<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	>

<channel>
	<title>Derin Düşünce &#187; Kadın</title>
	<atom:link href="http://www.derindusunce.org/category/kadin/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.derindusunce.org</link>
	<description>Grup platformu</description>
	<pubDate>Fri, 25 May 2012 09:41:57 +0000</pubDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.6.2</generator>
	<language>en</language>
			<item>
		<title>Yol Yorgunu&#8230;</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2012/05/09/yol-yorgunu/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2012/05/09/yol-yorgunu/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 09 May 2012 08:13:11 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Cemile Bayraktar</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Başörtüsü Yasağı]]></category>

		<category><![CDATA[Kadın]]></category>

		<category><![CDATA[Kemalizm]]></category>

		<category><![CDATA[Yobaz Laikler]]></category>

		<category><![CDATA[atatürkçülük]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=21867</guid>
		<description><![CDATA[
&#8220;Türkiye siyaseti nerede ve Türkiye&#8217;de özgürlükler&#8230;&#8221; başlığında konuşmak üzere Abant İzzet Baysal Üniversitesi, Sosyal Bilimler ve Münazara Topluluğunun davetlisi olarak Bolu&#8217;daydım. İki günlük seyahatte Bolu&#8217;nun doğal güzelliklerini, topluluk öğrencilerinin ve onlara bu ortamı hazırlayan hocalarının değerli fikirleri ve çalışmaları ile süsledi. Konuşmanın öncesinde ve sonrasında ayrı öğrenci guruplarıyla istişare etme fırsatı da buldum; Ayça, Servet, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/05/izzet_baysal.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-21868" title="izzet_baysal" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/05/izzet_baysal.jpg" alt="" width="180" height="135" /></a></p>
<p>&#8220;<em>Türkiye siyaseti nerede ve Türkiye&#8217;de özgürlükler&#8230;&#8221; </em>başlığında konuşmak üzere Abant İzzet Baysal Üniversitesi, Sosyal Bilimler ve Münazara Topluluğunun davetlisi olarak Bolu&#8217;daydım. İki günlük seyahatte Bolu&#8217;nun doğal güzelliklerini, topluluk öğrencilerinin ve onlara bu ortamı hazırlayan hocalarının değerli fikirleri ve çalışmaları ile süsledi. Konuşmanın öncesinde ve sonrasında ayrı öğrenci guruplarıyla istişare etme fırsatı da buldum; Ayça, Servet, Nurefşan, Ece, Aylin, Çiğdem gibi birçok azimli, başarılı, pırıl pırıl öğrenci&#8230; Rasim Özgür Dönmez, Nuh Uçgan ve Koray Tütüncü hoca&#8230; Tüm bu olumlu intibalar ile Bolu&#8217;dan ayrılırken heybemde huzur ve tatmin yanında yol yorgunluğu da vardı.</p>
<p>  Ak Parti Kadın Kolları geçtiğimiz günlerde -hangi akla hizmet bilmiyoruz- yeni anayasaya &#8220;Polis, hakim, öğretmen&#8221; gibi meslekler dışında başörtülü kadınlara kamusal alanda çalışabilme hakkı tanınması <span id="more-21867"></span>teklifini sundu. Bunun üzerine duyarlılıkları daim olan kuruluşlardan Mazlumder ve Özgür-Der gibi sivil toplum kuruluşları bu tavrı kınadı. Bolu&#8217;dan dönüş yolunda ise &#8220;Başörtülü Kadınlar&#8221; imzalı bir kampanya metni yayımlandığını gördüm. Metin her şeyi oldukça net bir biçimde ortaya koyuyordu:</p>
<p>  &#8220;<strong><em>Biz çalışma hakkına ambargo konmuş başörtülü kadınlar, bu ülkenin vatandaşları olarak bazı meslekler istisna tutularak değil, kamuda ve her türlü meslekte çalışma hakkımızın anayasal olarak güvence altına alınmasını talep ediyoruz. </em></strong></p>
<p><strong><em>  Kamu görevlerini yerine getirme konusunda erkeklerden, bu ülkenin diğer vatandaşlarından ve dünyadaki diğer ülkelerin halklarından farklı muamele görmemizi haklı bulabilen yasaksever zihniyetten sıkılmış durumdayız. Kamu hizmetinde tarafsızlığın dış görünüşte değil ancak zihniyette hayat bulabileceğini biliyoruz ve inancımıza uygun giyindiğimiz için liyakatimizin görmezden gelinip kamu hizmetinden men edilmemizi, bunun etkisiyle özel sektör şirketlerince sömürülmemizi reddediyoruz.Yalnızca bir kadının dahi böyle bir ayrımcılığa maruz kalması kabul edilir bir şey olmamakla birlikte, başörtülü kadınların bu ülkedeki kadın nüfusun yarısını oluşturuyor olması söz konusu haksızlığı daha da &#8216;çarpıcı&#8217; kılmaktadır. Biz hakarete ve ayrımcılığa uğramaktan, toplumda yok sayılmaktan ve &#8216;görünmez olmaktan&#8217; yorulduk. Verilmesi istenmeyen haklarımızın henüz vaktinin gelmediğini ya da hak talebimizin var olan diğer taleplerden daha önemsiz olduğunu duymaktan bıktık.</em></strong></p>
<p><strong><em>  Bu haklı talebimizi bu ülkedeki tüm ezilen kesimlerinin haklarının sağlanacağı gerçek anlamda sivil bir anayasa için TBMM Anayasa Komisyonuna iletiyoruz. Bizim ne kimsenin keyfini bekleyecek hayatlarımız ne de vazgeçeceğimiz bir inancımız var. Başörtüsü konusunda olduğu gibi bir darbe ürünü olan ancak mağdur ettiği kesimlerin bile bugün kabullenir hale geldiği yasaklardan arınmış ve hepimizin tüm farklılıklarımızla daha özgür olabileceği bir ülke talebiyle siz de imza kampanyamıza destek verin, adil ve demokratik bir anayasa için ortak bir ses oluşturalım. </em></strong></p>
<p><strong><em>  Başörtülü Kadınlar</em></strong>.&#8221;</p>
<p>  Metni okuduktan sonra yol yorgunluğuma, yol yorgunlukları eklendi&#8230; 28 Şubat 1997&#8242;den bugüne tam 15 yıldır okuma hakkı, çalışma hakkı için yaptığımız tüm çabalar gözümün önünden teker teker geçti; yol yorgunluğuma, yol yorgunluğu eklendi, sadece benim değil emin olun bu yolda yorulan binlerce başörtülü kadının yorgunluklarına, yorgunluklar eklendi&#8230;</p>
<p>  &#8220;Başörtülü bacılarımız&#8221; diye bağıran Ak Partili Müslümanlar geçti gözümden sonra yol yorgunluklarım, yol yorgunluklarımız&#8230; Yorgunluklarıma Bolu&#8217;ya gitmeden önce Samsun&#8217;a kendi 28 Şubat&#8217;ını anlatmak üzere gelen, 28 Şubat&#8217;ta 3 kızıyla birlikle idamla yargılanan Hüda Kaya eklendi, bugün bana kendisine ulaştırılacak mektupta bir şeyler yazmak ister misiniz diye sorulan, haksız yere yıllardır hapiste yatan Salih Mirzabeyoğlu eklendi. 28 Şubat&#8217;ta 14 yaşındayken idamla yargılanan halen o günlerin davalarıyla boğuşan &#8220;28 Şubat bitmedi!&#8221; diye haykıran Yakup Köse eklendi.</p>
<p>  Yol yorgunuydum, dinlenmek bir lükstü, benim dinlenecek lüksüm yoktu, &#8220;Başörtülü Kadınlar&#8221; imzalı metni imzaladım, metni sosyal ağlarda paylaştım, valizimi dahi yerleştirmeden konuyu yazmaya koyuldum, yol yorgunuydum ama benim dinlenecek lüksüm yoktu.</p>
<p>  Mustafa İslamoğlu &#8220;Müslümanın dinlencesi ayaklarını uzatıp serserpe yayılmak değil, bir işten yorulunda başka işe geçmektir.&#8221; diyor. Bolu&#8217;da Kürt, Ermeni, Alevi, azınlıklar, iktidarın bugünü gibi meseleleri birçok farklı görüşten kişiyle konuşurken çok büyük keyif alsam dahi bir nebze yorulmuştum. Şimdi bir başka mesele için çalışmaya koyuldum, benim dinlencem bu, buna bir itirazım yok ama&#8230;</p>
<p>  Başörtülü kadınların oylarıyla iktidar olmuş bir partinin, içlerinde başörtülü kadınların da bulunduğu Kadınlar Kolu, kendi kafalarınca tüm başörtülü kadınlara kader çizemezler. Başörtülü kadınlar kendi taleplerini dile getirir, onların oylarıyla iktidar olanlar da bunu yerine getirir. Bu budur! Bu haksız, sınırlı ve yanlış tutumlarından dolayı Ak Parti Kadın Kollarını kınamayı görev bilirim, size de naçizane tavsiye ederim.</p>
<p>  Bu nedenle kadın olsun erkek olsun, başörtülü olsun başörtüsüz olsun, hak ve adaletler noktasında kendine olan dürüstlüğünü kaybetmemiş, ayrımcılığa dayalı eski anayasa yerine adalete ve hürriyete dayalı yeni bir anayasa isteyenler, bu anlamda &#8220;<strong>Başörtülü çalışma hakkının anayasada garanti altına alınmasını talep eden&#8221; </strong>kadınlara destek vermek için şurayı imzalayabilirsiniz.</p>
<p><a href="http://www.avaaz.org/en/petition/Basortulu_Calisma_HakkiThe_Right_To_Work_With_My_Headscarf/">http://www.avaaz.org/en/petition/Basortulu_Calisma_HakkiThe_Right_To_Work_With_My_Headscarf/</a></p>
<p> </p>
<p> </p>
<p>&#8230; e-kitap okumak için&#8230;</p>
<p style="text-align: left;"> </p>
<p style="text-align: left;">… Bu konuda kitap ve rapor…</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak-laiklik.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-11326" title="kapak-laiklik" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak-laiklik.jpg" alt="" width="120" height="169" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/alaturka_laiklik.pdf" target="_blank"> Alaturka Laiklik: “Beni bir bir sen anladın, sen de yanlış anladın!”</a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak.jpg"></a>Türkiye Cumhuriyeti’nde Alevîlere zorla Sünnî İslâm öğretilirken Sünnîlerin başörtüsü devlet dairelerinde yasak. Türk Ordusu’nun istihbaratı camileri ve namaz kılanları fişliyor. Hristiyan Ermenilerin ne kiliseleri, ne yetimhaneleri ne de cemaat lideri seçimleri özgürce yapılamıyor. Rumların ruhban okulları özgür değil. Yahudiler diğer gayrı Müslimler gibi askerde ayrımcılığa uğruyor. Ateistlerin kitapları, internet siteleri yasaklanabiliyor, kapatılabiliyor. Gayrı Müslimlerin alın teriyle biriktirdikleri vakıf malları 1970′lerde gasp edildi, hâlâ geri verilmiyor. Sahi Laiklik neye yarıyor? Bu kitap son yıllarda Türkiye’nin gündemine gelen, birbirinden ayrı gibi duran ama çekirdeğinde <strong>Yobaz Laiklik Meselesini</strong> barındıran konuları ele alıyor.<a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/alaturka_laiklik.pdf" target="_blank"><strong>Buradan indirebilirsiniz.</strong></a> </p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/02/e_basortusu_raporu_2009_2010.pdf" target="_blank"><img class="alignright size-thumbnail wp-image-10838" title="basortusu_yasagi1" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/08/basortusu_yasagi1-150x150.jpg" alt="" width="150" height="150" /></a></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/02/e_basortusu_raporu_2009_2010.pdf" target="_blank">Türkiye’de ve Dünyada Başörtüsü Raporu-2009/2010</a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"> ”Türkiye’de ve Dünyada Başörtüsü Raporu-2009/2010″ adlı bu çalışma son iki yıl süresince en çok konuşulup, tartışılan temel sorunlarından biri olarak karşımızda duran başörtüsü yasağına dönük bir dökümantasyon çalışmasıdır. Raporun ana omurgasını, iki yıllık süreçte başörtüsü eksenli yaşanan hak ihlalleri ve buna karşı sergilenen tutumların, davranışların ve tavırların kronolojik bir sırada aktarıldığı almanak tarzı bir arşivleme çalışması oluşturmaktadır. Raporun sadece yasak uygulamalarından ibaret kalmaması; soruna dair gösterilen tepkilerin, politik aktörlerin demeçlerinin ve yasak karşıtı çeşitli etkinliklerin de yer alması; konu etrafında oluşan gündemin ana hatlarıyla aktarılarak, dönemin genel fotoğrafını çerçeveleme kaygısıyladır. Böylece araştırmacılar, bugün ve ileride başörtüsü sorunu etrafında yapacakları çalışmalarda, Türkiye’de ve dünyada başörtüsü sorunu etrafında 2009 ve 2010 yıllarında yaşanan gelişmeleri, oluşan gündemi izleme imkânı bulabileceklerdir. <strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/02/e_basortusu_raporu_2009_2010.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Raporu buradan indirebilirsiniz.</span></a></strong></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2012/05/09/yol-yorgunu/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2012/05/09/yol-yorgunu/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Destek: Başörtülü Çalışma Hakkı</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2012/05/07/destek-basortulu-calisma-hakki/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2012/05/07/destek-basortulu-calisma-hakki/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 07 May 2012 20:16:48 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Cemile Bayraktar</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Kadın]]></category>

		<category><![CDATA[Kemalizm]]></category>

		<category><![CDATA[Yobaz Laikler]]></category>

		<category><![CDATA[atatürkçülük]]></category>

		<category><![CDATA[Çalışan Hakları]]></category>

		<category><![CDATA[Özgürlükler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=21843</guid>
		<description><![CDATA[Destek ve imza
Biz çalışma hakkına ambargo konmuş başörtülü kadınlar, bu ülkenin vatandaşları olarak bazı meslekler istisna tutularak değil, kamuda ve her türlü meslekte çalışma hakkımızın anayasal olarak güvence altına alınmasını talep ediyoruz.
Kamu görevlerini yerine getirme konusunda erkeklerden, bu ülkenin diğer vatandaşlarından ve dünyadaki diğer ülkelerin halklarından farklı muamele görmemizi haklı bulabilen yasaksever zihniyetten sıkılmış durumdayız. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><a href="http://www.avaaz.org/en/petition/Basortulu_Calisma_HakkiThe_Right_To_Work_With_My_Headscarf/" target="_blank"><strong>Destek ve imza</strong></a></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/11/20091106_derin_dusunce_org_basortusu-yasagi.png"><img class="alignright size-thumbnail wp-image-7178" title="20091106_derin_dusunce_org_basortusu-yasagi" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/11/20091106_derin_dusunce_org_basortusu-yasagi-150x150.png" alt="" width="150" height="150" /></a>Biz çalışma hakkına ambargo konmuş başörtülü kadınlar, bu ülkenin vatandaşları olarak bazı meslekler istisna tutularak değil, kamuda ve her türlü meslekte çalışma hakkımızın anayasal olarak güvence altına alınmasını talep ediyoruz.</p>
<p>Kamu görevlerini yerine getirme konusunda erkeklerden, bu ülkenin diğer vatandaşlarından ve dünyadaki diğer ülkelerin halklarından farklı muamele görmemizi haklı bulabilen yasaksever zihniyetten <span id="more-21843"></span>sıkılmış durumdayız. Kamu hizmetinde tarafsızlığın dış görünüşte değil ancak zihniyette hayat bulabileceğini biliyoruz ve inancımıza uygun giyindiğimiz için liyakatimizin görmezden gelinip kamu hizmetinden men edilmemizi, bunun etkisiyle özel sektör şirketlerince sömürülmemizi reddediyoruz. Bu ülkenin kadınlarının yarıdan fazlasını oluşturduğumuz söylenmesine rağmen hakarete ve ayrımcılığa uğramaktan ve toplumda yok sayılmaktan ve &#8216;görünmez olmaktan&#8217; yorulduk. Verilmesi istenmeyen haklarımızın henüz vaktinin gelmediğini ya da hak talebimizin var olan diğer taleplerden daha önemsiz olduğunu duymaktan bıktık.</p>
<p>Bu haklı talebimizi bu ülkedeki tüm ezilen kesimlerinin haklarının sağlanacağı sivil bir anayasa için TBMM Anayasa Komisyonuna iletiyoruz. Bizim ne kimsenin keyfini bekleyecek hayatlarımız ne de vazgeçeceğimiz bir inancımız var. Başörtüsü konusunda olduğu gibi bir darbe ürünü olan ancak mağdur ettiği kesimlerin bile bugün kabullenir hale geldiği yasaklardan arınmış,<br />
ve hepimizin tüm farklılıklarımızla daha özgür olabileceği bir ülke talebiyle siz de imza kampanyamıza destek verin<br />
tam anlamıyla sivil bir anayasa için ortak bir ses oluşturalım.</p>
<p>Başörtülü Kadınlar.</p>
<p>https://yenianayasa.tbmm.gov.tr/gorusgonder.aspx</p>
<p>We women in Turkey who wear headscarves, and who are citizens of this country, demand the lawful right to be able to work in all jobs to be ensured in the new constitution.<br />
We are tired of being treated differently than men, than from other citizens of this country and as an exception among other countries.<br />
Despite constituting almost half of this country as covered women, demanding our rights we have constantly been told that it is too early, that we have alterior motives which we were aware and unaware of, and that it there are more important issues to be dealt with. Although women as of 2010 are finally able to attend universities with their headscarves, they are still discriminated against, treated as ‘invisible&#8217; in society and it is still forbidden for women to apply for jobs in the government sector if they wear headscarves. This makes us reliant on the whims of the the private sector, negatively affects the employment of women in general and is more importantly a breach of a basic universal right to religious and individual freedoms. This ban and attitude is one of the many products of the military coup in Turkey which we still face the consequences of today. It has succeeded in creating a divided nation in which today even the groups it aimed to suppress have accepted and internalised injustices such as this ban. We are signing this petition to demand our rights and the formation of a civillian constitution which is representative of all groups in this country and in which we are each more free with all our differences. By signing this petition, we want the government to know that we demand our rights, that we have no more lives to wait nor will accept to give up our identities. In order to achieve this we need your support and solidarity.</p>
<p>Headscarved Women in Turkey</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.avaaz.org/en/petition/Basortulu_Calisma_HakkiThe_Right_To_Work_With_My_Headscarf/" target="_blank"><strong>Destek ve imza</strong></a> </p>
<p style="text-align: left;"> </p>
<p style="text-align: left;"> </p>
<p style="text-align: left;">&#8230; Bu konuda kitap ve rapor&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak-laiklik.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-11326" title="kapak-laiklik" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak-laiklik.jpg" alt="" width="120" height="169" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/alaturka_laiklik.pdf" target="_blank"> Alaturka Laiklik: “Beni bir bir sen anladın, sen de yanlış anladın!”</a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak.jpg"></a>Türkiye Cumhuriyeti’nde Alevîlere zorla Sünnî İslâm öğretilirken Sünnîlerin başörtüsü devlet dairelerinde yasak. Türk Ordusu’nun istihbaratı camileri ve namaz kılanları fişliyor. Hristiyan Ermenilerin ne kiliseleri, ne yetimhaneleri ne de cemaat lideri seçimleri özgürce yapılamıyor. Rumların ruhban okulları özgür değil. Yahudiler diğer gayrı Müslimler gibi askerde ayrımcılığa uğruyor. Ateistlerin kitapları, internet siteleri yasaklanabiliyor, kapatılabiliyor. Gayrı Müslimlerin alın teriyle biriktirdikleri vakıf malları 1970′lerde gasp edildi, hâlâ geri verilmiyor. Sahi Laiklik neye yarıyor? Bu kitap son yıllarda Türkiye’nin gündemine gelen, birbirinden ayrı gibi duran ama çekirdeğinde <strong>Yobaz Laiklik Meselesini</strong> barındıran konuları ele alıyor.<a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/alaturka_laiklik.pdf" target="_blank"><strong>Buradan indirebilirsiniz.</strong></a> </p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/02/e_basortusu_raporu_2009_2010.pdf" target="_blank"><img class="alignright size-thumbnail wp-image-10838" title="basortusu_yasagi1" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/08/basortusu_yasagi1-150x150.jpg" alt="" width="150" height="150" /></a></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/02/e_basortusu_raporu_2009_2010.pdf" target="_blank">Türkiye’de ve Dünyada Başörtüsü Raporu-2009/2010</a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"> ”Türkiye’de ve Dünyada Başörtüsü Raporu-2009/2010″ adlı bu çalışma son iki yıl süresince en çok konuşulup, tartışılan temel sorunlarından biri olarak karşımızda duran başörtüsü yasağına dönük bir dökümantasyon çalışmasıdır. Raporun ana omurgasını, iki yıllık süreçte başörtüsü eksenli yaşanan hak ihlalleri ve buna karşı sergilenen tutumların, davranışların ve tavırların kronolojik bir sırada aktarıldığı almanak tarzı bir arşivleme çalışması oluşturmaktadır. Raporun sadece yasak uygulamalarından ibaret kalmaması; soruna dair gösterilen tepkilerin, politik aktörlerin demeçlerinin ve yasak karşıtı çeşitli etkinliklerin de yer alması; konu etrafında oluşan gündemin ana hatlarıyla aktarılarak, dönemin genel fotoğrafını çerçeveleme kaygısıyladır. Böylece araştırmacılar, bugün ve ileride başörtüsü sorunu etrafında yapacakları çalışmalarda, Türkiye’de ve dünyada başörtüsü sorunu etrafında 2009 ve 2010 yıllarında yaşanan gelişmeleri, oluşan gündemi izleme imkânı bulabileceklerdir. <strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/02/e_basortusu_raporu_2009_2010.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Raporu buradan indirebilirsiniz.</span></a></strong></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2012/05/07/destek-basortulu-calisma-hakki/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2012/05/07/destek-basortulu-calisma-hakki/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Başörtüsü Nereye Gidiyor?</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2012/04/02/basortusu-nereye-gidiyor-kimlikler-ve-etiketler-uzerine-bir-bakis/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2012/04/02/basortusu-nereye-gidiyor-kimlikler-ve-etiketler-uzerine-bir-bakis/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 02 Apr 2012 21:32:05 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Suzan Nur Başarslan</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Kadın]]></category>

		<category><![CDATA[Toplum]]></category>

		<category><![CDATA[İnsan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=21305</guid>
		<description><![CDATA[Kimlikler ve Etiketler Üzerine Bir Bakış
İnsanlar sizi bir genellemenin ve etiketlemenin içine dahil ederek ve o genellemenin içindeki örnekleri (hataları çoğunlukla) sizin gözünüze sokarak sizi de suçlama eğilimine girerler daha çok. Bu yüzden dahil olduğunuz genellemelerin hataları ve onlara söylenen söz/eleştiri önce sizi incitir. Ya sizi dahil ettikleri genellemenin üstünde veya dışında olduğunuzu ispatlamanız gerekir; [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Kimlikler ve Etiketler Üzerine Bir Bakış</strong></p>
<p><img class="alignright" src="http://www.suzannurbasarslan.com/wp-content/uploads/2012/03/robert-delaunay_59548-238x300.jpg" alt="" width="238" height="300" />İnsanlar sizi bir genellemenin ve etiketlemenin içine dahil ederek ve o genellemenin içindeki örnekleri (hataları çoğunlukla) sizin gözünüze sokarak sizi de suçlama eğilimine girerler daha çok. Bu yüzden dahil olduğunuz genellemelerin hataları ve onlara söylenen söz/eleştiri önce sizi incitir. Ya sizi dahil ettikleri genellemenin üstünde veya dışında olduğunuzu ispatlamanız gerekir; ya sessiz kalmanız ve tepkisizmiş, bunlara önem vermiyormuş gibi bir tavır almanız; ya da aktivist bir pozisyona geçip -sizin de içinde olduğunuz insanların hatalarını sizin de eleştirdiğiniz bir misyonla- dahil olduğunuz genellemenin aslında öyle olmadığını ispatlamanız.<br />
Bu kısır-döngüde sıkıştırılan ve etiketlenen kişi olmak, sizi de çoğunlukla başkalarını farklı yönden ama size de yapılan aynı etiketlemeyle etiketlemenize neden olur. Ve bu yapı toplumun her katmanında insanların birbirini ezdiği bir yarış hâlinde sürüp gider. Bu noktada bunlardan sıyrılmanın yolu, sizin öyle olmadığınızı ispatlamak, diğerlerinin hatasını suratına fütursuzca vurmak, başka genellemelere giderek aynı çarkı döndürmek değil; bu çarkın ne olduğunu insanlara göstermeye çalışmak ve onu iyice analiz ederek insan örnekli değil, kavram merkezli bir yol tercih etmek ve bu çarkın işleyişini durdurmaya çalışmaktır. Burada kim olduğunuz, neyi temsil ettiğiniz, hangi farklılıkla etiketlendiğinizin hiçbir önemi kalmaz. Genelleme, etiketleme ve nesneleşme çarkını insanlara fark ettirdiğinizde, kimilerinin işine gelmediği için kabul etmek istemese de, olayın vehametini gösterebildiğiniz ve yaptığının yanlışlığını fark eden birçok kişiye ulaşma şansınız, onların da başkalarına ulaşma şansını doğurmuş olursunuz. İşte o noktada, kendiniz olma hakkını savunmuş ve başkalarının da bu hakkı savunma talebini sizin kadar savunma hakkı olduğunu bildiğiniz için, genellemelerin, etiketlemelerin ve nesneleştirmelerin dışında bir kimlik inşa etme hakkına kavuşmuş olursunuz.</p>
<p>Eğer başı örtülü bir insansanız sizi Fadime Şahin&#8217;le incitmeye çalışırlar; Ermeni&#8217;yseniz, Hepimiz Hrant&#8217;ız&#8217;ın aşağılayan ironisiyle öyle olmadıklarını imâ ederek; solcuysanız sizi CHP&#8217;nin son başkanı söz ustası(!) Kemal&#8217;iyle küçültürler; Kürtseniz Apo&#8217;nun müridi <span id="more-21305"></span>olmakla ve her şeyi hak ettiğinizle&#8230; uzayıp gider bu tarz örnekler. Ve sizi hepsinden öte, ezilen edebiyatı yapmakla suçlayarak, ezilenin ezilmişliğini ifâdesini bile söylemeyi aşağılama malzemesi olarak kullanarak bu hakkınızı elinizden almaya çalışırlar. Böyle yapan ve bunları kullanan birkaç kişinin varlığı sizin içinde olduğunuz genellemeye yaydırılır ve söz söyleme hakkınız siz de aynı genellemenin içine dahil edilmeyesiniz diye kendiniz tarafından ama dıştan gelen baskıyla elinizden alınmaya çalışılır. İşte tam bu nokrada üstteki tercihlerden birini izlersiniz: Genellemenin üstünde gibi davranmak; susmak ya da aktivist olmak.</p>
<p>Genelleme ve etiketlemenin ülkemizdeki nedeni, son yüz yılda dayatılan ulus-devlet formu ve bireysel ifadenin engellenerek -bu farklı taleplere neden olacağından- toplumun faydası adına tek-tip insan oluşumunun yaratılması projesi. İşin ilginç tarafı aradan bu kadar süre geçmesine rağmen hâlâ aynı şey dayatılıyor ve bundan çoğu kesimin canı yandığı hâlde, hâlâ aynı hatalara devam ediliyor. Birey olmanın ne demek olduğunu bilsek dahi problemler olacaktır kuşkusuz ama bu ölçekte değil, daha minimum ve farklı şekillerde sorunlarla yüzleşeceğiz. Çok ilginç bir geleceğe doğru ilerlediğimizi düşünüyorum. Çünkü bireyselleşme de yanlış anlaşılıyor. Şöyle bir önerme yapayım, ilerde güzellik yarışmalarında başörtülü kızların olduğunu görürsem şaşırmayacağım, Kürt milliyetçileri arasındaki kırılmanın aralarında ciddi boyutta, alenen bir mücadeleye neden olduğunu görürsem ya da muhafazakar Alevilerde artışın olduğu tespitlerine&#8230; Daha da fazlasının gerçekleşeceği bir geleceğe doğru gidiyoruz.</p>
<p>Burada özellikle değinmek istediğim konu, bu genelleme ve etiketlemenin muhafazakar kesimde yol açtığı kırılma. Özellikle de kapalı kızlarda yaşanan büyük değişim. Ülkemizde sadece kapalı değil, açık kadınlarda da yaşanan değişim, dayatılan modern olma algısı sadece Cumhuriyetin değil, 19.yy. aydınından (Tanzimat&#8217;tan) başlayarak günümüze değin uzanan dayatmanın sonucu olsa da spesifik bir bağlamda gitmek istediğimden özellikle son yirmi yılda yaşanan muhafazakar başörtülü kesimde yaşanan kırılmayı esas almak istiyorum. Son 20 yılda başörtüsünün geçirdiği merhaleleri özetlersek, ilk dönemde üniversite okumak isteyen kızların hem modern(!) hem de muhafazakar kesimin engellemeleriyle okumalarına engel olunmak istenmesi, aktivist bir kapalı kesimin doğuşuna neden olduğu gibi, tersi de olmuş, açılanlar olduğu kadar diğerlerinden farkının olmadığını ispatlamaya çalışan kapalı-modern bir kesim de ortaya çıkmıştır. Bugün başörtüsünü savunanlar dünün aktivistleri. Açılanlar sessizce hayatlarına devam edenler. Diğerlerinden farkının olmadığını savunanlar ise, belki de en çok tavizi verenler.</p>
<p>Günümüze geldiğimizde ise tamamen farklı düşünen, günün popülist kültürünün etkisi altında, taktığı başörtüde markayı önemseyen, kıyafetiyle güzelliğini ortaya çıkarmak isteyen, diğerlerine kendisini modern göstermeye, onlar gibi olduğunu ispatlamaya çalışan genç bir kapalı kitlesiyle karşı karşıyayız. Dünün baskılarına karşı duran, modernist algının Kemalizm vb. kesimle özdeşleştiği kişi ve kurumlarla mücadele eden kapalılarının karşısında bugün, post-modernizmin yansıması olan ve kendisini Âlâ dergisiyle temsil eden genç kapalıları var. Modernizmin yansıması Kemalizm vb. akımlarsa, post-modernizmin yansıması Âla dergisi artık günümüz Türkiye&#8217;sinde.</p>
<p>Başörtüsünün inananlar için Allah&#8217;ın emri olması, takvayı temsil etmesi, sosyal alanda ise nasıl giyinilmesi gerektiği modern dayatmasına karşıtlık olması vb. şeklindeki özgürlük algısı, yerini bugün kadının metalaşmasının farklı bir kanaldan ama aynı unsurların tekrarıyla ortaya çıkartılan yeni bir özgürlük algısına bırakarak bir dejavu duygusu yaşatmaktadır. Moda dergilerinin hayatın içine girmesi, gazete haberlerine taşınması, televizyondan nasıl giyilmesine yönelik programların günlük hayatın olmazsa olmazı şekline gelerek, kadını istenilen şekilde istenilen kıvama getiren, gelmeyeni geri kafalı, cahil olarak yaftalanmanın, ayıplamanın normalleştirilmesi kapalı kesimde yaşanan durumun geleceğidir.</p>
<p> Âla dergisi, moda dergilerinin kitsch örneği olarak, bu kesimde bir ilke imza atmıştır. Bu ilk örnek, diğer kitsch örneklerin de gelmesiyle bugün verdiğimiz tepkilerin zayıflamasına neden olacak ya da önüne geçemediğimiz için normalmiş gibi davrandığımız büyük bir kırılmanın ilk adımı olacaktır. Bunu ne mi takip edecek? Güzellik yarışmalarındaki kapalılar. Çok uzak olmayan bir gelecekte, güzellik yarışmalarında yer alan kapalıları göreceğiz. İlk itirazların devede kulak kalması ve değişimin yavaş yavaş on yıllara dağılarak yaşanması yüzünden;  kendimizi gözümüz ekranda yarışmanın en güzelini seçerken ve bunun yorumunu yaparken bulacağız. Bu öngörüler elbette pat diye olmayacak, dergilerden gazetelere, televizyon programlarından&#8230; güzellik yarışmalarına giden görece bir süreçten bahsediyorum burada.</p>
<p>Artık Can Bonomo&#8217;nun İngilizce şarkısındaki sözlerin Türkçesini ezbere bilen ama Yasin suresinin tek ayetinin Türkçesini bilmeyen muhafazakar genç nesil üyeleri var karşımızda. Elbette popülist kültürden uzak duran belli bir genç kitlesi de var ama genelleme ve etiketlemenin yol açtığı kırılma çoğunluğa yayılarak her geçen gün bu sayıyı arttırmaktadır. Bireyselleşme ve kimlik ifadesi olarak genellemenin dışına çıkmak isterken başka bir genellemenin içine farkında olmadan katılan genç bir kesim.</p>
<p>Bireyselleşme ve kimlik ifadesinin genellemeler arasında aldığı çetrefilli yol, elbette bundan fazlası ama konuya dönelim ve çözümün ne olması gerektiği üzerine kafa yoralım şimdi. Varlık hakkının genelleme, etiketleme ve nesneleştirme öğesi olmasını reddederek, bunların dışında, üstünde ya da içinde olmak değil, bu çarkın işleyişini reddederek ve onu ifşa ederek kendi kimliğini koruma hakkını savunmak çok daha doğru bir tutum olacaktır her birey için. Bu hakkı korurken, diğeri dediğiniz kimliğin de aynı hakka sahip olduğunu göstererek ve varlık hakkının herkes için sizin kadar önemli olduğunu fark ettirerek elbette.</p>
<p>Kendi kimliğini korumak, diğerinin kimliğini korumakla başlar ve bu koruma işleminin, kendinizin kimliğini korumak kadar önemli olduğunu anlayamadığınız zaman, kendi kimliğinizin bir gün tek kimlikli varlık dayatmasının malzemesi olacağı kaçınılmaz bir gerçeklik olarak ortaya çıkmaktadır.</p>
<p>Bu kısır-döngüyü aşmalı ve dayatılan çarkın dışına çıkmalı. Yarın değil ya da bir başka gün. Hemen. Yoksa aynı genellemenin içine dahil olup nesneleştirilmek, bu nesneleştirilmeden kurtulmaya çalışırken de başka bir genellemenin içine düşüvermek işten bile değil.</p>
<p>Ve unutulmamalı, birbiriyle ilgisizmiş gibi dururken, aslında birbirini tamamlayan tüm bireyler çemberin bir parçasıdır.</p>
<p>Bir yerde yağmur yağarken, başka yere de aynı yağmurun yağacağını hatırlatmanız gerekir; vakti gelince, yağmur yağar çünkü&#8230;</p>
<p> </p>
<p> </p>
<p> &#8230; E-Kitap okumak için&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak-laiklik.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-11326" title="kapak-laiklik" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak-laiklik.jpg" alt="" width="120" height="169" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/alaturka_laiklik.pdf" target="_blank"> Alaturka Laiklik: “Beni bir bir sen anladın, sen de yanlış anladın!”</a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak.jpg"></a>Türkiye Cumhuriyeti’nde Alevîlere zorla Sünnî İslâm öğretilirken Sünnîlerin başörtüsü devlet dairelerinde yasak. Türk Ordusu’nun istihbaratı camileri ve namaz kılanları fişliyor. Hristiyan Ermenilerin ne kiliseleri, ne yetimhaneleri ne de cemaat lideri seçimleri özgürce yapılamıyor. Rumların ruhban okulları özgür değil. Yahudiler diğer gayrı Müslimler gibi askerde ayrımcılığa uğruyor. Ateistlerin kitapları, internet siteleri yasaklanabiliyor, kapatılabiliyor. Gayrı Müslimlerin alın teriyle biriktirdikleri vakıf malları 1970′lerde gasp edildi, hâlâ geri verilmiyor. Sahi Laiklik neye yarıyor? Bu kitap son yıllarda Türkiye’nin gündemine gelen, birbirinden ayrı gibi duran ama çekirdeğinde <strong>Yobaz Laiklik Meselesini</strong> barındıran konuları ele alıyor.<a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/alaturka_laiklik.pdf" target="_blank"><strong>Buradan indirebilirsiniz.</strong></a> </p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/kadinlar_don_kisot.pdf" target="_blank"><strong>K<span style="color: #0000ff;">adınlar… Günümüzün Don Kişotları</span></strong></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/kadinlar_don_kisot.pdf" target="_blank"><img class="alignleft size-medium wp-image-8042" title="20100102_derin_dusunce_kadinlar_donkisot" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/20100102_derin_dusunce_kadinlar_donkisot-190x300.jpg" alt="" width="130" height="207" /></a>Suzan Başarslan’ın dediği gibi <strong><em>“kadına dair söylenmesi gereken ne  kadar söz varsa erkeğin söylediği”</em></strong> bir dünya bu. Sadece söz mü? Yaşama hakkı bile. Bugün Çin’de ve Hindistan’da yüzbinlerce kız bebek daha doğmadan ultrason ile ana karnında görülüp yok ediliyor. Erkeklerin güç mücadelesinde kadınlar eziliyor. Cumartesi anası oluyor, cezaevlerinin önünde sıra bekleyen, şehit tabutlarının üzerinde ağlayan oluyor.  Şampuan veya otomobil satarken bedenini kullandıran, arka planda, silik, soyunan, tüketen, “figüran”… Kadınlara özne olma hakkını vermeyen erkekler mi yoksa bu hakkı alamayan kadınlar mı? Kadınlıklarını kaybetmeden, erkekleşmeden var olabilecek mi birgün kadınlar? 96 sayfalık bu kitapta Kadın’a ait kavgaları ve Kadın’ın kimlik arayışını sorguluyoruz. <a href="http://www.derindusunce.org/img/kadinlar_don_kisot.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a> </p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"> <a href="http://www.derindusunce.org/img/kemalizm_kadin.pdf"><span style="color: #0000ff;"><strong>Kadın hakları ve Kemalizm </strong></span></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/kemalizm_kadin.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff;"><strong><img class="alignleft size-medium wp-image-6982" title="20091025_derin_dusunce_org_kadin_kemalizm" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/10/20091025_derin_dusunce_org_kadin_kemalizm-229x300.jpg" alt="" width="121" height="171" /></strong></span></a></p>
<p class="entry" style="text-align: justify;"> <strong>“Kemalizm Türk kadınına özgürlük verdi”</strong> gibi sloganlarla düşünmeye daha doğrusu ezberlemeye itildiği için sık sık  şaşırmaya mahkûm bir kuşak bizimki. Tarihi, belgeleri, siyasî söylemleri ve sloganları aklın imtihanına tabi tutan herkes hayretler içinde kalıyor. <strong>“İyi de biz bunu bunca sene nasıl yuttuk?”</strong> diye sormaktan alamıyoruz kendimizi.  Kemalist düşüncenin, çağdaşlığın ve Atatürk devrimlerinin yılmaz bekçisi <strong><em>“çağdaş Türk kadını’nın sesi”</em></strong> Cumhuriyet Gazetesi’nin başyazarı olan Yunus Nadi kadınların siyasete atılmasına nasıl tepki vermiş meselâ?  <strong>“Havva’nın kızları, Meclis’e girip yılın manto modasını tartışacak” </strong><strong> </strong>Kadınlar Halk Fırkası kapatılınca yerine Türk Kadınlar Birliği kurulmuş. O da kapatılınca Cumhuriyet Gazetesi’nde şu başlık atılmış:  <strong>“Türk Kadınlar Birliği kapatıldı, fesat çıkaran hatun kişilere haddi bildirildi.” </strong>Derin Düşünce Fikir Platformu yakasını resmî tarihten kurtarmak isteyen okurlarına ezber bozan bir kitap öneriyor : <a href="http://www.derindusunce.org/img/kemalizm_kadin.pdf"><strong><span style="color: #0066cc;">Kadın hakları ve Kemalizm ilişkisine alternatif bir bakış</span></strong></a></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2012/04/02/basortusu-nereye-gidiyor-kimlikler-ve-etiketler-uzerine-bir-bakis/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2012/04/02/basortusu-nereye-gidiyor-kimlikler-ve-etiketler-uzerine-bir-bakis/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Araf Dağına (yeniden) Tırmanış</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2012/03/24/araf-dagina-yeniden-tirmanis/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2012/03/24/araf-dagina-yeniden-tirmanis/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 23 Mar 2012 22:44:40 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Editörden</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Göz]]></category>

