<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	>

<channel>
	<title>Derin Düşünce &#187; Küreselleşme</title>
	<atom:link href="http://www.derindusunce.org/category/kuresellesme/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.derindusunce.org</link>
	<description>Grup platformu</description>
	<pubDate>Fri, 25 May 2012 09:41:57 +0000</pubDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.6.2</generator>
	<language>en</language>
			<item>
		<title>Küreselleşme Korkusu 3</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/12/26/kuresellesme-korkusu-3/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/12/26/kuresellesme-korkusu-3/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 26 Dec 2009 15:42:25 +0000</pubDate>
		<dc:creator>O. Tan Haskol</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Ekonomi]]></category>

		<category><![CDATA[Kapitalizm]]></category>

		<category><![CDATA[Küreselleşme]]></category>

		<category><![CDATA[Liberalizm]]></category>

		<category><![CDATA[Toplum]]></category>

		<category><![CDATA[ahlak]]></category>

		<category><![CDATA[vicdan]]></category>

		<category><![CDATA[küresellesme korkusu]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=7920</guid>
		<description><![CDATA[Birinci Bölüm
İkinci Bölüm
  Bu yazıyı okuyacak kıymetli dostlarımdan ricam &#8220;liberal&#8221; etiketi altında en saf haliyle ortak makul kabullerde hem fikir olduğumuzu unutmamaları.  Ancak bana göre kabuğu kırmanın zamanı gelmiştir.  Bu kabuk nedir derseniz içselleşen &#8220;kutsal piyasa&#8221; söyleminin, her karşı argümanın ya da uluslar arası düzeyde her problemin çözümü olacağı sanrısı.  Bunu sürekli tekrar ederek kendimizi uyuşturuyor ve kafamızı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/2008/08/21/kuresellesme-korkusu/" target="_blank"><strong><span style="color: #0066cc;"><img class="alignright" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2008/08/20080821_derindusunce_org_kuresellesme2.JPG" alt="" width="267" height="390" />Birinci Bölüm</span></strong></a></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/2009/11/29/kuresellesme-korkusu-2/" target="_blank"><strong>İkinci Bölüm</strong></a></p>
<p>  <em>Bu yazıyı okuyacak kıymetli dostlarımdan ricam &#8220;liberal&#8221; etiketi altında en saf haliyle ortak makul kabullerde hem fikir olduğumuzu unutmamaları.  Ancak bana göre kabuğu kırmanın zamanı gelmiştir.  Bu kabuk nedir derseniz içselleşen &#8220;kutsal piyasa&#8221; söyleminin, her karşı argümanın ya da uluslar arası düzeyde her problemin çözümü olacağı sanrısı.  Bunu sürekli tekrar ederek kendimizi uyuşturuyor ve kafamızı kaldıramadığımız rakamlarla en çok da &#8220;liberal&#8221; felsefeye zarar veriyoruz.  Unutulmamalı ki, </em><strong><em>&#8220;Liberalizm her şeyden önce bir ahlak felsefesidir&#8221;</em></strong><em>.  İdeolojiden bağımsız düşünebildiğimiz ölçü de bu ahlak felsefesini kavrayabilir ve yarım binanın üzerine bu toprağın mayasının çalındığı  yeni yapıtaşları koyabiliriz.  Evrensel değerlere bu yolla yapacağımız katkı hiç şüphesiz, değerleri ilerletecek ve daha fazla bize ait hissedebileceğimiz, daha fazla sahip çıkabileceğimiz bir ahlak felsefesi oluşmasını sağlayacaktır.</em> </p>
<p>     <em>Dostlukla&#8230;     </em> <br />
 <br />
 </p>
<p>Sermayenin, ucuz üretim faktörleri, düşük vergiler, &#8220;deregülasyon&#8221; olan yerlere gitmesi, finansal küreselleşmenin arzu edilen bir sonucudur.  Artık sermaye, özelleştirme, finansal serbesti, en sınırlı sosyal uygulamalar neredeyse oraya akarken, sosyal demokrat yaklaşımların bile bu blokta yeri olmayacaktır. </p>
<p>Bizim açımızdan &#8220;sevindirici&#8221; kabul edilebilecek bu gelişme sosyal demokrat yaklaşımlara alternatif olarak öne sürdüğümüz, piyasa serbestisinden doğan &#8220;doğal&#8221; zenginleşme ile <span id="more-7920"></span>desteklenmelidir. </p>
<p> Bu bakımdan deregülasyon sınırların olmadığı liberal bir dünyanın baskın stratejisidir. Devletler daha düşük vergi oranları, daha ucuz üretim faktörleri ve daha kısıtlı sosyal olanaklarla sermayeyi ülkelerine çekmek için rekabet edecekler, bunun doğal bir sonucu olarak   -diğer faktörler sabit tutulduğunda- en rekabetçi devlet en hızlı şekilde zenginleşecektir. </p>
<p>Sınırlı  evrende baskın bir stratejinin varoluşu karar kuramına göre bir benzeşmeyi de beraberinde getirecektir. </p>
<p>     Küreselleşme için bu karar modellerinin incelenmesinde &#8220;benzeşme teorisi&#8221;  ortaya atılmıştır. Bu teori şu şekildedir; <br />
 <br />
 <br />
 </p>
<p>     1-)Bütün  ülkeler sermayeyi kendilerine çekmek için benzer sermaye dostu politikalar güdecekler ve yerel politikalar arasındaki farklar ve demokrasiler etkisişleşecektir. </p>
<p>     2-)Politikaların benzeşmesi sonucunda ülkelerin refahları büyümeleri ve yatırımları da benzeşecek ve doğru sermaye dostu politikalar uygulayan fakir ülkeler, sermaye akımlarından aslan payı alacaklar ve hızla ekonomik büyüme yoluyla zenginleşeceklerdir </p>
<p>     3-)Son olarak da doğal ya da yapısal nedenlerden örneğin: Ulaşım yetersizliği, kaliteli iş gücüne sahip olmamaları, lokasyon dezavantajları ve bazı nedenlerden dolayı dezavantajlı ülkeler riskin yüksek olması nedeniyle sermayeyi çekmekte başarısız olacaklardır.<sup><strong>1</strong></sup></p>
<p>      </p>
<p>     İkinci argümandan yola çıkarak bunun pratikte her zaman böyle olmadığını söylemek bile entegrasyonun etkin rollerini paylaşan (imf, dünya bankası gibi) örgütlerin başarısına iyimser bir yaklaşım olacaktır.  <br />
 </p>
<p>     <strong>Piyasa bir süreçtir.Talan olabilir:</strong></p>
<p>     <em>NAFTA nın yürürlüğe girmesinin hemen ardından (1 ocak 1994)herkesin bildiği gibi aynı gün chiapas bölgesinde zapatista ayaklanması başladı ve Kurumsal Devrimci Parti&#8217;nin (PRI) başkan adayı Colosio bir suikast sonucu öldürüldü. Ağustos 1994&#8242;te, Yale Üniversitesi mezunu ekonomist Ernesto Zedillo başkanlık seçimini kazandı. Eylül 1994&#8242;de PRI Genel Sekreteri Ruiz Massieu da bir suikaste kurban gitti. Aralık 1994&#8242;de, Zedillo&#8217;nun görevi devralmasını izleyen günlerde pezo değer yitirmeye başladı ve finansal kriz patladı. </em><sup><em>3</em></sup><em> Şimdi Meksika, ABD destekli bir kurtarma operasyonunun ardından, bilinen IMF patentli kemer sıkma politikaları izliyor ve faturayı da bilindiği gibi halk ödüyor. Bu senaryo ilginç bir biçimde bize tanıdık gelmeli.</em></p>
<p>     Meksika için piyasa başarısızlığı kabul edilebilir mi? Özellikle hızlı bir liberalizasyon sürecinden geçen ve iktisatın pozitif normlarına göre piyasa başarısı için gerekli olan hammadde, lokasyon, işgücü gibi olumlu faktörlere rağmen başarısız olan piyasalar liberal görüş çerçevesinde nasıl açıklanacaktır? </p>
<p>      Meksika&#8217;nın  NAFTA bölgesel entegrasyonunun ardından yaşadığı bu krizin tümüyle yerel olup uluslar arası konjonktürden bağımsız gerçekleştiğini de belirtelim. </p>
<p>      <em>&#8220;Meksika, yüksek faiz oranları, vergi cennetleri, sözde politik ve döviz kuru istikrarı peşinde tüm dünyada akıp duran aşırı  miktarda, çok oynak ve spekülatif sermaye kitlesinin nelere neden olabileceğinin yaşayan örneğidir. Bu sermaye, tüm ülkeleri mevcut sermaye birikiminden de edip arkasında derin bir tahribat bırakarak çeker gider</em>&#8220;.<sup><em>2</em></sup> </p>
<p>        Bu konuşma Meksika&#8217;nın 1982 dış borç krizinin hemen ardından dönemin başkanı Lopez Portillo tarafından Birleşmiş milletler genel kuruluna hitaben söyleniyordu. </p>
<p>     <em>Amerikan Kongresi&#8217;nin onayından sonra 1 Ocak 1994&#8242;te yürürlüğe giren NAFTA&#8217;nın, önce isminin biraz yanıltıcı  olduğunu vurgulamakta yarar olabilir. Çünkü anlaşmanın asıl etkisi serbest ticaret alanında değil, yabancı sermaye yatırımları ve sermaye mobilitesi üzerinde görülüyor</em>.<sup>4</sup></p>
<p>     Sermaye hareketlerini IMF, Dünya Bankası gibi uluslararası mali&#8221; kuruluşların da telkiniyle liberalleştiren, aralarında Türkiye&#8217;nin de bulunduğu gelişmekte olan ülkelerin hemen hepsi böyle bir krizle karşılaşmışlardı. Hele Latin Amerika&#8217;da &#8216;70&#8242;li yıllarda Arjantin, Şili ve Uruguay&#8217;ın hızlı dışa açılmaları sonucu yaşanan acı deneyin belleklerde canlı olması gerekirdi.</p>
<p>     <strong>Serbest piyasanın sağlıklı işlemesi için belirli kurumlara ihtiyaç vardır.</strong> Bizde de rahmetli Özal&#8217;ın beklide en büyük hatasıdır.<strong> </strong>Bu kurumsal alt-yapı oluşmadan gerçekleştirilen reformlar özellikle ödemeler dengesi açısından ülke için felaketle sonuçlanabilir. Küresel ölçekte yönetilen bir liberalizasyon uluslar arası  kurumların oldukça etkin bir biçimde çalışmasını zorunlu kılıyor.</p>
<p>     Peki normatif kaygılarla sürece baktığımızda bu günün ışıldayan ekonomileri &#8220;Asya kaplanları&#8221; daha az mı çile çekiyorlar?</p>
<p>     <strong>Piyasa bir süreçtir. İnsanlar açlıktan ölebilir:</strong> </p>
<p>     <em>JAKARTA -&#8221;Ona ne yaptığını sor - etikette ne yazıyor, etiket ne biliyor musun? Dedim elimi arkama uzatıp gömleğimin yakasını çevirirken.  Endonezyalı bu işçiler artık benim gibi insanlara alışmışlardı:  Nike, the Gap ve Liz Claiborne gibi çok uluslu şirketler için kesip diktikleri ve yapıştırdıkları fabrikalardaki kötü çalışma koşulları hakkında sorular soran yabancılar.  Fakat bu dikişçi kadınlar evde, asansörde karşılaştığım yaşlı konfeksiyon işçilerine hiç benzemiyorlar.  Buradakilerin hepsi genç,  bazıları onbeş yaşında;  çok azı yirmi bir yaşın üzerinde.  1997 Ağustosunun bu gününde, söz konusu olan kötü çalışma koşulları Jakartanın dışında Kawasan Berikat Nusantar sanayi bölgesindeki Kaho Indah Citra konfeksiyon fabrikasında greve neden oldu.  Günlük 2$ karşılığı para kazanan Kaho işçileri için sorun, uzun fazla mesai çalışmalarına zorlanmaları ve bu emeklerinin karşılığında yasal oranda ödeme yapılmamasıydı.  Üç günlük bir iş bırakma eyleminden sonra yönetim, iş kanununun olabildiğince esnek olduğu bölgede çok tipik olarak uygulanan bir uzlaşma yolu önerdi:  Fazla mesai artık zorunlu olmayacaktı ancak bedel yasadışı olarak düşük kalacaktı. 2000 işçi dikiş makinelerinin başına döndü ;yönetim tarafından grevin ardındaki sorunun başı oldukları düşünülen 101 genç kadın hariç. Bu kadınlardan biri bana &#8220;Şu ana kadar durumumuz kesinleşmedi&#8221; dedi, umutsuzlukla dolup taşarak ve yardım alabilecek bir yerden yoksun</em><sup><em>5</em></sup><em>.</em>  </p>
<p>     1991 Tayland krizini hatırlayanlar Endonezya, Malezya gibi çevre ülkelerin dünya ekonomisinde ne kadar ciddi bir rol oynadığını biliyorlar. Tayland parası üzerinden gerçekleştirilen geniş ölçekli bir spekülasyon çevre ülkelere sıçramış ve çok uluslu şirketlerin büyük ölçüde üretim tesislerinin bulunduğu Endonezya, Malezya gibi ekonomileri sallamıştı. Bütün dünyanın krize sürüklenmesinde bu ikinci dalga anahtar rol oynuyordu çünkü bu coğrafya yeni dünyanın üretim merkeziydi ve burada ki bir daralmanın tüm dünyada ki hammadde fiyatlarını etkileyebileceğini de bu şekilde tecrübe etmiştik. </p>
<p>     Ödemeler dengesi hammaddeye bağlı olan Rusya gibi daha büyük ekonomilerin çöküşü de bu sayede gerçekleşmişti. </p>
<p>     Dünyaya entegre olmuş bu ekonomilerin çalışma şartlarının ve ekonomik koşullarının iyileştirilmesi düşüncesi bir arpa boyu kadar yol alınmamış olsa da 20 yıldır sürüyor. Piyasanın bir süreç olduğunu hepimiz biliyoruz ancak dile kolay <strong>bir jenerasyon bu Logo ağırlığı altında ezildi</strong>. Peki dünyayı birbirine bağlayan kutsal bir ödev için mi? Hayır. Sadece subjektif faydası &#8220;yaşam tarzı&#8221; olarak addedilebilecek lüks bir ürünün üretimi için. Peki bunu tüketebilecekler mi? Yine hayır. Bu ürünler <strong>hiçbirşey üretmeyen firmalar</strong> tarafından satın alınıp üzerine Tommy Hilfiger imzası atıldıktan sonra seçkin batılılara satılacaklar. </p>
<p>     .&#8221;<em>Tommy Hilfiger , kıyafet üretme işiyle ,imzasını atmakla olduğundan daha az meşgul.Şirket tamamen lisans anlaşmalarıyla işliyor;Hilfiger tüm ürünlerini başka şirketlerden oluşan bir gruba yaptırıyor:Jockey International ,Hilfiger iç çamaşırları yapıyor;Pepe Jeans London ,Hilfiger kotları üretiyor;Oxford Industries Tommy gömlekleri yapıyor ;Stride Rite Corporation da ayakkabılarını yapıyor.Peki Tommy Hilfiger ne mi üretiyor?Hiçbir şey .</em><sup>6</sup> </p>
<p>     Bir ideoloji olarak tüketim burada kendisini gösteriyor ve tüketicinin saptırılan karar mekanizmaları bu suça hepimizi ortak ediyor.Diesel&#8217;ın sahibi Renzo Rosso bu korkunç gerçeği bir <strong>&#8220;marketing detayı&#8221;</strong> olarak Paper dergisine şöyle özetlemişti:  </p>
<p>     <sup><em>&#8220;</em></sup><em>Biz bir ürün satmıyoruz biz bir yaşam stili satıyoruz.  Bir hareket yarattığımızı düşünüyorum &#8230;Diesel kavramı her şeydir.  Yaşama biçimidir, giyinme biçimidir bir şeyi yapma biçimidir.</em><sup>7</sup> </p>
<p>      Bireysel algı çerçevesinde sürdürülebilecek bu tartışma buzdağının görünen kısmı peki evrensel değerleri özümseyememiş kitlelere ancak evrensel değerlerle kontrol edilebilecek teknolojileri sunduğumuzda bunun olumsuz sonuçlarını serbest piyasadan ve küreselleşmeden bağımsız kabul edebilir miyiz?  </p>
<p><strong>Piyasa bir süreçtir. Kız çocukları gömülebilir:</strong> </p>
<p>      Erkek çocuk tercihlerinin Güney Doğu Asya kültürlerinde olduğu gibi kız çocuklarının gömülmesi anlamına gelebileceği gerçeği eminim hepimizi dehşete düşürüyor.  Peki bunu yapmak isteyen insana küreği uzatır mıydınız? Diye sorduğumuzda yürekten bir hayır diyoruz.  Ancak DNA WorldWide ve Nimbles Diagnostics gibi Amerikan firmaları demiyor. Hatta bu küreği satıyorlar.<sup>8</sup> </p>
<p>     <em>Çin&#8217;de günümüzde 100 kıza 117 erkek bebek tekabül ediyor.</em><sup>9</sup> Çoğu zaman erkek çocuk sahibi olmak isteyen aileler yukarıda adı geçen firmalara başvurarak bebeğin cinsiyetini 3-5 günde %99.999 kesinlikle belirleyebiliyorlar. Sonu kürtajla bitecek olan bu enformasyon akışı bir piyasa problemi değil elbette. Ancak günümüz koşullarının bu korkunç kabul edilebilecek uygulaması finansal liberalizasyonun bir sonucu. </p>
<p><strong>Piyasa bir süreçtir.İnsanlar böbreklerini satabilir:</strong> </p>
<p>     Dünya Sağlık Örgütü`nün verilerine göre 2005 yılında dünya genelinde 66 bin böbrek nakli yapıldı ancak böbreğe ihtiyaç  duyan hasta sayısı bunun yaklaşık 10 katı. Organ arzı ile talebi arasındaki bu ciddi fark, yasadışı organ ticaretini tetikliyor. Bundan daha kötüsü Filipinler gibi bazı ülkelerde denetlenmesi olanaksız hale gelen bu süreç yasallaşmış.  </p>
<p>     Bu eylemin yapılışından ziyade ne için yapıldığı daha büyük önem arz ediyor.  Bir insanın hayatını kurtarmak için insanlar kendi rızalarıyla organ bağışı yapmıyorlar.  Filipinlerin varoşlarında yaşayan bir aile reisi bir taksi alıp geçimini sağlamak için <strong>&#8220;zorunlu&#8221;</strong> olarak organ bağışında bulunuyor. </p>
<p><strong>Daha çok daha çok daha çok reklam:</strong> </p>
<p>     Marka olgusunun ilk sekteye uğradığı &#8221;Marlboro cuması&#8221; krizinden bu yana işletmeler markanın değerini daha net olarak keşfettiler ve bunun için gerekli olan harcamaları yapmaya başladılar. </p>
<p>     Özellikle &#8220;marka&#8221; kavramı için durgunluk kabul edilebilecek 1989 döneminden başlayarak bu işe para yatıran işletmeler kazançlı çıktılar. <br />
 <br />
 <br />
 </p>
<p>     (Rakamlar milyon dolar cinsinden.)<sup>10</sup></p>
<p><a name="0.1_table01"></a></p>
<table border="2" cellspacing="0" width="614">
<tbody>
<tr valign="top">
<td> </td>
<td>1989</td>
<td>1990</td>
<td>1991</td>
<td>1992</td>
</tr>
<tr valign="top">
<td>NIKE</td>
<td>100$</td>
<td>175$</td>
<td>225$</td>
<td>230$</td>
</tr>
<tr valign="top">
<td>REEBOK</td>
<td>45$</td>
<td>75$</td>
<td>130$&#8221;</td>
<td>140$</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>      </p>
<p>      Nike ve Reebok firmalarının kriz dönemi harcamalarını görebileceğimiz bu tabloda şirket fonlarının büyük bir kısmının pazarlama faaliyetine harcandığı iddia edilebilir. Bu tablodaki rakamlar yalnız &#8220;tutundurma&#8221; faaliyetlerinden reklamları kapsamaktadır. </p>
<p>      İmajın özsermayeye direk etkisinin keşfedilmesi klasik iktisat için yeni ve çok büyük bir problemi de beraberinde getirdi. Faydanın subjektif olarak ölçüldüğü bir piyasada arz-talep fonksiyonu ve buna bağlı olarak denge fiyatı için artık iki nokta saptanabilir. </p>
<p>      Birincisi klasik iktisatın bildiğimiz arz-talep fonksiyonunda denge fiyatı toplam taleple toplam arzın kesiştiği noktada <strong>&#8220;olması gereken yerde&#8221;</strong> oluşması halidir. Bütün piyasa kuramı buradan başlayarak örülür, serbest piyasanın herkesin lehine olan görünmeyen eli burada devrededir ve sağlıklı olarak çalışmaktadır. </p>
<p>      Ancak tutundurma faaliyetleriyle ürüne yüklenen ek fayda, ek bir maliyeti de beraberinde getirir burada aynı ürün iki şekilde algılanır ve iki ayrı denge fiyatı bulabilir. <strong>&#8220;Marka&#8221; </strong>algılanan ürüne daha yüksek ücreti ödemeyi kabul eden tüketici farkında olmadan firma davranışını da bu yönde tetikler. </p>
<p>      Bu belirli fiyat aralıklarında normal bir malın Veblen eğilimler göstermesine neden olur. Bunu tespit eden firmalar doğal olarak bütçelerinin daha büyük bir kısmını pazarlama faaliyetine harcarlar. </p>
<p>Bu savı destekler nitelikteki en önemli istatistik 1998 Birleşmiş Milletler İnsani Kalkınma raporudur bu rapora göre &#8220;küresel reklam harcamalarındaki büyüme dünya ekonomisindeki büyümeden 1/3 daha fazladır.&#8221; <sup>11</sup> </p>
<p>     Bu pratik olarak şu anlama geliyor. Bir firma yeni üretim teknolojilerine ya da çalışanlarına harcayabileceği bir büteçeyi tüketicinin &#8220;homoeconomicus&#8221; rasyonel davranış biçimini saptırmanın bir aracı olarak kullanmayı tercih ediyor ve doğal olarak edecektir.</p>
<p>     Biraz daha açarsak tüketici &#8220;Marka ideolojisini&#8221; öz ürünün reel faydasına tercih ettiği noktada Jakarta&#8217;da günde 2$&#8217;a çalışan işçilerin daha az maaş almasını ya da dünyanın bu sebepten ötürü şu an sahip olmadığı ancak olabileceği üretim teknolojilerinden mahrum olmasını sağlar.</p>
<p>     Yani tüketici farkında olmadan &#8220;Audi&#8221; marka arabayı uçan arabaya tercih etmektedir. Dünyanın çok daha iyi üretim teknolojilerinden yoksun bırakılması korkunç bir piyasa başarısızlığı  olarak addedilebilir.</p>
<p>     Mal ve ürün çeşitlerini anormal derecede fazla oluşturup fiyatlandırarak ve tutundurma faaliyetlerine yüksek bütçeler ayırarak tüketicinin davranışını saptırmaya yönelik &#8220;Kaos pazarlama&#8221; gibi sistemlerde şüphesiz ki serbest piyasanın işleyişini tehdit eden ancak piyasa kuralları gereği piyasada uygulanabilir sistemlerdir.  </p>
<p>      Bu bireysel hak ve özgürlüklere de yapılan bir saldırıdır aynı  zamanda. Bir ekonomistin entelektüel birikimine sahip olmasını beklemeyeceğimiz tüketicinin mahrum kaldığı üretim teknolojilerinden onu kim haberdar edecektir? Ya da  benim gibi bunu talep edenlerin bir şansı var mı? İnanıyorum ki bir anket yapsak insanların büyük bir kısmı daha sıcak tutan bir kazağı ya da daha sağlıklı bir besini daha fazla reklama tercih edecektir. Peki durum böyleyken yaptığımız seçimlerle neden sürekli firmaların marketing bütçelerini şişirmek zorunda kalıyoruz? </p>
<p>      Bu ve bunun gibi pek çok problem &#8220;<strong>sistemin ürettiği&#8221; </strong>ancak sisteme olan sonsuz görevden çözülmesi için adım atılmayan sorunlardır. </p>
<p>      <strong>ÇÖZÜM:</strong>  </p>
<p>     Çözüm yeni dünya da insanın hak ve özgürlüklerinin tanımlandığı gibi <strong>&#8220;insana, insan olmanın ödevlerinin tanımlanmasıdır&#8221;. </strong> </p>
<p>      Her bireyin yaşama hakkı olduğu gibi, her bireyinde yaşamı  koruma ödevi olmalıdır. Her bireyin hukuk karşısında eşit muamele görme hakkı olduğu gibi, her bireyinde başkalarının hukukunu gözetme ödevi olmalıdır. </p>
<p>      Kolektivist bir refleks olarak algılanabilecek bu yaklaşım uluslar arası  örgütlerin etkinliğini artırabilir ve belirli bir zümrenin kokteyl partisinden gerçekten sorun çözen ve tüm dünya insanlarını ve bunların ortak değerlerini koruyabilen bir anlayışa götürebilir. </p>
<p>      Birbirimizin ne yaptığını umursayamayacağımız bir dünyayı artık  çok geride bıraktık. Okyanusun ötesinde adamın biri üretim yaptığı  için benim topraklarımın çölleştiği bir dünya da yaşarken hiç kimse kendi egemenlik alanını, iç işlerini dokunulmaz zannetmesin çünkü artık biz bir kişiyiz kardeşim. <br />
 </p>
<p>Kaynakça</p>
<p align="justify"><em>1 Çok uluslu şirket beklentileri adlı  bir makaleden prof.dr.Muammer Doğan</em> </p>
<p align="justify"><em>2 R.N. Taylor, Hot Money, Unwin Paperbacks London 1988, s. 60. </em> </p>
<p align="justify"><em>3 Wiser, James  Political Philosophy: A History of the Search for Order</em> </p>
<p align="justify"><em>4 The Global Reader: and Introduction to the Globalisation Debate, Polity Press,</em></p>
<p align="justify"><em>London, 2000</em> </p>
<p align="justify"><em>5 Naomi Klein No Logo s:17</em> </p>
<p align="justify"><em>6 Naomi Klein No Logo s:47</em> </p>
<p align="justify"><em>7 Naomi Klein No Logo s:44</em> </p>
<p align="justify"><em>8 Mehmet Yılmaz &#8220;Kadınsız bir dünyaya doğru&#8221; </em><a href="http://www.derindusunce.org/2008/03/07/kadinsiz-bir-dunyaya-dogru/" target="_blank"><em><span style="text-decoration: underline;">http://www.derindusunce.org/2008/03/07/kadinsiz-bir-dunyaya-dogru/</span></em></a><em> </em> </p>
<p align="justify"><em>9 Mehmet Yılmaz &#8220;Kadınsız bir dünyaya doğru&#8221;</em><a href="http://www.derindusunce.org/2008/03/07/kadinsiz-bir-dunyaya-dogru/" target="_blank"><em><span style="text-decoration: underline;">http://www.derindusunce.org/2008/03/07/kadinsiz-bir-dunyaya-dogru/</span></em></a> </p>
<p align="justify"><em>10 Naomi Klein No Logo s:53 </em> </p>
<p align="justify"><em>11 Joel Bergsman, &#8220;Income Distribution and Poverty in Mexico&#8221;, </em>World Banc<em>, 1980. Income.</em></p>
<p align="justify"><em></em></p>
<p style="padding-left: 30px;">&#8230;Bu makale ilginizi çektiyse&#8230;</p>
<p style="text-align: right;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank">Liberalizmin Kara Kitabı</a></strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank"><img class="alignleft size-medium wp-image-10169" title="liberalizmin_kara_pt" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_pt.jpg" alt="" width="165" height="288" /></a>Liberalizm asırlardır bir çok aşamalardan geçmiş, tarihi olaylarla kendisini imtihan etmiş bir düşünce geleneği. Değişmiş yanları var ama sabitleri de var. Bu sabitlerin içinde <strong>liberalizmin tehlikeli yönleri</strong> hatta <strong>YIKICI UNSURLARI</strong> da var. Bunları ortaya çıkarmak için “doğru” soruları sormak ve liberal perspektifte kalarak yanıt aramak gerekiyor… Büyük bir kısmı bu gelenekten olan düşünürlerin fikirlerinden istifade ederek <strong>liberalizmin kusurlarını</strong> ele alıyoruz bu kara kitapta: Adam Smith, Mandeville, John Stuart Mill, Hayek, Friedman, Röpke, Immanuel Kant, Alexis de Tocqville, John Rawls, Popper, Berlin, Mises, Rothbard ve Türkiye’de Mustafa Akyol, Atilla Yayla, Mustafa Erdoğan…</p>
<p>Liberallere, liberalimsilere ve anti-liberallere duyurulur.</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a></p>
<p> </p>
<p style="text-align: right;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin_ak_kitabi.pdf" target="_blank">Liberalizmin Ak Kitabı</a></strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin_ak_kitabi.pdf" target="_blank"><img class="alignleft" title="liberalizmin-ak_kitabi" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin-ak_kitabi-221x300.jpg" alt="" width="133" height="221" /></a>1930 model bir ulus-devletin, bir <strong>“devlet babanın”</strong> çocuklarıyız. Son derecede <strong>“Millî”</strong> bir eğitim gördük, öğrenim değil. Hayatta işimize yarayacak meslekî bilgileri ya da eleştirel bir bakışı öğrenmedik <strong>“millî”</strong> okullarda. <strong>“Varlığımızı Türk varlığına armağan etmek”</strong> için eğitildik, eğilip büküldük.</p>
<p>Liberallerin dilinden düşmeyen <strong>“Bireysel haklar ve özgürlükler”</strong> bizim gibi Kemalist çamaşırhanelerde yıkanmış beyinler için çok yeni. Türkiye’de yaşayan insanların ulus-devlet boyunduruğundan kurtulmasında önemli bir rol oynuyor liberaller. Biz de <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin_ak_kitabi.pdf" target="_blank">bu kitapta </a>liberalizmin temel tezleriyle uyumlu, bu fikir akımına doğrudan ya da dolaylı destek veren makaleleri birleştirdik. <strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin_ak_kitabi.pdf" target="_blank">Buradan indirin.</a></strong></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2009/12/26/kuresellesme-korkusu-3/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/12/26/kuresellesme-korkusu-3/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Küreselleşme Korkusu 2</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/11/29/kuresellesme-korkusu-2/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/11/29/kuresellesme-korkusu-2/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 28 Nov 2009 23:04:58 +0000</pubDate>
		<dc:creator>O. Tan Haskol</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Ekonomi]]></category>

