konumuna düşürdüğü gençler tarafından gerçekleştirildiğini ve çocukların silahlarının, patlayıcıların ve ev yapımı roketlerinin olmadığını unutuyorlar. (ya da hiç duymamışlar.) Yerden taş alıyorlar ve işgalcilerin tanklarına, askeri araçlarına bakıyorlar. Bu çaresiz bir karşı koyuştur. O hoşgörülü ve cömert insanların çok çok uzağında&#8230;</p>
<p>O zaman biz, insanlar olarak, buna benzer şartlar altında nasıl davranırdık? Eğer ABD&#8217;deki insanlar (ki çoğu üzerinde yaşadıkları toprakların sahiplerine soykırım uygulayanların torunlarıdır) 1948&#8242;de Filistinlilerin düşürüldüğü durumda olsa, komşuları olan işgal güçlerine  roket yağmuruna tutmaya oldukça hevesli olacaklarından şüpheleniyorum.</p>
<p>&#8212;</p>
<p><strong>Çeviren:</strong> Salih Demirhan<br />
Uluslarası Ortadoğu Medya Merkezi Yardımcı Editörü</p>
<p><strong>Not: </strong>Gerçek Hayat dergisinden alınmıştır.  30 Ocak 2009 - Sayı:432</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2009/02/04/filistinli-olsak-biz-ne-yapardik/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/02/04/filistinli-olsak-biz-ne-yapardik/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Modern Tabular: Antisemitizm ve Eşcinsellik</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/01/15/modern-tabular-antisemitizm-ve-escinsellik/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/01/15/modern-tabular-antisemitizm-ve-escinsellik/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 15 Jan 2009 11:01:19 +0000</pubDate>
		<dc:creator>T.Suat Demren</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Makale]]></category>