		<category><![CDATA[Hayat]]></category>

		<category><![CDATA[Kadın]]></category>

		<category><![CDATA[Toplum]]></category>

		<category><![CDATA[ahlak]]></category>

		<category><![CDATA[İnsan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=21170</guid>
		<description><![CDATA[ 
Hamza Yusuf from Design4 Marketing Communications on Vimeo.
Sunuş: Ekrem Senai sayesinde eskimemiş ve eskimeyecek bir çeviri yayınlamıştık 2009 haziranında. Yazarı Hamza Yusuf&#8217;un aynı konudaki konuşmasını dikkatinize sunuyoruz. ingilizce kullanmayan okurlarımız bu makaleyi okuyarak da takip edebilirler. (MY)
&#8220;&#8230;arzu, içimizdeki boşluğu doldurma isteğidir. Bu arzu, “neden buradayız” bilgisi boşluğunun getirdiği bilme arzusu gibi derin bir istek olabileceği [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p> <iframe src="http://player.vimeo.com/video/10196222?title=0&amp;byline=0&amp;portrait=0" width="400" height="265" frameborder="0" webkitAllowFullScreen mozallowfullscreen allowFullScreen></iframe>
<p><a href="http://vimeo.com/10196222">Hamza Yusuf</a> from <a href="http://vimeo.com/user3321132">Design4 Marketing Communications</a> on <a href="http://vimeo.com">Vimeo</a>.</p>
<p><strong><em>Sunuş:</em></strong><em> <a href="http://www.derindusunce.org/author/deepblue/" target="_blank">Ekrem Senai </a>sayesinde eskimemiş ve <a href="http://www.derindusunce.org/2009/06/29/araf-dagina-tirmanis/" target="_blank">eskimeyecek bir çeviri </a>yayınlamıştık 2009 haziranında. Yazarı Hamza Yusuf&#8217;un aynı konudaki konuşmasını dikkatinize sunuyoruz. ingilizce kullanmayan okurlarımız bu makaleyi okuyarak da takip edebilirler. (MY)</em></p>
<blockquote><p>&#8220;&#8230;arzu, içimizdeki boşluğu doldurma isteğidir. Bu arzu, “neden buradayız” bilgisi boşluğunun getirdiği bilme arzusu gibi derin bir istek olabileceği gibi, zihnini meşgul edip eğlendirecek nesnelere sahip olmak ve böylece içindeki boşluklarla hiç karşılaşmamayı sağlamak gibi sığ uğraşlar da olabilir. Eflatun’un <em>Symposium’</em>unda, Sokrat, güçlü olan insanın güçlü olmayı, hızlı olanın hızlı olmayı dilediğini, onun gerçekten arzuladığının ise aslında güçlü ve hızlı kalmak olduğunu söyler. Madem bu özelliklerin devam etmesini garanti edemiyoruz, o halde insanın gerçek arzusu geleceğe aittir, şimdiye değil; bir diğer deyişle, o aslında “isteyiş içinde olduğu şey” dir.  </p>
<p>Arzuyla ilgili dikkate değer bir diğer perspektif, 13.yüzyıl şairi, alim ve teoloğu Rumi’ye aittir. Mesnevi’sine, özünden koparıldığı için ağlayan neyin feryadıyla başlayan Rumi, özünden koparılan insanoğlunun da acı içinde olduğunu ve içindeki boşluğun onu, kalbinin arzusuna yönlendirdiğini söyler. İngilizcedeki “desire” (arzu) sözcüğü, aslında insanın özüne tekrar bağlanması ulvi anlamını remz eder. “Desire” Latince bir kelime olan “<em>desiderare</em>,”‘den türetilmiştir ve anlamı “istemek, dilemek”tir. Ama orjinali edat haliyle “de sidere” den gelir ki anlamı “göklerin getireceğini beklemek”tir (”<em>de</em>” ,”-den,” ve “<em>sidere</em>” “gökler, yıldız, takımyıldızı” anlamlarına gelir). Joni Mitchell’in şarkısında söylediği gibi “Bizler birer yıldızız / Ve som altınlarız / Özümüze dönmek zorundayız / Tekrar cennete,”. Eden bahçesine geri dönme isteği, veya Samsara zincirini kırmak ve Nirvana’ya ulaşmak (nefsin yok edilmesi) aşkın bir tutku perspektifi sunar.  </p>
<p>Fakat dünya, yaratılışı itibarıyla göz kamaştırıcıdır. Parlak süsleriyle erkek ve kadınları baştan çıkarıp, farklı farklı arzular ve uğraşlar peşinde koşturur. Bazıları gücün peşindedir, bazıları zenginliğin, bazıları aşkın… bazılarının bakışları ise fiziksel zevklerin ötesine geçmez. Bunların her biri ise, kısa bir süreye hapsolmuş arzudan neşv ü nema bulur, doyumsuzluk ve yıkıcılıkla malül arzularımızın içinde… &#8221; <a href="http://www.derindusunce.org/2009/06/29/araf-dagina-tirmanis/" target="_blank">TAMAMI</a></p></blockquote>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2012/03/24/araf-dagina-yeniden-tirmanis/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2012/03/24/araf-dagina-yeniden-tirmanis/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Eleştirinin Zararları / Dr Kenneth Barish</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2012/03/19/elestirinin-zararlari-dr-kenneth-barish/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2012/03/19/elestirinin-zararlari-dr-kenneth-barish/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 19 Mar 2012 09:43:24 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Hatice Avcı</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Aile]]></category>

		<category><![CDATA[Kadın]]></category>

		<category><![CDATA[Çeviri]]></category>

		<category><![CDATA[Çocuk]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=21109</guid>
		<description><![CDATA[Son otuz yıldır aile ve çocuklarla yaptığım terapatik çalışmalarda en sık karşılaştığım problem bana sorulursa, cevabım şüphesiz ebeveynler olarak istemeden de olsa çocuklarımızı çok eleştiriyor oluşumuz olurdu. Bu ifade bazı meslektaşlarımı şaşırtıyor ve çağdaş ebeveylik hakkındaki şu geleneksel erdem anlayışı ile çelişiyor:

Biz aşırı koruyucuyuz  ya da fazla yüz veriyoruz
Çocuklarımıza gerekli rehberliği sağlamakta ve onlara sınır [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: left;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/03/elestiri_egitim.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-21111" title="elestiri_egitim" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/03/elestiri_egitim.jpg" alt="" width="209" height="213" /></a>Son otuz yıldır aile ve çocuklarla yaptığım terapatik çalışmalarda en sık karşılaştığım problem bana sorulursa, cevabım şüphesiz ebeveynler olarak istemeden de olsa çocuklarımızı çok eleştiriyor oluşumuz olurdu. Bu ifade bazı meslektaşlarımı şaşırtıyor ve çağdaş ebeveylik hakkındaki şu geleneksel erdem anlayışı ile çelişiyor:</p>
<ul>
<li>Biz aşırı koruyucuyuz  ya da fazla yüz veriyoruz</li>
<li>Çocuklarımıza gerekli rehberliği sağlamakta ve onlara sınır koymakta başarısızız</li>
<li>Bir otoriteden ziyade çocuklarımızla arkadaş olmaya gereğinden fazla hazırız.</li>
</ul>
<p> </p>
<p>Ne var ki, yapılan son araştırmalardaki bulgular benim kişisel düşüncemi <span id="more-21109"></span>ve bu fıkrayla ilgili iddiayı şüpheye mahal bırakmayacak şekilde destekleyen yeterli bilimsel delil sağlıyor.</p>
<p> </p>
<p>Biz kendi hayatımızdan eleştirinin nasıl hissettirdiğini biliyoruz.  Sık yapılan eleştirinin moral bozucu etkisini iş yerimizde ya da aşk ilişkilerimizde yaşıyor olabiliriz. Yine de çocuklarımızla olan ilişkilerimizde ne sıklıkla bunu düşünmekte başarısız oluşumuz şaşırtıcı.</p>
<p> </p>
<p>Pek çok ailede, anne baba ve çocuklar sağlıksız aile etkileşimi döngüsüne kilitlenmiş durumda. Eleştiri ve ceza öfkeye ve yoksunluk hissine ya da içe kapanma ve gizemliliğe neden oluyor. Bu da daha fazla eleştiriye ve sonra daha fazla içe kapanma ve yoksunluk hissine neden oluyor.</p>
<p> </p>
<p>Bu döngüler arttıkça, anne babalar kendilerini eleştirilerinde ve kınamalarında daha fazla haklı görüyor ve çocuklar da kendi açılarından daha fazla gücenme ve yoksunluk hissediyorlar. Ebeveynler: &#8220;Hiç beni dinlemiyor&#8221; derken çocuk: &#8221; Duyduğum tek şey eleştiri.&#8221; &#8220;Bana her zaman bağırıyorlar&#8221; der.</p>
<p> </p>
<p>Eleştirilerimizin çoğu elbette iyi niyetli. Eleştiriyoruz çünkü evladımızın geleceği hakkında endişeliyiz.  Biz onun gelişmesini ve sonunda bu rekabetçi dünyada başarmasını isteriz. Biz eleştirimizi yapıcı olarak düşünürüz hatta eleştiri olarak değil talimat ya da nasihat olarak.  Biz çocuğumuzun ( özellikle ergenlik döneminde) yoksunluğunu ve iletişim kurmadaki isteksizliğini sorumlu anne babalığın kaçınılmaz bir sonucu olarak görürüz.</p>
<p> </p>
<p>Katılmıyorum.</p>
<p>Sık yapılan eleştiri devamlı olursa aile ilişkilerimizi geliştirmek için ortaya koyduğumuz bütün çabalar kuvvetle muhtemel başarısız olacaktır.</p>
<p> </p>
<p><strong>Çözüm</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Sık yapılan eleştiri probleminin çözümü şu temel gerçekle başlar: Çocuklar öfkeli ya da bezgin olmadıkları zaman iyi olmak ister. Çocuğunuz sizin övgünüzü ve onayınızı almak ister ve sizin onunla gurur duymanızı ister.</p>
<p> </p>
<p>Sık yapılan eleştiri ve tartışma için ve çocukların genel engellenmişliklerden ve hayal kırıklıklarından kurtulabilmeleri için sabır ve saygıyla dinlemekten daha iyi bir yol ve panzehir yok.</p>
<p>Dinlemek elbette anlaşmak ya da makul olmayan taleplere teslim olmak anlamına gelmez. Dinlediğimiz zaman çocuğumuzu anlamak, onun bakış açısını kavramak ve neyin yanlış olduğunu söylemeden önce onun söylediklerinden neyin doğru olduğunu kabul etmek için ciddi bir çaba gösteririz.</p>
<p>Yatmadan On Dakika Önce</p>
<p>Ebeveynlere bu tarz sabır dinlemelerine düzenli olarak elverişli saatler yaratmalarını tavsiye ediyorum. Çocuğunuz ve kendiniz  konuşmak için yatmadan önce bir on dakika kadar ekstra zaman ayırın. Bu kısa günlük görüşmelerde çocuklarımızı gün boyunca kızdıkları ya da üzüldükleri  her neyse onlar hakkında konuşmaya ve sevdikleri ve sevmedikleri şeyleri ya da bir sonraki gün hakkında endişeli oldukları konuları  söylemeye yüreklendirmeliyiz. Çocukların söyleyecek sözü kalmadığında , bunu kendi günümüzün olayları hakkında konuşmak belki bir anlık engellenme ya da bir anlık mizah paylaşmak için fırsata dönüştürebiliriz.</p>
<p>Çocuklar tıpkı oyun için fırsat kolladıkları gibi bu anları da iple çekerler. Bunu nadiren çocuğumuzun bir gününün parçası yapıyor oluşumuz şaşırtıcı. Sıklıkla, anne babalar çocuklarıyla konuşmak ve onları dinlemek için zaman ayırdıklarında çocukların ruh halinde ve davranışlarında ani bir gelişme olduğunu belirtiyorlar.</p>
<p>Bu zamanlarda hataları kabullenmek ve gerekirse çocuktan özür dilemek de önem arz eder.  Söz gelimi &#8220;Bugün çok üzgün olduğun için kendimi kötü hissediyorum. Sana çok öfkelendiğimi biliyorum. Belki gereğinden fazla.&#8221; demeliyiz.</p>
<p>Bazı anne babalar çocuklarından özür dileyerek küstah ve saygısız davranışa dolaylı olarak göz yummuş olabilecekleri ve ebeveyn olarak otoritelerini sarsabilecekleri endişelerini ifade ediyor. Bu korku anlaşılabilir ama asılsızdır. Sizin özrünüz çocuğunuzun yanlış davranışını mazur göstermez. (&#8221;Ama yine de kardeşine vurmamalıydın&#8221;) Çocuğunuzun ruh halini anlamak, onun ruh halini hoş görmek değildir; başkalarının ihtiyaçları her zaman hesaba katılmalıdır.</p>
<p> Bir anne ya da baba özür dilediğinde, kişilerarası ilişkide önemli bir dersi model olarak göstermiş olur ve çocuğun üstünde otorite kazanır, çünkü çocuklarımızın yetişkin otoritesini kabullenmeleri nihayetinde saygıya dayanır.</p>
<p>Gelecek yazımda bu tartışmaya sık yapılan eleştiriye yeni çözümler önererek devam edeceğim.</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2012/03/19/elestirinin-zararlari-dr-kenneth-barish/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2012/03/19/elestirinin-zararlari-dr-kenneth-barish/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Latife Hanım ve Paşa-3</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2012/03/14/latife-hanim-ve-pasa-3/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2012/03/14/latife-hanim-ve-pasa-3/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 13 Mar 2012 22:09:48 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Konuk Yazar</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Kadın]]></category>

		<category><![CDATA[Kemalizm]]></category>

		<category><![CDATA[Kitap Tanıtımı]]></category>

		<category><![CDATA[Resmî Tarih]]></category>

		<category><![CDATA[atatürkçülük]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=21046</guid>
		<description><![CDATA[ 

 
 Birinci bölüm


 İkinci Bölüm 
 
İbrahim Becer
Kız isteme merasimi alışıldık ritüellere uygun olmaz. Daha doğrusu kız isteme merasimi olmaz; Paşa, Latife&#8217;ye üç gün süre verir ikinci gün evlenirler. Latife Hanım&#8217;ın babası Muammer Bey&#8217;in olaya dahli, Paşa&#8217;nın Salih Bozok&#8217;la gönderdiği emirle sınırlıdır: &#8220;Muammer Bey&#8217;e bu kararı bildirin&#8220;. Sade bir düğün yapılır ve sınırlı sayıda davetli çağrılır düğüne. Fikriye&#8217;ye dini [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/03/latife_hanim_ataturk.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-21045" title="latife_hanim_ataturk" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/03/latife_hanim_ataturk.jpg" alt="" width="300" height="225" /></a></em><em> </p>
<p></em></p>
<p> </p></div>
<p> <a href="http://www.derindusunce.org/2012/03/04/latife-hanim-ve-pasa/" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><em>Birinci bölüm</em></span></a></p>
<p><em></em></p>
<p><em></em></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/03/latife_hanim_ataturk.jpg"></a><em> </em><a href="http://www.google.com/url?sa=t&amp;rct=j&amp;q=&amp;esrc=s&amp;frm=1&amp;source=web&amp;cd=2&amp;cts=1331676384151&amp;ved=0CDEQFjAB&amp;url=http%3A%2F%2Fwww.derindusunce.org%2F2012%2F03%2F07%2Flatife-hanim-ve-pasa-2%2F&amp;ei=0MRfT9m3GaX80QX9mL2rBw&amp;usg=AFQjCNHTXGfeKyau6x1MF31OI_12irF3CQ&amp;sig2=4It30ukQ1Yv2azwUzm8ByQ" target="_blank"><em>İkinci Bölüm</em></a> </p>
<p> </p>
<p><strong><em>İbrahim Becer</em></strong></p>
<p>Kız isteme merasimi alışıldık ritüellere uygun olmaz. Daha doğrusu kız isteme merasimi olmaz; Paşa, Latife&#8217;ye üç gün süre verir ikinci gün evlenirler. Latife Hanım&#8217;ın babası Muammer Bey&#8217;in olaya dahli, Paşa&#8217;nın Salih Bozok&#8217;la gönderdiği emirle sınırlıdır: <em>&#8220;Muammer Bey&#8217;e bu kararı bildirin</em>&#8220;. Sade bir düğün yapılır ve sınırlı sayıda davetli çağrılır düğüne. Fikriye&#8217;ye dini nikâh kıydıran Paşa, Latife Hanım&#8217;la evlenirken tercihini kadıdan yana kullanır.</p>
<p>Evli çift Ankara&#8217;ya taşınınca Latife Hanım için çetin bir mücadele dönemi başlar. O yılların Ankara&#8217;sını Latife Hanım&#8217;ın hayatına dekor görevi görmüş olan İngiltere, Fransa gibi ülkelerle, hele hele Levanten kültürün başşehri İzmir&#8217;le kıyaslamak mümkün değildir. Bozkırın ortasına kurulmuş olan Ankara, bir kasabadan biraz büyükçedir o kadar. Latife Hanım azimli ve inatçı bir kadındır ve bir an önce işe koyularak bu erkekler dünyasını <span id="more-21046"></span>hal yoluna koymak ister.</p>
<p>Şu anki Çankaya Köşkü o zamanlar iki katlı bir bağ evinden öte bir yapı değildir. Alt katı karargâh, üst katı da Paşa&#8217;nın evi olarak düşünülmüş olan bu eve bir ciddiyet getirmek ister Latife Hanım. İlk iş olarak karargâha giriş çıkışları düzenlemek istese de Paşa&#8217;nın muhalefetiyle karşılaşır. Latife Hanım&#8217;ın hedefi bellidir: İlk önce Uşşakizade&#8217;lerin standardını Ankara&#8217;ya taşıyacak, sonra da yıllarca Avrupa&#8217;da eğitimini aldığı muasır medeniyet seviyesini sözde değil, özde tatbik edecektir.</p>
<p>                Latife Hanım tüm hayatı boyunca belli bir protokol çerçevesinde yaşamış bir kadındır. Hatta kendisi hakkında anlatılan bir anekdot vardır bu konu hakkında. Harbiye&#8217;deki dairesine taşınınca, gelen yeni komşularının ağırlığını da hesaba katan ev sahipleri basit bir ‘hoş geldin&#8217; ziyareti için kendisinin kapısını çalarlar. Kapıyı açan Latife Hanım&#8217;a sebeb-i ziyaretlerini söyleyince, yeni ev sahibesinden beklenmedik bir cevap alırlar: Randevu almış mıydınız?</p>
<p>                Kendine göre bir standardı yakalamak, Paşa&#8217;nın etrafındaki mutat zevata göreyse &#8220;eski köye yeni adet&#8221; silsilesinin ilk uygulamalarını Köşk&#8217;te tatbik etmeye başlar. Bugün de tartışılan, erlerin sofralarda garson olarak uygulaması ilk Latife Hanım&#8217;la başlar. Ama asıl kıyamet ikinci hamlede kopar. Latife Hanım, yemeğe gelen mutat zevatın eşleriyle teşrif etmelerini şart koşmaktadır. Alkolün de etkisiyle, belli bir saatten sonra sofranın tadı kaçmakta ve iş &#8220;erkek muhabbeti&#8221; denilen kıvama gelmektedir. Durum o hal alır ki, bazı misafirlere Paşa uyuması için izin vermeye başlar. Birkaç saat kestiren zevat daha sonra yeniden sofraya dâhil olmakta ve bu mesai her gün, sabahlara kadar tekrarlanmaktadır. Latife Hanım ilk çatışmayı Nuri Conker&#8217;le yaşar; elini kolunu sallaya sallaya yemeğe gelen Nuri Conker&#8217;i, eşi olmadığından sebep geri çeviren Latife Hanım&#8217;a acı gerçeği Nuri Bey söyler: &#8220;Sen, beni kovamazsın. Kapıdan kovsan bacadan girerim&#8221;.</p>
<p>                Aynı Nuri Conker, Rus Sefaretindeki bir davette alkolü fazla kaçırınca Sefirin eşiyle münasebetsiz bir diyaloğa girer ve küçük çaplı bir skandalın kapısını aralar. Fakat yeni dönemi içine sindiremeyen sadece Nuri Conker değildir. Şükrü Saraçoğlu ki başbakanlık da yapmış bir kişidir kendisi, bir gece geç vakit Köşk&#8217;e çıkar gelir ve şampanya ister. Tesadüf bu ya, şampanya yoktur ve bu durum Saraçoğlu&#8217;na Latife Hanım tarafından bildirilir. Saraçoğlu yine ikna olmayınca Paşa duruma müdahil olur ve kendisine şampanya bulunmasını ister. Fakat Latife Hanım sert ve fevri mizaçlı biridir. Tüm hazirunun önünde Saraçoğlu&#8217;nun aslında sıradan bir saracın oğlu olduğunu kastederek: &#8220;Eskiden de mi şampanya içerdiniz Şükrü Bey&#8221; deyince ortamda buz gibi bir hava eser. Paşa hiddetlenir ve Latife Hanım&#8217;a hitaben: &#8220;Hanımefendi, siz bu beyefendilerle aynı masada oturmayı hak etmiyorsunuz&#8221; der.</p>
<p>                Daha da kötüsü, Nuri Conker&#8217;in &#8220;iç iç Paşam! Karı sözüyle iş olmaz&#8221; sözünü Latife Hanım duyar. Paşa, karısı ve sofra arkadaşları arasındaki tercihinin rengini yavaş yavaş belli etmeye başlamıştır. Sonraki yıllarda İç İşleri Bakanı Ali Şükrü&#8217;ye, &#8220;bu evliliğin neden bittiği&#8221; sorulduğunda O da aynı minval üzere cevap verir: &#8221; Bu evlilik sofra yüzünden bitti&#8221;. Çünkü hepsinin bildiği bir şey vardı ki Latife Hanım yetersizliklerini gerek sözle gerekse duruşuyla yüzlerine vurmaktaydı. Paşa da çevresindeki insanların çaplarını bilecek düzeyde bir insandı. Nutuk&#8217;u hazırlarken, CHP&#8217;nin mutat kongrelerinde konuşacağı metni düzenlerken, devrimlerin ilk kilometre taşlarında ona refakat eden hep Latife Hanım&#8217;dır.</p>
<p>                Bugün dahi, aradan geçen onca yıla rağmen bize o yıllardan miras kalan bazı dertleri Latife Hanım Paşa&#8217;ya söylemekte tereddüt etmez. Devrimle kılık kıyafeti, başörtüsünü, eğitim öğretimi halledeceğine inanan Paşa&#8217;ya ilk uyarı Latife Hanım&#8217;dan gelir. Paşa&#8217;nın aksine O, devrimi değil evrimi savunur. Emir ile demir kesilse de, emir ile bir kadının başının açılamayacağını savunur. Gerekirse herkesle tek tek konuşarak ikna etmek taraftarıdır ama Paşa&#8217;nın bu kadar uzun zamana tahammülü yoktur.</p>
<p>                Yine de tek sorun içki masası değildir o günlerde. Lozan Antlaşması neticelenmemiştir, Hatay Meselesinin halline yıllar vardır, isyanlar uç vermeye başlamıştır ve Kuvvacı-İttihatçı çatışması da alttan alta devam etmektedir. Padişahlığın ilgası ve Cumhuriyetin kuruluşunda sıkıntı iyice su yüzüne çıkar: 286 Milletvekilinin 128 tanesi durumu protesto ederek oturuma katılmaz. Latife Hanım sürece müdahil olur ve Rauf Orbay, Adnan Adıvar, Kazım Karabekir gibi Paşa&#8217;yla ters düşen eski silah arkadaşları arasında bir mekik diplomasisi uygular.</p>
<p>                Bütün bunlardan da önemli olan ve öldürüldü mü, intihar mı etti sorusu bugün bile cevabını bulamamış olan bir Fikriye Hanım gerçeği vardır.</p>
<p> Bunlar belki Paşa&#8217;yı çok meşgul ediyordu ama Latife Hanım&#8217;ın da annesine anlattığı kendi gündemi vardı. Annesiyle dertleşirken şöyle diyordu: <em>&#8221; Bütün bir gece arkadaşlarıyla içiyorlar. O kadar içkiden sonra da bize paylaşacak bir şey kalmıyor&#8221;.</em> İrili ufaklı birçok darbeyle hasar alan evlilik gemisi yalpalayarak da olsa o günlere gelmiştir ama geminin alabora olması için basit bir sebep yeter.</p>
<p>O gece köşkte kalabalık bir davetli grubu vardır. Yabancı ülkelerin temsilcileri, devlet adamları, askerler hoş sohbet bir ortamda yiyip içmekteler ve gecenin tadını çıkarmaktalardır. Paşa, Latife Hanım&#8217;dan piyano çalmasını ister ama ret cevabı alır. Paşa buna kızsa da belli etmez ve başkasının çalmasını ister. Neticede çalınır da ama Latife Hanım, eserin yanlış çalındığını iddia ederek hiçbir şey anlamadığını söyleyince Paşa köpürerek: <em>&#8220;Hanımefendi, buradakilerin hepsi anladı ama siz anlamadınız&#8221;</em> der. Latife Hanım bu lafın altında kalacak bir kadın değildir ve tepkisini yelpazesiyle eline sertçe vurarak gösterir. Ne çare ki eli kesilir ve kanamaya başlar. İş, şirazesinden çıkmak üzeredir. Bu tepkiye kızan Paşa vurmak için elini kaldırır, korunmak için gayri ihtiyari olarak Latife Hanım&#8217;da elini kaldırınca Paşa&#8217;nın yüzü çizilir ve Latife Hanım&#8217;ın kesilen elindeki kan yüzüne bulaşır.</p>
<p>Herkesin gözü önünde cereyan eden bu olayla yollar kesin olarak ayrılır. Paşa evi terk eder, Latife Hanım da eşyalarını toplamaya başlar, ertesi gün de Salih Bozok&#8217;la beraber İzmir&#8217;e hareket eder. Daha sonraki süreçte tüm yakın arkadaşlar araya girmek ister ama gerek Şeyh Sait İsyanı, gerekse İzmir Suikastı sebebiyle Paşa hemen tüm arkadaşlarıyla yolları ayırmıştır. Buna, &#8220;memleket içki masasından yönetilemez&#8221; diyen İsmet İnönü de dâhildir. İnönü ve Paşa arasındaki kırgınlık o boyuta gelir ki Paşa öldüğünde İnönü İstanbul&#8217;a gelmediği gibi, Paşa&#8217;nın sağlığında yakın çevresi tarafından ‘en sevmediği bina&#8217; olarak bilinen Etnografya Müzesine kaldırılmasına ses etmez.</p>
<p>Latife Hanım ayrılığın ardından bir anlamda inzivaya çekilir. İzmir&#8217;i terkeden aile İstanbul&#8217;a yerleşir ve Latife Hanım&#8217;a bir köşk alınır. Latife Hanım köşkte fazla oturamaz çünkü köşkü ısıtmak zordur. Kendisinin Mustafa Kemal&#8217;in eski eşi olduğu bilgisiyle ilave kömür isteğine de ilginç bir cevap alır: <em>&#8220;Ne yapalım yani! Herkes gibi o da sırasını bekleyecek&#8221;.</em> Mecburen köşk terkedilir ve Harbiye&#8217;deki mütevazı daireye taşınılır.</p>
<p>Boşanma olayı sadece Latife Hanım&#8217;ı yıpratmamaktadır. Latife Hanım&#8217;ın babası Muammer Bey&#8217;e adeta nefes aldırılmamaktadır. Kazandığı ihaleler bile kendisine verilmeyen Muammer Bey durumu bir mektupla Köşk&#8217;e bildirir: <em>&#8220;Bize yaşam hakkı tanınmayacaksa memleketi terk edelim!&#8221;</em></p>
<p>Ailenin bir standardı vardır ve Muammer Bey aileyi bu seviyenin altına indirmemekte kararlıdır. Devamlı mülk satarak bu standardı koruma yoluna giderler. Fakat kılıçlar çekilmiştir ve Muammer Bey dillere pelesenk olan ve kuşaklar boyunca aktarılan o sözünü söyler: <em>&#8220;Biz mal sahibiyiz, para sahibi değiliz. Varsın bize iş yaptırmasınlar. Allah&#8217;a şükür bazıları gibi sonradan görme hiç değiliz&#8230;&#8221;</em></p>
<p>30&#8242;lu yıllar Latife Hanım&#8217;a yaramaz. Önce iki kardeşini sonra da Paşa&#8217;yı kaybeder. Paşa&#8217;nın sağlığında zaten verem olmuş ve onun tavsiyesiyle Prag&#8217;a gitmiştir. Üst üste gelen üç ölümden sonra da kansere yakalanır ve 1976 yılında ölür.</p>
<p>Paşa&#8217;ya verdiği söz üzerine anılarını yazmayan ve anlatmayan Latife Hanım&#8217;da, halefi Fikriye Hanım gibi resmi tarih tarafından yasaklılar kapsamındadır. Her iki kadın da, ne Atatürk&#8217;ün evlatlığı Ülkü Adatepe kadar ne de ilk kadın pilotumuz Sabiha Gökçen kadar ilgi görmemişlerdir bahse konu tarih tarafından.</p>
<p>En kötüsü de Fikriye Hanım&#8217;ın durumudur; Çankaya&#8217;nın duvaksız gelini Fikriye Hanım&#8217;ın gömüldüğü yeri kitabın anlatımıyla size tarif edersem durumu daha iyi anlarsınız: <strong><em>&#8220;Çankaya&#8217;ya çıkan yolun başındaki derenin kenarında bulunan söğüt ağacının dibi&#8230;&#8221;</em></strong></p>
<p>Atatürk&#8217;ün bir insan olduğuna inananlardansanız, yeğeninin yazdığı ‘Teyzem Latife&#8217; adlı kitabı hararetle tavsiye ederim. Zaaflarıyla, fırtınalı ilişkileriyle, dostlukları ve ihtirasıyla bir Atatürk&#8217;ü okuyacak ve şaşıracaksınız.</p>
<p>Yok, iddianız daha üst makamlarsa da okuyun derim ben. En azından titremeniz ve kendinize gelmeniz için bir sebep olur.<a name="_GoBack"></a> </p>
<p> </p>
<p>… E-kitap okumak için…</p>
<p><strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_3.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Kitap tanıtan kitap 3</span></a></strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_3.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><img class="alignright size-full wp-image-20626" title="ktk3_kapak" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/02/ktk3_kapak.jpg" alt="" width="142" height="191" /></span></a>Heinrich Böll, Sadık Yalsızuçanlar, Jean-Paul Sartre, Leyla İpekçi, Samuel Beckett, Peyami Safa, Immanuel Wallerstein, Marilyn Monroe veya Baudelaire… İnsanları birleştiren, zaman ve mekân engellerini ortadan kaldıran bir eylem yazmak… ve tabi okumak. Farklı ülkelerde yaşamış, farklı kaygılarla yazmış olsalar da bütün yazarlar bir iz bırakmak, günü gelince başka insanlarca okunmak isterler. Evet… Yazmak vermektir. Kitap tanıtan kitaplarımızın üçüncüsünü ilginize sunuyoruz. <a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_3.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></a> </p>
<p> </p>
<p> </p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_2.pdf" target="_blank"><strong><img class="alignright size-medium wp-image-18278" title="kitap_tanitan_kitap_2" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/08/kitap_tanitan_kitap_2.jpg" alt="" width="126" height="184" /><span style="color: #0066cc;">Kitap Tanıtan Kitap 2</span></strong><span style="color: #0066cc;"> </span></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_1.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Kitap tanıtan Kitapların birincisi</span></a> kadar sevildi, o kadar çok ilgi gördü ki ikincisini yayınlamak için sabırsızlanıyorduk. Yeniden 44 kitap tanıtımıyla geliyoruz karşınıza: Dostoyevski, Sezai Karakoç, Yıldız Ramazanoğlu, Jean Paul Sartre, Amin Maalouf, Taha Akyol, Hasan Cemal, Ali Şeriati, William C. Chittick, Alain Touraine, Muhyiddin İbn Arabi Hazretleri… Farklı asırlar, farklı coğrafyalar, farklı konularla dergi tadında bir kitap… Ortak olan tek şey İnsan belki de? İnsan’ın iç dünyasındaki saklı hazineleri paylaşma muradı…<a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_2.pdf" target="_blank"><strong><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></strong></a> </p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_1.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Kitap Tanıtan Kitap 1</span></a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/11/kitap-tanitan-kitap2.jpg"><span style="color: #0066cc;"><img class="alignleft size-full wp-image-13292" title="kitap-tanitan-kitap2" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/11/kitap-tanitan-kitap2.jpg" alt="" width="106" height="152" /></span></a>Kitap okumak… Jean Paul Sartre, Nazan Bekiroğlu, Toshihiko Izutsu, Henri Bergson, Mustafa Kutlu, Dostoyevski, Elif Şafak, Clausewitz, Sadık Yalsızuçanlar, Alber Camus ile sohbet etmek… <strong>Suyun resmine bakmakla yetinmeyen, su içmek isteyenler için var kitaplar. </strong>Mesnevî var, El-Munkızü Min-ad-dalâl, Kitab Keşf al Mânâ, Er-Risâletü’t-tevhîd var.  Elinizdeki bu kitap Derin Düşünce yazarlarının seçtiği kitapların tanıtımlarını içeriyor. Bizdeki yansımalarını, eserlerin ve yazarların bıraktığı izleri. Farklı konularda 44 kitap, 170 sayfa. Zaman’a ayıracak vakti olanlar için… <a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_1.pdf" target="_blank"><strong><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></strong></a> </p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2012/03/14/latife-hanim-ve-pasa-3/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2012/03/14/latife-hanim-ve-pasa-3/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Latife Hanım ve Paşa-2</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2012/03/07/latife-hanim-ve-pasa-2/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2012/03/07/latife-hanim-ve-pasa-2/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 07 Mar 2012 16:16:29 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Konuk Yazar</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Kadın]]></category>