		<category><![CDATA[Kapitalizm]]></category>

		<category><![CDATA[Küreselleşme]]></category>

		<category><![CDATA[Liberalizm]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=7483</guid>
		<description><![CDATA[Birinci Bölüm
Eleştiriler:
Küreselleşme karşıtlığının temel argümanından yola çıkarak olarak; küreselleşmeyi temelde batının dünya üzerine sistemli olarak yayılma arzusu olarak tanımlamak tarihsel gerçekliğe çok daha uygun düşecektir.  Bunu genişletmek gerekirse, aslında batının kendini gerçekleyen alt yapısı olan kapitalizm ve bunun çerçevesinde oluşturduğu üst yapısı rasyonalizm, hukuk sistemi, demokrasi, insan hakları ile bir  kaç büyük devletin yayılmacı şekilde [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/11/20091127_derindusunce_org_kuresellesme.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-7486" title="20091127_derindusunce_org_kuresellesme" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/11/20091127_derindusunce_org_kuresellesme-290x300.jpg" alt="" width="206" height="211" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/2008/08/21/kuresellesme-korkusu/" target="_blank">Birinci Bölüm</a></strong></p>
<p><strong>Eleştiriler:</strong></p>
<p>Küreselleşme karşıtlığının temel argümanından yola çıkarak olarak; küreselleşmeyi temelde batının dünya üzerine sistemli olarak yayılma arzusu olarak tanımlamak tarihsel gerçekliğe çok daha uygun düşecektir.  Bunu genişletmek gerekirse<em>, </em>aslında<em> batının kendini gerçekleyen alt yapısı olan kapitalizm ve bunun çerçevesinde oluşturduğu üst yapısı rasyonalizm, hukuk sistemi, demokrasi, insan hakları ile bir  kaç büyük devletin yayılmacı şekilde genişlemesi değil de, alt yapının temelini oluşturan sermayenin ana hedefi olan kar maksimizasyonunu sağlamak amacıyla dünya pazarına amansız bir yüklenişi olarak görmek mümkündür.</em>5</p>
<p><em> </em>Kısaca bahsetmek gerekirse, batının dünya üzerine üç ana başlık altında yayıldığını görebiliriz. Bunlardan ilki kabaca 1490&#8242;lar da başlamıştır. Merkantalizmle bir yarış halini almış ve batının kendisinden olmayan kültürleri yok etme alışkanlığının başlangıcı <span id="more-7483"></span>olarak; beyaz adamın, sömürgecilik ile son bulmuştur.</p>
<p> Fransız devrimiyle varlığını iyice hissettiren burjuva sınıfının gücü ve büyüme hızı, sanayi devrimi ile artık teknik anlamda desteklenecektir. Batının bu dengesiz üretim olanaklarını Pazar işgali ile sonlandırması kaçınılmazdır.  İkinci dalga hareketi bu aşamayı emperyalizm ile sonlandırmıştır. Tıpkı küreselleşmenin bu günkü dünyanın &#8220;diğerlerine&#8221; sözde faydası gibi, o dönemde de emperyalizm çok da negatif bir olgu olarak görülmemekte ve belki de bir çokları için yararlı olacağından söz edilmekte idi.</p>
<p> Bugün hala yaşamakta olduğumuz batının bu yayılma hareketinin üçüncü aşaması net bir tarihe işaret etmemekle beraber  esnek üretim sistemlerinin gelişip iyice yaygınlaşmasıyla çok uluslu şirketlerin kurulması ve büyümesi, iletişim devriminin başlaması, internet, kıtalar arası uydular vb. gibi teknolojilerle bilgi akışı hızının artışı ve son olarak da 1990 sonrasında soğuk savaşın bitmesi ve doğu bloğunun çökmesi ile bölünmüş dünya ekonomisinin ideolojik ve ekonomik sınırlarının ortadan kalkması biçiminde tanımlanabilir.</p>
<p> Batı sermayesinin neredeyse tüm dünyada dolaşabilme serbestisi kazanmasıyla sürerek, bugün küreselleşme adını verdiğimiz olguya taşınmıştır.</p>
<p>Aynı şekilde bu süreç uluslararası ilişkiler alanında da önemli değişikliklere vesile olmuş, refah ve yaşam standardı bazlı bir takım vaatler ile yönetim alanını da son derece derinden etkilemiştir.</p>
<p> </p>
<h2>Küreselleşmenin siyasası:</h2>
<p> </p>
<p>Günümüz yaşamında küreselleşme olgusu &#8220;Pan-Amerikana&#8221; yaklaşımı ile genel anlamda birincil vurgularını ekonomi temelli yapmış olsa da bu sürecin politik alanı etkilemesi kaçınılmazdır. Ekonominin etimolojik anlamına baktığımızda bu etkileşim açıkça görülmektedir. Temel olarak sonsuz insan ihtiyaçlarının karşılanabilmesi için, kısıtlı dünya kaynaklarının yönetimi olarak tanımlayabileceğimiz ekonomi, bu kaynakların kimler tarafından nasıl yönetilip, kimlere ne şekilde dağıtılacağının mücadelesi anlamına referans veren politikayla kesiştiği noktada kesin ve ayrılmaz bir bütünü oluştururlar. Dolayısıyla ortaya çıkan bütünün, bu kavramlar ikilemesinin uyumu içinde olduğu ve bunların bir şekilde birbirlerini kendilerine dönüştürdüğü kaçınılmaz bir gerçekliktir. Yani esas mesele; önce kimin yönettiğini bulup, kimlere ve nasıl dağıtmak istediğini analiz etmektedir.</p>
<p> Bunun etkileşimin ötesinde, bir dişlinin çarkları gibi iç içe geçmiş olan ekonomi ve politika, devamlı surette çıktılarını sosyal dinamikler üzerine üretmekte ve sosyal alanın bu mekanizmaya yaptığı geri dönüşler küreselleşmenin gelişimine pozitif yönde katkıda bulunmaktadır. Yani aslında küreselleşme de her sistem gibi, ilkin kendini gerçekleştirdikten sonra, bekasını garanti altına almak için varlığını destekleyecek olan kendi sosyalliğini, kendi dinamiklerini ve en nihayetinde kendi insanını yaratmaktadır.</p>
<p> Küreselleşmenin günümüz siyasal yaşamını ne yönde ve nasıl etkilediğini, bunun sonuçlarını analize başlamadan önce bu noktada bir parantez açıp, politik karar alma süreçlerinin nasıl işlediğini anlamak bu tezimizi detaylandırabilmek için son derece önemlidir. Bu sayede, küreselleşme adına pozitif ya da negatif olabilecek kararların karar alma aşamasına gelene kadar, sisteme hangi anda dahil olduğunu bu sistemden üretilmiş çıktıların, devam eden sürece artı adımı nasıl attırdığını görebiliriz.</p>
<p> <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/11/nouvelle-image.png"><img class="alignleft size-full wp-image-7489" title="nouvelle-image" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/11/nouvelle-image.png" alt="" width="447" height="364" /></a>6</p>
<p> Şekilde gördüğümüz gibi süreç, politik karar alma aşamasına daha önceden alınmış çıktıların sisteme gönderdiği geri beslemenin ışığında, temel olarak iki fonksiyondan geçerek gelmektedir. Ayrıca açık mavi kabuğun ötesindeki dış dünyadan sistemin içine devamlı surette bir bilgi akışı, bir çıkar ifadesi gerçekleşmekte, bu durum alınan kararları da işin içine dahil ettiğimizde bir etkileşim meydana getirmektedir. Küreselleşme açısından baktığımızda özerk alanın arkasına gizlenmiş yönetilen ya da egemenliğe saygı prensibi kılıfındaki yöneten bakımından bakarsak, sistemin iki tarafta da aynı şekilde işlediğini görürüz.</p>
<p>Sistemin işleyişini analiz etmeden önce, sistemin parçalarını tanıyalım. Öncelikle sistem, öte tarafında bulunan dış dünyadan ve daha önce üretmiş olduğu çıktılardan bir takım geri beslemeler alarak, bunları veriler halinde sürece yeniden dahil eder ve bu veriler sistemin fonksiyonlarında bir elekten geçirilirmişçesine karar alma sürecine kadar rafine edilir. Daha sonra bu üretilmiş olan karar çeşitli şekillerde toplumdaki gruplar arasında paylaştırılır ve yeni geri beslemelerle bir sonraki karar aşamasına tekrar dahil olur.</p>
<p>Sistemin iki temel fonksiyonundan biri olan &#8220;Sistem Fonksiyonu&#8221; üç ana parçadan oluşmaktadır. Sosyalleşme bireyin ailesinden başlar. Burada birey, ailesinin temel değer ve prensiplerini paylaşır, sonrasında DEVLET bireyi kanatlarının altına alarak, kendi sistemini gerçekleştirecek bireyleri yaratma prensibinden hareketle, bireyin ait olduğu topluma dair temel bilgileri, değerleri, hak ve ödevleri, bakış açılarını tanıtır ve bunları kavramasını sağlayarak, bekasını garanti altına alacak insan tipini yetiştirmeye çalısır.</p>
<p> Ordu bu sürecin kurumsal olan son halkasıdir.  Devlet bu aşamada bireye yanlızca askeri bir eğitim vermekle kalmaz aynı zamanda bir ocak gibi iş öğreterek meslek sahibi yapar, paylaşmayı, dayanışmayı, birlik ve beraberliği öğretir.  Ordu ile bu süreç bitmiş gibi görünse de aslında bireyin hayatının sonuna kadar devam eder.  Çeşitli semboller, kutlama ve anma günleri gibi vesileler ile çocukluk yaşlardan beri yerleşmiş olan değer ve yargılar pekiştirilir ve hassas noktalarda tekrar diriltilir.</p>
<p> Tercihler ise sosyalleşmenin temel getirisi olan ve bireyin politik yaşama hangi noktada, nasıl, ne ölçüde, hangi kurumlar vasıtası ile katılacağının belirlendiği bir alandır.  Burada birey, oluşturmuş olduğu değer yargıları ile bir siyasal parti üyeliğini tercih ederek aktif politikaya katılabilir, bir dernek vasıtası ile (örneğin şehit yakınları gibi) politik alana hassasiyetlerini yansıtmak sureti ile katılımda bulunabilir ya da yalnızca seçimlerde oy kullanarak politik alana bireysel katılımını gerçekleştirebilir.</p>
<p> Bilgilenme, kişinin tercihleri doğrultusunda politik süreçle ilgili haberleri edinebilmesi, bu aşamada edineceği bilgiler için kendi kaynakları seçmesi anlamına gelir. Birey kendi açılımı için çesitli kaynaklardan teorileri öğrenerek, farklı kaynaklardan bilgileri derleyebilir, yalnızca televizyondan politika haberlerini takip edebilir ya da sadece arkadaş sohbetlerinde duydukları ile bu alanda var olabilir.</p>
<p> Politik karar almanın ikinci önemli fonksiyonu olan süreç fonksiyonunda, politik karar almanın temel nedeni olan çıkarlar, öncelikle bireysel olarak ifade edilir ve daha sonra birey bu çıkarında yalnız olmadığını anlayarak, kendi gibi düşünenler ile ifadesini güçlendirir. Daha sonra bu çıkar ifadesi belli bir grubun ana hedefi haline gelerek, buna ulaşmak için uygulanacak yollar belirlenir ve karar alma kaynaklarına ulaştırılır. (Bir Ticaret Odasının, Başbakanlığa yazı yazması ya da bir ögrenci grubunun protestosu gibi.)</p>
<p>Tüm bu veriler, burada ismini zikretmediğimiz baskı grupları, lobiler, sanayi örgütleri vb. aracılığı ile karar alma mekanizmasına ulaşır ve sistemin yönetimini elinde bulunduranlar bunun ışığında politikayı üretir ve düzenler ve kendi destekçilerine öncelik hakkı tanımak sureti ile bunu pay ederler.</p>
<p> Süreci somut bir örnekle analiz edersek; sistemin yöneten tarafının bir bireyi, örneğin bir sermaye sahibi, üretimine yeni pazarlar bulabilmek amacıyla öncelikle bir çıkar ifadesinde bulunur. Bu ifadeyi diğer sermaye sahiplerinin de aynı pazara ihtiyaç duyması ile  toplar ve bu sermaye sahipleri örneğin, bir ticaret örgütü ile bunu gruplaştırır. Gruplaşan bu çıkar ifadesi kendi politikasını belirler ve bunu belki de iktidara getirmiş olgu hükümete iletir. Karar alma mekanizması iktidarını devam ettirebilmek için bunu düzenler ve siyasa çıktısı haline getirir. Bu çıktı, geri beslemeler aracılığı ile siyasal sürece tekrar girer ve bu defa sistem fonksiyonlarını harekete geçirir. Sermaye grubunun ürettirmiş olduğu bu politika ile maaşı artan baba örneğinde olduğu gibi, aile çocuğuna bunun güzel bir şey olduğunu bu sayede refah içinde yasayabildiklerini aktarır. İlerleyen yaşlarında çocuk, okulda bu siyasaya uygun eğitimi alarak yaşamına devam eder ve siyasal alana katılımını bu politikayı devam ettiren bir partide ya da bir dernekte gerçekleştirir. İzlediği televizyon kanalları, okuduğu gazete bu eksende devam eder ve ikinci karar alımı için bu anlamda çıkarlarını ifade eder.</p>
<p> Yöneten tarafın üretmiş olduğu bu çıktı, yönetilen tarafına eklemlenerek yoluna burada devam eder. Yalnız, yönetilen tarafındaki aşamayı, yöneten tarafındakinden ayıran bu verinin siyasal sürece iki farklı aşamada katılabilecek olmasıdır.  Bunlardan ilki direk hükümet bazında, diğeri ise aynı yöneten tarafında olduğu gibi çıkar ifadesi aşamasında sürece katılabilmesidir.</p>
<p> Birinci aşamayı örneklendirecek olursak; hükümet, konumu gereği iyi ilişkiler içinde bulunması gereken yönetenin istediği yönde bir karar alarak sistem fonksiyonunu buna göre şekillendirebilir.  Eğitim müfredatını bu yönde değiştirebilir, medyayı buna yönlendirebilir ve toplumu bu şekilde yönlendirerek, sistemin hep bu eksende çıktılar üretmesini sağlamak suretiyle kendi iktidarının devamlılığını sağlayabilir.</p>
<p> İkinci aşamada ise, yöneten taraftaki bir sermayedarın çıkarı ile yönetilen taraftaki bir sermayedarın kesiştiği noktada, yönetilen sisteme bir çıkar ifadesi olabilir.  Aynı ilkinde olduğu gibi sisteme bir çıkar ifadesi sunularak, karar alma mekanizmasının bunu gerçekleştirmesi sağlanabilir ve sistem bu yönde çıktılar üretmeye devam edebilir.</p>
<p> Karar alma sürecini inceledigimiz bu örnekte olduğu gibi,  küreselleşme bir anda yönetilen açısından bir siyasa çıktısı haline gelip,  çeşitli kaynaklar ya da bireysel çıkarlar vasıtası ile genel alehinde olsa bile bir artı, bir pozitif değer şeklinde görülebilir ve bu sayede yönetilen tarafında tüm zararları görmezden gelinerek temel politika seçimleri belki de farkında bile olunmadan yöneten tarafın güdümünde seyredebilir.</p>
<p><strong> </strong>Buradan yola çıkarak &#8220;devlet&#8221; gibi merkeziyetçi eğilimdeki yapılanmalar siyasa çıktılarını merkezin dışındakiler aleyhine sürekli düzenleyerek ve hatta onların desteği ile merkez-çevre ilişkisini sürdürebilir.</p>
<p>Bu da  tek-dünya devleti liberal ütopyasının gerçekleşmesi halinde bile rejimin totaliter hale gelebileceğinin göstergesidir.  </p>
<p><strong> </strong><strong>Küreselleşme Teorisi Neo-Liberaizm:</strong></p>
<p> Bugün küreselleşme olgusunun hızını iyiden iyiye arttırdığı siyasal alanda, daha önceden de bahsettiğimiz gibi ekonomi siyaset etkileşimi neticesinde gününümüze ait temel uluslararasi ilişkiler paradigmasi olarak neo-liberal bakiş açısını görüyoruz. Şüphesiz ki bu konuda bu yaklaşımın karşısına koyabileceğimiz en önemli bakis açısı Realizm/Neo-Realizm&#8217;dir. Bu çalışmada bu iki paradigmanin günümüz siyaset dünyasına temel bakış açısından söz edilecektir.</p>
<p>  70&#8242;li yıllarda ortaya çıkan çokuluslu şirketler, uluslararasi örgütler, günümüz dünyasının eşi benzeri görülmemiş bir şekilde entegrasyon sürecinde olduğunu gözler önüne sermektedir. Hatta bu entegrasyon kimi zaman daha önce görülmemiş bir şekilde, Avrupa Birliği örneğinde olduğu gibi &#8220;uluslararasından&#8221; &#8220;uluslarüstü&#8221; aşamasına evrimini sürdürmektedir.</p>
<p> Tüm bu gelişmelerin temelinde yatan  bakış açısı, bugün küreselleşmenin teorisi olarak tanımlayabilecegimiz neo-liberal anlayıştır. Peki bu neo-liberalizm nedir? Temelde neye salık verir?</p>
<p> İnsan doğasının temelinde kötü, çıkarcı ve çatışmacı olduğunu varsayan realizme daha giriş aşamasında ters düşen liberalizm, insanın sosyal bir varlık olduğunu vurgulayarak, bu sosyalliğin bir gereği/sınucu olarak insanların işbirliğine yatkın bir yapıya sahip olduklarının altını çizer ve yine insanların kurduğu devletlerin de aslında tek hedefinin, kendi karını arttırmak olduğunu ve bu yüzden işbirliği yapsa bile öncelikli referans alacağı noktanın, &#8220;rakip devletten daha fazla kazanım elde etmek olduğunu&#8221; salık veren realizmin aksine, devlet noktasında da devletlerin aslında diğerlerinin karından ziyade,  kendi kazanımlarının önemli olduğunu, bu nedenle devletler arasında işbirliği yapılacak bir takım nedenlerin her zaman var olduğunu ve bu işbirliğinin de sistemin &#8220;kötü&#8221; devletlerini bile en nihayetinde içine alabileceği anlayışını benimser. Bu işbirliğini oluşturmak ve güçlendirebilmek için de ticaretin en temel, devletler arası entegrasyon aracı olacağını, çünkü bu sayede birbirlerine olan karşılıklı bağlılıkları artan devletler için savaşın ve çatışmanın daha maliyetli olacağının iddasıdır.</p>
<p> Liberal bakış açısının bu anlamdaki temel istatistiki dayanağı ise demokratik devletler arasında çatışmaların daha az yaşanmasıdır ve buna göre demokrasinin, dünyanın geri kalanının demokratikleştirilmesinin ve ticari ilişkiler sayesinde eklemlenmesinin ki; bu dünyanın tamamı için refahı ve mutluluğu arttıracaktır.</p>
<p> Burada liberalizmin önem verdiği noktalardan biri de uluslararası örgütlerin kurulması ve uluslararası sistemdeki etkinliklerinin arttırılmasıdır. Bu aşamada liberalizm, realizm ile tam anlamı ile ters düşer. Realist anlayışa göre politika yapımının amacı yalnızca devletin bekası ve kazanımlarını maksimize etmektedir ve bir devletin örgütlenmeye katılmasının sebebi diğerlerinden daha fazla kazanabilmektir. Öyle olmasa bile sistemdeki kötü devlet iyi devleti kovacaktır, çünkü kötü devlet sistemin açıklarından faydalanıp diğerlerini saf dışı ederek karını maksimize etmeye çabalayacaktir.</p>
<p> Bu yaklaşım savaşından küreselleşmenin siyasal olguya katkısı konusunda en iyi sonucu çıkarmamızı sağlayacak olan isim Robert Cox&#8217;dur. Cox&#8217;a göre: <em>Teoriler sonsuz, zamandan, kişilerden ve mekandan bağımsız, değerlerden yoksun ve çarpıcı bir şekilde yalanlardan arınmış olamaz ve teoriler üzerine yansıyan bu değerler, çıkarların doğrudan ifadesidir</em>6. Yani aslında teoriyi, sistemde hegemon olan belirler ve amacına ulaşmak için bunu en güzel, en şirin haliyle budaklandırır.  Yazara göre, ortada bir sistem olabilmesi için en az bir yöneten ve diğer yönetilenlerin bulunmasi gerekir ve bu oluşan sistemde hegemon kendi teorilerini &#8220;Oyunun kuralı bu&#8221;, &#8220;Düzen bu, bundan iyisi olamaz&#8221;, &#8220;bunu değiştirmeye çalışmayın çünkü bu gerçekten ulaşılabilecek son nokta&#8221;(Fukuyama&#8217;nın düşünce tarihinin sonu çalışması) gibi, temel vurgularla lanse eder ama, önceden de belirtildiği gibi ana amaç teorisinin dolayısı ile hegemonun varlığını sürdürmek ve mümkün mertebe güçlendirmektir.</p>
<p> Her teorinin bir ana aracı ve bu aracın dolaylı ya da dolaysız olarak fayda sağlayacağı diğer alanlar vardır. Bu hegemonun elinde tuttuğu bal kavanozundan diğer uyrukların ağzına bir parmak bal çalması gibidir ki; asıl maksat, hegemonun bu kavanoza sonsuza kadar sahip olabilmesidir. Çünkü her ne kadar hegemon, sistemi korumaya calışsa da elindeki kavanozu kapmak isteyenler olacağının farkındadır. Bunun olmaması içinde Hegemon ana aracını ortaya salar.</p>
<p> Bunu daha somut bir şekilde açıklayacak olursak, küreselleşme olgusunun ana aracı &#8220;serbest ticarettir&#8221;. Buna göre tüm pazarlar birbirine entegre ve açık olmalı, mal ve hizmetler sınırsız ve özgürce (hegemonun belirlediği ölçüde) dolaşmalı ve çesitli uluslararası örgütler bu dolaşımı garanti altına alacak bir üst mekanizma gibi varlıklarını sürdürmelidir. Bu serbest ticaret ve açık pazar, herkese refah bağlamında bir artış sağlayacak, bu şekilde sistemin devletleri de hem kazanım sahibi oldukları hem de birbirlerine daha bağımlı hale geldikleri için çatışmalardan mümkün mertebe kaçınacaklardır.  Buna ek olarak, bu serbest dolaşım aynı zamanda bir üst yapı entegrasyonu ile desteklenmelidir.  Buna göre hukuk sistemleri birbirine entegre olmalı, uyuşmazlık uluslararası örgütler tarafından çözümlenmelidir.</p>
<p> Bu örnek günümüz dünyasında &#8220;Pan-Amerikana&#8221; sisteminin kaba bir modelidir. Hepimizinin yakından tanık olduğu gibi, serbest ticaret bir hegemonun belirlediği bir takım izolasyon ve ambargolar dışında özgürce devam etmeli, sistem entegrasyondan keskin dönüşler yaşanmaması için, mali yapılar aracılığı ile denetimini sürdürmeli ve üst-yapı sürecinin uyumu için demokratikleştirme hamleleri yapılmalıdır.  Bu sayede dünya refahı yükselerek devletler arasındaki işbirliği arttırılmalı ve bu şekilde de çatışmalar önlenmelidir.</p>
<p> Kendi kazanımının karşısındakinin kazanımıyla ölçüldüğü realist argümana karşı liberalizmin sunduğu serbest ticaret ve kazan-kazan karşı argümanı Birleşik Devletler gibi bir hegemonla test edilemektedir.  Çünkü ticari tüm işbirlikleri bir şekilde dünya üretiminin 1/3&#8242;ünü elinde burunduran bir hegemona karşı daha büyük bir kazanımı, bir değeri yaratamamaktadır.</p>
<p> </p>
<p><em>5 Türk Dış Politikasi, Ed: Baskin ORAN, Cilt 1, S: 41</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>6 Gabriel A. Almond, G. Bingham Powell,Jr, Kaare Strom, Russel J. Dalton, COMPARATIVE POLITICS TODAY, A WORLD VIEV, Eight Edition, S:39</em></p>
<p><em></em></p>
<p style="padding-left: 30px;">&#8230;Bu makale ilginizi çektiyse&#8230;</p>
<p style="text-align: right;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank">Liberalizmin Kara Kitabı</a></strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank"><img class="alignleft size-medium wp-image-10169" title="liberalizmin_kara_pt" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_pt.jpg" alt="" width="165" height="288" /></a>Liberalizm asırlardır bir çok aşamalardan geçmiş, tarihi olaylarla kendisini imtihan etmiş bir düşünce geleneği. Değişmiş yanları var ama sabitleri de var. Bu sabitlerin içinde <strong>liberalizmin tehlikeli yönleri</strong> hatta <strong>YIKICI UNSURLARI</strong> da var. Bunları ortaya çıkarmak için “doğru” soruları sormak ve liberal perspektifte kalarak yanıt aramak gerekiyor… Büyük bir kısmı bu gelenekten olan düşünürlerin fikirlerinden istifade ederek <strong>liberalizmin kusurlarını</strong> ele alıyoruz bu kara kitapta: Adam Smith, Mandeville, John Stuart Mill, Hayek, Friedman, Röpke, Immanuel Kant, Alexis de Tocqville, John Rawls, Popper, Berlin, Mises, Rothbard ve Türkiye’de Mustafa Akyol, Atilla Yayla, Mustafa Erdoğan…</p>
<p>Liberallere, liberalimsilere ve anti-liberallere duyurulur.</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a></p>
<p> </p>
<p style="text-align: right;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin_ak_kitabi.pdf" target="_blank">Liberalizmin Ak Kitabı</a></strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin_ak_kitabi.pdf" target="_blank"><img class="alignleft" title="liberalizmin-ak_kitabi" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin-ak_kitabi-221x300.jpg" alt="" width="133" height="221" /></a>1930 model bir ulus-devletin, bir <strong>“devlet babanın”</strong> çocuklarıyız. Son derecede <strong>“Millî”</strong> bir eğitim gördük, öğrenim değil. Hayatta işimize yarayacak meslekî bilgileri ya da eleştirel bir bakışı öğrenmedik <strong>“millî”</strong> okullarda. <strong>“Varlığımızı Türk varlığına armağan etmek”</strong> için eğitildik, eğilip büküldük.</p>
<p>Liberallerin dilinden düşmeyen <strong>“Bireysel haklar ve özgürlükler”</strong> bizim gibi Kemalist çamaşırhanelerde yıkanmış beyinler için çok yeni. Türkiye’de yaşayan insanların ulus-devlet boyunduruğundan kurtulmasında önemli bir rol oynuyor liberaller. Biz de <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin_ak_kitabi.pdf" target="_blank">bu kitapta </a>liberalizmin temel tezleriyle uyumlu, bu fikir akımına doğrudan ya da dolaylı destek veren makaleleri birleştirdik. <strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin_ak_kitabi.pdf" target="_blank">Buradan indirin.</a></strong></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2009/11/29/kuresellesme-korkusu-2/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/11/29/kuresellesme-korkusu-2/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Kömür, yiyecek dağıtmak devletin en temel görevidir!</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/02/19/komur-yiyecek-dagitmak-devletin-en-temel-gorevidir/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/02/19/komur-yiyecek-dagitmak-devletin-en-temel-gorevidir/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 19 Feb 2009 10:37:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Emre Er</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[AKP]]></category>