		<category><![CDATA[Add new tag]]></category>

		<category><![CDATA[Bireysel Haklar ve Özgürlükler]]></category>

		<category><![CDATA[Eşcinsellik]]></category>

		<category><![CDATA[Filistin]]></category>

		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>

		<category><![CDATA[siyonizm]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=2980</guid>
		<description><![CDATA[İsrail Gazze saldırılarına olanca vahşiliğiyle devam ederken, vahşetin gündeme yansıması da adeta vicdan turnusolu işlevi görüyor.
Yazılıp çizilenlerin bazılarındaki dehşet verici yanlılık, tüyleri diken diken eden ahlakî ve vicdanî körlük insana &#8220;bunlar insansa ben insan değilim&#8221; dedirtiyor. Belki daha da acısı, İsrail&#8217;in siyonist ideolojisinin bu pervasız zulmüne tepki göstermenin bile &#8216;antisemitizm&#8217;  ile yaftalanmaya, ırkçılıkla suçlanmaya yolaçıyor [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>İsrail Gazze saldırılarına olanca vahşiliğiyle devam ederken, vahşetin gündeme yansıması da adeta vicdan turnusolu işlevi görüyor.</p>
<p>Yazılıp çizilenlerin bazılarındaki dehşet verici yanlılık, tüyleri diken diken eden ahlakî ve vicdanî körlük insana &#8220;bunlar insansa ben insan değilim&#8221; dedirtiyor. Belki daha da acısı, İsrail&#8217;in siyonist ideolojisinin bu pervasız zulmüne tepki göstermenin bile &#8216;antisemitizm&#8217;  ile yaftalanmaya, ırkçılıkla suçlanmaya yolaçıyor olması.</p>
<p>Savaş Karşıtları platformu bu mihvalde <a href="http://www.savaskarsitlari.org/arsiv.asp?ArsivTipID=9&amp;ArsivAnaID=49828&amp;SayfaNo=1" target="_blank">&#8220;Antisemitizme karşı bildiri imzaya açıyoruz&#8221;</a> başlığıyla bir metin yayınlamış.  Ne var ki metinde antisemitizme örnek olarak  verilen bazı alıntılar,  Yahudiliğin bir tabu haline getirilmesine,  yapılan her eleştirinin, zulme gösterilen tepkilerin antisemitist etiketi ile safdışı bırakılmasına iyi birer örnek oluşturuyor.  (DD yazarlarından Enver Gülşen&#8217;in <a href="http://www.derindusunce.org/2009/01/13/demokles-kilici-olarak-anti-semitizm-damgasi/" target="_blank">yazısı</a> bu bildiriye çok güzel bir cevap olmuş. Yazısının altına imzamı atarım.)</p>
<p>Batı&#8217;da yaygın iki tabu var. Birisi Yahudilik, diğeri eşcinsellik.  Herhangi bir inanç, etnik köken, dini grup veya  yaşam tarzı üzerine dilediğiniz gibi fikir beyan edebilirsiniz. Ama iş eşcinselliğe ve Yahudiliğe geldiği zaman ifade özgürlüğü kapsamına girmesi gereken söylem ve ibareler bile tepki ile karşılanır. Eşcinsel yaşam tarzını mı eleştirdiniz, homofobiklikle, ayrımcılıkla suçlanırsınız.  Şiddete cevaz verdiğini düşündüğünüz Yahudi teolojisini[1] ya da seküler bir duruş sergilemekle beraber bu teolojiden de önemli oranda  beslenen siyonizmi mi eleştirdiniz? Hemen antisemitistlikle, ırk ayrımcılığıyla suçlanırsınız. Bu suçlanma, salt  &#8216;ifade özgürlüğü&#8217; bağlamında alınabilecek tepkiler gibi de değildir üstelik (ki böyle tepkiler normaldir); başınıza, adli yaptırımlar, işinizi kaybetmek vb.leri de dahil gelmeyen nahoşluk kalmaz.<span id="more-2980"></span></p>
<p>Ülkemizde, -dünyada da etkin olan hemen her ideolojinin  Batı menşeili olması gibi- özgürlük temelli duruşlar genel anlamda Batı kaynaklı olduğu için Yahudilik ve eşcinsellik ile alakalı Batıda mevcut bulunan tabular aynen bize de yansıyor.</p>
<p>Uzunca bir süre önce <a href="http://dusunceler.org">kişisel sitemde</a> &#8220;Eşcinsellik&#8221; başlıklı bir yazı yazmış, hedonist eşcinsel yaşam tarzını eleştirmiş, doğuştan gelen eşcinselliği de, kendi normatif ölçülerimi merkeze alarak normalden sapma bir eğilim, bir nev&#8217;i yapısal farklılık olarak gördüğümü belirtmiştim. Devamla da,  eşcinsellerin haklarının da teslimi gerektiğini, hor görülmelerine, hak gaspına uğramalarına karşı olduğu söylemiştim.</p>
<p>Hem  yazımın altında hem de yazımdan alıntılar yapılan farklı sitelerde seviyeli tartışmalar da yapmıştık. Ne var ki bir süre sonra  Uluslararası Af Örgütü&#8217;nden bir kişi mail attı ve yazımı yayından kaldırmamı, aksi takdirde hukukî yollara başvuracaklarını söyledi. Kendisine  &#8216;ifade özgürlüğü&#8217;nden ne anladığını, yazıda eşcinsellik ve hakları konusunda &#8216;ifade özgürlüğü sınırını aşan&#8217; ne gibi bir unsur bulduğunu sordum.  Bana ikna edici bir yanıt veremediği gibi yazıyı yayından kaldırmamam  durumunda hukukî süreç işletecekleri tehdidinde ısrar etti. Ben de  bu iş yoğunluğumda uğraşmak istemediğim için yazıyı yayından kaldırdım.</p>
<p>Bu, konunun &#8216;ifade özgürlüğü&#8217; ile alakalı yönü. Bir de diğer yönü var.</p>
<p>Geçtiğimiz aylarda bir dost sohbetinde eşcinsellerin evlilik hakkı taleplerinden konu açılmıştı. Fikrine değer verdiğim bir dostum, -mealen-  &#8220;eğer amaç bireyin tercihlerinin önündeki tüm engellerin kalkması ise talibe şu soruyu sorarak teste tabi tutmak gerekir. Geçerse tamam, geçmezse ya samimi değildir ya da özgürlüğün ne anlama  geldiğini bilmiyordur&#8221; şeklinde bir görüş belirtmişti. Eşcinsellere evlilik talebinde bulunan kişiye sorulacak test sorusu şuydu:  &#8220;Karşılıklı rızaya dayalı çokeşliliğe yasalar izin vermeli mi?&#8221;</p>
<p>Bu soruyu &#8217;steril&#8217; ve &#8216;çağdaş&#8217;  ortamlarda, eşcinsellerin evlilik hakkını şiddetle savunan kişilere sorduğumda aldığım cevaplar -ezici bir çoğunlukta- &#8220;eee, ama, şey, hımm, fakat..&#8221;la başlayıp  kadının özgürlüğü, ataerkillik gibi şeylerle neticelenen olumsuz cevaplardı.  &#8216;Rızaya dayalı&#8217;nın ne anlama geldiğini düşünmeyen, &#8216;modern&#8217; yaşam tasavurunu merkeze alan, &#8216;çağdaş&#8217; yaşam tarzının yegane özgür tarz olduğuna inanmış ve  buna uygun olmayan bireysel özgürlük taleplerini dışlayan, dolayısı ile de, ne fetiş hale getirdiği özgürlüğün anlamını bilen ne de savunusunda samimiyet barındıran görüş sahibi sözümona &#8216;özgürlükçüler&#8217;di bunlar.</p>
<p>Söylemeye gerek var mı bilmiyorum; ama  ne eşcinsel evlilik ne de çokeşlilikle alakalı &#8216;şahsi&#8217; düşüncelerimi yazıya yansıtmıyorum. Benim ne düşündüğümden tamamen bağımsız olarak olgu düzeyinde meseleye değiniyorum. Bana göre bu gibi unsurlar, bazılarının özgürlük anlaşıyının sakatlığına güzel birer örnek.</p>
<p>Görüldüğü gibi; eşcinsel yaşam tarzını eleştirmek, eşcinsellik hakkında felsefî bir takım fikirlere sahip olmak homofobiklikle ve ayrımcılıkla suçlanmaya, Yahudilik hakkında teolojik sorgulama yapmak ve siyonist felsefenin müritlerinin sergiledikleri vahşete tepki göstermek antisemitistlikle yaftalanmaya yetiyor ve başkaca olaylarda  &#8216;kutsal inek&#8217; vazifesi gören &#8216;ifade özgürlüğü&#8217; ilkesi addaya gidiyor. Eşcinsel yaşam tarzını seçenlerin evlilik hakkı hararetle savunulup &#8216;birey&#8217; yüceltilirken, aynı birey çokevlilik izni talep edince kafalar karışıyor, kısa bir bocalamadan sonra tornistan yapılıyor. (Soruyu karmaşıklaştırıp, &#8220;çokeşli eşcinsel evlilik hakkında ne düşünüyorsunuz?&#8221; şekline getirerek kafalarını daha da karıştırmak gerek aslında. Denemek lazım.)</p>
<p>Modernizm kendi ürünü bir yaşam tarzını merkeze alıp dayatıyor. Eşcinsellik cinsel devrimin  bir sonucu olarak -onu tercih eden/o duyguya sahip- birey için   &#8216;dışa açılma&#8217;, &#8216;baskıdan kurtulma&#8217; olarak görülüyor.  Belki de bu sebeple tabu haline geliyor ve pozitif ayrımcılıkla muamale görüyor.  Yahudilik konusundaki tabu da Nazi soykırımı utancının bir sonucu olarak görülüyor. (Ben bu utancın yaygın ve ısrarlı biçimde gösterilmesinin ve Yahudilik eleştirisini tabu haline getirmenin  Hristiyan kültüründeki itiraf/günah çıkartma kültürü ile yakından alakası var diye düşünüyorum)</p>
<p>Bu iki tabu, modernizmin dolayısı ile de Batı medeniyetinin çocukları. Böyle olduğu için de aynı mantıkî düzlemde yeralan benzeri olaylarda yanlı inşa edilen  zihinler bu tabulara iltimas geçiyor.  Modern kültürün birey haklarında buradaki gibi açıkça görünen yanlılığı yanında bir de buğuların ardında kalan  anlayışı var. Modernizm,  kendi yaşam tarzından daha farklı olan yaşam tarzlarına hoşgörüyle yaklaşıyor görünüyor, ancak bu hoşgörü, çok önemli oranda farklılıkların demografik azınlığından ve marjinalitesinden kaynaklanıyor.  Yaygınlaşmış bir modernist kültürün yanında -mesela- bir  müslümanın ya da hindunun farklı yaşam tarzı, kültürel bir renk, bir doku, &#8220;seni yaramaz seni&#8221; seklinde karşılanan çocuksu bir aykırılık olarak görülüyor. [2]  Yani, asıl renge etki etmeyen  tali bir renk.</p>
<p>Batı hoşgörüsü asıl testi onyıllar içinde yaşayacak; Batılı olmayanların giderek daha yüksek oranlarda artan nüfuslarıyla oransal olarak yaygınlaşmaları neticesinde. Tabi bu artış hızı Batı kültürünün asimile etme hızından daha  fazla olursa.  (Buna bariz bir örnek olarak, Batı üniversitelerinde giderek daha fazla görünmeye başlayan başörtülü kızların, eğitim hakları ile alakalı tartışmaların artması gösterilebilir.)</p>
<p>Dönelim yazının başına; İsrail&#8217;e, pervasız saldırganlığına ve buna tepki gösterenlerlere yapıştırılan etiketlere. Ve Batı&#8217;nın ikiyüzlülüğüne.</p>
<p>Bu zulm elbet bitecek, zulmle abad olunmaz. Ama yapılan bu tartışmalar, sergilenen ikiyüzlülükler, sessiz kalınan zulümler, &#8216;farklı&#8217; görünenlerin  zihinlerini inşa eden en büyük tuğlalar olacak.</p>
<p>&#8212;-</p>
<p><strong>[1]</strong> Bu konuda daha önce kaleme aldığım <a href="http://dusunceler.org/2008/12/29/israil-zulmunde-yahudi-teolojisinin-etkisi/" target="_blank">&#8220;İsrail Zulmünde Yahudi Teolojisinin Etkisi&#8221;</a> başlıklı yazıya  bakılabilir.</p>
<p><strong>[2] </strong>Özlem Yağız modernizmin bu yönüyle de alakalı ama daha farklı vecheleri bulunan <a href="http://www.derindusunce.org/2009/01/09/ici-disiyla-batinin-kultur-dunyasi-nermi-uygur-modernizm-modernit/" target="_blank">güzel bir yazı</a> yazmıştı bu sitede.  Okunmasını tavsiye ederim.</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2009/01/15/modern-tabular-antisemitizm-ve-escinsellik/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/01/15/modern-tabular-antisemitizm-ve-escinsellik/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Kurban Manzaraları</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2008/12/19/kurban-manzaralari/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2008/12/19/kurban-manzaralari/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 19 Dec 2008 15:06:16 +0000</pubDate>
		<dc:creator>T.Suat Demren</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Makale]]></category>

