<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	>

<channel>
	<title>Derin Düşünce &#187; Görmek</title>
	<atom:link href="http://www.derindusunce.org/category/gormek/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.derindusunce.org</link>
	<description>Grup platformu</description>
	<pubDate>Fri, 25 May 2012 09:41:57 +0000</pubDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.6.2</generator>
	<language>en</language>
			<item>
		<title>Varlık ve Hiç – Jean-Paul Sartre (Bölüm 7: Karanlık)</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2012/03/11/varlik-ve-hic-%e2%80%93-jean-paul-sartre-bolum-7-karanlik/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2012/03/11/varlik-ve-hic-%e2%80%93-jean-paul-sartre-bolum-7-karanlik/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 11 Mar 2012 00:50:26 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mehmet Yılmaz</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Ateizm]]></category>

		<category><![CDATA[Görmek]]></category>

		<category><![CDATA[Hümanizm]]></category>

		<category><![CDATA[Jean-Paul Sartre]]></category>

		<category><![CDATA[Karanlık]]></category>

		<category><![CDATA[Kitap Tanıtımı]]></category>

		<category><![CDATA[Kâinat]]></category>

		<category><![CDATA[Varlık]]></category>

		<category><![CDATA[Varoluşçuluk]]></category>

		<category><![CDATA[Yokluk]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=21016</guid>
		<description><![CDATA[

“I like the darkit is my friend / there at beginnin’s / be there at the end…I like my own / I like my own&#8221; (Seasick Steve)

  &#8221;&#8230; Proust&#8217;un sorguladığı gibi gece uykuya dalarken bıraktığımız Ben&#8217;i ertesi gün nasıl buluyoruz? Bir başka benliğe girmediğimizden nasıl emin olabiliriz? Yaşanmakta olan an bölünemezdir ve zamanın dışındadır çünkü zamana [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><strong></strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/03/karanlik_2a.jpg"><img class="size-full wp-image-21030 aligncenter" title="42-21185162" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/03/karanlik_2a.jpg" alt="" width="458" height="257" /></a></strong></p>
<p><strong>“I like the darkit is my friend / there at beginnin’s / be there at the end…I like my own / I like my own&#8221; (Seasick Steve)</strong></p>
<p><object classid="clsid:d27cdb6e-ae6d-11cf-96b8-444553540000" width="250" height="40" codebase="http://download.macromedia.com/pub/shockwave/cabs/flash/swflash.cab#version=6,0,40,0"><param name="id" value="gsSong2544051572" /><param name="name" value="gsSong2544051572" /><param name="wmode" value="window" /><param name="allowScriptAccess" value="always" /><param name="flashvars" value="hostname=cowbell.grooveshark.com&amp;songIDs=25440515&amp;style=metal&amp;p=0" /><param name="src" value="http://grooveshark.com/songWidget.swf" /><embed id="gsSong2544051572" type="application/x-shockwave-flash" width="250" height="40" src="http://grooveshark.com/songWidget.swf" allowscriptaccess="always" flashvars="hostname=cowbell.grooveshark.com&amp;songIDs=25440515&amp;style=metal&amp;p=0" wmode="window" name="gsSong2544051572"></embed></object><object classid="clsid:d27cdb6e-ae6d-11cf-96b8-444553540000" width="250" height="40" codebase="http://download.macromedia.com/pub/shockwave/cabs/flash/swflash.cab#version=6,0,40,0"><param name="wmode" value="window" /><param name="allowScriptAccess" value="always" /><param name="flashvars" value="hostname=cowbell.grooveshark.com&amp;songIDs=25440515&amp;style=metal&amp;p=0" /><embed type="application/x-shockwave-flash" width="250" height="40" allowscriptaccess="always" flashvars="hostname=cowbell.grooveshark.com&amp;songIDs=25440515&amp;style=metal&amp;p=0" wmode="window"></embed></object></p>
<p style="PADDING-LEFT: 30px"> <em> &#8221;&#8230; Proust&#8217;un sorguladığı gibi gece uykuya dalarken bıraktığımız Ben&#8217;i ertesi gün nasıl buluyoruz? Bir başka benliğe girmediğimizden nasıl emin olabiliriz? Yaşanmakta olan an bölünemezdir ve zamanın dışındadır çünkü zamana dair olan süreklilik halindedir. Ama bu Descartes için bir sorun teşkil etmiştir. Eğer anlar [dizili boncuklar gibi] birbirini takip ediyorsa, birbirlerinden bir <strong><span style="text-decoration: underline;">yokluk</span></strong>  ile ayrılıyorsa bir andan ötekine nasıl geçiyoruz?</em></p>
<p style="PADDING-LEFT: 30px"><em>Zamansal varoluş tasavvurunun eritici etkisine bakarak itiraf etmeliyiz ki belli bir anda varolmak bir sonraki anlarda varolmak için bir garanti değil. O halde mesele dünyada birbirine bağlı değişimler olduğunu ve Zaman&#8217;ın içinde değişmeden kalanları açıklamaktan ibarettir&#8230;&#8221;</em> (Sartre, Varlık ve Hiç, sf 166)</p>
<p>Jean-Paul Sartre&#8217;ın zaman, karanlık, yokluk ve benlik üzerine sorduğu sorular verdiği cevaplardan daha önemli kanaatimce. <strong>Gecenin veya gölgelerin karanlığı bir harf gibi okunabilir. Mânâsı <span style="text-decoration: underline;">yok</span>luk olan bir harf.</strong> Çünkü ışığın <span style="text-decoration: underline;">Yok</span>luğunu düşünmek karanlık bir gecede el feneriyle gökyüzüne bakmaya benziyor. Fenerle karanlığa yolladığınız ışık bir cisime çarpıp geri dönemiyor. Zira ışık karanlığı aydınlatmaz, cisimleri aydınlatır. Görecek bir şey yoksa ışık neye yarar? Yokluk&#8217;u akılla kavramak, kapsamak, i<strong>H</strong>a<strong>T</strong>a etmek de kolay değil. Akıl tabiatı icabı bileceği nesnenin bir imajını aktarıyor bize. Fotoğraf çeker gibi, mu<strong>H</strong>i<strong>T</strong>indekini şekil, renk vs itibariyle kavramları, nesneleri kopyalıyor, taklid ederek onu bize bildiriyor. Oysa Yokluk&#8217;un ne şekli var, ne de buna benzer bir vasfı. Adı üstünde &#8220;Yok&#8221;. Akıl feneri Yokluk&#8217;a çevirilince cism-i <strong>N</strong>a<strong>T</strong>ı<strong>K</strong> susuyor zira <strong>N</strong>u<strong>T</strong>u<strong>K</strong> da Yokluk&#8217;un şeklini alıyor, onu taklid ediyor.</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/03/karanlik_2.jpg"></a></p>
<p>Site müdavimlerinden olan kıymetli bir dostumuz bu meseleyi daha önce sorgulamıştı, hatırlayacaksınız:</p>
<p style="PADDING-LEFT: 30px"><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/03/karanlik-3.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-21024" title="karanlik-3" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/03/karanlik-3.jpg" alt="" width="200" height="241" /></a>« Ayışığı dahil hiçbir aydınlatmanın bulunmadığı, kervan geçmez ıssızlıkta bir ormanın içinde kıvrım kıvrım inen, çıkan dağ yolunda gecenin zifiri karanlığında sadece araba farları ile yol almayı tecrübe ettiniz mi hiç? Araba farlarının aydınlatabildiği alan/mesafe dışında kalan her şey, her yer zifiri karanlık. O karanlığa bakarak çeşit çeşit devasa ağaçların olduğu bir ormanın içinde olunduğunuzu bilmek imkânsız gibi. Farların aydınlattığı yoldan geçen bir tilki, fare de olmasa etrafta sizden başka tek bir canlının dahi bulunmadığından neredeyse yüzde yüz emin olabilirsiniz. 170 derecelik açı içinde olan her şeyi görebilen gözlere sahip olsanız bile o kıvrımlı yolda farların 35-40 derecelik aydınlatma açısının içinde kalan 10-15 metrelik alandadır gördükleriniz. O ışıklı alan içinde olanlar için var dışında kalanlar için yok hükmünü <span id="more-21016"></span>kolaylıkla verebilirsiniz; karanlık; &#8220;yok&#8221; hükmü verilenlerin &#8220;var&#8221; hükmündeki örtüsüdür! »</em> (Zaman Nedir? kitabı, <a title="Permanent Link to Karanlık'ın Işığında Akıl" href="http://www.derindusunce.org/2010/11/20/karanlik%e2%80%99in-isiginda-akil/">Karanlık&#8217;ın Işığında Akıl</a> meselesi)</p>
<p>Gerçekten de hislerimiz aklımızı yanıltabiliyor. Çünkü sıcak-soğuk, uzun-kısa gibi zıtlıkları algıladıkça biz insanlar bu zıtlıkları varlığın önkoşulu birer cevher gibi tasavvur ediyoruz. Hastalanmasak sağlığı <span style="text-decoration: underline;">bilemeyiz</span>, kötülük görmesek iyiliği <span style="text-decoration: underline;">anlayamayız</span>&#8230; Bir başka deyişle zıtlıklarla ifade edilemeyen bir varoluş bizim akıl gücümüzü zorluyor.  Fakat &#8220;bil<span style="text-decoration: underline;">e</span>mediğimiz / anla<span style="text-decoration: underline;">ya</span>madığımız&#8221; bir varoluşu <strong>Hiç OLMAYAN, yok </strong>saymaya başlayınca ortalık karışıyor:  Giderek zıt varlıkları ve sıfatları birbirlerine muhtaç ve yeter olan kudret sahipleri gibi düşünüyoruz. Bu yüzden Karanlık&#8217;ı seviyorum. Karanlık bizi bu çetrefilli konuda yalnız bırakmıyor, siyah ışığı ile yolumuzu aydınlatıyor.</p>
<p> Nasıl oluyor bu? Zıtlıklar üzerine kurulu varlık algısı icabı  ışığın varlığının da karanlığa muhtaç olması gerekir. Oysa ne Karanlık&#8217;ın ne de gölgelerin cismanî varlıkları yok:</p>
<p style="padding-left: 30px;"> <em>&#8220;&#8230; Gölgeler ilginç varlıklar(?). Eğer değişmez madde miktarı, kütle, hacım vb perspektifinden bakarsak gölge diye bir şey yok. Meselâ Madde/<a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Antimadde">Anti-madde</a></em><em> karşıtlığı gibi bir <a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Foton">foton</a></em><em>/anti-foton karşıtlığından bahsedemiyoruz, Işık&#8217;ın zıddı bir fizikî karanlık yok bilimsel olarak.[1]</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>İyi ama o zaman bir &#8220;gölge gördüğümü sandığım&#8221; zaman nedir gördüğüm? Işık kaynağının önüne bir cisim geldiğinde, ışık engellendiğinde biz bir gölge görüyoruz. Işık görmeyi umduğumuz yerde ışık <strong>yok</strong>sa </em><em>&#8220;gölge </em><strong><em>var</em></strong><em>&#8220;</em><em> diyoruz. Gölgenin varlığı bir borç gibi, ödenmemiş bir maaş, iptal edilmiş bir randevu, bayram günü çalmayan bir telefon&#8230; Gölge herkes için değil sadece o anda orada ışık ümid edenler için var&#8230;&#8221;</em> (<a title="Permanent Link to Varlık ve Hiç - Jean-Paul Sartre (Bölüm 6: Gölge)" href="http://www.derindusunce.org/2012/02/21/varlik-ve-hic-%e2%80%93-jean-paul-sartre-bolum-5-golge/">Bkz. Bölüm 6: Gölge</a> )</p>
<p> Heraklitos&#8217;un zıtlıklar üzerine kurulu kozmolojisi(2), karanlık&#8217;ın ışığında gücünü kaybediyor. Işık&#8217;ın zıddı karanlık olamaz, Varlık&#8217;ın zıddı yokluk değildir, iyinin tersi kötülük değildir. (Bkz. <a href="http://www.google.com/url?sa=t&amp;rct=j&amp;q=&amp;esrc=s&amp;frm=1&amp;source=web&amp;cd=1&amp;cts=1331419474867&amp;sqi=2&amp;ved=0CCcQFjAA&amp;url=http://www.derindusunce.org/2011/04/05/kotuluk%25E2%2580%2599un-tersi-iyilik-degildir-marx-arendt-ve-%25E2%2580%259Csiradan-kotulu">Kötülük&#8217;ün zıddı İyilik değildir</a>)</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/03/karanlik-5.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-21027" title="karanlik-5" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/03/karanlik-5.jpg" alt="" width="200" height="150" /></a> Daha önce de dediğimiz gibi zıtların birbirlerine ihtiyaç duyması ve yetmesi bir illüzyon, bir vehim. Bu yanılgı bizim hislerimizden, en başta 5 duyudan kaynaklanıyor. Yani zıtlıklar yoksa biz bu varlığı, varoluşun bu şeklini, bu türünü algılayamıyoruz. Ama sırf biz anlamıyoruz diye zıtlıklardan münezzeh varoluşu reddetmek özünde bir yöntem hatası. Dahası büyük bir kibir: <strong><em>&#8220;Ben anlamıyorum / görmüyorum demek ki yok!&#8221;</em></strong> . Ukalaca ifade edersek antroposantrik bir dünya görüşü bu, insanın her an aldanabilen algısını, vehimle gölgelenen aklını ve sınırlı tasavvur kabiliyetini Kâinat&#8217;ın merkezine koymak!</p>
<p> Toshihiko Izutsu&#8217;nun çarpıcı kitabı &#8220;<a href="http://ozemre.com/index.php?option=com_docman&amp;task=doc_download&amp;gid=47&amp;Itemid=53">Taoculukta anahtar kavramlar</a>&#8221; Varlık-Yokluk zıtlığı(!) üzerine düşünenler için faydalı açıklamalarla dolu. Meselâ sf 36:</p>
<p style="padding-left: 30px;"> <em>&#8220;&#8230;  Bununla beraber, gerçeği söylemek gerekirse, Hayat&#8217;ın ve Ölüm&#8217;ün ontolojik açıdan bu kadar büyük bir yer işgal etmemeleri gerekir. Çünkü biribirlerine &#8220;zıt&#8221; oldukları söylenenler aslında Çuang-Tzû&#8217;nun felsefesinde gerçekten de biribirlerinin zıddı değildirler. Gerçekten  de Çuang-Tzû&#8217;ya  göre  baka  bir şeyin  zıddı  olan  hiçbir  şey yoktur; zîrâ kendi ontolojik yapısı içinde sâbit biçimde tâyin edilmiş bir &#8220;öz&#8221;e sâhip hiçbir nesne yoktur. Daha önce nesnelerin  &#8220;<strong><span style="text-decoration: underline;">karmaşalaştırılma</span></strong>&#8220;sı diye  isimlendirmiş olduğum hâli yaşamış olan bir kimsenin gözünde her şey, &#8220;aslî&#8221;  temelinden yoksun olarak, keskin ve değişmez kenarlarını kaybeder. Her şey ontolojik açıdan bulanıklaşır ve bunların aralarında sağduyunun  tesis etmiş olduğu farklar da  tümüyle ortadan kalkmamış olsalar bile sönük,  karanlık ve ayırdedilmez olurlar. Bu hâlde farklar artık anlamlı ve aslî olmaktan çıkarlar. <strong>Ve &#8220;zıtlar&#8221; da gerçek değil ancak kavramsal olarak &#8220;zıtlar&#8221; olarak kalmaktadırlar. </strong></em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em> </em><em>  Akıl düzeyinde biribirlerinden kesin olarak  farklı olan, ve  insanın hayâtında da büyük bir yön verici  rol oynayan:  &#8220;güzel&#8221;  ile  &#8220;çirkin&#8221;,  &#8220;iyi&#8221;  ile  &#8220;kötü&#8221;,  &#8220;doğru&#8221;  ile &#8220;yanlış&#8221;, &#8220;sofu&#8221;  ile &#8220;îmansız&#8221; kabîlinden bütün kavram çiftleri, gerçekte, mutlak olmaktan  uzaktırlar.  Taoculuğun  geliştiği  târihî  çerçeveye  oturtulacak  olursa,  bu tesbitin ne muazzam bir öneme sâhip olduğu ortaya çıkar. Zîrâ, daha ileride göreceğimiz gibi, &#8220;aslî&#8221; olarak telâkki edilen bu farklılıklar ve zıtlıklar, Konfüçyüs felsefe</em><em>sinin bütün yapısının üzerinde yükseldiği temeli teşkil eder &#8230;&#8221;</em></p>
<p> Heraklitos rağmen, Konfiçyüs&#8217;e inat savunulması gereken duruş bu diye düşünüyorum. Zira karanlık eğer ışık gibi bir varlık olsaydı, bilimsel perspektifte siyahlık yayan anti-fotonlar bulmamız gerekirdi. Oysa ne anti-madde ne de uzaydaki kara delikler özlerinde karanlık değiller. Pe ki ya İslâmî perspektifte? Karanlık yaratılmış bir varlık mıdır? Değilse nedir?</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/03/karanlik-4.jpg"></a></p>
<p> Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri&#8217;nin ünlü eseri <strong>Fütûhat-ı Mekiyye</strong>&#8216;den bir alıntı ile bu soruya cevep verelim ve makalemizi bitirelim (Cilt 6, sayfa 274-275):<strong></strong></p>
<p style="padding-left: 30px;"><strong> </strong><em>&#8220;&#8230; <strong>Allah âlemi bir karanlık içinde mi yarattı ?</strong></em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em> </em><em>Bu ifade Allah Teâlâ&#8217;nîn &#8220;Allah siz hiç bir şey bilmiyorken annelerinizin karınlarından çıkarttı&#8221; (16/78) ve &#8220;size kulak, gözler ve kalpler verdi&#8221; (32/9) ayetine benzer. Bunlar eşyayı algılamanı sağlayan sendeki nurlardır. Öyleyse sen sende yaratılan bir şeyle algılayabilirsin ve sende senden başkası yaratılmadı. Sende Allah&#8217;a ait olan husus varlıktır. Sen ise bu varlık karşısında onu algılayan ve ‘ma&#8217;dum-mevcut&#8217;sun. Yokluk veya varlık ile nitelenmeyen, zikredilen şeyle kalplerin algılamasıdır. O halde sonsuz haldeki mümkünler kendileri ve zâtları bakımından karanlıktadır. O&#8217;nun varlığına mazhar olmadıkça hiç bir şey bilemezler. Bu varlık mümkünün Hak&#8217;tan kazandığı şeydir. &#8220;Rabbinden bir nur üzerinedir&#8221; (39/22) ayetinde dile getirilen husus budur.</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em> </em><em>Burada &#8220;yarattı&#8221; &#8220;takdir etti&#8221; demektir. Allah Teâlâ &#8220;her şeyi yarattı ve ta<span style="text-decoration: underline;">kd</span>i<span style="text-decoration: underline;">r</span> etti&#8221; (25/2) buyurur. Allah henüz mazhar değillerken onları ta<span style="text-decoration: underline;">kd</span>i<span style="text-decoration: underline;">r</span> etmiştir. Gerçi onlar ma<span style="text-decoration: underline;">zh</span>a<span style="text-decoration: underline;">r</span> değildi fakat O&#8217;nun takdirini kabul edecek şeylerdi. Öyleyse yaratılıştaki ilk ilâhî eser takdirdir ve bu yaratılanların varlığından ve Hakk&#8217;ın mazharları olmayı kabullerinden öncedir. Hakk&#8217;ın onları takdiri (tasarlama) bir mühendisin ortaya çıkarmak istediği şeyi önce zihninde tasarlamasına benzer. Buradaki ilk eser mühendisin örneksiz bir şekilde ta<span style="text-decoration: underline;">s</span>a<span style="text-decoration: underline;">vv</span>u<span style="text-decoration: underline;">r</span>udur. Bu makamın ayeti ise &#8220;Her işi düzenleyip ayetleri tafsil eder ki Rabbinize kavuşmaya inanasınız&#8221; (13/2) ayetidir. Bir başka deyişle bilgi bakımından, dünya varlığından ahiret varlığına intikal etmeniz -şayet inanıyorsanız- yokluk halinden varlık haline intikalinizden daha yakındır. Öyleyse siz içinizdeki karanlıkta bulunmaktasınız. Varlıkta ise O&#8217;ndasınız. Şu var ki, O&#8217;nun varlığında bir takım yer değiştirmeleriniz vardır. <strong><span style="text-decoration: underline;">Sizin karanlığınız hiç bir zaman sizden ayrılmaksızın size eşlik eder</span></strong>. </em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em> </em><em>&#8220;Onlar için bir ayet de gecedir, ondan gündüzü soyup çıkartırız ve karanlıkta kalırlar&#8221; (36/37) Burada &#8220;onları karanlığa sokarız&#8221; dememiştir. Varlıktan ibaret olan nurun yok olması, sizin karanlıkta olmanızın ta kendisidir. Başka bir ifadeyle dış varlıklarınız nursuz, yani varlıksız kalakalır. Karanlık var olmayan bir nispet olmasaydı -ki bu aynî zâtlarınızın yok olmasıdır- karanlık yaratılanlardan biri olur, karanlık [başka bir] karanlık içinde olmayı gerektirirdi. Bu karanık hakkında söylenecek de ilki hakkındakiyle bir olur ve iş uzayıp giderdi. Çünkü &#8220;Allah <span style="text-decoration: underline;">h</span>a<span style="text-decoration: underline;">lk</span>&#8216;ı karanlıkta yarattı&#8221; ifadesinde &#8220;<span style="text-decoration: underline;">h</span>a<span style="text-decoration: underline;">lk</span>&#8221; ile yaratılmışlar kasdedilmiş olabilir. Karanlık var olan bir şey ise o da yaratılmış demektir. Dolayısıyla o da karanlıktadır. Burada &#8220;<span style="text-decoration: underline;">h</span>a<span style="text-decoration: underline;">lk</span>&#8221; mastar anlamında yani [halk etme] yaratma anlamında alınmışsa adeta şöyle denilmiş olur: &#8220;Allah takdiri karanlıkta belirlemiştir&#8221;. Başka bir ifadeyle mevcutların dışında belirlemiştir. Mevcutlar a&#8217;yân (varlıklar) demektir. Nitekim Allah &#8220;Allah sizi üç katlı karanlıkta yarattıktan sonra annelerinizin karnında yaratır&#8221; (39/6) demiştir. </em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em> </em><em>Allah uhrevî hayatta yeryüzünü değiştirmek istediğinde -yaratma köprünün dışında- karanlıkta meydana gelir. Öyleyse karanlık her iki makamda da kendilerine eşlik eder. Allah onları uhrevî alemde yaratmak istediğinde, onların dış varlıklarında bulunmayan başka bir yaratılışla onları yaratır. Bu durumda onlar hallerinin başkalaşmasıyla bir zorlayıcının (el-Kahhar) hükmü altında bulunduklarını öğrenirler. Böylelikle varlık hallerinde yokluk hallerindeki gibi olurlar. Bu nedenle Hak &#8220;İnsan onu bir şey değilken yarattığımızı düşünmez mi?&#8221; (19/67) ayetiyle akıllarımızı uyarmıştır. Başka bir ifadeyle biz insanı şeylik halinde takdir ettik. Allah&#8217;ın başka bir şey olmaya dönük emri söz konusu ilk şeyliğe yönelmiştir. Nitekim Allah şöyle der: &#8220;Biz bir bir şeyi irade ettiğimizde ona sözümüz ‘ol&#8217; demekten ibarettir&#8221;( 16/40) Kastedilen yokluk halidir. Bu ise tekvînden (yaratma) gelen varlık kelimesidir. Böylelikle Allah olumsuzlama şeyliğinin bulunmadığı halde onu ‘şey&#8217; diye isimlendirmiş ve &#8220;bir şey değildi&#8221; demiştir. Ârif &#8220;bir şeye sözümüz&#8230;&#8221; (16/40) ayetinde yokluğu halinde sabit şeyliğin ne olduğunu düşünmelidir: Acaba &#8220;bir şey değildi&#8221; sözünde yokluk halinde ondan olumsuzlanan şeylik nedir? İşte Allah&#8217;ın halk&#8217;ı (yaratmayı veya yaratılmışları) kendisinde yarattığı karanlık, bu şeyliğin onlardan olumsuzlanmasıdır. Olumsuzlama varlığın bulunmadığı ‘sırf yokluk&#8217;tur&#8230;&#8221;</em></p>
<p> </p>
<p style="text-align: center;"><img class="size-full wp-image-21025   aligncenter" title="karanlik-4" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/03/karanlik-4.jpg" alt="" width="360" height="255" /></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>1°</strong> Vikipedia sade bir tanım vermiş:</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/02/varlik_ve_hic_sartre_golge.jpg">http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/02/varlik_ve_hic_sartre_golge.jpg</a></p>
<p><em>&#8220;&#8230;Gölge, saydam olmayan bir cisim tarafından ışığın engellenmesiyle ışıklı yerde oluşan karanlık. Bir nesneye ışık kaynağından yayılan ışık çarptığında, nesnenin aydınlanan yüzünün tersinde oluşan karanlığa gölge denir. Noktasal bir ışık kaynağından çıkan ışınlar doğrusal bir yol izler. Önüne k<a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/02/varlik_ve_hic_sartre_golge.jpg"></a></em><em>onulan ışık geçirmeyen bir cismin arkasına kaynaktan çıkan bazı ışınlar ulaşabilir bazı ışınlar ulaşamaz. Cismin arkasında kalan ve ışık kaynağından çıkan hiçbir ışının ulaşamadığı bölge tam gölge olarak adlandırılır. Bir kısım ışınların ulaşabildiği bir kısmının ulaşamadığı bölgede oluşan karanlık ise yarı gölge olarak adlandırılır..&#8221; </em></p>
<p> <strong>2°</strong> Fragmanlar&#8217;dan bir alıntı ile bu zıtlıklar teorisi daha iyi anlaşılabilir: (<a href="http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=97408&amp;sa=105283763">Cengiz Çakmak çevirisi, Kabalcı</a>)</p>
<p><em>&#8220;&#8230;Karşıtların savaşı oluşun zorunlu ve tek şartıdır. Eğer karşıtlıklar arasındaki savaş olmasaydı hiçbir şey olmazdı. Kozmos karşıtlıkların savaşının meydana getirdiği bir uyumdur. Karşıt olan şeyler bir araya gelir ve uzlaşmaz olanlardan en güzel uyum doğar. Her şey çatışma sonucunda meydana gelir. Varlıkların meydana gelişi ancak birbirlerine zıt olan ve bundan ötürü birbirlerini devam ettiren zıtların çatışmasına bağlıdır. Evren zıt unsurlardan meydana gelmiştir.Bu zıtlıklar arkasında ise bir olan hep durmakda olup tanrı adıyla anılır. Bu ayrılıklı birliği filozof çeşitli simgelerde ve şekillerde görüyor. İnen ve çıkan yolun aynı olduğunu, iyi ile kötünün aynı olduğunu, çemberin çevresinde başlangıç ve sonun ortak olduğunu, yazının yolunun düz ve eğri olduğunu, soğuğun ısınıp,sıcağın soğuduğunu; nemlinin kuruyup kurunun nemlendiğini söylüyor. Bütün bu zıtlıklar, ikililiklerine rağmen aynı şey olup bir&#8217;in ayrı ayrı yanlarıdır&#8230;&#8221;</em> </p>
<p> </p>
<p> </p>
<p>… Bu makale ilginizi çektiyse…</p>
<p style="TEXT-ALIGN: justify"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_zaman.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Zaman Nedir?</span></a></strong></p>
<p style="TEXT-ALIGN: justify"><em><a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_zaman.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><img class="alignright size-full wp-image-14532" title="kapak_zaman_nedir" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/01/kapak_zaman_nedir.gif" alt="" width="120" height="160" /></span></a>“…Geçip gitmiş olmasa “geçmiş” zaman olmayacak. Bir şey gelecek olmasa gelecek zaman da olmayacak. Peki nasıl oluyor da geçmiş ve gelecek var olabiliyor? Geçmiş artık yok. Gelecek ise henüz gelmedi. Şimdiki zaman sürekli var ise bu sonsuzluk olmaz mı? ”</em>  diyordu <strong>Aziz Augustinus</strong>. Zira kelimeler yetmiyordu. “Zaman Nedir?” sorusuna cevap verebilmek için kelimelerin ve mantığın gücünün yetmediğı sınırlarda Sanat’tan istifade etmek gerekliydi : Sinema, Resim ve Fotoğraf sanatı imdadımıza koştu. Ama felsefeyi dışlamadık: Kant, Bergson, Heidegger, Hegel, Husserl, Aristoteles… Bilimin Zaman’a bakışına gelince elbette Newton’dan Einstein’a uzandık. Bilimsel zamandan başka, daha insanî ve MUTLAK bir Zaman aradık. <a href="http://www.netkitap.com/kitap-sozdizimi-ve-anlambilim-abdulkahir-el-curcani-litera-yayincilik.htm"><strong><span style="color: #0066cc;">Delâilü’l-İ’câz</span></strong></a>, <strong>Mesnevî</strong>, <a href="http://www.dunyakitap.com/kitap/felsefenin-temel-ilkeleri-2-baski-p413866.html"><span style="color: #0066cc;"><strong>Makasıt-ül Felasife</strong> </span></a>, <strong>Telhis-u Kitab’in Nefs</strong> ve <strong>Fütuhat-ı Mekiyye</strong> gibi eserler Zaman-İnsan ilişkisine bambaşka perspektifler açtı. <a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_zaman.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Zaman’ın kitabını buradan indirebilirsiniz.</span></a> </p>
<p style="TEXT-ALIGN: justify"> </p>
<p style="TEXT-ALIGN: justify"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/12/zamani_dusunmek_yazmak.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Zaman’ı düşünmek, Zaman’ı yazmak</span></a></strong></p>
<p style="TEXT-ALIGN: justify"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/12/zamani_dusunmek_yazmak.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><img class="alignright size-full wp-image-13852" title="zamani_dusunmek_yazmak1" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/12/zamani_dusunmek_yazmak1.jpg" alt="" width="110" height="202" /></span></a>Zaman insanın hissiyatıyla algılayamadığı, bilimsel, düşünsel, hatta psikolojik boyutları olan bir gerçeklik.  Zaman yaşadığımız hayatın kendisi. Ama bu kadar önemli olan Zaman ile aramıza mesafe koymak, Zaman’ın dışına çıkıp onu keşfetmek mümkün mü?</p>
<p style="TEXT-ALIGN: justify">Zaman konusundaki bu ilk kitabımızda Derin Düşünce yazarları zor bir işe girişiyorlar: Zaman’ı düşünmek ve Zaman’ı yazmak. Zaman’ın <strong>NE?</strong> olduğunu sorgulayacağımız ikinci kitaptan önce <strong>NASIL?</strong> olduğuna baktık bu ilk makalelerde. <strong>NE?</strong> ve <strong>NASIL?</strong> soruları Zaman’a bakışımızda ana ekseni oluşturuyor çünkü bilimsel yolla, deney ve gözlemle ilerleyemediğimiz anlarda düşüncenin yardımına Sanat yetişiyor. <strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/12/zamani_dusunmek_yazmak.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></a> </strong></p>
<p style="TEXT-ALIGN: justify"><strong> </strong></p>
<p style="TEXT-ALIGN: justify"> <a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_insan.pdf" target="_blank"><strong><span style="color: #0066cc;">D</span></strong><span style="color: #0000ff;"><strong>erin İnsan</strong><span> </span></span></a></p>
<p style="TEXT-ALIGN: justify"><a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_insan.pdf" target="_blank"><img class="alignleft size-medium wp-image-8239" title="derin_insan" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/derin_insan-174x300.jpg" alt="" width="126" height="230" /></a> <em>“Düşümde bir kelebektim. Artık bilmiyorum ne olduğumu. Kelebek  düşü görmüş olan bir insan mıyım yoksa insan olduğunu düşleyen bir kelebek mi?”</em> (Zhuangzi, M.Ö. 4.yy)</p>
<p class="entry" style="TEXT-ALIGN: justify"><strong>“Ben” kimdir?</strong> İnsan nedir? Hakikat’in ne tarafındayız? Hiç bir şüpheye yer bırakmayacak bir şekilde nasıl bilebiliriz bunu? Zekâ, mantık ve bilim… Bunlar Hakikat ile aramıza bir duvar örmüş olabilir mi? Freud, Camus, Heidegger, Kierkegaard, Pascal, Bergson, Kant, Nietzsche, Sartre ve Russel’ın yanında Mesnevî’den, Mişkat-ül Envar’dan,  Makasıt-ül Felasife’den, Füsus’tan ilham alındı. Hiç bir öğretiye sırt çevrilmedi. Aşık Veysel, Alfred Hitchcock, Maupassant, Hesse, Shyamalan, Arendth, Hume, Dastour, Cyrulnik, Sibony, Zarifian ve daha niceleri parmak izlerini bıraktılar kitabımıza. <span style="color: #0066cc;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_insan.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></a></span> </p>
<p class="entry" style="TEXT-ALIGN: justify"> </p>
<p style="TEXT-ALIGN: justify"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/olumden_bahseden_kitap.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Ölümden Bahseden Kitap</span></a></strong></p>
<p style="TEXT-ALIGN: justify"><a href="http://www.derindusunce.org/img/olumden_bahseden_kitap.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><img class="alignright size-medium wp-image-18253" title="olumden_bahsetmek-1" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/08/olumden_bahsetmek-1.jpg" alt="" width="128" height="179" /></span></a>Çocuklarımıza Ölüm’den daha çok bahsetsek ne olur? Meselâ evde besledikleri hayvanların, saksıdaki çiçeklerin ölümü üzerine yorum yapmalarını istesek? Mezarlık ziyaretleri yapsak onlarla birlikte ve sonra ne düşündüklerini, ne hissettiklerini sorsak?  Çocuklara ölümden bahsetsek belki daha güzel bir dünya kurulur bizden sonra. Çünkü bugün Ölüm’ü TV’den öğrenmek zorunda kalıyor çocuklar. Gerçekten bir <em><strong>“problem”</strong></em> olan ve çözüm bekleyen kazalar, hastalıklar… Çocuklar ölüm sebepleriyle Ölüm’ün hakikatini ayırd edemiyorlar. Küçülen ailelerden uzaklaşan dedeler ve nineler de bizden “uzakta” ölüyor: Kendi evlerinde, hastahane ya da bakımevlerinde. Doğumlarına tanık olamayan çocuklar bir gün ölme “sırasının” onlara da geleceğini anlayamıyor. Ölümü bekleyen modern insan idam mahkûmu değilse eğer, kısa çöpü çekmekten korkan biri gibi. İstenmeyen bir “büyük ikramiye” ölüm… Bu kitap Ölümden bahsediyor. Ölüm denen o <strong>“konuşmayan nasihatçıdan”</strong>, o karanlık ışıktan. Kendisini göremediğimiz ama sayesinde hayatımızın karanlık yarısını gördüğümüz ölümün ışığı. <strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/olumden_bahseden_kitap.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></a> </strong></p>
<p style="TEXT-ALIGN: justify"><strong> </strong></p>
<p style="TEXT-ALIGN: justify"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_goz.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Derin Göz</span></a></strong></p>
<p style="TEXT-ALIGN: justify"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/derin_goz.jpg"></a></p>
<p style="TEXT-ALIGN: justify"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/k_derin_goz.jpg"><em></em></a><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/ak_derin_goz.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/ak_derin_goz.jpg"><span style="color: #0066cc;"><img class="alignleft size-medium wp-image-11469" title="ak_derin_goz" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/ak_derin_goz.jpg" alt="" width="145" height="206" /></span></a></em></p>
<p style="TEXT-ALIGN: justify">  İnsan gözü daha verimli kullanılabilir mi? <strong>Aş, eş ve düşmanı gören Et-Göz’ün yanı sıra Hakikat’i görebilecek bir  Derin-Göz açılabilir mi? </strong>Sanatçı olmayan insanlar için kestirme bir yol belki de Sanat. Çukurların dibinden dağların zirvesine, Yeryüzü’nden Gökyüzü’ne…Sanat’a bakmak için çeşitli yapıtlardan, ressamlardan istifade ettik: Cézanne, Degas, Morisot,  Monet, Pissarro, Sisley, Renoir, Guillaumin, Manet, Caillebotte, Edward Hopper, William Turner,Francisco Goya, Paul Delaroche, Rogier van der Weyden, Andrea Mantegna , Cornelis Escher , William Degouve de Nuncques.</p>
<p style="TEXT-ALIGN: justify">Peki ya baktığımızı görmek, gördüğümüzü anlamak? Güzel’i sorgulamak için çağ ve coğrafya ayırmadık, aklımızı uyaracak hikmetli sözlere açtık kapımızı: Mevlânâ Hazretleri, Gazalî Hazretleri, Lao-Tzû, Albert Camus, Guy de Maupassant, Seneca,  Kant, Hegel, Eflatun, Plotinus, Bergson, Maslow, … <a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_goz.pdf" target="_blank"><strong><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz</span></strong></a>.</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2012/03/11/varlik-ve-hic-%e2%80%93-jean-paul-sartre-bolum-7-karanlik/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2012/03/11/varlik-ve-hic-%e2%80%93-jean-paul-sartre-bolum-7-karanlik/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Fütûhât-ı Mekiyye, Cilt 14 (Muhyiddin İbn Arabi Hz.)</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/06/28/futuhat-i-mekiyye-cilt-14-muhyiddin-ibn-arabi-hz/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/06/28/futuhat-i-mekiyye-cilt-14-muhyiddin-ibn-arabi-hz/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 28 Jun 2011 00:04:34 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mehmet Yılmaz</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Görmek]]></category>