		<category><![CDATA[Kapitalizm]]></category>

		<category><![CDATA[Küreselleşme]]></category>

		<category><![CDATA[Liberalizm]]></category>

		<category><![CDATA[Sosyal Devlet]]></category>

		<category><![CDATA[Yerel seçimler]]></category>

		<category><![CDATA[Kömür]]></category>

		<category><![CDATA[yiyecek dağıtmak]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=3548</guid>
		<description><![CDATA[Yerel seçimlerin de yaklaşmasıyla özellikle büyükşehirlerde belediye başkan adayları vaatlerde bulunmaya başladılar. Bunların en ilginci ve tartışmalı olanları sosyal devlet ilkesi ile ilgili. CHP yöneticileri iktidarın vatandaşı bilinçli olarak yoksulluğa terk ettiğini iddia ediyor. Böylece yardıma muhtaç bırakılan halkın oyu kömür, yiyecek yardımları ile her zaman etkilenebilecekmiş. Ben bu yazıda bunun tam tersini iddia edeceğim. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/02/20090219_derin_dusunce_org_akp_komur_yardimi.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-3550" title="20090219_derin_dusunce_org_akp_komur_yardimi" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/02/20090219_derin_dusunce_org_akp_komur_yardimi.jpg" alt="" width="161" height="232" /></a>Yerel seçimlerin de yaklaşmasıyla özellikle büyükşehirlerde belediye başkan adayları vaatlerde bulunmaya başladılar. Bunların en ilginci ve tartışmalı olanları sosyal devlet ilkesi ile ilgili. CHP yöneticileri iktidarın vatandaşı bilinçli olarak yoksulluğa terk ettiğini iddia ediyor. Böylece yardıma muhtaç bırakılan halkın oyu kömür, yiyecek yardımları ile her zaman etkilenebilecekmiş. Ben bu yazıda bunun tam tersini iddia edeceğim. Kömür, yiyecek yardımlarının neden sosyal devlet ilkesinin bir gereği olduğunu, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkan adayı Kemal Kılıçdaroğlu&#8217;nun 600 liralık yardım düşüncesinin ise neden popülist bir yaklaşım olduğunu ele alacağım.  </p>
<p>Bir önceki yazıda <a href="http://www.derindusunce.org/2009/02/14/aci-doyurmak-usuyeni-isitmak-devletin-en-temel-gorevidir/" target="_blank"><span style="text-decoration: underline;">Maslow</span></a>&#8216;un çalışmalarından faydalanarak temel ihtiyaçların fizyolojik ihtiyaçlar ve güvenlik olduğunu ortaya koyduk. Ülkemizde beslenme, barınma, ısınma gibi temel ihtiyaçlarını karşılayamayan milyonlarca insanımız var. Bunun nedeni ise<span id="more-3548"></span> iktidarların muhtaç bırakmaya yönelik bilinçli politikaları değil.  </p>
<p>İddianın temelinde &#8220;Balık vermek, yerine balık tutmayı öğretin.&#8221; düşüncesi yatıyor. Şimdi neden devletin bir anda bütün vatandaşlarını iş sahibi yapamayacağını açıklayalım. </p>
<p>Türkiye gelişmekte olan bir ülke. Bu aslında şu demek oluyor: Türkiye <a href="http://www.derindusunce.org/2009/01/23/cagdas-uygarlik-seviyesinin-ustune-cikmak-1/" target="_blank"><span style="text-decoration: underline;">ekonomik modernleşmesini</span></a> henüz tamamlayamadı. Nüfusunun büyük bölümü tarım sektöründe. Sanayi ve hizmetler sektörü bu nüfusu emebilecek kapasiteye ulaşamadı. Sakın &#8220;Tarım modern değildir.&#8221; sonucu çıkmasın bu anlatımdan. Tarım da alt yapısı her yönüyle sağlandığında modern anlamda üretim yapabilecek. Zaten o zaman da şu anda tarımda çalışan nüfusun sekizde biriyle aynı üretimi gerçekleştirebileceğiz.  </p>
<p>İstihdamı artırmak için modern üretim yapmak lazım.   </p>
<p>Sanayide makine, teçhizat almalıyız. </p>
<p>Hizmet sektöründe kilometrelerce yol, elektrik üretim santralleri yapmalıyız.  </p>
<p>Tarımda sulama barajları kurmalıyız.  </p>
<p>Bunların hepsi için çok para lazım çoook! Öyle böyle değil, çok para lazım.     </p>
<p>Parayı kapitalizm bize sağlıyor. Aman, bu kelimeyi olumlu bir cümle içinde kullandığım için okumayı bırakmayın! Kapitalizmi bu yazıda çok zikredeceğim. Bu sözcük birçoklarımızın aklında çok olumsuz bir yer ediyor. Şimdi lütfen kapitalizme dair bildiklerinizi unutun, ve sadece burada anlatacaklarım çerçevesinde ona bir anlam yükleyin. </p>
<p>Kapitalizm modernleşmenin yöntemidir, ve bundan başka bir yöntem de yoktur. Bu çerçevede bir devlet liberal de olsa komünist de olsa modernleşmek istiyorsa bu yöntemi uygular. Çok da basit bir mantığı var: &#8220;Ürettiğinden kazandığın karla yeni üretim tesisi kurarsın.&#8221; Her şey devletin de olsa yatırımı yapacak para üretimden elde edilecek &#8220;kar&#8221;dan gelir. Kar ise işçiyi sömürmek demektir. Ama nedense genellikle bireyin kazandığı paraya kar denirken devletin de aynı şeyi yaptığı göz ardı edilir. Halbuki her ikisi de kazandığının bir kısmını harcar, diğer bir kısmını yatırıma geri döndürür. </p>
<p>Komünist olunca gökten para yağmadığına göre yine işçiyi sömürmekten başka bir yol yok. Ne kadar sömürü, o kadar kar, ne kadar kar, o kadar yatırım. Bu yazı boyunca ve mahsuru yoksa hayatınızın bundan sonraki kısmında kapitalizm denince aklınıza kar-üretim-yatırım-istihdam süreçleri gelsin. Kapitalist mekanizmada para bu dördüne dönüşerek ekonomiyi modernleştirir. Devlet ne halt olursa olsun ancak bu şekilde modernleşebilir. </p>
<p>İtiraf etmek gerekir ki mekanizma çalışırken başlarda çok kötü şeyler oluyor. Başlarda derken 100 sene gibi uzun sürelerden bahsediyoruz. Onlarca belki de yüzlerce yıl kapitalist mekanizmanın ekonomiyi modernleştirmesini beklerken insanların açlıktan ölmelerine, soğuktan donmalarına göz mü yumacağız? Bu süre içinde sosyal devlete çok ihtiyaç var. Yani Almanya olduktan sonra değil Almanya olmadan önce lazım sosyal devlet. </p>
<p> </p>
<p>Gelişmiş bir ülke olana kadar kapitalizmin yarattığı en bilinen sorun işçinin ezilmesidir. 19. asır İngiltere&#8217;sinde işçi çok kötü şartlarda çalışmaktan erken yaşlarda ölüyordu. Bu dönemde ortalama yaşam süreleri çok düşüktü. Sol düşünce işçinin haklarını korumak için ortaya çıktı. Aslında çok daha fazla korunmaya muhtaç ve sayıca daha fazla başka bir kitle daha vardı. Gariptir, onlara özgü bir ideoloji hiçbir zaman olmadı. Elbette işsizlerden bahsediyorum.  </p>
<p>Kapitalizmin yarattığı en büyük sorun işsizliği patlamasıdır. Bu, işçinin ezilmesi de dahil olmak üzere bütün sorunların anasıdır. İşçinin düşük ücret almasının nedeni de işsizliğin çok yüksek olmasıdır. İşsizin çok olduğu bir piyasada iş gücü arzı yüksek olduğu için ücretler düşer. </p>
<p>Modernleşme iddiasında olan bir ülke işsizlik patlamasını yaşamak zorundadır. Çünkü modern üretim araçlarının tümü verimliliği artırır. Verimliliğin artması demek makineleşme demektir. Eskiden 10 kişinin yaptığı işi bir makine yaparsa ki başka türlüsü düşünülemez, modernleşmenin erken dönemlerinde çok ciddi bir işsizlikle karşılaşmak doğaldır. Bunun önüne geçmenin tek yolu çağdaş bir ülke olmaktan vazgeçmek, kara saban, öküzle üretime devam etmektir. Bu da olamayacağına göre yüksek işsizlikle boğuşmak zorundayız. İşte bu noktada devreye sosyal devlet giriyor. </p>
<p><strong>Sosyal devlet ilkesi sisteme dahil olamayanların hayatlarını güvence altına alır. Devlet diğer yandan kapitalist çarkın işlemesini çok yavaşlatacak politikalardan da kaçınılmalıdır. Çünkü çarkın yavaşlaması CHP&#8217;nin iddiasında dile getirdiği gibi halkın yardıma daima muhtaç bırakılmasına yol açar. </strong> </p>
<p>Bir ülkede işsiz, çalışandan daha iyi imkanlara kavuşursa insanların çalışma arzusu körelir. Çalışmak isteyen kişi sayısı azaldığında iş gücü pahalı hale gelir. Böylece gelişmekte olan bir ülkenin en önemli silahı olan ucuz iş gücü avantajı kaybolur. Kar-üretim-yatırım-istihdam mekanizmasının kar ayağı zayıfladığında diğer ayaklar da etkilenecek, mekanizmanın çalışması yavaşlayacaktır. Bu daha az yatırım yapılması, ekonominin daha geç modernleşmesi, işsize daha geç iş bulunması manasına gelecektir.  </p>
<p>Sosyal devlet, kapitalist mekanizmanın çalışmasını çok yavaşlatmayacak şekilde sisteme dahil olamayanların hayatlarını güvence altına almalıdır. Bu nedenle fakirin her ihtiyacı değil, sadece temel ihtiyaçları karşılanmalıdır.  </p>
<p>İktidar şu anda barınma ihtiyacını karşılamak için Toplu Konut İdaresi&#8217;ne ucuz konut ürettiriyor. Böylece ihtiyaç sahipleri ucuz kredilerle ev bark sahibi oluyor. </p>
<p>Beslenme ihtiyacını karşılamak için yiyecek yardımları yapıyor. </p>
<p>Fakir fukara soğukta hasta olup üşümesin diye kömür dağıtıyor. </p>
<p>Sizce kömür, yiyecek yardımları mı, yoksa 600 lira nakit mi çalışan kesimin motivasyonunu azaltır, kapitalist mekanizmaya zarar verir? Asgari ücretin seviyesini düşünecek olursak 600 liralık nakit yardımın olduğu bir ülkede çalışmak akıllara zarardır. Böyle bir politika vatandaşı çalışmaktan soğutur. İş arayan sayısı azalınca ücret seviyeleri yükselir. Pahalı iş gücü az kar manasına gelecektir. Bu da yatırımın, üretimin, istihdamın daha yavaş artması demektir.     </p>
<p>600 liralık yardım istihdamdaki artışı yavaşlatır, işsize daha geç iş yaratılmasına neden olur. CHP diyor ki &#8220;AKP vatandaşı bilinçli olarak yardıma muhtaç bırakıyor.&#8221; Bu iddia tam da 600 liralık yardımla gerçekleşecektir. Kömür, yiyecek yardımları ile çalışanın motivasyonunu kırmadan fakirin hayatını güvence altına alırsınız. Ama asgari ücret seviyesinde bir parayı karşılıksız dağıtırsanız, asgari ücretle çalışan milyonlarca insanı çalışmaktan soğutursunuz. </p>
<p>İnsanlar çalışmayı bırakıp, 600 liranın peşinden koşarlar. </p>
<p>O parayı elde ettikten sonra da yan gelip yatarlar.  </p>
<p>Çalışmaktan ziyade devletten geçinme zihniyetini geliştirmenin adına &#8220;<a href="http://www.derindusunce.org/2009/01/31/cagdas-uygarlik-seviyesinin-ustu-bolum-4/" target="_blank"><span style="text-decoration: underline;">popülizm</span></a>&#8221; denir. Sayın Kemal Kılıçdaroğlu gelişmekte olan ülke politikacısının hastalığına tutulmuştur. Seçilmek için popülizm yapmaktadır. Tam da bu vaat, üretmeyen, hazır yiyen, sırtını devlete yaslayan anlayışa hizmet eder. Eski alışkanlıkları hortlatır.    </p>
<p>Sanırım şu noktada bir anlaşmazlık yok: &#8220;<a href="http://www.derindusunce.org/2009/02/14/aci-doyurmak-usuyeni-isitmak-devletin-en-temel-gorevidir/" target="_blank"><span style="text-decoration: underline;">Açı doyurmak, üşüyeni ısıtmak devletin en temel görevidir</span></a>.&#8221; (Var diyenler önceki yazıya baksın.)  Bunu aça yiyecek, üşüyene kömür vererek yapmak ülkenin gelişmesinin hızını düşürmeyecek en uygun yöntemdir. Buradan hareketle şöyle bir cümle kursak herhalde kimsenin itirazı olmaz: &#8220;Kömür, yiyecek dağıtmak devletin en temel görevidir.&#8221; </p>
<p><strong>Gelecek Yazı</strong> </p>
<p>Popülizm ile sosyal devlet arasındaki nüans: kömür, yiyecek, yardımları </p>
<p><strong>İlgili yazılar</strong> </p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/2009/02/14/aci-doyurmak-usuyeni-isitmak-devletin-en-temel-gorevidir/" target="_blank"><span style="text-decoration: underline;">Açı doyurmak, üşüyeni ısıtmak devletin en temel görevidir</span></a> </p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/2009/01/31/cagdas-uygarlik-seviyesinin-ustu-bolum-4/" target="_blank"><span style="text-decoration: underline;">İşçiyi ezmeden işsizlik bitmez</span></a></p>
<p>&#8230;Bu makale ilginizi çektiyse&#8230;</p>
<p style="text-align: right;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank">Liberalizmin Kara Kitabı</a></strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank"><img class="alignleft size-medium wp-image-10169" title="liberalizmin_kara_pt" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_pt.jpg" alt="" width="165" height="288" /></a>Liberalizm asırlardır bir çok aşamalardan geçmiş, tarihi olaylarla kendisini imtihan etmiş bir düşünce geleneği. Değişmiş yanları var ama sabitleri de var. Bu sabitlerin içinde <strong>liberalizmin tehlikeli yönleri</strong> hatta <strong>YIKICI UNSURLARI</strong> da var. Bunları ortaya çıkarmak için “doğru” soruları sormak ve liberal perspektifte kalarak yanıt aramak gerekiyor… Büyük bir kısmı bu gelenekten olan düşünürlerin fikirlerinden istifade ederek <strong>liberalizmin kusurlarını</strong> ele alıyoruz bu kara kitapta: Adam Smith, Mandeville, John Stuart Mill, Hayek, Friedman, Röpke, Immanuel Kant, Alexis de Tocqville, John Rawls, Popper, Berlin, Mises, Rothbard ve Türkiye’de Mustafa Akyol, Atilla Yayla, Mustafa Erdoğan…</p>
<p>Liberallere, liberalimsilere ve anti-liberallere duyurulur.</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a></p>
<p> </p>
<p style="text-align: right;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin_ak_kitabi.pdf" target="_blank">Liberalizmin Ak Kitabı</a></strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin_ak_kitabi.pdf" target="_blank"><img class="alignleft" title="liberalizmin-ak_kitabi" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin-ak_kitabi-221x300.jpg" alt="" width="133" height="221" /></a>1930 model bir ulus-devletin, bir <strong>“devlet babanın”</strong> çocuklarıyız. Son derecede <strong>“Millî”</strong> bir eğitim gördük, öğrenim değil. Hayatta işimize yarayacak meslekî bilgileri ya da eleştirel bir bakışı öğrenmedik <strong>“millî”</strong> okullarda. <strong>“Varlığımızı Türk varlığına armağan etmek”</strong> için eğitildik, eğilip büküldük.</p>
<p>Liberallerin dilinden düşmeyen <strong>“Bireysel haklar ve özgürlükler”</strong> bizim gibi Kemalist çamaşırhanelerde yıkanmış beyinler için çok yeni. Türkiye’de yaşayan insanların ulus-devlet boyunduruğundan kurtulmasında önemli bir rol oynuyor liberaller. Biz de <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin_ak_kitabi.pdf" target="_blank">bu kitapta </a>liberalizmin temel tezleriyle uyumlu, bu fikir akımına doğrudan ya da dolaylı destek veren makaleleri birleştirdik. <strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin_ak_kitabi.pdf" target="_blank">Buradan indirin.</a></strong></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2009/02/19/komur-yiyecek-dagitmak-devletin-en-temel-gorevidir/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/02/19/komur-yiyecek-dagitmak-devletin-en-temel-gorevidir/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Çağdaş uygarlık seviyesinin üzeri - Bölüm 7</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/02/06/cagdas-uygarlik-seviyesinin-uzeri-bolum-7/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/02/06/cagdas-uygarlik-seviyesinin-uzeri-bolum-7/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 06 Feb 2009 11:22:03 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Emre Er</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Demokrasi]]></category>