		<category><![CDATA[Toplum]]></category>

		<category><![CDATA[İslam]]></category>

		<category><![CDATA[kurban bayrami]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=2666</guid>
		<description><![CDATA[Bayram boyunca TV&#8217;lerde, &#8220;ne bu ilkellik&#8221; imâları kokan görüntülerle kurban manzaraları izledik.
&#8220;Köpek dişlerim niçin var?&#8221; sorusunu sormayan, doğanın işleyişine ters tepkiler gösteren vejeteryanlar ile yedikleri kebapların ağaçlarda yetiştiğini sanan dinfobiklerin anlamsız tepkilerini bir kenara ayırırsak ortaya çıkan manzaradan akl-ı selim müslümanların da rahatsız olmaması mümkün değil.
Tabii ki ortada müslümanların inançlarından dolayı utanmalarını gerektirecek bir durum [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bayram boyunca TV&#8217;lerde, &#8220;ne bu ilkellik&#8221; imâları kokan görüntülerle kurban manzaraları izledik.</p>
<p>&#8220;Köpek dişlerim niçin var?&#8221; sorusunu sormayan, doğanın işleyişine ters tepkiler gösteren vejeteryanlar ile yedikleri kebapların ağaçlarda yetiştiğini sanan dinfobiklerin anlamsız tepkilerini bir kenara ayırırsak ortaya çıkan manzaradan akl-ı selim müslümanların da rahatsız olmaması mümkün değil.</p>
<p>Tabii ki ortada müslümanların inançlarından dolayı utanmalarını gerektirecek bir durum yok. Hızlı kentleşme ve modernleşmenin getirdiği bazı sorunlarının dışa yansımasından başka bir şey değil bu kurban manzaraları.</p>
<p>Herşeyden önce mevcut şehirleşmenin mimarisi &#8216;müslüman kültürü&#8217;yle uyumlu bir mimari değil. Alınan önlemler, yapılan tavsiyeler de mimariyi müslüman kültürüne uydurmaya değil, kültürü modern mimariye uydurmaktan başka bir şey olmadığı için yetersiz kalmaya mahkum görünüyor. Kurban gibi çok yoğun olarak uyulan ve artık dini emirden çok gelenek (maalesef artık kurban, &#8220;ibadet+et bayramı+kesmessem elalem ne der&#8221; karışımı bir gelenek) haline gelmiş olan bir ritüelin uygulanabilmesi için ne kadar çok &#8216;kesim yeri&#8217; çözümü de bulunsa, talebin karşılanabilmesi zor. Dolayısı ile benzeri manzaralarla karşılaşmak en azından kısa vadede kaçınılmaz.</p>
<p>Öte yandan, şehirleşmenin dayattığı &#8216;toplu kesim yeri&#8217; gibi unsurlar kurban ibadetinin ruhuyla ne derece bağdaşabilir bunun da üzerinde durmak gerekiyor. <span id="more-2666"></span>Endüstriyelleşmeye ve onun getirdiği şehir yapısına son derece uygun bir şekle bürünen ve büyük kesimhanelerde yapılan bu toplu kesimler, &#8216;kurban&#8217;ı gerçekten bir ibadet olarak görenlerce bile bir &#8216;yasak savma&#8217; aracı haline dönüşebiliyor. Açıkcası ben yıllardır &#8216;mecburen&#8217; toplu kesim yerlerini tercih ediyorum ve ne kendimde ne de etrafımdakilerde; çocukluğumla ilk gençliğimde dedemlerin evinin bahçesinde kestiğimiz kurbanlardaki gibi bir ibadet halet-i ruhiyesini bulamıyorum.</p>
<p>&#8216;Mecburen böyle&#8217; kısmının dayandığı temel, aslında bizim modernleşme serüvenimizdeki çarpıklığın da bir fotoğrafını sunuyor. Osmanlı ev kültürüne baktığımızda bunun başat kültür olan İslam&#8217;dan öğeler barındırdığını ve İslamî yaşam tarzına uygun çözümlemeler getiren bir yapıda olduğunu görüyoruz. Osmanlı modernleşmesi ağır aksak da olsa ilerlerken bu öğeler baskındı ve değişimin doğal evrimi gereğince dış dinamikler bu ögelerle uyumlu hale gelmeden kabul görmüyor, zorunlu bir mutabakat &#8216;kendiliğinden&#8217; sağlanıyordu. Modern dünya ile farklılık arzetse de (Osmanlı&#8217;nın son dönemlerini saymazsak) özgün bir mimarimiz, halkın kültürüne uygun formda sosyal yaşam alanlarımız vardı. Yüzyılın başından itibaren değişimde fazlaca &#8216;hızlandık&#8217; ve -maalesef geçmişten gelen pekçok olumlu özelliğimiz gibi- özgün yaşam alanları sunan mimarimiz de estetiğini kaybetti; iki arada bir derede kaldı, garabetleşti.</p>
<p>Zamanla endüstriyelleşme ile son derece uyumlu olarak şehirlere sıkıştık. Sanki ülkede arsa problemi varmış gibi bloklara tıkıştık ve ucube bir kültüre yol açan senfoni eşliğinde &#8216;modern&#8217;leştik. (Mi acaba?) Bir yandan İslamı ve onun ritüellerini de terketmedik ancak bu arada kalmışlık ve copy-paste modernlik ithali, yaygın kültürümüzü sıkıştırdı ve sonuçta hepimizi rahatsız eden kurban manzaralarına da yolaçan; camiilerimizden, yaşam alanlarımıza, ideolojik kutuplarımızdan, yüzeysel inançlarımıza kadar estetikten nasipsiz sığ bir müslüman kültürü ile karşı karşıya kaldık. Bunun suçu İslam&#8217;da da, toplumda da değil..</p>
<p>Bugün en muhafazakâr, vakit namazların sektirilmeden kılındığı müslümanların evinde bile abdest alırken ayakları yıkamak için uygun bir lavabo bulmak kolay değildir. En çok tekrarı olan bir ibadete hazırlık babındaki abdest için bile durum böyleyken yılda bir kez kesilecek kurban için uygun yaşam alanları üretememiş olmak şaşırtıcı değil ki..</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2008/12/19/kurban-manzaralari/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2008/12/19/kurban-manzaralari/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Kazım Koyuncu&#8217;yu Anma</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2008/06/24/kazim-koyuncu-anma-toreni-yuruyusu-denizin-cocugu-seni-unutmadik/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2008/06/24/kazim-koyuncu-anma-toreni-yuruyusu-denizin-cocugu-seni-unutmadik/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 23 Jun 2008 22:47:34 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Konuk Yazar</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Makale]]></category>