		<category><![CDATA[Göz]]></category>

		<category><![CDATA[Hz İbn-i Arabî]]></category>

		<category><![CDATA[Kitap Alıntısı]]></category>

		<category><![CDATA[Kitap Tanıtımı]]></category>

		<category><![CDATA[Zaman Nedir?]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=17792</guid>
		<description><![CDATA[
&#8220;Akıl gözün görmediğini bilirken Göz fikrin reddettiğini görür. Arif olanlar ise akıl ve gözü bir araya getirir. Onların kendisiyle anladıkları kalpleri, kendileriyle gördükleri gözleri, kendileriyle duydukları kulakları vardır.&#8221;
 Dün gece kıyısız bir okyanusun acayip incilerinden topladım. Paylaştıkça çoğalan inciler. Derin Düşünce okurlarıyla paylaşıyorum ki çoğalsınlar.(MY)
 Sayfa 278, 390cı bölüm
&#8220;Bir şeyin zamanı onun varlığıdır&#8221; münazelesinin bilinmesi
 &#8221;Sıfatlar bağımsız varlıklardır&#8221; [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/06/futuhat_i_mekiyye_ibn_arabi.jpg"><img class="size-full wp-image-17794 aligncenter" title="futuhat_i_mekiyye_ibn_arabi" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/06/futuhat_i_mekiyye_ibn_arabi.jpg" alt="" width="498" height="315" /></a></em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;Akıl gözün görmediğini bilirken Göz fikrin reddettiğini görür. Arif olanlar ise akıl ve gözü bir araya getirir. Onların kendisiyle anladıkları kalpleri, kendileriyle gördükleri gözleri, kendileriyle duydukları kulakları vardır.&#8221;</em></p>
<p> Dün gece kıyısız bir okyanusun acayip incilerinden topladım. Paylaştıkça çoğalan inciler. Derin Düşünce okurlarıyla paylaşıyorum ki çoğalsınlar.(MY)</p>
<p><strong> Sayfa 278, 390cı bölüm</strong></p>
<p><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/06/futuhat_i_mekiyye_ibn_arabi_b.jpg"></a>&#8220;Bir şeyin zamanı onun varlığıdır&#8221; münazelesinin bilinmesi</strong></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em> &#8221;Sıfatlar bağımsız varlıklardır&#8221; dersek</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>Onunla nitelenen Bir nerede?</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em> Bize HAKK&#8217;ın hitabı gelmiş</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>Elçilerinden öğrendik onu</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em> &#8221;ALLAH&#8217;ın bir ortağı yok&#8221; dedi Peygamber (SAV)</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>Misli de yok, mahiyetini de bilemez kimse</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>Varlığın sırrını öğrenirsen<span id="more-17792"></span></em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>O&#8217;nun hakkında bilgiyle davran ve sakın bilgini</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>Her ne zaman dersem &#8220;O&#8217;nsuz ben yokum&#8221;</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;Kimdir O?&#8221; sorusu sorulur ve pekişir</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em> Dostum! Sözümü iyice anlarsan</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>Gerçeği de öğrenirsin ve demezsin: &#8220;Ben kimim? O kim?&#8221;</em></p>
<p> </p>
<p>ALLAH Teâlâ bir topluluğun <strong><em>&#8220;bizi ancak dehr (=zaman) yok eder&#8221; </em></strong>(<a href="http://www.kuran.gen.tr/?x=s_main&amp;y=s_middle&amp;kid=1&amp;sid=45">Casiye</a>, 24) dediklerini aktarmıştır. Doğru söylemişler çünkü Hz. Peygamber (SAV) bir hadisinde DEHR&#8217;in ALLAH&#8217;ın isimlerinden biri olduğunu buyurmuştur. [...] </p>
<p> Bilmelisin ki zaman dışta varlığı olmayan bir nispettir (=bağ). İnsanlar zamanın mahiyetinde uzun uzadıya söz etmişlerdir. Onların sözlerinden anlaşıldığı kadar, bizim de söylediğimiz üzere, zaman &#8220;ne zaman?&#8221; sorusuyla ortaya çıkan bir nispettir. Bu soruyla birlikte &#8220;ne zaman ki&#8221;, &#8220;vakta ki&#8221;, &#8220;olduğunda&#8221;, &#8220;olursa&#8221; gibi zamana ait isimler ve ifadeler ortaya çıkar. Bütün şart edatları zamanın isimleridir. İsimlendirilen ise yokluk lafzı gibi var olmayan bir şeydir. Çünkü bu lafız isimlendirileni olmayan bir addır. Bununla birlikte hükmü bilinir. Zikrettiğimiz konunun doğru anlaşılabilmesi için misal vermeliyiz.</p>
<p> &#8221;Zeyd ne zaman geldi?&#8221; diye sorulunca cevap &#8220;Güneş doğduğunda&#8221; veya &#8220;Güneş doğduğu zaman&#8221; olabilir. [...] Bu ve benzeri sorular &#8220;ne zaman?&#8221; sorusunun cevabıdır ve hepsinden zaman anlaşılır. &#8220;Zeyd gelince ona ikram ederim&#8221;. Bunun anlamı Zeyd geliş vaktinin kendime şart kıldığım vaktin gerçekleşme vakti olmasıdır. Başka bir deyişle ona ikramın gerçekleşmesi Zeyd&#8217;in gelişine bağlanmıştır. Söz konusu olan yaratılmışlar için zaman iken kadim için ezeldir. Zamanın anlamı iki ucu olmayan, uzayan mevhum süre demektir. Geçmiş kısmına bakarak ona &#8220;mazi&#8221;, gelecek kısmına &#8220;gelecek&#8221; ve bulunulan zamanı &#8220;şimdiki zaman&#8221; diye isimlendirir ve ona &#8220;an&#8221; deriz. An (kendisi de zaman olsa bile) geçmiş kısım ile gelecek zaman arasındaki sınır demektir. Bu yönüyle an, dairenin çevresinde var sayılan bir nokta gibidir. Noktayı bir yerde var saydığında onun başlangıcı ve bitimi belirlenir.</p>
<p> Bu bağlamda ezel ve ebed zamanın iki ucunun olMAyışı demektir. Bu yönüyle zamanın başlangıcı ve sonu olmadığı gibi süreklilik sahibi şimdiki zaman demektir; şimdiki zaman ise sürekli olandır. Âlem sürekli şimdiki zaman hükmünde olduğu gibi ALLAH&#8217;ın âlemdeki hükmü zamanın hükmü altındadır. Zamanın geçmiş ve gelecek kısımları da şimdiki zaman hükmü altındadır.</p>
<p> Bakınız! ALLAH Teâlâ bize sona ermiş bazı işleri bildirirken onları geçmiş zaman kipiyle, bir kısmını gelecek zaman, bazılarını şimdiki zaman kipiyle anlatır. Bu kısma misal olarak &#8220;O her gün bir iştedir&#8221; (Rahman, 29) ayetini verebiliriz. Geçmiş zamana misal olarak &#8220;seni önceden yarattım, sen bir şey değilken&#8221; (Meryem, 9) gelecek zamana misal olarak &#8220;Onu irade ettiğimizde ona ‘ol&#8217; deriz, o da olur&#8221; (Nahl, 40) ayetiyle &#8220;Büyüklenenleri ayetlerinde yüz çevirteceğim&#8221; (A&#8217;raf, 146)  ve &#8220;Size ayetlerimi ulaştıracağım&#8221; (Enbiya37)  ayetlerini verebiliriz. <strong>Bütün bu ifadeler karşısında bu işlerin kendisinde gerçekleştiği ve onun da bu işler için zarf olabileceği var olan bir hakikat ararız. Halbuki hem akılda hem duyuda böyle birşey bulamayız. Fakat vehimde bir zarf olarak zamanı buluruz. Bu zarf vehimdeki zarfın mazrufudur ve vehim sürekli onun hakkında hüküm verir.</strong> İyice düşünürsen vehimle veya akılla veya duyuyla öğrendiğin yegâne şeyin var olurken kendisine dayandığımız HAKK&#8217;ın Varlığı olduğunu görürsün. ALLAH bu nispet nedeniyle bizim için kendisini ED-DEHR (Zaman) diye isimlendirdi ki zamanın hüküm sahibi olduğu zannedilmesin, çünkü O&#8217;ndan başka hüküm sahibi yoktur. Eşya hükümleriyle birlikte O&#8217;nun varlığında ortaya çıkarlar ve O sürekli varlık demektir. Mümkünler O&#8217;nun latif varlığının perdesi ardından zuhur ederek görülür hale gelirler. Onlar HAKK&#8217;ın varlığının perdesinin ardından gözüken varlıklarımızdır. Fakat O&#8217;nu göremeyiz. Nitekim göklerin perdesinin ardından yıldızları görürüz fakat gökleri göremeyiz. Bununla birlikte bizimle yıldızlar arasında göklerin bulunduğunu akıl yoluyla biliriz. Onlar latiftir ve bu nedenle artlarında bulunan şeyleri gizlemez ve örtmezler. &#8220;ALLAH kullarına karşı latiftir&#8221; (şûra 19). ALLAH&#8217;ın latif olmasının bir yönü içinde bulundukları herşeyi onlara getirmiş olmasıdır. Kulların gözleri ise şahid oldukları şeyleri görürler ve sahip olduklarını sebeplere izafe ederler. Bu durumda HAK perdeliyken ortaya çıkar. HAK perdelenen ve zuhur edendir. HAK perde nedeniyle bâtın kalan, perde ve senin için zahir olandır. [...]</p>
<p> ALLAH perdesinde zuhur etmiştir. Göz O&#8217;ndan başkasını görmezken O&#8217;nun üzerinden perdeler kalkmaz. O sürekli RAB iken biz yokluk ve varlık halimizde sürekli kuluz. [...] Perdeli insanlar sebepleri görürken arifler sürekli HAKK&#8217;ı müşahede ederler. Bununla birlikte perde oldukları kimseler adına perdeleri de bilirler. Böylelikle onlara göre latif olan kesif olmuşken ariflere göre kesif olan latifleşmiştir:</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em> Akıl gözün görmediğini bilirken</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>Göz fikrin reddettiğini görür</em></p>
<p> Arif olanlar ise akıl ve gözü bir araya getirir. Onların kendisiyle anladıkları kalpleri, kendileriyle gördükleri gözleri, kendileriyle duydukları kulakları vardır.</p>
<p>Satın almak için: <a href="http://www.e-literayayin.com/urun/fut%C3%BBhat-i-mekkiyye-14_269363.aspx?CatID=5679" target="_blank">Litera Yayıncılık</a></p>
<p> </p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.e-literayayin.com/urun/fut%C3%BBhat-i-mekkiyye-14_269363.aspx?CatID=5679" target="_blank"><img class="size-medium wp-image-17795  aligncenter" title="futuhat_i_mekiyye_ibn_arabi_b" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/06/futuhat_i_mekiyye_ibn_arabi_b.jpg" alt="" width="175" height="247" /></a></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/06/futuhat_i_mekiyye_ibn_arabi_b.jpg"></a></p>
<p> </p>
<p> </p>
<p>&#8230; <strong>Zaman</strong> veya <strong>Göz</strong> konusu ilginizi çekiyorsa&#8230;</p>
<p> </p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_zaman.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Zaman Nedir?</span></a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><em><a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_zaman.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><img class="alignright size-full wp-image-14532" title="kapak_zaman_nedir" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/01/kapak_zaman_nedir.gif" alt="" width="120" height="160" /></span></a>“…Geçip gitmiş olmasa “geçmiş” zaman olmayacak. Bir şey gelecek olmasa gelecek zaman da olmayacak. Peki nasıl oluyor da geçmiş ve gelecek var olabiliyor? Geçmiş artık yok. Gelecek ise henüz gelmedi. Şimdiki zaman sürekli var ise bu sonsuzluk olmaz mı? ”</em>  diyordu <strong>Aziz Augustinus</strong>. Zira kelimeler yetmiyordu. “Zaman Nedir?” sorusuna cevap verebilmek için kelimelerin ve mantığın gücünün yetmediğı sınırlarda Sanat’tan istifade etmek gerekliydi : Sinema, Resim ve Fotoğraf sanatı imdadımıza koştu. Ama felsefeyi dışlamadık: Kant, Bergson, Heidegger, Hegel, Husserl, Aristoteles… Bilimin Zaman’a bakışına gelince elbette Newton’dan Einstein’a uzandık. Bilimsel zamandan başka, daha insanî ve MUTLAK bir Zaman aradık. <a href="http://www.netkitap.com/kitap-sozdizimi-ve-anlambilim-abdulkahir-el-curcani-litera-yayincilik.htm"><strong>Delâilü’l-İ’câz</strong></a>, <strong>Mesnevî</strong>, <a href="http://www.dunyakitap.com/kitap/felsefenin-temel-ilkeleri-2-baski-p413866.html"><strong>Makasıt-ül Felasife</strong> </a>, <strong>Telhis-u Kitab’in Nefs</strong> ve <strong>Fütuhat-ı Mekiyye</strong> gibi eserler Zaman-İnsan ilişkisine bambaşka perspektifler açtı. <a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_zaman.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Zaman’ın kitabını buradan indirebilirsiniz.</span></a></p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_goz.pdf" target="_blank">Derin Göz</a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/derin_goz.jpg"></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/k_derin_goz.jpg"><em></em></a><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/ak_derin_goz.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/ak_derin_goz.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-11469" title="ak_derin_goz" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/ak_derin_goz.jpg" alt="" width="124" height="206" /></a></em></p>
<p style="text-align: justify;"> Sanat’a bakmak için çeşitli yapıtlardan, ressamlardan istifade ettik: Cézanne, Degas, Morisot,  Monet, Pissarro, Sisley, Renoir, Guillaumin, Manet, Caillebotte, Edward Hopper, William Turner,Francisco Goya, Paul Delaroche, Rogier van der Weyden, Andrea Mantegna , Cornelis Escher , William Degouve de Nuncques.</p>
<p style="text-align: justify;">Peki ya baktığımızı görmek, gördüğümüzü anlamak? Güzel’i sorgulamak için çağ ve coğrafya ayırmadık, aklımızı uyaracak hikmetli sözlere açtık kapımızı: Mevlânâ Hazretleri, Gazalî Hazretleri, Lao-Tzû, Albert Camus, Guy de Maupassant, Seneca,  Kant, Hegel, Eflatun, Plotinus, Bergson, Maslow, …</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/06/28/futuhat-i-mekiyye-cilt-14-muhyiddin-ibn-arabi-hz/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/06/28/futuhat-i-mekiyye-cilt-14-muhyiddin-ibn-arabi-hz/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Körlerin gördüğü, gözlerin görmediği ateş</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/04/19/korlerin-gordugu-gozlerin-gormedigi-ates/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/04/19/korlerin-gordugu-gozlerin-gormedigi-ates/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 19 Apr 2011 15:00:59 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mehmet Yılmaz</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Aşk]]></category>

