<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	>

<channel>
	<title>Derin Düşünce &#187; İslam</title>
	<atom:link href="http://www.derindusunce.org/category/islam/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.derindusunce.org</link>
	<description>Grup platformu</description>
	<pubDate>Fri, 25 May 2012 09:41:57 +0000</pubDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.6.2</generator>
	<language>en</language>
			<item>
		<title>İslam’ın vizyonu (3) / Hamza Yusuf</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2012/05/24/islam%e2%80%99in-vizyonu-3-hamza-yusuf/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2012/05/24/islam%e2%80%99in-vizyonu-3-hamza-yusuf/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 24 May 2012 15:02:44 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ekrem Senai</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>

		<category><![CDATA[islamcilik]]></category>

		<category><![CDATA[Çeviri]]></category>

		<category><![CDATA[İslam]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=22031</guid>
		<description><![CDATA[
Birinci Bölüm
İkinci Bölüm
 Zaytuna Institute&#8217;den Hamza Yusuf Hanson&#8217;ın Dr.Murata ve Prof.Chittick&#8217;in İslam&#8217;ın vizyonu kitabı üzerinden yaptığı konuşmanın deşifresidir. Bahsedilen kitap, Türkçe&#8217;ye de çevrilmiştir.
(Resim: Dr.Murata ve Prof.William Chittick)
İslam&#8217;da ibadetten önce bir arınma işleminden geçersiniz. Bu, Hac&#8217;dan önce ihrama girmek gibidir, bir &#8220;hâl&#8217;e&#8221; bürünmektir. Bunun yolu abdest almaktan geçer. Arapça abdest anlamındaki &#8220;vudû&#8221; kelimesi aydınlıktan gelir. Abdest âzâları [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/05/murata_chittick.jpg"><img class="size-full wp-image-22033 alignright" title="murata_chittick" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/05/murata_chittick.jpg" alt="" width="244" height="184" /></a></p>
<p><strong><a href="http://www.derindusunce.org/2012/01/21/islam%e2%80%99in-vizyonu-hamza-yusuf/" target="_blank">Birinci Bölüm</a></strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/2012/05/12/islam%e2%80%99in-vizyonu-2-hamza-yusuf/" target="_blank"><strong>İkinci Bölüm</strong></a></p>
<p> Zaytuna Institute&#8217;den Hamza Yusuf Hanson&#8217;ın Dr.Murata ve Prof.Chittick&#8217;in İslam&#8217;ın vizyonu kitabı üzerinden yaptığı konuşmanın deşifresidir. <a href="http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=37800&amp;sa=111334584">Bahsedilen kitap, Türkçe&#8217;ye de çevrilmiştir.</a></p>
<p><em>(<strong>Resim</strong>: Dr.Murata ve Prof.William Chittick)</em></p>
<p>İslam&#8217;da ibadetten önce bir arınma işleminden geçersiniz. Bu, Hac&#8217;dan önce ihrama girmek gibidir, bir &#8220;hâl&#8217;e&#8221; bürünmektir. Bunun yolu abdest almaktan geçer. Arapça abdest anlamındaki &#8220;vudû&#8221; kelimesi aydınlıktan gelir. Abdest âzâları olan yüz, kollar ve dirseklerin kıyamet günü parıldayacağı rivayet edilmiştir. &#8220;Vudua&#8221; parlak ve parıldayan anlamındadır. Hz.Peygamber (SAV)&#8217;e, ümmetinizi kıyamet günü nasıl tanıyacaksınız diye sorduklarında, &#8220;&#8230;onlar alacalı at gibi olacaktır&#8221; şeklinde bir teşbihte bulunmuşlardır. Nasıl ki atların rengi kahverengi de olsa bazı bölgeleri, yüzleri, önleri, arkalarında beyazlıklar bulunur&#8230; ümmetinin de azalarının böylece parıldayacağını ve bunun &#8220;abdestin tezahürü&#8221; olduğunu bildirmiştir. Bu ibadetin nûrudur. Dikkat edin, bir işin ustası olmuş insanların karakterinin, hatta fiziksel yapısının yaptıkları işle değiştiğini farkedersiniz. Bu, usta bir piyanist de olabilir, maharetli bir balerin de olabilir, veya herhangi başka bir meşguliyet de olabilir, normal bir insanda bulunmayan özelliklere sahip olduklarını görürsünüz. Ustalığı ne olursa olsun böyledir, sizi temin ediyorum böyledir. Bir konu, sanat, zanaat üzerinde sürekli çalışan, her gün gayret eden, kendini bu işte ifna etmiş bir insanın yaptığı iş karakterine yansır. Bu yüzden yapılabilecek en asil şey ruhumuzu, kalbimizi, ilahi cilvelerin tiyatrosu olan bu dünyada mükemmelleştirmeye çalışmaktır. İbadet bundan ibarettir ve su arınma vasıtasıdır. Dış dünyaya, zahiri âleme ait bir nesnedir ama bu dünyada bildiğimiz en saf şeydir aynı zamanda.  </p>
<p>Ezan da büyüleyici bir şeydir. Diğer dinlerin ibadet çağrılarından çok farklıdır. Yahudiler koç boynuzu kullanır, hristiyanların çanı vardır. Ortaya çıkışı bir rüya ile olmuştur, birçok insanın aynı zamanda gördüğü bir rüyayla<span id="more-22031"></span>, Bilal (RA) onlardan biriydi, insanları kendi sesiyle namaza davet ediyordu. Yapay bir şeyle, bir enstrümanla değil, insanları yine insan sesiyle namaza çağırıyordu. Şöyle diyordu: &#8220;Allah daha büyüktür, şâhidim ki ilah yoktur, Allah vardır, şahidim ki Muhammed Allah&#8217;ın Resulüdür, namaza koşun, namaza acele edin, kurtuluşa acele edin&#8230; &#8220;Felah&#8221;ın anlamı hasaddır. Ezanın sizi çağırdığı şey hasaddır. İbadet budur. Namaz kılmakla günün mahsulünü hasad etmiş oluyorsunuz, çünkü gün ibadet için yaratılmıştır. Hasadı kaçırırsanız, günün anlamını kaçırdınız demektir. Namazı kaçıranın hâli, bahar boyunca tohum eken, yaz geldiğinde, yani hasad zamanı geldiğinde ise, toplamaya gitmeyen adamın durumu gibidir. O zaman anlamı neydi? Yaşamanın anlamı ibadettir. İbadeti küçümsemeyin, hayatınıza dair en önemli şey olduğunu unutmayın. İbadetinizi sürekli mükemmelleştirmeye çalışmalısınız, bu bir mücadeledir. Uyanık kalma mücadelesidir, abdesti doğru alma mücadelesidir&#8230; Bazı insanlar bunu can sıkıcı bulabilir ancak tatmayan bilmez. Daha iyiye ulaştıkça, tadını aldıkça ibadet daha çok vazgeçilmez olur. </p>
<p>Bu yüzden Hz.Peygamber (SAV) Bilal&#8217;e (RA) &#8220;ruhlarımızı ezanla dinlendir ya Bilal&#8221; diyordu. Dinginliğin namazda olduğunu söylemiş, &#8220;gözümün serinliği namazdır&#8221; buyurmuştu. Araplar gözün serinliği deyimini, gözün soğuk gözyaşları, mutluluk gözyaşları akıtması anlamında kullanırlar. Sıcak damlalar acı veren damlalardır. Soğuk damlalar mutluluk damlalarıdır. Yani bunun anlamı &#8220;hayatımın saadeti ibadetimdir&#8221; demektir. İbadet ona rahatsızlık veren bir şey değildi. Edib el Hatim &#8220;Müslüman oldum ama camiden ezan sesi duymak nasip olmadı, ama namaz vaktinin özlemini çekiyordum. Vakit girdiğinde namaz kılmak benim için en büyük saadetti&#8221; diyor. Ciddi bir şekilde ibadet eden kimse bunun için Allah&#8217;a şükreder. İbadet bir hediyedir, ciddi bir şekilde ibadet eden kimse bunun nasıl bir nimet olduğunu bilir. 18 yıl boyunca hiç ibadet etmesem de, müslüman olduğumdan beri hiçbir vakit namazını kaçırmadım. İbadet etmediğimi düşünemem. Bunu hayal bile edemem. Edemem.. İbadetten mahrum olduğumu düşünmek, nefessiz kalmak gibi bir şey benim için. Hz.Peygamber (SAV) şöyle sual ediyor: &#8220;söyleyin bana, birinizin kapısında nehir olsa ve günde beş defa onun içinde yıkansa, hiç kirliliği kalır mıydı?&#8221;. &#8220;Hiçbir kirliliği kalmazdı&#8221; diyorlar. O buyuruyor ki: &#8220;Bu missal günde beş defa namaz kılanın hâli gibidir, Allah hatalarınızı onunla temizler&#8221;.</p>
<p> <strong>Zekat</strong></p>
<p> Dinin üçüncü direği zekattır. Zekat zenginliğin arındırılmasıdır. Vücûdunuzu abdest ile arındırdığınız gibi, ruhunuzu ibadetle arındırdığınız gibi, kazandıklarınızın da arındırılması gerekir. Zekat kelimesinin kökü arındırmaktır. Peygamber (SAV) der ki, &#8220;zekat malın posasıdır&#8221;, zekatı bu şekilde tarif ediyor. Bunu söylemesinin sebebi şu: Benî Hâşim zekat almazdı çünkü zekatı kirlilik, gübrelik olarak düşünüyorlardı. Posa, gübredir ve hayvanlar sağlıklı kalmak için posalarından kurtulmak zorundadır. Zekat da mülkiyetin sağlığıdır. Arapça&#8217;da &#8220;cimri&#8221; ve &#8220;kabızlığı&#8221; ifade eden kelimeler aynıdır, &#8220;mumsık&#8221;. Yani cimri bir insan verme kabızıdır, ruhsal bir hastalık kapmıştır. Kazancı ruhunun hastalık kapmasına yol açmıştır. Zekat vermek, bu posanın gitmesine izin vermektir. Bu Freudien bir tespit değil. Onun kabız bir insanın cimri olduğu şeklinde bir tespiti vardır biliyorsunuz. Ben Freud&#8217;den bahsetmiyorum, bu Arapça dili. İlginçtir, saf altın ve mukonyan dışkı için kullanılan kelime de aynıdır. Tespite gerek yok, Araplar bunu zaten biliyordu, çünkü bu dillerinde mevcut olan bir şey. Hz.Peygamber der ki-, İmam Ahmed&#8217;in Müsned&#8217;inde geçer- &#8220;Allah Adem oğullarından çıkanı dünyaya misal yapmıştır&#8221; ve bunun anlamı şudur, yemeğinizi sadece buna ihtiyaç duyduğunuz için yemezsiniz, yemek iştihasında bir lezzet vardır. Fakat yediğiniz her şey tuvalette biter ve dünyanın doğası budur. Dünyanın güzel yanları vardır ama bu dünya yok olma dünyasıdır. Eninde sonunda çürüyecektir ve bizler de öncekiler gibi burayı terkedeceğiz, nihayette herkes terketmek zorunda. Bu yüzden yakalamaya, zaptetmeye uğraşmak yerine, ne için yaratılmış olduğunu görmeye çalışmak gerekiyor.</p>
<p> 16.sayfada önemli bir noktaya değinilmiş. Finansal bakımdan sağlıklı değilseniz zekat ödemezsiniz ve bu İslam&#8217;ın öncelikleri belirlemesiyle ilgili tipik bir örnektir. Ekonomik durumunuz müsait değilse zekat ödemezsiniz, çünkü öncelik kendinizdir. Şimdi ortalıkta sözümona dünyayı kurtarmak isteyen birçok sosyal aktivist var ama kendi kişisel hayatları tam bir karmaşa içinde. Dünyayı kurtarmadan önce insan kendi ruhunu kurtarmanın çaresini aramalıdır. Öncelikleri iyi belirlemelidir. Zekat, kendinize baktıktan sonra başkalarına bakmaktır. Yani hayatınız karmaşa içindeyse bırakın diğer insanları, öncelikle kendinizi bu sarmaldan kurtarmaya bakın. Zekat bir sosyal sorumluluktur ve dini açıdan bir gerekliliktir ama öncelikle bunu verebilecek duruma gelmek hedeflenmelidir. Hz.Peygamber (SAV)&#8217;in &#8220;evlenen dininin yarısını tamamlar&#8221; demesinin bir sebebi de budur. Diğer yarısına baktığımızda, aile tamamlandığında toplum sağlıklı bir şekilde oluşur. Toplum sağlıklıysa, bu ailenin sağlıklı olmasının sonucudur. Aynı şey zenginlik için de geçerlidir. Ancak kendi evin sağlamsa diğer evlere yardımcı olabilirsin.</p>
<p> <strong>Oruç</strong></p>
<p> Dinin dördüncü direği oruçtur. Ramazan ayında farz olan orucu tutmaktır. Ay takvimi yaklaşık 355 gündür, aylar 29 ve 30 çeker, bunu hilali izleyerek takip edebilirsiniz. Hilali gözlemek konusundan biraz bahsetmek istiyorum ve sizlere biraz fenomenolojik astronomluk denilen şeyden bahsedeceğim. Astronomiye teorik yönlerinden değil fenomenik, olgusal yönden ilgi duyan birinin yazdığı bir parçayı okumak istiyorum. Bunu yazan kişi Müslüman değil, bir İskoç. Çok ilginç bir şeyden bahsediyor, beni çok etkiledi, birçok müslüman bunun farkında değil. Bunu okuduğumda, hilali gözlemek konusunun neden önemli olduğu konusundaki hislerime tercüman oldu.</p>
<p> Şöyle diyor:&#8221;Oruç ve adanmışlık ayı olan Ramazan ayının başlangıcını tespit etmek son derece önemlidir. Fakat müslüman toplumlar bölge ve hava durumu farklılıklarından kutlamalarına farklı günlerde başlayagelmişlerdir. Batı tarafındaki bölgeler hilali ilk gözleyebildiklerinden görme şansları yüksektir, güneş ve ayın hareketleri batıya doğrudur ve bu bölgelerde kamer, ufuk çizgisine erişinceye kadar daha fazla zaman geçmektedir. Ay, seyahatinin başlangıcında güneş ışığından uzaklaşmaktadır, ayrıca bazı enlemlerde zodyak daha dipte, ufukta diğer yerlere göre daha görünür bir açıdadır. Bu ayın seyahat ettiği yörüngedir. Hava durumundan kaynaklanan gecikmeler olmadığı taktirde, iyi şartlarda hilali yeni ayın oluşmasından 24 saat içinde izlemek mümkündür. En erken 15 saattir. 13 saat rekoru vardır ama bu çok nadirdir. Fakat 30 saat içinde görmek yaygındır. Müslüman gözlemcilerin emin olması için, iki bağımsız şahid gerekir. Osmanlılar ilk rasatın çıplak göz yerine teleskopla yapılmasına cevaz vermiştir.&#8221; Şimdi şunu dinleyin: &#8220;İslami takvimi standartlaştırıp Ramazan&#8217;ı farklı topluluklarda aynı günde başlatmak çabaları olmuşsa da gök cisimlerinin dünya ile ilişkisi canlı bir ilişkidir ve herbir bölgenin gökyüzü farklıdır. Bu yüzden neden herbir bölgede dini bayramlar o bölgeye özgü günlerde başlamasın? Modern zihin genelleştirmek ve durumu kuramsallaştırmak ister, fakat bu arada asıl fenomen es geçilir. Gün uzunluğunda ortalama hesaplanır ve bu dairesel tekerlere ve saatlere yerleştirilir, halbuki hiçbir gök cismi dairesel hareket etmez&#8221;&#8230;</p>
<p> Yani diyor ki hepsinin ortalamasını alırsın ve bu ortalamayla herşey çalışır, kendi küçük takvimini yaparsın ve mükemmel bir şekilde çalışır, fakat doğa bu değildir. İnsanlar 24 saatlik bir günün gerçek zaman olmadığını unutuyorlar, bu bizim standart zamanımızdır. Doğru zaman ise 23 saat 56 dakikalık bir gündür. Dışarı çıkıp ayı gözlemlemek dünya ve doğa ilişkisini kurmaktır. İbadetten önce su kullanırsınız, su yoksa toprak kullanırsınız. Bu dünyaya dokunmaktır. Tabiata dokunun, hissedin. Biliyorsunuz çocukların en sevdiği şey çamurla oynamaktır ve içine girmektir. Bunu yapmaya bayılırlar, neden bayılırlar? Çünkü hala onunla bağları vardır. Dünya onlara çok gerçektir. Bizler soyutlandık, böyle bağlantılar bizi biz yapan bu temel nesnelere, suya, toprağa, ibadete, harekete yaklaştırıyor. Masa başında gün boyu hareketsiz durmak doğal bir şey değildir. Bir kediyi izleyin. Bir kediyi gün boyunca bir masada oturtamazsınız. Deli değiller. Hareket etmek, deneyimlemek zorundalar, hissetmek zorundalar, bunları yapmak durumundalar. Kediler bu yüzden böyle. Ve sonra kendi abdestlerini alıyorlar. Tüm bu şeyleri yapmak zorundalar. Başlarının üstünü mesh bile ediyorlar. Bunu yaparken izlediniz mi hiç? Hayvanları izleyin. İnsanlar Hz.peygamber (SAV)&#8217;in avlusunda keçileri olduğunu, dışarı çıkıp onları sağdığını unutuyorlar. Keçi memesinden gelen sütü içiyordu. Hiç memeden doğrudan gelen süt içtiniz mi? Ciddiyim, Hakim hep insanlara sorar bunu. Hiç doğayı tecrübe ettiniz mi? Dışarı çıkıp ayı gözlemleyin.  Yeni ayın doğuşunu gördünüz mü hiç? &#8220;Vilade&#8221; denir. Birden ortaya çıkar. Buna şahid olmak inanılmazdır ve içinizde bir şeyler olur, Sübhanallah dedirtir size, Allah dışarı çıkın ve kameri gözleyin diyor çünkü onu Ben yaptım ve o Benim ayetimdir, diyor. Dışarı çıkın, aya bakın ve &#8220;Sübhanallah&#8221; deyin. Bunu hissedin, çünkü gerçek olan bu. Bilinçli bir varlık olarak Rabbin, sana bu bilinci, anlayış kudretini dünyayı deneyimlemen için bahşetmiş. Bütün bunları sen tefekkür et diye yaratmış çünkü senden başka bunu yapabilecek bir varlık yok. Bizler tekiz. Bu nimet O&#8217;nun bizlere bahşettiği bir şeydir. Oruç budur, Ramazan budur. Neden ay takvimi kullanıyoruz? Onların sezeryan bölümleri var, doğal doğum istemiyorlar. Bu işleri kolaylaştırıyor çünkü. Benim 11&#8242;de golf randevum var, gidip o saatte orada olmam lazım ama çocuklar istediğin saatte çıkmazlar. Ne zaman canları isterse o zaman çıkarlar, çıkmaya hazır olduklarında, Allah onlara ne zaman çıkmalarını emir buyurursa o zaman çıkarlar. Fakat modern mentalite bunları sabitlemek ister. İslam dünyasının şehirlerine havadan baktığınızda hücreler gibi olduğunu görürsünüz. Canlı hücreler gibidirler. Fas&#8217;a bakın, Fas resimlerine dikkatle bakın, sonra mükemmel düzgünlükteki caddeleriyle modern şehirlere bakın. Müslüman şehirlerine gittiğinizde köşeler ve dönüşler görürsünüz çünkü dünya böyle, dünya bu. Hep düzgün hatlar yok, düzgün hatlar zihindeki soyutlamalardır fakat modern zihin bunu ister, gerçekliğin üzerine kendi gerçekliğini empoze etmeyi ister. Bu yüzden sanal bir dünyada yaşanır, gerçek olan bu değildir. İslam gerçekliği olduğu gibi yaşamakla ilgilidir. &#8220;Allah&#8217;ım bana eşyayı olduğu gibi göster&#8221;, benim filtrelerimin beni yönlendirdiği gibi değil. Bu Hz.Peygamber (SAV)&#8217;in duasıydı &#8220;bana eşyayı olduğu gibi göster&#8221;. Bu İslam&#8217;dır. Oruç bunun bir parçasıdır. Orucun ne yaptığına bakın. Allah diyor ki &#8220;Orucu sizlere ruhlarınızı terbiye etmeniz ve günahlardan arındırmanız için farz kıldık&#8221;.</p>
<p> Oruçla normalde izin verilen şeyler birden yasak hale gelir. Daha önce yasak olan şeyler &#8220;ekstra yasak&#8221; haline gelir. Birden yılın diğer zamanlarında olmadığı kadar dedikodunun farkında olmaya başlarsınız. Daha önce olmadığı kadar şehvetle bakmaya ilişkin şuur sahibi olursunuz, &#8220;Aman Allahım ben oruçluyum&#8221; dersiniz. Bir diğer deyişle normalde izin verilen şimdi yasaklanmıştır ve bu durum, normalde yasaklanmış olanı çok çok gerçek hale getirir ve böylece ruhu terbiye eder. Size nasıl takva sahibi olacağınızı öğretir. Bu bedenin ve ruhun arınmasıyla ilgilidir. Bedenler gerçektir. Allah&#8217;ın büyük bir nimetidir ve bedenimize iyi bakmakla yükümlüyüz. Bedeninize iyi davranın çünkü o bize karşı hep iyi davranıyor.</p>
<p> Bu yüzden Hz.Peygamber (SAV) diyor ki &#8220;bedeninizin üzerinizde hakkı vardır&#8221;. Gayr-i müslimler oruca son derece zor bir şey olarak bakıyorlar, Müslümanlar için yılın en iyi zamanıdır çünkü Allah&#8217;a en yakın olunan zamandır. Ramazan&#8217;da kendimize rağmen ibadet durumundayızdır. Oturmak da uyumak da ibadet etmektir çünkü oruçlusunuzdur. Bunu en iyi Ramazan&#8217;da hissederiz. Fiziksel olarak iyi hissetmeyebilirsiniz ama ruhsal olarak iyi hissederiz. Her yıl bunu tekrar tekrar yaşayarak kendimize kanıtlarız. Ve Allah&#8217;ın adaleti ne güzeldir. İngiltere&#8217;de yaşıyorsanız, yılın yarısı kısa zamanlar oruç tutarsınız, yarısında ise uzun zamanlarda tutarsınız ama 33 yıllık zaman diliminde döngü tamamlanır, herkes aynı sürede oruç tutmuş olur.</p>
<p> <strong>Hac</strong></p>
<p> Her dinde hac vardır, bir seyahat edilir ve bu metafizik hedefe doğru yapılan fiziksel bir yolculuktur. Bu fiziksel bir seyahattir ama varılacak yer Allah&#8217;ın evidir. Allah&#8217;ın içinde barındığı bir evi yoktur. Bu yüzden Allah ziyaretin sembolü olacak bir ev koymuştur oraya ve sizler onun misafirlerisinizdir. Rahman&#8217;ın misafiri diye adlandırılırsınız. Oraya bir kaya parçası  koymuştur ve ona &#8220;Allah&#8217;ın sağ eli&#8221; demiştir ve gidip bir kralın elini öper gibi o taşı öpersiniz, yani kaya müşfik hükümdara bağlılığın sembolüdür, raiyetinde bulunduğunuz müşfik sultana. Mekke&#8217;ye gittiğinizde daha önceden duyduğunuz şeyler birden gerçek haline gelir. Kabe gerçektir. Hz.Peygamber (SAV)&#8217;in yürüdüğü yerler gerçektir. Sevr dağı gerçektir. Hz.İbrahim&#8217;in ve en büyük oğlu Hz.Muhammed&#8217;in (SAV) ayak izlerini takip edersiniz ve Hac&#8217;cın anlamının bir parçası budur. Sizi büyük insanların ayak izleri ile irtibatlandırır. Bu, teslimiyettir.</p>
<p> Ve sonra Hz.Peygamber (SAV)&#8217;i ziyaret etme nimeti&#8230; O oradadır, aramızdadır, gidip onu ziyaret edebilirsiniz. Gezegende ondan başka bu kesinlikte ziyaret edebileceğiniz hiçbir peygamber yoktur. Yahudiler Hz.Musa&#8217;yı ziyaret edemez. Kimse gidip Hz.İsa&#8217;yı ziyaret edemez. Bu müslümanlara verilmiş büyük bir nimettir, Peygamber (SAV) fiziksel olarak Medine&#8217;dedir. Hadîse göre selâma karşılık da verir. Bu karşılığı olan gerçek bir ziyarettir ve orada bulunan ve doğru hale bürünen insanlar orada tattıklarının ne olduğunu bilir, bilirler. Birçok hal içinde gidebilirsiniz. Oraya gidip hiçbir şey görmeyen insanlar vardır. Oraya gidip o nuru tâkip edenler vardır. Bazıları nuru takip etmez, ona dalarlar. Medine&#8217;ye birçok farklı ziyaret vardır.</p>
<p> Ve sonra altıncı direkten bahsediyor. Bu Şia konusudur. William Chittick İran&#8217;da öğrenim görmüştür ve Şia geleneğini iyi bilir. Şia için cihad altıncı direktir. Sünni itikadında bu yoktur fakat İmam Malik ibadet bahsine koymuştur, muamelat bahsine koymamıştır, diğer imamlar muamelat kısmına koymuştur.</p>
<p> Ruh hakikattir ve İmam Malik tanımlamıştır, elimizdeki en iyi tariftir: &#8220;ruhun bedenle ilişkisi suyun ağaç ile olan ilişkisi gibidir&#8221; der, bir diğer deyişle vücuda canlılık veren şeydir ruh, bu yönüyle bizler vitalistiz. Çinliler de bunu savunur, Chi düşüncesi, vücudda tanımsız, niceliksel olmayan bir güç bulunması fikridir. Batı geleneğinde Descartes&#8217;ten gelen zihin-vücud/  ruh ikiliği vardır, bu yüzden Descartes hayvanların öyle görünse de acı çekmediklerini çünkü bilinçlerinin olmadığını ve böylece yaşayan canlıları parçalara da ayırsanız acı çığlıkları duymayacağınızı söyler. Bedenlerimizde olmak zorundayız. Birçok insan bedenlerinde değil. Bedenlerinden ayrılmışlar. Ve bedenden tamamen ayrılmayla ilgili bir psikotik durum vardır , bu konu önemlidir. Bu yüzden bedenlerimizle ibadet ederiz çünkü bu bizi bedenimizde tutar.</p>
<p> Bedenlerimizde kalmanın en önemli yollarından biri namazın dış kurallarını öğrenmek ve aynı ilk defa araba kullanmayı öğreniyor gibi bu kurallara sıkıca yapışmaktır. İlk defa araba kullanmayı öğreniyorsanız bu zordur çünkü kurallar konusunda o kadar bilinçlisinizdir ki, özellikle yanınızda bir öğretmen varsa, ama bir noktadan sonra bu &#8220;hep yaptığınız şey&#8221; halini alıverir. Bu yüzden kurallar konusunda obsesif olmanız problemlidir, çünkü kurallara o kadar odaklanmışsınızdır ki, ibadetin ruhuna odaklanamazsınız. Ama bu ibadetin gerekli bir safhasıdır. İbadet tabiatınız haline gelinceye kadar kuralları öğrenmek gerekir, bundan sonra ibadetin ruhsal boyutu ortaya çıkmaya başlar. Bunun bir kısmı gün içinde yaptığınız zikir miktarı ile de ilgilidir, ne kadar çok zikrederseniz, ibadetiniz o kadar güzelleşir. Abdest de son derece önemlidir. Sidi Ahmad Zarruk der ki &#8220;Abdestteki durumunuz, ibadetteki durumunuzu belirler&#8221;. İnsanlar bazen abdesti hızlı ve rituel haline gelmiş bir şekilde alıyorlar ve abdest ibadet özelliğini kaybediyor.</p>
<p> Gördüğüm en güzel şeylerden biri Murat el-Hacc&#8217;ın abdest alışıdır, abdestin nasıl bir ibadet olduğunu onu izlerken anladım. Abdest derin bir ibadet eylemidir ve biz bunu unutuyoruz. Abdest ibadetin bir parçasıdır. Abdestin tuvalette alınmamasına önem göstermek gerekir. Sidi Ahmad Zarruk&#8217;un söylediği şeylerden biri de, namaza başlamadan Nas suresini vesveseye karşı okumaktır, vesveseden korur.</p>
<p> Vesvese İblis&#8217;in varlığının bir delilidir çünkü ne zaman tekbir getirseniz, çok acayip bir şeydir, otomatik olarak harekete geçer. Çok ilginç. Tekbir getirdiğiniz anda vesvese gelir. Tasavvuf ihsan ilmini tarif eden kelimeler üzerinedir. İçsel fıkıhtır. Bundan ibarettir, içsel fıkıhtır. Dış kuralları yanlış yapan fukaha olduğu gibi içsel yanlışları olan tasavvuf insanları bulunabilir. Bu problemin bir parçasıdır. İnsanlar pire için yorgan yakabiliyor çünkü bu bilinçten uzaklaşan tasavvuf insanları var, zahiri ulema olduğu gibi.</p>
<p> Batı&#8217;da cinsi sapıklıkların bu kadar çok olmasının bir sebebi insanların bedenlerinden ayrılmış olması. Seks mental bir şey halini alıyor. Onların cinsi münasebetleri tamamen mental. Bu bir hastalık, sapıklık istiyorlar çünkü bedenlerinde doğal olanı yaşayamıyorlar. Çok garip. Bunu insanların bedenleri içinde bulunduğu geleneksel kültürlerde görmüyorsunuz. Ters ilişki yok. Moritanya&#8217;da, bunun ne anlama geldiğini dahi bilmezler. Homoseksüelliği dahi anlamıyorlar. Bir fakîh bana Moritanya&#8217;da okurken Emirliklere gittiğinde, bu konularla ilgili kafasının karıştığını söylemişti, fıkıh kitaplarında pedofili ve homoseksüellik bulunması ona çok garip geliyordu, fukahanın olabilecek en uç noktalarda teorik olasılıkları değerlendiğirdiğini düşünüyordu. Dünyada böyle şeylerin olabileceğine ihtimal vermiyordu. Lut kavminin küçük bir grup insan olduğunu düşünüyordu. Ve sonra Doğuya gitti ve tam bir şok geçirdi.</p>
<p> <strong>Hadiste, dinin direkleri neden imandan önce tanımlanıyor?</strong></p>
<p> İslam&#8217;ın ilk rüknü şehadettir ve bu inançtan çıkan bir şeydir. Yani inanç İslam&#8217;ı önceler ama İslam&#8217;a girdiğinizde inancınız hamdır, tam olgunlaşmamıştır. İnanç eylemle birlikte gelir. Eylemler düzgün yapıldığında inancı olgunlaştırır. Bazı Müslüman ülkeler var, isimlerini söylemek istemiyorum ama buralarda riyakarlık norm halindedir. Zâhiri ibadetleri layıkıyla yapan ama ruhu bu ibadetlerden gıdalanmayan insanlar vardır. Namaz kılan, oruç tutan, zahire ait herşeyi yapan ama riyakarlığın en üst örneklerini gördüğünüz insanlar var, yani bu da garanti değil.</p>
<p> Riya manevi sahadaki gösteriştir. İnsanların görmesi için ibadet etmektir. Riyâ kesinlikle dindar toplumlarda daha ön plandadır. Bizde gösteriş var, birisi iyi jokeyse ve insanlar görüyorsa, büyük bir atlayış yapar, bu riya değildir. Bu sadece gösteriştir. Riyâ Allah için yapman gereken bir şeyi insanlar, mesela &#8220;ne kadar cömert bir insan&#8221; desin diye yapmandır. Bunun adı riyâdır. Riyânın iki tipi vardır. Sadece insanlar için yapmak en kötüsüdür. Diğer bir deyişle Allah&#8217;ı umursamazsın bile. İnsanlar cömert desin diye bağışta bulunursun mesela. Diğer riya ise bir şeyi samimi bir şekilde Allah için yapmak istemen ama bu arzunun ayağına takılması şeklindedir. Bu insanların mücadele etmesi gereken bir şeydir. İmam Malik&#8217;e Allah için camiye giden ama yolun üzerinde başkalarının onu görmesini umut eden adamın hali sorulduğunda bunun insanın doğası olduğunu söylemiştir.</p>
<p> Meşhur hikayedir. Bir adam kırk yıl boyunca camiye gider ve her gün ilk safta namaza dururmuş. Bir gün yine gitmiş ve başlangıçta tekbir getirmeyi unutmuş ve insanların bunu görmesini istememiş. Kırk yıldır riya içinde olduğunu farketmiş. Bu hikayenin doğru olup olmadığını bilmiyorum ama anlamı güzel. Bu bize farkında bile olmadığımız birçok ince mertebe olduğunu gösteriyor. Bu, ruhsal gelişimin bir parçası. Bu yüzden &#8220;ebrarın hasenatı, mukarrebinin seyyiatıdır&#8221; denilmiştir. Bu yüzden her makama estağfirullah denilerek başlanır çünkü daha önce ne kadar çok şeyi yanlış yaptığınızı anlarsınız, ne kadar şeyi doğru bilerek yanlış yaptığınızın farkına varırsınız. Daha yüksek bir farkındalık makamına çıkarsınız, &#8220;bunu yanlış bir sebeple yapıyormuşum meğer&#8221; dersiniz. Bu bir yolculuktur, bu yüzden adına yol denir. Allah hepimize doğru yolda bulunmayı nasip etsin.</p>
<p> Cihad konusuna biraz girmek istiyorum çünkü İslam denilince en büyük iki önyargıdan biri budur: birincisi cihaddır, ikincisi ise kadınlarla ilgili konulardır. İslam&#8217;a yapılan saldırılar genelde bu ikisine odaklanır, bunun ilkiyle ilgili kitap üzerinden biraz konuşmak istiyorum. Kutsal savaş fikrinin yanlış yönlendirici olduğunu ve yanlış tercüme olduğunu söylüyor kitap. Arapça&#8217;da kutsal savaşla ilgili bir kelime olsaydı, ki Araplarda yoktur, bunun adu Harb-i Mukaddes olurdu. Araplarda bu anlamda bir kutsal savaş fikri yoktur, Aslında bu bir hristiyan kavramıdır ve haçlılardan tevarüs etmiştir. Arapça&#8217;daki kullanılan kelime İngilizceye geçmiş ve bazen pozitif, bazen de negatif anlamda gazetecilerce kullanılıyor.</p>
<p> Cihad&#8217;ın kök kelimesi cuhud&#8217;dur, enerji harcamak anlamına gelir. &#8220;Elinden gelenin tamamını sergilemek&#8221;tir, cahada ve câhidû&#8217;dan isim fiildir. Kur&#8217;an der ki &#8220;Onlarla mücadele et, Kur&#8217;an ile cihad et&#8221; yani müşriklere karşı Kur&#8217;an&#8217;ı silah olarak kullan, çünkü Kur&#8217;an her ne kadar Allah&#8217;ın varlığını ispatlamasa da Allah&#8217;ın birliği üzerinde sürekli durur. Yani buradaki amaç Kur&#8217;an&#8217;daki Allah&#8217;ın birliğine dair argümanları sunarak birden fazla ilâha inanan insanlara açıklamaktır, Kur&#8217;an&#8217;da cihadın bir çeşidi budur. Bu büyük cihad olarak belirtilmiştir. Ayet &#8220;onlarla dillerinizle savaşın&#8230; &#8221; der, dille  yani argümanlarınızla. Bu bir münazara, tartışma değildir, daha çok medeni bir müzakeredir. çünkü Hz.Peygamber (SAV), bir görüşme kızıştığında ayağa kalkar, oradan ayrılırdı. Hz.Peygamber (SAV), münakaşaya girmez, fakat medeni müzakere içine girer, oturur, problemi ortaya koyar, delillerini sunar, karşı tarafın delillerini sunmasını bekler ve iknâ etmeye çalışırdı. Bu medeni müzakeredir ve bunun adı &#8220;cihad bil lisan&#8221;dır. Kur&#8217;an der ki, &#8220;onlarla en güzel şekilde mücadele et&#8221;. Bu mücadele zeka ve mantık kullanarak medeni müzakere yoludur. Savaş bu ortadan kalktığında, insanlar medeni bir şekilde konuşamaz hale gelince ortaya çıkar. Yani savaş medenice konuşmanın çökme noktasıdır. Bu yüzden özünde aptalca bir şeydir. Savaş aptalca bir şeydir ve bu yüzden Kur&#8217;an bize öfkeli olmamamızı öğütler, çünkü öfkeli birinin tabiatı istediği şeyi elde edemeyeceği için başka yollara, güce başvurmaktır. İstedikleri şeyler yanlış şeylerdir, onların olmayan şeylerdir. Çatışmanın kaynağı genelde bir insan veya grup üzerinde baskı kuran diğer bir insan veya grupla ilgilidir. Bir tarafta baskı gören ve diğer tarafta baskı yapan vardır. Zulüm gören insanlara Kur&#8217;an&#8217;da savaşma izni verilmiştir ve bu yüzden fiziksel veya askeri kavganın özüne ve cihada baktığımızda üç Kur&#8217;an kavramı görürüz.</p>
<p> Birisi nefisle mücadeledir. İç mücadele vardır, tutkularla mücadele vardır ve tutkular hayvani tabiattır. Bununla mücadele mantığıdır. Bu mücadele akla dayanır. Aklın Arapça&#8217;da karşılığı ‘sınırlayan veya kötü duruma düşürecek bir şey yapmana engel olan şey&#8217;dir. Akl, yekûlü ‘durmak, engellemek&#8217; demektir, Akıl için kullanılan bir diğer Arapça sözcük nuha&#8217;dır, reddeden, önleyen demektir, yenha&#8217;dan gelir. Aklın özü insanoğlunu kötülüğe düşmekten engellemektir. Aklını dinlemeyen insanlar için Allah &#8220;&#8221;onlar hayvan gibidirler&#8221; diyor, &#8220;hatta daha düşüktürler&#8221; diye devam ediyor. Bunun sebebi şudur ki hayvanlar kendilerine zarar verecek şeyler yapmazlar. Bir hayvan bir şeyde kendisine zarar olduğunu görürse, ondan uzak durur. Bir hayvan yangın görse, o yangından kaçar. Bir hayvan onu tehdit eden bir şey görürse, kaçacak bir yer bulamazsa kendini savunur, veya onu savuşturabilecek gücü varsa kendini savunabilir. Mesela kaplana daha zayıf bir hayvan saldırsa, Kaplan onunla dövüşür çünkü onu yeneceğini bilir.</p>
<p> İnsanoğlunun kendi içindeki hayvani duyguları dinlemesi ona teslim olmaktır, bu daha düşük bir şeye teslim olmak demektir. Bu yüzden insan vücuduna baktığımızda yüksek organlar, kalp ve akıl üst bedendedir ve düşük organlar, mide ve cinsi uzuvlar alt bedendedir. İnsanoğlunun böyle olması istenir çünkü. O hükmeden güç olmalıdır, insanoğlunda bu kalp ve akıl olmalıdır; boyun eğen güç ise hayvani tabiat olmalıdır. İnsanoğlu hayvani tabiatına teslim olur, şehveti ve arzusu aklına galip gelirse ona zararlı işler yaptırır. Böylece hayvandan aşağı bir konuma iner çünkü hayvanlar sadece ihtiyaçları kadarını alırlar. Kaplanlar canilik yapmaz, ihtiyacını alır, gerisini bırakır. Bir günlük ihtiyacı kadarını alır, yoksa bir defada on zebrayı öldürmez. Ne kadar ihtiyacı varsa o kadarını öldürür ve insanın farkı budur, insanın önceliği ihtiyaç değildir. Yırtıcı bir hayvan diğer bir hayvana saldırdığında, istek veya arzu ile değil, ihtiyaç doğrultusunda saldırır. Bu çok farklıdır. Sebepsiz saldıran çok az canlı vardır. Köpek balıkları şartsız saldırır, yılanlar da öyle. Bazı yılanlar öyledir, babunlar da sebepsiz saldırır ama bu durum hayvanlar aleminde nadir görülen bir durumdur.</p>
<p> Tüm canlıların duyguları ve aklı vardır, insanoğlunun da kendini koruma mekanizması vardır. Kendini korumak insan doğasının bir parçasıdır. Düştüğünüzde reaksiyonunuz kolunuzu uzatmaktır, yüzünüz üzerine düşmezsiniz. Askerlikte size ilk öğretilen şeylerden biri düzgün düşmektir çünkü siz elinizi uzatmak istersiniz fakat bu bileğinizi kırmanız anlamına gelir. Bu yüzden size zarar vermeyecek ve kendinizi koruyacak şekilde düşmeyi öğretirler. Birisi size saldırdığında önce yüzünüzü kapatırsınız. Birisi size yumruk savurduğunda orada öylece duruyor, hiçbir şey yapmıyorsanız sinir sisteminizde bir bozukluk var demektir. Kendini savunmak insanîdir, içimize yerleştirilmiş bir şeydir ve bu yüzden dünya üzerindeki tüm medeni hukuk sistemleri kendini savunmayı bir hak olarak tanır. İlk cihad nefisle yapılan cihaddır ve insanoğlunu insan yapan budur. Bahani der ki insanoğlu- Kur&#8217;an&#8217;da insanoğlu için iki kelime var, biri beşerdir ve diğeri insandır. Beşer, bizi diğer hayvanlardan ayıran kalitedir, mesela kuşlar tüylerinden tanınabilir. Kuşların tüyleri olur. Memelilerin kürkleri olur. İnsanoğlunun cildi olur. Bu yüzden bize beşer denilmiştir. Beşer beşere&#8217;den gelir anlamı cilttir. Beşer dediğinizde insan olduğunu anlarsınız. Bu yüzden Peygamberlerden bahsettiklerinde &#8220;onlar da bizim gibi beşer&#8221; diyorlardı, insan demiyorlardı.</p>
<p> Hepimiz beşeriyeti paylaşıyoruz ama hepimiz insaniyeti paylaşmıyoruz. Allah&#8217;ın bize insan diye seslenmesi onun ihsanıdır. Râgıb diyor ki bir köpek iki ayak üzerine dikilse ve konuşmaya başlasa bu insanoğlunun birçoğunun bulunduğu durumdur. Yani onlar insanlığı şekilde, surette paylaşırlar ama gerçekte insan değillerdir. Kur&#8217;an&#8217;ın bir ayeti der ki &#8220;biz Ademoğullarını mükerrem kıldık&#8221; ve bu mükerremliktir ki hayvanlar gibi değiliz, dört ayak üzerinde değiliz, tabağa eğilmek zorunda değiliz, ağzımıza kadar kaldırabiliyoruz. Köpek gibi tabaktan dilimizle su içmek zorunda değiliz, kendimizi besleyebiliyoruz. İnsanoğluna verilen bu nimetler karşılığında erdemli ve soylu bir hayatı gerektiriyor, bu zor bir şey. Zaman alıyor. Insanoğlu bununla doğmuyor. Merhamet beslenmesi gereken bir şeydir, bazı insanlarda bu tabiatındandır. İmam Gazali bundan bahsediyor, bazı insanlarda bu erdemler doğuştandır. Bazılarında ise böyle değildir. Çocuklarda görürsünüz, bazıları eşyalarını paylaşır, bazıları ise kesinlikle paylaşmaz, paylaşmaya zorlarsanız kavga çıkartır. Öğrenmek zorundalar. Bazı çocuklar diğerlerine vurur. Bazıları bunu yapamaz ve bundan çekinir. Erkekler daha agresiftir, ve bunun da bir sebebi vardır. Kadınların biyolojik bazı özellikleri vardır ve bu çocuk doğurmaları ile ilgilidir. Yani doğalarında gizli erdemler vardır, hormonlar onları böyle olmaya zorlar. Kadınların rahimleri vardır ve rahim merhametin özüdür. Rahim Arapça&#8217;da, Rahmet ile aynı köktendir. Çünkü merhametin özü rahimde tecelli eder. Bu yüzden Allah rahimi kendi Rahîm ismiyle yaratmıştır. Yani rahim Allah&#8217;ın fiiline izafedir. Bu yüzden kadınlar erkeklerin sahip olmadığı bu özelliklere sahipler. Bu yüzden topluluklarda insanlaşma faktörü kadınlardır. Anne insanlaştırma faktörüdür ve annelik ortadan kalktığında bu toplum için bir felaket olur.</p>
<p> Bu yüzden, yüksek erdemlere sahip olup beşerlikten insanlığa yükselmek bir mücadele sürecidir ve bu zorlu bir süreçtir.</p>
<p> Her şeyin temelinde dört erdem bulunur: Cesaret, ölçülülük, hikmet ve adalet. Bunlar insanoğlunun hayatına yön vermesi gereken temel erdemlerdir. Herbir erdemin kökeninde bu dördünden biri bulunur. Cesaret en büyük ve en önemli erdemdir, çünkü diğerleri buna dayanır. Cömertlik bu ana erdemin çocuğudur çünkü cömertlik birinin verme cesaretidir. Sabır da bir çeşit cömertliktir çünkü bir belaya uğranıldığında endişenin az olmasıdır ve bu da bir nevi cesarettir. Yani sabırlı olmanın kökü cesarettedir, bu yüzden İngilizce&#8217;de cesaretin (courage) kök kelimesi core&#8217;dur ki bu kalp demektir. Cesaretin menbaı kalptir, çok cesaretli biri kalp sahibidir, bu yüzden Araplar Batı Afrika&#8217;da &#8220;onun yüreği yok&#8221; derler, bunun anlamı o kişinin cesaretinin olmamasıdır. Kalp cesaretin kaynağıdır. Bir diğer erdem ölçülülüktür ki bu dengedir. Ölçülülük dengeyle ilgilidir. Ilık dengedir. Isıyı ayarlarsın, ölçülülük kendini farklı durumlara karşı ayarlama yeteneğidir. Yani daima denge kurar. Homeostatik moral homeostatis gibidir. Vücudunuzun 37 dereceye kendini ayarlaması gibi, ruhunuz her şeyde ölçü oluşturur. Ölçülülüğün özü budur ve bundan iffet gelir.</p>
<p> Bundan hoşnutluk doğar ve hoşnutluktan güvenilirlik husûle gelir. İffet sadece cinsi ahlak demek değildir, herşeyle ilgilidir, her şeyde orta yolu bulmakla ilgilidir. Ilımlılık iffete ve iffetli tabiata, saf, erdemli tabiata yol açar. Hikmetten anlayış ortaya çıkar. Aklın ve zihnin erdemleri. Ve son olarak adalet. Adaletin özünde dürüstlük arzusu yatar. Adaletin özü insaftır, dürüstlüktür ve bu çok zordur. Bu dünyada çok az insan dürüsttür. Bu dünyada gerçek adaletin ortaya çıkması çok güçtür, çünkü insanoğlunun adil, gerçek anlamda adil olması çok zordur.</p>
<p> Adaletin güzelliği merhameti doğurur. Bunun sebebi acı çeken, haketmediği bir durumda olan bir kişi gördüğümüzde ortaya bu duygunun çıkmasıdır. Başka bir deyişle ben o durumda değilim, o kişinin de o durumda olmasını istemiyorum demek adalettir. Bu yüzden merhamet adaletten doğar. Genellikle merhamet ve adaletin birbirini dışlayan şeyler olduğu algısı hakimdir. Ya adilsindir veya merhametli, ama gerçek merhamet aslında gerçek adalet hissiyle mümkün olmaktadır. Bu yüzden Allah yarattıklarına merhamet ettiğinde, bu onun adaletinden gelir. Bu yüzden Kur&#8217;an der ki: &#8220;merhametim adaletimi geçmiştir&#8221;. Bir diğer deyişle, eğer yarıştırılırsa merhamet her zaman adaletten once gelir, çünkü merhamet hoşgörüden doğmaktadır.</p>
<p> Hoşgörü, size baskı uygulayan biri olmasına rağmen, intikam istememektir. Bu erdemden, affetme veya özür dileme erdemleri doğar, bu yüzden en büyük erdemdir. Affetmek inanılmaz bir duygudur. Stanford&#8217;da yapılan çok ilginç bir çalışma vardı, sanırım İrlanda&#8217;daki insanlarla çalıştılar. Protestanların eliyle çocukları öldürülmüş İrlanda Katolikleriydi, veya tam tersiydi. Bu çalışmadaki kadınların çoğu depresyondaydı ve çoğu inanılmaz öfkeliydi, intikam hisleriyle doluydular. Onlarla çalışarak bunun üstünden gelmesini sağlamaya çalıştılar ve ulaştıkları nokta mazlum yakınlarının zalimleri affetmesiydi. Bunu yaptıklarında çok iyi hissettiler. Bu depresif hallerden çıkabildiler. Bir bir çeşit kabullenmedir ve affetmenin güzel yönü budur. Bu döngüye devam etmek istiyor muyum veya bu döngüyü kıran olmak mı istiyorum? mücadelesidir. Bu yüzden Hz.Peygamber (SAV) gerçek mücahid ruhunu ona zarar veren şeylerden koruyan kişidir demiştir. Sebebi budur. Bu antik Çin bilgeliğinde de böyledir. Çin&#8217;li bir bilge &#8220;gerçek voya kendini fethedendir&#8221; demiştir.</p>
<p> Bu antik gelenektir. İkinci çeşit mücahede ise şeytanla mücahededir. Şeytan bu alemde mevcut olan bir güçtür. Ruha fısıldayan ve insanın dışında da bulunan bir güçtür. İki formdadır: insi şeytan ve cinni şeytan. Cinni şeytanlar başka bir alemde çalışan güçlerdir. Bizler buradayız ve birbirimizi görüyoruz. Bizimle yaşayan ve hayatımıza etki eden ve hayatlarına etki ettiğimiz, onları göremediğimiz ama onların bizi gördüğü başka yaratıklar da vardır. Her kültürde, her medeniyette onlara atıf vardır. Hiçbir kültür yok ki, Japon olsun, Hindu olsun, Rus, İrlandalı hiçbir kültür yoktur ki bu aleme atıfta bulunmuş olmasın. Almanlarda, poltergeist, yaramaz ruhlar diye tanımlanan şeyler vardır. Japon kültürü bununla doludur. Onlar gerçektir ve etkileri vardır. Onlarla mücadele temizlikle, ihtiyatla, sidik ve dışkıdan uzak durmakla, abdest, yıkanma, bu gibi şeylerledir. Bu yüzden birçok gelenek bunlara önem vermiştir. Bazı yerli Amerikalı kabileler ülkenin güneybatısında adaçayı yakarak bunları uzaklaştırmaya çalışırlardı. Tütsü bu amaçla kullanılan şeylerden biridir çünkü güzel kokulardan hoşlanmazlar. Bu yüzden tütsü neredeyse evrensel bir gelenektir. Tütsüyü hristiyan geleneklerinde, Şinto, Budist, İslami gelenekte bulabilirsiniz. Hz.Peygamber (SAV) &#8220;mescidleri tütsüleyin&#8221; buyurmuştur. Güzel kokular sürmek de iyi bir şeydir. İçten gelen dürtüler herkeste vardır, buna obsesif kompülsif düşünceler diyebilirsiniz, insanlar adına ne diyorsa. Psikiyatristler, işin içinden çıkamayınca, insanlar işitsel halüsinasyonlar görmeye başladı diye isim veriyorlar. İşitsel halüsinasyon diyorlar. Müslümanlar bunların gerçek olduğuna inanır. Onların gerçekliğini inkar edemezsiniz çünkü onları yaşayan ve duyan insanlar var. Hepsi kafanda diyorlar, hepsi kafamda olabilir ama oradalar işte. Bu insanlar çevremizde, onları görebilirsiniz. Kendi kendilerine konuşup bağıran insanlar görürsünüz. Sürekli bir savaş hali içindedirler , onlara mecnun denir.</p>
<p> Üçüncü çeşid cihad, doğru olanı savunmaktır. Bu kılıçla cihaddır. Kur&#8217;an&#8217;da bununla ilgili birçok ayet vardır. Savaşma izni bir kerede gelmedi, 13 yılın sonunda geldi. Müslümanların Mekke&#8217;de savaşma izni yoktu. Onlara izin verilmemişti. Bu yüzden sessizce acı çektiler. Savaşmadılar, onlara yapılan zulümlere karşı çıkmadılar. Bu Araplar için çok zor bir şeydi, Ebu Bekr gibi insanlar mürüvvet, şecaat, şehamet gibi Arap gücü, cesareti içinde yetişmiş insanlar için bu bekleyiş çok güçtü. Onların gözü önünde insanların zulüm görmesi ve hiçbir şey yapamamaları çok zorlarına gidiyordu. Bu kendi içinde bir sınamaydı, savaşamamak büyük bir testti onlar için. 13 yıl sonra ayet geldi ve sahabe Medine&#8217;ye hicret etti. Ve bir farklı durum ortaya çıktı, artık bir otorite devleti vardı, burada devlet kelimesini farklı kullanıyorum. Modern bir kavram olan devlet anlamında kullanmak istemiyorum çünkü Medine böyle bir yer değildi. Ama merkezi bir güç vardı ve bu yönüyle bir şehir devletiydi. Bu noktada savaşmaya izin çıktı. Bu savaşa izin veren ilk ayetti. Mazlumlara, savaşmak için can atanlara verilen bir imtiyazdı. Bu ayet on üç yıl boyunca gelmedi, bu izin tam on üç yıl sonra, şartlar değiştiğinde geldi. Meşru devlet otoritesi olmadan savaşmak izni yoktur. Bu hiç olmamıştır. Müslümanlar  hiç böyle bir şey görmemiştir. Savaşmak için izin devlet otoritesi oluştuğu zaman ortaya çıkar. Bu, kişi kendini öldürülmeye karşı savunamaz demek değildir ama sahabeye ve içinde bulundukları duruma baktığınızda şunu görüyorsunuz: bazıları işkence görüyordu, bazıları öldürülmüştü. Sümeyye (R.Anha) mızrakla öldürülmüştü, islam&#8217;da ilk şehidedir. Gelen ilk ayet buydu ve Allah diyordu ki &#8220;evlerinden haksız yere çıkarılanlar ve tek suçları &#8220;Rabbim Allah&#8221; demiş olanlar&#8221;. Bu gerçekten önemli çünkü savaşmaya izin verilmesinin iki şartı bunlardır: </p>
<ol type="1">
<li>Dininize düşmanlık besleyen insanlar</li>
<li>Topraklarınızı çalan insanlar</li>
</ol>
<p> Bu yüzden Kur&#8217;an&#8217;da &#8220;Allah sizleri dinlerinizde düşmanlık etmeyen veya evlerinizden çıkarmayanlara iyilik, doğruluk göstermekten, zenginliğinizi paylaşmaktan men etmez, Allah doğru, adil olanları sever&#8221; buyurmuştur. Allah müslümanları gayr-i müslimlere iyi davranmaktan men etmez, ama onlar Rabbinize ibadetinizi engellemek, toprağınızı çalmak ve sizleri evlerinizden çıkarmak için sizinle savaşıyorlarsa onlarla savaşma hakkınız vardır. Bu Kur&#8217;an&#8217;da Allah&#8217;ın verdiği bir imtiyazdır. İkinci dönem müşriklerle savaştır &#8220;sizinle savaşanlarla Allah için savaşın, ama zalim olmayın, Allah zalimleri sevmez&#8221;. Ulema diyor ki, Allah zalimleri sevmez gerçeği değiştirilemez. Bir diğer deyişle Allah muhabbeti, Allah sevgisi gelip geçici bir sevgi değildir. Allah saldırganları sevmiyorsa O hiçbir yerde, hiçbir zamanda sevmiyordur, saldırganlık daima yanlıştır. Bu yüzden Allah &#8220;Sizinle savaşanlarla savaşın ve saldırgan olmayın&#8221; diyor.</p>
<p> Bir sonraki aşamada Allah diyor ki &#8220;sizinle topyekün savaşan müşriklerle siz de topyekün savaşın&#8221;. Bunun sebebi Hz.Peygamber ile yaptıkları anlaşmayı bozmalarıdır, bu savaşın doğasıyla ilgili hatırlanması gereken önemli bir şeydir, savaş genellikle iki devlet arasında gerçekleşir. Bu savaşın doğasıdır. Sivil savaş denilen şey&#8217;e İslam fitne ismini verir. Müslümanlar ve müşrikler arasındaki bir yönüyle fitneydi, bunun sebebi savaşanların tek bir kabile olmalarıydı. Aynı soya mensuptular. Kureyş Mekke&#8217;deki insanların atasıydı. Ve kutsal aylarda savaşmama adetleri vardı. Ayette &#8220;sana haram aylardan sorarlar&#8221; diyor çünkü Araplarda savaşılmayan dört ay vardı. Allah buyurdu ki &#8220;Kutsal aylarda savaşmak büyük günahtır ancak insanları Allah yolundan çevirmek, O&#8217;nu inkar etmek ve Mescid-i Harâm&#8217;a girmekten onları menetmek ve halkını oradan sürmek, bütün bunlar Allah katında daha da kötüdür, çünkü zulüm ve baskı öldürmekten daha korkunçtur&#8221;</p>
<p>  Bazen çatışma içine girmek bazı durumların ortaya çıkmasına izin vermekten daha iyidir. Bu yüzden Allah Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;de &#8220;Onlar, haksız yere, sırf, &#8220;Rabbimiz Allah&#8217;tır&#8221; demelerinden dolayı yurtlarından çıkarılmış kimselerdir. Eğer Allah&#8217;ın, insanların bir kısmını bir kısmıyla defetmesi olmasaydı, içlerinde Allah&#8217;ın adı çokça anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitler muhakkak yerle bir edilirdi.&#8221;buyuruyor ve bir başka ayette şöyle diyor: &#8220;yeryüzünde çürüme olurdu&#8221; . Kur&#8217;an insan doğasının saldırgan olduğunu söyler. ABD&#8217;nin kurucu başkanları, federasyon maddelerini onayladıkları ilk büyük tartışmada, Hamilton şöyle diyordu: &#8220;Biz konfederasyon istemedik çünkü bir grup konfedere eyelet olursa, her biri bağımsız devlet olur, kendinize savaş için uygun ortam hazırlamış olursunuz, bu yüzden merkezi bir hükümet olmalıdır ve monarşinin anlamı budur, otoritenin tek kaynak olması. Yunanca anlamı budur. Savaşlar, insanlar aynı otorite kaynağını tanımadıkları zaman olur. Savaşın kaynağı budur ve bu yüzden uluslararası yasa sadece uluslararası topluluk kanunları tanıdığı zaman geçerlidir. Fakat uluslararası toplum denilen şey de bir sahteliktir. Filistin bir sorun elbette ama insanlar farkında değil, Çeçenistan&#8217;da neler oluyor. Şimdi Çeçenleri kıyıma uğratıyorlar. Gazetelerde yok. Neden? Çünkü Ruslar Amerikalılarla terörizm üzerine anlaşma yaptılar. Çeçenlere ne isterseniz yapmanıza müsaade ediyoruz. Gidin kökünü kazıyın diyorlar, olan bu. David Elliot, Newsweek&#8217;te makalesinin sonunda &#8220;Çeçenya&#8217;ya yazık&#8221; diyor. Makalesini böyle bitiriyor. Makalenin tamamı yaşadığımız dünyadaki gerçek politika ile ilgili. Tüm ahlaki altyapı kitlelere sözde bağlılık üzerine kurulu. Fakat dünya kamuoyu sadece canının istediğiyle yönleniyor. Daha yüksek konulara zihinlerinde yer yok çünkü bu sorumluluk, hesap verebilirlik demek. Kime karşı sorumlusun? Devletlerinin doğru ve yanlışlarıyla artık ilgilenmeyen vatandaşlara karşı mı? Bu ülkede 200 yıl önce insanlar vardı, King George&#8217;a karşı çıktılar, dünyadaki zulüm o kadar yakın değil mi?. ABD&#8217;de, Britanyalılar iş başındayken o kadar kötü değildi, bu yüzden birçok Amerikalı Britanyalılarla savaşmak istemedi. Problemleri yoktu, durumlarından memnundular.</p>
<p> </p>
<p> </p>
<p> </p>
<p>… Bu konuda okumak için…</p>
<p style="text-align: justify;"><strong> <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/02/islamcilik_kitap_k.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-14898" title="islamcilik_kitap_k" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/02/islamcilik_kitap_k.jpg" alt="" width="118" height="183" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/img/Islamcilik-devrim-demokrasi.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"> İslâmcılık, Devrim ile Demokrasi Kavşağında </span></a></strong></p>
<p>Müslümanca yaşamak için devletin de “Müslüman” olması mı gerekiyor? Bu o kadar net değil. Çünkü İslâm’ın gereği olan “kısıtlamaları” insan en başta kendi nefsine uygulamalı. Aksi takdirde dinî mecburiyet ve yasakların kanun gücüyle dayatılması vatandaşı çocuklaştırıyor ister istemez. <strong>İ</strong><strong>yi-kötü ayrımı yapmak, iyiden yana tercih kullanacak cesareti bulmak gibi insanî güzellikler devletin elinde bürokratik malzeme haline geliyor. </strong>21ci asırda Müslümanca yaşamak kolay değil. Yani İslâm’ın özüne dair olanı, değişmezleri korumak ama son kullanma tarihi geçmiş geleneklerden kurtulmak. AKP’yi iktidara taşıyan fikrî yapıyı, Demokrasi-İslâm ilişkisini, İran’ı ve Milli Görüş’ü  sorguladığımız bu kitabı ilginize sunuyoruz. <strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/Islamcilik-devrim-demokrasi.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></a></strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"> <span style="color: #0000ff;"><strong>M<span><span><span>ü</span>slüman’ın Zaman’la imtihanı </span></span></strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091210_derin_dusunce_org_musluman.jpg"></a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/musluman_zaman.pdf" target="_blank"><span style="color: #3366ff;"><img class="alignleft size-medium wp-image-7624" title="20091210_derin_dusunce_org_musluman" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091210_derin_dusunce_org_musluman-203x300.jpg" alt="" width="114" height="155" /></span></a></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Sunuş</strong>: Müslümanlar dünyanın toplam nüfusunun %20’sini teşkil ediyorlar ama gerçek anlamda bir birlik yok. Askerî  tehditler karşısında birleşmek şöyle dursun birbiriyle savaş halinde olan Müslüman ülkeler var. Dünya ekonomisinin sadece %2-%3′lük bir kısmını üretebilen İslâm ülkeleri Avrupa Birliği gibi tek bir devlet olsalardı <strong><em>Gayrı Safi Millî Hasıla bakımından SADECE Almanya kadar </em></strong>bir ekonomik güç oluşturacaklardı. Bu bölünmüşlüğü ve <strong><em>en sonda, en altta kalmayı tevekkülle(!) kabul etmenin</em></strong> bedeli çok ağır: Bosna’da, Filistin’de, Çeçenistan’da, Doğu Türkistan’da ve daha bir çok yerde zulüm kol geziyor. Müslümanlar ağır bir imtihan geçiyorlar. Yaşamlarını şekillendiren şeylerle ilişkilerini gözden geçirmekle başlıyor bu imtihan. Teknolojiyle, lüks tüketimle, savaşla, kapitalizmle, demokrasiyle , “ötekiler” ile ve İslâm ile olan ilişkilerini daha sağlıklı bir zemine oturtabilecekler mi? <a href="http://www.derindusunce.org/img/musluman_zaman.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><strong><em>Müslüman’ın Zaman’la imtihanı</em></strong> </span></a>adındaki 204 sayfalık bu kitap işte bütün bu konuları sorgulayan ve çözümler öneren makalelerden oluşuyor.</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2012/05/24/islam%e2%80%99in-vizyonu-3-hamza-yusuf/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2012/05/24/islam%e2%80%99in-vizyonu-3-hamza-yusuf/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Mesnevi ile İlahi Aşk (1)</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2012/05/22/mesnevi-ile-ilahi-ask-1/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2012/05/22/mesnevi-ile-ilahi-ask-1/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 21 May 2012 22:01:18 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ekrem Senai</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Hz Mevlânâ]]></category>