		<category><![CDATA[Duyuru]]></category>

		<category><![CDATA[Müzik]]></category>

		<category><![CDATA[Sanat]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/2008/06/24/denizin-cocugu-seni-unutmadik/</guid>
		<description><![CDATA[Denizin Çocuğu Seni Unutmadık
Gazetecilik Neden Dibe Vurdu?
Gazeteciler bizi bilgilendiriyor mu yoksa aldatıyor mu?  Gazetecilik galiba dürüstçe yapılmasına imkân olmayan bir meslek. Çünkü birbirine zıt işlerin aynı anda icra edilmeleri gerekiyor: Habercilik, savcılık, komiklik, amigoluk…  Gazeteci kendisine bilgi verebilecek herkesle iyi geçinmek için biraz politik davranmak daha doğrusu yalan söylemek zorunda. Ama aynı zamanda ondan gözü kara bir savcı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h4>Denizin Çocuğu Seni Unutmadık</h4>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/basin_medya.pdf" target="_blank"><strong>Gazetecilik Neden Dibe Vurdu?</strong></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/basin_medya.pdf" target="_blank"><strong><img class="alignright" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/nouvelle-image.bmp" alt="" width="125" height="180" /></strong></a>Gazeteciler bizi bilgilendiriyor mu yoksa aldatıyor mu?  Gazetecilik galiba dürüstçe yapılmasına imkân olmayan bir meslek. Çünkü birbirine zıt işlerin aynı anda icra edilmeleri gerekiyor: Habercilik, savcılık, komiklik, amigoluk…  Gazeteci kendisine bilgi verebilecek herkesle iyi geçinmek için biraz politik davranmak daha doğrusu yalan söylemek zorunda. Ama aynı zamanda ondan gözü kara bir savcı gibi olayların üzerine gitmesi, iyi bir hâkim gibi dürüst olması da bekleniyor. Bir bilim adamı gibi konuları <strong>derinlemesine irdelemesi</strong> ama sıkıcı olmadan toplumun her kesimini <strong>eğlendirebilmesi</strong>… Gazetecilerden halkı aydınlatmaları isteniyor ama aynı zamanda da halka benzemeleri. Yoksa gazeteleri satılmıyor, TV kanalları izlenmiyor. Bu koşullarda <strong>“gazeteci gibi”</strong> gazetecilik yapılabilir mi? Derin Düşünce yazarları sorguluyor…</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/basin_medya.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak-laiklik.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-11326" title="kapak-laiklik" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak-laiklik.jpg" alt="" width="120" height="169" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/alaturka_laiklik.pdf" target="_blank"> Alaturka Laiklik: “Beni bir bir sen anladın, sen de yanlış anladın!”</a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak.jpg"></a>Türkiye Cumhuriyeti’nde Alevîlere zorla Sünnî İslâm öğretilirken Sünnîlerin başörtüsü devlet dairelerinde yasak. Türk Ordusu’nun istihbaratı camileri ve namaz kılanları fişliyor. Hristiyan Ermenilerin ne kiliseleri, ne yetimhaneleri ne de cemaat lideri seçimleri özgürce yapılamıyor. Rumların ruhban okulları özgür değil. Yahudiler diğer gayrı Müslimler gibi askerde ayrımcılığa uğruyor. Ateistlerin kitapları, internet siteleri yasaklanabiliyor, kapatılabiliyor. Gayrı Müslimlerin alın teriyle biriktirdikleri vakıf malları 1970′lerde gasp edildi, hâlâ geri verilmiyor. Sahi Laiklik neye yarıyor? Bu kitap son yıllarda Türkiye’nin gündemine gelen, birbirinden ayrı gibi duran ama çekirdeğinde <strong>Yobaz Laiklik Meselesini</strong> barındıran konuları ele alıyor.<a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/alaturka_laiklik.pdf" target="_blank"><strong>Buradan indirebilirsiniz.</strong></a></p>
<p style="text-align: justify;"> <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/08/dd_nedir.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-11111" title="dd_nedir" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/08/dd_nedir-196x300.jpg" alt="" width="122" height="162" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/08/dd_nedir.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><strong>Derin Düşünce nedir?</strong> </span></a></p>
<p style="text-align: justify;">Sitemizde siyasetten tarihe, kadın haklarından felsefeye, sanattan bilime kadar bir çok konudan bahsediyoruz. Ama zaman zaman da kendimizden söz ediyoruz. <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/08/dd_nedir.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><strong>Derin Düşünce nedir?</strong> </span></a> Sitenin geçmişi, geleceği, ortak projeler, yazar olmak isteyenlere öneriler, okunma istatistikleri… Derin Düşünce’nin bir kimliği, tarihi ve kendine has “yaşam” tarzı var. Eğer aramıza yeni katıldıysanız <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/08/dd_nedir.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">bu kitap </span></a><strong>“yöre halkına”</strong> kaynaşmanızı kolaylaştıracaktır <img class="wp-smiley" src="http://www.derindusunce.org/wp-includes/images/smilies/icon_smile.gif" alt=":)" /></p>
<p style="text-align: justify;"> <strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank">Liberalizmin Kara Kitabı</a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank"><img class="alignleft size-medium wp-image-10169" title="liberalizmin_kara_pt" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_pt.jpg" alt="" width="123" height="173" /></a>Liberalizm asırlardır bir çok aşamalardan geçmiş, tarihi olaylarla kendisini imtihan etmiş bir düşünce geleneği. Değişmiş yanları var ama sabitleri de var. Bu sabitlerin içinde <strong>liberalizmin tehlikeli yönleri</strong> hatta <strong>YIKICI UNSURLARI</strong> da var. Bunları ortaya çıkarmak için “doğru” soruları sormak ve liberal perspektifte kalarak yanıt aramak gerekiyor… Büyük bir kısmı bu gelenekten olan düşünürlerin fikirlerinden istifade ederek <strong>liberalizmin kusurlarını</strong> ele alıyoruz bu kara kitapta: Adam Smith, Mandeville, John Stuart Mill, Hayek, Friedman, Röpke, Immanuel Kant, Alexis de Tocqville, John Rawls, Popper, Berlin, Mises, Rothbard ve Türkiye’de Mustafa Akyol, Atilla Yayla, Mustafa Erdoğan… Liberallere, liberalimsilere ve anti-liberallere duyurulur. <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/maymunist_kitap.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-10079" title="maymunist_kitap" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/maymunist_kitap-200x300.jpg" alt="" width="126" height="191" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/img/maymunist.pdf" target="_blank">Maymunist imanla nereye kadar?</a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>Evrim</em></strong> ve <strong><em>Big Bang</em></strong> gibi konular genellikle sağlıklı biçimde tartışılmaz. İdeoloji ve inançlar, felsefî tercihler bilim-SELLİK maskesiyle çıkar karşımıza. Özellikle evrim tartışmaları <strong><em>“filanca solucanın bölünmesi”</em></strong> veya falanca Amerikalı biyoloji uzmanının deneyleri etrafında döner ve bir türlü maskeler inmez. Madde ve o Madde’ye yüklenen Mânâ maskelenir… Oysa perde arkasında tartışılan başkadır. İnsan’a, Hayat’a dair temel kavramlardır. Sadece et ve kemikten mi ibaretiz? Yokluktan gelen ve ölümle yokluğa giden, çok zeki de olsa SADECE VE SADECE bir maymun türü müdür insan? <strong>BİLİM DIŞINDA</strong> bir insanlık yoksa <strong>Aşk</strong> yoksa, <strong>Sanat</strong> yoksa, <strong>Güzellik</strong> yoksa ve <strong>Adalet</strong> yoksa <strong>Hayat</strong>‘ın anlamı nedir? <strong>Aşık olmak</strong> hormonal bir abartıysa, <strong>iyilik</strong> enayilikse, neden birbirimizin gırtlağına sarılmıyoruz ekmeğini almak için? Neden bir çocuğa tecavüz edilmesi midemizi bulandırıyor ve neden fakir bir insana yardım etmek istiyoruz? Taj Mahal’in, Ayasofya’nın, Notre Dame de Paris’nin değeri bir arı kovanı veya termit yuvasına eşdeğer ise, Mesnevî boşuna yazıldı ise neden Hitler’i lanetliyoruz ve neden Filistin’de can veren bebeklere üzülüyoruz? Maymun olmanın (veya kendini öyle sanmanın) <strong>BİLİM DIŞINDA</strong>, psikolojik, siyasî, ahlâkî, hukukî öyle ağır sonuçları var ki…  Evrim senaryosunu kabul etmenin etik ve siyasî neticeleri ve <strong>evrimciliğin etimolojik değeri</strong> … Derin Düşünce’nin yorumcuları tarafından konuşuldu. Biz de bu sebeple söz konusu iki tartışmayı 116 sayfalık bu kitapta topladık. <a href="http://www.derindusunce.org/img/maymunist.