<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	>

<channel>
	<title>Derin Düşünce &#187; İç hastalıklar</title>
	<atom:link href="http://www.derindusunce.org/category/ic-hastaliklar/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.derindusunce.org</link>
	<description>Grup platformu</description>
	<pubDate>Fri, 25 May 2012 09:41:57 +0000</pubDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.6.2</generator>
	<language>en</language>
			<item>
		<title>&#8220;Mahrem&#8221; bir konu&#8230;</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2012/01/11/mahrem-bir-konu/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2012/01/11/mahrem-bir-konu/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 11 Jan 2012 15:00:22 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Senai Demirci</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Cinsellik]]></category>

		<category><![CDATA[Kadın]]></category>

		<category><![CDATA[Toplum]]></category>

		<category><![CDATA[İslam]]></category>

		<category><![CDATA[İç hastalıklar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=20250</guid>
		<description><![CDATA[[Senai Demirci'nin kişisel sitesinde yayınlandı.]
Yaklaşık 3 yıldır dosyalayarak beklettiğim bir okuyucu mektubunu yayınlıyorum aşağıda. Hem okuyucumun samimiyetle dile getirdiği sorunu yeterince anlamamanın mahcubiyetiyle hem de okuyucumun sorunu ortaya koyarken zaten sorunu çözen bir yaklaşım da sunduğunu farkına varmanın heyecanıyla.. Biraz &#8220;mahrem&#8221; bir konu; ama vahyin inşa etmeyi dilediği &#8220;akleden kalb&#8221;in ihtiyacı olan bir bakış açısı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/01/mahrem_kadin.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-20251" title="mahrem_kadin" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/01/mahrem_kadin.jpg" alt="" width="200" height="388" /></a>[<a href="http://www.senaidemirci.net/yazilar.php?kategori=1&amp;makaleid=2672" target="_blank">Senai Demirci'nin kişisel sitesinde </a>yayınlandı.]</p>
<p><em>Yaklaşık 3 yıldır dosyalayarak beklettiğim bir okuyucu mektubunu yayınlıyorum aşağıda. Hem okuyucumun samimiyetle dile getirdiği sorunu yeterince anlamamanın mahcubiyetiyle hem de okuyucumun sorunu ortaya koyarken zaten sorunu çözen bir yaklaşım da sunduğunu farkına varmanın heyecanıyla.. Biraz &#8220;mahrem&#8221; bir konu; ama vahyin inşa etmeyi dilediği &#8220;akleden kalb&#8221;in ihtiyacı olan bir bakış açısı olduğu için paylaşılması ve çoğalması gerekiyor. &#8220;Ayıp&#8221; ettiğimi düşünenler olursa, şimdiden haklarını helal etsinler&#8230;<br />
İşte o mektup: </em></p>
<p>Her zaman, Turkuaz&#8217;daki her yeni yazılarınızı sabırsızlıkla bekliyor ve bir solukta okuyacak kadar da zevk alarak okuyoruz. En son Yusuf-Züleyha seri yazılarınız paralelinde de Nazan Bekiroğlu&#8217;nun kitabı okunmuş kitaplarım arasında yerini aldı.</p>
<p>Yazılarınızı okurken, hem bir doktor, hem de bir inanan gözüyle adilâne yazdığınız yazılarınızda özellikle &#8220;Kadın-Erkek&#8221; ilişkilerine bakış açınız daha bir dikkat çekiyor. Allah (c.c.) sizden de, sizi yetiştirenlerden de, size huzur vererek, bu güzel yazıları yazmanıza vesile olan eşinizden de razı olsun.</p>
<p>Sizin yazdığınız/yazacağınız yazıların erkekler üzerinde de etkili olacağını düşünerek, bir sorunu daha size dile getirmek istedim. Mümkün olur da günün birinde sizin kaleminizle konuyu dillendirirebilirseniz, pek çok kişinin yanlış yerleşmiş fikirlerini de düzeltebileceğinize inanıyorum.</p>
<p>Rabbim, kadın ve erkeği birbirini tamamlayan, bütünleyen <span id="more-20250"></span>olarak göndermemiş midir? Yazacaklarımı belki yadırgayacak ve fazla müstehcen bulacaksınız, ancak, net olarak yazmadığım sürece, sorunu yeterince açık ifade edememekten endişe duydum. Şimdiden affınızı rica edeceğim.</p>
<p>Erkek cinsel organına sahip olmanın dahi, başlı başına bir üstünlük ve meziyet, kadın özelliklerinde olmanın ise başlı başına bir aşağılanma vesilesi, kusurluluk, eksiklik olarak görülmesi; aileden ve çevreden gelen bu yanlış eğitimin dindar kişilerde dahi yerleşmiş bir hali. Yakın çevremdeki bayanlardan duyduğum ve bizzat kendimin de karşılaştığım üzücü bir durum.</p>
<p>Oysa, Kadın/Erkek cinsel organları dahi, fiziki olarak birbirinin ters yüz edilmiş eşdeğer halleri değil midir..? (Aynen çıkarırken bazen elimize yapışıp ters yüz olan eldiven parmakları gibi, ters yüz de olsa, malzeme aynı malzeme). Erkeği Allah(c.c.) yarattı da, kadını kim yarattı? Bunu neden düşünemiyorlar..!</p>
<p>Üstelik bu kişiler, inanan, dindar, namaz kılan, ağzından Kuran-ı düşmeyen ve üniversite mezunu kişiler olunca, üzüntümüz bir kat daha artıyor. İslam cehaleti değil, ilim ve bilimi destekleyen bir din iken, dindarlık görünümü altındaki cehalet, kabalık, çevrelerindeki pek çok kişiyi de dinden soğutup uzaklaştırabiliyor, ne yazık ki.</p>
<p>Kadınların özel hallerini; onların aşağılık bir varlık olmalarının belirtisi gibi algılayan, hatta o dönemleri ile alay edip dalga geçen, sanki bu özellik kadınların kendi tercihiymiş gibi dalga geçerken, aslında Allahın(c.c.) verdiği bir özellikle dalga geçtiğinin farkında bile olmayan, eşine o dönemde, hakaretler yağdırıp, senin de ne bitmez regl dönemin varmış diye kafa tutan. Evde herhangi bir konuda fikir mütealası yapılacak olsa, senin yine zamanın geldi, ondan bu gerginlikler diyerek, her konuyu, her tartışmayı, ilgili/ilgisiz aynı konuya kaydırıp aşağılama vesilesi olarak kullanan. Dolayısıyla eşinde suçluluk, kusurluluk, eksiklik duygusu oluşturmaya çalışan beyler maalesef var.</p>
<p>Kadınlarda, 28 günde bir olan özel hal bir kusur ise, beylerde 2,8 günde bir olan hal de 10 kat daha sık gelişen bir kusur mudur acaba? Yoksa kadınların durumunun kusur olmasına sebep, gün değil de renk farkı mıdır?</p>
<p>Her ikisi de, yeni nesilin oluşturulmasına yönelik Allahın bir lütfu değil midir? Tohum da tarlaya toprağa atılmaz mı, bir filizin boy vermesi için, toprak veya tohum dan hangisi bir diğerine muhtaç değildir ki? Konunun Kuran&#8217;ı-Kerim de daki çok açık ayetlerini de mi görmez anlamazlar? Bitkiyi, tohumu, toprağı bilenler, konu insan olunca neden doğruyu göremezler?</p>
<p>Kadındaki özel hal; köşke gelip yerleşme ihtimali olan, minik prens ya da prenseslere özel hazırlanılmış, kırmızı halılar serilmiş, süslenip bezenilmiş, kuş tüyü yastıklarla döşenilmiş, fakat beklenen misafir gelmeyince, buruk bir üzüntü ile, tahtı revanın bozulup dağıtıldığı, ardından bıkıp usanmadan 28 gün sonrası için umutla beklenen yeni prens/prensesler için aynı hazırlıkların tekrar tekrar sürdüğü bir bir misafir beklentisi değil midir? Bu özellik Allahın (c.c.) verdiği bir lütuf iken, nasıl olur da bir kusur gibi algılanabiliyor? Anlamıyorum, anlayamıyorum. Esas anlaması gerekenlere ise anlatabileceğimi hiç zannetmiyorum.</p>
<p>Siz bu konunun anlaşılır olması yönünde, beylerin kulağına birşeyler fısıldayabilir misiniz? Biz anlatamıyoruz, belki siz anlatabilirsiniz.</p>
<p>Allah&#8217;a emanet olunuz.</p>
<p> </p>
<p>&#8230; Kadın konusunda okumak için&#8230;</p>
<p> </p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/img/kadinlar_don_kisot.pdf" target="_blank"><strong>K<span style="color: #0000ff;">adınlar… Günümüzün Don Kişotları</span></strong></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/kadinlar_don_kisot.pdf" target="_blank"><img class="alignleft size-medium wp-image-8042" title="20100102_derin_dusunce_kadinlar_donkisot" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/20100102_derin_dusunce_kadinlar_donkisot-190x300.jpg" alt="" width="130" height="207" /></a>Suzan Başarslan’ın dediği gibi <strong><em>“kadına dair söylenmesi gereken ne  kadar söz varsa erkeğin söylediği”</em></strong> bir dünya bu. Sadece söz mü? Yaşama hakkı bile. Bugün Çin’de ve Hindistan’da yüzbinlerce kız bebek daha doğmadan ultrason ile ana karnında görülüp yok ediliyor. Erkeklerin güç mücadelesinde kadınlar eziliyor. Cumartesi anası oluyor, cezaevlerinin önünde sıra bekleyen, şehit tabutlarının üzerinde ağlayan oluyor.  Şampuan veya otomobil satarken bedenini kullandıran, arka planda, silik, soyunan, tüketen, “figüran”… Kadınlara özne olma hakkını vermeyen erkekler mi yoksa bu hakkı alamayan kadınlar mı? Kadınlıklarını kaybetmeden, erkekleşmeden var olabilecek mi birgün kadınlar? 96 sayfalık bu kitapta Kadın’a ait kavgaları ve Kadın’ın kimlik arayışını sorguluyoruz. <a href="http://www.derindusunce.org/img/kadinlar_don_kisot.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a></p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"> <a href="http://www.derindusunce.org/img/kemalizm_kadin.pdf"><span style="color: #0000ff;"><strong>Kadın hakları ve Kemalizm </strong></span></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/kemalizm_kadin.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff;"><strong><img class="alignleft size-medium wp-image-6982" title="20091025_derin_dusunce_org_kadin_kemalizm" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/10/20091025_derin_dusunce_org_kadin_kemalizm-229x300.jpg" alt="" width="121" height="171" /></strong></span></a></p>
<p class="entry" style="text-align: justify;"> <strong>“Kemalizm Türk kadınına özgürlük verdi”</strong> gibi sloganlarla düşünmeye daha doğrusu ezberlemeye itildiği için sık sık  şaşırmaya mahkûm bir kuşak bizimki. Tarihi, belgeleri, siyasî söylemleri ve sloganları aklın imtihanına tabi tutan herkes hayretler içinde kalıyor. <strong>“İyi de biz bunu bunca sene nasıl yuttuk?”</strong> diye sormaktan alamıyoruz kendimizi.  Kemalist düşüncenin, çağdaşlığın ve Atatürk devrimlerinin yılmaz bekçisi <strong><em>“çağdaş Türk kadını’nın sesi”</em></strong> Cumhuriyet Gazetesi’nin başyazarı olan Yunus Nadi kadınların siyasete atılmasına nasıl tepki vermiş meselâ?  <strong>“Havva’nın kızları, Meclis’e girip yılın manto modasını tartışacak” </strong><strong> </strong>Kadınlar Halk Fırkası kapatılınca yerine Türk Kadınlar Birliği kurulmuş. O da kapatılınca Cumhuriyet Gazetesi’nde şu başlık atılmış:  <strong>“Türk Kadınlar Birliği kapatıldı, fesat çıkaran hatun kişilere haddi bildirildi.” </strong>Derin Düşünce Fikir Platformu yakasını resmî tarihten kurtarmak isteyen okurlarına ezber bozan bir kitap öneriyor : <a href="http://www.derindusunce.org/img/kemalizm_kadin.pdf"><strong><span style="color: #0066cc;">Kadın hakları ve Kemalizm ilişkisine alternatif bir bakış</span></strong></a></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2012/01/11/mahrem-bir-konu/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2012/01/11/mahrem-bir-konu/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Türk Ordusu&#8217;nun Subayları Kıbrıs&#8217;ta Cami Yakmış</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2010/09/23/turk-ordusunun-subaylari-cami-yakmis/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2010/09/23/turk-ordusunun-subaylari-cami-yakmis/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 23 Sep 2010 10:59:07 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Aisha Benghazi</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Psikolojik harp]]></category>

		<category><![CDATA[Türk Silahlı Kuvvetleri]]></category>

		<category><![CDATA[Ulus-Devlet]]></category>

		<category><![CDATA[İç hastalıklar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=11523</guid>
		<description><![CDATA[
Share on Facebook]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><object width="200" height="175"><param name="movie" value="http://analiztv.aktifhaber.com/player/player.swf" /><param name="flashvars" value="settings=http://analiztv.aktifhaber.com/player_xml.php?v=17044" /><param name="wmode" value="transparent" /><embed width="200" height="175" src="http://analiztv.aktifhaber.com/player/player.swf" flashvars="settings=http://analiztv.aktifhaber.com/player_xml.php?v=17044" type="application/x-shockwave-flash" wmode="transparent" allowfullscreen="true" allowscriptaccess="always"></embed></object></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2010/09/23/turk-ordusunun-subaylari-cami-yakmis/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2010/09/23/turk-ordusunun-subaylari-cami-yakmis/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Dikkat Kitap: Müslüman’ın Zaman’la imtihanı</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/12/09/dikkat-kitap-musluman%e2%80%99in-zaman%e2%80%99la-imtihani/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/12/09/dikkat-kitap-musluman%e2%80%99in-zaman%e2%80%99la-imtihani/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 08 Dec 2009 23:12:19 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Editörden</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Dikkat Kitap]]></category>

		<category><![CDATA[Modernleşme]]></category>

		<category><![CDATA[İslam]]></category>

		<category><![CDATA[İslamofobi]]></category>

		<category><![CDATA[İç hastalıklar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=7623</guid>
		<description><![CDATA[Sunuş: Müslümanlar dünyanın toplam nüfusunun %20&#8217;sini teşkil ediyorlar ama gerçek anlamda bir birlik yok. Askerî  tehditler karşısında birleşmek şöyle dursun birbiriyle savaş halinde olan Müslüman ülkeler var. Dünya ekonomisinin sadece %2-%3′lük bir kısmını üretebilen İslâm ülkeleri Avrupa Birliği gibi tek bir devlet olsalardı Gayrı Safi Millî Hasıla bakımından Almanya&#8217;ya eşdeğer bir ekonomik güç oluşturacaklardı. Bunda en [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/musluman_zaman.pdf" target="_blank"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091210_derin_dusunce_org_musluman.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091210_derin_dusunce_org_musluman.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-7624" title="20091210_derin_dusunce_org_musluman" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091210_derin_dusunce_org_musluman-203x300.jpg" alt="" width="203" height="300" /></a>Sunuş</strong>: Müslümanlar dünyanın toplam nüfusunun %20&#8217;sini teşkil ediyorlar ama gerçek anlamda bir birlik yok. Askerî  tehditler karşısında birleşmek şöyle dursun birbiriyle savaş halinde olan Müslüman ülkeler var. Dünya ekonomisinin sadece %2-%3′lük bir kısmını üretebilen İslâm ülkeleri Avrupa Birliği gibi tek bir devlet olsalardı <strong><em>Gayrı Safi Millî Hasıla bakımından Almanya&#8217;ya eşdeğer</em></strong> bir ekonomik güç oluşturacaklardı. Bunda en büyük pay Türkiye, Mısır, Suudi Arabistan ve İran gibi ülkelerde toplanıyor. Mısır ulusal gelirini Süveyş kanalından ve turizmden elde ederken çoğu &#8220;zengin&#8221; Müslüman ülke ham petrol ve doğal gazdan geçiniyor yani katma değer üretmeden!</p>
<p>Bu bölünmüşlüğü ve <strong><em>en sonda, en altta kalmayı tevekkülle(!) kabul etmenin</em></strong> bedeli çok ağır. Bosna&#8217;da, Filistin&#8217;de, Çeçenistan&#8217;da, Doğu Türkistan&#8217;da ve daha bir çok yerde zulüm kol geziyor. Bu sorunların kaynakları geniş bir coğrafyaya ve bir kaç asıra yayıldığı için halledilmesi de kısa bir sürede olmayacak şüphesiz.</p>
<p>Müslümanlar ağır bir imtihan geçiyorlar. Yaşamlarını şekillendiren şeylerle ilişkilerini gözden geçirmekle başlıyor bu imtihan. Teknolojiyle, lüks tüketimle, savaşla, kapitalizmle, demokrasiyle , &#8220;ötekiler&#8221; ile ve İslâm ile olan ilişkilerini daha sağlıklı bir zemine oturtabilecekler mi?</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/img/musluman_zaman.pdf" target="_blank"><strong><em>Müslüman&#8217;ın Zaman&#8217;la imtihanı</em></strong> </a>adındaki 204 sayfalık bu kitap işte bütün bu konuları sorgulayan ve çözümler öneren makalelerden oluşuyor.</p>
<p><strong>Ücretsiz indirebilirsiniz ve dostlarınızla paylaşabilirsiniz.</strong></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2009/12/09/dikkat-kitap-musluman%e2%80%99in-zaman%e2%80%99la-imtihani/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/12/09/dikkat-kitap-musluman%e2%80%99in-zaman%e2%80%99la-imtihani/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Slogan ve vecize tuzakları</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/09/01/slogan-ve-vecize-tuzaklari/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/09/01/slogan-ve-vecize-tuzaklari/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 31 Aug 2009 22:23:01 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ayla Chignardet</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Basın günlüğü]]></category>

		<category><![CDATA[Beyin Yıkama]]></category>

		<category><![CDATA[Psikolojik harp]]></category>

		<category><![CDATA[İç hastalıklar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=6311</guid>
		<description><![CDATA[Prof.Dr. Ahmed Yüksel Özemre
 Slogan, dilbilgisi açısından kısa bir cümledir. Kişinin iştirâk içgüdüsünü tahrîk eder; onu rasyonel ve kritik aklın sınırları dışına çıkmaya dâvet eder. Tekrarıyla oluşan şartlı refleks ve böylece hazırlanan şuur-altının elverişliliği aracılığıyla da belirli bir amaca yönelik bir düşünceyi veyâ davranışı tetiklemeyi hedefler.
Slogan, genellikle, meselâ: &#8220;Türk; öğün, çalış, güven!&#8220;de olduğu gibi bir emri, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/09/20090831_derin_dusunce_org_nutuk_slogan.gif"><img class="alignleft size-medium wp-image-6312" title="20090831_derin_dusunce_org_nutuk_slogan" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/09/20090831_derin_dusunce_org_nutuk_slogan.gif" alt="" width="212" height="252" /></a><a href="http://www.ozemre.com/index.php?option=com_content&amp;task=view&amp;id=178&amp;Itemid=57" target="_blank">Prof.Dr. Ahmed Yüksel Özemre</a></em></strong></p>
<p> Slogan, dilbilgisi açısından kısa bir cümledir. Kişinin iştirâk içgüdüsünü tahrîk eder; onu <strong><em>rasyonel</em></strong> ve <strong><em>kritik aklın</em></strong> sınırları dışına çıkmaya dâvet eder. Tekrarıyla oluşan <strong><em>şartlı refleks</em> </strong>ve böylece hazırlanan şuur-altının elverişliliği aracılığıyla da belirli bir amaca yönelik bir düşünceyi veyâ davranışı tetiklemeyi hedefler.</p>
<p>Slogan, genellikle, meselâ: &#8220;<em>Türk; öğün, çalış, güven!</em>&#8220;de olduğu gibi bir <strong><em>emri</em></strong>, ya da &#8220;<em>Cumhûriyet erdemdir</em>&#8220;de olduğu gibi bir <strong><em>hükmü</em></strong> ifâde eder. Emrin isâbetli, hükmün de adâletli ve eşyânın tabîatına uygun olması, slogandan beklenen menfaat açı­sından, her zaman matlûb değildir.</p>
<p>Slogan toplumun sağdu­yusunu aşındıran, kollektif kişiliğinde bölünmeye yol açan <strong><em>psikotik</em> </strong>(psikoza sevk eden) bir âfete de dönüşebilir. Nitekim, Allāh&#8217;a şirk koşmamayı dinin temeli sayan müslüman bir toplumda, içinde beş vakit namazını kılanların da bulunduğu bazı kesimler, sloganın doğurduğu şuur uyuşmasıyla, pekâlâ: &#8220;<em>En büyük falan-feşmekân! Ondan büyük yok!&#8221;</em> diye nâralar atabilmek­te ve apaçık şirk içinde olduklarını idrâk dahi edemeyebilmektedirler.</p>
<p>Reklâm ve siyasî propaganda, aslında, <strong><em>şartlı refleks </em></strong>aracılığıyla <span id="more-6311"></span>hep aynı sloganın beynin normal tefrik ve temyiz fonksiyonlarını uyuşturarak, kritik düşünceyi ve analiz yeteneğini pasifleştirmesi stratejisine dayanmaktadır.</p>
<p>Hüküm ifâde eden ve çoğunlukla da temelinde, &#8220;<em>Bir Türk Dünyâ&#8217;ya bedeldir</em>&#8220;de ya da &#8220;<em>Cumhûriyet erdemdir</em>&#8220;de olduğu gibi, <strong><em>özdeşleştirme </em></strong>bulunan sloganlar dâima muğlâktır. Bir zorunluluk ifâde eden: &#8220;<em>Lâiklikden vaz geçilemez!</em>&#8221; sloganı da böyledir. Âmennâ ve saddaknâ! Lâiklikden vaz geçilmemesi gerekir ama 11 defa sözü edildiği Anayasa&#8217;da bile tanımı verilmemiş, farklı ve bâzen de çelişkili muhtevâları barındırabilen lâiklik kavramının acabâ <strong><em>hangi tanımı </em></strong>vaz geçilemezdir? Bu belli değildir.</p>
<p>Bu kabil sloganların <strong><em>tutarsızlıkları</em></strong> ve <strong><em>izâfî karakterleri</em></strong>, kritik bir analizin eleğinden geçirildiklerinde, derhâl sırıtır. Meselâ, &#8220;<em>Cumhûriyet erdemdir</em>&#8221; sloganı:</p>
<p> </p>
<p>1) Cumhûriyetin niçin <strong><em>erdem</em></strong> <strong><em>ile özdeş</em></strong> olduğunu da,</p>
<p>2) Cumhûriyetten başka bir nesnenin <strong><em>erdem</em></strong> ile özdeşleştirilip özdeşleştirilemeyeceğini de,</p>
<p>3) Cumhûriyetten başka <strong><em>erdemli </em></strong>bir nesnenin mevcûd olup olmadığı sorularını da</p>
<p> </p>
<p>açık bırakmakta ve bu sebebden ötürü de, anlam bakımından, sağduyuya ve mantığa ters düşen bir muğlâklıkla mâlûl bulunmaktadır.</p>
<p>Bâzı sloganlar da düpedüz suç kapsamına giren saçmalıklarla mâlûldürler. Bunlara bir misâl Sedat Simavi ve oğullarının Hürriyet gazetesinin başlığı altında senelerce kullanılmış oldukları &#8220;<em>Türkiye Türklerindir</em>&#8221; sloganıdır. Bu slogan: 1) Türkiye Anayasa&#8217;sının garantisi altında Türkiye&#8217;de yaşamakta olan farklı kökenli Türkiye vatandaşlarını görmezlikten gelerek ayrımcılığa yol açan, 2) bu vatandaşları zımnen istenmeyen kişiler olarak gösteren; 3) Türkiye dışındaki (Pomaklar, Gagavuzlar, Tatarlar, Âzerîler, Türkmenler, Tâcikler, Özbekler, Kırgızlar, Kazaklar, Moğollar, Yâkutlar, Finliler, Macarlar ve ilh&#8230; gibi) türk kökenlilerin de Türkiye üzerinde mülkiyet hakkı olduğunu telmih eden bir saçmalık numûnesidir.</p>
<p>Bu açıdan bakıldığında, Türkiye Büyük Millet Meclisi&#8217;nin duvarında asılı olan &#8220;<em>Hâkimiyet </em>(ya da egemenlik) <em>kayıtsız şartsız milletindir</em>&#8221; sloganının da Türkiye&#8217;nin Avrupa Birliği&#8217;ne girmesi hâlinde hiç bir anlamı kalmayacağı âşikârdır. Herhâlde bundan sonra TBBM&#8217;ne: &#8220;<em>Egemenlik Brüksel&#8217;in izin verdiği kadar milletindir</em>&#8221; şeklinde bir slogan asmak gerekecektir.</p>
<p>Saplanıp kaldıkları ideolojilerin en son hakîkat olduğuna halkı inandırmak için yırtınan her türden safsatacının (<em>demagog</em>&#8216;un) da, saçmalıklarını tahkîm ve te&#8217;yid ettirmek amacıyla, diskürsif bir mantık yerine dâima slogan edebiyatına başvurduğuna dikkat etmek lâzımdır. Bu, onların aczini gösterdiği kadar halkı kolay tava getirilebilen ve aklı işlemeyen bir kitle olarak nasıl hor görmekte olduklarına da işâret etmektedir. Slogan üretmek nefsi okşayan, üreticisini halka karşı dâima yüksek bir makāmda olduğuna inandıran bir eylemdir.</p>
<p>Karizmatik oldukları söylenen bazı liderler ise bir yandan hakîm (bilge) görünmek için vecîze üretip yaymaya çalışırlarken, diğer ta­raftan da, halkın, kendi stratejilerine destek olacak sloganların ba­ğımlısı olmasına gayret ederler. Kendilerini bu yoldan &#8220;umut&#8221; diye pazarlamaya muvaffak olmuş nice liderin bir süre sonra &#8220;yalnızca düş-kırıklığı verebilen&#8221; zavallı kişiler oldukları ortaya çıkmıştır.</p>
<p>1968 ve onu izleyen yıllardaki öğrenci ayaklanmasında ise öğrencilerin çoğu sâdece yirmi kadar sloganla dünyânın bütün meselelerine çö­züm getirebildiklerini zanneden bir beyin tembelliği ve temyiz sefâleti içindeydi. Kişiliklerinin, slogan furyasıyla, nasıl bir korozyona uğradığının farkında bile değillerdi.</p>
<p>Sloganların darbeleri güçlü, etkileri ânî, fakat ömürleri nisbeten kısa olmaktadır. Buna karşılık vecîzelerin darbeleri mûtedil, etkileri gecikmeli, ama egemenlikleri uzun sürelidir; çoğu kere de örf ve âdetin, rasyonel ve kritik düşüncenin dışında kalabilen bir inanç veyâ hiç değilse, bir referans statüsü kazanabildikleri bile gözlenmekte­dir.</p>
<p>Slogana karşılık, vecîzenin bir gerçeği o zamana kadar ortaya konulmamış bir açıklık, bir yeni bakış açısı ve ifâde ustalığıyla çok kısa bir şekilde beyân etmesi beklenir. Bu, aslında, müstesna bir eğitimin tahkîm ettiği özel bir yetenek gerektiren, gerçekten de bil­gece bir iştir. Ama kendilerini her an vecîze üretmeye mecbur sa­nanlar, ortaya koydukları vecîzelerin çoğunda bir gerçeği beyân­dan çok, şahsî bir hükmü ön plâna çıkarır, sözlerine de yalnızca vecîze görüntüsü verirler.</p>
<p>Dünyâ görüşümüzü çarpıtmaya müsait tuzaklardan korunmak için, slogan ve vecîzeleri mutlakā kritik ve rasyonel bir muhâke­menin filtresine tâbi&#8217; tutmamız gerektiğini lise çağından i&#8217;tibâren gençliğimize aşılamalıyız.</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2009/09/01/slogan-ve-vecize-tuzaklari/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/09/01/slogan-ve-vecize-tuzaklari/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Zamanın ruhu değişti</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/07/24/zamanin-ruhu-degisti/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/07/24/zamanin-ruhu-degisti/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 24 Jul 2009 09:12:04 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Konuk Yazar</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>

		<category><![CDATA[vicdan]]></category>

		<category><![CDATA[İslam]]></category>

		<category><![CDATA[İç hastalıklar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=5835</guid>
		<description><![CDATA[İhsan Eliaçık
1988&#8242;de İran&#8217;da Ayetullah Munteziri Evin hapishanesinde olup bitenler için Ayetullah Humeyni&#8217;ye &#8220;Senin adamlarının zulmü Şah&#8217;ın zulmünü geçti, hani Ali&#8217;nin adalet devletini kuracaktık&#8221; dediğinden bu yana&#8230;
1987&#8242;de Tahran Üniversitesi önünde 7 kişinin öldüğü öğrenci gösterisinde &#8220;Ya adalet devleti ya yeniden devrim&#8221; sloganları atıldığından beri&#8230;
1994&#8242;den bu yana Türkiye&#8217;yi önce yerel sonra merkezi iktidarda olmak üzere 15 yıldır [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>İhsan Eliaçık</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/05/20090511_derin_dusunce_org_chp_islam_acilimi.jpg"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-4731" title="20090511_derin_dusunce_org_chp_islam_acilimi" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/05/20090511_derin_dusunce_org_chp_islam_acilimi-150x150.jpg" alt="" width="150" height="150" /></a>1988&#8242;de İran&#8217;da Ayetullah Munteziri Evin hapishanesinde olup bitenler için Ayetullah Humeyni&#8217;ye &#8220;Senin adamlarının zulmü Şah&#8217;ın zulmünü geçti, hani Ali&#8217;nin adalet devletini kuracaktık&#8221; dediğinden bu yana&#8230;</p>
<p>1987&#8242;de Tahran Üniversitesi önünde 7 kişinin öldüğü öğrenci gösterisinde &#8220;Ya adalet devleti ya yeniden devrim&#8221; sloganları atıldığından beri&#8230;<span id="more-5835"></span></p>
<p>1994&#8242;den bu yana Türkiye&#8217;yi önce yerel sonra merkezi iktidarda olmak üzere 15 yıldır bir zamanlar &#8220;İslam gelecek vahşet bitecek&#8221; sloganları atanların yönetiyor olmasından beri&#8230;</p>
<p>2002 yılından sonra yükselen İslamcı partilerin, son yıllarda Kuveyt, Fas, Cezayir, Ürdün, Endonezya, Pakistan ve Yemen&#8217;de (en son Türkiye&#8217;de) oy kaybetmesinden bu yana&#8230;</p>
<p>2008&#8242;de Türkiye&#8217;de devletin tepesine bu kökten gelen birisinin &#8220;Cumhurbaşkanı&#8221; olmasından beri&#8230;</p>
<p>İsmet Özel &#8220;Toparlanın gidiyoruz&#8221; dediğinden bu yana&#8230;</p>
<p>2009&#8242;da seçimlerde &#8220;Cipli türbanlı, durakta bekleyen türbanlı&#8221; tartışması başladığından bu yana&#8230;</p>
<p>Müslüman dünyada &#8220;zamanın ruhu&#8221; değişti.</p>
<p>Üstelik bütün bunların her biri diğerinden &#8220;sinerji&#8221; alarak&#8230;</p>
<p>Katlanarak, yayılarak, artarak&#8230;</p>
<p>İkbal&#8217;in tabiriyle &#8220;göç katarları toplandı.&#8221;</p>
<p>İbn Haldun&#8217;un tabiriyle &#8220;ümran rüzgarı döndü.&#8221;</p>
<p>Zamanın ruhu değişti.</p>
<p>***</p>
<p>Çünkü mazlumlar zalimleşmeye, ezilenler ezmeye başladı.</p>
<p>Çünkü muhalefetin/devrimin mantığı, devletin/iktidarın mantığına teslim oldu.</p>
<p>Çünkü İslamcılar iktidar işini beceremedi. İktidar felsefesi ve dili üretemedi. İktidara gelince &#8220;700 yıllık eserlerle averelik etmek&#8221; dışında yapabilecekleri bir şey yoktu. Veya o gömleği tümden çıkarıp liberalizme sığınmak ve kapitalistleşmek dışında şansları yoktu&#8230;</p>
<p>İran&#8217;da Beheşti&#8217;nin düşündüğü toprak reformları gerçekleşemedi. En büyük tepki toprak ağlarının desteklediği mollalardan geldi.</p>
<p>Muhalefette Ali, Ebuzer, Hüseyin söylemi, iktidarda Muaviye, Yezid fıkhı&#8230;</p>
<p>Artık isyan, fetih, ele geçirme, devrim yapma dönemi bitti.</p>
<p>Ele geçen ele geçti, kaleler fethedildi, devrilen devrildi.</p>
<p>Şimdi abdestli tağutlar, tesbihli monşerler var.</p>
<p>Zamanın ruhu değişti.</p>
<p>Çünkü Begoviç&#8217;in dediği gibi acılar ve ızdıraplar içinde doğan dinler ve devrimler rahat ve konfora gömülünce biter. Sahte din statüko için yalan söylemeye, devlet de zalimleşmeye başlayınca yolun sonuna varılmıştır. Geriye kalan onları gerçekleştirme çabasından başka bir şey değildir. Onların gerçekleşmesi ise aynı zamanda ölümleri demektir&#8230;</p>
<p>***</p>
<p>Zamanın ruhu değişti.</p>
<p>Artık Türkiye&#8217;nin geleceğinde &#8220;dine karşı din&#8221; var.</p>
<p>Sadece Türkiye&#8217;nin değil; İslam dünyasının geleceğinde de &#8220;dine karşı din&#8221; var.</p>
<p>Kehanet formunda öngörüyorum:</p>
<p>1- Mülkle ilişkileri bozulup kariyerizmi ve konformizmi din haline getiren &#8220;yeni sınıf&#8221; ile &#8220;yalınayaklılar&#8221; bu kez dini argümanlarla karşı karşıya gelecek. Zengin dindarlar statükoyu, yoksul dindarlar muhalefeti temsil edecek. İktidarlar dinin afyon yüzü ile savunulacak, aynı iktidarlara dinin vicdan yüzü ile karşı çıkılacak.</p>
<p>2- Mucize anlatılarıyla dolu bir din anlayışı Türkiye&#8217;nin geleceğine hükmedecek. Mucize, keramet, uçtu kaçtı anlatılarıyla örülü bir din yayılacak. Buna karşı İran&#8217;da örneği görüldüğü gibi &#8220;yeşil rasyonalizm&#8221; türünden dini akımlar tepki olarak doğacak.</p>
<p>3- Mevzu (uydurma) rivayetlerle örülü hurafeci bir din anlayışı her yanı saracak. Ortalık mehdi, mesih, cifr, deccal rivayetlerinden geçilmez olacak. İstihare, rabıta ve rüyalarla devlet yönetilmeye kalkılacak. Sorgulanmamış &#8220;eski İslam kültürü&#8221;, üzerinden tozu kalkmamış bir halde &#8220;Risale-i Nur&#8221; veya &#8220;İhya-u Ulumu&#8217;d-din&#8221; vb. eserler yoluyla yeniden dirilecek. Laiklik-din, asker-sivil, sağcı-solcu çelişkileri kaybolacak, &#8220;dine karşı din&#8221; sahne alacak.</p>
<p>***</p>
<p>Bunlar Türkiye&#8217;nin geleceği hakkında kehanetlerim (!), yazın bir kenara.</p>
<p>Ben bu sahnede şimdiden safımı belirliyorum: Yeni sınıf&#8217;a karşı ‘yalınayaklılar&#8217;dan, uçtu kaçtı dinine karşı ‘yeşil rasyonalizm&#8217;den, dinin afyon yüzüne karşı ‘vicdan yüzü&#8217;nden yana tarafım!</p>
<p>Bu saflaşmada her şey birbirine karışıyor, yeniden şekilleniyor. Dünün muhalifleri bugünün statükocuları, dünün mazlumları bugünün zalimleri, dünün yoksulları bugünün zenginleri, dünün muktedirleri bugünün ezilenleri haline geliyor. Dünün merkezi bugünün çevresi, dünün &#8220;yalınayaklısı&#8221; bugünün &#8220;tesbihli monşeri&#8221; oluyor.</p>
<p>Zamanın ruhu değişti.</p>
<p>Artık &#8220;dış güçler&#8221; diye bir şey yok. Varsa bile kendini &#8220;dış güç&#8221; olarak göstermeyecek, &#8220;iç güç&#8221; kılığına bürünecek, &#8220;karşı din&#8221; olarak sahne alacak.</p>
<p>Artık &#8220;Müslüman camia&#8221; diye bir şey yok.</p>
<p>Zenginler ve yoksullar var.</p>
<p>Muaviyeler ve Ebuzerler var.</p>
<p>İktidar yalakaları ile adalet arayanlar var.</p>
<p>Ruhunu kirletenler ile temiz kalanlar var.</p>
<p>Cebini şişirenler ile açlıkla boğuşanlar var.</p>
<p>Kariyeristler/konformistler ile idealistler var.</p>
<p>Asıl mücadele bunlar arasında olacak.</p>
<p>Gerisi sahtedir.</p>
<p>Zamanın ruhu değişti.</p>
<p>***</p>
<p>Artık dindar burjuvaziler oluştu.</p>
<p>&#8220;Burjuvazi&#8221; burç kökünden gelir. Burçlarda/şatolarda/villalarda oturanlar demektir. Kum tepelerinde (ahkâf) otururlar ve tepelerden inip kumlara karışmak istemezler. Bütüne katılmayıp ayrı durmak isterler. Herkes gibi olmak zorlarına gider. Hep ayrıcalıklı muamele görmek istediklerinden mülke taparlar. Çünkü mülk onlara bu ayrıcalığı sağlar.</p>
<p>Zamanın ruhu değişti.</p>
<p>Yazdığım yazılara &#8220;Böyle insanlar Müslümanlardan çıkmaz, hayal görüyorsun&#8221; diyenler, buyursun okusun: &#8220;Bir lokma bir hırka felsefesine de inanmam. Bu bize yutturulmuş bir zokadır! Allah verdiği nimetleri kullarının üzerinde görmek ister. Osmanlı padişahının giyimi Karacaoğlan gibi değil. Ölçü minumum giyinmekse İmamı Azam&#8217;ın giyimini nasıl izah edeceğiz? Evi Bağdat&#8217;ın en güzel eviydi. Zekatımı veriyorsam İslam&#8217;da kimse niye böyle yapıyorsun deme hakkına sahip olmuyor. Malının tümünü infak etmeyi Allah&#8217;ın Resulü de izin vermiyor. Zannediyoruz ki adam zenginleştiği halde fakir hayatı yaşayacak. Öyle bir şey yok&#8230;&#8221; (Erol Yarar, Star, 20.07.2009).</p>
<p>Dahası var. Asıl burjuvazi kendisiymiş&#8230; Allah kendilerini &#8220;zenginlik&#8221; ile imtihan ediyormuş&#8230; Fakirlikle de imtihan edebilirmiş ama verdiği nimetleri &#8220;onun&#8221; üzerinde görmek istediğinden bol bol vermiş&#8230; Yolda yürürken giyiminden kuşamından zengin olduğunun anlaşılması lazımmış çünkü fakirler zengin olduğunu anlayıp gelip isteyebilmesi için bu gerekliymiş. Onun için beyefendi çok fiyakalı ve zengin giyinmeliymiş&#8230;</p>
<p>Bir de çok Kur&#8217;an okuyormuş, işte buna bittim.</p>
<p>Okuduğun Kur&#8217;an&#8217;da şu ayete hiç rastlamadın mı: &#8220;Zenginler mallarını &#8220;Arada fark kalmaz, eşit hale geliriz&#8221; diye yanındakilerle paylaşmıyorlar. Allah&#8217;ın nimetini mi inkâr ediyor bunlar?&#8221; (Nahl; 71)</p>
<p>Eğer imanın varsa, sadece şu ayet üzerine az düşün, geceleri uyuyamazsın. Gerisine girmeyeyim, onlarca sahife yazdım. Bu da arınmayı (tezkiye), sub sub vird çekmekten veya jakuzide duş almaktan ibaret sananlardan, belli&#8230;</p>
<p>***</p>
<p>Zamanın ruhu değişti.</p>
<p>İstiyorsunuz ki hep zengin kalalım. İstiyorsunuz ki insanlar bizden istesin, hep istenir durumda olalım, hep kum tepelerinde yaşayalım. Etrafınızda yoksulların utana sıkıla sizden istemesi, güç arayan kadınların baygın bakışları hoşunuza gidiyor. Onlarla eşit hale gelmek istemiyorsunuz, hep bizden istesinler, beklesinler istiyorsunuz. Onun için ‘Giyim kuşamımdan zengin olduğum anlaşılmalı ki gelip benden istesinler&#8221; diyorsunuz.</p>
<p>Eski sufiler kuldan bir şey istemeyi &#8220;şirk&#8221; sayardı. Melameti öğretisinde mülkiyet talebi de şirk sayılırdı. Çünkü ‘Mülk Allah&#8217;ındır, kendisi mülk olanın mülkiyeti olamaz&#8217; derlerdi. Mülkü bütüne (Allah&#8217;a) ait görürler, &#8220;benim&#8221; demekten utanırlardı. Tabi siz bunları bilmezsiniz, hiç duymamışsınızdır bile.</p>
<p>Fatiha&#8217;da &#8220;Kendilerine nimet verdiklerinin yoluna bizi ilet&#8221; deyince, sizin gibilere göre &#8220;Kendilerine zenginlik verdiklerinin yoluna ilet&#8221; demiş oluyoruz. Çünkü Allah nimetlerini kullarının üzerinde görmek istiyor ya! Halbuki Kur&#8217;an&#8217;a göre Allah&#8217;ın nimeti doğruluk (sıddık), iyilik, güzellik (salih), şehitlik ve nübüvvettir.</p>
<p>&#8220;Bir lokma bir hırka&#8221; İslam tarihinde tasavvuf hareketinin Müslüman alemine öğrettiği en esaslı protestodur. Sizin gibiler ortaya çıkınca kimi sufiler yün giyip yalınayak dolaşarak mala mülke tapmayı böyle protesto ettiler. Sufiler de aynı yola kayınca Melametilik (levm kökünden gelir kınamak, eleştirmek demektir) diye bir akım çıktı. Hırkayı, tacı, suf (yün) elbiseyi yaktılar. Bunlar riyadır diyerek halka karıştılar, her tür gösterişten uzaklaşıp sıradan birisi gibi yaşamaya başladılar. Buna &#8220;fakr&#8221; makamı dediler ki nübüvvet makamına böyle ulaşılırdı.</p>
<p>Sizin suçunuz yok belki. Çünkü zamane sufileri, şeyhleri dahi mülke tapar oldu. Onlar bile böyle olursa &#8220;zamanın ruhu&#8221; yeni bir melameti (levm eden, kendini kınayan nefs, eleştiren, kınayıcının kınamasına aldırış etmeyen) çıkışı çağırır hale gelir. Bu işler hep böyledir&#8230;</p>
<p>Zamanın ruhu değişti.</p>
<p>***</p>
<p>Bir Müslüman şöyle düşünmeli değil mi: Eğer maddi zenginlik Allah&#8217;ın kulları üzerinde görmek istediği nimet ise, bunu en çok kimin üstünde görmek isterdi? &#8220;Alemlere rahmet&#8221; olarak gönderilende değil mi? Neden yok peki? Neden? Hz. Ebubekir&#8217;de neden görünmedi bu nimet? Varken neden yok oldu? Zenginken Müslüman oldu, fakat sonra neden Müslümanken zengin kalamadı? Neden? Hz. Ömer, Hz. Ali neden tek kuruş miras bırakmadı? Neden? Niçin?</p>
<p>Akılları ermiyordu ha? Belki de ticaretten anlamıyorlardı? Oyun kurmayı, fırıldak çevirmeyi bilmiyorlardı, öyle mi?</p>
<p>Peki, Hz. Peygamber Abdurrahman bin Avf&#8217;ın ticaret kervanını neden üç kez sıfırlattı, dağıttırıp infak ettirdi? Hz. Fatıma&#8217;nın kolunda altınlar görünce neden koluna vurup &#8220;Ateş bunlar, at&#8221; dedi?</p>
<p>İpek ve altın takmak ümmetimin erkeklerine haram kadınlarına helalmiş!</p>
<p>Hayır! Erkeklerine de kadınlarına da haramdır! Anlamıyorsunuz, zaten neyi anlıyorsunuz ki?</p>
<p>&#8220;Sade yaşayın, lüks yaşamayın&#8221; demek istiyor. Bunun için altın ve gümüşle gösteriş yapmayın, para bende diye göstere göstere dolaşmayın diyor, anlamıyor musunuz?</p>
<p>Resimli evde namaz olmazmış. Peygamberimiz resimli eve girmemiş. Neden girmemiş? Lüks tablolara çizili resimler olduğu için! Lüks ve pahalı tablolarla bezeli evlere girmiyor, onun için! Anlamıyorsunuz, zaten neyi anladınız ki?</p>
<p>Adam 200 milyarlık cipe biniyor, elinde gümüş yüzük&#8230; Ne bu diye soruyorsun erkeklere altın harammış, onun için diyor. Be hey nadan! 200 milyarlık cip helal, parmağına altın yüzük haram öyle mi? Sana helal, hanımının kollarına şıngır şıngır helal öyle mi? Anlamıyorsunuz, zaten neyi anladınız ki?</p>
<p>Zamanın ruhu değişti.</p>
<p>***</p>
<p>Bu hangi din, bu kimin peygamberi!</p>
<p>Bir din bu kadar mı tahrif olur, bir peygamberin getirdikleri bu kadar mı ters yüz edilir?</p>
<p>Yahudilik tahrif oldu, Hristiyanlık tahrif oldu, seninki dimdik ayakta öyle mi?</p>
<p>İddia ediyorum: Hiçbir din İslam kadar tahrif edilmemiştir?</p>
<p>Tahrif nedir? Kuran&#8217;ın harflerinin, cümlelerinin değişmesi mi? Kur&#8217;an orada öylece duruyor. Mehcur vaziyette&#8230; Kafa değişmiş, bakış açısı değişmiş, zihniyet değişmiş.</p>
<p>Hiç değişmese İslam alemi bu halde olur muydu?</p>
<p>Müslümanlar kurtulmuşluk vehminden çıkmalı, &#8220;Bizim dinimize bir şey olmadı, öbürleri değişti&#8221; kafa konforundan kurtulmalı. Öbürlerinin tahrifi de aşağı yukarı böyleydi. Bir lütuf varsa, o da, belki ileride dönerler diye Kur&#8217;an&#8217;ın düz metin olarak elimizde olmasıdır. Ama şu da kesin: Tevrat ve İncil&#8217;in metni ile Yahudiler ve Hristiyanların zihniyeti ve yaşantısı arasında pek fark yok. Ama Kur&#8217;an&#8217;ın metni ile Müslümanların zihniyeti ve yaşantısı arasında uçurumlar var!</p>
<p>Zamanın ruhu değişti.</p>
<p>***</p>
<p>Onun için &#8220;zamanın ruhu&#8221; dine karşı dini çağırıyor.</p>
<p>Hem Türkiye, hem İslam elemi için aynı anda geçerli bu.</p>
<p>Tahrif olmuş dine karşı, gerçek hayat dinine döneceğiz.</p>
<p>Dine karşı din mücadelesini bir &#8220;iç mücadele&#8221; olarak, Müslümanların birbiriyle uğraşması olarak görmekten vazgeçeceğiz. O artık geçti, öyle bir dünya da, öyle bir camia da yok. Başka bir zamanda yaşıyoruz. Dirlik ve düzen içinde olduğumuz çağlar, Akif&#8217;in tabiriyle &#8220;Alemin günlerine hükmettiğimiz günler&#8221; çok gerilerde kaldı.</p>
<p>Zamanın ruhu değişti.</p>
<p>Ali Şeriati&#8217;nin Şii, Cabiri&#8217;nin Sünni dünya için dediği gibi düpedüz &#8220;muharref bir din&#8221; var artık; bunu kabulleneceğiz.</p>
<p>Tahrif olmuş &#8220;mülk&#8221; anlayışı ile, dumura uğramış &#8220;masal/mucize&#8221; anlatılarıyla ve uydurulmuş binlerce &#8220;mevzu&#8221; (uydurma) rivayetleri (3M) ile yıkılmış, tarumar olmuş bir dini dünya var; bu zehiri içecek, bunu kabulleneceğiz&#8230;</p>
<p>&#8220;Bizim dinimiz değişmedi&#8221;ye inanmıyorum artık. Boyuna okumak ve öğrenmek bana bu acıyı tattırdı! Daha da tattıracağa benziyor.</p>
<p>Zamanın ruhu değişti.</p>
<p>***</p>
<p>En zeki ve akıllı insanlar &#8220;dini moda&#8221; girince aptallaşıyor. Neden?</p>
<p>ODTÜ&#8217;ye birincilikle girmiş ümit vadeden zeki, parlak, cıvıl cıvıl çocuklar, dini cemaatlere takılınca &#8220;Mescidde hopörlerle ezan olur mu olmaz mı&#8221;yı tartışıyor. Dini bir cemaate takılan bir genç gelenin gidenin elini öpmeye başlıyor.</p>
<p>Uydurma rivayetlerden hayatı kayanlar&#8230; Dinsel paranoya yaşayanlar&#8230; Mehdi, mesih, cifr ile kafayı yiyenler&#8230; 2.5 saatte abdest alanlar&#8230; Cinlerim öleceğini söyledi diyenler&#8230; Ve ‘böyle din olmaz olsun&#8217; diyerek kurtuluşu ateist olmakta bulanlar&#8230;</p>
<p>Bunların sorumlusu kim? Allah&#8217;ın dini mi? Muharref din mi?</p>
<p>Bir yerlerde yanlışlık var; bu kesin!</p>
<p>Zamanın ruhu değişti.</p>
<p>Muharref dinler dünyayı mahvetmiş olabilir, evet.</p>
<p>Ama dünyanın düzelmesinin yolu da yine buradan geçiyor.</p>
<p>Dinin afyon yüzüne karşı dinin vicdan yüzüne sarılacağız.</p>
<p>Ali Şeriati&#8217;nin dediği gibi, peygamberler dinsizliğe karşı değil; hep mevcut dinlere karşı çıkmıştır! Onların işi dinsizlikle değil; dinlerledir!</p>
<p>Hiçbir peygamber yoktur ki devrin &#8220;din adamlarınca&#8221; karşı çıkılmamış, yargılanmamış ve öldürülmek istenmemiş olsun!</p>
<p>Bugün de öyle.</p>
<p>İbrahim gibi zamanın putlarından şüphe etmeye, Musa gibi zamanın büyücülerini deşifre etmeye, İsa gibi zamanın tapınak dinlerine isyan etmeye, Muhammed gibi zamanın Kabe çetelerine başkaldırmaya yeltenin bakalım, neler oluyor.</p>
<p>İbrahim&#8217;e dendiği gibi çağın &#8220;dile gelen soylu sesi&#8221; (lisanu sıdk) olun bakalım, neler oluyor.</p>
<p>Size ilk karşı çıkacakların kim olacağını sanıyorsunuz?</p>
<p>Zamanın ruhu değişti.</p>
<p>***</p>
<p>Eğer bu din Mekke&#8217;deki gibi tekrar kölelere özgürlük (fekku ragebe) çığlığını yükseltemezse, bunun dile gelen soylu sesi olmayı bırakır, modern &#8220;bahçe sahiplerinin&#8221; sofra duasına dönüşürse zamanın ruhu olamaz, dinler mezarlığına gömülür.</p>
<p>Eğer bu dinin mülk sahiplerine bir diyeceği yoksa; köylerdeki marabalaşmaya, şehirlerdeki köleleşmeye bir diyeceği yoksa zamanın ruhu olamaz, dinler mezarlığına gömülür.</p>
<p>Eğer bu din tevhidi ve şirki, adaleti ve zulmü göklerde ararsa, bir türle yere gelmez; tarihe, hayata ve tabiata dönmezse zamanın ruhu olamaz.</p>
<p>Zamanın ruhu öyle bir şeydir ki kendini tanımayanı tanımaz, kendini dışlayanı dışlar, kendine bakmayana bakmaz, kendine yüz vermeyene yüz vermez, kendine dönmeyene dönmez, kendine kıymet vermeyene kıymet vermez, kendini yenilemeyeni yenilemez, kendini değiştirmeyeni değiştirmez&#8230;</p>
<p>Dönüp gelene o da dönüp gelir&#8230;</p>
<p>***</p>
<p>‘Her şey biz yaşarken oldu&#8217;</p>
<p>Madem zamanın ruhu değişti.</p>
<p>Şimdi artık yeni türküler söylemin zamanıdır.</p>
<p>Çünkü bir tek onlar bitmez; bozlak, uzun hava, acı, feryat, arayış, umut bitmez!</p>
<p> </p>
<p>&#8230; Bu konu ilginizi çektiyse&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/marx.pdf" target="_blank"><img class="alignright size-medium wp-image-18312" title="marx-kapak" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/08/marx-kapak.bmp" alt="" width="128" height="191" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/img/marx.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Derin <strong>MAЯҖ</strong></span></a></strong></p>
<p>Etrafınızda “ben solcuyum” diyen kaç kişi var? Birgün Ya da Cumhuriyet Gazetesi, Türk Solu Dergisi okuyan? Yürüyüşlerde Marx, Lenin, Deniz Gezmiş ve Atatürk posterlerini yanyana taşıyan kişileri tanıyor musunuz? İşçi sendikalarında aktif rol oynayan dostlarınız var mı? Bu insanlar hasretle beklediğimiz sol muhalefeti kuramadılar bir türlü. Neden? </p>
<p> Marxist ve Marxçı (Marx’a dair ama marxist olmayan) miras ile yüzleşmedi Türk solcuları. Oysa Marx anlaşılmadan hiç bir sol projenin anlaşılmasına da imkân yok.  Leninist, Stalinist, Maoist… Hatta Kuzey Avrupa’nın sosyal demokrat modellerini de çözemezsiniz. Marx’ın bıraktığı yerden devam edenleri anlamak için de gerekli bu okuma; dünya soluna bugünkü şeklini veren düşünürleri anlamak için: Rosa Luxemburg, Ernst Thälmann, Georg Lukács, Max Adler, Karl Renner, Otto Bauer, Walter Benjamin, Jürgen Habermas,… <a href="http://www.derindusunce.org/img/marx.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></a></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/02/islamcilik_kitap_k.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-14898" title="islamcilik_kitap_k" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/02/islamcilik_kitap_k.jpg" alt="" width="118" height="183" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/img/Islamcilik-devrim-demokrasi.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"> İslâmcılık, Devrim ile Demokrasi Kavşağında </span></a></strong></p>
<p>Müslümanca yaşamak için devletin de “Müslüman” olması mı gerekiyor? Bu o kadar net değil. Çünkü İslâm’ın gereği olan “kısıtlamaları” insan en başta kendi nefsine uygulamalı. Aksi takdirde dinî mecburiyet ve yasakların kanun gücüyle dayatılması vatandaşı çocuklaştırıyor ister istemez. <strong>İ</strong><strong>yi-kötü ayrımı yapmak, iyiden yana tercih kullanacak cesareti bulmak gibi insanî güzellikler devletin elinde bürokratik malzeme haline geliyor. </strong>21ci asırda Müslümanca yaşamak kolay değil. Yani İslâm’ın özüne dair olanı, değişmezleri korumak ama son kullanma tarihi geçmiş geleneklerden kurtulmak. AKP’yi iktidara taşıyan fikrî yapıyı, Demokrasi-İslâm ilişkisini, İran’ı ve Milli Görüş’ü  sorguladığımız bu kitabı ilginize sunuyoruz. <strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/Islamcilik-devrim-demokrasi.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></a></strong></p>
<p><strong></strong> </p>
<p style="text-align: justify;"> <strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Liberalizmin Kara Kitabı</span></a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><img class="alignleft size-medium wp-image-10169" title="liberalizmin_kara_pt" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_pt.jpg" alt="" width="123" height="173" /></span></a>Liberalizm asırlardır bir çok aşamalardan geçmiş, tarihi olaylarla kendisini imtihan etmiş bir düşünce geleneği. Değişmiş yanları var ama sabitleri de var. Bu sabitlerin içinde <strong>liberalizmin tehlikeli yönleri</strong> hatta <strong>YIKICI UNSURLARI</strong> da var. Bunları ortaya çıkarmak için “doğru” soruları sormak ve liberal perspektifte kalarak yanıt aramak gerekiyor… Büyük bir kısmı bu gelenekten olan düşünürlerin fikirlerinden istifade ederek <strong>liberalizmin kusurlarını</strong> ele alıyoruz bu kara kitapta: Adam Smith, Mandeville, John Stuart Mill, Hayek, Friedman, Röpke, Immanuel Kant, Alexis de Tocqville, John Rawls, Popper, Berlin, Mises, Rothbard ve Türkiye’de Mustafa Akyol, Atilla Yayla, Mustafa Erdoğan… Liberallere, liberalimsilere ve anti-liberallere duyurulur. <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></a></p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #0000ff;"><strong>M<span><span><span>ü</span>slüman’ın Zaman’la imtihanı </span></span></strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091210_derin_dusunce_org_musluman.jpg"></a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/musluman_zaman.pdf" target="_blank"><span style="color: #3366ff;"><img class="alignleft size-medium wp-image-7624" title="20091210_derin_dusunce_org_musluman" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091210_derin_dusunce_org_musluman-203x300.jpg" alt="" width="114" height="155" /></span></a></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Sunuş</strong>: Müslümanlar dünyanın toplam nüfusunun %20’sini teşkil ediyorlar ama gerçek anlamda bir birlik yok. Askerî  tehditler karşısında birleşmek şöyle dursun birbiriyle savaş halinde olan Müslüman ülkeler var. Dünya ekonomisinin sadece %2-%3′lük bir kısmını üretebilen İslâm ülkeleri Avrupa Birliği gibi tek bir devlet olsalardı <strong><em>Gayrı Safi Millî Hasıla bakımından SADECE Almanya kadar </em></strong>bir ekonomik güç oluşturacaklardı. Bu bölünmüşlüğü ve <strong><em>en sonda, en altta kalmayı tevekkülle(!) kabul etmenin</em></strong> bedeli çok ağır: Bosna’da, Filistin’de, Çeçenistan’da, Doğu Türkistan’da ve daha bir çok yerde zulüm kol geziyor. Müslümanlar ağır bir imtihan geçiyorlar. Yaşamlarını şekillendiren şeylerle ilişkilerini gözden geçirmekle başlıyor bu imtihan. Teknolojiyle, lüks tüketimle, savaşla, kapitalizmle, demokrasiyle , “ötekiler” ile ve İslâm ile olan ilişkilerini daha sağlıklı bir zemine oturtabilecekler mi? <a href="http://www.derindusunce.org/img/musluman_zaman.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><strong><em>Müslüman’ın Zaman’la imtihanı</em></strong> </span></a>adındaki 204 sayfalık bu kitap işte bütün bu konuları sorgulayan ve çözümler öneren makalelerden oluşuyor.</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2009/07/24/zamanin-ruhu-degisti/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/07/24/zamanin-ruhu-degisti/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Milliyetçiliğin Anatomisi</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/07/20/milliyetciligin-anatomisi/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/07/20/milliyetciligin-anatomisi/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 20 Jul 2009 21:19:43 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yusuf Mehmet Bahadır</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Ateizm]]></category>