		<category><![CDATA[Mesnevî]]></category>

		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>

		<category><![CDATA[İslam]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=22010</guid>
		<description><![CDATA[]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><embed name="tvnet.tv.tr" width="400" height="326" allowfullscreen="true" src="http://tvnet.tv.tr/player.swf" flashvars="file=http://tvnet.tv.tr/flv/3937bb5208.mp4&#038;image=http://tvnet.tv.tr/flv/resim/mesnevi_ile_ilahi_aska688801498.png");" type="application/x-shockwave-flash" pluginspage="http://get.adobe.com/flashplayer/"></embed></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2012/05/22/mesnevi-ile-ilahi-ask-1/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2012/05/22/mesnevi-ile-ilahi-ask-1/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Fetva devlet lehine değil hak lehine verilir</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2012/05/21/fetva-devlet-lehine-degil-hak-lehine-verilir/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2012/05/21/fetva-devlet-lehine-degil-hak-lehine-verilir/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 21 May 2012 19:11:42 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Cemile Bayraktar</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Devlet Terörü]]></category>

		<category><![CDATA[Devletçilik]]></category>

		<category><![CDATA[Kürtler]]></category>

		<category><![CDATA[PKK]]></category>

		<category><![CDATA[bölücülük]]></category>

		<category><![CDATA[islamcilik]]></category>

		<category><![CDATA[İslam]]></category>

		<category><![CDATA[şiddet]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=22006</guid>
		<description><![CDATA[Türkiye İslam&#8217;ı maalesef &#8220;öz&#8221; bir İslam anlayışı yerine genel olarak &#8220;Devlet-Irk-İslam&#8221; şeklinde birbirine eklemlemiş bir yapıdır. Bunu söylerken elbette &#8220;öz İslam&#8217;a vâkıf&#8221; olmuş,  pişmiş, yanmış şekilde tepeden bir dille söylemiyorum. Bahsettiğim eklemlenmiş yapı olması gereken bir sonuç olmasa dahi tarihsel sürece bakıldığında gayet makûl ve anlaşılabilir bir şekilde ortaya çıkmıştır.
  &#8220;Devlet-Irk-İslam&#8221; eklemlenmesi gerçeğinin son örneğini [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignright" src="https://encrypted-tbn2.google.com/images?q=tbn:ANd9GcR1ypxZ__mw5b4t4BckO0h5IiMa7phk1Kb-sJ6t6bxHC4yKrxZJ" alt="" width="191" height="162" />Türkiye İslam&#8217;ı maalesef &#8220;öz&#8221; bir İslam anlayışı yerine genel olarak &#8220;Devlet-Irk-İslam&#8221; şeklinde birbirine eklemlemiş bir yapıdır. Bunu söylerken elbette &#8220;öz İslam&#8217;a vâkıf&#8221; olmuş,  pişmiş, yanmış şekilde tepeden bir dille söylemiyorum. Bahsettiğim eklemlenmiş yapı olması gereken bir sonuç olmasa dahi tarihsel sürece bakıldığında gayet makûl ve anlaşılabilir bir şekilde ortaya çıkmıştır.<br />
  &#8220;Devlet-Irk-İslam&#8221; eklemlenmesi gerçeğinin son örneğini ise Hayrettin Karaman Hoca&#8217;nın &#8221; İslamî Görüş&#8221; başlıklı yazısında gördük. Kıymetli Hayrettin Karaman Hoca&#8217;nın bu yazısı, İslam başlığında birleşmeyi tavsiye ediyordu tavsiye dışına çıkacaklar için</p>
<p><span id="more-22006"></span>(hoca bu birleşme dışındakileri &#8220;bölme&#8221; başlığında tanımlıyor.) ise bundan men etme fetvasını ortaya koyuyordu. Bu yazıdan sonra Altan Tan ve Hilâl Kaplan, Hayrettin Karaman&#8217;a çok makul, üslûbu çok yerinde, mesele üzerine tefekküre sevk eden eleştiri yazıları yazdılar. Allah onlardan razı olsun ki, böyle ehemmiyetli bir konunun konuşulmasında üslûbu ve hakkaniyeti gözeterek inşallah hayra vesile oldular.<br />
  Baştan belirteyim ne ilmim, ne aciz aklım Hayrettin Karaman Hocaya eleştiri getirebilecek kabiliyette değil, -Allah izin verirse- bir İlahiyatçı adayı kardeşi olarak ancak kendisine kalbime, vicdanıma ve aklıma yatmayan açıklamalarıyla ilgili naçizane sorular sorabilirim. Olur da gençlik heyecanıyla haddimi aşarsam affola.</p>
<p> <br />
  Türkiye&#8217;deki Kürtlerin çoğunluğunun Müslüman Kürtler olduğunu ve hatta hatta İstiklâl Mahkemelerinin idam ettiği Şeyh Said&#8217;in dahi İngilizlerle işbirlikçiliğinden değil dini nedenler ile &#8220;laikliğe&#8221; karşıtlığından Diyarbekir&#8217;de cami avlusunda arkadaşlarıyla birlikte idam edildiğini çok iyi biliyoruz.<br />
  Türkiye halkının çoğunluğunu oluşturan Müslümanlar Türkler ve onların Müslüman kardeşleri olan Kürtlerin arasına 12 Eylül 1980 Darbesi sonucu oluşan PKK gerçeği gelip oturuyor. Ama neden oturuyor hiç soruyor muyuz? Acaba biz çoğunluk Müslüman Türkler olarak, azınlık olmadığı halde azınlık sayılan Müslüman Kürtlerin haklarını yeterince savunmadığımız için olabilir mi? </p>
<p> <br />
  Türk-Kürt (PKK) savaşının temelinde yatan neden hiçbir zaman &#8220;din&#8221; olmadı, bu savaş &#8220;ırka&#8221; dayalı bir savaştı, bugün din ile arasına oldukça büyük bir mesafe koyan ve PKK&#8217;yı destekleyen Kürtlerin bir &#8220;din&#8221; savaşı içinde olduğunu söyleyebilir miyiz? Elbette hayır. Peki, bizler &#8220;ırka&#8221; dayalı bir savaştan nasıl oluyordu da &#8220;şehit&#8221; kavramını çıkarıyorduk? Hayrettin Karaman Hoca&#8217;nın ortaya attığı &#8220;bölme&#8221; fikri aslında Kürtler tarafından değil maalesef biraz da &#8220;İslam=İslam+Devlet+Irk&#8221; sayan Türkiyeli Müslümanların, &#8220;ırk&#8221; savaşından şehit çıkartmasıyla başlamamış mıydı? (Ölenler şehit değildir demiyorum, şehit olup olmadıklarınız yalnızca Allah bilir)</p>
<p> <br />
  Biz Türkiyeli Müslümanlara &#8220;Bir kavme olan öfkeniz sizi adaletsizliğe sevk etmesin.&#8221; ayeti vahyolunmuştu ve biz Müslüman Türkler, bu ayeti nasıl hiçe sayıyorduk ve canları, malları ve hatta dilleri yasaklanmış Müslüman Kürt kardeşlerimizin hakkını savunmuyorduk? Elbette burada tepeden yahut ukala bir dille, bu gaflete düşmüş insanları anlamamazlık etmiyorum çünkü onlara meselenin aslı anlatılmadı &#8220;ülkeyi bölmek, vatanı bölmek&#8221; iddiasında olan bir örgütten başka bir şey bilmediler Kürt Meselesi hakkında&#8230; B.k yedirilen Kürtleri, işkenceden geçirilen Kürtleri bilmiyorlardı. Ama bugün biliyoruz, biliyoruz ama ezberlerimizi bir türlü bozamıyoruz, on yıllardır öyle derine işlemiş ki, kemikleşmiş&#8230;<br />
  Bir örnekle açıklayacak olursam, &#8220;Hep hırsız mı suçlu?&#8221; bahsinde mesela Altan Tan Müslüman bir Kürt, Altan Tan gibi bir Müslüman&#8217;ı, BDP&#8217;nin kucağına iten Müslümanların hiç mi suçu yok? (Hemen belirteyim siyasetlerine katılmasam dahi BDP&#8217;nin siyaset yapma hakkını destekleyen biriyim, bu bahsim &#8220;Altan Tan BDP&#8217;ye gitmesin&#8221; demek değil, hep BDP kötü derken kendimize bakmamız gereğindendir.)</p>
<p> <br />
  Bu gün bu ülkede insanları kaçıran, zorunlu askerlik sonucu askere gitmiş gencecik çocukları katleden PKK&#8217;yi savunacak durumum yok ama PKK var ise sebebi de var, önce o sebeplerle hesaplaşmamız gerekiyor diye düşünüyorum. Tekrar Müslüman Kürtler bahsine dönecek olursam; devletin yanında olup PKK&#8217;ye karşı koruculuk eden bir Müslüman Kürt kardeşimin sözlerine bakalım derim. &#8220;PKK&#8217;ye karşı bir Kürt olarak bu ülkenin toprağını savundum, mayına bastım bacağım koptu. Devlet beni PKK&#8217;den koruyamadı. Şimdi Uludere&#8217;de devletin bombası evladımı öldürdü.&#8221; Buyurun! Bu ve bunun gibi kardeşlerimizi koruyamazsak nerede bizim Müslümanlığımız, nerede bizim insanlığımız, biri bana söyleyebilir mi? </p>
<p> <br />
  Şimdi PKK cephesi olsun, BDP cephesi olsun, yahut BDP ve PKK&#8217;den yana olmayan Müslüman Kürtler olsun artık bıçak kemiğe dayandığı için &#8220;Başkanlık Sistemini, Özerkliği, İslamî Kürt Partisini&#8221; konuşuyor ve bazı Müslüman Türkler arkasına dini(?) alarak onları &#8220;bölmek&#8221; ile itham ediyor ve haklarında fetva yayımlıyor&#8230;<br />
  Fetva makamı fetvasını &#8220;devlet&#8221; adına mı verir yoksa &#8220;hak din&#8221; adına mı? Elbette hak din adına. Kuran-ı Kerim bize &#8220;devlet olun, tek bayrak altında birleşin mi?&#8221; diyor. Elbette hayır. Devlet lehine fetva vermek kişiyi fakih kılmaz, memur kılar. Peki, biz devletin memuru muyuz yoksa Allah&#8217;ın memurları mıyız? Bi iznillah Allah&#8217;ın memurlarıyız. Mesela bu nedenle Devlet lehine fetva veren kurum Diyanet&#8217;in &#8220;vicdani ret caiz değildir&#8221; fetvasına uymuyoruz, elhamdülillah.</p>
<p> <br />
  Zannediyorum ülkenin çoğunluğunu oluşturan biz Müslüman Türkler, Müslüman olsun olmasın Kürtlerin hakkını gereğince savunsaydık, zulmedildiğinde izlemeseydik bugün &#8220;din&#8221; başlığında pekâlâ birleşebilirdik. Ama birleşmedik &#8220;toprak-devlet-ırk&#8221; üçlüsüne olan sevdamız neredeyse &#8220;kulluğumuzun&#8221; önüne geçti ve çok üzülerek söylüyorum ki, biz Müslüman Türkler &#8220;bölünmede&#8221; pay sahibi olduk. <strong>Eğer bir fetva verilecekse bence biz Müslüman Türklere, Kürtlerin hakkını savunmamız ve bölünmeye sebebiyet vermemiz için verilmeli. Zannediyorum bu ülkede ne zaman din adına otorite saydığımız hocalarımız çıkar ve &#8220;ırka dayalı bir savaşta kan akıtmak haramdır, bu savaşın bitmesi elzemdir, bölünmenin önüne böyle geçilir.&#8221; fetvası verirse belki o zaman normalleşebiliriz.<br />
</strong> </p>
<p>  Fetvaya ihtiyacımız var, Allah&#8217;ın nazarında &#8220;haktan&#8221; yana durmak gereğiyle ilgili fetvaya ihtiyacımız var. Ama bunu &#8220;tek devlet&#8221; mantığına değil Allah&#8217;ın emri neyse ona göre yapmak durumundayız. Ve Allah&#8217;ın emri hakkı gasp edilenin hakkını aramayı emrediyor. Bunları kendi yorumumca yazmıyorum, bunları Kuran-ı Kerim&#8217;i kaynak alarak yazıyorum. Arzu edenler onlarca meal-tefsir arasından birini seçip bakabilirler, söylediklerimin hepsinin İslam ile, Rasulullah&#8217;ın sözleriyle uyumlu olduğunu göreceklerdir. Zira ırk ve devlet lehine tek bir ayet ve hadis yoktur. Çünkü bu din ayrımcılığa dayalı değil birleştirmeye dayalı bir dindir ve bunda ırkı, kavmi, dili, devleti gözetmez. (Elbette PKK&#8217;nin döktüğü kanın, kendince hak mücadelesi dediği silahlı direnişinin de İslam&#8217;da bir yeri yoktur.)</p>
<p> <br />
  <strong>Eğer bölünme gibi bir endişesi olan var ise -ki var- bölünme farklı görüşleri dinlemezsek ve susturursak olur. Eğer bir bölünmeyi engellemek istiyorsak farklı görüşlerin itirazlarına da cevap olabilecek ve çoğulculuğu kaldırabilecek bir zemin hazırlamalıyız.<br />
</strong> </p>
<p> Gittiğim konuşmalar ve yazdığım yazılar sonrası bana sık sık Kürt olup olmadığım ya da ırka, mezhebe takılmadan diğer dinlerin mensuplarının hakkını nasıl kendi hakkımmış gibi savunabildiğim soruluyor. Cevabım çok basit; Kürt değilim, modern değilim, hümanist değilim, liberal değilim, solcu değilim (ki bu seküler-laik kavramlar ile bir Müslüman olarak sürekli mücadele halindeyim) çünkü ben Müslümanım, ırkı gözetemem ve hakkı gasp edilmiş insanların hakkını savunmak bana namaz gibi, oruç gibi farz bir ibadettir. Fazla bir şey yapmıyorum sadece dinimin emrini yerine getirmeye çalışıyorum. Keşke&#8230;</p>
<p> </p>
<p>… Biraz okumak için…</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/turkiye_bolunur_mu.pdf" target="_blank"><strong>Türkiye bölünür mü?</strong></a></p>
<p style="text-align: justify;"><em><a href="http://www.derindusunce.org/img/turkiye_bolunur_mu.pdf" target="_blank"><img class="size-medium wp-image-8409  alignleft" title="tr_bolunurmu" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/tr_bolunurmu-195x300.jpg" alt="" width="128" height="195" /></a>“Bebek katili! Vatan haini!…”</em> PKK terörünü lanetliyoruz ama devlet eliyle işlenen suçlara karşı daha bir toleranslıyız.  <strong>“Kürtler ve Türkler kardeştir”</strong> diyenlerin kaçı <strong>“sen benim karde<em>ş</em>imsin”</strong>  demeyi biliyor Zaza, Sorani, Kurmanci dillerinde? Ülkemizin terör sorunu ne PKK ne de Kürt kimliğiyle sınırlanamayacak kadar dallandı, budaklandı. Bazı temel soruları yeniden masaya yatırmak gerekiyor: (*) Kürtler ne istiyor? (*)  İspanya ve Kanada etnik ayrılıkçılıkla nasıl mücadele etti? (*) PKK ile mücadelede ne gibi hatalar yapıldı? (*) İslâm ne kadar birleştirici olabilir? Töre cinayetlerinden Kuzey Irak’a terörle ilgili bir çok konuyu ele aldığımız 267 sayfalık bu kitabı ilginize sunuyoruz. <a href="http://www.derindusunce.org/img/turkiye_bolunur_mu.pdf" target="_blank"><strong>Buradan indirin.</strong></a> </p>
<p> </p>
<p> </p>
<p style="text-align: justify;"><strong> <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/02/islamcilik_kitap_k.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-14898" title="islamcilik_kitap_k" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/02/islamcilik_kitap_k.jpg" alt="" width="118" height="183" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/img/Islamcilik-devrim-demokrasi.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"> İslâmcılık, Devrim ile Demokrasi Kavşağında </span></a></strong></p>
<p>Müslümanca yaşamak için devletin de “Müslüman” olması mı gerekiyor? Bu o kadar net değil. Çünkü İslâm’ın gereği olan “kısıtlamaları” insan en başta kendi nefsine uygulamalı. Aksi takdirde dinî mecburiyet ve yasakların kanun gücüyle dayatılması vatandaşı çocuklaştırıyor ister istemez. <strong>İ</strong><strong>yi-kötü ayrımı yapmak, iyiden yana tercih kullanacak cesareti bulmak gibi insanî güzellikler devletin elinde bürokratik malzeme haline geliyor. </strong>21ci asırda Müslümanca yaşamak kolay değil. Yani İslâm’ın özüne dair olanı, değişmezleri korumak ama son kullanma tarihi geçmiş geleneklerden kurtulmak. AKP’yi iktidara taşıyan fikrî yapıyı, Demokrasi-İslâm ilişkisini, İran’ı ve Milli Görüş’ü  sorguladığımız bu kitabı ilginize sunuyoruz. <strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/Islamcilik-devrim-demokrasi.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></a></strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"> <span style="color: #0000ff;"><strong>M<span><span><span>ü</span>slüman’ın Zaman’la imtihanı </span></span></strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091210_derin_dusunce_org_musluman.jpg"></a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/musluman_zaman.pdf" target="_blank"><span style="color: #3366ff;"><img class="alignleft size-medium wp-image-7624" title="20091210_derin_dusunce_org_musluman" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091210_derin_dusunce_org_musluman-203x300.jpg" alt="" width="114" height="155" /></span></a></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Sunuş</strong>: Müslümanlar dünyanın toplam nüfusunun %20’sini teşkil ediyorlar ama gerçek anlamda bir birlik yok. Askerî  tehditler karşısında birleşmek şöyle dursun birbiriyle savaş halinde olan Müslüman ülkeler var. Dünya ekonomisinin sadece %2-%3′lük bir kısmını üretebilen İslâm ülkeleri Avrupa Birliği gibi tek bir devlet olsalardı <strong><em>Gayrı Safi Millî Hasıla bakımından SADECE Almanya kadar </em></strong>bir ekonomik güç oluşturacaklardı. Bu bölünmüşlüğü ve <strong><em>en sonda, en altta kalmayı tevekkülle(!) kabul etmenin</em></strong> bedeli çok ağır: Bosna’da, Filistin’de, Çeçenistan’da, Doğu Türkistan’da ve daha bir çok yerde zulüm kol geziyor. Müslümanlar ağır bir imtihan geçiyorlar. Yaşamlarını şekillendiren şeylerle ilişkilerini gözden geçirmekle başlıyor bu imtihan. Teknolojiyle, lüks tüketimle, savaşla, kapitalizmle, demokrasiyle , “ötekiler” ile ve İslâm ile olan ilişkilerini daha sağlıklı bir zemine oturtabilecekler mi? <a href="http://www.derindusunce.org/img/musluman_zaman.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><strong><em>Müslüman’ın Zaman’la imtihanı</em></strong> </span></a>adındaki 204 sayfalık bu kitap işte bütün bu konuları sorgulayan ve çözümler öneren makalelerden oluşuyor.</p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf" target="_blank"><strong>T<span style="color: #0000ff;">ürkiye’nin Ulus-Devlet Sorunu</span></strong></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091225_derin_dusunce_org_ulus_devlet.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf" target="_blank"></a><a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf" target="_blank"><img class="alignleft size-full wp-image-7896" title="20091225_derin_dusunce_org_ulus_devlet_pt" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091225_derin_dusunce_org_ulus_devlet_pt.jpg" alt="" width="125" height="183" /></a>Devlet gibi soğuk ve katı bir yapı bizimle olan ilişkisini <strong>hukuk</strong> yerine <strong>ırkımıza</strong> ya da <strong>inançlarımıza</strong> göre düzenleyebilir mi? GERÇEK hayatı son derecede dinamik ve renkli biz “insanların”. Birden fazla şehre, mahalleye, gruba, klübe, cemaate, etnik köke, şirkete, mesleğe, gelir grubuna ait olabiliriz ve bu aidiyet hayatımız boyunca değişebilir. Oysa devletimiz hâlâ başörtüsüyle uğraşıyor, kimi devlet memurları <strong>“ne mutlu Türk’üm”</strong> demeyenleri iç düşman ilân ediyor, Sünnî İslâm derslerini zorla herkese okutuyor… Bizim paramızla, <strong>bizim iyiliğimiz için(!) bize rağmen… </strong>Kürt sorunu, başörtüsü sorunu, Hıristiyan azınlıklar sorunu… Bizleri sadece “insan” olarak göremeyen devletimizin halkıyla bir sorunu var. Türkiye’nin “sorunlarının” kaynağı sakın <strong>ulus-devlet</strong> modeli olmasın? 80 sayfalık bu kitap Kurtuluş savaşı’ndan sonra Türkiye’ye giydirilmiş olan deli gömleğine işaret ediyor.  Ne mutlu “insanım” diyene! <a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf" target="_blank"><strong>Kitabı buradan indirin</strong></a>.</p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/ulusalci_kurtler.pdf" target="_blank">Asimilasyon ile Şiddet Kıskacında Ulusalcı Kürtler</a></strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/09/kapak_kucuk__ulusalci_kurtler.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-18718" title="kapak_kucuk__ulusalci_kurtler" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/09/kapak_kucuk__ulusalci_kurtler-206x300.jpg" alt="" width="127" height="176" /></a>Etnik kökenimiz benliğimizin bir parçası, rengarenk insanlığımızın gerçek bir rengi. Ancak bu renk üzerinden yapılan bir baskı, bu renk “yüzünden” çekilen büyük bir acı sonucu diğer bütün renkler silinebiliyor. Bir başka deyişle <strong>IZDIRAPLAR ÜZERİNE YAPAY BİR KİMLİK İNŞA EDİLİYOR</strong>. Bir halka yapılabilecek en büyük kötülük bu belki de. Sadece Türk ya da sadece Kürt olmaya mahkûm edilen insanlar giderek insanlıklarını perdeliyorlar. Böylesi halklar ırkçılığa, her türlü şiddet çağrısına kucak açıyorlar. Zira duydukları kin ve nefret onları bıçak gibi bilerken bir yandan da tektipleşiyor, şeyleşiyor. Kürt aydınları kadar Türk aydınlarına da büyük iş düşüyor. İnsan olmadan “Türk” ya da “Kürt” olmanın imkânsızlığını halklarına anlatmak. Okuyacağınız bu kitap aydınların dikkatini tam da bu noktaya çekmek için hazırlandı: Asimilasyon  ile şiddet kıskacı içindeki Kürt halkına… <strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/ulusalci_kurtler.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a>  </strong></p>
<p> </p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/turk_milliyetciligi.pdf" target="_blank"><strong>Türk milliyetçiliği birleştirir mi yoksa parçalar mı?</strong></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/02/turk_milliyetciligi.gif"><img class="alignleft size-medium wp-image-8579" title="turk_milliyetciligi" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/02/turk_milliyetciligi-204x300.gif" alt="" width="133" height="204" /></a></p>
<p style="text-align: justify;"> <strong>İllâ ki bir tutkal/çimento mu gerekiyor? </strong>Milliyetçilik tutkalı adil ve müreffeh bir düzene alternatif olabilir mi? Adaletin, hukukun hâkim olmadığı ortamlarda Türklerin kardeşliği ne işe yarar? Belki de Türk Milliyetçiliği diğer milliyetçilikler gibi yok olmaya mahkûm bir söylem. Çünkü var olmak için “<strong>ötekine</strong>” ihtiyacı var. Ötekileştireceği bir grup bulamazsa kendi içinden “<strong>zayıf</strong>” bir zümreyi günah keçisi olarak seçiyor. Kürtler, Hıristiyanlar, Eşcinseller, solcular…150 sayfalık bu kitapta Türk Milliyetçiliğini sorguluyoruz. Müslüman ve milliyetçi olunabilir mi? Türkiye’ye faydaları ve zararları nelerdir? Milliyetçiliğin geçmişi ve geleceği, siyasete, barışa, adalete etkisiyle. <a href="http://www.derindusunce.org/img/turk_milliyetciligi.pdf" target="_blank"><strong>Buradan indirin.</strong></a> </p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2012/05/21/fetva-devlet-lehine-degil-hak-lehine-verilir/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2012/05/21/fetva-devlet-lehine-degil-hak-lehine-verilir/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Mesnevi ile İlahi Aşk</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2012/05/21/mesnevi-ile-ilahi-ask/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2012/05/21/mesnevi-ile-ilahi-ask/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 21 May 2012 13:49:53 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ekrem Senai</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Hz Mevlânâ]]></category>

		<category><![CDATA[Mesnevî]]></category>

		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>

		<category><![CDATA[İslam]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=22003</guid>
		<description><![CDATA[  
İslam&#8217;ın içkin boyutunu, özünü, aşk-ı ilâhiyi herhalde Mesnevî-i Şerîf&#8217;ten daha iyi tâlim eden bir eser yoktur. Hüdavendigâr, Sultân-ı Âşıkîn, Molla-i Rûm Pir Muhammed Celaleddin er-Rûmi&#8217;nin Mesnevî-i Şerîf&#8217;ini hepimiz biliriz de, baştan sona değil bir şerhini, tercümesini bile okumamışızdır bir çoğumuz. Bir bildiğimiz &#8220;gel ne olursan ol yine gel!&#8221; sözüdür, halbuki bu söz de kendisine ait [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"> <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/05/mesnevi.jpg"><img class="size-full wp-image-22002 aligncenter" title="mesnevi" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/05/mesnevi.jpg" alt="" width="454" height="366" /></a> </p>
<p>İslam&#8217;ın içkin boyutunu, özünü, aşk-ı ilâhiyi herhalde Mesnevî-i Şerîf&#8217;ten daha iyi tâlim eden bir eser yoktur. Hüdavendigâr, Sultân-ı Âşıkîn, Molla-i Rûm Pir Muhammed Celaleddin er-Rûmi&#8217;nin Mesnevî-i Şerîf&#8217;ini hepimiz biliriz de, baştan sona değil bir şerhini, tercümesini bile okumamışızdır bir çoğumuz. Bir bildiğimiz &#8220;gel ne olursan ol yine gel!&#8221; sözüdür, halbuki bu söz de kendisine ait değildir.</p>
<p>Günümüzde iletişim kanalları bize bilginin yollarını açtı. Artık her bilgiye kolayca ulaşabiliyoruz.  Bu ilk planda olumlu bir gelişme gibi görünse de bilginin popülerleşmesi zihnimizi tembelleştiriyor. İkinci bir yanlışımız ise hikmeti bilgi zannetmemiz. Bu yüzdendir ki Mevlana Hazretlerinin Mesnevisine, Dîvân-ı Kebîr&#8217;ine de Facebook&#8217;da, Twitter&#8217;da paylaştığımız, ne demek istediğini çok da umursamadığımız bir tüketim objesi muamelesi yapıyoruz. Halbuki ne kadar da ihtiyacımız var o kalpten imbiklenen, ilham ile yazdırılan, her noktası bir âb-ı hayat olan satırlarla gıdalanmaya.</p>
<p>İlk defa bir televizyon kanalında Mesnevi-i Şerif, baştan sona belirli bir usül ve müfredat dahilinde şerh ediliyor. Her Pazar saat 22:00&#8242;de Mustafa Eryılmaz&#8217;ın sunduğu ve değerli Mesnevihân M.Fatih Çıtlak&#8217;ın şerhini yapacağı &#8220;Mesnevi ile İlahi Aşk&#8221; programını kaçırmayın. Elinize not defteri ve kaleminizi alın, çayınızı demleyin, izleyici ve iz sürücü olun, sohbette demlenin canlar.  Programa facebook, twitter veya emaille göndereceğiniz sorularınızla/yorumlarınızla katılabiliyorsunuz.</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/Mesneviyle">facebook.com/<strong>Mesnevi</strong>yle</a><cite></cite></p>
<p><cite>twitter.com/#!/Mesneviyle</cite></p>
<p><cite>mesneviile.ilahiask@tvnet.tv.tr</cite></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2012/05/21/mesnevi-ile-ilahi-ask/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2012/05/21/mesnevi-ile-ilahi-ask/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>İslam’ın vizyonu (2) / Hamza Yusuf</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2012/05/12/islam%e2%80%99in-vizyonu-2-hamza-yusuf/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2012/05/12/islam%e2%80%99in-vizyonu-2-hamza-yusuf/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 11 May 2012 22:59:41 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ekrem Senai</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>