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/basin_medya.pdf" target="_blank"><strong>Gazetecilik Neden Dibe Vurdu?</strong></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/basin_medya.pdf" target="_blank"><strong><img class="alignright" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/nouvelle-image.bmp" alt="" width="125" height="180" /></strong></a>Gazeteciler bizi bilgilendiriyor mu yoksa aldatıyor mu?  Gazetecilik galiba dürüstçe yapılmasına imkân olmayan bir meslek. Çünkü birbirine zıt işlerin aynı anda icra edilmeleri gerekiyor: Habercilik, savcılık, komiklik, amigoluk…  Gazeteci kendisine bilgi verebilecek herkesle iyi geçinmek için biraz politik davranmak daha doğrusu yalan söylemek zorunda. Ama aynı zamanda ondan gözü kara bir savcı gibi olayların üzerine gitmesi, iyi bir hâkim gibi dürüst olması da bekleniyor. Bir bilim adamı gibi konuları <strong>derinlemesine irdelemesi</strong> ama sıkıcı olmadan toplumun her kesimini <strong>eğlendirebilmesi</strong>… Gazetecilerden halkı aydınlatmaları isteniyor ama aynı zamanda da halka benzemeleri. Yoksa gazeteleri satılmıyor, TV kanalları izlenmiyor. Bu koşullarda <strong>“gazeteci gibi”</strong> gazetecilik yapılabilir mi? Derin Düşünce yazarları sorguluyor…</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/basin_medya.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak-laiklik.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-11326" title="kapak-laiklik" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak-laiklik.jpg" alt="" width="120" height="169" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/alaturka_laiklik.pdf" target="_blank"> Alaturka Laiklik: “Beni bir bir sen anladın, sen de yanlış anladın!”</a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak.jpg"></a>Türkiye Cumhuriyeti’nde Alevîlere zorla Sünnî İslâm öğretilirken Sünnîlerin başörtüsü devlet dairelerinde yasak. Türk Ordusu’nun istihbaratı camileri ve namaz kılanları fişliyor. Hristiyan Ermenilerin ne kiliseleri, ne yetimhaneleri ne de cemaat lideri seçimleri özgürce yapılamıyor. Rumların ruhban okulları özgür değil. Yahudiler diğer gayrı Müslimler gibi askerde ayrımcılığa uğruyor. Ateistlerin kitapları, internet siteleri yasaklanabiliyor, kapatılabiliyor. Gayrı Müslimlerin alın teriyle biriktirdikleri vakıf malları 1970′lerde gasp edildi, hâlâ geri verilmiyor. Sahi Laiklik neye yarıyor? Bu kitap son yıllarda Türkiye’nin gündemine gelen, birbirinden ayrı gibi duran ama çekirdeğinde <strong>Yobaz Laiklik Meselesini</strong> barındıran konuları ele alıyor.<a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/alaturka_laiklik.pdf" target="_blank"><strong>Buradan indirebilirsiniz.</strong></a></p>
<p style="text-align: justify;"> <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/08/dd_nedir.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-11111" title="dd_nedir" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/08/dd_nedir-196x300.jpg" alt="" width="122" height="162" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/08/dd_nedir.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><strong>Derin Düşünce nedir?</strong> </span></a></p>
<p style="text-align: justify;">Sitemizde siyasetten tarihe, kadın haklarından felsefeye, sanattan bilime kadar bir çok konudan bahsediyoruz. Ama zaman zaman da kendimizden söz ediyoruz. <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/08/dd_nedir.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><strong>Derin Düşünce nedir?</strong> </span></a> Sitenin geçmişi, geleceği, ortak projeler, yazar olmak isteyenlere öneriler, okunma istatistikleri… Derin Düşünce’nin bir kimliği, tarihi ve kendine has “yaşam” tarzı var. Eğer aramıza yeni katıldıysanız <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/08/dd_nedir.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">bu kitap </span></a><strong>“yöre halkına”</strong> kaynaşmanızı kolaylaştıracaktır <img class="wp-smiley" src="http://www.derindusunce.org/wp-includes/images/smilies/icon_smile.gif" alt=":)" /></p>
<p style="text-align: justify;"> <strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank">Liberalizmin Kara Kitabı</a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank"><img class="alignleft size-medium wp-image-10169" title="liberalizmin_kara_pt" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_pt.jpg" alt="" width="123" height="173" /></a>Liberalizm asırlardır bir çok aşamalardan geçmiş, tarihi olaylarla kendisini imtihan etmiş bir düşünce geleneği. Değişmiş yanları var ama sabitleri de var. Bu sabitlerin içinde <strong>liberalizmin tehlikeli yönleri</strong> hatta <strong>YIKICI UNSURLARI</strong> da var. Bunları ortaya çıkarmak için “doğru” soruları sormak ve liberal perspektifte kalarak yanıt aramak gerekiyor… Büyük bir kısmı bu gelenekten olan düşünürlerin fikirlerinden istifade ederek <strong>liberalizmin kusurlarını</strong> ele alıyoruz bu kara kitapta: Adam Smith, Mandeville, John Stuart Mill, Hayek, Friedman, Röpke, Immanuel Kant, Alexis de Tocqville, John Rawls, Popper, Berlin, Mises, Rothbard ve Türkiye’de Mustafa Akyol, Atilla Yayla, Mustafa Erdoğan… Liberallere, liberalimsilere ve anti-liberallere duyurulur. <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/maymunist_kitap.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-10079" title="maymunist_kitap" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/maymunist_kitap-200x300.jpg" alt="" width="126" height="191" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/img/maymunist.pdf" target="_blank">Maymunist imanla nereye kadar?</a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>Evrim</em></strong> ve <strong><em>Big Bang</em></strong> gibi konular genellikle sağlıklı biçimde tartışılmaz. İdeoloji ve inançlar, felsefî tercihler bilim-SELLİK maskesiyle çıkar karşımıza. Özellikle evrim tartışmaları <strong><em>“filanca solucanın bölünmesi”</em></strong> veya falanca Amerikalı biyoloji uzmanının deneyleri etrafında döner ve bir türlü maskeler inmez. Madde ve o Madde’ye yüklenen Mânâ maskelenir… Oysa perde arkasında tartışılan başkadır. İnsan’a, Hayat’a dair temel kavramlardır. Sadece et ve kemikten mi ibaretiz? Yokluktan gelen ve ölümle yokluğa giden, çok zeki de olsa SADECE VE SADECE bir maymun türü müdür insan? <strong>BİLİM DIŞINDA</strong> bir insanlık yoksa <strong>Aşk</strong> yoksa, <strong>Sanat</strong> yoksa, <strong>Güzellik</strong> yoksa ve <strong>Adalet</strong> yoksa <strong>Hayat</strong>‘ın anlamı nedir? <strong>Aşık olmak</strong> hormonal bir abartıysa, <strong>iyilik</strong> enayilikse, neden birbirimizin gırtlağına sarılmıyoruz ekmeğini almak için? Neden bir çocuğa tecavüz edilmesi midemizi bulandırıyor ve neden fakir bir insana yardım etmek istiyoruz? Taj Mahal’in, Ayasofya’nın, Notre Dame de Paris’nin değeri bir arı kovanı veya termit yuvasına eşdeğer ise, Mesnevî boşuna yazıldı ise neden Hitler’i lanetliyoruz ve neden Filistin’de can veren bebeklere üzülüyoruz? Maymun olmanın (veya kendini öyle sanmanın) <strong>BİLİM DIŞINDA</strong>, psikolojik, siyasî, ahlâkî, hukukî öyle ağır sonuçları var ki…  Evrim senaryosunu kabul etmenin etik ve siyasî neticeleri ve <strong>evrimciliğin etimolojik değeri</strong> … Derin Düşünce’nin yorumcuları tarafından konuşuldu. Biz de bu sebeple söz konusu iki tartışmayı 116 sayfalık bu kitapta topladık. <a href="http://www.derindusunce.org/img/maymunist.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2008/06/24/kazim-koyuncu-anma-toreni-yuruyusu-denizin-cocugu-seni-unutmadik/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2008/06/24/kazim-koyuncu-anma-toreni-yuruyusu-denizin-cocugu-seni-unutmadik/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Türklük sorunlu kavram mı?</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2008/06/23/ulkuculuk-milliyetcilik-mhp-islam-devlet-bahceli-turkluk-sorunlu-kavram-mi/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2008/06/23/ulkuculuk-milliyetcilik-mhp-islam-devlet-bahceli-turkluk-sorunlu-kavram-mi/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 23 Jun 2008 14:29:09 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Konuk Yazar</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Makale]]></category>