		<category><![CDATA[Aydınlanma]]></category>

		<category><![CDATA[Batı]]></category>

		<category><![CDATA[Derin Mevzu]]></category>

		<category><![CDATA[Irkçılık]]></category>

		<category><![CDATA[Materyalizm]]></category>

		<category><![CDATA[Milliyetçilik]]></category>

		<category><![CDATA[Modernleşme]]></category>

		<category><![CDATA[Pozitivizm]]></category>

		<category><![CDATA[Ulus-Devlet]]></category>

		<category><![CDATA[Ulusalcılık]]></category>

		<category><![CDATA[vicdan]]></category>

		<category><![CDATA[İslam]]></category>

		<category><![CDATA[İç hastalıklar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=5801</guid>
		<description><![CDATA[Bir önceki yazımızda, batıdan doğup topraklarımıza ve tüm İslam topraklarına yayılan ve şeytani bir bakış açısı olan ırkçılığın batıdaki teorik geri planına değinilmişti. Bunun yanında, müspet ve menfi milliyetçilik kavramları üzerinde durulmuştu. Konuyla ilgili söyleyeceklerim henüz bitmemiş olsa da, özellikle müspet milliyetçilik kavramı yoğun eleştiriler almıştı. Evet öğretici olmaları sebebiyle yapıcı eleştirileri sevdiğimi belirtmeliyim.  
Bir önceki yazıda [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/07/20090720_derin_dusunce_org_milliyetcilik_irkcilik_2.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-5804" title="20090720_derin_dusunce_org_milliyetcilik_irkcilik_2" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/07/20090720_derin_dusunce_org_milliyetcilik_irkcilik_2-212x300.jpg" alt="" width="212" height="300" /></a>Bir önceki yazımızda, batıdan doğup topraklarımıza ve tüm İslam topraklarına yayılan ve şeytani bir bakış açısı olan <a href="http://www.derindusunce.org/2009/07/05/turk-milliyetciligi-irkci-midir/" target="_blank"><span style="text-decoration: underline;">ırkçılığın batıdaki teorik geri planı</span></a>na değinilmişti. Bunun yanında, müspet ve menfi <a href="http://www.google.de/url?sa=t&amp;source=web&amp;cd=3&amp;ved=0CCkQFjAC&amp;url=http%3A%2F%2Fwww.derindusunce.org%2Fcategory%2Fmilliyetcilik%2F&amp;ei=IPHUTfeePI2WhQeB2eTeCw&amp;usg=AFQjCNGXEwEH74KY16Q6zkV4qUNABNIAQQ&amp;sig2=d_SDSSCEI5S0FKKpJNv8MQ" target="_blank">milliyetçilik </a>kavramları üzerinde durulmuştu. Konuyla ilgili söyleyeceklerim henüz bitmemiş olsa da, özellikle müspet milliyetçilik kavramı yoğun eleştiriler almıştı. Evet öğretici olmaları sebebiyle yapıcı eleştirileri sevdiğimi belirtmeliyim.  </p>
<p>Bir önceki yazıda şöyle bir ifade kullanmıştım;</p>
<p><strong><em>&#8220;Maalesef insanımızın çoğu müspet milliyetçilik fikrinin kapısından girip &#8220;menfi milliyetçilik&#8221; fikrine kayabiliyorlar ve çoğu kez bunun farkına dahi varamıyorlar&#8221; </em></strong></p>
<p>Buna mukabil yazılarını ve yorumlarını  çok beğendiğim Sayın Enver Gülşen Bey,</p>
<p><strong><em>&#8220;Bunda şaşıracak birşey yok Mehmet kardeşim. Müspet milliyetçilik kapısı zaten her zaman oraya (menfi milliyetçilik durağına) çıkar. Ben müspeti ya da menfisi olsun milliyetçiliği bir kaydırağa benzetirim. ona binip aşağı kaymaya başladığınız andan itibaren <span id="more-5801"></span>kendinizi faşizme toslayıncaya kadar durduramazsınız. Eninde sonunda faşizmde noktalanır milliyetçilik çünkü.&#8221;</em></strong></p>
<p>şeklinde müthiş bir yorum yaptı. Evet benzetmesi de yorumu da çok güzeldi.   </p>
<p>Üstad Bediüzzaman&#8217;ın <strong>&#8220;<em>Her</em> <em>günahta, küfre giden bir yol vardır</em></strong><sup><strong>(1)</strong></sup><strong>&#8220;</strong> sözleri aklıma geldi. Enver Bey&#8217;in yorumundan ve Bediüzzaman&#8217;ın sözlerinden hareketle; </p>
<p><strong>İster müspet ister menfi milliyetçilik olsun, her milliyetçilik akımından, ırkçılığa ve faşizme giden bir yol vardır </strong>sonucunu çıkarmak zor olmasa gerek. Nasıl ki, günahlar alışkanlık hale getirilirse kalp kararır ve kalpte imanın yerini küfür alırsa, milliyetçilik de sürekli alınır ve alışkanlık hale getirilirse, eninde sonunda yerini faşizm ve ırkçılığa bırakır düşüncesindeyim. Kısaca eleştirilerden, kendi adıma çıkardığım öğretilerden ve sonuçlardan biri de bu idi. </p>
<p>Bu yazıda milliyetçilik fikrinin doğuşundan bahsedeceğiz. Bu sefer teorik geri planlara ya da Fransız ihtilaline gitmeyeceğiz. Bu başka bir yazı konusu olabilir.</p>
<p>Farklı bir perspektiften, farklı  bir bakış açısı sunmak istiyorum öncelikle. </p>
<p><strong>Farklı  Bir Bakış Açısı Önerisi </strong></p>
<p>Milliyetçilik fikrinin ortaya çıkışı ile bireyin doğuşu arasında çok yakın bir ilişki söz konusudur.  Bireyin önceki bağlantılarından sıyrılıp otonomisini (özerkliklerini) kazanması, birleştirici ve bağlayıcı bir güç olan dinin arenadan çekilmesiyle mümkün olmuştur. Kozmozun merkezinde artık tanrı değil, bireyin bulunması yeni paradigmaları da beraberinde getirmektedir. İşte bu yazıda sıkça vurgulanacak olan iki farklı paradigmayı, kısaca şu şekilde örneklemek mümkün.      <strong>  </strong></p>
<p>Güneşin olduğu her ortamda, şeffaf olan her şeyin üzerinde güneşin cilveleri vardır. Aslında her obje, güneşten aldığı ışığı kabiliyetleri oranında yansıtıp, ayna vazifesi görmektedir ve bu objelerin her biri kendilerini, güneşe olan bağlantısıyla tanımlamaktadır. Yansıtma kabiliyetleri ve büyüklükleri de farklı olan bu aynaların (objelerin) &#8220;ışığın kaynağı olma&#8221; iddiaları yoktur. Yansıtıcı olmak noktasında herkes bir olduğu gibi, her objenin güneş olmaya uzaklık noktasında da yine herkes birdir. Hiçbir objenin otonomisi yoktur. Müstakil olmaya imkan yoktur. Herkes güneşe muhataptır ve ışığını güneşten almaktadır. Bütün bu iç içelik her şeyi birleştirmektedir ve her şey ışıksızlık ortak paydasında toplanmıştır. Bu modelde güneş, bir üst belirleyici olarak sınırları kendisi belirler. Işığın miktarını ve sınırları güneş çizer. Haklar alınmaz verilir. Güneşin ışıttığı aynalar arasında herhangi bir sınıfsal çatışma söz konusu değildir. Aynalar arasında egemenlik iddiası yoktur. Bu modelde güneşin varlığı tanınmakta ve sınırlar öylece belirlenmektedir. </p>
<p>Ancak ikinci modelde; evrende güneş  yoktur. Biri güneş yok dediği için ve varsayımsal olarak güneş tablodan çıkarıldığı için, birinci modelde ayna olarak tanımlanan bireyler asalet kazanmışlardır. Artık ayna değil fener olmuşlardır. Güneş sanki parçalanmış ve parçaları yeryüzüne inmiştir. Gökte güneş yoktur ama yerde ışıklar vardır. Sözgelimi bundan böyle &#8220;ay&#8221; ayna olmaktan çıkmış verdiği ışığın kaynağı olmuştur.  Bütün aynalar otonomilerini kazanarak müstakilleşmişlerdir. Bunda böyle herkesin ışığı kendindendir. Herkesin rengi, kapasitesi farklı olduğu için bir katmanlaşma, sınıfsallaşma ve farklılaşma süreci başlamıştır. Işığı az olanlar çok olanlar; rengi mavi ya da sarı olanlar; mat olanlar, parlak olanlar vs&#8230;Güneşin böylesi bir  parçalanma sürecine girmesi için, ayna olarak tabir edilen objelerin sadece birinin asalet kazanması yeterli olacaktır.      </p>
<p>Bir olan güneşin parçalanıp yeryüzüne indirilmesinde en anlamlı örneği eski yunan çok tanrıcılığında görmek mümkündür. Tek tanrı yoktur ama tanrılar vardır. Güneşin yeryüzünde yapmış olduğu her bir müdahalenin kendisi bizzat tanrılaşmıştır. Evreni oluşturan ışık kaynakları, güneş gibi birleştirici bağdan yoksun oldukları için yabancılaşma sürecine de girmişlerdir. Önceki modele güneşin belirlediği sınırları, artık muhatapların her biri kendi eliyle sınırlarını belirleyecektir. Ortaya çıkan sınırlar bir gerilim neticesinde ortaya çıktığından çatışmalar da başlayacaktır. Zira yunan çok tanrıcılığında tanrılar kavga ederler. Görüldüğü gibi bağlam tamamen değişmiş, yabancılaşma, sınıfsallaşama ve çatışmalar başlamıştır ikinci modelde. (Bakınız Risale-i Nur, Manayı İsmi, Manayı Harfi Meselesi) </p>
<p><strong>Önce Birey Doğdu </strong></p>
<p>İlk insan Adem (s.a) sadece bir insandı. Ne bir milliyeti ne de devleti vardı. Dolayısıyla Hz.Adem&#8217; in vatan ve millet anlayışı, günümüz ulus devletlerinde yaşayan insanların anlayışından farklı olması beklenen bir durumdur. İnsanoğlu sayısı milyarları bulan yeryüzündeki macerasına Adem ve Havva ile başlamıştı. İnsanlar çoğaldıkça işler de bölünecekti. Bir işbölümü kaçınılmazdı. Zira insan tek başına yeterli değildi. İnsan kendi başına var olamaz; onun eklemlenmeye ihtiyacı vardı; çünkü biliyoruz ki insan, bu şekilde yaratılmamıştı. Zaten hiç kimse Robinson Crussoe yalanına inanmamıştı. İnsanoğlunun sınırsız ihtiyaçları ve sınırlı gücü ve birbirine muhtaçlığı, acizliğini belgeliyordu adeta. İnsanlar aciz oldukları için bir arada yaşıyordu. İşte dinin egemen olduğu yıllarda, gerek bu acziyetin farkındalığı olsun gerekse insanın kendinden üstün olan bir Yaratıcıya sığınma ihtiyacı olsun kişinin benlik iddiasını ortadan kaldıracaktı ve henüz birey daha doğmamıştı.  </p>
<p>Bu bağlamda bir yaratıcıya mensup olmak noktasında, bütün kainatın bir anlam kazandığını  ve her parçanın ancak bir bütün içinde varolduğunu görmekteyiz. Tanrı etrafında merkezileşme ve bütünleşme söz konusudur. Her şey Tanrıya bağlıdır ve anlamını ondan almaktadır.   </p>
<p>Ne var ki, modern zamanlara geldiğimizde &#8220;Tanrı öldü&#8221;rülür. Herşeyi bağlayan ve birleştiren Tanrıyı, insanlar dünyalarından çıkarır. <strong>Bundan böyle yolları vahiy güneşi değil, akıl feneri aydınlatacaktır. Ve tanrı öldüğü gün, aslında birey doğmuştur.</strong> Bütün bir kozmoz parçalanmaya başlamıştır. Rönesans ve Aydınlanma ile birlikte kozmoz içindeki her bir parçacık artık asalet kazanmışlardır. Müstakil olmuşlardır. İlanı İstiklaliyet etmişlerdir.  </p>
<p>Bundan sonrasını &#8221;Avrupa&#8217;yı Düşünmek&#8221; adlı eserinden, Edgar Morin&#8217;den dinleyelim. </p>
<p><em>&#8220;</em><strong><em>Diğerlerinden ayrılan her alan özerkleşmeye başlayacak ve bu kez, daha önce her şeyin temeli sayılan Tanrı yitirilince de özerkleşen her alan temelini kendi kendisinde arayacak, orada bulduğunu sanacaktır. Örneğin akıl temelini mantıksal tutarlılığında, eleştirilerinin yerindeliğinde, dünyayı açıklamaktaki yeterliliğinde arayacaktır. Doğa, onu, en üstün belirleyicilik yasasına uyan kendi yasalarında bulacaktır. Bilim ise onu deneylerinin yadsınması olanaksız kanıtlarına yaslayacaktır. İnsan, onu kendi aklında ve teknik ustalığında arayacaktır. Hümanizma da onu nesneler dünyasındaki tek özne olan insanda bulacaktır. Bu durum, imanı temelini kendinden başka hiçbir yerde arayamayacak duruma getirir. Aynı süreç içerisinde siyaset de başlı başına bir alan olarak özerkleşir: Devlet, temelini artık kendi çıkarında (devlet çıkarı), toplum kendi kendisinde (Hobbes&#8217;ın Leviathan&#8217;ı istediği her yasayı yapma ve bozma gücüne sahiptir.) ve nihayet ulus da kendi egemenliğinde bulmaktadır</em></strong><sup><strong>(2)</strong></sup><em>&#8221; </em></p>
<p>Avrupa karşıtı bir Avrupa&#8217;lının tasvir ettiği bu bağlam aslında kozmozdaki tüm parçacıkların  özerklik kazanmasıydı. Bundan böyle yeni uygarlık doğmuştur. Bu uygarlık modernliği ve sorunsallığı beraberinde getirdi. Çünkü Aydınlanma her şeyi sorunsallaştırmıştır. Zira Edgar Morin&#8217;e göre <em>&#8220;Modern Avrupa kültürü Ortaçağ gerçekliğinin yadsınmasının kızıdır ve bu yadsımayı önüne çıkan her düşünceye, her sisteme, her teoriye uygulamaktan vazgeçmemiştir </em><sup><strong>(3)</strong></sup><em>.&#8221;</em>  </p>
<p>Yine Morin&#8217;e göre; <em>&#8220;Avrupa kültürünün ilk ve son karakter sorunsallaştırmadır. Bir kez daha hatırlatalım: Rönesans, genelleşmiş bir sorunsallaştırmanın başlangıcıdır: Tanrıyı, kozmosu, doğayı, insanı yeniden sorgular </em><sup><strong>(4)</strong></sup><em>.&#8221; </em></p>
<p>Aslında Tanrıyı, kozmozu, doğayı  ve insanı yeniden sorgulamakta bir sıkıntı yok. Ne var ki Avrupa&#8217;nın yapmış bu sorgulama aklı selimle yapılmış yada bir ipotek altında kalmaksızın yapılan sorgulama da değildi. Başlangıçta aydınlanma teokrasiye, kilisenin hâkimiyetine ve ruhban sınıfına karşı bir başkaldırı olarak ortaya çıkmış, Ancak insanın aklı, kökünden koparıldığı için, bir başka deyişle kendini tanrılaştırdığı için, insan nefsinin heva ve hevesine eklemlenmiştir. Papaza, kiliseye haklı olarak kızılmıştır. Ancak kiliseye gidip gitmeme konusunda, bu kızgınlığın gölgesinde karar verilmiştir. Bediüzzaman bu durumu şu sözüyle özetler;  </p>
<p><em>&#8220;Hürriyet tenkid vermiş, gururundan dalalet çıkmıştır</em><sup><strong> (5)</strong></sup><em>&#8220; </em></p>
<p>Edgar Morin ise, Bediüzzamanı  destekler mahiyette şöyle der: &#8220;<strong><em>filozoflar, bir yandan efsaneleri ve boş inançları yıkan eleştirel bir etkinlikte bulunurken, bir yandan da çağdaş toplumların ideolojilerini ve efsanelerini geliştirmektedirler. Aydınlanma çağının filozofları aklın kendisini efsaneleştirmiş ve tanrılaştırmışlardır. </em></strong><sup><strong>(6)</strong></sup><em>&#8220;</em>  </p>
<p>Evet bu kaçınılmaz bir sonuçtu. <strong>Zira insan Tanrısız yaşayabilir ancak Tanrılaştırmadan yaşayamaz. Tanrı öldüyse, yaşasın Tanrılar denmek zorundaydı.</strong> Nietzsche&#8217;nin tanrıyı öldürme çabası boşa çıkacaktı.  </p>
<p><em>&#8220;</em><strong><em>Ne var ki, bu akıl tam da aydınlattığını sandığı noktada kördü. Yanlış, hurafe ve yutturmacadan başka bir şey olmamakla suçladığı efsanelerle dinleri her tür özden ve iç tutarlılıktan yoksun bıraktığı için kördü. Öbür efsanelere karşı kör oluşu, onun kendi efsanelerini, özellikle Akla Dayalı Düzen efsanesini üretmesine yol açacaktı. Akıl kendini gerçeğin kendisi sandığı için, kendi kendini tanrılaştıracak ve kendi kendini tanrılaştırdığı için de sonunda delirecekti</em></strong><em>.</em><sup><strong> (7)</strong></sup><em>&#8221; </em>Tanrı öldü diyen Nietzsche&#8217;ydi ve Nietzsche delirmişti.</p>
<p>Nitekim <strong>Aydınlanma, hakikati bireyin kendisine indirgedi ve onu izafileştirdi; böylece Hakikat kendisi olmaktan çıktı, kişilere göre değişen gerçekliklere dönüştü.</strong></p>
<p>Yine de bütün bir uygarlığın hedefi bireyi tekrar yaratmaktı. Bunun için vahiy-felsefe ikiliğinin felsefe kulvarında gidilecek ilk adres belliydi. Batılılar, Hıristiyan bakış açısını bir kenara bıraktıklarında, kendilerine yeni bir referans çerçevesi aradılar, bunu da Greklerde buldular. Rönasansın ilk işi eski Yunan&#8217;a gitmekti<sup><strong> (8)</strong></sup>. Grekler &#8220;<strong>hikmeti</strong>&#8221; kaybedince, insanı salt akla ve idrake indirgediler. Ve Hümanizma Protagoras&#8217;ın ünlü <em>&#8220;insan her şeyin ölçüsüdür.&#8221;</em> sözünü yeniden keşfetmişti<sup><strong> (9)</strong></sup>.  Hümanizma artık Tanrıyı kozmosun merkezinden alıyor ve yerine insanı koyuyordu. &#8220;Ancak insan her değerin temeli olarak kabul edilip kendi kaderini eline alma görevini üstlenince ve ardından da evren üzerinde kendi egemenliğini kurmaya başlayınca, Hıristiyanlıkla Hümanizma arasında bir çatışkı doğar. Bundan böyle Hümanizma bir Kopernik devrimi gerçekleştirecek ve insanı ahlakın ve düşünsel bakımdan dünyanın merkezine koyup onu evrenin tek öznesi yaparak Hıristiyanlığı parçalayacaktır.<sup><strong> (10)</strong></sup>&#8221;</p>
<p>Ve insan gemiye yükünü atmak ya da gemiyi sırtına almak noktasındaki yol ayırımında tercihini yapmıştır. Güneşin öldüğü gün, yeryüzündeki yansımaları güneşçiklere dönüşmüş ve tek bir çekim merkezinden, yansımalar adedince çekim merkezleri oluşmuştur. Bencillikler doğmuş ve tabakalaşmalar başlamıştır. En kötüsü insanlar tabiata egemen olmaya ve sömürmeye başlamışlardır Bu uğurda da kavga etmeye ve mücadeleye girişmişlerdir. Modern bilim de bunu söylüyordu zaten.</p>
<p>Artık insan tanrının söylediklerini değil, kendi söylediklerine dikkat kesilecekti. &#8220;Önceleri doğrulanmasını  tanrı da arayan Akıl, yavaş yavaş kendini bütün inançların doğrulayıcısı olarak ortaya koyar ve nihayet XVIII. yüzyılda imana köktenci biçimde karşı çıkar.<sup><strong> (11)</strong></sup>&#8221;</p>
<p>Bu süreç yine Edgar Morine göre şöyle cereyan eder : <em>&#8220;Yunan kozmolojisi, Doğa (Physis) ile Logos üzerinde odaklaşırken Hıristiyan kozmolojisi Tanrıda odaklaşır. Böylece Yunan kaynaklarına geri dönülmesi akılcı akımla ittifak kuran doğacı bir akım yaratır ve ikisi birlikte Yahudi-Hıristiyan dünya görüşüyle çatışkı (antinomi) ilişkisine girerler </em><sup><strong>(12)</strong></sup><em>&#8220;  </em>Ancak sonuç bir hayli beklenmedik bir şekilde gelmektedir:<em> &#8220;Görüldüğü gibi hümanizma çok farklı, ancak hepsi laik ve hepsi evrenselleşme eğiliminde olan düşünce akımlarının beslendiği kaynaktır. Bu laik evrenselliğin temeli insandır. Ancak, insanın temelini insanda arayarak her tür efsaneye ve dine son verdiğini sanan hümanizma da aslında kendi efsanesini gerçek anlamda doğaüstü bir yaratık olan özne-insan efsanesini ve kendi dinini, Hıristiyanlıkta olduğu gibi insan cinsini, bireyi ve insanlığı özleri bakımından birbirlerine kenetleyen (Hümanizmadan kaynaklanan ideolojiler sonradan bunları ayıracaklardır) bir Teslise dayanan dini yaratır. Ama, bu efsane ve din gizlice dönüştürdükleri düşünceleri laik bir cilânın ardında gizlediklerinden, mü&#8217;minleri bunların birer efsane ve din olduklarının farkına varmazlar.</em><sup><strong> (13)</strong></sup><em>&#8221; </em></p>
<p>Dinin toplumsal hayattan çekilmesiyle  atomize olan her alan bundan böyle kendisinden olmayana yabancılaşacak ve düşman olacaktır. İnsan otonomisini kazanınca tanrılık iddiasında bulunacak ve tabiata egemenlik kurma kavgası güdecektir.<em> </em>&#8220;<em>Rönesanstan itibaren yapılan sayısız spekülasyonlar insan-doğa-evren ilişkisini tanımlamaya çalışırlar. Daha sonra felsefi hümanizma, Hıristiyan imanıyla ilişkisini kesmesine rağmen insana doğaüstü bir konum vermeyi sürdürür. Ve evrenin tek öznesi haline gelen insana neredeyse tanrısal bir görev olan evrenin efendisi olma görevini yükler. Ancak felsefenin ve doğa bilimlerinin gelişmeleri sonucunda insanın bu konumunu koruması güçleşecek ve XIX. yüzyılda Evrim Teorisinin kesin desteğinden yararlanan doğacılık, insanın yaratılışını ve evrendeki yerini, doğrudan bu evrene göre tanımlamaya çalışacaktır </em><sup><strong>(14)</strong></sup><em>.</em>&#8220; </p>
<p>Bundan böyle her şey kendi adına ve kendisi için vardır. Bu manzara özünde çatışmayı resmeder. <strong>Çünkü yeni uygarlık tüm dünya milletlerine evrensel tek din olarak bencilliği önermektedir. Bencillik ise çatışmayı doğurmaktadır. Esasen çatışma; insanın içinde olan bir olgu değil, insanın bakış açısından hayatına sirayet eden bir olgu olarak değerlendirilmelidir. Ancak sosyal çatışmalar-ulusal savaşlar veya sınıf mücadeleleri-Darwinizmin sosyalleştirilmesiyle birlikte gündeme gelir. Zira Darwinizm öğretisi ile güç varolmanın biricik kriteri olmaya başlar ve en güçlü olanlar varolmaya devam edebilecektir. Herkes doğal seleksiyonun acımasız eleğinden, başkalarını eleyerek kurtulmaya çalışır. Yabancılaşma sonuçta düşmanlığı ve sonu gelmeyen bir çatışmayı doğurur.</strong></p>
<p>Birey, Tanrının ölümü  sonrası atomizasyonun, son ve en büyük parçacığı olarak artık yeryüzüne hükmetmeye başlamıştır. Aslında gerek insan icin gerek tabiat için, kısaca tüm varlık için felaketler ve parçalanmalar bu sebeple başlamış olur.</p>
<p>Bediüzzaman o dönemde neden siyasete karışmadığını anlatırken <em>&#8220;gaddar medeniyetten neş&#8217;et eden hodgâmlık ve asabiyet-i unsuriye&#8221;den </em><sup><strong>(15)</strong></sup> sözeder. Ancak hodgamlık (bencillik) ve asabiyet-i unsuriyenin (milliyetçilik) bir arada zikredilmiş olması bir tesadüf değildir; ciddi bir akrabalığa işaret etmektedir.</p>
<p>Modern dünyanın paradigmaları yeni bir paradigmadır. Bu değere göre insanlar artık bireylere, toplumlar da uluslara dönüşmüşlerdir.Tüm bu yenilikler atomizasyon sonucudur ve yabancılaşmanın eseridir. Karl Marksın üzerinde çokça durduğu yabancılaşmanın  kapitalizmin bir sonucu olarak görmek meselenin köklerine inememekle eşdeğerdir. <strong>Esas mesele Tanri ile kozmoz arasındaki bağlantının koparılmasıdır.</strong></p>
<p>Bediüzzaman&#8217;da bu doğrultuda görüşlerini şöyle belirtir ;</p>
<p>&#8220;<em>İmân, bütün eşya arasında hakiki bir uhuvveti (kardeşliği), irtibatı(bağlantıyı), ittisali (yakınlığı) ve ittihad (birlik) rabıtalarını te&#8217;sis eder. Küfür ise, burudet (münasebetteki soğukluk) gibi bütün eşyayı birbirinden ayrı gösterir ve birbirine ecnebi (yabancı) nazarıyla baktırır. Bunun içindir ki: Mü&#8217;minin ruhunda adavet (düşmanlık), kin, vahşet yoktur. En büyük düşmanıyla bir nevi kardeşliği vardır. Kâfirin ruhunda hırs, adavet olduğu gibi, nefsini iltizam(tarafgirlik) ve nefsine itimadı(güveni) vardır. </em><sup><strong>(16)</strong></sup>&#8220; </p>
<p><strong>-Sonuç  olarak ;</strong></p>
<p>Bireyin önceki bağlantılarından sıyrılıp otonomisini (özerkliklerini) kazanması, güneşin tablodan çıkarılması yani tanrının öldürülmesi neticesinde gerçekleşir. Böylece parçalanma ve atomizasyon süreci başlamış olur. Bu süreç maddi olmayan her şeyi de kainatın (dolayısıyla varlığın) dışına taşımasını gerektirmiştir.          Kainat, Kayyum<sup><strong> (17)</strong></sup> Yaratıcısından özekleştirilip tabiata; ara aşamalarsa &#8220;sebeplere&#8221; dönüşmüştür. Ateizm tesadüf değildir. Birey özerkleşme sonrası &#8220;kim olduğu ve nereden geldiği&#8221; sorularına dair &#8220;ezelden beri&#8221; cevabını verecektir. Egzistansiyalizm&#8217;in (varoluşçuluk felsefesi) bütün anlamsızlığına rağmen, böylesi bir bağlam içinde tek kaçınılmaz cevap olduğunu hatırlamak gerekir. <strong>Yere inen güneş misalı yaratıcının yani tanrının ezeliyeti, ezeli olarak hükmettiği mahluklarının  kendilerine kaymıştır. </strong></p>
<p><strong>Yaşadığı  bu parçalanmayla atomizasyon olmuş  modern insan artık hayatının anlamını  yitirecek, yabancılaşmaya ve onun neticesinde de saldırganlaşmaya ve kendinden olmayana da düşmanlık etmeye başlayacaktır. Modern insan yitirdiği aidiyetlerden sonra her şeye yabancı ve düşmandır. O yüzden de özerkleşir özerkleşmez, ilk işi &#8220;tabiata hakim olmayı&#8221; denemek olacaktır. </strong></p>
<p><strong>Aslında bütün bu dönüşümler, dizginlerinden boşanan bir insanın sağa sola yalpalamasından başka bir şey değildi. Ya da ipinden kurtulmuş  bir sandalın, başka bir tabirle özerkleşmiş  sandalın, bundan böyle rüzgar ne taraftan eserse hedefsiz bir şekilde okyanusta yol alması ve okyanusta tek başına kalmasıydı ya da bir kayaya çarpıp parçalanması ve felaketini hazırlamasıydı.</strong></p>
<p><strong>Bencillik kapitalizmle kurumsallaşacak, onun dehşeti karşısında sosyalizm onu istihaleye tabi tutacaktı. Nitekim yaşanan felaketler karşısında adeta boğulan insan, karşısına çıkan ilk akıma, yılan da olsa sarılacaktı. Nitekim denize düşüp boğulmaya başlayan modern insan, yılana sarıldı. Ama maalesef sosyalizm, kapitalizmi istihale ederken aynı zamanda onu aklamış olacaktı. Sosyalizmin kapitalizme karşılık önerdiği şeyin kapitalizmden nicelik olarak farkı olsa da nitelik olarak hiçbir farkı yoktu. Niteliksel bir fark yok derken kastettiğim şey her iki tarafın da güçlü olanın kazanacağına olan inancı ve Sosyal Darwinizme olan teslimiyetleridir. Bununla birlikte hayat bir mücadele yahut yaşamak direnmek olduğu için değil, insanlar öyle olduğuna inandıkları için bu uygarlık mücadeleyle yoğrulmuştur. Eğer Tanrı yoksa mutlaka, ama mutlaka tanrılar vardır. Ve tanrılar mutlaka, ama mutlaka kavga ederler. Kainatı bir mücadele meydanına çeviren, Tanrıyla (vahiyle) bağlantısını koparmış bakış açısının kainata sürdüğü boyadır. </strong></p>
<p>Bunun yanında yazın başında belirttiğimiz ilk model ya da felsefe  öğretisinin paradigmasında insan önce birey olmuş, bireyselleşen insan kendini tanrılaştırmış, toplumlarda uluslaşarak aynı şekilde kendine tapmaya başlamışlardır.</p>
<p>Aslında İslam, bir Hızır gibi böyle bir zamanda Batı&#8217;nın imdadına yetişme konumundaydı. Ne var ki sanayi şoku, belki batılı kitlelerden çok, bizim zavallı  aydınlarımızı çarpmıştı. Binbir bunalım içinde batı&#8217;nın sanayi devrimi büyüsüne kapılan (kendi toplumuna yabancılaşmış) sınıf, artık İslam&#8217;a inanmıyorlardı ki, onu Batı&#8217;nın sorunlarına çare olarak takdim edebilsin! Zaten o esnada <a href="http://www.derindusunce.org/2009/02/17/osmanlinin-yikilisinda-tekke-ve-zaviyelerin-rolu-var-miydi/" target="_blank"><span style="text-decoration: underline;">Tekke ve zaviyeler</span></a> de görevlerini yerine getiremiyordu.</p>
<p>İhtimal, 7-8 asır İslam&#8217;a cephe almış bir Batı, belki İslam&#8217;ın diriltici nefesiyle dirilmeyi hak etmemişti ve Allah Batı&#8217;ya böyle bir dirilişi o an için nasip etmemişti. Kim bilir belki de bu diriliş şimdilerde gerçekleşir.</p>
<p><strong>Gelecek Yazı  : Ulus Devlete Doğru (Ulus Devletin Anatomisi)</strong></p>
<p><strong>Teşekkür : </strong>Sayın<strong> </strong>Mücahit Bilici&#8217;nin ve Sayın Ali Bulaç&#8217;ın makaleleri, Sayın Mehmet Yılmaz Bey&#8217;in teşvik ve destekleri, Derin Düşünce Grubu üyeleri ve yorumcuları ile yaptığımız tartışmalar bu yazı için bilgi ve ilham kaynağı olmuştur.  </p>
<p><strong>Dipnotlar :</strong></p>
<p>1. Bediüzzaman&#8217;ın ifadesiyle, günah kalbe işleyip, siyahlandıra siyahlandıra, iman nurunu çıkarıncaya kadar katılaştırmaktadır. Günahların özelliğinde, özellikle devam ederse, orada küfür tohumu bulunur. Günaha devam eden kişide alışkanlık başlar ve o günaha karşı ülfet peyda eder. İşlediği günahlar sıradan bir hareket halini alır. Sonra o günaha âşık ve müptelâ olur. Günahı severek ve isteyerek işlemeye başlar. Zamanla günahın arkasına düşerek geri dönülemeyecek bir yola girer. Günahı günah olarak görmemeye başlar. Sonra o günahın azabı gerektirmediğini temenniye başlar. Bu durum böylece devam ettikçe günahı inkâr eder ve o kimsede küfür tohumu yeşillenir. Bir süre sonra etrafa dal-budak salmaya başlar. Bir gün gelir ki, günah iyice şişer, kalbde imana yer kalmaz. Kalbde küfür yerleşir, iman çıkar. En sonunda kişinin işlediği günahlar, günahları kaydeden meleklerin, azabın ve cehennemin ve hatta Allah&#8217;ın inkârına kadar sebep olur.</p>
<p>2. Edgar Morin, Avrupa&#8217;yı  Düşünmek, s. 91.</p>
<p>3. Edgar Morin, Avrupa&#8217;yı  Düşünmek, s. 144.</p>
<p>4. Edgar Morin, Avrupa&#8217;yı  Düşünmek, s. 145.</p>
<p>5. Said Nursî, Sözler, s. 681.</p>
<p>6. Edgar Morin, Avrupa&#8217;yı  Düşünmek, s. 127.</p>
<p>7. Edgar Morin, Avrupa&#8217;yı  Düşünmek, s. 109.</p>
<p>8. Edgar Morin, Avrupa&#8217;yı  Düşünmek, s. 95.</p>
<p>9. Edgar Morin, Avrupa&#8217;yı  Düşünmek, s. 98.</p>
<p>10. Edgar Morin, Avrupa&#8217;yı  Düşünmek, s. 98.</p>
<p>11. Edgar Morin, Avrupa&#8217;yı Düşünmek, s. 93.</p>
<p>12. Edgar Morin, Avrupa&#8217;yı  Düşünmek, s. 93.</p>
<p>13. Edgar Morin, Avrupa&#8217;yı  Düşünmek, s. 100.</p>
<p>14. Edgar Morin, Avrupa&#8217;yı  Düşünmek, s. 94.</p>
<p>15. Said Nursî, Şualar, Sözler Yay., s. 11.</p>
<p>16. Said Nursî, Mesnevi-i Nuriye, s. 62.</p>
<p>17. Kayyûm, yarattıklarının işini çeviren, her işleneni bilen, evveli olmayan demektir</p>
<p>&#8230; Bu makale ilginizi çektiyse&#8230;</p>
<p style="text-align: right;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/turk_milliyetciligi.pdf" target="_blank"><strong>Türk milliyetçiliği birleştirir mi yoksa parçalar mı?</strong></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/02/turk_milliyetciligi.gif"><img class="alignleft size-medium wp-image-8579" title="turk_milliyetciligi" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/02/turk_milliyetciligi-204x300.gif" alt="" width="133" height="204" /></a></p>
<p> <strong>İllâ ki bir tutkal/çimento mu gerekiyor? </strong>Milliyetçilik tutkalı adil ve müreffeh bir düzene alternatif olabilir mi? Adaletin, hukukun hâkim olmadığı ortamlarda Türklerin kardeşliği ne işe yarar? Belki de Türk Milliyetçiliği diğer milliyetçilikler gibi yok olmaya mahkûm bir söylem. Çünkü var olmak için “<strong>ötekine</strong>” ihtiyacı var. Ötekileştireceği bir grup bulamazsa kendi içinden “<strong>zayıf</strong>” bir zümreyi günah keçisi olarak seçiyor. Kürtler, Hıristiyanlar, Eşcinseller, solcular…150 sayfalık bu kitapta Türk Milliyetçiliğini sorguluyoruz. Müslüman ve milliyetçi olunabilir mi? Türkiye’ye faydaları ve zararları nelerdir? Milliyetçiliğin geçmişi ve geleceği, siyasete, barışa, adalete etkisiyle. <a href="http://www.derindusunce.org/img/turk_milliyetciligi.pdf" target="_blank"><strong>Buradan indirin.</strong></a> </p>
<p> </p>
<p style="text-align: right;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/turkiye_bolunur_mu.pdf" target="_blank"><strong>Türkiye bölünür mü?</strong></a></p>
<p><em><a href="http://www.derindusunce.org/img/turkiye_bolunur_mu.pdf" target="_blank"><img class="size-medium wp-image-8409  alignleft" title="tr_bolunurmu" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/tr_bolunurmu-195x300.jpg" alt="" width="128" height="195" /></a>“Bebek katili! Vatan haini!…”</em> PKK terörünü lanetliyoruz ama devlet eliyle işlenen suçlara karşı daha bir toleranslıyız.  <strong>“Kürtler ve Türkler kardeştir”</strong> diyenlerin kaçı <strong>“sen benim karde<em>ş</em>imsin”</strong>  demeyi biliyor Zaza, Sorani, Kurmanci dillerinde? Ülkemizin terör sorunu ne PKK ne de Kürt kimliğiyle sınırlanamayacak kadar dallandı, budaklandı. Bazı temel soruları yeniden masaya yatırmak gerekiyor: (*) Kürtler ne istiyor? (*)  İspanya ve Kanada etnik ayrılıkçılıkla nasıl mücadele etti? (*) PKK ile mücadelede ne gibi hatalar yapıldı? (*) İslâm ne kadar birleştirici olabilir? Töre cinayetlerinden Kuzey Irak’a terörle ilgili bir çok konuyu ele aldığımız 267 sayfalık bu kitabı ilginize sunuyoruz. <a href="http://www.derindusunce.org/img/turkiye_bolunur_mu.pdf" target="_blank"><strong>Buradan indirin.</strong></a></p>
<p> </p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf" target="_blank"><strong>T<span style="color: #0000ff;">ürkiye’nin Ulus-Devlet Sorunu</span></strong></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091225_derin_dusunce_org_ulus_devlet.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf" target="_blank"></a><a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf" target="_blank"><img class="alignleft size-full wp-image-7896" title="20091225_derin_dusunce_org_ulus_devlet_pt" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091225_derin_dusunce_org_ulus_devlet_pt.jpg" alt="" width="125" height="183" /></a>Devlet gibi soğuk ve katı bir yapı bizimle olan ilişkisini <strong>hukuk</strong> yerine <strong>ırkımıza</strong> ya da <strong>inançlarımıza</strong> göre düzenleyebilir mi? GERÇEK hayatı son derecede dinamik ve renkli biz “insanların”. Birden fazla şehre, mahalleye, gruba, klübe, cemaate, etnik köke, şirkete, mesleğe, gelir grubuna ait olabiliriz ve bu aidiyet hayatımız boyunca değişebilir. Oysa devletimiz hâlâ başörtüsüyle uğraşıyor, kimi devlet memurları <strong>“ne mutlu Türk’üm”</strong> demeyenleri iç düşman ilân ediyor, Sünnî İslâm derslerini zorla herkese okutuyor… Bizim paramızla, <strong>bizim iyiliğimiz için(!) bize rağmen… </strong>Kürt sorunu, başörtüsü sorunu, Hıristiyan azınlıklar sorunu… Bizleri sadece “insan” olarak göremeyen devletimizin halkıyla bir sorunu var. Türkiye’nin “sorunlarının” kaynağı sakın <strong>ulus-devlet</strong> modeli olmasın? 80 sayfalık bu kitap Kurtuluş savaşı’ndan sonra Türkiye’ye giydirilmiş olan deli gömleğine işaret ediyor.  Ne mutlu “insanım” diyene! <a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf" target="_blank"><strong>Kitabı buradan indirin</strong></a>.</p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2009/07/20/milliyetciligin-anatomisi/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/07/20/milliyetciligin-anatomisi/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Milliyetçi Türk ırkçı mıdır?</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/07/05/turk-milliyetciligi-irkci-midir/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/07/05/turk-milliyetciligi-irkci-midir/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 04 Jul 2009 23:03:15 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yusuf Mehmet Bahadır</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Irkçılık]]></category>

		<category><![CDATA[Kemalizm]]></category>

		<category><![CDATA[Kürtler ve Türkler]]></category>

		<category><![CDATA[Milliyetçilik]]></category>

		<category><![CDATA[Psikolojik harp]]></category>

		<category><![CDATA[Resmî Tarih]]></category>

		<category><![CDATA[Türk faşizmi]]></category>

		<category><![CDATA[İç hastalıklar]]></category>

		<category><![CDATA[Türk milliyetçiliği ırkçı mıdır?]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=5564</guid>
		<description><![CDATA[“Allah, “Ey İblis! Ellerimle yarattığıma saygı ile eğilmekten seni ne    alıkoydu? Büyüklük mü tasladın, yoksa üstünlerden mi oldun?” dedi.
İblis: “Ben ondan üstünüm, çünkü beni ateşten, onu ise topraktan yarattın.” dedi.  (Sad Süresi 75-76)