		<category><![CDATA[Kemalizm]]></category>

		<category><![CDATA[Kitap Tanıtımı]]></category>

		<category><![CDATA[Resmî Tarih]]></category>

		<category><![CDATA[atatürkçülük]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=20989</guid>
		<description><![CDATA[İbrahim Becer
Birinci bölüm
İzmir&#8217;de ev hapsiyle geçen meşakkatli günlerin ardından güneş, Latife Hanım için Belkahve&#8217;den doğmak üzeredir. Tarih 10 Eylül 1922&#8242;dir ve Mustafa Kemal ordunun başında İzmir&#8217;e girmek üzeredir. Yanındaki yaverine şehri işgal eden Yunan Komutanının bu manzaraya bakarak rakı içip içmediğini sorar. ‘hayır&#8217; yanıtını alınca gülerek, ‘o zaman ne diye almak istemiş İzmir&#8217;i&#8221; der. Olağan [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/03/latife-hanim-ataturk.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-20990" title="latife-hanim-ataturk" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/03/latife-hanim-ataturk.jpg" alt="" width="217" height="284" /></a>İbrahim Becer</em></strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/2012/03/04/latife-hanim-ve-pasa/" target="_blank">Birinci bölüm</a></p>
<p>İzmir&#8217;de ev hapsiyle geçen meşakkatli günlerin ardından güneş, Latife Hanım için Belkahve&#8217;den doğmak üzeredir. Tarih 10 Eylül 1922&#8242;dir ve Mustafa Kemal ordunun başında İzmir&#8217;e girmek üzeredir. Yanındaki yaverine şehri işgal eden Yunan Komutanının bu manzaraya bakarak rakı içip içmediğini sorar. ‘hayır&#8217; yanıtını alınca gülerek, ‘o zaman ne diye almak istemiş İzmir&#8217;i&#8221; der. Olağan şüpheli listesinin en başındaki ismin Sakallı Nurettin Paşa olduğu İzmir yangını daha çıkmamıştır. Körfezde İngiliz ve Fransız gemilerine iltica etmiş Rumlar ve azınlıklar gemilerin içinde bekleşmektedir ve Mustafa Kemal yavaş yavaş şehre girer.</p>
<p>Latife Hanım&#8217;ın bir adağı vardır o meşakkatli günlerde; İzmir&#8217;i kurtaran <span id="more-20989"></span> komutanla evlenecektir. Mustafa Kemal&#8217;inse böyle bir adaktan ziyade başka bir derdi vardır; kalacak bir yere ihtiyaç duymaktadır. O zamanların İzmir&#8217;inde köşk yapmak isteyen zenginler ilginç bir yol takip ederlermiş. Şehrin değişik yerlerine ciğerler asılır ve en geç kokan ciğerin bulunduğu yerin en havadar olduğu düşüncesiyle köşk de o muhite yapılırmış. Uşşakizade&#8217;lerin Göztepe&#8217;deki köşkü de bu minval üzerine yapılmış, çok büyük olmayan ama İzmir&#8217;in en iyi, en havadar köşklerinden biri olması hasebiyle Mustafa Kemal&#8217;in beğenisine mazhar olur. </p>
<p>  Latife Hanım&#8217;a burada kısa bir es verelim ve ikinci öznemiz Mustafa Kemal&#8217;i gayri resmi olarak yakından tanıyalım. Mustafa Kemal&#8217;in hayatına giren kadınlar anlatılırken tüm hikâye Latife ve Fikriye Hanımlar ekseninde yürüse de kendisinin ilk hayal kırıklığı olan Sabiha Sultan&#8217;a kimse ilgi göstermez. Sabiha Sultansa Vahdettin&#8217;in kızıdır. Vahdettin, genç Mustafa Kemal&#8217;i ordunun en başına geçirmese de yanından hiç ayırmaz. Almanya ve Avusturya&#8217;ya yaptığı ziyaretlerde bile yanı başındaki yaver kendisidir. Fakat bu evliliğe sıcak da bakmaz. Çünkü önünde Enver Paşa gibi kötü bir örnek vardır ve aynı hatayı ikinci defa yapmak istememektedir Padişah. Enver Paşa&#8217;da saray damadıdır ve sırtını saraya dayadıktan sonra çok güçlendiğini bilmektedir. Osmanlı, İttihatçılardan yaka silkmiştir artık.</p>
<p>                Neyse ki işler Vahdettin&#8217;in onayına kalacak düzeye erişmez ve Sabiha Sultan genç Mustafa Kemal&#8217;i reddederek, bir başka saraylı Ömer Faruk Bey&#8217;i seçer. Mustafa Kemal bunu hiç unutmayacak ve kendisine destek için bin bir güçlükle Anadolu&#8217;ya geçmeye çalışan Ömer Faruk Bey&#8217;i İnegöl&#8217;den <em>&#8220;lüzumu yoktur&#8221;</em> diyerek geri gönderecektir.</p>
<p>                Anadolu&#8217;ya çıkışıysa rahmetli Bülent Ecevit&#8217;i doğrular niteliktedir Mustafa Kemal&#8217;in. Hatırlarsanız kendisi de ölmeden önce, &#8220;Vahdettin hain değildi&#8221; deyince kıyametler kopmuştu. Üstü elmaslarla kaplı enfiye kutusu ve şahsi atlarını satarak Mustafa Kemal&#8217;i Samsun&#8217;a yola koyarken kendisinden tek söz alıyor: <em>&#8220;Vatanı ve hilafeti kurtarmak&#8221;.</em> Vatan kurtuluyor kurtulmasına ama Osmanlı Ailesi &#8216;de yediden yetmişe kurtulan vatandan sürülüyor. Sanılanın aksine Bandırma Vapuru da kırık dökük bir mezbelelik değildir. Mustafa Kemal&#8217;in kütüphanecisi olan Nuri Ulusu&#8217;nun babası aynı zamanda Bandırma Vapurunun da kaptanıdır ve böyle bir şeyden hiç bahsetmez.</p>
<p>                Tarihte her olay iki kere sergilenirmiş; ilkinde komedi, ikincisinde trajedi. Vahdettin&#8217;in Kemal Atatürk&#8217;ten ilk isteğiyse daha değişiktir. Kendisini bu olaydan önce Arabistan&#8217;a gönderir ve &#8220;canı pahasına oraları tutmasını&#8221; ister. O da gider gitmesine de Halep&#8217;te kabakulak olur, yataklara düşer. Öleceğini hisseden Mustafa Kemal anavatandan kayıtsız şartsız iki kişinin gelmesini ister: annesi Zübeyde Hanım ve Abdürrahim adında bir oğlan çocuğu. Yakın zamanda Reha Muhtar&#8217;ın da köşesinde bahsettiği Abdürrahim Tunçak&#8217;ı, Mustafa Kemal ölünceye kadar yanı başından ayırmaz. İstanbul&#8217;un işgali yıllarında dahi Çanakkale&#8217;den tanıyıp, güvendiği çavuşuna emanet ettiği Abdürrahim kendi ifadesine göre Diyarbakır&#8217;dan aldığı evlatlığı, söylentiye göre de Fikriye Hanım ve Mustafa Kemal&#8217;in yegane evladıdır.</p>
<p>                1998&#8242;de vefat eden Abdürrahim&#8217;in verdiği tek röportajındaysa, çocuklukla ilgili hatırladığı en eski hatıraları Mustafa Kemal&#8217;in Akaretler &#8216;deki evidir. Kendisine sorulan, &#8220;Mustafa Kemal&#8217;in oğlu musun&#8221; sorusuna da, &#8220;bazı şeyler benimle mezara gidecektir&#8221; demiştir. Meraklısı Google&#8217;dan Abdürrahim Tunçak yazarak şaşırtıcı benzerliği görebilir.</p>
<p>                O zamanın şartlarında kabakulak hastalığı orta yaşlardaki bir erkeği her zaman öldüremese de kalıcı bir araz bırakmaktadır: <em>Kısırlık</em>. Ağır kabakulağa yakalanan Mustafa Kemal aynı zamanda da böbrek ağrılarından mustariptir ve bu hastalık onun geleceğini de etkileyecektir. Hüsrev Gerede ve Hasan Rıza Soyak&#8217;a <em>&#8220;benim çocuğum olmaz&#8221;</em> demesinin sebebi budur.</p>
<p>                Kitabın anlatımıyla, Mustafa Kemal&#8217;in hayatına üç kadın giriyor: İlki reddediyor, ikincisi intihar ediyor veya öldürülüyor, üçüncüsü de boşanıyor.</p>
<p>                Tekrar İzmir&#8217;e, 10 Eylül 1922&#8242;ye dönüyoruz&#8230;</p>
<p>                Latife Hanım ve Mustafa Kemal&#8217;in başlarına gelen ilk bakışta aşktır. Köşkte birbirlerini görür görmez âşık olan bu ikili dört gün boyunca konuşurlar ve yeni kurulacak Türkiye&#8217;nin temelleri de bir anlamda orada atılır. Çünkü Latife Hanım, gerçek anlamda bir entelektüeldir ve fikirleriyle Mustafa Kemal&#8217;in rol model olarak gördüğü bir kadındır.</p>
<p>Fakat evlilik kararı özellikle Mustafa Kemal için o kadar da kolay alınmaz. Harem hayatı artık gerilerde kalmıştır. Hoş, harem hayatı halen geçerli olsa da Latife Hanım&#8217;ı buna ikna etmek hemen hemen imkânsızdır. Mustafa Kemal&#8217;in kafasındaki aile mefhumu tek eşliliğe dayandığı için, nikâhla bağlanmak fikri düşündürmektedir Paşa&#8217;yı. İlk önce birlikte olmayı teklif eder ama Latife Hanım tereddütsüz reddeder. Mustafa Kemal&#8217;in ikinci teklifi dini nikâh kıymaktır ama Latife Hanım, &#8220;babasının burada olmadığını öne sürerek&#8221; bunu da reddeder. İzmir Fatihinin reddedilmeye tahammülü yoktur ve Latife Hanım&#8217;a masum bir öpücük kondurmaya kalkınca kıyamet kopar. Latife Hanım masadaki silahı kaptığı gibi havaya üç el ateş eder ve Mustafa Kemal&#8217;e hitaben: &#8220;<em>Paşam, dördüncüyü kendime sıkarım, çünkü bu memleketin size ihtiyacı var&#8221; </em>der. Silah sesine koşan Topal Osman&#8217;ın adamlarını yatıştırmak işi de Rumeli şivesiyle Mustafa Kemal&#8217;e düşer: <em>&#8220;Endişeye mahal yoktur çucuklarım, Hanımefendi silah kullanmaktaki hünerini bana gösterdi&#8221;</em> der ve bir müddet sonra İzmir&#8217;den ayrılır.</p>
<p>                Peki, tarafların tarafları diyebileceğimiz yakınlar bu evliliğe nasıl bakıyorlardı? Zübeyde ve Makbule Hanımlar akrabaları olduğu halde Fikriye&#8217;yi hiç sevmiyorlardı. Hatta Zübeyde Hanım, Latife Hanım&#8217;ın haberini alır almaz apar topar, bir askerin mihmandarlığında İzmir&#8217;e gidiyor. Bu arada Zübeyde Hanım&#8217;ın gözlerinde ve ayaklarında ileri derecede rahatsızlık olduğunu belirtelim. Müstakbel geliniyle İzmir&#8217;de buluşan Zübeyde Hanım aradığı gelini nihayet bulmuştur. Kılıç Ali&#8217;nin şehadetiyle, tereddüt etmeden Mustafa Kemal&#8217;e vasiyetini bildirir: <em>&#8220;Latife Hanım&#8217;ı kendisine eş olarak alacaktır. Eğer Fikriye Hanım&#8217;ı alırsa kendisine sütünü helâl etmediği gibi ahirette de iki eli yakasındadır.&#8221;</em>        Mustafa Kemal annesinin cenazesine katılmaz ama vasiyetini de hakkıyla yerine getirir ve annesinin kırkı çıkmadan, ölümünün on dördüncü günü Latife Hanım&#8217;la evlenir. &#8220;Kırkı çıksaydı hiç olmazsa&#8230;&#8221; tarzındaki münasebetsiz söylentileri bastırma işi de Latife Hanım&#8217;a düşer<em>: &#8220;Son anlarında eli, elimdeydi ve tek isteği bu evliliğin bir an önce tesis edilmesiydi. Vasiyetini yerine getirmenin huzuru içindeyiz&#8230;&#8221;</em></p>
<p>                Kız tarafındaysa daha soğukkanlı bir kabulleniş söz konusudur. Bu evliliğe en başından bu yana karşı çıkan tek isim Latife Hanım&#8217;ın babası Muammer Bey&#8217;dir. Muammer Bey belki Mustafa Kemal&#8217;i çok iyi tanımamaktadır ama kızını avucunun içi gibi bilmektedir. Kısa bir istihbaratın ardından şüphelerinde haklı olduğunu anlar. Kızı Latife, Mustafa Kemal&#8217;in dişi versiyonudur. Latife Hanım ne kadar dediğim dedik, inatçı, lafının üzerine laf gelmesini istemeyen, zor ikna edilebilen bir mizaca sahipse müstakbel kocası da aynı mizaçtadır. İkisi de gerekirse kırılabilen ama asla eğilmeyen kişiliklerdir ve bu evliliğin yürümesi imkânsızdır.</p>
<p>                Muammer Bey açısından tek sorun bu da değildi; Kendisi Fi<a name="_GoBack"></a>kriye Hanım&#8217;ın varlığını öğrenmekle kalmamış aynı zamanda ileri derecede verem olduğu bilgisine de ulaşmıştı. Muammer Bey büyük oranda işin etik tarafını da düşünüyordu. Bunun dışında ikili arasında 18 yaş fark vardı. Başka bir deyişle damat ve kayınpeder yaşıttı.</p>
<p>                Tüm bunlar yetmezmiş gibi Mustafa Kemal&#8217;in asker geçmişi de Muammer Bey&#8217;i düşündürmektedir. Hayatı boyunca etrafına emirler vermiş bir Mustafa Kemal ve hayatı boyunca kimseden emir almamış hatta çağına göre ileri derecede bir feminist olan kızı vardı. Kızının, etrafı askerlerle ve devlet adamlarıyla çevrili kocasına nasıl ulaşacağı onun için kocaman bir soru işaretiydi ve tarih Muammer Bey&#8217;i haklı çıkaracaktı. Kızını kararından döndürmek için önünde diz çöker ama başarılı olamaz.</p>
<p>                Adım adım evliliğe gidilmektedir&#8230;</p>
<p> </p>
<p>&#8230; E-kitap okumak için&#8230;</p>
<p><strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_3.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Kitap tanıtan kitap 3</span></a></strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_3.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><img class="alignright size-full wp-image-20626" title="ktk3_kapak" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/02/ktk3_kapak.jpg" alt="" width="142" height="191" /></span></a>Heinrich Böll, Sadık Yalsızuçanlar, Jean-Paul Sartre, Leyla İpekçi, Samuel Beckett, Peyami Safa, Immanuel Wallerstein, Marilyn Monroe veya Baudelaire… İnsanları birleştiren, zaman ve mekân engellerini ortadan kaldıran bir eylem yazmak… ve tabi okumak. Farklı ülkelerde yaşamış, farklı kaygılarla yazmış olsalar da bütün yazarlar bir iz bırakmak, günü gelince başka insanlarca okunmak isterler. Evet… Yazmak vermektir. Kitap tanıtan kitaplarımızın üçüncüsünü ilginize sunuyoruz. <a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_3.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></a> </p>
<p> </p>
<p> </p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_2.pdf" target="_blank"><strong><img class="alignright size-medium wp-image-18278" title="kitap_tanitan_kitap_2" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/08/kitap_tanitan_kitap_2.jpg" alt="" width="126" height="184" /><span style="color: #0066cc;">Kitap Tanıtan Kitap 2</span></strong><span style="color: #0066cc;"> </span></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_1.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Kitap tanıtan Kitapların birincisi</span></a> kadar sevildi, o kadar çok ilgi gördü ki ikincisini yayınlamak için sabırsızlanıyorduk. Yeniden 44 kitap tanıtımıyla geliyoruz karşınıza: Dostoyevski, Sezai Karakoç, Yıldız Ramazanoğlu, Jean Paul Sartre, Amin Maalouf, Taha Akyol, Hasan Cemal, Ali Şeriati, William C. Chittick, Alain Touraine, Muhyiddin İbn Arabi Hazretleri… Farklı asırlar, farklı coğrafyalar, farklı konularla dergi tadında bir kitap… Ortak olan tek şey İnsan belki de? İnsan’ın iç dünyasındaki saklı hazineleri paylaşma muradı…<a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_2.pdf" target="_blank"><strong><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></strong></a> </p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_1.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Kitap Tanıtan Kitap 1</span></a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/11/kitap-tanitan-kitap2.jpg"><span style="color: #0066cc;"><img class="alignleft size-full wp-image-13292" title="kitap-tanitan-kitap2" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/11/kitap-tanitan-kitap2.jpg" alt="" width="106" height="152" /></span></a>Kitap okumak… Jean Paul Sartre, Nazan Bekiroğlu, Toshihiko Izutsu, Henri Bergson, Mustafa Kutlu, Dostoyevski, Elif Şafak, Clausewitz, Sadık Yalsızuçanlar, Alber Camus ile sohbet etmek… <strong>Suyun resmine bakmakla yetinmeyen, su içmek isteyenler için var kitaplar. </strong>Mesnevî var, El-Munkızü Min-ad-dalâl, Kitab Keşf al Mânâ, Er-Risâletü’t-tevhîd var.  Elinizdeki bu kitap Derin Düşünce yazarlarının seçtiği kitapların tanıtımlarını içeriyor. Bizdeki yansımalarını, eserlerin ve yazarların bıraktığı izleri. Farklı konularda 44 kitap, 170 sayfa. Zaman’a ayıracak vakti olanlar için… <a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_1.pdf" target="_blank"><strong><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></strong></a> </p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2012/03/07/latife-hanim-ve-pasa-2/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2012/03/07/latife-hanim-ve-pasa-2/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Latife Hanım ve Paşa-1</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2012/03/04/latife-hanim-ve-pasa/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2012/03/04/latife-hanim-ve-pasa/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 04 Mar 2012 17:11:55 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Konuk Yazar</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Kadın]]></category>

		<category><![CDATA[Kemalizm]]></category>

		<category><![CDATA[Kitap Tanıtımı]]></category>

		<category><![CDATA[Resmî Tarih]]></category>

		<category><![CDATA[atatürkçülük]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=20938</guid>
		<description><![CDATA[İbrahim Becer
Size bir kadını yeğeninin anlatımıyla tanıtacağım. Kahramanımız Atatürk&#8217;ün eşi Latife Hanımefendi. Bizim tarihimiz bildiğiniz üzere Atatürk ve onun silah, sofra arkadaşlarıyla mahdut bir tarihtir aynı zamanda. Kişisel eğitimim süresince inkılap kitaplarında izine rastlayamadığımız bu kadının hikâyesinin anlatıldığı, &#8220;Teyzem Latife&#8221; adlı son zamanların en iyi anı kitabının mihmandarlığında o devri biraz yakından tanıyalım isterseniz.
Latife Hanım, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/03/teyzem_latife.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-20939" title="teyzem_latife" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/03/teyzem_latife.jpg" alt="" width="148" height="239" /></a>İbrahim Becer</em></strong></p>
<p>Size bir kadını yeğeninin anlatımıyla tanıtacağım. Kahramanımız Atatürk&#8217;ün eşi Latife Hanımefendi. Bizim tarihimiz bildiğiniz üzere Atatürk ve onun silah, sofra arkadaşlarıyla mahdut bir tarihtir aynı zamanda. Kişisel eğitimim süresince inkılap kitaplarında izine rastlayamadığımız bu kadının hikâyesinin anlatıldığı, &#8220;Teyzem Latife&#8221; adlı son zamanların en iyi anı kitabının mihmandarlığında o devri biraz yakından tanıyalım isterseniz.</p>
<p>Latife Hanım, İzmirli Uşşakizade ailesinin en büyük evladıdır. Kendinden sonra dünyaya gelen iki erkek kardeşiyle büyümesine rağmen kendini asla ezdirmeyen, sert mizaçlı bir karakter olarak çıkıyor karşımıza. Toplamda altı kardeş olan Latife Hanım&#8217;lar ailenin ekonomik düzeyinin getirdiği rahatlıkla çok mutlu bir çocukluk geçirirler. Ailenin ekonomik parametrelerini daha iyi anlayabilmek için burada bir es verelim.</p>
<p>Latife Hanım&#8217;ın annesi olan Adeviye Hanım&#8217;a babası Sadık Bey çeyiz olarak bir han vermiştir. Buna mukabil Latife Hanım&#8217;ın babası da kızına çeyiz olarak <span id="more-20938"></span>bir rivayete göre 7 katar deve, bir başka rivayete göreyse 7 vagon çeyiz vermiştir. Vagon ve deve hesabı yerine o zamanın hesabıyla bu çeyizin maddi değerinin 600 bin dolara tekabül ettiği de söylenebilir. Uşşakizade ailesinin ayrıca şöyle bir huyu da var; ailenin her ferdi var olan servetle tatmin olmaktan ziyade kendi servetini ortaya çıkaran bir kafa yapısına sahip.</p>
<p>Burada kısa bir anekdot: Eski İzmir, Aydın fotoğraflarını inceleme şansına sahip olduysanız arka planda deve kervanları dikkatinizi çekmiştir. Bu işin esrarını çözmek de bu kitap sayesinde nasip oldu bu fakire. İzmir-Aydın tren yolu malum olduğu üzere İngilizler tarafından yapılmıştır. İngilizler bu hattı yaparlar yapmasına ama taşıma ücretlerini de fahiş bir fiyatla belirlerler. Ege&#8217;nin içlerinden gelen zeytin, incir gibi dönemin kıymetli gıdaları İzmir&#8217;e ulaşmakta bu yüzden sıkıntı çekmektedir. Ama asıl sıkıntıyı bir kişi daha çekmektedir: Latife Hanım&#8217;ın dedesi Sadık Bey. Çünkü Sadık Bey&#8217;in servetinin devamı ancak bu ürünlerin İzmir Limanına ulaşmasıyla mümkündür. Çünkü Sadık Bey özellikle yurt dışındaki borsalarda, o yıllarda bu ürünlerle güzel paralar kazanan bir girişimcidir aynı zamanda.</p>
<p>Hülasa, Sadık Bey bu tekelci zihniyete kızar ve demiryollarına karşı deve kervanlarıyla meydan okumakta tereddüt etmez. Bugün olduğu gibi o zaman için de garip bir durum ve İngilizler gülmektedir. Ama Sadık Bey sadece meydan okumamakta aynı zamanda tehdit de etmektedir İngilizleri: Eğer fiyatları aşağı çekmezlerse onları batıracağını söyler. Sadık Bey planını yapmıştır: Bir deve kervanı Uşak&#8217;tan yola çıkınca diğer kervan İzmir&#8217;de dama çökecektir. Sistem çalışmaya başlayınca iki yıl içinde İngilizler batma aşamasına gelir ve Sadık Bey&#8217;in kapısını çalarak &#8220;biz ettik, sen etme&#8221; demekle kalmaz ortaklık teklif ederler. Sadık Bey kendisi kabul etmez ama Latife Hanım&#8217;ın babası Muammer Bey&#8217;i işaret eder ve Aile İzmir-Aydın tren yoluna ortak olur.</p>
<p>Ailenin ekonomik durumunun zihninizde yer ettiğini düşünerek asıl öznemizle devam ediyorum. Latife Hanım fiziki olarak çok güzel bir cinsi latif midir, ya da Hasan Kaçan&#8217;ın deyimiyle soralım; kendileri yüzüne bakmaya doyamayacağın bir ay yüzlü müdür? Cevap Hayır ama işte aması var. O günün Türkiye&#8217;sinde Latife Hanım&#8217;dan çok daha güzel olan, Kemal Tahir&#8217;in Ballı Naciye karakterleri, Levanten güzelleri, Rus prensesleri olsa da Latife Hanım&#8217;ı onlardan ayıran çok büyük bir fark var: Latife Hanım&#8217;ım cv&#8217;si o devir için öyle böyle kalın değil. Latife Hanım ailenin maddi olanakları sayesinde mükemmel bir eğitim alıyor. 7 (yazıyla yedi) dili anadili düzeyinde konuşabiliyor, İngiltere&#8217;de başladığı eğitimini Sorbon&#8217;da Uluslararası Hukuk&#8217;la taçlandırıyor. Kendileri tam bir entelektüel. Babası mason olmasına rağmen ilkçağdan itibaren tüm düşünce sistemlerinde, ki buna dinler tarihi de dahil olmak üzere kadının yerini araştırıyor. Asıl varmak istediği nokta, &#8220;Müslüman Kadın nasıl olmalıdır?&#8221;. Bu konuda makaleler yazıyor. Yetmiyor yerel ölçekte çalışarak İttihat ve Terakki&#8217;ye özel önem atfediyor. Çıkardığı sonuç: İttihat ve Terakki, kadını özgürleştirmeden başarılı olamaz. Zamanının çok ilerisinde bir feminist bir bayandır Latife Hanım.</p>
<p>Burada yine kısa bir anekdot: Ailenin tüm bireyleri bir enstrümanı çok iyi derecede çalmaktadır. Latife Hanım&#8217;ın bir özelliği vardır; kendileri piyanoyu çok çok iyi çalmaktadır. Ondaki bu yeteneği gören Alman mürebbiyesi kendisinden Almanya&#8217;da sahneye çıkmasını ister. O devirde bir Türk kızının Almanya&#8217;da konser vermesi fikri Latife Hanım&#8217;ı ziyadesiyle heyecanlandırır ve konuyu babası Muammer Bey&#8217;e açar. Muammer Bey&#8217;se bu açılan kapıyı, &#8220;ben kızımı şano &#8216;ya (sahneye) çıkarmam&#8221; diyerek ebediyen kapar. Yıllar sonra Latife Hanım bunu anlatırken, &#8220;babam o gün beni şano&#8217;ya çıkarmadı ama Allah beni öyle bir şano&#8217;ya çıkardı ki bir daha da indirmedi&#8221; der.</p>
<p>Yine de Latife Hanım&#8217;ı tanımak için ailenin gücü, kendisinin entelektüel seviyesi, eğitim durumu yeterli değildir. Latife Hanım tüm bu özelliklerin verdiği özgüvenle çok cesur ve gözü kara bir kadındır aynı zamanda. İzmir işgal edildiği yıl kendisi yurt dışındadır ama aile İzmir&#8217;de ikamet etmektedir. İşgal güçleri, daha önce bir dönem belediye başkanlığı yapmış olan Muammer Bey&#8217;den yine başkanlığı almasını isteseler de kendileri kabul etmez. İşgal güçleri de aileye rahat vermeyince masonluktan gelen itibarını kullanan Muammer Bey, bir eksikle kapağı Marsilya&#8217;ya atar. Büyük Hanım rahatsızlığı dolayısıyla kaçamamıştır. Bir süre sonra haber gelir ki Büyük Hanım yani Latife Hanım&#8217;ın babaanneleri rahatsızlanmıştır. Aile İzmir&#8217;e döndüğü anda tutuklanacaktır ama birinin dönmesi gerekmektedir. Latife Hanım gönüllü olsa da ilk başlarda bu fikir pek kabul görmez. Oysaki Latife Hanım, topuklarını yere sert sert basarak yürüyen, kararlı, inatçı, kendinden emin bir karakterdir ve bu kararında sebat eder. Tek başına İzmir&#8217;e babaannesinin yanına dönecektir. Çare yine mason dostlardan bulunur ve Latife Hanım Fransa&#8217;nın şahsi koruması altında, adeta bir dokunulmazlık zırhına bürünerek işgal altındaki İzmir&#8217;e doğru yola revan olur.</p>
<p>Dönüşte İstanbul&#8217;a uğrayan Latife Hanım, Müdafaa-i Hukuk derneğinin de bazı gizli belgelerini alarak onların da kuryeliğini yapmayı kabul etmiştir. Ne çare ki, Fransızların şahsi garantörlüğüne rağmen Latife Hanım İzmir&#8217;de yakalanır ve gözaltına alınır. X-ray cihazları henüz tedavülde değildir ve çarşaflı Latife Hanım&#8217;ın üzerini aramak gerekmektedir. Tereddüt etmeden karşı çıkar ve &#8220;Siz, Müslüman bir kadının çarşafını çıkaramazsınız&#8221; der. İşgal güçleri, kendisini üç gün aç susuz nezarette bekletirler ama Fransa&#8217;ya rağmen daha fazlasını yapmaya güçleri yetmez ve serbest bırakmak mecburiyetinde kalırlar.</p>
<p>Latife Hanım artık İzmir&#8217;de babaannesinin başındadır&#8230;</p>
<p>Muhtemelen dört bölümde bitirmeyi planladığım yazımın ilk kısmı bu kadar. Bir sonraki bölümde Latife Hanım müstakbel kocası Mustafa Kemal&#8217;le karşılaşacak ve göreceksiniz çok ilginç bir evliliğe adım atacaklar. Belki de resmi tarihin yıllarca geçimsiz, kaprisli bir kadın olduğu için tu kaka ilan ettiği Latife Hanım&#8217;a hak vereceğiz. Muhtemelen Çankaya&#8217;da o zamanlar kurulan sofraları, masaları daha yakından göreceğiz&#8230;<a name="_GoBack"></a></p>
<p> </p>
<p> </p>
<p><strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_3.pdf" target="_blank">Kitap tanıtan kitap 3</a></strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_3.pdf" target="_blank"><img class="alignright size-full wp-image-20626" title="ktk3_kapak" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/02/ktk3_kapak.jpg" alt="" width="142" height="191" /></a>Heinrich Böll, Sadık Yalsızuçanlar, Jean-Paul Sartre, Leyla İpekçi, Samuel Beckett, Peyami Safa, Immanuel Wallerstein, Marilyn Monroe veya Baudelaire… İnsanları birleştiren, zaman ve mekân engellerini ortadan kaldıran bir eylem yazmak… ve tabi okumak. Farklı ülkelerde yaşamış, farklı kaygılarla yazmış olsalar da bütün yazarlar bir iz bırakmak, günü gelince başka insanlarca okunmak isterler. Evet… Yazmak vermektir. Kitap tanıtan kitaplarımızın üçüncüsünü ilginize sunuyoruz. <a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_3.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a> </p>
<p> </p>
<p> </p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_2.pdf" target="_blank"><strong><img class="alignright size-medium wp-image-18278" title="kitap_tanitan_kitap_2" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/08/kitap_tanitan_kitap_2.jpg" alt="" width="126" height="184" />Kitap Tanıtan Kitap 2</strong> </a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_1.pdf" target="_blank">Kitap tanıtan Kitapların birincisi</a> kadar sevildi, o kadar çok ilgi gördü ki ikincisini yayınlamak için sabırsızlanıyorduk. Yeniden 44 kitap tanıtımıyla geliyoruz karşınıza: Dostoyevski, Sezai Karakoç, Yıldız Ramazanoğlu, Jean Paul Sartre, Amin Maalouf, Taha Akyol, Hasan Cemal, Ali Şeriati, William C. Chittick, Alain Touraine, Muhyiddin İbn Arabi Hazretleri… Farklı asırlar, farklı coğrafyalar, farklı konularla dergi tadında bir kitap… Ortak olan tek şey İnsan belki de? İnsan’ın iç dünyasındaki saklı hazineleri paylaşma muradı…<a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_2.pdf" target="_blank"><strong>Buradan indirebilirsiniz.</strong></a> </p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_1.pdf" target="_blank">Kitap Tanıtan Kitap 1</a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/11/kitap-tanitan-kitap2.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-13292" title="kitap-tanitan-kitap2" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/11/kitap-tanitan-kitap2.jpg" alt="" width="106" height="152" /></a>Kitap okumak… Jean Paul Sartre, Nazan Bekiroğlu, Toshihiko Izutsu, Henri Bergson, Mustafa Kutlu, Dostoyevski, Elif Şafak, Clausewitz, Sadık Yalsızuçanlar, Alber Camus ile sohbet etmek… <strong>Suyun resmine bakmakla yetinmeyen, su içmek isteyenler için var kitaplar. </strong>Mesnevî var, El-Munkızü Min-ad-dalâl, Kitab Keşf al Mânâ, Er-Risâletü’t-tevhîd var.  Elinizdeki bu kitap Derin Düşünce yazarlarının seçtiği kitapların tanıtımlarını içeriyor. Bizdeki yansımalarını, eserlerin ve yazarların bıraktığı izleri. Farklı konularda 44 kitap, 170 sayfa. Zaman’a ayıracak vakti olanlar için… <a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_1.pdf" target="_blank"><strong>Buradan indirebilirsiniz.</strong></a> </p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2012/03/04/latife-hanim-ve-pasa/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2012/03/04/latife-hanim-ve-pasa/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>TÜSİAD kadınlara ne kadar saygı gösteriyor?</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2012/02/29/tusiad-kadinlara-ne-kadar-saygi-gosteriyor/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2012/02/29/tusiad-kadinlara-ne-kadar-saygi-gosteriyor/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 28 Feb 2012 23:54:47 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Katrin Baskiotis</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Kadın]]></category>

		<category><![CDATA[TÜSİAD]]></category>

		<category><![CDATA[İşçi Hakları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=20862</guid>
		<description><![CDATA[Sunuş: 4+4+4 tartışmasıyla yine gündeme geldi. Kızların okuması, kadınların toplumsal hayata, ekonomiye, siyasete daha çok katılması&#8230; Çağdaşlık, modernlik tartışmalarının eskimeyen konuları. İyi ama TÜSİAD camiası çalışan kadınlara ne kadar saygı gösteriyor? Kreş açıyor mu meselâ? Doğum izni, emzirme izni ne durumda? Yasanın mecbur ettiği minimum seviyenin üzerinde bir saygı gösteriliyor mu çalışan kadınlara? TÜSİAD camiasında [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="padding-left: 30px;"><em><strong><img class="alignright" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2008/07/20080718_derin_dusunce_org_calisan_kadin.gif" alt="" width="234" height="178" />Sunuş:</strong> 4+4+4 tartışmasıyla yine gündeme geldi. Kızların okuması, kadınların toplumsal hayata, ekonomiye, siyasete daha çok katılması&#8230; Çağdaşlık, modernlik tartışmalarının eskimeyen konuları. <strong>İyi ama TÜSİAD camiası çalışan kadınlara ne kadar saygı gösteriyor?</strong> Kreş açıyor mu meselâ? Doğum izni, emzirme izni ne durumda? Yasanın mecbur ettiği minimum seviyenin üzerinde bir saygı gösteriliyor mu çalışan kadınlara? <strong>TÜSİAD camiasında aynı işi yapan kadınların maaşı erkeklerin gerisinde mi yoksa eşit mi?</strong> Başörtülü kızlara ayrımcılık yapılıyor mu işe alırken? Sakın TÜSİAD gerici ve maço bir örgüt olmasın? 4 senedir eskimeyen bir makaleyi ilginize sunarım. (KB)</em></p>
<h1><a title="Permanent Link to TÜSİAD’ın İç Hastalıkları ve Kadınlar" rel="bookmark" href="http://www.derindusunce.org/2008/08/13/tusiadin-ic-hastaliklari-ve-kadinlar/"><span style="color: #000000;">TÜSİAD’ın İç Hastalıkları ve Kadınlar</span></a></h1>
<p class="postinfo">By <a title="Nurhayat Kızılkan tarafından yazılan yazılar" href="http://www.derindusunce.org/author/nurhayatkizilkan/">Nurhayat Kızılkan</a> on Ağu 13, 2008 in <a title="Kadın kategorisindeki tüm yazıları göster" rel="category tag" href="http://www.derindusunce.org/category/kadin/">Kadın</a>, <a title="TÜSİAD kategorisindeki tüm yazıları göster" rel="category tag" href="http://www.derindusunce.org/category/tusiad/">TÜSİAD</a>, <a title="vicdan kategorisindeki tüm yazıları göster" rel="category tag" href="http://www.derindusunce.org/category/vicdan/">vicdan</a> | <a title="Yazıyı düzenle" href="http://www.derindusunce.org/wp-admin/post.php?action=edit&amp;post=1389">Edit</a></p>
<div class="entry">
<p align="justify">Ekşi Sözlük’te “TÜSİAD’ın kızkardeşi” olarak tanımlanan KAGİDER’e onun sınıfsal temellerinden yaklaşarak bakmak çok acımasızlık olmaz mı diye düşünmüyor değilim ama ne var ki mevcut durum başkaca bir şans da tanımıyor insana maalesef. <strong>Yani kapitalist kadın patronlardan feminist iddialar ne derecede mümkün?</strong> Bu makale bu soruyu açmaya <span id="more-20862"></span>çalışan girizgah niteliğinde bir yazıdır.</p>
<p align="justify">KAGİDER “Türkiye’de Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliği” adlı bir raporu akademisyenlere mevcut durumu tesbit etmek ve çözüm önerisi araştırmak amacıyla sipariş etmiş. Fakat “ülkemizde çıkan yasalardan ziyade onun uygulanma güçlüklerinden” söz ettiğimiz bir aşamada <strong>KAGİDER mensuplarının sorun çözmeye <span style="text-decoration: underline;">önce kendi işletmelerine</span> çeki düzen vererek başlamaları gerekiyor.</strong></p>
<p align="justify">TÜSİAD bilindiği gibi üyeliğin işinsanları ile sınırlı olduğu, üyelerinin ve sektörlerinin çıkarlarını gözeten ve devlet üzerinde baskı oluşturmaya, kamu politikalarını etkilemeye, ve politika reformları yapmaya yönelik faaliyetleri olan bir dernektir. AB süreci ile başlayan fon akışı sayesinde kalifiye maaşlı eleman çalıştırabilen STKların sayısı son bir kaç yılda bu kadar artmazdan evvel düzenli geliri ve nitelikli elemanı olan olan nadir STKlardan biriydi. Devletin çok güçlü olması yüzünden STKların kendini toplumdan çok devlete-yakın konumlandırmaları sorunundan TÜSİAD da nasibini alıyordu. Devletin TÜSİAD gibi STKlarla güçlü bağları ve sürekli bir diyalogları mevcuttu, ancak insan hakları dernekleri gibi diğer STKlarla çok az hatta yok derecede bir diyaloga girmekteydi. Öte yandan bilindiği gibi Türkiye’de güçlü bir kadın hareketi ve kadın sorunu üzerine çalışan güçlü STKlar vardır ancak bu harekete diğer STKLardan fazla destek verildiği söylenemezdi. Özellikle Türk sermayedarlarının bu gibi faaliyetlere sıcak baktığına çok yakın bir zamana kadar şahit olmadık.Çünkü devlet tarafından tehtidkar bulunan herşeyden sermaye de uzak durdu. Bazı değerlerin değişmesi yönünde Sivil Toplumun ifade ve faaliyet özgürlüğünün devlet tarafından kısıtlanmasına ses çıkarmadılar. Dolayısıyla bu devletçi tutumlarıyla “muhafaza”etmeye zımnen destek verdiler. Ancak özellikle son onyılda büyük sermayede kadınların yönetimdeki aktif varlığının hissedilir derecede artması ile kadınlar da erkek egemen görünen büyük sermaye dünyasında varlıklarını hissettirir oldular. Bir önceki nesilde örneğin Koç ailesinde şirket yönetimlerinde varlık göstermeyen kız evlatlar, daha yeni kuşaklarda örneğin Sabancı’da yönetim konusunda yetiştirildiler ve aktif görevler almaya başladılar. Batı’da gelişen “sosyal sorumluluk” kavramının iş dünyasında prestij getiren önemini farkeden yeni kuşak bu sermayedar kadınların kadın sorunlarına ilgi duymaya ve bu sorunlara karşı projeler geliştirme fikrine ise 1999 depremi sonrası STK’ların toplumsal meşruiyetini geri kazanması ve AB süreci etkisiyle sıcak bakar olduları söylenebilir. Çünkü özellikle 1980 darbesi öncesi “anarşik” faaliyetlerin kaynağı olarak algılatılan sivil toplum faaliyetleri toplum nazarında, ve de sendikal faaliyetler sermayedarlar nazarında bir çeşit lanetlenmiş faaliyetlerdi.1980′den 2004′te kabul edilen yeni Dernekler Yasasına kadar 20 yıldan fazla süre boyunca STKlar devlet tarafından sıkı denetime tabi tutulmuşlardı. Örgütlenme özgürlüğü ve sivil toplum üzerinde büyük kısıtlamalar sözkonusuydu. Uluslararası olabilecek her şeyde örneğin uluslararası ağlara katılma, ortak projeler yürütme ve bağış kabul etmede büyük sıkıntılar vardı. Ayrıca toplumsal olarak da insanlar sevdiklerini örgütlü faaliyetlerden uzak tutmaya çalışıyorlardı. Ancak 1999 depreminden sonra yapılan yardım faaliyetleri ile Sivil Toplum, kendini toplum nazarında akladı ve “tehlikeli” olmaktan çıktı.  </p>
<p align="justify">Sınıf menfaatlerini koruyan kuruluşlar kategorisinde değerlendirilen TÜSİAD sadece ekonomik hayata değil, sosyal ve siyasi hayata da bir taraf olarak değişik zamanlarda müdehale eden ve bu müdehalesi ciddiye alınan bir kuruluş olmayı sürdürdü. Şimdi de aynı kuruluşun “kızkardeşi”nin yapıp ettikleri toplumda aynı derecede etkin olacağa benzer. Çünkü diğer sınıflardan, etnik gruplardan, felsefi bakışlardan kadınların oluşturduğu kadın kuruluşları çok büyük eforlar göstermelerine karşın medyada sınırlı bir şekilde yer alıyor ve KAGİDER kadınlarına kullanılan saygılı medya dili ile diğer feminist kurumların aktivitelerine uygulanan dil arasındaki çifte standart dikkati çekiyor. Ayrıca iki tür varlıklı kadının birbirine karıştırılmaması için belli bir dikkat de sarfediliyor. “Hayır kurumlarında” faaliyet gösteren “hamiyetseverler olarak ” “cemiyet faaliyeti” yürüten varlıklı kadınlar “cemiyet sayfalarında” okunmaya devam ederken, yeni nesil varlıklı kadın faaliyetleri için bu yeni kadınların nitelik farkıyla beraber bu yeni varlıklı kadın STK faaliyetlerine dair haberlerin gazetelerin daha nitelikli sayfalarında değerlendirilmeye başlandığı görülüyor.</p>
<p align="justify">Burada ayırd edilmesi gereken nokta bu tür üst sınıf kadın derneklerinin kimleri kadın saydığıdır. Çünkü “kurtarılmış Cumhuriyet kadını” konumlandırması sözkonusu ise bu tür bir üstten bakış ile “tabandaki” hangi kadınlara “dokunabilecekler”? Yani yine dönüp dolaşıp aynı soruna geliyoruz. Türkiye’yi homojen veya heterojen görme meselesi. Halbuki Türkiye’nin iki büyük turnusol kağıdı ve meselesi burada da geçerli ve sorular şunlar: TÜSİAD/KAGİDER’in kadınları diğer kadınları kadın sayıp haklarını korumaya karar vermek için hangi önkoşulları öne sürüyor? Yıllarca “canım hepimiz kadınız şimdi sırası değil” diyerek Kürt kadınların hem Kürt hem de kadın olmaktan gelen farklı ezilmişliğini gözardı eden Kadın Hareketi üyelerinin varlığı herkesin malumudur. Peki ya dindar kadınlar? Kadın denince içinde Kürt kadınların da bulunduğu, ülkedeki yetişkin kadınların %64′ünü ilgilendiren Başörtüsü Meselesine “gereksiz bir tartışma” demek dışında en hafif tabirle ilgisiz kalmış bir kurumun “kızkardeşinin” kadınlar hakkındaki çalışmaları ve sözleri elbette ilgiyle dinleniyor. Güler Sabancı gibi “kesinlikle feminist olmadığını” söylemenin hala prim yaptığı bir (erkek) iş dünyasında yaşayan iş kadınlarının “zaten hiç ezilmediklerini hep desteklendiklerini” söyleyen, “kurtarılmış” (ve şimdi de başkalarını kurtarmaya niyetlenen) ideal “Cumhuriyet kadınlarının” yeni bir versiyonu ötesine geçmesi için hem Başörtüsü meselesi hem de Kürt Meselesi gibi Türkiye’nin en önemli iki meselesinde sivil ve samimi olması bekleniyor.</p>
<p align="justify">Öte yandan başörtülü kadınların üniversiteye girmeleri konusunda ilgisiz kalan bir kurumun aynı kadınların çalışma hayatlarıyla ilgilenmesi elbette takdire şayan. Ama ilgilendiği kitlenin %64′ü başını örtüyorsa bu ilgisi ne derece değişiyor? KAGİDER raporunda belirtilen kentlerde %19 kadın işgücü oranı ile kadın işsizliğinden bahseden rapordan çıkarılacak sonuçlardan biri de sorunun işsizlikten ziyade mesleksizlik olduğudur. Kadinlar aynı erkekler gibi niteliksiz ve mesleksizler. Bu yüzden eğitim almaları gerekiyor ancak eğitim almak isteyen başörtülü genç kadınların sadece üniversiteler değil herhangi bir eğitim/kurs/seminer/kütüphane ziyareti veya okulu dışarıdan bitirmesi gibi durumlar için bile başını açması şart koşulurken KAGİDER’in bu konuda herhangi bir girişimi yok. Örneğin ayrımcılık ve toplumda kutuplaşmanın tehlikelerine dikkat çeken bir grubun üyesi olarak Arzuhan Doğan Yalçındağ’ın yöneticisi olduğu yayın grubunda bir (1) tane bile başörtülü çalışan olmadığına dair (ayrımcılık bakımından) makul bir açıklaması var mı acaba? Hadi üst düzey yönetici, editor ve hatta muhabirliği bir kenara koyalım, bir kapalı odada, hedef kitleye görünmeden bir basörtülü kızın telefonlara bakması, örneğin “buyrun Milliyet” demesi çok mu ideolojik açıdan, kurum kültürüne zarar veren bir durum olurdu?</p>
<p align="justify">Diğer taraftan KAGİDER’in girişimci olmak isteyen kadınlara verdiği mentörlük eğitimleri yine elbette taktire şayan. Ancak sınıfsal çıkarları aşan bir boyuttan konuya bakıp bakmadıkları açısından KAGİDER’den beklenen işçi kadınların (hemcinslerinin) haklarını alması için kendi işletmelerinde ne gibi bir aksiyon aldıkları ve alacaklarıdır. (Burada da kadın mı yoksa patron mu olacaklarına bir karar vermeleri gerekmektedir.) Yine örneğin dernek başkanı Arzuhan Doğan Yalçındağ’ın başında bulunduğu yayın grubunda bir çok gazete ve kanalın kocaman bir kampüs içinde aynı binalarda birarada olmalarına rağmen (yani çocuk yuvası açılırsa bu kampüsteki bir çok kurumda çalışan birçok kadının işine yarayacak ve çok verimli bir yuva olacağı hiç kuşkusuzken)  hiçbir kurumda yuva olmadığı ve çocuk yapacak kadınların kara kara düşündüğü ve çocuk yapması halinde her an işten çıkarılma tehlikesi yaşadıkları biliniyor.  Üstelik yine aynı yayın grubunun medyada sendikasızlaştırma konusunda yaptıkları ortada iken bu grubu yöneten bir kadının işgücü sektöründe kadın işçilere yapılan hak ihlalleri konusunda araştırma raporuna da bir yandan finans sağlaması oldukça şaşırtıcı. Bu şaşırtıcı ve paradoksal dünyada gelecekte şaşırmamak umuduyla.</p>
<p align="justify"> </p>
<p>… Bu makale ilginizi çekitiyse…</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/img/kadinlar_don_kisot.pdf" target="_blank"><strong>K<span style="color: #0000ff;">adınlar… Günümüzün Don Kişotları</span></strong></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/kadinlar_don_kisot.pdf" target="_blank"><img class="alignleft size-medium wp-image-8042" title="20100102_derin_dusunce_kadinlar_donkisot" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/20100102_derin_dusunce_kadinlar_donkisot-190x300.jpg" alt="" width="130" height="207" /></a>Suzan Başarslan’ın dediği gibi <strong><em>“kadına dair söylenmesi gereken ne  kadar söz varsa erkeğin söylediği”</em></strong> bir dünya bu. Sadece söz mü? Yaşama hakkı bile. Bugün Çin’de ve Hindistan’da yüzbinlerce kız bebek daha doğmadan ultrason ile ana karnında görülüp yok ediliyor. Erkeklerin güç mücadelesinde kadınlar eziliyor. Cumartesi anası oluyor, cezaevlerinin önünde sıra bekleyen, şehit tabutlarının üzerinde ağlayan oluyor.  Şampuan veya otomobil satarken bedenini kullandıran, arka planda, silik, soyunan, tüketen, “figüran”… Kadınlara özne olma hakkını vermeyen erkekler mi yoksa bu hakkı alamayan kadınlar mı? Kadınlıklarını kaybetmeden, erkekleşmeden var olabilecek mi birgün kadınlar? 96 sayfalık bu kitapta Kadın’a ait kavgaları ve Kadın’ın kimlik arayışını sorguluyoruz. <a href="http://www.derindusunce.org/img/kadinlar_don_kisot.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a></p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: right;"> <a href="http://www.derindusunce.org/img/kemalizm_kadin.pdf"><span style="color: #0000ff;"><strong>Kadın hakları ve Kemalizm </strong></span></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/kemalizm_kadin.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff;"><strong><img class="alignleft size-medium wp-image-6982" title="20091025_derin_dusunce_org_kadin_kemalizm" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/10/20091025_derin_dusunce_org_kadin_kemalizm-229x300.jpg" alt="" width="121" height="171" /></strong></span></a></p>
<p class="entry" style="text-align: justify;"> <strong>“Kemalizm Türk kadınına özgürlük verdi”</strong> gibi sloganlarla düşünmeye daha doğrusu ezberlemeye itildiği için sık sık  şaşırmaya mahkûm bir kuşak bizimki. Tarihi, belgeleri, siyasî söylemleri ve sloganları aklın imtihanına tabi tutan herkes hayretler içinde kalıyor. <strong>“İyi de biz bunu bunca sene nasıl yuttuk?”</strong> diye sormaktan alamıyoruz kendimizi.  Kemalist düşüncenin, çağdaşlığın ve Atatürk devrimlerinin yılmaz bekçisi <strong><em>“çağdaş Türk kadını’nın sesi”</em></strong> Cumhuriyet Gazetesi’nin başyazarı olan Yunus Nadi kadınların siyasete atılmasına nasıl tepki vermiş meselâ?  <strong>“Havva’nın kızları, Meclis’e girip yılın manto modasını tartışacak” </strong><strong> </strong>Kadınlar Halk Fırkası kapatılınca yerine Türk Kadınlar Birliği kurulmuş. O da kapatılınca Cumhuriyet Gazetesi’nde şu başlık atılmış:  <strong>“Türk Kadınlar Birliği kapatıldı, fesat çıkaran hatun kişilere haddi bildirildi.” </strong>Derin Düşünce Fikir Platformu yakasını resmî tarihten kurtarmak isteyen okurlarına ezber bozan bir kitap öneriyor : <a href="http://www.derindusunce.org/img/kemalizm_kadin.pdf"><strong><span style="color: #0066cc;">Kadın hakları ve Kemalizm ilişkisine alternatif bir bakış</span></strong></a></p>
</div>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2012/02/29/tusiad-kadinlara-ne-kadar-saygi-gosteriyor/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2012/02/29/tusiad-kadinlara-ne-kadar-saygi-gosteriyor/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Hazar Eğitim Kültür ve Dayanışma Derneği</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2012/02/11/hazar-egitim-kultur-ve-dayanisma-dernegi/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2012/02/11/hazar-egitim-kultur-ve-dayanisma-dernegi/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 11 Feb 2012 13:06:05 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Aisha Benghazi</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Duyuru]]></category>