		<category><![CDATA[Kemalizm]]></category>

		<category><![CDATA[Milliyetçilik]]></category>

		<category><![CDATA[Osmanlı]]></category>

		<category><![CDATA[Tarih]]></category>

		<category><![CDATA[Ulus-Devlet]]></category>

		<category><![CDATA[İç hastalıklar]]></category>

		<category><![CDATA[İslam]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/2008/06/23/turkluk-sorunlu-kavram-mi/</guid>
		<description><![CDATA[Alperen Gürbüzer
Yükselen milliyetçilik her nedense paylaşılamıyor, her türden siyasi partiler milliyetçiliğe vurgu yapmakta adeta yarış içerisindeler. Kimi Türklerin tarihte on altı devlet kurmanın gurur okşayıcılığından kendinden geçerken, kimide alaycı usulupla ‘on altı devlet kursak ne yazar, bir o kadar da devlet yıkmışız&#8216; karşılığını veriyor, kimi milliyetçiliği Atatürk Milliyetçiliği eksenine oturturken,  kimi de ulusalcı ya da [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Alperen Gürbüzer</p>
<p><img style="width: 107px; height: 137px;" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2008/06/20080623_derin_dusunce_org_turkluk_sorun.jpg" alt="20080623_derin_dusunce_org_turkluk_sorun.jpg" width="135" height="175" align="right" />Yükselen milliyetçilik her nedense paylaşılamıyor, her türden siyasi partiler milliyetçiliğe vurgu yapmakta adeta yarış içerisindeler. Kimi Türklerin tarihte on altı devlet kurmanın gurur okşayıcılığından kendinden geçerken, kimide alaycı usulupla ‘<strong>on altı devlet kursak ne yazar, bir o kadar da devlet yıkmışız</strong>&#8216; karşılığını veriyor, kimi milliyetçiliği Atatürk Milliyetçiliği eksenine oturturken,  kimi de ulusalcı ya da Türk Milliyetçiliği çerçevesinde meseleyi ele alıyor. Anlaşıldığı kadarıyla milliyetçilik etrafında cereyan eden çeşitlilik hergeçen gün artıyor, ne diyelim sürüsüne bereket diyesimiz geliyor içimizden.<span id="more-1161"></span></p>
<p align="justify">     Evvela şu onaltı devlet olayını ele alsak mı, bakalım bu mesele neymiş diye. Tarihe şöyle bir gözattığımızda söz konusu devletlerin arasında hem aidiyet yönünden,  hem de yönetim bakımdan Türk olanda var, olmayan da. Ne var bunda deyip, olabilir gibi kaçamak cevaplar da gelebilir. Fakat bu tür karşılık vermekle de, mesele bir çırpıda çözülmüyor aslında. O halde tarihi değiştiremeyeceğimize göre bu kuru gürültü niye? Şurası bir gerçek ki; Türklüğü kafatası yönünden değerlendirenleri ya da damarlarındaki kana kadar indirgeyenleri bir takım tarihi gerçekler memnun etmese de tarihi tespitler saf ırkın ve saf yönetimin olmadığı yönündedir. Bizim meselemiz kendini Türk hisseden herkes Türktür anlayışında olanlarla değil elbette ki. Mesele kimin Türk, kimin Türk değil sorunu da değil zaten. Meselemiz tarihi gerçeklerle yüzleşmekten kaçınıp sloganların ardına düşenlerle. Dolayısıyla bu tutum devam ettiği müddetçe Türklük kavramı sorunlu olmaya devam edecektir, bu böyle biline. Maalesef bu konu öyle aşırı noktalara taşınmış ki; ‘<strong>Ya sev ya da terk et&#8217;</strong> diyecek kadar gözü dönmüş bazı kesimler işi çığırından çıkartmışlar bile.     </p>
<p align="justify">      Malum olduğu üzere Kıbrıs Barış Harekâtından sonra, birtakım devletlû elitlerimiz acaba ne yapsak da yavru vatan Kıbrıs&#8217;ı Cumhurbaşkanlığı forsunda mevcut olan onaltı yıldıza dâhil etsek diye kara kara düşünmeye koyulmuşlar, derken çareyi listede pekte dikkat çekmeyen Batı Hunlarını çıkarmakta bulmuşlar. İşte KKTC, bu şekilde on altı yıldızın arasında kendine böyle yer bulabilmiş ancak. Tarihle oynamak işte buna derler. Bunun adı çözümse. Oysa tarih müdahale edilen meta değil ki, tarih yaşanıp kayda geçen bilgi hazinesi olarak bakmalı. Hele hele bir milleti onaltı devletle sınırlandırmak veya eksiltmek ya da olmayanı olmuş gibi göstermek girişimleri başlı başına skandal niteliğinde girişimler olup son derece vahim, bir o kadarda tarihi katleden arızalar olsa gerektir. Bırakınız bu konuları tarihçiler halletsinler, sırça köşklerde ele alınacak konular değil ki bu meseleler. Nitekim onaltı yıldızın içinde olmayıp ta tarihte yerini almış nice Türk toplulukların olduğu artık bir sır değil bugün.. Meğer ne kadar merakmışız simgeleşmeye, hatta donuklaşmaya ve rozetleşmeye&#8230;</p>
<h2><strong> TÜRKLÜK</strong></h2>
<p align="justify">      Türklük bugünkü anlamda artık içi boşaltılmış ulus devlet olmanın aracı sadece. Bir zamanlar Türklük kavramı değer ifade ediyordu, üstelik ulu orta her zaman konuşulabilecek bir kavram değildi de. Çünkü değerli ziynetler hep en güzel yerlerde muhafaza edilir, saklı kalır itina ile hep, pazara dökülmezler, ucuz olan şeyler ulu orta yerlerde sergilenir ancak. Bundan dolayı Osmanlı altı asır boyunca Türk olduğu halde adının Türk olduğundan sıkca bahsetmemiş, hatta gerek bile duymamış. Utandığından mı? Elbette ki hayır. Bu demek değildir ki Osmanlı Türklüğü ağzına almamakla aslını, atasını inkâr eden ne idüğü belirsiz bir devletti. Tam aksine Osmanlı&#8217;nın evvela bir dünya görüşü olan misyonu vardı. Yani devleti aliyyenin İla&#8217;yı Kelimetullah için âleme nizam vermek ideali söz konusu idi. Onun için milliyetçiliğin dar kalıplarına kendilerini mahkûm etmediler,  ‘<strong>Ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz&#8217; </strong>düsturunu şiar edindiler hep. İslamı ön plana alıp arkasına da Osmanlılık şuurunun itici gücünü katıp hükümran olmuşlar tüm cihana. Türkler kurduğu devletlere bile ya kurucularının adını, ya da sülale isimlerini vermişler, yani Al-i Selçuklu, Al-i Osmanlı şeklinde kodlayarak yetinmişler sadece. Bağrında taşıdığı milliyetlere <strong>öteki </strong>gözüyle bakmadıkları içindir ki; üç kıtada hükümran olmayı başarabilmişlerdir.</p>
<p align="justify">     Bütün imparatorlukların hemen hepsi kozmopolittir. Bunlar arasında Osmanlı&#8217;nın tek farkı engin tolerans anlayışına sahip olmasıdır. Bizanslılar yıllardır Yahudilere insanca muamele yapmayıp hırpalayarak itip kalkıştığı içindir ki cihanşümul imparatorluk esprisini yakalayamamışlardır. İşte Osmanlının cihanşümul olmasının temel esprisi soy sop faslına dayalı milliyetçilik yapmamasıdır,  yani milliyetler çelişkisine meydan vermemesidir.  Dolayısıyla Osmanlının bilinci tek ırka dayanarak gelişmemiş, aksine Türk unsurunun yanında gayr-i müslim tebadan derlenen seçkinler tabakasınıda yönetime dâhil ederek içte ve dışta birliği dirliği sağlayabilmişler bu yüzden. Osmanlı aynı zamanda Müslüman Romadır, batının ortasında kurulması da bu durumu teyid ediyor zaten.</p>
<p align="justify">      Türklüğü ulus devletinin aracı olarak kullananlar ne yapıyor? Derseniz, onlar da Türklüğü değer olmaktan hızla uzaklaştırıp bir ideolojik kalıbın ürünü olarak lanse ediyorlar sürekli. Türklük böyle sunulunca bu kavram ister istemez sanki medeniyetten yoksun,  sadece Nihal Atsız&#8217;ın öğretilerinde yer alan güçlü, kahraman veya ‘<strong>Bir Türk dünyaya bedel&#8217;</strong> meydan okumasına dönüşüyor. Nitekim bu tür Türklüğün içerisinde Mevlana&#8217;nın; ‘<strong>Ne olursan ol yine gel&#8217;</strong> yahut Yunus&#8217;un; ‘<strong>Yaratılanı sev yaratandan ötürü</strong>&#8216; sevgi içerikli sözleri çağrıştıran ana temalarını göremiyoruz.</p>