		<category><![CDATA[Görmek]]></category>

		<category><![CDATA[Göz]]></category>

		<category><![CDATA[Güzellik]]></category>

		<category><![CDATA[Kitap Tanıtımı]]></category>

		<category><![CDATA[Kâinat]]></category>

		<category><![CDATA[İnsan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=15808</guid>
		<description><![CDATA[90&#8242;lı senelerin başıydı sanırım. Boğaziçi Üniversitesi&#8217;nde kızlar yurdunun kapısında bir arkadaşımı bekliyorum. Benimle birlikte bir kaç kişi daha var bekleyen. Gözlerimiz merdivenlerde&#8230;  Son derecede şık kıyafetiyle özel bir geceye hazırlandığı belli olan genç bir kız beliriyor. Saçları da yapılı ama sol tarafı tuhaf şekilde, dağınık duruyor. Garip, ürkek adımlarla ilerleyip bize yüzünü döndüğünde elindeki beyaz [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/iman-kitabi.gif"><img class="alignright size-full wp-image-9300" title="iman-kitabi" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/iman-kitabi.gif" alt="" width="240" height="320" /></a>90&#8242;lı senelerin başıydı sanırım. Boğaziçi Üniversitesi&#8217;nde kızlar yurdunun kapısında bir arkadaşımı bekliyorum. Benimle birlikte bir kaç kişi daha var bekleyen. Gözlerimiz merdivenlerde&#8230;  Son derecede şık kıyafetiyle özel bir geceye hazırlandığı belli olan genç bir kız beliriyor. Saçları da yapılı ama sol tarafı tuhaf şekilde, dağınık duruyor. Garip, ürkek adımlarla ilerleyip bize yüzünü döndüğünde elindeki beyaz bastonu fark ediyorum, görmeyen insanların kullandığı o ince, plastik baston. Kör kız aynaya bakamadığı için bütün çabasına rağmen saçları &#8220;kusursuz&#8221; olamamış. Üzülüyorum.</p>
<p>Benimle birlikte bekleyen erkeklerden biri öne atılıyor, hızla basamakları çıkıp genç kıza sarılıyor. Mahremiyetlerine ortak olmak ne kadar rahatsız ediciyse oğlanın çaktırmadan kızın saçlarını düzeltmesi de o kadar güzel. Yüzlerinde büyük bir aşkla birbirlerine bakıyorlar. Kızın kör olması Aşk&#8217;ını görmesine mâni değil&#8230;</p>
<p style="text-align: center;">*             *             *</p>
<p>Bu hafta çok özel bir kitaptan bahsetmek istiyorum: <a href="http://www.onurkitap.com/index.php?do=catalog/product&amp;pid=1327">Kitabul - Muhabbe Ve&#8217;ş Şevk Ve&#8217;l Üns Ve&#8217;r Rıza</a>, <span id="more-15808"></span>müellifi Gazâlî Hazretleri.</p>
<p>Aşk&#8230; Kâinat&#8217;ın sırlarını içinde saklayan tek bir hece&#8230; İdrak ettikçe derinliği ve letafeti artan bir bilmece:</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;</em><em>- Baba, Aşk&#8217;ı da ALLAH mı yarattı?</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>- Evet kızım.</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>- O Aşk&#8217;ı yaratmasaydı biz birbirimizi sevemezdik değil mi?</em><em>&#8220;</em> (<a title="Permanent Link to Yeni Başlayanlar İçin Mesnevî" href="http://www.derindusunce.org/2010/03/22/yeni-baslayanlar-icin-mesnevi/">Yeni Başlayanlar İçin Mesnevî</a>&#8216;den)<em></em></p>
<p>Eşyayı ve birbirimizi sevebilmemiz bir Hakikat&#8217;in tecellisi ise, perdede gördüğüm bir gölge oyunu ise, zahiri aşkların kaynağı olan baş harfi büyük yazılmak üzere <strong>A</strong>şk nedir? <strong>A</strong>şk&#8217;ın Hakikat&#8217;ine âgâh olmak, mahiyetine akıl erdirmek mümkün müdür?</p>
<p> Bu mümkünse bile nesnel (=objektif) bir biçimde olmayacağı kanaatindeyim. Neden?</p>
<p> <strong><em>&#8220;Her anma töreni bir unutmadır&#8221;</em></strong> diyordu İngiliz tarihçisi. Gerçekten de meselâ ülkeme, halkıma duyduğum yürek dolusu o sevgi rap-rap yürüyen askerlere, borazan seslerine, bayraklara, nutuklara hapsedilince ne kalıyor geriye? Artık şampuanlaşan, ürünleşen, politik bir aygıt değil mi benim vatan sevgim? Her millî bayramda AYNI. Herkes için AYNI. Bütün erkeklerin AYNI kadına aşık olduğu bir dünya gibi! Ne kadar da Aşk-sız! Cazibe var, beğeni var ama&#8230; Aşk yok. Eğer Aşk&#8217;ımı başkasına tarif edersem ya da sebebini sorgularsam yok oluyor, mahvoluyor, kahroluyor&#8230; Kanatlarına dokunulmuş bir kelebek gibi uçamıyor artık:</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>« - Karına neden aşıksın? </em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>- Sarı saçları var, boyu uzun, ayrıca çok zeki ve tahsilli. </em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>- Daha uzun, daha sarışın, daha zeki bir kadın bulursan boşanacak mısın? </em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>Elbette ilk soru yanlıştı, aşkın <strong>objektif bir sebebi olsaydı</strong> herkes aynı kişilere aşık olurdu. </em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em> &#8230;&#8221;</em> (bkz. <a title="Permanent Link to Zina da böyle bir şey işte..." href="http://www.derindusunce.org/2009/12/02/zina-da-boyle-bir-sey-iste%e2%80%a6/">Zina da böyle bir şey işte&#8230;</a>)</p>
<p>Nesnel, herkes için aynı olan kalıplara sokuldukça İslâm da yemek tarifi ile trafik kuralı arası bir &#8220;şey&#8221; oluyor: <strong><em>&#8220;Bir kaşık unu al, yarım limonun suyunu sık, iki yumurta kır, &#8230; Seni Cennet&#8217;e sokmak benden, gerisine karışma!&#8221;</em></strong></p>
<p>Herkes için aynı olan, ISO 9000 standartlarında bir din artık kalp ile bütün bağları kopmuş bir dindir. Dünyevîdir. Sonu önceden söylenmiş, kötü anlatılmış fıkra gibi, <strong>H</strong>ayretsiz, <strong>M</strong>ânâsız bir din. Kalple ilgisi kalmayan ve artık İslâm olmayan bu dinin abdesti serinletir sıcak yaz günlerinde, namazı sırt ağrılarına iyi gelir, orucu ise gastrit ve ülsere karşı birebir!</p>
<p>Senai Demirci çok <a href="http://www.senaidemirci.net/yazilar.php?kategori=1&amp;makaleid=2747">güzel anlatıyor</a> nesnel ile öznel arasındaki farkı:</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;Bir insan &#8220;Ben günahkârım&#8221; derken, kendi iç dünyasının gerçekliği üzerinden kendini bağlayan bir bildirimde bulunur. Onun kendi sübjektif algısında &#8220;günah&#8221; diye algıladığı sizin &#8220;günah&#8221; diye algıladığınızla eşleşmiyor olabilir. Onun &#8220;ben günahkârım&#8221; deyişi ile sizin &#8220;ben günahkârım&#8221; deyişi aynı nesnel gerçeği ifade etmez. O halde, bu cümleyi &#8220;o günahkârdır&#8221; diye tercüme edemezsiniz; çünkü onun günah diye kastettiğini ancak o bilir, o anlar. &#8220;Bana bildirildi&#8230;&#8221; cümlesi de ancak &#8220;ben&#8221; öznesiyle nakledilmelidir. Söz sahibinin iç gerçekliğiyle ilgilidir.&#8221;</em><em></em></p>
<p>Nesnel, objektif inançlara(!) ısınamadıysam bu yüzdendir.  <strong><em>&#8220;İslâmcı geldi hanııım! İslâmlarım var, her eve lâzım&#8221;&#8230; </em></strong>Ben bunu istemiyorum. Bir din istiyorum ben, o dinde &#8220;Ben&#8221; kalmasın, hani var ya, ilk defa bir kıza aşık olduğumda nasıl çarpmıştı yüreğim! Öyle çarpsın. Dudaklarım kurusun, içim yansın. Sevdiğim&#8217;den başka bir şey düşünmek mümkün olmasın. SMS gelmiş bir cep telefonu gibi titresin kalbim. Hayır! Richter ölçeğinde bile olmayan bir deprem istiyorum. Yıkılsın dağlar, göller birer şelale olup aksın gözlerimden! &#8220;Ben&#8221; yıkılsın. Yemeden, içmeden kesileyim. O&#8217;nsuz yaşamın bir anlamı kalmasın. Görenler <strong><em>&#8220;Aşık mısın oğlum? Ne bu hal?&#8221;</em></strong> desin. Ama benim Aşk&#8217;ım yine de benzemesin kimsenin aşkına. Mahrem olsun:</p>
<p style="padding-left: 30px;"> &#8221;<em>Allah&#8217;a ulaşmak için yaratılmışlar adedince yollar vardır.</em>&#8220;<em> </em>(<a title="Suzan Başarslan tarafından yazılan yazılar" href="http://www.derindusunce.org/author/suzanbasarslan/">Suzannur Başarslan</a>&#8216;ın harika yazısı <a title="Permanent Link to Bab Aziz / Nacer Khemir" href="http://www.derindusunce.org/2011/02/22/bab-aziz-nacer-khemir/">Bab Aziz / Nacer Khemir</a>)</p>
<p>İslâm&#8217;ı Aşk&#8217;sız düşünmeyi reddediyorum. Nasıl İman&#8217;ı Akıl&#8217;sız düşünmeyi reddediyorsam, <a href="http://www.google.fr/url?sa=t&amp;source=web&amp;cd=1&amp;ved=0CBgQFjAA&amp;url=http%3A%2F%2Fwww.derindusunce.org%2F2010%2F04%2F05%2Fakil-vahiy-uyumu-ve-iman-kitabi-%25E2%2580%2593-gazali-hazretleri%2F&amp;ei=d1ytTcDvGc21hAfM9JGmDA&amp;usg=AFQjCNGFLtCY943qhdkY7pTikvkfIEpFpQ&amp;sig2=">aklımı iman çengeline asmayı reddediyorsam</a> öyle de Aşk&#8217;ı taleb ediyorum. Netice ALLAH&#8217;tan. Yanlış kapılardan kral gibi geçmektense doğru kapının önünde dilenci olmayı yeğliyorum.</p>
<p>Bu perspektiften bakmak için, akıl ermez işlere akıl erdirmek için yazılmış bir kitap <a href="http://www.onurkitap.com/index.php?do=catalog/product&amp;pid=1327">Kitabul - Muhabbe Ve&#8217;ş Şevk Ve&#8217;l Üns Ve&#8217;r Rıza</a>. &#8220;Bakmak&#8221; diyorum ya&#8230; Gerçekten de görmek (=anlamak) için bakmak gerek&#8230; Ama nasıl? Hatırlayacaksınız <strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_insan.pdf" target="_blank"><strong>Derin İnsan</strong> </a></strong>, <strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_goz.pdf" target="_blank">Derin Göz</a> </strong><strong>ve <a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_zaman.pdf" target="_blank">Zaman Nedir?</a> </strong>kitaplarında ısrarla üzerinde durduğum bir kavram var, Et-Göz ve İnsan-Göz:</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;Satranç müsabakalarını izlediyseniz bilirsiniz, ikili kronometreler vardır, bir oyuncu düşünürken sadece onun &#8220;oyun zamanı tükenir&#8221;. Hamlesini yapar yapmaz bir düğmeye basar ve öteki oyuncunun kronometresi dönmeye başlar.İnsanın da bu türlü birbirini dışlayan iki farklı &#8220;bakış&#8221; sahibi olabileceğini düşünüyorum. Meselâ <a title="Permanent Link to Fahişelik, şehitlik ve özgürlük" href="http://www.derindusunce.org/2009/07/28/fahiselik-sehitlik-ve-ozgurluk/">Fahişelik, şehitlik ve özgürlük</a> yazısında belirttiğim gibi bir insan-fahişe gördüğümüz zaman erkek-gözlerimiz çekici bir dişi-kadın, insan gözlerimiz ise &#8220;ekmek kavgası veren&#8221; bir anne-insan görebilir. Buna dayanarak bedensel ihtiyaç ve arzularımıza (hayvanî yanımıza) göre hareket eden bir çift gözümüz olduğu gibi her şeyi &#8220;İnsan&#8221; penceresinden gören ikinci bir çift gözümüz olduğu sonucunu çıkarıyorum. Tıpkı satranç saati gibi <strong>hayvanî-gözlerimizi(3)</strong> kapatabildiğimiz ölçüde insanî gözlerimiz açılıyor. Fakat <strong>hayvanî-gözlerimizi</strong> kapatmak o kadar kolay değil. Çünkü sadece yeme, içme gibi arzular değil daha &#8220;soylu&#8221; kaygılar da doğanın güzelliğine odaklanmamıza engel olabilir. Bunu yaşanmış bir örnekle açmak istiyorum:</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>  Kızlarımı çocuk parkına götürmüştüm. Tam kitabıma dalmak üzerediydim ki </em><em><strong>&#8220;baba arı var&#8221;</strong></em><em> dediklerini duydum. Gerçekten de bir arı etraflarında hızla dönüyordu. Kızlarımı yavaşça uzaklaştırdım oradan. Yerime döndüm. Sonra oturduğum banka yakın bir dala bir arının konduğunu gördüm. Arı kendi halinde yaprağın üzerinde duruyordu. Ona yaklaşmamı umursamadı. Arıyı dikkatle gözlemeye başladım. Siyah sarı halkalarını, kanatlarını, antenlerini dikkatle süzdüm. Bir süre önce kızlarım için tehlike arz eden ve uçan siyah nokta şimdi neredeyse şirin görünmeye başlamıştı gözüme. Bizim için bir tehlike ya da fayda ifade ettiği müddetçe ne doğayı ne de diğer insanları göremiyoruz. Arı? Çocuklarımı sokabilir. Elma? Yiyebilirim. Polis? Ceza kesebilir. Patronum? Zam yapabilir ya da işten atabilir&#8230;</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>Dikkat ederseniz bir çok insan gözlerini süpermarketlerde fiyat &#8220;okuyan&#8221; barkod okuyucusu gibi kullanıyor. Diğer insanları birbirlerinden ayırd etmemize yarayacak yanlarını görüyoruz sadece. Bıyık, gözlük, giysiler, saç şekli&#8230; Bıyığını kesmiş bir tanıdığa yabancı gibi bakmamız acaba ne kadar masum? Peki eşini bir para kazanma makinesi ya da çocuk doğurabilen bir hizmetçi olarak gören insanların körlüğü ve mutsuzluğu da <strong>hayvanî-gözlerini</strong> fazla açmış olmaktan kaynaklanmıyor mu? Düşünmek lâzım üzerinde&#8230;</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em> Doğaya ve cansız cisimlere de böyle bakıyoruz çoğu kez. Susamışsak görüyoruz suyu. </em><em><strong>&#8220;Hayvanları çok severim, ızgara lüfere ve fırında kuzuya bayılırım&#8221;</strong></em><em> diyen mizahçı geliyor aklıma. Hafızamız bile böyle işlemiyor mu? En çok zevk aldığımız ve korktuğumuz şeyleri hatırlıyoruz. Hafızamız herşeyi eksiksiz kaydeden bir tutanak değil. Hayatta kalma gayretimiz sonucu bize madden faydalı/zararlı olabilecek şeyleri hatırlıyoruz çoğu kez ve bu da bir tür körlük teşkil ediyor kanaatimce. Kendi hayatımızı seçici şekilde hatırlıyoruz.</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em> &#8221;Güzel&#8221; kelimesi bu sebeple faydalı şeyler için yani yanlış kullanılıyor çoğu kez: Güzel bir kadın (=çekici), güzel bir yemek (=lezzetli)&#8230; Oysa zekâ duvarını delebilecek hakiki güzellik faydanın bittiği yerde başlıyor.&#8221;</em>( <a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_insan.pdf">Derin İnsan</a> kitabı, <strong><em>Güzellik Matkabı</em></strong> bahsi)</p>
<p>Gerçekten de <a href="http://www.onurkitap.com/index.php?do=catalog/product&amp;pid=1327">Kitabul - Muhabbe Ve&#8217;ş Şevk Ve&#8217;l Üns Ve&#8217;r Rıza</a> bu iki gözün varlığını idrak edebilmek için çok « faydalı » bir tefekkür kitabı. Yine bu sebeple yukarıdaki alıntıya tekabül eden satırları aşağıya aktarmak istiyorum. Neredeyse kelimesi kelimesine karşılık gelen kısımları koyulttum.</p>
<p>Daha sonra kitabın baş tarafından bazı alıntılar sundum. Eğer bütün bunlar sizde okuma arzusu uyandırabilirse ne mutlu bana.</p>
<p><strong><em>Sf. 58 &#8220;Ahiret&#8217;teki faziletin dünyadaki Marifet&#8217;e üstünlüğü&#8221;</em></strong></p>
<p>İdrâk olunanlar, hayal edilen suretler, renkli cisimler, hayvanlar ve bitkilerden müteşekkil istekler gibi hayale dahil olan kısımlarla Allah&#8217;ın zatı, ilim, kudret ve irade gibi hayale dahil olmayan kısımlara bölünür. Kim bir insanı görür. Sonra gözünü kapatırsa onun suretini zihninde sanki ona bakıyormuş gibi görür. Fakat gözünü açıp gördüğünde aralarındaki farkı idrâk eder. Bu ayrılık iki suretin arasında ihtilâfa dönüşmez. Çünkü görülen suret, hayal edilen surete uygundur. [...]</p>
<p>Dördüncüsü: Teşviş edici mâniler ve kalbi meşgul eden elemlerin kemâlidir. Bu bakımdan sıhhatli, meşguliyetsiz ve sadece mâşuka bakmak için hazırlanan bir kimsenin zevk alması; korkan, ürken veya elem duyan hasta veya kalbi herhangi bir şey ile meşgul olan bir kimsenin zevk alması gibi değildir. <strong>Bu bakımdan aşkı zayıf olan bir aşığın uzaktan ince bir perdenin arkasından mâşukasının yüzüne baktığını düşün, öyle ki bu perdenin, o suretin hakikatinin inkişafına mâni olduğunu ve bakanın üzerine akreblerin, eşek arılarının toplanıp eziyet verdiklerini, ısırdıklarını ve kalbini meşgul ettiklerini düşün. Aşığın da bu durumda sevgilisine baktığını düşün, kişi bu halde mâşukunu müşahede etmekten ibaret olan az da olsa bir zevkten uzak değildir. </strong></p>
<p><strong>Eğer ani olarak o perdenin yırtılmasına vesile olan bir hal doğar, ışık çoğalır, eziyet veren akreb ve arılar uzaklaşır, kişi sapasağlam, kalbi meşgul olmaksızın kalır, kuvvetli şehvet ve ifrat derecedeki aşk onu derecelerin en yücesine vardıracak şekilde ona hâkim olursa, bu takdirde bu kişinin zevkinin nasıl kat kat artacağını bir düşün! </strong>Öyle bir raddeye varır ki birinci zevkin bu zevke nisbeten hiçbir önemi kalmaz, işte bunun gibi, Allah&#8217;ın cemâline bakmak zevkinin, marifet lezzetine olan nisbetini anla! İncecik perde beden misali ve bedenle meşgul olmaktır. Akreb ve arılar insanın üzerine musallat olan açlık, susuzluk, öfke, üzüntü, gam, şehvetin zâfiyetinden meydana gelen şehvetlerin misalidir. Sevgi, nefsin dünyadaki kusurunun en yüce cemaate olan şevkten eksik kalmasının ve esfel-i sâfilîn&#8217;e iltifat etmesinin misalidir. Bu da çocuğun riyaset zevkini hissetmekten habersiz olup kuş ile oynamaya iltifat etmesinden ibaret olan kusurunun benzeridir. Ârif kişi, her ne kadar dünyadaki marifeti kuvvet bulsa da şaşırtıcı mânilerden kurtulamaz. Hiçbir zaman bunlardan kurtulması da düşünülemez.</p>
<p>Bazen bu mâniler bazı hallerde zayıflar, devam etmezler. Şüphe yoktur ki marifetin cemâlinden aklı şaşkına çeviren birşey görünür. Onun zevki o kadar büyüktür ki neredeyse kalp onun azametinden ötürü paramparça olacak raddeye gelir. Fakat bu durum çakan şimşek gibi gelir-ge-çer. Çok az devam eder. Meşguliyetler, düşünceler ve kalbine gelen şeylerden onu şaşırtan, ilk durumunu bulandıran bir hâl meydana gelir. Bu ise, bu fâni hayatta daimî bir zarurettir. Bu bakımdan bu lezzet, ölüme kadar böyle karışık olur. Hoş hayat ise ancak ölümden sonradır. Hayat ancak ahiret hayatıdır:</p>
<p>Bu dünya hayatı eğlence ve oyundan başka birşey değildir. Ahiret yurdu, işte asıl hayat odur, bilselerdi.(Ankebut/64)</p>
<p>Kim bu mertebeye varmışsa o, Allah ile mülakatı sever. Dolayısıyla ölümü sever. Ölümden tiksinmez. Ancak marifette kemâle ermeyi daha fazla bekleyen bir kimse ölmeyi istemez. Çünkü marifet tohum gibidir, marifet denizinin sahili yoktur. Bu bakımdan Allah&#8217;ın celâlinin hakikatini idrak etmek muhaldir. Allah&#8217;ın sıfat ve fiillerinin ve memleketinin esrarının hakkındaki marifet artıp kuvvet buldukça ahiretteki nimet çoğalır. Nitekim tohum çoğalıp güzelleştikçe ekinin de çoğalıp güzelleştiği gibi&#8230; Bu tohumun tahsil imkânı ancak dünyada vardır. Bu ancak kalp toprağına ekilir. Biçmek de ancak ahirette olur.</p>
<p> <strong><em>(sf. 6, &#8220;Mukaddime&#8221; bölümü) </em></strong></p>
<p>Bilmiş ol ki ALLAH için muhabbet makamların sonu ve derecelerin en üstünüdür. Muhabbet makamına yükseldikten sonraki her makam muhabbetin eserlerinden ve onun tâbilerindendir. Bunlar da şevk, üns, rıza ve bunun benzeri makamlardır. Muhabbetten evvelki her makam da muhabbetin mukaddimelerinden bir mukaddimedir. Tevbe, sabır, zühd ve benzeri makamlar gibi.</p>
<p>Ender bulunan üst makamlar olmakla beraber akıl bunların varlığını kabul eder ve kalp bunlara inanır. ALLAH sevgisine gelince buna inananlar pek azdır. Hatta bazı alimler imkânını bile inkâr etmişler ve &#8220;ALLAH sevgisi demek O&#8217;na ibadet etmek demektir. Gerçek anlamda muhabbet ve sevgi ALLAH hakkında muhaldir. Sevgi ancak cinsler ve emsaller arasında olur&#8221; derler. <strong><em></em></strong></p>
<p><strong><em>(sf. 14, &#8220;Muhabbetin Hakikat&#8217;i&#8221;)</em></strong></p>
<p>Beş duyu ile elde edilen zevkte hayvanlar insanlara ortaktır. Eğer sevgiyi beş duyuya bağlar ve &#8220;ALLAH beş duyu ile bilinmez, tasavvur edildiği için de sevilmez&#8221; dersen o vakit altıncı kaybetmekle insanın özelliğini de kaybetmiş ve insanı hayvan derekesine düşürmüş olursun. İnsan akıl, nûr, kalb veya hangi ifade ile olursa olsun hayvandan ayrılır. İnsanı hayvanat derekesine indirmek çok yanlıştır. Çünkü batınî basiret zahirî basardan yani baştaki gözden çok daha kuvvetlidir. Aklın mânâlardan anladığı güzellik gözün gördüğü suretlerden anladığı güzelliklerden çok daha büyüktür. Buna göre beş duyu ile idrak edilmekten çok üstün olan ve kalb ile idrak edilen ilâhî ve şerefli şeylerin zevki daha büyük olur. [...] ALLAH sevgisini ancak insanlık derecesinden hayvanlık derekesine düşen ve beş duyudan başka bir şey bilmeyenler idrak edebilirler.</p>
<p><strong><em>(sf. 14-15, &#8220;Muhabbetin sebepleri&#8221;)</em></strong></p>
<p>Her dirinin ilk sevdiği şey zatıdır. Kişinin kendi nefsini sevmesinin mânâsı, tabiatında varlığının devamına bir meyl olduğu gibi yokluğuna da bir nefret vardır; zira tabii olarak sevilen, sevene uygun olandır. Acaba insana nefsinden ve varlığının devamından daha uyan birşey var mıdır? Acaba insana, nefsinin yokluğundan daha ters birşey var mıdır? işte bunun için insan varlığının devamını sever. Ölümden ve öldürmekten nefret eder. Bunu sadece ölümden sonraki korku ve azabdan değil, ölümünün zorluklarından sakındığı için de değil, elemsiz, aniden öldürülse, sevapsız ve ikapsız öldürülse yine ölümden nefret eder. Ölümü ve katıksız yokluğu sevmez. Ancak bazen hayatta bulunan dehşetli bir elemden ötürü kişi ne zaman bir bela ile mübtelâ olursa onun isteği o belanın yok olması olur. Eğer yokluğu severse, yokluk olduğu için sevmez. O yoklukta belanın da yok olması söz-konusudur. Bu bakımdan helâk ve yokluk nefret edilen bir şeydir. Varlığın devamı sevimli olunca, varlığın kemâli de sevimli olur; zira eksiklik, kemâli engeller ve yok eder. Eksiklik, yok olan miktar nisbetinde yoktur. Eksiklik, kemâle nisbeten helâktır. Helâk ve yokluk, sıfatlarda ve vücudun kemâlinde nefret edilen bir şeydir. Nitekim zatın esasında da nefret edildiği gibi&#8230; Varlık esasının de-vamının güzel olduğu gibi, kemâl sıfatının varlığı da güzeldir.</p>
<p><strong>Sf. 21, Muhabbetin sebep ve kısımları</strong></p>
<p>Hayallerin ve hislerin darlığında hapsolan bir kimse, çoğu kez zanneder ki güzelliğin mânâsı ancak yaratılmış azaların ve şeklin birbirine uygun olması, rengin güzelliği, beyazlığın kırmızı ile karışması, boyun uzunluğu ve bunlardan başka insan şahsının güzelliğine sıfat olarak verilen niteliklerden ibarettir; zira yaratılış üzerinde galebe çalan güzellik bakma güzelliğidir. Onların iltifatlarının çoğu şahısların suretlerinedir. Bu bakımdan zannedilir ki görülmeyen, hayal edilmeyen, şekli olmayan, bir rengi bulunmayanın güzelliği tasavvur olunamaz. Güzelliği tasavvur olunmadığından onu idrâk etmekte lezzet yoktur. Bu bakımdan mahbub olamaz. Bu çok açık bir yanlışlıktır; zira güzellik sadece gözle idrâk edilenlere bağlı değildir. Yaratılışta azaların uygunluğuna, beyazlığa kırmızının karışmasına bağlı değildir.</p>
<p>Çünkü &#8216;bu güzel bir hattır&#8217;, &#8216;şu güzel bir sestir&#8217;, &#8216;şu da güzel bir attır&#8217;, &#8216;şu güzel bir elbisedir&#8217;, &#8216;şu güzel bir kaptır&#8217; deriz. Bu bakımdan ses ve hattın güzelliği ve diğer eşyaların güzelliği, eğer güzellik sadece iddia edildiği gibi surette ise ne demektir ve hangi mânâya gelir? Malumdur ki göz, güzel hatta bakmakla zevk alır. Kulak, güzel sesleri dinlemekle zevk alır ve idrâk olunanlardan hiçbir şey yoktur ki güzel ve çirkin diye ayrılmasın! Acaba bütün bu eşyalar arasında ortak olan güzelliğin mânâsı nedir? [...]</p>
<p><strong>Herşeyin cemâli, o şey için mümkün olan ve kendisine uygun bulunan kemâlinin hazır bulunmasındandır</strong>. Durum bu olduğunda o şeyin mümkün olan bütün kemâl cephelerinin hazır bulunduğunda, o, güzelliğin zirvesinde sayılır. Eğer hazır olan onun bir kısmı ise, hazır olan nisbetinde onun güzelliği vardır. Bu bakımdan güzel at, o attır ki bir ata uygun olan şekil, renk, koşmak, hücum etmek, geri çekilmek imkânlarının hepsi kendi-sinde bir araya gelmiştir. Güzel hat, kendisinde hatta uygun olan harflerin mütenasip olan, tertibi müstakil ve intizamı güzel olan her bir unsurun bir araya geldiği hattır.</p>
<p>Herşeyin bir kemâli vardır. Ona uygundur. Bazen onun zıddı da başkasına uygun gelir. Bu bakımdan her şeyin kemâli, güzelliği, kendisine uygun olanın kemâlindedir. O halde atın güzelliğini meydana getiren şey, insanın güzelliğini meydana getirmez. Sesin güzelliğini sağlayan şey ile hat güzel olmaz. Elbiselerin güzelliğini sağlayan şey ile kaplar güzel olmaz. Diğer eşyalar da böyledir. Eğer şöyle dersen: Bu şeyler, her ne kadar sesler ve tatlılar gibi hepsi gözle idrâk edilmiyorsa da duyular tarafından idrâk edilmekten kurtulamazlar. Bu bakımdan bunlar duyularla hissedilenlerdir. Hissedilenlerin güzelliği ise inkâr edilmez. Onların güzelliklerinin idrâki vasıtasıyla lezzetin husulü da inkâr edilmez. Bu ancak duyularla idrâk olunmayan şeylerden başkasında inkâr edilir.</p>
<p>Güzellik duyularla idrâk edilmeyen şeylerde mevcuttur; zira denilir ki: &#8216;Şu güzel bir yaratılış, şu güzel bir ilim, şu güzel bir sî-rettir. Şunlar güzel ahlâklardır&#8217;. Oysa güzel ahlâklardan ilim, akıl, iffet, erkeklik, takvâ, kerem, mürüvvet ve diğer hayırlı haslet-ler kastolunur. Bu sıfatların hiç biri beş duyu ile idrâk olunmaz. Ancak bâtınî basiretin nûruyla idrâk edilir. Bu güzel hasletlerin hepsi mahbubdur. Bunlarla sıfatlı bulunan kimse de sıfatlarını tanıyan kimsenin nezdinde tabii olarak mahbubdur. Bunun ve durumun böyle olmasının alâmeti (şudur): Tabiatlar peygamberleri, sahabîleri sevmek üzere yaratılmıştır. Oysa tabiatlar onları görmemiştir.</p>
<p>Meselâ İmam-ı Şâfiî&#8217;yi seven bir kimse onu niçin sever? Oysa hiçbir zaman onun suretini görmemiştir. Eğer onu görseydi, belki de İmam-ı Şâfiî&#8217;nin zâhiri görünüşünü beğenmezdi. Bu bakımdan kendisini son derecede sevmeye teşvik eden güzellik, İmam-ı Şâfiî&#8217;nin zahirî güzelliği değil, iç suretinin güzelliğidir; zira İmam-ı Şâfiî&#8217;nin zahirî sureti toprakla beraber toprak olmuştur. Kişi ancak onu din, takvâ, bol ilim, dinin ince noktalarını kapsamak gibi şeriat ilmini ifade etmesinden meydana gelen iç sıfatlarından dolayı sever. Bu hayırları âlemde neşrettiğinden dolayı sever. Onlar ise güzel şeylerdir. Güzellikler ancak basiret nûruyla bilinir. Duyular onları idrâk etmekten âcizdir.</p>
<p>[...] O sıfatların bekasıyla sevgi bâki kalmıştır. Oysa bütün suretler zeval bulmuştur! [...] Bu bakımdan bütün hayır işleri bu iki vasıf üzerinde ayrılır. Bunlar da his ile idrâk edilmez. Onlar bedene dair olup da bölünmeyi kabul etmeyenlerdir. Durum bu ise güzellik, bir insanın gidişatında mevcuttur.</p>
<p>[...]  yeryüzünün bazı bölgelerinde bir kısım sultanların adalet ve doğruluklarına, hayırlı insan olduklarına dair hikâyeler anlatıldığından o sultanın sevgisi, sevenlere bir faydasının dokunma ümidi olmadığı halde, kalplere galebe çalar.</p>
<p><strong>Öyleyse insan sevgisi sadece insana iyilik yapana karşı değildir. Esasında sevilen iyiliktir. Her ne kadar onun iyiliği sevene ulaşmamış olsa bile yine de iyilik yaptığından dolayı sevilir. Çünkü her güzellik sevilir.</strong> Suret ise zâhir ve bâtın olmak üzere iki kısımdır. Hüsn ve cemâl bunların ikisini de kapsamaktadır. Zâhir suretler zahirî gözle idrâk olunur. Bâtın suretler ise, bâtını basiret ile sezilirler, Bu bakımdan bâtın basiretinden mahrum olan bir kimse idrâkten de yoksundur ve bu yönden lezzet almaz, sevmez ve buna meyil de etmez bir yaratılıştadır. Kimde bâtınî basiret, görünen duyulardan daha galip ise, onun bâtinî mânâları sevmesi zâhirî mânâları sevmesinden daha fazladır, Bu bakımdan duvara nakşedilen bir sureti zâhirî güzelliğinden dolayı seven ile iç güzelliğinden dolayı peygamberlerden birini seven arasında büyük fark vardır.</p>
<p><strong>Sf. 60, &#8220;Allah Sevgisini Takviye Eden Sebepler&#8221;</strong></p>
<p>Ahirette hâl bakımından insanların en mesûdu, en fazla Allah&#8217;ı sevenidir; zira ahiretin mânâsı, Allah&#8217;ın huzuruna varmak, O&#8217;nunla mülâki olmanın saadetini elde etmek demektir.</p>
<p>Muhib (aşık) uzun zaman şevkiyle kıvrandığı mahbubunun huzuruna vardığında bulanmaksızın, hasım ve rakibi olmaksızın, sona ermesinden korkmaksızın, O&#8217;nun cemâlini ebedî bir şekilde müşahede etme imkânı bulunduğundan ötürü en büyük bir nimete mazhar olur. Ancak şu var ki bu nimet sevgi kuvvetinin oranında verilir.</p>
<p>Bu bakımdan muhabbet arttıkça zevk de artar. Kul, Allah&#8217;ın sevgisini ancak dünyada kazanır. Sevginin aslında hiçbir mü&#8217;min ayrılmaz. Çünkü marifetin aslından ayrılmış değildir. Sevginin kuvveti, kalbi aşk diye adlandırılan istihtar raddesine vardıracak şekilde istila etmesi ise, bundan birçok kimseler ayrılır. Bu ancak iki sebepten dolayı elde edilir:</p>
<p>I. Onlardan biri, dünyanın meşgalelerini kesmektir. Allah&#8217;tan başkasının sevgisini kalpten çıkarmaktır; zira kalp, mesela kendisinden su boşaltmayınca sirkeye yer vermeyen bir kap gibidir:</p>
<p>Allah bir adamın göğsünde iki kalp yaratmamıştır. (Ahzab/4)</p>
<p>Sevginin kemâli, kalbinin tamamıyla Allah&#8217;ı sevmesindedir. Allah&#8217;tan başkasına iltifat ettikçe, onun kalbinin bir köşesi gayr ile meşguldür. Bu bakımdan Allah&#8217;tan başka şeylerle meşgul olduğu nisbette Allah&#8217;ın sevgisi kalpten eksilir. Kapta kalan su nisbetinde, kaba dökülen sirke eksilir. Bu tecride şu ayetle işaret vardır:</p>
<p>&#8216;Allah&#8217; de! Sonra bırak onları, daldıkları bataklıkta oynayadursunlar.(En&#8217;âm/91)</p>
<p>Rabbimiz Allah&#8217;tır&#8217; deyip sonra doğru olanlar, onlara korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır.(Ahkaf/13)</p>
<p>Belki o, senin Lâ ilâhe illallah sözünün mânâsıdır. Yani mâbud ve mahbub, O&#8217;ndan başkası yok! Bu bakımdan her sevilen mutlaka mâbuddur. O halde kul bağlanandır. Mâbud ise kendisine bağlanılandır. Her seven, sevdiğiyle bağlanmıştır.</p>
<p>Arzusunu tanrı edinen kimseyi gördün mü? (Furkan/43)</p>
<p>Yeryüzünde tapınılan şeylerin en iğrenci nefsin arzusudur.</p>
<p> </p>
<p> </p>
<p>&#8230; Bu makale ilginizi çektiyse&#8230;</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_insan.pdf" target="_blank"><strong>D</strong><span style="color: #0000ff;"><strong>erin İnsan</strong><span> </span></span></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_insan.pdf" target="_blank"><img class="alignleft size-medium wp-image-8239" title="derin_insan" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/derin_insan-174x300.jpg" alt="" width="126" height="230" /></a> <em>“Düşümde bir kelebektim. Artık bilmiyorum ne olduğumu. Kelebek  düşü görmüş olan bir insan mıyım yoksa insan olduğunu düşleyen bir kelebek mi?”</em> (Zhuangzi, M.Ö. 4.yy)</p>
<p class="entry" style="text-align: justify;"><strong>“Ben” kimdir?</strong> İnsan nedir? Hakikat’in ne tarafındayız? Hiç bir şüpheye yer bırakmayacak bir şekilde nasıl bilebiliriz bunu? Zekâ, mantık ve bilim… Bunlar Hakikat ile aramıza bir duvar örmüş olabilir mi? Freud, Camus, Heidegger, Kierkegaard, Pascal, Bergson, Kant, Nietzsche, Sartre ve Russel’ın yanında Mesnevî’den, Mişkat-ül Envar’dan,  Makasıt-ül Felasife’den, Füsus’tan ilham alındı. Hiç bir öğretiye sırt çevrilmedi. Aşık Veysel, Alfred Hitchcock, Maupassant, Hesse, Shyamalan, Arendth, Hume, Dastour, Cyrulnik, Sibony, Zarifian ve daha niceleri parmak izlerini bıraktılar kitabımıza. <span style="color: #0066cc;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_insan.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a></span> </p>
<p> </p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_goz.pdf" target="_blank">Derin Göz</a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/derin_goz.jpg"></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/k_derin_goz.jpg"><em></em></a><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/ak_derin_goz.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/ak_derin_goz.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-11469" title="ak_derin_goz" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/ak_derin_goz.jpg" alt="" width="145" height="206" /></a></em></p>
<p style="text-align: justify;"> Sanat’a bakmak için çeşitli yapıtlardan, ressamlardan istifade ettik: Cézanne, Degas, Morisot,  Monet, Pissarro, Sisley, Renoir, Guillaumin, Manet, Caillebotte, Edward Hopper, William Turner,Francisco Goya, Paul Delaroche, Rogier van der Weyden, Andrea Mantegna , Cornelis Escher , William Degouve de Nuncques.</p>
<p style="text-align: justify;">Peki ya baktığımızı görmek, gördüğümüzü anlamak? Güzel’i sorgulamak için çağ ve coğrafya ayırmadık, aklımızı uyaracak hikmetli sözlere açtık kapımızı: Mevlânâ Hazretleri, Gazalî Hazretleri, Lao-Tzû, Albert Camus, Guy de Maupassant, Seneca,  Kant, Hegel, Eflatun, Plotinus, Bergson, Maslow, …</p>
<p style="text-align: justify;"> (<a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_goz.pdf" target="_blank"><strong>Buradan indirebilirsiniz</strong></a>)</p>
<p> </p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_zaman.pdf" target="_blank">Zaman Nedir?</a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><em><a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_zaman.pdf" target="_blank"><img class="alignright size-full wp-image-14532" title="kapak_zaman_nedir" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/01/kapak_zaman_nedir.gif" alt="" width="120" height="160" /></a>“…Geçip gitmiş olmasa “geçmiş” zaman olmayacak. Bir şey gelecek olmasa gelecek zaman da olmayacak. Peki nasıl oluyor da geçmiş ve gelecek var olabiliyor? Geçmiş artık yok. Gelecek ise henüz gelmedi. Şimdiki zaman sürekli var ise bu sonsuzluk olmaz mı? ”</em>  diyordu <strong>Aziz Augustinus</strong>. Zira kelimeler yetmiyordu. “Zaman Nedir?” sorusuna cevap verebilmek için kelimelerin ve mantığın gücünün yetmediğı sınırlarda Sanat’tan istifade etmek gerekliydi : Sinema, Resim ve Fotoğraf sanatı imdadımıza koştu. Ama felsefeyi dışlamadık: Kant, Bergson, Heidegger, Hegel, Husserl, Aristoteles… Bilimin Zaman’a bakışına gelince elbette Newton’dan Einstein’a uzandık. Bilimsel zamandan başka, daha insanî ve MUTLAK bir Zaman aradık. <a href="http://www.netkitap.com/kitap-sozdizimi-ve-anlambilim-abdulkahir-el-curcani-litera-yayincilik.htm"><strong>Delâilü’l-İ’câz</strong></a>, <strong>Mesnevî</strong>, <a href="http://www.dunyakitap.com/kitap/felsefenin-temel-ilkeleri-2-baski-p413866.html"><strong>Makasıt-ül Felasife</strong> </a>, <strong>Telhis-u Kitab’in Nefs</strong> ve <strong>Fütuhat-ı Mekiyye</strong> gibi eserler Zaman-İnsan ilişkisine bambaşka perspektifler açtı. <a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_zaman.pdf" target="_blank">Zaman’ın kitabını buradan indirebilirsiniz.</a></p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/04/19/korlerin-gordugu-gozlerin-gormedigi-ates/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/04/19/korlerin-gordugu-gozlerin-gormedigi-ates/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Şans, Kader, Özgür İrade ve Zaman(2)</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/01/21/sans-kader-ozgur-irade-ve-zaman2/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/01/21/sans-kader-ozgur-irade-ve-zaman2/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 21 Jan 2011 09:06:56 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mehmet Yılmaz</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>