		<category><![CDATA[Kadın]]></category>

		<category><![CDATA[Sivil Toplum]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=20609</guid>
		<description><![CDATA[ &#8221;&#8230; İslam&#8217;a göre insanın iki yönü vardır. Biri insanın dünyevi yönüne işaret eden bedeni, diğeri ilahi boyutu olan ruhu. Aydınlanmayla birlikte insanın bu iki özelliği birbirinden ayrıştırılarak ilahi öz yok edildi ve insanın  beşeri yönü &#8220;Tanrı&#8221;laştırıldı. Bu yeni tanrı, dünya cenneti vaad ediyordu. Böylece dünyanın hakimi olduğu iddiası ve hırsıyla, gücü ve serveti ele geçirebilmek [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<blockquote><p><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/05/20090512_derin_dusunce_org_islam_tasavvuf_ibn_arabi.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-4769" title="20090512_derin_dusunce_org_islam_tasavvuf_ibn_arabi" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/05/20090512_derin_dusunce_org_islam_tasavvuf_ibn_arabi-173x300.jpg" alt="" width="173" height="300" /></a> &#8221;&#8230; İslam&#8217;a göre insanın iki yönü vardır. Biri insanın dünyevi yönüne işaret eden bedeni, diğeri ilahi boyutu olan ruhu. Aydınlanmayla birlikte insanın bu iki özelliği birbirinden ayrıştırılarak ilahi öz yok edildi ve insanın  beşeri yönü &#8220;Tanrı&#8221;laştırıldı. Bu yeni tanrı, dünya cenneti vaad ediyordu. Böylece dünyanın hakimi olduğu iddiası ve hırsıyla, gücü ve serveti ele geçirebilmek için tabiatın her türlü zenginliğini hunharca kullanmaya başladı. Bu köklü zihniyet değişikliği bütün dünyada anlam ve amaç kaybına yol açarken buna uygun yeni bir yaşam tarzının projesi dayatılmaya başladı.  Dünya cenneti vaadiyle yola çıkan<strong> </strong>insanoğlu, geliştirdiği teknolojiyle doğaya sahip olma ve tabii kaynakları ihtiraslı bir şekilde kullanma yarışı yüzünden, tabiatı tahrip ederek &#8230;&#8221;</em> <a href="http://www.hazargrubu.org/hazarkimdir.htm" target="_blank">TAMAMI</a></p></blockquote>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2012/02/11/hazar-egitim-kultur-ve-dayanisma-dernegi/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2012/02/11/hazar-egitim-kultur-ve-dayanisma-dernegi/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Ağlatmanın Tehlikeleri (Dr Darcia Narvaez)</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2012/02/10/aglatmanin-tehlikeleri-dr-darcia-narvaez/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2012/02/10/aglatmanin-tehlikeleri-dr-darcia-narvaez/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 10 Feb 2012 10:02:50 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Hatice Avcı</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Aile]]></category>

		<category><![CDATA[Bilim]]></category>

		<category><![CDATA[Eğitim]]></category>

		<category><![CDATA[Kadın]]></category>

		<category><![CDATA[Pozitivizm]]></category>

		<category><![CDATA[bilimcilik]]></category>

		<category><![CDATA[Çeviri]]></category>

		<category><![CDATA[Çocuk]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=20591</guid>
		<description><![CDATA[&#8220;&#8230;20. Yüzyıl &#8220;bilim adamının&#8221; çocuk yetiştirme konusunda annelerden, anneannelerden ve ailelerden daha fazla şey bildiğini farz ettiği bir dönemdi. Bir bebeğe çok fazla kibarlık ağlamaklı, bağımlı ve başarısız bir insanoğlunu ortaya çıkaracaktı. &#8220;Uzmanların&#8221; elinde bunu destekleyecek hiçbir kanıt olmamasına rağmen kendi kendilerine inanmaları ne kadar da komik!&#8230;&#8221;
Orijinal Metin: Dangers of “Crying It Out”
Çocuklara ve ilişkilerine [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/02/aglayan_cocuk_bilim.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-20592" title="aglayan_cocuk_bilim" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/02/aglayan_cocuk_bilim.jpg" alt="" width="234" height="312" /></a></em></strong><strong><em>&#8220;&#8230;20. Yüzyıl &#8220;bilim adamının&#8221; çocuk yetiştirme konusunda annelerden, anneannelerden ve ailelerden daha fazla şey bildiğini farz ettiği bir dönemdi. Bir bebeğe çok fazla kibarlık ağlamaklı, bağımlı ve başarısız bir insanoğlunu ortaya çıkaracaktı. &#8220;Uzmanların&#8221; elinde bunu destekleyecek hiçbir kanıt olmamasına rağmen kendi kendilerine inanmaları ne kadar da komik!&#8230;&#8221;</em><em></em></strong></p>
<p><em><a href="http://www.psychologytoday.com/blog/moral-landscapes/201112/dangers-crying-it-out" target="_blank">Orijinal Metin: Dangers of “Crying It Out”</a></em></p>
<p><em>Çocuklara ve ilişkilerine uzun vadede zarar vermek</em></p>
<p>Bebekleri ağlamaya terk etmek en azından 1880lerden, tıp alanı mikroplar ve enfeksiyon bulaşması konusunda tam bir yaygara içinde olduğundan ve sonuç olarak bebeklere nadiren dokunulması gerektiğine kanaat edildiğinden beri gündemde olan bir düşünce.( Bknz Blum 2002)</p>
<p>20. yüzyılda, psikolojiyi zor bir bilim yapmaya meraklı olan davranışçı John Watson (1928) Amerikan Psikoloji Derneği&#8217;nin (APA) başkanı olarak merhamete karşı cephe aldı. Watson <strong>çok fazla anne sevgisinin tehlikeleri</strong> konusuna dikkat çekerek mekanik davranışçı paradigmayı çocuk yetiştirmeye <span id="more-20591"></span>uyguladı. 20. Yüzyıl &#8220;bilim adamının&#8221; çocuk yetiştirme konusunda annelerden, anneannelerden ve ailelerden daha fazla şey bildiğini farz ettiği bir dönemdi. Bir bebeğe çok fazla kibarlık ağlamaklı, bağımlı ve başarısız bir insanoğlunu ortaya çıkaracaktı. &#8220;Uzmanların&#8221; elinde bunu destekleyecek hiçbir kanıt olmamasına rağmen kendi kendilerine inanmaları ne kadar da komik! Bilakis bunun aksini gösteren kanıtlar her yerde ve her zaman vuku bulmuştur.</p>
<p>Zamanın devlet destekli bir kitapçığı&#8221; anneliğin bebeği huzur verici bir pozisyonda sakince kucakta tutmak anlamına geldiğini&#8221; ve annenin kolları yorulduğunda çocuğu bırakması gerektiğini&#8221;  ileri sürdü. Çünkü bebek yetişkine hiçbir zaman zahmet vermemeliydi. Altı aydan büyük bebeklere beşikte sessizce oturmaları öğretilmeliydi. Aksi takdirde bebek her zaman izlenme ve anne tarafından eğlendirilmeye ihtiyaç duyabilirdi ki bu ciddi bir zaman kaybı!(Bknz Blum, 2002)</p>
<p>Bu tavırlar size aşina gelmiyor mu? Yakın zamanda bir ebeveyn bana bebeğini uyuması için ağlamaya bırakmak konusunda cesaretlendirildiğini belirtti. Böylece &#8220;hayatını geri alabilecekti&#8221;</p>
<p>Nöroloji bilimiyle atalarımızın hafife aldığı şu düşünceyi doğrulayabiliyoruz: Bebeği ağlamaya bırakmak çocuklara ve onların ilişkisel kapasitelerine uzun vadede ve pek çok yönden zarar verebilecek bir uygulama. Şu anda bebeği ağlamaya terk etmenin onu daha az zeki, daha az sağlıklı, daha az işbirlikçi; daha fazla endişeli ve aynı ya da daha kötü karakter özelliklerini sonraki nesillere aktarabilecek yalıtılmış bir çocuk yapmanın iyi bir yolu olduğunu biliyoruz.</p>
<p>İtibar edilmeyen davranışçı görüş bebeği ebeveynlerin hayatına burnunu sokan biri yetişkinlerin çok fazla zahmet olmadan hayatını yaşayabilmesi için çeşitli yollardan kontrol edilmesi gereken bir saldırı olarak görür. Bu tutum ve cehalet o dönemde büyük ailelerin parçalanmakta olması ve yeni ebeveynlerin bebekleriyle insanlık için doğal olmayan bir şekilde kendi başlarına uğraşmak zorunda olması sebebiyle mazur görülebilir. Biz şimdiye kadar geniş ailelerde çocuk yetiştirdik. Ebeveynler her zaman pek çok yetişkin akrabayla bakımı paylaştı.</p>
<p>İnsan gelişiminden tamamen habersiz bir davranışçı görüşe göre, çocuğa &#8220;bağımsız olması&#8221; öğretilmelidir. Şu anda bebeği bağımsız olmaya zorlamanın onu daha bağımlı yaptığını doğruluyoruz. Bunun yerine bebeğe ihtiyacı olanı vermek daha sonra daha ziyade bağımsızlık sağlıyor. Küçük avcı-toplayıcı grupların antropolojik bulgularına göre ebeveynler bebek ve küçük çocukların her ihtiyacını dikkate alırdı.Yeni yürümeye başlayan çocuk (ve ebeveynleri de) kendilerini çalıların arasına yalnız başlarına girecek kadar özgüvenli hissederdi.  (Bknz <em>Hunter-Gatherer Childhoods</em>, edited by Hewlett &amp; Lamb, 2005).</p>
<p>Bilinçsiz davranışçılar ebeveynleri o zaman ve şimdi bebeğin beslenme ve rahatlatma gibi ihtiyaçlarını istediği zaman karşılamamaya şartlandırmaya teşvik etmiştir. Yetişkinlerin ilişkiden &#8220;sorumlu&#8221; olması gerektiği varsayılmıştır. Bu elbette bir çocuğu pek fazla yardım ve dikkat talep etmemeye cesaretlendirir (depresyona girerek ve kan dolaşımını durdurarak ve hatta ölerek). Ancak bu çocuğu daha çok ihtiyaçlarının giderilmesi için bağırıp çığlık atmayı öğrenmiş, ağlamaklı, mutsuz, saldırgan ve talepkar olmaya itecektir. Derin bir güvensizlik hissi muhtemelen hayatı boyunca onunla olacaktır.</p>
<p><strong>Gerçek şu ki: bebek çok yıpranmadan onun ağlamasını önleyerek onun ihtiyaçlarını düzenli olarak karşılayan bakıcıların (Çeviri notu: Bakıcı bebeğin bakımın üstlenen anne, baba, büyükanne ya da herhangi başka biri),aksine, daha bağımsız çocuklara sahip olmaları kuvvetle muhtemeldir. </strong>(e.g., Stein &amp; Newcomb, 1994)<strong>. Yatıştırıcı bakım en başından beri en iyisi. Kalıplar oluşunca, onları değiştirmek çok zor.</strong></p>
<p>Fareler memeli beyinlerinin nasıl işlediğini incelemek için sık sık kullanılır ve pek çok etki insan beyniyle benzerdir. Fazla ya da az besleyici annelerle yapılan fare çalışmalarında hayatın geri kalanında endişeyi kontrol eden genlerin çalışması için kritik bir zaman var. Eğer hayatınızın ilk on günü az besleyen anne fareye sahipseniz (bir insanın ilk 6 ayına tekabül eder) bu gen hiçbir zaman işlemez ve fare hayatının geri kalanında endişeyi azaltacak ilaçlar almadıkça yeni durumlara karşı endişelidir. Bu araştırmalar beslenmeden etkilenen yüzlerce gen olduğunu söylüyor. Benzer bir mekanizma (bakıcı davranışının genleri açtığı ya da kapadığı) insan beyninde de bulunuyor (Work of Michael Meaney and colleagues; e. g., Meaney, 2001).</p>
<p><strong>Anne ve çocuğu karşılıklı ikili olarak anlamalıyız. Onlar karşılıklı cevaplarla birbirlerini daha sağlıklı ve mutlu yapan ortak yaşamla oluşan bir birlik. Bu diğer bakıcılara da yayılıyor.</strong></p>
<p><strong>Bugün hala popüler olan ilginç bir inanç yalnız bırakıldıklarında beşiklerinde ya da başka yerlerde izoleyken bebeklerin ağlamasına izin vermek</strong>. Bu bebeği ve beyin gelişimini yanlış anlamaktan kaynaklanıyor.</p>
<ul type="disc">
<li>Bebekler sarılarak büyürler. Bakıcılarından fiziksel olarak ayrıldıklarında vücutları düzensizlik gösterir.</li>
<li>Bebekler jestler yoluyla ve sonunda gerekirse ağlayarak bir ihtiyaçlarına işaret ederler.Tıpkı yetişkinlerin susadığında sıvı şeylere ulaşması gibi, çocuklar da ihtiyaçları olan şeyleri anında aramaya başlarlar. Tıpkı ihtiyaçları karşılandığında yetişkinlerin sakinleşmesi gibi bebekler de sakinleşir.</li>
</ul>
<ul type="disc">
<li>Bebeklerde ihtiyaçların ihmal edilmesinin ya da bakımsızlık durumlarının uzun vadede pek çok etkisi vardır(Örneğin Bremmer et al, 1998; Blunt Bugental et al., 2003; Dawson et al., 2000; Heim et al 2003).</li>
</ul>
<ul type="disc">
<li>Güvenli bağlanma mesela bebek gece uyandığında ve ağladığında duyarlı ebeveynlikle alakalıdır.</li>
</ul>
<p><strong>Bebeği ağlamaya bırakmak bebeğe ve ikiliye (anne ve bebek) gerçekten ne yapar?</strong></p>
<p><strong>Nöronlar ölür. </strong>Bebek çok acı çektiğinde zehirli hormon kortisol salgılanır. O  nöronları öldürür. Beyninin yalnız yüzde yirmi beşi gelişmiş olan 40-42 haftalık bir bebek hızlı bir beyin büyümesi yaşar. Bir yılın sonunda beyin ortalama üç katı kadar büyür (ve ilk yılda baş hacim büyümesi zekanın bir işaretidir, ör: Gale et al., 2006) Aşırı stresli anlarla nöronların bağlantılı olmadığının ya da nöronların ölmediğini kim bilebilir? Böyle düzenli stresli deneyimlerden yıllar sonra nelerin eksildiği açığa çıkabilir? (Bknz ek)</p>
<p><strong>Düzensiz stres tepkisi sadece beyinde stres karşılık sistemi olarak değ</strong>il (Bremmer et al, 1998) vücutta çoklu sistemlerde (örneğin sindirim) işlemeyi etkileyen vagus siniri yoluyla da bir hayat kalıbı olarak geliştirilebilir. Söz gelimi erken yaşlarda  vagus sinirinin çalışmasını yavaşlatmasıyla sonuçlanan uzun süreli sıkıntı, aşırı duyarlı bağırsak sendromundaki bozukluklarla alakalıdır. (Stam et al, 1997).</p>
<p><strong>Öz denetim zayıflıyor. </strong>Bebek kendini nasıl denetleyeceğini öğrenmek için tamamen bakıcılara bağımlı. Duyarlı bakıcılık- bebeğin ihtiyaçlarını o sıkıntıya düşmeden karşılamak- beden ve beyni sakinliğe ayarlıyor. Bir bebek korktuğunda ve bir ana ya da baba onu kucaklayıp rahatlattığında, bebek yatışmak için umut inşa ediyor ki bu da kendini rahatlatma becerisine dönüşüyor. Bebekler yalnız başlarına kendilerini rahatlatmaz. Eğer yalnız başlarına ağlamaya bırakılırlarsa aşırı stresin kucağında  büyümeyi, güvenmeyi, hissetmeyi bırakıp kendilerini kapatmayı öğreniyorlar. (Henry &amp; Wang, 1998).</p>
<p><strong>Güven zayıflıyor. </strong>Erik Erikson&#8217;un işaret ettiği gibi hayatın ilk yılı dünyada, bakıcının ve kendisinin dünyasında güven hissini oluşturmak için hassas bir dönem. Bir bebeğin ihtiyaçları sıkıntısız olarak karşılandığı zaman, çocuk dünyanın güvenilebilecek bir yer olduğunu, ilişkilerin destekleyici olduğunu ve kendisinin ihtiyaçları karşılanan olumlu bir varlık olduğunu öğrenir. Bebeğin ihtiyaçları karşılanmadığında ya da ihmal edildiğinde çocuk ilişkilere ve dünyaya karşı bir güvensizlik hissi geliştirir ve özgüveni zedelenir. Çocuk bir ömrü, bu boşluğu doldurmak için çabalayarak harcayabilir.</p>
<p><strong>Bakıcı hassasiyeti zarar görebilir. </strong>Bir bebeğin ağlamasını ihmal etmeyi öğrenen bakıcı bebeğin ihtiyaçlarının daha ince sinyallerini de muhtemelen ihmal etmeyi öğrenecektir. Çocuğun acısının gidermek için ikinci tahminden sonra bebeğin ihtiyaçlarını ihmal eden yetişkin çocuğun ihtiyaçlarına kayıtsız kalmayı öğrenir ve buna alışır. Bakıcı ve bebek arasındaki karşılıklılık yetişkin tarafından bozulur fakat genç bebek tarafından tamir edilemez. Bebek çaresizdir.</p>
<p><strong>Bebeğin ihtiyaçlarına bakıcı duyarlılığı, tamamen olmasa da büyük oranda bebeğin tepkileriyle alakalıdır. </strong>Bizim bulgularımıza göre bakıcı duyarlılığı zekayla, empatiyle, depresyon ve saldırganlıktan uzaklıkla ve sosyal yeterlilikle ilintilidir. Çünkü duyarlılık çok güçlü ve biz diğer anne babalık uygulamalarında ve çocuk tepkileri incelemelerinde onu kontrol etmek zorundayız. Bakıcı duyarlılığının önemi gelişim psikolojisinde yaygın olarak bilinir. Bebeği ağlamaya bırakmak şeklinde tezahür eden duyarsızlık, sözü edilen olumlu sonuçların tam zıttının ortaya çıkmasıyla sonuçlanabilir.</p>
<p>&#8220;Bebeği ağlamaya bırakmak&#8221; 20. Yüzyılda geniş ailenin çözülmesine bir çözüm olarak ortaya çıkmış görünüyor. Büyükannelerin engin bilgeliği, nasıl iyi çocuk yetiştirileceği konusunda uzmanlık ve deneyimle çocuklu ev halkı arasındaki mesafede kaybolup gitti. Bebekleri mutlu edebilme hikmeti nesiller arasında kayboldu.</p>
<p><em>Fakat ağlamak bebekler için normal değil mi?</em></p>
<p>Hayır. Atalarımıza ait çevrelerde ağlayan bir bebek yırtıcılara leziz lokmaların sinyalini verirdi. Böylece evrilmiş ebeveynlik uygulamalarınız bebek sıkıntısını hafifletti ve acil durumlar haricinde ağlamayı engelledi. Bebekler doğumdan sonra &#8220;dış rahim&#8221; dengi bir ortam beklentisiyle yaratılmışlar (bknz Allan Schore). &#8220;Dış rahim&#8221; nedir? Düzenli olarak kucağa alınmak, talep ettiğinde emzirilmek, ihtiyaçlarının hızlıca karşılanması (bu  konularda sayısız dayanağa sahibim). Bu uygulamaların beyni ve vücut dilini geliştirdiği biliniyor. Bebekler huzursuzluk gösterdiğinde,  hızlıca büyüyen sistemlerinin bir ihtiyacının karşılanmadığının sinyali veriyorlar</p>
<p><strong>Çok fazla bebek ağlaması neyin sinyalini veriyor? </strong>Tecrübesizlik bilgisizlik ve /ya da bebeğin bakıcısının destek olmayışını. Hepimizdeki bilgi eksikliğini gidermek için aşağıda bir bebek ağlamasının neyin işareti olabileceği ile ilgili birtakım makaleler mevcut. Kendimizi bebeklerin neye ihtiyacı olduğu ve bebek ağlamasını azaltan uygulamalar konusunda eğitebiliriz. Mümkün olduğu kadar bunun olmasını engelleyerek birbirimize yardımcı olabiliriz.</p>
<p><strong>Bebeklerin nasıl sakinleştirileceği:</strong> : <a href="http://www.babycenter.com/0_12-reasons-babies-cry-and-how-to-soothe-them_9790.bc?page=2" target="_blank">http://www.babycenter.com/0_12-reasons-babies-cry-and-how-to-soothe-them_9790.bc?page=2</a></p>
<p>&#8220;<strong>Sebepsiz&#8221; yere ağlayan bebekleri sakinleştirmek:</strong> <a href="http://www.babycenter.com/0_what-to-do-when-your-baby-cries-for-no-reason_10320516.bc" target="_blank">http://www.babycenter.com/0_what-to-do-when-your-baby-cries-for-no-reason_10320516.bc</a></p>
<p><strong>&#8220;Karın ağrısı&#8221; olan bebekleri sakinleştirmek:</strong> <a href="http://www.babycenter.com/0_colic-how-to-cope_1369745.bc" target="_blank">http://www.babycenter.com/0_colic-how-to-cope_1369745.bc</a></p>
<p><strong>Ebeveynlik İlmi (<a href="http://www.amazon.com/Science-Parenting-Margot-Sunderland/dp/0756618800" target="_blank">Science of Parenting</a></strong>), Margot Sunderland&#8217;ın ucuz, fotoğrafla dolu, okunması kolay kitabı bu konlarda daha fazla detay ve referansa sahip. Ben yeni ebeveynlere vermek için elimde nüshalar bulundururum.</p>
<p><em>Bebeklere ihtiyaç duydukları şeyleri vermek temel bir bebek hakkıdır.</em></p>
<p>EK: Ben depresif  bir anne ve sert bir babalı orta halli bir ailede duygusal olarak destekleyici olmayan bir çevrede-ABD&#8217;de yetişen diğerlerinden farklı olmayarak- büyüdüm.Erken ebeveynliğin beden ve beyin gelişimindeki etkileri konusunda yaptığım geniş okumalardan bakımsızlık işaretleri- zayıf hafıza, hassas bağırsaklar, vagal ton meseleleri ve yüksek sosyal anksiyete- gösterdiğimi yakın zamanda anladım. ABD&#8217;de zayıf fiziksel ve zihinsel sağlık salgını var (ör: UNICEF, 2007; USDHSS, 1999; WHO/WONCA, 2008). Büyüklerin ebveynlik uygulamalarının yokluğu ve zayıf sağlık durumları arasındaki ilişki temas, karşılıklılık, emzirme, ve daha fazlası olarak belgelendi (Narvaez ve diğerleri). Eğer biz güçlü insanlar ve güçlü bir ülke istiyorsak çocukların en uygun gelişimi için ihtiyaç duydukları şeylere dikkat etmek zorundayız.</p>
<p><strong>Referanslar</strong></p>
<p><a href="http://deborahblum.com/Love_at_Goon_Park.html" target="_blank">Blum, D. (2002). <em>Love at Goon Park: Harry Harlow and the Science of Affection</em>.</a> New York: Berkeley Publishing (Penguin).</p>
<p>Blunt Bugental, D. et al. (2003). The hormonal costs of subtle forms of infant maltreatment. <a title="Psychology Today looks at Hormones" href="http://www.psychologytoday.com/basics/hormones"><em>Hormones</em></a><em> and Behaviour</em>, January, 237-244.</p>
<p>Bremmer, J.D. et al. (1998). The effects of <a title="Psychology Today looks at Stress" href="http://www.psychologytoday.com/basics/stress">stress</a> on memory and the hippocampus throughout the life cycle: Implications for <a title="Psychology Today looks at Child Development" href="http://www.psychologytoday.com/basics/child-development">childhood</a> development and <a title="Psychology Today looks at Aging" href="http://www.psychologytoday.com/conditions/aging">aging</a>. <em>Developmental Psychology, 10</em>, 871-885.</p>
<p>Dawson, G., et al. (2000). The role of early experience in shaping behavioral and brain development and its implications for social policy. <em>Development and Psychopathology, 12</em>(4), 695-712.</p>
<p>Catharine R. Gale, PhD, Finbar J. O&#8217;Callaghan, PhD, Maria Bredow, MBChB, Christopher N. Martyn, DPhil and the Avon Longitudinal Study of Parents and Children Study <a title="Psychology Today looks at Teamwork" href="http://www.psychologytoday.com/basics/teamwork">Team</a> (October 4, 2006). &#8220;The Influence of Head Growth in Fetal Life, Infancy, and <a title="Psychology Today looks at Child Development" href="http://www.psychologytoday.com/basics/child-development">Childhood</a> on Intelligence at the Ages of 4 and 8 Years&#8221;. PEDIATRICS Vol. 118 No. 4 October 2006, pp. 1486-1492. <a title="http://pediatrics.aappublications.org/cgi/content/short/118/4/1486" href="http://pediatrics.aappublications.org/cgi/content/short/118/4/1486" target="_blank">http://pediatrics.aappublications.org/cgi/content/short/118/4/1486</a>.</p>
<p>Heim, C. et al. (1997). Persistent changes in corticotrophin-releasing factor systems due to early life stress: Relationship to the pathophysiology of major depression ad <a title="Psychology Today looks at Post-Traumatic Stress Disorder" href="http://www.psychologytoday.com/conditions/post-traumatic-stress-disorder">post-traumatic stress disorder</a>. <a title="Psychology Today looks at Psychopharmacology" href="http://www.psychologytoday.com/basics/psychopharmacology"><em>Psychopharmacology</em></a><em> Bulletin</em>, 185-192.</p>
<p>Henry, J.P., &amp; Wang, S. (1998). Effects of early stress on adult affiliative behavior, <em>Psychoneuroendocrinology</em> 23( 8), 863-875.</p>
<p>Hewlett, B., &amp; Lamb, M. (2005). Hunter-gatherer childhoods.New York: Aldine.</p>
<p>Meaney, M.J. (2001).  Maternal care, <a title="Psychology Today looks at Genetics" href="http://www.psychologytoday.com/basics/genetics">gene</a> expression, and the transmission of individual differences in <a title="Psychology Today looks at Stress" href="http://www.psychologytoday.com/basics/stress">stress</a> reactivity across generations. <em>Annual Review of </em><a title="Psychology Today looks at Neuroscience" href="http://www.psychologytoday.com/basics/neuroscience"><em>Neuroscience</em></a><em>, 24,</em> 1161-1192.</p>
<p>Narvaez, D., Panksepp, J., Schore, A., &amp; Gleason, T. (Eds.) (in press). <em>Evolution, Early Experience and Human Development: From Research to Practice and Policy</em>. New York: Oxford University Press.</p>
<p>Panksepp, J. (1998). Affective neuroscience. New York: Oxford University Press.</p>
<p>Schore, A.N. (1997). Early organization of the nonlinear right brain and development of a predisposition to <a title="Psychology Today looks at Psychiatry" href="http://www.psychologytoday.com/basics/psychiatry">psychiatric</a> disorders. <em>Development and Psychopathology</em>, <em>9</em>, 595-631.</p>
<h2> </h2>
<p><strong><em>Ek kaynak için bakınız</em></strong></p>
<p>Schore, A.N. (2000). <a title="Psychology Today looks at Attachment" href="http://www.psychologytoday.com/basics/attachment">Attachment</a> and the regulation of the right brain. <em>Attachment &amp; Human Development, 2</em>, 23-47.</p>
<p>Schore, A.N. (2001). The effects of early relational <a title="Psychology Today looks at Trauma" href="http://www.psychologytoday.com/basics/trauma">trauma</a> on right brain development, affect regulation, and infant mental health. <em>Infant Mental Health Journal</em>, <em>22</em>, 201-269.</p>
<p>Stam, R., et al. (1997). Trauma and the gut: Interactions between stressful experience and intestinal function. <em>Gut</em>.</p>
<p>Stein, J. A., &amp; Newcomb, M. D. (1994). Children&#8217;s internalizing and externalizing behaviors and maternal health problems. <em>Journal of Pediatric Psychology</em>, 19(5), 571-593.</p>
<p>UNICEF (2007). <em>Child poverty in perspective: An overview of child well-being in rich countries, a comprehensive assessment of the lives and well-being of children and adolescents in the economically advanced nation</em>s<em>, Report Card 7</em>. Florence, Italy: United Nations Children&#8217;s Fund Innocenti Research Centre.</p>
<p>U.S. Department of Health and Human Services, <a title="Psychology Today looks at Addiction" href="http://www.psychologytoday.com/basics/addiction">Substance Abuse</a> and Mental Health Services Administration. (1999). <em>Mental health: A report of the Surgeon General</em>. Rockville, MD: Center for Mental Health Services, National Institutes of Health, National Institute of Mental Health.</p>
<p>Watson, J. B. (1928). <em>Psychological Care of Infant and Child</em>. New York: W. W. Norton Company, Inc.</p>
<p>WHO/WONCA (2008). <em>Integrating mental health into primary care: A global perspective.</em> Geneva and London: World Health Organization and World Organization of Family Doctors.</p>
<p> </p>
<p>&#8230; Bilim, ideolojik bilimcilik ve pozitivizm üzerine okumak için&#8230;</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/img/pozitivizm_derin_dusunce_org.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff;"><strong>Bir pozitivizm eleştirisi </strong></span></a></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="color: #0000ff;"><img class="alignleft size-medium wp-image-5365" title="20090618_derin_dusunce_org_pozitivizm" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/06/20090618_derin_dusunce_org_pozitivizm-210x300.jpg" alt="" width="119" height="166" /></span>Hayatta en kötü mürşit ilim ve fen olmasın sakın?</strong> Eğer Atatürk bir kaç yıl daha yaşasaydı o meşhur sözünü geri alır mıydı acaba?… Ateşi keşfetmeden önceki insanlık ile bugünkü “<strong>uygarlığımızı</strong>”  karşılaştırdığımızda hiç  yol almadığımız söylenebilir. Bundan 200 bin yıl önce <strong>komşusunun yiyeceğini çalmak</strong> için başına taşla vuran neandertal insani ile 2003 yılında Irak in petrolünü çalmak için bir milyon ıraklı sivili öldüren (veya buna seyirci kalan) homo economicus ayni uygarlık seviyesinde. Aralarındaki <strong>tek fark kullandıkları silahların teknolojik üstünlüğü</strong>.  Teknoloji ve bu teknolojinin uygulanmasını mümkün kılan bilimsel buluşlar sıradan insanlar kadar bilim adamlarının da gözlerini kamaştırdı. Bugün karşımıza kâh bilimci (scientist), kâh deneyci (ampirist) olarak  çıkan ahlâkî-felsefî bir duruş var. Bu duruş eğitim sistemimize ve resmî ideolojimize öyle derinden işlemiş ki <strong>sorgulanması dahi çok sayıda insanı öfkelendirebiliyor</strong>, rejimin savunma mekanizmalarını harekete geçirebiliyor.  Bilim ve teknolojinin insanlığa otomatik olarak barış getireceğinden şüphe etmek neredeyse bir suç. Buna cüret edenler <strong>gericilikle</strong>, <strong>bağnazlıkla</strong> suçlanabiliyor.  Pozitivizm ve “modern” yaşam üzerine yazılmış makalelerimizin bir derlemesini 75 sayfalık bir kitap halinde sunuyoruz. PDF formatındaki bu kitabı <a href="http://www.derindusunce.org/img/pozitivizm_derin_dusunce_org.pdf"><span style="color: #0066cc;">buradan</span></a> indirebilirsiniz.  </p>
<p> </p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/maymunist_kitap.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-10079" title="maymunist_kitap" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/maymunist_kitap-200x300.jpg" alt="" width="126" height="191" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/img/maymunist.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Maymunist imanla nereye kadar? (Tartışma)</span></a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>Evrim</em></strong> ve <strong><em>Big Bang</em></strong> gibi konular genellikle sağlıklı biçimde tartışılmaz. İdeoloji ve inançlar, felsefî tercihler bilim-SELLİK maskesiyle çıkar karşımıza. Özellikle evrim tartışmaları <strong><em>“filanca solucanın bölünmesi”</em></strong> veya falanca Amerikalı biyoloji uzmanının deneyleri etrafında döner ve bir türlü maskeler inmez. Madde ve o Madde’ye yüklenen Mânâ maskelenir… Oysa perde arkasında tartışılan başkadır. İnsan’a, Hayat’a dair temel kavramlardır. Sadece et ve kemikten mi ibaretiz? Yokluktan gelen ve ölümle yokluğa giden, çok zeki de olsa SADECE VE SADECE bir maymun türü müdür insan? <strong>BİLİM DIŞINDA</strong> bir insanlık yoksa <strong>Aşk</strong> yoksa, <strong>Sanat</strong> yoksa, <strong>Güzellik</strong> yoksa ve <strong>Adalet</strong> yoksa <strong>Hayat</strong>‘ın anlamı nedir? <strong>Aşık olmak</strong> hormonal bir abartıysa, <strong>iyilik</strong> enayilikse, neden birbirimizin gırtlağına sarılmıyoruz ekmeğini almak için? Neden bir çocuğa tecavüz edilmesi midemizi bulandırıyor ve neden fakir bir insana yardım etmek istiyoruz? Taj Mahal’in, Ayasofya’nın, Notre Dame de Paris’nin değeri bir arı kovanı veya termit yuvasına eşdeğer ise, Mesnevî boşuna yazıldı ise neden Hitler’i lanetliyoruz ve neden Filistin’de can veren bebeklere üzülüyoruz? Maymun olmanın (veya kendini öyle sanmanın) <strong>BİLİM DIŞINDA</strong>, psikolojik, siyasî, ahlâkî, hukukî öyle ağır sonuçları var ki…  Evrim senaryosunu kabul etmenin etik ve siyasî neticeleri ve <strong>evrimciliğin etimolojik değeri</strong> … Derin Düşünce’nin yorumcuları tarafından konuşuldu. Biz de bu sebeple söz konusu iki tartışmayı 116 sayfalık bu kitapta topladık. <a href="http://www.derindusunce.org/img/maymunist.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></a></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/12/modern_put.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Modern Bir Put: Bilim (Tartışma)<img class="alignright size-medium wp-image-19801" title="modern_put_bilim" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/12/modern_put_bilim.jpg" alt="" width="144" height="195" /></span></a></strong></p>
<p style="text-align: justify;">Bilimciler herşeyi parçaladıkları için mânâyı kaybediyorlar. Aşk’ı, Korku’yu, Sevinç’i hormonal “fenomenler” sanıyorlar. Hakikat’in tezahürü yok onlar için, sadece tezahür var. Sebebi? Eşya. Eşyanın sebebi? O da eşya(!) <strong>Biz buna “pozitivist iman” diyoruz.</strong> Çünkü pozitivistlerin bilimsellikle ilişkisi koptu. Bilimsellik değil bilimcilik peşindeler. Bilimi putlaştırdılar. Konuya eğilen yazarımız <a title="Mehmet Bahadır tarafından yazılan yazılar" href="http://www.derindusunce.org/author/mehmetbahadir/"><span style="color: #0066cc;">Mehmet Bahadır</span></a> her zamanki nazik üslubuyla <strong>“kral çıplak”</strong> dedi… Dedi ve bir işaret fişeğini daha ateşledi. Sitede en çok yorum alan yazılardan biri oldu bu makale. Fakat sadece içeriği ve yorum sayısıyla değil, <strong>yapılan yorumların kalitesiyle de öne geçti bu çalışma</strong>. 100′den fazla yorum alan ve aylar süren ilginç bir tartışmaya vesile olan makaleyi altındaki yorumlarla beraber kitaplaştırdık, ilginize sunduk. <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/12/modern_put.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></a></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2012/02/10/aglatmanin-tehlikeleri-dr-darcia-narvaez/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2012/02/10/aglatmanin-tehlikeleri-dr-darcia-narvaez/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>&#8220;Mahrem&#8221; bir konu&#8230;</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2012/01/11/mahrem-bir-konu/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2012/01/11/mahrem-bir-konu/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 11 Jan 2012 15:00:22 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Senai Demirci</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Cinsellik]]></category>