		<category><![CDATA[islamcilik]]></category>

		<category><![CDATA[Çeviri]]></category>

		<category><![CDATA[İslam]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=21896</guid>
		<description><![CDATA[Birinci Bölüm
 (Zaytuna Institute&#8217;dan Hamza Yusuf Hanson&#8217;ın Dr.Murata ve Chittick&#8217;in ‘İslam&#8217;ın Vizyonu&#8217; kitabıyla ilgili söyleşisinin 2.kısmı)
Cibril hadisi, hadis literatüründe en önemli hadislerden biri kabul edilir. İslam&#8217;ın özeti niteliğindedir. Bu hâdise, Efendimiz (SAV)&#8217;in irtihalinden 80 gün önce vukû bulmuştur, Yani bu dünyada bizlerle bulunduğu son döneme aittir. Hadis râvisi Ömer ibn Hattab&#8217;dır. Hz.Ömer ikinci halifedir, aynı zamanda [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://www.derindusunce.org/2012/01/21/islam%e2%80%99in-vizyonu-hamza-yusuf/" target="_blank"><img class="alignright" src="https://encrypted-tbn3.google.com/images?q=tbn:ANd9GcRoDO6pzEg_wkC5xG7k2ueP61HZ8EE91FdvVbp826lf9qTxRkH19g" alt="" width="246" height="205" />Birinci Bölüm</a></strong></p>
<p> (Zaytuna Institute&#8217;dan Hamza Yusuf Hanson&#8217;ın Dr.Murata ve Chittick&#8217;in ‘İslam&#8217;ın Vizyonu&#8217; kitabıyla ilgili söyleşisinin 2.kısmı)</p>
<p>Cibril hadisi, hadis literatüründe en önemli hadislerden biri kabul edilir. İslam&#8217;ın özeti niteliğindedir. Bu hâdise, Efendimiz (SAV)&#8217;in irtihalinden 80 gün önce vukû bulmuştur, Yani bu dünyada bizlerle bulunduğu son döneme aittir. Hadis râvisi Ömer ibn Hattab&#8217;dır. Hz.Ömer ikinci halifedir, aynı zamanda sahabe olarak Hz.Ebu Bekir&#8217;den sonra Hz.Peygambere (SAV) en yakın ikinci kişidir. Hadis şöyle başlıyor: &#8220;Hz.Peygamber (SAV) ile oturuyorduk. Beyaz elbiseli, simsiyah saçlı bir kişi çıkageldi, üzerinde hiçbir seyahat alameti yoktu.&#8221;</p>
<p>Burada ilginç bir durum var. Medine bir çöl şehri, bu kasabada yaşayan birkaç bin insan var. Şehirden çok bir köy gibi. Arabistan standartlarında şehir olarak düşünülebilir ama insanların birbirini tanımadığı bir yer değil. İnsanlar birbirini tanıyor. Bu kişi temiz, beyaz elbiseler içinde, dışarıdan geldiğine dair üzerinde hiçbir alâmet yok. Doğal olarak bu insanın yabancı olduğunu <span id="more-21896"></span>düşünüyorlar. Nereden geldiğini bilmiyorlar, tuhaf bir durum. Yıkanmış, elbiselerini değiştirmiş olması lazım. Kimse bu insanın nereden geldiğini bilmiyor ve onu daha önce görmüş olan kimse yok. Oturuyor, dizlerini samimi bir şekilde Hz.Peygamberin dizlerine dayıyor, ve elini Hz.peygamberin (SAV) uyluğuna koyuyor. Hadiste, meşhur olanında bundan bahsetmiyor, iki elini dizine koyduğundan bahsediyor. Oturuş şekli klasik medrese eğitimi gören bir talebenin oturuşu şeklinde. Doğuda böyle oturmamak edebe aykırı görülür. Dikkat ettiyseniz Farsîler uzun süre bu şekilde oturabilirler. Birçok müslüman ülkede yerde oturmak genel bir adettir.</p>
<p>Sonra soruyor: &#8220;ya Resulullah, bana İslam&#8217;dan bahset!&#8221; Hz.Peygamber (SAV) diyor ki: &#8220;İslam şehadettir.&#8221; Söylediği ilk şey bu! &#8220;Allah&#8217;tan başka ilah olmadığına, Hz.Muhammed&#8217;in O&#8217;nun elçisi olduğuna şehadet etmendir&#8221;. Bu bir inanç değildir. Şehadet bir inanç değildir, bir eylemdir. Dil ile ifade etme eylemidir. İslam&#8217;da kelimeler eylem olarak kabul edilir. İmam Malik Hz.&#8217;leri diyor ki, &#8220;kelimelerin eylem olduğunu fark ettiğinizde, akıllıysanız konuşmanız azalır çünkü eylemlerinizin hesabını dikkate alırsınız. Ne kadar çok konuşursanız o kadar sorumluluk alırsınız&#8230;&#8221; Şehadeti dil ile ifade etmektir diyor. Bu ilk rükündür, rükün kendisine dayanılan şeye denir. Diğerlerini tutan şeydir&#8230;</p>
<p>Sonra diyor ki &#8220;namaz kılarsın, zekat verirsin, Ramazan&#8217;da oruç tutarsın ve gücün yetiyorsa Allah&#8217;ın evine haccedersin.&#8221; Burada adam dönüp &#8220;doğruyu söyledin!&#8221; diyor. Hz. Ömer rivayetinde buna çok şaşırdığını belirtiyor. Çünkü adam hem soru soruyor, sonra da cevabı tasdik ediyor! Biliyoruz ki soru sormak bir öğrenme aracıdır, ama aynı zamanda bir öğretme aracıdır da. Öğretmen, soruyu cevabını bilmediğinden sormaz, başka bir amaçla sorar. Hâlâ o kişinin kim olduğuna dair hiçbir fikirleri yok. Adam sonra şöyle devam ediyor: &#8220;Şimdi bana imandan bahset!&#8221;. Böylece farklı bir boyuta geçiyoruz. Önce İslam&#8217;ı sordu, şimdi ise iman&#8217;ı soruyor. Demek ki İslam ile iman birbirinden farklı ve göreceğiz ki bu önemli bir fark. Hz.Peygamber (SAV) ona imanın Allah&#8217;a inanmak olduğunu söylüyor. Ona imanın &#8220;ne olduğunu&#8221; söylemiyor, imanın &#8220;nesnelerini&#8221; söylüyor. Çünkü iman kendi içinde bir muamma. İmanın ne olduğunu sözle açıklamak mümkün değil. Yapılacabilecek tek şey imanın nesnelerini açıklamaktır. İman, alimlere göre bir tasdiktir. Birinin kalbinde bir şeyi tasdik etmesi, onaylaması veya kanaat oluşturmasıdır. Hz.Peygamber (SAV) ona imanın nesnelerinden bahsediyor. İman, Allah&#8217;a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe ve dünyadaki ölçülülüğe (kadere), her şeyin planlanmış ve belirlenmiş olduğuna ve iyi ve kötünün Allah&#8217;tan olduğuna inanmaktır diyor. Son kısım teolojide kötülük problem (odise) denilen bir problemdir. Hristiyanlar için dünyada kötülüğün varlığını açıklamak bir kâbus halini almıştır. Bu durum müslümanlarda hiçbir zaman bir sorun teşkil etmemiştir. Müslümanlar dualiteye inanmaz, hiçbir zaman dünyada muhalifçe çarpışan iki güç fikrine sahip olmamışlardır. Bir müslüman iyi ve kötünün Allah&#8217;ın yaratmasıyla olduğuna inanır. Allah bizim ölçülerimizle belirlediğimiz iyi ve kötü kavramlarının üzerindedir, çünkü gerçekte iyi ve kötü bizim açımızdan vardır. Prensipler vardır: öldürmek kötüdür. Öldürmeyiz. Çalmak kötüdür, çalmayız. Ama bazı durumlarda çalmak kabul edilebilirdir, bu durum etiğidir. Öldürmenin olabildiği durumlar vardır, bazen bunun adı cinayet olmaz, meşru müdafaa olur. Demek ki kötü olan eylemin bizatihi kendisi değildir. Onu yanlış veya zalim yapan şey sebep veya niyettir. Bu ilginç bir konudur ve müslüman inancının temel parçasıdır. Bu konuya iman bahsinde detaylıca gireceğiz çünkü çok önemli.</p>
<p>Sonra tekrar &#8220;doğruyu söyledin!&#8221; diye tasdik ediyor. Sonra &#8220;ihsan&#8217;ın&#8221; ne olduğunu soruyor. Bunu çevirmek çok güç, iyi olanı yapmak diyebiliriz belki. Kök kelimeye baktığınızda ‘ihsana&#8217;nın anlamı ‘güzel&#8217;dir. ‘Ahsana&#8217; kelimesi bir şeyi güzel yapmak anlamına geliyor. Geçişsiz fiilin geçişli hali. İngilizce gramerini biliyorsanız, geçişsiz fiil nesne almaz. Geçişli kelime nesne alır, yani hasunah nesne almaz. Hasunah zeydun dersin. Zeydun iyidir. Ahsanah zeydun dersen, nesne gerekir. Zeyd iyi olanı kime yaptı? Ahsana zeydun ilen amr. Zeyd Amr&#8217;a iyilik yaptı. O halde ihsan kelimesinde ahlaklı işleri yapma fikri var. Erdemi dünyaya getirme eylemi, bu İslam&#8217;daki en yüce şey. Erdemli fiilleri işleyerek dünyayı daha güzel hale getirmek.</p>
<p>Chisholm&#8217;a ait bir etik teoriye gore, etik aslında estetiğin bir dalıdır. Bu çok ilginç bir teori. Felsefede, güzelliği inceleyen felsefede, bir şeyi güzel yapan nedir? Sorusu sorulur.  Mesela sabah buraya aracımla gelirken tepeye baktım ve gelincikleri gördüm. Altın rengi güzel gelincikler tepeyi kaplamıştı. Gelinciklerin yeşille buluşması çok çarpıcıydı. İçimizde bu güzelliği farketmemize veya fark edemememize yol açan şey nedir, dünyayı güzel veya çirkin olarak görmemizi sağlayan şey nedir? Çiçeklerin karşısındaki tepede de çöpler vardı, farklı bir deneyim de yaşayabilirdim. Bir şey uyumsuz. Uymuyor ve estetiğin de özü bu. Uyumla ilgili. Erdemli eylemlerin özü onların dünyaya tam uyan eylemler olması. Bu yüzden İslam öğreniminin özü edep konusudur. Edep yaşayıştır. Doğru davranıştır. Uygun davranış, doğru ölçülerde yapılan davranışlardır. Edep işte bu yüzden aynı zamanda literatür demektir, çünkü edebiyatın anlamı da budur. Kelimeleri ölçülü bir şekilde, doğru yerlerine yerleştirme eylemidir.</p>
<p>Edip kelimeleri ölçülü bir şekilde seçer. Arapça, Farsça veya İngilizce bir şiiri ele alın. Mesela:</p>
<p>Mağrur olma ey ölüm,kimileri senin için,</p>
<p>Yamandır, dehşetlidir dediler, öyle değilsin sen&#8230;</p>
<p>Şiirdeki kelimelerin hareketine baktığınızda, metnin, gücünü kelimelerin yerleşiminden aldığını farkedersiniz. Ölüm kudretli değilsin desem, metin tüm anlamını yitirecek. Kelimeler tam olması gerektiği yerde bulunduğunda başka bir anlam kazanıyor ve insan kalbine tesir edebiliyor. Aynı şey dünya için de geçerlidir. Doğallık, tabiattaki ölçülülük etkileyicidir. Robert Frost&#8217;un insanlarla ilgili çok güzel bir şiiri var. İnsanlar okyanusa bakarlar ve haz alırlar. Okyanusa bakıyorlar, halbuki arkalarındaki kara çok daha çeşitli ve ilginç. İnsanlar neden karayı bırakıp okyanusa bakarlar? Bu onun sırrı ve büyüklüğüdür, yaratılışın gücüdür. Okyanus dünyadaki en güçlü şeylerden biridir. Bu yüzden Araplar geniş bir şeyden bahsetmek istediklerinde, ‘o bir derya&#8217; derler. Araplar ‘Kur&#8217;an bir okyanustur, ve bu okyanusun kıyısı yoktur&#8217; derler, kıyısız okyanus&#8230; Bunu hayal bile edemezsiniz.</p>
<p>İhsan, ‘güzel bir şey yapmak, Allah&#8217;a onu görüyormuş gibi ibadet etmendir&#8217;. Bunun anlamını düşünelim. Allah&#8217;ı görebilseydin, dünyada nasıl davranırdın? Diğer insanlara nasıl davranırdın? Diğer yaratılmışlara? Birinin evine misafir olduğunuzda onun halısının üzerine tükürmezsiniz, odanın köşesine bevletmezsiniz. Neden? Çünkü orası sizin eviniz değildir. O evdeki yaşayışa uygun bir şekilde hareket etmek zorundasınızdır. Ne kadar düzgün davranış sergilerseniz, sizi tekrar davet etmeleri o kadar muhtemeldir.  Allah&#8217;ı görüyormuş gibi dünyada bulunmak demek, Allah&#8217;ın misafiri olmaktır. Bir misafire yaraşır bir şekilde hareket etmek zorundasınızdır. Allah&#8217;ın evinin kurallarına uygun davranmak zorundasınızdır. İhsanın anlamı tam olarak budur.</p>
<p>Ve sonra diyor ki: ‘siz O&#8217;nu görmeseniz de biliyorsunuz ki O sizi görüyor&#8217;. Bu yüzden ihsanın en yüksek mertebesi Allah&#8217;I görür gibi davranmaktır ama bunu yapamıyorsan biliyorsun ki O seni görüyor ve davranışını buna göre düzeltiyorsun.</p>
<p> </p>
<p>Sonra diyor ki, ‘bana Saatten haber ver&#8217;. Hz.Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) diyor ki ‘soru sorulan sorandan daha fazlasını bilmiyor&#8217;. Bu bir sırdır. Sonra diyor ki ‘bana işaretlerinden bahset&#8217;. Bunlar ahir zaman alametleridir. Hz.Peygamber (SAV) diyor ki: &#8220;köle kadınlar efendisini doğurur&#8217;. Ulema bunu hep alışılmadık bir ifade olarak kabul etmişlerdir. Baskın üç yorumda bulunmuşlardır. Bunlardan birisi sosyal düzenin alt üst olmasıdır. Doğrunun yanlış olmasıdır. Yanlışın doğru olmasıdır. Yüce insanların zelil olmasıdır. Zelil insanların yükselmesidir.</p>
<p>Bir diğer yorum şudur ki, Konfüçyen anlayışta toplumun kötüye gitmesinin en önemli işaretlerden biri, çocukların ailelerine asi olmasıdır. Çocukların itaatkarlığı ortadan kalktığında sosyal düzen aile otoritesine dayanır. Aileler adil değildir. Çocuklar despotlukla büyütülür. Ama bir görüşe göre adalet ancak sevginin olmadığı yerde gereklidir. Çünkü anne-babanın kısıtlamaları ona duyduğu sevginin yansımasıdır. Yani ebeveyn çocuğunun zararlı bir şeker yemesine izin vermez veya çocuğunun televizyon izlemesine izin vermez. Dıştan bakarsanız bu despotluktur. En çok sevdiğim görüntülerden biri de şu: çocuk emekliyor ve anne-babası gelip yerden alıyor ve başka yöne çeviriyor. Bunun bir sebebi var, asla zorbalık değil, tam tersi şefkattir.</p>
<p>Sonra adam gitti. Bir müddet sonra- bazıları üç gün diyor- Hz.Peygamber (SAV) dedi ki:  &#8220;Soru soran kimdi biliyor musun ya Ömer?&#8221; Birkaç gün beklemesi ilginç. Bu durum, sahabenin Hz.Peygamber&#8217;e (SAV) gereksiz sorular sormadığını gösteriyor. Çünkü Hz.Ömer&#8217;in &#8220;o kimdi ya Resulullah?&#8221; demesini beklersiniz, ama öyle değillerdi. Sadece mutlak anlamda gerekli bir soruysa soruyorlardı.</p>
<p>Hz.Peygamber (SAV) diyor ki: &#8220;Bu Cebrail&#8217;di, size dininizi öğretmek için geldi&#8221;. Yani bu hadis bize dinimizi öğretiyor, bunun anlamı bu. Bütün din burada. İman, islam, ihsan ve ahir zaman alametleri. Dr.Chittick ve Dr.Murata&#8217;nın bu boyuttaki bakışının ilginç olduğunu düşünüyorum. Dört boyutlu bir gerçekliğimiz var ve bunun içindeyiz. Üç boyutumuz var: en,boy ve derinlik. Tek gözlü bir insan derinlik algısına sahip değildir. Dördüncü boyut ise zamandır. Hadis bu dört boyuttan bahsediyor. İslam&#8217;daki yatay boyut. Bu en temel olanı. Dikey boyut iman ve bu boyut aşkın olana odaklanıyor. İslam davranıştır, bu davranışı yapma sebebi ise iman ve ihsandır. Bunlar derinlik boyutudur. Ona bu boyutu ekliyor ve sonra zamanla bitiriyor, çünkü bizler zamanla bağımlı yaratıklarız ve zamanla ilgili deneyimlediğimiz şeylerden biri de işaretlerdir&#8230; Dünya işaretlerden oluşur. Hz. Ali der ki, &#8220;tüm zaman iki gündür, biri senin için olan , diğeri sana karşı olan. Senin için olandan dolayı Allah&#8217;a şükret, minnet duy;  sana karşı olan için sabırlı ol.&#8221;İşaretler bize içinde bulunduğumuz zamanın doğasını anlatır. Günümüz birçok yönden karanlık bir çağdır çünkü insanlar gerçeklikten kopmuştur ve bunun şimdiye kadar gelmiş en iyi zaman olduğu vehmine ve kibrine sahiptirler.</p>
<p> </p>
<p>İkinci konu dindir, &#8220;o size dininizi öğretmek için geldi&#8221; diyor. Din&#8217;in anlamı nedir? Arapça kökü ‘dana&#8217; sözcüğünden gelir, anlamı disiplindir. Suçlu hissetmek anlamındadır. Idâna birinin bir şeyden suçlu olmasıdır. Borç, borçluluk fikri de vardır. ‘Dain&#8217; borçtur, ‘madiin&#8217; borçlu kişidir. ‘Da&#8217;in&#8217; borçlu olunan kişidir. Sürekli yağan hafif yağmur anlamı da vardır. Din, ruha sürekli yağan ve hayat veren bir yağmur gibidir. Sürekliliği olan ve insanlığa tekrar tekrar tanıtılan bir mesajdır. Bu yağmurlar, yani vahiyler, ilahi yağmurlar kalpleri beslemiş, insanları yaşama döndürmüş, yaşamlarını ruhsal amaca erdirmiştir. Borç fikri de ilginçtir, çünkü birisi sana para vermişse ona karşı borçlu hissedersin. Allah sana yaşamı vermiştir. Bu bir borçtur ve bu borcun güzelliği şu ki, bu bizim değil ama bizimle birlikteyken onunla her istediğimizi yapabiliriz. Birisi size parayı şartlı olarak vermişse, bankaya gider ve şöyle dersiniz: &#8220;bir ev alacağım, 100 bin dolar istiyorum&#8221; ve sonra gidip o parayla bir kilo kokain alırsanız sözleşmeye aykırı hareket etmişsinizdir. O kadar kolaylıkla vermezler. Borç güvene dayanır. İnsanlar borcun ne için olduğunu bilmek isterler. Size &#8220;bunu ne için kullanacaksınız?&#8221; diye sorarlar. Sebep ne kadar asilse borcu alma ihtimali o denli yüksektir, Allah&#8217;ın verdiği borç, can borcudur. Bunun güzel tarafı verdiğiniz borcun satın alınması için size şans verilmesidir. &#8220;Allah inananlardan satın almıştır&#8221;. Allah&#8217;ın sizden bir şey satın almasının muhteşemliği, sizi muhatabı olarak görmesidir, güya ilişkide eşitlik varmış gibi şans tanımasıdır. Allah&#8217;la eşit olmak değildir ama O güya eşitmişsin gibi muamele eder. Satışı yapılan meta ise ruhunuzdur, ve bu en mukaddes alışveriştir. Ruhunu Allah&#8217;a satmak ve O&#8217;nun bu satışın karşılığını vermesi muhteşem bir güzelliktir. Bu yüzden bu ayet indiğinde herkes çok mutlu olmuştur, sadece Hz.Ebu Bekr üzgündür. Ağlamaya başlamıştır . Hz.Peygamber (SAV) ona bakar ve &#8220;neden ağlıyorsun?&#8221; diye sorar. O ise üzgün olmasının sebebini şöyle açıklar: &#8220;Zaten Allah&#8217;ın olan bir şeyi O&#8217;na nasıl vereceğiz?&#8221;. Diğerlerinden daha derin bir anlayışa sahipti, o yüzden Ebu Bekr&#8217;di. Anlamıştı ki, bu Allah&#8217;ın bir onurudur, bahşıdır. Bu borç düşüncesi, ahlaki olarak bu borcu ödeme zorunluluğunun adı din&#8217;dir. Din geri ödemektir, bu muazzam borcun, varlığın, bilincin, kalbin nasıl ödeneceğinin yoludur.</p>
<p>Kur&#8217;an&#8217;da din kelimesi sıklıkla kullanılır. Bu kelime Yusuf suresinde Mısır kralının yasası olarak da geçer. Ayrıca Firavun kıssasında ‘Musa&#8217;yı öldürmeme izin ver, korkarım o senin dinini değiştirecek&#8217; şeklinde geçmektedir. Yani Firavun, Hz.Musa&#8217;nın onun dinini değiştirmeye çalışacağından endişelidir. Yani ‘sizin dininiz size, bizim dinimiz bize&#8217; denilen farklı din anlayışları var. Hayatını nasıl yaşadığınla ilgili bir durum. Allah&#8217;ın dini tektir. Hep aynı olmuştur, bu yüzden din ile şeriat farkı vardır. Şeriat kanundur, kanunlar değişir. Hz.Musa&#8217;nın kanunu ile Hz.İsa&#8217;nın kanunu aynı değildir. Hz.İsa&#8217;nın kanunu ile Hz.Muhammed (SAV)&#8217;in kanunu da aynı değildir. Her bir peygamberin farklı kanunu vardır ama dinleri aynıdır. Bu yüzden Hz.Peygamber (SAV) demiştir ki ‘Peygamberlerin babaları birdir ama anneleri farklıdır. Bunun iki anlamı var.</p>
<ol type="1">
<li>Hz.İbrahim&#8217;den (SAV) gelirler. İbrahim Peygamberlerin babasıdır.</li>
<li>Dinleri birdir ama kanunları farklıdır.</li>
</ol>
<p>Din tevhiddir. Hepimizin babasıdır. Hepimiz Allah&#8217;ın birliği fikri altında birleşmişizdir. Şeriat, yani kanunlar ise farklıdır. Allah der ki &#8220;&#8221;Biz senden önce hiçbir elçi göndermedik ki Allah&#8217;tan başka ilah yoktur, yalnız ona tapın demiş olmasın&#8221;. Bu bütün din geleneklerinin özüdür. Dr.Cleary&#8217;ye göre dahi böyledir. Cleary diyor ki: Buda da tevhid öğretiyordu. Sadece bunu isimlendirmedi çünkü putperest bir toplumda gerçeği ancak niteliklerini açıklayarak ifade edebilirdi. Bu yüzden mutlak gerçek konusunda tanımlayıcı olmayan bir şekilde konuştu. Aynısını Taoizm&#8217;de de görüyoruz. Hatta bu öğretiler, teistik kavramlar kullanılmadan Batı&#8217;da da ifade ediliyor. Doğu geleneklerinde her şeyin akışını belirleyen mutlak gerçeklik fikrini bulursunuz ve bu yüzden Tao&#8217;da bile baş kısmında &#8220;başlangıçta bir vardı&#8221; der. Bu dış Tao&#8217;ydu. Sonra çift oldu, ezvac, çiftlerin yaratılması. Allah diyor ki &#8220;biz herşeyi çift olarak yarattık&#8221; ve çiftlerden sayısız form olmuştur. İki, üç olmuştur. Tüm dinler tekliği öğretir, böylece üç boyuta ulaşır. Üç boyut görünenle, zahirle ilişkilidir.</p>
<p>İnsanların yaptığı eylemler, insanlarla ilişkisi soyutlanarak incelenebilir. Mesela, bir kişi başka birisinden, &#8220;Bir adam gördüm diğerine vurdu&#8221; deyip neden birbirlerine vurduklarını, onların kim oldukları söylemeden bahsedebilir . Dünyada biri nesne, diğeri obje olan iki insan arasında oluşmuş fiziksel bir eylemden bahsedebiliriz. Bir sonraki boyut bilgidir. Bir olaya bakıp onun hakkındaki anlamı çözmeye çalışmak, yani bir kişinin diğerine vurması ne anlama geliyor. Eylemin kendisini anlamaya başlama ve eylemin arkasındaki niyete geçme safhası&#8230; Birinin yaptığını hangi sebeple yaptığı&#8230; Bütün bunlar iman, islam ve ihsanla ilişkilidir. İnsan bilgiyle, dünya görüşüyle, inancıyla hareket eder. Allah&#8217;a inanan biri olabilir ve İslam&#8217;ın zahiri şekillerine tam uyuyor olabilir ama bir taraftan da riya sahibi olabilir. Bu gizli şirktir,  yaptığını başka bir şey için yapmaktır. Riyanın iki çeşiti var. Birisi riya el muhlis, yapılanın insanlar desin diye yapılmasıdır, diğeri riya el müşriktir. Yani Allah&#8217;a inancın olabilir ama niyetlerin hala sorunlu olabilir. Hepimiz kendimizden ve diğer insanlardan biliyoruz bunu. İnsanların yaptıklarının arkasında gizli bir niyet vardır. Burada üç boyut vardır. Nasıl davranmamız gerektiğiyle ilgili anlayış bir boyuttur, bu iman ve islamdır. Günde beş vakit namaz kılmalıyım. Neden böyle yapmam gerektiğini anlamalıyız. İkinci boyut inançtır, üçüncü boyut ise kalple ilgilidir, yaptığını yalnız Allah için yapmaktır, bu, ihsanın alanıdır. Bahsettiği boyutlar bunlar. Bu çok ilginç çünkü bu Budizm&#8217;deki 8 katlı soylu yolun parçası aynı zamanda&#8230; Dünyayı doğru anlama, doğru eylem ve doğru sebep&#8230;</p>
<p>Sonra İslam öğretiminden bahsediyor. Kur&#8217;an diyor ki &#8220;her bilenin üzerinde daha çok bilen vardır&#8221;. Bir kişi Mısır&#8217;ın bir köyünden çıkıp Kahire&#8217;ye gidiyor, Kur&#8217;an&#8217;ı ezberliyor ve bir parça fıkıh ve hadis öğreniyor. Köyüne döndüğünde büyük alim gibi muamele görüyor. Ama bu göreceli bir durum, hocası köye gelse o yine hocasının talebesi konumuna geri dönüyor. Medresede dersleri belki de o kadar iyi durumda değildi, ama diğer insanların gözünde o bir alim oluyor, çünkü bilginin göreceli bir yönü var. Bazı insanlar son derece bilgilidir, bazıları daha az bilir, bazıları ise çok az bilir. Herbir derecede kişi yükselir ve bu yüzden Allah insanların derecelerini bilgilerine ve doğru eylemlerine göre yükseltiyor. &#8220;Allah müminleri ve kendilerine ilim verilenleri derece derece yükseltir&#8221;. Bu önemlidir, bu sebeptendir ki Müslüman geleneğinde hocalara hep büyük saygı duyulmuştur. Kitapta bahşedilen bir derece olmamasına dikkat çekmiş. Çünkü dereceler ve bunun gibi şeyler niyetleri bozar. Fıkıhtaki üstadlarımdan Şeyh Muhammed Amin &#8220;talebelerinize derece vermeyin çünkü bunlar ihlas ve niyetlerini bozar&#8221; derdi. Bu yüzden günümüz üniversitelerine baktığınızda, birden tüm üniversiteler karar verip &#8220;Artık derece vermiyoruz&#8221; dese, herhalde ortada hedef olarak sadece öğrenmenin kendisinin kaldığı bir ortamda kimse ders almak istemezdi.</p>
<p>İslam&#8217;da öğrenmek ilk ve en önde gelen Allah emridir. Öğrenmek yaşamı idame etmek için değildir. Bu hale gelmesi ahir zamanın işaretlerinden biridir, Peygamber (SAV) insanların para kazanmak için eğitim göreceklerinden bahsediyor. Bu ahir zaman alametidir. İslam&#8217;da öğrenmek doğru anlayışa, kavrayışa sahip olmaktır. Bu da üç boyutla ilgilidir. Etik olmakla ve insanoğlunun ruhi boyutuyla alakalıdır. Bu durum ticaret ihtiyacını ortadan kaldırmaz, ama gerçek bilginin özü bunun geçim için değil ahlaki ve ruhsal saiklerle yapılmasıdır. Bu yüzden 36.sayfada diyor ki &#8220;derece sunulmazdı, motivasyon öğrenmenin kendisi olurdu&#8221;. 1882&#8242;de El Ezher&#8217;de ilk defa test sistemi getirildiğinde, büyük Maliki âlimi Şeyh Muhammed Aleesh buna tamamen karşı çıktı, talebeleri test etme fikri ona gore tamamen yanlıştı. Ben bunu çok ilginç buluyorum çünkü bu insanlara bilmeyi değil testi geçmeyi hedefletiyor. Bu yüzden olsa gerek insanlar testten çıktığında bilgi namına hiçbir kırıntı edinemiyorlar.</p>
<p> </p>
<p>Bir diğer bahsedilen şey ezber. Ezberlemek önemli. Çünkü çocuklar bilgiyi sünger gibi çekme yeteneğine sahipler. Onlara küçük yaşta olabildiği kadar fazla bilgi yüklenebiliyor. Bu onlara verilen ilahi bir armağan. Siz onların beyinlerine faydalı bilgileri yüklemezseniz o beyin gereksiz bir sürü bilgilerle doluyor. Ezber bu yüzden önemlidir ama asıl önemli olan kavrama yeteneğidir. SAT testleri kelime edinimini test eder, anlamayı, analojik mantık yeteneklerini, matematiği, aritmetiği, geometriyi ve temel cebiri test eder.Temel bir şekilde düşünmeyi öğrenip öğrenmediğinizi test ediyorlar, size Everest tepesinin yüksekliğini sormuyorlar, 1066 yılında ne olduğunu da sormuyorlar çünkü bunlara kitaplardan bakabilirsin. Einstein &#8220;Her şeye kitaptan bakabilirim, zamanımı ezberle harcayamam&#8221; der. Bu ilginç ama mantık oluşturabilmek için yeteneğe ihtiyacın var, o tüm formülleri kafasında tutuyordu.</p>
<p> </p>
<p>Birinci bölüm İslam&#8217;la başlıyor. İslam Arapça&#8217;da, aslama kökünden geliyor, bu çok ilginç bir kelime, kökü selama, İbranice&#8217;deki barış anlamına gelen Şalom ile aynı kökten geliyor. Barış bütünlüktür, ve barış ancak bütünlük varsa ortaya çıkar. Vücuttaki hastalığı düşünelim, hastalık denilen şey vücuttaki bütünlüğün bozulmasıdır. Vücudun bir parçası diğer parçalarıyla uyumunu kaybeder , artık barış ortadan kalkmıştır, bütünlük eksiktir. İslam&#8217;daki bütünlük ve barış da Allah&#8217;a teslimiyetle gelir. İbranice&#8217;de de aynı durum söz konusudur. Yahudiler de şalomun insanoğlunun tanrıya teslimiyeti ile olacağına inanır, gerçek barış budur ve bu yapılmadığında acı çekilir. Teslimiyet pasif bir boyun eğmeden ibaret değildir, bazı ulema İslam&#8217;ın teslim olmak anlamına geldiğini söylemişlerdir. Teslimiyet pasif bir eylem değildir, aktif bir eylemdir, teslimiyet için mücahede, gayret gerekir.</p>
<p>Kur&#8217;an&#8217;da dört farklı İslam&#8217;dan bahsediliyor. Birincisi tüm varlığın teslim durumunda olmasıdır, Kur&#8217;an der ki, &#8220;Gökte ve yerde ne varsa isteyerek veya istemeyerek Allah&#8217;a teslim olmuştur&#8221;. El-Kahhar ismi, Allah&#8217;ın isimlerinden biridir, Baskı altına alan demektir, ve Allah Kahhar olduğunu söylüyor. Dünya üzerinde bunu çok bariz görüyoruz, elimdekini atarsam yere düşer. Bu yerçekimidir, ne kadar yukarı atarsam atayım düşeceğini biliyorum. Dünyada boyun eğdiğimiz kanunlar var. Birisi yerçekimidir. Bir diğeri vücudumuzdur, vücud, burun, gözler, bunları değiştirmek İslam perspektifinden teslimiyete ve yaratılışa karşı gelmektir. Hz. Peygamber (SAV) bu yüzden doğanın manipülasyonuna çok karşıydı çünkü bu bir nevi isyandır. Teslim olmak Kur&#8217;an&#8217;da vurgulanmıştır. Birçok ayette &#8220;onlar Allah&#8217;ın dininden başkasını mı istiyorlar, her şey aslında ona teslimiyettedir&#8221; der. Buna göre İslam doğanın düzenidir. Bu çok ilginç, çünkü eski Çinliler de tam bu noktadan dünyaya bakmışlardır; doğal bir düzen vardır ve bilge kişi kendini doğal düzene uydurandır, aç kalınca yiyendir. Hz.Peygamber (SAV) demiştir ki &#8220;bizler sadece aç kaldığında yemek yiyen insanlarız&#8221;. Bu doğaldır, yemek doğaldır, ihtiyacından fazla yiyen bir hayvan göremezsiniz. Doğada şişman aslanlar yoktur, hayvanat bahçesinde görürsünüz çünkü artık doğal durumlarında değillerdir Ama doğal durumlarına uygun davranmayan bir hayvan göremesiniz. Hayvanlar susayınca su içerler. İnsanlar içmeyi sürdürürler, içerler, içerler. Hayvanlar sadece yemek istediklerinde, öldürürler. İnsanlar katliam yaparlar. Yerli Amerikalılar avlandıklarında, sadece ihtiyaçları olanı öldürürlermiş çünkü bu sırrı anlamışlar. Tropy avına giden insanlar var, hayvan başlarını duvarlarına asmak için öldürüyorlar ve bu doğal düzenin dışında bir şey. Bu yüzden doğal durumda olmayan bir insan isyan durumundadır. İnsanlar ilkel kalsınlar demek istemiyoruz ama bu ilkel durumun bizlere anlattığı bir şey var.</p>
<p>Genellikle üç tarih görüşü vardır. Birisi tarihin bir düşüşten ibaret olduğu şeklindedir. Bu genellikle Müslümanların dünyaya bakışı olmuştur, yani iyiden kötüye doğru gidiyoruz. Bir diğer tarih görüşü tarihin döngülü olmasıdır. İbn Haldun bu görüşü öne sürmüştür. Tüm teorilerin ortak tehlikesi kategorilere sıkışıp, orta yol olabileceğini akıldan çıkarmaktır. Döngülü olması demek tarihin sürekli kendini tekrarlamasıdır. İbn Haldun tarihi bu şekilde görmüştür ve bu durum kesinlikle söz konusudur. Üçüncüsü ilerleme fikridir, kötüden iyiye yani moderniteye gidiyoruz fikri, modernite düşüncesi. Artık birçok modernist de bu fikri bırakıyor. 20.yüzyıl ve kısmen 19.yüzyıl bu fikirle adeta büyülendi ama 20.yüzyılın insanlığa getirdiği büyük yıkım insanların bu düşünceyi terketmelerine sebep oldu.</p>
<p>Müslüman bakış açısından bakıldığında bunların bir karışımı söz konusudur. Peygamber (SAV) demiştir ki &#8220;Bilmiyorum ki ümmetin başı mı, yoksa sonu mu hayırlıdır. Ümmetim yağmur gibidir. Başı mı sonu mu daha hayırlıdır bilinmez&#8221;. Yani zamanın sonuna doğru bu ruhsal rönesans söz konusudur ve bu Müslüman inancının bir parçasıdır. Bazı şeyler düzelir, bazıları kötüye gider. Kesinlikle bazı yönlerden eskiye gore iyi durumdayız. Kölelik kalktı, insanları köle olarak tutmak ahlaki olarak problemliydi. Hristiyanlık hiçbir zaman köleliği kaldırmadı, 4.yüzyılda Gestinian köleliği kaldırdı. Paul kölelere iyi davranılmasından vs söz eder. Hristiyanlar bundan söz edilmesinden hoşlanmaz. Bir de İslam köleliğe meşruiyet vermiştir derler. Cam evde yaşıyorsanız, komşunuza taş atmayın. Eski Ahit&#8217;te kölelik vardır, Yeni Ahit ve Kur&#8217;an&#8217;da da vardır. Fakat Paul&#8217;ün kölelere iyi davranın demesine mukabil, Kur&#8217;an Allah&#8217;a giden en iyi yolun köleleri azad etmek olduğunu söyler. Yani Kur&#8217;ani geleneğin zaten içindedir, burada evrimsel bir süreç vardır. Kölelik sağlıklı bir durum değildir. Bu yüzden Hz.Peygamber (SAV) demiştir ki &#8220;Kölenize benim kölem demeyin, hepiniz Allah&#8217;ın kölelerisiniz.&#8221; Kölelik bu hadisle ortadan kaldırılmıştır ve bir çeşit maaşlı hizmet sözleşmesi şeklini almıştır.</p>
<p>İslam öncelikle budur, doğal düzendir. Evren yasalarıdır. Evrende işler yasalar var, çiçekler açıyor, hayvanlar kış uykusuna yatıyor. Ne zaman kış uykusuna yatacaklarını biliyorlar. Sincaplar kış için ne zaman fındık ve zahire toplayacaklarını biliyor. Onlara kim öğretmiş? Tabiata teslimiyettir. İnsanoğlu için bu zor, bunu isteyerek yapmıyoruz. Bakın sincaplar gönüllüce yapıyor. İnsanoğlu için bu güçtür. Bir kısmı tamamen arzusuz ve sevgisiz yapıyor.</p>
<p> </p>
<p>İkinci tip İslam Peygamber geleneğinin İslamıdır. Tüm peygamberler Müslümandı. Eski Ahit, Tanrıya boyun eğmekten bahsediyor. Yeni Ahit de öyle, teslim olmaktan, yani İslamdan. Hz.İbrahim diyor ki &#8220;Ben Müslümanım, teslim olan müslümanların ilkiyim&#8221;. Yakup oğullarına diyor ki &#8220;Benden sonra ne yapacaksınız?&#8221;. Onlar diyorlar ki &#8220;tek bir Allah&#8217;a ibadet edeceğiz ve Müslüman olacağız. Yakup (AS) ve tüm İsrail Peygamberleri, hepsi müslümandı. Hz.İsa da &#8220;Biz Müslümanız&#8221; diyordu.</p>
<p>Üçüncü bir İslam, tarihi bir fenomen olarak 7.yy&#8217;da ortaya çıkan İslam&#8217;dır. Bize verilen kurallar ve emirlerdir, yapmamız istenen ve yapmamamız istenen şeylerdir. Kur&#8217;an&#8217;da belirtilen emirler ve yasaklardır.</p>
<p>Bir bedeviyle ilgili iman bahsi var, &#8220;amenna&#8221; inanıyoruz diyorlar., Bedeviler Peygamber (SAV)&#8217;i yakından takip eden insanlar&#8230; Bir noktada diyorlar ki &#8220;öyle görünüyor ki o Arap yarımadasını almaya muvaffak olacak&#8221;. Bu noktada müslümanlara katılmaya başlıyorlar çünkü doğru tarafta yer almak istiyorlar. Ve gelip diyorlar ki &#8220;amenna&#8221;. Kur&#8217;an diyor ki &#8220;inandık demeyin, teslim olduk deyin çünkü iman kalplerinize girmedi&#8221; yani içten bir boyun eğme söz konusu olmadan dıştan bir teslimiyet mümkün ve bu tehlikeli bir şey. Ve buradan beş direğe geçiyoruz. Kitabı yaşama geçirmekle yükümlüyüz, yani kitabın dediğini yapmakla, İslam budur. Kitabın sunduğu dünya görüşüne inanıyoruz ki bunun adı ise imandır. Ve sonra eylemlerimizin dinin yüksek ideallerine uygun olmasına niyet ediyoruz ki bu da ihsandır. Burada Dr.murata ve Chittick&#8217;in tanımladığı şey, kanlı canlı bir hale geliyor. Beş direğin ne olduğu. Bu gerçekliği yaşamanın başlangıcı.</p>
<p> </p>
<p><strong>Şehadet</strong></p>
<p>İlk direk şehadettir. Bu benim İslam&#8217;daki en favori kelimelerimdendir çünkü Arapça&#8217;da şehadet şahidlik, tanıklık etmek demektir. Şehadet için Kur&#8217;an diyor ki &#8220;Görünen ve görünmeyen alemi bilen O&#8217;dur&#8221;. &#8220;La ilahe illallah&#8221; gerçeğine başta dünya şahittir. Dünya şahittir çünkü dünya, insanlığa Allah&#8217;tan başka ilah olmadığını, yaratılmış görünen her şeyin bu nihai gerçeğe şehadet ettiğini, ve görünen her şeyin altında tevhid gerçeği olduğunu anlatır. Diğer ilginç bir şey, Kur&#8217;an der ki &#8220;bunun gerçek olduğu ayan beyan oluncaya kadar nefsinizde ve ufukta ayetlerimizi göstermeye devam edeceğiz&#8221; ve sonra  &#8220;Rabbinin her şeye şahid olması yetmez mi?&#8221; diyor. Bu ilginç, çünkü birçok felsefeci ve yakın zamanda bir fizikçi Neil Bores şöyle diyordu: &#8220;Madde ve mevcut gerçek ancak şahid olunduğunda gerçektir&#8221;, bir diğer deyişle evrenin gerçekliği bilinçten dolayıdır. Bilinç olmadan dünya yoktur, Allah&#8217;ın her şeye şahid olması&#8230; Tanrının dünyanın her an varlığının sebebi olması ve onun kayyumiyeti, varlığının O&#8217;na bağlı olması &#8220;Allah uyuklamaz ve gaflet etmez&#8221; çünkü bunu yapsa dünya olmaz, bir anlık illiyeti kesilse varlık kaybolur. Bu şehadet fikridir, Allah dünyaya şahiddir ve bu yüzden bu şehadete katıldığımızda biz dünyaya gerçekliğini veriyoruz. La ilahe ilallah diyoruz, yani biz de şahidiz. Allah böyle diyor: &#8220;Allah Tek olduğuna şahiddir&#8221; yani bizler bilinç deneyimini paylaşıyoruz ve bu gerçekten alışılmadık bir şey. Bu insanlara bahşedilen bir nimet. Bu yüzden sorumluluk alıyoruz. Bu haksızlık değil, bir merhametin tezahürüdür, Allah &#8220;Verdiğim nimetlerden sorulacaksınız. Sizi yaratan, gözler, kulaklar ve gönüller veren O&#8217;dur. Olur ki şükredersiniz&#8221; diyor. Bunlar Tanrının nitelikleridir. Tevhidde öğrendiğimiz budur. &#8220;Size neler ihsan ettiğime bakın&#8221;. İnsanlar Tanrı olduğunu düşünmeye başlıyor ve insanın çıldırma noktası burası. Bu gerçek, çünkü buna gerçekten inanıyor, yani Tanrısız da yapabilirim düşüncesine, Tanrıya ihtiyacım yok diyor. Asi Promote, Grek mitolojisindeki Titanlar. Orjinali dehr (zaman)dı. Orjinal tanrı zamandı ve zaman Titanlar tarafından tahttan indirildi. Bu ilginç çünkü cin hikayesine benziyor. Cin isyan ediyor ve Tanrının otoritesini Kabul etmiyor ve sonra Adem&#8217;e veriliyor. Çok ilginçtir ki antik Yunan mitolojisinde benzer bir düşünce var, başlangıçta orjinal gerçek tanrı vardı, zaman, mekan vardı, dehr. Allah der ki &#8220;zamana sövmeyiniz çünkü Ben zaman ve mekanım&#8221; bu Tanrıyı metalaştırmak demek değildir, ama bu hadis ilginç gerçekten. Dehr Arapça&#8217;da esnetilen zaman demektir. Şehadet budur ve  &#8220;Tanrı yoktur Allah vardır&#8221; dediğinde bunun anlamı bu kesinlikle ulaştığın vasıtalar tanınmalı, çünkü vasıtalar dünyasındayız ve bu yüzden &#8220;muhammeden Resulullah&#8221; diyerek bu vasıtalara şükranımızı ifade ediyoruz. Bu yüzden ebeveynlere gösterilen saygı, Tanrıya karşı minnettarlığın ikinci büyük yöntemidir. &#8220;Bana minnettarlık gösterin ve sonra anne babanıza&#8221;. Bu tevhidle aynıdır. Önce Allah&#8217;tan başka tanrı olmadığına şahitlik edersin ama sonra bana tevhidi öğreten kişiyi zikreder &#8220;ve eşhedü enne Muhammeden Resulullah&#8221; dersin veya &#8220;İsa Resulullah&#8221; onun zamanındaysan veya &#8220;Musa Resulullah&#8221; kim Peygamberse fakat bizim için Peygamberdir ve ona minnet duymalıyız. &#8220;Muhammeden Resulullah&#8221; dediğimizde İsa Resul, Musa Resulullah, İbrahim Allah&#8217;ın elçisiydi, Nuh, Yahya, bu ifade içinde mündemiçtir. Bu şehadettir ve açıkça daha çok derine inilebilir ama bu mevzuya iman bahsinde girildiği için kesiyorum.</p>
<p><strong>İbadet</strong></p>
<p>Şehadetten sonra ikinci direk ibadet veya namazdır. Kur&#8217;an&#8217;da, diğer insan eylemleri içinde en çok emredilen şey salat&#8217;tır. Peygamber (SAV) demiştir ki &#8220;namaz dinin direğidir&#8221;. Çadırı tutan merkez direk gibidir. Geleneksel bedevi çadırında her köşede bir kazık bulunur, merkezde de bir direk bulunur, yani diğer dört kazık, şehadet, zekat, oruç, hac&#8217;dır ama namaz bu çadırı gerçekliğine kavuşturan ana direktir,dini ayak tutan direktir.</p>
<p>Peygamber (SAV) &#8220;namaz ibadetin kemik iliğidir&#8221; demiştir. Kemik iliği olarak tavsif edilmesi ilginçtir çünkü kemik iliği özdür ve bu anlama gelir. Araplar birşeyin özü anlamında bu kelimeyi kullanırlar ama aslında kemik iliği kan yapar, kan üretir. Ayrıca savunma sistemi veya bağışıklık sistemini düzenler. Bir başka hadiste Peygamber (SAV) &#8220;namaz müminin silahıdır&#8221; buyurmuştur. Yani namaz vücudun bağışıklık sistemi gibidir ve Kur&#8217;an bu yüzden Allah&#8217;ın namaz kılan kişiye azap vermeyeceğini belirtir. Namaz salatullahtır. Yani aslında O sana dua eder, O&#8217;nun duası merhametidir. Salat Allah&#8217;ın merhametidir. Aynı kelimedir ama manası farklıdır.</p>
<p>Göklerde ve yerdeki herşeyin duası vardır. Kur&#8217;an der ki &#8220;her şey Allah&#8217;ı tesbihtedir&#8221; Ayet 24:41, &#8220;görmez misiniz ki göklerde ve yerde olanlar Allah&#8217;ı tesbih ederler, kuşlar kanatlarını açar, herbiri duasını ve tesbihini bilir&#8221;. yani yaratılmış her şeyin ibadeti vardır, salat ve tesbihi vardır. Namazdan hemen sonra ne yaparız? Sübhanallah, Elhamdülillah, bu tesbihtir. Yani salat ediyoruz ve namaz sırasında tesbih de ediyoruz. &#8220;Sübhane Rabbiye&#8217;l Ala&#8221;. Salat ve tesbih, Allah&#8217;ı yüceltmedir ve ibadet bunun içindir. Bize bunun için verilen araçlardır.</p>
<p>Üçüncü çeşit ibadet tüm Peygamberlere verilmiş olandır. Herbir peygambere ibadet verilmiştir, şeklen farklı olabilir. Farklı dinlerin görünüşte farklı ibadet şekilleri vardır, farklı hayvanların farklı formlarda ibadeti olması gibi, farklı topluluklara farklı şekiller verilmiştir.  Allah der ki &#8220;Biz her ümmete kendi ibadet şeklini verdik, kendi kanununu ve yolunu bahşettik&#8221;. Birbirine benzerlikler vardır, birçok gelenekte ellerle dua edilir, benzerlikler görürsünüz ama aynı şekilde olmak zorunda değildir.</p>
<p>İbadet ikiye ayrılır. Günde beş defa yapılması da ilginçtir. Beş rakamı ilginç bir rakamdır. Her iki elimizde 5 parmağımız var. Tabi bunlar rasyonel şeyler değil ama zihin bağlantılar kurabilir. Ben şahsen numerolojiyi sevmiyorum, rakamların gerçekliği olduğunu düşünmediğimden değil, ama numeroloji deliliğe varan bir yoldur ve geleneksel olarak Müslümanların yaklaşımı da böyle olmuştur. Rakamların gerçekliği vardır, önemsiz olduğunu düşünmeyin, çok önemlidir ama genellikle bu konuya çok fazla girilmez, ama ben beş rakamı hakkında birkaç şey söylemek istiyorum.</p>
<p>İslam&#8217;ın beş şartı vardır. İslam&#8217;da beş vakit namaz vardır. Her bir eylemde beş karar vardır. Herbir eylem beş kategoriden birine girer. Beş ilginç bir rakamdır. Tek ve çiftin toplamı olan ilk rakamdır. &#8220;Bir&#8221;den sonra ki bu ulvi bir rakamdır, Allah&#8217;a aittir, Allah&#8217;ın rakamı Bir&#8217;dir. Bu yüzden Vahid ilk rakamdır ve Ehad değildir. Bir Allah&#8217;ın rakamıdır ama iki ve üçe bakarsanız, tek ve çifttir. &#8220;Tek ve çifte andolsun&#8221;, Allah teke ve çifte yemin eder. Tek ve çift erkek ve dişilikle de temsil edilir. Bu iki rakamın birleşmesi, toplamı beşi oluşturur.</p>
<p>Özde beşinci tabiat vardır ki bu ruhtur, dört elementten oluşuyoruz: toprak, su, ateş ve hava. Sonra öz gelir ki bu ruhtur, beşinci özdür, dünyayı saran ruhsal özdür. Bu yüzden günden beş defa namaz kılarız, bunların üçü güneş yokken, ikisi güneş ortadaykendir. Ayrıca güneşin hareketlerini izlemek düşüncesi vardır Güneş doğmadan önce kalkarsınız, bir Müslüman bunu yapmalıdır. Namaz kılacaksanız bu sabah kalkmış olmalısınız, güneş yükselinceye kadar beklemelisiniz, sadece herbir sabahın farklılığını görmek için. Dışarı çıkın ve güneşin doğuşunu izleyin, bunun ne anlama geldiğini tefekkür edin ve sonra güneşin karşı tarafa hareketini gözleyin ve bu hareketin her gün olduğunun farkında olun, çünkü modern insanın porblemlerinden biri doğadan kopuk olmalarıdır, tamamen izole olmalarıdır. Yemek paket içinde geliyor. Toprağı deneyimlemiyorlar artık. İnsanlar beton binalarda yaşıyor ve gökdelenler gökyüzünü kapatıyor. Güneşin hareketinin bile farkında değiller. Astronomlar insanların gündüz ayı gördükleri zaman şaşırdıklarını ‘gökyüzünde ne arıyor bu? Bunun sadece gece çıkması gerekmiyor mu?&#8221; dediklerini söylüyorlar. İnsanlar böyle bir kopukluk yaşıyorlar. New Mexico&#8217;da, New York veya New Jersey&#8217;in hiç dışına çıkmamış birkaç gençle bulunmuştum ve o gece yıldızlar çıkınca, tam bir şok yaşadılar. Yaşadıkları tam anlamıyla bir şoktu. Emmerson&#8217;un söylediği şeylerden biri şuydu &#8220;Yıldızlar sadece bin yılda bir çıksaydı Tanrıya hayranlığımızı nasıl farkedebilirdik?&#8221;. Yıldızlar biraz da bununla ilgilidir. Bu yüzden İbrahim, enbiyanın babasının, ilk yaptığı şey neydi? Bir geleneğe gore 12 yıl boyunca sirdab içinde gün ışığı görmeden büyüdü. 12 yaşına geldiğinde, dışarı çıktı ve bu dünyayı ilk deneyimlemesiydi ve yıldızları gördü . &#8220;Bu benim Rabbim olmalı&#8221; dedi sonra ayı gördü ve &#8220;hayır benim Rabbim budur&#8221; dedi. Sonra güneşi gördü &#8220;bu olmalı&#8221; dedi ve güneş batınca &#8220;Batan şeyleri sevmem&#8221; dedi. Yani biliyordu ki Allah batmayan Tek olmalıdır. Ulema bu ayetten yola çıkarak yıldızlarla Tanrının varlığının ispatlanabileceğini ve göklerin düzeninin Tanrının varlığına delil olduğunu söylerler. Dışarı çıkıp onlara bakın, onları izleyin, tefekkür edin.</p>
<p>Bu ibadetler sırasında rekatlar var. Size bir şey göstereceğim ve bu bana ait değil. Mısırlı alimlerden İmam Sevhi bir akide kitabında bahsediyor. Alimler buna milah diyor. Söylediği şeylerden biri şu: Ahmed sözcüğü namaz şeklindedir, ayakta pozisyon ve sonra eğilme pozisyonu, sonra secde, ve oturma pozisyonu. Ayrıca Adem&#8217;in ismi de ayakta, eğilen, oturan ve secde eden şeklindedir. Harfler, insanoğlu ibadet edecek şekilde tasarlanmıştır.</p>
<p>Abdest aldığınızda farkedebileceğiniz bir şey tasarlanmış olduğunuzdur. Dikkatle incelerseniz, abdest alırken farkedersiniz ki sanki tüm uzuvlarınız buna uygun yaratılmıştır. İbadetin her bir pozisyonu doğaldır, eğildiğiniz nokta doğal pozisyondur, daha fazla eğilirseniz sırtınızı acıtır. Secdeye yedi uzvunuzla inersiniz. Otururken de, ibadet vücutla uyum içindedir ve bunlar doğal pozisyonlardır. İslam&#8217;da ibadetin bulunmasının sebeplerinden biri vücudunuzun Tanrıya ibadeti paylaşma gerekliliğidir. Sadece oturup meditasyon yapmazsınız, ibadete bedeniniz de katılır. Bu durum dualistik zihin-beden ayrımını da kaldırır. Çok derindir ve doğru yolda ilerliyorsanız her gün hayatınızı ibadetinizi mükemmelleştirmeye harcıyorsunuzdur. Nihai mükemmel ibadete ulaşamak zordur, ve bu yüzden her gün beş defa ölene kadar yapılması gereken bir ibadettir. Bu hayat boyu bir adanmışlıktır. Bu yüzden her gün aynı şekilde yapıyoruz. Konuyu kaçırıyoruz. Formalite ve rutine bindiriyoruz. Uyumaya, uyuşmaya başlıyoruz. İbadetin bir adanmışlıktır, Tanrıyla iletişim sanatına ömür boyu adanmışlık.</p>
<p> </p>
<p>… Bu konuda okumak için…</p>
<p style="text-align: justify;"><strong> <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/02/islamcilik_kitap_k.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-14898" title="islamcilik_kitap_k" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/02/islamcilik_kitap_k.jpg" alt="" width="118" height="183" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/img/Islamcilik-devrim-demokrasi.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"> İslâmcılık, Devrim ile Demokrasi Kavşağında </span></a></strong></p>
<p>Müslümanca yaşamak için devletin de “Müslüman” olması mı gerekiyor? Bu o kadar net değil. Çünkü İslâm’ın gereği olan “kısıtlamaları” insan en başta kendi nefsine uygulamalı. Aksi takdirde dinî mecburiyet ve yasakların kanun gücüyle dayatılması vatandaşı çocuklaştırıyor ister istemez. <strong>İ</strong><strong>yi-kötü ayrımı yapmak, iyiden yana tercih kullanacak cesareti bulmak gibi insanî güzellikler devletin elinde bürokratik malzeme haline geliyor. </strong>21ci asırda Müslümanca yaşamak kolay değil. Yani İslâm’ın özüne dair olanı, değişmezleri korumak ama son kullanma tarihi geçmiş geleneklerden kurtulmak. AKP’yi iktidara taşıyan fikrî yapıyı, Demokrasi-İslâm ilişkisini, İran’ı ve Milli Görüş’ü  sorguladığımız bu kitabı ilginize sunuyoruz. <strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/Islamcilik-devrim-demokrasi.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></a></strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"> <span style="color: #0000ff;"><strong>M<span><span><span>ü</span>slüman’ın Zaman’la imtihanı </span></span></strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091210_derin_dusunce_org_musluman.jpg"></a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/musluman_zaman.pdf" target="_blank"><span style="color: #3366ff;"><img class="alignleft size-medium wp-image-7624" title="20091210_derin_dusunce_org_musluman" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091210_derin_dusunce_org_musluman-203x300.jpg" alt="" width="114" height="155" /></span></a></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Sunuş</strong>: Müslümanlar dünyanın toplam nüfusunun %20’sini teşkil ediyorlar ama gerçek anlamda bir birlik yok. Askerî  tehditler karşısında birleşmek şöyle dursun birbiriyle savaş halinde olan Müslüman ülkeler var. Dünya ekonomisinin sadece %2-%3′lük bir kısmını üretebilen İslâm ülkeleri Avrupa Birliği gibi tek bir devlet olsalardı <strong><em>Gayrı Safi Millî Hasıla bakımından SADECE Almanya kadar </em></strong>bir ekonomik güç oluşturacaklardı. Bu bölünmüşlüğü ve <strong><em>en sonda, en altta kalmayı tevekkülle(!) kabul etmenin</em></strong> bedeli çok ağır: Bosna’da, Filistin’de, Çeçenistan’da, Doğu Türkistan’da ve daha bir çok yerde zulüm kol geziyor. Müslümanlar ağır bir imtihan geçiyorlar. Yaşamlarını şekillendiren şeylerle ilişkilerini gözden geçirmekle başlıyor bu imtihan. Teknolojiyle, lüks tüketimle, savaşla, kapitalizmle, demokrasiyle , “ötekiler” ile ve İslâm ile olan ilişkilerini daha sağlıklı bir zemine oturtabilecekler mi? <a href="http://www.derindusunce.org/img/musluman_zaman.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><strong><em>Müslüman’ın Zaman’la imtihanı</em></strong> </span></a>adındaki 204 sayfalık bu kitap işte bütün bu konuları sorgulayan ve çözümler öneren makalelerden oluşuyor.</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2012/05/12/islam%e2%80%99in-vizyonu-2-hamza-yusuf/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2012/05/12/islam%e2%80%99in-vizyonu-2-hamza-yusuf/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Cumhuriyet Müslümanlığı</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2012/05/01/cumhuriyet-muslumanligi/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2012/05/01/cumhuriyet-muslumanligi/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 01 May 2012 10:24:22 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mustafacan Özdemir</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[CHP]]></category>