<p align="justify">      Oysa bizim ecdadımız Moğol kasırgasını Horasan Erenlerinin irşad soluğu ile bertaraf etmişlerdi, ama ne yazık ki geldiğimiz noktada ise Türklerin Moğollaştığına şahit oluyoruz sanki. Malum olduğu üzere Moğollar medeniyet nedir bilmez yıkıcılardır, zaten tarihi süreç içerisinde yerleşik olamadıkları için bir yüzyılı bile aşamayacak şekilde ömrünü tamamlayıp tarihin harabelerine gömülüp kayboldular. Bu gerçeklere rağmen etrafa korku salan, insanlıktan nasibini almamış Moğol serdarlarını,  Hülagoları, Cengizleri genç kuşaklara örnek sunmaya kalkışırsak bu Türklüğü yüceltmez,  bilakis Türklerin Cengizleşmesi yahut Moğollaşması demek olur. Asıl milliyetimizin izlerini bulmaya çalışacaksak Ahmet Yesevi&#8217;nin yaktığı sevgi ateşinde aramalı. Bakın Yesevi güneşi için Yahya Kemal Fuad Köprülü&#8217;ye ne diyor: ‘<strong>Ahmet Yesevi&#8217;yi bir inceleyin göreceksiniz ki, bizim milliyetimizin temelleri orada bulacaksınız.&#8217; </strong></p>
<p align="justify"><strong>      </strong>Gerçekten de Pir-i Türkistan Ahmet Yesevi (k.s)&#8217;ın dergâhına gelen Türk&#8217;ün Alp&#8217;i ruhunu erenlikle süsleyerek kuru cihangirlik davasından uzaklaştığı gibi alperenlik kimliğine de kavuşmuş oluyordu. Böylece Yesevi güneşi sayesinde Türklük aşama aşama yerleşikliğe, ordanda medeniyete, derken üç kıtaya hükmeden cihangir imparatorluğa geçiş yapmıştır.</p>
<p align="justify">     İslamiyet öncesi Türklüğün <strong>pazu kuvvetiyle yetinseydik</strong> belki de şuanda yeryüzünde Türk adına hiçbir devletin varlığından söz edemeyecektik. Milliyetçilik eğilimlerin kıpırdadığı şu hengâmede Türklüğü sadece bilek kuvvetine endeksleyenler, bu gücü dışa karşı yansıtsalar belki gam yemeyiz, ama maalesef ‘<strong>kol kırılır yen içinde kalır&#8217;</strong> misali kuvvetimizi her ne hikmetse iç dengelerin ayarlamasında kullanıyoruz. Moğollaştırılmak istenen Türk&#8217;ün Moğollardan tek farkı dışa karşı yumuşak ve esnek, içe karşıda daha sert ve katı tavır sergilenmesi şeklinde sunulmaya çalışıldığıdır. Nitekim bu handikabımız gözlerden kaçmıyor, maalesef kendi ülkesinde parya durumuna düşüpte yabancı diyarlarda eğitimini sürdüren başörtülü kızlarımız bunun en tipik dramatik misali. Galiba içte kan kaybına uğramak birilerinin hoşuna gidiyor, bakalım bu sevinç nereye kadar sürecek şimdilik bilinmez ama yine de <strong>Mevla neylerse güzel eyler</strong> demekten başka tutunacak dalımızda yok gibimize.</p>
<p align="justify">      Adını Türklükle bağdaştıran Göktürkler bile kullandığı sikkelerinin bir yüzünde Çince, diğer yüzünde Göktürkçe yazılar koymasından yüksünmemişler. Hakeza Çinli Türk Başbuğlarının varlığı, Selçuklunun İranlı Nizam&#8217;ül Mülk&#8217;ü veziriazam yapması, yine Osmanlı Padişahlarının Bizans prensleri ile evlenmesi, devşirme sisteminin yıllarca uygulanması ve Arapça, Farsça ve Türkçe karışımı bir dilinde sarayda kompleksiz bir şekilde kullanılması gibi hoşgörüye dayalı Türklük örnekleri tüm çıplaklığı ile önümüzde dururken, günümüzde şekilci dediğimiz basmakalıp simgesel Türklük türetilmeye çalışılıyor durduk yerde. Türklüğü dışa açık çerçevesinden, kendi iç kabına çekmeyi marifet sanan sığ beyinler ne akla hizmet ediyorlar doğrusu anlamış değiliz. Bizler göçebe topluluklar halinde bile bu denli tekilci değildik,  Türk olarak uzak diyarlara göç ettikçe değişik ırktan insanlarla tanışmıştık, hem kültürlerine renk katmışız hemde onlardan birşeyler almışız, bunun neticesinde de farklılıklarla birarada nasıl yaşanacağını keşfederek bütün cümle âleme esnek davranma kabiliyetini göstermişiz ve ispatlamışız da. Göç ettikçe açılmışız, her açılış ufkumuzu ötelere taşımış ve nihayetinde medeniyet vasfını elde etmişiz. Zaten büyük medeniyetler hicretin ardından doğarmış, bizimki de öyle olmuş nitekim.</p>
<p align="justify">      Moda milliyetçilik simgesel Türklük tanımı doğuruyor. Ne yazık ki; Simgesel Türklükle siyasi Kürtlük, yani iki zıt etnisite birbirini besliyerek etki tepki etkileşimden kaynaklanan bir tanım üretiyorlar birlikte. Bu nasıl oluyor derseniz, birbirlerine ültimatom yağdırarak gerçekleşiyor tüm bu aymazlıklar. Dolayısıyla herkesi aynı kalıba sokma yarışının varacağı nokta birbirlerinin kuyusunu kazarak kültürlerini kurutmak olacaktır akıbetleri. Abbasilerden, Selçuklulardan, Osmanlıdan arda kalan boşluk giderilmediği sürece bu sıkıntılar devam edeceğe benziyor. Osmanlı unutturulmaya çalışılsa da tarihi çekim gücü onu asla hafızalardan silinmesine geçit vermiyor. Bu yüzden tarihimizi redd-i miras yapmakla hem kendimize zulmediyoruz hemde ulu çınarımız Osmanlıya haksızlık ediyoruz. Dünyanın neresini turlarsanız turlayın Osmanlı bir şekilde kimliği ile karşımıza çıkıyor.  Diyelim ki yolumuz Macaristana düştü, ister istemez karşımıza Mohaç çıkacaktır muhakkak, bu da Osmanlının hala canlı olduğunun göstergesi değil mi?</p>
<p align="justify">          Hala tarihi gerçekler ortada iken göçebe döneminin at üstünde kılıç sallamanın hayaliyle etrafa korku salan Türklük modelini yerleştirmekte ısrarcıyız. Dünyanın hiçbir yerinde bizimki kadar etnik meseleler bu denli kaşınmıyor, hatta ülkelerin birçoğu diğerini ötekileştirmenin mahzurlarını fark eder etmez derhal eski huylarını terk etmişler, ama şimdi o hastalık bize sirayet etmiş olsa gerek ki onların bıraktığı noktada şimdi de biz etnisite problemleriyle uğraşır konuma geldik. Oysa yeni Türklük tanımı iç ve dış düşman dürtüsüyle sınır bekçiliği talep ediyor bizden. <strong>Ulus devlet mantelitesi</strong> tabiatıyla tektip milliyetçilik tanımı öngörüyor, buna tepki olarak etnik toplulukların kök bağlarını tetikleyerek kendi etnik kimliklerine dört elle sarılmalarına yol açıyor. Tehlike ne Türk insanında, ne de dışarı ile ilişkilendirilen emperyal devletlerde, asıl tehlikeden söz edeceksek beynimizin derinliklerinde mevcut olan tehlike senaryolarında aramalı, bu hal artık öyle bir psikolojik maraz hale geldi ki bu konuda ne yapacağımızı da bilemez haldeyiz. Örnek aldığımız Fransanın modelinin ortaya koyduğu menfi milliyetçiliğin topraklarımıza sıçraması sonucu ulus devletçilik anlayışının ürettiği tek tipçilik marazı, maalesef Türklerin farklılıkları zenginlik gören anlayışını yerle bir ederek birlikteliğimizi tarumar eyledi. Şimdi bu içi boş ulusal kimliğe büründüğümüze sevinelim mi ağlayalım mı ne dersiniz? Kimileri ellerine kına yaksa da etnisiteye dayalı siyaset farklılıkları insanımızı geriyor, birleştirmiyor, tam tersine hepimizi ayrıştırıyor.</p>
<h2><strong>   OBJEKTİF TARİH ANLAYIŞI</strong></h2>
<p align="justify">     Gerçek Türklükden bahsedeceksek Erol Göka&#8217;nın; ‘<strong>Türkler uygarlık sentezci yönüyle tarihe damgasını vurmuştu..&#8217; </strong>sözlerini referans almalı<strong>.</strong>. İşte kökse kök, tarihse tarih bu tarifte gizli.. Objektif tarih değerlendirmesi buna denir. Unutmayalım ki; Cumhuriyeti kuranlarda Osmalı&#8217;nın kadrolarından çıktı, köklerinde Osmanlılık mevcut. Sadece kadrolar mı, elbette ki hayır. Parlamentosunu, siyasi partisini, basınını ve tüm müesseselerini devr aldık. Genç Cumhuriyetimizin Osmanlının mirasının devr alınması bile başlı başına köklerimizi inkâr etmediğimizin bariz bir delilidir. Nitekim Atatürk; yeni bir ulus kurduk, yeniden bir millet yarattık demiyor, aksine eski cemaat toplumundan modern bir toplum meydana getirdik diyor. Yani gelişmeciliğe vurgu yapıyor. Dolayısıyla kurulan Cumhuriyetimiz Osmanlının değişik bir tür devamı niteliğindedir diyebiliriz. Bugün gelinen noktada ise ne kadar redd-i miras yapılmaya çalışılsa da dünyanın gözünde biz hala Osmanlıyız. Dünya unutmamış Osmanlıyı, biz nasıl unutabiliriz ki?</p>