		<category><![CDATA[Kadın]]></category>

		<category><![CDATA[Toplum]]></category>

		<category><![CDATA[İslam]]></category>

		<category><![CDATA[İç hastalıklar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=20250</guid>
		<description><![CDATA[[Senai Demirci'nin kişisel sitesinde yayınlandı.]
Yaklaşık 3 yıldır dosyalayarak beklettiğim bir okuyucu mektubunu yayınlıyorum aşağıda. Hem okuyucumun samimiyetle dile getirdiği sorunu yeterince anlamamanın mahcubiyetiyle hem de okuyucumun sorunu ortaya koyarken zaten sorunu çözen bir yaklaşım da sunduğunu farkına varmanın heyecanıyla.. Biraz &#8220;mahrem&#8221; bir konu; ama vahyin inşa etmeyi dilediği &#8220;akleden kalb&#8221;in ihtiyacı olan bir bakış açısı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/01/mahrem_kadin.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-20251" title="mahrem_kadin" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/01/mahrem_kadin.jpg" alt="" width="200" height="388" /></a>[<a href="http://www.senaidemirci.net/yazilar.php?kategori=1&amp;makaleid=2672" target="_blank">Senai Demirci'nin kişisel sitesinde </a>yayınlandı.]</p>
<p><em>Yaklaşık 3 yıldır dosyalayarak beklettiğim bir okuyucu mektubunu yayınlıyorum aşağıda. Hem okuyucumun samimiyetle dile getirdiği sorunu yeterince anlamamanın mahcubiyetiyle hem de okuyucumun sorunu ortaya koyarken zaten sorunu çözen bir yaklaşım da sunduğunu farkına varmanın heyecanıyla.. Biraz &#8220;mahrem&#8221; bir konu; ama vahyin inşa etmeyi dilediği &#8220;akleden kalb&#8221;in ihtiyacı olan bir bakış açısı olduğu için paylaşılması ve çoğalması gerekiyor. &#8220;Ayıp&#8221; ettiğimi düşünenler olursa, şimdiden haklarını helal etsinler&#8230;<br />
İşte o mektup: </em></p>
<p>Her zaman, Turkuaz&#8217;daki her yeni yazılarınızı sabırsızlıkla bekliyor ve bir solukta okuyacak kadar da zevk alarak okuyoruz. En son Yusuf-Züleyha seri yazılarınız paralelinde de Nazan Bekiroğlu&#8217;nun kitabı okunmuş kitaplarım arasında yerini aldı.</p>
<p>Yazılarınızı okurken, hem bir doktor, hem de bir inanan gözüyle adilâne yazdığınız yazılarınızda özellikle &#8220;Kadın-Erkek&#8221; ilişkilerine bakış açınız daha bir dikkat çekiyor. Allah (c.c.) sizden de, sizi yetiştirenlerden de, size huzur vererek, bu güzel yazıları yazmanıza vesile olan eşinizden de razı olsun.</p>
<p>Sizin yazdığınız/yazacağınız yazıların erkekler üzerinde de etkili olacağını düşünerek, bir sorunu daha size dile getirmek istedim. Mümkün olur da günün birinde sizin kaleminizle konuyu dillendirirebilirseniz, pek çok kişinin yanlış yerleşmiş fikirlerini de düzeltebileceğinize inanıyorum.</p>
<p>Rabbim, kadın ve erkeği birbirini tamamlayan, bütünleyen <span id="more-20250"></span>olarak göndermemiş midir? Yazacaklarımı belki yadırgayacak ve fazla müstehcen bulacaksınız, ancak, net olarak yazmadığım sürece, sorunu yeterince açık ifade edememekten endişe duydum. Şimdiden affınızı rica edeceğim.</p>
<p>Erkek cinsel organına sahip olmanın dahi, başlı başına bir üstünlük ve meziyet, kadın özelliklerinde olmanın ise başlı başına bir aşağılanma vesilesi, kusurluluk, eksiklik olarak görülmesi; aileden ve çevreden gelen bu yanlış eğitimin dindar kişilerde dahi yerleşmiş bir hali. Yakın çevremdeki bayanlardan duyduğum ve bizzat kendimin de karşılaştığım üzücü bir durum.</p>
<p>Oysa, Kadın/Erkek cinsel organları dahi, fiziki olarak birbirinin ters yüz edilmiş eşdeğer halleri değil midir..? (Aynen çıkarırken bazen elimize yapışıp ters yüz olan eldiven parmakları gibi, ters yüz de olsa, malzeme aynı malzeme). Erkeği Allah(c.c.) yarattı da, kadını kim yarattı? Bunu neden düşünemiyorlar..!</p>
<p>Üstelik bu kişiler, inanan, dindar, namaz kılan, ağzından Kuran-ı düşmeyen ve üniversite mezunu kişiler olunca, üzüntümüz bir kat daha artıyor. İslam cehaleti değil, ilim ve bilimi destekleyen bir din iken, dindarlık görünümü altındaki cehalet, kabalık, çevrelerindeki pek çok kişiyi de dinden soğutup uzaklaştırabiliyor, ne yazık ki.</p>
<p>Kadınların özel hallerini; onların aşağılık bir varlık olmalarının belirtisi gibi algılayan, hatta o dönemleri ile alay edip dalga geçen, sanki bu özellik kadınların kendi tercihiymiş gibi dalga geçerken, aslında Allahın(c.c.) verdiği bir özellikle dalga geçtiğinin farkında bile olmayan, eşine o dönemde, hakaretler yağdırıp, senin de ne bitmez regl dönemin varmış diye kafa tutan. Evde herhangi bir konuda fikir mütealası yapılacak olsa, senin yine zamanın geldi, ondan bu gerginlikler diyerek, her konuyu, her tartışmayı, ilgili/ilgisiz aynı konuya kaydırıp aşağılama vesilesi olarak kullanan. Dolayısıyla eşinde suçluluk, kusurluluk, eksiklik duygusu oluşturmaya çalışan beyler maalesef var.</p>
<p>Kadınlarda, 28 günde bir olan özel hal bir kusur ise, beylerde 2,8 günde bir olan hal de 10 kat daha sık gelişen bir kusur mudur acaba? Yoksa kadınların durumunun kusur olmasına sebep, gün değil de renk farkı mıdır?</p>
<p>Her ikisi de, yeni nesilin oluşturulmasına yönelik Allahın bir lütfu değil midir? Tohum da tarlaya toprağa atılmaz mı, bir filizin boy vermesi için, toprak veya tohum dan hangisi bir diğerine muhtaç değildir ki? Konunun Kuran&#8217;ı-Kerim de daki çok açık ayetlerini de mi görmez anlamazlar? Bitkiyi, tohumu, toprağı bilenler, konu insan olunca neden doğruyu göremezler?</p>
<p>Kadındaki özel hal; köşke gelip yerleşme ihtimali olan, minik prens ya da prenseslere özel hazırlanılmış, kırmızı halılar serilmiş, süslenip bezenilmiş, kuş tüyü yastıklarla döşenilmiş, fakat beklenen misafir gelmeyince, buruk bir üzüntü ile, tahtı revanın bozulup dağıtıldığı, ardından bıkıp usanmadan 28 gün sonrası için umutla beklenen yeni prens/prensesler için aynı hazırlıkların tekrar tekrar sürdüğü bir bir misafir beklentisi değil midir? Bu özellik Allahın (c.c.) verdiği bir lütuf iken, nasıl olur da bir kusur gibi algılanabiliyor? Anlamıyorum, anlayamıyorum. Esas anlaması gerekenlere ise anlatabileceğimi hiç zannetmiyorum.</p>
<p>Siz bu konunun anlaşılır olması yönünde, beylerin kulağına birşeyler fısıldayabilir misiniz? Biz anlatamıyoruz, belki siz anlatabilirsiniz.</p>
<p>Allah&#8217;a emanet olunuz.</p>
<p> </p>
<p>&#8230; Kadın konusunda okumak için&#8230;</p>
<p> </p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/img/kadinlar_don_kisot.pdf" target="_blank"><strong>K<span style="color: #0000ff;">adınlar… Günümüzün Don Kişotları</span></strong></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/kadinlar_don_kisot.pdf" target="_blank"><img class="alignleft size-medium wp-image-8042" title="20100102_derin_dusunce_kadinlar_donkisot" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/20100102_derin_dusunce_kadinlar_donkisot-190x300.jpg" alt="" width="130" height="207" /></a>Suzan Başarslan’ın dediği gibi <strong><em>“kadına dair söylenmesi gereken ne  kadar söz varsa erkeğin söylediği”</em></strong> bir dünya bu. Sadece söz mü? Yaşama hakkı bile. Bugün Çin’de ve Hindistan’da yüzbinlerce kız bebek daha doğmadan ultrason ile ana karnında görülüp yok ediliyor. Erkeklerin güç mücadelesinde kadınlar eziliyor. Cumartesi anası oluyor, cezaevlerinin önünde sıra bekleyen, şehit tabutlarının üzerinde ağlayan oluyor.  Şampuan veya otomobil satarken bedenini kullandıran, arka planda, silik, soyunan, tüketen, “figüran”… Kadınlara özne olma hakkını vermeyen erkekler mi yoksa bu hakkı alamayan kadınlar mı? Kadınlıklarını kaybetmeden, erkekleşmeden var olabilecek mi birgün kadınlar? 96 sayfalık bu kitapta Kadın’a ait kavgaları ve Kadın’ın kimlik arayışını sorguluyoruz. <a href="http://www.derindusunce.org/img/kadinlar_don_kisot.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a></p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"> <a href="http://www.derindusunce.org/img/kemalizm_kadin.pdf"><span style="color: #0000ff;"><strong>Kadın hakları ve Kemalizm </strong></span></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/kemalizm_kadin.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff;"><strong><img class="alignleft size-medium wp-image-6982" title="20091025_derin_dusunce_org_kadin_kemalizm" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/10/20091025_derin_dusunce_org_kadin_kemalizm-229x300.jpg" alt="" width="121" height="171" /></strong></span></a></p>
<p class="entry" style="text-align: justify;"> <strong>“Kemalizm Türk kadınına özgürlük verdi”</strong> gibi sloganlarla düşünmeye daha doğrusu ezberlemeye itildiği için sık sık  şaşırmaya mahkûm bir kuşak bizimki. Tarihi, belgeleri, siyasî söylemleri ve sloganları aklın imtihanına tabi tutan herkes hayretler içinde kalıyor. <strong>“İyi de biz bunu bunca sene nasıl yuttuk?”</strong> diye sormaktan alamıyoruz kendimizi.  Kemalist düşüncenin, çağdaşlığın ve Atatürk devrimlerinin yılmaz bekçisi <strong><em>“çağdaş Türk kadını’nın sesi”</em></strong> Cumhuriyet Gazetesi’nin başyazarı olan Yunus Nadi kadınların siyasete atılmasına nasıl tepki vermiş meselâ?  <strong>“Havva’nın kızları, Meclis’e girip yılın manto modasını tartışacak” </strong><strong> </strong>Kadınlar Halk Fırkası kapatılınca yerine Türk Kadınlar Birliği kurulmuş. O da kapatılınca Cumhuriyet Gazetesi’nde şu başlık atılmış:  <strong>“Türk Kadınlar Birliği kapatıldı, fesat çıkaran hatun kişilere haddi bildirildi.” </strong>Derin Düşünce Fikir Platformu yakasını resmî tarihten kurtarmak isteyen okurlarına ezber bozan bir kitap öneriyor : <a href="http://www.derindusunce.org/img/kemalizm_kadin.pdf"><strong><span style="color: #0066cc;">Kadın hakları ve Kemalizm ilişkisine alternatif bir bakış</span></strong></a></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2012/01/11/mahrem-bir-konu/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2012/01/11/mahrem-bir-konu/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Yıldız Ramazanoğlu ile sohbet</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/11/14/yildiz-ramazanoglu-ile-sohbet/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/11/14/yildiz-ramazanoglu-ile-sohbet/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 14 Nov 2011 08:26:23 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Cemile Bayraktar</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>

		<category><![CDATA[Güzellik]]></category>

		<category><![CDATA[Kadın]]></category>

		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>

		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>

		<category><![CDATA[Sanat]]></category>

		<category><![CDATA[Yazmak]]></category>

		<category><![CDATA[edebiyat]]></category>

		<category><![CDATA[İslam]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=19395</guid>
		<description><![CDATA[&#8220;İslam öyle büyük bir derya ve içinde öyle sonsuz açılımlar var ki, emek verecek, adaleti kemaliyle içinden süzüp alacak genç zihinler gerekli&#8221; Yıldız Ramazanoğlu
 
 Her yazarın yazıya başlama öyküsü ve nedeni vardır diye düşünüyorum, Yıldız Ramazanoğlu&#8217;nun öyküsü ve nedeni nedir? 
  Sevinçten doğan bir yazma olduğunu söyleyemem. İlkokulda şiir yazarak başladığımı söyleyebilirim, adaletsizlik yapan öğretmenime kızıp. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;İslam öyle büyük bir derya ve içinde öyle sonsuz açılımlar var ki, emek verecek, adaleti kemaliyle içinden süzüp alacak genç zihinler gerekli&#8221; Yıldız Ramazanoğlu</em></p>
<p style="text-align: center;"><strong> <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/11/yildiz_ramazanoglu.jpg"><img class="size-full wp-image-19396 aligncenter" title="yildiz_ramazanoglu" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/11/yildiz_ramazanoglu.jpg" alt="" width="421" height="274" /></a></strong></p>
<p><strong> Her yazarın yazıya başlama öyküsü ve nedeni vardır diye düşünüyorum, Yıldız Ramazanoğlu&#8217;nun öyküsü ve nedeni nedir? </strong></p>
<p><em>  Sevinçten doğan bir yazma olduğunu söyleyemem. İlkokulda şiir yazarak başladığımı söyleyebilirim, adaletsizlik yapan öğretmenime kızıp. Yaşanan gerçeklikte var olanı az eksik yetersiz haksız bulmakla alakalı yazmaya başlamam. Güzele güzel, çirkine çirkin diyebilmek ve sayfaların içinden olması gerekene dair bir hissiyat yükseltebilmek için yazılır zannımca. Estetik kaygı, güzeli duyumsamaya, elimizdekileri güzele doğru ilerletmeye götürür bizi yazarken. Sade&#8217;i düşünüyorum, kötüyü tasvir ederken, en olumsuz en kötü yoldan giderek, okuru zakkumun şeceresinden geçirerek götürür iyiye. Ben bu yollara açık değilim mesela. Batılın bu denli tasviri iki tarafı keskin bıçak gibidir çünkü. İnsan kendi mahiyeti de dahil hiçbir şeyin hakiki sahibi değil. Bu durum çok hüzün verici&#8230; Kendimiz bile kendimize emanetiz bir bakıma. Bu durumda emaneti verenin izni olmadan emanet üzerinde tasarrufta bulunmak nasıl mümkün olabilir? Bu noktada kınayanların kınaması beni hiç ilgilendirmez: Özgür değildir mümin yazar Batılı manada <span id="more-19395"></span>, peygamberin yolunu izlemekle kayıtlıdır, söz vermiş, akitleşmiştir. Nefsin tezkiyesinden uzak başıboş bir özgürlükten feragat ederek özgürleşebilir ancak. Bizim edebiyattaki drama&#8217;mız bu olabilir, hatta olmalıdır Mustafa Kutlu&#8217;ya göre.  Bediüzzaman &#8220;Âlemin anahtarı insanın elinde o da nefsine takılı vaziyette&#8221; diyor. Gizli hazineleri onunla keşfeder. Yazmak bu anahtar gibi, keşfe yol açar. Oysa ‘ene&#8217;nin yani en içteki kendinin kendisi de bir tılsım, bir muamma. İnsan yazarak bunları biraz daha anlayabileceğine inanır, benim için yazmak kendi için yazmaktır öncelikle.     </em></p>
<p><em> </em><strong>Yıldız Ramazanoğlu, edebiyata, siyasete, sosyal konulara karşı sorumluluk sahibi bir yazar ve bir aktivist, bu denli geniş bir alanda hakkını vererek kalem oynatmanın ve hatta sahaya inmenin altında yatan en önemli etken nedir?</strong></p>
<p> <em>Yazmak, etmek, eylemek her şey tek bir şey için: Elimizde olandan Allah için vermekle ilgili. Kendimizi ne güne saklıyoruz ki? Edebiyat öyle yüksekte bir kral ya da prenses tahtında oturarak icra edilecek bir meslek ya da hülyalı bir uğraş değil. Tozun toprağın kanın ve emeğin ta kendisi.  &#8220;Söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı, söz ola ağulu aşı, yağ ile bal ede bir söz.&#8221; Yunus söylemiş sözün neye yarayacağını. Yaşadığımız dünyaya tanıklık ediyoruz, bu tanıklık seyretmek olarak düşünülemez, elle dille müdahaleyi de içermeli.  </em></p>
<p><em> </em><strong>Söyleşiyi biraz daha özele çekmek ve deyim yerindeyse sizi konuşturmak istiyorum, Türk Edebiyatının 80 dönemindeki siyasi ayrışmaları malum, sizce edebiyatın ideolojisi ve ideolojiye katkısı olur mu?</strong></p>
<p> <em>Edebiyat tek bir bakış açısının demir parmaklıkları içinde icra edilemez. Tersine yerelden yola çıkarak bütün insanlığı içine alacak genişlikte başka tecrübelerle incelikle karşılaştığımız çarpıştığımız bazen uzlaştığımız bir alan olmalı. İyi, doğru ve güzelin satır aralarından yükseldiğini hissettiğimiz bir hayat yeri.  Sanatın tamamı böyle. Bir yaklaşımın kabul ettirilmesine propagandasının yapılmasına yönelik çalışmalar estetik değeri daha güç yakalıyor. Mesela dinin tezahürlerini yok sayan, hiçbir şekilde olumlu manada yer vermeyen bir edebiyat kolu vardır Türkçe&#8217;de. Dünyada da özellikle Amerikan sinemasında politik kameranın nasıl işlediğini hepimiz biliyoruz. Sanatın emperyal hedeflerin emrine verilmesi zalimce.  İşgalleri gerekçelendirmede, vicdanları ele geçirmede kullanılan bir dil var. Bu yolla insanların yağmalara katliamlara sıcak bakması sağlanıyor. Dinin tek bir yorumunu dayatan, insanlığı ıslah etme düşüncesiyle üstten konuşan bir dil de edebiyata çok uzak gelir bana.    </em></p>
<p><em> Edebiyatla siyaset arasında keskin bir çizgi olması gerektiğini düşünenler var. Öte yandan buna direnen ve bütün insanlığın meselelerine sahip çıkan yazarlar. Mesela Sartre&#8217;ın 1964&#8242;te Nobel Edebiyat ödülünü reddettiğinde İsveç&#8217;teki akademiye yolladığı bir mektup var &#8220;Niçin reddediyorum&#8221; başlıklı&#8230; Gerçekten önemli bir vesika. 1998&#8242;de Jose Saramago&#8217;nun Frankfurt Kitap Fuarında konuşmasını dinleme şansım olmuştu, çok eleştirilmişti İsrail ve ABD&#8217;ye çattığı için. Sonra kitaplarına neredeyse gizli ambargo kondu. Ama 2005&#8242;te de ünlü İngiliz oyun yazarı Harold Pinter dünyanın bütün yaralarına değmişti ve ne alaka tiyatro yazarlığıyla denmişti, edebiyatın sanatın politize edilmesinden dem vurularak.  </em></p>
<p><em> Sonuçta roman, hikâye bir eğitim ve öğrenim aracı değil. Hayatı anlatmaya çalışan metinler. Bütün disiplinlerin işin içine girdiği bir forum olarak görülebilir, özellikle de roman. Gerçi bu bulduğun her malzeme içine boca edilebilir demek değildir. İyi bir yazar önceden tasarlanmış bir biçim ve uslupla belli bir öğretiyi ideolojiyi hayat görüşünü dile getirmeye çalışmaz, romanda kendi kişilik ve düşünce alanından gelen doğruların belli bir doğallık içinde kitaba yansıması eserdeki yüceliği ortaya çıkarır. Romanın, hikâyenin sanatsal bütünlüğü estetik etkilerinden ayrı değil. Kahramanlar çoğu kez gerçek yaşamdakinden daha gerçek suretleriyle hayatımızda yer edinir. Dağınık ve karmaşık hayatın içinden belli bir seçmeyle düzenlemeyle yer alırlar ve içinde kötülüklerin yanı sıra insani yönden sıçrama yapabilen karakterlerin olması onu işlevsel de kılabilir. Bu kendiliğinden ortaya çıkan bir sonuç ise ideolojik görülemez. Beğeni sübjektif bir alan sonuçta. Fakat edebi ve estetik olan anlaşılmayacak kadar karmaşık değildir mesele, sadece kriter koymak zor ve hislerimiz bize gerçeği söyler. </em></p>
<p> <strong>Peki, Türk edebiyatının son dönemde nasıl buluyorsunuz?<a name="_GoBack"></a></strong></p>
<p> <em>Çok iyi hikâyeler ve romanlar yayınlanıyor fakat genel eğilim kişisel tecrübelerin son derece umutsuz bir hissiyatla ele alınması. Hala varoluşçu felsefe etkin edebiyatımızda ve Sartre&#8217;ın Bulantı&#8217;sına paralel yazan Demir Özlü gibi yazarların izleğini görebiliyoruz genç yazarlarda.  Beyhudelik duygusu yoğun, evin bir sıkıntı ailenin bir cehennem olduğu yargıları hâkim. Nurdan Gürbilek&#8217;in dediği gibi evlenecek insanların barlarda tanışıyor, kafelerde oturuyor ve otel odalarında buluşuyor olması genel toplumsal gerçekliğimizle bağdaşmıyor. Paylaşma duygusunun olmadığı, yemek pişmeyen evler de bizim tecrübemiz, ama sadece marjinal kesimlerin hakikatine eğilmek bir eksiklik. Edebiyatımıza baktığımızda yaşam huzur üretmiyor, evsiz ve aidiyetsiziz duygusuna kapılabiliriz, bu olumsuzlukları çoğaltmak zor değil.   Bir yazar &#8220;evin hiçbir biçimini sevmem ben&#8221; diyor mesela. </em></p>
<p><em>  Buraya nasıl geldik incelikle dile getiren kitaplar da yazılmıyor değil. Bu karşı edebiyat değil, hepsi edebiyatımızın parçaları. Oğuz Atay&#8217;ın &#8220;Düşünmek için bir ev tutsam, kapıdan girip düşünme terliklerimi giysem odalar bomboş olsa hiçbirinin bir adı -yatak odası oturma odası gibi- bir tahsisi olmasa&#8221; fikrine bayılırdım eskiden, bir ütopya olarak içimde saklardım. Hala da bekliyorum bu evin bana gelmesini. Evin bizi yutmasına izin vermeli mi, özellikle kadın yazarlar için evde bir alan açmak ve yazmak mümkün mü, yoksa da Nihan Kaya&#8217;nın dediği gibi &#8220;hayat yazmamızı istemez mi&#8221; bilemiyorum ama hikâyemiz, romanımız ve şiirimiz yoksunluklar zorluklar içinde bir şekilde yazılıyor.     </em></p>
<p><strong>Sanat konusunda Ahmet Altan bir yazısında &#8220;Osmanlı&#8217;da vals gibi sanatların yokluğunu eleştirdi&#8221; daha önce Gündüz Vassaf Batılı sanata alaka göstermeyen mütedeyyin kesimi eleştirmişti. Buradan bakarsak, sanatı edebiyat olsun, sinema olsun, müzik olsun Doğu-Batı diye ayırabilir miyiz? Yahut belirli sanata alaka beklemek, bunu bir ölçme biçimi kılmak ne kadar doğru?</strong></p>
<p> <em>Her kültür ve medeniyet kendine yakışan sanatı doğurur; Batı&#8217;yı neden hat sanatı yok diye kınayabilir miyiz? British müzesinde kaligrafi bölümünü gezmiştim mesela. İnanın herkes İslam bölümündeki hat eserlerinin başında toplanmıştı, diğer güzel yazılar da estetikti elbette, ama hattın büyüsü sihri etkisi yoktu açıkçası. Son tahlilde Doğu da, Batı da Allah&#8217;ındır ve sanatı bu kadar kompartımanlar halinde düşünmek mümkün değil. İnsanlığın tek bir ortak hikâyesi, tecrübesi var ve temel hedef bu dünyadaki varoluşun hikmetine vakıf olmak; yaşadıklarını, başına gelenleri anlamlandırmak&#8230; Doğuya yeterince eğilmeyen buradaki tecrübeye derinliklere asgari düzeyde de olsa aşina olmayan Batılıların eserini olgunlaştırmada eksik kalabileceğini düşünüyorum. Bu noktada günümüz Müslümanlarını okur olarak daha ileride görüyorum doğrusu. Goethe ve Hafız yan yana okunuyor, gencecik kızlar Furuğ&#8217;dan da, Sylvia Plath&#8217;dan da haberdar. Fotoğraf çekiyor, festivallerde sayısız film izliyorlar ve dünya müziklerini biliyorlar. Önümüzdeki yıllarda bu tartışmaların manası kalmayacak çünkü önemli üretimler göreceğiz gibi geliyor bana. Alametler çok açık. </em></p>
<p><em> </em><strong>Biraz da toplumsal konulara dönmek istiyorum; Müslüman ve dindar bir kadın olarak, Türkiye şartlarında, özellikle 28 Şubat sürecinde ve sonrasında Müslüman dindar kesimin, dünyaya ve Türkiye şartlarına karşı olan tutumunu nasıl yorumluyorsunuz?</strong><strong></strong></p>
<p> <em>Bu süreç ağır hak ihlallerinin yaşandığı bir dönem&#8230; Fakat İslam adına ortaya konan pratikler ve bizim referanslarla bağımız iyi bir sınavdan geçti. Fadime Şahin tuzağı önemli şeyleri açığa çıkardı. Yazılan gazete yazılarında sizin metresleriniz varsa bizim de ikinci eşlerimiz neden olmasın noktasına gelindi. O zaman dine aldırmayan insanların hayatında ne varsa bir şekilde dine uydurarak tekrarlama isteğinin bilinçaltlarında beklediği gerçeğiyle yüz yüze geldik. Bir işadamı &#8220;Biz Ferrari&#8217;ye binemez miyiz, saçımıza jöle süremez miyiz?&#8221; diyordu. Neden yakıştıramıyorsunuz manasında. Yaşamsal hedeflerimize bakın! Ferrariye binebiliriz elbet, ama binmeli miyiz her şeyi &#8220;Yapmalı mıyız?&#8221; sorusu duyulmuyordu o günlerde. Bizi kabul etmeyenlerle tüketim kutucuğunda eşitlenmek gibi bir eğilim güçlendi. Burjuvaziden evin pahalı eşyalarla doldurulması anlaşıldı. </em></p>
<p><em> Başka bir uçtan da Müslümanlar dünyanın vicdan sahibi erdemli insanlarıyla bir araya gelme tecrübesi yaşadı. Küçük hesaplara karşı dünyada adaletin yolunu izleme gibi ulvi bir deneyim. Bunun bir parçası olmak için İslam&#8217;ın yeniden okunması ve yeni sorulara ve durumlara yeni cevaplar üretilmesi meselesi&#8230; Sert tartışmalar yaşanıyor hala. Şimdilerde İslam&#8217;ın vicdanını kimi vurdumduymaz pratiklere bakıp dar ve yetersiz gören, iç dengesi liberal sol hareketler lehine bozulan gençler var. Bu İslami birikime eğilemeden başka karşılaşmalar yaşamakla alakalı. İslam öyle büyük bir derya ve içinde öyle sonsuz açılımlar var ki emek verecek, içinden adaleti kemaliyle çekip çıkaracak genç zihinler gerekli. O zaman ortak kesişim alanlarında olabiliriz ve &#8220;İslam ne verebilir?&#8221; sorusunu hiç duraksamadan cevaplandırabiliriz.  </em></p>
<p><em> </em><strong>Peki, bu sürecin en ağır kayıplarını veren başörtülü kadınların dünü bugünü desem&#8230; Başörtülü kadınlar bunca baskı gördükten sonra bir değişim gösterdi mi?</strong><strong></strong></p>
<p> <em>Tabii ki kimseye güvenmemeyi öğrendiler. Mağdur ve yardıma muhtaç göründükleri zamanlarda hami olarak görünenler yetkin kadınlar olduklarında bunu kabullenmekte yeni durumun hakkını vermekte zorlandılar. Yurt dışına gitmek de önemli bir zenginlik kattı ve dünyaya açılan genç kadınlar İslam adına dayatılan rol biçmeleri sorgulamaya başladılar. Mesela Bosna&#8217;da bir gurup genç kızla yurtta kalıyordum, sabah erkenden bisikletleriyle orman gezisine çıktılar ki bu Türkiye&#8217;de kınanmadan ya da birilerinin hayret dolu bakışlarına muhatap olmadan gerçekleştiremeyecekleri bir şeydi. En küçük insani bir hareketin bile ne kadar baskı altında olduğunu bu ülkeden kuzeye güneye doğuyu ya da batıya doğru çıkınca görebildiler. İngiltere&#8217;ye giden bir kız &#8220;İlk kez kendimi her türlü baskıdan, gözetleyen gözden uzak sadece Allah&#8217;a hesap verir halde özgür hissettim, namazlarıma sımsıkı hürce sarıldım&#8221; demişti. Hindistan&#8217;a giden bir arkadaşım da &#8220;Kendimi ilk kez kimsenin dönüp bakmadığı ilgilenilmeyen işaret edilmeyen tanımlanmayan tam ve eksiksiz bir insan olarak bütünlüklü bir şekilde burada algıladım&#8221; diyordu. Bunlar önemli tecrübeler. Ben de en çok uçakta mutlu olurum mesela hiçbir yerde değilim sadece Allah&#8217;a aitim ve beni kimse bir alana bir küçük ideolojiye sıkıştıramaz. Hayat ölüm ve ikisi arasındaki keşiflerim vardır sadece. Algılandıkça azalıyor insan.</em></p>
<p><em> Olumsuz bir değişim de var elbette. Bu kadar baskıdan hatta etkin yerlerde bulunan kimi dindar erkeklerin de dışlama ve aşağılamasından sonra, bir yer edinmek uğruna mevcut çarpık sistemi tekrarlama eğilimi. İşim bunu gerektiriyor duygusu. Daha dirençli ve inançlarına uygun ortamlar yaratmada istekli ve azimli olmalı genç kadınlar. ‘Gevşemeyiniz, üzülmeyiniz Allah inananlarla beraberdir&#8217; ayeti hepimiz için. Yaşam biçimimizi korkusuzca inşa edebilecek özgüvenimiz olmalı. Hayat namazın etrafında dönmeli mesela.</em></p>
<p><em> </em><strong>Müslüman başörtülü bir kadın örtüsü gereği tercihini ayan beyan ortaya koymuştur. Son dönem konuşulan bir konudur; &#8220;başörtülü kadınların tesettürsüzlüğü konusu&#8221; üzerine ne düşünüyorsunuz? Düne kadar Kemalist zihniyetin kendince üstten bir yorumla duruş ve yerini belirlemeye kalktığı kadınlara bugün İslami kesimden bazıları hemen hemen aynı üslupla duruş ve yer belirliyor, bunu nasıl yorumluyorsunuz?</strong></p>
<p>  <em>Dikkatimi çeken bir tuhaflık vardır, çarşaflı bir genç kadının yanında daracık blucinli erkekler. Ama nedense burada en çok şaşırmamız ve kınamamız gereken şey, kadının gözüne birazcık sürme çekmiş olması mesela. Değerlerin korunmasını tamamen kadına zimmetlediğimiz bir hâl var. Dindar erkekleri meslektaşlarıyla ya da toplantılardaki kadın katılımcılarla öpüşerek selamlaşırken gördüğümüzde hiç şaşırmıyoruz bile artık. Kadının tesettüre gereği gibi özen göstermediğine yeterince titizlenmediğine hayıflanırmış gibi görünen aynı erkekler, yerine göre başörtülü eşlerinden rahatsız oluyor ve mümkün mertebe onları elit (!) topluluklara katmıyorlar. İranlıların deyimiyle &#8220;iyi hicaplı&#8221; kadınlarla evlenmeyi tercih etmek kahramanca bir duruş şimdilerde&#8230; Böyle çelişkiler içinde sürüklenmeye hiç gerek yok. Tesettürün temel ilkeleri giysinin şeffaf ve dar olmaması, bakılınca mümin bir kadın olduğunuzun anlaşılması, öncelikle de gözlerin haramdan sakınılması. Bunun dışında beğeniler, renkler, kesimler, tercihler elbette farklılık gösterir, bir zamandan diğerine kişiden bir başka kişiye. Bu farkları ortadan kaldırmak insanlık dışı olurdu. Belli bir zevkin ürünü olup tesettüre de uygun bir şeyler bulmak eskiden de zordu şimdi de zor. Tasarımcıların meşruiyet alanını ihlal etmeden uygun bir şeyler tasarlama çabalarını saygı hatta minnetle karşılıyorum. Elli yaşındaki kadınla yirmi yaşındaki bir gencin aynı giyinmesi beklenebilir mi? Bunu beklerdi insanlar bir zamanlar. Tesettürde bir yozlaşma yok mu peki, elbette var. Bunun dini, sosyolojik sebeplerini analiz etmek lazım. Aynaya bakınca herkes neyin ne olduğunu görüyor. Bir kadın sokağa çıkarken mesaj yüklü, her insan böyledir. Her giysi politiktir bu yönüyle. Laik düzene, kadını küçümseyen ya da tesettürden gizlice utanan erkek bakışına kendi duruşunu gevşeterek karşılık veriyor gerilimi azaltma yoluna gidiyor giysi yoluyla bazı kadınlar. Teşhir arzusunun dizginlenememesi de var . Sosyokültürel olarak dindar değil ama muhafaza etme kutucuğunda yer alıyor bazıları da. Her halükarda başörtüsünü güzel bir mesaj olarak alırım ben, bir cesaret ve kaybetme yeri. Sonra içinin güzel dolması için dua ederim.    </em><em></em></p>
<p><em> </em><strong>Bir toplumda azınlık muamelesi gören kesim ya asimile olur, dönüşür yahut iç dinamiklerine daha çok sarılır, direnç gösterir. Sizce Türkiye&#8217;deki totaliter laik kesimin, azınlık muamelesini reva gördüğü Müslüman kesim direnç mi gösterdi, dönüştü mü?</strong></p>
<p> <em>Tamamen asimile olmaktan söz edemeyiz ama gözle görülür bir eksen kayması söz konusu. Önceliklerin sıralaması değişti. Hâl diliyle ölüm rabıtası içinde olan Müslüman kesimde aslında fırsat verilse biz de harcamayı yaşamayı pekala biliyoruz düşüncesi hakim olmaya başladı. Değerlerin erozyonu. Kimi düşünce insanları da koruma adına kelimenin tam manasıyla muhafazakârlığa gömüldü, hiçbir sorgulamaya tabi tutmadan eskiden var olan her şeyi muhafaza etmemizi istiyorlar. Mesela eşi rahatsızlandığında kadın doktor arayan bir adam, bir yandan da kadınların çalışmasının, meslek edinmesinin, gündelik yaşam dışında zamanı örgütleyerek bir şeyler üretmesinin düşmanı olabiliyor. Kadınlar çalışacak sizin ailelerinize çocuklarınıza öğretmenlik, danışmanlık, doktorluk vs. yapacak, ama ilke gereği siz çalışmasına karşı olduğunuzdan, hangi koşullarda bu hizmetin size sunulduğuyla hiç ilgilenmeyeceksiniz. Bu emekçilerin yaşam koşullarını iyileştirmeye yönelik her çabayı fuzuli hatta zararlı ve tehlikeli göreceksiniz. Bunu anlamam mümkün değil.  Bu hayata hayatiyete karşılık vermek çözüm ve cevap üretmek yerine gelişmelerin arkasından sürüklenmekten başka bir şey değil. Koyu bir nostaljiyle bugünü kavrayamayız. Annelerimizden yararlanabiliriz ama bire bir onları ne tekrarlayabiliriz ne de gereklidir bu. Onlar da bir noktada durmuyor ki. Yetmiş yaşındaki kadınlar cep telefonu kullanıyor, toplu seyahatlere çıkıyor, torunlarının facebook unu takip ediyor, politik yorumlar yapıyor ve sinemaya gidiyorlar. Mahallemizde mütedeyyin annelerimiz Semih Kaplanoğlu&#8217;nun Bal filmine gittiler, Hür Adam filmini izlediler ve Baraka için sözleştiler, Cuma dersinin ardından TV ekranı en geniş komşuda izlemek üzere. Bunlar yoktu eskiden. Ne olacak şimdi, ne diyeceğiz onlara, ayıp mı yoksa günah mı? 76 yaşındaki annem İstanbul&#8217;u kaplayan gökdelenlere karşı imza atıyor, Şili&#8217;de toprak altında kalan madencilere dua ediyor dostlarıyla. Kimileri kalkıp Sudan&#8217;a Açe&#8217;ye gittiler, yetimlerin başını okşamaya. Müslüman kadınlar kınayan, aşağılayan suçlayan, mahkûm eden, rol veren, yer biçen, Allah7ın hukukunu çiğneyen, layık görüp verdiğini geri alan dili duymak istemiyor artık. Bir kez de saygı duyun, takdir edin, yardım edin, el verin, merhamet dili olsun.      </em><em></em></p>
<p><em> </em><strong>Açık konuşmak gerekirse, Türkiye&#8217;deki feminist hareket başlangıcı itibariyle Kemalist çizgide, bir hak arama gayreti yerine suni bir modernleşme ile yürümüştür. Ancak bugüne geldiğimizde resmin içeriği değişiyor, Müslüman kesimdeki kadınlar arasında düne kadar çok uzak olan bir kavram olan feminizm dillendiriliyor. Kendini feminist olarak tanımlayan, haklarını feminist bir söylemle arayan Müslüman kadınlar mevcut, siz bunu nasıl yorumluyorsunuz?</strong></p>
<p> &#8221;<em>Bir zaman gelecek San&#8217;a'dan tek başına yolculuğa çıkan bir kadın, Hadramut&#8217;a kadar hiçbir saldırıya uğramadan seyahat edebilecekti&#8221; demişti sevgili Peygamberimiz, hem de daha risaletinin ilk günlerinde. O zamanın bu uzak mesafesini düşününce şimdinin bütün dünyayı güvenli kılma hedefini görebiliyoruz. Bir kadın için böyle vaatleri olan bir dinin mensubuyuz. İslam&#8217;ı kendi içimize kapanarak anlamamız mümkün değil. İnsanlığın taleplerine acılarına tartışmalarına çözüm olarak ortaya konan teorilere ve pratiklere bigâne kalamayız. Feminizm kadına yönelik ayrımcılığa, şiddette, ikinci sınıf görme eğilimlerine karşı koyma istencinden doğdu. Kadın hakları savunusu olarak tanımlasak da bu konuda farklı tanımlar çözümlemeler ve çareler ileri sürüldü. Kadınların okuma yazmasının bile gereksiz görüldüğü dönemlerden geçerek gelen bir kültüre mensupsanız, İslam&#8217;ın öngörüsünü doğruya en yakın biçimde anlamak istiyorsanız zihin açıcı her birikime eğilebilirsiniz. Adalet sahibi biri, mümin kadınlar için ‘feminist ‘ sözcüğünü avami bir üslupla suçlama dili olarak kullanmadan önce feminist birikimin nereden doğup ne ileri sürdüğüne bir göz atma ihtiyacı duyar. Düşünür dediğimiz insanların bir tek kitap bile okumadan önyargılarla hareket etmesi düşündürücü. Osmanlı ve Cumhuriyet dönemi şairlerimizden Sükufe Nihal feminizmi kadınların erkeklerin elinde oyuncak olmaktan kurtulması için, ilim irfan sahibi olmak için mücadele etmek olarak açıklıyordu. Ben onların feminizmine dini bütün Osmanlı kadınlarının çabalarına Fatma Aliye, Emine Semiye, özellikle de Halide Edip&#8217;e yakın bir yerdeyim.   </em></p>
<p><em> Feminizmin Türkiye&#8217;deki gelişim seyri çok uzunca tartışmayı hak ediyor. Kemalist söylem aslında jakobenliği kadınlara da bulaştırdı, yerine göre mesela Nezihe Muhittin&#8217;i bile dışladı. Kadınları özgürleştirmekten çok bir kalıba sokma girişiminin parçası oldu feminist söylem uzun yıllar, hala da kısmen öyledir. </em></p>
<p><em> Dünyada kendini feminist olarak tanımlayan Müslüman kadınlara gelince bir çoğu emperyal hedeflere hizmet ediyor, İslam&#8217;ın daha kullanışlı (!) hale getirilmesi yolunda performans sergiliyorlar. Çok azı müstesna&#8230; İslamcı feminist kongreler düzenlendi mesela, ayetlerin bazılarını çıkarma girişimine bile tanık olduk.   </em></p>
<p><em> </em><strong>Son dönem çokça rastladığımız İslam&#8217;ın liberal ve Marksist-Sosyalist yorumları hakkında ne düşünüyorsunuz?</strong></p>
<p> <em>Türkiye bir kırılmadan geçiyor. Bu dünyadaki kırılmalara paralel bir durum. ABD ve dünya güçlerinin Irak saldırısı (2003) kurtuluş için fikirleri olan vicdan sahibi insanları yüksek alarmda harekete geçirdi. Yeni ittifaklar kuruldu. Farklı eğilimlerden barış yanlıları insani ortak paydalarda işgallere darbelere şiddete ve küresel adaletsizliğe karşı birleşmeye çalışıyor. Bu çabalar doğal olarak herkesi ötekinin hakikatine eğilmeye zorladı. Adalet için bir Marksist, bir Müslüman ve bir liberal mesela, hangi noktalardan yola çıkabiliyor ve hangi kesişim alanları kümeleri var aramızda, kalbi ama matematik de bir durum. İttifak notaları da amansız ihtilaf noktaları da tartışılıyor. İslam&#8217;ın yarattığı vicdan bu karşılaşmalarda daha da billurlaşabilir. İslam elden gidiyor endişeleri yersiz. Kimse masum değil ki. Neo liberal politikaların dünyayı getirdiği nokta ortada. Marksizm ise binbir parça ve insanlığın tümünü içine alan bir söylem geliştirebilmiş değil. İslam ise ilkesel olarak bana göre en parlak yerde. Özgüvenle ve sükûnetle her birikime açılabilir, paylaşabiliriz. Herkesten öğrenecek şeylerimiz var.  </em><em></em></p>
<p><em> </em><strong>Gündeme dönecek olursak, çok acı bir sürecin, Türk-Kürt çatışmasının olduğu, maalesef işin sivil öldürmelere vardığı bir dönemden geçiyoruz&#8230; Bu şiddetin nedenleri, sonuçları ve çözümü noktasındaki görüşlerinizi paylaşır mısınız?</strong></p>
<p> <em>Hakkaniyetle ve adım adım haklar teslim edilerek mesafe kaydedilebilir. Herkes acı çekti bu ülkede I. Dünya savaşından beri. Hepimiz bir şekilde asimilasyona uğradık kimliğimizin en az bir parçasıyla ama en sert ve radikal asimilasyon Kürt kimliğine karşı gerçekleşti. Büyük Kürt ayaklanmaları bu ülkede dinin elden gitmesi kaygılarına dayanıyordu aslında. İnsanları Kürtler Müslümanlar diye kategorize etmek de vahim hata. Kürt Müslüman başörtülü kadın mesela&#8230; Hepsi birbirinden ezilesi dört aidiyet. Birçok aidiyetimiz iç içe. Kürt halkı bu ülkenin en dindar kesimi olmuş, bölgeden büyük âlimler yetişmiştir her zaman. Bu kadar zorbalığa karşı PKK&#8217;nın başlangıçta haklı bir gerekçeyle dağa çıktığını düşünüyorum. Öte yandan barışçı Kürt hareketlerini şiddetle bastırdığı, infazlar yaptıkları da bir gerçek. Fakat artık külliyen haksız durumdalar. Masada her şey konuşulurken, mesele bütün toplumun gündemindeyken, inkâr sona ermiş ve bütün insanlar barış için harekete geçmişken savaşı tırmandırmak kime yarar? Açılım politikalarını buruşturup atma yetkisini onlara kim verdi. Devletin operasyonlarını zerre kadar desteklemiyorum ama bu fırsatı vermek için sebep yoktu. Özerklik bile konuşuluyordu neticede. Artık Orhan Miroğlu&#8217;nun dediği gibi asker kanı döküp masada elini kuvvetlendirme gerekçesi de yok, çünkü sivillere kadar varan cinayetler tersine masadakileri de dağıtıyor. </em><em></em></p>
<p><em> </em><strong>Malumunuz Arap Dünyası devrimlerle ezberlerini bozuyor, diktatörlerini deviriyor, bu devrimlerdeki asıl etmen nedir, mesela &#8220;arkasında Batı var&#8221; iddiası ne kadar doğru?</strong></p>
<p> <em>Meselenin birçok yönü var ve hepsine aynı anda bakmak zorundayız. Öncelikle 20. Yüzyılın soğuk savaş döneminin totaliter rejimlerinden kurtulmak istiyor İslam dünyası uzun yıllardır. II. Dünya savaşından sonra bütün Orta Doğuya Baasçı zalim ve acımasız liderler hakim oldu. Muhalifler çok büyük acılar çekti. Her şeyi ABD ve Avrupa yapıyor söylemi kendimize ve Arap halklarına haksızlık olduğu gibi bir özgüvensizliğin de tezahürü. Bir seferinde Müslüman kadınlarla ilgili kör noktalarımızdan söz eden bir konuşma yapmış, mevcut durumun sebeplerine inmeye çalışmıştım, bir kanaat önderi bana doğrudan &#8220;bizi&#8221; İngilizlerin konuşturduğunu söylemişti. Mümin bir kadının içinde yaşadığı toplumu, dünyayı, kadın meselesini, gündelik yaşamdaki sorunları kendi referanslarından yola çıkarak sorgulayabileceğine inanmıyor adam, biri bizi telkinle konuşturmadıkça konuşamayız fikir üretemeyiz önyargısı var.  </em></p>
<p><em> Öte yandan halkların bu hareketi karşısında elbette emperyal ülkeler müdahil olmak pay çıkarmak kontrol etmek, nemalanmak ve rol vermek isteyecek, bu çok normal. Şimdi Tahrir&#8217;de müdahil olmak isteseler de can dostları Mübarek&#8217;in devrilmesini engelleyemeyecekleri belli olunca karşısında konumlandılar, gözlerini kırpmadan harcadılar otuz yıllık tiranlarını. Herkes bir mevzi kazanma peşinde ama biz doğru bildiğimiz yolda ilerlemeliyiz, her şeyi ABD ve Avrupa yapıyor düşüncesine yakın değilim. Tunus&#8217;taki seçim sonuçlarını da mı Batı sağladı? Hiç istemedikleri sonuçlar. Mesele var olan gelişmeleri Müslümanların lehine çevirme mücadelesi olmalı. Şimdi İran hedefte. Kürtlerle Türkler elbirliği yapabilselerdi ve Beşar Esad, bin Ali gibi çekilip gitseydi, seçime gidilseydi asla cesaret edemezlerdi saldırganlığı telaffuz etmeye.</em></p>
<p><em> </em><strong>Türkiye&#8217;nin Arap Devrimlerinde etkili olduğu, kısmen rol model olduğu dahi konuşuluyor, Başbakan Tunus, Mısır gibi ülkelerde bir kahraman gibi karşılanıyor, sizce bunun nedeni nedir?</strong></p>
<p> <em>Garip gelecek ama &#8220;One minute&#8221; in yarattığı etki çok büyük oldu bence. Bunu destekleyen politikalar, halkalara sahip çıkma, Batıyı da etkileyip, dışlamadan ahlaki bir çizgiye çekme çabaları ve gayretleri saygı uyandırıyor. Marmara Gemisi de kalbi duygularımızın reel politik insafsızlığının tersine hareketlere yol açabileceğini gösterdi. Ak Partinin seçim zaferi de büyüledi. Hükümetin İslami iddiası yok denilse de İslami referanslardan kültürel olarak zihinsel olarak sürekli beslendikleri çok açık. Aslında laiklik önerisi kuşku yarattı ve bu yöndeki mesajların sempatiyi kıracağını düşünüyorum. Bu Batılıların sözcüsü olmak ve Büyük Orta Doğu Projesinin taşıyıcısı olmak gibi kuşkuları doğurmuş olabilir. Yazın Kâbe&#8217;de Mısırlı bir diş doktoru hanımla karşılaşmıştım ve Türk olduğumu öğrenince gözleri doldu, Tayyip beye selam yolladı ama iletmem mümkün olmadı. Böyle de bir sempati var. Filistin bir metafor ve sembol aslında. Davos&#8217;taki müdahale ezilen dışlanan herkesin hakkına sahip çıkmaktı, Filistin&#8217;le sınırlı değildi. Tarihi bir andı dünya için. Ekran başında milyonlarca insan ağladı eminim. </em><em></em></p>
<p><em> </em><strong>Bir yazar olmak yanı sıra eş, anne ve hatta anneannesiniz, yazar Yıldız Ramazanoğlu ile bir başka rol olan anne, eş sıfatları arasında fark görüyor musunuz? Bir kadının işi ve aile hayatı arasındaki rol değişimleri, bir zenginlik midir yoksa sekte mi?</strong></p>
<p> </p>
<p> <em>Yaşamın çeşitli halleri yansımaları tecrübeleri var. Her birisi tekâmülümüzün, imtihanımızın bir parçası&#8230; &#8220;Müminin kalbi güvercine benzer günde yedi kere hal değiştirir&#8221; diyor Peygamberimiz. Yaşamda da birçok hallere giriyoruz. Sahnede oynadığımız roller var, yazgı manasında. Aile dediğimiz canımızdan birer parça olan insanları içine alır. Gel gelelim onların hakkı çiğnenmeden küçük ihlaller olmadan bir şey üretmek mümkün değildir. Bu erkekler için de böyle. Kabul edilebilir makul sınırlar içinde kalabilirseniz ne âlâ, üretmek ahenk ve denge zenginlik ve manevi genişleme şeklinde tezahür eder, sırat köprüsü üzerinde iş görüyoruz açıkçası. Böyle soruları çocuklarımıza sormalı aslında. Bu dünyaya gelen herkes azami derecede Allah&#8217;ın vahiyden muradını anlamak, kemalâtını geliştirmek için çabalayacak. Herkesin bir misyonu var onu bulup gereğini yapacak. Bu konuda Kur&#8217;an cinsiyete bakmaz herkes yükümlü. </em></p>
<p><em> </em><strong>Yeni yeni yazmaya başlamış genç arkadaşlarımıza bu meşgaleye uzun mesailer harcamış bir kalem olarak önerilerinizi rica etsek&#8230;</strong></p>
<p> <em>Fransızlar &#8220;l&#8217;appetit vient en mangeant&#8221; (İştah yerken gelir) derler. Onun gibi yazmada ilham beklenmez. Disiplinli bir çalışma azim sebat işçilik ve emek esastır. İlham çalışırken gelir ve yaşamın sırları bir ucundan görünür. Önümüze yayınlama adını duyurma bir yere gelme gibi hedefler koymamalıyız. Yazma esnasında öğrendiklerimiz parıldayan düşünceler, aydınlanan kör noktalar, aşınan törpülenen nefsaniyetimiz ihsan olarak bize yeter. Ötekiler işin doğası gereği olur zamanla, olsa da hoş olmasa da diye bakmak, dünyevi yoksunluklara göğüs germek gerek. </em></p>
<p><em> </em><strong>Değerli vaktiniz ayırdığınız için, görüşlerinizi paylaştığınız için çok teşekkür ederiz&#8230;</strong></p>
<p> <em>Ben çok teşekkür ederim sabrınız için.</em></p>
<p> </p>
<p>&#8230; Bu sohbeti sevdiyseniz&#8230;</p>
<ul>
<li><a title="Permanent Link to Erzurum'da kardeşlik ve arkadaşlık kavi" rel="bookmark" href="http://www.derindusunce.org/2011/11/02/erzurumda-kardeslik-ve-arkadaslik-kavi/">Erzurum&#8217;da kardeşlik ve arkadaşlık kavi </a>(<a title="Yıldız Ramazanoğlu tarafından yazılan yazılar" href="http://www.derindusunce.org/author/yildizramazanoglu/">Yıldız Ramazanoğlu</a>)</li>
<li><a title="Permanent Link to Kenan Çamurcu ile İslam ve Modernizm Üzerine" rel="bookmark" href="http://www.derindusunce.org/2010/10/19/kenan-camurcu-ile-islam-ve-modernizm-uzerine/">Kenan Çamurcu ile İslam ve Modernizm Üzerine </a>(<a title="Cemile Bayraktar tarafından yazılan yazılar" href="http://www.derindusunce.org/author/cemilebayraktar/">Cemile Bayraktar</a>)</li>
<li><a title="Permanent Link to Derin Düşünce ile Yeni Bir Röportaj" rel="bookmark" href="http://www.derindusunce.org/2011/04/12/derin-dusunce-ile-yeni-bir-roportaj/">Derin Düşünce ile Yeni Bir Röportaj </a>(Abdullah Yalnız)</li>
<li><a title="Permanent Link to Müslüman devlet olur mu ? (Ümit Aktaş ile dobra dobra)" rel="bookmark" href="http://www.derindusunce.org/2010/10/25/musluman-devlet-olur-mu-umit-aktas-ile-dobra-dobra/">Müslüman devlet olur mu ? (Ümit Aktaş ile dobra dobra)</a></li>
<li><a title="Permanent Link to Erik ile röportaj" rel="bookmark" href="http://www.derindusunce.org/2010/05/31/erik-ile-roportaj/">Erik ile röportaj </a>(<a title="O. Tan Haskol tarafından yazılan yazılar" href="http://www.derindusunce.org/author/olcaytotanhaskol/">O. Tan Haskol</a>)</li>
<li><a title="Permanent Link to İlber Ortaylı ile sohbet" rel="bookmark" href="http://www.derindusunce.org/2009/04/22/ilber-ortayli-ile-sohbet/">İlber Ortaylı ile sohbet </a> (<a title="O. Tan Haskol tarafından yazılan yazılar" href="http://www.derindusunce.org/author/olcaytotanhaskol/">O. Tan Haskol</a>)</li>
<li><a title="Permanent Link to Cem Toker ile söyleşi" rel="bookmark" href="http://www.derindusunce.org/2008/07/01/cem-toker-ile-soylesi/">Cem Toker ile söyleşi </a>(<a title="Mehmet Yılmaz tarafından yazılan yazılar" href="http://www.derindusunce.org/author/mehmetyilmaz/">Mehmet Yılmaz</a>)</li>
</ul>
<p> </p>
<p>&#8230; Komşu mevzularda kitap okumak için &#8230;</p>
<p> </p>
<p><span style="color: #0000ff;"><strong>M<span><span><span>ü</span>slüman’ın Zaman’la imtihanı </span></span></strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091210_derin_dusunce_org_musluman.jpg"></a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/musluman_zaman.pdf" target="_blank"><span style="color: #3366ff;"><img class="alignleft size-medium wp-image-7624" title="20091210_derin_dusunce_org_musluman" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091210_derin_dusunce_org_musluman-203x300.jpg" alt="" width="114" height="155" /></span></a></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Sunuş</strong>: Müslümanlar dünyanın toplam nüfusunun %20’sini teşkil ediyorlar ama gerçek anlamda bir birlik yok. Askerî  tehditler karşısında birleşmek şöyle dursun birbiriyle savaş halinde olan Müslüman ülkeler var. Dünya ekonomisinin sadece %2-%3′lük bir kısmını üretebilen İslâm ülkeleri Avrupa Birliği gibi tek bir devlet olsalardı <strong><em>Gayrı Safi Millî Hasıla bakımından SADECE Almanya kadar </em></strong>bir ekonomik güç oluşturacaklardı. Bu bölünmüşlüğü ve <strong><em>en sonda, en altta kalmayı tevekkülle(!) kabul etmenin</em></strong> bedeli çok ağır: Bosna’da, Filistin’de, Çeçenistan’da, Doğu Türkistan’da ve daha bir çok yerde zulüm kol geziyor. Müslümanlar ağır bir imtihan geçiyorlar. Yaşamlarını şekillendiren şeylerle ilişkilerini gözden geçirmekle başlıyor bu imtihan. Teknolojiyle, lüks tüketimle, savaşla, kapitalizmle, demokrasiyle , “ötekiler” ile ve İslâm ile olan ilişkilerini daha sağlıklı bir zemine oturtabilecekler mi? <a href="http://www.derindusunce.org/img/musluman_zaman.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><strong><em>Müslüman’ın Zaman’la imtihanı</em></strong> </span></a>adındaki 204 sayfalık bu kitap işte bütün bu konuları sorgulayan ve çözümler öneren makalelerden oluşuyor.</p>
<p> </p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/02/islamcilik_kitap_k.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-14898" title="islamcilik_kitap_k" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/02/islamcilik_kitap_k.jpg" alt="" width="118" height="183" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/img/Islamcilik-devrim-demokrasi.pdf" target="_blank"> İslâmcılık, Devrim ile Demokrasi Kavşağında </a></strong></p>
<p>Müslümanca yaşamak için devletin de “Müslüman” olması mı gerekiyor? Bu o kadar net değil. Çünkü İslâm’ın gereği olan “kısıtlamaları” insan en başta kendi nefsine uygulamalı. Aksi takdirde dinî mecburiyet ve yasakların kanun gücüyle dayatılması vatandaşı çocuklaştırıyor ister istemez. <strong>İ</strong><strong>yi-kötü ayrımı yapmak, iyiden yana tercih kullanacak cesareti bulmak gibi insanî güzellikler devletin elinde bürokratik malzeme haline geliyor. </strong>21ci asırda Müslümanca yaşamak kolay değil. Yani İslâm’ın özüne dair olanı, değişmezleri korumak ama son kullanma tarihi geçmiş geleneklerden kurtulmak. AKP’yi iktidara taşıyan fikrî yapıyı, Demokrasi-İslâm ilişkisini, İran’ı ve Milli Görüş’ü  sorguladığımız bu kitabı ilginize sunuyoruz. <strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/Islamcilik-devrim-demokrasi.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_1.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><strong>Kitap Tanıtan Kitap 1</strong></span></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/11/kitap-tanitan-kitap2.jpg"><span style="color: #0066cc;"><strong><img class="alignleft size-full wp-image-13292" title="kitap-tanitan-kitap2" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/11/kitap-tanitan-kitap2.jpg" alt="" width="106" height="152" /></strong></span></a>Kitap okumak… Jean Paul Sartre, Nazan Bekiroğlu, Toshihiko Izutsu, Henri Bergson, Mustafa Kutlu, Dostoyevski, Elif Şafak, Clausewitz, Sadık Yalsızuçanlar, Alber Camus ile sohbet etmek… <strong>Suyun resmine bakmakla yetinmeyen, su içmek isteyenler için var kitaplar.</strong> Mesnevî var, El-Munkızü Min-ad-dalâl, Kitab Keşf al Mânâ, Er-Risâletü’t-tevhîd var.  Elinizdeki bu kitap Derin Düşünce yazarlarının seçtiği kitapların tanıtımlarını içeriyor. Bizdeki yansımalarını, eserlerin ve yazarların bıraktığı izleri. Farklı konularda 44 kitap, 170 sayfa. Zaman’a ayıracak vakti olanlar için…<strong> </strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_1.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><strong>Buradan indirebilirsiniz.</strong></span></a></p>
<p><strong></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_2.pdf" target="_blank"><strong><img class="alignright size-medium wp-image-18278" title="kitap_tanitan_kitap_2" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/08/kitap_tanitan_kitap_2.jpg" alt="" width="126" height="184" /><span style="color: #0066cc;">Kitap Tanıtan Kitap 2</span></strong><span style="color: #0066cc;"> </span></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_1.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Kitap tanıtan Kitapların birincisi</span></a> kadar sevildi, o kadar çok ilgi gördü ki ikincisini yayınlamak için sabırsızlanıyorduk. Yeniden 44 kitap tanıtımıyla geliyoruz karşınıza: Dostoyevski, Sezai Karakoç, Yıldız Ramazanoğlu, Jean Paul Sartre, Amin Maalouf, Taha Akyol, Hasan Cemal, Ali Şeriati, William C. Chittick, Alain Touraine, Muhyiddin İbn Arabi Hazretleri… Farklı asırlar, farklı coğrafyalar, farklı konularla dergi tadında bir kitap… Ortak olan tek şey İnsan belki de? İnsan’ın iç dünyasındaki saklı hazineleri paylaşma muradı…<a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_2.pdf" target="_blank"><strong><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></strong></a></p>
<p><em></em></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/11/14/yildiz-ramazanoglu-ile-sohbet/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/11/14/yildiz-ramazanoglu-ile-sohbet/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Ali Bulaç ve entelektüel tutarlılık</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/10/24/ali-bulac-ve-entelektuel-tutarlilik/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/10/24/ali-bulac-ve-entelektuel-tutarlilik/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 24 Oct 2011 17:50:20 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Aisha Benghazi</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Kadın]]></category>