		<category><![CDATA[Cumhuriyet Müslümanlığı]]></category>

		<category><![CDATA[Kemalizm]]></category>

		<category><![CDATA[Laiklik]]></category>

		<category><![CDATA[Yobaz Laikler]]></category>

		<category><![CDATA[atatürkçülük]]></category>

		<category><![CDATA[İslam]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=21739</guid>
		<description><![CDATA[Din şüphesiz bu hayata dair en kutsiyet arz eden hadiselerden biridir. Temelinde inanç vardır ve inanmak bazı durumlarda koşulsuz nedensiz inanmayı da beraberinde getirir. Günümüz itibariyle bir şeylere kutsiyet atfetmek, tam manasıyla teslim olmak bir hayli güç bir hal aldı. Pozitivizm sonrası özellikle her şeyi akıl ile bilim ile izah çabaları ve deney yoluyla ispat [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/05/laiklik_kemalizm.gif"><img class="alignright size-full wp-image-21741" title="laiklik_kemalizm" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/05/laiklik_kemalizm.gif" alt="" width="227" height="194" /></a>Din şüphesiz bu hayata dair en kutsiyet arz eden hadiselerden biridir. Temelinde inanç vardır ve inanmak bazı durumlarda koşulsuz nedensiz inanmayı da beraberinde getirir. Günümüz itibariyle bir şeylere kutsiyet atfetmek, tam manasıyla teslim olmak bir hayli güç bir hal aldı. Pozitivizm sonrası özellikle her şeyi akıl ile bilim ile izah çabaları ve deney yoluyla ispat etme ihtiyacı insanlarda bir takım farklı hisler uyandırmaya başladı. Şüphesiz her dönemde olduğu gibi bu dönem ve sonrasında da metafiziği reddetmeyen, ilahi kelamların varlığına sorgulayıp inanan insanlar mevcudiyet gösterdiler.</p>
<p> Cumhuriyet Müslümanlığı tam olarak bu noktada kendine mevzi aldı. Çünkü İslam kelime anlamı ile teslim olmak demekti ve bu kutsiyete teslim olanlar bir takım radikal değişikliklerin, bir takım kısıtlamaların karşısında dimdik duracaklardı. Cumhuriyet rejimi kendine en başından bir ‘‘kara liste&#8221; hazırlamıştı ve bu listenin üzerini zamanla tek tek çizmeyi planlamıştı.</p>
<p><img class="alignright" src="http://www.haksozhaber.net/images/other/12467.jpg" alt="" width="217" height="162" /> 1924 Anayasası devletin dinini İslam olarak belirlemişti. Yeni kurulan rejimin erken infilakını önlemek için atılan bu stratejik hamle şüphesiz yerini bulmuştu. Halk yavaş yavaş ısındırılıyor, yönlendiriliyor, bu yönlendirme karşısında direnenler ise bertaraf ediliyordu. 1928 değişiklikleri sürecinde devletin dini bölümü anayasadan kaldırıldı. Andiçmelerine ilişkin 16. ve 38. Maddelerindeki ‘‘Vallahi&#8221; sözcüğünün 1928&#8242;de kaldırılıp yerine ‘‘namusum ve şerefim üzerine&#8221; ibaresinin konmasını da bu çerçeve içinde görmek gerekir. Zemin Fransız Laiklik anlayışına uygun hale getirilmeye başlanmıştı. 1937 yılına gelindiğinde anayasa da gerçekleşen son değişiklik parti devlet statüsünü kazandırmış, CHP&#8217;nin ‘‘6 ok&#8221; ilkesi değiştirilmeden anayasaya alınmış ve laiklik bu şekilde anayasal bir statü kazanmıştır.</p>
<p> Lise dönemi dahil bana anlatılan laiklik hep din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasıyla sınırlı tutuldu. Oysa Fransız tipi laiklik anlayışını alan Türkiye Cumhuriyeti bu anlayışın felsefesini değiştirmiş ve dini devletin tekeline almıştı. Her yönden devlet insanı yaratmayı, ideal vatandaş oluşturmayı <span id="more-21739"></span>ilke edinen Türkiye Cumhuriyeti din konusunu da es geçmemiş ve devlet dini yaratmayı uygun bulmuştu. Yeni Cumhuriyet yolunu seçmiş Türklüğü temel edinip tüm yapıyı Türklük üzerine kurmayı düşünmüştü. Öyle ki bu topraklar üzerinde yaşan herkes Türktü. Güneş dil teorilerine kadar gidecek süreçte 1932 yılında artık ezan Türkçe okunmaya başlamıştı. Hatta namaz da okunacak duaların dahi Türkçe okunması istenmiş fakat bir türlü bu başıbozuklar(!) zapt edilememişti.</p>
<p><img class="alignright" src="http://www.bugun.com.tr/newsFiles/1/0/1/0/0/0/0/0/1/0/0/0/0/0/0/0/file/82177.jpg" alt="" width="200" height="235" /> Buraya kadar genel bir kuruluş dönemi ve sonrası yolunu ortaya koymaya çalıştım. Şimdi daha net, somut olaylar ve örnekler üzerinden hadisenin ne ölçüde tehlikeli bulunup üzerine kafa yorulduğunu göstermeye çabalayalım.</p>
<p> Laiklik temelini  ‘‘sekülerizm&#8221; den almıştır. Bugün sık sık birbirinin yerine ikame edilen kelimeler olsalar da aslına bakılırsa bire bir değildirler. Sekülerizm üst başlık, laiklik ise alt başlık olarak metafor halinde sunulabilir. Sekülerizm şüphesiz Cumhuriyet&#8217;in köklerine, iliklerine kadar işlemiş bir düşünce sistemidir. Klaus Kreiser&#8217;in Atatürk kitabında yer alan bir metinden devam edelim:</p>
<p style="padding-left: 30px;"> <em>‘&#8217; Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar memleketi olamaz. En doğru, en hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır.&#8221;</em></p>
<p> Bu cümlede benim takıldığım asıl nokta şeyh, derviş ve müritlerin meczuplarla bir tutulmasıdır. Burada ki meczup tasavvufi boyutta mı kullanılmıştır yoksa sokak dili düsturunda mı kullanılmıştır son derece muallak içerisinde. Bundan geçsek dahi dini metaların yerini medeniyet denen tarikata bırakması gerektiği söylenmiştir. Son derece pozitivist, son derece mana aleminden yoksun bırakılmaya azmedilmiş bir memleket portresi hiç şüphesiz.</p>
<p> Yine aynı kitapta geçen her yurttaşın son derece aşina olduğu bir cümle daha:</p>
<p style="padding-left: 30px;"> <em>‘‘ Dünyada her şey için, medeniyet için, hayat için, muvaffakiyet için en hakiki mürşit ilimdir, fendir. İlim ve fennin haricinde mürşit aramak gaflettir, cehalettir, dalalettir.&#8221;</em></p>
<p><em><img class="alignright" src="http://www.nebeonline.com/images/news/mahyada-tek-partili-donem-3140.jpg" alt="" width="220" height="190" /> </em>Cumhuriyet Müslümanlığı tartışıldığında aslında bu konunun bugüne kadar gelen bir çok kanayan yaraya ilk bıçak darbesini vurduğunu düşünüyorum. Dönemin Kürt halkı çok dindar bir yapıya sahipti ve vatana bağlılığının en kuvvetli sebebi hiç şüphesiz din kardeşliğinden gelmekteydi. Cumhuriyet Müslümanlığı bu bölge üzerinde şüphesiz çok daha fazla eleştirel karşılandı. Dönemin isyanlarının çok büyük kısmının din odaklı olduğunu söylememe gerek dahi yok sanırım. Cumhuriyet Müslümanlığı bu bölgeyi adeta kendine yabancılaştırdı. Asimile etme çabaları çok fazla ölüm, kan ve gözyaşına sebebiyet verdi. Dini bütün bir halkı ‘‘laikleştirme&#8221; konusunda kısmen de başarılı olduğunu söylemek gerekir. Fakat laikleşen kesimin kontrolünün çok daha fazla zorlaşacağını bir çok olayda olduğu gibi yine öngöremeyen bir yapıyla karşı karşıyayız.</p>
<p> İttihat ve Terakki kadrosunun Cumhuriyet&#8217;in kuruluşu aşamasında son derece faal olduğunu gördüğümüz gibi ilerleyen süreç içerisinde de fikirsel bazda etkinliğini kaybetmemiştir. Mustafa Yalçın&#8217;ın Jöntürklerin Serüveni adlı kitabında Ali Suavi&#8217;ye ayrılan bir bölümde yazdıkları son derece ilginçtir:</p>
<p style="padding-left: 30px;"> <em>‘‘ &#8230; 1876 yılında Meşrutiyetin ilanı ve Abdülhamid&#8217;in tahta çıkışı ile İstanbul&#8217;a döndü. İstanbul&#8217;da tercüme heyetine memur olarak atandı. Bir süre sonra Galatasaray müdürlüğüne getirildi. Bu arada eski tarzda davranışlarını sürdürdü, kitlelere yönelik fikirlerini yaymaya koyuldu. Bu fikirleri ilginçtir ki , devlet içinde laikliğin uygulanması ile başlıyor ve oradan, ibadetlerde Türkçe ezan ve Kur&#8217;an okunmasına kadar gidiyordu&#8230;</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em> O, renkli bir kişiliğe sahip ama son derece karmaşık bir tipti. Yeni Osmanlılar arasında sürekli olarak dikkatleri üzerine çekerdi. Böylece kendinden sonra gelenler üzerinde bir etki bırakmıştır. İslami bir eğitim almadığı halde, vaiz olarak şöhret sahibi olmuştu. Halkı etkilemesini iyi başarıyordu. Fikirleri, hayatı gibi zıtlıklarla doluydu. İslami bir konuyu umursamaz davrandığı da çoğu zaman görünürdü. Hilafete şiddetle karşı çıkar, laik sistemin uygulanmasını isterdi. Ümmet bütünlüğünde ayakta duran Osmanlı içinde, Türk Milliyetçiliği&#8217;ni savunurdu. Camilerde her şeyin Türkçe olmasını isterdi. Yeri geldiğinde Türkçü olarak görünür, yeri geldiğinde de İslamcı bir kimlik takınırdı. Zamana ve şartlara göre davrandığı da söylenebilir. Kur&#8217;an-ı Kerim ve hutbelerin Türkçe okunmasını savunuyor, namazın Türkçe olmasını istiyordu. Bu fikirler yıllar sonra Türk devletinin kuruluşunda başka boyutlarla gün yüzüne çıkacaktı..&#8221;</em></p>
<p><img class="alignright" src="http://t2.gstatic.com/images?q=tbn:ANd9GcRtcuuQjhhMBpGW2NapQRnwbTgtiibwO6X3t8W6bG1J7BzO7hnsFVnF01qx" alt="" width="177" height="285" /> Çok tanıdık gelen hadiselerin olduğu kesin. Özellikle Türkçe ezan okunduğu 1932-50 dönemi arası camilerde ibadet dilinin dahi Türkçe olması istenmiştir. Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in emir niteliğindeki surelerinin çıkarılması dillendirilmiş adeta yeni bir devlet dini yaratılması amaçlanmıştır. Şüphesiz yazarında değindiği benim de kanaatim olan hadise ümmet anlayışının tamamen yok edilmeye çalışılması, yeni bir din yaratma anlayışına kadar gidilmeye cesaret edilmesi bu ülke insanın aklının bir köşesinde hep soru işaretini bırakmıştır.</p>
<p> Batı karşısında gelinen noktada ilmin fennin denildiği gibi alınmasından çok daha öteye geçmiştir. Öyle ki devlet zoruyla kıyafete şekil verilmeye çalışılmıştır. Bu uğurda insanlar canlarından olmuşlardır. İnancı gereği örtünen insana inancının bu kadar örtünmeyi gerektirmediği farklı şekilde daha açık giyinen insana da bunun da yerinde olmadığı şöyle anlatılmıştır:</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>‘‘ Şehirlerdeki kadınlarımızın tarz-ı telebbüs ve tesettüründe ( giyim ve örtünme biçiminde) iki şekil tecelli ediyor; ya ifrat, ya da tefrit görülüyor. Yani ya ne olduğu bilinemeyen, çok kapalı, çok karanlık bir şekl-i harici gösteren bir kıyafet, veyahut Avrupa&#8217;nın çok serbest balolarında bile kıyafet-i hariciye olarak arzedilemeyecek kadar açık bir telebbüs. Bunun her ikisi de şeriatın tavsiyesi, dinin emri haricindedir. Bizim dinimiz kadını ı tefritten de, bu ifrattan da tenzih eder.&#8221;</em></p>
<p> Laiklik yolunda kurulmak istenen düzende sac ayaklarından biri olarak görülen medeniyet anlayışının en önemli kolu olan giyim kuşam meselesinde şeriat kıstas alınıyor. Zannımca rejimin neden bu kadar çok sıkıntıyla baş başa kaldığının en net kanıtlarından biridir. Sürekli çelişen, sürekli çıkarcı bir tutum içinde işine geleni kendisi için kullanma yaklaşımı yani salt pragmatizm. Cumhuriyetçi Müslümanlığı tam olarak bu noktada yer almaktadır. Dini, kendi istek ve arzuları doğrultusunda kullanma.</p>
<p><em>‘‘ Din halkın afyonudur.&#8221;</em> Sözü sanırım hiç oturmadığı kadar cuk oturur Cumhuriyetçi Müslümanlık anlayışına.</p>
<p> </p>
<p> </p>
<p> </p>
<p>… E-Kitap okumak için…</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/11/tarih_sasirmaktir_1.pdf" target="_blank">Tarih şaşırmaktır</a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/11/tarih_sasirmaktir_1.pdf" target="_blank"><img class="alignleft size-medium wp-image-13449" title="tarih_sasirmaktir" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/11/tarih_sasirmaktir.jpg" alt="" width="109" height="141" /></a>Evet… Tarih şaşırmaktır. Atatürk’e şaşırmak, Kürtlere şaşırmak, Lozan’a şaşırmaktır. Geçmişe hayret edip bugüne eleştirel bakabilmek, yarını hazırlamaktır Tarih. Geçmişe değil geleceğe dönüktür amacı. Özetle siyasî bir propaganda aygıtı değildir. Gaz vermek, <strong>“Asker millet”</strong> üretmek, <strong>atalarımızla gurur duymak</strong> için tarih araştırılmaz. Eğer resmî tarihin beyin yıkamasından bıktıysanız bu kitap ilginizi çekecektir… <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/11/tarih_sasirmaktir_1.pdf" target="_blank"><strong>Buradan indirebilirsiniz.</strong></a><strong> </strong> </p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/10/kendi_ulkesini_isgal_eden_ordu.pdf"><img class="alignleft" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/10/kendi_ulkesini_isgal_eden_ordu.jpg" alt="" width="106" height="168" /><strong>Kendi ülkesini işgal eden ordu</strong></a></p>
<p style="text-align: justify;">Hiç bir yeri işgal edemeyen ordular kendi ülkelerini işgal ederler. Çünkü bir ordunun ayakta durması için insan emeği ve maddî destek gereklidir. Beceriksiz ordular disiplinsiz olduklarından <strong>YABANCI</strong> <strong>DÜŞMAN </strong>ile savaşamazlar. Kolayca yenebilecekleri <strong>İÇ DÜŞMANLAR</strong> uydururlar ve bu bahane ile kendi ülkelerini işgal ederler. Başbakan asarlar. Milletvekillerini hapse atarlar. Korumakla yükümlü oldukları halkı işkenceler altında inletirler.  İşgalciler kimseye hesap vermezler. Halkın isyan etmesine engel olmak için <strong><em>“etrafımız düşmanla çevrili”</em></strong> diyerek  <strong>KORKU PROPAGANDASI</strong> yaparlar. Eleştirilerden uzak kalmak için farklı inançlardan ve kültürlerden olan insanların birbirine düşman olması da bu eşkiyaların işine gelir. Bu sebeple terörü destekleyebilir hatta teröristlere silah ve para yardımında bulunabilirler. Okuyacağınız kitap kendi ülkesini işgal etmiş bir ordunun kısa tarihidir. <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/10/kendi_ulkesini_isgal_eden_ordu.pdf" target="_blank"><strong>Buradan indirebilirsiniz.</strong></a> </p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/kemalizm_kadin.pdf"><span style="color: #0000ff;"><strong>Kadın hakları ve Kemalizm </strong></span></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/kemalizm_kadin.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff;"><strong><img class="alignleft size-medium wp-image-6982" title="20091025_derin_dusunce_org_kadin_kemalizm" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/10/20091025_derin_dusunce_org_kadin_kemalizm-229x300.jpg" alt="" width="121" height="171" /></strong></span></a></p>
<p class="entry" style="text-align: justify;"> <strong>“Kemalizm Türk kadınına özgürlük verdi”</strong> gibi sloganlarla düşünmeye daha doğrusu ezberlemeye itildiği için sık sık  şaşırmaya mahkûm bir kuşak bizimki. Tarihi, belgeleri, siyasî söylemleri ve sloganları aklın imtihanına tabi tutan herkes hayretler içinde kalıyor. <strong>“İyi de biz bunu bunca sene nasıl yuttuk?”</strong> diye sormaktan alamıyoruz kendimizi.  Kemalist düşüncenin, çağdaşlığın ve Atatürk devrimlerinin yılmaz bekçisi <strong><em>“çağdaş Türk kadını’nın sesi”</em></strong> Cumhuriyet Gazetesi’nin başyazarı olan Yunus Nadi kadınların siyasete atılmasına nasıl tepki vermiş meselâ?  <strong>“Havva’nın kızları, Meclis’e girip yılın manto modasını tartışacak” </strong><strong> </strong>Kadınlar Halk Fırkası kapatılınca yerine Türk Kadınlar Birliği kurulmuş. O da kapatılınca Cumhuriyet Gazetesi’nde şu başlık atılmış:  <strong>“Türk Kadınlar Birliği kapatıldı, fesat çıkaran hatun kişilere haddi bildirildi.” </strong>Derin Düşünce Fikir Platformu yakasını resmî tarihten kurtarmak isteyen okurlarına ezber bozan bir kitap öneriyor : <a href="http://www.derindusunce.org/img/kemalizm_kadin.pdf"><strong><span style="color: #0066cc;">Kadın hakları ve Kemalizm ilişkisine alternatif bir bakış</span></strong></a></p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak-laiklik.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-11326" title="kapak-laiklik" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak-laiklik.jpg" alt="" width="102" height="144" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/alaturka_laiklik.pdf" target="_blank"> Alaturka Laiklik: “Beni bir bir sen anladın, sen de yanlış anladın!”</a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak.jpg"></a>Türkiye Cumhuriyeti’nde Alevîlere zorla Sünnî İslâm öğretilirken Sünnîlerin başörtüsü devlet dairelerinde yasak. Türk Ordusu’nun istihbaratı camileri ve namaz kılanları fişliyor. Hristiyan Ermenilerin ne kiliseleri, ne yetimhaneleri ne de cemaat lideri seçimleri özgürce yapılamıyor. Rumların ruhban okulları özgür değil. Yahudiler diğer gayrı Müslimler gibi askerde ayrımcılığa uğruyor. Ateistlerin kitapları, internet siteleri yasaklanabiliyor, kapatılabiliyor. Gayrı Müslimlerin alın teriyle biriktirdikleri vakıf malları 1970′lerde gasp edildi, hâlâ geri verilmiyor. Sahi Laiklik neye yarıyor? Bu kitap son yıllarda Türkiye’nin gündemine gelen, birbirinden ayrı gibi duran ama çekirdeğinde <strong>Yobaz Laiklik Meselesini</strong> barındıran konuları ele alıyor.<a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/alaturka_laiklik.pdf" target="_blank"><strong>Buradan indirebilirsiniz.</strong></a> </p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2012/05/01/cumhuriyet-muslumanligi/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2012/05/01/cumhuriyet-muslumanligi/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Baştan alalım: Muhafazakâr kimdir ve sanat nedir?</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2012/05/01/bastan-alalim-muhafazakar-kimdir-ve-sanat-nedir/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2012/05/01/bastan-alalim-muhafazakar-kimdir-ve-sanat-nedir/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 30 Apr 2012 22:37:11 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Cemile Bayraktar</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Muhafazakarlık]]></category>

		<category><![CDATA[Sanat]]></category>

		<category><![CDATA[islamcilik]]></category>

		<category><![CDATA[İslam]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=21736</guid>
		<description><![CDATA[ 
Vaktiyle olumsuz mânâda ve yerme ifadesiyle kulanılan &#8220;muhafazakârlıkla&#8221; sık sık itham edilmiş bir Müslüman dindar olarak &#8220;İsim ile İslam arasında Muhafazakârlık&#8221; başlıklı bir yazı yazmıştım, yazı sonrası çok olumlu geri dönüşler almıştım. Bugün ise &#8220;Şehir Tiyatrolarındaki yeni düzenlemeler&#8221; bahsinde yine muhafazakârlık konusunu konuşuyoruz ama yine aynı ezberle devam ediyoruz yani konuyla ilgili yorum yapanların çoğu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"> <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/05/sanat_kuslar.gif"><img class="size-full wp-image-21737 aligncenter" title="sanat_kuslar" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/05/sanat_kuslar.gif" alt="" width="400" height="241" /></a></p>
<p>Vaktiyle olumsuz mânâda ve yerme ifadesiyle kulanılan &#8220;muhafazakârlıkla&#8221; sık sık itham edilmiş bir Müslüman dindar olarak &#8220;<strong><em>İsim ile İslam arasında Muhafazakârlık</em></strong>&#8221; başlıklı bir yazı yazmıştım, yazı sonrası çok olumlu geri dönüşler almıştım. Bugün ise &#8220;Şehir Tiyatrolarındaki yeni düzenlemeler&#8221; bahsinde yine muhafazakârlık konusunu konuşuyoruz ama yine aynı ezberle devam ediyoruz yani konuyla ilgili yorum yapanların çoğu &#8220;muhafazakârlar=Müslümanlar&#8221; ezberinden yola çıkıyor, bunu indirgemeci bir üslupla ve olumsuz bir manada kullanıyor dolayısı ile konu bir şekilde netleşemiyor.</p>
<p><strong>  Öyle ise sormak lazım &#8220;muhafazakâr kimdir ve sanat nedir?&#8221; </strong></p>
<p>  Muhafazakâr Arapça bir kelime (ha-fe-za /ظ-ف-خ) &#8220;korumak&#8221; kökünden geliyor ve &#8220;koruyan, muhafaza eden&#8221; anlamını taşıyor.</p>
<p>  Laik ve modern düşünce biçimine sahip zihinler 14 asır öncesi indirilen emirler bütününe bugün dahi aynı ihtimamla iman eden Müslümanları haliyle &#8220;muhafazakâr&#8221; olarak tanımlanıyor. Ancak bu bir yanılgı zira İslam&#8217;ın özüne bakan bir insan çok net bir biçimde İslam&#8217;ın devrimci (devrimciliği Marksist ideoloji manasında kullanmıyorum elbet) olduğunu görebilir. İslam zulme, adaletsizliğe, baskı ve zorbalığa ve hatta düşünmemeye karşı devrimcidir, insanı çürüten ve yozlaştıran her şeye karşı devrimcidir ve muhafazakâr bir refleks göstermez. Ancak Türkiye&#8217;de İslam devlet ve devlet kurumu Diyanet eliyle tebliğ edildiğinden, toplum tarihsel serüven açısından &#8220;devletçi&#8221; olduğundan ve Harf İnkilabi ile dinlerinin dilinin harflerinden bile koparıldığından ortaya haliyle &#8220;muhafazakâr Müslüman&#8221; örneği çıkıyor.</p>
<p>  Konuyla ilgili olarak Taraf gazetesinden Neşe Düzel&#8217;in Hilmi Yavuz&#8217;la yaptığı röportaj önemli. Hilmi Yavuz üstad verdiği röportajda &#8220;<em>Müslümanlar Kemalistleşti</em>&#8221; derken zannediyorum bahsettiğim  sonucu kastediyor ancak haddimi aşmadan ve saygısızlığa düşmeden ifade edeyim &#8220;Kemalistleşme&#8221; bahsinde zannediyorum biraz fazla ileri gidiyor. Mevcut durumdaki <span id="more-21736"></span>sorunu ifade etmenin yolu salt sonucu tanımlamaktan fazlası olmalıdır diye düşünüyorum. Örnekleyecek olursam Ahmet Altan&#8217;ın &#8220;<em>Din, ahlâk ve kasaba</em>&#8221; başlıklı yazısına bakalım, Ahmet Altan bir entelektüel olarak, estetik ve özgür bir ruha sahip edebi eserlerin yazarı olarak maalesef  indirgemeci bir dille muhafazakârlığı bir zümreye mâl ediyor, sanatı elitist bir tavır olarak tanımlayıp, belirli bir zümreye aitmiş gibi söylemlerde bulunuyor, ben şahsen bu tavrı sorunlu ve çözümden uzak buluyorum.</p>
<p>  Allah&#8217;a şükrolsun bu ülkede Cihan Aktaş gibi yazarlar var. Müslüman dindar bir kadın olan Cihan Aktaş&#8217;ın konuyla ilgili yazdığı &#8220;<em>Kasaba, sanat ve muhafazakârlık</em>&#8221; ve &#8220;<em>Mustafa Kutlu ve muhafazakârlık</em>&#8221; başlıklı iki yazısına bakınca &#8220;muhafazakâr&#8221; tanımı yapanların tüm tezlerinin alt üst olduğunu görmek mümkün. Kendini antimuhafazakâr gören, muhafazakârlığı eleştiren, sanat ve estetik konusunda kendini yetkin gören isimlerin &#8220;modern, sınırlı, köşeli ve kalıplı&#8221; düşüncelerine mukabil Aktaş&#8217;ın düşünce biçimi, verdiği örnekleri işaret ettiği hususlar kısır tanımlamalara ve üst perdeden konuşmalara sadece üslup olarak değil içerik olarak da cevap verecek türden.</p>
<p>  Gelelelim sanata&#8230; Sanat, birçok dilde &#8220;yapay&#8221; [(İngilizce Art, Artifikal=Yapay, (Almanca) Künstlich=Yapay, (Arapça) Suni=Yapay)] anlamına geliyor. Felsefe&#8217;de ise sanat &#8220;Taklit olarak sanat ve Yaratma olarak sanat&#8221; olmak üzere birbirinden farklı birkaç başlık dahilinde ele alınıyor. Bence adı, muhafazakâr Müslüman olsun, Kemalist olsun, faşist olsun, ne olursa olsun &#8220;modern, köşeli, net, değişmez, kalıplı&#8221; bir düşünme biçimine sahip zihinlerin sanat gibi &#8220;özgür ruhun, estetik zevkin&#8221; ürünü olan bir alana dair eser üretmesi elbet mümkün değildir ancak tanımsal ve felsefi yaklaşımlara baktığımızda &#8220;yapaylık, taklit ve yaratma&#8221; bahsinde her farklı duruşun kendine ait (ve hatta kendini ortaya koyan) bir sanat anlayışı vardır.</p>
<p>  Bu noktada Hilmi Yavuz röportajından alıntı yapacağım, Yavuz <em>&#8220;Muhafazakâr sanat, İslam medeniyetinin ürettiği sanattır. Şöyle&#8230; Geçmişte üretilmiş olan bir sanat vardır ve bu sanatın arka planında da İslam medeniyeti bulunur. Dolayısıyla muhafazakâr sanat, bir medeniyetin estetiğidir! Muhafazakâr sanat, İslam medeniyetinin estetiğidir. İslam, geçmişte büyük bir estetik medeniyet yarattı!&#8221; </em>derken çok doğru bir şey söylüyor. Zira İslam salt Türkiye Müslümanlığı gibi üzerinde oynanılmış bir sonuç üzerinden okunamaz. Müslümanlık ve Türkiye Müslümanlığı birbirinden farklı şeylerdir demek istemiyorum ancak &#8220;estetik ve sanat&#8221; bağlamında olduğu gibi Türkiye Müslümanlığı bir parça özünden kopatılmıştır ve ruhu zarar görmüştür diye düşünüyorum. Ancak Yavuz&#8217;un &#8220;<em>İnsanın dünyadaki vazifesi, dünyayı güzelleştirmektir&#8221; diyor. Şimdi mesele, eğer dünyayı güzelleştirmekse, basitçe, doğrudan doğruya estetiğin meselesidir bu. Dolayısıyla bunun etik, ahlak boyutu çok ayrı biçimde ele alınmalı.&#8221; </em>açıklamasını da bir parça eksik buluyorum zira İslam tamamıyla bir bütündür, ne İslam&#8217;ın içinden &#8220;şekilci&#8221; şeriatı ne de özünden estetik, ince düşünen bir ruhu söküp alamayız dolayısı ile Rasulullah Efendimizin &#8220;güzellikten&#8221; kastı görünen ve görünmeyeni de kapsamaktadır. Elbet bir okuru olarak benim Hilmi Yavuz&#8217;dan öğreneceğim çok şey varken kastım burada Yavuz&#8217;un eksik söylediğini tamamlamak falan değil, yer yer &#8220;muhafazakârlıkla&#8221; itham edilen Müslümanların da bunda payı olduğunu düşünüyorum ve düzeltilmesi gereken hususları naçizane ifade etmeye çalışıyorum.</p>
<p>  Kemalizm bir ideoloji olduğu kadar bir üslup ve bir duruştur. Her ideolojiden fazla &#8220;muhafazakâr&#8221;dır. Kemalizmin muhafazakârlığını yahut Müslümanların muhafazakârlaşmasını eleştiren her düşünce sahibinin öncelikle Kemalist üsluptan, üst perdeden konuşma hasletinden kurtulması gerekmektedir. Dahası ideolojist, iktidar yanlısı, Türk-islamcı vs. tüm Müslümanları, salt Müslümanlar yahut dindarlar olarak tanımlamak da toptancılıktır. Ve tüm bunlardan yapıcı bir dille kurtulmak gerekmektedir.</p>
<p>  Özetle muhafazakâr refleks gösteren iktidarın-belediyelerin Şehir Tiyatrolarına müdahale etme hakkı yoktur ama &#8220;devlete sırtımızı verelim ama devlet hiçbir şeyimize karışmasın&#8221; diyen Tiyatrocuların bu tip söylemlerinin de bir karşılığı yoktur zira devlete sırtınızı dayadığınız an devlette size bir şeyleri dayatır. Devlet isimli güç zaten budur.</p>
<p>  Özetle muhafazakâr bir duruşu eleştirirken, kullanılan &#8220;Kemalist&#8221; vs. gibi kavramları da dikkatli kullanmak gerekir zira kullanırken takındığımız üslup bizi eleştirdiğimiz şeyin aynısı kılabilir.</p>
<p>  Sanat öyle güçlü bir alan ki &#8220;kötülükten bile bir güzellik çıkarabiliyor&#8221; şöyle diyor Baudelaire:</p>
<p>&#8220;<strong><em>Meşhur ozanlar şiir diyarının çiçekli bölgelerini çoktan bölüşmüşlerdi. Kötülük&#8217;ten Güzellik&#8217;i çıkarmak ise zordu. Gene de hoş geldi bana bu durum.&#8221;</em></strong></p>
<p>  Ve ben bugünkü &#8220;sanat ve muhafazakârlık&#8221; tartışmalarını çok önemsiyorum, kötülükten güzellik çıkartabileceğimizi umuyorum. Bir hattatın üzerine kendini üslubunu eklediği &#8220;vav&#8221; harfi de, Fovist bir ressamın tüpten fışkırmış gibi duran tablosu da; Kavafis&#8217;in &#8220;Kent&#8221; şiirindeki dingin huzursuzluk da, Nizar Kabbani&#8217;nin &#8220;Resim Dersi&#8221; şiirindeki isyansız çığlık da; Velazquez&#8217;in &#8220;Las Meninas&#8221;ı da, kurumuş dallar arasından baharla birlik fışkıran bir yaprak da alıcısına göre estetiktir, sanattır, dolayısı ile sanatı bir zümrenin form vermesinden haklı olarak rahatsızlık duyanların onu kendilerince ehil saydıkları bir başka zümreye teslim etme hakkı yoktur çünkü sanatın genel geçerliliği olan bir tanımı yoktur ve kimsenin tekelinde değildir.</p>
<p><strong><em>  </em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p>… Sanat üzerine e-kitap okumak için…</p>
<p> </p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_goz.pdf" target="_blank">Derin Göz</a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/derin_goz.jpg"></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/k_derin_goz.jpg"><em></em></a><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/ak_derin_goz.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/ak_derin_goz.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-11469" title="ak_derin_goz" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/ak_derin_goz.jpg" alt="" width="122" height="206" /></a></em></p>
<p style="text-align: justify;">  İnsan gözü daha verimli kullanılabilir mi? <strong>Aş, eş ve düşmanı gören Et-Göz’ün yanı sıra Hakikat’i görebilecek bir  Derin-Göz açılabilir mi? </strong>Sanatçı olmayan insanlar için kestirme bir yol belki de Sanat. Çukurların dibinden dağların zirvesine, Yeryüzü’nden Gökyüzü’ne…Sanat’a bakmak için çeşitli yapıtlardan, ressamlardan istifade ettik: Cézanne, Degas, Morisot,  Monet, Pissarro, Sisley, Renoir, Guillaumin, Manet, Caillebotte, Edward Hopper, William Turner,Francisco Goya, Paul Delaroche, Rogier van der Weyden, Andrea Mantegna , Cornelis Escher , William Degouve de Nuncques.</p>
<p style="text-align: justify;">Peki ya baktığımızı görmek, gördüğümüzü anlamak? Güzel’i sorgulamak için çağ ve coğrafya ayırmadık, aklımızı uyaracak hikmetli sözlere açtık kapımızı: Mevlânâ Hazretleri, Gazalî Hazretleri, Lao-Tzû, Albert Camus, Guy de Maupassant, Seneca,  Kant, Hegel, Eflatun, Plotinus, Bergson, Maslow, … <a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_goz.pdf" target="_blank"><strong>Buradan indirebilirsiniz</strong></a>.</p>
<p> </p>
<p><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/02/cemile_bayraktar_siirlerim_oykulerim_.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-20883" title="cemile_bayraktar_siirlerim_oykulerim_" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/02/cemile_bayraktar_siirlerim_oykulerim_.jpg" alt="" width="140" height="195" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/02/cb_siirlerim_oykulerim_1.pdf" target="_blank">Şiirlerim, Öykülerim / Cemile Bayraktar</a></strong></p>
<p><strong>İnsan ya zevkten yazar ya dertten yazar</strong>. Ama insan bazen dertli olduğunu kendi bile bilmez, derdini ve zevkini kendi yazar ama farkında değildir, derdini de, şevkini de bazen kendi yazmamışçasına, yazdığından okur, insanın kendinde bilmediği yansımıştır yazıya, insan dertten yahut zevkten yazarken herkes kadar kendini okur. <strong>İnsan önce kendi için yazar. O vakit yazdığı aynası olur. </strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/02/cb_siirlerim_oykulerim_1.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a> </p>
<p> </p>
<p><strong>  </strong></p>
<p><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/03/ktk3_kapak.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-21223" title="ktk3_kapak" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/03/ktk3_kapak.jpg" alt="" width="137" height="186" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_3.pdf" target="_blank">Kitap tanıtan kitap 3</a></strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_3.pdf" target="_blank"></a>İnsanları birleştiren, engelleri ortadan kaldıran bir eylem yazmak<a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_3.pdf" target="_blank"></a>… ve tabi okumak. Heinrich Böll, Sadık Yalsızuçanlar, Jean-Paul Sartre, Leyla İpekçi, Samuel Beckett, Peyami Safa, Immanuel Wallerstein, Marilyn Monroe veya Baudelaire… Farklı ülkelerde yaşamış, farklı kaygılarla yazmış olsalar da bütün yazarlar bir iz bırakmak, günü gelince başka insanlarca okunmak isterler. Evet… Yazmak vermektir. Kitap tanıtan kitaplarımızın üçüncüsünü ilginize sunuyoruz. <a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_3.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a> </p>
<p> </p>
<p> </p>
<p> </p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/01/cb_siirler.pdf" target="_blank"><strong><img class="alignright size-medium wp-image-20440" title="cb_siirler" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/01/cb_siirler-203x300.jpg" alt="" width="124" height="183" />Söz yıkar şiir imar eder</strong></a></p>
<p style="text-align: justify;">İncitmeden söylemek istersin ama söz incitir bazen. Ağlatmak istersin bazen ama söz ağlatmaz. Bazen sesini sözle duyurmak istersin ama duyulmaz. Bazen birsindir, bin olmak istersin söz yetmez. Sözün söz; kelimenin kelime olarak kaldığı anlar bazen yetmez, bazen tam aksine düşer, öyle zamanların sihri sadece şiirdir… Tahran’dan, Washington’a; Beyrut’tan, Tokyo’ya; İstanbul’dan Şam’a; Paris’ten Kazablanka’ya; Filistin’den Keşmir’e kadar uzatabilir kollarımızı şiir, tel örgülere, mayınlı topraklara, kırmızı çizgilere mahkûm etmeden beşeri, uzanır uzanabildiğince…<a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/01/cb_siirler.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a> </p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/07/insansiz_sinema.pdf" target="_blank"><strong><img class="alignright" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/07/insansiz-sinema-172x300.jpg" alt="" width="109" height="162" />İnsan’sız Sinema Olur mu?</strong></a></p>
<p>Elinizdeki <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/07/insansiz_sinema.pdf" target="_blank">bu kitabı </a>Sinema’nın programlanmış ölümüne karşı bir direniş olarak görebilirsiniz. İnsan’dan vaz geçmeye yeltenen, Güzel’i, Sanat’ı,İnsan’ı kâr-zarar tablolarına sıkıştırmaya çalışan endüstriye “Hayır!” demenin nazik bir yolu. <strong>Sinema bütün “teknik” karmaşıklığına rağmen insansız olmaz. Sinema insanlar tarafından yine insanlar için yapılan bir sanattır. </strong></p>
<p>Derin Düşünce yazarları izledikleri 28 filmi anlattılar. İnsanca bir perspektiften, günlük hayatlarındaki, iç dünyalarındaki yansımalara yer vererek… İran’dan Arjantin’e, Fransa’dan Afganistan’a, Rusya’dan Türkiye’ye uzanan bir yolculukta, İnsan’dan İnsan’a… Umulur ki bu kitap Andrei Tarkovsky, Semih Kaplanoğlu, Mecid Mecidi, Nuri Bilge Ceylan ile buluşmanın farklı bir yolu olsun… <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/07/insansiz_sinema.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/06/oykuler_suzan_nur_basarslan.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-17786" title="oykuler_suzan_nur_basarslan" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/06/oykuler_suzan_nur_basarslan-204x300.jpg" alt="" width="111" height="171" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/2011/06/27/dikkat-kitap-oykuler-suzan-nur-basarslan/" target="_blank">Öyküler (Suzan Nur Başarslan) </a></strong></p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 30px;"><em>“…Benim öyküm bir rivayetten ibaret, bu yüzden benden miş’lerle bahsediyor diğerleri. Beni, yaşamadığım sandıkları kocaman bir hayatı geri çevirmekle yargılıyorlar. Sorsalardı bana, derdim ki, beni yaşamadığım sandıkları kocaman bir hayatı geri çevirmekle yargılayanlara, evinden ayrılmayan/ayrılamayan, öyküsünü değil, hayallerini anlatır elbet, ya da masalları. Oysa bilmek yaşamak değildir her zaman, yaşamanın bilmek anlamına gelmeyeceği gibi her daim. Gözlerimde; bir şeyler yaşamış olanların, yaşamadıklarını sandıklarına olan o kendini beğenmiş, o her şeyi bilen bakışına rastlayamazsınız bu yüzden…”  </em></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/2010/12/16/bela-suzannur-basarslanin-romani/">Son romanı Bela’dan</a> da tanıdığınız DD yazarı Suzan Nur Başarslan’ın öykülerini derlediği bu kitabını ilginize sunuyoruz. <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/06/oykuler_suzan_nur_basarslan.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz</a><strong>. </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #0000ff;"><strong>Kadınlar… Günümüzün Don Kişotları</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/kadinlar_don_kisot.pdf" target="_blank"><strong><img class="alignleft size-medium wp-image-8042" title="20100102_derin_dusunce_kadinlar_donkisot" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/20100102_derin_dusunce_kadinlar_donkisot-190x300.jpg" alt="" width="123" height="185" /></strong></a>Suzan Başarslan’ın dediği gibi <strong><em>“kadına dair söylenmesi gereken ne  kadar söz varsa erkeğin söylediği”</em></strong> bir dünya bu. Sadece söz mü? Yaşama hakkı bile. Bugün Çin’de ve Hindistan’da yüzbinlerce kız bebek daha doğmadan ultrason ile ana karnında görülüp yok ediliyor. Erkeklerin güç mücadelesinde kadınlar eziliyor. Cumartesi anası oluyor, cezaevlerinin önünde sıra bekleyen, şehit tabutlarının üzerinde ağlayan oluyor.  Şampuan veya otomobil satarken bedenini kullandıran, arka planda, silik, soyunan, tüketen, “figüran”… Kadınlara özne olma hakkını vermeyen erkekler mi yoksa bu hakkı alamayan kadınlar mı? Kadınlıklarını kaybetmeden, erkekleşmeden var olabilecek mi birgün kadınlar? 96 sayfalık bu kitapta Kadın’a ait kavgaları ve Kadın’ın kimlik arayışını sorguluyoruz. <a href="http://www.derindusunce.org/img/kadinlar_don_kisot.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a> </p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/ceviri.pdf" target="_blank"><strong>“Ötekilere” bakarken (Çeviriler)</strong> </a></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/ceviri.pdf" target="_blank"><img class="alignleft size-full wp-image-8365" title="ceviri" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/ceviri.jpg" alt="" width="123" height="182" /></a>“Ötekilerin”</strong> gözüyle dünyaya bakabilenler ilerliyor uygarlık yolunda. Geçmişte Bağdat’ı, Kurtuba’yı inşa eden, bugün ise Paris’i, New York’u, yaşatan “öteki” değil mi? Bugün içine kapanan ülkeler yine geriliyor. Dışa açılan, <strong>“ötekilerin”</strong> bilgisini, birikimini kendine katabilenler ilerliyor. Bu kitabın amacı da “ötekilere” küçük bir pencere açmak. <em><strong>“Almanlar, Amerikalılar, İranlılar, Filistinliler ve İsrailliler dünyada olup bitenlere nasıl bakıyor?”</strong></em> diye sormak. Çeviri metinlere adadığımız 125 sayfalık bu kitapta Ermenistan’dan tasavvufa, İran sinemasından Ateizme, Şeriat’tan Türkiye’deki Hristiyanlara uzanan çok değişik konularda çeviri metinler bulacaksınız. <a href="http://www.derindusunce.org/img/ceviri.pdf" target="_blank"><strong> Buradan indirin.</strong></a> </p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/sanat_kibrit.pdf" target="_blank"><strong>Sanat karanlıkta çakılmış bir kibrittir…</strong></a></p>
<p style="text-align: justify;"><em><a href="http://www.derindusunce.org/img/sanat_kibrit.pdf" target="_blank"><img class="alignleft size-medium wp-image-8557" title="sanat_kibrit" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/02/sanat_kibrit.jpg" alt="" width="130" height="181" /></a> ”…Neden bir natürmorta iştahla bakmıyoruz? Tersine ressam “yiyecek-gıda” elmayı silmiş, elmanın elmalığı ortaya çıkmış. Gerçek bir elmaya bakarken göremeyeceğimiz bir şeyi gösteriyor bize sanatçı. İlk harfi büyük yazılmak üzere Elma’yı keşfediyoruz bütün orjinalliği, tekilliği ile…” </em></p>
<p style="text-align: justify;">Bu kitapta Derin Düşünce yazarları sanatı ve sanat eserlerini sorguluyor. Toplumdaki yeri, siyasî, etik ve felsefî yönüyle… Denemelerin yanı sıra son dönemde öne çıkan, ekranları, kitap raflarını dolduran eserlere (veya ürünlere?) dair eleştiriler de bulacaksınız. <a href="http://www.derindusunce.org/img/sanat_kibrit.pdf" target="_blank">Buradan indirin.</a> </p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2012/05/01/bastan-alalim-muhafazakar-kimdir-ve-sanat-nedir/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2012/05/01/bastan-alalim-muhafazakar-kimdir-ve-sanat-nedir/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Kaliteli Bir Ateizm ve Sartre(2)</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2012/04/30/kaliteli-bir-ateizm-ve-sartre2/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2012/04/30/kaliteli-bir-ateizm-ve-sartre2/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 30 Apr 2012 14:57:24 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mehmet Yılmaz</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Ateizm]]></category>

		<category><![CDATA[Hümanizm]]></category>

		<category><![CDATA[Jean-Paul Sartre]]></category>

		<category><![CDATA[Varoluşçuluk]]></category>

		<category><![CDATA[İslam]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=21726</guid>
		<description><![CDATA[Kaliteli Ateizmin Müslümanlar açısından önemi
Askerî sahada Müslümanların bitmeyen mağlubiyetleri, teknik ve iktisadî sahalardaki hızlı değişim bizi bir gün batımına soktu. En azından 17ci asırdan beri alacakaranlıkta Müslümanlar. Kur&#8217;anca düşünmek, Kur&#8217;anca yaşamaktan uzak düştüğümüz şu devirde Müslüman aydın iki ışık görüyor ama kaynağını bilmemiyor: Vahiy ve kendi beşerî aklı. Ortalığı aydınlatan hangisi? Hakiki Işık&#8217;ın kaynağını kendi [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/04/ateizm_islam.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-21727" title="ateizm_islam" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/04/ateizm_islam.jpg" alt="" width="220" height="171" /></a>Kaliteli Ateizmin Müslümanlar açısından önemi</strong></p>
<p>Askerî sahada Müslümanların bitmeyen mağlubiyetleri, teknik ve iktisadî sahalardaki hızlı değişim bizi bir gün batımına soktu. En azından 17ci asırdan beri alacakaranlıkta Müslümanlar. Kur&#8217;anca düşünmek, Kur&#8217;anca yaşamaktan uzak düştüğümüz şu devirde Müslüman aydın iki ışık görüyor ama kaynağını bilmemiyor: Vahiy ve kendi beşerî aklı. Ortalığı aydınlatan hangisi? Hakiki Işık&#8217;ın kaynağını kendi aklından nasıl ayırd edecek? Fikir hayatımızı kirleten parazitlere bakacak olursak el feneri ile Güneş arasındaki farkı göremiyoruz, bu farukiyetten çok ama çok uzaktayız: <strong>Kâh sosyalist İslâm, kâh liberal İslâm, kâh milliyetçi İslâm&#8230;</strong> Bir koltuk değneğine muhtaç olan kendi akılları ama alimcikler İslâm&#8217;a protez yapmaktan bıkmıyorlar.</p>
<p><img class="alignright" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/09/yasar_nuri_ozturk.jpg" alt="" width="70" height="91" /> Geçmişte büyük alimler yetiştiren, Kur&#8217;an ve Sünnet&#8217;ten uzaklaşmadan asrın sorunlarına çare arayan bir ulema varmış. Bugün çare üretmek şöyle dursun, elindeki hazır çareler(?) için problem üreten alimcikler var.  (<a href="http://www.derindusunce.org/2011/09/08/yasar%E2%80%99in-namaz-problemi-ayse%E2%80%99nin-kur%E2%80%99an-problemi/">Yaşar&#8217;ın Namaz problemi, Ayşe&#8217;nin Kur&#8217;an problemi</a>) Tembel ve çıkarcı bir çeyrek-aydın sınıfından muzdaribiz. Alim az, alimcik çok.  İslâm&#8217;a has İrfan geleneğinden uzaklaşmış olmanın bedelini her sahada ödüyoruz. (Bkz. <a title="Alimler ve alimcikler kategorisindeki tüm yazıları göster" href="http://www.derindusunce.org/category/alimler-ve-alimcikler/">Alimler ve alimcikler</a>)</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/09/ayse_hur.jpg"><img class="alignright" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/09/ayse_hur.jpg" alt="" width="71" height="85" /></a> Haliyle Jean-Paul Sartre&#8217;ın insan fıtratına dair hasletleri sorgulamakta katettiği mesafe Müslümanlar için oldukça ilginç bir inceleme sahası açıyor. Zira biz Müslümanlar teslim olup kabul ettiğimiz kurallardaki hikmeti idrak edemiyoruz her zaman.</p>
<p> Üstelik modern yaşamın şekillendirdiği bu yeni dünyada oyunun kuralları ekisi gibi değil. Tıbbın ilerlemesi ile &#8220;fazla&#8221; uzun yaşıyoruz meselâ. Dayanışma ve aile bağları zayıf, ömür uzun, gelecek korkusu ağır basıyor. Gözümüzde yetimlerin ve fakirlerin kıymeti düşerken dünya malı kıymet kazanıyor. &#8220;Fazla&#8221; paramız var ama sadaka vermiyoruz, biriktirip duruyoruz. Paylaşmak yerine &#8220;fazla&#8221; yiyoruz, dolaplarımız giysi dolu. Cep telefonu, internet, sesten hızlı uçaklar&#8230; Özetle gücümüz arttı ama 9cu ya da 11ci asra kıyasla imanımızın kuvveti aynı kaldı, hatta belki de geriledi.</p>
<p> Sartre gibi ateistler işte bu noktada ehemmiyet arz ediyor. Zira yeterince sorgulamadığımız, temellendirmediğimiz nice dinî emir ve yasak İslâm dışı kaynaklarda, özellikle de ateist metinlerde ele alındığında bu bize tenzih yoluyla ilerleme imkânı <span id="more-21726"></span>veriyor. Neden tenzih? Çünkü bazen birbirine karışık duran iki şeyden birini anlamak ötekini de idrak etmeye yarar. İnsan aklı böyle işler. Hep tuzlu suda yaşamış bir balık ne suyu bilir ne de tuzu; ta ki bir akarsu ağzına gelip tus<span style="text-decoration: underline;">suz</span> suyu &#8220;tadana&#8221; kadar. Denizin ortasına geri döndüğünde artık sadece tatlı suyu değil Tuz&#8217;u da öğrenmiş olur.</p>
<p> Bizim de bir yöntem olarak tenzih yoluyla birşeyleri arındırmaya ihtiyacımız var. 21ci asırda yaşıyoruz. &#8220;Eskilerin&#8221; dünyasına kıyasla &#8220;fazla&#8221; zengin ve &#8220;fazla&#8221; karmaşık bir dünya bu. Nükleer silahlar, uluslar arası ilişkiler ve 24 saat uyumayan para hareketleri başımızı döndürüyor. <strong><em>&#8220;Komşusu açken rahat yatamayan&#8221;</em></strong> bir köylü vardı belki &#8220;eskiden&#8221;. Ekmeğini böler, komşusunu doyurur rahat ederdi. Bugün aç yatan milyonlar var hepsi ile komşuyuz internet sayesinde. Dünyanın neresinde olursa olsun her zulümden haberdarız. Google ile hepimiz alimiz(!). Bilgi, para, silah, hak, adalet&#8230; &#8220;Eski&#8221; yaşantılardan bize kalan kurallar ve geleneklerle yaşamak kolay değil. Kötüye &#8220;iyi&#8221; denen, iyilerinse aşağılandığı, hor görüldüğü bir devir bu.</p>
<p> Özetle öğlen güneşinin ortalığı aydınlattığı bir saat değil, tersine bir tür gün batımı bizim asrımız. Güneş&#8217;in ışığı direk ve bol iken neyin ne olduğu bellidir, ışık tektir, ne bir mum ne de bir projektör gözü (=aklı) aldatmaz. Peki ya gölgeler uzadığında, küçükler büyük gözüktüğünde? Güneş dağların ardında görünmez olup renkler siyaha çaldığında? Alaca karanlıkta bir el feneri bile gözlerimizi kamaştırabilir değil mi?</p>
<p> Kaliteli ateizmden nasıl istifade edeceğiz? <a title="Jean-Paul Sartre kategorisindeki tüm yazıları göster" href="http://www.derindusunce.org/category/jean-paul-sartre/">Jean-Paul Sartre</a>&#8216;ın özgür irade, toplumsal ahlâk, <a href="http://www.derindusunce.org/2012/04/29/kaliteli-ateizmin-faydalari-ve-sartre1/">Altın Kural</a> veya <a href="http://www.google.com.tr/url?sa=t&amp;rct=j&amp;q=%C5%9Feyle%C5%9Ftirme%20site%3Aderindusunce.org&amp;source=web&amp;cd=1&amp;ved=0CBYQFjAA&amp;url=http%3A%2F%2Fwww.derindusunce.org%2Fcategory%2Fseylestirme%2F&amp;ei=TirmTvD8EMy9tge1-vn2Aw&amp;usg=AFQjCNFSV37eB8JaFHYfXzhHjfqjgNVJCw">şeyleştirme</a> gibi mevzularda yazdıkları bu sahaların tefekküre açık olduğunun ispatıdır. Gerekli ve fakat yeterlidir.</p>
<p> Bir ateist olarak Sartre vahiy olmadan bu noktalara gelebilmiştir. Demek ki hürriyetin, iyiliğin, adaletin fıtrî oluşu sadece naklî bir bilgi değildir. Kur&#8217;an&#8217;da, hadislerde okuyup körü körüne yutulacak bir ezber değildir. Tersine bu hazinelerin kapısı insan aklına ve hatta hissiyatına açıktır. İnsan soğukluk, sıcaklık, açlık, tokluk vs hissedebildiği netlikte kendi özgürlüğünü de hissedebilir, hatta hissetmelidir. İslâm&#8217;a göre bu özgürlüğü reddetmek demek kanaatimce İlâhî Yargı&#8217;yı, Cennet&#8217;i Cehennem&#8217;i&#8230; belki Kur&#8217;an&#8217;ın yarısını reddetmek olur. Jean-Paul Sartre&#8217;a göre ise bu özgürlüğü reddetmek sorumluluktan (=insanlıktan) kaçmaktır. Sartre&#8217;ın <strong><em>&#8220;mauvaise-foi&#8221;</em></strong> dediği bir tür hilekârlıktır. Ama bu kaçış caziptir. <a href="https://www.google.com/search?hl=en&amp;q=Eric+Fromm++%25E2%2580%259C%25C3%2596zg%25C3%25BCrl%25C3%25BCkten+Ka%25C3%25A7%25C4%25B1%25C5%259F%25E2%2580%259D+site:derindusunce.org">Eric Fromm&#8217;un &#8220;Özgürlükten Kaçış&#8221;</a> adlı eserinde tahlil ettiği gibi insan karar vermekten, sorumlu olmaktan kaçar, arkasına sığınacağı bahaneler arar.</p>
<p><strong> </strong><strong>Sartre&#8217;ın ateist ahlâkının zayıf noktaları</strong></p>
<p>Özgürlüğün kendisi özgür değil. Mesele burda. Yani insan doğmayı ve ölmeyi kendi iradesiyle kontrol edemediği gibi özgür olmayı da kendisi istemedi. Bu özgürlükten vazgeçmek de insanın elinde değil. Sartre&#8217;ın kendisi de söylüyor <strong><em>&#8220;insan özgür olmaya mahkûmdur&#8221;</em></strong> diye. Doğru. Fakat bu hümanist ve tanrısız perspektifte Özgürlük&#8217;e o kadar çok anlam ve hatta kudret etfediliyor ki korkarım Sartre&#8217;çı özgürlük putlaşıyor. <a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Maurice_Merleau-Ponty">Maurice Merleau-Ponty</a> gibi destekçileri bile bir yerden sonra <strong><em>&#8220;keşke özgürlügün içini bu kadar doldurmasaydı, başka kavramlara da yer bıraksaydı&#8221;</em></strong> mealinden eleştiriler yöneltmişler. (Merleau-Ponty, Sens et Non-sense, sf. 87-91) Sonradan yazdığı makalelerde Jean-Paul Sartre da bu tür eleştirilere hak vermiş.</p>
<p>Hümanizmin bedeli bu bir yerde. Varlık&#8217;ın kaynağına, Adalet&#8217;in kaynağına İnsan&#8217;ı koymanın neticesi bu. Kendine özgürlük veren, kendini adeta yaratan, neyin iyi, neyin kötü olduğuna dahi özgürce karar verebilen ama özgürlüğünden kaçamayan bu insan tasavvurunu aklımız reddediyor:</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>Yaratılan kim? İnsan. Yaratan? İnsan. Yargılayan?  İnsan. Cennet? İnsan. Cehennem? İnsan&#8230;</em></p>
<p> Pratikte belki değil ama ontolojik mânâda bu hümanizm akıl ile çatışır elbette. Fikrî zeminde bir ortak nokta bulmak imkânsız. Ancak dediğim  gibi bu çatışma pratikte insanların barış içinde yaşamasına engel olmaz. Özellikle komünistlerin &#8220;burjuva ahlâkı&#8221; deyip burun kıvırdıkları, liberallerin <strong><em>&#8220;ne malum? O da onun ahlâkı&#8221;</em></strong> deyip tembellik ettikleri bir dünyada bu kaliteli ateizmi dikkatle incelemek lâzım. Çünkü Sartre&#8217;ın sorumluluk ve özgürlük algısı <a href="https://www.google.com/search?hl=en&amp;q=%22david+hume%22+site:derindusunce.org">David Hume</a>&#8216;daki ahlâkî rôlativizme kıyasla çok daha kaliteli, insan fıtratına çok daha uygun.</p>
<p> Söz zayıflıklardan açılmışken&#8230; Sartre bir filozoftu. Onu bir peygamber veya yarı-tanrı mertebesinde görmek elbette neticeye vardırmaz bizi. Sartre bir insandı. Korkuları, umutları iel yaşamaktaydı. Meselâ Aşk konusunda yazdıkları insan fıtratına değil kendi iç dünyasındaki ızdıraplara ve düş kırıklıklarına işaret ediyor. Özgürlük, sorumluluk, adalet gibi kavramların tersine Aşk konusu fazlasıyla ben-merkezci, haliyle geçersiz.</p>
<p> Bunun yanında tanrı fikrini reddetmek yetmiyor, Sartre&#8217;a bile yetmemiş. Bütün felsefesini ifade ettiği Varlık ve Hiç&#8217;te nötr kalmak için gösterdiği bütün çabasına rağmen &#8220;yargı&#8221; ifade eden kelimeler var: Meselâ Ödev (<em>devoir</em>), kaypak (<em>lâche</em>), kaypaklık (<em>lâcheté</em>), şerefsiz (<em>indigne</em>), şeref (<em>dignité</em>)&#8230; Tanrı yoksa, ilâhî mesaj yoksa neye göre yargılıyor, mihenk noktası ne? Bunlar havada asılı kalîyor.</p>
<p> Evet, Satre bir insandı. Tanrısız bir ahlâk teorisi geliştirmeye çalıştı ama hayatı boyunca her insan gibi tutarsızlıklar sergiledi. Meselâ marxist fikirlerin rüzgârında kaldığı bir devirde mülkiyetin bir hak değil belli bir üretim biçiminin kurumsallaştırması olduğunu iddia edebildi. Fransız Komünist Partisi&#8217;ne göz kırpabilmek için yalan söyledi:</p>
<p style="padding-left: 30px;"> <em>&#8220;&#8230;Jean Paul Sartre 1954 senesinde yaptığı Moskova gezisinin ardından Komünist Rusya&#8217;da fikir özgürlüğünün mükemmel olduğunu ve bu ülkenin  hayat standardı bakımından 10 yıl içinde batılı ülkeleri geride bırakacağını söylemişti.</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>Aynı Jean Paul Sartre 1975′te yaptığı bir mülakatta ise <strong>bilerek yalan söylediğini</strong> itiraf etti. Aslında Stalin&#8217;in soykırımları biliniyordu 1950′lerin Fransa&#8217;sında. Komünist ülkelerde aydınlara yapılan baskı ve işkenceler de biliniyordu. Zaten Sartre komünizme verdiği destek yüzünden Albert Camus gibi aydınlardan ağır eleştiri aldı. Ama 1956′da Komünist Rusya özgürlük isteyen macarları tanklarla ezene kadar komünizmi desteklemekten vaz geçmedi Sartre&#8230;&#8221;</em></p>
<p> <img class="alignnone" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/06/turk_solu_sartre_komunizm.jpg" alt="" width="500" height="564" /></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2012/04/30/kaliteli-bir-ateizm-ve-sartre2/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2012/04/30/kaliteli-bir-ateizm-ve-sartre2/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>İsyandan Dirliğe / Lütfi Bergen</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2012/04/22/isyandan-dirlige-lutfi-bergen/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2012/04/22/isyandan-dirlige-lutfi-bergen/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 21 Apr 2012 22:13:33 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Konuk Yazar</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Kitap Tanıtımı]]></category>