		<category><![CDATA[Devletçilik]]></category>

		<category><![CDATA[Kapitalizm]]></category>

		<category><![CDATA[Kemalizm]]></category>

		<category><![CDATA[Küreselleşme]]></category>

		<category><![CDATA[Liberalizm]]></category>

		<category><![CDATA[Ekonomi]]></category>

		<category><![CDATA[kalkinma]]></category>

		<category><![CDATA[TÜSİAD]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=3220</guid>
		<description><![CDATA[Duyduk duymadık demeyin! Demokrasi geliyor 
Bakalım elimizde neler var? Modern üretim yapan bir ekonomi, burjuva, işçi. Neler yok? Kara saban, öküz, toprak ağası, köylü. Elimizdekilerden bir helva yapmanın zamanı geldi artık.  
Ta en başında demiştik ki feodal köy tam bağımsız bir devletçik gibidir. Ne köy ağasının, ne de köy insanının devletle bir işi olmaz. Bu nedenle [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/01/20090129_derin_dusunce_org_cumhuriyet.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-3222" title="20090129_derin_dusunce_org_cumhuriyet" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/01/20090129_derin_dusunce_org_cumhuriyet.jpg" alt="" width="258" height="181" /></a>Duyduk duymadık demeyin! Demokrasi geliyor </strong></p>
<p>Bakalım elimizde neler var? Modern üretim yapan bir ekonomi, burjuva, işçi. Neler yok? Kara saban, öküz, toprak ağası, köylü. Elimizdekilerden bir helva yapmanın zamanı geldi artık.  </p>
<p>Ta en başında demiştik ki feodal köy tam bağımsız bir devletçik gibidir. Ne köy ağasının, ne de köy insanının devletle bir işi olmaz. Bu nedenle de seçim zamanı geldiğinde aslında oy kullanmak için bir neden de yoktur. Ne olur o zaman? <span id="more-3220"></span>Köy ağası avantasını nereden alırsa oraya atar oyunu. Köy insanı da onun izinden gider.  </p>
<p>Kurtarıcımız her zamanki gibi modern üretim. Ağa burjuva oldu, köylü işçi. Burjuva için devlet çok önemli. Basit örnekleri <a href="http://www.derindusunce.org/2009/01/26/cagdas-uygarlik-seviyesinin-ustune-cikmak-bolum-2/" target="_blank"><span style="text-decoration: underline;">2. bölümde</span></a> vermiştim. Biraz daha karmaşıklaştıralım. Gümrük vergisi yükselse ne olur? Burjuva iki yönlü de etkilenebilir: İthalatçı ise olumsuz, yerli üretici ise olumlu. Mesela Tofaş fabrikasının sahibi ise dışarıdan doğru düzgün araç piyasaya giremediği için kuş grubunu uçakmışçasına satar. Böyle böyle sermaye biriktirir.   </p>
<p>Türkiye gibi çok sonradan sanayileşen ülkelerde burjuva devletsiz hiç yapamaz. Burjuva palazlanana kadar yüksek gümrük vergileri ve kotalarla dış rekabete karşı korunur. Bir şeyin yerlisi üretiliyorsa ithali iç pazara girmesin diye devlet elinden geleni yapar. Buna &#8220;ithal ikameci&#8221; politika denir. 80&#8242;e kadar da uygulanmıştır.  </p>
<p>Örneğimizden sonra &#8220;Burjuva için devlet, olmak ya da olmamaktır.&#8221; desek inanırsınız herhalde. Şimdi burjuva &#8220;o piti piti karemalı sepeti&#8221; diye oy kullanır mı dersiniz? Bence kullanmaz. İşine gelecek ekonomi politikalarını kim uygular diye iyice bir düşünür. İşin ucunda bütün mal varlığı vardır.   </p>
<p>Oy kullanmakla da kalmaz sermaye sınıfı. Bütün parasını bir oya mı bırakacak yani. TÜSİAD&#8217;ı kurar, TOBB&#8217;u kurar. Böylece her daim hükümet politikalarını etkilemeye çalışır. Sadece ekonomi değil dış politikaya bile karışır çıkarı varsa. &#8220;AB&#8217;ye gir. ABD ile iyi geçin. Rusya&#8217;ya da göz kırp ki Rus turistler gelmeye devam etsin.&#8221; Böyle gider istekleri. Bu arada bir şey fark ettiniz mi? Bir sivil toplum örgütümüz oldu az önce.  </p>
<p>İşçiye geldim. Bir kere işçi ağadan kopmuştur. Kendi iradesi ile özgürce karar verebilir. Artık elinde bir mesleği vardır ve toprağa bağımlılığı ortadan kalmıştır. Ağa aforoz etse çeker gider şehre. </p>
<p>Burjuvanın devletten beklentilerini anlattık. İşçi için devlet daha bile önemli. Burjuvanın karşısında onu kim koruyacak? Kim &#8220;En az şu kadar ücret vereceksin.&#8221; diye yasa çıkaracak? Kim sınırlayacak çalışma saatlerini? Devlet olmasa işçi sanayileşmenin başlangıcında ölür. Nitekim İngiltere&#8217;de ölmüştür de. Ölmemek, insan gibi yaşamak için sendikaları kurmuştur. Bilin bakalım sendikaların İngiltere&#8217;de en büyük amacı neydi? Oy kullanmak. Bu hakkı elde ettikten sonra meclise girdiler ve sosyal haklarını aldılar. Bu arada bir sivil toplum örgütümüz daha oldu az önce. </p>
<p>Türkiye&#8217;de durum hiç İngiltere&#8217;deki gibi vahim olmadı. Aksine biz sanayileşmeden seçme ve seçilme hakkının herkese verilmesinin sıkıntısını tam ters yönde çektik. Sıkıntının adı &#8220;popülizm&#8221;, &#8220;klientelizm&#8221; oldu. İşçiyi ezmek gerekliliğini anlattığım <a href="http://www.derindusunce.org/2009/01/31/cagdas-uygarlik-seviyesinin-ustu-bolum-4/" target="_blank"><span style="text-decoration: underline;">4. bölümde</span></a> devletin kaynaklarını nasıl verimsiz kullandığını açıklamıştım. Paralar yeşil karta, erken emekliliğe gitti. Neden? İşçiye oy kullanma, sendika kurma hakkını en başta verdiğimizden.  </p>
<p>Tabi her yanlışın bir faturası var. Devletin malı deniz yemeyen şöyle böyle yanlışının bir faturası da demokrasiye bir türlü geçememek. Ülkedeki herkes modern üretime dahil olmadıkça Türkiye&#8217;de demokrasiyi tam manasıyla yaşayamayacağız. Çünkü hala bir yerlerde avantasını alıp oy kullanan ağa ve onun sözünden çıkamayan köylü olacak. Çünkü hala devletten hiçbir beklentisi olmayan insanlar var olacak. </p>
<p>Türkiye&#8217;de okula gidemeyen kız çocukları var. Kime sorsanız demokrasinin yerleşmediğinden yakınıyor. Kadınların yarıdan çoğu çalışmıyor. Çalışmayınca eğitim almaları için de bir neden olmuyor. Böyle bir toplumda kadın erkek eşitliği bekliyoruz.  </p>
<p>Ne yazık ki çağdaş uygarlık seviyesine daha henüz ulaşamamış gibi görünüyoruz.  </p>
<p>Cumhuriyet 100. yılında bu hedefine ulaşabilir. Her şey bu yazı dizisinin başından beri vurguladığım modern üretebilmeye bağlı. Bütün nüfus modern ürettiğinde sorun diye gördüğümüz her şey kendiliğinden çözülecek. Çağdaş uygarlık seviyesine ulaşmış olacağız. </p>
<p>Modern üretebilmek paraya ve satmaya bağlı. Paran olacak ki fabrika kuracaksın. Ürünün aynı kalitede ucuz olacak ki satabileceksin. Bu nedenle ürettiğimizin maliyetini düşürmek için yapacağımız her katkı kız çocuklarının okula gitmesini, demokrasinin yerleşmesini kolaylaştıracak.</p>
<p>&#8230;Bu makale ilginizi çektiyse&#8230;</p>
<p style="text-align: right;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank">Liberalizmin Kara Kitabı</a></strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank"><img class="alignleft size-medium wp-image-10169" title="liberalizmin_kara_pt" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_pt.jpg" alt="" width="165" height="288" /></a>Liberalizm asırlardır bir çok aşamalardan geçmiş, tarihi olaylarla kendisini imtihan etmiş bir düşünce geleneği. Değişmiş yanları var ama sabitleri de var. Bu sabitlerin içinde <strong>liberalizmin tehlikeli yönleri</strong> hatta <strong>YIKICI UNSURLARI</strong> da var. Bunları ortaya çıkarmak için “doğru” soruları sormak ve liberal perspektifte kalarak yanıt aramak gerekiyor… Büyük bir kısmı bu gelenekten olan düşünürlerin fikirlerinden istifade ederek <strong>liberalizmin kusurlarını</strong> ele alıyoruz bu kara kitapta: Adam Smith, Mandeville, John Stuart Mill, Hayek, Friedman, Röpke, Immanuel Kant, Alexis de Tocqville, John Rawls, Popper, Berlin, Mises, Rothbard ve Türkiye’de Mustafa Akyol, Atilla Yayla, Mustafa Erdoğan…</p>
<p>Liberallere, liberalimsilere ve anti-liberallere duyurulur.</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a></p>
<p> </p>
<p style="text-align: right;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin_ak_kitabi.pdf" target="_blank">Liberalizmin Ak Kitabı</a></strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin_ak_kitabi.pdf" target="_blank"><img class="alignleft" title="liberalizmin-ak_kitabi" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin-ak_kitabi-221x300.jpg" alt="" width="133" height="221" /></a>1930 model bir ulus-devletin, bir <strong>“devlet babanın”</strong> çocuklarıyız. Son derecede <strong>“Millî”</strong> bir eğitim gördük, öğrenim değil. Hayatta işimize yarayacak meslekî bilgileri ya da eleştirel bir bakışı öğrenmedik <strong>“millî”</strong> okullarda. <strong>“Varlığımızı Türk varlığına armağan etmek”</strong> için eğitildik, eğilip büküldük.</p>
<p>Liberallerin dilinden düşmeyen <strong>“Bireysel haklar ve özgürlükler”</strong> bizim gibi Kemalist çamaşırhanelerde yıkanmış beyinler için çok yeni. Türkiye’de yaşayan insanların ulus-devlet boyunduruğundan kurtulmasında önemli bir rol oynuyor liberaller. Biz de <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin_ak_kitabi.pdf" target="_blank">bu kitapta </a>liberalizmin temel tezleriyle uyumlu, bu fikir akımına doğrudan ya da dolaylı destek veren makaleleri birleştirdik. <strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin_ak_kitabi.pdf" target="_blank">Buradan indirin.</a></strong></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2009/02/06/cagdas-uygarlik-seviyesinin-uzeri-bolum-7/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/02/06/cagdas-uygarlik-seviyesinin-uzeri-bolum-7/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Kapitalizmin dünya çapında imtihanı</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2008/10/07/kapitalizmin-dunya-capinda-imtihani/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2008/10/07/kapitalizmin-dunya-capinda-imtihani/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 07 Oct 2008 13:07:32 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Haki Demir</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Kapitalizm]]></category>

		<category><![CDATA[Küreselleşme]]></category>

		<category><![CDATA[Liberalizm]]></category>

		<category><![CDATA[Kriz]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/2008/10/07/kapitalizmin-dunya-capinda-imtihani/</guid>
		<description><![CDATA[
 İKTİSADİ KRİZİN SEBEPLERİ  -II- 
Kapitalizmin temel kuralları herkes tarafından bilinir. Çok da basittir aslında kapitalizmin kuralları&#8230; Belki de bu sebeple kapitalizm hakkında her insan fikir sahibidir ve fikir beyan etmekten imtina etmez. Oysa iktisat ile ilgili sistemli bilgisi olan insan sayısı mukayeseli olarak çok azdır. Nedir kapitalizmin temel kuralı? Veciz olarak ifade edildiği gibi &#8220;bırakınız yapsınlar, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2008/10/20081007_derin_dusunce_org_kapitalizmin_imtihani.jpg" alt="20081007_derin_dusunce_org_kapitalizmin_imtihani.jpg" width="209" height="213" align="left" /></p>
<p> İKTİSADİ KRİZİN SEBEPLERİ  -II- </p>
<p>Kapitalizmin temel kuralları herkes tarafından bilinir. Çok da basittir aslında kapitalizmin kuralları&#8230; Belki de bu sebeple kapitalizm hakkında her insan fikir sahibidir ve fikir beyan etmekten imtina etmez. Oysa iktisat ile ilgili sistemli bilgisi olan insan sayısı mukayeseli olarak çok azdır. Nedir kapitalizmin temel kuralı? Veciz olarak ifade edildiği gibi &#8220;bırakınız yapsınlar, bırakınız etsinler&#8221;. Yani serbest piyasa veya piyasanın işleyişine müdahalenin men edilmesi&#8230;  <br />
      Serbest piyasa dendiğinde ilk akla gelen de rekabettir. Rekabet önlendiğinde <span id="more-1658"></span>kapitalizm teorik olarak ortadan kalkar.  </p>
<p>      Rekabet ve serbest piyasa dendiğinde, üretim denklemindeki girdilerin maliyetlerinin düşürülmesi hayati önemdedir. Üretim denklemine bakıldığında en önemli maliyet girdisinin başında işgücünün geldiği görülmektedir. Farklı ülkelerde maliyet kalemlerinde değişiklik görüldüğü vakadır. Fakat yazımızın konusu gelişmiş ülkeler (ve tabi ki kapitalist ülkeler) olduğu için işgücü maliyetinin yüksekliği aşikârdır. </p>
<p>      Rekabet ve serbest piyasa sözkonusu olduğunda maliyet kalemlerinin tamamında geriye doğru bir gidişin (maliyeti düşürme çabasının) şart olduğu görülür. Maliyet rekabetinde (ki rekabetin büyük kısmı zaten maliyette yaşanmaktadır) işgücü girdisinin geriye gitmesinin anlamı, işçilerin ücretlerinin azaltılması demektir. İşçilerin ücretlerinin azaltılması veya ucuz işgücü aranması süreklilik kazanacaksa, Marks yerden göğe kadar haklı hale gelir. Zira işçiler köle düzenine hapsedilir ve insanlık dışı bir hayat yaşamak mecburiyetinde bırakılır. Hiçbir iktisadi sistem, cemiyetin bir kısmını (ki önemli bir kısmını) göz ardı edemez. Başka bir ifadeyle cemiyetin bir kısmını umursamayan bir sistem teklifi, insanlık dışı bir tekliftir.  </p>
<p>      Kapitalistlerin hemen şu itirazı yaptığını duyar gibiyim. &#8220;Serbest piyasa refah üretir, refah arttığında işçi ücretleri serbest piyasa kurallarına uygun olarak yükselir&#8221;. Kapitalizmin püf noktalarından birini bulduk. Kapitalizm refah üretmek zorundadır. Eğer refah üretemezse, piyasaya müdahale mümkün olmadığı için işçi ücretleri yükselmez. Zira genel bir refah artışı olmuyorsa işçiler düşük ücretle çalışmak mecburiyetindedir. REFAH ÜRETMEMESİ İHTİMALİNDE KAPİTALİSTLER (SERMAYE SAHİPLERİ) HALKIN DİĞER KESİMLERİNİ SÖMÜRÜRLER. Bu bir&#8230;  </p>
<p>      Kapitalizmin genel bir refah ürettiğini veya üreteceğini sabitleyelim ve buradan devam edelim. Kapitalizm refah ürettiğinde işçi ücretlerinin yükselmesi gerçekliği, sözkonusu ülkede meydana gelmektedir. Siyasi sınırların olmadığı bir dünya hayali üzerine bir iktisadi sistem kurmadığımıza göre, kapitalizmin refah üretmesini bir ülke için geçerli saymak durumundayız.  </p>
<p>      Belli bir ülkede refah seviyesinin artması ve buna paralel olarak işçi ücretlerinin yükselmesi, o ülkedeki işverenler arasındaki rekabeti etkilemez. Zira işgücü maliyeti herkes için sabitlendiğinden dolayı (yani her üretici için yükseldiğinden dolayı) rekabet başka maliyet kalemlerine yönelir. Burada problem yok. Fakat bu ihtimalde başka bir problem var. Bu noktada ortaya çıkan problem, başka ülkelerdeki işverenlerin (üreticilerin) rekabeti&#8230;  </p>
<p>      Milletlerarası ticaret sözkonusu olduğunda, iktisadi hayattaki üretici aktörlerin yerini devletler almaktadır. Buradaki devletten kastımız, farklı siyasi coğrafyalardaki iktisadi şartlar manzumesidir. Diğer devletlerde de kapitalizm cari olduğu verisinden hareket etmekteyiz. Bu durumda diğer siyasi coğrafyalardaki maliyet kalemlerindeki (mesela işgücü maliyetindeki) rekabet gücü karşısında, refah üreten kapitalist siyasi coğrafyadaki üretici firmaların durumu ne olur? Konuyu daha açık ifade etmek gerekirse; AB ülkelerindeki ve ABD de ki işçi ücretlerinin ortalama maliyetlerinin aylık 2.000 ila 3.000 Dolar olduğu fakat buna mukabil geri kalmış ve gelişmekte olan ülkelerdeki işgücü maliyetinin aylık 100 ila 200 Dolar olduğu hatırlanırsa, ortaya çıkacak milletlerarası ticaretteki rekabetin neticesi ne olur?  </p>
<p>      Kapitalistlerin bu soruya şu cevabı verdiğini duyar gibiyim. &#8220;O ülkelerde kalkınır veya refah üretir, bu durum kapitalizm için tenkit değil takdir sebebidir&#8221;. Bu cevabın ilk göze çarpan özelliği &#8220;doğru&#8221; olduğudur. Fakat cevap kendi içinde devasa bir paradoksu gizlemektedir. Bu paradoksu anlayanlar için cevap yanlıştır.  </p>
<p>      Paradoks şu; bir siyasi coğrafyadaki üretim maliyetinin düşüklüğü (mesela işgücü maliyetinin düşüklüğü) sebebiyle o coğrafyanın rekabet gücünün arttığı vakadır ve bu sebeple kalkınacağını öngörmek doğrudur. Fakat bir siyasi coğrafyanın kalkınması, gelişmiş siyasi coğrafyalardaki refahı geriletir. Zira gelişmiş ülkelerin rekabet gücü zayıflar ve sistem tıkanarak çöker. Neden çökeceğini uzun uzun anlatmaya gerek yok sanırım. Gelişmekte olan ülkelerdeki düşük maliyetle üretilen malların gelişmiş ülkelerin piyasalarına girmesi ve oraları işgal etmesi, yüksek maliyetle üretilen malların tüketimini sıfıra doğru çeker. Buna karşılık korumacılık gibi kapitalizme aykırı tedbirler de alınamayacağı teorik olarak kabul edileceği için, gelişmiş kapitalist ülkelerdeki iktisadi sistemin çökmesini engellemek imkânsızdır. </p>
<p>      Kapitalizmin başka ülkelere seyahat etmesi durumunda bir önceki ülkeyi yerle bir edeceği vaka olmasına rağmen bu durumun daha önceki dönemlerde (ve aslında tarihte) hiçbir misalinin olmadığı gerçektir. Daha önce gerçekleşmemiş olması, kapitalist sistemin dünya çapında tecrübe edilmediğini göstermektedir. Dünyanın birkaç ülkesinde veya aynı medeniyeti paylaşan bir kesiminde tatbik edilerek müspet neticeler alınmış olan bir sistemin, hayat tarafından doğrulandığını söylemek kabil değildir. Bir sistem dünya çapında tecrübe edilmediği takdirde o sistemle ilgili son söz hala söylenmemiş demektir.  </p>
<p>     Neden bu hadise daha önce gerçekleşmemiştir? Bunun, temel iki sebebi var. Birincisi yakın zamana kadar bilginin (ve tabi ki teknolojinin) batının tekelinde olması, ikincisi ise dünyanın (batı dışındaki ülkelerin) daha önce kapitalist olmamasıdır. </p>
<p>      Bilgi ve teknolojinin batının tekelinde olması, diğer coğrafyaların üretim için ön şart olan &#8220;bilgi&#8221;ye sahip olmaması batı ile rekabetini engellemekteydi. Batının teknolojik ürünlerinin değeri ve karının yüksek olması ve bu alanda tekel halinde bulunması, diğer coğrafyaların sömürülmesini mümkün kılıyordu. Kapitalizmin önemli kurallarından birisi olan rekabet (ve tabi ki buna bağlı olarak anti-tröst kuralı) hatırlandığında, gelişmiş batılı ülkeler ile diğer coğrafyalar arasında bir rekabet olmadığı ve batı tekelciliğinin dünyaya hakim olduğu anlaşılacaktır. Bilgi, teknoloji ve dolayısıyla üretim tekelini elinde bulunduran batılı kapitalist gelişmiş ülkeler, diğer coğrafyaları sömürmüşlerdir. DEMEK Kİ, KAPİTALİZM, GELİŞMİŞ ÜLKELER ELİYLE DÜNYANIN SÖMÜRÜLMESİDİR. Öyleyse kapitalizm iki sömürüden birini mutlaka gerçekleştirir. Ya kendi insanlarını sömürür veya diğer coğrafyaları sömürür. Aslında ise ikisini de yapar. Önce kendi insanlarını sömürür ve semizler ondan sonra da diğer coğrafyalardaki insanları sömürür.  </p>
<p>      Kapitalistlerin bu teşhise karşı şu itirazı yükselttiklerini duyar gibiyim. &#8220;Öyleyse diğer coğrafyalar da (ülkeler de) gelişsin veya kapitalist olsun. Onların geri kalması neden kapitalizmin suçu olsun ki?&#8221;. Bu itirazı şimdilik kabul edelim ve ikinci sebebi açıklamaya devam edelim. Kapitalizmin diğer ülkelere seyahat etmesi halinde önceki ülkeleri viraneye çevirmesi misalinin neden daha önce gerçekleşmediği sorusunun cevabındaki ikinci sebep, diğer coğrafyaların kapitalist olmamasıydı zaten. Şimdi kapitalistlerin yukarıdaki itirazını da göz önünde bulundurarak devam edelim.  </p>
<p>      Diğer coğrafyalar kapitalist olmadıkları ve koruma duvarlarını yüksek tuttukları için batı-kapitalistler ile rekabet edemediler ve batının ürettiği teknolojik ürünleri almak mecburiyetinde kaldılar. Bu durum kapitalistlerin semirmesine sebep oldu. Fakat kapitalistler bu semirmeyi kafi görmediler ve diğer coğrafyaların koruma-gümrük duvarlarını indirmelerini istediler. Koruma duvarları indirildiğinde daha fazla mal satacaklarını, zira o ülkelerdeki insanların da tüketim çılgınlığını alışkanlık haline getireceklerini düşünüyorlardı. Kapitalizmin anti-tezinin gerilemesi ile başlayan ve yıkılması ile çağlayan haline gelen diğer coğrafyalardaki kapitalist iktisadi sistemi kabul ve tatbik etme gayreti, önceleri batılı kapitalistleri sevindirdi. Öngördükleri gibi daha fazla mal sattılar ve daha fazla semirdiler. Fakat burada bir yanlışlık vardı ve bu yanlışı batılı kapitalistler göremediler.  </p>
<p>      Yanlışlık şu öngörü zincirindeydi. &#8220;Daha fazla mal satabilmek için koruma duvarlarının indirilmesi veya kaldırılması gerekiyordu. Bunun için ülkelerin kapitalist olması şarttı. Kapitalist olacaklar fakat üretimi kendi başlarına yapamayacaklardı. Üretim yine batılı kapitalistler tarafından ve daha ucuz maliyetle gerçekleştirilecekti&#8221;. Yanıldıkları nokta, öngörü zincirinin son halkasıydı. Ülkeler kapitalistleşmeye başladılar ama üretimi kendileri gerçekleştirdiler. Batılı kavrayış bunu asla öngörmemişti zira dünyanın batı dışında yaşayan insan kütleleri aslında insan değil de insanımsı yaratıklardı ve kendilerinin (batılıların) yaptıklarını yapabilmeyi akledemezlerdi. Kendilerine körü körüne güvenmenin çok ağır bir bedelini ödüyorlar şimdi. Zira dünya kapitalistleşti ve kalkınmaya başladı ama aynı tahterevalli misali batı çökmeye başladı.  </p>
<p>      Evet&#8230; Dünya kapitalistleşiyor. Evet&#8230; Dünya, tarihinde ilk defa bu kadar batılılaştı. Dünyanın batılılaşması aslında batının RÜYASIYDI. Ama bu rüyada kâbuslar göreceğini hayal dahi etmemişti.  </p>
<p>      Dünyanın batılılaşması ve kapitalistleşmesi ile beraber üretimin gelişmekte olan ülkeler kayması, batının iktisadi hayatına atılmış devasa bir atom bombasıydı. Bu bomba aslında radarlara yakalanmıştı ama her nedense (batılı adamın içi boşalan kibridir aslında sebeplerden biri) gerçekleşmesi engellenemedi. Batı, kendine gereğinden fazla güvenmeseydi de aslında yapabileceği bir şey yoktu. Zira kapitalistleşen ülkeler içinde bulunan Rusya, Çin ve Hindistan gibi devasa boyutlardaki ülkelerin zapt altına alınması kabil değildi.  </p>
<p>      Yeni kapitalistleşen veya kapitalistleşme sürecini yaşayan gelişmekte olan ülkelerdeki üretim ve rekabet imkânları karşısında batılı kapitalistlerin yapabileceği bir şey yok. Demek ki, kapitalizm başka bir coğrafyaya taşındığında geride bıraktığı coğrafyayı viraneye çeviriyor. Başka coğrafyalara taşınan kapitalizm, şimdi önceki kapitalizmi veya kapitalistleri yemeye başladı. ÖYLEYSE NEYMİŞ; KAPİTALİZM, KAPİTALİSTLERİ BİLE SÖMÜRÜRMÜŞ! Bu da üçüncü sömürüsü kapitalizmin&#8230; Burada kapitalistlerin kurabileceği zeki cümle kontenjanı tektir. Tek kontenjanı dolduracak &#8220;ZEKİ CÜMLEYİ&#8221; kim kurar bilmem ama o cümlenin DÂHİYANE BİR CEVABI var. Kapitalistlerin kuracağı zeki cümleyi ve o cümlenin dâhice cevabını okuyucuya bırakıyorum.  </p>
<p>* </p>
<p>      Üç sömürü türü aslında sırasıyla kendini tekrarlar. Her sömürü ise krizlerin ana rahmidir. En iyi tahminle iktisadi kriz çıkmazsa, İNSANİ KRİZ çıkar. Rekabet için (refah üretilmiş olsun ya da olmasın) işçi ücretlerinin mütemadiyen düşük tutulması iktisadi kriz çıkarmasa da bu durumun bizatihi insani kriz olduğu vakadır. </p>
<p>      Tabiatı gereği mütemadiyen kriz üreten bir sistem olmaz. Tabiatında kriz depoları bulunan düşünce disiplinine sistem denmez.  </p>
<p>* </p>
<p>      Kapitalizm, tarihinde ilk defa dünya çapında tecrübe ediliyor. Şimdi soru şu: Dünyanın tamamının kapitalist olması halinde sistem yaşayabilir mi? Bu sorunun önemi sanırım anlaşılmaktadır. Zira kapitalizm, farklı coğrafyalara seyahat ederek varlığını devam ettiriyor. Mesele, tüm dünyanın kapitalistleşmesi durumunda varlığını sürdürebilme imkânının olup olmadığıdır.  </p>
<p>      Kapitalizm, başka coğrafyaları sömürmeden ayakta duramıyorsa, bir iktisadi sistemden değil de bir emperyalizm modelinden bahsediyoruz demektir.  </p>
<p>* </p>
<p>      Kapitalizm tenkidi, komünizm teklifi değildir. Kapitalizmin yanlış olması, komünizmi doğrulamaz. Zira yanlışın zıttı (anti-tezi) her zaman doğru olmaz. Bir yanlışın birden çok zıddı olduğunu dünya yeni öğrenmeye başlıyor. Zaten bu durum (bir yanlışın zıddının doğru olmaması ihtimali) diyalektik işleyişin sıhhatli olmadığını gösterir. Bu bahis uzundur, burada tetkik ve tahlil edilmesi mümkün değil. </p>
<p>&#8230;Bu makale ilginizi çektiyse&#8230;</p>
<p style="text-align: right;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank">Liberalizmin Kara Kitabı</a></strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank"><img class="alignleft size-medium wp-image-10169" title="liberalizmin_kara_pt" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_pt.jpg" alt="" width="165" height="288" /></a>Liberalizm asırlardır bir çok aşamalardan geçmiş, tarihi olaylarla kendisini imtihan etmiş bir düşünce geleneği. Değişmiş yanları var ama sabitleri de var. Bu sabitlerin içinde <strong>liberalizmin tehlikeli yönleri</strong> hatta <strong>YIKICI UNSURLARI</strong> da var. Bunları ortaya çıkarmak için “doğru” soruları sormak ve liberal perspektifte kalarak yanıt aramak gerekiyor… Büyük bir kısmı bu gelenekten olan düşünürlerin fikirlerinden istifade ederek <strong>liberalizmin kusurlarını</strong> ele alıyoruz bu kara kitapta: Adam Smith, Mandeville, John Stuart Mill, Hayek, Friedman, Röpke, Immanuel Kant, Alexis de Tocqville, John Rawls, Popper, Berlin, Mises, Rothbard ve Türkiye’de Mustafa Akyol, Atilla Yayla, Mustafa Erdoğan…</p>
<p>Liberallere, liberalimsilere ve anti-liberallere duyurulur.</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a></p>
<p> </p>
<p style="text-align: right;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin_ak_kitabi.pdf" target="_blank">Liberalizmin Ak Kitabı</a></strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin_ak_kitabi.pdf" target="_blank"><img class="alignleft" title="liberalizmin-ak_kitabi" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin-ak_kitabi-221x300.jpg" alt="" width="133" height="221" /></a>1930 model bir ulus-devletin, bir <strong>“devlet babanın”</strong> çocuklarıyız. Son derecede <strong>“Millî”</strong> bir eğitim gördük, öğrenim değil. Hayatta işimize yarayacak meslekî bilgileri ya da eleştirel bir bakışı öğrenmedik <strong>“millî”</strong> okullarda. <strong>“Varlığımızı Türk varlığına armağan etmek”</strong> için eğitildik, eğilip büküldük.</p>
<p>Liberallerin dilinden düşmeyen <strong>“Bireysel haklar ve özgürlükler”</strong> bizim gibi Kemalist çamaşırhanelerde yıkanmış beyinler için çok yeni. Türkiye’de yaşayan insanların ulus-devlet boyunduruğundan kurtulmasında önemli bir rol oynuyor liberaller. Biz de <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin_ak_kitabi.pdf" target="_blank">bu kitapta </a>liberalizmin temel tezleriyle uyumlu, bu fikir akımına doğrudan ya da dolaylı destek veren makaleleri birleştirdik. <strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin_ak_kitabi.pdf" target="_blank">Buradan indirin.</a></strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2008/10/07/kapitalizmin-dunya-capinda-imtihani/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2008/10/07/kapitalizmin-dunya-capinda-imtihani/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Küreselleşme Korkusu</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2008/08/21/kuresellesme-korkusu/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2008/08/21/kuresellesme-korkusu/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 21 Aug 2008 11:56:35 +0000</pubDate>
		<dc:creator>O. Tan Haskol</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Ekonomi]]></category>