		<category><![CDATA[Görmek]]></category>

		<category><![CDATA[Göz]]></category>

		<category><![CDATA[Kâinat]]></category>

		<category><![CDATA[Zaman Nedir?]]></category>

		<category><![CDATA[İnsan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=14440</guid>
		<description><![CDATA[Sirenler çalarak hızla ilerleyen bir ambülansın içinde, uzanmış vaziyetteyim. Sırtımın üst kısmında korkunç bir ızdırap. Basamağa vurduğum yer feci acıyor ama düşmenin yaptığı bir şok etkisi de var. Kısa bir süre bilincimi kaybetmişim. Kollarımı ve bacaklarımı oynatamadığım bir kaç saniye oldu, bunu hatırlıyorum. Korku ve şaşkınlığın etkisiyle de artmış olabilir ızdırabım. Hastahaneye varıyoruz. Ambülansın sedyesini [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/01/ambulance-zaman-nedir.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-14445" title="ambulance-zaman-nedir" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/01/ambulance-zaman-nedir.jpg" alt="" width="165" height="218" /></a>Sirenler çalarak hızla ilerleyen bir ambülansın içinde, uzanmış vaziyetteyim. Sırtımın üst kısmında korkunç bir ızdırap. Basamağa vurduğum yer feci acıyor ama düşmenin yaptığı bir şok etkisi de var. Kısa bir süre bilincimi kaybetmişim. Kollarımı ve bacaklarımı oynatamadığım bir kaç saniye oldu, bunu hatırlıyorum. Korku ve şaşkınlığın etkisiyle de artmış olabilir ızdırabım. Hastahaneye varıyoruz. Ambülansın sedyesini dışarı çekiyorlar. Katlanmış ayaklar açılıyor: Tak! Tak! Metalik sesler duyuyorum. Hızla yürüyor hasta bakıcılar, sedye acil servisin yaylı kapılarına vuruyor. Vücudum sedyeye bağlı, kıpırdayamıyorum. Tavana bakarak bu hızda ilerlemeye alışık değilim. Arkaya doğru gitmeye alışık değilim. İnsanların yüzüme eğilerek konuşmasına alışık değilim&#8230; Acil servisin doktoru geliyor. Sıradan bir iki sorudan sonra cebinden plastik bir cisim çıkarıyor. Üzerinde 1&#8242;den 10&#8242;a kadar rakamlar yazılı bu cetveli elime tutuşturarak <strong><em>&#8220;çektiğiniz acı sizce kaça tekabül eder?&#8221;</em></strong> diye soruyor.</p>
<p>- Nasıl yani? Neye yarayacak benim söyleyeceğim rakam?</p>
<p>- Ona göre ağrı kesici vereceğiz. Sıradan bir baş ağrısı 1, kolu kopan bir insanınki ise 10&#8242;a tekabül ediyor.</p>
<p>- Hiç kolum kopmadı ki, nasıl bileyim?</p>
<p>Hakikaten saçma bir durum. Hiç bilmediğim bir acı ile doktorun bilmediği benim çektiğim bir acı arasında sayısal bağlantı kurmak gerek! Doktor gülüyor cevabıma<span id="more-14440"></span>. Karşılıklı gülmeye başlıyoruz. Sırtımdaki acıya yoğunlaşmış olan dikkatim dağılıyor. Sonra Nasreddin Hoca&#8217;nın fıkrası geliyor aklıma: Hani <strong><em>&#8220;Bana damdan düşen birini bulun&#8221;</em></strong> diye biten o fıkra. Gevşedikçe ızdırabımın hızla azaldığını fark ediyorum. Çarpmanın etkisi değilmiş canımı yakan, düşmenin şoku ve ambülans sahnesinin gerginliği imiş. Sırtıma saplanmış bıçak hissi siliniyor. Cetvelde 3&#8242;ü gösteriyorum. Morfin yerine yüksek dozda bir dolipran ile kurtarıyorum paçayı.</p>
<p>Duyguların cetvelle ölçülmesi sizce de saçma değil mi? Vatanınızı kaç metre seviyorsunuz meselâ?  Ya da Türklerin vatan sevgisi Brezilyalılarınkinden uzun mudur? Hayatın hiç bir anı iki kere yaşanmaz ki. İkinci düşme, ikinci kez aşık olma, ikinci kez evlenme, ikinci çocuğun doğumu, ikinci boşanma&#8230; Bunlar farklı tecrübelerdir, birbirine benzemez.</p>
<p>Bir şeylerin ölçülebilmesi, sayılarla ifade edilebilmesi için o şeylerin AYNI biçimde tekrar tekrar var olması gerekir diye düşünüyorum. Peki ölçemiyorsak neden &#8220;Büyük Aşk&#8221; ya da &#8220;küçük bir acı&#8221; gibi mekânsal kelimeler kullanıyoruz?</p>
<p>Sanırım bir hisse sebep olan dış etkenler ile o hissin kendisini ayırd edemiyoruz çoğu kez. Meselâ merdivende düşme sırasındaki hızım saatte 20 km olsun. Bir sene sonra aynı merdivende aynı hızda düşsem sırtım aynı biçimde mi acır? Korkum, gerginliğim aynı mı olur? Tecrübenin verdiği rahatlıkla daha az korkabilirim. Belki de yine sırtımı vurdum diye <strong>DAHA ÇOK</strong> endişelenirim. Belki ters bir doktor gelir, belki belki&#8230; &#8220;Yaşamak&#8221; dediğimiz şey de bu zaten. Hayatın hiç bir anı tekrar edilemez ki. Zaman&#8217;da seyahat edip geri gitseniz bile <strong><em>&#8220;aa ben bu anı yaşamıştım&#8221;</em></strong> diyeceksiniz, yine farklı olacak o anki yaşantınız., ilk seferki heyecan, keşif hissi farklı olacak.</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/01/bebe31.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-14450" title="bebe31" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/01/bebe31-286x300.jpg" alt="" width="227" height="243" /></a>Dediğim gibi dış etkilerin yani Mekân&#8217;a dair şeylerin sayılabilir/ölçülebilir tabiatı yüzünden bu etkilerin doğurduğu hisleri de ölçülebilir sanıyoruz. Burası Zaman&#8217;ın Hakikat&#8217;ini idrak etmeye başladığımız bir nokta: Zaman&#8217;a dair şeyler ancak yaşanabiliyor. Ama yaşamın Mekân&#8217;daki izleri ya da mekânlaşmış tahayyülleri aynı şeyi yaşatmıyor bize. Meselâ bir ninniyi dinleyen bebek daha ilk notada uykuya dalmıyor. Ninniyi duyması gerek. Belki huzur veriyor annesinin sesi ona. Bazen anneler sıkılır hatta kızarlar ninni söylerken, hızlanırlar. Bebeklerin gözleri fal taşı gibi açılır. Ninni dinlemek de yaşanan bir şey. Uykunun gelmesi hissi de saniyelere bölünemiyor veya sıkıştırılamıyor. Sevdiğimiz melodiler, bakmaya doyamadığımız manzaralar da böyle değil mi? Ama en bariz biçimde müzikle idrak ediliyor Zaman.</p>
<p>Sizce tam olarak ne anlama geliyor şu sözler? <strong><em>&#8220;Büyük bir sevinç, küçük bir acı, hiç çekmediğim kadar büyük bir hasret&#8230;&#8221;</em></strong> Yaşanan, yani Zaman&#8217;a, Süre&#8217;ye dair olan hislerimizi birbiriyle karşılaştırıyoruz ve onlara &#8220;büyük, daha büyük, en büyük&#8221; gibi Mekânsal sıfatları uygun görüyoruz. Oysa dış etkilerle başlayan fiziksel bir ızdırap korku ile, bilinmezlik hissi ile karışık yaşanıyor. İyi bir haberi ne zaman aldım tam olarak? Ne zaman kalbim bir kuş gibi çırpınmaya başladı? Bunları plastik bir cetvelde gösterebilir misiniz? Annenizi komşunuz Ayşe Hanım&#8217;ı sevdiğinizden DAHA FAZLA seversiniz ama birine 7, ötekine 3 puanlık sevgi diyebilir misiniz?</p>
<p><strong>Saymanın körleştirici etkisi&#8217;nden bahsetmiştik </strong><a title="Permanent Link to Ölüm'ün Işığında Zaman Kavramı (7)" href="http://www.derindusunce.org/2010/12/17/olum%e2%80%99un-isiginda-zaman-kavrami-7/">Ölüm&#8217;ün Işığında Zaman Kavramı (7)</a><strong> isimli yazımızda ve şöyle demiştik:</strong><strong></strong></p>
<p style="padding-left: 30px;"><strong><em>&#8220;&#8230;</em></strong><em>Şeyleri ve anları var eden, yaprakları, koyunları ve zamanları diğer yapraklardan, diğer koyunlardan ve diğer zamanlardan ayırd eden vasıfları YOK SAYMAK demek &#8230; &#8220;<strong>saymak</strong>&#8220;. Sürüsündeki koyunları tek tek tanıyan, onların <strong>inatçı</strong>, <strong>korkak</strong>, <strong>yaramaz</strong> oluşlarına göre isim takan bir çobanın gözüyle baksanız sadece 100 koyun var diyebilir misiniz? Karakız&#8217;ı, Küpeli&#8217;yi, Topal&#8217;ı görürsünüz, koyunları değil. Kasap, çoban ya da koyun tüccarı, hangisi haklı?<strong>&#8220;</strong></em></p>
<p>Daha önce de söylediğimiz gibi Göz (=Akıl) Mekân ile terbiye edildiğinden düşünürken (=objektif biçimde kavramsallaştırırken) hisleri de Mekân cinsinden ifade ediyoruz. İç içe geçmiş, sıkıştırılamaz sürelerde yaşanmış hisleri kesin çizgilerle birbirinden ayırıyoruz. Mekân&#8217;da cisimler aynı boşluğu işgal edemezler. Bu sebeple Zaman içinde akıp giden nefsanî hallerimizi de tren vagonları gibi peşpeşe takıyoruz. Aradaki bağlantıları ise sebep-sonuç zincirleri yapıyor. <strong><em>&#8220;Önce üzüldüm. Özür dilemesini bekledim. Gururum kırılmıştı. Bu sebeple öfkelendim. Bana bağırdı. Ben de DAHA ÇOK öfkelendim. Sonra vurdum bir tane&#8230;&#8221;</em></strong></p>
<p>Biz bütün aklımız, umut ve korkularımızla &#8220;BEN&#8221; olarak yaşıyoruz hayatı. Ama sonra geriye dönüp yaptıklarımızı açıklamaya çalıştığımızda kendimizin, hislerimizin tutarlı, &#8220;bilimsel olarak&#8221; açıklanabilir ve ön<strong>GÖR</strong>ülebilir olmasını istiyoruz. Dişli çarklar gibi işleyen bir &#8220;BEN&#8221; arıyoruz. Nefsimizi mekanik bir determinizm ile açıklama arzusu bu. Herkes gibi yapmış olmak, &#8220;normal&#8221; olmak, deli olmadığımıza ikna ediyoruz Ben&#8217;i. (Bkz. Derin insan kitabı, <strong><em>Korku Matkabı</em></strong> isimli bölüm)</p>
<p>Cisimlerin birbirleri içine geçemeyeceği ilkesini, iki farklı cismin boşlukta AYNI yeri işgal etmeyeceğini düşünmek yabana atılacak bir şey değil. Bu ilkeyi kabul ettiğiniz anda SAYI olgusunu da maddî varlıkların bir vasfı olarak kabul ediyorsunuz demektir. Ancak bu « sayısallaşma vasfı » sadece maddî cisimler için geçerlidir. Hissiyat için kullanılırsa bir simge ya da soyutlama olabilir.</p>
<p>Bu meseleyi daha iyi anlamak için EŞYAYI nasıl SAYDIĞIMIZA bakalım. Öncelikle şeyleri birbirinin AYNI olduklarını varsayıyoruz. Bunun olabilmesi için şeylerin tekdüze bir ortama yani bir Mekân&#8217;a yanyana dizilmiş olması gerekir. Fakat diğer yandan sayarken eklenen her yeni birimin bir önceki kümeye göre bir nitelik değişimi yapması gerekir. Meselâ bir darbuka çalınıyorsa vurma sayısı arttıkça ritm de değişir. Ona göre göbek atılıyorsa dans da değişir. Tıpatıp aynı darbuka kullanılsa bile Kasap Havası başkadır, Bahriye çiftetellisi başka. Neticede bu nitelik değişimi olmadan nicelik değişiminden bahsedemeyiz. <strong>Demek ki nicelik&#8217;in nitelik&#8217;i sayesindedir ki nitelik&#8217;siz bir nicelik akledebiliyoruz. </strong>Ne matrak şu insan aklının işleyişi! İçimizdeki Ben&#8217;imizin dış dünyaya teması dış yüzeyimiz sayesinde gerçekleşiyor. Özel&#8217;imiz ile Genel&#8217;imizin temas ettiği satıhta algılıyoruz Zaman&#8217;ın geçişini.</p>
<p><object classid="clsid:d27cdb6e-ae6d-11cf-96b8-444553540000" width="425" height="344" codebase="http://download.macromedia.com/pub/shockwave/cabs/flash/swflash.cab#version=6,0,40,0"><param name="allowFullScreen" value="true" /><param name="allowscriptaccess" value="always" /><param name="src" value="http://www.youtube.com/v/_wNA8m0nssA?fs=1&amp;hl=fr_FR" /><embed type="application/x-shockwave-flash" width="425" height="344" src="http://www.youtube.com/v/_wNA8m0nssA?fs=1&amp;hl=fr_FR" allowfullscreen="true" allowscriptaccess="always"></embed></object></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/01/21/sans-kader-ozgur-irade-ve-zaman2/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/01/21/sans-kader-ozgur-irade-ve-zaman2/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Şans, Kader, Özgür İrade ve Zaman(1)</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/01/19/sans-kader-ozgur-irade-ve-zaman1/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/01/19/sans-kader-ozgur-irade-ve-zaman1/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 19 Jan 2011 12:39:10 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mehmet Yılmaz</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>