Her türlü soy, nesep ve kavmiyetçilik gibi cahilliye duyguları ve içgüdüleri kaldırarak yerine fazilet ve kardeşliğe dayalı ve üstünlüğün sadece Allah&#8217;a yakınlıkta arandığı bir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/07/20090705_derin_dusunce_org_irkci_milliyetci.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-5565" title="20090705_derin_dusunce_org_irkci_milliyetci" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/07/20090705_derin_dusunce_org_irkci_milliyetci-206x300.jpg" alt="" width="206" height="300" /></a>“Allah, “Ey İblis! Ellerimle yarattığıma saygı ile eğilmekten seni ne    alıkoydu? Büyüklük mü tasladın, yoksa üstünlerden mi oldun?” dedi.</em></p>
<p><em>İblis: “Ben ondan üstünüm, çünkü beni ateşten, onu ise topraktan yarattın.” dedi.  (Sad Süresi 75-76)<br />
</em></p>
<p>Her türlü soy, nesep ve kavmiyetçilik gibi cahilliye duyguları ve içgüdüleri kaldırarak yerine fazilet ve kardeşliğe dayalı ve üstünlüğün sadece Allah&#8217;a yakınlıkta arandığı bir düsturun ikamesi beşeri aklın başarabileceği bir şey değildir. Bunu ancak ve ancak ilahi mesaj başarabilirdi. Nitekim, İslam&#8217;ın ırkçılık konusunda getirmiş olduğu devrim, tüm zamanların ve tüm mekanların en büyük ve en anlamlı devrimidir dersek abartmış olmayız.    <span id="more-5564"></span></p>
<p>Irkçılık, toplumları sınıflandırmada (bölmede) kan ve etnik kökene önem veren bir yaklaşım tarzı. Evet ırkçılıkta üstünlük davası vardır. Ötekileştirme ve ayrımcılık vardır. Dahası kendinden olmayana düşmanlık vardır. Yukardaki ayetlerden de anlaşıldığı üzere  yaratıldığı madde ile övünen, kendini üstün sayan ve karşısındakini düşman bilen iblis ilk ırkçı varlıktır. </p>
<p>Benzeri bir yaklaşımla, kendi ırk ve milletinden olanları üstün, başka ırk ve milletten olanları  aşağı görmek, şeytanî bir bakış açısıdır denilebilir.Türkiye&#8217;de de, bu bakış açısı tahmin edilemeyecek kadar çok fazla ve hatta çoğu kimse bu hastalıklarının farkında dahi değiller. Her ne kadar Türkiye&#8217;de ırk ayrımına yol açacak biyolojik bir ayrışma (örneğin farklı deri rengi, kafatası yapısı, vs.) yoksa da ırkçılığın  bir başka versiyonu olan &#8220;etnik milliyetçilik&#8221; çoğumuzun kılcal damarlarına kadar işlemiştir. <strong>Nasıl işlemesin ki, milliyetçiliği anayasanın değişmez ilkesi olarak benimsemiş bir millî devletin millî eğitim çarkından geçmiş bir nesil elbette müspet milliyetçilik ile etnik (menfi) milliyetçilik arasındaki farkı idrak edemezse, bu hastalığın pençesine düşecektir farkında dahi olmadan. Hatta Türkiye&#8217;de İslami kesimde dahi milliyetçiliğe karşı ciddi bir tavır alındığı söylenemez.</strong> <strong>Maalesef insanımızın çoğu müspet milliyetçilik fikrinin kapısından girip &#8220;menfi milliyetçilik&#8221; fikrine kayabiliyorlar ve çoğu kez bunun farkına dahi varamıyorlar.</strong> </p>
<p>Türkiye&#8217;yi ve tüm Türkiye halkını  sevmek manasındaki müspet milliyetçilik anlayışı, meşru ve makul bir anlayıştır. Bunda bir sorun yok. Ancak Nihal Atsız ya da Ogün Samast&#8217;ların anladığı tarzda, Türkiye&#8217;nin tümünü değil, sadece etnik yönden Türk olan vatandaşları seven, dahası içerde ve dışarıda fark etmez, diğerlerine de düşman olan bir milliyetçilik anlayışı &#8220;etnik milliyetçiliktir&#8221; ve ırkçılığın başka bir tezahürüdür.  </p>
<p>İşin acı tarafı ise, sadece &#8220;içerdekilere düşmanlara&#8221; değil, dış dünyaya ve özellikle batıya, kısaca kendinden olmayan her şeye düşman olan bu Türkçülerin, Batıdan ithal edilmiş yani kökü dışarıda olan bir ideolojinin üzerinde oturuyor olmaları. Çünkü etnik milliyetçilik bir başka tabirle ırkçılık modern batıda, ortaya çıkmış, buradan bizim topraklara ve de tüm İslam topraklarına yayılmıştır. Zira 20. yüzyılın başlarına kadar Osmanlı topraklarında ne Türkçülük, ne de Kürtçülük vardı.</p>
<p> Necip Fazıl Kısakürek <strong><em>&#8220;arabacıdan araba, türkçüden de türk olmaz &#8220;</em></strong> diyerek olayın trajikomik tarafını da göstermiştir bizlere.</p>
<p> Bu bakımdan, ırkçılık illetinin nasıl bir hastalık olduğunu, bu hastalığın nasıl seyrettiğini, nasıl bir tahribat yaptığını ve geride nasıl bir enkaz bıraktığını ve nasıl bir şeytani oyun olduğunu anlayabilmek için öncellikle, ırkçılık ideolojisinin arka planına ve batıdaki teorik geri planına gitmek gerekiyor. </p>
<p><strong>Batıda Irkçılığın Teorik Geri Planı:</strong></p>
<p> Irkçılığın teorik geri planı  Platon&#8217;a (Eflatun) kadar dayanır. Platon teorilerini geliştirirken; kafasında hayal ettiği şehir veya devletin, adalet ve estetiğine dayandırır. Platon&#8217;a göre adalet, &#8220;devletin çıkarıdır &#8221; ve  bu da şehirde sert ve katı bir sınıf farklılaşmasının sağlanması ve şehirdeki değişimin durdurulması anlamına gelmektedir. Platon&#8217;a göre şehirde üç sınıf vardır: bekçiler (askerler), yardımcıları ve para kazanıcılar.  </p>
<p>Şehrin değişmesini durdurmak yada Platon&#8217;un kendi ifadesiyle &#8220;Şehrin Tanrısal Formu&#8221;nu korumak; şehirde görevleri belirlenmiş herkesin, sadece kendi işleriyle meşgul olmasına bağlıdır. Dahası sınıflar arası yatay geçiş yapılabilir ancak dikey geçiş yapılamaz. Misal olarak iki işçi kendi aralarında yer değiştirebilirler yani doğal yerlerini değiştirmesinde bir sakınca yoktur. Ancak işçi sınıfından biri kesinlikle bekçi  ya da başka bir sınıfa mensup olamaz. Alt sınıftan üst sınıfa geçiş ve bu denli değişim şehrin çökmesi demek olur. Kişi işçi sınıfındansa işçi olarak kalmaya mahkumdur. Aksi taktirde estetik ve adalet bozulur ve toplumda adaletsiz bir yapılanma zuhur eder! Çirkinliklerinden arınmış bir dünya kurulamaz ! </p>
<p>K. Popper&#8217;e göre, Platoncu bu yaklaşım estetik ile ilgilidir ve bütün çirkinliklerinden arınmış bir dünya kurma tutkusu onu böyle düşünmeye sevk etmiştir. Filozofa göre öyle bir toplum inşa edilsin ki, o toplum her yönüyle mükemmel olsun. O toplumda saygısızlık, zulüm, pislik, sefalet, olmasın&#8230;<sup><strong>(1)</strong></sup></p>
<p> Ancak Platon&#8217;un bu &#8220;Tanrısal Formu&#8221; nasıl gerçekleşecektir? Bu konuda Platon&#8217;un önerdiği proje; tarih boyunca despot ırkçılara ilham olmuş akıl dışı projedir. </p>
<p>İşte proje : </p>
<p><strong>&#8220;Tuvallerin Temizlenmesi&#8221; ya da İtlaf Politikası </strong>  </p>
<p>[Platon'a göre] yönetici sınıfın kendisini üstün bir ırk olarak hissetmesi çok önemlidir.<em> </em>Platon<em> &#8220;bekçilerin (askerlerin) ırkı saf tutulmalı&#8221; derken (ve böylece bebek cinayetlerini savunurken), o zamandan beri tekrar edilen ve hayvanları büyük bir dikkatle çiftleştirirken kendi ırkımızı ihmal ettiğimiz yönündeki ırkçı argümanı geliştirmektedir.</em> <em>Bu prensiplerin, deneyimli bir hayvan yetiştiricisi tarafından köpeklere, atlara veya kuşlara uygulanan çiftleştirme yöntemi gibi, üstün ırkın yetiştirilmesi için de uygulanmasını istemektedir. &#8220;Eğer onları bu şekilde çiftleştirmezseniz, kuşlarınızın veya köpeklerinizin ırkının çabukça dejenere olacağını düşünmüyor musunuz&#8221; diye sorar Platon, ve sonra da şu sonuca varır; &#8220;bu prensipler insan ırkı için de geçerlidir&#8221;. </em><strong><em>Yani bir askerden veya muhafızdan istenen ırksal özellikler, bir çoban köpeğinden istenen özellikler gibidir. </em></strong><em>&#8220;Savaşçı sporcularımız&#8230; bekçi köpekleri gibi uyanık olmalıdırlar&#8221; demektedir Platon ve devam etmektedir; </em><strong><em>&#8220;elbette, bekçilik yapmak için doğal uygunlukları göz önünde bulundurulduğunda, cesur bir gençle iyi besili bir köpek arasında fark yoktur</em>.</strong><sup><strong>(2)</strong></sup><em> </em><strong><em></em></strong> </p>
<p>Burada Platon&#8217;un karşılaştığı başlıca sorun askerlere ve yardımcılarına hem yırtıcı hem de yumuşak bir karakter verilmesi gerektiğidir. Ancak bu problemin de müthiş çözümü bulunmuştur. Hepimizin malumudur ki iyi yetiştirilmiş köpekler, tabiatları gereği dostlarına ve tanıdıklarına oldukça yumuşak, fakat düşmanlarına ve yabancılara karşı da oldukça yırtıcıdır. Buna göre askerler de köpekler gibi dost ve tanıdıklarına yumuşak ve düşmanlarına yırtıcı olmalıdır. Yine Platon&#8217;a göre yöneticiler yırtıcılık ve yumuşaklık karakterlerini harmanlayarak devleti istikralı tutabilirler. Platon&#8217;un bu konudaki önerisi de jimnastik ve müzik faaliyetlerinin beraber yapılmasıdır. Jimnastik yırtıcılık eğilimleri, müzik de yumuşaklık eğilimleri güçlendirecektir. Dolayısıyla askerlerin hem jimnastikle hem de müzikle ilgilenmeleri gerekmektedir. <sup><strong>(3)</strong></sup> </p>
<p>Adaletli ve estetik toplumu inşa etmek için neler yapılması gerektiği sorulduğunda Platon&#8217;un &#8220;Sokrates&#8221;i şu şaşırtıcı karşılığı verir: <em>&#8220;Bir şehri ve insanlarını, karakterlerini tuval diye alacaklar ve her şeyden önce tuvallerini temiz yapacaklar</em>.&#8221; &#8220;<em>Peki, bu nasıl yapılacak?</em>&#8221; diye sorar Glaukon. Sokrates de cevap verir: &#8220;<em>On yaşından yukarı bütün yurttaşlar şehirden atılmalı ve dışarlarda bir yere sürülmeli; böylelikle ana ve babalarının görenek ve alışkanlıklarının etkisinden sıyrılan çocukları ele almalı. Bunlar anlattığımız gibi gerçek felsefe yolunda ve yasalar uyarınca eğitilmelidir.</em>&#8221; Çocukları eğitecek olanlar doğal olarak filozoflardır. Dolayısıyla onlar sürülmemelidir. Bu projeyi gerçekleştirmek için Platon devlet yöneticilerine sonsuz imkânlar tanır: &#8220;<em>Devlet yönetimleri ister yasaya uysun, ister uymasın yurttaşlar gönüllü olarak boyun eğseler de eğmeseler de&#8230; ve devletin kimi yurttaşlarını yine devletin iyiliği için öldürerek ya da sürerek (yahut sınırından atarak) temizleseler de&#8230; bu yönetim biçiminin tek doğru yol olduğunu söylemek gerekir&#8230; Yeter ki bilime ve adalete uygun iş görsünler, devleti de korusunlar ve olduğundan daha iyi kılsınlar&#8230;</em>&#8221;</p>
<p>Görüldüğü üzere &#8220;tuval temizleme&#8221;  yepyeni bir toplum var etmek için varolan tüm kurum ve geleneklerin kökünün kazınılması demektir. Yani günümüz tabiriyle (bu denli faşist uygulama olmasa da) beyaz türklerin, bizleri adam etme uğruna uygulamaya çalıştığı &#8220;Toplum Mühendisliği Projesinin&#8221; değişik bir karşılığıdır. Tuval temizleme projesiyle işe yaramayan fertler yada topluluklar saflaştırılacak, ayıklanacak, sürülecek ve de gerekirse öldürülecektir. Toplum Mühendisliği projesi de ana tema olarak benzer hedefler güder. İşe yaramayanlar ötekileştirilir, ikinci sınıf muameleye tabi tutulur, gerekirse tehcir edilir ve hatta faili meçhul neticesinde ensesine sıkılır. Yeter ki devlet korunsun!</p>
<p>Tuval temizleme projesi, akıl dışıdır ve tabiat kanunlarına uymayan bir çılgınlıktır. Bir çeşit nevroz ya da histeriye dönüşebilecek tehlikeli bir heyecandır.</p>
<p>Sonuç olarak Platon, kafasındaki adalet ve estetik duyguların tatmini için aşağı ırkların tasfiyesi ve devre dışı bırakılmasını teorileştirmiş ve her türlü tiranlık ideolojisinin bilimsel açıdan fikir babası olmuştur. Platon&#8217;dan sonra Hegel gelmiş ve o da tasfiye projelerini modern kılıklarda takdim etmeyi başarmıştır.</p>
<p><strong>Hegel ve &#8220;Damarlardaki Asil Kan&#8221;</strong></p>
<p>Platon&#8217;dan Hegel&#8217;e kadar geçen süreçte kabile ve kavmiyet duyguları adeta uykudadır ve satıh altı  olmuştu. Daha çok ümmetçilik ön plandadır. Ancak Hegel&#8217;le birlikte ırkçı damarlar tekrar uyanışa geçmiş, kavmiyetçilik batılı aydınların gündemine gelmiş ve dünya çevrelerini geniş ölçüde etkilemiştir.</p>
<p><em>&#8220;Allah, kendi zatını geliştirmek ve kemale ulaştırmak için, insanı araç olarak kullanır. İnsanlık medeniyetinin gelişme tarihi, Allah&#8217;ın, olgunlukta zirveye ulaşmak için giriştiği bir yolculuktan başka bir şey değildir.&#8221;</em> gibi ve buna benzer görüşleri bulunan Hegel&#8217;in, kanaatime göre; doğruluğu ne yerde ne gökte kimsenin ispat edemeyeceği, insan aklının ve gönlünün yatmadığı, son derece çürük ve sakat olan görüş ve tezlerini batı dünyası maalesef ciddiye alacaktır ve bu çürük fikir tohumları geride büyük bir vahşet ve enkaz bırakacaktır.</p>
<p>Hegel, Germen ırkının <strong>&#8220;seçilmiş bir ırk&#8221;</strong> olduğunu, çünkü onun <strong>&#8220;damarlarındaki kanın asil bir kan&#8221;</strong> olduğu, diğer ırkların ise geri ve düşük ırklar olduğunu savunuyordu.</p>
<p>Hegel Germen ırkının dünya üzerindeki misyonunu yerine getirebilmesi için güçlü bir devlete sahip olması gerektiğini vurgular. <em>&#8220;Ulusal devlet tözsel, ussal ve anlık gerçekliği içinde ruhtur,&#8221;</em> demektedir. <em>&#8220;Bundan dolayı dünya üzerindeki mutlak güçtür&#8230; Devlet bizzat halkın ruhudur. Gerçek devleti, bütün özel işlerinde, savaşlarında ve kurumlarında harekete getiren bu ruhtur&#8230; Belli bir ulusun bilinci&#8230; kollektif ruhun gelişmesinin aracıdır&#8230; Zamanın ruhu iradesini orada gerçekleştirir. Bu irade karşısında öbür ulusal zihinlerin bir hakları yoktur, dünyaya o ulus egemen olur.&#8221; Buna göre, tarih sahnesinde ortaya çıkaranlar; ulus (ve) o ulusun ruhu ve iradesidir. Tarih, türlü ulusal ruhların dünya egemenliği için çekişmelerinden ibarettir.</em> <sup><strong>(4)</strong></sup></p>
<p>Hegel&#8217;e göre ancak yüksek ırklar devlet kurma gücüne sahiptirler. Bir ulusun veya bir ırkın en yüksek amacı  kendini korumaya yarayacak güçlü bir araç olmak üzere &#8220;yüce&#8221; bir devlet kurmaktır. Kendini bir devlet haline getirememiş ulus tıpkı vahşi şartlar altında yaşayan topluluklar gibi kesin olarak tarihten yoksundur. Böylece kurulmakta olan devlet totaliterci olmalı, yani gücü uyruklarının hayatlarını her yönüyle etkilemeli ve her türlü faaliyet kontrol altında tutulmalıdır. Bu yaklaşıma göre devlet bir halkın hayatındaki bütün faaliyet alanlarının, yani sanatın, hukukun, ahlâkın, dinin ve bilimin merkezi olmalıdır. <sup><strong>(5)</strong></sup></p>
<p><strong>Görüleceği gibi Hegel daha sonra insan soyunun başına dünyayı cehenneme çevirecek ırkçı faşizm ve komünizmin, despot ve totaliter rejimlerin tohumlarını atmakta, K. Popper&#8217;in ifadesiyle <em>&#8220;tarihin gelmiş geçmiş en büyük şarlatanlığı&#8221;</em>na soyunmaktadır. </strong><sup><strong>(6)</strong></sup><strong> </strong></p>
<p><strong>Hegel, bir taraftan balkondan Jena sokaklarında Napoleon&#8217;un geçişini seyrettikten sonra &#8220;Dünya Tin&#8217;ini (ruhunu) at üzerinde geçerken gördüm&#8221; diyerek despotlara tapacak kadar alçalırken, diğer taraftan da Germen kanının en asil kan olduğunu iddia ederek Germen toplumunu putlaştıracak kadar ırkçılaşıyordu. Onun Batı toplumlarının ırkçı ve ulusçu eğilimler taşımasında, hatta kavimci duygularının kışkırtılmasında çok büyük etkisi olmuştur. </strong></p>
<p>Evet böylesi bir ırkçılık hastalığı, 20.yüzyılın başlarından itibaren bizim topraklarımıza ve hatta çoğu insanımıza da bulaşmıştır. Bu hastalığa bulaşanlar her ne kadar hastalıklarını kabul etmeseler de, hastalıklarının farkında dahi olmasalar da, güneş balçıkla sıvanmıyor ve güneşe gözlerini kapayan sadece kendine gece yapıyor maalesef&#8230;</p>
<p>Beyaz Türkler ya da Türkçüler (adı her ne ise); batı topraklarında bir virüs misali doğup, büyüyen ve oradan tüm dünyaya yayılan ırkçılık adlı amansız hastalık karşısında, biraz daha şanslılar. Çünkü onların bu amansız hastalıkla mücadele etmek için, muhtaç oldukları kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur!</p>
<p>Dahası onların daha ilkokul sıralarında beyinlerine monte edilen &#8220;varlığım türk varlığına armağan olsun&#8221;, &#8220;bir Türk dünyaya bedeldir&#8221;, &#8220;Türk&#8217;e Türk&#8217;ten başka dost yoktur&#8221;, &#8220;Türkiye&#8217;nin üç tarafı denizlerle değil, dört tarafı düşmanlarla çevrilidir&#8221; gibi kutsal reçetelerinin bulunması müsebbibi ile bu hastalık onlara vız gelir tırıs gider!</p>
<p>Bu yüzden ben ümit varım. Az kaldı  iyileşeceğiz, iyileşeceksiniz, iyileşecekler&#8230;   Bir yandan iyileşeceğiz, diğer yandan milli öğütüm çarklarında arkamızdan hastalıklı genç nesiller yetişecek!   </p>
<p>Allah&#8217;ım sen aklıma mukayyet ol&#8230; <br />
 </p>
<p><strong>Gelecek Yazı  : Farklı Bir Perspektiften Irkçılığa Bakış</strong> </p>
<p><strong>Ek Okumalar</strong> </p>
<ol type="1">
<li><a href="http://www.derindusunce.org/2007/08/21/kurtlu-hilal/" target="_blank"><span style="text-decoration: underline;">Kurtlu hilal</span></a></li>
<li><a href="http://www.derindusunce.org/2007/02/21/gamali-hilalin-yukselisi-irkciligimiza-bir-bakis/" target="_blank"><span style="text-decoration: underline;">Gamalı Hilalin Yükselişi - Irkçılığımıza Bir Bakış</span></a></li>
<li><a href="http://www.derindusunce.org/2007/09/16/pkk-ters-giden-nedir-bundan-sonra-nereye/" target="_blank"><span style="text-decoration: underline;">PKK&#8230; Ters giden nedir? Bundan sonra nereye?</span></a></li>
<li><a href="http://www.derindusunce.org/2009/02/01/bediuzzamanla-ortadogu-problemlerine-bakis/" target="_blank"><span style="text-decoration: underline;">Bediuzzaman&#8217;la Ortadoğu Problemlerine Bakış</span></a></li>
</ol>
<p> <strong>Teşekkür : </strong>Sayın<strong> </strong>Prof.Dr.Bünyamin Duran&#8217;ın ve Sayın Mustafa Akyol&#8217;un makaleleri, Sayın Mehmet Yılmaz Bey&#8217;in teşvik ve destekleri, Derin Düşünce Grubu üyeleri ve yorumcuları ile yaptığımız tartışmalar bu yazı için bilgi ve ilham kaynağı olmuştur.  </p>
<p><strong>Dipnotlar  :</strong></p>
<p>1. Karl Popper, c. 1, s. 96. </p>
<p>2. Karl <em>R. Popper, The Open Society and Its Enemies, Vol I The Spell of Plato, London, Routledge &amp; Kegan Paul, 1969, s. 51)</em> </p>
<p>3. Karl Popper, c. 1, s. 63. </p>
<p>4. G. W. F. Hegel, s. 110. </p>
<p>5. Popper, s. 64 </p>
<p>6. Popper, s. 57</p>
<p>&#8230; Bu makale ilginizi çektiyse&#8230;</p>
<p style="text-align: right;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/turk_milliyetciligi.pdf" target="_blank"><strong>Türk milliyetçiliği birleştirir mi yoksa parçalar mı?</strong></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/02/turk_milliyetciligi.gif"><img class="alignleft size-medium wp-image-8579" title="turk_milliyetciligi" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/02/turk_milliyetciligi-204x300.gif" alt="" width="133" height="204" /></a></p>
<p> <strong>İllâ ki bir tutkal/çimento mu gerekiyor? </strong>Milliyetçilik tutkalı adil ve müreffeh bir düzene alternatif olabilir mi? Adaletin, hukukun hâkim olmadığı ortamlarda Türklerin kardeşliği ne işe yarar? Belki de Türk Milliyetçiliği diğer milliyetçilikler gibi yok olmaya mahkûm bir söylem. Çünkü var olmak için “<strong>ötekine</strong>” ihtiyacı var. Ötekileştireceği bir grup bulamazsa kendi içinden “<strong>zayıf</strong>” bir zümreyi günah keçisi olarak seçiyor. Kürtler, Hıristiyanlar, Eşcinseller, solcular…150 sayfalık bu kitapta Türk Milliyetçiliğini sorguluyoruz. Müslüman ve milliyetçi olunabilir mi? Türkiye’ye faydaları ve zararları nelerdir? Milliyetçiliğin geçmişi ve geleceği, siyasete, barışa, adalete etkisiyle. <a href="http://www.derindusunce.org/img/turk_milliyetciligi.pdf" target="_blank"><strong>Buradan indirin.</strong></a> </p>
<p> </p>
<p style="text-align: right;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/turkiye_bolunur_mu.pdf" target="_blank"><strong>Türkiye bölünür mü?</strong></a></p>
<p><em><a href="http://www.derindusunce.org/img/turkiye_bolunur_mu.pdf" target="_blank"><img class="size-medium wp-image-8409  alignleft" title="tr_bolunurmu" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/tr_bolunurmu-195x300.jpg" alt="" width="128" height="195" /></a>“Bebek katili! Vatan haini!…”</em> PKK terörünü lanetliyoruz ama devlet eliyle işlenen suçlara karşı daha bir toleranslıyız.  <strong>“Kürtler ve Türkler kardeştir”</strong> diyenlerin kaçı <strong>“sen benim karde<em>ş</em>imsin”</strong>  demeyi biliyor Zaza, Sorani, Kurmanci dillerinde? Ülkemizin terör sorunu ne PKK ne de Kürt kimliğiyle sınırlanamayacak kadar dallandı, budaklandı. Bazı temel soruları yeniden masaya yatırmak gerekiyor: (*) Kürtler ne istiyor? (*)  İspanya ve Kanada etnik ayrılıkçılıkla nasıl mücadele etti? (*) PKK ile mücadelede ne gibi hatalar yapıldı? (*) İslâm ne kadar birleştirici olabilir? Töre cinayetlerinden Kuzey Irak’a terörle ilgili bir çok konuyu ele aldığımız 267 sayfalık bu kitabı ilginize sunuyoruz. <a href="http://www.derindusunce.org/img/turkiye_bolunur_mu.pdf" target="_blank"><strong>Buradan indirin.</strong></a></p>
<p> </p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf" target="_blank"><strong>T<span style="color: #0000ff;">ürkiye’nin Ulus-Devlet Sorunu</span></strong></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091225_derin_dusunce_org_ulus_devlet.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf" target="_blank"></a><a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf" target="_blank"><img class="alignleft size-full wp-image-7896" title="20091225_derin_dusunce_org_ulus_devlet_pt" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091225_derin_dusunce_org_ulus_devlet_pt.jpg" alt="" width="125" height="183" /></a>Devlet gibi soğuk ve katı bir yapı bizimle olan ilişkisini <strong>hukuk</strong> yerine <strong>ırkımıza</strong> ya da <strong>inançlarımıza</strong> göre düzenleyebilir mi? GERÇEK hayatı son derecede dinamik ve renkli biz “insanların”. Birden fazla şehre, mahalleye, gruba, klübe, cemaate, etnik köke, şirkete, mesleğe, gelir grubuna ait olabiliriz ve bu aidiyet hayatımız boyunca değişebilir. Oysa devletimiz hâlâ başörtüsüyle uğraşıyor, kimi devlet memurları <strong>“ne mutlu Türk’üm”</strong> demeyenleri iç düşman ilân ediyor, Sünnî İslâm derslerini zorla herkese okutuyor… Bizim paramızla, <strong>bizim iyiliğimiz için(!) bize rağmen… </strong>Kürt sorunu, başörtüsü sorunu, Hıristiyan azınlıklar sorunu… Bizleri sadece “insan” olarak göremeyen devletimizin halkıyla bir sorunu var. Türkiye’nin “sorunlarının” kaynağı sakın <strong>ulus-devlet</strong> modeli olmasın? 80 sayfalık bu kitap Kurtuluş savaşı’ndan sonra Türkiye’ye giydirilmiş olan deli gömleğine işaret ediyor.  Ne mutlu “insanım” diyene! <a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf" target="_blank"><strong>Kitabı buradan indirin</strong></a>.</p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2009/07/05/turk-milliyetciligi-irkci-midir/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/07/05/turk-milliyetciligi-irkci-midir/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Obama&#8230; içimizden biri?</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/06/05/obama-icimizden-biri/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/06/05/obama-icimizden-biri/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 05 Jun 2009 09:31:01 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mehmet Yılmaz</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Amerika]]></category>

		<category><![CDATA[Filistin]]></category>

		<category><![CDATA[Müslümanın Afyonları]]></category>

		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>

		<category><![CDATA[siyonizm]]></category>

		<category><![CDATA[İsrail]]></category>

		<category><![CDATA[İç hastalıklar]]></category>

		<category><![CDATA[ABD]]></category>

		<category><![CDATA[obama]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=5133</guid>
		<description><![CDATA[
Obama Mısır&#8217;da konuşurken gözlerimiz doldu, ahh dedik işte Filistinlilerin çilesine son verecek beklenen kurtarıcı(!) Kur&#8217;an filan da okudu, ah canıım&#8230;
Özeleştiriyi bir kaç asırdır reddeden Şark zihniyetinin sonucu bu. Bir sorun mu var?

- Bizden olamaz. Haçlı zihniyeti! Siyonistler!
- Çözüm?
- Bizden gelemez, önce saldırgan saldırmayı bıraksın!
- Peki biz neden bu kadar zayıf düştük? En altta, en sonda [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.bobiler.org/monte.asp?m=106864"><img class="alignleft" src="http://kafa.bobiler.org/upload/photographs/155460283o.jpg" border="0" alt="" /></a></p>
<p>Obama Mısır&#8217;da konuşurken gözlerimiz doldu, ahh dedik işte Filistinlilerin çilesine son verecek <strong>beklenen kurtarıcı</strong>(!) Kur&#8217;an filan da okudu, ah canıım&#8230;</p>
<p>Özeleştiriyi bir kaç asırdır reddeden Şark zihniyetinin sonucu bu. Bir sorun mu var?</p>
<ul>
<li>- Bizden olamaz. Haçlı zihniyeti! Siyonistler!</li>
<li>- Çözüm?</li>
<li>- Bizden gelemez, önce saldırgan saldırmayı bıraksın!</li>
<li>- Peki biz neden bu kadar zayıf düştük? En altta, en sonda kaldık?</li>
<li>- Bütün suç moğollarda, haçlılarda, siyonistlerde ve neoconlarda!</li>
<li>- Sakın Müslüman esaret yularını boynuna kendi elleriyle geçirmiş olmasın?</li>
<li>- Sen Müslümanları suçluyorsun! Gizli bir siyonist olmalısın!</li>
<li>- Müslüman ülkeler birbirlerine saldırmak için ABD&#8217;den, Avrupa&#8217;dan ve İsrail&#8217;den silah almıyorlar mı? ABD&#8217;nin Irak&#8217;ı işgal etmek için harcadığı paraların bir kısmı Müslüman parası değil mi? Müslüman ülkelerin gizli servislerinin banka hesapları neden Lüksemburg&#8217;da aynı bankada? Neden bu bankanın müdürü Eduard İsrael idi? Neden Müslüman gazeteciler ClearStream&#8217;den hiç bahsetmiyor?</li>
<li>- Sus! Kafamı karıştırma! Cumaya yetişeceğim, cami çıkışında İsrail bayrağı yakacağız, görsünler günlerini pis siyonistler!</li>
</ul>
<p style="text-align: right;"><strong><span style="color: #0000ff;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/abd_tedavi_edilebilir_mi.pdf" target="_blank">A<span style="color: #0000ff;">merika Tedavi Edilebilir mi?</span></a></span></strong></p>
<div style="text-align: justify;"><span style="color: #0000ff;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/abd_tedavi_edilebilir_mi.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff;"><img class="alignleft size-medium wp-image-7855" title="20091222_derin_dusunce_org_amerikan_saldirganligi_pt" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091222_derin_dusunce_org_amerikan_saldirganligi_pt-203x300.jpg" alt="" width="115" height="166" /></span></a> <span style="color: #000000;">Bayrak y</span><span style="color: #000000;">akmanın ve Amerikan/İsrail mallarını protesto etmenin dışında bir şeyler yapmak gerektiğini düşünenler için yapılmış bu çalışmayı ilginize sunuyoruz.</span><span style="color: #000000;"> </span><span style="color: #000000;">ABD desteği son bulmadan Ortadoğu’nun psikopatı İsrail’in saldırganlığı bitmeyecek ve Ortadoğu’ya huzur gelmeyecek gibi görünüyor. Vietnam’da ve Latin Amerika’da yaşanan katliamlar Ortadoğu’da devam ediyor.</span></span></div>
<div style="text-align: justify;"><span style="color: #0000ff;"><span style="color: #000000;"> </span><span style="color: #000000;">Amerikalılar neden bu kadar gaddar? Dünyanın geri kalan kısmında yaşayan insanlara karşı niçin bu denli acımasız? <a href="http://www.derindusunce.org/img/abd_tedavi_edilebilir_mi.pdf" target="_blank">Buradan indirin.</a></span></span></div>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2009/06/05/obama-icimizden-biri/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/06/05/obama-icimizden-biri/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Qua Vadis Ümmet?</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/05/30/qua-vadis-ummet/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/05/30/qua-vadis-ummet/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 30 May 2009 21:51:38 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Cemile Bayraktar</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Kelamiye]]></category>

		<category><![CDATA[Mezhepler]]></category>

		<category><![CDATA[Selefiye]]></category>

		<category><![CDATA[Sufiye]]></category>

		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>

		<category><![CDATA[İslam]]></category>

		<category><![CDATA[İç hastalıklar]]></category>

		<category><![CDATA[Şeriat]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=5069</guid>
		<description><![CDATA[

Sahip olduklarımıza dair&#8230;
Tercihlerimiz çoğu kez bize kim olduğumuz sorusunun cevabını verir.Tercihlerimizin verdiği cevapların doğruluğu ancak ve ancak onlara sahip olabilme ölçümüzle mümkündür.Sahip olmak,istemenin sonucudur.İstemek ardından sahip olmak,bu iki eylem,sahip olmanın sonunda noktalanmaz,bir üçüncü isteği doğurur;sahip olduğunu kaybetme korkusu.Pekala;
 
1.)İstemek
2.)Sahip olmak
3.)Sahip olduğunu kaybetme korkusu
 
olarak şıklandırabiliriz.
 
 Başlığımız müslümanlar,konumuz din (İslam) olduğu için,bu şıklandırmayı;Dinin mensubu olmak(istemek),Din içerisinde var olmak,dindar olarak [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2008/11/20081109_derin_dusunce_org_sunni_islam.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-2163" title="20081109_derin_dusunce_org_sunni_islam" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2008/11/20081109_derin_dusunce_org_sunni_islam.jpg" alt="" width="116" height="114" /></a></strong></p>
<p><strong><em></em></strong></p>
<p><strong>Sahip olduklarımıza dair&#8230;</strong></p>
<p>Tercihlerimiz çoğu kez bize kim olduğumuz sorusunun cevabını verir.Tercihlerimizin verdiği cevapların doğruluğu ancak ve ancak onlara sahip olabilme ölçümüzle mümkündür.Sahip olmak,istemenin sonucudur.İstemek ardından sahip olmak,bu iki eylem,sahip olmanın sonunda noktalanmaz,bir üçüncü isteği doğurur;sahip olduğunu kaybetme korkusu.Pekala;<br />
 <br />
1.)İstemek<br />
2.)Sahip olmak<br />
3.)Sahip olduğunu kaybetme korkusu<br />
 <br />
olarak şıklandırabiliriz.<br />
 <br />
 Başlığımız müslümanlar,konumuz din (İslam) olduğu için,bu şıklandırmayı;Dinin mensubu olmak(istemek),Din içerisinde var olmak,dindar olarak kendini tanımlama(sahip olmak),Kendi varlığı ile bütünleştirdiği dinin zarar görmesinden ve kendi kimliği olan dindarlığın zarar görmesinden korkmak(kaybetme korkusu) olarak örnekleyebiliriz.<br />
 <br />
 Çoğu kez istemek ve sahip olmanın masumiyetini,kaybetme korkusu ile zalimleştirebilir insan.Ve bunu yaparken çoğu kez kendi verdiği zararın dışardan gelecek zararlardan büyük olabileceğini düşünemez.Karşılaştığımız zorluklar(kaybetme korkusu) biz de histeri nöbetine yol açacağı için var olan potansiyelimizi de bu etki ile göremeyebiliriz.<span id="more-5069"></span><br />
  <br />
 Günümüz müslümanlarına baktığımızda,bu handikaplara rastlamamak neredeyse mümkün değil.Sadece günümüz değil, miladi 610 vahyin nüzulü ile başlayıp miladi 632 vahyin son bulması ile biten sürecin hemen ardından başlayan bu sancılı dönem bugünlere gelene kadar kah zarar görerek kah kendine zarar vererek hemen hemen 1400 yıl gibi uzun bir sürece yayılmıştır.<br />
 <br />
 Rasulullah dönemi müslümanları,cevap bulma konusunda Rasulullah&#8217;a danışma,buna ek olarak yaşananları konu alan vahiyden yardım alma gibi kolaylıklara sahiptiler.Ayrıca fetihlerin,yayılmacılığın,öteki ile karşılaşmanın,zaman içerisinde değişen-gelişen olayların da muhatabı olmadıkları için günümüz müslümanlarından çok daha şanslıydılar.<br />
 <br />
 Günümüz müslümanlarının sorunlarına yoğunlaşırken,dış etkilerin etkisinde sahip olduğunu kaybetme ya da ona zarar verme yapılan hataların başında gelmektedir.Bu nedenle var olma çabası içinde yapılacak ilk eylem sahip olduklarının farkında olmaktır.Bunun hemen akabinde geçmişe bakıp deneyimlerden sağlam bacak edinmek de müslüman için yapılacaklar işler listesinin başında gelmektedir.Bu nedenle sorunların tespitine ve geçmişine ait meseleler için &#8216;İslam düşüncesinin üç temel başlığı;Selefiye,Kelamiye,Sufiye bunların yanı sıra  günümüze damgasını vuran &#8216;ılımlı İslam&#8217; gibi konu başlıklarını irdelemek gerekir.<br />
 <br />
 Açıklamakta fayda var;bu çalışma müslümanlar ile müslüman olmayanlar arasında ya da doğu-batı arasında başarı-başarısızlık gibi konulara değinecek ama temel almayacak zira  tema &#8216;Müslümanların sahip oldukları,sahip olduklarının farkında olup olmadıkları,değişen ve gelişen dünya ya cevap üretme çabası içerisinde kendilerini var etme çabası bu çaba ile birlikte yitirdikleri&#8217; özetle sorunların çözümü için durum tespiti.<br />
 <br />
 Konu başlıklarımızdan ilkine geçmeden önce,kısaca değinelim&#8230;İslam dinini seçen her bireyin dini içerisinde aynı potansiyeli gösteremeyeceğini,bunun bir eksiklik değil fıtrattan kaynaklanan bir farklılık olduğunu her şeyi bir sebep üzere yaratan Allah&#8217;ın her sorumlu bireye de farklı görevler yüklediğini belirtelim.Örneklemek gerekirse;&#8217;Rasulullah dönemi müslümanları içerisinde Ashabı suffa&#8217;yı oluşturan sahabenin,bir kısmının günlük işlerde çalışıp kazanç elde etmesi,bir kısmının tebliğ ve irşad ile görevlendirilmesi,bir kısmının ise ibadete devam etmek sureti ile manevi destek sağlaması&#8217;.Demek ki müslüman dünyasını oluşturan her bireyden aynı potansiyeli beklemek hata olur,her birey kendisi için oluşturulmuş boşluğu doldurmak için görevlendirilmiştir.<br />
 <br />
     SELEFİYE<br />
 <br />
   İslam düşüncesinin yapısını oluşturan ekollerden biri de Selefiye&#8217;dir.Kelime anlamı olarak Arap dilinde &#8216;önceki&#8217; anlamına gelir.Selefiye mezheb olarak ise sahabe,tabiun ve tebe-i tabiin izinden gidenler,onların inanç ve düşüncelerini takip edip asla ve asla onları aşmayanların oluşturduğu ekoldür.Belirtmekte fayda var,burada geniş bir Selefiye incelemesi yapmayacağız sadece İslam düşüncesinin ana başlıklarından biri olarak ele alıp,kısaca değineceğiz.<br />
 <br />
 Selefiler,Kur&#8217;an ve hadis ile birlikte sadece ilk üç nesli(sahabe,tabiun,tebau&#8217;t-tabiin) söz ve davranışlarını kutsal saymış,bunların tümüne &#8216;nakil,nas,haber&#8217; demişlerdir.Nakil ve nassı dokunulmaz kabul ederler.Kuran&#8217;ın tefsir edilmesine tümden karşı olmasalar dahi onlara göre dokunulmaz olan nass ve nakil ayrıca üç nesil ile birlikte din tamamlanmıştır.Bu tamamlanan din aynı zamanda ilimdir.Bu sayılanların dışındakiler ilim değildir.Dinin tamamlanmış olmasına,tefsir ilmine de uzak durmalarına kanıt olarak; &#8216;Bugün dininizi tamamladım&#8217;(Maide/3) ayetini göstermişlerdir.<br />
 <br />
 Selefi alimlerden İbn Kayyım&#8217;ın &#8216;Mümine gerekli olan şey ilim ve imandır.İlim ve imandan kasıt ise Hz. Muhammed&#8217;in tebliğ ettiği,sahabenin öğrendiği ve tabiunun da anladığı ve benimsediğidir.&#8217; sözleri &#8216;ilim&#8217; tanımlaması açısından düşündürücüdür.<br />
 <br />
 Selefin yolu çoğu kez akıl ile birleşmez nass,nakil,rivayetlere o kadar kutsiyet katar ki sadece onunla hareket eder,sadece onu referans olarak alırlar.Rey ve kıyas asla kullanmadıkları yöntemlerdir,hatta Ahmed b. Hanbel &#8216;Zayıf hadis kişilerin rey ve kıyaslarından daha muteberdir&#8217; sözleri ile durumu özetler.<br />
 <br />
 Bu noktalarda Selef&#8217;in iki özelliği ortaya çıkmaktadır.Tevil ve bidatı red.Tevil(yorum) onlar için nass,nakil ve rivayetin mahiyetini değiştirmektir.Bidat ise ana kaynakların(sahabe,tabiun,tebau&#8217;t-tabiin) yapmadıkları uygulamalar olduğu için yine karşı çıkmışlardır.Rasulullah dönemin de uygulanmadığı halde sonradan gelişen ve dinin mahiyetinden ayrılmayan bidat-ı hasene dahi red edilmiştir.Selefiye,hadisi ele alırken zahiri manayı ve lafzi manayı seçmiş bu nedenle her türlü yeniliğin,din dışı olmadığı halde karşısında durmuştur.<br />
 <br />
 İslam düşünce yapısı içerisinde sahip olduğunu kaybetme korkusu ile bu denli ketumlaşan başka bir oluşum yoktur.Bu iyi niyet,dinin varlığını korumak açısından etkili olduğu kadar dinin olumsuz yönde eleştirilmesi adına da oldukça etkili olmuştur.Bu dönemler de gelişen Kelamiye ve Sufiye bu ekol tarafından oldukça eleştirilmiştir.En uç örnekler bir birlerini zındık,kafir ilan etmeye kadar gitmiştir.Hatta Kelamcıları eleştirmek adına,felsefe ve mantık gibi okumalar yapmanın helal ve mübah olmadığını savunmuşlardır.Sufileri,zühd namına dünyayı terk etme,ilim(nakil,nass,rivayet) tahsilini terk etme,nefsi arındırma yollarını aşırı bularak seçmeleri nedeniyle şeriat dışı ilan etmişleridir.<br />
 <br />
 Görüldüğü üzere Selefiye,dini ana kaynaklarından devam ettirme,onu koruma noktasında tercih ettikleri üslubun olumlu yönlerinden hem faydalanmış,hem de faydalanmasını sağlamıştır.Buna mukabil daha dışarı açılmadan kendi içlerinde mensubu oldukları dinin savunuculuğu adına bir birlerine düşmek açısından oldukça zarar verici olmuşlardır.Bu Selefiye için eleştiri değil,tespittir.Bunun yanı sıra salt Selefi kalmayan Kelamiye,Sufiye&#8217;den esinlenen Selefiler&#8217;de olmuştur.<br />
 <br />
 Başta dört mezhep kurucuları ve Kütüb-i Sitte müellifleri olmak üzere en mümtaz temsilcileri şunlardır: İbn Kuteybe,Tahavi,Herevi,İbn Cevzi,İbn Kudame,İbn Teymiye,İbn Kayyım,Ali Kari.Ayrıca son dönem Çağdaş Selefiye Hareketi ekolü kurucuları :Cemalettin Afgani,M.Abduh,Muhammed İkbal,Mehmet Akif,Mevdudi,Seyyid Kutub gibi isimlerdir.Çağdaş Selefiye Hareketi ekolü savuncuları zaman içerisinde kazandıkları tecrübeler sayesinde ilk dönem ekolcüleri kadar sert olmamışladır.Nitekim tefsire soğuk bakan savunucuları olduğu halde Seyyid Kutub etkili bir tefsir yazmıştır.<br />
 <br />
  KELAMİYE<br />
 <br />
 Akla birinci derecede önem veren ekoldür.Kelam ilmi İslam fırkaları içinde akla en büyük değeri verdiği için akılcı(rasyonalist)bir yapıya sahiptir.Mutezile kaynağından beslenir lakin Mutezile kadar uç görüşleri olmamıştır.Temelleri, Vasıl b. Ata tarafından atılan ekol sonraki dönemlerde Eş&#8217;ari ve Maturidi tarafından Ehl-i Sünnet bünyesine ithal edilmiştir.<br />
 <br />
 Akılcı olan bu ekol de bahsi geçen akıl,hissi ve madde aleminin ötesinde bulunan hususları inceleyen nazari ve spekülatif bir akıldır.<br />
 <br />
 Kaynak olarak aklı alan ekolün &#8216;Aklı olmayanın dini de yoktur,Allah kendisi için akıldan daha değerli varlık yaratmamıştır&#8217; zayıf hadisleri gibi dayanak noktaları vardır.<br />
 <br />
 Genel prensipleri;<br />
 <br />
 a.)Akılla nakil çatışırsa akıl evvel,nakil onunla münevveldir.<br />
 b.)Şeirat akla aykırı olmaz.<br />
 c.)Aklen caiz olan şey naklen de caizdir.<br />
 d.)Dinin temelini oluşturan şey akıldır.<br />
 <br />
 Kelam,Selefiye gibi sadece nassları ele alarak yaklaşmamış,nass ve nakile aklı da oldukça etkili bir şekilde işlemiştir.Naaslarda geçen her hangi bir hükmü bilmek onun &#8216;mot a mot&#8217; kabul edilmesini gerektirmez o hükmün aklın süzgeçinden de geçmesi gerekir görüşünü savunmuşlardır.<br />
 <br />
 Kelamiye, nass ve nakilde harfe dahi dokunmadan lafzi manalar ile ilerleyen kalıpçılığa,bu kalıpçılıktan oluşan hurafeler ve yanlışlıklara karşı bir duruş olarak aklı birinci plana alması dinin arındırılması açısından olumlu yönde etkili olmuş olsa dahi akılcılığın getirdiği fitneden olumsuz yönde nasiplenmesi gibi olumsuz etkileri doğurmuştur.<br />
 <br />
 Kelam&#8217;ın kendi içindeki zararlı gelişmelere dur demek kadar dışardan gelen etkilere de cevap bulma açısından olumlu etkileri olmuştur.Selef&#8217;in açık kapı olarak bıraktığı dışarıya karşı savunma yapma noktasında uzak durulan ilim ve felsefe alanlarını bu ekol,elinden geldiğince kapatmaya çalışmış,kısmen başarılı olmuştur.Gelişen ve değişen dünya ile birlikte ortaya çıkan yeni akımllar;Pozitivizm,Materyalizm,Sekülerizm,Nihlizm,Septizim gibi İslam&#8217;a aykırı akımları karşılamak yine bu ekolün vazifesi olmuştur.<br />
 <br />
 F.Razi,Seyfuddin Amidi,Ebu Hanife(fıkhen),Gazali(sonradan Sufiye&#8217;ye yaklaşmıştır),İbn Tumart,Şehristani,Kadı Beydavi,Tusi gibi şahsiyetler bu ekolün isimleridir.<br />
 <br />
  SUFİYE<br />
 <br />
 Sufiye(Tasavvuf),İslam dininde ki manevi ve ahlaki değerleri birinci plana almıştır.Zühd ve takva hayatını benimseyen,kendi içerisinde değişen zamanla birlikte değişikler gösteren bu ekolün ilk isimleri Sülemi,Kuşeyri,İbrahim Edhem&#8217;dir.<br />
 <br />
 Tasavvuf,nass ve nakili kaynak alır ama ondan önce keşf ve ilhama önem verir.Doğrudan vasıtasız elde edilen bilgiye yani keşf ve ilhama dayanır.Tasavvufi bilgilerin bir diğer özelliği ise sırri ve batıni olmasıdır.Tassavufçulara, mistik denilmesinin bir sebebi de budur.<br />
 <br />
 Keşf ve ilhama birinci derecede önem veren Tasavvufçuların dinin bireyi nefis ve kötülükten arındırma,Allah&#8217;a korku yerine aşk ile yaklaşma gibi olumlu etkileri olsa dahi İslam&#8217;ın pratiğini pasivize etme insanı melekleştirmeye çalışırken fıtratıyla oynama gibi olumsuz etkileri de olmuştur.<br />
 <br />
 Tasavvufçular içerisinde Hz.Peygamber&#8217;in İslam ahlakından sapmayan sufiler olduğu gibi çok uç noktalara varmış olarak;&#8217;Veliler bilgilerini,Peygamber&#8217;e vahiy getiren meleğin aldığı kaynaktan almışlardır.(İbn Arabi),Bana kalbim Rab&#8217;bimden haber verdi ki&#8217; gibi cümleler kurmuşlardır.<br />
 <br />
 Sufiye de Selefiye gibi ilime önem vermez.Hatta bazı sufilerin namaz surelerini dahi bilmedikleri,kitaplarını gömdükleri rivayet edilir.Buna mukabil İslam ahlakının yaygınlaştırılması açısından ne Kelamiye ne de Selefiye,bu ekol kadar başarılı olamamıştır.<br />
 <br />
 İbn Arabi,Mevlana,Yunus Emre,Gazali(son dönem),Abdülkadir Geylani gibi şahsiyetler bu ekolün önde gelen isimleridir.<br />
 <br />
 Sonuç olarak &#8230;<br />
 <br />
 İslam dinine talip olma,sahip olma,kaybetmekten korkma güdümleri ile yol alan ve kendisini müslüman olarak tanımlayan her birey,muhatabı olduğu kendisi,kendisi gibi düşünenler ve kendisi gibi düşün(me)yenler arasında yürüttüğü bu yolculuğu elbette ki &#8216;en iyi niyetler&#8217; ile sonlandırma hevesindedir.Lakin,bu iyi niyetlere gelişen ve değişen dönem ile birlikte iyi niyetin amelini bozan akideler de eklenmiştir.Bu konuda tek fail ilan etmek oldukça büyük bir haksızlık olur.Bu üç failli(birey,bireyin içinde bulunduğu topluluk,bireyin dışında kalan topluluk) konu belki de eşit oranda zarar ve kar sağlayarak yani varlığındaki gücüyle hemen hemen aynı etki ile bu günlere gelmiştir.<br />
 <br />
  Şimdiler de &#8230;<br />
 <br />
 Günümüz müslümanlarına baktığımızda(asla ve asla sınıflandırmak,ötekileştirmek,etiketlemek,yaftalamak amaçlı değil de durum tespitine yönelik çalışmamızda;Kim nedir?Ne yapar? sorularına cevap verip,doğru tanımlamalarda bulunmak adına);<br />
 <br />
a.)Müslüman olan fakat sosyal hayatına İslam pratiğini dahil etmeyen,bir nevi pasivize özelliği açısından bu günlerde moda olan Sufiye ekolünün sadece kısmi yönlerinden beslenen,etliye sütlüye dokunmayan,konformist bir yaşamı tercih edenler,zorlama durumlarında Kelamiye&#8217;nin akılcığını yine kısmen tercih edenler.Yine gelenekten kaynaklanan bir güdü ile Sufiye&#8217;nin lafzi yaklaşımından kısmen faydalananlar.Dünya ve sosyal yaşamı birinci plana alarak dini onun üzerine bina etmeye çalışanlar.<br />
 <br />
b.)Müslüman olan,bu tercih içerisinde salt olarak Selef&#8217;e bağlı kalan,aklı ikinci plana iten,günümüz tehlikeli tanımı &#8216;ılımlı İslam&#8217; eleştirilerini haklı çıkaran,dini sahip olduklarını kaybetme korkusu ile zarara uğratan,kendisini yenileyemediği için dini çağın dışına &#8216;farkında olmadan&#8217; itenler.<br />
 <br />
c.)Müslüman olan,sahip olduğunun farkında olan(?) kendine göre öteki olana cevap üretme çabası içerisinde ana kaynaktan uzaklaşarak fakında olmadan heteredoks bir din anlayışı geliştiren,Kelam&#8217;ın akılcılığından olması gerekenden fazla beslenen,dini bilgilere kısmen sahip olup dünyevi bilgilere tümden sahip olma çabası içerisinde,Mevlana&#8217;nın &#8216;pergel metarofundan&#8217; gerekli öğretiyi almamış,sağlam bacağını dinin temel ritüellerine dayatmadığı halde,sahip ol(ma)dığı halde kendini sahip ilan ederek ederek bir de üstüne savunma çabası içine girenler.<br />
 <br />
 Şıkları çoğaltmak elbette ki mümkün,lakin üç başlıkta çok yaymadan tespitlerde bulunmak daha toparlayıcı.<br />
 <br />
 İlk gurupta(a şıkkı) bahsettiğimiz tercihleri çok fazla ele almayacağız,onları İslam dışı olarak kabul ettiğimiz için değil.O tercihi yapanlar yaşam içerisinde müslüman bireylerin çektiği sancılara muhatab,ortak olmadığı için ve kendileri sisteme uygun &#8216;rahat&#8217; çözümler getirebildiği için.Hemen belirtmekte fayda var,dönem ile popülerite kazanan ve artık tehlikeli olmaya kadar giden,insanları konuşturmayacak boyutlara ulaşan &#8216;ötekileştirme&#8217; yakıştırmasından burada nasiplenmek istemiyoruz.Niyet &#8216;ötekileştirmek&#8217; değil durum tespiti.Zaten sık sık her paragrafta değinilen niyet şerhi,yaptığını sürekli olarak açıklama çabası &#8216;ötekileştirmenin&#8217; yapıldığına dair eleştiriler almamak ve zehirlenmek adına yapılan bu çaba &#8216;ötekileştiriyorsun&#8217; ithamlarının ne denli tehlikeli olmaya başladığının kanıtı.<br />
 <br />
 İkinci gurupta(b şıkkı) bahsettğimiz tercihler ise günümüz müslümanları içerisinde kendi içlerindeki bölünmenin sebebi ve kendileri dışındaki guruplar(farklı dini guruplar,idelojik guruplar) tarafından yöneltilen eleştirilerin haklılık kazanmasına sebep olan gurup.Bu gurup tercihler ötekileştirme işini sadece dışarısı için değil kendi içlerindekiler için de başarabilenlerin oluşturduğu guruplardır.Ötekileştiriyorusun,yaftasına en layık olan gurup olarak ele alacağımız gurubun,temele sahip olmadaki,sahip olduğunu korumaya çalışmasındaki kullandığı &#8216;lafzi&#8217; olandan kurtulamama handikapı hem müslümanlara hem de İslam dinine en büyük zararı vermektedir.<br />
 <br />
 &#8217;Ilımlı İslam&#8217; eleştirilerine bu gurubun farkında olmadan oldukça etkisi olmuştur.Zira dini genel ahlak ve kuralları içerisinde değil de kısmi olarak ele alan,bu şekli ile tebliğ yer yer teşhir yapan bu gurup mensupları İslam&#8217;ın genel duruşundan bihaber olduğu için kendi despot duruşlarını dine yamamışlardır.Sonuç olarak kendileri geri çekilince ortada &#8216;Zalim bir Allah&#8217; imajı kalmıştır.Din adına davet edici Peygamber&#8217;in sahih sünnetinden ziyade &#8217;sert&#8217; fıkıh alimlerinden beslenen,uydurma rivayetlere dayanan,cahiliyenin alasını yaşayan yine bu guruptur.İrşad&#8217;a ihtiyacı olduğu halde,irşad yapan bu gurup oldukça ironiktir.Genel Kuran ve Peygamber ahlakından yoksun &#8216;dini koruma siyasetini&#8217; dinin kendi dili hatta hatta dinin bir nassı olarak kabul eden bu gurup dine dışardan gelen zararlardan daha fazla zarar vermektedir.Özellikle bu gurup içerisinde,bir yöntem olarak gelişen &#8216;Cemaat,Tarikat&#8217; yapılanmaları eksik bilgi ve dejenerasyon neticesinde &#8216;Cemaatiçilik,Tarikatçılık&#8217; halini almış,kan kaybetmeye devam etmiştir.<br />
 <br />
 Son gurupta (c şıkkı) ele alacağımız müslümanlar birinci gurup kadar etkisiz,ikinci gurup kadar zarar verici olmasa dahi hallerini değiştirmediği,farkında olmadı zaman ilk iki guruptan daha vehim neticelere ulaşabilir.<br />
 <br />
 &#8217;Dünyevi bilgiye&#8217; sahip olma çabasına talipli olmada birinci sıraya yerleşeyen bunun yanı sıra bu tercihin bir sahip olduğunu koruma siyaseti olduğuna inana bu gurup,güttüğü siyasetin olumlu taraflarından faydalanır ve faydalandırır.Dialog açısından,kendini ifade etme açısından,ikinci gurubun zararını minimuma çekmek açısından başarılı olduğunu kabul etmek lazımdır.Ancak bu gurubunda faydadan zarara gitmesi &#8216;dur&#8217; noktasını bilmemesiyle mümkün olabilir.Yani ikinci gurubun teşhisinde değindiğimiz &#8216;dünyevi ve dini&#8217; bilginin eksikliğine rağmen bu gurup dünveyi bilgiye sahip dini bilgiden oldukça uzaklaşmıştır.Bu noktada uzaklaşma seviyesine &#8216;dur&#8217; diyemez ise ikinci guruptan çok daha zararlı olabilir.<br />
 <br />
 Muhatabı olduğu dünyevi bilgilere fazlaca sahip buna mukabil dini bilgiden uzak kalmış bu gurubun dünyevi bilgi içerisinde eriyip gitmesi,en yakın görünen zarar olarak öne çıkarmaktadır.Mevlana&#8217;nın &#8216;pergel meteforu&#8217; öğretisi bu gurup için en toparlayıcı etkiye sahiptir.Sağlam bacağınız din üzerinde,gezebilir bacağınız dünya üzerinde ise sorun yok ama iki bacak da hareket halinde ise işte o zaman durum vahimdir.<br />
 <br />
 Düşünsenize Nevton fiziğine,Quantum fiziğine bilgi düzeyinde sahip,bunlar ile dine vurgu yapan müslüman bireyler Kuran ve Sünnet açısından bir o kadar eksik bilgiye sahipler.Felsefenin ve felsefecilerin(İslam Felsefecileri de dahil) etkisinde evlerinin yolunu şaşıracak kadar kendini kaybeden müslüman bireyin Kuran tanımlarına kısmen dahi sahip olmaması ya da Kuran&#8217;ı Rasulullah&#8217;ın yaşantısından değil de her hangi bir felsefecinin yaklaşmından çıkartmaya çalışmak ne kadar doğru?Adet olduğu üzre yine açıklayalım,dünyevi bilgiden yoksun müslüman bireyler zaten arzu ettiğimiz bireyler değil ama dünyevi bilgi içerisinde eriyip dini bilgiden uzaklaşan bireyler de en az onlar kadar arzu etmediğimiz bireyler.<br />
 <br />
 Mistik olanı efsunlu bulan,felsefik olanı cazibeli bulan bu tarz yaklaşımların etkisi altında dini koruyacağım çabası içerisinde dünyevi başarının peşinde koşmak,İslam olmuş birey için ne kadar gerekli?Bu biraz da kendini kaybediş değil mi?<br />
 <br />
 Bu bahsettğimiz gurubun her daim &#8216;moderniteye karşı ayaktayız&#8217; sloganları yürüdüğü yolda kaybettikleri ile susmuyor mu?Başarı nedir? sorusuna verilecek olan cevap,Özgürlük nedir?sorusuna verilecek cevap dini cevaplardan çıkıp dünyevi ve maddesel cevaplara dönüşmüş ise ipin ucu oralarda bir yerlerde kaçmıyor mu?<br />
 <br />
 Çoğu kez &#8216;özgürlük&#8217; gibi sınırlarını belirlemenin mümkün olmadığı bir çatı model de var olmak yerine İslam vurgusunda bulunarak İslam&#8217;ın temel ritüellerinden &#8216;hoşgörü&#8217; yaklaşımını çatı model alarak,ana kaynağa bağlı,ortodoks bir yapılanma içerisinden cevap üretmek ya da çözümsüzlğü ortadan kaldırmak mümkün değil mi?<br />
 <br />
 Neden özgürlük değil de hoşgörü?<br />
 <br />
 Müslüman kendini yitirmeye kelimelerin büyüsü ile başlıyor da ondan.Her oluşumun bir dili bu dile bağlı kelimeleri vardır.Dünyevi,modern,postmodern sistemlere aşina ola ola onların dillerini benimseyen birey zaman içerisinde kendi dilini kaybeder.Kullandığı dil ona sahip olmaya başlar.Çözümü hep o dilden aramaya başlar.Tüm bunların üstüne kendi dilinin yetersizliğinden(yetersiz olduğu için değil öyle belletildiği için) kaynaklanan bir kompleks, sahip olduğunu koruma çabasının yok olması,sahip ol(ma)dığına benzeme hareketini doğurmuyor mu?Özgürlüğe bu denli düşkünlük,birşeylerin normal olmadığını göstermiyor mu?Müslümanın &#8216;özgürlük&#8217; kelimesine yüklediği anlam ile genel kalıpların kabul ettiği &#8216;özgürlük&#8217; aynı şeyler mi?Aynı değiller ise &#8216;Neden hoşgörü değil de özgürlük?<br />
 <br />
 Öteki dünyanın kelimesi,başarı hem elde edilme şekilleri açısından hem de anlamı açısından müslüman bireyi dili,dilin kelimelerinin etkisi ve anlamı noktasında kendine çekmiyor mu?Klişe olarak müslüman bireylerin diline yerleşmiş &#8216;Müslüman Doğu dünyası neden başarısız?&#8217;Bu soruyu ilk soran biz değiliz.Yukarıda Selefiye ekolü içerisinde saydığımız isimlerden M.Abduh ve ekolü de hemen hemen aynı soruyu sormuştur.İslam dünyası Batıya oranla neden başarısız?Cevap olarak &#8216;İslam hatalı olamaz,öyle ise hata biz de bir Kuran&#8217;ı yanlış yorumladık diyerek dini gelenekten ayrıştırma,bidatlardan temizleme çabası içine girmişleridir.&#8217;1800&#8242;lü yıllarda gelişen bu akım dönem için olumlu yönde etkili olmuştur ancak mesele tümden çözülmemiş,cevaplanmamış soru işaretlerine bir de kıyasa bağlı kompleksler eklenmiştir.Halen bu durumun devam etmesi İslam&#8217;ın yanlış yorumlanmasından olduğu kadar müslümanın kendi dilindeki &#8216;başarı&#8217; kelimesi ile dünyevi dilin kendi dilindeki &#8216;başarı&#8217; kelimesinin anlamlarının farklı olmasından kaynaklanıyor.<br />
 <br />
 Müslümanlar kendi dilleri ile konuşup,kendi kaynaklarını cevap bulmak için kullanmadıkları dünyevi olanın kaynağını ve dilini tercih ettiği sürece hem o dil içinde kendini yitirecek hem de büyük bir kaybediş yaşayacaktır.Maalesef ki bu kaybediş eğer gerçekleşirse işte o zaman &#8216;ılımlı İslam&#8217; adına en büyük örneği oluşturacaklardır.<br />
 <br />
 Kuran ayetleri içerisinde müteşabih kabul edilen,&#8217;hurufu mukatta&#8217; dediğimiz harfler vardır.Surelerin başında bulunan (Elif,Lam,Mim) bu harfler sureye girmeden önce dikkati çekmek açısından önemlidir.Manasına dair bir çok görüş vardır.Kelimleri oluşturan harflerin varlığına vurgu olması açısından da önemlilerdir.Zira harfler kelimeleri,kelimeler ise dili oluşturur.Dil ise döndükçe kalbe,yaşama yön çizer.Yukarıda üzerinde durduğumuz &#8216;yaşarken diline sahip çık&#8217; temasının kaynağı belki de Kuran&#8217;ın bu harflerinde gizlidir.<br />
 <br />
 Üzerinde durduğumuz üçüncü gurup dünyevi,öteki ve modern olana muhatab olma konusunda saydığımız guruplardan en yakın olanı ise ki öyle burada en büyük görev üçüncü gurupta şıklandırdığımız tercihi yapanlara düşmektedir.Bir bacağı sağlam basmayı başarabilirse bu gurup tüm çözümsüzlüklerin çözümü olabileceği gibi çürük bir bacağı seçerse tüm çözümsüzlüklerin nedeni dahi olabilir.Ötekinin dilini kullanabilen bunun yanı sıra kendi dilini temel alabilen bireyler müslümanların yaşam içerisinde kaybettiklerini geri kazanmaları açısından oldukça ümit vaad ediyorlar.<br />
 <br />
 Selef&#8217;in nass ve nakilinden,Kelam&#8217;ın akılcılığından,Sufiye&#8217;nin ilhamından yeterli ölçüde edinip &#8216;diline&#8217; de sahip olduktan sonra &#8216;Neyim?Kimim?&#8217; sorusuna verdiği yanıt doğru olacağı gibi &#8216;Nereye gidiyorsun?&#8217; sorusuna vereceği cevap da doğru olacaktır.<br />
 <br />
 Diline sahip olmak ise kullanılan kelimelere ve bu kelimelerin anlamlarına bağlıdır.O dilin kelimelerinin,harflerinin kaynağı da Kur&#8217;an&#8217;dır.<br />
 <br />
  &#8221;Elif,LAM,RA&#8230;İşte bunlar sana apaçık bir kitabın ayetleridir(harfleridir).&#8217;(Yusuf/1)</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2009/05/30/qua-vadis-ummet/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/05/30/qua-vadis-ummet/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Ahlâksız Herifler</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/04/14/ahlaksiz-herifler/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/04/14/ahlaksiz-herifler/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 14 Apr 2009 10:21:36 +0000</pubDate>
		<dc:creator>T.Suat Demren</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[vicdan]]></category>