		<category><![CDATA[Kapitalizm]]></category>

		<category><![CDATA[Küreselleşme]]></category>

		<category><![CDATA[Liberalizm]]></category>

		<category><![CDATA[Toplum]]></category>

		<category><![CDATA[liberal ekonomi]]></category>

		<category><![CDATA[liberaller]]></category>

		<category><![CDATA[serbest piyasa]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/2008/08/21/kuresellesme-korkusu/</guid>
		<description><![CDATA[
 Sunuş: Soros nefreti, küresel sermaye üzerine komplo teorileri&#8230; Küreselleşme kavramı derinlemesine irdelenmeyen her konu gibi insanları ikiye böldü: Küreselleşmeden korkanlar ve sevinenler. Oysa aydınların birinci vazifesi toplum adına karar vermek değil ışık tutmak, aydınlatmak değil mi?
Genç konuk yazarımız Olcayto Tan Haskol amigoluğun çok prim yaptığı kürselleşme gibi bir konuda bile aydın sorumluluğuyla hareket edilebileceğini gösteriyor. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2008/08/20080821_derindusunce_org_kuresellesme.gif" alt="20080821_derindusunce_org_kuresellesme.gif" align="right" /></p>
<p><strong> </strong><em><strong>Sunuş:</strong> Soros nefreti, küresel sermaye üzerine komplo teorileri&#8230; Küreselleşme kavramı derinlemesine irdelenmeyen her konu gibi insanları ikiye böldü: Küreselleşmeden korkanlar ve sevinenler. Oysa aydınların birinci vazifesi toplum adına karar vermek değil ışık tutmak, aydınlatmak değil mi?</em></p>
<p><em>Genç konuk yazarımız Olcayto Tan Haskol amigoluğun çok prim yaptığı kürselleşme gibi bir konuda bile aydın sorumluluğuyla hareket edilebileceğini gösteriyor. Küreselleşme, finans ve makro ekonomi konularına ilgi duyan Haskol&#8217;un yeni çalışmaları bu ilk makaleyi takip edecek. Siz okurlarımızı şimdiden konuya girmeye, yorumlarınızla tartışmayı zenginleştirmeye davet ediyoruz.</em></p>
<p>MY</p>
<p><strong>Küreselleşme Korkusu</strong></p>
<p align="right"><em><strong><span style="text-decoration: underline;">Yazar: Olcayto Tan Haskol</span></strong> </em> </p>
<p>Tıpkı, hava durumu bilgisinden yoksunluğun günlük hava değişimlerini önlemeyeceği gibi, küreselleşmeyi tüm dinamikleriyle beraber reddedip, ona sırt dönmek, neden olduğu değişimleri yadsımak da; hiçbir bireyi, toplumu, devleti onun etki alanından uzaklaştıramıyor.</p>
<p>Bu yüzden küreselleşmeye yaklaşmak, ancak  gerçekçi ve doğru yaklaşmak <span id="more-1412"></span>bireyi ve toplumu bunun zararlarından uzak tutabilir ve faydalarına kavuşturabilir. Gökyüzünden yağmur da gelecektir dolu da , ancak ekin yetiştiren biri için doludan korunmak gökyüzünü reddetmek yada ona tavır almakla mümkün olabilir mi?</p>
<p><img src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2008/08/20080821_derindusunce_org_kuresellesme2.JPG" alt="20080821_derindusunce_org_kuresellesme2.JPG" width="290" height="407" align="right" />Küreselleşmenin çıkış noktası ve tarihsel kaynağından bakarsak birbirine zıt iki yaklaşımla karşılaşırız: Bunlardan biri küreselleşmeyi insanlık tarihinde daha önce benzeri görülmemiş bir fenomen olarak kabul eden görüş.Bu bakış açısına göre küreselleşmenin kaynağı, dünya üzerinde yarım yüzyıllık soğuk savaş ortamında kemikleşip önü açılan neo-liberalist politikaların, belki de özellikle son çeyrek asırlık bir dönemine sığdırabileceğimiz etkileridir.</p>
<p>Diğer görüş ise tarihten bu yana süregelen dünya üzerindeki farklı topluluk ve milletlerin sosyal,kültürel, siyasi ve ekonomik etkileşimine ve bu sayede ortaya çıkacak bir kültürel homojenlik/teklik ideası. Bu bakış açısına göre ise küreselleşmenin başlangıcı Büyük İskender ve Cengizhan gibi liderlerin dönemlerinde kuramsal olarak temelini inşa ettikleri &#8220;evrensel&#8221; imparatorluklardır.</p>
<p><strong>Küreselleşmenin tanımı yapılabilir mi?</strong></p>
<p>Görüldüğü gibi küreselleşmenin çıkış noktası ve tarihsel kaynağı hakkında birbirine taban tabana zıt gibi görünebilen farklı görüşler mevcutken; biz önce bu olguyu, ona dair &#8220;mit,efsane/aslen var olmayan..&#8221; gibi yaklaşımları yok sayarak, kaçınılmaz bir &#8220;tarihsel insanlık gerçekliği&#8221; olarak kabul edebiliriz. Gerçekçi gözleme dayanan, asgari müşterekte bir tanım elde etmek istersek: Coğrafi sınır tanımaksızın, uluslararası sermaye akışlarıyla sürdürülen ticari hareketler ve özellikle ulaşım ile kitle haberleşim/iletişim olanaklarındaki teknik gelişmelerin etkisiyle birlikte, dünya üzerindeki milli, siyasi, ve kültürel sınırların giderek belirsizleşmesi sürecidir.</p>
<p>Tanımda teknik gelişmelerden bahsettiğimizde aslında küreselleşmeye dair bir başlangıç noktasını vurgulamış oluruz. Bu vurgu Fransız ihtilali veya Haçlı Seferleri gibi kesin bir başlangıç noktası göstermese de uygulamadaki faydalarıyla,  dünya üzerinde özellikle son 35-40 yılda gözlemlenen etkisi bağlamında ele alınması gerekliliğini belirtmektedir .</p>
<p>Bir başka nokta da küreselleşmenin yarattığı etkilerden, inceleme sırasında ayrıştırdığımız siyasi/kültürel/ekonomik boyutlarının bu süreç içerisinde <strong>birbirinden bağımsız şekillenmediği</strong>, her boyutun kendi içinde dinamikleri olsa da büyük &#8220;küreselleşme&#8221; resminde bu boyutların birbirleriyle etkileşimli, dönüşümlü olarak geliştiğinin gözlemlendiğidir.</p>
<p><img src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2008/08/20080821_derindusunce_org_kuresellesme3.JPG" alt="20080821_derindusunce_org_kuresellesme3.JPG" width="223" height="277" align="left" />Şunu belirtmek gerekir ki; bazı indirgemeci yaklaşımların öne sürdüğünün aksine küreselleşme <strong>her yönüyle tek bir elden, merkezi bir bilinçle, tüm değişkenleriyle birlikte neden-sonuç ilişkisinde</strong> teorize edilip bir sonraki adımın tespit edilebileceği kadar öngörülebilir değildir.</p>
<p>Karmaşık  insan doğasının merkez olduğu her gerçeklik gibi, küreselleşme diyerek tanımladığımız değişimler bütünü de, <strong>ne tümüyle yönetim dışıdır, ne de tümüyle tek elden yönetilebilir</strong>. Ancak birbirinden bağımsız olmayan farklı alanlarda birbirleriyle etkileşim içinde olan aktörleri vardır (siyasi iktisadi kültürel unsurlar, ABD ve küresel sermaye gibi). Bu aktörler küreselleşmenin kendilerinin de tabi oldukları değişimlerini  kontrollü/kontrolsüz olarak etkileyebilecek güce sahiptir.</p>
<p><strong>Küreselleşmeye kızalım mı yoksa sevelim mi?</strong></p>
<p>Küreselleşmeden etkilenme sürecinde, birey ve toplumların kendi etki ve tepki alanında onunla nasıl mücadele ettikleri, onu nasıl kendi yararlarına kullanabildikleri önemlidir. Küreselleşmenin etkisi coğrafi fark ayırt etmeksizin, farklı kuvvetlerde de olsa  tüm insanlar için kaçınılmazdır. O halde bireylerin ve toplumların böyle bir gerçekliği; <strong>&#8220;küreselleşme yandaşlığı/küreselleşme karşıtlığı&#8221;</strong> kampları altında topyekün &#8220;iyi&#8221; ya da &#8220;kötü&#8221; bir olgu olarak yaftalamaktan kaçınıp, ona karşı etken ve edilgen konumlarda kendi bilinçlerini geliştirmesi gerekir. Yandaşlık ya da karşıtlık topyekün bir tavrı değil, küreselleşmenin farklı etki alanları göz önünde bulundurularak nesnel bir çerçevede olumlu ya da olumsuz etkilerini işaret eden bir bakışı ifade etmelidir. Zira ne küreselleşmeyi oluşturan ve  sürdüren tutum onun yandaşlığıdır;  ne de bu süreci sonlandıracak tutum küreselleşme karşıtlığıdır. Tüm bunların yanında, küreselleşmenin birey ve toplumların ona karşı geliştirdikleri tavırdan kısmen bağımsız olan etkileri yok değildir. Belirtildiği gibi, bu etkileri nesnel bir çerçevede damıtabilen yaklaşımlar, küreselleşmeyi birey ve toplum olarak hayatınıza hangi yönlerden ve ne derecelerde dahil etmeniz gerektiği konusunda, sahip olduğunuz kısmi etki gücünü en verimli şekilde kullanmanızı sağlayabilir.</p>
<p><strong>Ayıyla aynı inde uyunur mu?</strong></p>
<p>Küreselleşmeye ekonomik refahı arttıran bir unsur olarak bakanlar, küresel ekonomiyi tüm iştirak edenlerin kazançlı çıktıkları bir pasta olarak görmekteler. Mesela Kofi Annan diyor ki:</p>
<p><em>Yoksul kesim küreselleşmenin kurbanı değildir,  problem global pazarla yakın ilişki içinde bulunmamaları ve onun dışında değişmeden kalmalarıdır. (The poor are not the victims of globalization. The problem rather is: They haven&#8217;t been involved in the global market and remained outside of it.&#8221;)</em></p>
<p>Buna karşı küresel pazara dahil olan <strong>yerli girişimcinin ulusal sınırlar ötesi ilişkiler kurarak, milli çıkarları gözetmekten uzaklaşmasının milli refahı artırmayacağı</strong> iddia edilebilir. Ek olarak yoksul ülkelerin yabancı yatırımından faydalanmadıklarını gösteren, Milliyet&#8217;ten Hurşit Güneş&#8217;in The Economist dergisinden alıntıladığı veriler şu şekildedir:</p>
<p> •   ABD&#8217;nin 2000 yılında 1,2 trilyon dolarlık doğrudan yabancı sermaye yatırımından düşük gelirli ülkeler yüzde 1 oranında, gelişmekte olan ülkeler ise yüzde 18 oranında yararlanabilmiş.</p>
<ul>
<li>ABD dış ticaretinin yüzde 1&#8242;ini düşük gelirli ülkelerle yapıyor. Yüzde 80&#8242;ini ise diğer gelişmiş ülkelerle yapıyor. Yani zengin zenginle ticaret yapıyor. Küreselleşme yanlıları bu durumu fakir ülkelerin teknolojik geriliğine ve zaten düşük gelirli olduğundan ticaret yapacak mallarının bulunmamasına bağlıyor. Olabilir. Ama bunu değiştirmeye yönelik bir irade var mı?&#8221;(1)</li>
</ul>
<p><strong>Ulusal kültürün kaybı ve küresel bir asimilasyona doğru&#8230;</strong></p>
<p>Bilhassa, birey ve toplum ölçekli düşündüğümüzde,  günlük hayatta <strong>küreselleşmenin kendisini en çok hissettirdiği yönü olan kültürel boyutuyla </strong>karşılaşmamak olanaksızdır. Örneğin kültürel küreselleşmenin temel taşıyıcılarından olan popüler kültür ikonları; giyim, yemek, müzik, sinema, televizyon vs. alanlarında kendini kaçınılmaz olarak gösterir.</p>
<p><img src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2008/08/20080821_derindusunce_org_kuresellesme_4.JPG" alt="20080821_derindusunce_org_kuresellesme_4.JPG" align="right" />Günlük hayatımızda etkileriyle sıkça yüzleştiğimiz kültürel küreselleşmenin kaynağını irdelerken bir ikilikle karşı karşıya kalıyoruz. Birinci tablo daha çok gündelik olandan ve pratikten uzak felsefi bir bakış açısı gerektirirken; ikinci tablo kültürel küreselleşmeyi ekonomik ve ideolojik boyutunu da ele alarak ortaya koyuyor.</p>
<p>İlk olarak kültürel küreselleşmeyi iyimser bir bakış açısıyla ekonomik ve ideolojik boyutunu göz ardı ederek ele aldığımızda, onun dünya üzerinde homojen bir kültürün içinde, tek bir dilin konuşulduğu, coğrafi sınırların önemsizleşip &#8220;dünya vatandaşlığı&#8221; kimliğinin ortaya çıktığı, milletleri değil topyekün &#8220;insan&#8221; kavramını yücelten bir idea olduğu sonucuna varabiliriz.  </p>
<p>Küreselleşme yandaşlarınca, küreselleşmenin tüm boyutları aslında bu tablonun yaratılmasına hizmet etmektedir. Teknolojik gelişmeler, bilgi alışverişi, coğrafyalar arasındaki mesafelerin kısalması, sosyo-kültürel etkileşimler insanlığı eninde sonunda tek bir kavramsal çatı altında toplamayı başaracaktır. Bu kavram da insanlıktır. Farklı kültürel kimlikler yerine insanlık kimliğinin iliştirildiği bu tablo, felsefik bir ideali temsil etmektedir. Bu ideal farklı eksenlerden de olsa insanlık tarihine yabancı olmayan çağrışımlar yapar.</p>
<p>Küreselleşme ideası; <strong>&#8220;Yerel ve ulusal düzeyde kendine yeterlilikten vazgeçen uluslar, evrensel olarak karşılıklı bağımlılığı benimserler&#8221;</strong>(2) cümlesiyle üniter devletin ötesinde, bir güç odağı oluşacağı çok önceden öngörülmüş bir fikrin ürünüdür. Hz. Muhammed&#8217;in İslam&#8217;da birlik çağrısı da benzer bir tabloyu öngörür. Bu fikre göre İslamiyet&#8217;in içerdiği mesaj tüm insanlığa iletilmelidir. Ancak bu tablonun farkı onun daha spesifik bir kavram olan &#8220;Müslümanlık&#8221;  kimliğini vurgulamasıdır. Daha eskilere gidersek Helenistik dönem felsefe akımlarından Sinizm&#8217;de (Cynicism)(3) kozmopolitancılık kavramı altında bir dünya vatandaşlığı kimliği vurgulanır. Ancak bu akımdaki küresel düşünce de, tüm kültürlerin birleşip ideal bir tektip kültür oluşturmaları hülyasına değil, Siniklerin kendilerini tüm kurumsal kimliklerden bağımsız hissetmelerine dayanmasıyla yukarıda söz edilen küreselleşme idealinden ayrışır. İşaret edilen bu soyut felsefi ideal yerel odakların yapısal durumları göz ardı edilerek ele alındığında yanıltıcı sonuçlara varacaktır.</p>
<p> Yukarıda vurgulanan felsefik bir ideal olarak küreselleşme olgusu, paylaşım, barış ve huzur gibi güzel çağrışımlara sahipken, her biri insanlık ortak tarihinin bir parçası olan <strong>farklı kültürlerin yarattığı çeşitliliğin yok edilmesini</strong> de beraberinde getiriyor. Kulağımızda hoş bir seda bırakan <strong>&#8220;dünyanın küçük bir küresel köy haline gelmesi&#8221;</strong> fikrinin, el ele tutuşan &#8220;mutlu dünya insanları&#8221; tablosunun, dünya barış ve huzurunun sağlanmasında yegane ideal oluşunun ne kadar tartışılmaz olduğu sorgulanmalıdır. Zira paylaşım farklı unsurlar içeren olgularca etkileşim halinde gerçekleşir. Ancak benzeşim ve dönüşüm zamanla paylaşımı azaltarak yok eder. Kısaca, çeşitten ve renkten uzak kültürler için paylaşım da mümkün değildir. Barış ve huzur ise kaçınılmaz bir kültürel tek tipliğe tabi olan insanlık için çok da anlamlı değildir. Bunun nedeni de bu barış ve huzur ortamının karşılıklı <strong>hoşgörü ve saygının, birlikte var olma fikrinin değil, aynı yaşam tarzlarına tabi olma zorunluluğunun ürünü</strong> olmasıdır. Örneğin, Hitler önderliğinde Almanya&#8217;nın 2. Dünya Savaşı&#8217;nda zafer elde edip dünyaya yayılmış olması faraziyası, dünyada tek bir ırkın üstünlüğüne dayalı bir siyasal ve toplumsal görüntü hayal edebiliriz. Bu yönetme gücü altında yaratılması zor olmayacak olan yapay barış ve huzur ortamı ne kadar değerlidir?</p>
<p><strong>Global ekonomi ve Kültür emperyalizmi</strong></p>
<p>Kültürel küreselleşmenin kaynağının incelenmesine, ekonomik ve ideolojik boyutu kattığımızda ise ortaya daha gerçekçi ve ürkütücü olan tablo çıkıyor. Şöyle ki; küreselleşme sürecinde teknik olanakların gelişmesi ve milli devletlerin bu olanaklar üzerindeki etkisinin azalmasıyla birlikte, kâr maksimizasyonu ilkesiyle hareket eden şirketlerin, kar marjlarını yükseltmek adına üretimlerini artırarak yerel pazarları aşıp, uzak coğrafyalara ulaşmaları hiç olmadığı kadar kolay. Yine de küresel düzeyde faaliyet gösteren şirketlerin uzun vadede bir bölgeye entegre olması, o bölgede sosyo-kültürel bir alt-zemin oluşturulmasını gerektirir. Bir kitlenin zihinsel kanallarla bir kültürü benimsemesi o kültürün tüketim ürünlerine kendini yakın hissetmesini kolaylaştırır. İlkinden farklı olmak üzere bu tabloda, küreselleşmenin kültürel boyutu, kendisinden daha yukarıda olan siyasal ve en tepedeki ekonomik çıkarlara hizmet etmesi adına küresel aktörlerce yönetilmektedir. Gerçekten de, küreselleşmenin tüm toplumlar üzerindeki kültürel etkilerine baktığımızda etki gücü farklılık taşımakla birlikte, etki tipi ve yönü aynıdır. Tüm dünyada, iktisadi ve siyasi küreselleşmeyi etkileyebilme gücünü elinde tutan ABD ve (somut bir zihniyet ifadesi olarak) batının kültürel değerlerinin, tüketim alışkanlıklarının etkisi görülebilmektedir. Bu etki tipi de benzetme ve dönüştürmedir. Yani, ilk tabloda insanlık adına gerçekleştirilmesi öngörülen tek tip kültür, bu tabloda, (yerleşik bir ifade ile) &#8220;kültür emperyalizminin&#8221; bir parçasıdır. Siyasi ve askeri olarak sona eren sömürgeciliğin, özellikle 3. dünya toplumları üzerinde uygulanan &#8220;yeni sömürgecilik&#8221;(neo-colonisation) adıyla daha az siyasi ve askeri, daha çok ekonomik, sosyolojik ve psikolojik araçlarıyla göze çarpan türevinin bir parçasıdır. Yaratılmak istenen kültür, evrensel dil olan İngilizce konuşan, tipik &#8220;Beyaz-Anglo-Sakson-Protestan&#8221; insan modelinin yaşam alışkanlıkları ve insani değerleri üzerine inşa edilmiştir. Kültürel küreselleşme bu tablodaki kültürün dünyaya dayatılma sürecidir. Özellikle doğunun kendine özgü folklörünü hor görme ilkesiyle birlikte yürütülen, tüm popüler kültür kanallarıyla aktarılan, epik Hollywood figürleriyle (Rus rakibini zor ve haksız koşullarda cesurca yenen boksör (Rocky), dünyayı uzaylıların işgalinden kurtaran Amerikan askerleri (Independence Day, Kurtuluş Günü vs.) &#8220;Amerikan Rüyası&#8221; yaşam tarzı merkezli televizyon dizileriyle pekiştirilen bir politikadır.</p>