		<category><![CDATA[Görmek]]></category>

		<category><![CDATA[Göz]]></category>

		<category><![CDATA[Kader]]></category>

		<category><![CDATA[Kâinat]]></category>

		<category><![CDATA[Pozitivizm]]></category>

		<category><![CDATA[Zaman Nedir?]]></category>

		<category><![CDATA[Özgür İrade]]></category>

		<category><![CDATA[İnsan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=14424</guid>
		<description><![CDATA[
&#8220;&#8230;Açık konuşalım, şu veya bu meselede suçsuz olduğumu iddia etmiyorum. Ben suçluyum, siz değilsiniz. Aferin! Ama itiraf edin ki benim yerimde olsaydınız siz de aynısını yapardınız. Belki daha az istekli olurdunuz. Ama şu ya da bu şekilde yapardınız. Tarih kitapları gösteriyor ki hemen herkes kendisine emredileni yapar. Kusura bakmayın ama bir istisna teşkil edeceğinizi sanmıyorum. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/01/sans_kader_ozgur_irade_2.jpg"><img class="size-full wp-image-14425 aligncenter" title="sans_kader_ozgur_irade_2" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/01/sans_kader_ozgur_irade_2.jpg" alt="" width="295" height="228" /></a></em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;&#8230;Açık konuşalım, şu veya bu meselede suçsuz olduğumu iddia etmiyorum. Ben suçluyum, siz değilsiniz. Aferin! Ama itiraf edin ki benim yerimde olsaydınız siz de aynısını yapardınız. Belki daha az istekli olurdunuz. Ama şu ya da bu şekilde yapardınız. Tarih kitapları gösteriyor ki hemen herkes kendisine emredileni yapar. Kusura bakmayın ama bir istisna teşkil edeceğinizi sanmıyorum. Şanslısınız ki iyi bir yerde ve iyi bir zamanda doğdunuz. Ne birisi gelip karınızı ve çocuklarınızı öldürüyor ve ne de kimse size başkalarının karısını ve çocuklarını öldürmenizi emrediyor.  Şükredin o halde. Ama aklınızdan hiç çıkarmayın, <strong>belki benden daha şanslısınız ama benden daha iyi değilsiniz</strong>. Bunu zannedecek kadar kibirli olduğunuz anda tehlike başlar. Zalim devletlerin karşısına insan ya da insanlık konur  ama devletlerin de insanlardan oluştuğu unutulur genellikle. Çoğu sıradan insanlardır bunlar.  Kendi sıradan hikâyeleri, küçük hayatları vardır. Bir dizi küçük </em><strong>ADIM</strong><em> neticesinde kendilerini bir kâğıt parçasının ya da bir tüfeğin &#8220;iyi&#8221; tarafında bulmuşlardır. Ötekiler ise &#8220;kötü&#8221; taraftadırlar. Rastlantılardan oluşan bu güzergâh bir seçim ya da temayül meselesi değildir. Ekseriyetle işkence mağduru insanlar iyi olduklarından eziyet görmezler. İşkenceciler kötü oldukları için yapmazlar bunu.&#8221;</em> (1)</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/01/avigdor_liberman.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-14427" title="avigdor_liberman" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/01/avigdor_liberman.jpg" alt="" width="164" height="129" /></a>Bir uluslararası insan hakları mahkemesinde hakimsiniz. Karşınızda Gazze&#8217;ye ambargo uygulamaktan ve sivillere işkence yapmaktan yargılanan bir katil var: Avigdor Liberman&#8217;ın sağ kolu, İsrail ordusunda görevli bir subay. Daha hızlı ve ucuz biçimde insan öldürmek için plan yapmış ve uygulamış. Kendisini yukarıdaki sözlerle savunuyor. Kararınız nedir? Beraat? Müebbet? İdam?<span id="more-14424"></span></p>
<p>&#8220;<strong><em>belki benden daha şanslısınız ama benden daha iyi değilsiniz</em></strong>&#8221; cümlesini hatırlayın. Karşınızdaki katil yaptıklarının suç olduğunu kabul ediyor ama onu bu suç anına götüren <strong>ADIMLARIN</strong> bir rastlantılar serisi olduğunu söylüyor. Katilimiz pozitivist felsefeyi benimsemiş bir subay. Kararlarımızın,  davranışlarımızın determinist biçimde oluştuğunu savunuyor.</p>
<p>Dosyası var elinizde: Asker bir ailenin çocuğu. Irkçı gençlik derneklerinde geçen orta okul ve lise yılları, beyin yıkama, zorunlu askerlik, orduda kariyer yapma arzusu&#8230; Katilin hayatı boyunca içinde bulunduğu her durum bir sonraki durumu doğurmuş. Bu &#8220;kader kurbanına&#8221; katil ol<strong>MA</strong>ma fırsatı hiç verilmemiş. Yani katili cezalandırmaya hakkınız yok(!)</p>
<p>Bu katil sizce özgür müydü yoksa onu cinayet işlemeye götüren <strong>ADIMLAR</strong> bir &#8220;rastlantılar zinciri&#8221; midir? Rachel Corrie ya da Furkan&#8217;ı bu katilden ayıran tek şey şans mıdır?</p>
<p>Kendi hayatınızı gözden geçirin şimdi. Her yeni dönem bir öncekinin kaçınılmaz sonucu muydu? Başka bir okula gitseydiniz? Başka bir meslek seçseydiniz? Başka bir mahallede otursaydınız bugün hayatınız nasıl olurdu? Bu &#8220;rastlantılar zinciri&#8221; bu <strong>ADIMLAR</strong> yabana atılacak <strong>ADIMLAR</strong> değil.</p>
<p><strong>Adımlardan oluşan bir rastlantılar zinciri</strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/01/karda_yuruyus.gif"><img class="alignright size-full wp-image-14429" title="karda_yuruyus" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/01/karda_yuruyus.gif" alt="" width="250" height="188" /></a>Paris yakınlarında bir yerdeyim. Hava soğuk. Uzun süredir kesintisiz yağan kar evleri, yolları, kaldırımları kaplamış. Şehir bembeyaz bir örtünün altında. Sabit bir hızla karda yürüyorum. Ayaklarımdaki botlar karın üzerinde izler bırakıyor. Eşit büyüklükte, simetrik izler bunlar: Sağ, sol, sağ, sol,&#8230;  Ben gittikten sonra buraya gelip izlerimi görmüş olsanız nereden gelip nereye gittiğimi görebilirsiniz. Hatta izlerin derinliğine bakarak ağırlığımı, yürüme hızımı kestirebilirsiniz. Ayak izlerime basarak ters yönde yürüdüğünüzü farz edin bir an için. Geçmişe yapılan bir yolculuk gibi. Oysa bu &#8220;zaman yolculuğu&#8221; ancak bir vehim olabilir. Çünkü hareketlerimin karda bıraktığı izler hareketimin kendisi değil. Hareket ettiğim esnada dinamik bir süreç var. Her an fikir değiştirebilirim. Durabilirim, koşabilirim, kendimi yere atıp karlarda yuvarlanabilirim. Oysa hareket olup bittikten sonra &#8220;geçmiş olan sürenin&#8221; Mekân&#8217;daki izleri dinamik değil. Tersine. Sayılabilir, ölçülebilir, objektif olarak gözlenebilir.</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/01/gelecek.gif"><img class="alignright size-full wp-image-14430" title="gelecek" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/01/gelecek.gif" alt="" width="246" height="247" /></a>Zaman geçip gittikten sonra &#8220;geriye&#8221; dönüp <strong>BAK</strong>tığımızda geçmişimiz bir şehrin yollarına benziyor. Hayatın önemli seçenekleri birer köşe başı gibi. Suçlarımız, başarılarımız, düş kırıklıkları,  ikiye, üçe ayrılan kavşaklar, kararsızlık içinde dönüp durduğumuz meydanlar, çıkmaz sokaklar&#8230; Peki hayatın kendisi, şu an, şu yaşamakta olduğumuz an böyle mi? Geçmişimiz katılaşmış, kristalize olmuş, Mekânlaşmış. Oysa hayatın hammaddesi Mekân değil Zaman! Hayatın yaşanması gerekir, <strong>GÖR</strong>ünmesi değil!</p>
<p>Nereden geliyor bu aldanma? Başımızın her tarafında gözlerimiz olsaydı ve dört yöne aynı rahatlıkta yürüyebilseydik geçmişten bahsederken <strong><em>&#8220;geriye dönüp bakmak&#8221;</em></strong> demeyecektik. Aklımız (=gözümüz) Mekân ile terbiye ediliyor. Sirk için terbiye edilen bir aslan gibi. Yeni yetenekler kazanırken eskilerini kaybediyor sirk aslanı. Kamçı sesi duyunca bir çemberden atlıyor ama artık avlanmayı unutmuş. Önüne konan kaptaki eti yiyor.</p>
<p>Yarın güneş yükselirken yerdeki karlar eriyecek. Çünkü karın &#8220;özü&#8221; olan su ısındıkça sıvı hale geçecek. Su molekülleri özgür iradeye sahip değiller. Dünyanın neresinde olursa olsun suyun parametrelerine baktığımızda onun geleceğini ön<strong>GÖR</strong>ebiliriz. Yani sıcaklık, hava basıncı vb koşulları gözleyerek suyun donacağını, eriyeceğini, buharlaşacağını söylemek mümkün. Geçmişe &#8220;dönüp baktığımız&#8221; gibi geleceği de <strong>GÖR</strong>ebiliyoruz, hızlandırarak&#8230; Hatırlayın: Hayatın yaşanması gerekir, <strong>GÖR</strong>ünmesi değil. İşte bu yüzden &#8220;Sirk aslanı artık avlanmayı unuttu&#8221; diyorum. geçmişe <strong>BAK</strong>arken Mekânlaştırdığımız hatıralarımız yüzünden geleceği de bir <strong>mümkün yollar haritası</strong> sanıyoruz. Sanki geride bıraktığımız ayak izlerine benzer, önceden çizilmiş yollar varmış gibi tahayyül ediyoruz.</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/01/dikiz_aynasi.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-14433" title="dikiz_aynasi" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/01/dikiz_aynasi.jpg" alt="" width="244" height="173" /></a>Geçmişte aldığımız kararlara bakarak bir harita çizmek ve geleceğin de bir tür harita olduğunu sanmak&#8230; Adeta dikiz aynasından gerideki yola bakarak öndeki virajları, kavşakları tahmin etmeye çalışan bir sürücü gibi yaşıyoruz hayatı. Özgür olduğumuzu tam anlamıyla bilMEdiğimiz için bu özgürlüğü yaşayamıyoruz! Önceden çizilmiş yolların içinden seçme özgürlüğünü savunurken deterministlere karşı çıkmış olmuyoruz aslında. Bir başka tür determinizmin tuzağına düşüyoruz! Neden?</p>
<p><strong>Gelecek olan olaylar GEL-meden önce  neredeler?</strong></p>
<p>Tic-Tac-Toe oyununu bilirsiniz sanırım. Hani bizde taşlarla oynanan oyun.Üç taşı dokuz kare içinde bir çizgi olacak biçimde taşlarını ilk dizen kazanır. Kâğıt üzerinde oynuyorsanız çarpı ya da yuvarlak yaparsınız. İşte <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/01/tic_tac-toe.jpg"><img class="size-medium wp-image-14431 alignleft" title="tic_tac-toe" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/01/tic_tac-toe.jpg" alt="" width="111" height="79" /></a>bu oyunda Zaman&#8217;ı anlamak için işimize yarayacak bir şey var: Her kararınız neticesinde oyun durum<a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/01/tic_tac-toe.jpg"></a> değiştirir. Tabi rakibinizin kararları da aynı biçimde durum değişikliği yapar oyunda. Basit bir oyundur Tic-Tac-Toe ve bir kaç kez oynadıktan sonra hep aynı durumlar arasında gezindiğinizi fark edersiniz. Yani bütün yapabilecekleriniz önceden belirlenmiştir, oyunun kuralları her durumu <strong><em>&#8220;determine&#8221;</em></strong> etmiştir. Bütün mümkün durumları bir tür harita üzerinde temsil edebilirsiniz. Bu sebeple oyunu kazanmak demek<a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/01/tic_tac-toe.jpg"></a> rakibinizi bu harita üzerinde size uygun karelere getirmektir.</p>
<p>Bu renkli &#8221;haritaya&#8221; (2) bakın meselâ. Her biri 9 muhtemel hamleyi içeren kareler durumları temsil ediyor. Çizgiler ise durumlar arasındaki muhtemel geçişleri.  Oyun süresi renkli &#8220;zaman dilimlerine&#8221; ayrılmış. +100 yazan yerler <strong><em>Oyuncu X</em></strong> için kazanç, -100 yazan yerler ise kayıp. Bazı durumlarda oyunun kilitlendiğini, haritada bir  çıkmaz sokak oluştuğunu da görüyorsunuz. (<em>Büyük görmek için üzerine tıklayabilirsiniz</em>)</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/01/gelecek_haritasi.gif"><img class="alignright size-full wp-image-14432" title="gelecek_haritasi" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/01/gelecek_haritasi.gif" alt="" width="249" height="186" /></a>Mekânlaştırılmış bir Zaman var önünüzde. Sarı, mavi ve yeşil bantlarla temsil edilen, eşit kalınlıktaki bantlar homojen, tekdüze bir Zaman algısı oluşturuyor. Yukarıdan aşağıya doğru indikçe akan Zaman&#8217;ı daha doğrusu Zaman&#8217;ın kâğıt/ekran mekânındaki gölgesini görüyorsunuz.</p>
<p>Bu haliyle şema hatalı mı? Kesinlikle değil. Yaşantınız, düşünceleriniz Tic-Tac-Toe oynamaktan ibaret ise bu şema yeterli. Zira bütün kararlar, ihtimaller, sebepler, sonuçlar ve tabi hamlelerden oluşan Zaman mükemmel biçimde temsil ediliyor. <strong>GELECEK KONTROLÜNÜZ ALTINDA</strong>. Ama bir tehlike var: Modeller, şemalar hızla alışkanlık hatta bağımlılık yapar!</p>
<p>Hayatı, hayattaki kararları, sebepleri ve sonuçları bu biçimde düşünmek gerçek hayatı ÖZGÜRCE yaşamaktan çok daha kolay. Bu sebeple insan işini kolaylaştırmak için kurduğu modelleri Hakikat&#8217;in kendisi sanmaya başlayabilir bir süre sonra. Çünkü müstakbel kararları öteki insanlarla oturup tartışmak gerek. Çünkü müstakbel kararların muhtemel sonuçlarını, getirilerini hesaplamak gerek. Projelendirmek gerek hayalleri, düşleri. Kim ne yapacak? Kaça mâl olacak? Kim ödeyecek? İşler ters giderse ne olacak? Bir &#8220;B&#8221; planı yok mu?</p>
<p>Bütün bu meşru ihtiyaçlardan dolayı insan istikbal algısını, hislerini, düşlerini objektif biçimde ifade eder. Dinamik ve sübjektif bir hissiyat olan Zaman bir de bakmışsınız ki objektif bir algı olan Mekân cinsinden yazılır olmuş. Günler, aylar, yıllar takvimlere sığmış. Söylenemezleri kelimelere hapseden insan bu noktadan sonra &#8220;köpek&#8221; kelimesinin havladığını duyar gibi olur, &#8220;ekmek&#8221; kelimesiyle karnı doyacak sanabilir:</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;&#8230; ne zaman baksan sakatlık sebebinin aynı olduğunu görürsün ki bu onların lafız hakkında saplandıkları yanlış kanı olup lafız üzerinde gerçekleşen her şeyi onun lafız olmasına bağlamışlardır. Lafzın özüne ait olan niteliklerle anlamında beliren özel bir durumdan lafza kazandırılan nitelikleri birbirinden ayıramazlar&#8230;&#8221;</em> (<a href="http://www.netkitap.com/kitap-sozdizimi-ve-anlambilim-abdulkahir-el-curcani-litera-yayincilik.htm">Delâilü&#8217;l-İ&#8217;câz</a> sf. 338, Abdülkahir el-Cürcani)</p>
<p>Mekânlaşmış bir Zaman vehmi bu noktada başlar işte. Karda yürürken özgürce atılan ADIMLARIN Mekân&#8217;da bıraktığı  izler yürüyüşün kendisi zannedilir. Bu objektif, bu tekdüze ayak izlerine bakarak determinist der ki: <strong><em>&#8220;Her adım bir sonrakini kaçınılmaz kılıyordu, belliydi sonunda böyle olacağı&#8221;</em></strong>. Deterministe karşı çıkan ise <strong><em>&#8220;hayır!&#8221;</em></strong> der. Sağa gitmiş ama isteseydi sola da gidebilirdi. Bunu duyunca zannedersiniz ki gelecek GEL-meden önce vardı. Hatta birden fazla gelecek, muhtemel GEL-ecek-LER vardı ve bir <strong><em>&#8220;mümkünatlar dolabının&#8221;</em></strong> çekmecelerinde insanlarca seçilmeyi bekliyorlardı.</p>
<p>Mekânlaştırılan Zaman&#8217;ın artık Zaman olmaktan çıktığını çok basit bir şekilde ifade eden şu örnekle makalemizi bitirelim:</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;&#8230; Sonsuz uzunlukta düz bir çizgi hayal edin. Maddî varlığı olan bir A noktası bu çizgi üzerinde hareket ediyor olsun. Bu nokta kendisi hakkında şuur sahibi olursa hareketten kaynaklanan bir değişiklik hissedecektir. Bir süreklik, birbirini takip eden bir şeyler algılanacaktır. Peki bu süreklilik bir çizgi şeklinde midir? Eğer çizginin dışına çıkıp çizgiye, çizgiyi oluşutan noktaların bir kaçına birden bakabilecek bir noktaya gelebilirse evet. Fakat aynı sebeple Zaman&#8217;ı değil hissettiği değişikliklere tekabül eden güzergâhı yani Mekân&#8217;ı görecektir. Zaman&#8217;ı tıpkı Mekân gibi tahayyül edenlerin yaptığı hata tam da bu. Hissiyatımızı, nefsanî hallerimizi bir zincir ya da bir çizgi oluşturacak şekilde peşpeşe tahayyül ediyorlar. Mekân&#8217;ı bütünüyle, üç boyutuyla düşünmüyorlar tabi. Oysa içinde hareket ettiği bir çizgiyi seyretmek için onun dışına çıkmak, ondan bir parça uzaklaşmak gerekir. Çizginin etrafındaki boşluğun ve boşluğu ihtiva eden üç boyutlu Mekân&#8217;ın şuurunda olmak gerekir.</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>Eğer A noktası bu üç boyutlu uzayın şuurunda değilse (ki bizim Zaman&#8217;a göre durumumuz budur) geçip gittiği hallerin peşpeşe gelişi onun için bir çizgi olmayacaktır. Bunun yerine hissiyatı dinamik olarak birbirine eklenecektir. Tıpkı bizi dinlendiren bir müziği dinlerken notaların birbirine eklenmesi gibi. Yani Süre kavramı gibi müziği de göremezsiniz, müziği ancak yaşarsınız. Özetle Süre niteliksel değişimlerin birbiri içinde eridiği, birbiriyle karıştığı bir takipten başka bir şey değildir. Kenarları kesin hatlarla çizilmiş değildir. Cisimler gibi birbirlerini dışlayacak bir varlıkları yoktur bu hislerin, haliyle sayılamazlar, ölçülemezler. Bunun için Süre Mekân gibi tekdüze değil tersine heterojendir. Süre&#8217;ye en ufak bir tekdüzelik atfetmeye kalktığınızda Zaman&#8217;dan çıkarsınız, Mekân&#8217;da bulursunuz kendinizi&#8230;.&#8221;</em> (<a href="http://classiques.uqac.ca/classiques/bergson_henri/essai_conscience_immediate/essai_conscience.pdf">Essai sur les données immédiates de la conscience</a>, Henri Bergson)</p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">İlham Kaynakları (Önem sırasına göre):</span></strong></p>
<ul>
<li>Zaman algısı ve Zaman&#8217;ın kavramsallaştırılması<em> </em>hakkında <a href="http://classiques.uqac.ca/classiques/bergson_henri/essai_conscience_immediate/essai_conscience.pdf">Essai sur les données immédiates de la conscience</a>:  <strong>Henri Bergson</strong>&#8216;un 1888′de yazdığı doktora tezi.</li>
<li>Göz, algı ve akıl ile ilgili fikirler hakkında <a href="http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=119267">Telhîsu Kitabi&#8217;n-Nefs</a> <em>:</em> Aristoteles&#8217;in Peri Psûkhe (De Anima) kitabı üzerine <strong>İbn Rüşd</strong>&#8216;ün yazdığı Orta Şerh<em>.</em></li>
<li>Etik sorgulamalar ve Özgür irade-Akıl-Ahlâk ilişkisi hakkında<em> </em><a href="http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=464529">Kötülüğün Sıradanlığı Eichmann Kudüs&#8217;te</a><em> :</em> <strong>Hannah Arendth</strong> (Kitabın arka kapağından: <em>&#8221; [...] Nazi Almanyası döneminde milyonlarca Yahudinin toplama kamplarına, ölüme gönderilmesinden sorumlu SS yetkilisi Karl Adolf Eichmann&#8217;ın Kudüs&#8217;teki yargı sürecini ele alıyor. Yahudi soykırımının mimarı olarak sunulan Adolf Eichmann&#8217;ın <strong>sadist bir canavardan ziyade, normal, hatta korkutucu derecede normal bir insan olduğuna</strong> dikkat çeken Arendt, özellikle düşünme ve muhakeme yetisinin kaybolmasıyla birlikte kötülüğün nasıl sıradanlaştığını vurguluyor.&#8221;</em>)</li>
<li>Kelime ve kavramların düşünce ile ilişkisi hakkında <strong>Abdülkahir el-Cürcani</strong>&#8216;nin <a href="http://www.netkitap.com/kitap-sozdizimi-ve-anlambilim-abdulkahir-el-curcani-litera-yayincilik.htm">Delâilü&#8217;l-İ&#8217;câz</a> adlı eseri. (Kitaptan bazı alıntılar: <em>&#8220;Anlamlar artmaz, ancak lafızlar artar [...] Tek tek kelimelerde fesâhatten söz edilemez. Fesâhat, ancak kelimelerin birbirine eklenmesiyle ortaya çıkar&#8221;</em> )</li>
<li>Mantık ve Dil-Mantık ilişkisi ile Mekân&#8217;ı algılama, akletme hakkında <a href="http://www.dunyakitap.com/kitap/felsefenin-temel-ilkeleri-2-baski-p413866.html">Makasıt-ül Felasife </a><strong> Gazâlî Hazretleri</strong>. (Müellifin önsözünden: <em>&#8220;&#8230;felsefecilerin tutarsızlıklarını, görüşlerinin çelişikliğini, karıştırmalarını ve sapmalarını açığa çıkaracak anlaşılır bir kitap yazmak istiyorum. Mezheplerini tanıtmadan, inançlarını öğretmeden sana yardım etme umudu yoktur. Algılama biçimlerini öğrenmeden görüşlerinin yanlışlığı üzerinde durmak imkansızdır. Bu, yanlışlığa ve cehalete atılmaktadır. Felsefecilerin, tabii bilimler, ilahiyat ve mantık bilimlerindeki amaçlarını ve tutarsızlıklarını aralarında hak batıl ayrımı yapmaksızın açığa çıkaracak veciz bir eser sunmak istiyorum. &#8230;&#8221;</em>)</li>
</ul>
<p><strong>Dipnotlar</strong></p>
<p><strong>1°</strong> Jonathan Littell&#8217;in <a href="http://thekindlyones.wordpress.com/">The Kindly Ones</a> adlı romanından alıntı. Orjinali sanıyorum Fransızca yazılmıştı, &#8220;<em><a href="http://www.gallimard.fr/catalog/html/clip/A78097/index.htm">Les Bienveillantes</a></em>&#8221; ismiyle yayınladı. Fransa&#8217;da büyük başarı elde etti, ödüller aldı. Hassas insanlara tavsiye edemeyeceğim derecede hemoglobin içeriyor. Roman hatıra tarzında yazılmış. Mesleği Yahudilere eziyet etmek olan (kurgu) bir Nazi&#8217;nin, SS subayı Maximilen Aue&#8217;nin hatıralarından oluşuyor.</p>
<p><strong>2°</strong> Karar matematiğinde, oyunlar teorisi alanında, yöneylem araştırmaları, Markov zincirleri, FSM (Finite State Machine) ve daha bir çok diyagram/şema vb bu tür gösterimler kullanır.</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/01/19/sans-kader-ozgur-irade-ve-zaman1/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/01/19/sans-kader-ozgur-irade-ve-zaman1/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Zaman’ın Işığında Hareket Kavramı</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/01/15/zaman%e2%80%99in-isiginda-hareket-kavrami/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/01/15/zaman%e2%80%99in-isiginda-hareket-kavrami/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 15 Jan 2011 21:30:19 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mehmet Yılmaz</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>