		<category><![CDATA[Modernleşme]]></category>

		<category><![CDATA[Toplum]]></category>

		<category><![CDATA[Uygar(?) Batı]]></category>

		<category><![CDATA[İslam]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=21580</guid>
		<description><![CDATA[Alper Gürkan
&#8220;&#8230; denilebilir ki Osmanlı&#8217;nın Batı&#8217;ya mağlup olmasının diğer anlamı, Batı paradigmasını kabûl etmesiydi. Ki uzunca bir zamandır günlük hayatımızı, iktisadî yapımızı, fikrî dünyamızı oluşturan bir çerçeve olarak mevcûd bilimsel ve düşünsel paradigma da moderniteye dayanmaktadır. Bilindiği üzere paradigma, kabaca düşünsel çerçevedir. Baskınlığı, zorlayıcılığı ve yönlendiriciliğiyle bir çerçeveden öte bir huduttur, belki zindandır &#8230;&#8221;
 (Hece dergisinde [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em><a href="http://alpergurkan.blogspot.fr/2012/04/musluman-dusuncesinde-unutulmus-bir.html" target="_blank">Alper Gürkan</a></em></strong></p>
<p><strong><em><a href="http://1.bp.blogspot.com/-MibBWlE__rM/T5MLChmA8RI/AAAAAAAAAGU/SdTIsg0TJsM/s1600/isyandan+dirli%C4%9Fe.jpg"><img class="alignright" src="http://1.bp.blogspot.com/-MibBWlE__rM/T5MLChmA8RI/AAAAAAAAAGU/SdTIsg0TJsM/s400/isyandan+dirli%C4%9Fe.jpg" border="0" alt="" width="203" height="323" /></a>&#8220;&#8230; denilebilir ki Osmanlı&#8217;nın Batı&#8217;ya mağlup olmasının diğer anlamı, Batı paradigmasını kabûl etmesiydi. Ki uzunca bir zamandır günlük hayatımızı, iktisadî yapımızı, fikrî dünyamızı oluşturan bir çerçeve olarak mevcûd bilimsel ve düşünsel paradigma da moderniteye dayanmaktadır. Bilindiği üzere paradigma, kabaca düşünsel çerçevedir. Baskınlığı, zorlayıcılığı ve yönlendiriciliğiyle bir çerçeveden öte bir huduttur, belki zindandır &#8230;&#8221;</em></strong></p>
<p> (<a href="http://www.hece.com.tr/hecedergisi.0000.htm" target="_blank">Hece</a> dergisinde (Mart 2012) yayımlanmıştır.)<br />
 Akif Emre, 28 Şubat sürecinde yaşananlarla birlikte Türkiye&#8217;de Müslüman düşünce hareketliliğinin kırılmasından söz ettiği bir yazısında<a name="_ftnref1" href="http://www.blogger.com/blogger.g?blogID=1797479510220397309#_ftn1">[1]</a> &#8220;<em>Post modern darbenin asıl sarsıcı etkisi, Müslüman aydınların fikrî gündemlerinde yaşanan daralma, kırılma ve geri çekilme(</em>dir<em>)</em>.&#8221; diye yazar. Uzun sürmüş bir bastırılmışlığa ve son askerî darbenin üzerinden on yıldan fazla zaman geçmiş olmasına rağmen, <em>şehirlerin uzak bir yerlerinde</em> gelişip yaygınlaşan fikir odakları ve yayınlar çevresinde çok farklı yönelim ve analizlerle dolu bir düşünce iklimi gelişmekteydi. Bu gelişmenin durdurulma harekâtı olarak da okunabilecek olan 28 Şubat&#8217;la birlikte ortaya çıkan tablodan karamsarlıkla söz eden Emre, yazının devamında İslâmî iddialara sahip entelektüel kesimin dilini yitirdiğine değinir: &#8220;<em>Kendi özgüvenini kaybetme süreciyle birlikte yaşanan bu özgün dilin kaybı aslında Türkiye&#8217;nin geleceği açısından en önemli kayıptır. Bu gerçeği henüz İslami hassasiyeti olan kesimler fark edebilmiş, vahametini kavrayabilmiş değiller.&#8221;</em> <span id="more-21580"></span><br />
<a name="more"></a>90&#8242;lı yıllar küreselleşmeye dair baskınlığın Türkiye&#8217;den de hissedilebilir bir doza yükselmesine sahne oldu. Bir yandan demokratik sistem içerisinde 12 Eylül&#8217;ün tozları silkelenmeye çalışılırken diğer yandan da toplumsal, siyâsal, ahlâkî konularda üretilen fikirler ve yürütülen tartışmaların çeşitliliği içerisinde bir çıkış aranıyordu söz konusu çevrelerde. Yaygınlaşan tercüme ve te&#8217;lîf eserler etrafında gelişen fikrî zenginlikle birlikte küreselleşmenin harâreti dâhilinde kapitalizm, modernleşme, kalkınma gibi netâmeli konular da kaybedilmiş hikmetin kıyılarında aranıyordu. <br />
Bu arayışlardan birisi de Lütfi Bergen&#8217;in &#8220;<em>Azgelişmişlik Üstünlüktür</em>&#8221; kitabıyla olgunlaşmaya başlamıştı. Dergâh câmiasının neşriyatı içinde ortaya konmuş İsmet Özel ve Nurettin Topçu&#8217;nun yeterince tartışılmamış görüşlerinden doğan bu kitap; &#8220;<em>yüzyıla İslâmi düşüncenin ‘farklı&#8217; bakıştan açılımlarını yani mümkünlerini keşfederek çıkma kaygısının bir ürünü olarak</em>&#8221; (Bergen,1996:8) yazılmıştı. Bu çerçevede İslâmî<strong> </strong>düşüncenin modernliğe yine modernlik üzerinden, kalkınma problemi çevresinde cevap ürettiğini ve bu yüzden de reddedilmiş olan laik zihniyetle barıştığını (a.g.e:8) ve İslâm&#8217;ın Müslümanların elinde İslâmcılık şekliyle adl&#8217;i tesise yetmeyeceğini yazmıştı.(a.g.e:212)<br />
Lütfi Bergen, on beş yıl sonra yayımlanan son kitabı &#8220;<em>İsyandan Dirliğe-Anadolu&#8217;da Yerli Olmak<a name="_ftnref2" href="http://www.blogger.com/blogger.g?blogID=1797479510220397309#_ftn2"><strong>[2]</strong></a></em>&#8221; ile yeni bir anlam diyârına soktuğu &#8220;yerlilik&#8221; mefhumunun etrafında dolaşırken Batıya nisbeten alınan tavırların ötesinde kendi merkezini arayanlara seslenmeye devam ediyor. Düşünce dünyasının Batı&#8217;ya karşı sığındığı tepkisel tutumu eleştiriyor ve ideolojilerin çözümsüzlüğe mahkûm ettiği<strong> </strong>Müslümanları bir paradigma değişimine dâvet ediyor. Bu yönüyle <em>İsyandan Dirliğe</em> ile kökleri birkaç yüz yıl öncesine dayanan bir sapma olan modernleşme düşüncesini eleştirel bir düzlemde değerlendiriyor. Bergen, daha önce kaleme aldığı mes&#8217;elelere daha derinlikli ve dayanaklı bir şekilde yaklaşarak, tezlerini güçlendiriyor ve modernleşme aleyhinde kuru laflar etmek yerine tarihsel bir perspektiften çözüm önerileri, kurtuluş yolları sunuyor okura.<br />
<em>İsyandan Dirliğe</em>, her şeyden önce, özellikle son doksan yılda mahkûm edildiğimiz düşünce prangalarından, mahrûm edildiğimiz düşünce pratikleriyle kurtulmanın haritasına sahip diyebiliriz. Bu pratiklerin yönelimiyse kitabın üç bölümüyle ortaya çıkan üç boyutuna dağılmış: Öncelikle Arabî ve Farsî olarak tasnif edilmiş yönetsel ve fikrî temellere dayanan İslâmî hayatın Anadolu&#8217;da yeniden biçimlenişi inceleniyor. Müteakiben, ideolojilerin çözümsüzlüğüne gark olmuş düşüncesinin, bozulan dirlik düzeninin, tahrip edilip yozlaştırılmış ma&#8217;neviyyâtının kuraklığında ıstırap çeken Anadolu Müslümanlarının ma&#8217;rûz bırakıldığı başka türlü düşünememe sıkıntısı dile getiriliyor. Ve nihâyet &#8220;<em>bir cevabın peşinde,</em>&#8221; merkezileştirilmiş düşünce ve yöntemlerin reddedilerek kaynağını yerli olandan alan yeni merkezlerin oluşturulması ve düşüncenin yeniden yapılandırılması üzerinde duruluyor. Yani, okura yeni bir paradigma sunuluyor&#8230;<br />
<strong>Çöküşten Dirliğe</strong> İbn Arabî ve tasavvuf araştırmalarıyla tanınan William C. Chittick, İslâmî irfân geleneğinin ma&#8217;rûz kaldığı ilgisizlikten yakınırken ve Müslüman bilim adamlarının irfânî bir tarzda düşünüp düşünmedikleri şüphesini dile getirirken şöyle der:  &#8221;<em>Aynı anda hem modern anlamda bir bilim adamı, hem de âlemi ve nefsi Kur&#8217;an ve Sünnet&#8217;te izah edildiği gibi anlayan bir Müslüman olmak mümkün müdür? Peki, hem bir sosyolog olmak, hem de tevhid kavramının iç manasına uygun düşünebilmek mümkün müdür?</em>&#8221; (Chittick,2010:36)<br />
Esasen bu tarz sorular, Batı&#8217;nın hamleleri karşısında sürekli mevzi değiştirmek zorunda kalan ve her mağlubiyette kendini yıkıp yeniden inşa etmek ihtiyacı duyan Osmanlı münevverinin, kendinden sonrakilere bıraktığı bir miras oldu. Birçok soru, çözüm önerisi ve çözümsüzlük de aynı sebebe dayanan komplekslerle birlikte sonraki nesillere tevârüs etti. Osmanlı, sadece devlet olarak değil bir bölge olarak kaybettiği siyâsal konumlanışını -Batı&#8217;ya göre- yeniden tesis etmeye çabalarken askerî ve iktisadî başarısızlıklarla yüzleştikçe ortaya çıkan panik havasında onu var kılan cemiyyet vasıflarını da yitirdi. Bu sadece devletten kaynaklanmıyordu, münevverlerin de payı vardı elbette: Batı&#8217;daki ictimâî hareketlilikler ve içerideki siyâsî karmaşalar sebebiyle nereye tutunacağını kestiremeyen, kime güveneceğini bilemeyen, inandıklarıyla yaşadıklarını yüzleştirdikçe yaşadıklarına inanmaya başlayan bir aydın tipi ortaya çıkmıştı zamanla. Fikirleri birbirine bağlayan yaklaşık değerler zihinlere yeni bir duvar örmeye başlarken, bütün entelektüelite, yüzlerce yıllık geçmişin sorgulanması ve yargılanmasına dayanmaya başladı. Çözüm de hemen bulundu: &#8220;Batı&#8217;nın ilmin almalıydık!&#8221; <br />
<a href="http://1.bp.blogspot.com/-MibBWlE__rM/T5MLChmA8RI/AAAAAAAAAGU/SdTIsg0TJsM/s1600/isyandan+dirli%C4%9Fe.jpg"></a> <em>İsyandan Dirliğe</em>&#8216;nin henüz önsözünde Bergen&#8217;in değindiği ilk husûs da bu olur: &#8220;<em>Müslümanlar, Osmanlı&#8217;nın yıkılışı ile Batı uygarlığının üstün sayıldığı bir dünya algısına saplandılar</em>.&#8221; (s.9) Yani denilebilir ki Osmanlı&#8217;nın Batı&#8217;ya mağlup olmasının diğer anlamı, Batı paradigmasını kabûl etmesiydi. Ki uzunca bir zamandır günlük hayatımızı, iktisadî yapımızı, fikrî dünyamızı oluşturan bir çerçeve olarak mevcûd bilimsel ve düşünsel paradigma da moderniteye dayanmaktadır. Bilindiği üzere paradigma, kabaca düşünsel çerçevedir. Baskınlığı, zorlayıcılığı ve yönlendiriciliğiyle bir çerçeveden öte bir huduttur, belki zindandır. O halde geleneğin ve onun bileşenlerinin dışlanarak yerine rasyonelleşmenin etrafında zuhûr eden değer sistemlerinin tüm hayatı biçimlendirme anlayışı oldu esas mağlûbiyet. Ki bir paylaşım mücâdelesi olan (Kızılçelik, 2000) I. Dünya Savaşı ile son bulan Osmanlı Devleti, gerek iktisadî yapısındaki tarıma dayalı üretim tarzı, gerek cemiyyet yapısındaki vasıfları itibariyle uzun müddet geleneksel/dayanışmacı toplum biçimini muhâfaza etmeye çalışmış, emperyalist Batı koalisyonu tarafından parçalanmış ve XVII. yüzyıldan beri zayıf seyreden &#8220;modernleştirilme&#8221; sürecine hapsedilmiştir. Bu süreçle birlikte Osmanlı siyâsîlerinin ve münevverlerinin dayanabildiği üç tarz-ı siyâset ortaya çıkmıştır: Osmanlıcılık, İslâmcılık ve Türkçülük. Yusuf Akçura bu üç siyâset tarzına değinirken her üçünün de Batı çıkışlı olduğunu yazar. Batı&#8217;dan esinlenen ve ilerleme fikri etrafında dolaşan&#8230; (1976:19-37)<br />
&#8220;<em>Tuhaf bir şekilde endüstriyel toplum tasavvurunu savunanlar ilk başta Müslüman düşünce adamları (Akif, Bediüzzaman, Ş. Günaltay) olmuştur</em>.&#8221; (s.36) diyen Bergen&#8217;in İslâmcılık yahut muhâfazakârlık siyâsetlerini tenkidinin de temelinde bu durum yatar: İslâmcılık diye anılan toplumsal düşünce biçiminin kendisinin de modern olduğuna değinir ve Müslüman düşüncesinin tabîatının kendiliğinden olması gereken bir söylemle değil Batı&#8217;ya göre/moderniteye karşı bir tepkiden doğduğuna işaret eder. Türkiye&#8217;de Müslüman düşüncenin kapitalizmi, komünizm aleyhinde tek modern süreç olarak algıladığına değinir. Ya da İslâmcılığın, Cumhuriyet ideolojisiyle aynı paradigmalardan baktığını, moderniteyle çatışırken onun silahlarını kullandığını ama buna rağmen &#8220;<em>Müslüman toplumların uyanışını, adil bir içtimai yaşamı, bereketli bir iktisadi ortamı sunacak zemini inşa</em>&#8221; edemediğini vurgular. (s.65)<br />
<strong>Anadolu&#8217;da Müslüman Olmak</strong> <em>İsyandan Dirliğe</em>&#8216;nin I.Bölümü, &#8220;<em>Kaosta Müslüman Olmak</em>&#8220;; Bergen&#8217;in fikriyatının çekirdeği de olan İslâm&#8217;ın toplumsal yahut medenî tavrına dairdir. &#8220;<em>Sahabeler suikasta uğramış üç halifenin ardından politik alanın dışına çıktılar</em>.&#8221; (s.15) cümlesiyle başlar ve Yesrib&#8217;te kurulan ilk medineden, Yesevî&#8217;nin meş&#8217;alesinin izinden akın akın gelen Horasan Erlerinin Anadolu&#8217;da kurdukları nizâma uzanır.<br />
Anadolu&#8217;da Müslüman olmayı; kavmî ve tarihî bakımdan bir sentez olarak gören Bergen bu durumu, &#8220;<em>apolitik, ehli sa&#8217;y, ehli dirlik, feta, kozmopolit ve fakirlik</em>&#8221; ile niteler. Geçim ehli olarak elinin emeğiyle beslenen, mevâlî, alt kimlik üretmeyen, İslâm olana menşe aramayan, Bizans&#8217;la savaşan Anadoluculuk;<em> </em>&#8220;<em>Müslümanlığın üçüncü ve esaslı</em>&#8221; timsalidir. Bu esasın dayanağıysa &#8220;<em>Türklerin İmam-ı Azam, Maturudi, Farabi, Maverdi ve Ahmet Yesevi üzerinden</em>&#8221; (s.18) kurdukları sufî-fıkıh yapısıdır. İktisadî zihniyeti sımsıkı saran dini merkezine alarak, fıkhı iktidarın hizmetinden kurtaran ve şahsî hak ve hürriyetleri savunan bir esasla hareket eden İmam-ı Azam&#8217;ın etkilerini üstünde taşıyan Ahîlik ile dirilmiştir Anadolu. Kendilerinden önceki İslâmî devletlerin içinde kaynayan kazanlardan kaçarcasına Anadolu&#8217;ya gelenler, burada yeni bir nizâm kurarlar. Yazarın Türk modeli ya da Anadolu Nizâmı diye adlandırdığı bu düzen üçlü bir sacayağıyla ayaktadır: &#8220;<em>1.Türkçe konuşma, 2.Müslümanla savaşmama, 3.Tımar-dirlik sistemine tabiiyet.</em>&#8221; (s.19) Küçük esnaf, san&#8217;atkâr ve çiftçilerin mahâretinde &#8220;<em>Kırda tımar ve şehirde ahilik</em>&#8221; (s.98) üstünde yükselir medeniyyet&#8230;<br />
Anadolu&#8217;da zuhur eden bu Müslüman kimliği Horasanî temellerle izah eden Bergen, son dönemde sıkça karşımıza çıkan İslâmî<strong> </strong>sol ya da cemaatçi sol gibi mes&#8217;elelere de uzanarak bu kavramların kökenle ilişkilerini sorguladığı detaylara da yer verir ilk bölümde. Bu konu önemlidir, çünkü; &#8220;<em>Modern Türk siyasi ve iktisadi düşüncesinin normal mecrasında serpilen epistemik cemaatin pozitivist, rasyonel, kalkınmacı iktidar biçimlenmesini eleştirel felsefe açısından yeniden değerlendiren bir düşünce-inanç çizgisi geliştirmesi, Müslümanca yaşamanın en temel derdidir</em>.&#8221; (s.34) yazara göre. Bunun için önce yeni bir ahlakçılık olarak değerlendirdiği Anadolu sosyalizmini tartışan Nurettin Topçu&#8217;ya çevirir yüzünü, ondan beri Türkiye&#8217;de sol nitelikli bir İslâmî<strong> </strong>tasavvurun gelişmediğine değinir. Topçu&#8217;nun yolunu, kapitalizme karşı koyabilecek yegâne yol olarak niteler. Sonra Cemil Meriç&#8217;in Saint-Simon&#8217;a yaklaşımını ele alır ve Turgut Cansever&#8217;in kentleşme sorunu etrafındaki değerlendirmelerine yönlendirir okuru.<br />
<strong>Çözümsüzlüğün iki ayağı: Modernleşme ve modernleşememe</strong> &#8220;<em>İsyandan Dirliğe</em>&#8220;nin II.Bölümü olan &#8220;<em>Modernizm ile Çatışmak</em>&#8220;taki on altı makalede; Batının yeni bir uygarlık söylemiyle ortaya çıkışı, bu tezâhüre Müslümanların etkisi ve sonrasında özellikle Osmanlı&#8217;nın karşı tavrı ele alınır.<br />
Bergen&#8217;in özellikle vurguladığı Pirenne tezi temelde İslâm&#8217;ın ilerleyişiyle beraber Batının hayat bulduğu Akdeniz&#8217;de gerilemeye, ticâret gücünü yitirmeye ve Kuzeye çekilirken Antik gelenekten kopmaya başlaması üstünedir. Buna göre ticâret olanaklarını yitiren Avrupa asker besleyebilmek için toprak dağıtır: &#8220;<em>Avrupa feodalizminin kökeni İslam&#8217;dı</em>(r). (&#8230;) <em>Avrupa&#8217;daki paradigma değişikliği (&#8230;) İslam tehlikesi karşısında</em>&#8221; (s.135-136) oluşmuştur. Aynı sebeple &#8220;<em>Avrupa feodal toplum düzeninden emperyalist ve endüstriyel topluma Türklerin Avrupa&#8217;ya girişinin neticesinde geçmek zorunda kal</em>(mıştır.)&#8221; (s.136) Ki Avrupa&#8217;nın dünyayı keşfetmek! üzere gemilerle okyanusa açıldığında da ellerindeki harita ve pusulalar Müslümanlara aittir.<br />
&#8220;<em>Batı, Müslümanlarla çatıştığı her tarihsel dönemde ekonomik düzenini değiştirmek ve dönüşüme uğramak zorunda kaldı. Buna mukabil İslamcılık da Batı için kesinlikle karşıt bir ideolojik yapılanma olamadı&#8230;</em>&#8221; (s.138) Orhan Pamuk&#8217;un Doğu-Batı diyalektiği üstüne kurulmuş olan, &#8220;<em>Osmanlı&#8217;yı özne Avrupalı&#8217;yı öteki olarak inşa eden</em>&#8221; (Köroğlu,1999:156) ve &#8220;<em>Ben neden benim?</em>&#8221; sorusunun etrafında dolaşan <em>Beyaz Kale</em> romanındaki Venedikli tutsakla Hoca&#8217;nın değişimi gibi, Batı dönüşürken Osmanlı da Bergen&#8217;in deyişiyle <em>Frenkleşme</em> sürecine girdi. Bunu üç açıdan ele almak mümkün: İktisadî, idarî ve hukukî. Henüz Fatih zamanında yönetim ve asker devşirmelerle doldurulmaya başlanmıştı. Fethin ertesi günü Vezir-i Azam Çandarlı Halil Paşa azledilerek yerine devşirme Zaganuz Paşa geçmişti. (İnalcık,2010:110) Bu durum imparatorluğun talep ettiği sınırsız iktidâr isteğine Türklerin muhâlefet etme olasılığından kaynaklanmaktaydı. (Ecevit,1990) Ki aynı bağlamda nizâm-ı âlem için kardeş katli de Fatih zamanında bir &#8220;iç-engelleme&#8221; tarzı olarak geliştirilmişti. &#8220;<em>Fetih&#8217;ten sonra Anadolu&#8217;daki Ermenilerin İstanbul&#8217;a davet edilmesi ve patrikhane inşa edilmesi</em>&#8221; de (Yarar,2002:38) Osmanlı&#8217;nın bu yeni politikasının bir işaretiydi. Avrupa&#8217;da alınan topraklarla birlikte yüklenilen külfetler tımarı bozmuş ve fıkıh sistemi de Gazalî&#8217;ye dönmüştü: &#8220;<em>İslam tarihinde Nizamülmülk-Gazali çizgisi devlet-ahlak adamı temelli bir medeniyet projesi kurarken, İmam-ı Azam-Ahmet Yesevi-Ahi Evran (Nasreddin Hoca)-Hacı Bayram Veli çizgisinin de alim, asgar, esnaf zümreyle medeniyet işlediği düşünülebilir. (&#8230;) Yesevi çizgisinin Türk (Müslüman), Gazali çizgisinin devşirme karakteri baskındır.</em>&#8221; (s:56)<br />
<strong>Yerlilik Mihverinde Bir Cevap</strong> &#8220;<em>İsyandan Dirliğe</em>&#8220;nin III.Bölümünü kitabın başından beri dikkatle işlenmiş mes&#8217;elelere çözüm niteliği taşıyan bir bakışla yaklaşan &#8220;<em>Bir Cevabın Peşinde Var Olmak</em>&#8221; oluşturur. Bergen, bugünle tarih arasında kurduğu akıl mekiği sayesinde artık kan pompalamayan ve vücudun kan değişimini/yenilenmeyi/tecdidi sağlayamayan kalbin varlığını odağa alır. Vücut yorulmuş, bî-tâb düşmüş, elleri, bacağı tutmaz olmuş, organları pes etmiş, kılcal damarlar tıkanmış&#8230; En kötüsü de beyin uyuşmuş&#8230; Hikmet unutulmuştur&#8230; <br />
 &#8221;<em>Müslümanlar</em>&#8221; diyor Lütfi Bergen bir düğümü açtığı &#8220;Evet, Habil&#8221;de; &#8221; ‘<em>geri kalmışlık/mağdurluk&#8217; psikolojisi ile muhataplarından ‘rövanş alma&#8217; cehdiyle hareket ediyorlar. Oysa ilahi sünnet göstermiştir ki acıyı acıyla ovmayı va&#8217;z eden peygamber yoktur. Ashab-ı Güzin, eziyet görmüş, lakin mağduriyetini isyan veya şiddetin gerekçesi kılmamıştı. Hakkı söylemenin kendisinden başka eylem yoktur. Gariplerin yolu budur</em>.&#8221;<br />
Tek dertleri bir gölgelik olarak gördükleri bu dünyada, &#8220;bir yel esip geçmiş gibi&#8221; tek lâhza nefeslenmek olan &#8220;garîb yâhût yolcu&#8221; Müslümanlar için felah yolunun kalkınmacı, sanayileşmeci yaklaşımlar gibi modernize edilmiş toplumsal ve ekonomik söylemler olmadığına vurgu yapıyor burada ve &#8220;<em>Azgelişmişlik Üstünlüktür</em>&#8221; demeye devam ediyor. Şiddet ya da isyanla kurtuluş aramanın da anlamsızlığına değiniyor ve çözümün şiddet olmadığına örnek olsun diye; İmam-ı Azam&#8217;ı, Ebu Zer&#8217;i, Gandhi&#8217;yi, Hasan-ı Basrî&#8217;yi anlatıyor. Anadolu&#8217;da medeniyyetin köklenmesinde te&#8217;siri olan tüm hikmet sahiplerinin ortak özelliğinin Habil&#8217;den beridir aynı olduğuna değiniyor.<br />
Buna göre Habil, rabbinin kurbânlarını kabûl etmesine ve yani da&#8217;vâsında haklı olmasına rağmen tehdît ya da zora başvurmamıştır. Belki de kitabın en dikkate değer mes&#8217;elelerinden birisi olan bu değerlendirme, oldukça geniş bir perspektif içinde örneklendirilerek bir tutum olarak da tavsiye edilmektedir. Şöyle ki Bergen; bir zulüm, istibdat yâhût kapitalist/modern süreçler gibi bir gayr-i meşruiyet barındıran devir, yönetici yâhût düzenler aleyhine &#8220;<em>evet, isyan</em>&#8221; değil;<em> &#8220;evet, Habil!</em>&#8221; diyor. Anadolu Müslümanlarının bu yönden müşterek vasıfları, direnişi olumlarken isyana bulaşmamalarıdır ona göre. Nebî ve rasûllerin Adem&#8217;den Rasûlullah (sav)&#8217;a değin mücadele biçimleri cedel, sükût, beyan, sabır, ayrılma, anlaşma, kabûl üzere olmuş ama kıtal, inkılâb, çatışma biçimine asla dönüşmemiştir. Nitekim Hasan-ı Basrî, Emevî krallarına itaat etmenin vacip olduğunu söylerken beş işin yürütülmesini de buna gerekçe olarak gösterir: Cum&#8217;a namazını kıldırmak, cemaatin birliği, ganimet malların durumu, sınırların ve geçitlerin korunması. (Bergen de Gazalî&#8217;den beş emniyeti şöyle sıralar: Din, can, mal, nesil, akıl emniyetleri.) &#8220;<em>Bu krallar, meydanda at oynatsalar da, insanlar onların peşine takılsalar da ve günah kalplerine yerleşmiş olsa da Hakk bizleri onlara itaat etmeye mecbur kılar, onlara karşı isyan etmemizi yasaklar</em>.&#8221; (Ebu Zehra,1978:112) Zerkani&#8217;nin <em>Şerh-i Muvatta</em>&#8217;sından da öğreniyoruz ki ehl-i sünnet âlimleri de bu yolu tutmuşlardır. (Cilt:2,292; aktaran Ebu Zehra,1978:113) Bu direnişin sosyo-ekonomik boyutuysa fakr halidir&#8230; Bir gün <em>Kudüs&#8217;ü de bu garipler fethedecek(</em>tir<em>.)</em> (s.108)<br />
Bir gün ashabı Rasûl (sav)&#8217;ün yanında dünyalıktan bahsettiler. Bunun üzerine Rasûllullah (sav) şöyle diyordu: &#8220;<em>Duymuyor musunuz? Sade yaşamak imandandır.</em>&#8221; (Ebu Davud, Tereccül 2, aktaran: Nevevi,2002:179) &#8220;<em>Benden sonra size dünya nimetlerinin ve güzelliklerinin açılmasından ve onlara gönlünüzü kaptıracağınızdan korkuyorum</em>.&#8221; (Buharî, Zekat 47, aktaran: Nevevi,2002:166) diyen de &#8220;<em>Şüphesiz her ümmetin bir fitnesi vardır. Benim ümmetimin fitnesi, imtihan vesilesi de maldır.</em> &#8220;(Tırmızi, Zühd 26, aktaran: Nevevi,2002:170) diyen de &#8220;<em>Fakrını fahri (onuru) olarak gören</em>&#8220;dir.<br />
Musa&#8217;nın kavmini alarak çöle çekilmesinde gördüğümüz &#8220;<em>uygarlığın terki</em>&#8221; tavrına (Bergen,1996:110) benzer şekilde &#8220;tüketmiyorum&#8221; denildiği anda paradigmasını yitirip çökmeye mahkûm gözüken Batı için felsefî sıçrama fikrinin reddedildiği &#8220;<em>Müslümanlar Çekilirse Batı Uygarlığı Yıkılacak</em>&#8221; başlıklı makalede bolluk üretimine dayalı endüstrinin köle de ürettiği vurgulanıyor. Kendi içlerinden çıkan canhıraş çığlıklara, kesîf tenkidlere rağmen ısrarla benzemeye çabaladığımız bu toplum tipinin üretip sonra da beslendiği eşya dizgesinden bağımsız olarak felsefî üretim çağrısı yapılıyor: &#8220;<em>İsa (as) emperyal bir eşya bolluğu dayatan Roma&#8217;yı ihtiyaçlarını azaltarak yıkmayı bize öğretmişti. Post modern toplumun tüketim dayatmalarından bizi kurtaracak (felaha erdirecek) olan din de Batı paradigmasının yıkılacağını vaat etmektedir</em>.&#8221; (s:285) <br />
Nihayetinde Batılı olmamasına rağmen Batılı gibi düşünmek, yaşamak, tüketmek gayreti sadece yozlaşma ve melezleşme getirmiştir. Shayegan&#8217;ın deyişiyle artık ortaya çıkan &#8220;<em>Ne odur, ne de öteki; melezdir (&#8230;) çarpık ve bozuktur.</em>&#8221; (s:208) Aslında bir modernleşememe halidir bu. Nitekim geçen zaman zarfında tüketim alışkanları da dâhil olmak üzere yaşam tarzının hiçbir sahasında Batılı bir uygarlık libâsına bürünmüş herhangi bir Müslüman toplum henüz ortaya çıkmış değildir. Her ne kadar bazı yazarlar söz konusu uygarlaşmanın esas mahiyetinin, cumhuriyetten en az yüz yıl önce olması hasebiyle Osmanlı Batılılaşması olduğunu, Milli Mücadele&#8217;nin ve Kemalist cumhûriyetin tam aksine Tanzimat sonrası devirde Batı aleyhtarlığının en şiddetli zamanında ortaya çıktığını söylese de (Nişanyan, 2009:231) Marksist terminolojiyle üst yapısal bir evrim niteliği taşıyan 1923 sonrası söylem ve eylemler açıktır. Hayatın tek rehberi olarak fennin (pozitivizmin) kabûlü, tek bir medeniyyetin var olduğu (asrî medeniyyet), ilerleme vurgusu, katı laikliğin ürettiği kurumsallık (sekülerizm), hukukun Batıya adapte edilmesi gibi düşünsel/hukuksal/üst-yapısal düzenlemelerin en kapsamlısı cumhûriyetle birlikte tahakkuk ettirilmiştir. Yaşananlar sadece cemaatten cemiyyete bir dejenerasyon sürecinin merhaleleridir: Dirlik düzeni bir burjuva yaratmak nâmına bozulmuş iktisadî yapıya, mahalleli şehirler soğuk/mat kentlere, cemaat ferdiyetçi zihniyete, dayanışma anlayışı rekabete, sınaî üretim endüstriyalizme benzer olmuştur sadece&#8230;<br />
&#8220;<em>Biz Müslümanlar belki bir bilim sahibi olduk; ama yeni bir toplum tasavvuruyla hareket etmedik. Dolayısıyla Müslümanların geri kalmışlığının nedeni bilimde geri kalmışlık meselesine bağlı değildi. (&#8230;) Müslümanlar 1453 İstanbul fethinden hemen sonra Batıda gelişen ‘yeni bir toplum&#8217; tasavvuruna cevap üretemediler.</em>&#8221; (s:219-221)<br />
Nitekim Bergen de son bölümdeki makalelerde geleneğin sürükleyip getirdiği medeniyyet kavramına muhâlefet eden uygarlık söylem ve inşâ biçimini ele alıyor. Uygarlıkla (civilization) medeniyyetin (umran) aynı şeyler olmamasına vurgu yapıyor. Uygar kentlere karşı medenî şehirler öneriyor. Bunu yaparken Fârâbî&#8217;nin faziletli devletine gönderme yaparak mâddiyâta odaklanmayan ma&#8217;nâ ve fazîletle meşgûl olan şehir tasavvurunu öne çıkarıyor. Türkiye&#8217;nin bugün üç yüz yıla yaklaşan bir sergüzeşti olarak Batılılaşma da&#8217;vâsı, son demde neoliberal ekonomi-politiğe dayanmış bir da&#8217;vâdır. Yazarın deyişiyle &#8220;<em>ayartılmış adamlar ülkesinin&#8221;</em> da&#8217;vâsı&#8230;<br />
&#8220;<em>Günümüzde (&#8230;) Müslümanlar modernlikle çatışmalarını tükettiler. (&#8230;) Cumhuriyet modernleşmesinin muhalif tavrı olarak kurulan İslami grup ve bilinçler, bugün kendine has ve devlete dayanmayan sermaye kesimiyle, muhafazakâr tabanıyla, Türk modernleşmesinin dinamiği haline gelmiştir</em>.&#8221; Bu o kadar ileri götürülmüştür ki bölgesel öncülük rolü yüklenen Türkiye, diğer Müslüman ülkelere örnek gösterilmektedir! &#8220;<em>Türk modernleşmesi Müslümanları da kendine katılmaya ikna ederek, hem Türkiye&#8217;nin değişimini mümkün kılıyor hem de kapitalizmin durdurulabilme imkânını yok ediyor&#8230;</em>&#8221; (s:147) <br />
Bergen&#8217;in mahallelerden medeniyyetin bütününe kadar çözüm odağı olarak işaret ettiği yerlilik kavramı, bir kadîm yerleşmişlik/yerleşiklik değil, İslâm&#8217;ın mürekkep kazanına dâhil olmaktır. Anadolu&#8217;nun dirlik düzeni, dini merkeze alan yönetimidir halkı yerli kılan. Murat Erol&#8217;un deyişiyle, &#8220;<em>bir medeniyetin parçası olarak kalma çabası, bu medeniyete yeniden ait olma, yeni şartlara göre dâhil olma, yeni durum ve esaslara göre de bu medeniyette kalma yoludur.</em>&#8221; (2010:33-51)<br />
Hülâsa edersek Aydınlanma ve moderniteyle dinin dünyadan koparılması, geleneğin değerler sisteminden ve günlük hayattan uzaklaştırılması neticesinde ortaya çıkan hayat; metalaştırılmış, rûhu çalınmış, ma&#8217;nâsı derdest edilmiş, kalbi karartılmış bir dünyadan başka bir şey değildir. <em>İsyandan Dirliğe-Anadolu&#8217;da Yerli Olmak</em>, ideolojilerin ipine sarılmaktan başka bir fikrî olanağı bulamayan modern çağ Müslümanları için bir çıkış yolu sunuyor. Ki bu yol, tarihî gerçeklikte kendine bir hudut çizebildiği gibi ahlâkî,<strong> </strong>iktisadî ve idarî bütünlükte toplumsal olanı tepkisellikten kurtarıyor ve yeniden vahye dayandırıyor. Chittick&#8217;in hem Müslüman olmak hem de bilimle uğraşmak hakkında sorduğu soruya bu çerçevede bir cevap verebilmek imkânı da bu sayede hâsıl oluyor. Alper Gürkan</p>
<p><strong>Kaynakça</strong> <strong>Akçura</strong>, Yusuf (1976); <em>Üç Tarz-ı S</em><em>iy</em><em>â</em><em>s</em><em>et</em>, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara <strong>Bergen</strong>, Lütfi (1996); <em>Azgelişmişlik Üstünlüktür</em>, Ülke Kitapları, İstanbul. <strong>Chittick</strong>, William C. (2010); <em>Kozmostaki Tek Hakikat</em>, (Çev: Ömer Çolakoğlu), Sufi Kitap, İstanbul <strong>Ebu Zehra</strong> (1978); <em>İslâm&#8217;da Siyasi İtikadi ve Fıkhi Mezhepler Tarihi</em>, Hisar Yay., İstanbul. <strong>Ecevit</strong>, Bülent (1990); <em>Toplumsal Kültürün Türk Siyasal Yaşamına Etkisi</em>, Tekin Yay.,İstanbul. <strong>Erol</strong>, Murat (2010); Yerlilik İçin Kavramsal ve Anlamsal Çerçeve, <em>Hece Dergisi</em>, s:162-163-164, Ankara <strong>İnalcık</strong>, Halil (2010); <em>Devlet-i Aliyye-Osmanlı İmparatorluğu Üzerine Araştırmalar</em>-<em>I</em>,Türkiye İş Bankası Yay., 42.Baskı, İstanbul. <strong>Kızılçelik</strong>, Sezgin (2000); <em>Frankfurt Okulu-Eleştirel Teori</em>, Anı Yay., Ankara <strong>Köroğlu</strong>, Erol (1999); Beyaz Kale&#8217;de Özne ve Öteki, <em>Orhan Pamuk&#8217;u Anlamak</em> (Der:Engin Kılıç), İletişim Yay., İstanbul. <strong>Nevevi</strong> (2002); <em>Riyazü&#8217;s Salihin</em>, (Haz: Abdullah Parlıyan), Konya Kitapçılık, Konya <strong>Nişanyan</strong>, Sevan (2009); <em>Yanlış Cumhuriyet-Atatürk ve Kemalizm Üzerine 51 Soru</em>, Kırmızı Yayınları, Dördüncü Baskı, İstanbul. <strong>Yarar</strong>, Hülya (2002); Ermeniler ve Türk-Ermeni İlişkileri, <em>OTAM(Ankara Üniversitesi Osmanlı Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi Dergisi)</em>; Sayı:13, Ankara</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<hr size="1" /><a name="_ftn1" href="http://www.blogger.com/blogger.g?blogID=1797479510220397309#_ftnref1">[1]</a> <a href="http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/?i=21079&amp;y=AkifEmre">http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/?i=21079&amp;y=AkifEmre</a> <a name="_ftn2" href="http://www.blogger.com/blogger.g?blogID=1797479510220397309#_ftnref2">[2]</a>Bergen,Lütfi(2011); <em>İsyandan Dirliğe-Anadolu&#8217;da Yerli Olmak</em>, Ebabil Yayınları, Ankara.</p>
<p> </p>
<p>… E-kitap okumak için…</p>
<p style="text-align: justify;"><strong> <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/02/islamcilik_kitap_k.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-14898" title="islamcilik_kitap_k" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/02/islamcilik_kitap_k.jpg" alt="" width="118" height="183" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/img/Islamcilik-devrim-demokrasi.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"> İslâmcılık, Devrim ile Demokrasi Kavşağında </span></a></strong></p>
<p>Müslümanca yaşamak için devletin de “Müslüman” olması mı gerekiyor? Bu o kadar net değil. Çünkü İslâm’ın gereği olan “kısıtlamaları” insan en başta kendi nefsine uygulamalı. Aksi takdirde dinî mecburiyet ve yasakların kanun gücüyle dayatılması vatandaşı çocuklaştırıyor ister istemez. <strong>İ</strong><strong>yi-kötü ayrımı yapmak, iyiden yana tercih kullanacak cesareti bulmak gibi insanî güzellikler devletin elinde bürokratik malzeme haline geliyor. </strong>21ci asırda Müslümanca yaşamak kolay değil. Yani İslâm’ın özüne dair olanı, değişmezleri korumak ama son kullanma tarihi geçmiş geleneklerden kurtulmak. AKP’yi iktidara taşıyan fikrî yapıyı, Demokrasi-İslâm ilişkisini, İran’ı ve Milli Görüş’ü  sorguladığımız bu kitabı ilginize sunuyoruz. <strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/Islamcilik-devrim-demokrasi.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></a></strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"> <span style="color: #0000ff;"><strong>M<span><span><span>ü</span>slüman’ın Zaman’la imtihanı </span></span></strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091210_derin_dusunce_org_musluman.jpg"></a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/musluman_zaman.pdf" target="_blank"><span style="color: #3366ff;"><img class="alignleft size-medium wp-image-7624" title="20091210_derin_dusunce_org_musluman" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091210_derin_dusunce_org_musluman-203x300.jpg" alt="" width="114" height="155" /></span></a></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Sunuş</strong>: Müslümanlar dünyanın toplam nüfusunun %20’sini teşkil ediyorlar ama gerçek anlamda bir birlik yok. Askerî  tehditler karşısında birleşmek şöyle dursun birbiriyle savaş halinde olan Müslüman ülkeler var. Dünya ekonomisinin sadece %2-%3′lük bir kısmını üretebilen İslâm ülkeleri Avrupa Birliği gibi tek bir devlet olsalardı <strong><em>Gayrı Safi Millî Hasıla bakımından SADECE Almanya kadar </em></strong>bir ekonomik güç oluşturacaklardı. Bu bölünmüşlüğü ve <strong><em>en sonda, en altta kalmayı tevekkülle(!) kabul etmenin</em></strong> bedeli çok ağır: Bosna’da, Filistin’de, Çeçenistan’da, Doğu Türkistan’da ve daha bir çok yerde zulüm kol geziyor. Müslümanlar ağır bir imtihan geçiyorlar. Yaşamlarını şekillendiren şeylerle ilişkilerini gözden geçirmekle başlıyor bu imtihan. Teknolojiyle, lüks tüketimle, savaşla, kapitalizmle, demokrasiyle , “ötekiler” ile ve İslâm ile olan ilişkilerini daha sağlıklı bir zemine oturtabilecekler mi? <a href="http://www.derindusunce.org/img/musluman_zaman.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><strong><em>Müslüman’ın Zaman’la imtihanı</em></strong> </span></a>adındaki 204 sayfalık bu kitap işte bütün bu konuları sorgulayan ve çözümler öneren makalelerden oluşuyor.</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2012/04/22/isyandan-dirlige-lutfi-bergen/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2012/04/22/isyandan-dirlige-lutfi-bergen/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Devlet, din, dindar bir de kindar!</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2012/04/17/devlet-din-dindar-bir-de-kindar/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2012/04/17/devlet-din-dindar-bir-de-kindar/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 16 Apr 2012 22:47:06 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Cemile Bayraktar</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Kemalizm]]></category>