<p><strong>Türk kültürünün aşınması ve modernizm</strong></p>
<p>Şüphesiz ki; kitlesel bir yaşayış ve davranış mozaiği  zamanla keskin karakteristikler edinerek bir kültüre dönüşür. Bu kültürü benimseyen insan topluluğunun değişen koşullar içinde her yönüyle aynı kalması olanaksızdır. Türk folklörü de, tarihte birçok ticari yolun kesiştiği coğrafi konumu sayesinde farklı kültürlerdeki birçok uygarlığa yurt olmuş ve Anadolu&#8217;nun kültürel birikiminden, zenginliğinden etkilenip şekillenmiştir. Bütün kültürler gibi geleceğe aktarılmış, yine de iç ve dış dinamiklerin sürekli etkileşimiyle birlikte değişmiştir, değişmektedir. Ancak kendisini diğer kültürlerden farklı olarak tanımladığı değerler onun özünü oluşturur. Özellikle Türk halk kültürü gibi, geleneksel değerlerini toplumsallık, birlik, hoşgörü ve dayanışma kavramlarına bağlılığından alan kültürler için, planlı bir <strong>dayatmanın aracı olan modernist bireysel temelli bir kültür kimliğinin, kısa bir sürede ve şeklen içselleştirilmesi, bir yabancılaşmayı beraberinde getirerek ortaya biçimsiz, bozuk, eğreti bir kültür biçimi çıkarabilir</strong>. Oysa toplumsal manevi refah ve bireylerin mutluluğu, toplumla barışçıl bağlarını geliştirmiş bireyin sağlıklı bireyselliğini gerekli kılmaktadır. Emile Durkheim&#8217;ın teorize ettiği intihar türlerinden aile ve toplumla güçlü bağlar kuramamış bireyin mutsuzluğuna dayanan &#8220;egoistik intihar&#8221;, batı kültürünün bireyci yönüne dikkat çekmesi açısından çarpıcıdır. Nitekim, maddi refahın oldukça yüksek, buna karşın ailevi ve toplumsal bağların zayıf olduğu İskandinav ülkelerinde ve toplumsal etkileşimin Katolik mezhebine oranla düşük olduğu Protestanlık mezhebi insanlarında intihar oranlarının görece yüksek olması bu savı destekler niteliktedir.</p>
<p>Bilhassa, toplumsal ve siyasal kökende insan hakları ve özgürlük bilinçleri gelişmemiş, demokratik temellerini henüz inşa edememiş topluluklar için &#8220;insanlık&#8221; kavramını yücelten evrensel değerlerin yakalanması elzemdir. <strong>Küreselleşmenin getirdiği iletişim olanakları sayesinde toplumlar evrensel değerleri, kendi öz değerlerine ters düşmeyecek biçimde harmanlayıp benimseyebilirler</strong> ve yine bu yolla öz değerlerinin sahip olduğu farklılıkları evrensele taşıyabilirler&#8230; Ancak, başta küresel dünya pazarına uyum sağlayamamış ya da milli bekasını koruma gayesiyle küresel ekonomiye dâhil olmamayı tercih etmiş toplumlar olmak üzere,  &#8220;evrensel değerler&#8221; adı altında  sunulan Amerikanizasyon (Amerika) kimliği bütün kültürler için tehlikedir. O halde öz kültürel değerleri koruyarak küreselleşmenin getirdiği teknolojik olanaklardan yararlanmak ve bu öz değerlere evrensel değerleri eklemlemek , son derece kontrollü ve dikkatli yürütülmesi gereken bir süreçtir.</p>
<p><strong>Yerel Milliyetçilik</strong></p>
<p>Tüm kültürlerin tek bir model kültüre dönüşme akımının gözlemlendiği küreselleşme sürecinde, mikro ölçekli milliyetçi yükselişler göze çarpmaktadır. Milli devlet  sınırları içinde gerçekleşen bu yerel milliyetçilikler, ayrılıkçı ve şiddete dönük olduğu sürece, Rusya ve İspanya&#8217;da olduğu gibi milli devletin üniter yapısını, özerkliğini örseleyen, Yugoslavya örneğinde olduğu gibi onu parçalanmaya iten koşullara çanak tutabilir. Ele alınan ikinci küreselleşme tablosunda bu yükselişin tümüyle milli devletin merkeziyetçi otoritesini zayıflatmak adına, küreselleşmenin siyasi ve iktisadi aktörlerince yön verilen bir politika olduğu iddia edilebilir.</p>
<p>Ancak, bu olasılık kısmen doğruluk taşısa da yerel milliyetçiliğin, yeni ve farklı alt kültürlerin kendilerini tanıtma alanlarını bulmasını tek elden yürütülen bir süreç olduğunu  iddia etmek indirgemeci bir yaklaşımı gerektirir. Küreselleşme ve etkileri ak ve kara ikiliğiyle değil kurduğu sarmal ve iç içe geçen  neden sonuç ilişkileriyle ele alınmalıdır. Bu hususta, yerel milliyetçilik akımlarının yükselmesinde sosyolojik ve psikolojik etkiler göz ardı edilemez. Yerel grupların, tüm dünyada kültürel homojenliğe doğru yönelişinde, toplumsal bir refleksle kültürel kimliklerine bağlılıklarını daha sert biçimde ifade edişlerini gözlemlemek, mikro ölçekli milliyetçiliğin sosyolojik boyutunun önemini ifade eder. Yakın tarihimizden bir örnekle açıklayalım; halifeliğin kaldırılmasıyla dini özgürlüklerinin ellerinden alındığını düşünerek <strong>paniğe kapılan &#8220;Müslüman bir kesim&#8221;,</strong> kültürel kimliklerini varlıklarını ifade etme aracı olarak kabul etmiştir. Bu düşüncenin sonucunda da <strong>dini semboller taşıyan kültürel öğelere (giyim gibi) daha sıkı sarılmışlardır</strong>. İronik bir olay gibi görünse de yerel milliyetçiliğin küreselleşmeyle birlikte ses bulmasının bir nedeni de bu örnektekine benzer bir psikolojik tepkidir. Elbette etkin küresel aktörlerin finansal küreselleşmenin önünde engel olarak gördükleri <strong>güçlü, merkezi milli devletin etkinliğinin azaltılması gerekmektedir</strong>. Bireysel özgürlük, çok kültürlülüğün barış içinde yürütülmesi gibi söylemlerle mikro milliyetçiliğe meşruiyet kazandırdıkları zeminlerle bu süreci hızlandırmaktadırlar.</p>
<p><strong>Glokalizm</strong></p>
<p>Dilimize &#8220;küyerelleşme&#8221; olarak çevrilen glokalizm, küreselleşme süreci içinde kendine, küresel ve yerel markaların yerel pazarlardaki rekabeti çerçevesinde yer bulmuştur. Yerel pazarlara inen küresel markaların, satış yaptıkları bölgenin geleneksel değerlerini, beğeni ve alışkanlıklarını göz önüne alarak ürün yelpazeleri ve lansmanlarında küresel bir standardın dışına çıkıp, değişikliğe gitmeleri, küresel değerlerin yerel semboller kazanmasını ifade eder. &#8220;Küresel düşün, yerel hareket et&#8221; söylemi bunu güzel ifade eder. Yerel değerlerin küresel anlamlar kazanması ise, onların küresel sermayeler tarafından birer tüketim öğesi olarak pazarlanmalarıyla gerçekleştirilir.</p>
<p><img src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2008/08/20080821_derindusunce_org_kuresellesme_6.gif" alt="20080821_derindusunce_org_kuresellesme_6.gif" width="251" height="334" align="left" />Glokalizmin, &#8220;küresel&#8221;in yerelliğe inme ayağı çokuluslu markalar tarafından bütün dünyadaki yerel pazarlarda benzer stratejiler geliştirilerek yönetilir. Görsel ve elektronik medya aracılığıyla ürünlerinin süslü kılıflar ile tanıtımını yapan markaların satış teknikleri benzer olmakla birlikte, yalnızca ürünlerin milli öğelerce farklılıkları gözlemlenir. Ülkemizdeki güncel örneklerden Alaturka lansmanlı cips ürünleri, küresel fast-food markalarınca sunulan Türk damak tadına uygun yemekler bu satış tekniğinin ürünleridir.</p>
<p> Türk toplumunun çoğunluğunu oluşturan Müslümanlarca yüksek bir manevi değere sahip Ramazan ayıyla, kola tüketiminin bağdaştırılması gibi özendirici, aldatıcı ve kurnaz lansmanlar, çokuluslu markaların daha çok satış yapabilmek adına bazı ahlaki hassasiyetleri göz ardı edebildiklerini göstermektedir.</p>
<p>Yine de bu tabloya iyimser bir açıdan bakıldığında, küresel şirketlerin yerel pazarlarda tutunabilmek için küresel değil yerel tanıtımlara ihtiyaç duymaları ve satış stratejilerini yerel kültürel değerler üzerinden belirlemektedir. Bu da dünya üzerindeki kültürel heterojenliğin halen tektip Anglo-Sakson kültürel kimlik dayatmasına direndiğinin göstergesidir. Yani, yerel pazarda, beğenme ve seçme iktidarı halen tüketicidedir. Buna ek olarak, yerel pazarlarda sürdürülen küresel ve yerel markalar rekabeti, her zaman küresel olanın kazanmadığı, hatta Hindistan film endüstrisi örneğinde olduğu gibi zaman zaman oldukça farklı tablolar sunabilmektedir. &#8220;Bollywood&#8221; olarak bilinen Hindistan film endüstrisi, yerel pazarda Hollywood etkisini kırarak hem Meksika, Hong Kong, Brezilya, Çin gibi 3. dünya ülkelerinde gelişen film endüstrileriyle bu sektöre motivasyon kazandırmış, hem de birçok alandaki Amerikan kültürel tekelciliğine karşı güçlü bir sembolik duruş edinmiştir.(4) (Yine küresel sermayeye kapılarını açık tutan Fransa&#8217;nın, özellikle kültür etkileşiminin anadili bozma ve yabancılaşma çabasına  karşı korumacı tavrı dikkate değerdir.)</p>
<p>Sınırlı bir coğrafyada ortaya çıkmış ve o coğrafyaya mal olan kültürel değerlerin, tüm insanlığa ait değerlerle kaynaşması ya da onları zamanla kendine dönüştürmesi de yine küreselleşmeyle birlikte, ancak doğal olmayan süreçler içerisinde gözlemlenmiştir. Küresel çıkarlar güden sermaye odakları, belli bir coğrafyaya ait kültürel öğelerden tüm insanlara pazarlanabilme çekiciliğine sahip olanları, ait oldukları coğrafyadan çıkarıp tüm dünyaya sunmuştur. Kimi kapalı toplumlar bu değerleri kendi geleneklerine aykırı bularak reddetmiş, küreselleşmenin etkisine daha açık kimi toplumlarsa zamanla içselleştirmişlerdir. Sonuç olarak bu değerler çıkış kaynaklarındaki içerik ve anlamın da beraberinde taşınması kaygısı güdülmeden, ortak insan geleneğine dönüş(türül)müştür.</p>
<p>Yılbaşını, dünya insanlarının çoğunun, Hristiyanların sıradan bir eğlence anlayışından çok dini, manevi bir anlam yükledikleri Noel kutlamalarına ait öğelerle kutlaması; yine mitolojik bir çıkış kaynağı olan Saint Valentine hikâyesinin, hemen hemen tüm dünyada bir hediye alma yarışına dönüştürülmüş Sevgililer Günü&#8217;ne kaynaklık etmesi; bu duruma verilebilecek örneklerdendir. Şunu belirtmek gerekir ki, yerele özgü değerlerin zamanla insanlığa ortak anlamlar ifade etmesi, salt batı odaklı bir kültür emperyalizmi değil, doğrudan ticari kaygılarla girişilen milletsiz, kimliksiz yürütülen bir süreçtir. Bu süreçte batı odaklı olduğu gibi, doğu odaklı kültür öğelerinin de dünyaya sunulmasına tanık oluyoruz. Doğu coğrafyalarına ait kimi felsefi  dini öğretilerin; seküler dinleri çağdışı, sıkıcı bulan batının anakent insanına albenisi yüksek tapınma nesneleri olarak sunulması bahsedilen tabloya örnektir. Bu fikir ürünlerinin, batı eksenli kültür etkisindeki toplumların zihnine dayattığı; daha fazla güç, başarı, para ve statü erdemlerinin baskısı altında kendini sıkışmış hisseden modern dünya bireyinin sığındığı, yeniçağın pazarlama harikaları olan &#8220;plaza dinlerine&#8221; dönüşmesi ironik bir görüntü arz ediyor.</p>
<p><strong>Yeni bir ideolojik kimlik: Tüketici </strong></p>
<p> Gelişmiş pazarlama teknikleri kullanılarak yaratılan medya etkisi, küresel markaların kitlelerin gündelik tüketim davranışlarını yönlendirmesine olanak tanımakla kalmayıp, bu davranış kalıplarının alışkanlıklara ve akabinde bir &#8220;tüketici ideolojisi&#8221;ne dönüşmesine neden olmaktadır.  Milli değerlere yabancı, yapay bir tüketici ideolojisine ait davranış kalıplarının, bireylerce etkili bir modelleme mekanizması içinde taklit edilip zamanla kitlesel bir alışkanlık mozaiği oluşturulması, ne yerli bir toplum ne de sağlıklı bir bireyselliği mümkün kılmaktadır. Daha önce bireyselci anlayışının altını çizdiğim bu kültür, aslında bireysel özgürlük alanı dar, inisiyatiften, seçim yapma gücünden yoksun, taklit mekanizmasına dayalı bir &#8220;mevcut davranış kalıplarını içselleştirme&#8221; kültürüdür.</p>
<p><img src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2008/08/20080821_derindusunce_org_kuresellesme_5.JPG" alt="20080821_derindusunce_org_kuresellesme_5.JPG" align="left" />Bu süreçte en dikkat çekici nokta ise;  tüketicilerin, küresel alanda çekiciliğe sahip markaların ürünlerini, o ürünlerin sağlayacağı öngörülen marjinal faydayla ölçülen mekanik, fiziksel &#8220;fayda değeri&#8221; (bir pantolonun, ayakkabının sağlamlığı gibi) kaygısı güderek değil, o ürünlerin parçası oldukları popüler kültüre aidiyet hissiyatıyla tüketmeleridir. Bu yalnızca fiziksel fayda değeri olan ürünlerde değil, yemek ya da sanat ürünleri gibi fizyolojik, psikolojik değerler arz eden tüm kültürel tüketim ürünleri için geçerlidir. Bu durumda marka çekiciliğine sahip bir ürünün, kendisinden daha düşük bir fayda değeri sunmayan başka bir ürüne yeğlenmesinde, ticari küreselleşmenin, kültürel etkisine açık toplumlara medya araçlarıyla entegre(?) ettiği ortak tüketim kültürünün, bireyin o kültüre aidiyetinin/ait gözükmesinin kendisindeki psikolojik ve sosyolojik fayda beklentisinin tüketime teşvik edici etkisi önemlidir.</p>
<p>Bu yazının gerçekleşmesinde katkıları olan dostlarıma teşekkürlerimi sunarım: Furkan Ercan, Erdem Güven, Çisem Gündüz.</p>
<p><strong>REFERANSLAR</strong></p>
<p><em>1) http://www.milliyet.com.tr/2001/10/29/yazar/gunes.html</em></p>
<p><em>2) Osman Ulagay, Küreselleşmenin İki Yüzü, Doğan Kitap</em></p>
<p><em>3) Wiser, James  Political Philosophy: A History of the Search for Order</em></p>
<p><em>4) The Global Reader: and Introduction to the Globalisation Debate, Polity Press,</em></p>
<p><em>London, 2000</em></p>
<p>&#8230;Bu makale ilginizi çektiyse&#8230;</p>
<p style="text-align: right;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank">Liberalizmin Kara Kitabı</a></strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank"><img class="alignleft size-medium wp-image-10169" title="liberalizmin_kara_pt" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_pt.jpg" alt="" width="165" height="288" /></a>Liberalizm asırlardır bir çok aşamalardan geçmiş, tarihi olaylarla kendisini imtihan etmiş bir düşünce geleneği. Değişmiş yanları var ama sabitleri de var. Bu sabitlerin içinde <strong>liberalizmin tehlikeli yönleri</strong> hatta <strong>YIKICI UNSURLARI</strong> da var. Bunları ortaya çıkarmak için “doğru” soruları sormak ve liberal perspektifte kalarak yanıt aramak gerekiyor… Büyük bir kısmı bu gelenekten olan düşünürlerin fikirlerinden istifade ederek <strong>liberalizmin kusurlarını</strong> ele alıyoruz bu kara kitapta: Adam Smith, Mandeville, John Stuart Mill, Hayek, Friedman, Röpke, Immanuel Kant, Alexis de Tocqville, John Rawls, Popper, Berlin, Mises, Rothbard ve Türkiye’de Mustafa Akyol, Atilla Yayla, Mustafa Erdoğan…</p>
<p>Liberallere, liberalimsilere ve anti-liberallere duyurulur.</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a></p>
<p> </p>
<p style="text-align: right;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin_ak_kitabi.pdf" target="_blank">Liberalizmin Ak Kitabı</a></strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin_ak_kitabi.pdf" target="_blank"><img class="alignleft" title="liberalizmin-ak_kitabi" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin-ak_kitabi-221x300.jpg" alt="" width="133" height="221" /></a>1930 model bir ulus-devletin, bir <strong>“devlet babanın”</strong> çocuklarıyız. Son derecede <strong>“Millî”</strong> bir eğitim gördük, öğrenim değil. Hayatta işimize yarayacak meslekî bilgileri ya da eleştirel bir bakışı öğrenmedik <strong>“millî”</strong> okullarda. <strong>“Varlığımızı Türk varlığına armağan etmek”</strong> için eğitildik, eğilip büküldük.</p>
<p>Liberallerin dilinden düşmeyen <strong>“Bireysel haklar ve özgürlükler”</strong> bizim gibi Kemalist çamaşırhanelerde yıkanmış beyinler için çok yeni. Türkiye’de yaşayan insanların ulus-devlet boyunduruğundan kurtulmasında önemli bir rol oynuyor liberaller. Biz de <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin_ak_kitabi.pdf" target="_blank">bu kitapta </a>liberalizmin temel tezleriyle uyumlu, bu fikir akımına doğrudan ya da dolaylı destek veren makaleleri birleştirdik. <strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin_ak_kitabi.pdf" target="_blank">Buradan indirin.</a></strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2008/08/21/kuresellesme-korkusu/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2008/08/21/kuresellesme-korkusu/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Bahçıvan yine iş başında!</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2008/08/12/bahcivan-yine-is-basinda/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2008/08/12/bahcivan-yine-is-basinda/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 12 Aug 2008 07:00:32 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Konuk Yazar</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>