		<category><![CDATA[Bilim]]></category>

		<category><![CDATA[Görmek]]></category>

		<category><![CDATA[Göz]]></category>

		<category><![CDATA[Kâinat]]></category>

		<category><![CDATA[Zaman Nedir?]]></category>

		<category><![CDATA[bilimcilik]]></category>

		<category><![CDATA[Çeviri]]></category>

		<category><![CDATA[İnsan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=14377</guid>
		<description><![CDATA[&#8220;&#8230; Zaman kavramı Bilim&#8217;in kapsamı içinde midir? Şöyle düşünelim: Kâinat&#8217;taki bütün cisimlerin hareketleri iki ya da üç kez hızlanmış olsa fizik ve matematik formüllerimizde hiç bir değişiklik yapmamız gerekmez.  Şuurumuz bu değişikliği niteliksel olarak hissedecektir ama şuur dışında hiç bir yerde görünmeyecektir hissedilen. Çünkü periyodik olarak gözlediğimiz şeylerin birbirleriyle kesişmesi yani olayların tekabüliyeti aynı kalacaktır. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/01/sehir-1-yavas.gif"><img class="alignright size-medium wp-image-14379" title="sehir-1-yavas" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/01/sehir-1-yavas.gif" alt="" width="200" height="150" /></a>&#8220;&#8230; Zaman kavramı Bilim&#8217;in kapsamı içinde midir? Şöyle düşünelim: Kâinat&#8217;taki bütün cisimlerin hareketleri iki ya da üç kez hızlanmış olsa fizik ve matematik formüllerimizde hiç bir değişiklik yapmamız gerekmez.  Şuurumuz bu değişikliği niteliksel olarak hissedecektir ama şuur dışında hiç bir yerde görünmeyecektir hissedilen. Çünkü periyodik olarak gözlediğimiz şeylerin birbirleriyle kesişmesi yani olayların tekabüliyeti aynı kalacaktır. Zaten gök olayları, mesela bir güneş tutulması önceden bildirildiğinde bilim adamları buna benzer bir &#8220;hızlandırma&#8221; yaparlar. Bilim açısından bir anlamı olmayan Süre&#8217;nin büyüklüğünü sıfıra indirirler; bir şuurun gerçekte aylar, yıllar boyu yaşaması gerekeni saniyelere sıkıştırırlar.[...] Netice olarak Mekanik&#8217;in gözüyle Zaman tekabüliyetlerden, kesişimlerden ibarettir; Hareket ise hareketsizlikten!&#8230;&#8221;</em></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/01/sehir-1-cok-cok-hizli.gif"><img class="alignright size-full wp-image-14380" title="sehir-1-cok-cok-hizli" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/01/sehir-1-cok-cok-hizli.gif" alt="" width="200" height="150" /></a> <strong>Sunuş:</strong> Okuyacağınız çeviri Henri Bergson&#8217;un 1888&#8242;de kaleme aldığı doktora tezi <em><strong>Essai sur Les Données Immédiates de la Conscience</strong></em>&#8216;tan alındı. İnsan&#8217;ın şuuru, Zaman&#8217;ı hissedişi ve Hareket kavramı konusundaki bu metinden gerektiği gibi istifade edebilmek için <a href="http://www.derindusunce.org/category/zaman/">Zaman Nedir?</a> kategorisinde daha önce yayınladığımız &#8220;<a title="Permanent Link to Varlık bir harftir, sen onun anlamısın" href="http://www.derindusunce.org/2010/09/24/varlik-bir-harftir-sen-onun-anlamisin-zaman-isiginda-ben%e2%80%99lik-meselesi/">Varlık bir harftir, sen onun anlamısın</a>&#8221; isimli makaleyi okumakta büyük fayda var.</p>
<p><strong>Tercüme Notu: </strong>Tercüme yaparken çoğu kez ya şekle ya da mânâya ihanet etmek gerekir. Bir İtalyan deyişinde isabetle söylenildiği gibi <strong>&#8220;tercüme etmek hainliktir&#8221;</strong>. Düşünce yazılarında bu &#8220;ihanet&#8221; daha da büyür. Bergson&#8217;un bu metnini tercüme ederken mânâya sadık kalmak uğruna çok serbest bir çeviri yaptım. Bergson Nobel Edebiyat Ödülü&#8217;ne layık görülmüş bir matematikçi ve filozoftur. Yazdığı metinlerde felsefî derinliğin yanı sıra kâh romantik aşk şarkılarını kâh gurbet türkülerini hatırlatan bir güzellik, bir tatlı hüzün <span id="more-14377"></span>vardır. Berrak bir Fransızcada yazılmış olmasına rağmen bir çok satırı Türkçeye uyarlamak için yeniden yazmak kaçınılmaz oldu. Ara başlıklar da bana ait. Orijinal metnin çok güzel kelime oyunları, benzetmeler içerdiğini söylemeden geçemeyeceğim. (MY)</p>
<p><strong> </strong><strong>Zaman ve Mekân&#8217;ın kesişim noktasında ne var? (Henri Bergson)</strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/01/hareket-zaman-bilim.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-14382" title="hareket-zaman-bilim" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/01/hareket-zaman-bilim.jpg" alt="" width="170" height="257" /></a> Sarkaçlı bir saatin kadranında akrep ve yelkovanı izlediğimde, sarkacın salınımlarına tekabül eden bir harekete bakıyorum. Genel kanının aksine süreyi ölçmüyorum; tekabüliyetleri yani <strong>&#8220;yolların kesişmelerini&#8221;</strong> sayıyorum ki bu ikisi aynı şey değil.</p>
<p> Benim dışımdaki mekânda saat kollarının ve sarkacın sadece tek bir konumu var çünkü geçmiş konumlardan bir iz yok. İçimde şuurumun, nefsimin değişik halleri birbirine karışmakta ve gerçek mânâda yaşanan süreyi oluşturmakta. Ben bu mânâda yaşadığım içindir ki sarkacın şu anki hali ile aynı anda &#8220;geçmiş&#8221; adını verdiğim salınımlarını zihnimde temsil ediyorum.</p>
<p> Gelin bu salınımları düşünmekte olan Ben&#8217;i silelim. Tek bir konum kalır elimizde, süre, yaşam yok olur. Ya da sarkacı ve salınımlarını yok sayalım. Elde kalan Ben&#8217;in öznel yaşantısı kalır ki tekdüze, homojen bir biçimde temsil edilemez, sayılarla, ölçme ile, dış dünya ile ilgisi kalmaz.</p>
<p> Gördüğünüz gibi bizim Ben&#8217;imizde bir süreklilik, bir süre, bir yaşam var. Bu süre parçalardan oluşmuyor, birbirinden kesin sınırlarla ayrılan, ipe dizilmiş boncuklar gibi bağımsız değil.</p>
<p> Ben&#8217;in dışında ise Mekân&#8217;daki cisimler gibi birbirine karışmayan &#8220;anlar&#8221;  var ki bu kutucukların, bölmelerin bir sürekliliği yok. &#8220;Birbirine karışmayan&#8221; diyorum çünkü şimdi var olan salınım bir önceki ile kesinlikle karışmıyor çünkü yenisi varken eskisi yok. &#8220;Süreklilik yok&#8221; diyorum çünkü süreklilik sadece şuurlu biçimde salınımları gözleyen, hafızasına kaydeden biri için vardır. Yani salınımları zihnen birbirine ekleyerek hatırlayan biri için. Bu &#8220;ekleme&#8221; işi ise ancak hayalî bir mekânda yapılabilir. Ne sarkacın salındığı mekân ne de gerçek sürenin hissedildiği şuura ait olmayan, tâlî bir mekân söz konusu. Bölünme, kutulanma olmadan yaşadığımız gerçek süre ile bu kutulanma arasında fizikçilerin &#8220;osmos&#8221; dedikleri türden bir alış-veriş meydana geliyor. Kesafet bakımından daha yoğun olan Madde&#8217;den Mânâ&#8217;ya, Mekân&#8217;dan Zaman&#8217;a &#8220;akıveren&#8221; bir şeyler aklımızı aldatıyor sanki.</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/01/hareket_zaman.jpg"><img class="size-full wp-image-14384 aligncenter" title="hareket_zaman" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/01/hareket_zaman.jpg" alt="" width="496" height="101" /></a></p>
<p> Bizim şuurlu yaşantımıza dair duygularımız, sevinç ve üzüntülerimiz aslında birbirine karışarak yaşansa da hissedilmenin en güçlü olduğu ya da başladığı/bittiği anlara tekabül eden salınımları var sarkacın. Bu tekabüliyet sebebiyle gerçek hayatımızın BÖLÜNEMEZ renkleri, çalkantıları arasında da sarkaç salınımları gibi kesin ayrımlar görüyoruz. Sarkacın kesin biçimde bölüp ayırdığı kutucuklar içine hapsediliyor yaşam süremiz. Kelimelerin mânâyı kristalleştirip hapsetmesi gibi saat kolları, takvim yaprakları da gerçek hayatı sabit, objektif simgelere hapsediyor. Zaman&#8217;ı mekânlaştırıyoruz.</p>
<p> Tekdüze, homojen bir iç-Zaman fikri buradan geliyor. İç  dünyamızda ve şuur altımızda birbirine karışarak akan zaman akıntılarını adeta mekândaki cisimler gibi vehmediyoruz. Sarkacın salınımlarından biri oluşurken diğeri kaybolduğundan bu varlık-yokluk süreci kendimizi algılama şeklimizi doğrudan etkiliyor. Gözlerimiz üzerinden şuurumuz da Mekân ile terbiye oluyor ama aynı zamanda şuurumuz tabiatına aykırı bir yönde eğilip bükülüyor.</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/01/zaman_muzik_hareket.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-14385" title="zaman_muzik_hareket" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/01/zaman_muzik_hareket.jpg" alt="" width="227" height="416" /></a> <strong>H</strong>a<strong>F</strong>ı<strong>Z</strong>amız salınımları MuHaFaZa etmekle kalmıyor, onları organize ediyor, sıralıyor. Kısaca sarkacın salınımlarını &#8220;depolamak&#8221; için 4cü bir boyut ta<strong>S</strong>a<strong>VV</strong>u<strong>R</strong> ediyoruz. Ama bu 4cü boyut Zaman değil Mekân&#8217;a dair. Bu boyut sayesinde aynı yerde oluşmasına rağmen salınımlar sonsuza kadar <strong><em>&#8220;üst üste konabiliyor&#8221;</em></strong>. Mekân&#8217;ın değişik hallerini tekdüze biçimde sıraladığımız için de bu tekdüze, homojen &#8220;zaman&#8221; Hakikî Zaman&#8217;ın yerini alıyor. Oysa sadece sanal bir zaman söz konusu. Faydalı. Ama bu VAR sanılan, SANAL zaman özünde zihinsel bir inşaattan ibaret ve tabiatı gereği Zaman&#8217;a değil Mekân&#8217;a dair.</p>
<p> Sanal ile Gerçek arasındaki ayrımı net bir biçimde yapmaya kalkarsak?</p>
<p> Süresiz, yaşamsız gerçek bir Mekân var. Olaylar Hakikat&#8217;in birer yansıması olarak görünüp kayboluyor bu Mekân içinde. Bu görünüp kaybolmalar şuurumuzun, nefsimizin değişik hallerine tekabül ediyor. Bundan başka gerçek bir süre var. &#8220;Anları&#8221; hem tekdüze değil hem de birbirine geçmiş ama her biri dış dünyanın bir haliyle yaklaşık olarak eşlenebilir. Tekabüliyet derken bunu kasdediyoruz. İşte bu yaklaşık eşleşme dolayısıyla gerçek sürenin, yaşamımızın &#8220;anları&#8221; birbirinden SANAL olarak ayrılıyor.</p>
<p> Bahsettiğimiz bu iki gerçeğin (Mekân ve Yaşam) karşılaştırılması neticesinde sürenin temsilî bir ifadesi doğuyor ki aslında Mekân&#8217;dan elde edilmiş bir temsil bu. Yani bizim Zaman&#8217;a dair algımız Zaman&#8217;ın gerçeğine değil iki gerçeklik arasında kurduğumuz ilişkiye dayanıyor. Bu ilişkiyi Zaman ve Mekân&#8217;ın kesişim noktası olarak da görebiliriz.</p>
<p> <strong>Hareket Kavramı</strong></p>
<p> Buraya kadar sunduğumuz tahlil yöntemini şimdi Hareket&#8217;e uygulayalım. Hareket görünüşte homojen bir sürenin simgesi gibidir ama tahlil neticesinde benzeri bir ayrışmaya tanık olacağız.</p>
<p> Genellikle Hareket&#8217;in Mekân içinde vuku bulduğunu söyleriz. Homojen hareketin bölünebilir olduğu iddia edildiğinde hareket eden cismin güzergâhı yani mekânı anlaşılır. Yani güzergâh ile söz konusu hareketin kendisi birbirine karıştırılmış ya da bir tutulmuş olur.</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/01/suur_hareket_zaman.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-14386" title="suur_hareket_zaman" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/01/suur_hareket_zaman.jpg" alt="" width="186" height="274" /></a> Elbette hareketli cismin ilerleyen konumları bir yer kaplar boşlukta. Ama bir konumdan diğerine geçişi yani süreyi gerçekten kaplayandır Hareket&#8217;in kendisi. Bu anlamda Hareket sadece şuurlu bir izleyici için vardır ve Mekân&#8217;a dair değildir. Hareket bir <strong>ŞEY</strong> değil bir süreçtir: Bir noktadan diğerine <strong>GEÇİŞ</strong> olan Hareket zihinsel bir sentez, psişik bir süreçtir ve bu süreç Mekân&#8217;da yer kaplamaz. Mekân&#8217;da sadece cisimler, mekân parçaları bulunabilir. Mekân parçalarından birini hareketli olarak kabul edersek mekânsal anlamda elde edeceğimiz sadece bir konum olacaktır. Eğer şuurumuz konum dışında bir şey algılıyorsa bu peşpeşe gelen konumları hatırladığını ve bir sentez yaptığını gösterir.</p>
<p> Peki şuurumuz bu sentezi nasıl yapıyor? Bunun tek yolu hatırlanan konumları tekdüze, homojen bir ortamda, sanal bir mekânda yeniden birleştirmek olacaktır. Aksi takdirde gözlenen hareketi bir hareket olarak &#8220;görmek&#8221; için yeniden ve yeniden sonsuza kadar sentezler yapmak gerekli. Netice olarak hareketi görmemiz ve anlamamız ancak hafıza ile olur. Nasıl ki bir melodiyi duymak için önceki notaların bellekte tutulması gerekiyorsa aynı biçimde konumların zihnen muhafaza edilmesi gerekir.</p>
<p>İşte bu sebeple Hareket&#8217;in peşpeşe gelen konumlardan ibaret  olduğunu iddia etmek gerçekte Hareket&#8217;ten hareketliliği çekip çıkarmak anlamına gelir. [...] Özetle Hareket kavramına bakarken ayırd edilmesi gereken iki nokta var: Güzergâhın içinde bulunduğu mekân ve bu yolu geçmek için gerçekleştirilen eylem. Peşpeşe gelen konumlar ve bu konumların sentezi.</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/01/zaman_nedir_hareket.jpg"></a> Bunlardan birincisi <strong>NİCELİK</strong>, homojen bir miktar. İkincisi sadece şuurumuzda gerçeklik bulan bir <strong>NİTELİK</strong>, bir kalite. Bir kez daha &#8220;osmos&#8221; benzeri bir durum ile karşılaşıyoruz. Nitelik-sel bir hareketlilik hissi ile bu hareket sayesinde katedilen,sayısal, nicelik türü, miktar-sal, mekânsal bir yolun temsil edilmesi, simgesel ifadesi. Bu ikisi birbirinin yerini alıyor.</p>
<p> Hareket olgusuna katedilen yolun bölünebilirliğini atfediyoruz ki aslında eylemler değil şeyler, cisimler bölünebilir sadece. Bu şekilde dinamik, eylemsel bir kavram olan hareket ile statik, mekânsal şeyler olan cisim, güzergâh, yol gibi kavramları aynı şekilde düşünmeye zorluyoruz aklımızı. Bu zorlama Tabiat&#8217;a aykırı olduğundan bizi yanılgıya götürüyor.</p>
<p> <a title="Elealı Zeno" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Eleal%C4%B1_Zeno">Elealı Zeno</a>&#8216;nun önerdiği Akhilleus<em> </em>ve kaplumbağa paradoksu(!) bu kavram karmaşasının en güzel örneklerinden. Hatırlatmak gerekirse :</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;Yunan kahramanı Akhilleus&#8217;un kaplumbağa ile bir yarış yaptığını hayal edelim. Çok iyi bir koşucu olduğu için Akhilleus kaplumbağa&#8217;nın belirli bir mesafe, örneğin yüz metre, ileriden başlamasına izin verir. Eğer her ikisinin de sabit hızlarda koştuğunu düşünürsek (biri sabit yüksek bir hızda, diğer sabit düşük bir hızda), belirli bir süre sonra Akhilleus yüz metre koştuğunda, kaplumbağanın başladığı yere gelmiş olacaktır; bu süre boyunca kaplumbağa da küçük de olsa belirli bir mesafe ‘koşmuştur&#8217;, örneğin 1 metre. Akhilleus bir süre sonra bu mesafeyi de tamamladığında, o süre zarfında kaplumbağa yine küçük de olsa bir mesafe ilerlemiş olacaktır ve bu böyle devam edecektir. Böylece, Akhilleus ne zaman kaplumbağanın varmış olduğu bir noktaya varsa, daha hâlâ gitmesi gereken bir mesafe kalmış olacaktır. Bu nedenle Zeno Akhilleus&#8217;un kaplumbağayı hiçbir zaman geçemeyeceğini söylemiştir.&#8221; (</em><a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Zeno%27nun_paradokslar%C4%B1"><em>Türkçe kaynak</em></a><em>)</em></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/01/hareket_zaman_paradoks.gif"><img class="alignleft size-full wp-image-14388" title="hareket_zaman_paradoks" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/01/hareket_zaman_paradoks.gif" alt="" width="266" height="104" /></a></p>
<p> Pratikte kaplumbağayı geçen Akhilleus&#8217;un teoride geri kalması elbette matematik ya da fizik kanunlarının yetersizliğinden kaynaklanmıyor. Bu tutarsızlığı bir paradoks olarak sunan Elealılar iki şeyi birbiri ile karıştırıyorlar. Mekân ve Eylem. Mekân&#8217;ın parçaları sonsuza kadar bölünebilir, meselâ bir çizgi üzerindeki iki noktanın arası. Oysa Eylem, burada Akhilleus&#8217;un adımları, mekân gibi homojen kabul edip bölmeye kalktığınızda anlamını yitirir. Paradoks gibi görünen bu sorudaki kavramsal hata Akhilleus&#8217;un adımlarını homojen, mekânsal, sonsuza kadar bölünebilir kabul etmek ve bu adımları parçaladıktan sonra kaplumbağa adımlarıyla yeniden sentezlemeye kalkmaktır. Gerçekte bir paradoks yok ama farklı tabiatlara tabi iki gerçekliği aynı potada eritmeye kalkışan insanların içlerine düştükleri bir kavram karmaşası var.</p>
<p> <strong>Hız kavramı</strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/01/zaman_nedir_hareket.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-14387" title="zaman_nedir_hareket" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/01/zaman_nedir_hareket-222x300.jpg" alt="" width="222" height="300" /></a> Hareketin hızını ölçmek aslında bir tekabüliyeti saptamaktan ibarettir. Hesaplara, formüllere bu hızı dahil etmek demek müstakbel tekabüliyetleri öngörmek için kolay bir yoldur. Bu şekilde Akhilleus&#8217;un ve kaplumbağanın belli bir anda bulunacağı konumları ya da yollarının kesişeceği yerleri hesaplamakla ilgilendiği müddetçe Matematik&#8217;in konuşması meşrudur. Ama iki kesişme arasında olanı, bir eylemi, bir hareketi sentezleme yoluyla yeniden inşa etmeye kalktığında Matematik haddini aşmış olur. Zaten gerçek harekete yaklaşmak istedikçe kesişme sayısını sürekli arttırma ihtiyacı doğması da matematikçiyi uyandırmalıdır bu konuda. Matematikçi sabit şeyleri sentezleyerek eyleme, harekete ulaşamaz. Üstelik bu örneklemeyi sonsuza doğru arttırsanız da bu mümkün değildir. Çünkü Mekân&#8217;ın <strong>SABİT</strong> parçalarıyla Zaman&#8217;ı <strong>DİNAMİZMİNİ</strong> sentezleyemezsiniz. <em>[Parçalayıcı Zekâ kavramı için </em><a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_goz.pdf" target="_blank"><strong><em>Derin Göz</em></strong></a><em> kitabında <strong>Kuşların Sırrı</strong> isimli bölüme bakılabilir.]</em></p>
<p> Özetle Hareket&#8217;in dahilinde statik olan, homojen, tekdüze, bölünebilir tek bir şey vardır, o da güzergâhtır, yoldur, tabiat itibariyle Mekân&#8217;a dairdir. İşte tam da bu sebeple bilim Hareket&#8217;i konu aldığında öncelikle içindeki en dinamik ögeyi yani Zaman&#8217;ı elemek ister. Zaman kavramı bilim için bir sorundur. [Bkz. <a title="Permanent Link to Fizikçilerin Zaman'ı" href="http://www.derindusunce.org/2010/09/06/fizikcilerin-zamani/">Fizikçilerin Zaman'ı </a>]. Bunu anlamak için mekanik ya da astronomide Zaman&#8217;ın &#8220;kullanılışına&#8221; bakmak yeterli.</p>
<p> Mekanik kitapları daha baştan Süre&#8217;yi tarif etMEyeceklerini, sadece sürelerin eşitliği ilkesini temel alacaklarını beyan ederler. Buna göre: <strong><em>&#8220;iki zaman aralığının eşit olması için birbirinin aynı olan iki cismin, aynı koşullar altında ve aynı etkiler karşısında aynı mesafeyi katetmesi gerekir.&#8221;</em></strong></p>
<p>Bir başka deyişle hareketin başladığı anı not edeceğiz yani dış dünyadaki, Mekân&#8217;daki bir değişiklik ile iç dünyamızdaki hareket algısının kesiştiği tekabüliyeti. Sonra aynı şekilde hareketin bitişi olan yeni bir <strong>DIŞ-İÇ</strong> kesişimini. Sonra katedilen yolu ölçeceğiz ki zaten ölçülebilir olan tek şey de budur. Yani Süre ya da Zaman değil Mekanik&#8217;in kapsamında olan, Mekân ve tekabüliyetler, kesişimler.</p>
<p> Bir olayın belirli bir T zamanı sonunda ortaya çıkacağını söylemek şuurumuzun o olay meydana gelene kadar belli bir sayıda tekabüliyete şahid olacak demek.[...] Şöyle düşünelim, Kâinat&#8217;ın bütün hareketleri iki ya da üç kez hızlanmış olsalar fizik ve matematik formüllerimizde hiç bir değişiklik yapmamız gerekmez.  Şuurumuz bu değişikliği niteliksel olarak hissedecektir ama şuur dışında hiç bir yerde görünmeyecektir hissedilen. Çünkü periyodik olarak gözlediğimiz şeylerin birbirleriyle kesişmesi yani olayların tekabüliyeti aynı kalacaktır.</p>
<p> Zaten gök olayları, mesela bir güneş tutulması önceden bildirildiğinde bilim adamları buna benzer bir &#8220;hızlandırma&#8221; yaparlar. Bilim açısından bir anlamı olmayan Süre&#8217;nin büyüklüğünü sıfıra indirirler; bir şuurun gerçekte aylar, yıllar boyu yaşaması gerekeni saniyelere sıkıştırırlar.[...] Netice olarak Mekanik&#8217;in gözüyle Zaman tekabüliyetlerden, kesişimlerden ibarettir; Hareket ise hareketsizlikten!</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/01/hareket_dans_zaman_nedir.jpg"><img class="size-full wp-image-14389 aligncenter" title="hareket_dans_zaman_nedir" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/01/hareket_dans_zaman_nedir.jpg" alt="" width="499" height="374" /></a></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/01/15/zaman%e2%80%99in-isiginda-hareket-kavrami/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/01/15/zaman%e2%80%99in-isiginda-hareket-kavrami/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>YAKINDA:Zaman’ın Işığında Özgür İrade</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/01/15/yakindazaman%e2%80%99in-isiginda-ozgur-irade/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/01/15/yakindazaman%e2%80%99in-isiginda-ozgur-irade/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 15 Jan 2011 09:00:03 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mehmet Yılmaz</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>