<p align="justify">     Tarihten maksat kişileri ya da bir ırkı övmek veya yermek değil, tarihe objektif yorumlar getirebilmek esas olanı, hatta geçmişten ibret alabilmek ve tarih bilincini yakalayabilmektir gaye. Resmi tarihin ve ideolojiinin varlığı hiçde önemli değil, önemli olan ortak hafızamızın halkın kabulünü kazanıp kazanmaması hususudur. Gerçeklerin konuşulmasından korkulması, yasak kurallar koyulması resmi tarihin ve ideolojnin iflası değil mi? Arşivlerin uzun seneler incelenmeye müsaade edilmemesi hep bu kaygının işareti değil mi? Resmi tarihe karşı çıkış olarak Kemal Tahir, Kazım Karabekir, Mete Tuncay, Dr Rıza Nur vs. gibi tarih çalışmaları var önümüzde. Fakat her nedense Cumhuriyetimizin resmi anlayışı yayınlanmasına izin vermiyor. Hürriyet yazarı Murat Bardakçı&#8217;nın bile <strong>Şahbaba</strong>&#8216;yı yazarken bazı bölümleri çıkardığını söylemesi düşündürücü değil mi?  O halde geçmişimizle sıkboğaz olmaya lüzum yok, hâsılı tarihi gerçekleri inkâr etsek de Osmanlı gönüllerde taptaze yaşıyor, yaşayacakta bu böyle biline.  </p>
<p align="justify">       Dinimiz gereği birbirimize mütevazı dışarıya karşı çetin olmak gerekirken birbirimizle bu kavga, bu şiddet, ne bu celal niye? Olan milletimize oluyor, içte sertleştikçe aslında kan kaybediyoruz sürekli, dışarda söz ettiğimiz dış düşmanımızın teknolojik silahları ile bile silahlanmadan havanda su dövüyoruz adeta. Kompleksiz yaşamayı yeniden keşfetmeli, tarihimizle yeniden yüzleşerek tabii. Türklük denen değeri yeniden keşfederek doğru mecraya vira vira yelken açarak birlik limanında demirlemeli&#8230; Sığ düşüncelerden kurtulmanın yollarını aramalı ırkçı yaklaşımlara geçit vermeden. <strong>Sürekli düşman hobisi</strong> ile yatıp kalkmak yarınlarımızı boş yere heba ettiğimiz gibi, kardeş coğrafyalarda yaşayan halklara kucak açmamızı önlüyor da. Bu tür absürt tavırların yansıması olarak ‘Ne işi var Mehmetçiğin Yemende, Lübnanda&#8217; demek gibi yaklaşımların doğmasına neden oluyor. Artık dört tarafımız düşmanla çevrili çığırtkanlığına paydos deme zamanı gelmedi mi? Bunca vahdet şuuru(birlik bilinci) birikimimiz varken başka arayışlara yönelmek büyük bir yanılgıdır. Artık kuma gömülmüş başımızı çıkarma zamanı gelmedi mi? </p>
<p align="justify"><strong>  KÜRTÇÜLÜK</strong></p>
<p align="justify">      Bir diğer kanayan yaramız da Kürtçülük meselesi. Kürtçülüğün asla kabül görmesi mümkün değil, muhatap bile alınmaya değmez, bir bardak suda fırtına koparılmanın ötesinde bir anlam taşımıyor çünkü. Kürtçülük sanıldığının aksine korkulacak boyutta bir mesele gibi görünmüyor, tamamen psikolojik korkuların sonucu yerleşmiş bir kanaat olsa gerektir. Çünkü Kürtçülük akımının yerleşecek zemini yok ki, hatta bu davayı güdenlerin ne doğru dürüst ortak bir dili var, ne de devlet geleneği var, edebiyat desen evlere şenlik, aslında hiç bir şeyleri yok ortada. Bütün bunlardan mahrum olan etnik bir siyasi akımdan gereksiz telaşa kapılarak olmayan birşeyi varmış gibi kendi ellerimizle büyütüyoruz,  ama farkında değiliz, adeta yangına körükle gidiyoruz habire. Oysa şimdiye kadar Türküyle, Kürdüyle vs. biz birbirimizi ayrı gayrı görmedik bu coğrafyada, şimdide görmemeli, nezaman ki kendi dışımızdakilerine öteki muamelesi yapmaya başladık işte o zaman Kürtçülük kronik bir mesele olarak karşımıza çıkıverdi biranda. Bilindiği gibi Kürt dediğimiz insanları bu coğrafyada profesör, asker, şarkıcı türkücü, Roman yazarı, her ne arasak her meslekten her etki alanda değerlendirmekten imtina etmedik. Nitekim böyle yapmakla gök kubbe başımıza geçmedi ki şimdi de geçsin. Bırakın kendi doğal mecrasına problem kendiliğinden çözülsün. Tarafların her iki kesimi de sevgiden söz etmeye niyetleri yok galiba, herkes kin kışkırtıcılığına soyunmuş sanki.</p>
<p align="justify">     Üstelik milliyetçilik kavramıda batıdan kopya edilmiş bir kavram. Tarihi süreçte yaşadığımız coğrafyalarda bizi ırklar ayırmazdı, sadece müslim ve gayr-i müslim tasnifi vardı içimizde. Bu tasnifte ayırım anlamında değildi, dini mensubiyete yönelik adlandırmadır. Zira Osmanlı birlik ve beraberlik denen olayı<strong> ‘İnananlar kardeştir&#8217;</strong> buyruğuyla çözmüş, gayri müslimlerle ilişkilerimizi de; ‘<strong>Dinde zorlama yok&#8217;</strong> ilahi prensibi sayesinde yürütmüş, böylece farklılıkları bir arada tutmayı başarmış, bunun sonucu olarakda gayri müslimler uzun yıllar Osmanlı şemsiyesi altında özgürce yaşama şansını elde etmişlerdir. Ne zaman ki; Fransız ihtilalinden sonra milliyetçilik akımları yükselmeye başladı, Prof.Dr. İlber Oltaylı&#8217;nın dediği gibi yeni bir truva atı olarak Türklük, neyazık ki <strong>sorunlu kavram</strong> olarak gündemimize giriverdi. Milliyetçilik rüzgârları coğrafyamıza sıçradı sıçramasına ama, bu arada olanlarda oldu,  birlik beraberlik duyguları törpülendi, ardından bağımsızlıklarını ilan eden milletlerin doğuşuna sahne oldu coğrafyamız.</p>
<h2><strong>  </strong><strong>TÜRKOLOJİ</strong></h2>
<p align="justify">      Türklüğü o kadar ileri boyutlara taşıdık ki Türklüğe bilimsellik katma adına Türkoloji enstitüsü çalışmalarına bile hızverdik. Oysa Türkoloji başlıbaşına Türklüğü aşağılayan bir kavram, yeri geldiğinde hamaset adına ‘<strong>Ayıdan post Moskof&#8217;tan dost olmaz</strong> ‘diye söyleniriz, fakat bu kavramın Rusların çıkardığından ve loji ibaresinin Rum&#8217;a ait olduğundan bihaberiz. Niye çıkarmışlar derseniz mezara defnedilmiş, yani ölü milletler için kullanılan bir ek olması itibariyledir, nitekim Sümeroloji örneğinde olduğu gibi. Capcanlı olmak varken ölmüşüz de ağlayanımız yok haline rızalık niye? Belli ki Türkoloji kavramı ile Osmanlı gözardı edilmek istenmiş,  Neden bir Frankoloji yokda Türkoloji var diye kendi kendimize bunun hiç muhasebesini yaptık mı? Asıl bu konulara kafa yormamız gerekirken Türklüğü dar ve içe kapanık kalıplara mahkûm ederek sorunlu hale getirmekte mahiriz. Her ne kadar Osmanlıyı dikkatlerden uzaklaştırmak için Türkoloji kelimesi icat edilmiş olsa da, Osmanlı gönüllerde, hala hafızalarda taptaze ve diri yaşıyor, yaşayacak da. </p>
<p align="justify">      Türkoloji kavramında olduğu gibi Türk tiyatrosu da batıdan alınma. Batı Hz.İsa&#8217;yı anlatabilmek için bu metoda başvurmuş ve oradan da coğrafyamıza gelmiş. Oysa kök değerlerimizde tiyatroyu bulamazsınız, bu hastalığı da aynen kabüllenmişiz maalesef. Üstelik gelenide hatalı şeklinde uyarlıyoruz, edep ve adap olmaktan çıkıp anti kültür görevi yapacak şekilde taşıyoruz bağrımıza.</p>
<p align="justify">      Velhasıl; daha buna benzer birçok problemli Türklük örnekleri ile hafızamızı kaybediyoruz.</p>
<p align="justify">       Vesselam.</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2008/06/23/ulkuculuk-milliyetcilik-mhp-islam-devlet-bahceli-turkluk-sorunlu-kavram-mi/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2008/06/23/ulkuculuk-milliyetcilik-mhp-islam-devlet-bahceli-turkluk-sorunlu-kavram-mi/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
	</channel>
</rss>