		<category><![CDATA[İslam]]></category>

		<category><![CDATA[İç hastalıklar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=4282</guid>
		<description><![CDATA[Vakit gazetesine bağlı internet sitesinin Türkay Saylan ile alakalı bir &#8216;haber&#8217;i: [via]  Yıllarca savaştı sonunda muhtaç kaldı
Ayıp kelimesi yetmiyor artık.  Bırakın şu &#8216;İslamî&#8217; sıfatınızı bir kenara da  daha fazla zarar vermeyin İslam&#8217;a. Düşün müslümanların yakasından, yeter.    Muhafazakâr sayılır mıyım bilmiyorum ama en azından geniş anlamda ortak inanca sahip olduğum bir insan olarak; sizin gibilerinden utanıyorum.
Üzmez [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Vakit gazetesine bağlı internet sitesinin Türkay Saylan ile alakalı bir &#8216;haber&#8217;i: [<a href="  http://jormungand.wordpress.com/2009/04/14/el-insaf/" target="_blank">via</a>]  <a href="http://www.habervaktim.com/haber/67399/yillarca_savasti_sonunda_muhtac_kaldi.html" target="_blank">Yıllarca savaştı sonunda muhtaç kaldı</a></p>
<p>Ayıp kelimesi yetmiyor artık.  Bırakın şu &#8216;İslamî&#8217; sıfatınızı bir kenara da  daha fazla zarar vermeyin İslam&#8217;a. Düşün müslümanların yakasından, yeter.    Muhafazakâr sayılır mıyım bilmiyorum ama en azından geniş anlamda ortak inanca sahip olduğum bir insan olarak; sizin gibilerinden utanıyorum.</p>
<p>Üzmez gibi birine sahip çıkmalar, yılbaşında gerçekleşen şofben faciasına çirkin yorumlar yapmalar, hasta bir kadının kullandığı bir aksesuar üzerinden intikamvari haber servisleri, vb  binbir türlü sinsilik, sahtekârlık, terbiyesizlik..</p>
<p>Saylan&#8217;ın  inanç bağlamında muhalif düşüncede olması ve bu düşünceleri uğruna mücadele etmesi, bunu yaparken de  zaman zaman saygısızca ve faşizan söylemlerde bulunmuş olması,  bir hastalık nedeniyle oluşan görüntüsüyle alay edilmesini haklı çıkartır mı hiç? Nasıl bir ahlâk anlayışı bu, nasıl bir vicdan?</p>
<p>Hz. Peygamber (s) sağ olsa topunuzu önüne katıp kovalardı, ahlâksız herifler.</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2009/04/14/ahlaksiz-herifler/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/04/14/ahlaksiz-herifler/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>İmparatorluğun Gözyaşları - Balkan Savaşı’nı Neden Kaybettik ?</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/03/21/imparatorlugun-gozyaslari-balkan-savasi%e2%80%99ni-neden-kaybettik/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/03/21/imparatorlugun-gozyaslari-balkan-savasi%e2%80%99ni-neden-kaybettik/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 20 Mar 2009 22:59:45 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Tuncay Yılmazer</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Militarizm]]></category>

		<category><![CDATA[Milliyetçilik]]></category>

		<category><![CDATA[Osmanlı]]></category>

		<category><![CDATA[Resmî Tarih]]></category>

		<category><![CDATA[Tarih]]></category>

		<category><![CDATA[Ulusalcılık]]></category>

		<category><![CDATA[İç hastalıklar]]></category>

		<category><![CDATA[balkan savaslari]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=3949</guid>
		<description><![CDATA[www.geliboluyuanlamak.com 

Bu makale Kültür Dergisi Mart 2009 Balkanlar Özel Sayısı&#8217;nda Yayımlanmıştır.   
 
    &#8220;&#8230;&#8230;Mazisiyle benliğime, ruhuma kuvvet veren Fatih minarelerinden bir sürü ruhlar bana ‘Ey Meşhed&#8217;i bırakan bedbaht ordunun subayı! Hâlâ nasıl yaşıyorsun diyor!&#8217; Bütün ordunun bozgunlukları yüreğimi çökertiyor, yüzümü yerlere kapattırıyor.Kan ağlayan kalbim kalan vatan parçalarının bütün güzellikleri için kardeşini kaybetmiş bir insan şefkatiyle titriyor&#8230;..&#8221;
    Birinci Dünya Savaşı&#8217;ndaki Sarıkamış [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/03/20090320_derin_dusunce_org_balkan_savaslari.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-3952" title="20090320_derin_dusunce_org_balkan_savaslari" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/03/20090320_derin_dusunce_org_balkan_savaslari.jpg" alt="" width="166" height="211" /></a><a href="http://www.geliboluyuanlamak.com" target="_blank">www.geliboluyuanlamak.com</a><a href="http://www.geliboluyuanlamak.com" target="_blank"></a> <br />
<em></em></p>
<p><strong>Bu makale Kültür Dergisi Mart 2009 Balkanlar Özel Sayısı&#8217;nda Yayımlanmıştır.   <br />
 </strong></p>
<p>    <em>&#8220;&#8230;&#8230;Mazisiyle benliğime, ruhuma kuvvet veren Fatih minarelerinden bir sürü ruhlar bana ‘Ey Meşhed&#8217;i bırakan bedbaht ordunun subayı! Hâlâ nasıl yaşıyorsun diyor!&#8217; Bütün ordunun bozgunlukları yüreğimi çökertiyor, yüzümü yerlere kapattırıyor.Kan ağlayan kalbim kalan vatan parçalarının bütün güzellikleri için kardeşini kaybetmiş bir insan şefkatiyle titriyor&#8230;..&#8221;</em></p>
<p align="justify">    Birinci Dünya Savaşı&#8217;ndaki Sarıkamış Harekâtı&#8217;ndan hatırladığımız Yarbay Hafız Hakkı Bey, Balkan Savaşı&#8217;ndaki ağır yenilginin nedenlerini incelediği &#8220;Bozgun&#8221; adlı eserinde  yukarıdaki hüzünlü satırlara yer verir. Osmanlı Sultanı 1. Murad&#8217;ın Kosova&#8217;daki türbesi olan &#8220;Meşhed&#8217;i Hüdavendigâr&#8217;ı &#8221; kaybetmenin verdiği hüzün yerini intikam duygularıyla dolu şu satırlara bırakacaktır: &#8230;&#8230;<em>Bu kadar elemlerden bu kadar kara günlerden sonra beni yaşatan,  bu kadar lekeli bozgunluklardan sonra bu üniforma ile milletin karşısına çıkmak cüretini veren, içimi yakan bu büyük emelin intikam ateşi ve Milletle Ordunun gençliğinde gördüğüm ümid-i istikbâl nûrudur&#8230;</em><sup><em>1</em></sup></p>
<p align="justify">    8 Ekim 1912 tarihinde Karadağ&#8217;ın Osmanlı İmparatorluğu&#8217;na savaş ilanı ile <span id="more-3949"></span>başlayıp (çatışmalar, ateşkesler, antlaşmalar ile ) aralıklı olarak 30 Eylül 1913&#8242;de Bulgaristan ile yapılan İstanbul Antlaşması ile biten Balkan Savaşlarının tarihimizin en acı, en kara sayfalarından birisi olduğuna kuşku yok. Nasıl olmasın ki? Neredeyse 400 yıldır adaletle hükmedilen, İslam eserleriyle nakış nakış işlenen bu topraklar imparatorluğun tarihinde yaşadığı en ağır mağlubiyetler serisi ile kısa bir süre içerisinde elimizden çıkıp gitti. Gidenler sadece tipik bir Anadolu kasabasından farkı olmayan nazlı Üsküp, mağrur Manastır ya da  cıvıl cıvıl Selanik değildi elbette&#8230;Giden çokkültürlülük içerisinde hoşgörüydü, adaletti, renklilikti. Bu kavramlar aradan geçen bir asıra yakın sürede bir daha bu topraklara uğramayacaktı. Gelenler ise canının yanında çocuklarını, iki-üç parça eşyasını yağmur, çamur içerisinde güç bela İstanbul&#8217;a ve oradan da Anadolu&#8217;ya ulaşabilen bir milyona yakın Rumeli göçmeniydi.</p>
<p align="justify">    Prof. Zafer Toprak  çeşitli dillerdeki to balkanize (ing.) , balkanizer (Fr.) balkanisieren (Alm.) kelimelerinin bir bölgeyi birbirine düşman topluluklara bölmek anlamına geldiğini belirtiyor.<sup>2</sup> Aslen Türkçe bir kelime olan Balkan sözcüğü 20.yy&#8217;da coğrafi bir bölgeyi tanımlamaktan ziyade zihinsel bir algılamayı temsil ediyordu. 1878 Berlin Antlaşması sonrası Batı Avrupa Tarih yazımında coğrafi ve siyasi birimlerin milliyetçi ideolojilerle parçalanarak küçük devletler haline dönüşmesi halini tanımlamak için &#8220;Balkanlaşma&#8221; kavramı geliştirilmişti.<sup>3</sup> Özellikle Fransız ihtilâlinin ortaya çıkardığı milliyetçilik akımının en fazla etkilediği yerlerin başında çok sayıda milleti barındıran Balkan Yarımadası geliyordu. 1912-1913 yılları arasındaki Balkan Savaşları , Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nun zayıflığı ve Balkan devletlerinin başta İngiltere, Fransa, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu olmak üzere büyük güçlerin muhalefetine rağmen ulusal birlik sorunlarını çözme kararlılığı nedeniyle patlak verdi.  1878 yılından beri Berlin Antlaşması&#8217;nın düzenlemeleri sayesinde Balkan Yarımadası&#8217;nda barışı korumuş olan Büyük Güçler 1912&#8242;ye gelindiğinde bunu Balkan Birliği karşısında zorlayacak kararlılıktan yoksun hale gelmişlerdi. <sup>4</sup> Balkan Devletlerinin 1878 sonrası mevcut statüsünün devamı Avrupalı büyük güçlerin işine geldiği söylenebilir. Balkanlar çok verimli, cazip bir bölge değildi. İstediklerini dayatabilecekleri Osmanlı hükümetinin devamı daha işlerine geliyordu. Ancak Rusya , Balkan Devletleri arasında Alman ve Avusturya karşıtı bir ittifak kurma düşüncesindeydi. Rus Dışişleri Bakanı Sazanov , Bulgar ve Sırp hükümetlerini aralarında bir ittifak kurmaya ikna etmişti.<sup>5</sup> İttifakın görünüşteki amacı Bâbıâli&#8217;yi Makedonya&#8217;da reform yapmaya zorlamaktı ana amacı ise Türkleri Balkanlar&#8217;dan uzaklaştırmaktı. <sup>6</sup> Osmanlı Ordusunun yıprandığı ve zayıfladığı düşüncesi , Trablusgarp ve Arnavutluktaki gelişmeler Balkan Devletlerinin Makedonya üzerindeki heveslerini kamçılamıştı. 13 Mart 1912&#8242;de Sırbistan ve Bulgaristan ittifakı imzalandı. Antlaşmanın maddeleri Fransız basınında Haziran ayında yayınlandı. Yunanistan&#8217;ın Osmanlı İmparatorluğu ile en önemli problemi Girit adasının statüsüydü.<sup>7</sup> Söz konusu ittifaka Yunanistan 29 Mayıs  1912 tarihinde katıldı. II.Wilhelm&#8217;in onayı olmadan Yunanistan&#8217;ın bu ittifaka girmesi pek mümkün görünmüyor. <sup>8</sup></p>
<p align="justify">    Mart 1912&#8242;de Balkan Devletleri arasındaki anlaşmalardan nasıl olup da Osmanlı yöneticilerinin haberi olmadığı çok açık değildir. Gazi Ahmet Muhtar Paşa kabinesi savaş istemiyordu. Sofya Büyükelçisi Asım Bey, Kral Ferdinand&#8217;ı ziyaret etmiş, romatizma nedeniyle tedavi gören kral ona &#8220;Görüyorsunuz , savaşacak halim mi  var? demişti. Asım Bey İstanbul&#8217;a çektiği telgrafta &#8220;Balkanlardan imanım kadar eminim. Hiçbir harp zuhur edemez&#8221; diyecekti.<sup>9</sup> Bundan sonraki gelişmeler hem diplomatik basiretsizlik hem de istihbarat körlüğü sıfatlarını hak eder. Balkanlarda çıkabilecek ihtilaflarda tarafsız kalması kaydıyla Sırbistan&#8217;a Selanik limanından Fransız menşeli top ve cephane sevkiyatına izin verilmesi ve savaş başlamadan hemen önce 120.000 askerin terhis edilmesi ilginçtir. Sebep ne olursa olsun ciddi bir istihbarat zaafı olduğu açıktır. İttifaka son katılan Karadağ&#8217;dı. 27 Eylül 1912&#8242;de Sırbistan ve Karadağ işbirliği antlaşmasını imzaladılar. Karadağ&#8217;ın savaş masraflarını Rusya üstlenecekti. <sup>10</sup></p>
<p align="justify">    Savaş çıktığında Rumeli&#8217;deki Osmanlı Ordusu&#8217;nun durumu şuydu: Başkomutan Harbiye Nazırı Nazım Paşa ve Genel karargâh İstanbul&#8217;daydı. Dört kolordu ve bir süvari tümeninden oluşan Abdullah Paşa komutasındaki Doğu Ordusu&#8217;nun harekat alanı Dimetoka-Kırklareli hattıydı. Savaşın Trakya ovalarında kesin sonucunun alınacağı açıktı. Edirne ise 17 tabya, 50000 askerle Şükrü Paşa komutasındaki bir kuvvetle savunulacaktı. Selanik merkezli Batı ( Makedonya ) ordusu ise Ali Rıza Paşa komutasındaydı. Biri Sırbistan-Bulgaristan sınırında , diğeri Karadağ cephesinde , üçüncüsü de Epir ve Teselya cephelerinde çarpışacak üç kolordudan oluşuyordu.<sup>11</sup></p>
<p align="justify">    Osmanlı ordusunun durumu vahimdi. Harp stokları yetersiz, silah ve malzeme eksikliği had safhadaydı. Doğu ordusu ve Batı Ordusu&#8217;nun asker sayısı planlananın çok altındaydı. İki ordu toplam 290000 askeriyle tüm Balkan devletlerinin 480000 kişilik ordusuna karşı savaşmak zorunda kalmıştı.<sup>12</sup></p>
<p align="justify">    Bilinenin aksine ilk saldıran taraf Osmanlı İmparatorluğu olmuştu. Harbiye Nazırı Nazım Paşa , daha öne Ahmet İzzet Paşa tarafından yapılan savunma planların aksine taarruz yanlısıydı. 22 Ekim 1912&#8242;de  Bulgar ve Sırp Cephelerinden hücuma geçen Osmanlı Ordusu bir hafta içinde tüm cephelerde ağır bir bozguna uğradı. İşin trajik tarafı 24 Ekim&#8217;de hem Batı Ordusu&#8217;nun Kumanova&#8217;da , Doğu Ordusu&#8217;nun da Kırkkilise ( Kırklareli ) bölgesindeki yenilgilerini Sırp ve Bulgarların ilk anda algılayamamalarıydı! Osmanlı Ordusu taktik ve stratejik girişimler uygulayabilen, birlikleri arasında düzenli koordinasyonu sağlayabilen düzenli bir silahlı güç olma vasfını tamamen kaybetmişti. <sup>13</sup>  Doğu ordusu 29 Ekim&#8217;deki Lüleburgaz- Pınarhisar muharebeleri ile tutunmaya çalışsa da hezimetler devam etti.  Bulgar Ordusu karşısında Çatalca hattına kadar çekildi. Sırp Ordularının saldırısıyla Makedonya&#8217;nın büyük bölümü kaybedildi. Manastır, Üsküp, Selânik gibi adları Osmanlı Devleti ile anılan şehirler birer birer elimizden çıktı. Osmanlı Batı Ordusu ile Doğu ordusu arasındaki bağlantı koptu. Yunan Epir Ordusu Yanya&#8217;yı kuşatmaya çalışırken , Veliaht Konstantin komutasındaki Yunan Ordusu Selanik&#8217;e ilerledi.</p>
<p align="justify">    Aslında bu muharebelerin çoğuna ne derece çarpışma deneceği tartışılır. Çoğu yerde asker silah bırakmış, savaş alanından kaçmıştı. Şevket Süreyya Kırklareli kaybedildiğinde  &#8220;<em>Türk  piyadesinin kaçışı, Bulgar süvarisinin ilerleyişinden daha hızlıydı</em> !&#8221;<sup>14</sup> diye yazar.</p>
<p align="justify">    Diplomasiden umudun giderek azaldığı dönemde İstanbul basının attığı savaş çığlıkları, gösteriler başlangıçta iyimser bir beklentinin  doğmasına yol açsa da cepheden gelen ilk haberlerle hava değişmişti. Askeri hezimet o kadar süratli gelişmişti ki Avrupa&#8217;nın ileri gelen devletleri bile hiç bu kadar kısa sürede Osmanlı Ordusu&#8217;nun mağlubiyetini beklemiyorlardı. Oysa savaşın hemen başlangıcında sonuç ne olursa olsun sınırların değişmeyeceğini açıklamışlardı. Osmanlı birliklerinin Sırplar, Bulgarlar, Yunanlılar karşısında düştükleri aciz durum yakından izleyen bir çok gazeteci ve gözlemcinin hatıratında acı acı belirtilir. Savaşı izleyen Fransız gazeteci Stephane Lausanne <em>&#8220;Abdullah Paşa&#8217;nın zabitleri mısır köklerini tırnaklarıyla kazıyarak, biraz unla kaynatıp kumandanlarına veriyorlardı.</em>&#8221; diye yazar.<em>&#8221; 175.000 kişilik bir kuvvet kumandanının yiyecek ekmeği yoktu&#8230;.Bu bir hastalar yaralılar kafilesi değildi&#8230;.can çekişenler kortejinin arkasında , çamur deryası boyunca bağırsaklarını toprağa boşaltan iki büklüm gölgeler seçiliyordu.&#8221;</em><sup><em>15</em></sup></p>
<p align="justify">    Sırpların Makedonya üzerindeki Kumanova muharebesini kazanıp hızlı ilerleyişleri, Bulgarların İstanbul&#8217;a 35 km. kadar yaklaşabilmeleri , Edirne&#8217;yi çepeçevre sarmaları ,  şimdiki  Yunanistan&#8217;ın Epir bölgesinin önemli kenti Yanya&#8217;da ve şimdiki Kuzey Arnavutluk&#8217;ta,  İşkodra&#8217;da toparlanmaya  çalışan bozgundan geriye kalabilen Türk askerleri &#8230; Savaşın ilk günlerinden itibaren İstanbul&#8217;un yolunu tutan  binlerce mülteci&#8230; İntikam hisleriyle dolu Bulgar, Sırp ve Yunan askerlerinin sivil Müslümanlara yaptıkları mezalim&#8230; Silahını bırakıp kaçan, komutanlarını dinlemeyen ya da koleranın pençesinde kıvranan binlerce asker&#8230; Balkan Savaşları denince hemen başlangıçta akla gelen görüntüler&#8230; Tarihini hep kahramanlıklarla, zaferlerle anlatmaya alışkın bizler için gerçekten pek yenilir yutulur sahneler değildi yaşananlar. Görünen  o ki Osmanlı Devleti&#8217;nin Avrupa&#8217;daki toprakları çok kısa bir süre içerisinde elden çıkmıştı. 1913 Şubat ayında Osmanlı Ordusu&#8217;nun Çatalca önündeki Bulgar ordusunun gerilerine sarkmak için yaptığı Şarköy çıkartması, deniz, kara ve az sayıda da olsa hava kuvvetlerinin bir arada kullanıldığı amfibik bir savaşın ilk örneğiydi. Ancak gerekli koordinasyon oluşturulamadığı için harekât başarısız olmuştu.<sup>16</sup></p>
<p align="justify">    Birçoklarına kısa bir süre öncesine kadar söylenilse kötü bir şaka kabul edilebilecek gerçek ortadadır artık. Bulgarlar 12 Kasım&#8217;da Çatalca-Büyükçekmece hattına dayanmışlardır. 17-19 Kasım 1912 tarihleri uçurumun kenarından dönüldüğü, Bulgar Ordusunun Çatalca önünde durdurulduğu günlerdir. Ancak tam bu sıralarda ortaya çıkan çok daha sinsi ve tehlikeli bir düşman milliyet tanımadan ortalığı kasıp kavurmaktadır.. Kolera! Alman <em>Berliner Tagesblatt</em> Gazetesi İstanbul muhabiri Feldmann günümüz İstanbul&#8217;unun gözde semtlerinden Yeşiköy&#8217;ü &#8220;<em> tam bir dehşet manzarası hakimdi. Caddelerde yatan yaralılar ve cesetler görülmüştü. Demiryoluyla, arabayla ya da yorgun argın çıplak ayakla gelen hastaların açık alana yerleştirildikleri Yeşilköy, &#8220;Kolera tarlası&#8221;namıyla anılmaya başlamıştı&#8221; </em>diye anlatıyor.<em>.</em><sup>17</sup></p>
<p align="justify">    Birinci Balkan Savaşı&#8217;nda en başarılı ülke Sırplar olmuştu. Kumanova muharebesi ( 23-24 Ekim 1912 ) sonrasında Makedonya&#8217;nın büyük bölümüne sahip oldular. Ancak bu ilerleyiş ileride Balkan Birliği arasında doğacak sorunlara zemin hazırlayacaktı. Nedeni ise Bulgaristan&#8217;ın da Makedonya üzerinde hak iddia etmesiydi. Her iki taraf bu konuda Rusya&#8217;nın hakem olmasını kabul etmişti. Ancak Rus diplomasisi sorunu çözmekte  son derece başarısızdı. Özellikle Bulgarlar Rus desteği konusunda tam bir hayal kırıklığı yaşadılar.<sup>18</sup></p>
<p align="justify">    Ateşkes antlaşmaları, barış konferansları artık tek bir yerin Osmanlılarda kalması için uğraş verilmektedir. Edirne! Edirne&#8217;den ötesine geçmenin gerçekçi olmadığı ortaya çıkmıştır. Üstüne üstlük özellikle Ocak 1913&#8242;te büyük devletlerin baskılarıyla Kıbrıslı Kamil Paşa yönetimindeki hükümet Edirne&#8217;yi bile vermeye razı hale gelecek, ancak her şey kanlı Babı-Âli baskınıyla değişecektir. 23 Ocak 1913 baskını , İttihat Terakki&#8217;nin ipleri tamamen eline almasının başlangıcıdır. Harbiye Nazırı Nazım Paşa&#8217;da çıkan çatışma da öldürülür. İlginçtir; bakanlar kurulundaki herkes  korkudan sinerken Kamil Paşa, Enver Bey&#8217;in uzattığı istifa dilekçesini &#8220;cihet-i askeriyeden gelen baskıyı&#8221; belirterek ( &#8220;halktan&#8221; ifadesi de tehditle ekletilerek) imzalayacaktır.<sup>19</sup> 15 Nisan 1913 tarihinde Çatalca&#8217;da yapılan ateşkes ve 22  Nisan 1913&#8242;de İşkodra&#8217;nın Karadağlılara teslim olması Birinci Balkan Savaşı&#8217;ndaki çatışmaları sona erdirir. Kayıp korkunçtur. Tunaya&#8217;nın deyişiyle  &#8220;6 milyonu çok az aşkın nüfuslu, 173.000 km<sup>2 </sup>‘lik Koca Rumeli&#8221; Osmanlı aile albümünde bir hatıra fotoğrafı olarak kalmıştır artık. <sup>20</sup></p>
<p align="justify">    Kuşkusuz en zararlı çıkan Osmanlılarla birlikte Bulgarlar görülüyordu. Sırbistan&#8217;la Yunanistan&#8217;ın Makedonya&#8217;nın kuzey ve güneyini paylaşmaları, ayrıca kuzeydeki Romen tehdidi Bulgaristan için savaşın başlarındaki başarılarına rağmen ciddi bir dezavantajdı.  Taraflar arasındaki yoğun diplomasi trafiği çıkmaza girince  29/30 Haziran gecesi Bulgaristan, Yunanistan ve Sırbistan yeniden savaşa tutuştular. Fırsatı değerlendiren iki ülke vardı. Biri ilk savaşa katılmayan Romanya, diğeri ise kaybettiği prestijini yeniden kazanmak isteyen Osmanlı Devleti. Enver Paşa komutasındaki Osmanlı Ordusu 22 Temmuz 1913&#8242;de Edirne&#8217;ye girecek, en azından teselli bulacaktır.<sup>21</sup> </p>
<p align="justify">    Balkan Savaşı&#8217;nda en az savaşan ordular kadar, belki daha fazla, acıyı ve dramı canına, ırzına ve malına saldırılan, yerinden göçertilen sivil halklar yaşadı. Aynı şekilde katledildiler, tecavüze uğradılar ve sürüldüler. Camiler ve havralar aynı şekilde kirletildi ve tahrip edildi. Selânik&#8217;e giren Yunan orduları Müslümanlardan çok Yahudi katliamı yaptılar.<sup>22</sup> <br />
 
</p>
<p align="justify">    Peki yenilginin nedenleri neydi? Ne olmuştu da tarihi zaferlerle dolu bir ordu , düşmanlarını bile şaşırtacak derecede hızla mağlubiyete sürüklenmiş, başkenti bile kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalmış, eski başkenti olan Edirne Bulgarların eline geçmiş, Makedonya Sırplarla Yunanlılar arasında paylaşılmıştı? Milletçe en büyük özelliğimiz olan yenilgileri fazla gündeme getirmeme, ders çıkarmama özelliğimize en iyi örnek Balkan Savaşı verilebilir. Oysa Balkan Savaşı başarısız bir diplomasinin, siyasete bulaşmış bir ordunun  yapıcı değil yıkıcı muhalefetin bileşiminin nelere mal olacağına dair çok çarpıcı örnekler içerir. İmparatorluk dışişleri yanıbaşındaki Balkan ülkelerinin yaptıkları ittifakları görmemiş/görmemezlikten gelmiş, ordu komuta kademesi ise başından itibaren hem fiziki hem mental olarak dağınık/lakayt bir duruş sergilemiş, muhalefeti temsil eden İttihat-Terakki Cemiyeti ise savaşın neticesinden çok baştaki hükümetin bu vesileyle dağılması için uğraşmıştır. Richard Hall,  Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nun Balkan müttefikleri arasındaki çelişkilerden yararlanma konusunda dikkat çekici başarısızlık gösterdiğini belirtir. Hall&#8217;e göre, en büyük düşman Bulgaristan&#8217;a karşı Sırp ve Yunanlılara bir takım tavizler verilebilir, bu girişim en azından Asya yakasından kuvvet aktarmalarında zaman kazandırabilirdi.<sup>23</sup></p>
<p align="justify">    Ordunun siyasallaşması en önemli faktörlerin başında geliyordu. Eski bir Harbiyeli olan, 1. Dünya Savaşı sırasında İngilizlerin eline esir düşüp sonraki yaşamını Arap Bağımsızlığı davasına adayan Cafer Al-Askeri anılarında  İttihatçı Türk subayların ordunun yenilmesinden Nazım Paşa&#8217;yı sorumlu tutabilmek için yerlerini terk ettiklerini yazar.<sup>24</sup> Savaş sırasında Batı Ordusu&#8217;nda görevli Teğmen Rahmi ( Apak )  ise bizzat şahit olduğu bir olayda İttihatçı bir subayın , Hürriyet ve İtilafçı Kara Sait Paşa&#8217;ya Beşinci Kolordu Muharebe idare yerinde silah çektiğini anlatır.<sup>25</sup> O dönem kabine üyelerinden olan Şeyhüislam Cemalettin Efendi anılarında <em>imparatorluk kuvvetlerinin subayları çoğunlukla partizan siyasetle meşgul oldukları için askerlik kurumunun özü olan hiyerarşi zedelenmiştir&#8221; </em>diye yazacaktır<sup>26</sup> 24 Ekim&#8217;de Kumanova&#8217;da Sırplar karşısında dağılan Vardar Ordusu&#8217;nun Komutanı Ferik Zeki Paşa yenilginin nedenini subayların görevlerine karşı kayıtsız kalmalarına, askerlik dışındaki işlerle meşgul olmalarına bağlar.<sup>27</sup> Şüphesiz örnekleri çoğaltmak mümkündür. Balkan Savaşı öncesi Osmanlı Ordusu birçok yönden eksiktir, savaşa hazır değildir. İşin ilginç yanı Genelkurmayın ileri gelen üst düzey subaylarının bu acı gerçeği bilmeleridir.</p>
<p align="justify">    Başarısız diplomasi, istihbarat zaafı , savaş durumu ile karşı karşıya kalan bir ülke muhalefetinin( İttihat-Terakki Cemiyeti&#8217;nin ) destekleyici olmak yerine , hükümeti her durumda zor durumda bırakmayı amaçlaması , ordu mensuplarının siyasetle çok içli dışlı olması, dönemin hükümetinin ise gerekli kararlılıktan yoksun olması Balkan felaketini getirmiştir. Savaş sırasında darbeyle iktidara gelen İTC , felaketin nedenlerini iyi tahlil edememiş, intikam hırsıyla hareket etmişti. Yazının giriş bölümünde yer verdiğimiz Balkan Savaşı literatüründe önemli bir yeri olan Bozgun&#8217;da , Hafız Hakkı Bey&#8217;in yenilginin nedenleri arasında ordunun politikaya bulaşmasını belirtmemesi dikkat çekicidir.<sup>28</sup></p>
<p align="justify">    İttihat ve Terakki Cemiyeti önderlerinin çoğu Balkan mağlubiyetinin asıl suçlusu olarak gayri Müslimleri görüyordu. Balkan Harbi&#8217;nin ardından devletin Hıristiyan nüfustan ve onların yol açtıkları problemlerden kurtulduğuna nerdeyse sevindiler. İTC yeni hedefini, Goltz Paşa&#8217;nın daha önce yayınlanan bir makalesinde önerdiği gibi Edirne ile Halep arasındaki coğrafyada tutunmak olarak belirledi.<sup> 29</sup> Öyle ki bazı yazarlar İTC&#8217;nin Balkanları bilerek terk ettiğini iddia edeceklerdir.<sup>30</sup> Bu kadarını iddia etmek çok zorlama olsa da ( çünkü çoğunun Rumeli kökenli olduğu hatırdan çıkarılmamalı) olayların gidişatı İttihat ve Terakki Cemiyeti&#8217;nin iktidarı ele geçirmek için Balkan Savaşı&#8217;nın kaos ortamında her türlü vasıtadan yararlandığını gösteriyor. Ayrıca İTC Osmanlıcılık ideolojisini neredeyse tamamen terk ederek yeni rotasını Türkçülüğe çevirecekti. İntikamcı hislerle hareket edilmesi, yenilgi nedenlerinin iyi değerlendiril(e)memesi, özellikle Enver Paşa&#8217;nın başa gelmesiyle hemen hemen ordunun ve aydınların büyük bir kısmına sirayet eden yukarıdaki ruh hali , sporadik gösterişli başarılara rağmen Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nun Birinci Dünya Savaşı&#8217;ndan da başı önde ayrılmasına yol açacaktır.</p>
<p>1.  Hafız Hakkı , Bozgun , Tercüman Yayınları 1001 Temel Eser, S. 30-31</p>
<p>2.  Prof. Zafer Toprak,  Richard Hall&#8217;ın Balkan Savaşı ( Homer Kitabevi, 2003 ) adlı eserine yazdığı önsözden&#8230;</p>
<p>3.  Sacit Kutlu , Milliyetçilik ve Emperyalizm Yüzyılında  Balkanlar ve Osmanlı Devleti, Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 2007, s.529</p>
<p>4.  Richard Hall,  Balkan Savaşı 1912-1913, Homer Kitabevi, İstanbul, 2003 s. 29</p>
<p>5.  Kutlu ,  s. 319</p>
<p>6.  Kutlu ,  s. 322</p>
<p>7.  Aram Andonyan , Balkan Savaşı,Aras Yayıncılık, İstanbul, 2. Baskı , Ekim 2002 s.67-72 Balkan Savaşı konusundaki en önde gelen bir kitabı ,( yayınlanmasından sadece iki yıl sonra tehcir olayının gerçekleştiği göz önüne alındığında ) bir Osmanlı Ermenisinin yazdığının öğrenilmesi şaşırtıcı gelebilir. Andonyan kitabında Türk ve Müslümanların çektiği acılardan, Türk askerinin gösterdiği kahramanlıklardan bahsediyor.</p>
<p>8.  Kutlu , s.319</p>
<p>9.  Kutlu  , s. 320</p>
<p>10.  Kutlu , s. 320-322</p>
<p>11.  Andonyan ,  s.217, Hall s. 30</p>
<p>12.  İsmet Görgülü, On Yıllık Harbin Kadrosu, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1993, s.11</p>
<p>13.  Kutlu  , s. 332</p>
<p>14.  Aydemir, s. 316</p>
<p>15.  Aktaran  Tarık Zafer Tunaya Türkiye&#8217;de Siyasal Partiler, Cilt 3 İttihat ve Terakki , İletişim Yayınları, İstanbul, 2007 s. 555</p>
<p>16.  Kutlu , s. 369</p>
<p>17.  Wilhelm Feldmann, İstanbul&#8217;da Savaş Günleri, Selis Kitaplar, İstanbul, 2004  s. 70-71</p>
<p>18.  Hall ,  s. 140</p>
<p>19.  Tunaya s.515</p>
<p>20.  Tunaya,  s.562</p>
<p>21.  Kutlu s. 392</p>
<p>22.  Kutlu s. 404</p>
<p>23.  Hall, s. 185-186</p>
<p>24.  Cafer  el Askerî , İsyancı Arap Ordusunda Bir Harbiyeli , Klasik Yayınları, İstanbul, Ekim 2008 s.175</p>
<p>25.  Rahmi Apak , Yetmişlik Bir Subayın Anıları, Türk Tarih Kurumu Yayınları ,Ankara 1988, s.70</p>
<p>26.  Aktaran , M. Naim Turfan , Jön Türklerin Yükselişi, Alkım Yayınevi, Kasım 2005, s.236</p>
<p>27.  Turfan s.237</p>
<p>28.  Tunaya s. 584</p>
<p>29.  Kutlu, s.405  Balkan Savaşı&#8217;nın sonuçlarının değerlendirildiği önemli bir yazı için bkz. Sacit Kutlu , Balkan Harbi&#8217;nin Toplumsal, Siyasal ve Ekonomik Etkileri, <a href="http://www.geliboluyuanlamak.com/makale_detay.php?haber_id=117">www.geliboluyuanlamak.com/makale_detay.php?haber_id=117</a></p>
<p>30.  Fuat Dündar , Modern Türkiye&#8217;nin Şifresi , İletişim Yayınları, İstanbul , 2008 s.57-61  Dündar Osmanlı Ordusu&#8217;nun en yetenekli subaylarının neden Balkanlarda savaş ihtimali belirmesine rağmen Trablusgarp&#8217;ta olduğunu, neden savaşın başlamasından hemen sonra yurda dönmediklerini   sorar. Dündar İttihatçıların tavrının vurdumduymaz olduğunu belirtiyor. </p>
<p align="justify"> </p>
<p>&#8230; Bu makale ilginizi çektiyse&#8230;</p>
<p style="text-align: right;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/turk_milliyetciligi.pdf" target="_blank"><strong>Türk milliyetçiliği birleştirir mi yoksa parçalar mı?</strong></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/02/turk_milliyetciligi.gif"><img class="alignleft size-medium wp-image-8579" title="turk_milliyetciligi" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/02/turk_milliyetciligi-204x300.gif" alt="" width="133" height="204" /></a></p>
<p> <strong>İllâ ki bir tutkal/çimento mu gerekiyor? </strong>Milliyetçilik tutkalı adil ve müreffeh bir düzene alternatif olabilir mi? Adaletin, hukukun hâkim olmadığı ortamlarda Türklerin kardeşliği ne işe yarar? Belki de Türk Milliyetçiliği diğer milliyetçilikler gibi yok olmaya mahkûm bir söylem. Çünkü var olmak için “<strong>ötekine</strong>” ihtiyacı var. Ötekileştireceği bir grup bulamazsa kendi içinden “<strong>zayıf</strong>” bir zümreyi günah keçisi olarak seçiyor. Kürtler, Hıristiyanlar, Eşcinseller, solcular…150 sayfalık bu kitapta Türk Milliyetçiliğini sorguluyoruz. Müslüman ve milliyetçi olunabilir mi? Türkiye’ye faydaları ve zararları nelerdir? Milliyetçiliğin geçmişi ve geleceği, siyasete, barışa, adalete etkisiyle. <a href="http://www.derindusunce.org/img/turk_milliyetciligi.pdf" target="_blank"><strong>Buradan indirin.</strong></a> </p>
<p> </p>
<p style="text-align: right;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/turkiye_bolunur_mu.pdf" target="_blank"><strong>Türkiye bölünür mü?</strong></a></p>
<p><em><a href="http://www.derindusunce.org/img/turkiye_bolunur_mu.pdf" target="_blank"><img class="size-medium wp-image-8409  alignleft" title="tr_bolunurmu" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/tr_bolunurmu-195x300.jpg" alt="" width="128" height="195" /></a>“Bebek katili! Vatan haini!…”</em> PKK terörünü lanetliyoruz ama devlet eliyle işlenen suçlara karşı daha bir toleranslıyız.  <strong>“Kürtler ve Türkler kardeştir”</strong> diyenlerin kaçı <strong>“sen benim karde<em>ş</em>imsin”</strong>  demeyi biliyor Zaza, Sorani, Kurmanci dillerinde? Ülkemizin terör sorunu ne PKK ne de Kürt kimliğiyle sınırlanamayacak kadar dallandı, budaklandı. Bazı temel soruları yeniden masaya yatırmak gerekiyor: (*) Kürtler ne istiyor? (*)  İspanya ve Kanada etnik ayrılıkçılıkla nasıl mücadele etti? (*) PKK ile mücadelede ne gibi hatalar yapıldı? (*) İslâm ne kadar birleştirici olabilir? Töre cinayetlerinden Kuzey Irak’a terörle ilgili bir çok konuyu ele aldığımız 267 sayfalık bu kitabı ilginize sunuyoruz. <a href="http://www.derindusunce.org/img/turkiye_bolunur_mu.pdf" target="_blank"><strong>Buradan indirin.</strong></a></p>
<p> </p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf" target="_blank"><strong>T<span style="color: #0000ff;">ürkiye’nin Ulus-Devlet Sorunu</span></strong></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091225_derin_dusunce_org_ulus_devlet.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf" target="_blank"></a><a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf" target="_blank"><img class="alignleft size-full wp-image-7896" title="20091225_derin_dusunce_org_ulus_devlet_pt" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091225_derin_dusunce_org_ulus_devlet_pt.jpg" alt="" width="125" height="183" /></a>Devlet gibi soğuk ve katı bir yapı bizimle olan ilişkisini <strong>hukuk</strong> yerine <strong>ırkımıza</strong> ya da <strong>inançlarımıza</strong> göre düzenleyebilir mi? GERÇEK hayatı son derecede dinamik ve renkli biz “insanların”. Birden fazla şehre, mahalleye, gruba, klübe, cemaate, etnik köke, şirkete, mesleğe, gelir grubuna ait olabiliriz ve bu aidiyet hayatımız boyunca değişebilir. Oysa devletimiz hâlâ başörtüsüyle uğraşıyor, kimi devlet memurları <strong>“ne mutlu Türk’üm”</strong> demeyenleri iç düşman ilân ediyor, Sünnî İslâm derslerini zorla herkese okutuyor… Bizim paramızla, <strong>bizim iyiliğimiz için(!) bize rağmen… </strong>Kürt sorunu, başörtüsü sorunu, Hıristiyan azınlıklar sorunu… Bizleri sadece “insan” olarak göremeyen devletimizin halkıyla bir sorunu var. Türkiye’nin “sorunlarının” kaynağı sakın <strong>ulus-devlet</strong> modeli olmasın? 80 sayfalık bu kitap Kurtuluş savaşı’ndan sonra Türkiye’ye giydirilmiş olan deli gömleğine işaret ediyor.  Ne mutlu “insanım” diyene! <a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf" target="_blank"><strong>Kitabı buradan indirin</strong></a>.</p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2009/03/21/imparatorlugun-gozyaslari-balkan-savasi%e2%80%99ni-neden-kaybettik/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/03/21/imparatorlugun-gozyaslari-balkan-savasi%e2%80%99ni-neden-kaybettik/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Aydınlanma Gaflettir!</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/03/19/aydinlanma-modernlesme-modernite-islam-akil/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/03/19/aydinlanma-modernlesme-modernite-islam-akil/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 19 Mar 2009 00:17:01 +0000</pubDate>
		<dc:creator>eg</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Aydınlanma]]></category>