		<category><![CDATA[Görmek]]></category>

		<category><![CDATA[Göz]]></category>

		<category><![CDATA[Kâinat]]></category>

		<category><![CDATA[Zaman Nedir?]]></category>

		<category><![CDATA[İnsan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=14366</guid>
		<description><![CDATA[&#8220;&#8230;Zaman geçip gittikten sonra &#8220;geriye&#8221; dönüp baktığımızda geçmişimiz bir şehrin yollarına benziyor. Önemli seçenekler, elde ettiklerimiz, düş kırıklıkları,  ikiye, üçe ayrılan kavşaklar, kararsızlık içinde dönüp durduğumuz meydanlar, çıkmaz sokaklar&#8230; Peki hayatın kendisi, şu an, şu yaşamakta olduğumuz an böyle mi? Geçmişimiz katılaşmış, kristalize olmuş, Mekân&#8217;laşmış. Oysa hayatın hammaddesi Mekân değil Zaman! Peki nereden geliyor bu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="padding-left: 60px;"><em>&#8220;&#8230;Zaman geçip gittikten sonra &#8220;geriye&#8221; dönüp baktığımızda geçmişimiz bir şehrin yollarına benziyor. Önemli seçenekler, elde ettiklerimiz, düş kırıklıkları,  ikiye, üçe ayrılan kavşaklar, kararsızlık içinde dönüp durduğumuz meydanlar, çıkmaz sokaklar&#8230; Peki hayatın kendisi, şu an, şu yaşamakta olduğumuz an böyle mi? Geçmişimiz katılaşmış, kristalize olmuş, Mekân&#8217;laşmış. Oysa hayatın hammaddesi Mekân değil Zaman! Peki nereden geliyor bu aldanma? Başımızın her tarafında gözlerimiz olsaydı ve dört yöne aynı rahatlıkta yürüyebilseydik geçmişten bahsederken &#8220;geriye dönüp bakmak&#8221; demeyecektik. Aklımız (=gözümüz) Mekân ile terbiye ediliyor. Sirk için terbiye edilen bir aslan gibi. Yeni yetenekler kazanırken eskilerini kaybediyor sirk aslanı. Kamçı sesi duyunca bir çemberden atlıyor ama artık avlanmayı unutmuş. Önüne konan kaptaki eti yiyor&#8230;..&#8221;</em></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/01/15/yakindazaman%e2%80%99in-isiginda-ozgur-irade/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/01/15/yakindazaman%e2%80%99in-isiginda-ozgur-irade/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Arthur Schopenhauer’dan Namaz Dersleri</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2010/12/24/arthur-schopenhauer%e2%80%99dan-namaz-dersleri/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2010/12/24/arthur-schopenhauer%e2%80%99dan-namaz-dersleri/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 24 Dec 2010 19:41:41 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mehmet Yılmaz</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Görmek]]></category>

		<category><![CDATA[Kâinat]]></category>

		<category><![CDATA[Namaz]]></category>

		<category><![CDATA[Zaman Nedir?]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=14113</guid>
		<description><![CDATA[

İlk defa &#8220;adam gibi&#8221; namaz kılmayı başardığımda kendi kendime sormuştum: &#8220;Bunun bu kadar güzel bir şey olduğunu bana neden kimse söylemedi?&#8221; . Neden güzelliklerin etrafını şekilcilikle, ritüellerle, yasaklarla, haramlarla, insanı korkutan bir sürü şeyle örterler? Yanlış anlaşılmasın, farz oluşunu reddetmiyorum. Ama su içmek de mecburîdir. Su içmezseniz ölürsünüz. Gelin görün ki bu mecburiyet su içmenin [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/12/seyir.jpg"><img class="size-thumbnail wp-image-14115 alignright" title="seyir" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/12/seyir-150x150.jpg" alt="" width="150" height="150" /></a></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/12/cay-zaman-nedir.gif"></a></p>
<p>İlk defa &#8220;adam gibi&#8221; namaz kılmayı başardığımda kendi kendime sormuştum: <strong><em>&#8220;Bunun bu kadar güzel bir şey olduğunu bana neden kimse söylemedi?&#8221;</em></strong> . Neden güzelliklerin etrafını şekilcilikle, ritüellerle, yasaklarla, haramlarla, insanı korkutan bir sürü şeyle örterler? Yanlış anlaşılmasın, farz oluşunu reddetmiyorum. Ama su içmek de mecburîdir. Su içmezseniz ölürsünüz. Gelin görün ki bu mecburiyet su içmenin güzelliğini engellemez. Sıcak bir havada, tertemiz bir bardaktan serin bir suyun lıkır lıkır boğazınızdan geçişi&#8230; Sadece mecbur olduğunuz için mi su içiyorsunuz? Mesela su ihtiyacını gideren haplar olsa vazgeçer miydiniz sudan?</p>
<p>Mesele orada da bitmiyor. Son derecede sübjektif bir olguyu, ancak yaşanarak hissedilen bir şeyi objektif olarak, kelimelere dökmek&#8230; Dil hapishanesine sıkıştırmak Mânâ&#8217;yı. Gerçekten imkânsız. Lâkin kayalardan aşağıya hızla süzülüp dalgaları yalarcasına uçan bir martının denize  yaklaştığı gibi yaklaşmak mümkün Mânâ&#8217;ya. Bunun çaresini (zahiren) paradoksal bir şekilde, İslâm dışı kaynaklarda buldum. <strong><em>&#8220;Zahiren paradoksal&#8221;</em></strong> çünkü ancak namaz kıl<strong>MA</strong>dığından emin olduğumuz bir insan bize yardım edebilir. Böyle bir insanın Zaman, Mekân ve İlliyet perdelerinin ötesini <strong>&#8220;görmesi&#8221;</strong> bu yazının amacına uygun bir örnek teşkil edebilir çünkü. Meselâ Arthur Schopenhauer&#8217;un epistemoloji, ontoloji, estetik ve etik konularındaki görüşlerini içeren, olgunluk dönemi eseri<strong> Die Welt als Wille und Vorstellung[1819](1)</strong>:</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em> &#8221;&#8230;Kendimizi tenha bir yerde farz edelim. Ufuk sonsuza uzanıyor, gökyüzü bulutsuz, ağaçlar düşünelim ve bitkiler&#8230; tamamen hareketsiz bir atmosfer içinde&#8230; Hayvan yok, insan yok, akan bir su yok. Her yerde derin bir sessizlik. Böyle bir yerde bulunmak insanı tefekküre davet ediyor. Nefsanî arzulardan ve bu arzuların gerektirdiği mücadelenin etkisinden kurtulmuş bir tefekkür bu. Mucizevî renklere bürünmüş bir manzara. Üstesinden gelinecek, başarılacak şeylerin yokluğu&#8230; hiç bir avantaj ya da dezavantaj teşkil etmeyen bu durum insana <span id="more-14113"></span>tefekkürden başka bir seçenek bırakmıyor. Bu şekilde yükselmekten aciz olan ise rezil bir biçimde can sıkıntısına mahkûm oluyor. Böyle bir yerde kendi aklî değerimizi ölçüyoruz. Yalnızlığa tahammül etme kapasitemiz ya da onu sevmemiz tam bir mihenk taşı.[...] </em><em>Özgür aklın yani nefsanî arzulardan kurtulmuş dehanın eserleri kesinlikle faydasız olmalıdır. Müzik, felsefe, resim, şiir&#8230; Bir dehanın eseri yararlı bir cisim değildir. Faydasızlık bir vasıf olarak dahiyane eserlerin doruğa eriştiğinin işaretidir. Diğer bütün beşerî eserler varlığımızın muhafazası veya konforu için üretilmiştir. Deha ürünü eserler ise kendileri için vardırlar&#8230; bir çiçek gibi ya da varlığın net getirisi gibi. Ondandır ki kalplerimiz bu eserlerin tadına baktıkça bir çiçek gibi açılır. Çünkü bu eserler bizi beşerî ihtiyaç kıskacında ağırlaşan dünyevî atmosferden çekip çıkarır&#8230;&#8221;</em></p>
<p>Fayda-Tehdit ilişkisi kurmadan, gördüklerini saymadan, kavramsallaştırmadan dünyaya bakabilmek&#8230; Sadece &#8220;<strong>S</strong>e<strong>YR</strong>etmek&#8221;&#8230; Kayıp giden gar binası ile trenin hareketi arasındaki ilişkiyi idrak etmek. &#8220;Zaman/tapınak&#8221; kökünü içeren ilginç bir kelime var Fransızca&#8217;da: Con<strong>T</strong>e<strong>MPL</strong>ation.</p>
<p>Bu kök hakkında etimolojik bilgi vermiştik <a href="http://www.derindusunce.org/2010/09/18/insan-akli-zaman%E2%80%99i-anlayabilir-mi1/">&#8220;insan aklı Zaman&#8217;ı anlayabilir mi? (1)&#8221;</a> başlıklı makalemizde. Bu kısmı yeniden dikkatinize sunarak bu makalenin kavramsal kısmına son vermek istiyorum. Kendi zihninizi, bilincinizi, belleğinizi dikkatle dinleyerek Arthur Schopenhauer&#8217;un yukarıdaki metnini &#8220;hissedebilmenizi&#8221; sağlayacak bazı fotoğraflarla parantezi sırlayacağız.</p>
<p style="padding-left: 30px;">&#8220;&#8230; <em>Batı dillerinin çoğunda zaman ile ilgili kelimeler bir Hint-Avrupa kökü olan <strong>tem-‘</strong>den türemiş: <strong>time</strong>(ing.), <strong>temps</strong>(fr.), <strong>tempo</strong> (it.), <strong>tiempo</strong>(isp.)&#8230; Anlamı: Kesmek! Yunanca <strong>temno</strong> kelimesi de aynı anlama geliyor. Atom (=bölünemez) bu yunanca kökten gelen ve yine kesme/bölünme içeren bir kelime. Bu kesme meselesi hiç yabana atılmaması gereken bir şey. Zira yaratılış fikrini çağrıştıran ve yine [etimolojik olarak] gökyüzünün yeryüzünden (kesilip) ayrıldığı yer anlamında <strong>templum</strong> (=tapınak) var Latince meselâ. Örnekler çok: <strong>Tome</strong> (Ansiklopedi vb eserlerin ciltleri&#8230;) gibi aynı kökten gelen kelimeler de bir şeyi içeren birleştiren ama bunu yaparken ayıran, bölen, öngörülmüş bir yapıya göre bölmeleyen mânâlarına işaret ediyor.Fakat öylesine bölmek parçalamak kastedilmiyor. Bir <strong>İÇ</strong> ve bir <strong>DIŞ</strong> kalacak şekilde ikiye ayırmak söz konusu. Bir öteki, bir <strong>&#8220;alterite&#8221;</strong> oluşturuyor bölme eylemi. Neticede Siyah beyaza, uzak yakına borçlu değil mi varlığını? En azından biz insanların ALGILAMA ile çevrili olan aklı <strong>bir şeyin var olduğunu anlamak için onun zıddına muhtaç</strong>. Aslında hem zıddına ihtiyacımız var hem de iki zıt şeyi ayıran fizikî veya aklî hududa. Sözgelimi &#8220;deniz&#8221; ve &#8220;kara&#8221; varsa aralarında bir de kıyı şeridi, bir kumsal veya bir rıhtım var değil mi? İşte bu kıyı, bu ayırma bölgesi, bu sınır(lar) tarif ediyor burada anlatılan &#8220;Zaman&#8221; algısını.</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>Tahmin ediyorum yine bu sebeple <strong>Varlık ve Zaman (Sein und Zeit)</strong> adlı devasa eserinde Martin Heidegger Zaman&#8217;ın bu Tutkal-Bıçak etkisine şöyle işaret ediyor:<strong>&#8220;Zaman varlığının Hakikat&#8217;i dünyevî bir şey olması değildir. Ontolojik ayrımın müşahede edilebilir biçimde kendini bize gösterdiği  ufuk çizgisidir.&#8221;</strong></em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>Biraz açacak olursak:  MUTLAK olarak var olanları meselâ ilk harfi büyük yazılmak üzere <strong>İnsan</strong>‘ı müşahede edemeyiz. İnsan vardır ama bu varlık akl-ı meaş ile kavranamaz. A<strong>Ş</strong>, i<strong>Ş</strong> ve e<strong>Ş</strong> bulmamızı sağlayan, i<strong>AŞ</strong>emizi temin etmeye yarayan Akl-ı Meaş&#8217;ın kapsama alanı dışındadır bu anlama. Evinin damına çıkmak için kullanılacak bir merdiven elbette Ay&#8217;a seyahat için kullanılamaz. Her ne kadar Merdiven de Uzay Mekiği gibi insanları &#8220;yükseltmeye&#8221; yarayan bir alet olsa da&#8230;Oysa <strong>İnsan</strong>‘ın müşahedeye açık bir biçimde, zamansal ve mekânsal olarak ortaya çıkması, insanların, insanlığın tarih ve Kâinat içinde var olması elbette bilimsel olarak, objektif olarak anlaşılabilir. Hatta ölçülebilir, bilime, teorilere, senaryolara konu olabilir.İşte Heidegger&#8217;e göre <strong>Tutkal-Bıçak</strong> olarak Zaman&#8217;ın varlığı &#8220;</em><em><strong>Mutlak varlıklar</strong></em> &#8220;ile &#8220;<em><strong>Müşahede edilebilir varlıklar</strong></em>&#8221; arasındaki bir hudut,  bir köprü, bir kopma ve birleşme noktası olarak <em>akledilebilir, kavranabilir</em>.&#8221;</p>
<p>1° Türkçeye <strong><em>İsteme ve Tasarım Olarak Dünya</em></strong> adıyla Levent Özşar tarafından çevrilmiş.</p>
<p> 
<a href='http://www.derindusunce.org/2010/12/24/arthur-schopenhauer%e2%80%99dan-namaz-dersleri/seyir/' title='seyir'><img src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/12/seyir-150x150.jpg" width="150" height="150" class="attachment-thumbnail" alt="" /></a>
<a href='http://www.derindusunce.org/2010/12/24/arthur-schopenhauer%e2%80%99dan-namaz-dersleri/nouvelle-image-5/' title='nouvelle-image-5'><img src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/12/nouvelle-image-5-150x150.jpg" width="150" height="150" class="attachment-thumbnail" alt="" /></a>
<a href='http://www.derindusunce.org/2010/12/24/arthur-schopenhauer%e2%80%99dan-namaz-dersleri/nouvelle-image-3/' title='nouvelle-image-3'><img src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/12/nouvelle-image-3-150x150.jpg" width="150" height="150" class="attachment-thumbnail" alt="" /></a>
<a href='http://www.derindusunce.org/2010/12/24/arthur-schopenhauer%e2%80%99dan-namaz-dersleri/nouvelle-image-11/' title='nouvelle-image-11'><img src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/12/nouvelle-image-11-150x150.jpg" width="150" height="150" class="attachment-thumbnail" alt="" /></a>
<a href='http://www.derindusunce.org/2010/12/24/arthur-schopenhauer%e2%80%99dan-namaz-dersleri/nouvelle-image-15/' title='nouvelle-image-15'><img src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/12/nouvelle-image-15-150x150.jpg" width="150" height="150" class="attachment-thumbnail" alt="" /></a>
<a href='http://www.derindusunce.org/2010/12/24/arthur-schopenhauer%e2%80%99dan-namaz-dersleri/nouvelle-image-29/' title='nouvelle-image-29'><img src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/12/nouvelle-image-29-150x150.jpg" width="150" height="150" class="attachment-thumbnail" alt="" /></a>
<a href='http://www.derindusunce.org/2010/12/24/arthur-schopenhauer%e2%80%99dan-namaz-dersleri/nouvelle-image-32/' title='nouvelle-image-32'><img src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/12/nouvelle-image-32-150x150.jpg" width="150" height="150" class="attachment-thumbnail" alt="" /></a>
<a href='http://www.derindusunce.org/2010/12/24/arthur-schopenhauer%e2%80%99dan-namaz-dersleri/nouvelle-image-33/' title='nouvelle-image-33'><img src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/12/nouvelle-image-33-150x150.jpg" width="150" height="150" class="attachment-thumbnail" alt="" /></a>
<a href='http://www.derindusunce.org/2010/12/24/arthur-schopenhauer%e2%80%99dan-namaz-dersleri/nouvelle-image-51/' title='nouvelle-image-51'><img src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/12/nouvelle-image-51-150x150.jpg" width="150" height="150" class="attachment-thumbnail" alt="" /></a>
<a href='http://www.derindusunce.org/2010/12/24/arthur-schopenhauer%e2%80%99dan-namaz-dersleri/nouvelle-image-44/' title='nouvelle-image-44'><img src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/12/nouvelle-image-44-150x150.jpg" width="150" height="150" class="attachment-thumbnail" alt="" /></a>
<a href='http://www.derindusunce.org/2010/12/24/arthur-schopenhauer%e2%80%99dan-namaz-dersleri/nouvelle-image-43/' title='nouvelle-image-43'><img src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/12/nouvelle-image-43-150x150.jpg" width="150" height="150" class="attachment-thumbnail" alt="" /></a>
<a href='http://www.derindusunce.org/2010/12/24/arthur-schopenhauer%e2%80%99dan-namaz-dersleri/nouvelle-image-58/' title='nouvelle-image-58'><img src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/12/nouvelle-image-58-150x150.jpg" width="150" height="150" class="attachment-thumbnail" alt="" /></a>
<a href='http://www.derindusunce.org/2010/12/24/arthur-schopenhauer%e2%80%99dan-namaz-dersleri/nouvelle-image-57/' title='nouvelle-image-57'><img src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/12/nouvelle-image-57-150x150.jpg" width="150" height="150" class="attachment-thumbnail" alt="" /></a>
<a href='http://www.derindusunce.org/2010/12/24/arthur-schopenhauer%e2%80%99dan-namaz-dersleri/nouvelle-image-54/' title='nouvelle-image-54'><img src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/12/nouvelle-image-54-150x150.jpg" width="150" height="150" class="attachment-thumbnail" alt="" /></a>
</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/12/seyir.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-14115" title="seyir" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/12/seyir.jpg" alt="" width="497" height="357" /></a></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/12/nouvelle-image-3.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-14117" title="nouvelle-image-3" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/12/nouvelle-image-3.jpg" alt="" width="497" height="393" /></a> </p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/12/nouvelle-image-11.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-14118" title="nouvelle-image-11" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/12/nouvelle-image-11.jpg" alt="" width="497" height="341" /></a> </p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/12/nouvelle-image-15.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-14119" title="nouvelle-image-15" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/12/nouvelle-image-15.jpg" alt="" width="497" height="421" /></a> </p>
<p> <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/12/nouvelle-image-29.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-14122" title="nouvelle-image-29" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/12/nouvelle-image-29.jpg" alt="" width="498" height="421" /></a> </p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/12/nouvelle-image-32.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-14123" title="nouvelle-image-32" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/12/nouvelle-image-32.jpg" alt="" width="497" height="471" /></a> </p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/12/nouvelle-image-24.jpg"></a> </p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/12/nouvelle-image-33.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-14125" title="nouvelle-image-33" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/12/nouvelle-image-33.jpg" alt="" width="497" height="399" /></a> </p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/12/nouvelle-image-51.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-14126" title="nouvelle-image-51" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/12/nouvelle-image-51.jpg" alt="" width="497" height="501" /></a> </p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/12/nouvelle-image-44.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-14127" title="nouvelle-image-44" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/12/nouvelle-image-44.jpg" alt="" width="497" height="423" /></a> </p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/12/nouvelle-image-43.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-14129" title="nouvelle-image-43" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/12/nouvelle-image-43.jpg" alt="" width="498" height="599" /></a> </p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/12/nouvelle-image-58.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-14130" title="nouvelle-image-58" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/12/nouvelle-image-58.jpg" alt="" width="425" height="593" /></a> </p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/12/nouvelle-image-57.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-14131" title="nouvelle-image-57" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/12/nouvelle-image-57.jpg" alt="" width="497" height="421" /></a> </p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/12/nouvelle-image-54.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-14132" title="nouvelle-image-54" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/12/nouvelle-image-54.jpg" alt="" width="497" height="423" /></a></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/12/nouvelle-image-5.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/12/seyir.jpg"></a></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2010/12/24/arthur-schopenhauer%e2%80%99dan-namaz-dersleri/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2010/12/24/arthur-schopenhauer%e2%80%99dan-namaz-dersleri/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Ölüm’ün Işığında Zaman Kavramı(1)</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2010/12/02/olum%e2%80%99un-isiginda-zaman-gorulebilir-mi1/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2010/12/02/olum%e2%80%99un-isiginda-zaman-gorulebilir-mi1/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 01 Dec 2010 23:21:59 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mehmet Yılmaz</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Görmek]]></category>