		<category><![CDATA[Türkiye'nin Ali Bulaç Problemi]]></category>

		<category><![CDATA[islamcilik]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=19138</guid>
		<description><![CDATA[&#8220;&#8230;Son genel seçimlerde aday gösterilecek vekillerin belirlenmesinin öncesinde Müslüman kadınlardan oluşan bir grup &#8220;Başörtülü aday yoksa, oy da yok&#8221; sloganıyla bir kampanya başlattılar. Benim de sözcülerinden olduğum bu kampanyaya yönelik herkes inandığı doğrular çerçevesinde olumlu veya olumsuz görüşlerini serdettiler. Olması gereken de buydu. Fakat sadece Ali Bulaç argümanlarını paylaşmaktan çok kampanyaya katılan kadınları &#8220;derin devletin [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;&#8230;Son genel seçimlerde aday gösterilecek vekillerin belirlenmesinin öncesinde Müslüman kadınlardan oluşan bir grup &#8220;Başörtülü aday yoksa, oy da yok&#8221; sloganıyla bir kampanya başlattılar. Benim de sözcülerinden olduğum bu kampanyaya yönelik herkes inandığı doğrular çerçevesinde olumlu veya olumsuz görüşlerini serdettiler. Olması gereken de buydu. Fakat sadece Ali Bulaç argümanlarını paylaşmaktan çok kampanyaya katılan kadınları &#8220;derin devletin maşası&#8221; olmakla suçladı&#8230;&#8221; </em><a href="http://yenisafak.com.tr/yazarlar/?t=23.10.2011&amp;y=HilalKaplan" target="_blank">TAMAMI</a></p>
<p>&#8230; Bu konu ilginizi çekiyorsa&#8230;</p>
<p><span style="color: #0000ff;"><strong>M<span><span><span>ü</span>slüman’ın Zaman’la imtihanı </span></span></strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091210_derin_dusunce_org_musluman.jpg"></a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/musluman_zaman.pdf" target="_blank"><span style="color: #3366ff;"><img class="alignleft size-medium wp-image-7624" title="20091210_derin_dusunce_org_musluman" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091210_derin_dusunce_org_musluman-203x300.jpg" alt="" width="114" height="155" /></span></a></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Sunuş</strong>: Müslümanlar dünyanın toplam nüfusunun %20’sini teşkil ediyorlar ama gerçek anlamda bir birlik yok. Askerî  tehditler karşısında birleşmek şöyle dursun birbiriyle savaş halinde olan Müslüman ülkeler var. Dünya ekonomisinin sadece %2-%3′lük bir kısmını üretebilen İslâm ülkeleri Avrupa Birliği gibi tek bir devlet olsalardı <strong><em>Gayrı Safi Millî Hasıla bakımından SADECE Almanya kadar </em></strong>bir ekonomik güç oluşturacaklardı. Bu bölünmüşlüğü ve <strong><em>en sonda, en altta kalmayı tevekkülle(!) kabul etmenin</em></strong> bedeli çok ağır: Bosna’da, Filistin’de, Çeçenistan’da, Doğu Türkistan’da ve daha bir çok yerde zulüm kol geziyor. Müslümanlar ağır bir imtihan geçiyorlar. Yaşamlarını şekillendiren şeylerle ilişkilerini gözden geçirmekle başlıyor bu imtihan. Teknolojiyle, lüks tüketimle, savaşla, kapitalizmle, demokrasiyle , “ötekiler” ile ve İslâm ile olan ilişkilerini daha sağlıklı bir zemine oturtabilecekler mi? <a href="http://www.derindusunce.org/img/musluman_zaman.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><strong><em>Müslüman’ın Zaman’la imtihanı</em></strong> </span></a>adındaki 204 sayfalık bu kitap işte bütün bu konuları sorgulayan ve çözümler öneren makalelerden oluşuyor.</p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/02/islamcilik_kitap_k.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-14898" title="islamcilik_kitap_k" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/02/islamcilik_kitap_k.jpg" alt="" width="118" height="183" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/img/Islamcilik-devrim-demokrasi.pdf" target="_blank"> İslâmcılık, Devrim ile Demokrasi Kavşağında </a></strong></p>
<p>Müslümanca yaşamak için devletin de “Müslüman” olması mı gerekiyor? Bu o kadar net değil. Çünkü İslâm’ın gereği olan “kısıtlamaları” insan en başta kendi nefsine uygulamalı. Aksi takdirde dinî mecburiyet ve yasakların kanun gücüyle dayatılması vatandaşı çocuklaştırıyor ister istemez. <strong>İ</strong><strong>yi-kötü ayrımı yapmak, iyiden yana tercih kullanacak cesareti bulmak gibi insanî güzellikler devletin elinde bürokratik malzeme haline geliyor. </strong>21ci asırda Müslümanca yaşamak kolay değil. Yani İslâm’ın özüne dair olanı, değişmezleri korumak ama son kullanma tarihi geçmiş geleneklerden kurtulmak. AKP’yi iktidara taşıyan fikrî yapıyı, Demokrasi-İslâm ilişkisini, İran’ı ve Milli Görüş’ü  sorguladığımız bu kitabı ilginize sunuyoruz. <strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/Islamcilik-devrim-demokrasi.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></a></strong></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/10/24/ali-bulac-ve-entelektuel-tutarlilik/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/10/24/ali-bulac-ve-entelektuel-tutarlilik/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Kırık parçalar (Marilyn Monroe)</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/10/22/kirik-parcalar-marilyn-monroe/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/10/22/kirik-parcalar-marilyn-monroe/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 21 Oct 2011 22:29:15 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mehmet Yılmaz</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[David Hume]]></category>