		<category><![CDATA[Küreselleşme]]></category>

		<category><![CDATA[gürcistan]]></category>

		<category><![CDATA[osetya]]></category>

		<category><![CDATA[rusya]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/2008/08/12/bahcivan-yine-is-basinda/</guid>
		<description><![CDATA[Yazar: Daniyar Kosnazarov
 

Bahçıvan yine iş başında&#8230; Bir zamanlar &#8220;evde büyütülmüşlerin&#8221;1 gitgide sivrileşen dikenlerini kesmek amacıyla eski aletini tekrar eline almakta. Onayı alınmaksızın ‘arka bahçesi&#8217;nde olup bitenlere de tahammül edemiyor artık&#8230;  
Böyle bir Rusya benzetisi, adeta soğuk savaş havasında üretilen karşıt-propaganda kıyaslamalarını çağrıştırmaktadır. Bu bakımdan, aşırı duygusallığa kaçan değerlendirmelerin çağımızda ne işi var diye soranlar da [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p align="justify"><strong><em><img align="left" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2008/08/20080808_derin_dusunce_org_rusya.jpg" alt="20080808_derin_dusunce_org_rusya.jpg" />Yazar: Daniyar Kosnazarov<br />
</em></strong><em> </em>
</p>
<p align="justify"><em>Bahçıvan yine iş başında&#8230; Bir zamanlar &#8220;evde büyütülmüşlerin&#8221;</em><sup><em>1</em></sup><em> gitgide sivrileşen dikenlerini kesmek amacıyla eski aletini tekrar eline almakta. Onayı alınmaksızın ‘arka bahçesi&#8217;nde olup bitenlere de tahammül edemiyor artık&#8230; </em> </p>
<p align="justify">Böyle bir Rusya benzetisi, adeta soğuk savaş havasında üretilen <span id="more-1387"></span>karşıt-propaganda kıyaslamalarını çağrıştırmaktadır. Bu bakımdan, aşırı duygusallığa kaçan değerlendirmelerin çağımızda ne işi var diye soranlar da olacaktır elbet. Ama şu bir gerçek ki, Güney Osetya sorunu ekseninde alevlenen Gürcü-Rus çatışmasını analiz eden yazarların bir kısmının eski takıntıların etkisinden kurtulamadığına tanık olmuştuk.  </p>
<p align="justify">Gürcü lider Saakaşvili&#8217;nin, söz konusu çatışmayı &#8220;Batı&#8217;nın değerlerine yapılan saldırı&#8221; olarak nitelemesi, birbirine zıt iki ideolojinin hakimiyetinde olan ya da bu değerlerden başkalarının tanınmadığı tek-kutuplu dünya düzeninde sıkışıp kaldığımızı anlatmada yeterli sayılabilecek bir argümandı. Buna karşın Batı&#8217;dan layık bir cevap gelmeyince, aslında birbirine zıt iki dünyadan veya tek hegemon güce dayanan uluslararası sistemden çok, bambaşka bir dünyada yaşadığımızı fark ettik.  </p>
<p align="justify">Yeni dünya sadece sahiplenecek değerlerin dünyası değil, aynı zamanda yükselen diğer güçlerin <em>kapris</em>lerinin hesaba katıldığı bir dünya olacaktır. Yeni dünya, ülkeler arasındaki ilişkileri düzenlerken, bünyesindekilere ‘efendi-köle&#8217; anlayışını benimsettirmesinden çok, her bir önemli aktörün sesinin eşit derecede işitildiği bir ortam sunacağına benzemektedir. Rus yetkililerinin geliştirmek istediği anlayış tam da bu ve kendini bu doğrultuda dünyaya lanse etmesi yaşanmaktadır.  </p>
<p align="justify">Ağustosun sıcak günlerinde alevlenen son çatışmanın tansiyon arttırıcı özelliğini güçlendiren sadece Rus tanklarının Gürcistan topraklarına girmesi değil, Rusların peşinde koştukları ‘yeni dünya&#8217;da sahip olmak istedikleri konumlarının gerektirdiği davranışı göstermiş olmalarıdır.   </p>
<p align="justify">Makro perspektifli bu irdelememizin gidişatını da, lokal düzeydeki gelişmeler belirleyecektir. Güney Osetya sorunun bu bağlamda değerlendirilmesi çok aydınlatıcı olabilir. </p>
<p align="justify">Rusya &#8220;global düşünüp, yerel davranmakta&#8221;&#8230; </p>
<p align="justify">Gerisini siz tahmin edin&#8230; </p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2008/08/12/bahcivan-yine-is-basinda/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2008/08/12/bahcivan-yine-is-basinda/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Düz Dünyadan Kaçış Yok</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2008/07/31/duz-dunyadan-kacis-yok/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2008/07/31/duz-dunyadan-kacis-yok/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 31 Jul 2008 07:40:09 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mustafa Akyol</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Kitap Tanıtımı]]></category>

		<category><![CDATA[Küreselleşme]]></category>

		<category><![CDATA[Dünya Düz]]></category>

		<category><![CDATA[Thomas Friedman]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/2008/07/31/duz-dunyadan-kacis-yok/</guid>
		<description><![CDATA[New York Times gazetesinin ünlü köşe yazarı Thomas Friedman&#8217;ın &#8220;Dünya Düz&#8221; (The World is Flat) adlı kitabını bir köşeye not edin. Mümkünse okuyun veya özetlerine göz atın. Çünkü 21. yüzyılda dünyanın nasıl bir yer olacağına ve bunun bizleri nasıl etkileyeceğine dair isabetli bir sezgiye sahip olmak için, Friedman&#8217;ın sözünü ettiği olguyu anlamak, dünyanın giderek &#8220;düzleştiğini&#8221; [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img src="http://www.mustafaakyol.org/im/flatworld.png" alt="Friedman'ın The World is Flat adlı kitabının kapak resmi" align="left" />New York Times gazetesinin ünlü köşe yazarı Thomas Friedman&#8217;ın &#8220;Dünya Düz&#8221; (<a href="http://www.amazon.com/gp/product/0374292884/102-4386108-1470553?v=glance&amp;n=283155" target="_blank">The World is Flat</a>) adlı kitabını bir köşeye not edin. Mümkünse okuyun veya özetlerine göz atın. Çünkü 21. yüzyılda dünyanın nasıl bir yer olacağına ve bunun bizleri nasıl etkileyeceğine dair isabetli bir sezgiye sahip olmak için, Friedman&#8217;ın sözünü ettiği olguyu anlamak, dünyanın giderek &#8220;düzleştiğini&#8221; kavramak şart.</p>
<p>Friedman&#8217;a göre dünyanın düzleşmesi, farklı kültürlerin birbirine bağlanmasını ifade ediyor. Dünyanın &#8220;düz&#8221; olmadığı çağların - yani 90&#8242;lı yıllar öncesindeki tüm tarihin - özelliği, dünyadaki farklı kültürlerin coğrafi engeller ve siyasi sınırlarla birbirlerinden büyük ölçüde izole edilmiş olmaları. Denizler, okyanuslar, vadiler, dağlar veya dikenli tellerle ayrılan toplumların her biri kendine ait bir kültür ve yaşam biçimi geliştiriyor.<span id="more-1299"></span></p>
<p>Ama 20. yüzyılın sonlarında gelen bir devrim, tüm bu coğrafi engelleri bir anda kaldıyor. Devrimin adı, kişisel bilgisayar. Internetle birbirine bağlanan bilgisayarlar, yüzmilyonlarca insanın birbirine anında ulaşmasını sağlıyor. Hindistan&#8217;ın dağında yaşayan bir genç, sabah uyandığında New York&#8217;ta yayınlanan gazeteyi okuyabiliyor veya üye olduğu internet grubundaki Slav, Arap, Çinli ve Latin arkadaşlarıyla yazışıp-tartışabiliyor.</p>
<p>Kuşkusuz insanlığın büyük bir bölümü bu teknolojik devrimin henüz içinde değil. Ama &#8220;bilgisayarlılaştırılanların&#8221; sayısı ve oranı giderek artıyor. &#8220;Düzleşme&#8221; yayılıyor.<br />
<strong>Zihinsel Sınırlar Kalkıyor</strong></p>
<p>Bunun en büyük sonucu, insanlar arasındaki zihinsel sınırların giderek kalkıyor olması. Düz dünyaya adım atan insanlar, kendilerini yetiştirmiş olan toplumların sunduğu kültür ve değerlerden daha farklı bir evrenle karşılaşıyorlar. Internet üzerinde tüm felsefeler, ideolojiler, inançlar, inançsızlıklar serbestçe dolaşıyor. Hindistan&#8217;ın dağındaki genç, internet olmasa hayat boyu haberdar bile olmayacağı bir fikre, bir &#8220;tıklama&#8221; ile ulaşıyor.</p>
<p>Bu açılımın kapalı toplumları ve kapalı rejimleri çözülmeye zorlayacağına kuşku yok. &#8220;Düz dünya&#8221;nın insanları &#8220;biz bize benzeriz&#8221; söylemlerine inanacak, &#8220;kendilerine rağmen, kendileri için&#8221; yönetilecek pasif kitleler oluşturmuyor çünkü. Hepsi aktif ve düşünen birer &#8220;birey&#8221;.</p>
<p>Dünyanın düzleşme süreci, geleneksel kültürler içinse hem bir tehdit, hem de - eğer değerlendirebilirlerse - bir fırsat. Tehdit, çünkü artık geleneksel kültürleri geleneksel yöntemlerle korumak zorlaşıyor. Çocuğunuza sadece bir dizi &#8220;doğru&#8221; öğretmeniz yetmiyor; iki gün sonra internete girecek ve o doğruların sorgulandığı kaynaklarla karşılaşacak çünkü. Sonra da belki başka doğrulara inanacak veya &#8220;kültürel relativizm&#8221;de karar kılıp &#8220;doğru yoktur, farklı zanlar vardır&#8221; diyecek. &#8220;Dur şuna bir de ben bakayım&#8221; dediğinizde belki de sizin de kafanız karışacak. &#8220;Tehdit&#8221;, burada&#8230;</p>
<p>Fırsat ise, düz dünyanın getirdiği yayılma özgürlüğünde. Eskiden coğrafi engeller ve sınırlar yüzünden belirli bir alana sıkışan kültürler ve fikirler, artık dünyanın her noktasına kolayca ulaşabiliyor. Friedman buna &#8220;lokal olanın globalleşmesi&#8221; diyor. Lokal olanı globalleştirmek için artık Ertuğrul gemisini Japonya&#8217;ya göndermeniz gerekmiyor; klavyeyi iyi kullanabilmeniz yeterli.<br />
<strong>Google&#8217;da Serbest Rekabet</strong></p>
<p>Denebilir ki, tehditlerin ve fırsatların aynı anda bir arada bulunduğu bu &#8220;düz dünya&#8221;, düşünceler kültürler, ve hatta dinler arasında bir &#8220;serbest rekabet&#8221; alanı. Bu rekabet alanında işlerin nasıl gittiğini görmek için, çok basit bir &#8220;araştırma&#8221; yaptım. Google, biliyorsunuz, internetin en güçlü ve en popüler arama motoru. Google&#8217;ın bir de dünyadaki internet sitelerini içeriklerine göre kataloglayan &#8220;Directory&#8221;si var. Buraya girdim ve &#8220;religion&#8221; (din) bölümüne göz attım. Gördüm ki Hıristiyanlıkla ilgili internet sitelerinin sayısı 93 bin 285. Yahudilik&#8217;le ilgili 2834 site var. İslam&#8217;la ilgili site sayısı ise sadece 2477. (Dünyadaki Yahudi nüfusunun Müslüman nüfusunun yüzde 1 veya 2&#8217;si kadar olduğunu unutmayın.) Bu, İslam dünyası adına bir çarpıcı geri kalmışlık tablosu.</p>
<p>Kuşkusuz mesele site üretmekten ibaret değil. Önemli olan, modern dünyayı anlayan, doğrularını ve yanlışlarını kavrayan, dinin özü ile onun etrafında inşa edilmiş insani yapıları birbirinden ayrıştırabilen ve sonra da çağın gerek duyduğu yeni yapıları üretebilen bir perspektif geliştirmek.</p>
<p>Müslümanlar &#8220;düz dünya&#8221;da bunu başarabilecekler mi? Başarmaları için ne yapmaları gerek? &#8220;Düz dünya&#8221; Türkiye için ne ifade ediyor? Bu soruları sonraki yazılara bırakıyorum. Ama şimdilik şunu bir kenara yazın: Düz dünya giderek yayılıyor ve bundan geriye dönüş yok. Gelecek vizyonunu bunu görerek inşa etmek gerekiyor.</p>
<p> </p>
<p class="entry" style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/basin_medya.pdf" target="_blank"><strong>Gazetecilik Neden Dibe Vurdu?</strong></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/basin_medya.pdf" target="_blank"><strong><img class="alignright" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/nouvelle-image.bmp" alt="" width="125" height="180" /></strong></a>Gazeteciler bizi bilgilendiriyor mu yoksa aldatıyor mu?  Gazetecilik galiba dürüstçe yapılmasına imkân olmayan bir meslek. Çünkü birbirine zıt işlerin aynı anda icra edilmeleri gerekiyor: Habercilik, savcılık, komiklik, amigoluk…  Gazeteci kendisine bilgi verebilecek herkesle iyi geçinmek için biraz politik davranmak daha doğrusu yalan söylemek zorunda. Ama aynı zamanda ondan gözü kara bir savcı gibi olayların üzerine gitmesi, iyi bir hâkim gibi dürüst olması da bekleniyor. Bir bilim adamı gibi konuları <strong>derinlemesine irdelemesi</strong> ama sıkıcı olmadan toplumun her kesimini <strong>eğlendirebilmesi</strong>… Gazetecilerden halkı aydınlatmaları isteniyor ama aynı zamanda da halka benzemeleri. Yoksa gazeteleri satılmıyor, TV kanalları izlenmiyor. Bu koşullarda <strong>“gazeteci gibi”</strong> gazetecilik yapılabilir mi? Derin Düşünce yazarları sorguluyor…</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/basin_medya.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak-laiklik.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-11326" title="kapak-laiklik" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak-laiklik.jpg" alt="" width="120" height="169" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/alaturka_laiklik.pdf" target="_blank"> Alaturka Laiklik: “Beni bir bir sen anladın, sen de yanlış anladın!”</a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak.jpg"></a>Türkiye Cumhuriyeti’nde Alevîlere zorla Sünnî İslâm öğretilirken Sünnîlerin başörtüsü devlet dairelerinde yasak. Türk Ordusu’nun istihbaratı camileri ve namaz kılanları fişliyor. Hristiyan Ermenilerin ne kiliseleri, ne yetimhaneleri ne de cemaat lideri seçimleri özgürce yapılamıyor. Rumların ruhban okulları özgür değil. Yahudiler diğer gayrı Müslimler gibi askerde ayrımcılığa uğruyor. Ateistlerin kitapları, internet siteleri yasaklanabiliyor, kapatılabiliyor. Gayrı Müslimlerin alın teriyle biriktirdikleri vakıf malları 1970′lerde gasp edildi, hâlâ geri verilmiyor. Sahi Laiklik neye yarıyor? Bu kitap son yıllarda Türkiye’nin gündemine gelen, birbirinden ayrı gibi duran ama çekirdeğinde <strong>Yobaz Laiklik Meselesini</strong> barındıran konuları ele alıyor.<a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/alaturka_laiklik.pdf" target="_blank"><strong>Buradan indirebilirsiniz.</strong></a></p>
<p style="text-align: justify;"> <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/08/dd_nedir.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-11111" title="dd_nedir" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/08/dd_nedir-196x300.jpg" alt="" width="122" height="162" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/08/dd_nedir.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><strong>Derin Düşünce nedir?</strong> </span></a></p>
<p style="text-align: justify;">Sitemizde siyasetten tarihe, kadın haklarından felsefeye, sanattan bilime kadar bir çok konudan bahsediyoruz. Ama zaman zaman da kendimizden söz ediyoruz. <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/08/dd_nedir.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><strong>Derin Düşünce nedir?</strong> </span></a> Sitenin geçmişi, geleceği, ortak projeler, yazar olmak isteyenlere öneriler, okunma istatistikleri… Derin Düşünce’nin bir kimliği, tarihi ve kendine has “yaşam” tarzı var. Eğer aramıza yeni katıldıysanız <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/08/dd_nedir.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">bu kitap </span></a><strong>“yöre halkına”</strong> kaynaşmanızı kolaylaştıracaktır <img class="wp-smiley" src="http://www.derindusunce.org/wp-includes/images/smilies/icon_smile.gif" alt=":)" /></p>
<p style="text-align: justify;"> <strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank">Liberalizmin Kara Kitabı</a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank"><img class="alignleft size-medium wp-image-10169" title="liberalizmin_kara_pt" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_pt.jpg" alt="" width="123" height="173" /></a>Liberalizm asırlardır bir çok aşamalardan geçmiş, tarihi olaylarla kendisini imtihan etmiş bir düşünce geleneği. Değişmiş yanları var ama sabitleri de var. Bu sabitlerin içinde <strong>liberalizmin tehlikeli yönleri</strong> hatta <strong>YIKICI UNSURLARI</strong> da var. Bunları ortaya çıkarmak için “doğru” soruları sormak ve liberal perspektifte kalarak yanıt aramak gerekiyor… Büyük bir kısmı bu gelenekten olan düşünürlerin fikirlerinden istifade ederek <strong>liberalizmin kusurlarını</strong> ele alıyoruz bu kara kitapta: Adam Smith, Mandeville, John Stuart Mill, Hayek, Friedman, Röpke, Immanuel Kant, Alexis de Tocqville, John Rawls, Popper, Berlin, Mises, Rothbard ve Türkiye’de Mustafa Akyol, Atilla Yayla, Mustafa Erdoğan… Liberallere, liberalimsilere ve anti-liberallere duyurulur. <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/maymunist_kitap.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-10079" title="maymunist_kitap" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/maymunist_kitap-200x300.jpg" alt="" width="126" height="191" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/img/maymunist.pdf" target="_blank">Maymunist imanla nereye kadar?</a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>Evrim</em></strong> ve <strong><em>Big Bang</em></strong> gibi konular genellikle sağlıklı biçimde tartışılmaz. İdeoloji ve inançlar, felsefî tercihler bilim-SELLİK maskesiyle çıkar karşımıza. Özellikle evrim tartışmaları <strong><em>“filanca solucanın bölünmesi”</em></strong> veya falanca Amerikalı biyoloji uzmanının deneyleri etrafında döner ve bir türlü maskeler inmez. Madde ve o Madde’ye yüklenen Mânâ maskelenir… Oysa perde arkasında tartışılan başkadır. İnsan’a, Hayat’a dair temel kavramlardır. Sadece et ve kemikten mi ibaretiz? Yokluktan gelen ve ölümle yokluğa giden, çok zeki de olsa SADECE VE SADECE bir maymun türü müdür insan? <strong>BİLİM DIŞINDA</strong> bir insanlık yoksa <strong>Aşk</strong> yoksa, <strong>Sanat</strong> yoksa, <strong>Güzellik</strong> yoksa ve <strong>Adalet</strong> yoksa <strong>Hayat</strong>‘ın anlamı nedir? <strong>Aşık olmak</strong> hormonal bir abartıysa, <strong>iyilik</strong> enayilikse, neden birbirimizin gırtlağına sarılmıyoruz ekmeğini almak için? Neden bir çocuğa tecavüz edilmesi midemizi bulandırıyor ve neden fakir bir insana yardım etmek istiyoruz? Taj Mahal’in, Ayasofya’nın, Notre Dame de Paris’nin değeri bir arı kovanı veya termit yuvasına eşdeğer ise, Mesnevî boşuna yazıldı ise neden Hitler’i lanetliyoruz ve neden Filistin’de can veren bebeklere üzülüyoruz? Maymun olmanın (veya kendini öyle sanmanın) <strong>BİLİM DIŞINDA</strong>, psikolojik, siyasî, ahlâkî, hukukî öyle ağır sonuçları var ki…  Evrim senaryosunu kabul etmenin etik ve siyasî neticeleri ve <strong>evrimciliğin etimolojik değeri</strong> … Derin Düşünce’nin yorumcuları tarafından konuşuldu. Biz de bu sebeple söz konusu iki tartışmayı 116 sayfalık bu kitapta topladık. <a href="http://www.derindusunce.org/img/maymunist.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2008/07/31/duz-dunyadan-kacis-yok/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2008/07/31/duz-dunyadan-kacis-yok/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Küreselleşme: Bir ideoloji mi, bir sonuç mu?</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2008/07/10/kuresellesme-bir-ideoloji-mi-bir-sonuc-mu/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2008/07/10/kuresellesme-bir-ideoloji-mi-bir-sonuc-mu/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 10 Jul 2008 14:09:45 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Konuk Yazar</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Küreselleşme]]></category>