		<category><![CDATA[Bilim]]></category>

		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>

		<category><![CDATA[Materyalizm]]></category>

		<category><![CDATA[Modernleşme]]></category>

		<category><![CDATA[Pozitivizm]]></category>

		<category><![CDATA[İslam]]></category>

		<category><![CDATA[İç hastalıklar]]></category>

		<category><![CDATA[Akıl]]></category>

		<category><![CDATA[bilimcilik]]></category>

		<category><![CDATA[cagdaslasma]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=3912</guid>
		<description><![CDATA[Din ile akıl ilişkisi, İslam ve &#8220;hikmet-i hâlide&#8221; özelinde ele alındığında, bir süredir Esat Arslan ile Taraf Gazetesi sayfalarında yaşadığımız tartışmanın mâhiyeti daha net anlaşılacaktır.
Esat Arslan&#8217;ın Taraf&#8217;ta yazdığı &#8220;Aydınlanma İmandandır&#8221; yazısı, İslam ile akıl ilişkisi üzerine benim de katılabileceğim bazı argümanlar içeriyor. Ancak, nasıl bu ülkede konu özgürlükler ve demokrasi olduğunda, mesela bir liberal ile bir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/03/20090318_derin_dusunce_org_aydinlanma_moderlesme_akil.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-3913" title="20090318_derin_dusunce_org_aydinlanma_moderlesme_akil" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/03/20090318_derin_dusunce_org_aydinlanma_moderlesme_akil.jpg" alt="" width="208" height="191" /></a>Din ile akıl ilişkisi, İslam ve &#8220;hikmet-i hâlide&#8221; özelinde ele alındığında, bir süredir Esat Arslan ile Taraf Gazetesi sayfalarında yaşadığımız tartışmanın mâhiyeti daha net anlaşılacaktır.</p>
<p>Esat Arslan&#8217;ın Taraf&#8217;ta yazdığı <a href="http://www.taraf.com.tr/haber/29141.htm" target="_blank">&#8220;Aydınlanma İmandandır&#8221;</a> yazısı, İslam ile akıl ilişkisi üzerine benim de katılabileceğim bazı argümanlar içeriyor. Ancak, nasıl bu ülkede konu özgürlükler ve demokrasi olduğunda, mesela bir liberal ile bir demokrat arasında pek bir fark yokmuş gibi görünüyorsa, bu tartışmada da aslında belirli niyetler ortak olmakla birlikte farklı çıkış noktalarına sahip iki yön söz konusu.</p>
<p>Bir toplumun &#8220;erdem&#8221; üzerine kurulmaya çalışılması ilk etapta benim de kabul ettiğim bir hedeftir. Ancak, bu hedefe ulaşmak için çıkış noktası Aydınlanma&#8217;nın aklını İslam&#8217;ın aklıyla özdeşleştirip, bu akıldan hareketle bir İslam yorumu yapmak olduğunda, ortaya, aynen Aydınlanma&#8217;nın sonucuna benzeyen bir sonucun çıkması kaçınılmaz olacaktır.</p>
<p>Evet, erdem dayatılmaya ihtiyaç duymayan bir şeydir. Ancak erdemin kaynağını seküler akıl yürütmede bulmaya çalışmak <span id="more-3912"></span>olsa olsa samanlıkta iğne aramak gibi bir sonuç verecektir.</p>
<p>Aydınlanma, kendi amaçlarına ihanet ettiği vahşi bir modernite ile sonuçlandıysa, bunun sebebini Aydınlanmanın kurucu aklına ihanet etmekte değil, tam tersi bu aklın kendi iç çelişkisinde aramalıdır.</p>
<p>&#8221; <em>Biz, insanı en hayranlık uyandırıcı nispetlerde yarattık (Ahsen-i takvîm). Sonra onu basamağın en aşağı derecesine fırlattık ( esfel-i sâfilîn)&#8221; (Tîn sûresi 4-5). </em>Bu iki ayet İslam dininin, &#8220;insan&#8221;dan ve &#8220;akıl&#8221;dan ne anladığını çok güzel tarif ettiği için konumuzun da en önemli çıkış noktası olabilir. Bu çıkış noktası her şeyden önce Aydınlanma&#8217;nın &#8220;aklına&#8221; mutlak iman ederek o aklı &#8220;tekrar tekrar aynı sonucu vereceğini bile bile&#8221; kullanmak değil, bu aklın eksikliklerini anlamak olmalıdır.</p>
<p>Esat Arslan&#8217;ın yazısında konu ettiği erdemi temelleyemediği nokta tam da burası bence. Hz. Peygamber&#8217;in uygulamalarını &#8220;insan insanın kurdudur&#8221; diyen Hobbes&#8217;un toplum kurgusuna benzetebilmek de işte bu çıkış noktasının en problemli hallerinden birisini ifşa ediyor. Böyle olunca kendi argümanlarını haklandırmak amacıyla örneklediği Gandhi&#8217;yi de tamamen yanlış anlıyor.</p>
<p>Allah ile insan arasındaki ilişki her şeyden önce ontolojik bir ilişkidir. &#8220;Tanrıyı öldüren&#8221; Aydınlanma düşüncesi onun yerine koymaya çalıştığı insanı da öldürdüğünün farkına varamamıştır maalesef. Yani insan bir taraftan &#8220;Tanrı&#8217;yı öldürüp&#8221;, öte taraftan insan kalmak istiyor. Bu da onda önünün nasıl alınabileceğini bilmediği bir çelişki yaratıyor. Bu anlamda Aydınlanma düşüncesi, bir ağacın kökünü keser gibi bu ontolojik bağı kesen ve bu yüzden kendi &#8220;aklını&#8221; da temelsizleştiren bir yapıya sahiptir. Bu şekilde temelsizleşen akıl, kendisine başka temeller aramaya koyulur. Adorno ve Horkheimer, Aydınlanma aklının bu temelsizliğinin geldiği noktayı çok iyi analiz ederler. Temeli olmayan, ontolojik olarak herhangi bir kökü kalmayan &#8220;akıl&#8221; kendisine yeni kökler aramaya başlar. İşte böylece ortaya Aydınlanma&#8217;nın iddia ettiğinin tam tersine, &#8220;bireysel aklın&#8221; &#8220;tümel akıl&#8221; altında silikleştiği, yok olduğu ve özne denen &#8220;şey&#8221;in yok olduğu bir sonuç çıkar. Tümel akıl olarak ya kendisini ulus devletlerde ortaya koyan devlet aklı, ya da kendilerine sahte ilahlar arayan insanların bulduğu, para, güç, iktidar hırsı gibi &#8220;bireysel tanrılar&#8221; çıkar. İnsanın, kendi aklının en büyük teminatını bulduğu ve ona &#8220;eşref-i mahlukat&#8221; olma şansı veren bu akıl yerine konulan &#8220;yedek akıllar&#8221; işte en başta hedeflenen &#8220;erdem&#8221;in de asıl kaybettiricileridirler. Yani bu yol kesin olarak aynı noktaya çıkar! Tuhaf bir çelişki: yolun yarısında aramak için yola çıktığımız şeyi unutmak&#8230; kesin bir amnezi hâli&#8230;</p>
<p>Gandhi&#8217;nin, &#8220;Batı Uygarlığı için ne düşünüyorsunuz&#8221; sorusuna &#8220;olsaydı iyi olurdu&#8221; cevabını vermesi, Batı&#8217;nın özellikle Aydınlanma sonrası geldiği noktayı gören bir &#8220;kâmil insan&#8221;ın vermesi gereken cevabın da ifşasıdır aslında. Mücadelesinde en büyük destekçisinin mutlak ve katıksız iman olduğunu söyleyen Gandhi &#8220;aklı&#8221;, Aydınlanma aklına ne kadar yakın bir akıl acaba? Aydınlanma aklını mı, yoksa, her vahyedilmiş dinin özünde kendisini en güzel hâliyle saklayan ezelî hikmette mi aramalı Gandhi&#8217;nin imânını? Mabedlerinde Bhagavad Gita ile Kur&#8217;an&#8217;ı birlikte okuduklarını söyleyen Gandhi&#8217;yi Hobbes ile karşılaştırmak ne büyük haksızlık!</p>
<p>Arslan&#8217;ın her iki yazısı da, dinleri, mevcut hâkim ideolojilerin penceresinden görerek o ideolojileri bu yolla haklandırmaya çalışanların yazdıklarına benzer nitelikte. Halbuki dinler hiçbir ideolojinin haklandırma mekanizmaları değillerdir. Aydınlanma ideolojisinin epistemolojisini ve ontolojik kısırlığını kalkıp aynen Kur&#8217;an yorumlarına uygulamak olsa olsa modernist İslamcıların oluşturabildiklerini oluşturabilir: İslam&#8217;ın en yüce amacı olan &#8220;ihsan&#8221; sahibi &#8220;insan&#8221; değil, Batı tipi insanın &#8220;yeşil renkli&#8221; versiyonlarını! Bu da Batı&#8217;dan devşirdiği fikirlerin İslam soslularını ortaya koymak, dinin özünü soyarak onu kupkuru ortaya salmak demektir.</p>
<p>İslam düşüncesini (hatta kadîm Doğu düşüncelerini) Batı felsefe tarihinin perspektifinden değerlendirenler ve bu yüzden de İslam düşüncesini İbn Rüşd&#8217;den ibaret sayanlar için bir takım şeyleri hatırlatmak gerek. Düşünceyi, salt sebep sonuç ilişkisinden ibaret &#8220;sınırlandırıcı&#8221; bir aklî meleke olarak değil, her şeyden önce aklı &#8220;sahibine (Allah&#8217;a)&#8221; verip, O&#8217;ndan geri aldıktan sonra daha iyi kullanabildiğini bilen ve bu yüzden düşünmenin en kâmil formunu &#8220;akleden kalp&#8221;te bulan insanlara Batı felsefe tarihinden ezberle filozof denmeyebilir. Ama bilinmeli ki bu insanlar da, kendilerini bir üstünlük vasfı ile filozof diye adlandıran o kişileri &#8220;tek kanatlı kuş&#8221; olarak adlandırıyorlar. Allah&#8217;ın kendilerine verdiği melekelerin sadece bir tanesini kullanan ve hakîkati sadece bununla elde edeceğini düşündüğü için de hep baş üstü düşüveren tek kanatlı kuş!</p>
<p>Kur&#8217;an&#8217;ın asıl derdinin, Allah&#8217;ın &#8220;ruhundan üflediği&#8221; ve &#8220;eşref-i mahlûkat&#8221; olarak aşağılara saldığı insandan, hâkikatini öğrenen ve bu şekilde erdemin en gerçeğine sahip olan &#8220;kâmil insan&#8221; yaratmak olduğunu düşünüyorum.  Bencil insan yaratmak ve insana hâkikatini unutturmak konusunda başarılı olmuş bir &#8220;kurucu aklı&#8221; ısıtıp ısıtıp tekrar gündeme koymaya çalışmak olsa olsa tekrar tekrar aynı adaletsiz, ruhsuz, vahşi dünyaya razı olmak demektir.</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2009/03/19/aydinlanma-modernlesme-modernite-islam-akil/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/03/19/aydinlanma-modernlesme-modernite-islam-akil/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Kemalist Demokrasi : Hizmet Etme Değil, Adam Etme!</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/03/09/kemalizm-ataturkculuk/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/03/09/kemalizm-ataturkculuk/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 09 Mar 2009 20:46:35 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yusuf Mehmet Bahadır</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Beyin Yıkama]]></category>

		<category><![CDATA[CHP]]></category>

		<category><![CDATA[Demokrasi]]></category>

		<category><![CDATA[Kemalizm]]></category>

		<category><![CDATA[Laiklik]]></category>

		<category><![CDATA[Militarizm]]></category>

		<category><![CDATA[Milliyetçilik]]></category>

		<category><![CDATA[Modernleşme]]></category>

		<category><![CDATA[Politika]]></category>

		<category><![CDATA[Psikolojik harp]]></category>

		<category><![CDATA[Türk Silahlı Kuvvetleri]]></category>

		<category><![CDATA[Türk faşizmi]]></category>

		<category><![CDATA[Ulus-Devlet]]></category>

		<category><![CDATA[İç hastalıklar]]></category>

		<category><![CDATA[atatürkçülük]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=3769</guid>
		<description><![CDATA[Tarihi gelişimi itibariyle demokrasi farklı farklı ülkelerde, farklı faklı anlaşılmış ve farklı farklı uygulanmıştır. Bu bağlamda, aslında mana itibarıyla, hak ve hürriyetlerin baskı altında tutulduğu, bütün yetkilerin tek bir elde, küçük bir azınlık grubun hakimiyetinde toplandığı devlet düzeni olan totaliter sisteme, demokrasiye taban tabana zıt olmasına karşın, halk için halka rağmen gibi garip bir mantıkla [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/03/20090309_derin_dusunce_org_kemalist_demokrasi.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-3772" title="20090309_derin_dusunce_org_kemalist_demokrasi" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/03/20090309_derin_dusunce_org_kemalist_demokrasi.jpg" alt="" width="202" height="270" /></a>Tarihi gelişimi itibariyle demokrasi farklı farklı ülkelerde, farklı faklı anlaşılmış ve farklı farklı uygulanmıştır. Bu bağlamda, aslında mana itibarıyla, hak ve hürriyetlerin baskı altında tutulduğu, bütün yetkilerin tek bir elde, küçük bir azınlık grubun hakimiyetinde toplandığı devlet düzeni olan totaliter sisteme, demokrasiye taban tabana zıt olmasına karşın, halk için halka rağmen gibi garip bir mantıkla totaliter demokrasi diyenler bile oldu.</p>
<p>Diğer taraftan <strong>liberal, çoğulcu, katılımcı, marksist, proletarya, protestan demokrasisi</strong> gibi çeşit çeşit demokrasi anlayışları da, milletlerin tarihsel gelişimi, kültürleri ve tecrübeleri neticesinde gelişti, benimsendi. <span id="more-3769"></span></p>
<p>Siyasi partiler günümüz demokrasilerin, vazgeçilmez kurumları ve olmazsa olmazıdır. Ne var ki bu kurumlar, demokrasiyi özümseyememiş ise demokrasiyi kullanarak, demokrasiyi yok  etme eğilimi içerisine girebilirler. 20 yüzyılın başlarında Avrupa da böyle bir acı süreç yaşanmıştı. Başta Almanya olmak üzere pek çok Avrupa ülkelerinde demokratik rejimler, faşist rejimlere kayarken, totaliter hedefe giden yolda siyasi partiler başrolü oynuyordu.</p>
<p>2. Dünya savaşından sonra Avrupa, özgürlükçü ve çoğulcu demokrasilerini totaliter ve faşist rejimlerden korumak amacıyla anayasa mahkemesini kurmuş ve siyasi partileri de anayasa statüsüne almıştı. Böylece siyasi partilerin hem anayasal süreçte rejimi düzenlemeleri sağlanmış hem de siyasi partilerin anayasal güvence altına alınması sağlanmış oluyordu. Bu manada ki demokrasi <strong>&#8220;koruyucu yada mücadeleci demokrasi&#8221;</strong> olarak adlandırıldı.  </p>
<p>Günümüz çoğulcu ve özgürlükçü demokrasileri kendilerini bu şekilde korumaya alırken Fransa gibi açık demokrasi ülkelerde ise bu koruma demokrasinin değerlerini özümsemiş köklü parti yapılanmaları, sivil toplum örgütleri ve bilinçli bir kamuoyu ile sağlarken geçmişte acı tecrübeler yaşayan Almanya anayasal düzende siyasi partileri kapatma rejiminden de faydalandı.    </p>
<p>Ancak, bahsi geçen çeşit çeşit demokrasi anlayışlarını iki ana ekolde toplamak mümkün. </p>
<ol type="1">
<li>Her bireyi - totaliter rejim yanlılarını dahi- mutlak bir özgürlük alanından yararlandıran ve devletin ideolojik yansızlığı tezinden hareketle eden geleneksel <strong>&#8220;liberal demokrasi&#8221;</strong>.</li>
</ol>
<p> </p>
<ol type="1">
<li><em>Özgürlük düşmanlarına özgürlük tanınamaz </em>görüşünden hareket eden <strong>&#8220;militan demokrasi&#8221;</strong>,</li>
</ol>
<p> </p>
<p>Liberal Demokrasi anlayışına göre, kendine düşman görüşlere dahi (totaliter) özgürlük hakkı tanıyarak bu düşüncelerin kamuoyuna taşınması ve tartışılması gerekir. Böylece güçlü argümanlarla karşılaşan bu fikirlerin, zaman içerisinde zararlı potansiyelleri zayıflar ve yine demokrasinin özünden kopmayarak, demokratik yollarla söz konusu zaralı fikirler bertaraf edilmiş olur. Bu bağlamda devletin ideolojisinin olması ve ideolojik taraf tutması söz konusu olamaz.     </p>
<p>Militan demokrasi anlayışı ise, totaliter düşünce eğilimleri olan komünistlere ve faşistlere  karşı demokrasinin bütün özgürlükleri tanınamaz olarak özetlenebilir. </p>
<p><strong>Kanaatime göre</strong>, her iki demokrasi anlayışı da su-istimal edilebilir ve her iki anlayışta da demokrasinin içi boşaltılabilir.</p>
<p>Zira, II. Dünya savaşından önce Almanya ve İtalya&#8217; da ortaya çıkan totaliter partiler, geleneksel liberal anlayışın özgürlükleri ile iktidar olmuşlar daha sonra baskı ve zorba ile çoğulcu demokrasiye son vermişler ve dünyayı kan gölüne çevirmekten geri durmamışlardı. </p>
<p>Diğer taraftan militan demokrasi anlayışına sahip zihniyetinde, militan demokrasi anlayışından, <strong>militan devlet</strong> anlayışına kayması muhtemeldir.   </p>
<p>Militan demokrasi, mevcut düzenin olduğu gibi devamını isteyenlerin görüşlerini de yansıtabilir ve bu bağlamda, &#8220;devletin ve demokrasinin korunması&#8221; adı altında kendi karşıtlarını saf dışı bırakabilir, <strong>keyfi yasaklar ve özgürlükleri kısıtlama</strong> yoluna gidebilir.  </p>
<p>Nitekim bu gerçekler de, tarihte yaşandığı (ülkemiz dahil) herkesçe malumdur.  </p>
<p>Görüldüğü üzere demokrasi, olmuş bitmiş ve kemale ermiş, insanlığa mutlak saadedi sunan bir kavram değildir. Bunu; demokrasi kötüdür, öcüdür manasında söylemiyorum. Demokrasi yokuşunu hâlâ tırmanmakta olan insanlık, yasayış, inanış, düşünüş ve kültürleriyle, tecrübe ve birikimiyle bu değere neler katabilir ? bu arayış içinde olunması gerektiğini söylüyorum. (Bu da, yazı dizimizin diğer konusu olsun.) </p>
<p>Günümüzde az çok her ülkenin farklı yöntemlerle de olsa militan demokrasi anlayışı, kabul edildiğine göre, aşağıdaki kritik soruların ortaya konması son derece önemlidir. </p>
<ol type="1">
<li><strong>Militan anlayış açısından korunmaya değer olan devletin kendisi midir yoksa çoğulcu demokratik yapının kendisi midir ?</strong></li>
</ol>
<p> </p>
<ol type="1">
<li><strong>Militan demokrasi, özgürlükçü demokrasiyi korurken militan devlet haline dönüşmesi durumunda, militan devlet - militan demokrasi ikilemi nasıl aşılabilir ?</strong></li>
</ol>
<p> </p>
<p>Militan demokrasi çoğulcu demokrasiyi korurken, şüphesiz bağımsız, iç ve dış tehditlerden kendini koruyabilen güçlü bir devlet yapısına ihtiyaç duyar. Ancak bu devlet yapısı, çoğulcu demokratik yapının gelişmesi için uygun ortam oluşturduğu sürece demokratik değerlere hizmet etmiş sayılır ve devlet yapısının korunması demokratik değerlerle uzlaştırılabilir.</p>
<p>Bu anlamda esas amaç çoğulcu demokratik yapının korunması hedef alınmalıdır. Bizzat devletin korunması ise; başlı başına esas amaç olarak değil de, çoğulcu demokrasinin korunması için varlığına ve gücüne gerek duyulan hukuksal araç olarak korunmalıdır.  </p>
<p>Güzel ülkemiz Türkiye&#8217;mize gelince;</p>
<p>Türkiye İkinci Dünya Savaşı&#8217;nın ardından İngiltere ekseninden ABD eksenine geçmek zorunda kaldı. ABD kendi &#8216;Yeni Dünya Düzeni&#8217;ni kuruyor, her bakımdan iflas eden İngiltere&#8217;nin dünya düzenini devralıyor, kendi saflarına (Hür Dünya) katılacak ülkelere demokratik açılımı şart koşuyordu. Çok partili hayata geçilmesi, serbest seçimlerin yapılması ve sivil toplumun güçlendirilmesi gibi uzun bir süreçti bu yolculuk&#8230;</p>
<p>Türkiye tehdidi görüyor ve tercihini yapıyordu ama bir türlü kendini beğendiremiyordu,</p>
<p>zira rejimin adı Cumhuriyet olsa bile totaliter bir devlet görüntüsü arz ediyordu. </p>
<p>Zira cumhuriyet elitlerinin amacı kıymeti kendinden menkul bir değer olarak yücelttikleri asıl ideal Batılılaşmaydı. Demokrasi de dahil olmak üzere bütün kavramlar, bu ideale hizmet ettikleri ölçüde gerekli ve değerliydiler. <strong>Bir başka deyişle demokrasi, halkın taleplerini yerine getirerek bütün dayatmaların önüne geçmek için değil, kendine elitlik ve belirleyicilik vehmeden azınlık bir zümrenin zihnindeki batılılaşma idealine hizmet ettiği ölçüde gerekli ve değerliydi.</strong> </p>
<p>Bu anlayışa göre halk sözgelimi hilafetin devamını isterse, ya da günümüze uygun bir örnek verecek olursak tesettür konusunda bir talebi olursa bu durumda demokrasi askıya alınabilir. Demokrasi prematüre doğum olarak algılanabilirdi. </p>
<p>Ancak aynı halk iradesini (savaş sonrası başka derdi yokmuş gibi) Batılılar gibi giyinmek ve de yaşamak yönünde tecelli ettirecek olursa, işte o zaman demokrasi <strong>&#8220;zamanı gelmiş bir uygulama&#8221;</strong> olarak görülebilirdi. </p>
<p>Her kavramın içini boşaltıp, kendi istediği şekilde dolduran, sonrada kendi acınası fikirlerini <strong>&#8220;tartışma kabul etmeyecek tek ve mutlak doğrular olarak&#8221;</strong> halka belletmeye çalışan elit azınlık, halka da <strong>&#8220;Göbeğini kaşıyan adam yada adam edilmesi gerekli yığınlar&#8221; </strong>olarak bakmakta da bir mahzur görmedi. </p>
<p>Allah aşkına söyler misiniz bana, <strong>&#8221; Hizmet etme değil, adam etme projesi&#8221; ne zamandan beri Demokrasi olarak tescil edildi?</strong> </p>
<p>Bu yapıya göre, devlet politikası, devleti ele geçiren atanmışlarca belirlenirken, halkın seçip meclise gönderdiği vekiller ise, atanmışların belirlediği bu politikaları sadece uygulamakla mükellef oldular. Böylece halkın seçtiği temsilciler sürekli değişirken, devlet politikaları değişmedi. Zira <strong>değişen politikalar değil, personeldir</strong>. Böylece, göbeğini kaşıyan adam ya da adam edilmesi gerekli olan halk seçtiği meclisin ülkeyi yönettiğini zannedecek ve halkın siyasal idarede söz sahibi olduğunu düşünecekti.</p>
<p>Bu bağlamda Cumhuriyet tarihi boyunca (hangi parti başta olursa olsun) çoğunluğun değil, azınlığın iktidarda olduğu rahatlıkla söylenebilir. </p>
<p>Bu nedenle değişimin sadece meclisin elinde olduğuna inanan ve farklı kurumların yetki ve gücünden bihaber insanımızın günümüzde canlı olarak yaşadığı bu tarihsel süreçten çok iyi dersler çıkarmaları aynı zaman da bir vatandaşlık görevidir. </p>
<p>Zira, yarım asrı geçen demokrasi tecrübemize rağmen ve duvarında <strong>&#8220;hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir&#8221;</strong> diyen meclisimize rağmen;</p>
<p>Aşağıdaki iki soruyu tartışmaya açmayı yaklaşan  yerel secimler öncesi çok manidar olduğunu düşünüyorum. </p>
<p>      <strong>1. Meclisin ülke yönetimindeki payı nedir?</strong> </p>
<p>      <strong>2. Halk tarafından seçilen meclis, ülkenin iç ve dış politikasının ne kadarını      belirleyebiliyor?</strong> </p>
<p>Bu mesele yerli yerinde hakkıyla tartışılmalı. Bunda bile ülkem adına büyük menfaatler var. </p>
<p>Meclisin ülke yönetimindeki payı kötümser rakamlara göre %5, en iyimser rakamlara göre %15 olduğunu ayrıca bu %15 iç ve dış politika belirlemenin %15&#8242;i olmayıp, ülke hizmetleri genelinde <strong>&#8220;belediye hizmetleri olarak belirlenen alan&#8221;</strong> olduğu gerçeğini aydınlarımız bilmiyorlar mı? </p>
<p>Demokratik anlayışın <strong>&#8220;ülke koşullarına özel&#8221;</strong> olarak belirlendiği, Türkiye Büyük Millet Meclisine sadece <strong>&#8221; belediye hizmetleri sunma</strong><sup><strong> </strong></sup><strong>&#8220;</strong> görevinin uygun görüldüğünü, halka ise; bireysel hak ve özgürlüklerinin yerine sadece oy kullanma hakkının verilmesi sizce demokrasi midir? Genel bir ifadeyle, gelen iktidara ekonomik olarak pastayı büyüt.</p>
<p>Gerisine karışma zihniyeti&#8230;. </p>
<p>Sanki bu millet buram buram demokrasi yaşıyormuş gibi <strong>&#8220;Demokrasilerde çare tükenmez&#8221;</strong> diyen siyasetçilerin, buna benzer söylemleri, bu şartlar altında biraz ironi kalmıyor mu?  </p>
<p><strong>Düğmeye basıldı! Yok henüz basılmadı anma basılacak! Kim bastı, ne zaman bastı, nerede basıldı ? </strong>gibi soruların sanki hava durumu sunuluyormuş gibi sorulduğu ve aynı tavır içinde hiçbir utanma ve sıkılma hissi yaşanmadan tartışıldığı bir yönetim biçiminin adı ne zamandan beri demokrasi olabildi? </p>
<p>Hatırlayacaksınız, bu ülkede herkesin iffetli ve namuslu bildiği kimselerin özel kasalarına kadın çamaşırları koyarak onları toplum nazarında bitirmek isteyenler bile oldu. Demokrasi kültüründen mahrum kimseler, onları önce halkın ortak vicdanı nezdinde bir kısım günahlarla ademe (yokluğa) mahkum etmek ve sonra da idam sehpasına çıkarırken insanların içlerinin sızlamasının önünü almak istediler. Dün bunu yaptılar ve hem demokrasi imtihanını kaybettiler hem de milleti çok büyük kayıplara maruz bıraktılar.</p>
<p>12 Mart 1971&#8242;de demokrasiye bir kere daha ince ayar (!) çekildi. Aradan on sene bile geçmeden, bu defa 12 Eylül 1980&#8242;de demokrasinin başına sert bir darbe daha indirildi. Dahası, 82 Anayasası&#8217;na konan kanun maddeleriyle 61 Anayasası&#8217;nın getirdiği hak ve özgürlüklerin üzerine de çizgi çekildi.  </p>
<p>Evet, 61&#8242;de yeni bir anayasa hazırlanmış ve farklı bir demokrasiden bahsedilmişti. Her türlü hak ve hürriyetin tanınacağı söylenmiş ve her çeşit düşüncenin âdetâ önü açılmıştı. Devletin temel yapısına dokunmamak ve rejimi değiştirmeye matuf faaliyetlerde bulunmamak şartıyla herkesin istediğini yapabileceği ifade edilmişti. Ülkenin demokratik bir cumhuriyetle yönetildiği ve bu idare sisteminde hakimiyetin kayıtsız, şartsız millete ait olduğu vurgulanmıştı. Fakat, bu hürriyet havasının üzerinden çok geçmeden farklı bir müdahale daha oldu. Ondan yaklaşık on sene sonra bir başka müdahale ile yeniden anayasa değişikliğine gidildi. Ne kadar acıdır ki, yeni demokrasinin baş mimarlarından ve o günkü anayasanın hazırlanmasına öncülük edenlerden birisi, eski anayasa için<strong> &#8220;Bu anayasa bize bol elbise gibi geldi; içinde rahat hareket etmeye başladık. Bu entariyi belinden, paçasından, boyundan biraz daraltmak lazım&#8221; </strong>diyebildi. Nitekim, o demokrasi elbisesi, orasından burasından çekildi, büzüştürüldü ve kısaltıldı. Fakat, müdahaleler onunla da sınırlı kalmadı; başının üzerinde Demokles&#8217;in kılıcı varmışçasına sürekli titreyerek hayatını devam ettiren demokrasi, 28 Şubat 1997&#8242;de bir kere daha  kesintiye uğratıldı.  </p>
<p>Evet herşeyden kaçabilirsiniz ama tarihten kaçamazsınız. <strong>Tarih deniz gibidir.</strong> Deniz, eninde sonunda nasıl içindekini kıyıya vurursa, <strong>tarihi hakikatler de, bütün ihtişamıyla,  er ya da geç günahıyla, sevabıyla bütün ağırlığı ve sancısıyla kendini kabul ettirir.</strong> </p>
<p>Ancak bugün göbeğini kaşıyan adamlar, sarı çizmeli Mehmet Ağalar, Hasso&#8217;lar bilinçlendi. Daha müreffeh daha demokratik ve daha güzel bir Türkiye&#8217;nin önünü açmaya çalışıyorlar.</p>
<p>Türkiye&#8217;nin, Avrupa Birliği doğrultusunda atılan adımlar ve yaşanan hukuki reformlarla bu kabuğu kırma yoluna girdiği de bir gerçek. Güzel gelişmeler olduğunun hakkını da vermek gerekiyor. Bu gelişmeler yaşanmaya başlanır başlanmaz da, bugüne dek kayıtsız şartsız Avrupalılaşma yanlısı olan kesimlerin, AB karşıtlığına soyunmuş olmaları da -olayları okumasını ve ders almasını bilenler için - aynı ölçüde ibret verici mahiyette. Aynı şekilde son cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yaşanan kaos ve fırtına da anlattıklarımızı doğrular vaziyettedir. </p>
<p>Doğrusu benim bulunduğum yerden bakıldığı zaman ortada, halkın taleplerine, görüşlerine, temayüllerine, değerlerine, inanış, düşünüş ve yaşayış tarzlarına saygılı , onları mutlu etmek için kendisini, sadece bu çerceveyi korumakla değil, aynı zamanda güçlendirmekle de görevli bilen, ve bu ağır görevin sorumluluğu altında ezilen bir demokrasinin mevcudiyetine hala rastlanmamaktadır. </p>
<p><a name="0.1_anatablo"></a>Zaman gazetesi yazarı <a href="http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=820977" target="_blank"><span style="text-decoration: underline;">İhsan Dağı&#8217;nın yazısı</span></a>na da atıfta bulunarak sizlere soruyorum&#8230; </p>
<p>Son elli yılda dört defa demokrasiye karşı darbe yapan&#8230; </p>
<p>Darbe sonrasında hukuku hiçe sayan mahkemeler kurup milletin temsilcilerini yargılayan&#8230; </p>
<p>Millete gözdağı vermek için milletin sevgilisi olmuş bir başbakanı bir yılı aşkın bir süre eziyet ettikten sonra iki arkadaşıyla beraber asan&#8230;  </p>
<p>Darbe sonrası yaptığı anayasalarda milletin haklarını güvence altına almak yerine kendi</p>
<p>iktidarlarını ve imtiyazlarını korumaya çalışan&#8230;  </p>
<p>Böylece darbecileri ömür boyu &#8216;tabii senatör&#8217; atayan&#8230;  </p>
<p>&#8216;Darbeciler konseyi&#8217;nden &#8216;cumhurbaşkanlığı konseyi&#8217; oluşturan&#8230;  </p>
<p>Meclis&#8217;i basıp kendinden bir cumhurbaşkanı seçtirmeye kalkışan&#8230;  </p>
<p>El çabukluğuyla hem anayasa referandumu hem de cumhurbaşkanlığı seçimini tek sandıktan çıkaran&#8230;</p>
<p> </p>
<p>18 yaşından küçük çocuğun yaşını büyütüp asan&#8230;  </p>
<p>Vatandaşına dışkı yediren&#8230;  </p>
<p>Bir askerî darbe için &#8216;gerekirse bin yıl sürer&#8217; diyen&#8230;  </p>
<p>Siyasilere &#8216;onu kazıkta oturtacağım&#8217; diye haber gönderen&#8230;  </p>
<p>Her eleştiriyi &#8216;vatan hainleri&#8217; söylemiyle susturmaya çalışan&#8230;</p>
<p> </p>
<p>Bir başka başbakan için, &#8216;imam, böyle şey olur mu?&#8217; diyerek &#8217;sindirme&#8217; sorunu yaşayan&#8230;  </p>
<p>Bir siyasi liderin elinden iktidarı alıp ötekine &#8216;altın tepside&#8217; sunan&#8230;</p>
<p>Sonra da madde madde taleplerini dikte ettiren&#8230;  </p>
<p>Öz be öz vatandaşına &#8217;sözde vatandaş&#8217; yaftasını layık gören&#8230;  </p>
<p>Gazetecileri, akademisyenleri ve sivil toplumu &#8216;manipüle&#8217; etmek için çalışmalar hazırlayan,</p>
<p>raporlar, andıçlar oluşturan&#8230;  </p>
<p>Yeni anayasa girişimini &#8216;milli devlete karşı&#8217; olmakla eş tutan&#8230;  </p>
<p>Suçüstü yakalanmış birisi için &#8216;tanırım, iyi çocuktur&#8217; diyen&#8230;  </p>
<p>Askerî işler yerine siyasetle uğraştıklarını anılarına not eden&#8230;</p>
<p>Hava Kuvvetleri Komutanlığı&#8217;na dernekleri, öğrencileri, eczacıları, fırıncıları, kırtasiyecileri,</p>
<p>kuruyemişçileri, hastaneleri, lokantaları ve hatta anaokullarını fişleten&#8230;  </p>
<p>Liselerde milli güvenlik derslerini ve asker eşi öğretmenleri okullar, öğretmenler ve</p>
<p>öğrenciler hakkında &#8216;istihbarat&#8217; toplamak için kullanan&#8230;  </p>
<p>Ayışığı, Sarıkız, olmadı Yakamoz veya Eldiven kod adlı darbe planları yapan&#8230;</p>
<p>Ve de darbecilikten &#8217;sabıkalı&#8217; olduğunu itiraf eden&#8230;  </p>
<p>&#8230;</p>
<p>&#8230;</p>
<p>&#8230; </p>
<p><strong>Bir ülkede demokrasinin içi boş mudur</strong>,<strong> dolu mudur?</strong> </p>
<p><strong>Bu soruları cesurca sormayan bir toplum demokrasi ile yönetilmez. Demokrasi ile yönetilmeyi de hakketmez.</strong> </p>
<p><strong>Zira toplumlar hak ettikleri şekilde yönetilirler.</strong> <br />
 <br />
 </p>
<p><strong>Takviye Okumalar</strong> </p>
<ol type="1">
<li><a href="http://www.derindusunce.org/2008/09/07/demokrasiler-intihar-edebilir-mi/" target="_blank"><span style="text-decoration: underline;">Demokrasiler intihar edebilirler mi ?</span></a></li>
<li><a href="http://www.derindusunce.org/2008/02/13/demokrasimize-mola-verelim-mi/" target="_blank"><span style="text-decoration: underline;">Demokrasiye mola verelim mi ?</span></a></li>
</ol>
<p> <br />
 </p>
<p><strong>Devam yazıları.</strong></p>
<ul><strong>1. </strong>İslam ve Demokrasi</ul>
<ul><strong>2.</strong> Hukukun Üstünlüğü (Safsatası) </ul>
<p><strong>Kaynakça :</strong></p>
<ol type="1">
<li><a href="http://www.derinsular.com/pdf/demokrasi.pdf" target="_blank">Derin sular sitesi &#8220;Demokrasi&#8221; yazı dizisi</a></li>
<li><a href="http://www.derindusunce.org/2008/09/07/demokrasiler-intihar-edebilir-mi/" target="_blank">Türk Hukunda Siyasal Parti Yasakları </a></li>
<li>Modern Düşüncenin İslam Anlayışı (Prof.Dr.Salim Öğüt, Nun yayıncılık)</li>
<li>Kırık Testi.</li>
</ol>
<p>&#8230; Bu makale ilginizi çektiyse&#8230;</p>
<p style="text-align: right;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak-laiklik.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-11326" title="kapak-laiklik" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak-laiklik.jpg" alt="" width="176" height="273" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/alaturka_laiklik.pdf" target="_blank"> Alaturka Laiklik: “Beni bir bir sen anladın, sen de yanlış anladın!”</a></strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak.jpg"></a>Türkiye Cumhuriyeti’nde Alevîlere zorla Sünnî İslâm öğretilirken Sünnîlerin başörtüsü devlet dairelerinde yasak. Türk Ordusu’nun istihbaratı camileri ve namaz kılanları fişliyor. Hristiyan Ermenilerin ne kiliseleri, ne yetimhaneleri ne de cemaat lideri seçimleri özgürce yapılamıyor. Rumların ruhban okulları özgür değil. Yahudiler diğer gayrı Müslimler gibi askerde ayrımcılığa uğruyor. Ateistlerin kitapları, internet siteleri yasaklanabiliyor, kapatılabiliyor. Gayrı Müslimlerin alın teriyle biriktirdikleri vakıf malları 1970′lerde gasp edildi, hâlâ geri verilmiyor.</p>
<p>Sahi Laiklik neye yarıyor? Bu kitap son yıllarda Türkiye’nin gündemine gelen, birbirinden ayrı gibi duran ama çekirdeğinde <strong>Yobaz Laiklik Meselesini</strong> barındıran konuları ele alıyor.<a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/alaturka_laiklik.pdf" target="_blank"><strong>Buradan indirebilirsiniz.</strong></a></p>
<p style="text-align: right;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/turk_milliyetciligi.pdf" target="_blank"><strong>Türk milliyetçiliği birleştirir mi yoksa parçalar mı?</strong></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/02/turk_milliyetciligi.gif"><img class="alignleft size-medium wp-image-8579" title="turk_milliyetciligi" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/02/turk_milliyetciligi-204x300.gif" alt="" width="133" height="204" /></a></p>
<p> <strong>İllâ ki bir tutkal/çimento mu gerekiyor? </strong>Milliyetçilik tutkalı adil ve müreffeh bir düzene alternatif olabilir mi? Adaletin, hukukun hâkim olmadığı ortamlarda Türklerin kardeşliği ne işe yarar? Belki de Türk Milliyetçiliği diğer milliyetçilikler gibi yok olmaya mahkûm bir söylem. Çünkü var olmak için “<strong>ötekine</strong>” ihtiyacı var. Ötekileştireceği bir grup bulamazsa kendi içinden “<strong>zayıf</strong>” bir zümreyi günah keçisi olarak seçiyor. Kürtler, Hıristiyanlar, Eşcinseller, solcular…150 sayfalık bu kitapta Türk Milliyetçiliğini sorguluyoruz. Müslüman ve milliyetçi olunabilir mi? Türkiye’ye faydaları ve zararları nelerdir? Milliyetçiliğin geçmişi ve geleceği, siyasete, barışa, adalete etkisiyle. <a href="http://www.derindusunce.org/img/turk_milliyetciligi.pdf" target="_blank"><strong>Buradan indirin.</strong></a> </p>
<p> </p>
<p style="text-align: right;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/turkiye_bolunur_mu.pdf" target="_blank"><strong>Türkiye bölünür mü?</strong></a></p>
<p><em><a href="http://www.derindusunce.org/img/turkiye_bolunur_mu.pdf" target="_blank"><img class="size-medium wp-image-8409  alignleft" title="tr_bolunurmu" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/tr_bolunurmu-195x300.jpg" alt="" width="128" height="195" /></a>“Bebek katili! Vatan haini!…”</em> PKK terörünü lanetliyoruz ama devlet eliyle işlenen suçlara karşı daha bir toleranslıyız.  <strong>“Kürtler ve Türkler kardeştir”</strong> diyenlerin kaçı <strong>“sen benim karde<em>ş</em>imsin”</strong>  demeyi biliyor Zaza, Sorani, Kurmanci dillerinde? Ülkemizin terör sorunu ne PKK ne de Kürt kimliğiyle sınırlanamayacak kadar dallandı, budaklandı. Bazı temel soruları yeniden masaya yatırmak gerekiyor: (*) Kürtler ne istiyor? (*)  İspanya ve Kanada etnik ayrılıkçılıkla nasıl mücadele etti? (*) PKK ile mücadelede ne gibi hatalar yapıldı? (*) İslâm ne kadar birleştirici olabilir? Töre cinayetlerinden Kuzey Irak’a terörle ilgili bir çok konuyu ele aldığımız 267 sayfalık bu kitabı ilginize sunuyoruz. <a href="http://www.derindusunce.org/img/turkiye_bolunur_mu.pdf" target="_blank"><strong>Buradan indirin.</strong></a></p>
<p> </p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf" target="_blank"><strong>T<span style="color: #0000ff;">ürkiye’nin Ulus-Devlet Sorunu</span></strong></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091225_derin_dusunce_org_ulus_devlet.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf" target="_blank"></a><a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf" target="_blank"><img class="alignleft size-full wp-image-7896" title="20091225_derin_dusunce_org_ulus_devlet_pt" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091225_derin_dusunce_org_ulus_devlet_pt.jpg" alt="" width="125" height="183" /></a>Devlet gibi soğuk ve katı bir yapı bizimle olan ilişkisini <strong>hukuk</strong> yerine <strong>ırkımıza</strong> ya da <strong>inançlarımıza</strong> göre düzenleyebilir mi? GERÇEK hayatı son derecede dinamik ve renkli biz “insanların”. Birden fazla şehre, mahalleye, gruba, klübe, cemaate, etnik köke, şirkete, mesleğe, gelir grubuna ait olabiliriz ve bu aidiyet hayatımız boyunca değişebilir. Oysa devletimiz hâlâ başörtüsüyle uğraşıyor, kimi devlet memurları <strong>“ne mutlu Türk’üm”</strong> demeyenleri iç düşman ilân ediyor, Sünnî İslâm derslerini zorla herkese okutuyor… Bizim paramızla, <strong>bizim iyiliğimiz için(!) bize rağmen… </strong>Kürt sorunu, başörtüsü sorunu, Hıristiyan azınlıklar sorunu… Bizleri sadece “insan” olarak göremeyen devletimizin halkıyla bir sorunu var. Türkiye’nin “sorunlarının” kaynağı sakın <strong>ulus-devlet</strong> modeli olmasın? 80 sayfalık bu kitap Kurtuluş savaşı’ndan sonra Türkiye’ye giydirilmiş olan deli gömleğine işaret ediyor.  Ne mutlu “insanım” diyene! <a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf" target="_blank"><strong>Kitabı buradan indirin</strong></a>.</p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2009/03/09/kemalizm-ataturkculuk/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/03/09/kemalizm-ataturkculuk/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Türk Ordusu özelleştirilebilir mi?</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/02/25/turk-ordusu-ozellestirilebilir-mi/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/02/25/turk-ordusu-ozellestirilebilir-mi/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 25 Feb 2009 17:34:04 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mehmet Yılmaz</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Askerlik]]></category>

		<category><![CDATA[Liberalizm]]></category>

		<category><![CDATA[Terör]]></category>

		<category><![CDATA[Türk Silahlı Kuvvetleri]]></category>

		<category><![CDATA[Ulus-Devlet]]></category>

		<category><![CDATA[Ulusalcılık]]></category>

		<category><![CDATA[İç hastalıklar]]></category>

		<category><![CDATA[Şehitlik]]></category>

		<category><![CDATA[parali askerlik]]></category>

		<category><![CDATA[turk ordusu]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=3633</guid>
		<description><![CDATA[Bugünlerde &#8220;paralı askerlik&#8221; yine gündemde. 17 Ağustos depreminden sonra olduğu gibi &#8220;şu kriz ortamında&#8221; askerî harcamalar için TSK&#8217;ya maddî bir destek sağlanması söz konusu. Hem de 7,5 milyar. Neredeyse TSK&#8217;nın yıllık bütçesi kadar. Ertelemiş olanlar, kaçaklar vs hesaba katılınca bu kadar ediyormuş!
 Peygamber ocağı(!), şehitlik, gazilik gibi kavramlardan ayrı düşünemediğimiz bir konu ordu. Laiklik, terörle mücadele [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/02/20090225_tsk_parali_askerlik.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-3635" title="20090225_tsk_parali_askerlik" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/02/20090225_tsk_parali_askerlik.jpg" alt="" width="170" height="199" /></a>Bugünlerde &#8220;paralı askerlik&#8221; yine gündemde. 17 Ağustos depreminden sonra olduğu gibi <strong>&#8220;şu kriz ortamında&#8221;</strong> askerî harcamalar için TSK&#8217;ya maddî bir destek sağlanması söz konusu. Hem de 7,5 milyar. Neredeyse TSK&#8217;nın yıllık bütçesi kadar. Ertelemiş olanlar, kaçaklar vs hesaba katılınca bu kadar ediyormuş!</p>
<p> Peygamber ocağı(!), şehitlik, gazilik gibi kavramlardan ayrı düşünemediğimiz bir konu ordu. Laiklik, terörle mücadele ve darbeler ordumuzu siyasî bir aktör(!) olarak zihinlere kazımış vaziyette. Diğer yandan yurt savunması hassas bir konu. Şan, şeref için savaşan bir ordunun yerine <strong>&#8220;para için&#8221;</strong> savaşan profesyonellerin konabilmesi ancak bir zihniyet devrimi ile gerçek olabilir.</p>
<p> Oysa <strong>İlker Başbuğ</strong> daha Kara Kuvvetleri komutanı iken <span id="more-3633"></span>bu yönde işaretler vermiş meselâ 6 komando tugayının tamamen profesyonel askerlerden oluşacağını, yani yedek subay ve er-erbaşın kısa süre sonra komando olamayacağını açıklamıştı. Başbuğ&#8217;un o zaman yaptığı açıklamalara göre buralarda görev verilmeyecek olan yedek subaylar sadece iç güvenlik birliklerinde görev alacaklardı.</p>
<p> <strong>Sorunlar ve çözümler</strong></p>
<p>Bugün Türk ordusu kendi vatandaşlarını gerekirse zorla yakalayıp askerlik yaptıran bir kurum. 600 bin civarındaki askeriyle dünyanın en kalabalık ordularından biri. Ama Türkiye dışında askerî üsleri bulunmadığı için manevra kabiliyeti oldukça kısıtlı. Teknik olarak da büyük ölçüde ithal silahlara sırtını dayamış olan ordumuz ne yazık ki hâlâ 1900&#8242;lerden kalma &#8220;etten duvar&#8221; zihniyetiyle yüzbinlerce asker besliyor.</p>
<p> Oysa dünya değişti, değışiyor. Uzun menzilli füzeler ve uydu gözetleme sistemleri savaşı da ticaret gibi küreselleştirdi. Türkiye&#8217;ye yönelik bir tehdidi ortadan kaldırmak için sınırlarımızdan çok uzak noktalarda &#8220;askerî&#8221; mücadele vermek gerekebilecek. Meselâ Türkiye&#8217;nin enerji güvenliğini muhafaza etmek için Orta Asya&#8217;da veya Süveyş kanalı&#8217;nda gözetleme ve savunma imkânlarına ihtiyacı var.</p>
<p> Modern zamanların yaygın tehdidi olan uluslararası terör konusunda da &#8220;etten duvar&#8221; ile fazla bir şey yapılamayacağını 40 bin insan öldükten sonra anlamış bulunuyoruz. (<a href="http://www.derindusunce.org/2007/09/16/pkk-ters-giden-nedir-bundan-sonra-nereye/">PKK&#8230; Ters giden nedir? Bundan sonra nereye?</a>)</p>
<p> Özetle 25-30 yaşında, üniversiteden ya da iş hayatından koparılmış, aklı evinde, çocuklarında kalmış, muslukçu ya da doktordan devşirme 600 bin &#8220;asker&#8221; ile 21ci yüzyılın tehditlerine cevap vermek mümkün görünmüyor.</p>
<p> <strong>Nasıl bir ordu istiyoruz?</strong></p>
<p>Kendini 19cuyüzyıldan kalma fosil ideolojilerin, ulus-devletlerin koruyucusu sanan silahlı bir topluluğa &#8220;ordumuz&#8221; demek hiç hoş değil. Hele bu silahlı güç kendi görevini kendisi tarif etmeye kalkıyor, basından, iş dünyasından suç ortakları devşirip korku yoluyla kendi ülkesi üzerine tahakküm kurmaya kalkıyorsa! (<a href="http://www.derindusunce.org/2007/04/25/onun-adi-asker-cani-neler-ister/">Onun adı asker, canı neler ister?</a>)</p>
<p> Modernleşme sürecini tamamladıktan sonra umud ediyoruz ki Türk ordusunun genel görünümü bir kışladan çok özel bir şirkete benzesin. Bütçesi, harcamaları, stratejik hedefleri oylarımızla seçilmiş sivil siyasetçilerin denetimi altında olsun.</p>
<p> Umud ediyoruz ki TSK sınırlarımızı gözlediği gibi uluslararası bankalardaki işlemleri, vergi cennetlerini, <a href="http://www.blackwaterworldwide.com/">Black Water </a>gibi &#8220;özel savunma&#8221; şirketlerini gözaltında tutsun.</p>
<p> İstihbarat, diplomasi ve yüksek teknoloji alanlarında üstün nitelikli insanlara ihtiyaç duyacak olan böyle bir orduyu alışık olmadığı türden bir zorluk bekliyor:</p>
<p>TSK insan kaynakları piyasasında ister istemez özel şirketler ile rekabet halinde olacak.</p>
<p> Bugüne kadar &#8220;bedava&#8221; olarak bünyesine kattığı vasıfsız er &#8220;mehmetçik&#8221; yerini yavaş yavaş mühendis, bankacı Mehmet Bey&#8217;lere bırakacak. Şehit babasına madalya takılan törenlerin yerini komutanların kayıplar hakkında hesap verdiği mahkemeler  alacak.</p>
<p> &#8221;Vatan, millet Sakarya&#8221; nutukları unutulurken motivasyona dayalı yıl sonu primleri hesaplanacak. TSK&#8217;nın başarısı sınırdan içeri giren terörist sayısı gibi göstergeler ile ölçülebilecek. Görevini yapamayan genel kurmay başkanları tıpkı zarar eden şirket patronları gibi değiştirilebilecek.</p>
<p> Yoksa çok şey mi istiyoruz?</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2009/02/25/turk-ordusu-ozellestirilebilir-mi/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/02/25/turk-ordusu-ozellestirilebilir-mi/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Osmanlının Yıkılışında Tekke ve Zaviyelerin  Rolü Var mıydı ?</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/02/17/osmanlinin-yikilisinda-tekke-ve-zaviyelerin-rolu-var-miydi/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/02/17/osmanlinin-yikilisinda-tekke-ve-zaviyelerin-rolu-var-miydi/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 17 Feb 2009 18:00:59 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yusuf Mehmet Bahadır</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Osmanlı]]></category>