		<category><![CDATA[Laiklik]]></category>

		<category><![CDATA[Toplum]]></category>

		<category><![CDATA[Ulus-Devlet]]></category>

		<category><![CDATA[islamcilik]]></category>

		<category><![CDATA[İslam]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=21514</guid>
		<description><![CDATA[  Bahsedeceğim konu birçok insanın en hassas noktalarından biri olan &#8220;dini&#8221; içerdiği için baştan belirtmek isterim ki, asla ve asla kimseyi sınıflandırmak, tasnif etmek, ölçmek, yermek ve etiketlemek gibi bir gayem yok. Zaten bu benim ödevim de olamaz ki bu haddim de değil.
  Türkiye&#8217;de din (İslam) öğretimi çoğunlukla Diyanet (Devlet) eliyle yahut yasaklanmasına rağmen varlığını [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/04/dindar_kindar.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-21517" title="dindar_kindar" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/04/dindar_kindar.jpg" alt="" width="220" height="285" /></a>  Bahsedeceğim konu birçok insanın en hassas noktalarından biri olan &#8220;dini&#8221; içerdiği için baştan belirtmek isterim ki, asla ve asla kimseyi sınıflandırmak, tasnif etmek, ölçmek, yermek ve etiketlemek gibi bir gayem yok. Zaten bu benim ödevim de olamaz ki bu haddim de değil.</p>
<p>  Türkiye&#8217;de din (İslam) öğretimi çoğunlukla Diyanet (Devlet) eliyle yahut yasaklanmasına rağmen varlığını sürdüren cemaatler ve tarikatlar eliyle sağlanmıştır. Bunun sonucu olarak bilinçli bir form verilen din veya özünden koparılmış bir din sonucu ortaya çıkmış ve bu şekilde tebliğ edilmiştir. Tüm bunları göz önünde bulundurduğumuzda ise devlet eliyle art niyet güdülerek; cemaatler-tarikatlar eliyle ise art niyet güdülmeden dinin özüne zarar verilmiştir. (Herhangi bir telaşa mahal yok Allah&#8217;ın vaadidir, dini O koruyacaktır.)</p>
<p>  Türkiye&#8217;deki Müslümanlar olarak misal abdest, mesh, namazda ellerin nerede duracağı gibi konuları şeklen bir mühendis gibi milim milim ölçerek yerine getirmeyi çok çok iyi biliyoruz; ancak Kuran-ı Kerim&#8217;de 114 sure varken biz Türkiyeli Müslümanların namazımızda okuyabildiğimiz surelerin sayısı 8-10&#8242;u geçmiyor, hatta Kuran&#8217;ın en kısa 8-10 suresine &#8220;Namaz Sureleri&#8221; adı verilmiş, daha da beteri çoğumuz Müslümanız ama Kuran ne diyor bilmiyoruz; ancak birçok uydurma evliya kıssasını ezbere biliyoruz.</p>
<p>  Tüm bunlarla olumsuz bir tablo çizmek istemiyorum, bu bahislerimde <span id="more-21514"></span>kimseyi yermek de istemiyorum, bu yazdıklarıma uzun yıllar yoğunca şahit olduğum için durum tespitinde bulunmaya çalışıyorum. Ancak çözemediğim şeyler de oluyor mesela bu ülkede başörtülü kadınların kamuda çalışması halen yasak, o başörtülü kadınlar düne kadar yerlerde sürüklendi, bu ülkenin ordusu içinde namaz kılmak yasaktı, eşi başörtülü olan TSK mensubu fişlendi, namaz kıldığı öğrenilince TSK ile ilişiği kesildi. Tüm bunların yapıldığı yerin adı &#8220;Peygamber Ocağı&#8221;ydı, kimse bundan bir rahatsızlık duymuyordu. Gırtlağımıza kadar faize batmıştık, &#8220;Faizin her türlüsü haramdır.&#8221; demek şöyle dursun bir cemaat faize cevaz bile verdi, tüm bunlara karşı sessizdik, öyle değil mi?</p>
<p>  Çok ileri gitmek istemiyorum ama zannediyorum Müslüman bir toplum olarak -çok şükür- İslam&#8217;dan kopamadık, kopamadık ama bir başka en önemli şeyimiz &#8220;devlet&#8221; işin içine girince kendimizce &#8220;İslam-Devlet&#8221; bütünlüğü ortaya koyduk, bu bir şekilde iç içe giriş durumu oluşturdu ancak kutsadığımız &#8220;devlet ve devlet organları&#8221; etkisinden bir şey kaybetmeden büyürken, dinimizden (İslam) bir şeyler parça parça kopartılmaya çalışılırken İslam ruhen yıpratıldı. Öyle ki bazılarımızın kâğıt üzerinde kalan &#8220;Müslüman&#8221; sıfatı ne kâğıt üzerinden hayata döküldü, ne de kâğıt üzerinde sessiz kalabildi; işine geldiğinde ortaya atıldı durdu.</p>
<p>  Tüm bunlara mukabil gerek cemaatler gerekse tarikatlar içinden veya hiçbirisine dâhil olmayan Kuran&#8217;a ve sünnete bağlı birçok Müslüman dindar yetişti, İslam&#8217;ı anlamak ve anlatmak noktasında -Allah onlardan razı olsun- çok yoğun emek harcadılar, fedakârlıktan çekinmediler.</p>
<p>  Neden bunlardan bahsediyorum?</p>
<p>  Başta da belirttiğim gibi kimin ne kadar dindar olduğunu ölçmek, sen şu kadar dindarsın, sen bu kadarsın demek benim ödevim de değil haddim de değil. Kişi &#8220;ben dindarım&#8221; diyorsa onu öyle kabul etmek durumundayız ancak bu &#8220;dindarlık&#8221; bahsi özelden başlayıp genele doğru bir &#8220;soruna&#8221; yol açıyorsa &#8220;Hakkı ve sabrı tavsiye etme zorunluluğu&#8221; kaidesince haddimizi aşmadan müdahale etme gereği doğuyor. Konuyla ilgili birkaç olaya bakalım&#8230;</p>
<p>  <strong>Edirne Kent Konseyi&#8217;nce, Mimar Sinan&#8217;ın ustalık eseri olan Selimiye Camii&#8217;nin çevre düzenlemesine destek toplamak için Selimiye Meydanı&#8217;nda insan zinciri oluşturuluyor. Ancak Edirne Valisi Gökhan Sözer, bu yürüyüşe destek vermek için katılan Bulgar Ortodoks Kiliseleri Rahibi Aleksandır Çıkırık&#8217;ı protokolde yanında istemiyor. Vali: &#8220;&#8221;Kalsınlar böyle. Bulgaristan&#8217;da bizim müftüyü, hocayı, sağına soluna alıyorlar mı?&#8221; diyerek Rahibi protokole aldırmıyor.</strong></p>
<p><strong>  Oyuncu Meral Okay öldü kendisi ölmeden evvel öldükten sonra bedeninin yakılmasını vasiyet etmiş ancak bu vasiyet -hangi akla hizmet bilmiyoruz- yerine getirilmedi ve cenazesi bir camiden kaldırıldı.</strong></p>
<p><strong>  Milli Gazete&#8217;nin haberine göre Diyanet İşleri Başkanlığının &#8220;fetva hattına&#8221; vicdani reddin dini hükmü sorulmuş. Diyanetten gelen fetva ise &#8220;vicdani reddin caiz olmadığı&#8221; şeklinde olmuş.</strong></p>
<p><strong>  </strong>Bu örnekler gibi birçok örnek mevcut devletin insanda vücut bulmuş hâli olan validen tutun da devletin &#8220;dini&#8221; kurumu olan Diyanet&#8217;in bu uygulamalarının dinden ve dindarlıktan değil de &#8220;devletlilikten&#8221; kaynaklandığı bariz bir gerçek. Zaten bir dindarın başka bir dinin önderine &#8220;ayrımcılık yapması&#8221; mümkün değildir. Zaten bir dindarın içinde namaz kılınması bile yer yer yasak olan TSK&#8217;ya karşı gayet insani ve İslami bir duruşla vicdani redde &#8220;caiz değil&#8221; demesi mümkün değildir.</p>
<p>  Başbakan&#8217;ın dindar nesil yetiştirme arzusu eğer yukarıda örneğini verdiğim yanlışları doğru kılmak içinse bunu anlayabiliriz ancak Başbakan bir anlamda devletse -ki öyle- devletin dine müdahale etmesi sonucunda ortaya çıkan durum bu oluyorsa, Başbakan&#8217;ın böyle bir arzuyu tebliğ etmesi faydadan çok zarar doğuracağı için kabul edilir gibi değil zira kulluk devlete değil Allah&#8217;a yapılır.</p>
<p>  Devlet ve dinin ilişkisinde ortaya atılan &#8220;dindar değil kindar nesil&#8221; başlığına gelecek olursak lütfen &#8220;dindar nesile&#8221; muhalefet eden zihniyete bir bakalım, ne yapıyorlar? 80 küsur yılın intikamını güdüyorlar. Arapların İngilizlerle bir olup bizi sırtımızdan vurduğu yalanıyla Araplardan nefret ediyor, laik olmayan Müslümanları Arabistan&#8217;a göndermek istiyorlar. Cumhuriyete muhalif olan Müslüman Kürt Şeyh Said&#8217;in asılmış olmasıyla yetinmiyor &#8220;İngiliz ajanıydı&#8221; iftirasıyla halen hakkına giriyorlar. Yunan nefretinden bir asırdır kurtulamadılar. 1915&#8242;in mimarlarının mirasını devralmaları yetmediği gibi özür dilemeleri gereken Ermenilerden halen nefret ediyorlar. 1938&#8242;de bombaladıkları Aleviler onlar için halen tehlike&#8230; Kendileri gibi olmayan herkese nefret duyuyorlar. Onlardan farklı düşündüğünüzde veled-i zinalığınıza gidiyorlar. Daha neler, neler&#8230;</p>
<p>  Gördüğümüz tablo devlet eliyle dindar bir neslin bugünün şartlarınca mümkün olmadığını gösteriyor ama bu &#8220;ötekine&#8221; kindar diyenlerin gerçek kindar olduğunu değiştirmiyor.</p>
<p>  Din, dindarın tarifini yapıyor bir şekilde dine bağlı eylemde bulunan ise kendince dindarlığından dinin tavsiyesinin tam aksini uygulayabiliyor ama bir de kindar var ki o cümlesine rahmet okutuyor. Tüm bu yanlışların doğru kılınması gereği ise birçoğumuzun umurunda bile olmuyor.</p>
<p>  Tüm bunlar eşliğinde Kutlu Doğum Haftasına geliniyor. Rasulullah (SAS) Efendimizi anacağımız Kutlu Doğum Haftasında kimseye dinini öğretecek haddi olmayan, kendiyle derdi bitmemiş bir kardeşiniz olarak tavsiyem bu Kutlu Doğum Hz. Muhammed Mustafa (SAS) Efendimizin &#8220;kardeşlik ahlâkına&#8221; ayrılmışken, bence devlet dinden elini çeksin çeksin ki Kürt kardeşini öldürmek istemeyen Müslüman&#8217;a yaptığın caiz değil Diyanet sınırını aşmasın. Yakılmak istemeyen bir ateist cenazesi camiden kalkmasın, devletin valisi bir dinin önderine ayrımcılık etmesin. Kardeşlik ahlâkı Rasulullah örneğince aramızda yayılsın, Emevi Ailesi gibi Muaviye gibi ırkçı ve kindar bir neslimiz olmasın zira &#8220;dindarlar&#8221; olarak hesabı devlete değil hesabı Allah&#8217;ı vereceğiz. Dindarlar olarak &#8220;kindarlar&#8221; ile yarışmayıp şunu tavsiye edeceğiz:</p>
<p><strong>  &#8220;Asra and olsun; gerçekten insan, ziyandadır. Ancak iman edip salih amellerde bulunanlar, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve birbirlerine sabrı tavsiye edenler istisna. &#8221;</strong></p>
<p>  Dindarlığın özü, yolu, ölçüsü, metodu budur zira Allah&#8217;ın emri budur. Ve şüphesiz Allah doğruyu söyler.</p>
<p> </p>
<p> &#8230; Bu konuda okumak için&#8230;  </p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak-laiklik.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-11326" title="kapak-laiklik" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak-laiklik.jpg" alt="" width="120" height="169" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/alaturka_laiklik.pdf" target="_blank"> Alaturka Laiklik: “Beni bir bir sen anladın, sen de yanlış anladın!”</a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak.jpg"></a>Türkiye Cumhuriyeti’nde Alevîlere zorla Sünnî İslâm öğretilirken Sünnîlerin başörtüsü devlet dairelerinde yasak. Türk Ordusu’nun istihbaratı camileri ve namaz kılanları fişliyor. Hristiyan Ermenilerin ne kiliseleri, ne yetimhaneleri ne de cemaat lideri seçimleri özgürce yapılamıyor. Rumların ruhban okulları özgür değil. Yahudiler diğer gayrı Müslimler gibi askerde ayrımcılığa uğruyor. Ateistlerin kitapları, internet siteleri yasaklanabiliyor, kapatılabiliyor. Gayrı Müslimlerin alın teriyle biriktirdikleri vakıf malları 1970′lerde gasp edildi, hâlâ geri verilmiyor. Sahi Laiklik neye yarıyor? Bu kitap son yıllarda Türkiye’nin gündemine gelen, birbirinden ayrı gibi duran ama çekirdeğinde <strong>Yobaz Laiklik Meselesini</strong> barındıran konuları ele alıyor.<a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/alaturka_laiklik.pdf" target="_blank"><strong>Buradan indirebilirsiniz.</strong></a></p>
<p> </p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/img/kemalizm_kadin.pdf"><span style="color: #0000ff;"><strong>Kadın hakları ve Kemalizm </strong></span></a></p>
<p style="TEXT-ALIGN: justify"><a href="http://www.derindusunce.org/img/kemalizm_kadin.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff;"><strong><img class="alignleft size-medium wp-image-6982" title="20091025_derin_dusunce_org_kadin_kemalizm" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/10/20091025_derin_dusunce_org_kadin_kemalizm-229x300.jpg" alt="" width="121" height="171" /></strong></span></a></p>
<p class="entry" style="TEXT-ALIGN: justify"> <strong>“Kemalizm Türk kadınına özgürlük verdi”</strong> gibi sloganlarla düşünmeye daha doğrusu ezberlemeye itildiği için sık sık  şaşırmaya mahkûm bir kuşak bizimki. Tarihi, belgeleri, siyasî söylemleri ve sloganları aklın imtihanına tabi tutan herkes hayretler içinde kalıyor. <strong>“İyi de biz bunu bunca sene nasıl yuttuk?”</strong> diye sormaktan alamıyoruz kendimizi.  Kemalist düşüncenin, çağdaşlığın ve Atatürk devrimlerinin yılmaz bekçisi <strong><em>“çağdaş Türk kadını’nın sesi”</em></strong> Cumhuriyet Gazetesi’nin başyazarı olan Yunus Nadi kadınların siyasete atılmasına nasıl tepki vermiş meselâ?  <strong>“Havva’nın kızları, Meclis’e girip yılın manto modasını tartışacak” </strong><strong> </strong>Kadınlar Halk Fırkası kapatılınca yerine Türk Kadınlar Birliği kurulmuş. O da kapatılınca Cumhuriyet Gazetesi’nde şu başlık atılmış:  <strong>“Türk Kadınlar Birliği kapatıldı, fesat çıkaran hatun kişilere haddi bildirildi.” </strong>Derin Düşünce Fikir Platformu yakasını resmî tarihten kurtarmak isteyen okurlarına ezber bozan bir kitap öneriyor : <a href="http://www.derindusunce.org/img/kemalizm_kadin.pdf"><strong><span style="color: #0066cc;">Kadın hakları ve Kemalizm ilişkisine alternatif bir bakış</span></strong></a></p>
<p class="entry" style="TEXT-ALIGN: justify">   <a href="http://www.derindusunce.org/img/kadinlar_don_kisot.pdf" target="_blank"><strong>K<span style="color: #0000ff;">adınlar… Günümüzün Don Kişotları</span></strong></a></p>
<p style="TEXT-ALIGN: justify"><a href="http://www.derindusunce.org/img/kadinlar_don_kisot.pdf" target="_blank"><img class="alignleft size-medium wp-image-8042" title="20100102_derin_dusunce_kadinlar_donkisot" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/20100102_derin_dusunce_kadinlar_donkisot-190x300.jpg" alt="" width="130" height="207" /></a>Suzan Başarslan’ın dediği gibi <strong><em>“kadına dair söylenmesi gereken ne  kadar söz varsa erkeğin söylediği”</em></strong> bir dünya bu. Sadece söz mü? Yaşama hakkı bile. Bugün Çin’de ve Hindistan’da yüzbinlerce kız bebek daha doğmadan ultrason ile ana karnında görülüp yok ediliyor. Erkeklerin güç mücadelesinde kadınlar eziliyor. Cumartesi anası oluyor, cezaevlerinin önünde sıra bekleyen, şehit tabutlarının üzerinde ağlayan oluyor.  Şampuan veya otomobil satarken bedenini kullandıran, arka planda, silik, soyunan, tüketen, “figüran”… Kadınlara özne olma hakkını vermeyen erkekler mi yoksa bu hakkı alamayan kadınlar mı? Kadınlıklarını kaybetmeden, erkekleşmeden var olabilecek mi birgün kadınlar? 96 sayfalık bu kitapta Kadın’a ait kavgaları ve Kadın’ın kimlik arayışını sorguluyoruz. <a href="http://www.derindusunce.org/img/kadinlar_don_kisot.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a> </p>
<p style="TEXT-ALIGN: justify"> </p>
<p style="TEXT-ALIGN: justify"><strong> </strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf" target="_blank"><strong>T<span style="color: #0000ff;">ürkiye’nin Ulus-Devlet Sorunu</span></strong></a></p>
<p style="TEXT-ALIGN: justify"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091225_derin_dusunce_org_ulus_devlet.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf" target="_blank"></a><a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf" target="_blank"><img class="alignleft size-full wp-image-7896" title="20091225_derin_dusunce_org_ulus_devlet_pt" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091225_derin_dusunce_org_ulus_devlet_pt.jpg" alt="" width="125" height="183" /></a>Devlet gibi soğuk ve katı bir yapı bizimle olan ilişkisini <strong>hukuk</strong> yerine <strong>ırkımıza</strong> ya da <strong>inançlarımıza</strong> göre düzenleyebilir mi? GERÇEK hayatı son derecede dinamik ve renkli biz “insanların”. Birden fazla şehre, mahalleye, gruba, klübe, cemaate, etnik köke, şirkete, mesleğe, gelir grubuna ait olabiliriz ve bu aidiyet hayatımız boyunca değişebilir. Oysa devletimiz hâlâ başörtüsüyle uğraşıyor, kimi devlet memurları <strong>“ne mutlu Türk’üm”</strong> demeyenleri iç düşman ilân ediyor, Sünnî İslâm derslerini zorla herkese okutuyor… Bizim paramızla, <strong>bizim iyiliğimiz için(!) bize rağmen… </strong>Kürt sorunu, başörtüsü sorunu, Hıristiyan azınlıklar sorunu… Bizleri sadece “insan” olarak göremeyen devletimizin halkıyla bir sorunu var. Türkiye’nin “sorunlarının” kaynağı sakın <strong>ulus-devlet</strong> modeli olmasın? 80 sayfalık bu kitap Kurtuluş savaşı’ndan sonra Türkiye’ye giydirilmiş olan deli gömleğine işaret ediyor.  Ne mutlu “insanım” diyene! <a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf" target="_blank"><strong>Kitabı buradan indirin</strong></a>.</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2012/04/17/devlet-din-dindar-bir-de-kindar/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2012/04/17/devlet-din-dindar-bir-de-kindar/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Arap uyanışı ve Türkiye’nin paradigması</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2012/04/16/arap-uyanisi-ve-turkiye%e2%80%99nin-paradigmasi/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2012/04/16/arap-uyanisi-ve-turkiye%e2%80%99nin-paradigmasi/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 16 Apr 2012 20:43:29 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Aisha Benghazi</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Demokrasi]]></category>

		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>

		<category><![CDATA[devrim]]></category>

		<category><![CDATA[İslam]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=21494</guid>
		<description><![CDATA[&#8220;&#8230;Ülkede yolsuzluk ve adam kayırmacılığa karşı süregelen savaş, askerin imtiyazlarının azaltılması; dış ilişkilerde küresel Güney&#8217;e gittikçe daha da fazla yönelmek; Avrupa Birliği olası bir entegrasyon konusunda tereddüt ederken; Çin, Hindistan, Brezilya ve Güney Amerika ile ticareti güçlendirmek; Ortadoğu&#8217;da İran&#8217;la ilgili bir arabulucu gibi davranıp İsrail&#8217;e karşı sağlam, eleştirel bir duruşu benimsemek ve böylelikle uluslararası Müslüman [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<blockquote><p><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/03/libya1.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-15223" title="libya1" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/03/libya1-300x218.jpg" alt="" width="244" height="170" /></a>&#8220;&#8230;Ülkede yolsuzluk ve adam kayırmacılığa karşı süregelen savaş, askerin imtiyazlarının azaltılması; dış ilişkilerde küresel Güney&#8217;e gittikçe daha da fazla yönelmek; Avrupa Birliği olası bir entegrasyon konusunda tereddüt ederken; Çin, Hindistan, Brezilya ve Güney Amerika ile ticareti güçlendirmek; Ortadoğu&#8217;da İran&#8217;la ilgili bir arabulucu gibi davranıp İsrail&#8217;e karşı sağlam, eleştirel bir duruşu benimsemek ve böylelikle uluslararası Müslüman kamuoyunun takdirini kazanmak&#8230; Bunlar Türkiye&#8217;yi, Kuzey Afrika, Ortadoğu ve Asya&#8217;daki çoğunluğu Müslüman olan toplumlar için bir model yapan öğeler. Türkiye şu anda dünyanın on yedinci ekonomik gücü; büyüme hızı, Dünya Bankası&#8217;na göre 2010&#8242;da %8.1 ile Avrupa&#8217;nın en güçlüsü. Rollerin değişmesiyle artık Avrupa Birliği Türkiye&#8217;ye, Türkiye&#8217;nin Avrupa Birliği&#8217;ne duyduğundan daha fazla ihtiyaç duyabilir&#8230;&#8221;</em> <a href="http://www.stargazete.com/yazar/tarik-ramazan/dunya/arap-uyanisi-ve-turkiyenin-paradigmasi/yazi-541733" target="_blank">Tarık Ramazan</a> </p></blockquote>
<p> </p>
<p>&#8230; Bu konuda okumak için&#8230;</p>
<p> </p>
<p style="text-align: justify;"><strong> <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/02/islamcilik_kitap_k.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-14898" title="islamcilik_kitap_k" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/02/islamcilik_kitap_k.jpg" alt="" width="118" height="183" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/img/Islamcilik-devrim-demokrasi.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"> İslâmcılık, Devrim ile Demokrasi Kavşağında </span></a></strong></p>
<p>Müslümanca yaşamak için devletin de “Müslüman” olması mı gerekiyor? Bu o kadar net değil. Çünkü İslâm’ın gereği olan “kısıtlamaları” insan en başta kendi nefsine uygulamalı. Aksi takdirde dinî mecburiyet ve yasakların kanun gücüyle dayatılması vatandaşı çocuklaştırıyor ister istemez. <strong>İ</strong><strong>yi-kötü ayrımı yapmak, iyiden yana tercih kullanacak cesareti bulmak gibi insanî güzellikler devletin elinde bürokratik malzeme haline geliyor. </strong>21ci asırda Müslümanca yaşamak kolay değil. Yani İslâm’ın özüne dair olanı, değişmezleri korumak ama son kullanma tarihi geçmiş geleneklerden kurtulmak. AKP’yi iktidara taşıyan fikrî yapıyı, Demokrasi-İslâm ilişkisini, İran’ı ve Milli Görüş’ü  sorguladığımız bu kitabı ilginize sunuyoruz. <strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/Islamcilik-devrim-demokrasi.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></a></strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"> <span style="color: #0000ff;"><strong>M<span><span><span>ü</span>slüman’ın Zaman’la imtihanı </span></span></strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091210_derin_dusunce_org_musluman.jpg"></a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/musluman_zaman.pdf" target="_blank"><span style="color: #3366ff;"><img class="alignleft size-medium wp-image-7624" title="20091210_derin_dusunce_org_musluman" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091210_derin_dusunce_org_musluman-203x300.jpg" alt="" width="114" height="155" /></span></a></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Sunuş</strong>: Müslümanlar dünyanın toplam nüfusunun %20’sini teşkil ediyorlar ama gerçek anlamda bir birlik yok. Askerî  tehditler karşısında birleşmek şöyle dursun birbiriyle savaş halinde olan Müslüman ülkeler var. Dünya ekonomisinin sadece %2-%3′lük bir kısmını üretebilen İslâm ülkeleri Avrupa Birliği gibi tek bir devlet olsalardı <strong><em>Gayrı Safi Millî Hasıla bakımından SADECE Almanya kadar </em></strong>bir ekonomik güç oluşturacaklardı. Bu bölünmüşlüğü ve <strong><em>en sonda, en altta kalmayı tevekkülle(!) kabul etmenin</em></strong> bedeli çok ağır: Bosna’da, Filistin’de, Çeçenistan’da, Doğu Türkistan’da ve daha bir çok yerde zulüm kol geziyor. Müslümanlar ağır bir imtihan geçiyorlar. Yaşamlarını şekillendiren şeylerle ilişkilerini gözden geçirmekle başlıyor bu imtihan. Teknolojiyle, lüks tüketimle, savaşla, kapitalizmle, demokrasiyle , “ötekiler” ile ve İslâm ile olan ilişkilerini daha sağlıklı bir zemine oturtabilecekler mi? <a href="http://www.derindusunce.org/img/musluman_zaman.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><strong><em>Müslüman’ın Zaman’la imtihanı</em></strong> </span></a>adındaki 204 sayfalık bu kitap işte bütün bu konuları sorgulayan ve çözümler öneren makalelerden oluşuyor.</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2012/04/16/arap-uyanisi-ve-turkiye%e2%80%99nin-paradigmasi/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2012/04/16/arap-uyanisi-ve-turkiye%e2%80%99nin-paradigmasi/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Gönenli Mehmet Efendi</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2012/04/16/gonenli-mehmet-efendi/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2012/04/16/gonenli-mehmet-efendi/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 16 Apr 2012 14:59:54 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ali P.</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[İslam]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=21492</guid>
		<description><![CDATA[
Share on Facebook]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><iframe width="250" height="199" src="http://www.youtube.com/embed/b9KpnpsLj7E" frameborder="0" allowfullscreen></iframe></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2012/04/16/gonenli-mehmet-efendi/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2012/04/16/gonenli-mehmet-efendi/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Rihla Programı yeniden Türkiye&#8217;de&#8230;</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2012/04/14/rihla-programi-yeniden-turkiyede/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2012/04/14/rihla-programi-yeniden-turkiyede/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 14 Apr 2012 13:42:21 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Cengiz Cebi</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Duyuru]]></category>

		<category><![CDATA[İslam]]></category>

		<category><![CDATA[İstanbul]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=21474</guid>
		<description><![CDATA[Rihla Programı geçen yıl Bursa&#8217;dan sonra bu yıl ikinci kez Türkiye&#8217;de (İstanbul) yapılacak.

Share on Facebook]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.deenintensive.com/rihla-2012" target="_blank">Rihla Programı </a>geçen yıl Bursa&#8217;dan sonra bu yıl ikinci kez Türkiye&#8217;de (İstanbul) yapılacak.</p>
<p><iframe src="http://player.vimeo.com/video/36852837?color=ffffff" width="400" height="300" frameborder="0" webkitAllowFullScreen mozallowfullscreen allowFullScreen></iframe></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2012/04/14/rihla-programi-yeniden-turkiyede/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2012/04/14/rihla-programi-yeniden-turkiyede/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>28 Şubat zulmünü mümkün kılan fikrî zemin neydi?</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2012/02/29/28-subat-zulmunu-mumkun-kilan-fikri-zemin-neydi/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2012/02/29/28-subat-zulmunu-mumkun-kilan-fikri-zemin-neydi/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 28 Feb 2012 23:13:50 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mehmet Yılmaz</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[28 subat]]></category>

		<category><![CDATA[Fotoğraf]]></category>

		<category><![CDATA[Irkçılık]]></category>

		<category><![CDATA[Kemalizm]]></category>

		<category><![CDATA[Kemalizmin Zararları]]></category>

		<category><![CDATA[Militarizm]]></category>

		<category><![CDATA[Milliyetçilik]]></category>

		<category><![CDATA[atatürkçülük]]></category>

		<category><![CDATA[İslam]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=20860</guid>
		<description><![CDATA[





Share on Facebook]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img src="https://encrypted-tbn1.google.com/images?q=tbn:ANd9GcQd9QuZ4nQAhcU8wU7yD5vRS191CesCDfV_Z0LKf5R1XH3xkoMfhw" alt="türk islam sentezi" /></p>
<p><img src="http://wowturkey.com/tr362/k_ERHAN_DEMIR_Selimiye_Camii_Varol_Inonu_Mahyasi.jpg" alt="varol iönü" /></p>
<p><img src="http://www.nebeonline.com/images/news/mahyada-tek-partili-donem-3140.jpg" alt="tek parti dönemi mahyasi" /></p>
<p><img src="http://medya.zaman.com.tr/2009/10/11/mahya01.jpg" alt="atatürkçülük ve islam" /></p>
<p><img src="http://medya.zaman.com.tr/2009/10/11/mahya02.jpg" alt="kemalizm ve islam" /></p>
<p><img src="http://www.bugun.com.tr/newsFiles/1/0/1/0/0/0/0/0/1/0/0/0/0/0/0/0/file/82177.jpg" alt="cumhuriyet ve islam" /></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2012/02/29/28-subat-zulmunu-mumkun-kilan-fikri-zemin-neydi/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2012/02/29/28-subat-zulmunu-mumkun-kilan-fikri-zemin-neydi/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>İslam’ın vizyonu (Hamza Yusuf)</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2012/01/21/islam%e2%80%99in-vizyonu-hamza-yusuf/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2012/01/21/islam%e2%80%99in-vizyonu-hamza-yusuf/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 21 Jan 2012 12:01:25 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ekrem Senai</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Kitap Tanıtımı]]></category>