		<category><![CDATA[Milliyetçilik]]></category>

		<category><![CDATA[Politika]]></category>

		<category><![CDATA[ABD]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/2008/07/10/kuresellesme-bir-ideoloji-mi-bir-sonuc-mu/</guid>
		<description><![CDATA[Millet kavramı bir olgu olarak son iki yüzyıldır dünyanın her yerinde siyasetin en belirleyici etkeni olmuş durumda. Bu belirleyici etkenlik; dünyanın ona göre şekilleniyor olması kadar başat. Devletler; eskiden olduğu gibi din ya da mezhep ya da bir dönem olduğu gibi ideoloji  üzerine değil milletler üzerine kuruluyor. Hatta ideoloji üzerine kurulan Sovyetler Birliği bile özünde [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><img src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2008/07/20080710_derin_dusunce_org_kuresellesme.jpg" alt="20080710_derin_dusunce_org_kuresellesme.jpg" width="334" height="236" align="right" /></strong><a href="http://www.google.de/url?sa=t&amp;source=web&amp;cd=3&amp;ved=0CCkQFjAC&amp;url=http%3A%2F%2Fwww.derindusunce.org%2Fcategory%2Fmilliyetcilik%2F&amp;ei=IPHUTfeePI2WhQeB2eTeCw&amp;usg=AFQjCNGXEwEH74KY16Q6zkV4qUNABNIAQQ&amp;sig2=d_SDSSCEI5S0FKKpJNv8MQ" target="_blank">Millet kavramı </a>bir olgu olarak son iki yüzyıldır dünyanın her yerinde siyasetin en belirleyici etkeni olmuş durumda. Bu belirleyici etkenlik; dünyanın ona göre şekilleniyor olması kadar başat. Devletler; eskiden olduğu gibi din ya da mezhep ya da bir dönem olduğu gibi ideoloji  üzerine değil milletler üzerine kuruluyor. Hatta ideoloji üzerine kurulan Sovyetler Birliği bile özünde Komünizmi</p>
<p><span id="more-1250"></span>benimsemiş milletlerin topluluğuydu. Bireyler evrensel konularda millet kolektifi içerisinde değerlendiriliyor ve dünyaya bakış açıları büyük ölçüde ait oldukları ulustan ve onun devletinin siyasetinden etkileniyordu. İnsanların görüşlerini de etkileyebilen ve eğitim faaliyetlerini düzenleyen devlet; milletlerin çıkarlarını ve kendi egemenliğini korumak için ortaya &#8216;milliyetçilik&#8217; ideolojisini atmıştı. Madem ki dünya milletler eksenli yeni bir yapılanmaya gitmişti: öyleyse uluslar kendi sınırları içerisinde kendini koruyacak, kendi adaletini kuracak, kendi halkının gücünü yükseltecek, varsa kaybettiği toprakları almaya çalışacak ve de en önemlisi kendi sermayesini kuracaktı. Bu denklemde ulusların diyaloğu, evrensel işbirliği edilebilecek çevre, eğitim, hukuk, fikir özgürlüğü vb. konulara yer yoktu. Devletler yeri geldiğinde kendi hakimiyetini daha da sağlamlaştırmak adına dışarı ülkelerden gelen bir tehditin hep var olduğunu, bu güçlerin çeşitli isimlerle kutsal devleti ve onun ideolojisini yıkmaya çalıştıklarını, ulusun hak hukukunu koruyan tek yapının devlet olduğunu ve bu yüzden de insanların devleti koruması gerektiğini ortaya sunarlar. Devleti yeniden şekillendirecek her reformist akım böylece en baştan düşman uzantısı ve hain planlara sahip olarak tanımlanıp gözden düşürülecekti. Mantık işe yaramıştı: Liberal ve sosyal demokrat görüştekiler ve değişim isteyenler dünyanın her yerinde vatan haini olmakla, başka ülkelerin (klasik paranoyada bu ülke ABD&#8217;dir) uzantısı olmakla suçlanmaktadır. ABD Başkanı Bush&#8217;un bile Soros&#8217;a Irak Savaşı ile ilgili açılımlarından dolayı &#8216;vatan haini&#8217; demişliği vardır.  </p>
<p>Bu noktada devlet; bireyi kendisinin onun hakkını koruyabilecek tek olgu olduğuna ikna etmiştir. Devletin bireyleri buna ikna etmesi için elinde her olanağı vardır. Zira eğitim faaliyetleri ondadır, emniyet güçleri ondadır, hukuk onun elindedir. Devlet aygıtını kendi hâkimiyetinin meşruiyet ve güç kaynağı olarak kullanan milliyetçilik ideolojisi değişimlere her zaman kapalı yaklaşmış ve halkının dünya ile olan bağlantılarını koparmakta tam bağımsızlığı bulmuştur.  </p>
<p>Milliyetçiliklerde insan, yüce varlık olan devlet içindir. Sisteme göre insan modeli yaratılır. Hep bir ideal toplum özlemi vardır. Genellikle bu ideal toplum özleminin kökleri geçmişte yaşadığına inanılan bir topluluktadır. Milliyetçiliklerde Tarih bilimi geçmişte neler olup bittiğini öğrenmekten ziyade geçmişte olanlarla övünmek ve geçmişi kendine ve hâkimiyetine referans kaynağı olarak gösterme amaçlı yapılır. Bu şekilde gelişen Tarih biliminin öğretimi bireylerde maziye karşı müthiş bir bağlılık ve hayranlık doğurur. Kendi ulusunun üstünlüğünün tarihten geldiğine inanmaları insanların devlete bağlanmaları için ayrıca bir nedendir. Aynı zamanda resmi ideolojiler de kendi amaçlarının aslında tarihin o dönemine dönmek olduğunu söyler dururlar. Objektif düşüncenin ürünleri ise millete düşmanlık olarak algılanır. Aslında aşırı bir ırkçı olan Nihal Atsız; Anadolu&#8217;daki eski uygarlıkların Türk olduğu ve medeniyetin Orta Asya&#8217;da var olduğuna ve sonra da kuruduğuna inanılan bir gölün etrafında yaşayan Türklerin bir ürünü olduğu şeklindeki olağanüstü görüşe katılmadığı için tarih kürsüsünden kovulmuştu. Aslında mantıklı ve gerçek olanı söylemesine rağmen insanların kafasında büyüteçli bir tarih algısı olduğundan bu hakaret gibi algılanmıştı. İlk insanın Güneş&#8217;i gördüğünde &#8216;A&#8217; dediğini, bunun ilk kelime olduğunu ve bu ilk insanın da Türk olduğunu var sayan görüş bugün halen TDK tarafından resmen kabul edilmektedir. Hitler&#8217;in Alman ırkının köklerini var olduğuna inanılan Atlantis&#8217;in kalıntılarında aramaya başlaması gibi bu da milliyetçi eğitimin insanlarda yarattığı büyük beklentilere aranan cevapların da en az beklentiler kadar büyük olması isteğinin bir sonucuydu. Bireyin kafasında üstün olan milliyetinin, diğer milletlerden farklı ve olağanüstü bir tarihi olmalıydı. Bu hasta bakış açısı düşünülürse Mimar Sinan&#8217;ın mezarının neden açılıp, kafatasının neden ölçüldüğü ve tüm bunların arkasındaki anlayış daha iyi anlaşılabilir. </p>
<p>Goethe&#8217;ye göre bir eserin ortalamanın üzerine çıkabilmesi ancak milliyetçilikten ve yerellikten sıyrılıp insana yönelmesi ile mümkün olabilirdi. Goethe&#8217;nin bu sözünü aslında ideolojilere, fikirlere, dinlere ve hatta bireylere de uygulayabiliriz. Bir ideolojinin ortalamanın üzerinde olabilmesi için yerel çözümlerden ve milliyetçilikten sıyrılıp insan kavramına, onun sorun ve mutluluk kaynaklarına yönelmesi gerekir. Bunu yapamayan ideolojiler yerel ve ortalamanın altında ideolojilerdir. Dünyanın her yerindeki yerel ideolojiler birbirlerinin düşmanı olmak ile birlikte birbirlerinin tıpatıp aynısıdır. Bir X milliyetçisinin yazdığı yazı içerisindeki X&#8217;e dair ibareler çıkarılıp yerine Y milletine dair ibareler konulursa ortaya Y milliyetçisi bir yazı çıkar. Temelde kendi çıkarlarını ve özünde de kendilerini her şeyin üzerinde gören bu anlayışın çatışması ve benzeşmesi aslında aynı hasta altyapının bir sonucu olduklarının göstergesidir. Sadece kendi ülkesini ve milletini bilen, pek az yabancıyla tanışmış, resmi anlayışın bütün propagandalarının oyuncağı olmuş bu anlayış çıkış noktası ve varış noktası açısından birbirinin aynısıdır. </p>
<p>Peki, milliyetçiliğin en temel dayanağı olan &#8216;millet olgusu&#8217; gerçek bir olgu mudur? </p>
<p>Millet diye bir şey gerçekten var mıdır? </p>
<p>Ya da, millet nedir? </p>
<p>Sonuncusundan başlarsak, millet; kültür ve kader birliği etmiş, aralarında soy, kültür ve dil birliği olan insan topluluğu demektir. Bu tanım açısından düşünüldüğünde millet olgusunun gerçek bir kavram olduğu ortaya çıkıyor. Gerçekten de dünyada birbirlerinden farklı olarak kültür ve kader birliği etmiş, aralarında soy, kültür ve dil birliği olan farklı farklı insan toplulukları vardır.  </p>
<p>Peki bu toplulukları ne oluşturmuştur? </p>
<p>Milliyetçi anlayış milli kültürün onların büyük atalarının derin felsefi çözümlemelerinin ve üstün yaratılışlarının bir sonucu olduğunu düşünse de gerçek bundan farklıdır. Gerçek; her zaman olduğu gibi sadedir: milletlerin kültürleri büyük ölçüde coğrafi etkenlerden, benimsenen üretim biçimlerinden, iklimden, yetiştirilen ürünlerden, ilişik halinde olunan ülkelerden ve hâkimiyeti altına girilen-çıkılan ülkelerin kültürlerinden etkilenerek oluşur. Eski dönemlerde bu koşulların bir bölgeden başka bölgeye ciddi farklılıklar taşıması ve insanın bilimsel birikiminin onu dünyaya hâkim kılmaması nedeniyle birbirinden çok farklı yapılarda milletler oluşmuştur. Milletler; bu farklılıkların sonucu olarak oluşmuş ve farklılıklar olgu haline, olgular da siyasetin belirleyici etkeni haline gelmeye başladığında çıkar çatışmaları doğmuştur. Çoğu zaman yerel düşünce; bu çatışmalardan doğan acılardan ve acılardan doğan nefretten beslenmektedir. Hatta bu onun bir karakteridir. En son 1300 yıl kadar önce savaştığımız Çinlilere hala soğuk bakan insanlar varlıklarını 21. yüzyılda da kararlılıkla sürdürmektedirler. </p>
<p>Peki, bu koşullar bugün hala varlığını sürdürmekteler midir? İnsan topluluklarını birbirinden farklı kılan bu faktörler bugün hala var mıdır?  </p>
<p>Milletleri farklı kılan kültürlerin yaşanılan coğrafya, benimsenen üretim tipi, iklim ve ilişik halinde olunan ülkelerle bir alakası olduğunu kabul etmiştik. Peki bu kabulden; üretim tipinin, coğrafyanın, iklimin dünyanın her yerinde birbirine benzeşmesinin evrensel ve yeni tek bir millet doğurabileceği sonucuna varabilir miyiz? </p>
<p>Bugün dünyanın bir kaç istisna hariç her yerinde liberal-kapitalist sistemler yürürlülüktedir. Sanayileşmeler; beraberinde şehir ve işçi sınıfını doğurmakta; bireyler gelenek merkezli köy yaşantısından bilim ve akılcılık merkezli şehir yaşantısına hızla geçmektedir. Hızla gelişen teknoloji insanı iklime ve coğrafyaya hakim kılmakta ve coğrafyanın ona etkisini en aza indirmektedir. Dünyanın her yerindeki bu benzeşme sonuçta birbirine tıpatıp benzeyen insanlar yaratmaktadır. Aynı şekilde beslenen, aynı müziği dinleyen, aynı futbol takımını tutan, aynı teknolojiyi kullanan, aynı kitabı okuyan, aynı şekilde giyinen ve en önemlisi aynı şekilde düşünen insanların sayısı ve bu insanların oluşturduğu şehir kesiminin sayısı her geçen gün artmaktadır.  </p>
<p>Doğanın ve dünyanın koşulları bir dönem nasıl farklı milletler yaratmışsa; şimdi de farklı milletlerden tek bir millet ortaya çıkarmaktadır. Bu noktada Küreselleşmenin bir ideoloji ya da görüş değil tıpkı millet kavramının ortaya çıkması gibi sosyolojik bir sonuç olduğunu kabul etmek gerekiyor. İnsanların gardıroplarını açtıklarında aynı elbiseleri bulması sonuçta aynı şekilde giyinmesine yol açıyor. Piyasa ve iletişim araçları sınırları eritiyor, insana yönelik projeler ve kurumların sayısı artıyor, edebiyat ve felsefe insana yöneldikçe toplumların birbirine ne kadar benzediklerini daha da ortaya çıkıyor.  </p>
<p>Elhasıl; </p>
<p>Ortaya tek bir insan ulusu aslında çıkmış durumda. &#8220;Küreselleşme sonucu&#8221; dünyanın her yerinde kendini gösteriyor. Bu noktadan sonra küreselleşmenin selefi bir sosyolojik sonuç olan millet olgusu üzerinde daha fazla durmanın ve onu bir siyaset meselesi haline getirmenin insanlığa bir faydası yok. Alman yazar Goethe&#8217;nin dediği gibi ortalamanın üzerine çıkmak ve insana yönelmek, insana yönelen bir devlet kurmak gerekiyor.  </p>
<p>Dünyanın sorunları evrensel bakış açıları getirilmeden çözümlenemez.</p>
<p>&#8230; Bu makale ilginizi çektiyse&#8230;</p>
<p style="text-align: right;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/turk_milliyetciligi.pdf" target="_blank"><strong>Türk milliyetçiliği birleştirir mi yoksa parçalar mı?</strong></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/02/turk_milliyetciligi.gif"><img class="alignleft size-medium wp-image-8579" title="turk_milliyetciligi" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/02/turk_milliyetciligi-204x300.gif" alt="" width="133" height="204" /></a></p>
<p> <strong>İllâ ki bir tutkal/çimento mu gerekiyor? </strong>Milliyetçilik tutkalı adil ve müreffeh bir düzene alternatif olabilir mi? Adaletin, hukukun hâkim olmadığı ortamlarda Türklerin kardeşliği ne işe yarar? Belki de Türk Milliyetçiliği diğer milliyetçilikler gibi yok olmaya mahkûm bir söylem. Çünkü var olmak için “<strong>ötekine</strong>” ihtiyacı var. Ötekileştireceği bir grup bulamazsa kendi içinden “<strong>zayıf</strong>” bir zümreyi günah keçisi olarak seçiyor. Kürtler, Hıristiyanlar, Eşcinseller, solcular…150 sayfalık bu kitapta Türk Milliyetçiliğini sorguluyoruz. Müslüman ve milliyetçi olunabilir mi? Türkiye’ye faydaları ve zararları nelerdir? Milliyetçiliğin geçmişi ve geleceği, siyasete, barışa, adalete etkisiyle. <a href="http://www.derindusunce.org/img/turk_milliyetciligi.pdf" target="_blank"><strong>Buradan indirin.</strong></a> </p>
<p> </p>
<p style="text-align: right;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/turkiye_bolunur_mu.pdf" target="_blank"><strong>Türkiye bölünür mü?</strong></a></p>
<p><em><a href="http://www.derindusunce.org/img/turkiye_bolunur_mu.pdf" target="_blank"><img class="size-medium wp-image-8409  alignleft" title="tr_bolunurmu" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/tr_bolunurmu-195x300.jpg" alt="" width="128" height="195" /></a>“Bebek katili! Vatan haini!…”</em> PKK terörünü lanetliyoruz ama devlet eliyle işlenen suçlara karşı daha bir toleranslıyız.  <strong>“Kürtler ve Türkler kardeştir”</strong> diyenlerin kaçı <strong>“sen benim karde<em>ş</em>imsin”</strong>  demeyi biliyor Zaza, Sorani, Kurmanci dillerinde? Ülkemizin terör sorunu ne PKK ne de Kürt kimliğiyle sınırlanamayacak kadar dallandı, budaklandı. Bazı temel soruları yeniden masaya yatırmak gerekiyor: (*) Kürtler ne istiyor? (*)  İspanya ve Kanada etnik ayrılıkçılıkla nasıl mücadele etti? (*) PKK ile mücadelede ne gibi hatalar yapıldı? (*) İslâm ne kadar birleştirici olabilir? Töre cinayetlerinden Kuzey Irak’a terörle ilgili bir çok konuyu ele aldığımız 267 sayfalık bu kitabı ilginize sunuyoruz. <a href="http://www.derindusunce.org/img/turkiye_bolunur_mu.pdf" target="_blank"><strong>Buradan indirin.</strong></a></p>
<p> </p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf" target="_blank"><strong>T<span style="color: #0000ff;">ürkiye’nin Ulus-Devlet Sorunu</span></strong></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091225_derin_dusunce_org_ulus_devlet.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf" target="_blank"></a><a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf" target="_blank"><img class="alignleft size-full wp-image-7896" title="20091225_derin_dusunce_org_ulus_devlet_pt" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091225_derin_dusunce_org_ulus_devlet_pt.jpg" alt="" width="125" height="183" /></a>Devlet gibi soğuk ve katı bir yapı bizimle olan ilişkisini <strong>hukuk</strong> yerine <strong>ırkımıza</strong> ya da <strong>inançlarımıza</strong> göre düzenleyebilir mi? GERÇEK hayatı son derecede dinamik ve renkli biz “insanların”. Birden fazla şehre, mahalleye, gruba, klübe, cemaate, etnik köke, şirkete, mesleğe, gelir grubuna ait olabiliriz ve bu aidiyet hayatımız boyunca değişebilir. Oysa devletimiz hâlâ başörtüsüyle uğraşıyor, kimi devlet memurları <strong>“ne mutlu Türk’üm”</strong> demeyenleri iç düşman ilân ediyor, Sünnî İslâm derslerini zorla herkese okutuyor… Bizim paramızla, <strong>bizim iyiliğimiz için(!) bize rağmen… </strong>Kürt sorunu, başörtüsü sorunu, Hıristiyan azınlıklar sorunu… Bizleri sadece “insan” olarak göremeyen devletimizin halkıyla bir sorunu var. Türkiye’nin “sorunlarının” kaynağı sakın <strong>ulus-devlet</strong> modeli olmasın? 80 sayfalık bu kitap Kurtuluş savaşı’ndan sonra Türkiye’ye giydirilmiş olan deli gömleğine işaret ediyor.  Ne mutlu “insanım” diyene! <a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf" target="_blank"><strong>Kitabı buradan indirin</strong></a>.</p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p class="entry" style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/basin_medya.pdf" target="_blank"><strong>Gazetecilik Neden Dibe Vurdu?</strong></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/basin_medya.pdf" target="_blank"><strong><img class="alignright" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/nouvelle-image.bmp" alt="" width="125" height="180" /></strong></a>Gazeteciler bizi bilgilendiriyor mu yoksa aldatıyor mu?  Gazetecilik galiba dürüstçe yapılmasına imkân olmayan bir meslek. Çünkü birbirine zıt işlerin aynı anda icra edilmeleri gerekiyor: Habercilik, savcılık, komiklik, amigoluk…  Gazeteci kendisine bilgi verebilecek herkesle iyi geçinmek için biraz politik davranmak daha doğrusu yalan söylemek zorunda. Ama aynı zamanda ondan gözü kara bir savcı gibi olayların üzerine gitmesi, iyi bir hâkim gibi dürüst olması da bekleniyor. Bir bilim adamı gibi konuları <strong>derinlemesine irdelemesi</strong> ama sıkıcı olmadan toplumun her kesimini <strong>eğlendirebilmesi</strong>… Gazetecilerden halkı aydınlatmaları isteniyor ama aynı zamanda da halka benzemeleri. Yoksa gazeteleri satılmıyor, TV kanalları izlenmiyor. Bu koşullarda <strong>“gazeteci gibi”</strong> gazetecilik yapılabilir mi? Derin Düşünce yazarları sorguluyor…</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/basin_medya.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak-laiklik.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-11326" title="kapak-laiklik" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak-laiklik.jpg" alt="" width="120" height="169" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/alaturka_laiklik.pdf" target="_blank"> Alaturka Laiklik: “Beni bir bir sen anladın, sen de yanlış anladın!”</a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak.jpg"></a>Türkiye Cumhuriyeti’nde Alevîlere zorla Sünnî İslâm öğretilirken Sünnîlerin başörtüsü devlet dairelerinde yasak. Türk Ordusu’nun istihbaratı camileri ve namaz kılanları fişliyor. Hristiyan Ermenilerin ne kiliseleri, ne yetimhaneleri ne de cemaat lideri seçimleri özgürce yapılamıyor. Rumların ruhban okulları özgür değil. Yahudiler diğer gayrı Müslimler gibi askerde ayrımcılığa uğruyor. Ateistlerin kitapları, internet siteleri yasaklanabiliyor, kapatılabiliyor. Gayrı Müslimlerin alın teriyle biriktirdikleri vakıf malları 1970′lerde gasp edildi, hâlâ geri verilmiyor. Sahi Laiklik neye yarıyor? Bu kitap son yıllarda Türkiye’nin gündemine gelen, birbirinden ayrı gibi duran ama çekirdeğinde <strong>Yobaz Laiklik Meselesini</strong> barındıran konuları ele alıyor.<a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/alaturka_laiklik.pdf" target="_blank"><strong>Buradan indirebilirsiniz.</strong></a></p>
<p style="text-align: justify;"> <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/08/dd_nedir.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-11111" title="dd_nedir" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/08/dd_nedir-196x300.jpg" alt="" width="122" height="162" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/08/dd_nedir.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><strong>Derin Düşünce nedir?</strong> </span></a></p>
<p style="text-align: justify;">Sitemizde siyasetten tarihe, kadın haklarından felsefeye, sanattan bilime kadar bir çok konudan bahsediyoruz. Ama zaman zaman da kendimizden söz ediyoruz. <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/08/dd_nedir.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><strong>Derin Düşünce nedir?</strong> </span></a> Sitenin geçmişi, geleceği, ortak projeler, yazar olmak isteyenlere öneriler, okunma istatistikleri… Derin Düşünce’nin bir kimliği, tarihi ve kendine has “yaşam” tarzı var. Eğer aramıza yeni katıldıysanız <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/08/dd_nedir.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">bu kitap </span></a><strong>“yöre halkına”</strong> kaynaşmanızı kolaylaştıracaktır <img class="wp-smiley" src="http://www.derindusunce.org/wp-includes/images/smilies/icon_smile.gif" alt=":)" /></p>
<p style="text-align: justify;"> <strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank">Liberalizmin Kara Kitabı</a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank"><img class="alignleft size-medium wp-image-10169" title="liberalizmin_kara_pt" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_pt.jpg" alt="" width="123" height="173" /></a>Liberalizm asırlardır bir çok aşamalardan geçmiş, tarihi olaylarla kendisini imtihan etmiş bir düşünce geleneği. Değişmiş yanları var ama sabitleri de var. Bu sabitlerin içinde <strong>liberalizmin tehlikeli yönleri</strong> hatta <strong>YIKICI UNSURLARI</strong> da var. Bunları ortaya çıkarmak için “doğru” soruları sormak ve liberal perspektifte kalarak yanıt aramak gerekiyor… Büyük bir kısmı bu gelenekten olan düşünürlerin fikirlerinden istifade ederek <strong>liberalizmin kusurlarını</strong> ele alıyoruz bu kara kitapta: Adam Smith, Mandeville, John Stuart Mill, Hayek, Friedman, Röpke, Immanuel Kant, Alexis de Tocqville, John Rawls, Popper, Berlin, Mises, Rothbard ve Türkiye’de Mustafa Akyol, Atilla Yayla, Mustafa Erdoğan… Liberallere, liberalimsilere ve anti-liberallere duyurulur. <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/maymunist_kitap.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-10079" title="maymunist_kitap" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/maymunist_kitap-200x300.jpg" alt="" width="126" height="191" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/img/maymunist.pdf" target="_blank">Maymunist imanla nereye kadar?</a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>Evrim</em></strong> ve <strong><em>Big Bang</em></strong> gibi konular genellikle sağlıklı biçimde tartışılmaz. İdeoloji ve inançlar, felsefî tercihler bilim-SELLİK maskesiyle çıkar karşımıza. Özellikle evrim tartışmaları <strong><em>“filanca solucanın bölünmesi”</em></strong> veya falanca Amerikalı biyoloji uzmanının deneyleri etrafında döner ve bir türlü maskeler inmez. Madde ve o Madde’ye yüklenen Mânâ maskelenir… Oysa perde arkasında tartışılan başkadır. İnsan’a, Hayat’a dair temel kavramlardır. Sadece et ve kemikten mi ibaretiz? Yokluktan gelen ve ölümle yokluğa giden, çok zeki de olsa SADECE VE SADECE bir maymun türü müdür insan? <strong>BİLİM DIŞINDA</strong> bir insanlık yoksa <strong>Aşk</strong> yoksa, <strong>Sanat</strong> yoksa, <strong>Güzellik</strong> yoksa ve <strong>Adalet</strong> yoksa <strong>Hayat</strong>‘ın anlamı nedir? <strong>Aşık olmak</strong> hormonal bir abartıysa, <strong>iyilik</strong> enayilikse, neden birbirimizin gırtlağına sarılmıyoruz ekmeğini almak için? Neden bir çocuğa tecavüz edilmesi midemizi bulandırıyor ve neden fakir bir insana yardım etmek istiyoruz? Taj Mahal’in, Ayasofya’nın, Notre Dame de Paris’nin değeri bir arı kovanı veya termit yuvasına eşdeğer ise, Mesnevî boşuna yazıldı ise neden Hitler’i lanetliyoruz ve neden Filistin’de can veren bebeklere üzülüyoruz? Maymun olmanın (veya kendini öyle sanmanın) <strong>BİLİM DIŞINDA</strong>, psikolojik, siyasî, ahlâkî, hukukî öyle ağır sonuçları var ki…  Evrim senaryosunu kabul etmenin etik ve siyasî neticeleri ve <strong>evrimciliğin etimolojik değeri</strong> … Derin Düşünce’nin yorumcuları tarafından konuşuldu. Biz de bu sebeple söz konusu iki tartışmayı 116 sayfalık bu kitapta topladık. <a href="http://www.derindusunce.org/img/maymunist.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2008/07/10/kuresellesme-bir-ideoloji-mi-bir-sonuc-mu/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2008/07/10/kuresellesme-bir-ideoloji-mi-bir-sonuc-mu/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
	</channel>
</rss>