		<category><![CDATA[Tarih]]></category>

		<category><![CDATA[Toplum]]></category>

		<category><![CDATA[İslam]]></category>

		<category><![CDATA[İç hastalıklar]]></category>

		<category><![CDATA[Osmanlının Yıkılışında Tekke ve Zaviyelerin  Rolü Var mıydı ?]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=3530</guid>
		<description><![CDATA[Bir Hastalığımız ve Yok etme Meylimiz Üzerine 
Aslında yüzyıllardır yapa geldiğimiz bir yanlışımız, daha doğrusu hastalığımızdan biri de; genel kabul görmüş doğrularımızı tek, ve mutlak doğrular olarak algılamamız olmuştur. Ve bu doğruyu da; gerek devlet eliyle sistemli bir şekilde, gerekse bireysel bazda topluma tek,  ve mutlak doğrular olarak dayatmamız olmuştur. 
Bu zihniyete göre doğrumuz tek doğru ve [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p align="justify"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/02/20090220_derin_dusunce_org_osmanli.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-3532" title="20090220_derin_dusunce_org_osmanli" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/02/20090220_derin_dusunce_org_osmanli-287x300.jpg" alt="" width="201" height="223" /></a>Bir Hastalığımız ve Yok etme Meylimiz Üzerine</strong> </p>
<p align="justify">Aslında yüzyıllardır yapa geldiğimiz bir yanlışımız, daha doğrusu hastalığımızdan biri de; genel kabul görmüş doğrularımızı tek, ve mutlak doğrular olarak algılamamız olmuştur. Ve bu doğruyu da; gerek devlet eliyle sistemli bir şekilde, gerekse bireysel bazda topluma tek,  ve mutlak doğrular olarak dayatmamız olmuştur. </p>
<p align="justify">Bu zihniyete göre doğrumuz tek doğru ve mutlak doğru, yanlışımız da tek yanlış ya da mutlak yanlıştır<strong>. Bu hastalık ve yanlışımızın manası;  araştırma  ve geliştirmenin önüne set çekmektir ve toplumsal olarak her alanda durağanlaşmanın adıdır.</strong> <span id="more-3530"></span>Bu zihniyetin var olduğu toplumlar araştırma, inceleme ve gelişmenin öncüsü olamazlar. Hemen her konuda ilim, fikir, düşünce bazında olduğu gibi sosyal, siyasal, ekonomik, askeri, hukuk, vs&#8230;alanda da durağanlaşma dönemine girilir ki bu çok tehlikeli bir dönemdir. Bu hastalığın yan etkileri de vardır. Mesela önyargılarımız, argüman ve slogan bazlı düşüncelerimiz, kıymeti kendinden menkul değerlerimiz bu anlayışın birer yan ürünleridir.. </p>
<p align="justify"><strong>Böylesi zihniyet, araştırma, geliştirme ve sorgulama yoksunu oldukları için menfi gördükleri bir şeyi ıslah etme yoluna gitmektense, yasaklama ya da yok etme eğilimi içine girerler.</strong> Günümüzde de hala öyle değil mi? Demek ki hastalık hala devam ediyor. Baskıcı ve otoriter devletlerde de görülen bu uygulamalar ayrı bir konu başlığı altında incelenebilir.</p>
<p align="justify">.</p>
<p align="justify">Genel anlamda Osmanlının duraklama dönemi diye tabir edilen bu dönem belki de böyle bir hastalığın ve durağanlaşmanın bir sonucuydu. Tabi ki mesele bu kadar basit değil. Avrupa ve dünyada hızlı gelişen fikir akımlarına, alternatif fikirler ve doğru çözümler sunamadı Osmanlı. Batının hakimiyeti karşısında, batıya benzeyebilme refleksini gösterebilmiştir sadece. Üstelik halk için halka rağmen  klişesiyle yakın tarihteki devrimler ve yenilenmeler, toplumun fikir ve düşünce dağarcığından uzak, toplumsal acı ve tecrübelerden doğmayıp, tepeden indirme bir zihniyetle gerçekleşmiştir.  </p>
<p align="justify">Çok iddialı sözler söylemek istemem ama;  </p>
<p align="justify">Bir hastalığımıza teşhis koyabilmek ve bu hastalığın biz de bıraktığı tahribatı resmetmektir amacım.  </p>
<p align="justify">Şimdi, bu bağlamda bir mevzuyu dile getirmek isterim. </p>
<p align="justify">Osmanlının yıkılışında medrese ve zaviyelerin rolü var mıydı? Hakikaten bir sorun varsa Medrese ve zaviyeler neden ıslah yoluna gidilmedi de (<a href="http://www.derindusunce.org/2009/01/15/geldikleri-gibi-gitmediler-ii-lozan-tehdidi/" target="_blank"><span style="text-decoration: underline;">Geldikleri gibi gitmediler</span></a> konulu yazımızda belirttiğimiz ve cevabını verdiğimiz gibi) bir çoğu dükkana, meyhane ve barlara çevrildi? Mederese ve zaviyeleri kökünden kazımakla bir başka deyişle İster Lozan&#8217;ın şartları deyin, ister otorite sahibi üst kurumların kendi normlarını halka diktesi deyin kültür ve mirasımızı reddetmekle neler kaybettik hiç düşündünüz mü? Lozanın galipleri (Yabancı devletler) ne olur ne olmaz diyerek, bu manevi kurumları kapattırmış olabilirler miydi? Asıl yaman soru şudur ki; <strong>Bu manevi kurumların; kapatılmasında, toplumsal bir değişim gösteremeyen, durağanlaşan müslümanların sorumluluğu var mıdır? Yoksa kader adaletiyle tecelli mi ediyordu ?</strong></p>
<p align="justify">   </p>
<p align="justify">Öncelikle bu kurumların mahiyetinin ne olduğuna, nasıl bir görevi inşa ediyorlardı ona bakmak gerekiyor . </p>
<p align="justify"><a name="0.1_table21"></a>Nitekim 1925&#8242;teki Tekke ve Zaviye&#8217;lerin kapatılmasıyla birlikte, din ve din eğitimi tatil edilmiştir.<a name="0.1_table1"></a> 1930&#8242;de ise din, eğitim müfredatında tamamen çıkarılmıştır.  Din ve inancın fert, aile ve toplum hayatından tamamen silinmesi için gereken her şey yapılmıştır. (Polemiğe yer vermemek için, din eğitimine karşı olmadığımı, ancak zorunlu din eğitimine ve bunun dikte ettirilmesine karşı olduğumu belirtmek isterim.) </p>
<p align="justify">Evet medreseler akli ve şer&#8217;i ilimlerin talim edildiği yerlerdi. O hem aklı, hem kalbi, hem de vicdanı kanatlandırdığı günlerde asli vazifesini eda ediyordu.</p>
<p align="justify">Zaviyeler ise Peygamber Efendimizin (S.A.V) ruhani hayatlarının temsil edildiği mukaddes Allah evleriydi. Bu evlerde Allah anıldı, tefekküre giden kapılar aralandı. Kalp delindi. Allahın varlığına oradan menfezler açıldı.  </p>
<p align="justify">Bu iki kurumun milleti İslamiyeye katkıları inkar edilemez. Bu kurumlar daha sonra yıkılan bir dünyanın enkazı altında kaldılar. Ya da koca bir dünya onların külleri altında kaldı. Bazılarının iddia ettiği gibi, bu iki kurum yıkılmamızı hazırlayan etkenler değildi, aksine medrese ve  zaviyeler ne zaman yıkıldı millet de o zaman yıkılmıştır. <strong>Bizim esas problemimiz Osmanlının yıkılışı değil, ruh planındaki çöküşümüzdü.</strong> </p>
<p align="justify">Raşid Halifeler, Efendimizin (S.A.V) ilk açtığı medresede (Mescid-i Nebevi) ders görmüş, ilk ve en büyük çıraklarıdır. Bu medreselerde tefsir, hadis, fıkhın yanında ilmi dersler de veriliyordu. Kainat, eşya ve hadiseler didik dik ediliyordu.  </p>
<p align="justify">Rönesans nasıl ki Avrupa&#8217;da eşya ve hadiselerin hallaç edildiği aydınlama dönemidir, bizim rönesansımız da Peygamber Efendimizle başlamış, Raşid halifelerle geliştirilmiş ve Peygamberden dört asır sonra birdenbire hızlı, derin ve amudi bir şekilde devam etmiştir.  </p>
<p align="justify">Düşünün İbni Sina ve Biruni gibi kimseler daha Hicri 4-5. asrında yetişmişlerdir.</p>
<p align="justify">İslam büyükleri öyle kitaplar yazmışlar, öyle eserler ortaya koymuşlardır ki, kendilerinden sonra Avrupa&#8217;nın üniversitelerinde asırlarca okutulmuştur. <strong>Avrupalı büyük ölçüde rönesans ve sanayi devrimini bu eserlere borçludur. Dünyaya hakimiyetini, bu eserlerden istifade de bulmuştur.</strong> Özellikle tıp alanında İbni Sina, Razi ve Zehravi gibi bilginlerin eserleri, Batının ilmi yapılanmasının oluşmasında büyük etkenleri olmuştur.  </p>
<p align="justify"><strong>Günümüzde bin bir iddia ve şatafatla ortaya atılan eserlerin ve kitapların hangi biri, asırlarca ve de kıymetinden bir şey kaybetmeden üniversitelerde okutulmuş ya da elden ele dolaşarak insanlığa sunulmuştur ? </strong> </p>
<p align="justify"><strong>Oysa İbni Sina, tam sekiz asır, Zehravi tam bin sene Batıda otorite kabul edildi. </strong> </p>
<p align="justify">Nizamülmülk medreseleri de çok büyük hizmetler vermiş, özellikle Gazzali&#8217;nin getirdiği ruh ve mana temsil edilmiştir. Diğer taraftan da çağın ilimleri takip edilmiştir.</p>
<p align="justify"><strong>Akıllar fen ve tekniğe ait ilimlerle, kalpler ise dini ilimlerle nurlandırılmıştır. Kalp ve akıl izdivacından İbni Sinalar, Zehraviler, Battaniler, Raziler, Biruniler yetişiyordu</strong>. </p>
<p align="justify">Bunlardan her biri kendi sahasında ilmi araştırmaları ve buluşlarıyla başı çekiyordu. Kimisi  astronomiyi geliştiriyor, kimisi fizik kuralları koyuyor, kimisi de matematikte yedi kat integral  problemleri çözüyordu. <strong>Kimisi de dünyanın çevresini ölçmeye çalışıyor ve dünyanın güneş etrafında döndüğünü tespit ediyordu ki Galileo ve Copernik&#8217;in yedi göbek dedesi henüz mevcut değildi. Batı ve dünya vahşetler içinde yüzerken, bizim aydınlık dünyamızda hidrolik sistemlerle çalışan araçlardan, saatlere, oradan da ilkel robotlara kadar, son asırlarda tanıyabildiğimiz teknolojik eserler, o dönem adi eserler olarak teşhir ediliyordu.  </strong> </p>
<p align="justify">Diyarbakırlı Ebul-İz El Cezeri, 800 sene önce hidrolik sistemle çalışan pek çok otomatik eser ortaya koymuştu. <strong>Ta o zamanlar biz yaptığımız robot atlara hareket verirken, Batı dünyası saatin işleme keyfiyetinden uzak &#8220;Acaba içinde cin mi var ?&#8221; diyordu.</strong> </p>
<p align="justify">İşte medreseler böylesi, çağının ilerisinde ve ötesinde kurumlardı. Şu anki mevcut üniversitelerimize  bakınca, insanın hayıflanmaması mümkün değil<strong>. İlim yuvaları olması gereken kurumlar ideoloji yuvaları olduysa, orada öğrenim gören öğrenciler üniversiteye; daha kolay ve daha refah bir hayat arzusuyla gidiyorsa bu kurumlar çağının gerisine düşmeye mahkumdur.</strong> </p>
<p align="justify">Gönül kahramanı Yunus Emre ne güzel söylüyor </p>
<p align="justify">İlim ilim bilmektir,</p>
<p align="justify">İlim kendin bilmektir,</p>
<p align="justify">Sen kendini bilmezsin</p>
<p align="justify">Ya nice okumaktır. </p>
<p align="justify">diyerek sanki geçmişten ötelere ve bizlere mi sesleniyor acaba? Kimsenin alınmasını istemem ama bu sözleri öncelikle kendime muhatap alıyorum. </p>
<p align="justify">Bunun yanında insanları maddi alemden alıp, manevi boyutlarda derinleştiren, farklı boyutlarda ve farklı frekans iklimlerinde dolaştıran tekke ve zaviyelerde de durum daha bir başkaydı. O zamanlar tasavvuf ehlinden öyle kimseler vardır ki; nazarları zaman ve mekanın en karanlık noktalarına kadar varabiliyordu. Bunlar içinde öyleleri vardı ki <em>; &#8220;Ben bir lahza Peygamber Efendimizi görmezsem mahvolurum&#8221;</em> diyordu. <em>&#8220;Yakaza halinde efendimizi 75 defa gördüm&#8221;</em> diyeni de vardı.  </p>
<p align="justify">Bunlardan Muhyiddin İbni Arabi 4.Muradın Revan seferinin 6 ay süreceğini isim vererek ve yine Abdülaziz&#8217;in kollarının kesilmek suretiyle katledileceğini asırlar öncesinden haber veriyordu. </p>
<p align="justify"><strong>Tekke ve medreseler iç içe geçmiş birlikte, insanın ruhunda, ilminde, aklında ve irfanında kemale ermenin sırlarını ve kamil insan olmanın yöntemlerini gösteriyordu.</strong> </p>
<p align="justify">Öyle bir gün geliyor ki; bu muhteşem devir kapanıyor. Medrese artık yeni bir şey verme, yeni bir şey bulma yerine eskilerin nakliyle meşgul olmaya başlıyor. Mesela Battani, İbni Sina ne dediler diye onlara şerhler, haşiyeler yapmakla yetiniliyor. Düşünce ve fikir doğmuyor. Tabi böyle bir medreseden de artık ne Gazzali çıkıyor ne de Battani çıkıyor. <strong>Yazımızın başında belirttiğimiz durağanlaşma hastalığı baş gösterince gerçek ilim adamları da yetişmiyor. Ufkumuz kararıyor, yolumuz tıkanıyor. Her taraf bir kara delik halini alıyor ve bu kara delikler milleti yutuveriyor</strong>.  </p>
<p align="justify">Bugün tarihin önünde her şeyin hakkını vermek mecburiyetindeyiz. Tekke ve medreseler 10-12 asır İslam alemini ve Osmanlıyı ayakta tutan dinamiklerdi. Bilmem ki Osmanlının yıkılış döneminde Tekke ve medreseler aynı seviyede miydi? İslamı Milliyeyi bunlar mı temsil ediyordu? Yoksa sadece eskilerin yerini, onların kerametlerini söyleyerek teselli bulan insanlar mı almıştı ?   </p>
<p align="justify"><strong>Günümüzde birçoğumuzun zihniyetini yansıtır biçimde; din, sadece gerektiğinde çantadan çıkarılabilen ve çoğu zaman gerekmediğinde de rafa kaldırılabilen bir meta gibi algılanıyorsa, maneviyattan yoksun üniversitelerimiz (medreselerimiz) ideoloji yuvaları, dedikodu yuvaları olmuş ise, kutsal mabedlerimiz (tekke, zaviyelerimiz) merasim yerlerimiz olmuş ise bu iş zaten çoktan bitmiştir.</strong> </p>
<p align="justify">Dinin ruhuyla, insanla bütünleşmeyen medrese, medrese olmadığı gibi tekke de tekke değildir. Adı ne olursa olsun ilim yapmayı bırakıp, dedikodu ve ideolojilerle uğraşan her müessese içten içe çökmüş demektir. Mektep ve medrese sosyal hayatın temelidir. Temeli çökmüş bir binanında yıkılması da mukadderdir. O temel sağlamlaştırılmadıkça devletin ayakta durması mümkün olmamıştır. Osmanlıda da bu  olmuştur. </p>
<p align="justify">Yani Medrese ve tekkeler Osmanlıyı yıkan unsurlar değil, aksine Osmanlıyı ayakta tutan manevi dinamikler olmuştur. Ne zaman ki onlar yıkıldı (ve tedbir maksatlı Batının dayatmasıyla kaldırıldı) onlara dayalı olan Osmanlı da yıkıldı.</p>
<p align="justify">Geriye temeli çok da sağlam olmayan, paranoyalarla, korku ve vehimlerle yaşayan, küçük ve zayıf, <a href="http://www.derindusunce.org/2008/11/06/turkce-ezan-tercume-ibadet-kulturel-bir-sizofreni/" target="_blank"><span style="text-decoration: underline;">kendisiyle, kültür ve medeniyetiyle, özüyle kavgalı</span></a>, darbelerle yola getirilen muassır ve medeni bir TC kaldı.  </p>
<p align="justify">Bu acı fakat gayet tabii bir neticedir .</p>
<p align="justify">Kuran <strong><em>&#8220;Bir toplum kendini değiştirmedikçe, Allah onları değiştirmez &#8220;</em></strong> buyurmaktadır.</p>
<p align="justify">Galiba kader adaletiyle tecelli ediyor. Bize de ders almak düşüyor. Yanılıyor muyum ? </p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2009/02/17/osmanlinin-yikilisinda-tekke-ve-zaviyelerin-rolu-var-miydi/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/02/17/osmanlinin-yikilisinda-tekke-ve-zaviyelerin-rolu-var-miydi/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Çözüm Neden Liberalizm Değil?</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/02/05/cozum-neden-liberalizm-degil/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/02/05/cozum-neden-liberalizm-degil/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 04 Feb 2009 23:03:53 +0000</pubDate>
		<dc:creator>eg</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Demokrasi]]></category>

		<category><![CDATA[Liberalizm]]></category>

		<category><![CDATA[Toplum]]></category>

		<category><![CDATA[Özgürlükler]]></category>

		<category><![CDATA[İç hastalıklar]]></category>

		<category><![CDATA[liberalizm elestirisi]]></category>

		<category><![CDATA[liberalizmin kusurlari]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=3385</guid>
		<description><![CDATA[Madımak katliamı üzerine son dönemde olan tartışmalar, bir kısır döngüden çıkabilme imkânını düşünmek açısından bir şans da yaratıyor. Rasim Ozan Kütahyalı`nın Madımak katliamı ve Alevifobi üzerine yazdığı yazılar, liberal bir bakış açısının problemlerini göz önüne koyduğu gibi, çözümün de ne `olamayacağını` göstermesi açısından önemli yazılar.
Bu bakış açısına göre, Alevi sorunu ve Madımak katliamını anlamak için, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/2008/12/05/madimak/" target="_blank"><img class="size-full wp-image-3387 alignleft" title="20090204_derin_dusunce_org_liberalizm" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/02/20090204_derin_dusunce_org_liberalizm.jpg" alt="" width="178" height="188" />Madımak katliamı </a>üzerine son dönemde olan tartışmalar, bir kısır döngüden çıkabilme imkânını düşünmek açısından bir şans da yaratıyor. <a href="http://www.derindusunce.org/author/rasimozan/" target="_blank">Rasim Ozan Kütahyalı</a>`nın Madımak katliamı ve <a href="http://www.derindusunce.org/category/alevilik/" target="_blank">Alevifobi </a>üzerine yazdığı yazılar, liberal bir bakış açısının problemlerini göz önüne koyduğu gibi, çözümün de ne `olamayacağını` göstermesi açısından önemli yazılar.</p>
<p>Bu bakış açısına göre, Alevi sorunu ve Madımak katliamını anlamak için, Türkiye`deki hâkim zihniyetin tanımladığı `makbul` insan <span id="more-3385"></span>profilinin anlaşılması gerekiyor. Bu makbul vatandaş profili, Kütahyalı`nın LAST (laik yaşayan Sünni Türk) diye tanımladığı bir profil. Bu analizle, bu tanımın dışarısında kalan Kürtler, Aleviler, Başörtülüler, Gayrimüslimler makbul olmayan vatandaşlar olarak ortaya çıkmış oluyor.</p>
<p>Kütahyalı, devletin bu tanımlamasından şikâyet ederken, aslında şikâyet ettiği tuzağa düşüyor. Kendisini konumlandırdığı liberal bakış, bu tanımlama fetişizmi tuzağı için oldukça uygun bir ortam yaratıyor. Son yazısında, Alevileri ve solu ayrı ayrı sepetlere atıp, kategoriler üzerinden tartışması ve bu kategorilere neredeyse `metafizik` bir anlam atfetmesi, aynı fetişizmin dışavurumu bana kalırsa.</p>
<p>Liberalizm elbette tek bir kanaldan açıklanabilecek bir ideoloji değildir. Ancak Klasik Liberalizmden Neo-klasik Liberalizme, hattâ Sosyal Liberalizme kadar en öne çıkan tutum, hepsinin `faydacı` bir yerden hareket etmesi ve Aydınlanmanın epistemolojisine ve dolayısıyla defolarının hepsine sahip olmasıdır. Bu Aydınlanmacı Modernist defoların en önemlisi bana kalırsa tanımlama ve kategorize etme saplantısıdır.</p>
<p>Liberalizm, diğer Modernist ideolojiler gibi, önce anlamaya çalıştığı ideolojiyi ya da dinsel anlayışı, sonra da kendi ideal bireyini tanımlar. Bu birey tanımı aslında liberalizmin öne sürdüğü toplum modelinin de ideal bireyini imâ ederken, bu ideâl birey modelinin dışında kalanları da ehlîleştirilmesi gerekenler olarak bir sepete atar. Dine ve insana bakışta Aydınlanmadan kaynaklanmanın getirdiği anlayışa sahip olan liberaller için, düşman kardeşleri Marxistlerde olduğu gibi, dinin, aşılması gereken bir `geriliği` imâ ettiği söylenebilir. Böyle olunca dinin toplumsal hayata yapacağı katkıları da, `laiklik` adı altında, adeta Aydınlanma dogması haline getirilen bir tutumla minimize etmeye çalışma gayreti ortaya çıkmaktadır.</p>
<p>DİNİ GÜNDELİK HAYATAN ÇIKARMAK ZOR</p>
<p>Aydınlanma ideolojisinin bir Türkiye türevi olan, pozitivist, hatta vülger materyalist bir anlayışa sahip Kemalizm`in varsaydığı makbul vatandaş profili, Kütahyalı ve diğer liberallerin tanımladığı gibi midir? Bana kalırsa bütün diğer tanımlamalar gibi, devletin makbul vatandaş tanımlaması da, toplum ve bireylerin dinamizmini yok sayan ve bir yerde donuklaştıran hayalî bir kurguya dayanır.</p>
<p>LAST tanımı da bu anlamda hayalîdir. LAST`ın ilk maddesini ele alalım. Laik yaşayan ne demek? Dünyada dinî alan ve laik alan diye net bir çizgiyle ayrılabilecek bir yaşam alanı mı vardır? Dinin günlük yaşamla ilgili söylediklerini, ahlaki önerilerini toptan reddetmek mi laik yaşamdır? Peki dinlerin söylediklerini ortadan kaldırırsanız ortada `doğal evrensel hukuk`un dayanabileceği bir dayanak noktası kalır mı? Bir Müslüman(ya da başka bir dine mensup bir dindar) kendi bireysel ahlâkının dayanağını nereden alacak? Bunların hangileri laik yaşama, hangileri dinî yaşama girer? Aslında tanımladıkça, tanımladığının çok uzağına düşen bir cehalet söz konusu.</p>
<p>Sünnileri`varsayılan` olarak `yanlış kategorize ettiği` dinî yaşama âit; Alevileri de, yine varsayılan olarak laik yaşama âit gören bu zihniyetin, aslında iki İslam ekolünü de (Aleviliği İslam ekolü saymayanlar için de ayrıca parantez açıyorum) onlar için açtığı kocaman bir torbaya atarak onların kendi içindeki devasa farkları da göz ardı ettiği muhakkak. Modern bir ideoloji olan `İslamcılık`tan tutun, tasavvufî hareketlere, Mutezile`den Eşari`ye, Maturidilik`e, Selefî Vahhabi eğilimlerden günümüz cemaat yapılarına kadar birçok çeşidi olan Sünni eğilim; İran Şiâsından, Bektaşiliğe, Caferiliğe, İsmâilîliğe, pagan inançları kapsayan bir Alevilikten tutun, Sünni tasavvufî akımların en `dünyadan vaz geçmiş` versiyonlarından daha `anti-seküler` olan Alevilik versiyonlarına, hatta hiçbir dinsel inancı taşımayan sol-ideolojik Alevilik şekillerine kadar birçok versiyonu içinde barındıran bu iki devasa inanç grubunu tekleştirip aynı kefeye atma eğiliminin yapacağı şey olsa olsa anlamayı imkânsız hale getirecek bir uzaklık yaratmak ve yarattığı uzaklıktan hareketle düşman kamplar imâl etmek olacaktır, buna niyetlenmese bile.</p>
<p>LİBERALİZMİN BİREYİ İLE OLMAZ</p>
<p>Tanımladığımız anda artık kendi tanımlarımıza esir oluyoruz aslında. Böyle olunca Kütahyalı`nın yazılarında bolca olan `bilge Aleviler`, `Alevifobi olan Sünniler` gibi `yargılarla` analiz edeyim derken, kendi analizlerinizin tuzağında hapis kalabiliyorsunuz. Hâlbuki din, sonuçta cemaatler içinde şekillenir ve bireysel prizmalardan kırılan bir algılamadır. Eğer bu algılamayı tek bir kalıba sığdırıp, sığlaştırmaya kalkarsanız, dinamikliğinden hiç anlamadığınız bir toplum, topluma ve insana katkısını hiçbir şekilde göremeyeceğiniz din sizin analizlerinizi yanlışlayacaktır.</p>
<p>Bütün bunların açılımında Madımak`ı nasıl yorumlayacağız peki? Madımak bir katliâmdır. Madımak`ta yapılanlardan kendisini bundan suçlu hisseden ne kadar insan varsa (ben dahil) özür dilemeli, aynen Ermeni Katliâmında olduğu gibi&#8230; Sünnilerden Madımak için özür dilemesi ve acı duyması gerektiğini `istemek` ne kadar yanlış bir toptancılık ise, fert fert her Sünni`nin Madımak`tan suçluluk duymaması ve acı duymaması o kadar yanlış bir tutumdur. Birincisi bir toptancılığa, ikincisi ise vicdanî tutuma gönderme yapar. Sonuçta bakışlarımızı tepeden panaromik bakıştan referansla tanımlama ve genellemeye teslim etmektense, fertten hareket eden bir vicdanî bakışla, genellemeyi ve tanımlamayı reddeden bir tutuma çevirmek çok daha doğrudur kanımca.</p>
<p>Son tahlilde Sünni-Alevi, Türk-Kürt çatışmalarını körükleyen zihniyetin, bizzat liberal zihniyetle benzer bir zihniyet koduna sahip olan bir ideoloji olduğunu düşünüyorum. Sonuçta Liberalizm de milliyetçiliğe, dinsel alanın reddine ve inkârına, devlete karşı bireyi savunurken bile atomize bireyler tanımlamasıyla, aslında bireysel hakları korumak bahanesiyle, daha da güçlü bir devlet tasavvuruna imkân vermiyor mu? Bu açıdan `Türkiye laik değil, laik olacak` yerine ` Türkiye demokratik değil, demokratik olacak` cümlesini yeğlerim ve bu cümle bana tek başına yeter.</p>
<p>&#8230;Bu makale ilginizi çektiyse&#8230;</p>
<p style="text-align: right;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank">Liberalizmin Kara Kitabı</a></strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank"><img class="alignleft size-medium wp-image-10169" title="liberalizmin_kara_pt" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_pt.jpg" alt="" width="165" height="288" /></a>Liberalizm asırlardır bir çok aşamalardan geçmiş, tarihi olaylarla kendisini imtihan etmiş bir düşünce geleneği. Değişmiş yanları var ama sabitleri de var. Bu sabitlerin içinde <strong>liberalizmin tehlikeli yönleri</strong> hatta <strong>YIKICI UNSURLARI</strong> da var. Bunları ortaya çıkarmak için “doğru” soruları sormak ve liberal perspektifte kalarak yanıt aramak gerekiyor… Büyük bir kısmı bu gelenekten olan düşünürlerin fikirlerinden istifade ederek <strong>liberalizmin kusurlarını</strong> ele alıyoruz bu kara kitapta: Adam Smith, Mandeville, John Stuart Mill, Hayek, Friedman, Röpke, Immanuel Kant, Alexis de Tocqville, John Rawls, Popper, Berlin, Mises, Rothbard ve Türkiye’de Mustafa Akyol, Atilla Yayla, Mustafa Erdoğan…</p>
<p>Liberallere, liberalimsilere ve anti-liberallere duyurulur.</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a></p>
<p> </p>
<p style="text-align: right;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin_ak_kitabi.pdf" target="_blank">Liberalizmin Ak Kitabı</a></strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin_ak_kitabi.pdf" target="_blank"><img class="alignleft" title="liberalizmin-ak_kitabi" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin-ak_kitabi-221x300.jpg" alt="" width="133" height="221" /></a>1930 model bir ulus-devletin, bir <strong>“devlet babanın”</strong> çocuklarıyız. Son derecede <strong>“Millî”</strong> bir eğitim gördük, öğrenim değil. Hayatta işimize yarayacak meslekî bilgileri ya da eleştirel bir bakışı öğrenmedik <strong>“millî”</strong> okullarda. <strong>“Varlığımızı Türk varlığına armağan etmek”</strong> için eğitildik, eğilip büküldük.</p>
<p>Liberallerin dilinden düşmeyen <strong>“Bireysel haklar ve özgürlükler”</strong> bizim gibi Kemalist çamaşırhanelerde yıkanmış beyinler için çok yeni. Türkiye’de yaşayan insanların ulus-devlet boyunduruğundan kurtulmasında önemli bir rol oynuyor liberaller. Biz de <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin_ak_kitabi.pdf" target="_blank">bu kitapta </a>liberalizmin temel tezleriyle uyumlu, bu fikir akımına doğrudan ya da dolaylı destek veren makaleleri birleştirdik. <strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin_ak_kitabi.pdf" target="_blank">Buradan indirin.</a></strong></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2009/02/05/cozum-neden-liberalizm-degil/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/02/05/cozum-neden-liberalizm-degil/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Bediuzzaman&#8217;la Ortadoğu Problemlerine Bakış</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/02/01/bediuzzamanla-ortadogu-problemlerine-bakis/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/02/01/bediuzzamanla-ortadogu-problemlerine-bakis/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 01 Feb 2009 21:40:19 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yusuf Mehmet Bahadır</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Batı]]></category>