		<category><![CDATA[islamcilik]]></category>

		<category><![CDATA[Çeviri]]></category>

		<category><![CDATA[İslam]]></category>

		<category><![CDATA[İslamofobi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=20361</guid>
		<description><![CDATA[
 &#8221;&#8230;Bu insanlar yaşamlarını bu işten kazanıyorlar ve bu yüzden anlattıklarına inansalar da inanmasalar da para kazanmak için anlatmak durumundalar. Dine inanmadan din anlatan birçok insan var. Bu yaklaşım dini öğrenmek isteyenler açısından bir problem.  [...]   Arnold Toynbee&#8217;nin ifadesiyle Papa 80 yıl boyunca müslümanlara cizye ödemiştir. Yani Katolik Kilisesi&#8217;nin İslam egemenliği altında olduğu bir zaman yaşanmıştır. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><strong><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/01/vision_of_islam_hamza_yusuf.gif"><img class="size-full wp-image-20362 aligncenter" title="vision_of_islam_hamza_yusuf" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/01/vision_of_islam_hamza_yusuf.gif" alt="" width="480" height="224" /></a></em></strong></p>
<blockquote><p><em> &#8221;&#8230;Bu insanlar yaşamlarını bu işten kazanıyorlar ve bu yüzden anlattıklarına inansalar da inanmasalar da para kazanmak için anlatmak durumundalar. Dine inanmadan din anlatan birçok insan var. Bu yaklaşım dini öğrenmek isteyenler açısından bir problem.  [...]   Arnold Toynbee&#8217;nin ifadesiyle Papa 80 yıl boyunca müslümanlara cizye ödemiştir. Yani Katolik Kilisesi&#8217;nin İslam egemenliği altında olduğu bir zaman yaşanmıştır. İslam, kuzey iklimlerine, Danimarka&#8217;ya kadar ulaşmıştır. Vikingler Müslüman olmuşlardır, Vikingler İspanyol ve Portekiz Müslümanlarına karşı savaşmış, bu sırada bazıları Müslüman olmuş, bazıları Danimarka&#8217;ya dönmüş, bir kısmı da İspanya&#8217;da kalmış ve Norman olarak İngiltere&#8217;yi işgal etmişlerdir. İrlanda bağlantısı da çok ilginçtir. İrlandalıların Müslümanlarla bağlantısı çok eskidir. Protestanlığın İrlanda&#8217;ya gelmesinden daha eskidir. İrlanda&#8217;da Arapça yazıların bulunduğu manastırlar görülmüştür. İrlanda kiliselerinin bir kısmında ‘Bismillahirrahmanirrahim&#8217; levhası bulunmuştur. İrlanda müziği Endülüs Arap müziğinden etkilenmiştir ki bu da Fars müziğinden etkilenmiştir&#8230;&#8221;</em></p></blockquote>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/01/_vision_of_islam_hamza_yusuf.gif"><img class="alignright size-medium wp-image-20363" title="_vision_of_islam_hamza_yusuf" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/01/_vision_of_islam_hamza_yusuf-183x300.gif" alt="" width="183" height="300" /></a> Hamza Yusuf&#8217;un İslam&#8217;ın Vizyonu kitabıyla ilgili yaptığı bir değerlendirme konuşmasının tercüme edilmiş deşifresidir.</p>
<p><strong>Bölüm 1</strong></p>
<p> <a href="http://www.amazon.com/Vision-Visions-Reality-Sachiko-Murata/dp/1557785163" target="_blank">Murata ve Chittick&#8217;ın ‘İslam&#8217;ın Vizyonu&#8217;</a> kitabı üzerinden konuşmaya çalışacağım. Bu kitabı daha once müslüman olmayan bir öğretmen grubuna anlatmıştım. Giriş bölümü okuduğum en iyi İngilizce metinlerden biri. İslam geleneğine ait derinlemesine bir tahlil yapıyor. Bu kısmı birkaç defa okudum, neden bu kitabı bu kadar sevdiğimi hatırladım. Sadece müslüman olmayanlar değil, müslümanlar için de oldukça faydalı bir kitap. Batı&#8217;da dine iki yönlü bakış olduğundan bahsetmesi takdire şayan konulardan biri. Sözlükte adına ‘dini gelenek&#8217; deniliyor, üniversitede hikaye etme yaklaşımı (narrative approach) ve tanımlama yaklaşımı (descriptive approach) tabirleri kullanılıyor. Tanımlama yaklaşımı en yaygın olanı, Antropolojik yaklaşım, dinin toplumda nasıl tezahür ettiğini gösteren bir yaklaşım. İnsanlar nasıl yaşıyorlar, dinlerini, dinlerinin gereklerini nasıl ifade ediyorlar. Bu yaklaşım insanların fiillerini içermekle birlikte din tarafından tesis edilmiş uygulamaları da içeriyor. Aynı zamanda tuhaf şeyleri de içeriyor çünkü insanoğlu garip şeyler yapar ve bunları genellikle din adına yapar ve bir süre sonra bunlar dinin bir parçası olarak görülür.</p>
<p> Din uzmanı perspektifinden, kendini adamış insanlardan bahsediyorum. Çünkü Batı&#8217;da adanmış uzmanlar olduğu gibi, Dr.Cleary&#8217;nin ifadesiyle <span id="more-20361"></span>‘cüzdan uzmanı&#8217; da çok var. Bu insanlar yaşamlarını bu işten kazanıyorlar ve bu yüzden anlattıklarına inansalar da inanmasalar da para kazanmak için anlatmak durumundalar. Dine inanmadan din anlatan birçok insan var. Bu yaklaşım dini öğrenmek isteyenler açısından bir problem.</p>
<p> California Üniversitesinde din derslerine katıldım. Bir gelenek içinde bulunan, o geleneğe inananların anlattığı dersler çok farklıydı. Zen Budizmine derin ilgisi olan dindar bir Katolikten aldığım ders böyleydi mesela. Dine inanmayan kişilerin sınıflarında ise, ne kadar objektif olmaya çalışsalar da, bir problem vardı. Aslında bu insan doğasının gereği. Bizler her şeye filtrelerle bakarız. İslam&#8217;a bakış da bu filtrelerden geçer. Müslümanlar dinlerini anlasalar da, anlamasalar da dinlerine savunarak bakarlar. Bazı Müslümanlar vardır ki bence dinin mesajını anlasa, dinden çıkabilir, çünkü onun dünya görüşüyle uyumsuzdur. Bazı Müslümanlar da vardır ve bence çoğunluk böyledir, dini öğrenmeye başladıkça bu onların kanaatlerini kuvvetlendirir. Bazı Müslüman olmayanlar İslam&#8217;ı araştırdıklarında müslüman oluyorlar. Bazıları ise, İslam&#8217;a karşı daha çok bileyleniyor. Bazıları ise müslüman olmamakla birlikte geleneğe derin saygı besliyorlar. Yani herkes filtrelerden bakıyor ve bu kitabın giriş bölümünde de bu durum anlatılıyor.</p>
<p> Kitapta şöyle diyor: &#8220;Müslümanların İslam&#8217;ı öğrenmeye ihtiyaçları var, çünkü dinleri hakkında çok az şey biliyorlar ve genellikle savunma konumundalar&#8221; ve bu tespit kesinlikle doğru. Müslümanların çoğu dünya algısına yansıyacak derin bir din bilgisine sahip değil. Birçok Müslümana en temel soruları sorun, aldığınız cevaplar sizi şaşırtacaktır. Batılılar da hiçbir şey bilmiyorlar ama insiyaki olarak düşmanlık besliyorlar, böyle bir ortamdayız. Dr.Cleary&#8217;nin ‘Zen Cohen&#8217; kitabında bahsettiği şeylerden biri bu. Kendini çok liberal, açık fikirli, ön yargısız gören Amerikalılar konu İslam olduğunda en keskin önyargılarını sergileyebiliyorlar ve bunu kesinlikle hiçbir bilgi sahibi olmadan yapıyorlar. Başka bir konuda konuşsa kendini önyargılı hissedeceği, adaletsiz olacağını düşüneceği halde konu İslam olunca kantarın topuzu kaçıyor. Birçok insandaki bu düşmanlık çok ilginç. Bu düşmanlığın birçok sebebi var. Tarihi sebepleri var. İslam yüzyıllarca dünyanın büyük bir bölümünde en büyük güçtü. Bu sebeple, bazı insanlar Müslümanlarla uyum içinde yaşarken, bazıları böyle değildi. Örneğin Çinliler ile Müslümanların güzel bir ticari ilişkileri vardı. Biliyorsunuz Çin birçok müslüman ülke ile komşudur ve Çin&#8217;in büyük sayılabilecek bir kısmı müslüman olmuştur. Çinlilerin İslam&#8217;la çok erken zamanlarda tanıştığına dair bilgiler vardır. Bir Çinli alim, kitabında, Çin&#8217;den bir delegenin Medine&#8217;de Hz.Peygamberle (SAV) görüştüğünü, bir başka delegenin ise Ömer ibn Hattab (RA) ile görüştüğünü anlatır. Yani Çinliler çok erken bir zamanda İslam&#8217;la tanışmışlar ve Müslümanlarla gayet iyi ilişki kurmuşlardır. Savaşlar da olmuş, 8.yy&#8217;da bazı Çinli kağıt üreticileri savaşta esir edilmiş ve Bağdat&#8217;a götürülerek Müslümanlara kağıt yapmayı öğretmeleri istenmiştir, Kağıt 1. yüzyılda Ts&#8217;ai Luin adında bir Çinli tarafından bulunmuştur ve bu buluşundan dolayı tarihin en önemli kişilerinden biri kabul edilir. Müslümanlar Afrikalılarla da genellikle iyi ilişkiler içinde olmuştur. Birçok Afrikalı Müslüman olmuştur. Kara Afrika&#8217;da, güney Afrika&#8217;da iyi ilişkiler kurulmuş, bunun yanında kölelikten dolayı bazen düşmanlıklar da olmuştur. Ama çoğunluğu Müslüman olmuştur. Batı Afrika&#8217;da da köle ticaretiyle ilgili bir düşmanlık olmuştur. Nijerya&#8217;nın Ebo bölgesi veya Euroba&#8217;ya inmişlerdir. Ve Euroba&#8217;nın çoğu Müslüman olmuştur ama düşmanlık da vardır, yani bazı bölgelerde iyi ilişkiler gelişirken bazı bölgeler problemli olmuştur.</p>
<p> Batı genellikle İslam&#8217;la düşmanca bir ilişki içinde olmuştur. Başlangıçta durum her zaman böyle değildi, tarihin bazı sayfalarında, mesela İspanya&#8217;da, müslümanların, Hristiyanların ve Yahudilerin uyum içinde yaşadıkları ve kültürel gelişimin göze çarptığı bölgeler de vardı. İtalya&#8217;nın büyük bir bölümünün Müslüman egemenliği altında olduğu bir zaman dilimi  olmuştur ve Arnold Toynbee&#8217;nin ifadesiyle Papa 80 yıl boyunca müslümanlara cizye ödemiştir. Yani Katolik Kilisesi&#8217;nin İslam egemenliği altında olduğu bir zaman yaşanmıştır. İslam, kuzey iklimlerine, Danimarka&#8217;ya kadar ulaşmıştır. Vikingler Müslüman olmuşlardır, Vikingler İspanyol ve Portekiz Müslümanlarına karşı savaşmış, bu sırada bazıları Müslüman olmuş, bazıları Danimarka&#8217;ya dönmüş, bir kısmı da İspanya&#8217;da kalmış ve Norman olarak İngiltere&#8217;yi işgal etmişlerdir. İrlanda bağlantısı da çok ilginçtir. İrlandalıların Müslümanlarla bağlantısı çok eskidir. Protestanlığın İrlanda&#8217;ya gelmesinden daha eskidir. İrlanda&#8217;da Arapça yazıların bulunduğu manastırlar görülmüştür. İrlanda kiliselerinin bir kısmında ‘Bismillahirrahmanirrahim&#8217; levhası bulunmuştur. İrlanda müziği Endülüs Arap müziğinden etkilenmiştir ki bu da Fars müziğinden etkilenmiştir çünkü birçok Müslüman müziğinin kaynağı burasıdır. Bu tarihin büyük bir kısmı bilinmiyor. Bilinmemesinin sebebi birçok insanın tarihi kaynakları okumaması. Tarihçiler sadece belirli alanlara yoğunlaşıyorlar. İslam konusuna ilgi duyanlar doğal olarak Müslümanlar ve ne yazık ki tarihle ilgilenen çok az müslüman var. Nabil Matar&#8217;ın kitabı ‘İngiltere&#8217;de İslam&#8217; önemli bir kitap fakat sadece bir başlangıç çünkü İngiltere&#8217;de bir Müslüman dönemi vardı, üzerinde ‘Bismillahirrahmanirrahim&#8217; yazılı paralar basılmıştı. Renegadolular vardı, bunlar Avrupalıydı , Müslüman olup ülkelerine döndüler, İngilizler Fas gibi yerlere gittiler. Müslüman olan bir İngiliz vardı ve Fas&#8217;ta bakan oldu. Tarih çok geniş bir alan, bütün bunları incelemek gerekiyor. Düşmanlık dönemleri olmuştur, çok düşmanca olmayan dönemler olmuştur ama genel kural olarak Avrupalılar Müslümanları kendilerine derin tehdit olarak görmüşlerdir. İspanya&#8217;da, İspanyolların işlerin yolunda olduğunu söylemesinin bir ifadesi ‘kıyıda hiç Fas&#8217;lı yok&#8217; demektir, bir diğer ifadeyle ortalıkta hiç Müslüman yok. Hala güney İspanya&#8217;da işler yolunda demek yerine bu ifade kullanılır. Ayrıca Roland şarkısı var. Sizlerden edebiyat okumuş ve Newton antolojisi gören varsa, Roland şarkısını okumuşsunuzdur. Roland şarkısı Roland&#8217;nın Faslı müslümanlardan geri alınışı anlatır. Charles Martell, 8.yüzyılda Müslümanları savaşta püskürtmelerinin nasıl bir dönüm noktası olduğunu anlatır. Geri dönerler, Batı Avrupa&#8217;daki seferleri durdururlar ve sonraki 800 yıl İspanya&#8217;ya odaklanırlar. İspanya&#8217;daki İslam, Avrupalı İslam&#8217;dır ve diğer tarafta Osmanlılar cihad fikrini ve İslam&#8217;ı kılıçla yayma fikrini tekrar getirmişler ve Hristiyan-Doğu Avrupa&#8217;ya seferler düzenlemişler ; Viyana&#8217;ya kadar gitmişlerdir. İnsanlar bilmez belki, kruvasan (croissant) Viyanalı bir fırıncı tarafından müslümanları yenilgiye uğrattıktan sonra crescent (hilal)&#8217;I yenmenin ve yemenin zevkiyle hazırlanmış bir yiyecektir.</p>
<p> Tarihten gelen bir düşmanlık vardır ama genellikle birçok Batılı insan, birçok doğu Avrupalı gibi tarihle ilgilenmez. Ama bir ülkede yaşıyorsanız büyük ihtimalle Haçlı Tavşan (<a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Crusader_Rabbit">http://en.wikipedia.org/wiki/Crusader_Rabbit</a>)  gibi karikatür karakterlerle büyümüşsünüzdür. El Cid (<a href="http://en.wikipedia.org/wiki/El_Cid">http://en.wikipedia.org/wiki/El_Cid</a>) gibi filmlerde faslılar hep kara yağız ve vahşi gösterilir. Eski filmlerde mesela ‘Rudolph Valentino&#8217;nun The Sheik&#8217;de (<a href="http://en.wikipedia.org/wiki/The_Sheik_(film))">http://en.wikipedia.org/wiki/The_Sheik_(film))</a> Müslümanlar oldukça romantiktir ama sonunda karakterin aslında Arap olmadığı ortaya çıkar, o bir Avrupalıdır ve Avrupalı kızı alması en doğal hakkıdır. Düşmanlık fikri ciddidir ve Müslümanlar bu konuda düşünmelidir fakat Batılılar da İslam&#8217;a daha az düşmanlıkla bakmak konusunda kendileri ile mücadele etmelidir. Bu zor. Bu kitap İslam&#8217;I Müslümanlara doyurucu bir şekilde anlatmaya çalışıyor ve bunu gayet iyi yapıyor. Sizlere problemli birkaç noktayı aktarmaya çalışacağım, bunun İslam&#8217;ın anlaşılması açısından önemli olduğunu düşünüyorum. Bu sınıfta bu dersi vermemin sebeplerinden biri İslam hakkında unuttuğumuz şeylerden birini aktarmak, holistik geleneği. Bu bütünselliktir. Kur&#8217;an der ki, ‘siz kitabın bir kısmına inanıp bir kısmına inanmıyor musunuz?&#8217; İslam&#8217;I Kabul ederseniz, ona teslim olursunuz. Bunun anlamı bütünsel dünya görüşüne teslim olmaktır. Dünyaya Müslüman gözüyle bakmaktır, dünyaya Batı üniversitelerinin veya Batı dünyasının perspektifiyle bakıp görüşlerini bulandırıyorlar ve durumun vehametinin farkında bile değiller. Yaratıcı ile irtibatı kopuk birçok Müslüman var. Günlük hayatlarında aşkın olanla hiçbir ilişkileri olmuyor; yaşamları ruhsallıktan, anlamdan tamamen uzak.</p>
<p> Bir başka ilginç nokta şu: William Chittick&#8217;in en azından bir süre geleneksel medrese eğitimi aldığını, ve bu yüzden geleneksel metinlerin tercümesi konusunda usta olduğunu biliyorum. Çünkü yaptığı tercümeleri okudum ve bu işi ne kadar ustalıkla yaptığının farkındayım. Klasik metinlerin başlangıç okuyucuları için çok zor olduğu söyleniyor. Bunlar farklı bir kültürel çevreden gelen insanlar için yazılmamış, yazarlarla aynı paralelde düşünen, aynı dünya görüşünü paylaşan kişiler okuyacak diye yazılmış kitaplar. İmam Gazali&#8217;nin 6.yüzyıl Doğu İslam&#8217;ını anlattığını unutup kendi standartlarını imama uydurmaya çalışmak, doğru ve adil değildir. Diğer taraftan İmam Gazali geleneği günümüzde de kullanabileceğimiz bizimle ilgili, evrensel şeyler söylüyor.  Diğer taraftan İmam Gazali&#8217;nin kitabında günümüzle ilgili olmayan, kendi zamanı ve bölgesiyle ilgili bölümler de var.</p>
<p> Bu kitapların ileri düzey entelektüel bilgiye sahip kişiler muhatap alınarak yazıldığı söylenebilir. Lisans düzeyi eğitim sistemimizde nadiren gördüğümüz, lisans altında ise hiç görmediğimiz bir eğitim tipi bu. Geleneksel İslami metinlerle uğraşan biri, örneğin İmam Gazali, birçok eserinde - hepsinde değil çünkü bazı eserlerini halk için, herkesin anlayabileceği şekilde yazmıştır- okuyucunun gramer, retorik, mantık, diyalektik, nazım ve nesir konusunda eğitimli olduğunu farzeder. Matematik konusunda siz zaten bilgilisinizdir. Kitabını yazarken bu varsayımlara göre yazar, dolayısıyla Arapça bilseniz bile mantık bilmiyorsanız ortalama Arapça okuyucunun anladığı anlamdan çok farklı bağlamda bir şey söylediğini anlamanız mümkün olmaz. Onun anlamı farklıdır, teknik bir kelimedir, teknikle ilgilidir. Klasik metinlerle çalışmak için kişi klasik eğitimden geçmelidir, bunu yapmazsanız anlayamazsınız. Bu yüzden klasik metinlerde çok büyük tercüme hataları görüyoruz çünkü insanlar metni incelemek için gerekli temel bilgilere sahip değiller.</p>
<p> Metinler bir konunun ana hatlarıdır. Geleneksel metinler üzerine açtığımız sınıflardaki öğrencilerimiz bunu bilmelidir. Metinler sadece ana hatlardır. Anlamların veya yorumların mandallandığı iplerdir. Geleneksel Müslüman dünyanın bilgiyi iletme şekli budur. Gramer öğrenmek bir şiiri anlamak için yeterli olmaz, yorum ilmini de öğrenmek gerekir. Tüm örnekler çalışılmış olmalıdır ki kurallar anlamlı hale gelsin. Şimdi öğrenciler kütüphaneden kitap alıp ertesi hafta bırakmak nedir bilmiyor. O kitabı satın almıyorsun, onu elle kopyalamak ve bir ustayla kelime kelime aylarca, yıllarca çalışmak gerek. Şahsen bazı metinleri, yayınlanmadığı ve bulunamadığı için elle kopyalamak durumunda kaldım. Bundan çok faydalandım ve böyle bir imkanım olduğu için mutluyum. Oturup hocamla kelime kelime metin yorumladık. Onlarca kitabı hocam ile bu şekilde çalışmanın etkisi büyük oldu. Şeyh Muhammed bu şekilde yüzlerce kitabı bitirdi. Babasıyla birlikte 400 kitabı mütalaa ettiler. İyi bir eğitim aldıysanız, tek başınıza mütalaaya başlamadan once en az 30-40 kitabı bir hocayla birlikte mütalaa etmiş olmanız gerekir.</p>
<p> Bir ilginç konuya daha temas edeceğim. Birçok çağdaş Müslüman ‘eskimiş malzemelerle&#8217; uğraşmaktan bıkmış gibi görünüyor. Entelektüel miraslarını kenara itmeye ve bunu bilimsel çabalarla, mesela sosyolojiyle değiştirmeye çalışıyorlar. İslami mirasın gereksiz ve Kur&#8217;an&#8217;ın yeterli olduğunu söyleyerek bu insanlar zamanın ruhuna teslim oluyorlar. Eski yorumları dikkate almayanlar, metinleri günümüz baskın dünya görüşü ışığında ele almak durumunda kalıyorlar. Bu, kendi zamanını büyük geleneğin ışığında aydınlatan büyük otoritelerin takip ettiği yoldan çok farklı bir yol. Antik geleneğin güzelliklerinden biri, 12.yy&#8217;da yazan bir yazar, 3. Ve 4.yy yazarları ile aynı dünya görüşü ile yazıyor ve yorumda bir süreklilik var. Zamanın ayartmalarına boyun eğmiyorlar. Modernlerin yaptığı şeylerden biri herşeyi kendi zamanı içinden değerlendirmeleri. Sonra bu insanlar arkalarına bakıp ne kadar komik sonuçlara ulaştıklarını görüyorlar. Bu yüzdendir ki 19.yy&#8217;a baktığınızda kafatası bilimi kişiliği anlamanın en güncel yoluydu ve insanların kafatasındaki şişkinliklerden karakter analizi yapıyordu. Bu 19.yy&#8217;da son derece bilimsel görünüyordu. Bugün dile getirilen fikirlerin de 50-100 sene içinde benzer bir duruma düşeceği beklenebilir. Bu tehlikelerden sadece biri.</p>
<p> Kitapta bahsedilen bir diğer konu da şu: Entelektüeller ilgisiz detayları tartışmak için büyük zaman harcıyorlar. Müslüman alimler bazı şeylerle ilgili çok fazla detaya girmişler ve bunların ilgisiz konular olduğuyla ilgili bir anlayış var. Aslında onların tartıştıkları günümüz dünyasında da tartışılmaya devam ediyor ve devam eden anlamsal analizler var. Dilin derinlemesine analiziyle ilgilenen insanlarımız var. Tarihte böyle müslümanlar bulursunuz. Gramer konusunda en olağanüstü alimler Irak&#8217;ta 3.,4. Ve 5.yüzyılda ortaya çıkıyor. Bir doktora tezi var, modern dil teorisinin, aslında 3.ve 4.yy&#8217;da Irak&#8217;ta çıktığını gösteriyor. Bunları çalışan dil bilimciler bunları okumuş ve kendi fikirlerini ortaya koymak için kullanmışlar. Mark Twain şöyle der: ‘eskiler en güzel fikirleri bizden çalmışlardır&#8217;. Eskileri okumak kadim bir hiledir. En popüler yazarların bazılarına baktığınızda, ve klasiklerle karşılaştırdığınızda malzemeyi nereden aldıklarını ve ama bunları nasıl güncel gibi sunduklarını ve nasıl yeni hale getirdiklerini görürsünüz. Epictitus, ‘bana 2000 yıl once Roma&#8217;da yaşamış bir köle nasıl yardım edebilir?&#8217; diye soruyor kitabında.</p>
<p> Son olarak diyor ki; &#8220;biz yazarların kendi lensleri vardır. Bazıları bizi İslam&#8217;ın vizyonunu İslam entelektüel geleneğinde ve özellikle Sufi geleneğinde aradığımız için yadırgayabilir ama İslam içindeki bu perspektiflerdir ki geleneğin en bilinçli yansımasını sağlar&#8221;. Çalıştıkları entelektüel gelenek, klasik gelenek. Sufi gelenek, insanların hakkında kötü konuştuğu Sufi gelenek değildir. Eski alimler, büyük alimler kendi ruhsallığı içinden köklenen bir perspektife sahip olmuşlar ve İslam&#8217;ın yorumu ve açıklamasını buna dayanarak yapmışlardır. Bunun adı tasavvuf ilmiydi. Dolayısıyla bu bir keşif değil, bu geleneğin bir parçası ve onların gösterdiği de bu.</p>
<p> Şimdi giriş bölümünde dinin Hz.Peygamber vasıtasıyla (SAV) gelen Kur&#8217;an ile kurulduğunu söylüyor. Müslüman, Allah&#8217;ın iradesine teslim olan ve İslam dinini takip edendir. Kur&#8217;an Hz.Peygamber (SAV)&#8217;e Cibril ile iletilmiş olan kitaptır, ana tema bu. Ayrıntılamak için, 1400 yıldan fazla bir zaman önce Mekke dışında bir tepede , bir insan meditasyondaydı ve melek ona gelerek ikra (oku) dedi ve bu vahyin başlangıcı oldu. Her şey buradan ortaya çıktı. Bu temeldir. Dolayısıyla Kur&#8217;an her şeyi böyle yörüngeye soktu ve şimdi gezegenimizde her 5 insandan biri Kur&#8217;an&#8217;ın Allah tarafından gelen vahy olduğuna inanıyor. Yani bu melekten vahy alan bir insan ile başladı. Müslüman&#8217;lara göre, Hristiyanlardan farklı olarak, Kur&#8217;an sadece Arapça&#8217;dır. Bir hristiyan genellikle İncil&#8217;den konuşurken, ‘incil&#8217;de böyle diyor&#8217; diye konuşur. Bir Müslüman hiçbir zaman eğer İslam&#8217;ı gerçekten anladıysa Yusuf Ali&#8217;nin tefsiri için böyle söylemez. Der ki ‘mealde diyor ki&#8217;. Hiçbir zaman ‘Kur&#8217;an diyor ki&#8217; demez. Bunu dememelisiniz çünkü çeviri sonuçta bir yorumdur ve hiçbir Müslüman Kur&#8217;an&#8217;ın herhangi bir mealini kesin kabul etmez. Kur&#8217;an&#8217;ın kesin bir çevirisi yoktur, bu Arap dilinin doğasıyla ve dilin genel doğasıyla ilgilidir. Her dilde farklı yorumlar mümkündür.</p>
<p>Geçenlerde iki yıllık çalışma sonucu İmam el Busuri&#8217;nin 160 mısralık şiirini çevirmeyi tamamladım. Bu şiiri üç defa tekrar tekrar çevirdim, önce harfi harfine çevirdim ve sonra birine gönderdim benim için düzenledi, birçok değişiklikle geldi, ikinci bir defa çalışmak durumunda kaldım ve bir daha üzerinden geçtim ve son defasında tamamen yeniden çevirmiş oldum. Bir noktada farkettim ki sürrealistik Arjantinli bir yazar olan ve değindiği motiflerden biri olayların sürekli yeniden tekrarlanması olan Borehey Horeheads&#8217;in bir hikayesinde sonsuza kadar çeviri yapmaya devam eden bir karakter olarak pekala yer alabilirdim çünkü her zaman yeni olası bir anlam vardır. Her zaman başka bir anlama gelebilen kelimeler vardır. Eşanlamlı sözcükler kitapçığına bakarsanız aynı kelimenin birçok farklı karşılıkları olabileceğini görürsünüz. Kur&#8217;an Arapçadır, ‘Biz bunu Arapça indirdik&#8217; buyruluyor. Bu Arapça Kur&#8217;an&#8217;dır. Bu yüzden Kur&#8217;an Arabidir ve bir de Kur&#8217;an meali vardır. Meal Kur&#8217;an diye isimlendirilemez.</p>
<p> Bu çok önemlidir. İncil&#8217;in birçok farklı yorumu vardır. Yeni Amerikan versiyonuna bakarsanız, ve sonra King James&#8217;e bakın, tamamen farklıdır, bazen mana tamamen değişir. Dolayısıyla neyi takip ediyorsunuz ve ne anlama geldiğine kim karar veriyor? Açıkça Kur&#8217;an&#8217;ın birçok yorumu vardır ama eğer 15 farklı ilmi tamamladıysanız -Ibn Cuzai&#8217;ye göre 12- Kur&#8217;an&#8217;a hakim olabilir ve ancak ondan sonra yoruma kalkışabilirsiniz. Bu ilimleri tamamladığınızda, yorumunuz Arap diliyle uyumluysa ve Hz.Peygamberin (SAV) söyledikleriyle çelişmiyorsa, bu kabul edilebilir bir mealdir. Yani Kur&#8217;an farklı yorumlanabilir, hep öyle olmuştur ve olmaya devam edecektir. Kur&#8217;an&#8217;ın ilk zamanlarda Farsça&#8217;ya çevrildiğinden bahsediyor ki doğrudur ama notlarda satır arası olmuş, aslında bunlar halk için yapılmamış, kurallar için yapılmıştır, yani Kur&#8217;an&#8217;ın yorumu halka verilmemiştir. Katolik Kilisesi de aynı fikri takip etmiştir. İncil&#8217;I Latin dilinde tutmuşlar ve Luteryanlık ve Protestanlığa kadar lisanlarına çevirmemişlerdir,  çünkü İncili okumadan once farklı ilimlere hakim olmak gerektiğini, aksi taktirde yanlış yorumlamaların olabileceğini düşünmüşlerdir. Ve sonra Kur&#8217;an&#8217;ın 7 katman anlamından bahsediliyor. ‘Kur&#8217;an 7 farklı harfte indirilmiştir&#8217; hadisine atıfta bulunuyor. Bunun ne anlama geldiğine dair tartışma var ama bir hadiste Hz.Peygamber (SAV) buyurmuşlardır ki ‘herbir ayetin iç, dış ve öte anlamları vardır&#8217;. Sadece dış, zahiri manalarını kabul ederseniz ezoterist olursunuz. Sünni Müslümanlar daima Kur&#8217;an&#8217;ın hem batıni, hem de zahiri olduğunu ve hiçbirinin reddedilemeyeceğini düşünmüşlerdir. Kur&#8217;an avama, sıradan insanlara da havassa, sofistike insanlara da, felsefecilere de krallara da köylülere de çobanlara da hitap eden inanılmaz bir medeniyet yaratmıştır. Bu Kur&#8217;an&#8217;ın en güçlü ve çekici özelliklerinden biridir. Her kademeye seslenir ve ortak bir temelde hepsini buluşturur. Kur&#8217;an 100 yıl içinde Çin&#8217;den İspanya&#8217;ya farklı diller konuşan coğrafyalara -dili Arapça olmasına karşın- hitap edebilmiştir.  Çünkü onların sadece kulaklarına ve dillerine değil kalplerine ve akıllarına hitap etmiştir. Çünkü insanoğlunun paylaştığı en temel anlamdan bahsetmektedir ve Kur&#8217;an bu yüzden evrenseldir.</p>
<p> Diğer gelenekleri okuduğunuzda farkedeceğiniz şeylerden biri şudur ki, kutsal metinlerinde coğrafya ile ilgili birçok bilgi vardır, ormanda yaşamakla ilgili mesela, İslam&#8217;da ise, Kur&#8217;an&#8217;a baktığınızda okyanus üzerinde seyahat eden adama seslenir, halbuki Araplar okyanusta gezmemişlerdir, okyanusun ortasında dev dalgalar içindeki gemicilere seslenir. Ayrıca çölde gezen adama seslenir. Dağlarda seyahat eden, yaşayan, tarımla uğraşanlara, çobanlara seslenir. Tüccarlara seslenir, ticaret yapan insanlara seslenir, elle iş yapan insanlara seslenir, herkes kendini Kur&#8217;an&#8217;da bulur ve Kur&#8217;an herkesle konuşur.</p>
<p> İslam&#8217;ın birleştirici etmenlerinden biri hepimizi Arapçaya davet etmesidir, dolayısıyla Hristiyanlar mesela Kore dilinde, Japonya, Lehçe, Sanskritçe ayinler yaparlar ama Müslümanların ibadetleri, tek dildedir ve hepimiz onu paylaşırız. Yani hangi camiye gitseniz, aynı Kur&#8217;an&#8217;ın okunduğunu duyarsınız, farklı bir Kur&#8217;an duymazsınız ve bu bizleri birleştiren bir faktördür. Kur&#8217;an hakim olarak yeni Ahit kadar olsa da ittifakla Eski Ahitten de Yeni Ahitten de çok farklıdır. Bu kitapların ikisi de birçok farklı insan tarafından toplanmış derleme kitaplardır, Kur&#8217;an ise tek bir insana verilmiştir ve bu konuda ittifak vardır. Her ne kadar Patrician Crone gibi Kur&#8217;an&#8217;ın Hz.Peygamber (SAV)&#8217;in vefatından sonra bir kurul tarafından toplandığını ve onların eklemek istediklerini eklediklerini, çıkarmak istediklerini çıkardıklarını söylemeye kalkışanlar olduysa da. Bu aylık Atlantic Dergisiydi, birkaç sayı çıkardı. Bu teoriler Oryantalist geleneği araştıran oryantalistler tarafından dahi reddedildi ve Patricia Crone bir derece çark etti. Üç-dört yıl önce söylediklerini artık söylemiyor. Doğu sahilinde ders veriyor, aslında SOAS&#8217;deydi. Aynı şeyleri söylemiyor çünkü Oryantalist topluluktan çok tepki aldı. Bu fikirler gayr-i Müslim İslam akademisyenleri tarafından bile kabul görmüyor.</p>
<p> Nicholson, Arberry&#8217;ye Arap edebiyatı tarihini öğrettiği kitabında der ki, itiraf etmeliyiz ki Kur&#8217;an kesinlikle Peygamberden nakledilen sözlerdir. Müslümanların ve özelde Arapların geniş hafızalarını bilenler bilir ki bu kitap ezberle nakledilmiştir. Size bir örnek vereceğim. Muhammad Hasan El Dudu buraya geldi ve burada bir ders de verdi. Kendisi fotoğraf hafızasına sahiptir ve birçok hadis kitabını ezbere bilir. Buhari&#8217;yi kalbiyle ezberlemiştir.  Bende Buhari&#8217;nin el yazma bir nüshası var, alıp baktı ve ilk sayfada iki hata buldu ve bana gösterdi. Bu yüzden müslüman geleneğinde güven insanadır, sadece kitaplara değil ve insanlar bunu anlamıyor. İnsanlar güçlü hafızalara sahip olmak için uğraşmışlardır, buna önem vermişlerdir ve hafızalarını bilgiyi muhafaza için adamışlardır. Ezberler metnin kendisinden çok daha güvenilirdir. Katipler hata yapar ama Hafız yapmaz. Hata yapabilir ama hatasını anlar, eğer gerçek hafızsa. Bu yüzdendir ki hiçbir gerçek Hafız onu düzeltene ihtiyaç duymaz. Onu tek başına bırakın kendi başına çalışır. Hepimiz bunu gördük, teravihte güçlü bir hafızın arkasında namaz kılmış olanlar bilir. Hafız, Kur&#8217;an&#8217;I kalbiyle hıfzedendir.</p>
<p> En kısa sure 10 kelimedir ve en uzunu 6000&#8242;in üzerindedir. Bunların herbirine ayet denir ve anlamı işarettir. Bununla ilgili detaylara giriyorlar. Kur&#8217;an ile İncil arasındaki ilginç farklılıklardan biri Kur&#8217;an&#8217;ın Allah&#8217;tan bahsetmesidir. Şimdi Kur&#8217;an&#8217;ın bu geleneklerden farklılaştığını duymak bazılarına sürpriz gelebilir ama incili okursanız, İncil Tanrıdan çok da bahsetmez. Tarihten, kabilelerden, insanların problemlerinden, ailelerden, birçok şeyden bahseder ama İncilin bölümlerinde birkaç sayfadan başka tanrıdan bahsedildiğini göremezsiniz. Kur&#8217;an&#8217;da ise bahsedilen konudan bağımsız olarak hepsi Allah&#8217;a bağlanır ve bunun yollarından biri yüce isimlerinin kullanılmasıdır. Ayetler, O&#8217;nun merhametli, Kerim, Her şeye gücü yeten olduğu şeklinde biter. Kur&#8217;an daima her konuyu en önemli konu olan Allah&#8217;a getirir ve bu yüzden kırmızı yazılmış Kur&#8217;an&#8217;a bakarsanız farkedersiniz ki herbir sayfada Allah&#8217;ın adı vardır. Kırmızı yazılı İncil&#8217;e bakarsanız İncil&#8217;in Tanrıdan bahsetmediğini görmek size şaşırtıcı gelebilir. İncil&#8217;I eleştirmek için değil, iki kitap arasındaki bu bariz farkı ortaya koymak adına söylüyorum.</p>
<p> Burada bahsettiği konulardan biri de şu: Ana dili Arapça olanlar Kur&#8217;an&#8217;la bir mülkiyet ilişkisi kuruyorlar, bir diğer deyişle ‘o benimdir ve başkasının değildir, özellikle Araplarındır&#8217; şeklinde. ‘Eğer Arapça bilmiyorsanız, Araplar sizing kur&#8217;an&#8217;I anlayamayacağınızı düşünür&#8217; diyor. Şahsen bunun doğru olduğuna inanmıyorum. Arap olmayan birçok insan var, Arapçayı bilmiyorlar ama birçok Arap&#8217;tan daha fazla hayatlarını Kur&#8217;an&#8217;a gore yönlendiriyorlar. Güney Asyalı insanlar biliyorum anne babalarını Kur&#8217;an okurken ağlarken gören ama okuduklarının ne anlama geldiğini dahi bilmiyorlar ama biliyorlar ki bu Allah&#8217;ın sözü ve bu onları etkiliyor çünkü Allah&#8217;ın vahyini okuyorlar. Meşhur hikayedir bir acem kur&#8217;an&#8217;I duyup ağlamaya başlıyor ve bir Arap ona ‘sen Acemsin ve nasıl Kur&#8217;an&#8217;I duymakla ağlarsın?&#8217; diye soruyor. O da cevap veriyor: Benim dilim Acemdir ama kalbim Arabidir. Kalp, aklın anlayamayacağı şeyleri anlar. Bu da önemlidir. Genel kural şudur ki İslami dünya görüşünde temeli olmayan bir kişi, Kur&#8217;an&#8217;ın mealini okursa önyargılarını onaylar ve bu maalesef çok doğrudur. Kur&#8217;an&#8217;a önyargılarınızla giderseniz aradığınızın ta kendisini bulursunuz, bunu biliyorum, yapıyorlar ve işte ortada. Arıyorlar ve aradıklarını buluyorlar; siz bir şey arıyorsanız başka şeylere kör kesilirsiniz , yani Kur&#8217;an&#8217;a önyargılarınızı onaylatabilirsiniz. Kur&#8217;an&#8217;ın size konuşmasına izin vermezsiniz. İşte bu yüzden Kur&#8217;an ‘bu muttaki insanlara bir rehberdir&#8217; der ve sonra der ki ‘bu kitabın içinde şüphe yoktur&#8217;, daha baştan pozisyonunu açıklar. Bu kitap hakkında şüpheniz varsa, size fayda sağlamaz. Allah&#8217;ın bir vahyi olduğuna otomatik olarak inanmazsanız size bir faydası olmaz. Otomatik olarak Allah&#8217;ın vahyi olmadığına şartlanmışsanız o perspektifle okumaya başlarsınız. Ama ona gidip bilmek istiyorum bu ‘Allah&#8217;ın vahyi midir?&#8217; diye giderseniz, şüphe değil ama bir şey bilmiyorsunuz ve basitçe kendiniz görmek istiyorsunuz, şüphecilikle objektiflik farklıdır ve bu yolları seçtiğinizde tamamen farklı deneyimler yaşarsınız.</p>
<p> Bir diğer konu kur&#8217;an ve Kur&#8217;an&#8217;ın dünya görüşünün Arap diliyle kesinlikle bağlantılı olmasıdır. Arapça Semitik bir dildir, Hz.Musa ve Hz.İsa&#8217;nın (AS) konuştuğu dildir. Onlar da Semitik diller konuşmuşlardır. Aramice ve İbranice kök yapı olarak Arapça&#8217;ya çok benzer. İbrani alimleri İbrani dilini yorumlamak için Arapça sözlükleri kullanmak durumunda kaldıklarını ifade etmişlerdir. Çünkü Hahamlar Arami dilindeki eski ahit tefsirleriyle uzun uzadıya uğraşmayı yasaklamışlardır. Sözel gelenekleri vardır ve yazıya dönüştürmekle ve sözlükle uğraşmazlar. Araplar sözlük yazmaya hemen 8.yüzyılda başlamışlardır. Bu ilk sözlük İngilizce sözlükten farklı olarak son derece sofistikedir. Biz ilk sözlüğümüzü 16.yüzyılda yaptık ve kötü bir sözlüktü. Araplar isenİslam&#8217;dan hemen 100 sene sonra son derece sofistike sözlükler yazıyorlardı. Arapçayla ilgili bir diğer konu onun şiirle korunmuş olmasıdır. Hz.Ayşe sadece tek bir şiirden 12,000 mısra ezbere biliyordu. Bu abartı değil çünkü ben şahsen 12,000 mısradan fazla ezbere bilen insanlar gördüm ve bunun abartı olmadığını biliyorum.</p>
<p> Sonra Kur&#8217;an&#8217;dan bahsediyor kitap. 114 kısımdan oluşuyor. Sürekliliği olmayan bir kitap ve bu Batılı insanlar için bir handikap. Çünkü Yaratılışla başlayan ve tarihle devam eden kitaplara alışmışlar. Kur&#8217;an&#8217;ı okursunuz ve o yaratılışla başlamaz. Allah&#8217;ın başlamak istediğiyle başlar. Eli Lam Mim&#8217;le başlar. Bunun anlamını kimse bilmez ve bence bu Kur&#8217;an&#8217;ın Allah kelamı olduğunun en büyük delillerinden biridir. Çünkü kimse bunu düşünemez, anlamını kimsenin bilmediği harflerle başlamayı. Her bilenden daha iyi bilen olduğunu göstermek için. Kitaba alçakgönüllü yaklaşmalısınız çünkü size diyor ki ‘siz her şeyi bilmiyorsunuz. Çok az şey biliyorsunuz&#8217; ve bunu hatırlamak önemli.</p>
<p> 20.sayfanın altında Peygamber (SAV)&#8217;in intiharı düşündüğü şeklinde görüşler bulunduğunu söylüyor. Bu doğru değil, intiharı düşünmedi. Çok endişeliydi ve bu da peygamberliğin delilidir çünkü yalancı peygamberler sizi Tanrı tarafından gönderildiğine ikna etmeye çalışır, fakat Hz.Peygamber (SAV)&#8217;in ilk karşılığı ‘bana neler oluyor?&#8217; olmuştur. Bu eşi tarafından onaylandığında ve Varaka, eşinin kuzeni, tarafından, neler bittiği anlaşıldı ama başta çok endişeliydi ve derin bir şok içindeydi. Bunu kabullenecek cesareti başlangıçta yoktu, ama kelimenin bu anlamıyla gönülsüz değildi. Şaşırmıştı ve sorumluluğuyla ilgili endişeliydi. Bunu Kur&#8217;an&#8217;da görebilirsiniz. Der ki ‘vahyi ezberlemeye çalışma&#8217; çünkü unutacağından veya tamamını alamayacağından korkuyordu ve kendini büyük bir borç yükünün altında hissediyordu.</p>
<p> Hz. Peygamber (SAV) Arap Yarımadasında doğmuştu. Putperest bir ortamda doğmuştu. En baştan putperestliği reddetmişti. Putları sevmemişti, putlara yemin etmemişti, putlar önünde eğilmemişti. Allah&#8217;ın birliğine veya tevhide karşı doğal bir eğilimi vardı. Arap yarımadasında Haniflik diye bir gelenek vardı, Arapça&#8217;da hanif ‘doğal olarak Tanrı&#8217;ya yönelen&#8217; demektir. Bu insanlar Tanrının bir olduğunu biliyorlardı, onlar kendilerini Hz.İbrahim&#8217;in dinine inananlar olarak görüyorlardı. Yahudi ve Hristiyanlığı benimsemediler ama Tanrının tekliğine inandılar. Bu şekilde birkaç kişi vardı ama çok da yoktu. Parmakla sayılamayacak kadar çoktu ama çok büyük bir önem verilmiyordu bu dine. Hz.Peygamber (SAV) bu geleneğe yöneldi ama 40 yaşına kadar vahy almadı ve sonra gerçek rüyalar görmeye başladı. Tepeye çıkar, insanlardan kendini soyutlar ve putperestliğin kirletici ortamından kendini uzak tutardı. Bu kendi başına olduğu vakitlerden birinde vahiy geldi. Arap kabileleri kendilerini, ve bizler de Arapların Hz.İsmail&#8217;in soyundan geldiğine inanırız. Hz.İsmail, Hz.İbrahim&#8217;in oğludur. Hz.İsmail ilk çocuğudur. Hz.Hacer&#8217;in oğludur ve İncil&#8217;e gore büyük bir milletin babasıdır. Tevrat böyle diyor. Martin Lings diyor ki Tevrat kutsal kitaptır, uydurulmuş değildir ve Tanrı dindışı bir şeye büyüklük atfetmez. Bir diğer deyişle, büyük bir milletin babası olacak, bunun anlamı Tanrıya boyun eğen büyük bir millet olacak, bir ümmet olacak demektir. Birçok insan bunu bilmez, ama Minmodes, Nihamidies, Tevrat&#8217;ın birçok büyük yorumcusunun resmi yahudi öğretisi, Hz.Peygamber (SAV)&#8217;in ilahi vahy almış olduğu şeklindedir. Onlar bunun Allah&#8217;tan olduğuna inanmışlardır ama bize gelmemiştir diye düşünmektedirler. Bu durumun Hz.Zekeriya&#8217;nın kehaneti olduğuna inanırlar. Bunu Orta Doğu politikasından etkilenmemiş Yahudi teoloji kitaplarında bulabilirsiniz. Yahudiler, Hz.Zekeriya&#8217;nın ‘Yahudilere öğretilen Doğu ve Batı&#8217;ya yayılacaktır&#8217; sözünü bu öğretinin Hristiyanlık ile Batı&#8217;ya ve İslam ile Doğu&#8217;ya yayılması olduğu şeklinde yorumlarlar. Hristiyanların dininin yarım olduğunu, diğer deyişle anlayışlarının teslis ile gölgelenmiş olduğunu, ama Müslümanlar&#8217;ın Tanrı&#8217;nın birliği konusunda tam anlayışa sahip olduklarını ve onların Mesih&#8217;in gelmesi için dünyayı hazırlamak için daha iyi bir pozisyona sahip olduklarını düşünürler . </p>
<p> Bazı büyük hahamların düşüncesi İslam&#8217;ın Allah&#8217;ın takdir ettiği bir araç olduğu ve Mesih&#8217;in gelmesi için dünyayı hazırlamanın bir yolu olduğu şeklindedir. Bizler Mesihin Hz.İsa olduğuna inanırız, Hristiyanlar da öyle inanır ama böyle bir pozisyon olması da hayli ilginç. Hz.Peygamber (SAV), Hz.İsmail&#8217;in soyundandı, 40 yaşında vahiy geldi, önce bunu gizli tuttu ve bir noktada Allah ona çıkıp insanlara dini tebliğ etmesini söyledi ve O da emredileni yaptı. Arapların buna verdiği karşılık ‘bunlar eskilerin hikayeleridir&#8217; demek oldu, Bir diğer deyişle bunlar peri masallarıdır&#8230; Günümüzde de yaklaşımın bununla benzeşmesi ve Kur&#8217;an&#8217;ın bu çeşit bir karşılık bulması hayli ilginçtir.</p>
<p> Bahsettikleri konulardan biri de Neml suresinde de bulunan ‘bu bizden öncekilere de yapılan bir tehditti (27:68) -yani Yahudiler ve Hristiyanlardan bahsediyor- ‘bunlar geçmişlerin masallarından ibarettir&#8217;. Araplar mesajı böyle reddederler. Hz.Peygamber (SAV) için dönüm noktası hicrettir. Ona gönderilen bir delegenin ricası üzerine 13 yıllık baskının ardından hicret edip, Yesrib&#8217;e gitmiştir. Evs ve Hazrec, bu şehir Yesrib ismiyle anılmadan birkaç jenerasyon önce bu şehre göç etmiş iki Yemen kabilesidir. Burası hurmalıkların olduğu bir tarım şehridir ve birbirleriyle savaşmaktadırlar, sürekli savaşıyorlardı. Kabile arası kavgalar vardı ve bundan çok yorulmuşlardı, bu vahşeti bitirmek istiyorlardı. Orada yaşayan ve ticaretle uğraşan ama aynı zamanda hurmalıkları da olan bir Yahudi toplumu vardı. Medine&#8217;de piyasayı kontrol altında bulunduruyorlardı ve Araplara sürekli son Peygamberden bahsediyorlardı. Bu şehirde ortaya çıkacağını ve tüm putları temizleyeceğini ve dini yenileyeceğini. Bu Yahudiler gelecek olanın Yahudi bir Peygamber olmasını umuyorlardı. Hz.Peygamber (SAV) çıktığında birbirlerine ‘belki de bu, Yahudilerin hakkında bahsettiği kişidir&#8217; dediler ve gidip kendileri görmek istediler. Gidip gördüler ve Müslüman oldular. Sonra Hz.Peygamber (SAV) oraya göç etti, ve göç edenlerle Medine insanları arasında inanılmaz bir kardeşlik bağı oluştu. Hicret İslam&#8217;ın genişlemesinin ve şehirleşmesinin başlangıcıdır, müslüman takviminin ilk yılıdır. Bir bakıma müslümanlar için zamanın başlangıcıdır.</p>
<p> Üç ana kaynağımız var: </p>
<ul type="disc">
<li>Kur&#8217;an, ki, vahiy olduğuna inanırız, Allah Peygamberine (SAV) Cibril vasıtasıyla indirmiştir.</li>
<li>Peygamber vasıyasıyla (SAV) gelen vahiy. Buna hadis denir. Bunun anlamı Peygamber ilhamla konuşur (SAV). Tanrı&#8217;nın ilhaıyla konuşur. Kendi tutkusuyla konuşmaz, bu ona gelen bir vahiydir. Hadisleri dahi vahiydir. Böyle inanırız, hadisler içinde gereksiz, fazla hiçbir söz bulamazsınız. Tüm hadislerin Müslümanların hayatı için anlamları ve etkileri vardır. Hadisler üç ana kategoriye ayrılabilir:  </li>
<li> 
<ol type="1">
<li>Ahad, tek kişi tarafından rivayet edilmiş olanlardır, Bunlar diğerlerinden daha az güçlüdür.</li>
<li>Mütevatir, çok kişi tarafından aktarılmış hadis demektir. Bunlar Peygamber (SAV)&#8217;den gelmedir ve mutlak inanç olarak Kur&#8217;an ile aynı statüye sahiptir, bunları reddedemezsiniz. Buna örnek olarak Peygamber (SAV) savaşta kadınların ve çocukların öldürülmesini yasaklamıştır. Bu birçok kişi tarafından rivayet edilmiştir. Bununla ilgili o kadar çok rivayet vardır ki yanlış olmasına imkan yoktur. Bu yüzden alimler üzerinde ittifak etmişlerdir.</li>
<li>Hadis-I Kudsi Allah&#8217;ın vahyidir ama Hz. Peygamber (SAV) bunu hadis olarak aktarmıştır. Kur&#8217;an&#8217;la aynı konumda değildir, namazda okunamaz ama onun doğrudan Allah&#8217;tan geldiğine inanırız. Bunun bir örneği şudur: Peygamberimiz (SAV) diyor ki, Allah diyor ki, ‘İnsanoğlunun her bir ameli kendisi içindir, sadece oruç müstesna. O Benim içindir.&#8217; Çünkü Allah gerçekte tek yemeyen ve içmeyendir.  Dolayısıyla oruç tuttuğunda bir eylemde bulunuyorsun, ve bu Uluhiyete en yakın şey çünkü sadece Allah yemez ve içmez, biz hepimiz yemek içmek zorundayız. Bu bir yorum, başka bir çok yorum var.</li>
</ol>
</li>
</ul>
<p> Kur&#8217;an&#8217;ın sonsuz olduğuna ve yaratılmamış olduğuna inanırız. Bu Kur&#8217;an&#8217;ın manası demektir, diğer bir deyişle kitaptaki harfler, kelimeler değil. Bizler, bu iki kapak arasındaki Kur&#8217;an&#8217;ın Allah&#8217;ın yaratılmamış sözü olduğuna inanırız. Bunu diyebiliriz ama bunu söylediğimizde bunlar harfler ve mürekkep anlamında değildir. Kelimelerin taşıdığı anlamlardır.</p>
<p> 24.sayfada Hz.Ali hakkında, görüşünü bildirmediğinden bahsedilmiş. Şia görüşünü veriyorlar. Bu Sünni görüşü değildir. Bizler İmam Ali&#8217;nin Ebu Bekir&#8217;e biat ettiğine inanırız ki, ve burada onu söylüyor, ve Şia bunu itiraf eder. Hz.Ebu Bekr&#8217;in raşit halife olduğuna ve Hz.Ebu Bekr&#8217;in Hz.Ali&#8217;den faziletli olduğuna inanırız. Sahih Buhari&#8217;de bir hadiste Hz.Ali açıkça Hz.Ebu Bekr&#8217;in kendisinden faziletli olduğunu ve Hz.Ömer&#8217;in de öyle olduğunu söyler.</p>
<p> Müslümanlar birçok farklı dinle birlikte yaşamışlardır. Dinlere baskı kurmamışlardır. Dört durumda bu baskı olmuştur ama alimler buna karşı çıkmışlardır. Bunlar kendi politik avantajları için durumları maniple eden, kısa görüşlü hükümdarlar tarafından yapılmış ve büyük problemlere sebep olmuş olaylardır. Ama genel olarak Müslümanlar&#8217;ın diğer dinlere düşmanca davranmadıklarını söyleyebiliriz, Kiliselerini, Sinegoglarını ve Tapınaklarını bozmamışlardır, bunlara Zerdüştler, Hindular ve Budistler dahildir. Afganistan, Müslümanlar oraya gitmeden once derin bir Budist geleneğe sahipti. Aslında Bugh Buda mantığının merkeziydi ve bu mantıkçılar Müslüman oldu. İslam teolojisine Yunan mantığında olmayan bazı Budist mantık formülasyonları tanıttı. Yunan mantığında ne a, ne de b senaryosu yoktur, Budist mantığında vardır. Geleneksel İslam teolojisinde ne a, ne de b&#8217;nin olmadığı durumlar vardır. Bunun Budist mantıkçıların etkisiyle ortaya çıktığını düşünüyorum. Aslında ben bir makale yazdım ‘Budistler İslam&#8217;a nasıl yardım etti&#8217; diye ve bu konuyla ilgiliydi ama iyi bir eleştiri süzgecinden geçirmeden yayınlamamaya karar verdim.</p>
<p> Bir diğer önemli konu şudur ki genellikle Müslüman hükümdarlar insanların müslüman olmalarını istememişlerdir. Müslüman olmalarını istemeyişinin sebebi gelir kaybına uğramaları ve ayrıca İslam&#8217;ın eşitlikçi yanıyla uğraşmak durumunda kalmalarıdır ve bu bir gerçektir. Buna inanmıyorsanız, İslam&#8217;ın romantik ütopik bir versiyonuna sahipseniz, bilin ki bu fantezidir. Tek yapacağınız tarih okumaktır. Müslümanlar tarihlerinde son derece dürüsttür. Müslüman olmak için Arap kabilesine girmeniz gerekirdi ve bunu bitiren Beni Ümeyye zamanında Ömer bin Abdülaziz oldu. Ondan once Arap kabilesinden olmanız gerekiyordu. Bir mevlaydınız ve bu düşük bir pozisyondu. Irak&#8217;ta bir hareket var, ismi Şuhubiye, anlamı insanların hareketi veya halk hareketi ve bunlar Arap olmayanlar, bıkmışlar ve buna karşı ayaklanmışlar. Yani öncelerde problemler vardı. Etnik problemler vardı, kabile sorunları, bunlar insanlığın problemleridir. Ulema bunlarla hep mücadele etmiştir. Bu ülkede 100 yıl once Hahamlar ve Rahipler anlaşmalar yazıp siyahların köleliğinin incile gore uygun olduğunu belirtmişlerdi. Bunu bulabilirsiniz, size garanti ederim, kölelikle ilgili kitaplara bakın. Müslümanlar bunu hiçbir zaman yapmadılar, ulemanın metinsel olarak baskıyı meşru gördüğü bir tarihimiz yok. Böyle bir şey mevcut değil. Tam tersi, bunlara şiddetle karşı çıkmışlardır. Jahil, siyahların beyazlara tercih edilmesinin sebeplerini yazmış kitabında, kendisi de siyah bir adamdır ve kitabında bunu kanıtlamaya çalışır. Tarihsel olarak baktığınızda birçok siyah büyük insan vardır. İbn-ül Cevzi&#8217;nin Tenvir el Gubiş adında bir kitabı var, ‘etiyopyadaki siyah insanların erdemleriyle ilgili karanlıkların giderilmesi&#8217;. Bu Irak&#8217;lı imam tüm kitabını siyah insanların erdemlerini göstermeye ayırmış ve kitapta bahsettiği şeylerden biri, İsrailoğullarının siyahların Ham&#8217;ın lanetlenmiş soyundan olduğuna dair görüşünün hiçbir kaynağa dayanmadığını ve Kur&#8217;an&#8217;ın bunu reddettiğini göstermektir. Sonra der ki ‘siyahların kara derili olmasının sebebi şudur ki, Güney yarımkürede uzun sure yaşadıkları için koruyucu bir deri oluşmuşlardır. Bugün insanlığın ulaştığı bilimsel bir analizi bize yüzyıllar öncesinden sunuyor.</p>
<p> </p>
<p style="padding-left: 30px;">… Bu konuda okumak için…</p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 30px;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/filistin_israil.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Yahudi oldukları için mi zalimler?</span></a></strong></p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 30px;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/filistin_israil.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><img class="alignleft size-medium wp-image-9555" title="israil_siyonizm_zulum" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/israil_siyonizm_zulum-194x300.jpg" alt="" width="133" height="190" /></span></a>İsrail bir çok bakımdan Türkiye’ye benzeyen bir ülke. Paranoyak bir ulus-devlet. <strong><em>“Yoktan var edilmiş bir millet”</em></strong> dört tarafı <strong><em>“düşmanla çevrili”</em></strong> kutsal bir vatanda yaşıyor. Terör tehlikesine karşı ülkenin güvenliği için(?) haklar ve özgürlükler çiğneniyor. Devlet eliyle düşman üretiliyor! </p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 30px;">Gidemeyenlerin ülkesi oluyor İsrail… Kendi zulmü altında ezilen, korku içinde yaşayan, dünyasıyla beraber Ahiret’ini de kaybetmiş olan <strong>İsrailli</strong> zannederim <strong>Filistinliden</strong> bile daha zavallı bir durumda bu yüzden. <strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/filistin_israil.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz</span></a></strong>.</p>
<p style="padding-left: 30px;"> </p>
<p style="padding-left: 30px;"> </p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 30px;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/02/islamcilik_kitap_k.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-14898" title="islamcilik_kitap_k" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/02/islamcilik_kitap_k.jpg" alt="" width="118" height="183" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/img/Islamcilik-devrim-demokrasi.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"> İslâmcılık, Devrim ile Demokrasi Kavşağında </span></a></strong></p>
<p style="padding-left: 30px;">Müslümanca yaşamak için devletin de “Müslüman” olması mı gerekiyor? Bu o kadar net değil. Çünkü İslâm’ın gereği olan “kısıtlamaları” insan en başta kendi nefsine uygulamalı. Aksi takdirde dinî mecburiyet ve yasakların kanun gücüyle dayatılması vatandaşı çocuklaştırıyor ister istemez. <strong>İ</strong><strong>yi-kötü ayrımı yapmak, iyiden yana tercih kullanacak cesareti bulmak gibi insanî güzellikler devletin elinde bürokratik malzeme haline geliyor. </strong>21ci asırda Müslümanca yaşamak kolay değil. Yani İslâm’ın özüne dair olanı, değişmezleri korumak ama son kullanma tarihi geçmiş geleneklerden kurtulmak. AKP’yi iktidara taşıyan fikrî yapıyı, Demokrasi-İslâm ilişkisini, İran’ı ve Milli Görüş’ü  sorguladığımız bu kitabı ilginize sunuyoruz. <strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/Islamcilik-devrim-demokrasi.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></a> </strong></p>
<p style="padding-left: 30px;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 30px;"><strong><span style="color: #0000ff;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/abd_tedavi_edilebilir_mi.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">A</span><span style="color: #0000ff;">merika Tedavi Edilebilir mi?</span></a></span></strong></p>
<div style="text-align: justify; padding-left: 30px;"><span style="color: #0000ff;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/abd_tedavi_edilebilir_mi.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff;"><img class="alignleft size-medium wp-image-7855" title="20091222_derin_dusunce_org_amerikan_saldirganligi_pt" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091222_derin_dusunce_org_amerikan_saldirganligi_pt-203x300.jpg" alt="" width="115" height="166" /></span></a> <span style="color: #000000;">Amerikalılar neden bu kadar gaddar? Dünyanın geri kalan kısmında yaşayan insanlara karşı niçin bu denli acımasız? </span></span></div>
<div style="text-align: justify; padding-left: 30px;"><span style="color: #0000ff;"><span style="color: #000000;"> <span>Bayrak y</span><span>akmanın ve Amerikan/İsrail mallarını protesto etmenin dışında bir şeyler yapmak gerektiğini düşünenler için yapılmış bu çalışmayı ilginize sunuyoruz.</span><span> </span><span>ABD desteği son bulmadan Ortadoğu’nun psikopatı İsrail’in saldırganlığı bitmeyecek ve Ortadoğu’ya huzur gelmeyecek gibi görünüyor. Vietnam’da ve Latin Amerika’da yaşanan katliamlar Ortadoğu’da devam ediyor.</span></span></span></div>
<div style="text-align: justify; padding-left: 30px;"><span style="color: #0000ff;"><span style="color: #000000;"> </span><span style="color: #000000;"> <a href="http://www.derindusunce.org/img/abd_tedavi_edilebilir_mi.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Buradan indirin.</span></a></span></span></div>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2012/01/21/islam%e2%80%99in-vizyonu-hamza-yusuf/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2012/01/21/islam%e2%80%99in-vizyonu-hamza-yusuf/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Ali Şeriati&#8217;nin Duası&#8230;</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2012/01/13/ali-seriatinin-duasi/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2012/01/13/ali-seriatinin-duasi/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 13 Jan 2012 21:53:36 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Cemile Bayraktar</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>

		<category><![CDATA[islamcilik]]></category>

		<category><![CDATA[İslam]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=20269</guid>
		<description><![CDATA[ 
… Bu konuda okumak için…
 İslâmcılık, Devrim ile Demokrasi Kavşağında 
Müslümanca yaşamak için devletin de “Müslüman” olması mı gerekiyor? Bu o kadar net değil. Çünkü İslâm’ın gereği olan “kısıtlamaları” insan en başta kendi nefsine uygulamalı. Aksi takdirde dinî mecburiyet ve yasakların kanun gücüyle dayatılması vatandaşı çocuklaştırıyor ister istemez. İyi-kötü ayrımı yapmak, iyiden yana tercih kullanacak cesareti [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p> <iframe width="250" height="199" src="http://www.youtube.com/embed/8RXohLFXcz4" frameborder="0" allowfullscreen></iframe></p>
<p>… Bu konuda okumak için…</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/02/islamcilik_kitap_k.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-14898" title="islamcilik_kitap_k" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/02/islamcilik_kitap_k.jpg" alt="" width="118" height="183" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/img/Islamcilik-devrim-demokrasi.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"> İslâmcılık, Devrim ile Demokrasi Kavşağında </span></a></strong></p>
<p>Müslümanca yaşamak için devletin de “Müslüman” olması mı gerekiyor? Bu o kadar net değil. Çünkü İslâm’ın gereği olan “kısıtlamaları” insan en başta kendi nefsine uygulamalı. Aksi takdirde dinî mecburiyet ve yasakların kanun gücüyle dayatılması vatandaşı çocuklaştırıyor ister istemez. <strong>İ</strong><strong>yi-kötü ayrımı yapmak, iyiden yana tercih kullanacak cesareti bulmak gibi insanî güzellikler devletin elinde bürokratik malzeme haline geliyor. </strong>21ci asırda Müslümanca yaşamak kolay değil. Yani İslâm’ın özüne dair olanı, değişmezleri korumak ama son kullanma tarihi geçmiş geleneklerden kurtulmak. AKP’yi iktidara taşıyan fikrî yapıyı, Demokrasi-İslâm ilişkisini, İran’ı ve Milli Görüş’ü  sorguladığımız bu kitabı ilginize sunuyoruz. <strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/Islamcilik-devrim-demokrasi.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></a></strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"> <span style="color: #0000ff;"><strong>M<span><span><span>ü</span>slüman’ın Zaman’la imtihanı </span></span></strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091210_derin_dusunce_org_musluman.jpg"></a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/musluman_zaman.pdf" target="_blank"><span style="color: #3366ff;"><img class="alignleft size-medium wp-image-7624" title="20091210_derin_dusunce_org_musluman" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091210_derin_dusunce_org_musluman-203x300.jpg" alt="" width="114" height="155" /></span></a></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Sunuş</strong>: Müslümanlar dünyanın toplam nüfusunun %20’sini teşkil ediyorlar ama gerçek anlamda bir birlik yok. Askerî  tehditler karşısında birleşmek şöyle dursun birbiriyle savaş halinde olan Müslüman ülkeler var. Dünya ekonomisinin sadece %2-%3′lük bir kısmını üretebilen İslâm ülkeleri Avrupa Birliği gibi tek bir devlet olsalardı <strong><em>Gayrı Safi Millî Hasıla bakımından SADECE Almanya kadar </em></strong>bir ekonomik güç oluşturacaklardı. Bu bölünmüşlüğü ve <strong><em>en sonda, en altta kalmayı tevekkülle(!) kabul etmenin</em></strong> bedeli çok ağır: Bosna’da, Filistin’de, Çeçenistan’da, Doğu Türkistan’da ve daha bir çok yerde zulüm kol geziyor. Müslümanlar ağır bir imtihan geçiyorlar. Yaşamlarını şekillendiren şeylerle ilişkilerini gözden geçirmekle başlıyor bu imtihan. Teknolojiyle, lüks tüketimle, savaşla, kapitalizmle, demokrasiyle , “ötekiler” ile ve İslâm ile olan ilişkilerini daha sağlıklı bir zemine oturtabilecekler mi? <a href="http://www.derindusunce.org/img/musluman_zaman.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><strong><em>Müslüman’ın Zaman’la imtihanı</em></strong> </span></a>adındaki 204 sayfalık bu kitap işte bütün bu konuları sorgulayan ve çözümler öneren makalelerden oluşuyor.</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2012/01/13/ali-seriatinin-duasi/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2012/01/13/ali-seriatinin-duasi/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>&#8220;Mahrem&#8221; bir konu&#8230;</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2012/01/11/mahrem-bir-konu/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2012/01/11/mahrem-bir-konu/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 11 Jan 2012 15:00:22 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Senai Demirci</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Cinsellik]]></category>