		<category><![CDATA[Foucault]]></category>

		<category><![CDATA[Kadın]]></category>

		<category><![CDATA[Kitap Tanıtımı]]></category>

		<category><![CDATA[İnsan Vücudu]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=19106</guid>
		<description><![CDATA[
&#8220;..Sadece bir kaç kırık parçamız bir gün diğer insanların kırıklarına temas edecek. Gerçek bundan ibaret. Bir tek insanın gerçeği. Sadece &#8220;prezentabl&#8221; kırıklarımızı paylaşabiliriz. Bu yüzden hemen her zaman yalnızız [...] Neden olaylar gerçekten olmuyor da bir rol oynuyormuşum gibi geliyor? Neden bu işkenceyi hissediyorum? Neden kendimi diğer insanlardan daha az insan hissediyorum? Kendimi hep insan-altı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/10/marilyn-monroe_1.jpg"><img class="size-full wp-image-19108   aligncenter" title="marilyn-monroe_1" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/10/marilyn-monroe_1.jpg" alt="" width="400" height="301" /></a></em></p>
<p style="PADDING-LEFT: 30px"><em>&#8220;..Sadece bir kaç kırık parçamız bir gün diğer insanların kırıklarına temas edecek. Gerçek bundan ibaret. Bir tek insanın gerçeği. Sadece &#8220;prezentabl&#8221; kırıklarımızı paylaşabiliriz. Bu yüzden hemen her zaman yalnızız [...] Neden olaylar gerçekten olmuyor da bir rol oynuyormuşum gibi geliyor? Neden bu işkenceyi hissediyorum? Neden kendimi diğer insanlardan daha az insan hissediyorum? Kendimi hep insan-altı bir varlık gibi hissettim&#8230;&#8221;</em> (Marilyn Monroe&#8217;nun 1961&#8242;de psikanalist Ralph Greenson&#8217;a yazdığı mektuptan)</p>
<p>Marilyn Monroe&#8217;nun hayatı boyunca küçük kâğıtlara, günlük sayfalarına not ettiği şiirlerin, yayınlanmamış mektuplarının derlendiği bir kitaptan bahsetmek istiyorum bugün,  &#8220;<strong><em>Kırık Parçalar&#8221;</em></strong>. (Fragments)</p>
<p><strong><em>Seks sembolü&#8221;</em></strong>, bütün gerçek kadınlardan daha <strong><em>&#8220;dişi&#8221;</em></strong> bir star, vücud hatlarını abartan korseleri, dar giysileri ile kadın değil, bir kadın karikatürü olarak yaşamış bu insanın hayatı neye benzeyebilir? Dişiliği abartıldıkça insanlığı örtülen, platin saçlarıyla sarışınlardan daha sarışın olan &#8220;Marilyn&#8221; gerçek adını dahi kullanamayan genç bir kadındı&#8230; Kendisi olmak ile toplumun ona biçtiği rol arasında, mandalla ipe asılmış bir çamaşır gibi edilgen, rüzgâra ve güneşe mecbur, şunları not etmiş defterine:<a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/10/fragments.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-19109" title="fragments" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/10/fragments.jpg" alt="" width="188" height="272" /></a></p>
<p style="PADDING-LEFT: 30px"> <em>&#8220;hiç bir zaman mutlu olmayacağımı biliyorum ama neşeli olabilirim&#8230;.Ey Hayat! Senin iki yönünü takip ediyorum, havaya asılıyım, daha çok aşağıya düşer gibiyim&#8230; Ama kuvvetliyim, rüzgârdaki bir örümcek ağı gibi. Kırağı ile varlığım kuvvetleniyor, soğuk ve ışıltılı. Ama inci dizili çizgilerim bir tablo gibi rengârenk. Ah hayat, seni aldattılar&#8230;&#8221;</em></p>
<p> Kendisi için mutlu olamayan, <strong><em>&#8220;ötekilerin&#8221;</em></strong> ondan beklediği gibi neşeli görünmeye çalışan bir kız Norma; ötekiler için &#8220;Marilyn&#8221; rolü oynayan Norma Jean Baker. Mânâsız bir harf, içi boş bir elbise gibi hissediyormuş kendisini. Biyografisinden öğreniyoruz ki <strong><em>&#8220;Erkekler sarışınları tercih eder&#8221;</em></strong> ya da <strong><em>&#8220;bazıları sıcak sever&#8221;</em></strong> gibi filmlerin kahramanı çekimlerden sonra Los Angeles üniversitesine gidiyormuş, kütüphanesinde 400&#8242;den fazla kitap varmış.</p>
<p> Sanırım yazmak Marilyn için bir kaçıştı, en makyajsız haline, kameralardan, alkışlardan uzak, &#8220;orijinal&#8221; benliğine geri dönüş. Kendi olmak imkânını bulduğu nadir anların tadını çıkarıyordu yazarak. Daha çocuk sayılacak yaşta bile sürekli yazan, hisleri, umutları ve ızdırapları ile şuuru arasına mesafe koyabilen, tepki değil fikir üreten bir genç kız var karşımızda. 1943&#8242;te 17 yaşında iken şunları yazmış:<span id="more-19106"></span></p>
<p style="PADDING-LEFT: 30px"> <em>&#8220;Kendini iyi tanımak ya da tanıdığını düşünmek o kadar da iyi bir şey değil. Başarısızlıkların üstesinden gelmek için herkesin biraz gurura ihtiyacı var&#8221;</em></p>
<p> <strong>&#8220;Ben&#8221; kimdir?</strong></p>
<p>İskoçyalı filozof David Hume&#8217;un(1) bunalımlarını hatırlıyoruz Marilyn Monroe&#8217;yu okurken. Hume&#8217;u ve <a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_insan.pdf">Derin İnsan kitabında</a> bahsettiğimiz &#8220;benlik&#8221; hissini:</p>
<p style="PADDING-LEFT: 30px"> <em>&#8220;İşte BEN&#8217;lik tuğlası bu. Filozofun akıl yoluyla keşfettiği, mü&#8217;minin vahiy yoluyla inandığı (çamurdan bedene üflenen&#8230;) ve şizofrenin kafasına bir saksı gibi düşen, BEN&#8217;in bir yanılgı, bir vehim olduğu gerçeği. Ama bu gerçek ile karşılaşmak için mü&#8217;minin gerekli hazırlığı yapmış ve tahkikî iman ile donanmış olması gerekiyor. Filozoflar? Onların da her zaman hazır olduğu söylenemez. &#8221;<strong>İnsan Doğası</strong>&#8221; (A Treatise of Human Nature) isimli çalışmasının birinci kitabının sonuç bölümünde David Hume şöyle yazıyor:</em></p>
<blockquote>
<p style="PADDING-LEFT: 30px"><em>&#8220;Gemisi batmış, boğulmak üzere olan bir yolcuya benziyorum. Kimim? Bir hiç miyim? Hiç bir Hakikat&#8217;im yok. Diğer insanlardan tecrid olmuş durumdayım. Kaybolmuş. Ne mutlu ki doğa beni bu melankoliden çekip çıkarıyor ve tavla oynamaya itiyor&#8230; Bir kaç saat eğlencenin ardından bu düşüncelere geri dönecek olursam soğuk buluyorum onları ve yeniden içine girmeye gönlüm yok.&#8221;</em><em></em></p>
</blockquote>
<p style="PADDING-LEFT: 30px"><em>İnsanları &#8220;BEN&#8221; yapan şeylere biraz daha yakından bakın: Doktor, Erkek, Genç, Bekâr, Eskişehirli, zayıf, Tavla sever, sigara kokusundan nefret eder, dostları var, komşuları, akrabaları&#8230; Hep başkalarına göre, topluma, kurumlarına, geleneklere göre inşa edilmiş bir <strong>kim?-lik</strong>. Bir an için çevresindeki herkesin o yokmuş gibi davrandığını farz edin: insanların ona bakmadığını, ondan yardım istemediğini hatta selâm vermediğini canlandırın gözünüzün önünde. Söylediği sözler dipsiz bir kuyuya atılmış taşlar gibi. Ses bile vermiyor. Günlük hayatın, alışkanlıkların ve bedensel hazların verdiği <strong>güven duygusunun</strong> silindiği bir dünya. <strong>Kim?-lik</strong> yok. &#8220;<strong>Kim?</strong>&#8221; sorusuna cevap bir sessizlik. Aynaya bakıyor ama kendini göremiyor.&#8221;</em></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/10/marilynmonroe0000721.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-19110" title="marilynmonroe0000721" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/10/marilynmonroe0000721-229x300.jpg" alt="" width="229" height="300" /></a>Yatak odası gazetecilerinin ağzını sulandıracak detaylar yok Marilyn Monroe&#8217;nun notlarında. Mahremiyet yok, samimiyet var. yazdıkları gerçekten çok içten. Kendini, hayatı ve insanları anlama gayretinde bir insancık duruyor karşımızda. Izdırap içinde kıvranan, yardım isteyen, kimseye kin tutmayan biri. Kendine biçilen <strong><em>&#8220;sarışın fıstık&#8221;</em></strong> rolünü mükemmel oynuyor; mükemmeliyetçi bir aktör, her çekimden önce başarısızlık korkusuyla tir tir titreyen bir çocuk adeta. Sevgi dilenmekle geçirmiş ömrünü, yüzüne fırlatılan kürklerin ve pırlantaların altında nefessiz kalmış. Et-kadın&#8217;ın içindeki insan-kadını aramış, belki de kalbindeki boşluğu kitaplarla doldurmaya çalışmış? Obur insanın pastalara saldırması gibi kitaplara saldırmış, okumuş, yercesine, yutarcasına okumuş.</p>
<p> Ya yazdıkları? Büyük bir edebî  eserden bahsedebilir miyiz? Sanmıyorum. Daha çok <strong><em>&#8220;kederli bir palyaçonun seyir defteri&#8221;</em></strong> diyebiliriz. Dışarıya verdiği <strong><em>&#8220;pozitif görüntü&#8221; </em></strong>ile iç dünyasında yaşadığı fırtınalı hayat arasında kalmış. Sürekli &#8220;içine&#8221; bakmış ve yazmış; can çekişen bir kadının kalbinden gelen &#8220;kadınsal&#8221; izleri kâğıda dökmüş&#8230;</p>
<p> <strong>Hem kadın hem de yazar</strong></p>
<p>Derin Düşünce sitesi kurulduktan sonra kadınların yazma konusunda bir avantajı olduğunu fark ettim. Hanım yazarlar ile tanıştıkça bu olumlu &#8220;önyargı&#8221; pekişti. Siteye örnek yazı gönderen yazar adaylarının isminden anlaşılmasa bile yazdıklarından bir hanım olduğu derhal seziliyordu. Neden? Nasıl? Bilmiyorum. Ama öyle.</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/10/w6ddgxp71.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-19111" title="w6ddgxp71" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/10/w6ddgxp71-234x300.jpg" alt="" width="234" height="300" /></a> Kadınlarda biz erkeklerin sahip olmadığı bir tür &#8220;duygusal zekâ&#8221; var. Erkek yazarlar <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/10/w6ddgxp71.jpg"></a>kelimelere, kavramlara muhtaçlar. Ama mânâlar kelimelere hapsoldukça Mânâ&#8217;dan uzaklaşıyor. Erkekler beyin ile yazıyorlar. Kadınlar ise kalp ile. Erkeklerin yazdıkları üst üste konmuş tuğlalara benziyor. Bir plan ve program dahilinde, giriş, gelişme, sonuç, ana fikir, yan fikirler&#8230; Kadınlar ise ressamlar gibi bir fırça darbesiyle anlatıyorlar kalplerindekini. Açıklanmayan, &#8220;sadece&#8221; yaşanabilen, sezgisel şeyler  yazıyorlar. Bir keman konçertosuna benzetilebilir kadınların yazdıkları. Sesler iç içe geçmiş. Hangi fikirden ne zaman çıktınız, hangi duyguya ne zaman daldınız, bilmiyorsunuz. (Bir daha ki sefere duygusal bir film seyrederken karınızın ya da kız kardeşinizin göz pınarlarında bir damla yaş görürseniz bu sözlerimi hatırlayın.)</p>
<p> Evet&#8230; &#8220;bizim&#8221; Marilyn de bir kadın yazardı. Ya da yazan bir kadın? Ne olursa olsun beyniyle değil kalbiyle düşünen bir insandı Marilyn. İlk kocasından ayrıldıktan sonra şunları not etmiş meselâ:</p>
<p style="PADDING-LEFT: 30px"> <em>&#8220;&#8230;idealize edilen gerçek aşkın sureti yok olduğunda hissedilen&#8230; fırlatılmış ve reddedilmiş olmanın verdiği ağır bir ızdırap&#8230;&#8221;</em></p>
<p> Marilyn&#8217;in yazdıklarından değil ama onu yakından tanıyanların sözlerinden anlıyoruz ki modern dünyada yaşamak için fazla hassas bir kadınmış. Kendisinden istenen her şeyi vermiş, insanlarda biraz samimiyet ve gerçek sevgi aramış ama nafile. Son kocası Arthur Miller onun bu hassasiyetine şu sözlerle işaret ediyor:</p>
<p style="PADDING-LEFT: 30px"><em>&#8220;&#8230;Hayatta kalmak için daha riyakâr biri olmalıydı, ya da en azından gerçekçi. O ise sokağın köşesinde durmuş, insanlara şiirlerini okumaya çalışan bir şaire benziyordu, gelip geçen kalabalık onun elbiselerini yırtarken&#8230;&#8221;</em> </p>
<p><strong>YaşaMAyanlar nasıl ölür?</strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/10/kimlik_insan.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-19112" title="kimlik_insan" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/10/kimlik_insan-217x300.jpg" alt="" width="217" height="300" /></a>Dünyaya geldiğimizde &#8220;ben&#8221; olduğumuzu bilmeyiz. Açlığımıza, üşümemize, korkumuza derman olan &#8220;anne&#8221; bize dokunarak vücudumuzun sınırlarını da öğretir. Yüzümüze gülümser, adımızla hitab eder. BEN fikri oluşmaya başlamıştır artık. Vücudumuzun boşlukta bir yer kapladığını fark ederiz. O yer &#8220;benim&#8221; yerimdir, bana özeldir. Tıpkı adımız gibi, Ben&#8217;e ait, SADECE Ben&#8217;e ait. &#8220;Anne&#8221; bizim için ilk &#8220;öteki&#8221; olur. Ve tabi diğer aile fertleri. Okul, cinsiyet, mahalle, millet derken yavaş yavaş <strong>BEN</strong>&#8216;liğimizi inşa ederiz. <strong>Kim?-liğimizi</strong> oluştururuz. Çocukluktan Ölüm&#8217;e dek AYNI olarak kalacak bir &#8220;BEN&#8221; fikri, <strong>&#8220;Kim?&#8221;</strong> sorusunun cevabı, bir &#8221; <em>identity</em>&#8220;&#8230;</p>
<p> Ama adı üstünde bir inşa sürecidir bu. Doğuştan gelen bir şey değildir. Bir şeyler ekleyip çıkarırız. Hem ait olduğumuz grupları taklid ederiz hem de &#8220;Özel&#8221; olmak isteriz. Aidiyetler güven verse de toplum içinde eriyip yok olacak kadar başkalarına benzemek&#8230; hoş değildir.</p>
<p> Fakat bazen işler yolunda gitmez. Marilyn gibi bazı çocuklar ayaklarını yere sağlam basamazlar bir türlü, onlar için hayatın toprağı kum gibi gevşektir. Tutunamaz kökleri. Zaman&#8217;ın geçmesi yetmez yaşamaları için. BEN&#8217;liklerini inşa edemez o çocuklar. Yaşamaya başlayamazlar bir türlü:</p>
<p style="PADDING-LEFT: 30px"> <em>&#8220;Kimse onun bir hayalet olduğunu tahmin edemezdi. Yaşayan bir ölü için fazlasıyla güzeldi o, fazlasıyla tatlı, çekici. Hayaletlerin sıcaklığı olmaz. Soğuk çarşaflar gibidirler ya da korkunç bir karaltıya benzerler. Keşke aldanmasaydık. Bizi büyüleyen, böylesine avucuna alan ve bize zevk veren bu güç neydi? Tuzağa düşmüştük. Onun çoktan ölmüş olduğunu anlayamadık.</em></p>
<p style="PADDING-LEFT: 30px"><em> </em><em>Aslında Marilyn Monroe tam olarak ölmüş sayılmazdı. Biraz ölmüştü. Neşeli görüntüsünün içimizde uyandırdığı zevkten körleşiyorduk: <strong>YaşaMAmak için ölmüş olmak gerekMiyordu</strong>. O doğuşundan itibaren yaşaMAmaya başlamıştı. Annesi bir &#8220;piç&#8221; doğurduğu için insanlıktan kovulmuştu ve son derecede mutsuzdu&#8230; Bebekler insanların kanunla çizdiği yerler dışında yaşayamazlar. Norma Jean Baker <strong>daha doğmadan kanun dışı</strong> olmuştu. Bunalım içindeki annesi bebeği ile ilgilenebilecek durumda değildi. Küçük Norma soğuk yetimhanelerde ve geçici ailelerde kaldı. Sevgiyi öğrenmek zordu.&#8221;</em> (<a href="http://www.amazon.fr/Murmure-fant%C3%B4mes-Boris-Cyrulnik/dp/273811220X">Hayaletlerin fısıltısı, B. Cyrulnik</a>)</p>
<p> Sevgiyi ve mutluluğu öğrenemedi &#8220;bizim&#8221; Marilyn. Ama faydayı, tatmini ve tatminsizliği öğrendi. Beşerî Marilyn bir şekilde beslenip büyüyor fakat içindeki &#8220;insanî&#8221; Marilyn açlıktan kıvranıyordu. Etrafındaki insanlar ondan faydalandılar. Karşılığında Marilyn&#8217;e istediği faydayı, lüksü, şöhreti vs verdiler. Ama bu beşerî bir ticaretti. &#8220;insanî&#8221; Marilyn yine açtı. Sevgisizlik neticesinde Kendine güvensizlik, bunun doğurduğu korku ve boşluk hissi büyüdükçe büyüdü. Marilyn&#8217;in ifadesiyle güzel sözler bile sorun teşkil ediyordu:</p>
<p style="PADDING-LEFT: 30px"><em>&#8220;Tuhaf ama biri bana iltifat ettiğinde içimi bir endişe kaplıyor. Izdırap duyuyorum çünkü bu iltifatı hak etmediğimi düşünüyorum, gerçeğin ortaya çıkmasından korkuyorum&#8221;</em></p>
<p> <strong>Delirmek</strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/10/marilyn-fragments.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-19113" title="marilyn-fragments" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/10/marilyn-fragments.jpg" alt="" width="230" height="229" /></a>Gerçek şu ki şizofren, melankolik, depresif diye etiketlediğimiz insanların bir çoğu <strong>gerçekte hasta değiller</strong>. İnsan&#8217;a dair bir Hakikat&#8217;i hissediyorlar ama anlam veremiyorlar. BEN duvarında öyle büyük bir yarık öyle beklenmedik bir anda açılmış oluyor ki Hakikat&#8217;in ışığı gözlerini kör ediyor! Korkarım intihara yeltenenler ve cinayet işleyenlerin büyük bir kısmı da buna dahil. Günlük hayatın tekdüze akışından meydana gelen dekorun yıkılması bu insanlarda sonsuz bir güvensizlik hissi doğuruyor. Korku ile saldırganlaşıyorlar. Ya başkalarına ya da kendilerine karşı. Biz &#8220;normaller&#8221; canına kıyan birisinin haberini alınca makul ve mantıklı bir açıklama arıyoruz, aşk acısı, işsizlik, çevre baskısı&#8230; Oysa Mutlak Korku İnsan&#8217;ın kimyasında var, pusuda bekliyor. Uygun koşullar bir araya gelince &#8220;bir&#8221; şekilde gösteriyor kendisini. (Bkz. Korku Matkabı bahsi, <a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_insan.pdf" target="_blank"><strong>Derin İnsan Kitabı</strong></a>)</p>
<p><em>Özetleyecek olursak, <strong>deliler hasta değildir</strong> tıbbî mânâda:</em></p>
<p style="PADDING-LEFT: 30px"><em>&#8220;Delilik bir uydurmadır yani deli olduğunun farkında olmayan hasta uydurması. Doktor ile hastanın şuurlarını birbirinden ayıran mesafe ile tıbbî uzmanlık bilgisini hastanın cahilliğinden ayıran mesafe farklı şeylerdir. Ne doktor her şeyi bilen &#8220;sağlıklı&#8221; taraftadır ne de hasta kendi varlığını unutacak denli &#8220;hastalıklı&#8221; tarafta. Hasta kendi anormalliğini kabul eder ve hastalığını anlamlandırır. Bu anlam hastanın şuuru ile, ötekilerin dünyası ile arasına koyduğu kapanmaz bir mesafedir. Ama ne kadar net görürse görsün, hastanın yapamadığı şey doktorun perspektifinden bakmaktır. Doktor hastalığı objektif bir süreç olarak ihata eder. Hastanın anormalliğini kabul ya da reddedişi, yorumlayışı hep içeridendir, onsuz değildir.&#8221;</em> (<a href="http://www.amazon.fr/Maladie-mentale-psychologie-Michel-Foucault/dp/2130551394">M. Foucault, Maladie Mentale et psychologie</a>, sf. 56)</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/10/marilyn_monroe_as_child1.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-19114" title="marilyn_monroe_as_child1" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/10/marilyn_monroe_as_child1-220x300.jpg" alt="" width="220" height="300" /></a>Marilyn Monroe da çocukluğundan itibaren maruz kaldığı baskılar altında kendi iç dünyasına hapsolmuştu. Biz normallerin &#8220;delilik&#8221; dediği şey kuluçkaya yatmıştı. Foucault&#8217;nun tabiriyle söyleyecek olursak &#8220;anormalliğini yorumlayışı içeridendi, Marilyn-siz değildi&#8221;. Kısaca Marilyn giderek delirmekteydi. Yazdığı notlarda bu görülebiliyor. Düşünceden kopma, şiirsellikten, çarpıcı metaforlardan deliliğe doğru bir kayma vardı hayatında. Meselâ:</p>
<p style="PADDING-LEFT: 30px"><strong><em>&#8220;</em></strong><em>Ey sessizlik! Sükunetin başımı ağrıtıyor. Kulaklarımı delip geçiyor ve tahammül edilmez sesler sakince başıma vuruyor. Simsiyah bir ekranda beliren yaratıkların gölgeleri en sadık dostlarım oldu. Kanım devinim içinde yolundan sapıyor, dünya uykuda; ah huzur, seni istiyorum. Bir huzur yaratığı olsan bile.&#8221;</em><em></em></p>
<p><em>Neden bu gidişe direnemedi? Neden hayata tutunamadı Marilyn? Tanıtım yazımızın giriş kısmında sunduğumuz sözlerini hatırlayın, </em><em>&#8220;..Sadece bir kaç <strong>KIRIK</strong> <strong>PARÇAMIZ</strong> (</em>ing. Fragments<em>) bir gün diğer insanların <strong>KIRIKLARINA</strong> temas edecek&#8221; </em> diye başlayan satırları. Marilyn aslında çok önemli bir gerçeğe işaret ediyordu, &#8220;benlik&#8221; dediğimiz şeyin gerçekten de <strong><em>&#8220;kırık&#8221;</em></strong> parçalardan ibaret olduğuna. Sağlıklı bir çocukluk, &#8220;normal&#8221; anne-baba sevgisi içinde bu parçaları birleştirebilecek gücü buluyoruz biz &#8220;normal&#8221; insanlar. Hatta kendi &#8220;parçalarımızı&#8221; o kadar iyi birleştiriyoruz ki onu bölünmez bir bütün sanıyoruz. Adına &#8220;Benlik&#8221; dediğimiz gerekli vehim böyle oluşuyor. Ama çocukluğunda büyük travmalar yaşayanlar bu &#8220;birleştirmeyi&#8221; beceremiyor, tahammül edemedikleri gerçeğin yerine yalandan bir dünya kuruyorlar:</p>
<p style="PADDING-LEFT: 30px"><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/10/baby_norma_jeane21.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-19115" title="baby_norma_jeane21" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/10/baby_norma_jeane21.jpg" alt="" width="202" height="263" /></a>&#8220;&#8230;Ailesiz çocuklar cemiyetin gözünde ailesi olanlara kıyasla daha kıymetsizdir. Bu çocuklara tecavüz etmek ya da sömürmek o kadar da büyük bir suç sayılmaz. Çünkü bunlar tam anlamıyla çocuk sayılmazlar&#8230; Kimileri böyle düşünür. Küçük Marilyn bu saldırgan ortama rağmen ayakta kalabilmek için fanteziler oluşturmaya başladı. Bazen gerçek babasının bir sinema yıldızı olduğunu söylüyor, bazen bir kraliyet ailesinden geldiğini iddia ediyordu.</em></p>
<p style="PADDING-LEFT: 30px"><em> </em><em>Sürekli yetimhane ve geçici aile değiştirmek ve cinsel istismar neticesinde Marilyn gerçekten sevilmeyi hak eden bir insan olduğunu fark edemedi. &#8220;Normal&#8221; insanların sevgi dilini hiç bir zaman öğrenemedi. Cinsel olgunluğa eriştiğinde onunla birlikte olmak isteyen herkese &#8220;evet&#8221; diyordu. Cinsel olarak kullanmayanlar için Marilyn altın yumurtlayan bir tavuktu. Satılık, kiralık&#8230; bir et idi. Marilyn&#8217;i gerçekten sevenler bile onun iç dünyasına giremediler. Öylesine çekici, öylesine parlaktı ki. Erkeklerin gözleri kamaşıyordu. Et-Marilyn &#8220;büyük aşklar&#8221; yaşarken insan-Marilyn çocukluğunun bataklığında yalnız başına debelenip durdu. Tutunacak bir ip arıyordu, biz ona bir kaç pırlanta atıyorduk zaman zaman. Ölü doğan Marilyn ona biçilen ET rolünü mükemmel oynadı, biz onun hayaletine taptık. Marilyn hiç bir zaman hayata giremedi; kendisi olamadı&#8230;&#8221;</em> (<a href="http://www.amazon.fr/Murmure-fant%C3%B4mes-Boris-Cyrulnik/dp/273811220X">Hayaletlerin fısıltısı, B. Cyrulnik</a>)</p>
<p> </p>
<p><strong>İntihar etmek</strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/10/marilynmonroe_dead1.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-19116" title="marilynmonroe_dead1" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/10/marilynmonroe_dead1.jpg" alt="" width="225" height="169" /></a>Marilyn Monroe &#8220;delilikte&#8221; ilerledikçe bir tür <strong>&#8220;derinlik sarhoşluğu&#8221;</strong> yaşamaktaydı. Çok derine dalmış ve yönünü kaybetmiş bir dalgıç gibiydi sanırım. Kendisi için ne istediğini, neyin iyi, neyin kötü olduğunu bilemeyecek duruma geliyordu. 5 ağustos 1962&#8242;deki ölümünden 4 yıl önce, 1958&#8242;de titreyen elleriyle şunları yazmıştı:</p>
<p style="PADDING-LEFT: 30px"><em>&#8220;Help! Help! Help! Hayatın yaklaştığını hissediyorum. Oysa istediğim tek bir şey var, ölmek&#8221;</em></p>
<p>Paramparça olmuş iç dünyasında, kırık bir aynada makyaj yapmaya çalışan bir kadın gibi&#8230; Ötekilere kabul edilebilir parçalarını sunmakla geçen bir ömür; çok uzun ve çok kısa bir ömür. Marilyn kendi tabiriyle ses çıkaran plastik bir oyuncaktı. &#8220;içi boşlukla dolu&#8221; bir oyuncak. Görünen dünyada &#8220;gerçek&#8221; aşkı, dostluğu aramak, MUTLAK MÜKEMMEL&#8217;i &#8220;ötekilerin&#8221; insafından sormak&#8230; Ölürken bile herşeyini verdiği <strong>&#8220;ötekileri&#8221;</strong> düş kırıklığına uğratmak istemedi. Dünyanın Marilyn&#8217;de kıymet verdiği yegâne şeyi yani vücudunu bozmayacak bir ölüm seçti.</p>
<p style="TEXT-ALIGN: center"> <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/10/resting_place1.jpg"><img class="size-full wp-image-19117 aligncenter" title="resting_place1" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/10/resting_place1.jpg" alt="" width="350" height="251" /></a></p>
<p>Chicago şehrinde 8 metre yüksekliğinde bir <a href="http://www.tuxboard.com/statue-geante-de-marilyn-monroe-a-chicago/">heykeli dikildi Marilyn Monroe&#8217;nun</a>. Etekleri havada, <a href="http://www.imdb.com/title/tt0048605/">Seven year itch filmindeki</a> o ünlü pozuyla. Hayatı boyunca &#8220;ben bir et değilim&#8221; diye ağlayıp duran kız çocuğu artık öldü. Ama ona ısrarla <strong><em>&#8220;sen bir etsin, bizi ilgilendiren tek şey senin etin&#8221; </em></strong>diyen bir anıt var artık. Chicago&#8217;ya gelen turistlerin en büyük eğlencesi plastik Marilyn&#8217;in bacaklarının arasında geçip resim çektirmek. Dişiliği abartılmış, eşyalaşmış bir kadın karikatürü ve altında  poz veren, cinselliğe indirgenmiş bir erkek karikatürü. Öldükten sonra bile insan yerine koymadığımız Marilyn Monroe&#8217;nun hayaletini Chichago sokaklarında ağladığını duyar gibiyiz:</p>
<p style="PADDING-LEFT: 30px"> <em>&#8220;Neden bu işkenceyi hissediyorum? Neden kendimi diğer insanlardan daha az insan hissediyorum? Kendimi hep insan-altı bir varlık gibi hissettim&#8230;&#8221;</em></p>
<p>  </p>
<p style="TEXT-ALIGN: center"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/10/marilyn_monroe_statue_081.jpg"><img class="size-full wp-image-19118 aligncenter" title="marilyn_monroe_statue_081" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/10/marilyn_monroe_statue_081.jpg" alt="" width="400" height="314" /></a></p>
<p style="TEXT-ALIGN: center"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/10/marilyn_monroe_statue_071.jpg"><img class="size-full wp-image-19119 aligncenter" title="marilyn_monroe_statue_071" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/10/marilyn_monroe_statue_071.jpg" alt="" width="400" height="299" /></a></p>
<p> </p>
<p><em><strong>Dipnotlar</strong></em></p>
<p><strong>1°</strong><em> </em>David Hume&#8217;un kelimeleri ile Marilyn Monroe&#8217;nun hissiyatı arasındaki çarpıcı benzerliğe bakın:<em></em></p>
<p style="PADDING-LEFT: 30px"><em>&#8220;Bu parça parça algıları sentezleyerek bir aynılık (</em><strong>sameness</strong><em>) oluşturuyoruz zihnimizde. Bütün yaptığımız benzerlik ve illiyetten istifade etmek. Benlik sadece hissedilen (</em><strong>feeling</strong><em>) ama 5 duyu ile algılanmayan bir şey. Netice olarak Benlik sözlerle ifade edilen zihni bir oluşum, bir ilişkidir. Bellek, kimliği (</em><strong>identity</strong><em>) üretmez, keşfeder. [...] İlliyet (</em><strong>causality</strong><em>) yani sebep-sonuç ilişkileri, determinizm ve kimlik insanların hayata tahammül etmek için ihtiyaç duyduğu vehimlerdir (</em><strong>illusions</strong><em>). Dil katılığı sebebiyle Varlık&#8217;ın değişimine rağmen aynı kalan hakikî Ben&#8217;i anlamaya engeldir.&#8221; </em><em>( </em><a href="http://www.gutenberg.org/etext/4705"><em>A Treatise of Human Nature</em></a><em>)</em></p>
<p> </p>
<p> </p>
<p> </p>
<p> </p>
<p> </p>
<p>&#8230; Bu konu ilginizi çekiyorsa&#8230;</p>
<p> </p>
<p><strong>Tavsiye makaleler</strong></p>
<h3><a title="Permanent Link to Fahişelik, şehitlik ve özgürlük" href="http://www.derindusunce.org/2009/07/28/fahiselik-sehitlik-ve-ozgurluk/">Fahişelik, şehitlik ve özgürlük</a></h3>
<p style="padding-left: 30px;"><img class="alignright" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/07/20090727_derin_dusunce_org_fahise_6.jpg" alt="" width="177" height="146" />Geçen gün posta kutuma bir mesaj geldi, Lena adlı bir insan-kadın para karşılığında cinsel ilişki teklif ediyordu. Mesaja insan-Lena&#8217;nın çıplak fotoğrafı eklenmişti. Erkek-gözler için çekici bir kadın bedeni sergileyen bu fotoğraf insan-gözler için iki farklı şey anlatıyordu: </p>
<p style="padding-left: 30px;"><strong>1) </strong>İnsan-Lena&#8217;nın sağ bacağının yanındaki mobilyada 2 yaşındaki çocuklara uygun bir oyuncak duruyordu.</p>
<p style="padding-left: 30px;"><strong>2) </strong>Fotoğraf çekilirken insan-Lena yüzünü saklamak istemişti.</p>
<p style="padding-left: 30px;"> Fahişelik konusunda rastgeldiğim &#8230; <a href="http://www.derindusunce.org/2009/07/28/fahiselik-sehitlik-ve-ozgurluk/" target="_blank">TAMAMI</a></p>
<h3><a href="http://www.derindusunce.org/2011/10/12/fuhus/">Fuhuş</a></h3>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;&#8230;Bir insanın cinsel suçu kişiseldir, insanî zaaflardan kaynaklanır. Onaylanamaz elbette ama anlaşılabilir. Ama hak adına konuşan ve koşturan insanların siyasal hak tanımazlıkları, had bilmezlikleri, sınır ihlalleri ve aşırılıkları evrenseldir, sistematiktir. Zaaf ürünü değil kasıtlıdır. Bir ayak sürçmesi değil bilinçli bir yürüyüştür. Cinsel suçlara gelinceye kadar yüzümüzün kızarmayacağını bilmek, yüzlerin kızarmasını beklememek ayrıca yüz kızartıcı olmalı&#8230;Onca yaygın ve kasıtlı, bunca ulu orta ve pişkin fuhuştan utanmayışımıza ve utandıramayışımıza utanmalı değil miydik!&#8230;&#8221;</em> <a href="http://www.derindusunce.org/2011/10/12/fuhus/">TAMAMI</a></p>
<h3><a title="Permanent Link to Çocukların cinsel istismarı" href="http://www.derindusunce.org/2008/11/26/cocuklarin-cinsel-istismari/">Çocukların cinsel istismarı</a></h3>
<p style="padding-left: 30px;"><em><img class="alignright" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2008/11/20081118_derindusunce_org_cocuk_istismari2.jpg" alt="" width="241" height="258" />&#8220;&#8230;Son çocuk istismarı haberini okuduğunuzda ne dediniz? </em><em>Ben şunları duydum: </em></p>
<ul style="padding-left: 30px;" type="disc">
<li><em>- Ayy, iğrenç!</em></li>
<li><em>- Nasıl yaparlar böyle bir şeyi?</em></li>
<li><em>- Bunları asmalı!</em></li>
<li><em>- Acı çektirerek öldürmeli hepsini,</em></li>
<li><em>- Cezalar yetersiz.</em></li>
</ul>
<p style="padding-left: 30px;"><em> Sanki bunu ilk defa duymuşçasına öfkeyle ayağa fırladı insanlar. Sonra bir daha hiç olmayacakmış gibi yavaşça yerlerine oturdular. Gazetelerde manşetler, internet forumlarında dolaşan öfke dolu mesajlar&#8230; Sübyancılık karşısında <strong>takındığımız histerik tavır </strong>konuyu düşünmemize engel oluyor. Birilerinin çocuk bedeninden cinsel haz alabilmesi gerçeği aklımızı felce uğratıyor&#8230; </em><em>&#8220;</em> <a href="http://www.derindusunce.org/2008/11/26/cocuklarin-cinsel-istismari/">TAMAMI</a></p>
<p style="padding-left: 30px;"> </p>
<h3><a href="http://www.derindusunce.org/2008/11/25/pornografi-nasil-sanat-oldu/" target="_blank"> Pornografi Nasıl Sanat Oldu?</a></h3>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;&#8230;Seks ve ticaret, sanat ile bütünleşmiş durumda. Sanat müşteri bulmak, para kazanmak için  cinsel hazzın tahrikine ve davetiyesine kapıları açarken, seks pazarı son kadim kurumlar tarafından korunan alanlarda rahatlıkla ticaretini yapmak için sanatın koruyucu kollarının/kanatlarının altına sığınmaktadır. Sonuç, sapkınlık ve saplantıların, cinsel hezeyanların sanat suretine büründürülmesi ve meşrulaştırılmasıdır. Fakat işin ticari hacminin büyüklüğü sanat korsanlarını bu konuda sürekli cesaretlendirmektedir. Kısaca, kâr güdüsü/tanrısı sanat ve pornografinin nikâhını kıymış ve izdivacını temin etmiş durumda&#8230;&#8221;</em>  <a href="http://www.derindusunce.org/2008/11/25/pornografi-nasil-sanat-oldu/" target="_blank">TAMAMI</a></p>
<h3><a href="http://www.derindusunce.org/2009/06/29/araf-dagina-tirmanis/" target="_blank">Araf Dağına Tırmanış</a></h3>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;&#8230;Toplumun gözleri saldırı altındadır, bunun anlamı kalplerimizin de öyle olduğudur [...] Buna bilgisayar piksellerine yerleştirilmiş çıplak resimleri, ve billboardlardan ve raflara teşhir edilen dergi kapaklarından fışkıran yarı çıplak erkek ve kadın resimlerini ekleyin. Bu tahrikler o derece büyük ki , kültürümüzün gerçek anlam oluşturma kapasitesinin devamı tehdit altına giriyor. Musa&#8217;nın emrini hatırlattıktan sonra- &#8220;Oyma suretler yapmayacaksınız, yukarıdaki cennete ait her hangi bir şeyin benzerini, veya onun altındaki dünyadakileri, veya dünyanın altındaki sudakileri&#8221; - Neil Postman şöyle devam ediyor:  </em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>Bu emrin ahlak sisteminin bir parçası olarak ilave edilmesi ilginç, bunu yazan insan iletişiminin formlarıyla kültürün kalitesi arasında bir bağ düşünmüş olmalı &#8230;. Bizim gibi kültürünü kelime-merkezli olmaktan çıkarıp görüntü-merkezli hale getiren insanlar Musa&#8217;nın bu emrinden faydalanabilir.24 </em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>Basılı kültüre geçişimizin en problemli yanı, bunun büyük bir kısmının kadın bedenine ait cinsel öğeleri içermesi olmuştur. İnsanlığından soyutlanmış, rötüşlenmiş, yanlış ve doğal olmayan duruşlarda, arı sokmuş gibi dudaklar, büyütülmüş göğüsler ve ceza gibi diyetler ve yorucu egzersizler sonucu şekillendirilmiş butlar, porno yıldızlarının bu çarpıtılmış modellerine ait resimler ve filmler; erkeklerin hayat arkadaşı, eş, kız kardeş, anne ve genelde kadınlar hakkındaki&#8230;&#8221; </em><a href="http://www.derindusunce.org/2009/06/29/araf-dagina-tirmanis/" target="_blank">TAMAMI</a></p>
<h3><a href="http://www.derindusunce.org/2009/11/23/beden-esas-nefs-basortusu-ile-ilgisi-olmayan-basortusu-yazisi/" target="_blank">(B)eden, (E)sas, (N)efs: Başörtüsü ile ilgisi olmayan başörtüsü yazısı</a></h3>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;&#8230;Arabasıyla, son model telefonu, lüks eviyle övünen hatta birbiriyle yarışan erkekler de bence bir tür « şehvet » uyandırırlar. Hava atılan konu her neyse GÖRENLER tahrik olabilir, özellikle gençler, çocuklar <strong>« alem buysa kral benim »</strong> deyip tüketimi paylaşmaya, savaşı barışa tercih edebilirler. [...]</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>Bir insana sürekli tüketme, yeme, içme, lüks araba kullanma isteği verebilirsiniz meselâ. Etten ve kemikten olan parçamızı, hayatta kalma çabamızı (veya </em><a href="http://www.derindusunce.org/2009/11/10/ne-yani-ben-de-mi/"><em>ölüm korkumuzu</em></a><em>) sürekli TAHRİK eden bir ortam bu bileşeni yani nefsimizi güçlendirir.</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>Tersine sakin bir ortamda gözlerimiz saldırı altında değildir. Paylaşmayı, dostluğu, bir işin sonunu sabırla beklemeyi tercih eden diğer yanımız güçlenir. <strong>İnsan olduğumuzu hatırlarız. Böyle bir ortamda insanlar daha kolay hemhal olabilirler. Birbirlerinin acılarını anlayabilirler.</strong> İnsanların doğal olarak adalete, hukuka yatkın bir zihin yapısında olmaları ise polis baskısını, özel hayata müdahaleyi gereksiz kılar. Fertlerin bu yapıda olduğu bir toplumda daha kaliteli bir hukuk devleti daha kolay ve daha ucuza kurulabilir.</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>Oysa nefislerimizin lüks tüketim, milliyetçilik, komplo teorileri ya da başka şekillerde tahrik edildiği ortamlarda bencilleşir ve hayvanlaşırız. Kur&#8217;an da vicdanini dinlemeyen insanların <strong>« hayvandan bile daha aşağı »</strong> olduklarını söyler(A&#8217;RÂF 179). Çünkü hayvana seçme sansı verilmemişken insan iyi olma özgürlüğüne sahiptir. Özgürdür ve sorumludur&#8230;&#8221;</em> <a href="http://www.derindusunce.org/2009/11/23/beden-esas-nefs-basortusu-ile-ilgisi-olmayan-basortusu-yazisi/" target="_blank">TAMAMI</a></p>
<p> </p>
<h3><a title="Permanent Link to Ayıp sanat olur mu?" href="http://www.derindusunce.org/2009/08/12/ayip-sanat-olur-mu/">Ayıp sanat olur mu?</a></h3>
<p style="padding-left: 30px;"><strong> </strong><strong>Bakılamayacak kadar sanatsal! &#8230;</strong>Geçenlerde Fransa&#8217;da çıplak çocuk bedenlerini oldukça erotik pozlarda gösteren bir sanat(?) sergisi mahkemelik olmuştu. <a href="http://www.francesoir.fr/enquete/2009/06/30/exposition-du-corps-humains-presumes-innocents-au-tribunal.html">Bordeaux mahkemesi beraat kararı vermişti</a> ama Nan Goldin, Jeff Koons ou Garry Gross gibi sanatçıların(?) resimlerini gerçekten iğrenç bulduğumdan koymadım siteye. (&#8221;iğrenç&#8221; diye yargıladığımın ve sansürlediğimin farkındayım, bu da benim tercihim)</p>
<p style="padding-left: 30px;"> Eserlerini siteye koymak istemediğim bir başka sanatçı(?) Amerikalı Andres Serrano. İnsan dışkısı ve ölüsü üzerine uzmanlaşan Serrano Hz Isa&#8217;nın çarmıha gerilmiş bedeninin tasvirini de dahil edebiliyor dışkı ile ilgili çalışmalarına. Buna &#8220;sanat&#8221; deniyor, bir çok şehirde sergiler açılıyor, insanlar bilet alıp giriyorlar.  Neyin ayıp/gösterilmez olduğuna bir türü karar veremeyen bir insanlığın çocuklarıyız. Güzel nedir? Sanat nedir? <em><strong>&#8220;Aaa! Bu kadarı da fazla! Bu gösterilemez!&#8221;</strong></em> denilecek bir yer yok mudur? Sanatçı hukukun dışında kalmalı mıdır? <a href="http://www.derindusunce.org/2009/08/12/ayip-sanat-olur-mu/">TAMAMI</a></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/10/22/kirik-parcalar-marilyn-monroe/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/10/22/kirik-parcalar-marilyn-monroe/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Kadına şiddetin iğrençliği üzerine</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/10/17/kadina-siddetin-igrencligi-uzerine/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/10/17/kadina-siddetin-igrencligi-uzerine/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 16 Oct 2011 22:21:27 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Konuk Yazar</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Aile]]></category>

		<category><![CDATA[Kadın]]></category>

		<category><![CDATA[Toplum]]></category>

		<category><![CDATA[vicdan]]></category>

		<category><![CDATA[şiddet]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=19057</guid>
		<description><![CDATA[İbrahim Becer
Türk matbuatının bir ölümcül hatası var ki iflah olacak gibi değil. Çok geniş ölçekli konular hakkında, çok büyük laflar ederek yıkılan koskoca duvara bir tuğla koymayı başarı addediyoruz. Hoş, koyulan o tuğlanın o duvara bir fayda sağladığını da gören olmamış ya neyse. Misal, Kürt Meselesi hakkında, Din hakkında, Darbe hakkında şu gök kubbede edilmemiş [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/10/kadina_karsi_siddet.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-19059" title="kadina_karsi_siddet" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/10/kadina_karsi_siddet.jpg" alt="" width="224" height="185" /></a>İbrahim Becer</em></strong></p>
<p>Türk matbuatının bir ölümcül hatası var ki iflah olacak gibi değil. Çok geniş ölçekli konular hakkında, çok büyük laflar ederek yıkılan koskoca duvara bir tuğla koymayı başarı addediyoruz. Hoş, koyulan o tuğlanın o duvara bir fayda sağladığını da gören olmamış ya neyse. Misal, Kürt Meselesi hakkında, Din hakkında, Darbe hakkında şu gök kubbede edilmemiş bir laf kaldığını sanmıyorum. Fakat rating kaygısından mıdır, müşterinin temayülü o yönde olmasından mıdır bilinmez bazı konuları pas geçebiliyoruz.</p>
<p>Haber Türk&#8217;ün sürmanşetinde bir resim vardı geçtiğimiz günlerde; yüzüstü yatan bir kadın ve sırtına saplı kocaman ekmek bıçağının olduğu bir resim. <em>&#8220;Yanlış mı gördüm acep&#8221; </em>diye yakından bir daha <span id="more-19057"></span>baktım ama gerçek ayan beyan ortadaydı. Bir hafta kadar polemiği sürdü bu olayın veriliş tarzının. Fatih Altaylı <em>&#8220;görmeyenlere göstermek istedik&#8221;</em> şeklinde özetlenecek bir açıklamayla konuyu diri tutmak istese de Üstadın deyişiyle <em>&#8220;geçti gitti, birkaç günlük fasıldı&#8230;&#8221;</em> Kamuoyu için.</p>
<p>Ne ailemden gördüğüm ne de yakın çevremde şahit olmadığım için bana uzak bir konu olsa da bu olayın Türkiye için daha da can sıkıcı olacağı aşikâr. <em>&#8220;Kanunsuz suç ve ceza olmaz&#8221;</em> der Ulpianus. Karısının yüzüne kezzap atan bir koca, eşini sırtından hunharca bıçaklayan bir diğeri, ‘barışalım&#8217; bahanesiyle kandırdığı eşini sokak ortasında kevgire çeviren bir başkası bu kadar rahat hareket edebiliyorsa ya kanun bunu suç olarak görmüyordur ya da yeteri kadar cezasını vermiyordur.</p>
<p>Olayın sadece karı- koca meselesi olmaması da bambaşka bir bilinmeyen. Kocasından şiddet gören kadın üstüne üstlük bir de sığındığı baba evinden şiddet görerek gerisin geri gönderiliyor. Geçtiğimiz hafta medyaya yansıyan bir haberse kanımı dondurdu: &#8220;Aldığı beş bin TL başlığa rıza göstermediği için bir baba hem kızını hem de damadını öldürmek isterken yakalanıyor&#8221;. Bu arada, damat da ileri derece kanser hastası olduğunu belirtelim. İki kız çocuğuna sahip bir Baba olarak düşünüyorum, tüm empati yeteneğimi kullanıyorum olmuyor, olmuyor, olmuyor&#8230;</p>
<p> Anlatılanlarla örtüşmeyen verilere sahip olma konusunda hız kesmeden ilerleyen bir Toplum olduk çıktık. Özellikle yurt dışından izne gelenlerin çokça vurguladığı bir konuydu bu Aile Bağları konusu. Avrupa&#8217;nın imkânlarını bolca övdükten sonra lâfı bu konuya getirir ve uzun uzun bu sıcaklığı Alaman&#8217;da bulamadığından şekvacı olurdu bizim Gurbetçi Tayfası. Yaşadığımız bugünlerde halâ bu özlemini dillendiren Gurbetçi kaldı mı bilmiyorum ama o kadar dünyadan bihaber olanına rastlarsanız kısa bir internet sörfü tavsiyemizdir bu arkadaşlara.</p>
<p>Üşenmedim, faillerin profillerini üç aşağı beş yukarı öğrenmek için bir araştırma yaptım. Genelde aynı tipler; ya bir baltaya sap olamamış ya da hiçbir baltanın kendini sap olarak tercih etmediği kompleksli, korkak, cahil insanlar sürüsü. Hani bir dörtlük vardır, bilirsiniz: <em>&#8221; Köroğlu der, kalman nâçar/ serçenin gönlünden şahinlik geçer/ şahini görünce kuytuya kaçar/ gider tenhalarda kahraman olur&#8221;.</em> Açacak olursak; dörtlükte geçen ‘serçe&#8217; öznesi, kahramanlıktan anladığı eşine şiddet uygulamak olan bu korkaklarsa, ‘tenha&#8217; zamiri de çaresizliğinden o şiddete maruz kalan zavallı kadınlardır.</p>
<p> Tatar Ramazan güçlü bir figürdür değil mi Edebiyatımızda. Zulme boyun eğmeyen, doğru bildiği yolda yalnız da olsa yürüyen, cesur, kendi doğruları olan, &#8220;volta cezanın törpüsüdür&#8221; gibi aforizmalarla seyirciyi titretip kendine getiren bir Kadir İnanır&#8217;ın oynadığı Tatar Ramazan karakteri her erkeğin hayalidir. Lâkin, küçük bir sorun vardır ki Tatar Ramazan olmak da meşakkatli bir iştir. Dışarıda kendine kurulan pusulara karşı tetikte olman yetmez, içeride de Abdurrahman Çavuş&#8217;un otoritesini sarsman, Akseli Ali&#8217;nin ayak oyunlarını boşa çıkarman gerekmektedir. Bütün bunlar yine de yetmiyor mert bir erkek için; voltaya çıkacaksın, <em>&#8220;gel dedin işte geldim Abdurrahman Çavuş&#8221;</em> deyip belinden Kirmastılı&#8217;nın tedariklediği bıçağı çekeceksin, Koskoca Mahpus Damını zulmüyle inim inim inletmiş Abdurrahman Çavuş&#8217;u yere sereceksin ve elinde kanlı bıçağını kendine çevrilmiş namlulara doğru çevirip <em>&#8220;burada öldürülecek biri vardı, onu da ben öldürdüm. Benim adım Tatar Ramazan&#8221;</em> diye posta koyacaksın.</p>
<p>Zor iş değil mi? İşte bu korkakların hepsi birer Tatar olma hevesiyle yola çıkıp da korkan, tırsan ve kuytuya kaçıp karısını, kızını döverek kahraman olacağını sanan dostlarının yüz karaları, düşmanlarının maskaralarıdır.</p>
<p>Olayın bir diğer tarafı olan kadınlarsa acınacak durumda. Kimsesizlik diz boyu, baba evi için bir yük adeta, parasını veren kocası için birer kum torbasından öteye gidemeyen bu biçarelerin her birinin acıklı hikayeleri var. Bu hikâyeleri okuduktan sonra onların eğitimleriyle daha bir ilgilenir oldum. İstedim ki bizler öldükten sonra da ayakları üzerinde dursunlar, ite köpeğe muhtaç olmasınlar.</p>
<p>Merhum Akif&#8217;in &#8220;<em>Ya Rab! Bu uğursuz gecenin yok mu sabahı/ Mahşerde mi yoksa biçârelerin felâhı/ nur istiyoruz sen bize yangın veriyorsun/ Yandık diyoruz, boğmaya kan gönderiyorsun&#8221;</em> diye başlayan bir şiiri vardır. Şiirin sonunda bunalan Şair&#8217; in, bir de Allah&#8217;a, ‘nasıl da diyeceğimi bilmiyorum ama&#8217; bir sitemi vardır, bilirsiniz: <em>&#8221; Yetmez mi müsâb olduğumuz bunca devahi/ ağzım kurusun yok musun ey adl-i İlâhi&#8221;</em> şeklinde. Ben, kendi nefsim adına imanımı, çapımı Akif&#8217;le boy ölçüştürecek birisi olmamam hasebiyle şikâyetime muhatap olarak Devletimi esas alıyorum ve isyan ediyorum<em>: &#8220;Dağa çıkanı indirmek için Devlet de o dağa çıkar ve onu indirir&#8221;</em> şeklinde özetlenebilecek bir anlayışla yıllardır o dağ senin, bu dağ senin gezmek Devlet olmanın esasıysa, düzdeki bir masumeyi koruyup kollamak da bir başka esasıdır. Hele hele Akif&#8217;in şiirlerini ayrı bir iştihayla okuyan bir Başbakan&#8217;ın olduğu bir Ülkede zulmü alkışlayan, zalimi seven bu korkak, alçak, yüz karası erke<a name="_GoBack"></a>kler taifesine had bildirmek, hukuk tarihinin görüp görebileceği en büyük cezalara muhatap kılmak farzdır zannımca.</p>
<p>İki kız çocuğu babası bir adamın bu saatten sonra Devletinden başka ne istediği olabilir ki?</p>
<p> </p>
<p>&#8230; Bu konu ilginizi çekiyorsa&#8230;</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/img/kadinlar_don_kisot.pdf" target="_blank"><strong>K<span style="color: #0000ff;">adınlar… Günümüzün Don Kişotları</span></strong></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/kadinlar_don_kisot.pdf" target="_blank"><img class="alignleft size-medium wp-image-8042" title="20100102_derin_dusunce_kadinlar_donkisot" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/20100102_derin_dusunce_kadinlar_donkisot-190x300.jpg" alt="" width="130" height="207" /></a>Suzan Başarslan’ın dediği gibi <strong><em>“kadına dair söylenmesi gereken ne  kadar söz varsa erkeğin söylediği”</em></strong> bir dünya bu. Sadece söz mü? Yaşama hakkı bile. Bugün Çin’de ve Hindistan’da yüzbinlerce kız bebek daha doğmadan ultrason ile ana karnında görülüp yok ediliyor. Erkeklerin güç mücadelesinde kadınlar eziliyor. Cumartesi anası oluyor, cezaevlerinin önünde sıra bekleyen, şehit tabutlarının üzerinde ağlayan oluyor.  Şampuan veya otomobil satarken bedenini kullandıran, arka planda, silik, soyunan, tüketen, “figüran”… Kadınlara özne olma hakkını vermeyen erkekler mi yoksa bu hakkı alamayan kadınlar mı? Kadınlıklarını kaybetmeden, erkekleşmeden var olabilecek mi birgün kadınlar? 96 sayfalık bu kitapta Kadın’a ait kavgaları ve Kadın’ın kimlik arayışını sorguluyoruz. <a href="http://www.derindusunce.org/img/kadinlar_don_kisot.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a></p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"> <a href="http://www.derindusunce.org/img/kemalizm_kadin.pdf"><span style="color: #0000ff;"><strong>Kadın hakları ve Kemalizm </strong></span></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/kemalizm_kadin.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff;"><strong><img class="alignleft size-medium wp-image-6982" title="20091025_derin_dusunce_org_kadin_kemalizm" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/10/20091025_derin_dusunce_org_kadin_kemalizm-229x300.jpg" alt="" width="121" height="171" /></strong></span></a></p>
<p class="entry" style="text-align: justify;"> <strong>“Kemalizm Türk kadınına özgürlük verdi”</strong> gibi sloganlarla düşünmeye daha doğrusu ezberlemeye itildiği için sık sık  şaşırmaya mahkûm bir kuşak bizimki. Tarihi, belgeleri, siyasî söylemleri ve sloganları aklın imtihanına tabi tutan herkes hayretler içinde kalıyor. <strong>“İyi de biz bunu bunca sene nasıl yuttuk?”</strong> diye sormaktan alamıyoruz kendimizi.  Kemalist düşüncenin, çağdaşlığın ve Atatürk devrimlerinin yılmaz bekçisi <strong><em>“çağdaş Türk kadını’nın sesi”</em></strong> Cumhuriyet Gazetesi’nin başyazarı olan Yunus Nadi kadınların siyasete atılmasına nasıl tepki vermiş meselâ?  <strong>“Havva’nın kızları, Meclis’e girip yılın manto modasını tartışacak” </strong><strong> </strong>Kadınlar Halk Fırkası kapatılınca yerine Türk Kadınlar Birliği kurulmuş. O da kapatılınca Cumhuriyet Gazetesi’nde şu başlık atılmış:  <strong>“Türk Kadınlar Birliği kapatıldı, fesat çıkaran hatun kişilere haddi bildirildi.” </strong>Derin Düşünce Fikir Platformu yakasını resmî tarihten kurtarmak isteyen okurlarına ezber bozan bir kitap öneriyor : <a href="http://www.derindusunce.org/img/kemalizm_kadin.pdf"><strong><span style="color: #0066cc;">Kadın hakları ve Kemalizm ilişkisine alternatif bir bakış</span></strong></a></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/10/17/kadina-siddetin-igrencligi-uzerine/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/10/17/kadina-siddetin-igrencligi-uzerine/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Hocam, kadın fitne midir?</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/10/10/hocam-kadin-fitne-midir/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/10/10/hocam-kadin-fitne-midir/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 10 Oct 2011 19:22:44 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Cemile Bayraktar</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Kadın]]></category>