		<category><![CDATA[Cihad]]></category>

		<category><![CDATA[Demokrasi]]></category>

		<category><![CDATA[Devletçilik]]></category>

		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>

		<category><![CDATA[Filistin]]></category>

		<category><![CDATA[Kemalizm]]></category>

		<category><![CDATA[Kürtler]]></category>

		<category><![CDATA[Laiklik]]></category>

		<category><![CDATA[Liberalizm]]></category>

		<category><![CDATA[Militarizm]]></category>

		<category><![CDATA[Milliyetçilik]]></category>

		<category><![CDATA[Modernleşme]]></category>

		<category><![CDATA[Müslümanın Afyonları]]></category>

		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>

		<category><![CDATA[Osmanlı]]></category>

		<category><![CDATA[Pozitivizm]]></category>

		<category><![CDATA[Psikolojik harp]]></category>

		<category><![CDATA[Resmî Tarih]]></category>

		<category><![CDATA[Ulus-Devlet]]></category>

		<category><![CDATA[Özgürlükler]]></category>

		<category><![CDATA[İslam]]></category>

		<category><![CDATA[İç hastalıklar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=3270</guid>
		<description><![CDATA[&#8220;Bakın ben de sizin gibi tango yapıyorum, sizinle aynı alfabeyi kullanıyorum, ne olur artık vurmayın&#8221; diye inliyor &#8220;batılılaşmış&#8221; Müslüman ülke aydını. İslâm&#8217;ın temel prensiplerinden, bilimden, kul hakkından uzaklaşmanın getirdiği belaların ilacını &#8220;düşmana benzemek&#8221; yolunda arıyor.
 İnsanlık, özellikle de Batı dünyası son üç asırda bilim ve teknolojide büyük ilerleme kaydetti. Ancak vicdanen ve ahlâken yerinde sayan Avrupa, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/02/20090201_derin_dusunce_org_bediuzzaman_said_nursi.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-3320" title="20090201_derin_dusunce_org_bediuzzaman_said_nursi" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/02/20090201_derin_dusunce_org_bediuzzaman_said_nursi.jpg" alt="" width="163" height="519" /></a><strong>&#8220;Bakın ben de sizin gibi tango yapıyorum, sizinle aynı alfabeyi kullanıyorum, ne olur artık vurmayın&#8221; </strong>diye inliyor &#8220;<strong>batılılaşmış&#8221;</strong> Müslüman ülke aydını. İslâm&#8217;ın temel prensiplerinden, bilimden, kul hakkından uzaklaşmanın getirdiği belaların ilacını &#8220;düşmana benzemek&#8221; yolunda arıyor.</em></p>
<p><em> İnsanlık, özellikle de Batı dünyası son üç asırda bilim ve teknolojide büyük ilerleme kaydetti. Ancak vicdanen ve ahlâken yerinde sayan Avrupa, ABD ve onun peşinden sürüklenen insanlık bugün kendi icadı olan teknik ilerlemelerin altında ezilmiş, rezil ve sefil bir şekilde sürünmekte.</em></p>
<p><em> Mağara devrindeki ilkel insanlarla neredeyse tek farkımız birbirimizi daha hızlı öldürebilmemiz ve bu öldürme sahnelerini TV kanalıyla dünyanın her yerine yayabilmemiz. Savaşa, etnik temizliklere türlü kılıflar uydurduk. <a href="http://www.google.de/url?sa=t&amp;source=web&amp;cd=3&amp;ved=0CCkQFjAC&amp;url=http%3A%2F%2Fwww.derindusunce.org%2Fcategory%2Fmilliyetcilik%2F&amp;ei=IPHUTfeePI2WhQeB2eTeCw&amp;usg=AFQjCNGXEwEH74KY16Q6zkV4qUNABNIAQQ&amp;sig2=d_SDSSCEI5S0FKKpJNv8MQ" target="_blank">Milliyetçi</a>-Militarist ulus-devletin kutsalları olan <strong>ordu, silah, kutsal(!) topraklar, bayraklar, üstün(!) ırklar </strong>uğruna milyonlarca insanın yaşama hakkı ellerinden alındı. Bugün de Birleşmiş Milletler, NATO gibi kuruluşlar uluslararası şiddeti <strong>&#8220;barış harekâtı&#8221;</strong> ya da <strong>&#8220;teröre karşı savaş&#8221;</strong>  gibi isimlerle meşru gösteriyor.</em></p>
<p><em> Bu rezillikten İslâm aleminin payına düşen sorunları, meselâ Güney Doğu Meselesi ile Filistin&#8217;i, Ergenekoncu korku tacirleri ile Siyonizm&#8217;i birbirinden ayrı düşünmek mümkün mü?</em></p>
<p><em> Kanaatimizce son üç asırda Müslüman aydınların yaptıkları en büyük hata belki de kök sebep sayılabilecek tek hata <strong><span style="text-decoration: underline;">Batı&#8217;nın hakimiyetine cevaben batıya benzeme refleksi</span></strong> olmuştur. 1789 Fransız devrimine, Alman ordu-devletine, endüstrileşmiş milliyetçi-militarist Avrupa devletlerine hayran olan bir çok Müslüman aydın görürüz bu dönemde. Türk ve Arap milliyetçiliği, moderleşme amaçlı tepeden inme jakoben devrimler, bugün halen bir çok Müslüman ülkede darbe üzerine <strong>darbe yapan eşkıya generaller</strong> ugulamada da bu &#8220;düşmanı taklid etme&#8221; refleksinin birer uzantısıdır.</em></p>
<p><em> Peki bugünkü duruma Müslümanca yanıt ne olabilir? Batı&#8217;ya hayran olmak ile Batı&#8217;dan nefret etmek dışında bir yol yok mudur hem onun saldırganlığından kurtulmak hem de Batılı insanları kendilerinden korumak için?</em></p>
<p><em> Değerli yazarımız </em><a href="http://www.derindusunce.org/author/mehmetbahadir/"><em>Mehmet Bahadır</em></a><em> işte bu soruya yanıt ararken dikkate değer bir yol tutuyor. Bediüzzaman Said Nursî&#8217;nin </em><a href="http://www.derindusunce.org/category/demokrasi/"><em>demokrasi</em></a><em>, </em><a href="http://www.derindusunce.org/category/devletcilik/"><em>devletçilik</em></a><em>, </em><a href="http://www.derindusunce.org/category/ekonomi/"><em>ekonomik kalkınma</em></a><em>, </em><a href="http://www.derindusunce.org/category/liberalizm/"><em>sertbest piyasa</em></a><em>, </em><a href="http://www.derindusunce.org/category/egitim/"><em>eğitim</em></a><em>, </em><a href="http://www.derindusunce.org/category/irkcilik/"><em>ırkçılık</em></a><em>, </em><a href="http://www.derindusunce.org/category/ulus-devlet/"><em>ulus-devlet</em></a><em> konularındaki fikirlerini derleyip sunduğu bu detaylı makale tekrar tekrar okunması ve üzerinde düşünülmesi gereken bir çalışma. Başka bir çok kaynakla birlikte <strong>M.Ali Kaya&#8217;nın &#8220;Doğu ve Ortadoğu Problemlerine Bediüzzaman&#8217;dan Çözüm Önerileri&#8221;</strong> adlı eserinden de yararlanan yazara bu özenli çalışmasından ötürü teşekkür ediyoruz. Konularına göre tasnif edilmiş olan 6 bölüm halinde hazırlanmış bu yazıyı bölmeden, bir seferde yayına girmeyi uygun bulduk. İsrail&#8217;in Gazze&#8217;de yaptığı soykırım sebebiyle şu günlerde hararetli biçimde tartıştığımız </em><a href="http://www.derindusunce.org/category/filistin/"><em>Filistin</em></a><em> sorununa da çare olabilecek fikrî zemine katkıda bulunan çalışmayı beğenilerinize sunuyoruz.</em></p>
<p><em> Editör</em></p>
<h2>Bediuzzaman&#8217;la Ortadoğu Problemlerine Bakış (M. Bahadır)</h2>
<p align="justify"><strong>BÖLÜM I - </strong><strong>GİRiŞ</strong></p>
<p align="justify">Said Nursi (1878-1960) Türkiyede ve dünyada tüm fikir akımlarının en etkin biçimde kendini gösterdiği, ideolojilerin kendi sistemilerini kurması için en sert biçimde çarpıştığı, insanların katmanlara ayrılarak çatıştığı ve çarpıştığı fırtınalı bir ortamda yaşamıstır.</p>
<p align="justify">Bediüzzamanın hayat dönemi tam bir geçiş dönemidir. Türkiye&#8217;de; Osmanlıdan Türkiye Cumhuriyetine, imparatorluktan ulus-devlete, monarşiden, monokrasiye ve  anayasal sisteme, istibdattan hürriyete, kapalı-otoriter devlet anlayışından demokratik parlamenter rejime, kapalı ekonomiden serbest piyasa ekonomisine, gelenekten modernliğe geçiş çabaları yaşanmıştır.<span id="more-3270"></span></p>
<p align="justify">İslam Dünyası ise birlik ve bütünlüğünü kaybederek Batı Medeniyetinin maddi ve manevi istibdadı altına girdikten sonra, kısmen bağımsız ülkeler halinde nisbi hürriyetini kazanmaya başlamıştır.</p>
<p align="justify">Dünyada ise; otoriter yapıya karşı hürriyetçi fikirler, işçi hareketleri, sendikal faaliyetler, uluslararası siyasi-ekonomik organizasyonlar, çokuluslu ticaret, hızlı teknolojik gelişmeler, haberleşme ve bilgilenme imkanları ile dünyanın bir köy kadar küçülmesi, temel insan haklarına ve çevreye dair gelişmeler ve iki dünya savaşı bu süreye sığabilmiştir.</p>
<p align="justify">İste böylesi hızlı gelişmelerin yaşandığı, bu çalkantılı dönemde Bediüzzaman; fikir ve aksiyonuyla damgasını vurmuştur. <strong>İnsanlığın geçirdiği devrelerin tümünün birden hızla bir arada yaşandığı bu sancılı dönem onun için adeta bir laboratuvar olmuş ve Yirmi birinci yüzyıl insanının saadetini sağlayacak reçeteyi &#8220;Kur&#8217;an&#8217;ın Eczahanesi&#8221;nde hazırlayarak sunmuştur. </strong></p>
<p align="justify">Bu geçiş döneminde İslam düşüncesini yeniden yorumlayan Said Nursi, &#8220;Eski hal muhal (batıl), ya yeni hal; ya da izmihlâl(perişan olmak).&#8221; Diyerek, yeni dönemlerin temel insani problemlerine Kur&#8217;anî yorumlar getirmiştir. Modern dönemlerin yaygın maddeci, tabiatçı ve esbabperest ideolojisi haline gelen Pozitivizm ve bundan kaynaklanan inkâri fikirlere karşı ikna edici argümanlar sunmuştur. Risale-i Nur&#8217;a muhatap olanlar, &#8220;iman-ı tahkiki&#8221; kazanarak, zamanın hakim cereyanlarına karşı kendilerini koruyabilmişlerdir.</p>
<p><strong><em>&#8220;Beni nefsini kurtarmayı düşünen hodgam bir adam mı zannediyorlar? Ben  <br />
cemiyetin imanını kurtarma yolunda dünyamı feda ettim, ahiretimi de. Seksen küsur senelik hayatımda dünya zevki namına bir şey bilmiyorum. Bütün ömrüm harp meydanlarında, esaret zindanlarında, yahut memleket hapishanelerinde geçti. Çekmediğim cefa, görmediğim eza kalmadı. Divan-ı harplerde bir cani gibi muamele gördüm; bir serseri gibi memleket memleket sürgüne yollandım. Memleket zindanlarında aylarca ihtilattan men&#8217;edildim. Defalarca zehirlendim. Türlü türlü hakaretlere maruz kaldım. Zaman oldu ki, hayattan bin defa daha ziyade ölümü tercih ettim. Eğer dinim beni intihardan men&#8217;etmeseydi, Said belki bugün toprak altında çürümüş olacaktı. Bütün hayatım zahmet ve meşakkatle, felaket ve musibetle geçti. Cemiyetin imanı, saadet ve selameti yolunda nefsimi de dünyamı da feda ettim. Helal olsun. Onlara beddua bile etmiyorum. Çünkü, bu sayede Risale-i Nur, hiç olmazsa birkaç yüzbin, yahut birkaç milyon, belki daha ziyade kişinin imanınkurtarmaya vesile oldu. Ölmekle yalnız kendimi kurtaracaktım, fakat hayatta kalıp, zahmet ve meşakkatlere tahammülle bu kadar imanın kurtulmasına hizmet ettim. Allah&#8217;a bin kere hamd olsun! <br />
 <br />
Sonra, ben cemiyetin iman ve selameti yolunda ahiretimi de feda etim.  <br />
Gözümde ne cennet sevdası var, ne de cehennem korkusu. Cemiyetimizin imanı namına bir Said değil, bin Said feda olsun! Kur&#8217;an&#8217;ımız yeryüzünde cemaatsiz kalırsa cenneti de istemem; o zaman orası da bana zindan olur. Milletimin imanını selamette görürsem, cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım. Çünkü, vücudum yanarken, gönlüm gül-gülistan olur.&#8221; </em></strong></p>
<p>diyen asrın dertlisini, dava adamını, Bediüzzamanı, asrın güzel insanını, nazarı dikkatlere çekmek istiyoruz.</p>
<p>Evet, böylesi büyük bir kelam; ancak ve ancak yüreği büyük, derdi büyük ve davası büyük, manevi büyüklerden, gönül erlerinden çıkar. Bu sözlerde ihlas var samimiyet var. Takiyye olamaz. Yalan olamaz. Takiyye yapacak ya da yalan söyleyecek insan böyle sözler söyleyemez. Bunu ancak bir veli ya da iman davasında deli kullar söyleyebilir.</p>
<p>Hasan Basri Hz.leri sahabeleri işaretle, o kutlu insanlarla aradaki farkı şu sözlerle dile getirir. <strong><em>&#8220;Eğer siz onları görseydiniz deli sanırdınız. Onlar da sizin iyilerinizi görselerdi, ‘Bunların ahirette bir nasibi yok&#8217; derlerdi. Kötülerinizi görselerdi, ‘Bunlar hesap gününe inanmıyorlar&#8217; derlerdi.&#8221; </em></strong></p>
<p>Günümüzde Bediüzzaman yok; ama yığılarak devam eden problemlere işaret ettiği çözümler karşımızdadır.</p>
<p><strong><em>&#8220;Âlem-i İslâm&#8217;a indirilen darbelerin en evvel kalbime indirildiğini hissediyorum&#8221;</em></strong><em> </em>diyen, büyük bir iman, gayret ve himmet çağlayanı: Bediüzzamanın <strong>gözüyle; </strong></p>
<p><strong>Doğu, Güneydoğu, Ortadoğu ve tüm İslam Dünyası için gösterdiği çözüm önerilerini, sorunların tahlillerini ve Yirmi birinci yüzyıl insanının saadetini sağlayacak reçeteyi sunuyoruz.</strong> </p>
<p align="justify"><strong>BÖLÜM II</strong></p>
<p align="justify">Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki; Şiddet akl-ı selimi ortadan kaldırır. Toplumsal meseleler üzerinde farklı fikir ve düşüncelerin biraraya geldiği demokratik zemini yok eder. Husumeti ve öç almayı körükler ve toplumsal barışı imkansız kılar&#8230;</p>
<p>Türkiye, Doğu meselesini sadece askeri önlemlerle çözmeye uğraştı, bu da şiddeti artırmaktan başka bir şeye yaramadı. Bu gibi yanlış politikalar neticesinde, yüz sene önceki problem ne ise bugün de aynı problemlerle, ama daha kompleks ve daha karmaşık problemlerle karşı karşıyayız.</p>
<p align="justify">Her problemin bir çözümü vardır. Çözümsüzlük ancak çözmemek için bahaneler üretildiği zaman oluşan fiilî ve geçici bir durumdur. Siz çözmezseniz birisi bir gün çözer ve şerefi de ona ait olur. Bu konuda samimi yaklaşımlara ve çözüm önerilerine daima açık olmak gerekir.</p>
<p>Bu konuda Albert Einsteinın bir sözü çok hoşuma gider.</p>
<p><strong><em>&#8220;Problemler, onları ortaya çıkaran aynı düşünce seviyesiyle çözülemez&#8221; &#8230;</em></strong></p>
<p>Bu bağlamda, <strong>&#8221; şiddete karşı siddet &#8220;</strong> aynı düşünce seviyesidir ve asla çözüm yolu değildir diyebiliriz. Çözüm yolları, daha derin, daha geniş boyutlu ve daha üst seviye bir düşünce tarzının ürünü olabilir.</p>
<p>Bunun böyle olduğu Kürt sorununda yaşadığımız tarihsel süreç en güzel kanıtıdır. Neyseki bu gerçekler artık günümüzde dile getirilmekte ve daha üst seviye düşünce ve hamlelerle çözüm yolları araştırılmaktadır.</p>
<p>Sayın Sadık Yalsızuçanlar bir makalesınde bu konuyla alakalı olarak haklı tespitinde  şöyle der;</p>
<p><strong><em>&#8220;Kürt sorunu&#8221;nun çözüm adresi, Türk yerine Kürt kimliğini esas alacak olan bir başka ulus-devlet, PKK ve diğer Marksist, Stalinist, Leninist, ırkçı örgütler değil, Kürtlerin büyük bilgesi Mele Ahmed-i Hani, Mele Cezeri, Abdurrahman Taği, Seyyid Sıbğatullah hazretleridir. &#8216;Gelin tanış olalım&#8217; çağrısını yapan Derviş Yunus&#8217;tur, Anadolu&#8217;nun manevi merkezlerinden Doğu&#8217;nun Batı&#8217;nın büyük bilgesi İbn Arabi&#8217;dir, bilgelerin sultanı Bediüzzaman&#8217;dır. Onların eserleri, halleri, muhabbet, adalet ve merhamete dayalı öğretileridir. &#8220;Kürt sorunu&#8221; Brüksel&#8217;den, Washington&#8217;dan, İsveç&#8217;ten değil, arzın birkaç büyük manevi merkezi olan Konya&#8217;dan, Hz. Mevlana&#8217;nın kalbinden geçilerek çözülür. Zulmün Türk&#8217;ü, Kürt&#8217;ü olmaz, zalimin de. Irkçılığın ve ulus-devlet&#8217;in yol açtığı bu sorun, samimiyetsiz, dilde kalan, inandırıcı olmayan, içi boş bir siyaset retoriği ile zemininden çözülemez; daha adil, gerçek anlamda daha özgürlükçü, daha insani, daha merhametli, şefkatli ve kardeşliğe dayalı öğretilerin içinden çözülür. Unutmayalım, işkencecinin de dini yoktur!</em></strong></p>
<p><strong><em>Bu düşüncenin &#8216;İslam milliyetçiliği&#8217; ile de ilgisi yoktur. İşkencenin ortadan kalkması, sadece anayasal ve yasal tedbir ve müeyyidelerle değil (tabii ki bunlar mutlaka gerçekleştirilmeli, özgürlükçü bir anayasa kesinkes yapılmalıdır) insanın çürüdüğü yerden, onu yeniden diriltecek manevi ve irfani bir solukla mümkündür&#8230;&#8221; </em></strong></p>
<p>Konumuza dönersek, günümüzde çözülmediği için sürekli artan ve sonuçta anarşi ve teröre inkılâp eden problemlerin çözümü yine Bediüzzaman&#8217;ın önerilerinde bulunmaktadır. İşte, Bediüzzaman&#8217;ın gözüyle, <strong>Doğu Anadolu, Güneydoğu, Ortadoğu ve tüm İslam dünyası </strong>için sorunların analizi ve çözüm önerileri&#8230;</p>
<p> </p>
<p align="justify"><strong>1. Demokratikleşme </strong></p>
<p>Bediüzzaman Said Nursi, 23 Temmuz 1908 tarihinde II. Meşrutiyet ve Hürriyet&#8217;in ilanında İstanbul&#8217;dadır ve 26 Temmuz 1908 tarihinde Sultanahmet meydanında yapılan mitinginde &#8220;Hürriyete Hitap&#8221; adında bir nutuk irad eder.<sup><strong>1</strong></sup><strong> </strong></p>
<p align="justify">İstanbul&#8217;da pek çok ulemanın aksine Meşrutiyetin ilanını hararetle alkışlar. Ayasofya, Beyazıt, Fatih ve Süleymaniye camilerinde de umum ulema ve talebeye hitaben pek çok vaazlar ile şeriatın ve Meşrutiyetin münasebetini anlatır. Peygamberimizin (sav) <strong><em>&#8220;Kavmin efendisi ona hizmet edendir&#8221;</em></strong><sup><strong>2</strong></sup><strong><em> </em></strong>hadisini <em>&#8220;Şeriat âleme gelmiş; ta istibdadı ve zalimâne tahakkümü (baskı ve zorbalığı) mahvetsin&#8221;</em><sup><strong>3</strong></sup><strong><em> </em></strong>şeklinde izah eder. Bediüzzaman dinin siyasi hayata bakan yönünün <em>&#8220;Hakikat-i Meşrutiyet-i Meşrua&#8221;</em><sup><strong>4</strong></sup><em> </em>yani Hakiki meşrutiyetin dinen uygun olduğunu savunarak Meşrutiyet ve hürriyete sahip çıkmıştır.</p>
<p align="justify">Bediüzzaman&#8217;ın bu konuda en güçlü delili Asr-ı Saadet ve Hulefâ-i Raşidin&#8217;in &#8220;Hilafet Dönemi&#8221;dir. Nursi, Asr-ı Saadet&#8217;i örnek göstererek &#8220;adalet, meşveret (konuşup anlaşma, istişare) ve kanun hâkimiyeti&#8221; prensipleri çerçevesinde belirlediği bu modelin aslında <strong><em>&#8220;Meşrutiyet, demokrasi ve Cumhuriyet&#8221;ten başka bir şey olmadığını ifade eder.</em></strong><sup><strong>5</strong></sup><strong> </strong>Bediüzzaman yine <em>&#8220;Hürriyetin en geniş şekli Cumhuriyettir&#8221;</em><sup><strong>6</strong></sup><strong><em> </em></strong>diyerek Cumhuriyetin hürriyete en fazla değer veren siyasi bir sistem olması gerektiğini anlatmaktadır. Aksi taktirde hürriyetten yoksun bir Cumhuriyet içi boş bir istibdattan başka bir şey değildir.</p>
<p align="justify">Bediüzzaman Said Nursi, Meşrutiyetin ilanından sonra Başbakanlık vasıtası ile doğu vilayetlerine ve aşiretlere elli-altmış telgraf çekmiş ve <em>&#8220;Meşrutiyet ve kanunu esasî işittiğiniz mesele ise, hakikî adalet ve meşveret-i şer&#8217;iyeden ibarettir; hüsn-ü telâkki ediniz. Muhafazasına çalışınız. Zira dünyevî saadetimiz Meşrutiyettedir. Ve istibdattan herkesten ziyade biz zarardîdeyiz&#8221;</em><sup><strong>7</strong></sup> diyerek hürriyetin ve demokratikleşmenin en çok doğu vilayetlerinde yaşayanlara faydalı olacağını bundan yüz sene önce haber vermiştir.</p>
<p>Yine İstanbul&#8217;da yirmi bine yakın hemşerilerine, aldanmamaları için Meşrutiyeti ve hürriyeti anladıkları dille anlatır. <strong><em>&#8220;İstibdat, zulüm ve tahakkümdür. Meşrutiyet, adâlet ve şeriattır. Padişah, Peygamberimizin emrine itaat etse ve yoluna gitse halîfedir. Biz de ona itaat edeceğiz. Yoksa, Peygambere tâbi olmayıp zulüm edenler, padişah da olsalar haydutturlar. Bizim düşmanımız cehalet, zaruret(yoksulluk), ihtilaftır. Bu üç düşmana karşı; san&#8217;at, marifet, ittifak (ilim ve irfan, karşılıklı tanışma ve birlik) silâhiyle cihad edeceğiz.Ve bizi bir cihette teyakkuza ve terakkiye sevk eden hakikî kardeşlerimiz Türklerle ve komşularımızla dost olup el ele vereceğiz. Zirâ husumette fenalık var, husumete vaktimiz yoktur.&#8221;</em></strong><sup><strong>8</strong></sup><strong><em> </em></strong>diyerek onları ikaz eder ve onların hürriyete sahip çıkmalarını ister.</p>
<p align="justify">Bediüzzaman&#8217;ın bundan bir asır önce söylediği <strong><em>&#8220;Dünyevî saadetimiz Meşrutiyettedir. Ve istibdattan herkesten ziyade biz zarar görüyoruz&#8221;</em></strong><sup><strong>9</strong></sup><strong><em> </em></strong>sözü bugün de geçerliğini korumaktadır.  </p>
<p align="justify"><strong>BÖLÜM III</strong></p>
<p align="justify"><strong>2. Eğitim</strong></p>
<p align="justify">İnsanın yaratılış amacının &#8220;taallüm (ilim öğrenme) ile tekemmül(kemale erme, olgunlaşma)&#8221; olduğunu izah eden Bediüzzaman&#8217;ın en önemli meselesi hayatı boyunca eğitim olmuştur. Kendisini eğitime adayan Bediüzzaman Doğu&#8217;da bir üniversite açılması amacı ile 1907 yılında İstanbul&#8217;a geldi. <strong>Amacı Ortadoğu&#8217;da açılan bu üniversite sayesinde Türk, Arap, Kürt, Ermeni ve diğer unsurların birliğini ve beraberliğini sağlayarak Osmanlı&#8217;nın parçalanmasını önlemek ve İslam birliğini temin etmekti.</strong> Projesini uygulamak amacı ile Sultan Abdülhamit ile görüşmeyi planlayan Bediüzzaman&#8217;ın bu isteği gerçekleşmedi. Daha sonra Sultan Reşat&#8217;ın Kosova seyahatine katıldı. Padişahın Kosova&#8217;da yapmak istediği üniversite projesine katkıda bulundu. Kendisine <strong><em>&#8220;Şark(Doğu)böyle bir darülfünuna daha ziyade muhtaç ve âlem-i İslam&#8217;ın merkezi hükmündedir&#8221;</em></strong><sup><strong>10</strong></sup><strong><em> </em></strong>dedi ve böyle bir üniversite için söz aldı. Ancak 1914 yılında başlayan I. Dünya Savaşı ve dünyada gelişen olaylar ile Osmanlı&#8217;nın yıkılması sonucu proje gerçekleşmedi. Daha sonra 1922 yılında geldiği TBMM&#8217;de aynı konuyu gündeme taşıdı. 163 milletvekilinin imzasını taşıyan önergesi kabul edildi. Van&#8217;da bir üniversite için 150 bin lira tahsisat ayrıldı. Ancak bu da o zamanki hükümetin<strong> &#8220;laiklik&#8221; </strong>ile ilgili düşünceleri yüzünden gerçekleşmedi.<sup><strong>11</strong></sup><strong> </strong></p>
<p align="justify">İlk olarak 1954 yılında, DP&#8217;nin Erzurum&#8217;da bir üniversite kurma teşebbüsü üzerine Bediüzzaman &#8220;İşte bu benim üniversitem&#8221; diyerek bu üniversiteye sevinçle sahip çıkar.<sup><strong>12</strong></sup> Hatta bu konuda 01.04.1954 tarihli Ulus gazetesinin Erzurum Üniversitesi aleyhindeki yazılarına cevap vermiştir.<sup><strong>13</strong></sup> Yine hayatının 55 yıllık gayesi olan böyle bir üniversite açma teşebbüsünden dolayı zamanın Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve Başbakan Adnan Menderes&#8217;i tebrik eder. Aynı zamanda, bu meseleye dair Amerika ve Avrupa&#8217;da istişare ettikleri halde, hayatını böyle bir amaç için geçiren birisi olarak kendisinin fikrinin alınmamasına gücendiğini ifade eden bir serzenişte bulunur.<sup><strong>14</strong></sup></p>
<p align="justify">Değişen dünya şartları ve teknolojik gelişmelere paralel olarak eğitimde de yeniden yapılanma ve gelişim sürecini başlatmak isteyen Bediüzzaman&#8217;ın bundan yüz sene önce ortaya koyduğu proje gerçekten dikkate değerdir. Bediüzzaman kendisini anlayamayanlar için &#8220;On üçüncü asrın minaresinden, sureten medeni ve fikren mazinin en derin derelerinde bulunanlara&#8221;<sup><strong>15</strong></sup> hitap ettiğini söyler. Ancak &#8220;Nesl-i Cedit&#8221; adını verdiği yeni bir neslin bu projeyi gerçekleştireceğini belirtir. Erzurum&#8217;da açılan üniversite Bediüzzaman&#8217;ın yarı amacını gerçekleştirmiştir. <strong>Asıl amacı olan &#8220;din ve fen ilimlerinin beraber okutulduğu bir &#8220;Medresetü&#8217;z-zehra&#8221; henüz gerçekleşmemiştir.</strong></p>
<p align="justify"><strong>Bediüzzaman&#8217;ın bu projesinin çok iyi tahlil edilmesi gerekir. Bu proje, Bediüzzaman&#8217;ın önermiş olduğu ve çare olarak sunduğu bir eğitim projesi olan &#8220;Medresetü&#8217;z-zehra&#8221; projesidir.</strong> </p>
<p align="justify"><strong>Neden Medresetü&#8217;z-zehra ?</strong></p>
<p align="justify">Bediüzzaman bunu &#8220;din ve fen ilimlerini beraber okutarak akla, vicdana ve kalbe beraber hitap etmek, çeşitli dillerde eğitim yaparak yöre halkını bir arada tutmak ve Ortadoğu&#8217;daki milletleri fikir birliği etrafında birleştirmek, kabiliyet eğitimi vererek istidatları nemalandırmak, ihtisas alanları açarak akademik eğitim vermek, fen ilimlerini okuyan mektepliler ile din eğitimi alan medrese mensuplarını aynı amaç etrafında birleştirmek&#8221;<sup><strong>16</strong></sup> şeklinde özetlemiştir. Tabii ki bunun açılımında çok geniş bir kültür ortamı oluşacaktır. <strong>Bu da Ortadoğu&#8217;da büyük bir uyanışa ve sonuçta yüksek bir medeniyete zemin hazırlayacaktır.</strong></p>
<p align="justify">Doğuda &#8220;din hissi&#8221;nin hâkim olduğuna vurgu yapan Bediüzzaman yapılacak olan bir gelişim hamlesinin dini referanslarla ve dini atmosfer içinde gerçekleşmesi gerektiğini her zaman belirtmiştir. Eğitimde de bunun önemi üzerinde durarak dini ilimlerle beraber verilecek olan fenni bilgilerin hem gerçeği yansıtması, hem eğitimin birliğini sağlaması, hem de İslam kardeşliği ile birbirine sıkı sıkıya bağlı olan Müslüman milletlerin birliğini temin etmesi açısından önemi büyüktür.</p>
<p align="justify"><strong>Nasıl Bir Üniversite ?</strong></p>
<p align="justify">Üniversite eğitiminde &#8220;araştırma&#8221; ve &#8220;ihtisaslaşma&#8221; çok önemlidir. Bu demokratik eğitimin de temel unsurlarındandır. Kabiliyete göre, ihtisasa dayalı bir eğitimde ilim dalları arasında birlik ve bütünlük, birbirinden faydalanma ancak &#8220;demokratik bir eğitim&#8221; anlayışı ile sağlanabilir. Bu da araştırma, müzakere ve münazara usulünün uygulanması iledir. Bu hususa da önem veren Bediüzzaman devlet işlerinin meclisler tarafından yürütüldüğü bir çağda ferdi kabiliyetlerin yetersiz kalacağını düşünerek &#8220;ilimde ihtisaslaşma&#8221; yanında &#8220;Meclis-i mebusan-ı ilmiye&#8221; adını verdiği &#8220;İlmi şuraların&#8221; kurulmasını ve işletilmesini ister.<sup><strong>17</strong></sup><strong> </strong>Çünkü ilimlerin tekâmülü ile artık &#8220;bir şahıs birçok fenlerde ihtisas sahibi olamaz&#8221;<sup><strong>18</strong></sup><strong> </strong>&#8220;Umuma el atmak da umumu terk etmektir.&#8221;<sup><strong>19</strong></sup></p>
<p align="justify">Öyle ise &#8220;taksimu&#8217;l âmâl (ihtisaslaşma) ve teşrik-i mesâi (birlikte çalışıp, işbirliği etmek)&#8221;<sup><strong>20</strong></sup> kaidesi ile amel etmek gerekir. Bu da ilmi şuraların ve ortak tebliğlerin gerçekleşmesiyle olur. Bu daha etkin ve gerçekçi olacak ve bu durum insanların itimadını da sağlayacaktır.</p>
<p align="justify">Bediüzzaman günümüzde yapılacak ilmi çalışmaların bireysellikten kurumsallığa yönelmesinin ve ihtisas heyetlerince yapılmasının gerekliliği üzerinde de durur.<sup><strong>21</strong></sup> Kur&#8217;an tefsirinin dahi bir heyet tarafından yapılmasını önerir.<sup><strong>22</strong></sup> Tabii ki böyle bir şuranın da yüksek ilmi heyetlerden oluşması gerekir.<sup><strong>23</strong></sup></p>
<p>Said Nursî&#8217;ye göre meslek seçimi yapıldıktan sonra mümkünse herkes kendi seçtiği meslek ve san&#8217;atında ihtisas sahibi olmalıdır. Çünkü bir kimse birkaç meslekte ihtisas sahibi olamaz. Bir kişi benimsediği meslekte uzman olmalıdır. Yani işini çok iyi bilmelidir. Diğer konulardaki bilgilerini, uzman olduğu meslekteki başarı ve bilgilerine yardımcı kılmalıdır. Bediüzzaman&#8217;a göre kişinin bunu yapmayıp her meslekte uzman olmaya kalkışması halinde bilgisi çok fazla bir işe yaramayacaktır.</p>
<p>Nursî&#8217;ye göre, Cenâb-ı Hak her bir peygamberi bir sanatın piri olarak göndermiş, ve bunu bazı âyet-i kerimelerle insanlara ihsas ettirmiştir. Bunun farkında olan insanlar, her bir peygamberi kendi mesleklerinin piri olarak kabul etmişlerdir. Meselâ, gemiciler Hz. Nuh&#8217;u, saatçılar Hz.Yusuf&#8217;u, terziler Hz. İdris&#8217;i, demirciler de Hz. Davud&#8217;u pir ve rehber olarak tanımışlardır. Bu ayetler peygamberlerin, meslek seçiminde birer rehber olduklarını gösterdiği gibi, meslekte ihtisaslaşmanın da önemine vurgu yapmaktadır.</p>
<p>Bediüzzaman ferdi kabiliyetlerin ortaya çıkarılması gerektiği meyanında, herkesin fıtratına uygun bir iş yapması ve ona yönlendirilmesi gerektiği açısından &#8220;taksimü&#8217;l-&#8217;amal&#8221; (ihtisaslaşma) kanunu üzerinde büyük bir ehemmiyetle durmaktadır. Bediüzzaman&#8217;a göre, kâinatta hakim olan terakki ve tekemmül kanunu &#8216;taksimü&#8217;l-amal&#8217; kaidesinden ortaya çıkmıştır. Bu kanuna itaat etmek farz iken ne yazık ki tamamen itaat edilmemiştir. Şöyle ki: Fıtratımızda ekilen yetenek ve meyillerimizle, &#8216;taksimü&#8217;l-amal&#8217; kaidesine uyarak fen ve ilimlerde mütehassıs olarak farz-ı kifayeyi yerine getirmekle mükellef iken, yalancı bir hırs ve gösteriş merakıyla o yeteneklerimizi söndürdük. Allah&#8217;a isyan eden cehenneme girmeye müstahak olduğu gibi, hilkat denilen fıtrî şeriatın emrine uymadığımızdan cehalet cehennemine düşmeye müstahak olduk. Bizi bu azaptan kurtaracak olan da bu kanunla amel etmektir. Çünkü seleflerimiz bu kanunla amel ederek ilimlerin cennetlerine dahil oldular.&#8221;</p>
<p>Bütün bu hususları bundan seksen sene önce gündeme getiren Bediüzzaman&#8217;ın fikir ve önerilerine bu gün daha çok ihtiyacımız olduğu bir gerçektir.  </p>
<p><strong>BÖLÜM IV</strong></p>
<p><strong>3. Ekonomik Kalkınma</strong></p>
<p>Düşmanlarını cehalet, zaruret ve ihtilaf olarak belirleyen Bediüzzaman cehalete karşı eğitimi; zaruret denilen fakirliğe ve geri kalmışlığa da her zamanın geçerli ve temel meslekleri olan <strong>&#8220;ziraat, ticaret ve sanatı&#8221; tavsiye eder.&#8221; </strong>Maişet için tarik-i tabiî ve meşru ve zîhayat sanattır, ziraattır ve ticarettir; gayr-i tabii ise, memuriyet ve her nevi ile imarettir&#8221;<sup><strong>24</strong></sup> der. Memuriyeti ve idareciliği temel meslek olarak görmeyen Bediüzzaman &#8220;Memuriyete ve imarete giren, yalnız hamiyet ve hizmet için girmelidir&#8221;<sup><strong>25</strong></sup> diyerek memuriyet ve idareciliğin geçim kaygısı ile değil, millete hizmet etmek amacını taşıması gerektiğine dikkat çeker.</p>
<p>Bir ülkenin kalkınması müstahsillerin (üreticilerin) çoğalması ve müstehliklerin (tüketicilerin) az olmasına bağlıdır. Bir ülkede üreticiler azalır, tüketiciler çoğalırsa o ülke fakir düşer. Memurlar ve idareciler tüketici sınıfını teşkil ederler. Toplum hayatının devamı ve ihtiyaçlarının giderilmesi ancak sanat, ticaret ve ziraat alanındaki üretime bağlıdır. Şayet ihtiyaçtan fazla üretim olursa o zaman ülke halkı fazlasını dış ülkelere ihraç ederek ülke kalkınmasına ve zenginliğine hizmet etmiş olurlar. <strong>İsrafa alışan idareci ve memurların çok olduğu, tüketimin arttığı, üretimin azaldığı, herkesin gözünü devlet kapısına diktiği bir ülke fakir düşer.</strong><sup><strong>26</strong></sup><strong> </strong></p>
<p><strong>Ülkenin kalkınmışlığı ve geri kalmışlığı da yine ülke idaresinin hürriyetçi olup olmaması, demokratik değerlere sahip çıkıp çıkmaması ile doğru orantılıdır. Bilhassa ırkçılığı devlet politikası haline getirmiş ve devletçiliği ilke olarak benimsemiş bir &#8220;ulus devletin&#8221; ülkede yaşayan farklı ırk ve kökenden gelmiş, farklı dil ve kültüre sahip insanları şevk ve gayrete getirerek ülke kalkınmasına katması zordur. Böyle bir devlet tabiatı icabı monopoldür; yani tekelcidir. Tekelcilik ise kendisinden başkasına hayat hakkı tanımaz. Ekonomik monopolcülük de &#8220;serbest girişimi&#8221; önler. </strong></p>
<p><strong>Demokratik ve hürriyetçi değerlere değil de ulusal değerlere önem veren ve bunu halkının zihniyetine yerleştiren bir devlet yapısında halk devlete bağımlı hale gelir. Her şeyi devletten beklemeye başlar. Halka göre devlet her şeyi yapabilir. Ekonomiyi büyütür, insanları eğitir, besler, iş sahibi yapar, ticaret yapar, korur. Fakirliği ortadan kaldırır. Hatta devlet vatandaşlarının düşüncelerine ve inançlarına müdahale eder ve nasıl yaşamaları gerektiğine karar verir.</strong></p>
<p>Tarihte pek çok devletler kurulmuştur; ama hiçbiri 19. asırdaki &#8220;ulus devletler&#8221; gibi merkezileşmiş bir siyasal gücün bütün problemleri çözeceği beklentisini doğurmamıştır. <strong>&#8220;Devletçilik&#8221; prensibi güçlü devletleri kurmuş; ama adil ve halkının problemlerini çözen bir devlet yapısını kuramamıştır. Güçlü ulus devletler güçlerini kendi halkları üzerinde göstermişlerdir.</strong></p>
<p>Devlet hakkında fikir yürüten filozoflar da genellikle güçlü merkezi devlet yapısına destek vermişler ve bu konu üzerinde akıl yürütmüşler ve genellikle devletin güçlenmesi üzerinde durmuşlardır. Bunun için demokrasi de, halkın katılımı da hep güçlü devleti oluşturmak için kullanıldı. Bu da iktidarın hâkimiyetini ve insanların iktidar hırsını kamçılamaktan başka bir işe yaramadı. Bilimin, üniversitenin, sanatın, ziraatın ve ticaretin gücü daima sınırlandırılmak istendi. Bundan dolayıdır ki baskıcı rejimler daima hürriyetçi idareler karşısına zayıf kalmış ve halkına mutluluk ve refah sağlayamamıştır.</p>
<p><strong>Böyle bir devlet sıkıştığı zaman düşman üreterek ülkede birliği ve halkın desteğini sağlamayı amaçlar. Bunda başarılı da olur. Savaş böyle bir devletin gıdasıdır. Savaş bir ulus devlet için sağlıktır. Savaş demek mecburi askerlik, ağır vergiler, sıkı ekonomik politikalar ve muhalefetin bastırılması demektir. Milli savunma senaryoları devletin halkı savaş hedefleri doğrultusunda manipüle etmesini sağlar. Ulus devlet bundan dolayı halkını mutlu edemez ve ülkesinin kalkınmasına hürriyetçi ve demokratik devletler kadar hizmet edemez. Kalkınmanın ve gelişmenin ön şartı her şeyden önce hürriyetlerin önünü açmak ve katılımcı demokrasiyi tam olarak işletmektir.</strong></p>
<p>Bir devletin gerçek sahipleri o ülkede toprağı olan, iş yapan çiftçi, sanatkâr ve tüccarlardır. Bunlar devletin kurulmasında ve güçlenmesinde maddi ve manevi katkıları olan insanlardır. Üreten, vergi veren, askerin ve memurların maaşlarını ve ihtiyaçlarını karşılayan bunlardır. Devlet ister ulus devlet olsun, ister demokratik hürriyetçi ve liberal devlet olsun müteşebbis vatandaşları ile kalkınır ve zenginleşir. Vergi veren ve devletini ayakta tutan daima çalışan ve üreten müteşebbis insanlardır. Devlet çiftçileri, sanatkârları, tüccarları ve müteşebbisleri desteklediği, koruduğu müddetçe daha fazla vergi geliri elde eder. <strong>Devletin görevi savunma, koruma ve adalettir. Varlığının sebebi budur</strong>. Memurların görevi de halkına hizmet etmektir. Müteşebbisler de ancak hürriyet ortamında gerekli yatırım ve üretimi yapar, hürriyet içinde ticari hayatlarını daha kolay yürütebilirler. Hürriyet bu açıdan her şeyin güven kaynağıdır. Devlet müteşebbisini, çiftçisini, sanatlarını korumalı ve ancak yanlış yapanı cezalandırmalıdır.  </p>
<p><strong>Kalkınma Politikası</strong></p>
<p>Kalkınmanın maddi ve manevi iki temel sebebi olduğunu ifade eden Bediüzzaman bunları şöyle özetler: Kalkınmanın maddi sebepleri yeraltı, yer üstü ve insan kaynaklarıdır. Bu kaynakların yerinde ve bilgiye dayalı olarak kullanılması kalkınmanın ve gelişmenin temelini teşkil eder. Manevi sebep ise &#8220;Nokta-i istinad&#8221; (Dayanma noktası) denilen &#8220;Kuvve-i Maneviye&#8221;dir.<sup><strong>27  </strong></sup></p>
<p>Nokta-i istinad Kâinatta cereyan eden ve insana dehşet verip âciz bırakan hâdiseler karşısında insanın çok kuvvetli bir yere dayanmaya ve güvenmeye olan fıtri ihtiyacı olarak da tanımlanır.  </p>
<p>İnsan çok iyi bir nokta-i istinad bulursa en ağır ve büyük işlere karşı mübarezeye(mücadelede) kendinde kuvvet bulur.</p>
<p>İnsanlar gerek devletten ve gerekse milletten aldığı güçle büyük bir ümitle yola çıkarsa yapamayacağı iş yoktur. &#8220;İnsanları canlandıran emeldir; öldüren yeistir.&#8221;<sup><strong>28</strong></sup> <strong>&#8220;Bir nokta-i istinad bulsam küre-i zemini yerinden oynatabilirim&#8221; </strong>diyen bir ilim adamı gibi geleceğe ümitle bakan bir insanın da nokta-i istinat bulduğu takdirde küre-i arz gibi büyük işleri çevirebileceğini ifade etmiştir.</p>
<p><strong>Müslümanların bilhassa &#8220;din duygusu&#8221;nun daha fazla hâkim olduğu Doğu&#8217;da geri kalmışlığa, cehalete ve her çeşit bölünmüşlüğe karşı kurtuluş çaresi, dindir. Çünkü din &#8220;muhabbet ile ittihadı (muhabbet ile birliği), marifet ile imtizac-ı efkârı (karşılıklı tanışma ile fikirlerin kaynaşmasını), uhuvvet ile teavünü (kardeşlik duygularıyla yardımlaşmayı)&#8221;</strong><sup><strong>29</strong></sup><strong> emretmektedir. Kalkınma politikaları ancak bu gibi esaslara dayanırsa sonuç verir. Aksi takdirde yapılan bütün yatırımlar ve kaynaklar yok olur gider.</strong></p>
<p>Bediüzzaman&#8217;a göre bu konudaki çalışmalarda samimiyetin ölçüsü &#8220;muhabbet, hürmet ve merhamettir.&#8221; Zira &#8220;Hamiyet, muhabbet, hürmet ve merhametin netice-i zaruriyesidir. Onsuz olmaz ve illa yalandır, sahtekârlıktır.&#8221;<sup><strong>30</strong></sup><strong> </strong></p>
<p><strong>Devletin bu konudaki görevi gerek yeraltı ve yerüstü, gerekse insan kaynaklarının kullanımında planlama, güven oluşturma ve yardımlaşmayı kolaylaştırma gibi temel stratejilerdir. Bu hususlar da yine dinin kutsal emirleri ile takva ve salâbet-i diniye ile olur. İnancı sarsılmış ve ahlakı bozulmuş bir toplumu idare etmek çok zordur. Böyle bir toplumda güveni sağlamak ve yardımlaşma unsurlarını harekete geçirmek ancak din ile olur.</strong><sup><strong>31</strong></sup><strong> Asayiş ve güven oluşturulduktan sonra kalkınma politikaları uygulanabilir.</strong> </p>
<p><strong>Hürriyet ile Girişimcilik (Teşebbüs-ü Şahsi)</strong></p>
<p>Teşebbüs-ü Şahsi bir ülkenin kalkınması için en önemli unsurdur. Bediüzzaman daha asrın başında Doğu Anadolu&#8217;da yaptığı seyahatlerinde girişimciliğe dikkat çekmiş ve onları teşebbüs-i şahsiye dediği girişimciliğe teşvik etmiştir. Doğu halkının Şafi olduğunu, Şafiilerin ise imama uymuş bile olsa namazdaki Fatiha&#8217;yı her bireyin okumasının dinin emri olduğuna dikkat çeker. Bunu girişimciliğe delil ve örnek gösterir. &#8220;İnsana ancak çalıştığının karşılığı vardır&#8221;<sup><strong>32</strong></sup> ayetinin de &#8220;Teşebbüs-ü şahsiye&#8221;ye davet ettiğini nazara verir.<sup><strong>33</strong></sup> Onları Doğu insanının dindarlığına uygun olan meşrutiyet ve hürriyete sahip çıkmaya ve girişimci olmaya çağırır.</p>
<p>Hür bir zeminde yola çıkan bir müteşebbis elbette başarılı olacaktır. Bunun için emniyetin tesisi şarttır. Geleceğine güvenle bakamayan bir müteşebbisin harekete geçmesi beklenemez. Bediüzzaman 1910 senesinde Doğu ilerine yaptığı seyahat Osmanlı dönemine rastlamaktaydı. Devletin ırkçılığa ve farklılıkları inkâra dayanan politikaları yoktu ve Kürtçülüğe dayanan bir terör de söz konusu değildi. Bediüzzaman o dönemin şartlarında &#8220;hür teşebbüs&#8221;ü tavsiye ediyordu. &#8220;Ağam bilir&#8221; umursamazlığını tenkit ederek herkesi hürriyet içinde kalkınmaya davet ediyordu.</p>
<p> </p>
<p align="justify"><strong>BÖLÜM V</strong></p>
<p align="justify"><strong>4. Irkçılık ve Zararları (Irkçılığın Terkedilmesi)</strong></p>
<p align="justify">Irkçılığın temel kaynağı, Hz.Adem ile Iblis&#8217;in mücadelesine kadar gider. Sonuçta ırkçılık ve üstünlük güden iblis kaybetmiştir. Tıpkı Turancılık güden İttihat ve Terakki gibi, Naziler gibi sonları hep hüsran olmuştur. Geride sadece acılı ve ızdıraplı milletler ve enkaz yığınları kalmıştır.</p>
<p>Irkçılık her yönüyle dinimizce de yasaklanmıştır. Zulmederek, diğer ırkları aşağılayarak ve küçük düşürerek, ayrılıkları ateşlendirecek, insanları birbirine düşürecek, toplum hayatını altüst edecek ırkçılığı, İslâmiyet kesinlikle yasaklamıştır. Hattâ zulme, haksızlığa, ayrılığa sebep olabilecek her türlü bölgecilik, kabilecilik, aşiretçilik ayrımını da reddetmiştir.</p>
<p><strong>Hatta Biz ecdadımızı kuru bir ırkçılık namına değil, Bediüzzaman&#8217;ın tabiriyle, İslâmiyet&#8217;in bayraktarı olmaları cihetiyle sevebiliriz. Yoksa, dedemizin alim olması bizi cehaletten kurtarmadığı gibi, ecdadımızın İslâm&#8217;a yaptığı hizmetler de bizim tembelliğimize, gevşekliğimize, gayretsizliğimize kefaret olmaz. </strong></p>
<p>Bediüzzaman&#8217;a göre ırkçılık ideolojik ve düşünce bakımından İslâmın dünya görüşüne uymadığı gibi pratik açıdan da İslâm toplumlarına fayda sağlamaz. Ona göre ırkçılık düşüncesi Batıdan &#8220;içimize sokulan&#8221; bir <strong>&#8220;firenk illeti&#8221;</strong>dir. <strong>Amacı İslâm toplumlarını parçalamak ve onları koloni haline getirerek sömürmektir. Bediüzzaman, İslâm toplumlarının başına gelen en büyük felaketlerin ırkçı politikalardan kaynaklandığını iddia eder. </strong>Emevilerin Müslümanlara verdiği büyük zarar ve felaket onların ırkçı eğilimlerinden kaynaklanmıştır. Aynı şekilde 1908 sonrası Osmanlı toplumunda ortaya çıkan &#8220;kulüpler&#8221; de ırkçı nitelikler taşıdığından büyük bir imparatorluğun dağılmasına yol açmıştır. Cumhuriyet sonrası ırkçı yaklaşım ve politikalar ise &#8220;gizli dinsizlerin&#8221; ayrılık tohumları ekerek Müslümanların huzur ve rahatını bozup Anadolu insanını anarşi ve kaos ortamına sürüklemek amacını taşımaktadır. <sup><strong>34</strong></sup></p>
<p>&#8220;Frenk illeti tabir ettiğimiz ırkçılık, unsurculuk fikriyle Avrupa, âlem-i İslâmı parçalamak için içimize bu firenk illetini aşılamış(tır). Fakat bu hastalık ve fikir, gayet ve zevkli ve cazibedar bir halet-i ruhiyye (cazip manevi iç hal) verdiği için, pek çok zararları ve tehkileleriyle beraber her millet cüzi kulli bu fikre iştiyak (arzu, şevk) gösteriyorlar.&#8221; <sup><strong>35</strong></sup></p>
<p>Hatta Bediüzzaman gerek İslâmi şuur ve kültürden uzaklaşmış aydınlar, gerekse Batı politikalarının inceliklerini kavramayan avam tabakasına hoş gelen ulusçuluk fikrinin Müslümanlar için basit bir tehlike değil, öldürücü bir zehir olduğuna dikkati çeker: &#8220;Unsuriyetperverliği Avrupa&#8217;nın bir nevi firenk illeti olduğundan bir zehr-i katil nazarıyla bakmışım. Ve Avrupa o firenk illetini İslâm (milletlerinin) içine atmış; ta (Müslümanlar arasında) tefrika versin, parçalasın, (onları) yutmasına hazır olsun&#8221;<sup><strong>36</strong></sup></p>
<p>Başka bir yerde ise, &#8220;Unsuriyet ve menfî milliyet esasları adaleti ve hakkı takip etmediğinden zulmeder. Adalet üzerine gitmez. Çünkü, unsuriyetperver bir hâkim, milletdaşını tercih eder, adalet edemez.&#8221;<sup><strong>37</strong></sup> diyerek unsuriyet ve ırkçılığın adalet ve hakkı gerçekleştirme yolunda ciddî bir engel olduğunu vurgular.</p>
<p><strong>Irkçılık ve ulusçuluk bünyesinde taşıdığı zulüm, sömürü ve köleleştirme nitelikleriyle Müslüman birey ve toplumun vasfı olamayacak bir cehalet ve küfür vasfıdır. </strong></p>
<p>19. yüzyıldan itibaren teknolojinin gelişmesi ile ırkı esas alan devletler ırkçılık hesabına dünyayı büyük savaşlara itmiş ve büyük buhranlara sürüklemişlerdir.   II. Dünya Savaşı&#8217;nın Avrupa&#8217;da yol açtığı felaketten sonra devletler, kendi uluslarını korumak amacıyla uluslararası organizasyonlara ihtiyaç duydu. Irkçılığın ne derece zararlı olduğu yaşanan acı tecrübelerle ortaya çıktı ve Avrupa günümüzde, topraklarında savaş olmayan bir kıta kurdu.</p>
<p>Dünya olaylarını Kur&#8217;an penceresinden takip eden Bediüzzaman Menderes&#8217;e yazdığı bir mektubunda seksen senelik ömrünü milletin selameti için feda eden, hiçbir dünyevi amaç taşımayan ve sadece milletin menfaati için çalışan, padişahlık, tek parti ve demokrasi döneminde bütün siyasi olaylarının içinde bulunarak kazandığı tecrübelerini de dikkate alarak birkaç nasihatini dinlemesini ister.</p>
<p>Bediüzzaman mezkûr mektubunda hükümetlerin devletlerarası ittifaklar kurmalarını &#8220;Sulh-u Umumi&#8221; dediği dünya barışına, kalkınmaya ve her nevi anarşi ve teröre karşı en büyük tedbir olarak gördüğünü ifade eder. DP&#8217;nin Pakistan ve Irak ile kurduğu &#8220;Bağdat Paktı&#8221;nı tebrik ederek alkışlar. Bu paktın Arap ve Türklerin yakınlaşmasına ve İslam dünyasının uyanmasına sebep olacağını söyler. Irkçılığın yıkıcı ve menfi bir hareket olduğunu, başkalarının zararı ile beslendiğini, bunun da ırkçılığın seciyesi ve tabiatının gereği olduğunu ifade eder. Müslümanları birleştiren en önemli hususun İslamiyet olduğunu nazara verir. Türklerin asla ırkçı olmaması gerektiğini ve ırkçılıkta hiçbir kazancının olmayacağının altını çizer. Bediüzzaman&#8217;a göre Türk milleti dünyanın her tarafında Müslüman olarak tanınmış ve Türk ırkı İslamiyet&#8217;le kaynaşmıştır. Türklüğü Müslümanlıktan ayırma imkânı kalmamıştır. Türk, Müslüman demektir. Hatta Müslüman olmayan kısmı Türklükten de çıkmışlar ve başka milletlere karışmışlardır. Bulgarlar ve Macarlar gibi. Aynı şekilde Araplar da Araplıkları ile değil, Müslümanlıkları ile tanınmışlardır. Araplar da İslamiyetle mezc olmuşlardır. Bunun için gerek Türklere, gerekse Araplara ırkçılık çok büyük tehlikedir. Her iki milletin &#8220;Hakiki milliyetleri İslamiyet&#8217;tir. O kâfidir.&#8221;<sup><strong>38</strong></sup> Türkler ile Arapların ortak özellikleri İslamiyet&#8217;e olan hizmetleridir.</p>
<p>&#8220;Irak ve Pakistan ile yapılan ittifak ve anlaşma bu açıdan çok mühimdir. En büyük faydası da ırkçılığın önlenmesidir. 4-5 milyon ırkçı yerine 400 milyon Müslüman ve 800 milyon bölge halkının dostluğu kazanılmış olacaktır. Bunun sonucunda ortaya çıkacak olan barıştan dünya milletlerinin ve bu barışa çok ihtiyacı olan Hıristiyanlık dünyasının ve diğer din mensuplarının dostluklarını bu millete ancak bu şekilde kazandırma imkânı vardır.&#8221;<sup><strong>39</strong></sup></p>
<p>Ülke düşmanlarının ve menfaatlerini Türk ve Müslümanların zararında gören ve bunun için ifsat komitelerini harekete geçiren Batılıların ifsatlarından yöre halkını kurtarmanın çaresini de<strong> &#8220;İman birliğini tesis etmek, din ve fen ilimlerinin beraber okutulacağı üniversiteleri açmak ve Müslümanların arasındaki kardeşliği yeniden kurmak&#8221; olduğunu belirtir. Bunun sonucunda Avrupa medeniyeti ile İslam medeniyetini birleştirmek de mümkün olacaktır.&#8221;</strong><sup><strong>40</strong></sup><strong> </strong></p>
<p>Irkçılığın zararlarını bir misalle izah eden Bediüzzaman, Van&#8217;da iken hamiyetli bir Kürt talebesinin İslam terbiyesi ile &#8220;Bir Müslüman Türk&#8217;ü fâsık bir kardeşime tercih ederim&#8221; dediği halde İstanbul&#8217;da girdiği mekteplerde Irkçı bir muallimden etkilenmesi sonucu &#8220;Ben şimdi gayet fasık, hatta dinsiz bir Kürdü salih bir Türk&#8217;e tercih ediyorum&#8221; dediğini nakleder. Bediüzzaman birkaç sohbet sonunda onu ikna eder ve &#8220;Türklerin bu millet-i İslamiyenin kahraman bir ordusu&#8221; olduğunu kabul ettirir. Bediüzzaman Ankara&#8217;da bulunduğu dönemde TBMM&#8217;de bulunan mebuslara bu misali verdikten sonra sorar: &#8220;Doğu&#8217;da bulunan 5 milyon Kürt, 100 milyona yakın İranlı ve Hintli, 70 milyon Arap, 40 milyon Kafkas var. Birbirine komşu ve misafir olan bu milletlere Kürt talebenin Van&#8217;da aldığı iman dersi mi, yoksa İstanbul&#8217;da mektepte aldığı ırkçılık dersi mi daha çok lâzımdır?&#8221;<sup><strong>41</strong></sup>  </p>
<p><strong>BÖLÜM VI</strong></p>
<p><strong>Milletlerin Saadeti Dostluk ve Sevgidedir</strong></p>
<p>Bediüzzaman&#8217;a göre Doğu Anadolu&#8217;nun ve Ortadoğu&#8217;nun saadeti ve selâmeti Ermeniler dâhil Arap, Türk, Kürt, Süryani ve diğer milletlerle ittifak içinde ve dost olmaya bağlıdır.<sup><strong>42</strong></sup> Dostluğun sebeplerinden en önemlisi komşuluk ve ortak menfaatlerdir. Komşuluğun devamı ve ortak menfaatlerin kazanımı akıl, ilim ve meyli terakkiye bağlıdır. Bütün bunlar ise sevgi ve muhabbetle sağlanacaktır.</p>
<p>&#8220;Husumet ve adavetin (düşmanlık) vaktinin bittiğini&#8221; söyleyen Bediüzzaman &#8220;İki Harb-i Umumi (dünya savaşları), adavetin ne kadar fena ve tahrip edici ve dehşetli zulüm olduğunu gösterdi. İçinde hiçbir fayda olmadığı tezahür etti. Öyle ise, düşmanlarımızın seyyiatı (kötülükleri) - tecavüz olmamak şartıyla - adavetinizi celp etmesin&#8221;<sup><strong>43</strong></sup> demektedir.</p>
<p>Muhabbetin sebeplerini sayarken komşuluk yanında &#8220;iman, İslamiyet, cinsiyet ve insaniyet&#8221;<sup><strong>44</strong></sup> gibi nurani bağlar olduğunu ifade eden Bediüzzaman &#8220;İman ve İslamiyet&#8221;in bu bağlamdaki önemine değinir. Devamında &#8220;cinsiyet ve insaniyet&#8221; gibi ortak değerlerin de bütün insanları, ırkları ve dilleri ne olursa olsun, sevgi ile birleştirmesi gerektiğini ifade eder.</p>
<p>Bediüzzaman bilhassa Müslümanların &#8220;komşularını, hemcinslerini insan olmak yönüyle sevmelerinin&#8221; dinin emri ve gereği olduğuna dikkat çeker. &#8220;Muhabbet, uhuvvet (kardeşlik) ve sevmek islâmiyetin mizacıdır, rabıtasıdır&#8221;<sup><strong>45</strong></sup> der. Müslümanları tüm insanlarla ve bilhassa komşuları ile dost olmaya davet eder.</p>
<p><strong>Sevgi ve muhabbetin oluşması ise ırkçılığın terk edilmesine ve farklılıkların birer zenginlik olarak kabul edilmesine bağlıdır. </strong>Doğu&#8217;nun önemli şair ve ediplerinden olan Şeyh Sadi-i Şirazi&#8217;nin dediği gibi &#8220;İki cihanın rahat ve selâmetini iki harf tefsir eder, kazandırır: Dostlarına karşı mürüvvetkârâne muaşeret ve düşmanlarına sulhkârâne muamele etmektir.&#8221;<sup><strong>46</strong></sup> İdarecilerin ve devletin toplum üzerindeki en önemli görevi asayişi ve barışı korumaktır.  </p>
<p><strong>Muhabbet ve Sevginin Kaynağı İman Kardeşliğidir</strong></p>
<p>Doğuda din ve iman hâkimdir. Halkın birliğini ve beraberliğini sağlayacak, eğitime ve maddi-manevi terakkiye sevk edecek olan dindir. Dini referanslarla yapılan bir teşvik ve sakındırma halk üzerinde daha müessir olur. Birliği sağlayacak olan ancak dindir.</p>
<p>Yüce Allah Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;de &#8220;Mü&#8217;minler kardeştir&#8221;<sup><strong>47</strong></sup> buyurur. Mü&#8217;minlerin ortak inancı olan iman kalplerin birleşmesi ile sonuçlanır. Bu da toplumda birliği ve beraberliği temin eder. Bediüzzaman bu hususu &#8220;Tevhid-i imanî elbette tevhid-i kulûbü ister; vahdet-i itikat dahi vahdet-i içtimaiyeyi iktiza eder&#8221;<sup><strong>48</strong></sup> demektedir. İman ve vatan birliği insanların birliğini sağlayan en önemli iki sebeptir. En kuvvetli bağ iman bağıdır. Çünkü iman ile esma-i ilâhiye sayısınca birlik bağları oluşur. Bediüzzaman bu gerçeği <strong>&#8220;her ikinizin Hâlıkınız bir, Mâlikiniz bir, Mâbudunuz bir, Râzıkınız bir, bir, bir, bine kadar bir, bir. Hem peygamberiniz bir, dininiz bir, kıbleniz bir; yüze kadar bir, bir&#8221;</strong><sup><strong>49</strong></sup> diyerek imanın sağladığı birlik bağlarının binleri geçtiğini ifade etmektedir. İman bağı güçlü bir şekilde inananları birbirine bağlar.</p>
<p>Vatan ve komşuluk bağları ise iman bağı kadar güçlü değildir. Bir vatanda yaşamaktan kaynaklanan birlik bağı &#8220;Köyünüz bir, devletiniz bir, memleketiniz bir, ona kadar bir, bir&#8221;<sup><strong>50</strong></sup> şeklinde ifade edilebilir. Bir vatanda yaşayan insanların birliği inanç birliği ile beraber olursa daha mükemmel ve güçlü bir şekilde vatandaşları birbirine bağlar. Buna göre de sevgi ve muhabbet oluşturur. Bir ülkede beraber yaşamak güçlü bir milleti oluşturmaz; ancak imandan kaynaklanan inanç birliği milleti oluşturur.</p>
<p><strong>Bütün bu gerçeklerden anlaşılmaktadır ki, Doğu ve Güneydoğu Anadolu&#8217;da ve Ortadoğu&#8217;da birliği ve dirliği sağlamanın yolu dinden ve dine değer vermekten geçer. İnsanlar arasında sevgi ve muhabbeti oluşturmanın yolu da dinden geçer.</strong></p>
<p><strong></strong></p>
<p><strong>SONUÇ</strong></p>
<p>Doğu ve Güneydoğu Anadolu&#8217;da ve devamı olan Ortadoğu&#8217;da bir asra varan süre devam eden cehalet, fakirlik ve ihtilaf ve bunlardan kaynaklanan istikrarsızlık ve terör çözümsüz değildir. Her şeyin bir çaresi vardır ve iyi niyetle yaklaşım sergilendiği zaman kısa zamanda çare bulmak da mümkündür. Yeter ki sağduyulu davranılsın ve akılcı bir yol takip edilsin.</p>
<p>Doğu&#8217;da ve Ortadoğu&#8217;da henüz bu gibi problemler ortaya çıkmamışken geleceği görerek zamanın idarecilerini ikaz eden ve ileri görüşlülüğü günümüz hadiseleri ile de tescil edilen Bediüzzaman&#8217;ın fikirlerine ve önerilerine kulak vermek günümüz idarecilerine kalmıştır. Günümüzde Bediüzzaman yok; ama yığılarak devam eden problemlere işaret ettiği çözümler karşımızdadır.</p>
<p><strong>Bediüzzaman&#8217;ın önerilerini &#8220;Demokratikleşme, ırkçı politikalardan vazgeçerek iman kardeşliğini yeniden tesis etme, komşularımızla dost olma, din ve fen ilimlerinin beraber okutulduğu eğitim müesseseleri, sürdürülebilir ekonomik kalkınma ile hür teşebbüse önem verme&#8221; şeklinde özetlemek mümkündür. Bütün bunların gerçekleşmesi hürriyetçi ve katılımcı demokrasi ile mümkün olabilecektir. </strong> </p>
<p><strong>Teşekkür : </strong>M.Ali Kaya&#8217;nın &#8220;Doğu ve Ortadoğu Problemlerine Bediüzzaman&#8217;dan Çözüm Önerileri &#8221; adlı eseri, Risale-i Nur Enstitüsü sitesinde yayınlanan makaleler, Prof.Dr. Bünyamin Duran&#8217;ın ve Sayın Sadık Yalsızuçanlar&#8217;ın makaleleri, Sayın Mehmet Yılmaz Bey&#8217;in teşvik ve destekleri, Derin Düşünce Grubu üyeleri ve yorumcuları ile yaptığımız tartışmalar bu yazı için bilgi ve ilham kaynağı olmuştur. </p>
<p><strong>Takviye Okumalar</strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/2007/09/16/pkk-ters-giden-nedir-bundan-sonra-nereye/" target="_blank"><span style="text-decoration: underline;">PKK&#8230; Ters giden nedir? Bundan sonra nereye?</span></a></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/2007/08/21/kurtlu-hilal/" target="_blank"><span style="text-decoration: underline;">Kurtlu hilal</span></a></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/2009/01/08/mustafa-islamoglu/" target="_blank"><span style="text-decoration: underline;">Gözü kör olsun bu ulusçuluğun! </span></a></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/2008/09/08/irkciya-kizilmaz-acinir/" target="_blank"><span style="text-decoration: underline;">Irkçıya kızılmaz, acınır!</span></a></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/2007/05/19/muslumanlarin-ic-hastaliklari-ve-neo-cahiliyye-devrinin-sonu/" target="_blank"><span style="text-decoration: underline;">Müslümanların iç hastalıkları</span></a></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/2008/09/16/vatanin-butunlugu-silahla-mi-korunur/" target="_blank"><span style="text-decoration: underline;">Vatanın bütünlüğü silahla mı korunur? </span></a></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/2007/10/01/ax-welate-min-%e2%80%93-ah-vatanim/" target="_blank"><span style="text-decoration: underline;">Ax! Welate min - Ah! vatanım</span></a></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/2007/10/15/kuzey-irak%e2%80%99a-girelim-mi/" target="_blank"><span style="text-decoration: underline;">Kuzey Irak&#8217;a girelim mi?</span></a> </p>
<ul><strong>Kaynaklar: </strong></ul>
<ul>Aclunî, Keşfu&#8217;l-Hafa, Beyrut-1352.</ul>
<ul>Aliyyu&#8217;l-Muttaki, Kenzu&#8217;l-Ummal, Halep-1974.</ul>
<ul>Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı,</ul>
<ul>Divan-ı Harb-i Örfî, 1993-İstanbul.</ul>
<ul>Emirdağ Lahikası, 2001-İstanbul.</ul>
<ul>Hutbe-i Şamiye, 1993-İstanbul.</ul>
<ul>İşaratü&#8217;l-İ&#8217;câz, 1998-İstanbul.</ul>
<ul>Lem&#8217;alar, 2001-İstanbul.</ul>
<ul>Mektubat, 1998-İstanbul.</ul>
<ul>Muhakemât, 1998-İstanbul.</ul>
<ul>Münazarat, 1993-İstanbul.</ul>
<ul>Sünuhat, 1996-İstanbul.</ul>
<ul>Tarihçe-i Hayat, 1998- İstanbul.</ul>
<ul>Münavi, Feyzu&#8217;l-Kadir, Tarihsiz-Beyrut.</ul>
<ul>Gazali, İhya-ı Ulum, İstanbul-1985.</ul>
<ul>İmam-ı Muhammed Serahsi, Şerh-u Siyeru&#8217;l-Kebir, Tarihsiz-1335.</ul>
<ul>Münzirî, Et-Tergib ve&#8217;t-Terhib, Tarihsiz-Kahire.  </ul>
<p><strong>Dipnotlar</strong></p>
<ul>1. Divan-ı Harb-i Örfî, s. 89.</ul>
<ul>2. Aclunî, Keşfu&#8217;l-Hafa, 1:462 (Hadis No: 1515).</ul>
<ul>3. Divan-ı Harb-i Örfî, s. 22.</ul>
<ul>4. Divan-ı Harb-i Örfî, s. 22.</ul>
<ul>5. Divan-ı Harb-i Örfî, 69; Hutbe-i Şamiye, (1993-İstanbul) s. 85.</ul>
<ul>6. Tarihçe-i Hayat, (1998-İstanbul) s. 204.</ul>
<ul>7. Divan-ı Harb-i Örfi, s. 21.</ul>
<ul>8. Divan-ı Harb-i Örfî, s. 23.</ul>
<ul>9. Divan-ı Harb-i Örfi, s. 21.</ul>
<ul>10. Tarihçe-i Hayat, s. 93.</ul>
<ul>11. Tarihçe-i Hayat, 128-129; Emirdağ Lâhikası, s. 404, 437-440.</ul>
<ul>12. Emirdağ Lahikası, s. 404, 437-440.</ul>
<ul>13. Emirdağ Lahikası, s. 404.</ul>
<ul>14. Emirdağ Lahikası, s. 440.</ul>
<ul>15. Tarihçe-i Hayat, s. 75.</ul>
<ul>16. Münazarat, (1993-İstanbul) s. 127-129.</ul>
<ul>17. Sünuhat, (1996-İstanbul) s. 33.</ul>
<ul>18. İşaratu&#8217;l-İ&#8217;câz, (1998-İstanbul) s. 117; Muhakemat, (1998-İstanbul) s. 137.</ul>
<ul>19. Muhakemat, s. 24.</ul>
<ul>20. Lem&#8217;alar, s. 168-169.</ul>
<ul>21. Sünuhat, s. 33.</ul>
<ul>22. İşaratü&#8217;l-İ&#8217;câz, s. 13-14.</ul>
<ul>23. Sünuhat, s. 33.</ul>
<ul>24. Münazarat, s. 78.</ul>
<ul>25. Münazarat, s. 78-79.</ul>
<ul>26. Lem&#8217;alar, s. 206.</ul>
<ul>27. Sünuhat, s. 77-79.</ul>
<ul>28. Hutbe-i Şamiye, s. 49, 126; Sünuhat, s. 79.</ul>
<ul>29. Sünuhat, s. 79.</ul>
<ul>30. Sünuhat, s. 81.</ul>
<ul>31. Lem&#8217;alar, s. 174.</ul>
<ul>32. Necm, 53:39.</ul>
<ul>33. Divan-ı Harb-i Örfî, s. 57-61.</ul>
<p>        34. Nursî, Emirdağ Lâhikası, c. II, s. 194.</p>
<p>        35. Nursî, Emirdağ Lâhikası, s. 132.</p>
<p>        36. Nursî, Emirdağ Lâhikası, s. 65-66.</p>
<p>        37. Nursî, Mektubat, ss. 65-66.</p>
<ul>38. Emirdağ Lâhikası, s. 438.</ul>
<ul>39. Emirdağ Lâhikası, s. 438.</ul>
<ul>40. Emirdağ Lâhikası, s. 437-440.</ul>
<ul>41. Emirdağ Lâhikası, s. 438.</ul>
<ul>42. Münazarat, s. 67.</ul>
<ul>43. Hutbe-i Şamiye, s. 57.</ul>
<ul>44. Hutbe-i Şamiye, s. 58.</ul>
<ul>45. Hutbe-i Şamiye, s. 58.</ul>
<ul>46. Mektubat, s. 258.</ul>
<ul>47. Hucurat, 49:10.</ul>
<ul>48. Mektubat, s. 254.</ul>
<ul>49. Mektubat, s. 255.</ul>
<ul>50. Mektubat, s. 255. </ul>
<ul>&#8230; Bu makale ilginizi çektiyse&#8230;</p>
<p style="text-align: right;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/turk_milliyetciligi.pdf" target="_blank"><strong>Türk milliyetçiliği birleştirir mi yoksa parçalar mı?</strong></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/02/turk_milliyetciligi.gif"><img class="alignleft size-medium wp-image-8579" title="turk_milliyetciligi" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/02/turk_milliyetciligi-204x300.gif" alt="" width="133" height="204" /></a></p>
<p> <strong>İllâ ki bir tutkal/çimento mu gerekiyor? </strong>Milliyetçilik tutkalı adil ve müreffeh bir düzene alternatif olabilir mi? Adaletin, hukukun hâkim olmadığı ortamlarda Türklerin kardeşliği ne işe yarar? Belki de Türk Milliyetçiliği diğer milliyetçilikler gibi yok olmaya mahkûm bir söylem. Çünkü var olmak için “<strong>ötekine</strong>” ihtiyacı var. Ötekileştireceği bir grup bulamazsa kendi içinden “<strong>zayıf</strong>” bir zümreyi günah keçisi olarak seçiyor. Kürtler, Hıristiyanlar, Eşcinseller, solcular…150 sayfalık bu kitapta Türk Milliyetçiliğini sorguluyoruz. Müslüman ve milliyetçi olunabilir mi? Türkiye’ye faydaları ve zararları nelerdir? Milliyetçiliğin geçmişi ve geleceği, siyasete, barışa, adalete etkisiyle. <a href="http://www.derindusunce.org/img/turk_milliyetciligi.pdf" target="_blank"><strong>Buradan indirin.</strong></a> </p>
<p> </p>
<p style="text-align: right;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/turkiye_bolunur_mu.pdf" target="_blank"><strong>Türkiye bölünür mü?</strong></a></p>
<p><em><a href="http://www.derindusunce.org/img/turkiye_bolunur_mu.pdf" target="_blank"><img class="size-medium wp-image-8409  alignleft" title="tr_bolunurmu" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/tr_bolunurmu-195x300.jpg" alt="" width="128" height="195" /></a>“Bebek katili! Vatan haini!…”</em> PKK terörünü lanetliyoruz ama devlet eliyle işlenen suçlara karşı daha bir toleranslıyız.  <strong>“Kürtler ve Türkler kardeştir”</strong> diyenlerin kaçı <strong>“sen benim karde<em>ş</em>imsin”</strong>  demeyi biliyor Zaza, Sorani, Kurmanci dillerinde? Ülkemizin terör sorunu ne PKK ne de Kürt kimliğiyle sınırlanamayacak kadar dallandı, budaklandı. Bazı temel soruları yeniden masaya yatırmak gerekiyor: (*) Kürtler ne istiyor? (*)  İspanya ve Kanada etnik ayrılıkçılıkla nasıl mücadele etti? (*) PKK ile mücadelede ne gibi hatalar yapıldı? (*) İslâm ne kadar birleştirici olabilir? Töre cinayetlerinden Kuzey Irak’a terörle ilgili bir çok konuyu ele aldığımız 267 sayfalık bu kitabı ilginize sunuyoruz. <a href="http://www.derindusunce.org/img/turkiye_bolunur_mu.pdf" target="_blank"><strong>Buradan indirin.</strong></a></p>
<p> </p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf" target="_blank"><strong>T<span style="color: #0000ff;">ürkiye’nin Ulus-Devlet Sorunu</span></strong></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091225_derin_dusunce_org_ulus_devlet.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf" target="_blank"></a><a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf" target="_blank"><img class="alignleft size-full wp-image-7896" title="20091225_derin_dusunce_org_ulus_devlet_pt" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091225_derin_dusunce_org_ulus_devlet_pt.jpg" alt="" width="125" height="183" /></a>Devlet gibi soğuk ve katı bir yapı bizimle olan ilişkisini <strong>hukuk</strong> yerine <strong>ırkımıza</strong> ya da <strong>inançlarımıza</strong> göre düzenleyebilir mi? GERÇEK hayatı son derecede dinamik ve renkli biz “insanların”. Birden fazla şehre, mahalleye, gruba, klübe, cemaate, etnik köke, şirkete, mesleğe, gelir grubuna ait olabiliriz ve bu aidiyet hayatımız boyunca değişebilir. Oysa devletimiz hâlâ başörtüsüyle uğraşıyor, kimi devlet memurları <strong>“ne mutlu Türk’üm”</strong> demeyenleri iç düşman ilân ediyor, Sünnî İslâm derslerini zorla herkese okutuyor… Bizim paramızla, <strong>bizim iyiliğimiz için(!) bize rağmen… </strong>Kürt sorunu, başörtüsü sorunu, Hıristiyan azınlıklar sorunu… Bizleri sadece “insan” olarak göremeyen devletimizin halkıyla bir sorunu var. Türkiye’nin “sorunlarının” kaynağı sakın <strong>ulus-devlet</strong> modeli olmasın? 80 sayfalık bu kitap Kurtuluş savaşı’ndan sonra Türkiye’ye giydirilmiş olan deli gömleğine işaret ediyor.  Ne mutlu “insanım” diyene! <a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf" target="_blank"><strong>Kitabı buradan indirin</strong></a>.</p>
</ul>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2009/02/01/bediuzzamanla-ortadogu-problemlerine-bakis/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/02/01/bediuzzamanla-ortadogu-problemlerine-bakis/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Cumhuriyet Gazetesi Kürtleri neden yamyam ilân etti?</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/01/25/cumhuriyet-gazetesi-kurtleri-neden-yamyam-ilan-etti/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/01/25/cumhuriyet-gazetesi-kurtleri-neden-yamyam-ilan-etti/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 25 Jan 2009 19:44:35 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Konuk Yazar</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Beyin Yıkama]]></category>