		<category><![CDATA[Kadın]]></category>

		<category><![CDATA[Toplum]]></category>

		<category><![CDATA[İslam]]></category>

		<category><![CDATA[İç hastalıklar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=20250</guid>
		<description><![CDATA[[Senai Demirci'nin kişisel sitesinde yayınlandı.]
Yaklaşık 3 yıldır dosyalayarak beklettiğim bir okuyucu mektubunu yayınlıyorum aşağıda. Hem okuyucumun samimiyetle dile getirdiği sorunu yeterince anlamamanın mahcubiyetiyle hem de okuyucumun sorunu ortaya koyarken zaten sorunu çözen bir yaklaşım da sunduğunu farkına varmanın heyecanıyla.. Biraz &#8220;mahrem&#8221; bir konu; ama vahyin inşa etmeyi dilediği &#8220;akleden kalb&#8221;in ihtiyacı olan bir bakış açısı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/01/mahrem_kadin.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-20251" title="mahrem_kadin" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/01/mahrem_kadin.jpg" alt="" width="200" height="388" /></a>[<a href="http://www.senaidemirci.net/yazilar.php?kategori=1&amp;makaleid=2672" target="_blank">Senai Demirci'nin kişisel sitesinde </a>yayınlandı.]</p>
<p><em>Yaklaşık 3 yıldır dosyalayarak beklettiğim bir okuyucu mektubunu yayınlıyorum aşağıda. Hem okuyucumun samimiyetle dile getirdiği sorunu yeterince anlamamanın mahcubiyetiyle hem de okuyucumun sorunu ortaya koyarken zaten sorunu çözen bir yaklaşım da sunduğunu farkına varmanın heyecanıyla.. Biraz &#8220;mahrem&#8221; bir konu; ama vahyin inşa etmeyi dilediği &#8220;akleden kalb&#8221;in ihtiyacı olan bir bakış açısı olduğu için paylaşılması ve çoğalması gerekiyor. &#8220;Ayıp&#8221; ettiğimi düşünenler olursa, şimdiden haklarını helal etsinler&#8230;<br />
İşte o mektup: </em></p>
<p>Her zaman, Turkuaz&#8217;daki her yeni yazılarınızı sabırsızlıkla bekliyor ve bir solukta okuyacak kadar da zevk alarak okuyoruz. En son Yusuf-Züleyha seri yazılarınız paralelinde de Nazan Bekiroğlu&#8217;nun kitabı okunmuş kitaplarım arasında yerini aldı.</p>
<p>Yazılarınızı okurken, hem bir doktor, hem de bir inanan gözüyle adilâne yazdığınız yazılarınızda özellikle &#8220;Kadın-Erkek&#8221; ilişkilerine bakış açınız daha bir dikkat çekiyor. Allah (c.c.) sizden de, sizi yetiştirenlerden de, size huzur vererek, bu güzel yazıları yazmanıza vesile olan eşinizden de razı olsun.</p>
<p>Sizin yazdığınız/yazacağınız yazıların erkekler üzerinde de etkili olacağını düşünerek, bir sorunu daha size dile getirmek istedim. Mümkün olur da günün birinde sizin kaleminizle konuyu dillendirirebilirseniz, pek çok kişinin yanlış yerleşmiş fikirlerini de düzeltebileceğinize inanıyorum.</p>
<p>Rabbim, kadın ve erkeği birbirini tamamlayan, bütünleyen <span id="more-20250"></span>olarak göndermemiş midir? Yazacaklarımı belki yadırgayacak ve fazla müstehcen bulacaksınız, ancak, net olarak yazmadığım sürece, sorunu yeterince açık ifade edememekten endişe duydum. Şimdiden affınızı rica edeceğim.</p>
<p>Erkek cinsel organına sahip olmanın dahi, başlı başına bir üstünlük ve meziyet, kadın özelliklerinde olmanın ise başlı başına bir aşağılanma vesilesi, kusurluluk, eksiklik olarak görülmesi; aileden ve çevreden gelen bu yanlış eğitimin dindar kişilerde dahi yerleşmiş bir hali. Yakın çevremdeki bayanlardan duyduğum ve bizzat kendimin de karşılaştığım üzücü bir durum.</p>
<p>Oysa, Kadın/Erkek cinsel organları dahi, fiziki olarak birbirinin ters yüz edilmiş eşdeğer halleri değil midir..? (Aynen çıkarırken bazen elimize yapışıp ters yüz olan eldiven parmakları gibi, ters yüz de olsa, malzeme aynı malzeme). Erkeği Allah(c.c.) yarattı da, kadını kim yarattı? Bunu neden düşünemiyorlar..!</p>
<p>Üstelik bu kişiler, inanan, dindar, namaz kılan, ağzından Kuran-ı düşmeyen ve üniversite mezunu kişiler olunca, üzüntümüz bir kat daha artıyor. İslam cehaleti değil, ilim ve bilimi destekleyen bir din iken, dindarlık görünümü altındaki cehalet, kabalık, çevrelerindeki pek çok kişiyi de dinden soğutup uzaklaştırabiliyor, ne yazık ki.</p>
<p>Kadınların özel hallerini; onların aşağılık bir varlık olmalarının belirtisi gibi algılayan, hatta o dönemleri ile alay edip dalga geçen, sanki bu özellik kadınların kendi tercihiymiş gibi dalga geçerken, aslında Allahın(c.c.) verdiği bir özellikle dalga geçtiğinin farkında bile olmayan, eşine o dönemde, hakaretler yağdırıp, senin de ne bitmez regl dönemin varmış diye kafa tutan. Evde herhangi bir konuda fikir mütealası yapılacak olsa, senin yine zamanın geldi, ondan bu gerginlikler diyerek, her konuyu, her tartışmayı, ilgili/ilgisiz aynı konuya kaydırıp aşağılama vesilesi olarak kullanan. Dolayısıyla eşinde suçluluk, kusurluluk, eksiklik duygusu oluşturmaya çalışan beyler maalesef var.</p>
<p>Kadınlarda, 28 günde bir olan özel hal bir kusur ise, beylerde 2,8 günde bir olan hal de 10 kat daha sık gelişen bir kusur mudur acaba? Yoksa kadınların durumunun kusur olmasına sebep, gün değil de renk farkı mıdır?</p>
<p>Her ikisi de, yeni nesilin oluşturulmasına yönelik Allahın bir lütfu değil midir? Tohum da tarlaya toprağa atılmaz mı, bir filizin boy vermesi için, toprak veya tohum dan hangisi bir diğerine muhtaç değildir ki? Konunun Kuran&#8217;ı-Kerim de daki çok açık ayetlerini de mi görmez anlamazlar? Bitkiyi, tohumu, toprağı bilenler, konu insan olunca neden doğruyu göremezler?</p>
<p>Kadındaki özel hal; köşke gelip yerleşme ihtimali olan, minik prens ya da prenseslere özel hazırlanılmış, kırmızı halılar serilmiş, süslenip bezenilmiş, kuş tüyü yastıklarla döşenilmiş, fakat beklenen misafir gelmeyince, buruk bir üzüntü ile, tahtı revanın bozulup dağıtıldığı, ardından bıkıp usanmadan 28 gün sonrası için umutla beklenen yeni prens/prensesler için aynı hazırlıkların tekrar tekrar sürdüğü bir bir misafir beklentisi değil midir? Bu özellik Allahın (c.c.) verdiği bir lütuf iken, nasıl olur da bir kusur gibi algılanabiliyor? Anlamıyorum, anlayamıyorum. Esas anlaması gerekenlere ise anlatabileceğimi hiç zannetmiyorum.</p>
<p>Siz bu konunun anlaşılır olması yönünde, beylerin kulağına birşeyler fısıldayabilir misiniz? Biz anlatamıyoruz, belki siz anlatabilirsiniz.</p>
<p>Allah&#8217;a emanet olunuz.</p>
<p> </p>
<p>&#8230; Kadın konusunda okumak için&#8230;</p>
<p> </p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/img/kadinlar_don_kisot.pdf" target="_blank"><strong>K<span style="color: #0000ff;">adınlar… Günümüzün Don Kişotları</span></strong></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/kadinlar_don_kisot.pdf" target="_blank"><img class="alignleft size-medium wp-image-8042" title="20100102_derin_dusunce_kadinlar_donkisot" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/20100102_derin_dusunce_kadinlar_donkisot-190x300.jpg" alt="" width="130" height="207" /></a>Suzan Başarslan’ın dediği gibi <strong><em>“kadına dair söylenmesi gereken ne  kadar söz varsa erkeğin söylediği”</em></strong> bir dünya bu. Sadece söz mü? Yaşama hakkı bile. Bugün Çin’de ve Hindistan’da yüzbinlerce kız bebek daha doğmadan ultrason ile ana karnında görülüp yok ediliyor. Erkeklerin güç mücadelesinde kadınlar eziliyor. Cumartesi anası oluyor, cezaevlerinin önünde sıra bekleyen, şehit tabutlarının üzerinde ağlayan oluyor.  Şampuan veya otomobil satarken bedenini kullandıran, arka planda, silik, soyunan, tüketen, “figüran”… Kadınlara özne olma hakkını vermeyen erkekler mi yoksa bu hakkı alamayan kadınlar mı? Kadınlıklarını kaybetmeden, erkekleşmeden var olabilecek mi birgün kadınlar? 96 sayfalık bu kitapta Kadın’a ait kavgaları ve Kadın’ın kimlik arayışını sorguluyoruz. <a href="http://www.derindusunce.org/img/kadinlar_don_kisot.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a></p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"> <a href="http://www.derindusunce.org/img/kemalizm_kadin.pdf"><span style="color: #0000ff;"><strong>Kadın hakları ve Kemalizm </strong></span></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/kemalizm_kadin.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff;"><strong><img class="alignleft size-medium wp-image-6982" title="20091025_derin_dusunce_org_kadin_kemalizm" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/10/20091025_derin_dusunce_org_kadin_kemalizm-229x300.jpg" alt="" width="121" height="171" /></strong></span></a></p>
<p class="entry" style="text-align: justify;"> <strong>“Kemalizm Türk kadınına özgürlük verdi”</strong> gibi sloganlarla düşünmeye daha doğrusu ezberlemeye itildiği için sık sık  şaşırmaya mahkûm bir kuşak bizimki. Tarihi, belgeleri, siyasî söylemleri ve sloganları aklın imtihanına tabi tutan herkes hayretler içinde kalıyor. <strong>“İyi de biz bunu bunca sene nasıl yuttuk?”</strong> diye sormaktan alamıyoruz kendimizi.  Kemalist düşüncenin, çağdaşlığın ve Atatürk devrimlerinin yılmaz bekçisi <strong><em>“çağdaş Türk kadını’nın sesi”</em></strong> Cumhuriyet Gazetesi’nin başyazarı olan Yunus Nadi kadınların siyasete atılmasına nasıl tepki vermiş meselâ?  <strong>“Havva’nın kızları, Meclis’e girip yılın manto modasını tartışacak” </strong><strong> </strong>Kadınlar Halk Fırkası kapatılınca yerine Türk Kadınlar Birliği kurulmuş. O da kapatılınca Cumhuriyet Gazetesi’nde şu başlık atılmış:  <strong>“Türk Kadınlar Birliği kapatıldı, fesat çıkaran hatun kişilere haddi bildirildi.” </strong>Derin Düşünce Fikir Platformu yakasını resmî tarihten kurtarmak isteyen okurlarına ezber bozan bir kitap öneriyor : <a href="http://www.derindusunce.org/img/kemalizm_kadin.pdf"><strong><span style="color: #0066cc;">Kadın hakları ve Kemalizm ilişkisine alternatif bir bakış</span></strong></a></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2012/01/11/mahrem-bir-konu/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2012/01/11/mahrem-bir-konu/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Güzellik, İnsan ve İslâm&#8230;</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2012/01/08/guzellik-insan-ve-islam/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2012/01/08/guzellik-insan-ve-islam/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 08 Jan 2012 13:29:28 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ayla Chignardet</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Güzellik]]></category>

		<category><![CDATA[Sanat]]></category>

		<category><![CDATA[İslam]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=20202</guid>
		<description><![CDATA[
&#8220;&#8230; İbn Arabî, Fütûhati&#8217;l-Mekkîye&#8217;de, Hz. Peygamber&#8217;in, &#8216;Allah güzeldir, güzelliği sever&#8217; Hadis-i Şerif&#8217;ini [Sahih-i Müslim, İman 147] zikrettikten sonra şunları söyler: &#8216;Ve eğer bir varlığı güzelliğinden dolayı seversen, sadece Allah&#8217;ı sevmiş olursun, çünkü Allah güzeldir.&#8217; İbn Arabî, &#8217;sevginin sebebi[nin] güzellik, güzelliğin ise Allah&#8217;a ait&#8217; olduğunu; &#8216;çünkü güzelli[ğin] O&#8217;nun Zâtından dolayı sevilmekte&#8217; olduğunu bildirir. Açıkça görülmüyor mu: [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center; padding-left: 30px;"><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/01/vav_islam_hat_guzellik.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-20203" title="vav_islam_hat_guzellik" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/01/vav_islam_hat_guzellik.jpg" alt="" width="494" height="506" /></a></em></p>
<p style="PADDING-LEFT: 30px"><em>&#8220;&#8230; İbn Arabî, Fütûhati&#8217;l-Mekkîye&#8217;de, Hz. Peygamber&#8217;in, &#8216;Allah güzeldir, güzelliği sever&#8217; Hadis-i Şerif&#8217;ini [Sahih-i Müslim, İman 147] zikrettikten sonra şunları söyler: &#8216;Ve eğer bir varlığı güzelliğinden dolayı seversen, sadece Allah&#8217;ı sevmiş olursun, çünkü Allah güzeldir.&#8217; İbn Arabî, &#8217;sevginin sebebi[nin] güzellik, güzelliğin ise Allah&#8217;a ait&#8217; olduğunu; &#8216;çünkü güzelli[ğin] O&#8217;nun Zâtından dolayı sevilmekte&#8217; olduğunu bildirir. Açıkça görülmüyor mu: İslam&#8217;ın estetik bir medeniyet olarak inşasının temelleri Vahiy ve Sünnet&#8217;tedir&#8230;&#8221;</em> <a href="http://www.timeturk.com/tr/2012/01/08/ismet-ozel-medeniyet-ve-bufeci-islam.html" target="_blank">TAMAMI</a> </p>
<p> </p>
<p>&#8230; &#8220;Güzellik&#8221; konusundaki makaleleri okumak için&#8230;</p>
<p> </p>
<ol>
<li><a title="Permanent Link to Hakikat, Arayış ve Sanat" rel="bookmark" href="http://www.derindusunce.org/2011/12/06/hakikat-arayis-ve-sanat/">Hakikat, Arayış ve Sanat </a></li>
<li><a title="Permanent Link to İstanbul'un yüzünde eski gölgeler" rel="bookmark" href="http://www.derindusunce.org/2011/12/06/istanbulun-yuzunde-eski-golgeler/">İstanbul&#8217;un yüzünde eski gölgeler </a></li>
<li><a title="Permanent Link to Kötülük'ten Güzellik çıkar mı? - C.Baudelaire'in şiirleri, O.Dix'in gravürleri" rel="bookmark" href="http://www.derindusunce.org/2011/11/22/kotuluk%e2%80%99ten-guzellik-cikar-mi-%e2%80%93-cbaudelaire%e2%80%99in-siirleri-odix%e2%80%99in-gravurleri/">Kötülük&#8217;ten Güzellik çıkar mı? - C.Baudelaire&#8217;in şiirleri, O.Dix&#8217;in gravürleri </a></li>
<li><a title="Permanent Link to Yıldız Ramazanoğlu ile sohbet" rel="bookmark" href="http://www.derindusunce.org/2011/11/14/yildiz-ramazanoglu-ile-sohbet/">Yıldız Ramazanoğlu ile sohbet </a></li>
<li><a title="Permanent Link to Ayıp sanat olur mu?" rel="bookmark" href="http://www.derindusunce.org/2009/08/12/ayip-sanat-olur-mu/">Ayıp sanat olur mu?</a></li>
<li><a title="Permanent Link to Le Corbusier'i Hatırlamak..." rel="bookmark" href="http://www.derindusunce.org/2011/05/03/le-corbusier%e2%80%99i-hatirlamak%e2%80%a6/">Le Corbusier&#8217;i Hatırlamak</a></li>
<li><a title="Permanent Link to Körlerin gördüğü, gözlerin görmediği ateş" rel="bookmark" href="http://www.derindusunce.org/2011/04/19/korlerin-gordugu-gozlerin-gormedigi-ates/">Körlerin gördüğü, gözlerin görmediği ateş </a></li>
<li><a title="Permanent Link to Ahlâk, Estetik, Siyaset ve Özgürlük" rel="bookmark" href="http://www.derindusunce.org/2010/12/30/ahlak-estetik-siyaset-ve-ozgurluk/">Ahlâk, Estetik, Siyaset ve Özgürlük </a></li>
<li><a title="Permanent Link to Cumhuriyet ve Sanat" rel="bookmark" href="http://www.derindusunce.org/2010/08/14/cumhuriyet-ve-sanat/">Cumhuriyet ve Sanat </a></li>
<li><a title="Permanent Link to Dağdaki çoban ve güzellik" rel="bookmark" href="http://www.derindusunce.org/2010/08/14/dagdaki-coban-ve-guzellik/">Dağdaki çoban ve güzellik </a></li>
<li><a title="Permanent Link to Çirkin Cumhuriyet ve Mânâ'sız Maneviyat" rel="bookmark" href="http://www.derindusunce.org/2010/08/10/cirkin-cumhuriyet-ve-mana%e2%80%99siz-maneviyat/">Çirkin Cumhuriyet ve Mânâ&#8217;sız Maneviyat </a></li>
<li><a title="Permanent Link to Giuliano Carmignola ile ibadet" rel="bookmark" href="http://www.derindusunce.org/2010/01/28/giuliano-carmignola-ile-ibadet/">Giuliano Carmignola ile ibadet </a></li>
<li><a title="Permanent Link to Güzellik Matkabı Zekâ Duvarını Deler mi?" rel="bookmark" href="http://www.derindusunce.org/2009/09/29/guzellik-matkabi-zeka-duvarini-deler-mi/">Güzellik Matkabı Zekâ Duvarını Deler mi?</a> </li>
</ol>
<p> </p>
<p>Sanat üzerine e-kitap okumak için…</p>
<p><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/07/insansiz-sinema.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-18081" title="insansiz-sinema" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/07/insansiz-sinema-172x300.jpg" alt="" width="106" height="169" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/07/insansiz_sinema.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">İnsan’sız Sinema Olur mu?</span></a></strong></p>
<p>Elinizdeki <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/07/insansiz_sinema.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">bu kitabı </span></a>Sinema’nın programlanmış ölümüne karşı bir direniş olarak görebilirsiniz. İnsan’dan vaz geçmeye yeltenen, Güzel’i, Sanat’ı,İnsan’ı kâr-zarar tablolarına sıkıştırmaya çalışan endüstriye “Hayır!” demenin nazik bir yolu. <strong>Sinema bütün “teknik” karmaşıklığına rağmen insansız olmaz. Sinema insanlar tarafından yine insanlar için yapılan bir sanattır. </strong></p>
<p>Derin Düşünce yazarları izledikleri 28 filmi anlattılar. İnsanca bir perspektiften, günlük hayatlarındaki, iç dünyalarındaki yansımalara yer vererek… İran’dan Arjantin’e, Fransa’dan Afganistan’a, Rusya’dan Türkiye’ye uzanan bir yolculukta, İnsan’dan İnsan’a… Umulur ki bu kitap Andrei Tarkovsky, Semih Kaplanoğlu, Mecid Mecidi, Nuri Bilge Ceylan ile buluşmanın farklı bir yolu olsun… <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/07/insansiz_sinema.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></a></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/06/oykuler_suzan_nur_basarslan.jpg"><span style="color: #0066cc;"><img class="alignright size-medium wp-image-17786" title="oykuler_suzan_nur_basarslan" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/06/oykuler_suzan_nur_basarslan-204x300.jpg" alt="" width="102" height="148" /></span></a><a href="http://www.derindusunce.org/2011/06/27/dikkat-kitap-oykuler-suzan-nur-basarslan/" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Öyküler (Suzan Nur Başarslan) </span></a></strong></p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 30px;"><em>“…Benim öyküm bir rivayetten ibaret, bu yüzden benden miş’lerle bahsediyor diğerleri. Beni, yaşamadığım sandıkları kocaman bir hayatı geri çevirmekle yargılıyorlar. Sorsalardı bana, derdim ki, beni yaşamadığım sandıkları kocaman bir hayatı geri çevirmekle yargılayanlara, evinden ayrılmayan/ayrılamayan, öyküsünü değil, hayallerini anlatır elbet, ya da masalları. Oysa bilmek yaşamak değildir her zaman, yaşamanın bilmek anlamına gelmeyeceği gibi her daim. Gözlerimde; bir şeyler yaşamış olanların, yaşamadıklarını sandıklarına olan o kendini beğenmiş, o her şeyi bilen bakışına rastlayamazsınız bu yüzden…”  </em></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/2010/12/16/bela-suzannur-basarslanin-romani/"><span style="color: #0066cc;">Son romanı Bela’dan</span></a> da tanıdığınız DD yazarı Suzan Nur Başarslan’ın öykülerini derlediği bu kitabını ilginize sunuyoruz. <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/06/oykuler_suzan_nur_basarslan.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz</span></a><strong>.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/03/roman_nedir_nasil_yazilir.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Roman nedir? Nasıl Yazılır?</span></a></strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #0066cc;"><img class="alignright" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/03/roman_nedir_nasil_yazilir.jpg" alt="" width="96" height="144" /></span>Roman nedir? Tarif dahi edilmesi zor bir kavram. Sanatçının İnsan’a bakışını, toplumla kurduğu ilişkiyi yansıtır sanat eserleri. Bu sebeple sanat her çağda yeniden icad edilir. Ünlü yazar Heinrich Mann’ın dediği gibi: <em>“Bütün romanların ve hikâyelerin amacı kim olduğumuzu bilmektir, Edebiyatın önemli bir konuma sahip olmasının nedeni, sadece doğanın ve insanlar âleminin ayrıntılarını tek tek açıklaması değil, insanları hep yeni baştan keşfetmesidir.” </em>Okuyacağınız bu eserle <a href="http://www.kitapyurdu.com/yazar/237676/suzannurbasarslan"><span style="color: #0066cc;">romanlarından da tanıdığınız</span></a> değerli yazarımız <a href="http://www.derindusunce.org/author/suzanbasarslan/"><span style="color: #0066cc;">Suzannur Başarslan</span></a> Roman’ın derinliklerine giden bir seyahate davet ediyor sizi. Zaman’ın kullanımı, olay örgüsü, mekân, dil, üslup ve daha bir çok temel kavram edebiyatın dev isimlerinden örneklerle irdeleniyor. <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/03/roman_nedir_nasil_yazilir.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></a></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_goz.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Derin Göz</span></a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/derin_goz.jpg"></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/k_derin_goz.jpg"><em></em></a><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/ak_derin_goz.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/ak_derin_goz.jpg"><span style="color: #0066cc;"><img class="alignleft size-medium wp-image-11469" title="ak_derin_goz" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/ak_derin_goz.jpg" alt="" width="119" height="159" /></span></a></em></p>
<p style="text-align: justify;">  İnsan gözü daha verimli kullanılabilir mi? <strong>Aş, eş ve düşmanı gören Et-Göz’ün yanı sıra Hakikat’i görebilecek bir  Derin-Göz açılabilir mi? </strong>Sanatçı olmayan insanlar için kestirme bir yol belki de Sanat. Çukurların dibinden dağların zirvesine, Yeryüzü’nden Gökyüzü’ne…Sanat’a bakmak için çeşitli yapıtlardan, ressamlardan istifade ettik: Cézanne, Degas, Morisot,  Monet, Pissarro, Sisley, Renoir, Guillaumin, Manet, Caillebotte, Edward Hopper, William Turner,Francisco Goya, Paul Delaroche, Rogier van der Weyden, Andrea Mantegna , Cornelis Escher , William Degouve de Nuncques.</p>
<p style="text-align: justify;">Peki ya baktığımızı görmek, gördüğümüzü anlamak? Güzel’i sorgulamak için çağ ve coğrafya ayırmadık, aklımızı uyaracak hikmetli sözlere açtık kapımızı: Mevlânâ Hazretleri, Gazalî Hazretleri, Lao-Tzû, Albert Camus, Guy de Maupassant, Seneca,  Kant, Hegel, Eflatun, Plotinus, Bergson, Maslow, … <a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_goz.pdf" target="_blank"><strong><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz</span></strong></a>.</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/sanat_kibrit.pdf" target="_blank"><strong><span style="color: #0066cc;">Sanat karanlıkta çakılmış bir kibrittir…</span></strong></a></p>
<p style="text-align: justify;"><em><a href="http://www.derindusunce.org/img/sanat_kibrit.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><img class="alignleft size-medium wp-image-8557" title="sanat_kibrit" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/02/sanat_kibrit.jpg" alt="" width="117" height="166" /></span></a> ”…Neden bir natürmorta iştahla bakmıyoruz? Tersine ressam “yiyecek-gıda” elmayı silmiş, elmanın elmalığı ortaya çıkmış. Gerçek bir elmaya bakarken göremeyeceğimiz bir şeyi gösteriyor bize sanatçı. İlk harfi büyük yazılmak üzere Elma’yı keşfediyoruz bütün orjinalliği, tekilliği ile…” </em></p>
<p style="text-align: justify;">Bu kitapta Derin Düşünce yazarları sanatı ve sanat eserlerini sorguluyor. Toplumdaki yeri, siyasî, etik ve felsefî yönüyle… Denemelerin yanı sıra son dönemde öne çıkan, ekranları, kitap raflarını dolduran eserlere (veya ürünlere?) dair eleştiriler de bulacaksınız. <a href="http://www.derindusunce.org/img/sanat_kibrit.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Buradan indirin.</span></a></p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"><a title="Permanent Link to Baudolino (Umberto Eco)" rel="bookmark" href="http://www.derindusunce.org/2008/12/17/baudolino-umberto-eco/"><span style="color: #0000ff;"><strong>Baudolino (Umberto Eco)</strong></span></a> <span style="color: #0000ff;"> </span><a title="Suzan Başarslan tarafından yazılan yazılar" href="http://www.derindusunce.org/author/suzanbasarslan/"><span style="color: #0066cc;">Suzan Başarslan</span></a></p>
<p class="entry" style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/Bir_roman_incelemesi_baudolino_suzan_basarslan.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><img class="alignleft size-medium wp-image-2644" title="20081216_derin_dusunce_org_baudolino_umberto_eco" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2008/12/20081216_derin_dusunce_org_baudolino_umberto_eco.jpg" alt="" width="123" height="175" /></span></a>Yazınsal bir yapıt, “basit bir obje değil, çok yönlü anlam ve ilişkilerle tabakalaşmış bir niteliğin çok yönlü organizasyonudur.”* Bu organizasyonun incelemesi de kendisi kadar zor bir organizasyonu gerektirir ki, bu yüzden bir yapıtın incelemesi adına günümüze değin, birçok kuram ve inceleme yöntemi geliştirilmiştir. Bu makalede Umberto Eco’nun yazdığı Baudolino adlı romanın incelemesi Gerard Genette’nin “Yapısal Metin İnceleme” yöntemine göre yapılacak ve yapıt, üç düzlemde incelenecektir. Bakış açısı, anlatıcı türü, ana düşünce, eserin yazılış tekniği, dil… gibi sorunlara da değinilecektir. İncelemede Şemsa Gezgin tarafından İtalyancadan Türkçeye 2003′te çevrilen Baudolino esas alınacak, tespit ve yorumlar çeviri yapıttan yola çıkılarak belirlenecek ve ifade edilecektir.  <a href="http://www.derindusunce.org/img/Bir_roman_incelemesi_baudolino_suzan_basarslan.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff;"><strong>İncelemeyi kitap halinde indirmek için buraya tıklayın</strong></span></a></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2012/01/08/guzellik-insan-ve-islam/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2012/01/08/guzellik-insan-ve-islam/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Islam Without Extremes (Mustafa Akyol)</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/12/21/islam-without-extremes-mustafa-akyol/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/12/21/islam-without-extremes-mustafa-akyol/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 21 Dec 2011 19:53:28 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Konuk Yazar</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Kitap Tanıtımı]]></category>

		<category><![CDATA[İslam]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=19867</guid>
		<description><![CDATA[Mustafa Vardar
Türkiye&#8217;nin en aklıselim genç gazetecilerinden ve muhafazakâr basında hakikati nereye giderse gitsin kovalayan yegâne kalemlerden biri olduğuna inandığım Mustafa Akyol‘un  &#8221;Islam Without Extremes&#8221; yani mealen &#8220;Aşırı uçları olmayan İslam&#8221; adlı kitabını İngilizce metninden okudum. Böyle bir sosyolojik başyapıtı kısa bir makalede ele almak haksızlık oluyor. Alınıp okunması, kafası sürekli meşgul bir Müslüman zihni için [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em>Mustafa Vardar</em></strong></p>
<p><img class="alignright" src="http://thewhitepath.com/wp-content/uploads/2011/07/IslamWithoutExtremes.jpg" alt="" width="237" height="216" />Türkiye&#8217;nin en aklıselim genç gazetecilerinden ve muhafazakâr basında hakikati nereye giderse gitsin kovalayan yegâne kalemlerden biri olduğuna inandığım <a href="http://www.mustafaakyol.org/">Mustafa Akyol</a>‘un  &#8221;<strong>Islam Without Extremes</strong>&#8221; yani mealen &#8220;<strong>Aşırı uçları olmayan İslam</strong>&#8221; adlı kitabını İngilizce metninden okudum. Böyle bir sosyolojik başyapıtı kısa bir makalede ele almak haksızlık oluyor. Alınıp okunması, kafası sürekli meşgul bir Müslüman zihni için mutlaka yapılması gereken bir egzersiz. Bugünlerde örneğine çok rastlayamayacağınız türden bir yapı sökümü çalışması. Doğru bildiğimiz yanlışların ve yanlış bildiğimiz doğruların beyanı&#8230;</p>
<p>Bugüne kadar okuduğum en akıcı kitaplardan biri. Düşünce tutarlılığı, kavramları vasat ve anlaşılır bir biçimde açıklaması, yani eski tabirle su gibi bir anlatım berraklığına sahip olması, kitabın zamanın farkında olunmadan okunmasını sağlıyor. Sıradan bir ilgili okurdan akademisyene değin var olabilecek en geniş yelpazede <span id="more-19867"></span>herkese rahatlıkla hitap edebilecek kadar açık ve derin bir kitap.</p>
<p>Temel olarak, İslam dininin ana kodu Kuran&#8217;ı Kerimde birçok kez çeşitli şekillerde tekrar eden akıl etmez misiniz? sorusunun niçin giderek siyaset kurumlarınca biat etmez misiniz? şekline döndürüldüğünü oldukça net argümanlarla açıklayan yazar, hadis ve çeşitli rivayetlerin gücünü kötüye kullanarak tiranlığın (bugünkü yıkılan diktatörlüklerin ve otoriter yönetimlerin) şeriat içinde nasıl hakim kılındığını tarihsel süreç içersin de detayda boğulmadan fakat yüzeysel de kalmadan aktarmayı başarmakta.</p>
<p>Mustafa Akyol kitabın giriş bölümünde çekirdek İslam ümmetinin tecrübelerini ve Kuran-ı Kerimin geldiği toplumsal yapının güzel bir analizini yapıyor. Kuran neyi değiştirdi? sorusuna oldukça çarpıcı cevaplar veriyor.</p>
<p>Akyol, 12.yy başlayarak Müslümanların bir akli tutulma ve gerilemeye girdiğinin geleneksel/toplumsal nedenlerini, Bağdat&#8217;ın Moğollarca daha sonra Endülüs&#8217;ün Aragon ve Kastilya birliğince hunharca yok edilmesiyle de maddi nedenlerini düşünce tarihine bağlı kalarak işliyor. Burada da küçük bir eksik olarak Haçlılara hiç değinilmediğini belirtmek yararlı olacaktır. Gelenekselcilerin asıl zaferini sağlayan Haçlılardır.  İslam dünyası, her canlının ve toplumun en temel refleksi olan &#8220;hayatta kalmak&#8221; adına giderek şiddetini ve barbarlığını arttıran bu onursuz saldırılara karşı &#8220;müctehid&#8221; den çok &#8220;mücahit&#8221; yetiştirmek zorunda bırakılmıştır. (Belkide hala devam etmekte olan bir olgu) Buda kitap içerisinde aktarılan tarihsel süreçte not edilmeliydi.</p>
<p> </p>
<p>Mustafa Akyol&#8217;un dokunduğu tarihsel ve felsefi konulara daha önce sosyal ve politik olarak  hiç dokunulmadığına eminim. Mesela kadınların sünnet edilmesi gibi bir vahşetin İslami köklerden ne denli uzak ama kabile ve geleneksel dokunun nasıl bir devamı olduğunun tespiti önemli bir örnek kitapta. Kitap bu gibi eklektik geleneksel alaşımların dinin ana mesajından nasıl ayırt edilebileceğine dair de rehberlikte sunuyor. Kısaca bu konuda büyük bir boşluğu layıkıyla doldurduğuna kuşkum yok.</p>
<p>İlerleyen kısımlarda Akyol, seküler otoriterlik ve şeriat otoriterliğinin nasıl aynı zihinsel iklimin ürünleri olduğunu tarih içinden kronolojik örneklerle bizlere gösteriyor. Böylece baskıcı otoriter bir kafanın neyi yorumlarsa yorumlasın, onu kendine benzettiği ve onu bir araç haline getirebildiğini görüyoruz.</p>
<p>Kitabın yazılış amacı ve hedef kitlenin daha çok Batılı zihinler gibi gözükmesi sebebiyle bazı anlaşılabilir küçük derinlik eksiklikleri de var. Bu üslup, bir eksik gibi gözükse de belkide ümmet içinde kendine yabancılaşmış büyük bir topluluğunda metne nüfus edebilmesini sağlayacak. Bu olası faydası yanında bunların kitabın ana konusu olamaması (hatta başlı başına kitap konusu olması) nedeniyle kabul edilebilir eksiklikler olarak görüyorum. Yinede Türkçe kitapta bunlar eklenirse daha derin bir kavrayış için tetikleyici olabilir.</p>
<p>Kitabı okumaktan büyük zevk aldım. Kaynakçanın detaylı olması ayrıca büyük bir hizmet. Kitabının kısa zamanda dünyada özellikle Batı&#8217;da temel bir referans kaynağı olacağını düşünüyorum. Tarihsel bağlamda getirdiği açıklamalar ve onların güncel yansımaları kesinlikle İslam hakkında oluşan büyük ön yargının parçalanması adına büyük bir hizmet gerçekleştirecek. Mustafa Akyol&#8217;un yaptığı işin atom parçalamaktan zor bir iş olduğunu herkes anlayamayabilir ama bu işi de layıkıyla yerine getirdiğini düşünmekteyim. Umarım bu kitap, konu hakkında daha da iyi kitaplar yazılmasına vesile olur. Bu kitap tam bir zihinsel yapı sökümü&#8230;bir silkinme&#8230; Batı için yazılmış bir metin gibi algılanıyor olsa da aslında her taraftan kuşatılmış bir ümmete kendi özündeki akli ve insani ilkeleri hatırlatma çabası.</p>
<p>Kitabı satın almak için Amazon linki; <a href="http://www.amazon.com/Islam-without-Extremes-Muslim-Liberty/dp/0393070867"> http://www.amazon.com/Islam-without-Extremes-Muslim-Liberty/dp/0393070867</a></p>
<p>İngilizce bilmeyen okurlar için müjde! Türkçesi çok yakında yayınlanacak.</p>
<p> </p>
<p> </p>
<p>… Biraz okumak için…</p>
<p style="text-align: justify;"><strong> <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/02/islamcilik_kitap_k.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-14898" title="islamcilik_kitap_k" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/02/islamcilik_kitap_k.jpg" alt="" width="118" height="183" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/img/Islamcilik-devrim-demokrasi.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"> İslâmcılık, Devrim ile Demokrasi Kavşağında </span></a></strong></p>
<p>Müslümanca yaşamak için devletin de “Müslüman” olması mı gerekiyor? Bu o kadar net değil. Çünkü İslâm’ın gereği olan “kısıtlamaları” insan en başta kendi nefsine uygulamalı. Aksi takdirde dinî mecburiyet ve yasakların kanun gücüyle dayatılması vatandaşı çocuklaştırıyor ister istemez. <strong>İ</strong><strong>yi-kötü ayrımı yapmak, iyiden yana tercih kullanacak cesareti bulmak gibi insanî güzellikler devletin elinde bürokratik malzeme haline geliyor. </strong>21ci asırda Müslümanca yaşamak kolay değil. Yani İslâm’ın özüne dair olanı, değişmezleri korumak ama son kullanma tarihi geçmiş geleneklerden kurtulmak. AKP’yi iktidara taşıyan fikrî yapıyı, Demokrasi-İslâm ilişkisini, İran’ı ve Milli Görüş’ü  sorguladığımız bu kitabı ilginize sunuyoruz. <strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/Islamcilik-devrim-demokrasi.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></a></strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"> <span style="color: #0000ff;"><strong>M<span><span><span>ü</span>slüman’ın Zaman’la imtihanı </span></span></strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091210_derin_dusunce_org_musluman.jpg"></a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/musluman_zaman.pdf" target="_blank"><span style="color: #3366ff;"><img class="alignleft size-medium wp-image-7624" title="20091210_derin_dusunce_org_musluman" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091210_derin_dusunce_org_musluman-203x300.jpg" alt="" width="114" height="155" /></span></a></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Sunuş</strong>: Müslümanlar dünyanın toplam nüfusunun %20’sini teşkil ediyorlar ama gerçek anlamda bir birlik yok. Askerî  tehditler karşısında birleşmek şöyle dursun birbiriyle savaş halinde olan Müslüman ülkeler var. Dünya ekonomisinin sadece %2-%3′lük bir kısmını üretebilen İslâm ülkeleri Avrupa Birliği gibi tek bir devlet olsalardı <strong><em>Gayrı Safi Millî Hasıla bakımından SADECE Almanya kadar </em></strong>bir ekonomik güç oluşturacaklardı. Bu bölünmüşlüğü ve <strong><em>en sonda, en altta kalmayı tevekkülle(!) kabul etmenin</em></strong> bedeli çok ağır: Bosna’da, Filistin’de, Çeçenistan’da, Doğu Türkistan’da ve daha bir çok yerde zulüm kol geziyor. Müslümanlar ağır bir imtihan geçiyorlar. Yaşamlarını şekillendiren şeylerle ilişkilerini gözden geçirmekle başlıyor bu imtihan. Teknolojiyle, lüks tüketimle, savaşla, kapitalizmle, demokrasiyle , “ötekiler” ile ve İslâm ile olan ilişkilerini daha sağlıklı bir zemine oturtabilecekler mi? <a href="http://www.derindusunce.org/img/musluman_zaman.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><strong><em>Müslüman’ın Zaman’la imtihanı</em></strong> </span></a>adındaki 204 sayfalık bu kitap işte bütün bu konuları sorgulayan ve çözümler öneren makalelerden oluşuyor.</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/12/21/islam-without-extremes-mustafa-akyol/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/12/21/islam-without-extremes-mustafa-akyol/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Tiryakiler sözü tadından tanır; etiketinden değil</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/12/06/tiryakiler-sozu-tadindan-tanir-etiketinden-degil/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/12/06/tiryakiler-sozu-tadindan-tanir-etiketinden-degil/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 06 Dec 2011 10:11:43 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Senai Demirci</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>

		<category><![CDATA[İslam]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=19658</guid>
		<description><![CDATA[Said Nursî &#8220;Bana yazdırıldı&#8221; derken peygamberlik mi iddia eder?
Söylemedi demeyin. Aşağıda okuyacağınız, katılıp katılmamakta tereddüt edeceğiniz ifadeler herhangi bir ilahiyatçı ya da tıpçıyı hedeflemiyor. Yazıda sadece &#8220;ilahiyatçılık&#8221; ya da &#8220;tıpçılık&#8221; tarif edilmeye çalışılıyor.
&#8220;İlahiyatçılık&#8221; ya da &#8220;tıpçılık&#8221; bir tavrın adıdır. Öyle ki, &#8220;ilahiyatçı&#8221; olmak için ilahiyatçı olmak gerekmediği gibi, tıp doktoru olmayanlardan da &#8220;tıpçı&#8221; olmak beklenebilir. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/02/20090201_derin_dusunce_org_bediuzzaman_said_nursi.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-3320" title="20090201_derin_dusunce_org_bediuzzaman_said_nursi" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/02/20090201_derin_dusunce_org_bediuzzaman_said_nursi-94x300.jpg" alt="" width="94" height="300" /></a>Said Nursî &#8220;Bana yazdırıldı&#8221; derken peygamberlik mi iddia eder?</strong></p>
<p>Söylemedi demeyin. Aşağıda okuyacağınız, katılıp katılmamakta tereddüt edeceğiniz ifadeler herhangi bir ilahiyatçı ya da tıpçıyı hedeflemiyor. Yazıda sadece &#8220;ilahiyatçılık&#8221; ya da &#8220;tıpçılık&#8221; tarif edilmeye çalışılıyor.<br />
&#8220;İlahiyatçılık&#8221; ya da &#8220;tıpçılık&#8221; bir tavrın adıdır. Öyle ki, &#8220;ilahiyatçı&#8221; olmak için ilahiyatçı olmak gerekmediği gibi, tıp doktoru olmayanlardan da &#8220;tıpçı&#8221; olmak beklenebilir. İlahiyat ya da tıp eğitimi alan ya da veren muhterem insanları kınamak değil elbette maksadım, ancak ilahiyatçı ya da tıpçıları da etkileyebilecek bir savrulmaya dikkat çekmeye niyetliyim.<br />
Şöyle ki: Tıpçılar nasıl insanın selameti için insanı kadavralaştırıyorsa, ilahiyatçılar da dini biçimsel kategorilere ayırırlar. Ben de bir tıpçı olarak gayet iyi biliyorum ki, kadavra üzerinde çalışırken de, yoğun bakımda ya da acil serviste bir insanın hayatın kurtarmaya çalışırken de insanla samimi olmak zorunda değildir hekim. Cerrahlar insanın kendisine muhatap olmadan, muhatap olmak zorunda kalmadan, muhatap olmaya ihtiyaç duymadan, insanın gözünü, dizini, beynini <span id="more-19658"></span>opere edebilir. Bazen bu istenir bile. Hekimler insanın kendisiyle oyalanmadan ve tanışmadan &#8220;iş&#8221;lerini daha iyi yapabilirler. Aynı şekilde ilahiyatçı da bir ayetin kelimelerini hece hece inceleyebilir, kelimelerin etimolojisine derinlemesine nüfuz edebilir, bir hadisin rivayet zinciri üzerinde uzun tezler yazabilir. Ancak bu sırada ayete ve hadise muhatap olmayabilir, muhatap olmamayı bir eksiklik saymayabilir, hatta muhatap olmamayı işinin gereği sayabilir. Çünkü ilahiyatçı da tıpçı da operasyon adamıdır, eylem uzmanıdır. Tıpkı taksiciler gibidirler. Taksici kimin nereye, niye gittiğiyle ilgilenmez, ilgilenmek zorunda değildir, ilgilenmemesi gerekir. Taksici operasyonunu yapar; şehrin hangi semtinde güzel yemek yeneceği, hangi sahilde daha keyifli gezileceği müşteriyi ilgilendirir. Taksicinin müşterisine verebileceği en iyi hizmet, sokakları, caddeleri, çıkmazları, meydanları avucunun içi gibi bilmektir. Sözgelimi, bir hadisçi, bir hadisin nerede, kime, nasıl, hangi kanaldan, kaç versiyonla geldiğini, zayıf mı, sahih mi, mevzu mu ince ince bilir, söyler. Ancak bu sırada sözün neyi kastettiğini tatmak aklına gelmese de olur. Hadisçi hadisin tadını almadan doktora tezi bile yazabilir, yazdırabilir. İlahiyatçıya göre, mesela bir ayetle samimi ilişki kurmanın adı &#8220;tasavvufi bakış açısı&#8221;dır; sadece bir açı farkı olarak kaydetmek zorundadır bu içtenliği. Nefsin hallerini sayabilir, saymalıdır ama &#8220;emmare&#8221; olan nefsini &#8220;mutmainne&#8221; olarak yaşamak ilahiyat müfredatında yoktur; olması gerekmez, olmaması gerekebilir. İlahiyatçı içtiği suyun tadına değil etiketine bakmakla yükümlüdür; suyun tadına aşina olma zorunluluğu yoktur. Hamidiye suyunun üzerine Çırçır suyu etiketi yapıştırırsanız, suyu Çırçır olarak tarif edecektir. Çırçır suyu etiketli bir suyun, Hamidiye suyu da olabileceği iddialarını &#8220;zayıf&#8221; ve &#8220;mevzu&#8221; olarak tanımlayacaktır. İlahiyatçı, mesela Mevlana&#8217;nın hadis kitaplarında yer bulmayan hadisleri çokça zikretmesine, hatta tüm davasını o hadislerin anlamı üzerine inşa etmesine mesafeli bakacaktır. Hadis sahih değilse, hadisçiye göre, hadise dair yorumlar da sahih olmaktan çıkacaktır. İlle de gönül adamı olacaksa, bunu ilahiyatçı kimliğinin dışında bir alana geçerek yapmak zorundadır. Oysa Mevlana da Geylani de, Gazali de Nursi de Peygamber sözlerinin tiryakisidir. Tiryakiler sözü tadından tanır; etiketinden değil. O söz teknik olarak sahih hadis sayılmasa da, bir sözün peygamberî tavır içinde karşılık bulacağı anlamlar arar, bulur. Bu konuda &#8220;Sen olmasaydın, sen olmasaydın&#8230;&#8221; diye başlayan &#8220;Levlâke&#8230;&#8221; hadisi çarpıcı bir örnektir. İlahiyatçılığın sıkı disiplini bu söze hadis kaynaklarında net olarak yer verilmemesi üzerine sadece susar, &#8220;sahih&#8221; olmadığı notunu düşmekle yetinir. Fazlası disiplin dışına çıkmak demeye gelir. Sözün kendisiyle ancak laboratuvar şartlarında muhatap olmak zorundadır ilahiyatçı. Sözü yüreğine değdirmek, gönlünde bu sözün anlam alanına tekabül edecek bir hakikat aramak ilahiyatçı olarak işi değildir.<br />
Şu halde ilahiyatçı tavrını hakkıyla benimsemiş bir ilahiyatçıdan Said Nursi&#8217;nin &#8220;bana yazdırıldı&#8230;&#8221; &#8220;kalbe ihtar edildi&#8230;&#8221; türünden, hakikatle samimiyet ilişkisini anlaması ve tartması beklenemez. Tartmaya kalkarsa, ancak teknik olarak tartar; en iyi ihtimalle &#8220;peygamberlik iddiası&#8221; kapsamında yorumlanabilmesine ses çıkarmaz, bir de şahsi hesabı varsa, &#8220;peygamberlik iddiası&#8221; kapsamına koyuverir.<br />
Said Nursî, İmam Ali&#8217;nin[ra] eserlerinde Risale-i Nur&#8217;a dair işaretler olduğunu kaydeder; açıkça vurgular, talebelerine anlatır. Elbette ki bunu da Risale-i Nur&#8217;a dokunulmaz &#8220;kutsal kitap&#8221; statüsü kazandırmak için değil, İmam&#8217;ın kerameti adına söyler. Kaldı ki Said Nursî, sırf Risaleleri okuyup yazmalarından ötürü insafsız mahkemelerce idam iddiasıyla yargılanan talebelerine moral destek sağlamak için bu işaretlerin altını çizer, ama ilahiyatçının bu zamandan o zamana bakışı son derece soğukkanlı olacaktır. Said Nursî ve talebeleriyle empati kuracak insaf ve anlayışını esirgerse, kimse ilahiyatçıya bir şey diyemez, insaf meslek gereği değildir. İmam Ali&#8217;nin[ra], harf devrimleriyle ve yasaklarla kaynak çoraklığı yaşandığı bir dönemde, Kur&#8217;ân&#8217;la bizi doğrudan tanıştıran, bize Kur&#8217;ân&#8217;a dışarıdan baktırmaktan öte bize Kur&#8217;ân&#8217;la bakmayı öğreten bir esere manevi ilgisini görmemek meslek erbabı için kusur değildir. İlahiyatçı olarak haklıdır. Kalbinizi çok teknik bir operasyonla yeniden çalıştıran bir cerrahtan niye bir de tebessüm bekleyesiniz?<br />
İnsanî nezaketi takınarak bakarsanız, &#8220;Bana yazdırıldı&#8230;&#8221; ve &#8220;Kalbe ihtar edildi&#8230;&#8221; gibi cümlelerin tekebbür için değil tevazu sonucu söylendiğini anlamakta zorlanmazsınız. Tıpkı &#8220;ben çok günahkârım&#8230;&#8221; diyen bir adamın, &#8220;ben&#8221;le başlayan cümlesini &#8220;o&#8221; diye başlayan cümleye dönüştürdüğünüzde gramatik bilgi hatası yapmadığınız halde, nezaket hatası yapmanız gibi. Bir insan &#8220;Ben günahkârım&#8221; derken, kendi iç dünyasının gerçekliği üzerinden kendini bağlayan bir bildirimde bulunur. Onun kendi sübjektif algısında &#8220;günah&#8221; diye algıladığı sizin &#8220;günah&#8221; diye algıladığınızla eşleşmiyor olabilir. Onun &#8220;ben günahkârım&#8221; deyişi ile sizin &#8220;ben günahkârım&#8221; deyişi aynı nesnel gerçeği ifade etmez. O halde, bu cümleyi &#8220;o günahkârdır&#8221; diye tercüme edemezsiniz; çünkü onun günah diye kastettiğini ancak o bilir, o anlar. &#8220;Bana bildirildi&#8230;&#8221; cümlesi de ancak &#8220;ben&#8221; öznesiyle nakledilmelidir. Söz sahibinin iç gerçekliğiyle ilgilidir. Bu cümleyi &#8220;Said Nursi&#8217;ye bildirildi, yazdırıldı&#8230;&#8221; diye çevirirseniz, tartışılır bir nesnel gerçeklik olarak algılarsınız.<br />
İlle de ilahiyatçılara anlatmak gerekirse, &#8220;Sen attığında, sen atmadın; velakin atan Allah&#8217;tır&#8221; mealindeki ayetin ekseninde söylenmiş olamaz mı bu cümle? Atma eylemini tercih eden insandır; ama eylemi yaratan Allah&#8217;tır. Aynı şekilde, yazma eylemini de var eden, yaratan Allah&#8217;tır. Tercih eden Said Nursî&#8217;dir. İş bu kadar kolayca anlaşılabilecekken, işi yokuşa sürme, bin dereden su getirme niyeti pekâlâ başka türlü yorumların malzemesi de yapabilir bu cümleyi. Bu da, yorum sahibinin Said Nursî&#8217;nin ne söylediğiyle değil, Said Nursî&#8217;nin söylediğinden ne anla(t)mak istediğiyle ilgilidir.<br />
Hem sonra &#8220;kalbe ihtar edildi&#8230;&#8221; sözüne kim hangi hakla karşı çıkar? Allah kulunun kalbinden bihaber midir? İnsaf, sadece insaf! &#8220;Kalbe ihtar edildi&#8221; demek kalbine ihtar edileni büyütmez, kalbe ihtar edenin keremini ve ilmini, rahmetini ve ihsanını hissettirir.<br />
Said Nursî sözlerinden peygamberlik iması çıkarmaya kalkmak, ciddi bir yetersizliğin de ucunu gösterir. Aklınızdaki algılama çerçevesi yeterince geniş değilse, her türlü veriyi bu çerçeveye sığdırmaya çalışırsınız. Gerçekliğin kolu bacağı çerçevenizin dışında kalırsa, inkâr eder, yok sayar; biraz daha ileri gider saçmalıkla etiketleyebilirsiniz. Bu da bir gerçekliktir; kim ne diyebilir? Oysa veriler değildir saçma olan, veriyi algılayan aklın anlam alanında verilerin kendine yer edinememesidir. Şöyle anlatayım: Eğer, bakırcılıkla meşgulseniz, her türlü değeri sadece bakırla ölçersiniz. Yediğiniz ekmeği de, giydiğiniz elbiseyi de&#8230; Altından bihaberseniz, altın&#8217;ı unutmuşsanız tek yapacağınız budur. Aynı şekilde, kafanızda sadece kibirlenme/büyüklenme çerçevesi yer etmişse, hele bir de gökten yere dokunuşların cümlesini &#8220;vahyin inişi&#8221; kapsamında algılayacak esneklikten yoksunsanız, &#8220;vahiy&#8221; deyince aklınıza sadece doktora tezlerinin başını süsleyen lügat tanımları geliyorsa, Said Nursî&#8217;nin bu cümlelerini tekebbüre, büyüklenmeye yormaktan başka seçeneğiniz kalmaz. Kategorize düşünen bir aklın &#8220;bana yazdırıldı..&#8221;lardan anlayacağı tek şey &#8220;bana peygamber gibi vahiy indirildi&#8221; iması olacaktır. Bu şekilde inşa edilmiş bir aklın terazisinde başka türlü bir değer tartılmaz.<br />
Şimdi &#8220;Bunlar da benim kalbime ihtar edildi; bana da bunlar yazdırıldı&#8221; deyiversem, &#8220;bana vahiy geldi&#8221; mi demek isterim?</p>
<p> </p>
<p>&#8230; Biraz okumak için&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><strong> <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/02/islamcilik_kitap_k.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-14898" title="islamcilik_kitap_k" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/02/islamcilik_kitap_k.jpg" alt="" width="118" height="183" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/img/Islamcilik-devrim-demokrasi.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"> İslâmcılık, Devrim ile Demokrasi Kavşağında </span></a></strong></p>
<p>Müslümanca yaşamak için devletin de “Müslüman” olması mı gerekiyor? Bu o kadar net değil. Çünkü İslâm’ın gereği olan “kısıtlamaları” insan en başta kendi nefsine uygulamalı. Aksi takdirde dinî mecburiyet ve yasakların kanun gücüyle dayatılması vatandaşı çocuklaştırıyor ister istemez. <strong>İ</strong><strong>yi-kötü ayrımı yapmak, iyiden yana tercih kullanacak cesareti bulmak gibi insanî güzellikler devletin elinde bürokratik malzeme haline geliyor. </strong>21ci asırda Müslümanca yaşamak kolay değil. Yani İslâm’ın özüne dair olanı, değişmezleri korumak ama son kullanma tarihi geçmiş geleneklerden kurtulmak. AKP’yi iktidara taşıyan fikrî yapıyı, Demokrasi-İslâm ilişkisini, İran’ı ve Milli Görüş’ü  sorguladığımız bu kitabı ilginize sunuyoruz. <strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/Islamcilik-devrim-demokrasi.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></a></strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"> <span style="color: #0000ff;"><strong>M<span><span><span>ü</span>slüman’ın Zaman’la imtihanı </span></span></strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091210_derin_dusunce_org_musluman.jpg"></a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/musluman_zaman.pdf" target="_blank"><span style="color: #3366ff;"><img class="alignleft size-medium wp-image-7624" title="20091210_derin_dusunce_org_musluman" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091210_derin_dusunce_org_musluman-203x300.jpg" alt="" width="114" height="155" /></span></a></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Sunuş</strong>: Müslümanlar dünyanın toplam nüfusunun %20’sini teşkil ediyorlar ama gerçek anlamda bir birlik yok. Askerî  tehditler karşısında birleşmek şöyle dursun birbiriyle savaş halinde olan Müslüman ülkeler var. Dünya ekonomisinin sadece %2-%3′lük bir kısmını üretebilen İslâm ülkeleri Avrupa Birliği gibi tek bir devlet olsalardı <strong><em>Gayrı Safi Millî Hasıla bakımından SADECE Almanya kadar </em></strong>bir ekonomik güç oluşturacaklardı. Bu bölünmüşlüğü ve <strong><em>en sonda, en altta kalmayı tevekkülle(!) kabul etmenin</em></strong> bedeli çok ağır: Bosna’da, Filistin’de, Çeçenistan’da, Doğu Türkistan’da ve daha bir çok yerde zulüm kol geziyor. Müslümanlar ağır bir imtihan geçiyorlar. Yaşamlarını şekillendiren şeylerle ilişkilerini gözden geçirmekle başlıyor bu imtihan. Teknolojiyle, lüks tüketimle, savaşla, kapitalizmle, demokrasiyle , “ötekiler” ile ve İslâm ile olan ilişkilerini daha sağlıklı bir zemine oturtabilecekler mi? <a href="http://www.derindusunce.org/img/musluman_zaman.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><strong><em>Müslüman’ın Zaman’la imtihanı</em></strong> </span></a>adındaki 204 sayfalık bu kitap işte bütün bu konuları sorgulayan ve çözümler öneren makalelerden oluşuyor.</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/12/06/tiryakiler-sozu-tadindan-tanir-etiketinden-degil/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/12/06/tiryakiler-sozu-tadindan-tanir-etiketinden-degil/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
	</channel>
</rss>