		<category><![CDATA[Toplum]]></category>

		<category><![CDATA[Türkiye'nin Ali Bulaç Problemi]]></category>

		<category><![CDATA[İslam]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=18966</guid>
		<description><![CDATA[
İslami yaşantınız, onu nereden öğrendiğinizle alakalıdır. Kaynağınız ne ise İslam&#8217;ınız odur. Misal Tasavvufi bir kaynağa, rivayet eksenli bir kaynağa yahut ana kaynağa (Kuran ve Sünnete) direk şahit olarak İslam bütünü ortaya çıkarılabilir. Bunlar arasında İslam&#8217;ın ne olduğu konusunda küçük ve büyük farklar ortaya çıkar. Ancak bazı konular vardır, bu konular değişmezdir. Kaynakların metotları değişse dahi aynı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><img class="aligncenter" src="http://www.rue89.com/files/20081115Sexisme.jpg" alt="" width="470" height="253" /></p>
<p>İslami yaşantınız, onu nereden öğrendiğinizle alakalıdır. Kaynağınız ne ise İslam&#8217;ınız odur. Misal Tasavvufi bir kaynağa, rivayet eksenli bir kaynağa yahut ana kaynağa (Kuran ve Sünnete) direk şahit olarak İslam bütünü ortaya çıkarılabilir. Bunlar arasında İslam&#8217;ın ne olduğu konusunda küçük ve büyük farklar ortaya çıkar. Ancak bazı konular vardır, bu konular değişmezdir. Kaynakların metotları değişse dahi<span id="more-18966"></span> aynı kalır, hatta bu zihin Allah&#8217;ın ve Peygamber&#8217;in (SAS) önüne geçerken bir çekince duymaz. İşte o konulardan biri &#8220;kadın&#8221; konusudur.</p>
<p>  İslami yaşantınız bulunduğunuz coğrafya, ait olduğunuz kabile ve ırka göre de bir şekil kazanır. Misal İslam tektir ancak Bosna Müslümanlığı, Türk Müslümanlığı, Hint Müslümanlığı, Arap Müslümanlığı birbirine göre bir takım farklılıklar göstermektedir. Bunlar doğrudur-yanlıştır demiyorum, farklıdır diyorum.</p>
<p>  Türkiye&#8217;deki İslam anlayış &#8220;genellikle&#8221; Türk-İslamcı bir çizgide ilerlediği için, kadının, erkek egemen zihindeki kodu; &#8220;<em>saçı uzun, aklı kısa&#8221;</em> şeklinde can bulmuştur. İslam anlayışı ise yer yer neredeyse Allah&#8217;ı, Kuran-ı Kerim&#8217;i ve Peygamberi (SAS) bir kenara bırakıp, Allah&#8217;ın ve Resul&#8217;ünün bıraktığı geniş alanı hiçe sayıp daraltmakta mahir bir takım fıkıhçılar ağzıyla, sahihliği ve niyeti sorunlu rivayetler ile kodlanmıştır; &#8220;<em>Kadın, domuz, kara köpek, eşek namazı bozar</em>&#8221; gibi&#8230;</p>
<p>  Bu yanlış ve muhatabına haksızlık eden kodlar, yıllar yılı değişmemiş, kendini dindar yahut İslamcı olarak tanımlayan, egemen erkek dil ile bugünlere kadar taşınmıştır. Bu zihniyet için kadın, &#8220;<em>ya fitnedir ya da düşünemeyen varlık</em>&#8220;.</p>
<p>  Peygamber (SAS) aile hayatına, eşleri ve kızıyla ilişkisine baktığımızda muazzam bir merhamet, iyilik, anlayış ve anlama çabası örneği görürüz. Ancak bu dünyada Peygamberi örnek ve ölçü aldığını iddia edenlerin, İslam-Kadın başlığında konuşan yerleri, örnek Peygamberleri değil, maalesef ene&#8217;leri ve taşıdıkları kültürleridir.</p>
<p>  Ali Bulaç, 12 Haziran Genel Seçimlerinde, hakları ihlal edilmiş bir gurup kadının, haklarını arama niyetiyle yaptığı bir çıkış olan &#8220;<em>Başörtülü aday yoksa oy da yok</em>&#8221; girişimine o dönem ağır eleştirilerde bulunmuştu. Olayın üzerinden aylar geçtikten sonra verdiği bir röportajda, konuyla ilgili bir soru ve cevap aynen şöyle:</p>
<p>  &#8220;<strong><em>Laiklik en çok başörtülü kadınlar üzerinden tartışıldı, ama son seçimlerdeki &#8220;Başörtülü aday yoksa oy da yok&#8221; kampanyasına çok keskin biçimde karşı çıktınız. Neden?</em></strong></p>
<p> <em> -Edindiğim bilgilere göre kampanya AK Parti&#8217;yi zora sokmak için &#8220;derin devlet&#8221; tarafından planlanmıştı&#8230;&#8221;</em></p>
<p><em>  </em><strong>Yani Müslüman kadın, hakkını aradığında, kendi düşünemediği için &#8220;derin devlet&#8221; onun adına düşünmüştür ve aynı kadın derin devletin piyonu olmak kaydıyla fitnedir. </strong></p>
<p>  Sayın Bulaç, her ne kadar &#8220;<em>İslamcı aydınlar, görevi Kemalistlerden devraldı</em>&#8221; eleştirisini ciddiye almıyorum, dese de, Kemalist anlayışın &#8220;düşünememekle itham edip, yok saydığı başörtülü kadınları&#8221; aynı üslup ile yok sayıyor ve düşünemez ilan ediyor.</p>
<p>  Ali Bulaç gibi İslami meselelere benim ömrüm kadar mesai harcamış birinin zan, iftira, zulüm ölçeğinden Müslüman dindar kadınları vurması gerçekten çok ama çok üzücü&#8230;</p>
<p>  Bir başka bahis ise Bulaç&#8217;ın 28 Şubat mağduriyetleri konusunda, erkeklerin mağduriyetleri ile kadınların mağduriyetlerini eşit bulması, <strong>yani hakları konusunda erkekler ile aralarında eşitsizlik bulunan kadınlar sadece mağduriyette eşitlenebiliyorlar; şükrolsun!</strong></p>
<p>  Mağduriyet yarıştıracak değilim ancak 28 Şubat sürecinde işinden ve hatta hatta ordudan atılan erkekler bugün görev iadesi hakkını kazanmıştır. Ancak başörtülü kadınların, devlet kurumlarında başörtülü çalışması, Ales gibi sınavlara girmesi, bazı üniversitelerde başörtülü eğitim alması halen yasak!</p>
<p>  Bugün 28 Şubat sürecinde üniversiteden ayrılmak zorunda kalan bir gurupla birlikteydim. Evli ve bekâr kadınlardan oluşan bu gurup içerisindeki kadınlar, üniversitelerde kısmen çözülmüş olan yasak nedeniyle tekrar üniversitelere dönmeyi düşünüyorlar. Üniversite sınavına hazırlanıyor. Bu kadınlar, dindar babalarından destek ve yüz bulamadığı için dershane paralarını bile çalışarak biriktirmiş kadınlar. Üniversite sınavına hazırlanırken, çocuklarının ödevlerine, kocalarının ütülerine, kocalarının ailelerinin sonu gelmez beklentilerine de cevap vermeye çalışan kadınlar. Bu kadınlar, YGS Türkçe çalışırken, gözlerini ocaktaki tencereden dahi ayıramayan kadınlar. Ali Bulaç gibi erkeklerin anneleri, eşleri&#8230; Hayatları tam ortalarından kırılmış, beyazlamaya başlayan saçlarına rağmen, &#8220;<em>oku, çalış</em>&#8221; ısrarına düşmüş paragöz ve statü düşkünü &#8220;dindar&#8221; kocaları, &#8220;<em>artık seni bakmaktan yoruldum</em>&#8221; diyen evladının yükünü taşımaktan aciz, cahiliye Müşrik Arapları gibi davranan babaları olan kadınlar!</p>
<p>  Bir gurup &#8220;tanıdığınız, bildiğiniz&#8221; kadına &#8220;Derin Devlet&#8221; iftirası atmadan, o kadınların tümünü zan altında bırakmadan, yok ediciniz Kemalistlerin üslubunu aşırmadan önce elinize vicdanınıza koyarak, bir düşünün derim. Totaliter laik kesime rahmet okutacak cinsten bir şekilde başörtülü kadınlara yükleneceğinize, kadınlarını o modern dünyanın içine atan Müslüman dindar erkeklere buğz edin lütfen.</p>
<p>  Bazı kadınlar anne, evlat, eş rolleri dışında bir role bürününce; bir aktivist, bir yazar, bir hatip olarak ortaya çıkınca, kadının varlık nedenine, biçilmiş rolüne ihanet ettiğini düşünen ve onu yaka paça eski rolüne tıkıştırmak isteyenler var. Ancak durum öyle değil, kadın evlat, anne, eş rolü yanında bir rol, bir statü eklediğinde, mevcut rolünden istifa etmiyor. Bilakis bir rol üstüne, bir rol daha ekliyor, diyeti ödeme pahasına bundan geri durmuyor. Zira o alanı Allah&#8217;ın ona verdiğinden şüphesi yok, peki ya haşa Allah&#8217;ın rolüne soyunan &#8220;bazı dindar&#8221; erkekler? Onlar bu cüreti nasıl gösterebiliyor?</p>
<p>  Allah&#8217;ın muhatap olarak yani kul olarak kadın ve erkeği eşit sayıyor, yerlerini kendi belirliyor. Peki ya erkekler hangi sıfatla o alana müdahil olma hakkını kendinde görüyor? Sahi erkek diliyle çevrilmiş, yorumlanmış İslami metinlerin yorumlanmasında, Peygamber (SAS) örneğince, kadınlara, kendi ahvalleri hakkında danışılmasının, fikirlerinin alınmasının vakti gelmedi mi?</p>
<p>  İslami kesim arasında adeta bir küfür gibi kullanılan &#8220;feminizm&#8221; kavramına uzak, haklarını feminizm ile aramayan bir kadın, tüm bu soruların cevabını birçok hemcinsi gibi merak ediyor.</p>
<p> </p>
<p>&#8230; Bu konu ilginizi çekiyorsa&#8230;</p>
<p class="entry" style="text-align: justify;">   <a href="http://www.derindusunce.org/img/kadinlar_don_kisot.pdf" target="_blank"><strong>K<span style="color: #0000ff;">adınlar… Günümüzün Don Kişotları</span></strong></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/kadinlar_don_kisot.pdf" target="_blank"><img class="alignleft size-medium wp-image-8042" title="20100102_derin_dusunce_kadinlar_donkisot" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/20100102_derin_dusunce_kadinlar_donkisot-190x300.jpg" alt="" width="130" height="207" /></a>Suzan Başarslan’ın dediği gibi <strong><em>“kadına dair söylenmesi gereken ne  kadar söz varsa erkeğin söylediği”</em></strong> bir dünya bu. Sadece söz mü? Yaşama hakkı bile. Bugün Çin’de ve Hindistan’da yüzbinlerce kız bebek daha doğmadan ultrason ile ana karnında görülüp yok ediliyor. Erkeklerin güç mücadelesinde kadınlar eziliyor. Cumartesi anası oluyor, cezaevlerinin önünde sıra bekleyen, şehit tabutlarının üzerinde ağlayan oluyor.  Şampuan veya otomobil satarken bedenini kullandıran, arka planda, silik, soyunan, tüketen, “figüran”… Kadınlara özne olma hakkını vermeyen erkekler mi yoksa bu hakkı alamayan kadınlar mı? Kadınlıklarını kaybetmeden, erkekleşmeden var olabilecek mi birgün kadınlar? 96 sayfalık bu kitapta Kadın’a ait kavgaları ve Kadın’ın kimlik arayışını sorguluyoruz. <a href="http://www.derindusunce.org/img/kadinlar_don_kisot.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a></p>
<p> </p>
<p style="text-align: justify;"> <a href="http://www.derindusunce.org/img/kemalizm_kadin.pdf"><span style="color: #0000ff;"><strong>Kadın hakları ve Kemalizm </strong></span></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/kemalizm_kadin.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff;"><strong><img class="alignleft size-medium wp-image-6982" title="20091025_derin_dusunce_org_kadin_kemalizm" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/10/20091025_derin_dusunce_org_kadin_kemalizm-229x300.jpg" alt="" width="121" height="171" /></strong></span></a></p>
<p class="entry" style="text-align: justify;"> <strong>“Kemalizm Türk kadınına özgürlük verdi”</strong> gibi sloganlarla düşünmeye daha doğrusu ezberlemeye itildiği için sık sık  şaşırmaya mahkûm bir kuşak bizimki. Tarihi, belgeleri, siyasî söylemleri ve sloganları aklın imtihanına tabi tutan herkes hayretler içinde kalıyor. <strong>“İyi de biz bunu bunca sene nasıl yuttuk?”</strong> diye sormaktan alamıyoruz kendimizi.  Kemalist düşüncenin, çağdaşlığın ve Atatürk devrimlerinin yılmaz bekçisi <strong><em>“çağdaş Türk kadını’nın sesi”</em></strong> Cumhuriyet Gazetesi’nin başyazarı olan Yunus Nadi kadınların siyasete atılmasına nasıl tepki vermiş meselâ?  <strong>“Havva’nın kızları, Meclis’e girip yılın manto modasını tartışacak” </strong><strong> </strong>Kadınlar Halk Fırkası kapatılınca yerine Türk Kadınlar Birliği kurulmuş. O da kapatılınca Cumhuriyet Gazetesi’nde şu başlık atılmış:  <strong>“Türk Kadınlar Birliği kapatıldı, fesat çıkaran hatun kişilere haddi bildirildi.” </strong>Derin Düşünce Fikir Platformu yakasını resmî tarihten kurtarmak isteyen okurlarına ezber bozan bir kitap öneriyor : <a href="http://www.derindusunce.org/img/kemalizm_kadin.pdf"><strong><span style="color: #0066cc;">Kadın hakları ve Kemalizm ilişkisine alternatif bir bakış</span></strong></a></p>
<p><span style="color: #0000ff;"><strong>M<span><span><span>ü</span>slüman’ın Zaman’la imtihanı </span></span></strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091210_derin_dusunce_org_musluman.jpg"></a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/musluman_zaman.pdf" target="_blank"><span style="color: #3366ff;"><img class="alignleft size-medium wp-image-7624" title="20091210_derin_dusunce_org_musluman" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091210_derin_dusunce_org_musluman-203x300.jpg" alt="" width="114" height="155" /></span></a></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Sunuş</strong>: Müslümanlar dünyanın toplam nüfusunun %20’sini teşkil ediyorlar ama gerçek anlamda bir birlik yok. Askerî  tehditler karşısında birleşmek şöyle dursun birbiriyle savaş halinde olan Müslüman ülkeler var. Dünya ekonomisinin sadece %2-%3′lük bir kısmını üretebilen İslâm ülkeleri Avrupa Birliği gibi tek bir devlet olsalardı <strong><em>Gayrı Safi Millî Hasıla bakımından SADECE Almanya kadar </em></strong>bir ekonomik güç oluşturacaklardı. Bu bölünmüşlüğü ve <strong><em>en sonda, en altta kalmayı tevekkülle(!) kabul etmenin</em></strong> bedeli çok ağır: Bosna’da, Filistin’de, Çeçenistan’da, Doğu Türkistan’da ve daha bir çok yerde zulüm kol geziyor. Müslümanlar ağır bir imtihan geçiyorlar. Yaşamlarını şekillendiren şeylerle ilişkilerini gözden geçirmekle başlıyor bu imtihan. Teknolojiyle, lüks tüketimle, savaşla, kapitalizmle, demokrasiyle , “ötekiler” ile ve İslâm ile olan ilişkilerini daha sağlıklı bir zemine oturtabilecekler mi? <a href="http://www.derindusunce.org/img/musluman_zaman.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><strong><em>Müslüman’ın Zaman’la imtihanı</em></strong> </span></a>adındaki 204 sayfalık bu kitap işte bütün bu konuları sorgulayan ve çözümler öneren makalelerden oluşuyor.</p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/02/islamcilik_kitap_k.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-14898" title="islamcilik_kitap_k" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/02/islamcilik_kitap_k.jpg" alt="" width="118" height="183" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/img/Islamcilik-devrim-demokrasi.pdf" target="_blank"> İslâmcılık, Devrim ile Demokrasi Kavşağında </a></strong></p>
<p>Müslümanca yaşamak için devletin de “Müslüman” olması mı gerekiyor? Bu o kadar net değil. Çünkü İslâm’ın gereği olan “kısıtlamaları” insan en başta kendi nefsine uygulamalı. Aksi takdirde dinî mecburiyet ve yasakların kanun gücüyle dayatılması vatandaşı çocuklaştırıyor ister istemez. <strong>İ</strong><strong>yi-kötü ayrımı yapmak, iyiden yana tercih kullanacak cesareti bulmak gibi insanî güzellikler devletin elinde bürokratik malzeme haline geliyor. </strong>21ci asırda Müslümanca yaşamak kolay değil. Yani İslâm’ın özüne dair olanı, değişmezleri korumak ama son kullanma tarihi geçmiş geleneklerden kurtulmak. AKP’yi iktidara taşıyan fikrî yapıyı, Demokrasi-İslâm ilişkisini, İran’ı ve Milli Görüş’ü  sorguladığımız bu kitabı ilginize sunuyoruz. <strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/Islamcilik-devrim-demokrasi.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></a></strong></p>
<p><em></em></p>
<p><em></em></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/10/10/hocam-kadin-fitne-midir/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/10/10/hocam-kadin-fitne-midir/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Zor bir konaklama: Sığınma evi</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/06/15/zor-bir-konaklama-siginma-evi/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/06/15/zor-bir-konaklama-siginma-evi/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 15 Jun 2011 21:02:56 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Katrin Baskiotis</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Kadın]]></category>

		<category><![CDATA[vicdan]]></category>

		<category><![CDATA[şiddet]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=17203</guid>
		<description><![CDATA[Yıldız Ramazanoğlu  (FaceBook&#8217;ta)
&#8220;Salonda oturan gencecik kadınların yüzündeki derin kederi, örselenmişliği görünce burası bir yuva değil diye düşündüm ister istemez, fakat cehennemi bir yangından kurtuldukları, eteklerini tutuşturan alevlerle birlikte kendilerini buraya attıkları da aşikârdı.Bir sığınma evinde en temel kural gizliliktir. Güvenlik en çok bunun üzerine kurulur çünkü. Bir görüşme talep etmeye, bu incelikleri zorlamaya kıyamazdım normalde; [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/05/tecavuz-kadina-siddet.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-16233" title="tecavuz-kadina-siddet" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/05/tecavuz-kadina-siddet.jpg" alt="" width="210" height="184" /></a>Yıldız Ramazanoğlu </em></strong> (<a href="http://www.facebook.com/pages/Y%C4%B1ld%C4%B1z-Ramazano%C4%9Flu/116931342406" target="_blank">FaceBook&#8217;ta</a>)</p>
<p>&#8220;Salonda oturan gencecik kadınların yüzündeki derin kederi, örselenmişliği görünce burası bir yuva değil diye düşündüm ister istemez, fakat cehennemi bir yangından kurtuldukları, eteklerini tutuşturan alevlerle birlikte kendilerini buraya attıkları da aşikârdı.Bir sığınma evinde en temel kural gizliliktir. Güvenlik en çok bunun üzerine kurulur çünkü. Bir görüşme talep etmeye, bu incelikleri zorlamaya kıyamazdım normalde; fakat özel bir bülten hazırlamak üzere Ak-der yönetiminden Neslihan Akbulut randevu almışken ona eşlik etmek çok şey öğretti bana. &#8221; <strong><a href="http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1140812&amp;title=zor-bir-konaklama-s%C4%B1%C4%9F%C4%B1nma-evi" target="_blank">TAMAMI</a></strong></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/06/15/zor-bir-konaklama-siginma-evi/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/06/15/zor-bir-konaklama-siginma-evi/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Temsiliyet ve Aynur Bayram</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/06/09/temsiliyet-ve-aynur-bayram/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/06/09/temsiliyet-ve-aynur-bayram/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 09 Jun 2011 15:01:40 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Cemile Bayraktar</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Kadın]]></category>

		<category><![CDATA[Kemalizm]]></category>

		<category><![CDATA[Yobaz Laikler]]></category>

		<category><![CDATA[atatürkçülük]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=17092</guid>
		<description><![CDATA[Saltanat, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde &#8220;devrimler&#8221; başlığı altında kaldırıldığında 1900&#8242;lerin ilk çeyreğindeydik. Akabinde TBMM bünyesinde seçme-seçilme hakkı yürürlüğe kondu. Ancak o tarihten sonra Türkiye, 1950&#8242;ye kadar Tek Parti Rejimiyle yönetildi. Çok Partili döneme geçilmesiyle birlikte 27 Mayıs 1960 Darbesi gerçekleştirildi. Sonrasında Türkiye Cumhuriyeti halkı, seçme-seçilme haklarına hemen her on yılda bir darbe aldı ve bu haklarını [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/06/aynurbayram.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-17094" title="aynurbayram" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/06/aynurbayram.jpg" alt="" width="250" height="200" /></a>Saltanat, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde &#8220;devrimler&#8221; başlığı altında kaldırıldığında 1900&#8242;lerin ilk çeyreğindeydik. Akabinde TBMM bünyesinde seçme-seçilme hakkı yürürlüğe kondu. Ancak o tarihten sonra Türkiye, 1950&#8242;ye kadar Tek Parti Rejimiyle yönetildi. Çok Partili döneme geçilmesiyle birlikte 27 Mayıs 1960 Darbesi gerçekleştirildi. Sonrasında Türkiye Cumhuriyeti halkı, seçme-seçilme haklarına hemen her on yılda bir darbe aldı ve bu haklarını yeterince kullanamadı, hakları kısmen gasp edildi.</p>
<p>  Seçme-Seçilme hakkı, bir meclis içinden sadece sunulmuş seçenekler arasından seçim yapma hakkından fazlasıdır. Zira sadece sunulan seçenekler arasından seçim yapmak seçme-seçilme hakkının tam anlamıyla var olmadığının ispatıdır.</p>
<p>  Totaliter laik sistemin, &#8220;Şapka Kanunu&#8221; başlığıyla başlayan yasakçılık geleneği, 28 Şubat süreciyle birlikte ayyuka çıktı ve 80 yıl sonrasında dahi kendini gösterdi&#8230; Bunun sonucu olarak kadın nüfusunun %65&#8242;i başörtülü kadınlardan oluşan Türkiye Cumhuriyetinde, barajı<span id="more-17092"></span> aşabilecek siyasi partiler ideolojik nedenlerden kaynaklı olarak yahut kapatılma tehlikesi yaşayarak başörtülü bir milletvekili adayı çıkartamadılar. Mesela 28 Şubat ürünü olan Ak Parti, umudunuzu yeni düzenlenecek anayasaya saklayın derken, neredeyse seçilmesin diye Antalya 13. sıradan, seçilirse başını açıp, açmayacağı belli olmayan bir aday gösterdi. CHP zaten başörtüsü yasağının destekçilerinden olduğu için başörtüsünü oy kaygısıyla gevelemekten ileri gidemedi. MHP hali hazırda, resmi ideolojinin buyurduğu üzere, özel hayatında başını örten ancak kamusal alanda başını açmakta bir beis görmeyen bir aday ile soruna ne kadar uzak olduğunu gösterdi. Şu durumda sadece Has Parti ve Saadet Partisinin gösterdiği başörtülü adaylar, partilerin olası baraj altında kalma ihtimaline binaen bir anlam ifade etmedi.</p>
<p>  <strong>Özetle başörtülü kadınların seçme-seçilme hakları kısmen gasp edildi. Seçme-seçilme hakkı, temsiliyet hakkını da içinde barındırır, temsiliyet hakkınız yani başörtülü bir adayınız siyasi partilerce size sunulmamışsa siyasi partilerin size tam anlamıyla seçme-seçilme hakkı vermiş olduğunu söyleyebilir misiniz?</strong></p>
<p>  Başörtülü bir kadın olarak, siyasi partilerce seçme-seçilme hakkımın kısmen gasp edildiğini düşünüyorum. Bunun en büyük ispatı başörtülü bir vekil adayının bulundurulmamasıdır. Bu tutum yani &#8220;başörtüsü yasağı sona erecekse onu da biz sona erdiririz&#8221; mantığı tahakkümün bir tezahürüdür fikri uyandırıyor. İşte tam burada Ankara 2. Bölgeden tek bağımsız başörtülü milletvekili adayı olan Aynur Bayram devreye giriyor ve &#8220;<strong><em>Başörtüsü sorunu, siyasi partiler üstü bir sorundur</em></strong>&#8221; diyor, katılmamak mümkün mü?</p>
<p>  Aynur Bayram, seçme-seçilme hakkı gasp edilmiş, yasaklanmış binlerce başörtülü kadına umut oluyor&#8230;</p>
<p>  <strong>Aynur Bayram Kimdir?</strong></p>
<p>  Aynur Bayram, başörtüsü yasağını eğitim hayatı boyunca yaşamış, eğitim hayatı sekteye uğramış, uzun bir süre mücadele verdikten sonra gazetecilik mesleğine adım atmış ancak sarı basın kartı olmasına rağmen, başörtülü olduğu gerekçesiyle Meclis&#8217;te çalışmasına izin verilmemiş başörtülü bir kadın. Siyasi partilerin başörtüsü sorununu çöz(e)meyeceğini düşündüğünden, elini taşın altına koyan, başörtülü bir milletvekili adayı.</p>
<p>  Ben Samsun&#8217;da yaşıyorum, Aynur Bayram bağımsız aday olduğundan bu yana kendisini yakinen takip ediyorum, son olarak Aynur Bayram&#8217;a destek vermek amacıyla Ankara&#8217;ya gittim, çalışmalarını bizzat takip etme fırsatı buldum.</p>
<p>  Aynur Bayram&#8217;ı başörtülü ve seçilirse başını açmayacağını taahhüt eden bir vekil adayı olduğu için destekleme nedenlerime, çalışmalarındaki titizliği, gayretini görmüş olmamdaki nedenler de eklendi&#8230; Aynur Bayram, seçim ofisinde her tür detayla bizzat kendisi ilgileniyor. Mevcut programını zenginleştirmek için çok yoğun çalışıyor, radyo programlarından, televizyon programlarına koşuşturuyor, sosyal ağlardan, siyasi gündeme kadar her şeyi ince ayrıntısına kadar takip ediyor, kendisiyle ilgili haberleri anında sosyal ağlarda paylaşıyor, sözünü esirgemiyor, duruşunu bozmuyor, girişken, cana yakın, samimi bir kadın&#8230;</p>
<p>  Başörtülü kadınların, seçme ve seçilme hakkının gaspına muhalif bir duruş, bir alternatif, bir umut olarak ortaya çıkan Aynur Bayram tüm iddiasının altını dolduruyor. Yasaklanmış ve yok sayılmış başörtülü kadınları temsil vasfına sahip başörtülü bir kadın. Geriye bir tek şey kalıyor, Aynur Bayram&#8217;a destek vermek, oy vermek&#8230;</p>
<p>  <strong>Eğer Ankara 2. Bölgede (Altındağ, Akyurt, Ayaş, Beypazarı, Çubuk, Çamlıdere, Elmadağ, Güdül, Kalecik, Kazan, Keçiören, Kızılcahamam, Nallıhan, Pursaklar, Yenimahalle) oy kullanacaksanız, oy pusulasının sonundaki &#8220;Aynur Bayram&#8221; ismine mührünüzü vurun. </strong></p>
<p><strong>  Seçme ve seçilme hakkınızın sadece sunulmuş seçenekler arasına hapsedilmesine itirazınız var ise, &#8220;12 Haziran Genel Seçimlerinde, teslimiyet değil temsiliyet istiyorum&#8221; diyorsanız oyunuzu Aynur Bayram&#8217;a verin.</strong></p>
<p> </p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/06/aynur_bayram.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-17093" title="aynur_bayram" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/06/aynur_bayram.jpg" alt="" width="467" height="353" /></a></p>
<p> </p>
<p>&#8230; bu konu ilginizi çekiyorsa&#8230;</p>
<p> </p>
<p style="text-align: justify;"> <a href="http://www.derindusunce.org/img/kemalizm_kadin.pdf"><span style="color: #0000ff;"><strong>Kadın hakları ve Kemalizm </strong></span></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/kemalizm_kadin.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff;"><strong><img class="alignleft size-medium wp-image-6982" title="20091025_derin_dusunce_org_kadin_kemalizm" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/10/20091025_derin_dusunce_org_kadin_kemalizm-229x300.jpg" alt="" width="121" height="171" /></strong></span></a></p>
<p class="entry" style="text-align: justify;"> <strong>“Kemalizm Türk kadınına özgürlük verdi”</strong> gibi sloganlarla düşünmeye daha doğrusu ezberlemeye itildiği için sık sık  şaşırmaya mahkûm bir kuşak bizimki. Tarihi, belgeleri, siyasî söylemleri ve sloganları aklın imtihanına tabi tutan herkes hayretler içinde kalıyor. <strong>“İyi de biz bunu bunca sene nasıl yuttuk?”</strong> diye sormaktan alamıyoruz kendimizi.  Kemalist düşüncenin, çağdaşlığın ve Atatürk devrimlerinin yılmaz bekçisi <strong><em>“çağdaş Türk kadını’nın sesi”</em></strong> Cumhuriyet Gazetesi’nin başyazarı olan Yunus Nadi kadınların siyasete atılmasına nasıl tepki vermiş meselâ?  <strong>“Havva’nın kızları, Meclis’e girip yılın manto modasını tartışacak” </strong><strong> </strong>Kadınlar Halk Fırkası kapatılınca yerine Türk Kadınlar Birliği kurulmuş. O da kapatılınca Cumhuriyet Gazetesi’nde şu başlık atılmış:  <strong>“Türk Kadınlar Birliği kapatıldı, fesat çıkaran hatun kişilere haddi bildirildi.” </strong>Derin Düşünce Fikir Platformu yakasını resmî tarihten kurtarmak isteyen okurlarına ezber bozan bir kitap öneriyor : <a href="http://www.derindusunce.org/img/kemalizm_kadin.pdf"><strong><span style="color: #0066cc;">Kadın hakları ve Kemalizm ilişkisine alternatif bir bakış</span></strong></a></p>
<p> </p>
<p class="entry" style="text-align: justify;">   <a href="http://www.derindusunce.org/img/kadinlar_don_kisot.pdf" target="_blank"><strong>K<span style="color: #0000ff;">adınlar… Günümüzün Don Kişotları</span></strong></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/kadinlar_don_kisot.pdf" target="_blank"><img class="alignleft size-medium wp-image-8042" title="20100102_derin_dusunce_kadinlar_donkisot" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/20100102_derin_dusunce_kadinlar_donkisot-190x300.jpg" alt="" width="130" height="207" /></a>Suzan Başarslan’ın dediği gibi <strong><em>“kadına dair söylenmesi gereken ne  kadar söz varsa erkeğin söylediği”</em></strong> bir dünya bu. Sadece söz mü? Yaşama hakkı bile. Bugün Çin’de ve Hindistan’da yüzbinlerce kız bebek daha doğmadan ultrason ile ana karnında görülüp yok ediliyor. Erkeklerin güç mücadelesinde kadınlar eziliyor. Cumartesi anası oluyor, cezaevlerinin önünde sıra bekleyen, şehit tabutlarının üzerinde ağlayan oluyor.  Şampuan veya otomobil satarken bedenini kullandıran, arka planda, silik, soyunan, tüketen, “figüran”… Kadınlara özne olma hakkını vermeyen erkekler mi yoksa bu hakkı alamayan kadınlar mı? Kadınlıklarını kaybetmeden, erkekleşmeden var olabilecek mi birgün kadınlar? 96 sayfalık bu kitapta Kadın’a ait kavgaları ve Kadın’ın kimlik arayışını sorguluyoruz. <a href="http://www.derindusunce.org/img/kadinlar_don_kisot.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a></p>
<p> </p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/10/kendi_ulkesini_isgal_eden_ordu.pdf"><img class="alignleft" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/10/kendi_ulkesini_isgal_eden_ordu.jpg" alt="" width="106" height="168" /><strong>Kendi ülkesini işgal eden ordu</strong></a></p>
<p style="text-align: justify;">Hiç bir yeri işgal edemeyen ordular kendi ülkelerini işgal ederler. Çünkü bir ordunun ayakta durması için insan emeği ve maddî destek gereklidir. Beceriksiz ordular disiplinsiz olduklarından <strong>YABANCI</strong> <strong>DÜŞMAN </strong>ile savaşamazlar. Kolayca yenebilecekleri <strong>İÇ DÜŞMANLAR</strong> uydururlar ve bu bahane ile kendi ülkelerini işgal ederler. Başbakan asarlar. Milletvekillerini hapse atarlar. Korumakla yükümlü oldukları halkı işkenceler altında inletirler.  İşgalciler kimseye hesap vermezler. Halkın isyan etmesine engel olmak için <strong><em>“etrafımız düşmanla çevrili”</em></strong> diyerek  <strong>KORKU PROPAGANDASI</strong> yaparlar. Eleştirilerden uzak kalmak için farklı inançlardan ve kültürlerden olan insanların birbirine düşman olması da bu eşkiyaların işine gelir. Bu sebeple terörü destekleyebilir hatta teröristlere silah ve para yardımında bulunabilirler. Okuyacağınız kitap kendi ülkesini işgal etmiş bir ordunun kısa tarihidir. <strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/10/kendi_ulkesini_isgal_eden_ordu.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a></strong></p>
<p> </p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak-laiklik.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-11326" title="kapak-laiklik" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak-laiklik.jpg" alt="" width="120" height="169" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/alaturka_laiklik.pdf" target="_blank"> Alaturka Laiklik: “Beni bir bir sen anladın, sen de yanlış anladın!”</a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak.jpg"></a>Türkiye Cumhuriyeti’nde Alevîlere zorla Sünnî İslâm öğretilirken Sünnîlerin başörtüsü devlet dairelerinde yasak. Türk Ordusu’nun istihbaratı camileri ve namaz kılanları fişliyor. Hristiyan Ermenilerin ne kiliseleri, ne yetimhaneleri ne de cemaat lideri seçimleri özgürce yapılamıyor. Rumların ruhban okulları özgür değil. Yahudiler diğer gayrı Müslimler gibi askerde ayrımcılığa uğruyor. Ateistlerin kitapları, internet siteleri yasaklanabiliyor, kapatılabiliyor. Gayrı Müslimlerin alın teriyle biriktirdikleri vakıf malları 1970′lerde gasp edildi, hâlâ geri verilmiyor. Sahi Laiklik neye yarıyor? Bu kitap son yıllarda Türkiye’nin gündemine gelen, birbirinden ayrı gibi duran ama çekirdeğinde <strong>Yobaz Laiklik Meselesini</strong> barındıran konuları ele alıyor.<a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/alaturka_laiklik.pdf" target="_blank"><strong>Buradan indirebilirsiniz.</strong></a></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/02/islamcilik_kitap_k.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-14898" title="islamcilik_kitap_k" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/02/islamcilik_kitap_k.jpg" alt="" width="118" height="183" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/img/Islamcilik-devrim-demokrasi.pdf" target="_blank"> İslâmcılık, Devrim ile Demokrasi Kavşağında </a></strong></p>
<p>Müslümanca yaşamak için devletin de “Müslüman” olması mı gerekiyor? Bu o kadar net değil. Çünkü İslâm’ın gereği olan “kısıtlamaları” insan en başta kendi nefsine uygulamalı. Aksi takdirde dinî mecburiyet ve yasakların kanun gücüyle dayatılması vatandaşı çocuklaştırıyor ister istemez. <strong>İ</strong><strong>yi-kötü ayrımı yapmak, iyiden yana tercih kullanacak cesareti bulmak gibi insanî güzellikler devletin elinde bürokratik malzeme haline geliyor. </strong>21ci asırda Müslümanca yaşamak kolay değil. Yani İslâm’ın özüne dair olanı, değişmezleri korumak ama son kullanma tarihi geçmiş geleneklerden kurtulmak. AKP’yi iktidara taşıyan fikrî yapıyı, Demokrasi-İslâm ilişkisini, İran’ı ve Milli Görüş’ü  sorguladığımız bu kitabı ilginize sunuyoruz. <strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/Islamcilik-devrim-demokrasi.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></a></strong></p>
<p><strong></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/11/tarih_sasirmaktir_1.pdf" target="_blank">Tarih şaşırmaktır</a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/11/tarih_sasirmaktir_1.pdf" target="_blank"><img class="alignleft size-medium wp-image-13449" title="tarih_sasirmaktir" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/11/tarih_sasirmaktir.jpg" alt="" width="109" height="141" /></a>Evet… Tarih şaşırmaktır. Atatürk’e şaşırmak, Kürtlere şaşırmak, Lozan’a şaşırmaktır. Geçmişe hayret edip bugüne eleştirel bakabilmek, yarını hazırlamaktır Tarih. Geçmişe değil geleceğe dönüktür amacı. Özetle siyasî bir propaganda aygıtı değildir. Gaz vermek, <strong>“Asker millet”</strong> üretmek, <strong>atalarımızla gurur duymak</strong> için tarih araştırılmaz. Eğer resmî tarihin beyin yıkamasından bıktıysanız bu kitap ilginizi çekecektir… <strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/11/tarih_sasirmaktir_1.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong></strong></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/06/09/temsiliyet-ve-aynur-bayram/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/06/09/temsiliyet-ve-aynur-bayram/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Her Komplo Tecavüz Değil mi?</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/05/19/her-komplo-tecavuz-degil-mi/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/05/19/her-komplo-tecavuz-degil-mi/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 19 May 2011 07:31:55 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Cemile Bayraktar</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Kadın]]></category>

		<category><![CDATA[Politika]]></category>

		<category><![CDATA[Toplum]]></category>

		<category><![CDATA[medya]]></category>

		<category><![CDATA[tecavüz]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=16232</guid>
		<description><![CDATA[Olayların içeriğini, nedenini ve hatta sonucu kavrayabilmenin derecelerini belirtmek için pekâlâ &#8220;büyük resme ve küçük resme&#8221; bakmak ayrımına dikkat çekilir.
Eğri oturalım doğru konuşalım ve hatta başımıza gelecekleri göze alalım; Türkiye&#8217;deki gündeme gelen serbest yazarların ve köşe yazarlarının büyük çoğunluğu ideolojik yakınlık ve kayırıcılık gibi nedenlerle bulundukları yere gelmiştir. Ortamı işgal eden kalemlerden ancak çeyreği mesleğini-görevini [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/05/tecavuz-kadina-siddet.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-16233" title="tecavuz-kadina-siddet" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/05/tecavuz-kadina-siddet.jpg" alt="" width="210" height="184" /></a>Olayların içeriğini, nedenini ve hatta sonucu kavrayabilmenin derecelerini belirtmek için pekâlâ &#8220;<strong>büyük resme ve küçük resme</strong>&#8221; bakmak ayrımına dikkat çekilir.</p>
<p>Eğri oturalım doğru konuşalım ve hatta başımıza gelecekleri göze alalım; Türkiye&#8217;deki gündeme gelen serbest yazarların ve köşe yazarlarının büyük çoğunluğu ideolojik yakınlık ve kayırıcılık gibi nedenlerle bulundukları yere gelmiştir. Ortamı işgal eden kalemlerden ancak çeyreği mesleğini-görevini hak etmiştir ve hakkıyla yerine getiriyordur, kalan kısım karanlık işlerin döndüğü bir çukurda debelenenlerden ibarettir, bu budur.</p>
<p>Ahlaki ve etik bulmadığımızda, siyasetin kirliliğine eleştiri getiririz, bu eleştiriye cevaben, bu kirliliğe legal diyebilen ağızlara dahi <span id="more-16232"></span>rastlayabiliriz&#8230; Hayır, olmaz öyle şey, demeyiniz, zira mevcut örnekleri var&#8230;</p>
<p>  &#8220;<strong>Siyasetçinin evlilik dışı ilişkisi</strong>&#8221; dediğimizde sanırım akla gelen ilk isim Bill Clinton&#8217;dur. Daha yakın bir tarihten hatırladığımız isim Deniz Baykal, bugün MHP&#8217;li isimler ve en son İMF Başkanı Dominique Strauss-Kahn&#8217;dır.</p>
<p>  Clinton&#8217;un, Baykal&#8217;ın ve MHP&#8217;lilerin evlilik dışı cinsel ilişkilerinin ortaya döküldüğü kasetleri yorumlarken maalesef Kahn&#8217;ın taciz iddiaları aynı torbaya konuluyor, bu kesinlikle olmaması gereken bir durum, algıda yanılmaya yol açıyor, küçük resimle yapılan yanlış yorumlama, büyük resmi gölgeliyor.</p>
<p>  Taciz-tecavüz çok ciddi bir suç ve kesinlikle cinsellikle-cinsel arzularıyla açıklanmayacak kadar üzerine düşünülmesi gereken bir olay. Ancak tecavüz gibi sadece kadınları, bütün bir hayat boyu mağdur eden, neredeyse yaşam dışı bırakan bir realite erkek egemen siyasetin kirliliğinde &#8220;<strong><em>komplodur</em></strong>&#8221; başlığında görmezden geliniyor. Rızaya dayalı cinsel birliktelikler ile aynı potada yorumlanıyor.</p>
<p>  Siyasi ayak oyunları ve komplolar içerisinde, rızası dahilinde girdiği cinsel ilişki sonucu, tek taraflı olarak mağdur edilen kadın kimliği, tecavüz iddialarının komplo olarak yorumlanmasıyla bir kat daha artarak mağdur ediliyor. Kasetleri ortaya çıkan kişilerden erkek olanlar, hayatlarına kaldıkları yerden devam ederken, kadınlar o hayatın dışında kalıyor.</p>
<p>  Mesele tek kadın kimliği-kişiliği mağduriyetinde, evlilik dışı ilişkiye giren kadınların mağduriyeti ile bitmiyor, evli olan kadınlar yani eşlerinin-kocalarının kasetleri ortaya dökülen kadınlar da mağdur ediliyor. Clinton&#8217;un eşi, Baykal&#8217;ın eşi ve hatta Kahn&#8217;ın eşi, tüm mağduriyetlerine, kırgınlıklarına, kırılan gurularına rağmen, sırf kamuoyu önü ikiyüzlülüğünün baskısıyla, belki istemedikleri halde eşlerinin-kocalarının yanlarında duruyor ve savunuyorlar, savunulacak neresi varsa?</p>
<p>  Siyasi erki elde bulundurmak için, kadın ırkına(?) teması cinsellik olan bir girişimle, rolü metres olsun, rolü eş olsun, rolü tecavüz-taciz mağduru olsun her şekilde zaten önce zihnen tecavüz ediliyor. Zihinlerdeki tecavüz gerçekleştikten sonra bedensel tecavüzler, tacizler sadece &#8220;<strong><em>komplo</em></strong>&#8221; başlığında eritiliyor, konu bile edinilmiyor.</p>
<p>  Kahn olayında kesinlikle taciz-tecavüz vardır demiyorum, olayın komplo olma ihtimalini de göz önünde bulunduruyorum ancak bir tecavüz iddiasının sadece &#8220;<strong><em>komplodur</em></strong>&#8221; şeklinde yorumlanmasına eleştiri getiriyorum.</p>
<p>  Dünyada her yıl 700 bin kadın tecavüze uğruyor, eminim birçok tecavüz mağduru çevre etkisi nedeniyle bunu gizliyor. Böyle bir vahşet karşısında, yeni bir vahşet iddiası çürütülüyor. Bu yetmiyor, kasetler üzerinden siyaset yapılıyor&#8230;</p>
<p>  Acaba kaset skandallarında, bu gizli görüntüleri kaydeden ve yayımlayanları bulup, cezalandırmak yerine, sırf siyasi rant nedeniyle &#8220;salt&#8221; kasetleri ortaya dökülenleri hedef alanlar, yarın 16 yaşındaki kız çocuklarının aynı muamele ile şantaja mağdur kalabileceklerini sağladıklarını biliyorlar mı?</p>
<p>  Küçük resim erkek egemen siyaset eliyle gözlerimizi ve zihinlerimizi boyarken, büyük resim kadınların olmadığı-saf dışı bırakıldığı bir şekilde yeniden çiziliyor.</p>
<p><strong>  Aslında her komplo bir &#8220;tecavüz&#8221; değil mi esasen? Kadın, erkek ayrımı gütmeden, insan hakkına, mahremiyet hakkına, tecavüz değil mi?</strong><strong></strong></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/05/19/her-komplo-tecavuz-degil-mi/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/05/19/her-komplo-tecavuz-degil-mi/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
	</channel>
</rss>