		<category><![CDATA[Irkçılık]]></category>

		<category><![CDATA[Kemalizm]]></category>

		<category><![CDATA[Kürtler]]></category>

		<category><![CDATA[Militarizm]]></category>

		<category><![CDATA[Milliyetçilik]]></category>

		<category><![CDATA[PKK]]></category>

		<category><![CDATA[Resmî Tarih]]></category>

		<category><![CDATA[Tarih]]></category>

		<category><![CDATA[Terör]]></category>

		<category><![CDATA[Türk Basını]]></category>

		<category><![CDATA[Türk Solu]]></category>

		<category><![CDATA[Türk faşizmi]]></category>

		<category><![CDATA[Ulus-Devlet]]></category>

		<category><![CDATA[Ulusalcılık]]></category>

		<category><![CDATA[İç hastalıklar]]></category>

		<category><![CDATA[cumhuriyet gazetesi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=3148</guid>
		<description><![CDATA[
Hasan Rua Demiroğlu
Kürt Sorunu kaç yaşında? Bu soruya doğru cevaplamak önemli. Çünkü sorunun cevabında çözümü için ipuçları da yatıyor. Zira tedavi; teşhis ile başlayan bir süreçtir. Resmi ağızlar ve onun söyledikleriyle köşecilik oynayanlara göre &#8220;Kürt Sorunu&#8220; PKK&#8217;nın silahlı kanadı ERNK&#8217;in 15 Ağustos 1984 yılında yaptığı Eruh baskınıyla başlıyor.
 Bunun öncesinde her şey güllük gülistanlık, Türk-Kürt kardeşliği [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/01/20090125_derin_dusunce_org_cumhuriyet_gazetesi.jpg"><img class="size-medium wp-image-3151 alignleft" title="20090125_derin_dusunce_org_cumhuriyet_gazetesi" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/01/20090125_derin_dusunce_org_cumhuriyet_gazetesi-300x225.jpg" alt="" width="248" height="171" /></a></p>
<p><em><strong>Hasan Rua Demiroğlu</strong></em></p>
<p>Kürt Sorunu kaç yaşında? Bu soruya doğru cevaplamak önemli. Çünkü sorunun cevabında çözümü için ipuçları da yatıyor. Zira tedavi; teşhis ile başlayan bir süreçtir. Resmi ağızlar ve onun söyledikleriyle köşecilik oynayanlara göre <strong>&#8220;<a href="http://www.google.de/url?sa=t&amp;source=web&amp;cd=3&amp;ved=0CCkQFjAC&amp;url=http%3A%2F%2Fwww.derindusunce.org%2Fcategory%2Fmilliyetcilik%2F&amp;ei=IPHUTfeePI2WhQeB2eTeCw&amp;usg=AFQjCNGXEwEH74KY16Q6zkV4qUNABNIAQQ&amp;sig2=d_SDSSCEI5S0FKKpJNv8MQ" target="_blank">Kürt Sorunu</a>&#8220;</strong> PKK&#8217;nın silahlı kanadı ERNK&#8217;in 15 Ağustos 1984 yılında yaptığı Eruh baskınıyla başlıyor.</p>
<p> Bunun öncesinde her şey güllük gülistanlık, Türk-Kürt kardeşliği tahsis edilmiş. Ama araya giren emperyalist güçler, içre düşmanımız &#8220;Ermeniler&#8221; Urfalı bir Ermeni&#8217;nin kurduğu örgütle kardeşliğimizi bozuyorlar!</p>
<p> Cumhuriyet döneminde Kürt İsyanları ne zaman başladı? İsmet İnönü doğuya yaptığı seyahatta hangi notları düştü? Şark Islahat Raporu nasıl insanlık dışı maddeler taşıyordu?<span id="more-3148"></span></p>
<p>İngilizler Şeyh Said&#8217;e mi yoksa Türkiye&#8217;ye mi yardım etti? <strong>Cumhuriyet Gazetesi Kürtleri nasıl yamyam ilan etti, dönemin Cumhuriyet Gazetesi&#8217;nde Kürtlere nasıl hakaretler edildi?</strong></p>
<p> İşte kronikleşen bir iç hastalığımızın kısa tarihi..</p>
<p> <strong>RESMİ GÖRÜŞ</strong></p>
<p><strong> </strong><em>(&#8230;) Dağların yüksek kesimlerinde, tepelerde, yaz kış erimeyen karlar vardır. Güneş açınca üzerinde buzlaşan camsı parlak bir tabakayla örtülürdü karın yüzü. Üstü sert altı yumuşak olurdu. Bu karın üstünde yürüyünce,ayağın bastığı yer içeriye çöker &#8220;kart-kurt&#8221; diye sesler çıkarırdı. Doğulu Türkmenlere Kürt denilmesinin nedeni buydu.Bölücülerin Kürt dedikleri,yüksek yaylalarda ve karlık bölgelerde yaşayan Türklerin,karda yürürken ayaklarından çıkan sesin adıydı aslında&#8230;&#8221;(1)</em></p>
<p> Yukarıda okuduğunuz pasaj 1980 öncesinde Genelkurmay&#8217;ın subaylarına halka anlatması için dağıttığı bildiriden bir alıntı. Bu alıntıyı Aziz Nesin bir kitabında da belirtmişti, kitabın adı şuydu: &#8220;Bulgaristan&#8217;da Türkler, Türkiye&#8217;de Kürtler&#8221;</p>
<p> Yaygın olan görüş, Atatürk&#8217;ün yaşadığı yıllarda Türkiye&#8217;nin bir asr-ı saadet yaşadığı; devrimler, ekonomi, sosyal yapı, etnik durum konusunda hiçbir sıkıntı çekmediği yönündedir. Bu bağlamda Kürt Sorunu&#8217;nun da Atatürk&#8217;ten sonra gelen yöneticilerin &#8220;gaflet, dalalet ve hatta hıyanet&#8221; içinde olmalarına bağlı olarak yükseldiği düşünülür. Ergenekon davası kapsamında kodese tıkılanlardan Veli Küçük de bir konuşmasında &#8220;bu ülkede Kürt Sorunu değil, Ermeni Sorunu var. Kürt Sorunu&#8217;nu Ermeniler çıkartıyor. PKK&#8217;yı onlar kurdu.&#8221; Demişti. Bu çarpık anlayışı papağan misali tekrar eden kişilerin Kürt Sorunu&#8217;nun 1984 ve PKK öncesi dönemini ısrarla reddetmesi  tarihin derinliklerine sakladıkları kirli çamaşırları nedeniyledir.</p>
<p> 2008 yılının Eylül ayında Genç Siviller&#8217;in düzenlediği &#8220;12 Eylül Vicdan Mahkemesi&#8217;nde&#8221; konuşan Orhan Miroğlu<em>; &#8221; Diyarbakır Cezaevi Kürt toplumunda bir travma yarattı. Bunun öncesinde PKK&#8217;li arkadaşların sayısı çok azdı. Ancak bu travmadan sonra Kürt kimliği bir değer kazandı ve PKK&#8217;lilerin sayısı arttı.&#8221;</em> Demişti..</p>
<p> Fikret Bila&#8217;ya konuşan generallerde benzer şeyler söylüyordu:</p>
<p> <strong>&#8220;..bizler o dönemde, &#8216;Kürt yoktur&#8217; diye eğitilmişiz. Kürtleri, Türklerin kolu olarak görüyoruz. Ortalıkta işte dağlarda gezerken, karda yürürken kart-kurt sesleri çıktığı için Kürt denilmiştir, gibi tarifler dolaşıyor. O dönemde sosyal istekleri bile biz &#8216;yıkıcı faaliyetler&#8217; kapsamında görüyoruz. &#8221; </strong>diyen Aytaç Yalman ve diğer generaller genelde aynı fikirde <strong><em>&#8220;eğer biraz daha demokrat olabilseydik PKK bu kadar taban bulamazdı.&#8221;</em></strong></p>
<p> Ayan beyan ortada ki; Kürt Sorunu, cumhuriyetin ulus-devlet niteliği sayesinde doğmuş, inkarcı ve şiddet içeren politikalarla örgütlü tepkiye yol açmıştı. Celal Bayar da Kürt Raporu&#8217;nda tek kimlik vurgusunun Doğu&#8217;da tepkiyle karşılandığını söylüyordu.</p>
<p> <em>Ulus-devlet inkar ettikçe, baskı yaptıkça bu yaratılan ortamdan terör örgütü pay çıkarıyordu. Terör örgütü güçlendikçe daha fazla zarar veriyordu. Terör örgütü zarar verdikçe ulus devlet daha fazla baskı yapıyordu!</em></p>
<p> Mide bulandıran bu kısır döngünün içersine zamanla uyuşturucu kaçakçılığı, aşiretler, derin devlet de girecekti. Kürt Sorunu&#8217;yla ilgili herhangi bir çözüm çabası dillendirilmeye başlandığı anda -tam da o anlarda!- PKK bir eylem yapıyordu. Bingöl&#8217;de 33 asker PKK&#8217;ya verilen yanlış istihbarat sonucu öldürülmüştü. 33 kişinin öldüğü bu saldırıdan kurtulanlar hiçbir güvenlik önleminin alınmadığını söyleyecekti. Dağlıca, Aktütün gibi &#8220;skandallarda&#8221; da işin derinliği ve pisliği ortaya çıkmıştı..</p>
<p> Olmamıştı<strong><em>,&#8221;ÜST KİMLİK PROJESİ&#8221;</em></strong> tutmamıştı. Aynı zamanda tutulmayan diğer bir şey de Kürtlere Milli Mücadele olarak adlandırılan dönemlerde verilen özerklik vaadleriydi. TBMM açıkça Kürtlere söz vermişti ancak cumhuriyet kurulunca bu sözlerden hiçbiri tutulmadı.</p>
<p> TBMM&#8217;de <strong><em>&#8220;Kürdistan mebusu&#8221;</em></strong> olarak adlandırılan vekillerde vardı. Ama 1925&#8242;e gelindiğinde artık işler değişiyordu. Osmanlı&#8217;dan ve hatta Selçuklu&#8217;dan bu yana bir eyalet ismi olarak kullanılan &#8220;Kürdistan&#8221; ismi artık kaldırılmıştı. Bununla da kalınmadı. Bakın, Eylül 1925 tarihli <strong>Şark Islahat Raporu</strong> neler içeriyordu?</p>
<p> - Ermenilerden kalan arazinin Kürtlere kiraya dahi verilmemesi ve buraların evleri, hayvanları, tarım araçları ve bir yıllık geçimleri hükümet tarafından sağlanacak biçimde Balkan ve Kafkas göçmenleriyle iskan edilmesi. On yıl içinde buraya 500 bin göçmen yerleştirilmesi (md. 5).<br />
- İsyanı bastırma masraflarının bölge halkına ödetilmesi (md. 8).<br />
- Bölgedeki &#8216;tali memuriyetlere dahi Kürt memur tayin&#8217; edilmemesi. Burada görev yapacak jandarma dahil bilumum memurlara &#8216;tahsisat-ı fevkaladelerinin&#8217; yüzde 75&#8242;i oranında zam verilmesi, ordu mensuplarına &#8220;1 ilâ 5 nefer tayını&#8221; oranında zam yapılması (md. 10).<br />
- &#8216;Aslen Türk olup Kürtlüğe mağlup olmaya başlayan&#8217; il ve ilçelerdeki devlet dairelerinde, okullarda, &#8216;çarşı ve pazarlarda Türkçeden maada lisan kullananlar&#8217;ın hükümet ve belediye emirlerine karşı gelmekten ve mukavemetten cezalandırılması (md. 13). (Bu ceza Kürtçe ve Arapça kelime başına 5 kuruş olarak gerçekleşecektir).<br />
- &#8216;Aslen Türk olan fakat Kürtlüğe&#8217; asimile olmak üzere bulunan veya Arapça konuşan yerlerde acilen yatılı okullar ve &#8216;mükemmel kız mektepleri&#8217; açılması (md. 14).<br />
- Fırat&#8217;ın batısındaki dağınık Kürt yerleşimlerinde Kürtçe konuşmanın &#8216;behemehal&#8217; yasaklanması ve &#8216;kız mekteplerine ehemmiyet verilerek kadınların Türkçe konuşmaları[nı]temin&#8217; (md. 16).<br />
- Halktan para toplayarak &#8216;hükümet binaları ve jandarma karakolları ve askeriye ve hudut karakolları&#8217;nın inşası (md. 17). Bu binaların telefon ve telsiz gibi modern araçlarla donatılması (md. 20). Kaçakçılığa karşı &#8216;zırhlı otomobil&#8217; alınması (md. 22).<br />
- Bölgeye &#8216;ecnebi bir şahıs veya müessesenin&#8217; izinsiz girmesine engel olunması (md. 24).</p>
<p> Bu plan, Şeyh Sait isyanına karşılık olarak düzenlenmişti. Ama alınan bu kararlar sorunu bitirmedi; daha da derinleştirdi. Zaten Şeyh Sait İsyanı ne ilk ne de sondu. 1806&#8242;dan 1937&#8242;ye kadar tam 33 isyan gerçekleşmişti. Bunlardan tam 22 tanesi Cumhuriyet döneminde gerçekleşmişti. İşte isyanlar:</p>
<p># 1806, Baban Aşireti, Abdurrahman Paşa İsyanı<br />
# 1833-1837, Mir Muhammed (Soran) İsyanı<br />
# 1838 1. Han Mahmud İsyanı<br />
# 1842 - 1847 2. Han Mahmud İsyanı (son döneminde Bedirhan Beyle ittifaken)<br />
# 1843-1847 Bedir Han İsyanı<br />
# 1855, Yazhan Şer İsyanı<br />
# 1878-1881, Şeyh Ubeydullah Nehri İsyanı<br />
# 1919-22, Simko (Ismail Ağa) İsyanı<br />
# 11 Mayıs 1919, Ali Batı İsyanı<br />
# 21 Mayıs 1919, Mahmut Berzenci İsyanı<br />
# 6 Mart 1921, Koçgiri İsyanı<br />
# 4 Eylül 1924, Beytüşşebab İsyanı<br />
# 13 Şubat 1925, Şeyh Said İsyanı<br />
# 10 Haziran 1925, Nehri İsyanı<br />
# 7 Ağustos 1925, Reşkotan-Raman İsyanı<br />
# Kasım 1925, 1. Sason İsyanı<br />
# 16 Mayıs 1926, 1. Ağrı İsyanı<br />
# 21 Ocak 1926, Hazro İsyanı<br />
# 7 Ekim 1926, Koçuşağı İsyanı<br />
# 26 Mayıs 1927, Mutki İsyanı<br />
# 13 Eylül 1927, 2. Ağrı İsyanı<br />
# 7 Ekim 1927, Bıcar İsyanı<br />
# 6 Temmuz 1929, İt Resul İsyanı<br />
# 20 Eylül 1929, Tendürek İsyanı<br />
# 26 Mayıs 1930, Savur İsyanı<br />
# 20 Haziran 1930, Zilan İsyanı<br />
# 21 Temmuz 1930, Oramar İsyanı<br />
# 7 Eylül 1930, 3. Ağrı İsyanı<br />
# 24 Ekim 1930, Pülümür İsyanı<br />
# Eylül 1930, 2. Mahmut Berzenci İsyanı<br />
# Kasım 1931, Şeyh Ahmed Barzani İsyanı<br />
# Ocak 1937, 2. Sason İsyanı<br />
# 21 Mart 1937, Dersim İsyanı</p>
<p> Cumhuriyetin ilk yıllarında Kürt Sorunu&#8217;nun durumu işte buydu. Onca dökülen kana, onca plana, onca rapora rağmen durum ortadaydı. Şark Islahat Planı&#8217;ndan 10 yıl sonra bölgeye Atatürk&#8217;ün emriyle bir gezi düzenleyen İsmet İnönü şunları yazacaktı: </p>
<ul type="disc">
<li>Kürtlerin şehirlere yerleşmesi engellenmelidir.</li>
<li>Kürtlerin etkisini azaltmak için Karadenizden buraya muhacirler getirilmelidir. Örneğin Van&#8217;a yerleştirilen Karadenizli Türklerden söz ederek onların memnun edilmelerinin sağlanmasını ister. Böylece diğer muhacirlerin Kürt bölgelerine gelmeleri kolaylaştırılmalıdır.</li>
<li>Türk ve Kürt şehirleri olarak ayırdığı mıntıkalar ayrı şekillerde hizmet almalıdır.</li>
<li>Kürtlerin bulunduğu yerlerde henüz okul açılmamalı, açılacaksa Türkler için okul açılmalıdır, ikinci planda Kürtleşmiş fakat Türkçe&#8217;yi çok daha çabuk öğrenebilecek yerlerde açılmalıdır.</li>
<li>Fransız ve diğer ülkelere karşı Mardin, Urfa ve Hakkari gibi sınır bölgelerinde iyi bir idare kurulmalıdır.</li>
<li>Boşaltılmış olan Ermeni köylerine Kürtlerin yerleşmesi engellenmelidir.</li>
<li>Kürt bölgesi, nüfusu bakımından kalabalık olmasına rağmen, ülkeye kalabalığı oranında katkı sunmamaktadır. Bundan dolayı yeraltı zenginliklerinin (petrol, linyit) daha çok nasıl kullanılabileceği araştırılmalıdır.</li>
<li>Bölgede trahom ve cüzzam (sadece Kars&#8217;ta bin dolayında cüzzamlı var) hastalıkları çok yaygındır.</li>
<li>Kürtler asimile edilmelidir. Kürt çekim kuvvetine karşılık Türk merkezleri oluşturulmalıdır.</li>
<li>Kürdistan coğrafyası şimendifer (tren) hattı ile kontrol altında tutulmalı.</li>
<li>Dersim&#8217;e müdahale edilmeli.</li>
<li>Kaçakçılığın önüne geçilmeli. Kürtlerin ekonomik güç elde etmeleri engellenmeli.. Gerekirse bunun için vergiler indirilmeli.</li>
</ul>
<p>Kürtlerin çoğalmasını engellemek, Kürt bölgelerini Türklerle doldurmak, Kürtlerin okumasını engellemek.</p>
<p> Yeni rejim açıkça Kürtleri tehdit olarak görüyordu!</p>
<p> <strong>ŞEYH SAİD VE İNGİLİZLER</strong></p>
<p> Şeyh Sait&#8217;in 1921 doğumlu en küçük oğlu babasıyla ilgili sorulanlara şöyle cevap veriyor:</p>
<p> Size göre Şeyh Sait isyanı nasıl gelişti?</p>
<p>Cibranlı Halit Bey ve Bitlisli Yusuf Ziya Şeyh Sait Efendi&#8217;ye gelip, ‘biz bir Kürt Cemiyeti kuracağız, halk sana hürmet eder&#8217; deyip kendisini başkan yaptılar. Hınıslı Kürt Rüştü, hükümetin adamıymış, böyle bir teşebbüste bulunuyorlar diye ihbar etmiş. Şeyh Sait Efendi&#8217;yi kışın Bitlis&#8217;e ifade vermeye götürmek istediler. O zaman araba yok, ‘kışın at üstünde gidemeyeceğim, ifademi buradan alın&#8217; dedi. Varto&#8217;ya kadar gitti, ifade verdi geri döndü. Sonra Karlıova, Genç üzerinden Lice Piran&#8217;a gitti. Rus hicretinde üç kardeşi oraya yerleşmişti. Onların yanına gitti. Çevre köylerden işitenler ziyarete gittiler. Kalabalık içinde hükümetin aradığı 3 kişi de varmış. Bunlar ihbar edilince, bir müfreze geliyor, bir çavuş, beş on tane de asker, ‘O 3 suçluyu yakalayacağız&#8217; diyor. Şeyh Sait Efendi de, ‘bu kadar insan birikmiş, bir olay çıkarsa önünü alamazsınız, biz gidelim ondan sonra hangi evdeyse yakalarsınız&#8217; demiş. ‘Yoksa kargaşa çıkar, bize de hükümete de felaket olur&#8217; demiş. Asker, ‘imkan yok, avımızı bırakmayız, teslim olun&#8217; der. O arananlar ateş açıp bir-iki jandarmayı öldürüp, diğerlerini teslim alıyorlar. Derhal Diyarbakır&#8217;a tel çekip isyan oldu diyorlar.</p>
<p>Yani isyana yönelik bir hazırlık yok muydu?</p>
<p>Hayır, o yönlü bir hazırlık yoktu. Yalnız Şeyh Efendi, rejim hakkında &#8220;buna itaat lazım gelmez, çünkü Allah&#8217;ı tanımıyor, milletin de o idareye karşı çıkması lazım&#8221; diyordu. ‘Allah&#8217;a isyan edene millet de isyan etsin&#8217; diye bir hadisi şerif var, onu söylüyordu.</p>
<p>Rejimin hangi uygulamalarından dolayı böyle düşünüyordu?<br />
Şeriatı kaldırdı, Kuran hükmünü kaldırdı, rakıyı, faizi serbest etti. Bunlar hep Allaha isyan etmektir. Hadise göre, bunları kabul etmeyeceksin. Şeyh Sait Efendi&#8217;nin fikri buydu.</p>
<p> <em>İngilizlerin Şeyh Sait&#8217;le görüştükleri, hatta destek verdikleri iddiasına ne diyorsunuz?<br />
</em><em><br />
O hükümetin propagandasıdır. <strong>İngilizler</strong> o zaman demiryollarını açtılar, Diyarbakır&#8217;a askeri kuvvet gelsin diye. İngilizlerle asla bir görüşme olmadı. <strong>İngilizler</strong> <strong>Şeyh</strong> <strong>Sait&#8217;e</strong> karşıydı.</em></p>
<p> <strong>DERSİM İSYANI&#8217;NDA VERİLEN EMİR: TOPYEKÜN İMHA</strong></p>
<p> Cumhuriyet döneminin en sert isyanlarından biri de Dersim İsyanı&#8217;dır. Bu isyan da tıpkı diğer isyanlar gibi şiddet yoluyla bastırılmıştı. O dönem Elazığ&#8217;da bulunan ama Dersim&#8217;e isyanı bastırması için gönderilen Albay Hulusi Yahyagil&#8217;e verilen emir kesin ve netti: Dersimlilerin topyekün imhası!</p>
<p> O yıllarda askerlik yapan Abdullah Çiftçi de olan biteni şöyle anlatıyor:</p>
<p> &#8217;Niçin katlettiğimizi bilmiyorum. Askere gitmedikleri söyleniyordu. Kürtler miydi, gavurlar mıydı bilmiyorum. Savaşıyorduk. Onlar bizi, biz onları öldürüyorduk. Atatürk savaşın çıkmaması için çok çabaladı. Atatürk kırmadı, Atatürk öldükten sonra İnönü dedi ki vurun. 38&#8242;de isyan tamamen bastırıldı.&#8217;</p>
<p> Dersim İsyanı&#8217;nı başlatan Seyit Rıza, 1937 yılında idam edilmişti. İdam olunmadan önce şunları söyledi:</p>
<p> <strong><em>Ewladê Kerbelayme [Kerbela evladı]</em><br />
</strong><strong><em>Bêxetayme [Boyun eyme]</em><br />
</strong><strong><em>Aybo, zulmo, cinayeto. [Bu zulüm ve Cinayete]</em></strong></p>
<p><em> </em>Cumhuriyet gazetesi başyazarı Yunus Nadi de, &#8220;Tarihe Gömülen Dersim&#8217;e Dair&#8221; başlıklı 18 Kasım 1937 tarihli yazısında, <strong>&#8220;Senelerden beri adına Dersim denilen <em>mesele tarihin ummanına katılmış ve ebeddiyen</em> ölmüştür&#8221;</strong> demişti.</p>
<p> 1938 yılında tümüyle bastırılan isyanda 90 bin Kürt ölmüştü. İsyan bastırıldıktan sonra Dersim&#8217;in adı &#8220;Tunceli&#8221; olarak değiştirildi.</p>
<p> <strong>CUMHURİYET GAZETESİ VE KÜRTLER</strong></p>
<p><strong> </strong><strong>1930 Ağrı İsyanı&#8217;ndan </strong>sonra Cumhuriyet gazetesinde Kürtler şöyle tasvir ediliyor:</p>
<p> <em>&#8220;Bunların alelade hayvanlar gibi basit sevk-i tabiilerle işleyen his ve dimağlarının tezahürleri, ne kadar kaba hatta abdalca düşündüklerini gösteriyor&#8230; Çiğ eti biraz bulgurla karıştırıp öylece yiyen bu adamların Afrika vahşilerinden ve Yamyamlardan hiç farkı yoktur.&#8221;</em></p>
<p> 16 Temmuz 1930 tarihli <strong>Cumhuriyet</strong> <strong>gazetesinde</strong> &#8220;Ağrı Dağı Harekatı Bu Hafta Başlıyor&#8221; başlığı altında şöyle yazıyor:</p>
<p><em>&#8220;Ağrı Dağı tepelerinde kovuklara iltica eden 1500 kadar şaki kalmıştır. Tayyarelerimiz şakiler üzerine çok şiddetli bombardıman ediyorlar. Ağrı dağı daimi olarak infilak ve ateş içinde inlemektedir. Türkün demir kartalları asilerin hesabını temizlemektedir. Eşkıyaya iltica eden köyler tamamen yakılmaktadır. Zilan harekatında imha edilenlerin sayısı 15.000 kadardır. Zilan Deresi ağzına kadar ceset dolmuştur&#8230; Bu hafta içinde Ağrı Dağı tenkil harekatına başlanacaktır. Kumandan Salih Paşa bizzat Ağrı&#8217;da tarama harekatına başlayacaktır. Bundan kurtulma imkanı tasavvur edilemez.&#8221;</em></p>
<p>(&#8221;Ağrı Dağı Harekatı Bu Hafta Başlıyor&#8221;, <strong>Cumhuriyet</strong>, 16 Temmuz 1930)</p>
<p> Gazeteci Yusuf Mazhar, isyan bölgesini gezdikten sonra kaleme aldığı &#8220;Ararat Eteklerinde&#8221; başlıklı yazı dizisinde şöyle diyor:</p>
<p><em>&#8220;Bunlar - tarihin şehadeti ile sabittir ki - Amerika&#8217;nın kırmızı derililerinden fazla kabiliyetli oldukları halde ziyadesiyle hunhar ve gaddardırlar&#8230; Dessas ve bediî hislerden, medeni temayüllerden tamamiyle mahrumdurlar. Bunlar asırlardan beri ırkımızın başına bela kesilmiştirler.</em></p>
<p> Siyasî ve medenî teşkilata istinad eden buradaki Türk köylüleri, hükümet ve idare nüfuzunun za&#8217;fa uğraması üzerine başkaldıran vahşi Kürt aşiretlerinin önünden ya kaçmışlar, yahut Kürtleşmişler de yalnız köylerinin isimlerini bırakmışlar.&#8221;</p>
<p>(Yusuf Mazhar, &#8220;Ararat Eteklerinde&#8221;, <strong>Cumhuriyet</strong>, 18 Ağustos 1930, sayfa: 3)</p>
<p>***<br />
&#8220;Bunlar (<strong>Kürtler</strong>) ayrıkotu gibi sardıkları toprakta intişar eder fakat bastıkları yere zarar verir mahluklardır. Birçok yerlere hastalık sirayet eder gibi sonradan yerleşmiş ve asli ahalisini -aşiret teşkilatındaki kuvvet sayesinde - körletmişlerdir.&#8221;</p>
<p>(Yusuf Mazhar, &#8220;Ararat Eteklerinde&#8221;, <strong>Cumhuriyet</strong>, 19 Ağustos 1930, sayfa: 3)</p>
<p>***<br />
&#8220;Bu <strong>Kürtler</strong> zahireyi değirmende öğütmeyi bilmezler. &#8230; Bunlarda istiklal ve hürriyet hisleri temelinden mefkut ve ruhları izzet-i nefisten mütecerrittir. Bana bu sözleri söyleyen Kürt delikanlısı buralar Rusların işgaline uğrayınca hicret ederek on dört yaşından on dokuz yaşına kadar Gazi Ayıntap&#8217;ta yaşamış olduğu cihetle biraz insanı andırıyordu. Yoksa bunlar meramlarını, maksatlarını en basit mantikî kıyaslarla yahut en adi misallerle ifadeye kadir değildirler.</p>
<p>Bu Kürt kitlesindeki karanlık ruhu, kaba hissiyatı, hunhar temayülatı kırmak mümkün olmadığına kaniim. Bunu uzun bir tekamülden beklemek bunların zaman zaman böyle isyanlar çıkararak yahut memlekette asayişi bozarak veyahut hırsızlık ederek hükümetin daima meşgul olmasına halkın mütemadiyen mutarrız olmasına sebep olur.&#8221;</p>
<p>(Yusuf Mazhar, &#8220;Ararat Eteklerinde&#8221;, <strong>Cumhuriyet</strong>, 20 Ağustos 1930, sayfa: 3)</p>
<p> Tarihin derinliklerinden bugüne doğru gelindiğinde sorunların kaynağı nasıl da gün gibi ortaya çıkıyor öyle değil mi?</p>
<p>&#8230; Bu makale ilginizi çektiyse&#8230;</p>
<p style="text-align: right;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/turk_milliyetciligi.pdf" target="_blank"><strong>Türk milliyetçiliği birleştirir mi yoksa parçalar mı?</strong></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/02/turk_milliyetciligi.gif"><img class="alignleft size-medium wp-image-8579" title="turk_milliyetciligi" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/02/turk_milliyetciligi-204x300.gif" alt="" width="133" height="204" /></a></p>
<p> <strong>İllâ ki bir tutkal/çimento mu gerekiyor? </strong>Milliyetçilik tutkalı adil ve müreffeh bir düzene alternatif olabilir mi? Adaletin, hukukun hâkim olmadığı ortamlarda Türklerin kardeşliği ne işe yarar? Belki de Türk Milliyetçiliği diğer milliyetçilikler gibi yok olmaya mahkûm bir söylem. Çünkü var olmak için “<strong>ötekine</strong>” ihtiyacı var. Ötekileştireceği bir grup bulamazsa kendi içinden “<strong>zayıf</strong>” bir zümreyi günah keçisi olarak seçiyor. Kürtler, Hıristiyanlar, Eşcinseller, solcular…150 sayfalık bu kitapta Türk Milliyetçiliğini sorguluyoruz. Müslüman ve milliyetçi olunabilir mi? Türkiye’ye faydaları ve zararları nelerdir? Milliyetçiliğin geçmişi ve geleceği, siyasete, barışa, adalete etkisiyle. <a href="http://www.derindusunce.org/img/turk_milliyetciligi.pdf" target="_blank"><strong>Buradan indirin.</strong></a> </p>
<p> </p>
<p style="text-align: right;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/turkiye_bolunur_mu.pdf" target="_blank"><strong>Türkiye bölünür mü?</strong></a></p>
<p><em><a href="http://www.derindusunce.org/img/turkiye_bolunur_mu.pdf" target="_blank"><img class="size-medium wp-image-8409  alignleft" title="tr_bolunurmu" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/tr_bolunurmu-195x300.jpg" alt="" width="128" height="195" /></a>“Bebek katili! Vatan haini!…”</em> PKK terörünü lanetliyoruz ama devlet eliyle işlenen suçlara karşı daha bir toleranslıyız.  <strong>“Kürtler ve Türkler kardeştir”</strong> diyenlerin kaçı <strong>“sen benim karde<em>ş</em>imsin”</strong>  demeyi biliyor Zaza, Sorani, Kurmanci dillerinde? Ülkemizin terör sorunu ne PKK ne de Kürt kimliğiyle sınırlanamayacak kadar dallandı, budaklandı. Bazı temel soruları yeniden masaya yatırmak gerekiyor: (*) Kürtler ne istiyor? (*)  İspanya ve Kanada etnik ayrılıkçılıkla nasıl mücadele etti? (*) PKK ile mücadelede ne gibi hatalar yapıldı? (*) İslâm ne kadar birleştirici olabilir? Töre cinayetlerinden Kuzey Irak’a terörle ilgili bir çok konuyu ele aldığımız 267 sayfalık bu kitabı ilginize sunuyoruz. <a href="http://www.derindusunce.org/img/turkiye_bolunur_mu.pdf" target="_blank"><strong>Buradan indirin.</strong></a></p>
<p> </p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf" target="_blank"><strong>T<span style="color: #0000ff;">ürkiye’nin Ulus-Devlet Sorunu</span></strong></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091225_derin_dusunce_org_ulus_devlet.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf" target="_blank"></a><a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf" target="_blank"><img class="alignleft size-full wp-image-7896" title="20091225_derin_dusunce_org_ulus_devlet_pt" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091225_derin_dusunce_org_ulus_devlet_pt.jpg" alt="" width="125" height="183" /></a>Devlet gibi soğuk ve katı bir yapı bizimle olan ilişkisini <strong>hukuk</strong> yerine <strong>ırkımıza</strong> ya da <strong>inançlarımıza</strong> göre düzenleyebilir mi? GERÇEK hayatı son derecede dinamik ve renkli biz “insanların”. Birden fazla şehre, mahalleye, gruba, klübe, cemaate, etnik köke, şirkete, mesleğe, gelir grubuna ait olabiliriz ve bu aidiyet hayatımız boyunca değişebilir. Oysa devletimiz hâlâ başörtüsüyle uğraşıyor, kimi devlet memurları <strong>“ne mutlu Türk’üm”</strong> demeyenleri iç düşman ilân ediyor, Sünnî İslâm derslerini zorla herkese okutuyor… Bizim paramızla, <strong>bizim iyiliğimiz için(!) bize rağmen… </strong>Kürt sorunu, başörtüsü sorunu, Hıristiyan azınlıklar sorunu… Bizleri sadece “insan” olarak göremeyen devletimizin halkıyla bir sorunu var. Türkiye’nin “sorunlarının” kaynağı sakın <strong>ulus-devlet</strong> modeli olmasın? 80 sayfalık bu kitap Kurtuluş savaşı’ndan sonra Türkiye’ye giydirilmiş olan deli gömleğine işaret ediyor.  Ne mutlu “insanım” diyene! <a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf" target="_blank"><strong>Kitabı buradan indirin</strong></a>.</p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2009/01/25/cumhuriyet-gazetesi-kurtleri-neden-yamyam-ilan-etti/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/01/25/cumhuriyet-gazetesi-kurtleri-neden-yamyam-ilan-etti/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Madımak</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2008/12/05/madimak/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2008/12/05/madimak/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 05 Dec 2008 18:09:54 +0000</pubDate>
		<dc:creator>T.Suat Demren</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Alevilik]]></category>

		<category><![CDATA[Ergenekon Nedir?]]></category>

		<category><![CDATA[Ulus-Devlet]]></category>

		<category><![CDATA[İç hastalıklar]]></category>

		<category><![CDATA[Aleviler]]></category>

		<category><![CDATA[kizilbaslar]]></category>

		<category><![CDATA[Madımak]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=2490</guid>
		<description><![CDATA[Geceyarısı amaçsızca kanallar arası seyahat ederken, Ülke TV&#8217;de Meksika Sınırı adlı programının eski bölümlerinden birisinin tekrarına denk geldim. Selahattin Yusuf, Madımak katliamındaki provokasyon şüphelerinden sözedince, Tarık Tufan araya girdi ve -mealen- “ama orada sonuçta sloganlar atan bir kalabalık vardı ve içeride insanlar yanıyordu” dedi.
Bu basite indirgenmiş gözlem gibi görünen sözler aslında birçok temel meselemize olan [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Geceyarısı amaçsızca kanallar arası seyahat ederken, Ülke TV&#8217;de Meksika Sınırı adlı programının eski bölümlerinden birisinin tekrarına denk geldim. Selahattin Yusuf, Madımak katliamındaki provokasyon şüphelerinden sözedince, Tarık Tufan araya girdi ve -mealen- “ama orada sonuçta sloganlar atan bir kalabalık vardı ve içeride insanlar yanıyordu” dedi.</p>
<p>Bu basite indirgenmiş gözlem gibi görünen sözler aslında birçok temel meselemize olan çarpık bakışımızı açığa çıkartıyor.</p>
<p>Evet, Madımak olaylarında provokasyon olduğu çok çok büyük ihtimal. Ama bu, provokasyonla da olsa nihayetinde orada insanların öfkeyle toplanarak acı bir katliam yaptıkları gerçeğini değiştirmiyor. Demek ki bu kadar kolay dolduruşa gelen, cana kıymaya hazır altyapısı olan insanlar var toplumumuzda.<span id="more-2490"></span></p>
<p>Maraş, Çorum, 6-7 Eylül olayları da aynı değil mi?</p>
<p>Bu olaylardaki provokasyonlar, derin devlet tezgahları açığa çıkartıldı. Dünyanın her yerinde/ülkesinde iç ve dış siyasetteki hesaplar için kullanmak üzere enstrümanlar arayan odaklar vardır. Eğer elimizde sürekli ateşlenmeye hazır fitillerle geziyorsak suçun -ya da ihmalin diyelim- önemli bir kısmının bizde olduğunu inkar edemeyiz.</p>
<p>Bunlar geçmişte kaldı diye düşünenler olabilir. Ama maalesef bu gerçekçi bir düşünce değil. Daha geçenlerde şehirlerimizden birisinde, bir belgesel çekiminde kaleye haçlı bayrağı asıldı diye ortalık karışmıştı hatırlanacağı gibi. Öfkeli kalabalığın attığı sloganlar gelişmiş bir ülkede ancak mizah programında parodi olabilirdi, ama burada gerçekti maalesef.</p>
<p>Yığınların aklı olmaz deyip geçemeyiz. Bu sözün doğruluk payı çoktur, hele ki endoktrine edilmiş zihinlerden mürekkep yığınlar söz konusu ise.</p>
<p>Bunun nedenine eğilerek çözüm bulmak yerine provokasyondan girip iç ve dış düşmanlardan çıkmak, sorunlarımızın üstünü örtmekten ya da ayıplarımız için sahte bahaneler üretmekten başka bir işe yaramıyor.</p>
<p>Temel meseleye eğilip bu altyapıyı sorgulamalı, özeleştiri yapmalıyız. Ama yapmıyoruz. Sahte bahanelerle üstünü örtüyoruz sadece, okumuş cahillerimiz başta olmak üzere en iyi yaptığımız şey bu.</p>
<p>Bahanelerimizin sahteliği; ayıplarımızı, utançlarımızı çok da fazla ayıp olarak görmediğimize, handiyse <em>suçüstü yakalanma nedeniyle</em> ucundan tutarak kabullendiğimize dair ipuçları veren bazı eylemlerimizden de ortaya çıkıyor.</p>
<p>Aynı programda Srebrenitsa soykırımı anmalarında Sırpların tepki/coşku göstermek amacıyla o bölgeye gelerek bir kutlama havası ile mangal partileri yaptıkları, bir yanda Boşnaklar acı içinde, katledilenlere dualar ederken, biraz ötede dumanların ve et kokularının çıktığı da konuşuldu.</p>
<p>Tüyler ürpertici bir vahşet; insanî hasletlerden soyutlanmışlık..</p>
<p>Bugün Madımak&#8217;ta o facianın yaşandığı otelin altında et bir lokantası var. Bu lokanta tamamen spontane ve hiçbir kasıt içermeyen bir süreçle, faciadan önce [de] orada mevcut bulunuyor da olsa, (ki gerçekten de öyledir, lokantanın sahibi bunu <a href=" http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=710469">anlatmaya çalışmaktan</a> heba oldu) sonuçta orada toplumsal fay hatlarımızdan birinin eseri olan bir kırılma yaşandı, insanlar öldü. İnsanların acılarının yaşandığı bir yerde et lokantasının olması hiç hoş olmadığı gibi, sözkonusu maktüllerin yakınlarının ve fikirdaşlarının nezdinde, oradaki lokantanın adeta bir nazire için açıldığı yönünde yaygın bir kanı var. Bu da çok tehlikeli bir kutuplaşmaya yolaçıyor aradaki uçurumları daha da derinleştiriyor.</p>
<p>Özeleştiri kültürümüzün gelişmesi, toplumsal barışın sağlanması ancak ayıplarımızı kabullenmek ve bunlardan gerçekten utanç duymakla mümkün olabilecek bir şey. Madımak buna iyi bir başlangıç olabilir.</p>
<p>Orasının -elbette mülk sahibinin mağduriyeti giderilmek suretiyle- bir taziye evine ya da bir müzeye dönüşmesi için ise en başta muhafazakârların gayret göstermesi gerek.</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2008/12/05/madimak/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2008/12/05/madimak/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>İlker Başbuğ’un durduğu yer&#8230;</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2008/12/03/ilker-basbug%e2%80%99un-durdugu-yer/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2008/12/03/ilker-basbug%e2%80%99un-durdugu-yer/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 03 Dec 2008 21:48:14 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Rasim Ozan Kütahyalı</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Terör]]></category>

		<category><![CDATA[Türk Silahlı Kuvvetleri]]></category>

		<category><![CDATA[Türk faşizmi]]></category>

		<category><![CDATA[Ulus-Devlet]]></category>

		<category><![CDATA[Ulusalcılık]]></category>

		<category><![CDATA[İç hastalıklar]]></category>

		<category><![CDATA[Şehitlik]]></category>

		<category><![CDATA[bingol katliami]]></category>

		<category><![CDATA[ilker basbug]]></category>

		<category><![CDATA[PKK]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=2475</guid>
		<description><![CDATA[Kurtuluş Tayiz&#8217;in mükemmel gazetecilik çalışmasını geçtiğimiz üç gün umarım okudunuz&#8230; O haberde anlatılanlar siyasi görüşlerinize göre farklı konum alabileceğiniz şeyler değil&#8230; 24 Mayıs 1993&#8242;te 33 silahsız erin göz göre göre katledilişi insan olma sıfatına sahip herkesi birleştirmesi gereken bir olay&#8230;
Kurtuluş&#8217;un haberine de hâlâ &#8220;TSK&#8217;yı yıpratmak isteyen güçler&#8221; gibi bir edebiyatla yaklaşan bir asker zihniyeti hâkimse [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignright" src="http://parentalite.typepad.com/ameliegahete/images/mensonge2.jpg" alt="" width="232" height="228" />Kurtuluş Tayiz&#8217;in mükemmel gazetecilik çalışmasını geçtiğimiz üç gün umarım okudunuz&#8230; O haberde anlatılanlar siyasi görüşlerinize göre farklı konum alabileceğiniz şeyler değil&#8230; 24 Mayıs 1993&#8242;te 33 silahsız erin göz göre göre katledilişi insan olma sıfatına sahip herkesi birleştirmesi gereken bir olay&#8230;</p>
<p>Kurtuluş&#8217;un haberine de hâlâ &#8220;TSK&#8217;yı yıpratmak isteyen güçler&#8221; gibi bir edebiyatla yaklaşan bir asker zihniyeti hâkimse bu ülkede, artık bu ordu bu milletin ordusu olmaktan çıkmış demektir&#8230; Sadece kendi &#8220;has&#8221; mensuplarını koruyan, onun dışında her insanı hedefe ulaşmak için basit birer araçtan ibaret gören bir silahlı aşiret yapılanması haline gelmiş demektir TSK&#8230; Gerçekten vatansever olan her generalin kanına dokunacak bir vaziyettir bu&#8230; <span id="more-2475"></span></p>
<p>&#8220;Harbiye&#8217;den sınırlı sayıda nefer çıkıyor, analar ise daha çok mehmetçik doğurur&#8221; kafasında askerler maalesef ordumuz içinde var, bunu herkes bilir&#8230; Mesele bu zihniyetin resmî asker görüşü haline gelip gelmediğidir, her şerefli TSK mensubunun kendine dürüstçe sorması gereken soru budur&#8230;</p>
<p>Çünkü bu zihniyet <em>&#8220;Silahsız, korumasız yola çıkarıldık. Biz neyin kurbanı olduk,&#8221;</em> diye soran Gazi Erdal Özdemirleri, <em>&#8220;Oğlumun komutanı, namaz kıldığı için tepki gösteriyormuş. Onun gibi diğer kısa dönem askerler masa başında otururken üç aylık er olan İsmail&#8217;im günde yedi saat nöbet tutuyormuş,&#8221; </em>diyen şehit analarını dikkate ve kaale almaz&#8230; Hatta bu gazileri ve şehit analarını bu ifadelerinden ötürü bizzat TSK-karşıtlığı yapmakla suçlar&#8230;</p>
<p>Bu ülkede, bu devlet için sakat kalan, hayatı geri döndürülemez biçimde kararan gaziler niçin bu hale geldiklerini, sakat kalmalarında bir ihmal ya da hatanın olup olmadığını sorgularlarsa askerî hastaneye alınmayabilirler&#8230; Türkiye olarak bu rezaleti yakın zamanda yaşadık, hâlâ yaşıyoruz&#8230;<strong> Kafalarına takılan bazı soruları ifade eden gaziler tedavilerinin yapıldığı askerî hastaneye kabul edilmediler</strong>&#8230; Gazi Erdal Özdemir de bunu ifade ediyor&#8230;</p>
<p>Özgürlük, demokrasi, hukuk devleti gibi değerleri bir yana koyalım&#8230; Temel ideolojisi Türk milliyetçiliği olan devlet gibi bir devlet de bu kepazeliklere göz yumamaz&#8230;<strong> Ne demek askerî hastaneye bu ülke için savaşmış gazileri kabul etmemek? Bu hakkı bu askerî yetkililere kim veriyor? Bu tür hareketler Türk ordusunun Türk toplumu gözündeki meşruiyetini sıfırlayan hareketlerdir&#8230;</strong> Şehit Er İsmail&#8217;in annesi gibi geleneksel bir kadına bile <em>&#8220;İmkânım olsa torpil yaptırırdım, vatan sağolsun demiyorum&#8221;</em> dedirten hareketlerdir&#8230;</p>
<p>Türk ordusu böyle aşiretçi davranışların esiri olduğu müddetçe her şeyden önce kendi kendini zayıflatır&#8230; Er İsmail&#8217;e namaz kıldığı için zulmeden o komutanı cezalandırmak, gazilerin askerî hastanelere girmesini yasaklayan kimlerse onları yargılamak ve bunu açık biçimde kamuoyuna duyurmak TSK&#8217;yı yıpratmaz, güçlendirir&#8230;<strong></p>
<p>Bingöl katliamı</strong></p>
<p>Askerî savcılığın &#8220;Böyle bir olayın yaşanacağını herkes biliyordu&#8221; dediği Bingöl katliamının yaşandığı günlerde bakın bir adam şunları söylüyordu&#8230;<em></p>
<p>&#8220;Mart 1993&#8242;te PKK ‘ateşkes&#8217; ilan ettiğinde, belli etmesem de, bir sevinç duydum. Artık düşmanlığın tümüyle sona ereceği umudu vardı. Dağdakiler inecek miydi? Kuvvetlerimizi geri çekip normal düzenimize dönecek miydik? Eğer bunlar gerçekleşirse bundan sonra ekonomik ve toplumsal önlemleri almak hükümetin görevi olacaktı&#8230; Fakat PKK&#8217;nın yaptığı Bingöl katliamıyla sevincim kursağımda kaldı&#8230;&#8221;</em></p>
<p>Bu adam Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş&#8217;ti&#8230; O dönemin atmosferinde gayet de şahin bir paşa olan Güreş dahi bunları ifade ediyordu&#8230; Silahlı Kuvvetlerimiz bölgeden çekilecekti. Normal düzene dönmek üzereydik. Katliamın olduğu gün yayınlanan MGK bildirisi dağdan inenlerin affedileceğinden, kalıcı barış ve huzur dönemine girildiğinden bahsediyordu&#8230;</p>
<p>İşte tam böyle bir zamanda, barış atmosferine girildiği günlerde silahsız, korumasız biçimde, üstelik jandarma emriyle iki otobüse zorla doluşturulan askerlerimiz yeniden çatışma ortamının oluşması için payanda olarak kullanıldı&#8230; Bunu, bugün ordu içinde bilmeyen de yok&#8230; Ahmet Altan&#8217;ın yazdığı gibi bu kasıtlı eylemler sonucu oluşmuş katliam, bu ülkenin yaşadığı en büyük komplolardan biri&#8230; Kasıtlı ve sistematik olarak bu ülkenin 33 evladı katlettirildi&#8230;</p>
<p>Bu alçaklık yapanın yanına kâr kalıyorsa bu devlete devlet denmez, bu orduya da ordu denmez&#8230; Bingöl katliamı soruşturması yeniden açılmalıdır&#8230; Bu sefer, duruşmalar gizli değil açık yapılmalıdır&#8230;</p>
<p>TSK bu ülkenin yurttaşlarının ve bu vatanın çıkarlarını savunmak için var olduğunu, kendi içindeki bu alçak zihniyetlerden arınarak gösterebilir&#8230; İlker Başbuğ, bu komployu aydınlatmak ve sorumluları açıklamak konusunda herkesten önce davranmalı&#8230; Öyle davranırsa, bu millet Başbuğ&#8217;un sahiden durduğu yeri görecektir&#8230;</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2008/12/03/ilker-basbug%e2%80%99un-durdugu-yer/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2008/12/03/ilker-basbug%e2%80%99un-durdugu-yer/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
	</channel>
</rss>