		<category><![CDATA[Hegel]]></category>

		<category><![CDATA[Kant]]></category>

		<category><![CDATA[Resim]]></category>

		<category><![CDATA[Sanat]]></category>

		<category><![CDATA[Zaman Nedir?]]></category>

		<category><![CDATA[Ölüm]]></category>

		<category><![CDATA[İnsan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=13652</guid>
		<description><![CDATA[Sunuş: Çeşme resmine bakmakla suya kanamayacağını idrak eden Akıl kendiliğinden suyun kaynağına yönelecektir. Tam da bu sebeple  Zaman&#8217;ın NE?&#8216;liğini anlamak(=görmek) için de Sanat&#8217;tan istifade etmek icab eder. Bu bir keyfiyet değil.  İnsan gibi düşünmek için Sanat&#8217;tan istifade etmek zorundayız. Çünkü eserler sanatçıları anlatır, sanatçıya dairdir. Eser Sanatçı&#8217;nın aynısı değildir ama eserin varolmasını MuRaD etmiş ve [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="padding-left: 30px;"><strong><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/12/sanat_olum.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-13653" title="sanat_olum" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/12/sanat_olum.jpg" alt="" width="240" height="236" /></a>Sunuş:</em></strong> <em>Çeşme resmine bakmakla suya kanamayacağını idrak eden Akıl kendiliğinden suyun kaynağına yönelecektir. Tam da bu sebeple  Zaman&#8217;ın <strong>NE?</strong>&#8216;liğini anlamak(=görmek) için de Sanat&#8217;tan istifade etmek icab eder. Bu bir keyfiyet değil.  İnsan gibi düşünmek için Sanat&#8217;tan istifade etmek zorundayız. Çünkü eserler sanatçıları anlatır, sanatçıya dairdir. Eser Sanatçı&#8217;nın aynısı değildir ama eserin varolmasını </em><em>Mu</em><strong><em>R</em></strong><em>a</em><strong><em>D</em></strong><em> </em><em>etmiş ve eşyaya şekil vererek onu ortaya çıkarmıştır Sanatçı. Zaman vehmi de Zaman&#8217;ın hakikatini gözlerden saklar. Vehimden kurtulmanın yolu aklı (gözü) eğitmek, harf ile mânâ arasındaki farkı ona öğretmektir.(1a) </em></p>
<p><strong>Sanat taklit midir? </strong> <strong></strong></p>
<p>Schumann&#8217;ın en lezzetli eserlerinden birini dinliyorum,  &#8220;<a href="http://www.youtube.com/watch?v=yeYhjY5AtFI">spanische liebeslieder</a>&#8221; (op. 138). Aşk şarkıları bunlar. 15ci asırda İspanya&#8217;da yazılmış aşk şiirlerinin Almanca tercümelerinden ilham almış büyük besteci. Albümdeki birinci parça gül bahçesinde rastladığı delikanlıya aşık olan bir genç kızın şarkısı. Mezzo-soprano <a href="http://www.guardian.co.uk/lifeandstyle/2002/jan/18/shopping.artsfeatures">Angelika Kirchschlager</a>&#8216;in berrak sesi su gibi akıyor ve soprano <a href="http://www.barbarabonney.com/">Barbara Bonney</a>&#8216;inkiyle &#8220;karışınca&#8221; öyle bir içiliyor ki&#8230;</p>
<p>Şırıl şırıl akan küçük bir derenin berrak suları canlanıyor gözümde. Seslerin berraklığı <strong><em>&#8220;lokur lokur akan&#8221;</em></strong> pianonun ritmiyle daha da belirginleşiyor. Bu kısacık şarkıyı <span id="more-13652"></span>tekrar dinliyorum. Genç kızı, delikanlıyı, gülleri anladım da&#8230; <strong><em>&#8220;işin içinde bir de su var&#8221;</em></strong> diyorum, bu kadar tesadüf olamaz. Sonra sözler takılıyor kulaklarıma. Acaba şiiri Almanca&#8217;ya tercüme eden Emanuel von Geibel sonu &#8220;ş&#8221; ve &#8220;s&#8221; gibi su sesiyle biten kelimeleri kasten mi seçmiş? CD&#8217;nin kutusundan kitapçığı çıkarıp sözlere(1b) bakıyorum: Oh! Yanılmamışım. Hakikaten şırıl şırıl akan bir dere var iki aşığın ilk defa karşılaştığı yerde.</p>
<p>Sanat doğanın taklidi midir? Doğal olarak güzel olan şeylerin beceriksizce, yapay biçimde tasvir edilmesinden mi ibarettir? Öyle ya, batan bir güneşi seyretmek dururken neden kıpırdamadan duran bir yağlı boya tabloya bakalım? Bir bülbülün şen nağmelerini, akan suyun şırıltısını dinlemek dururken Schumann&#8217;ın şarkıları ile yoralım kulaklarımızı? Tabi sanatçı ve/veya sanatsever okurlarımız kızabilirler. <strong><em>&#8220;Ah! hayır, kimse Hacı Arif Bey&#8217;in yerini tutamaz&#8221;</em></strong> ya da <strong><em>&#8220;Hangi kuş Mozart&#8217;ın 40cı senfonisini çalmış da biz duymamışız?&#8221;</em></strong> gibi itirazlar gelebilir. Ancak Sanat eserleri doğanın kötü birer kopyası değilse nedirler? Bunu bir tarif etmek gerek. Yani Tabiat&#8217;ın güzellikleri dururken Sanat&#8217;a ne gerek var? Yok eğer Sanat Tabiat&#8217;tan ayrı ise, basit bir eğlence ya da süs eşyası değilse nedir gayesi? Yöntemi? Hedefi?</p>
<p style="padding-left: 60px;"><em>&#8220;Doğadaki güzellikler doğal olarak güzeldir. Oysa sanatsal güzellik bir şeyin güzel bir tasviridir&#8221;</em></p>
<p>Böyle diyor Kant vicdan ve güzellik üzerine düşüncelerini sunduğu <strong><em>Yargı Yetisinin Eleştirisi</em></strong> adlı kitabında. Doğal güzellikler katıksız ve fayda arayışı olmadan, kendiliklerinden güzel olan şeyler. Doğadaki güzelliklerin cezbettiği insanların ahlâken de güzel olacaklarını savunuyor büyük düşünür. Oysa sergi salonlarının elitist/züppe(?) havası, sanatsal faaliyetlere ister istemez dahil olan beşerî çekişmeler, maddî kaygılar Kant&#8217;ı soğutuyor insanların yaptığı sanattan. Tanrı&#8217;nın yarattığı doğal güzellikleri, bir anlamda ilâhî sanatı insan eliyle &#8220;yaratılmış&#8221; güzelliklere tercih ediyor.</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/12/sanat-mehtap.jpg"><img class="size-full wp-image-13654 alignright" title="sanat-mehtap" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/12/sanat-mehtap.jpg" alt="" width="209" height="290" /></a>Peki sanat gerçekten doğal güzelliklerin taklidiyle sınırlı mıdır? Bundan başka bir amacı olamaz mı müzeleri dolduran heykellerin, tabloların? Onca bestenin, mimarî eserin ve sanat adına yapılmış işlerin, bu uğurda sefalet çekmişlerin hatta can vermişlerin <em>Mu</em><strong><em>R</em></strong><em>a</em><strong><em>D</em></strong><em>ı </em>nedir?</p>
<p>Kant&#8217;ın gözüyle (aklıyla) bakmaya çalışalım önce: Farz edelim bir sokakta yürüyorsunuz gece vakti. Birden gökyüzünde kocaman dolunayı fark ettiniz. Heyecanla karışık bir hayranlık uyandı içinizde. Biraz daha yürüdünüz, o da ne? Dolunay sandığınız şey bir sokak lambası değil miymiş? İşin bütün tadı kaçtı değil mi? Ne oldu? Neden bozuldu &#8220;tılsım&#8221; ? Eğer güzellik bakanın gözünde ise ne fark eder gerçek mehtabın yerine  <strong><em>&#8220;kötü bir kopyasına&#8221;</em></strong> bakmak? <strong><em>&#8220;Dolunay&#8221;</em></strong> dediğiniz şey neticede beyaz ışık saçan yuvarlak bir cisim değil mi? Neden sevgilinizle el ele yürürken, romantik şarkılar dinlerken ille de dünyanın uydusunu görmek istiyorsunuz? Bir sokak lambası neyinize yetmiyor?</p>
<p>Kant kısmen haklı belki. Eğer dindar bir kadın olan annesinden aldığı Protestan inancıyla gökyüzüne baktığını varsayarsak onun  perspektifinden şöyle denilebilir:</p>
<p style="padding-left: 60px;"><em>&#8220;Mehtap kendiliğinden güzel. İnsan yapısı olmayan, &#8220;faydasız&#8221; bir güzellik olduğu için Tanrı&#8217;nın sanatını yansıtıyor. Mehtabın doğal güzelliği acıkan, üşüyen beşerî yönüme değil iman eden insanî yönüme hitab ediyor. Mehtaba bakınca duygulanmam, gözlerimin ve aklımın cezbedilmesi Kâinat&#8217;ı yaratan Sanatçı ile temas etmemi sağlıyor.</em></p>
<p style="padding-left: 60px;"><em> Oysa sokak lambası kenti aydınlatmak için konmuş. Gözüme güzel görünse bile o lambayı üretenlerin maksadı,</em><em> Mu</em><strong>R</strong><em>a</em><strong>D</strong><em>ı</em>  bu değil. Tasarlayan mühendisler ve imal eden işçiler için maddî amaçlar vardı: Maliyet, güvenlik, montaj&#8230;&#8221;</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/12/sanat-taklit.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-13655" title="sanat-taklit" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/12/sanat-taklit.jpg" alt="" width="218" height="281" /></a>-400&#8242;lerde yaşamış Yunanlı ressam Zeuxis  yaptığı üzüm tasvirlerini gerçek sanarak yemeğe gelen kuşlarla övünürmüş. Doğanın güzelliklerine yaklaşmanın , Sanat&#8217;ı yücelttiğini iddia edermiş. Tekrar kendimize sormak lâzım, hayvanları aldatabilmeyi  Sanat&#8217;a amaç edinmek Sanat&#8217;ı yüceltir mi yoksa tam tersine dekoratif malzeme mertebesine mi indirir? Hegel <strong><em>Estetik Derslerine Giriş</em></strong>&#8216;te bu ve buna benzer argümanlarla Kant&#8217;ın fikirlerine hücum ediyor :</p>
<p style="padding-left: 60px;"><em>&#8220;Tabiat aynı anda beş duyuya hitap eder. Oysa [taklitçi] sanat ancak bir duyuyu aldatabilir. Bu sebeple kendini taklit rolüne hapseden bir sanat sürünerek bir fili taklid etmeye çalışan solucana benzer. Taklitçi sanat gerçek canlılığın yerine ancak Hayat&#8217;ın bir karikatürü olabilir!&#8221;</em></p>
<p>Aslında Kant ve Hegel&#8217;in güzellik/sanat konusundaki fikrî çatışmaları sanırım bir tür maskeli balo. Bir yanda Hristiyan terbiyesi aldığı halde bilimcilik kıskacındaki meslektaşlarından tepki almaktan korkan Kant, diğer yanda İnsan&#8217;ın sanatındaki maneviyatı  keşfeden ama bu Mânâ&#8217;yı Tabiat&#8217;a sığdıramayan Hegel.</p>
<p>Hegel&#8217;in kitabının tamamında çok ilginç fikirler var ama yer yer insan dışındaki alemi şeyleştiren pozitivist(?) bir eğilim kokusu alıyorum. Spinoza ile Descartes&#8217;in fikirlerini sentezleyip maddî bir maneviyat(!) inşa etme yönünde bir çaba göze (akıla) çarpıyor:<a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/12/taklit_grapes01detail21.jpg"></a></p>
<p style="padding-left: 60px;"><em>&#8220;herhangi bir adamın aklından geçen değersiz bir fikir bile Tabiat&#8217;ın ürettiği her şeyin üzerindedir. Çünkü [insan eylemleri] maneviyat ve özgürlük içerir.&#8221;</em></p>
<p>Hegel sanki dehası sayesinde materyalizmin açıklarını yakalamış ama objektif bir maneviyat kurma gayesi güdüyor yine de.(2) Dikkatli okuyucularımız göreceklerdir, Hegel ve Kant zıt görünse de yazımızın başından beri ısrarla andığımız <em>Mu</em><strong><em>R</em></strong><em>a</em><strong><em>D</em></strong><strong>&#8216;ın</strong><em> </em>zemininde birleşebilirlerdi. Çünkü her ikisi de aynı temele oturtmuşlar fikirlerini:</p>
<p style="padding-left: 60px;"><em> &#8221;Sanat&#8217;ın </em><strong>X</strong><em> türlüsü güzeldir çünkü </em><strong>X</strong><em> bir </em><em>Mu</em><strong><em>R</em></strong><em>a</em><strong><em>D</em></strong><em>ın ifadesidir, mânânın maddeye, eşyaya Mu</em><strong><em>R</em></strong><em>a</em><strong><em>D</em></strong><em> ile şekil vermesidir&#8221;</em></p>
<p>Ancak o Mu<strong>R</strong>a<strong>D</strong>ın kaynağı konusunda hemfikir değiller. İşin bir başka ilginç yanı her ikisinin de bir sistem kurmak istemiş düşünürler olması. Sadece Sanat&#8217;ı değil Akıl&#8217;ı, Ahlâk&#8217;ı, savaşları, politik gelişmeleri, diplomatik hesapları&#8230; toplumu meşgul eden her meseleyi ihata edebilecek bir felsefe sistemi kurmak istemişler. Belki bu iki büyük deha inşa değil de keşif odaklı çalışsalardı daha farklı olabilirdi netice:</p>
<p style="padding-left: 60px;"> <em>« Cansız&#8217;dan Canlı&#8217;ya geçişte zahiren de olsa bir irade var. Çorak, Hayat&#8217;sız bir toprağa yağan ilk yağmur damlaları nasıl o toprağın içine işlerse Madde&#8217;ye öyle işliyor İ</em><strong><em>R</em></strong><em>a</em><strong><em>D</em></strong><em>e. Hayatiyet dediğimiz şey baş harfi büyük yazılmak üzere bu İ</em><strong><em>R</em></strong><em>a</em><strong><em>D</em></strong><em>e, Madde&#8217;ye canlılık veren. Sonsuzluğa erişme Mu</em><strong><em>R</em></strong><em>a</em><strong><em>D</em></strong><em>ını, ölüme direnme Mu</em><strong><em>R</em></strong><em>a</em><strong><em>D</em></strong><em>ını Madde&#8217;ye &#8220;sokan&#8221; bir İ</em><strong><em>R</em></strong><em>a</em><strong><em>D</em></strong><em>e var. Madde&#8217;nin Madde olarak var oluşu bir iradenin neticesi olarak görülebilir. Ama &#8220;Canlı Madde&#8221; olan bitki ve hayvanlar bizzat o Madde&#8217;yi var eden İ</em><strong><em>R</em></strong><em>a</em><strong><em>D</em></strong><em>e&#8217;nin minik gölgeleri, yansımaları. »</em> (Bkz. <a title="Permanent Link to Hayvan Serbesttir, İnsan Özgürdür..." href="http://www.derindusunce.org/2010/10/05/hayvan-serbesttir-insan-ozgurdur/">Hayvan Serbesttir, İnsan Özgürdür&#8230;</a>)</p>
<p>Neden Mu<strong>R</strong>a<strong>D</strong> üzerinde bu kadar ısrarla duruyoruz? İnsan&#8217;ın insanlığının başladığı yer burasıdır da ondan. İnsan&#8217;ın kendi varoluşunu anlama noktası  Mu<strong>R</strong>a<strong>D</strong><strong>&#8216;ı anlama, kavrama noktasıdır. Hegel&#8217;in deyimiyle eşyanın, hayvanatın </strong><strong>EDİLGEN</strong><strong> varoluşu (an sich) ile </strong>İnsan&#8217;ın şuurlu, <strong>AKTİF</strong> varoluşu <strong>(für sich) </strong>arasındaki farkın berraklaştığı kavşaktır Mu<strong>R</strong>a<strong>D</strong>. Bu sebeple Sanat&#8217;ın bir ihtiyaç olduğunu söylemek Sanat&#8217;a yapılmış bir hakaret gibidir. İnsan&#8217;ın  kendi EVVEL&#8217;ine ve kendi AHÎR&#8217;ine âgâh olabilmesi için vardır Sanat ve Sanat&#8217;a dair ne varsa; kültür, zihniyet, eşyayı anlamlandırma:</p>
<p style="padding-left: 60px;"><em>&#8220;</em><em>Neden bir nefes alma kültürü geliştirmedik bu güne kadar?</em></p>
<ul style="padding-left: 60px;">
<li><em>- Lütfen, önce siz nefes alın. İstirham ederim.</em></li>
<li><em>- Ah! Dünyada olmaz. Siz misafirsiniz. Önce siz nefes alacaksınız.</em></li>
<li><em>- Beni mahçup ediyorsunuz ama&#8230;</em></li>
</ul>
<p style="padding-left: 60px;"><em>Seçme imkânı bulunmayan durumlarda İnsan özgür olamaz. Bir <strong>nefes alma kültürü</strong> geliştiremediysek bundandır. Kültür Mânâ&#8217;nın başladığı yerdedir. Madde&#8217;ye Anlam, İnsan&#8217;a Özgürlük yüklenen noktada. Özgürlük sayesinde hayvanların determinist dünyasını ve hayvanlığı BİLEREK, İSTEYEREK [Mu<strong>R</strong>a<strong>D </strong><strong>ederek</strong>] terk eder insan.</em><strong>(3)</strong></p>
<p style="padding-left: 60px;"><em>Bunun içindir ki sadece doymak için yemez ve ısınmak için giyinmez. Yemeğe herkesten önce başlamak, şu veya bu şekilde giyin(/me)mek, konuşurken argo, Osmanlıca veya İngilizce kelimeler seçmek mânâ taşır. Bir insanı tek başına evine davet etmek mânâ taşır. Davet edilen yere git(/me)mek mânâ taşır.</em><em>&#8220;</em><em> (</em><a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_goz.pdf">Derin Göz / Sanat&#8217;ta Ayrıntı isimli kitabımız</a><em>, Tenzîh ve Teşbîh meselesi)</em></p>
<p> </p>
<p><strong>Dipnotlar</strong></p>
<p>1a° Gözlerimiz vasıtasıyla aklımız şekillendi, şekilleniyor. Bir başka deyişle GÖRME biçimlerimiz ile AKLETME biçimlerimiz birbirine sıkı sıkıya bağlı. Çünkü GÖRMEK ve AKLETMEK aynı cismin iki farklı yüzeyi gibidir:</p>
<ul>
<li>İki cismin aynı anda aynı yerde bulunaMAması,<a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/12/taklit_grapes01detail21.jpg"></a></li>
<li>Cisimlerin bir başı, bir sonu olması,</li>
<li>Cisimlerin kırılıp bölünerek küçük parçalara ayrılması,</li>
<li>Tahtayı (özü) değil de tahta masayı (sureti) görebilmemiz,</li>
<li>Güneş&#8217; e baktıktan sonra mum ışığını göreMEyişimiz&#8230;</li>
</ul>
<p>Bütün bu Mekân&#8217;a dair olguları Göz ile kavrıyoruz ama bir yandan da GÖRME vasıtasıyla AKLIMIZ formatlanıyor. Her şeyi mekânsal biçimde kavramlaştırıyoruz. Daha önceki bölümlerde anlattığımız gibi Zaman&#8217;ı bile mekânlaştırıyoruz, model olarak kullandığımız  <strong>t</strong> anlarını, saat tik-taklarını Zaman&#8217;ın kendisi sanıyoruz. Kâinat kitabının alfabesini, dilbilgisi kurallarını, kelime oyunlarını, ilişkilerin vasıflarını, ilişkilerin arasındaki ilişkileri ve ilişkilerin arasındaki ilişkilerin vasıflarını görebilmek için Sanat&#8217;tan istifade edeceğiz.</p>
<p> <strong>1b°</strong></p>
<p> Von dem Rosenbusch, o Mutter,</p>
<p>von den Rosen komm ich.</p>
<p>An den Ufern jenes Wassers</p>
<p>sah ich Rosen stehn und Knospen;</p>
<p>von den Rosen komm ich.</p>
<p>An den Ufern jenes Flusses</p>
<p>sah ich Rosen stehn in Blüte,</p>
<p>brach mit Seufzen mir die Rosen</p>
<p>Und am Rosenbusch, o Mutter,</p>
<p>einen Jüngling sah ich,</p>
<p>an den Ufern jenes Wassers</p>
<p>einen schlanken Jüngling sah ich,</p>
<p>einen Jüngling sah ich.</p>
<p>An den Ufern jenes Flusses</p>
<p>sucht nach Rosen auch der Jüngling,</p>
<p>viele Rosen pflückt er, viele Rosen.</p>
<p>und mit Lächeln brach die schönste er,</p>
<p>gab mit Seufzen mir die Rose.</p>
<p><strong>2°</strong> Yaşadığı dönemin pozitivist baskısı yazdıklarında hissediliyor. Ayrıca unutmamak gerekir ki Fransız devrimini yaşamış, Napolyon&#8217;un Almanya&#8217;yı işgaline tanık olmuş ve Fransızların kazanmasını istemiş bir Hegel&#8217;den bahsediyoruz. O dönemin bir çok düşünürü gibi İnsanlık Tarihi&#8217;nin bir evrim içinde olduğuna inanmış, teorileri de Avrupa&#8217;da hakim olan ideolojilerin gölgesinde kalmış.</p>
<p><strong>3°</strong> A&#8217;râf 179, Bakara 65, Maîde 60, A&#8217;râf 166, Furkan 43-44,&#8230;</p>
<p> </p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/12/taklit_grapes01detail21.jpg"><img class="size-medium wp-image-13656 aligncenter" title="taklit_grapes01detail21" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/12/taklit_grapes01detail21-300x300.jpg" alt="" width="300" height="300" /></a><em></em></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2010/12/02/olum%e2%80%99un-isiginda-zaman-gorulebilir-mi1/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2010/12/02/olum%e2%80%99un-isiginda-zaman-gorulebilir-mi1/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Karanlık’ın Işığında Akıl</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2010/11/20/karanlik%e2%80%99in-isiginda-akil/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2010/11/20/karanlik%e2%80%99in-isiginda-akil/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 19 Nov 2010 22:01:51 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Konuk Yazar</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>

		<category><![CDATA[Görmek]]></category>

		<category><![CDATA[Göz]]></category>

		<category><![CDATA[Karanlık]]></category>

		<category><![CDATA[Zaman Nedir?]]></category>

		<category><![CDATA[İnsan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=13512</guid>
		<description><![CDATA[Kıymetli bir dostumuz
Bilmediklerimize sınır koyan bildiğimizi düşündüklerimiz olsa gerek! Karanlığı da bir gören olarak biliyormuşuz gibi tarif edip, tanımlamaya çalışıyoruz.
Karanlığı, bir bebek gibi kucağımıza almış, kollarımızla sarmış ve gözlerine bakabilmişsek şayet ona devşirebilecekmiş gibi sahip olamayacağımızı, &#8220;tamamıyla bilemeyeceğimizi bilebilmek&#8221; yolunda ilk adımı atmış sayılırız. Dolayısıyla da karanlığın kuyruğuna, bacağına dokunmakla onu bildiğimizi söyleyemeyiz.
Karanlığın bilinebilmesi için [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/11/00281zz.gif"></a>Kıymetli bir dostumuz<a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/11/karanlik_2.gif"><img class="alignright size-full wp-image-13537" title="karanlik_2" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/11/karanlik_2.gif" alt="" width="200" height="267" /></a></em></strong></p>
<p>Bilmediklerimize sınır koyan bildiğimizi düşündüklerimiz olsa gerek! Karanlığı da bir gören olarak biliyormuşuz gibi tarif edip, tanımlamaya çalışıyoruz.</p>
<p>Karanlığı, bir bebek gibi kucağımıza almış, kollarımızla sarmış ve gözlerine bakabilmişsek şayet ona devşirebilecekmiş gibi sahip olamayacağımızı, &#8220;tamamıyla bilemeyeceğimizi bilebilmek&#8221; yolunda ilk adımı atmış sayılırız. Dolayısıyla da karanlığın kuyruğuna, bacağına dokunmakla onu bildiğimizi söyleyemeyiz.</p>
<p>Karanlığın bilinebilmesi için dünya gibi ortasında ya da bir duvar gibi önünde değil de üzerinde, dışında durabiliyor olmak gerekir. İnsan bunu yapabilir mi?</p>
<p>Gören insanların neredeyse elle tutulabilir yoğunlukta olan ve ancak kendi ile sınırlı olan karanlığı bilebilmesi çok zor. Karanlık&#8217;ı çoğumuz ancak düz bir satıh, yol üzerindeki bir engel gibi aklın kabul ettiği alanla sınırlandırarak tahayyül edebiliyoruz; aynen zaman gibi! Akıl ve bilgi ile aşılıp, tuğla tuğla sökülerek alt edilip, aydınlığa dönüştürülebilir/kavuşulabilirmişiz gibi!<span id="more-13512"></span></p>
<p>Doğuştan kör biri için &#8220;renk&#8221; ne demekse gören biri için de &#8220;karanlık&#8221; o demek olsa gerek! Fakat muhtemeldir ki bir kör için karanlığın anlamı gören birinin karanlığından çok farklı bir anlam ifade eder.</p>
<p>Kör için karanlık, <strong><em>&#8220;bilgisizlik, bilinmezlik, cehalet&#8221;</em></strong> anlamına gelmez. O halde doğuştan kör olan biri için &#8220;karanlık&#8221; ya da &#8220;aydınlık&#8221; ne anlam ifade eder? Gören birinin aydınlık ve karanlık tanımının onun dünyasında bir karşılığı var mıdır? Varsa bu karşılık ne olabilir ve kör olan kişi, gören olduğu için doğru ve gerçek tanımını sadece kendisinin yapabildiğini iddia eden birine bunları nasıl izah/tercüme edebilir?</p>
<p>Ayışığı dahil hiçbir aydınlatmanın bulunmadığı, kervan geçmez ıssızlıkta bir ormanın içinde kıvrım kıvrım inen, çıkan dağ yolunda gecenin zifiri karanlığında sadece araba farları ile yol almayı tecrübe ettiniz mi hiç? Araba farlarının aydınlatabildiği alan/mesafe dışında kalan her şey, her yer zifiri karanlık. O karanlığa bakarak çeşit çeşit devasa ağaçların olduğu bir ormanın içinde olunduğunuzu bilmek imkânsız gibi. Farların aydınlattığı yoldan geçen bir tilki, fare de olmasa etrafta sizden başka tek bir canlının dahi bulunmadığından neredeyse yüzde yüz emin olabilirsiniz.</p>
<p>170 derecelik açı içinde olan her şeyi görebilen gözlere sahip olsanız bile o kıvrımlı yolda farların 35-40 derecelik aydınlatma açısının içinde kalan 10-15 metrelik alandadır gördükleriniz. O ışıklı alan içinde olanlar için var dışında kalanlar için yok hükmünü kolaylıkla verebilirsiniz; karanlık; &#8220;yok&#8221; hükmü verilenlerin &#8220;var&#8221; hükmündeki örtüsüdür!</p>
<p>Kısaca o karanlık içinde hareket edebilmek için bir arabaya, sağlam göz sinirleri sayesinde görebilen gözlere sahip olmak yeterli  değil.Yoğun karanlık içinde ağaç, tilki, fare, yol, orman, şoförlük bilgisine sahip olmanızın da hiçbir ehemmiyeti yok. O farların ışığı olmadığında nerede olduğunuzu etrafınızdakilerin neler olduğunu teşhis edebilmeniz zor.</p>
<p>Kısaca bilgi var, sağlam göz sinirleri var ama o derin karanlığı aydınlatan ışık olmadığı için hepsi &#8220;yok&#8221; hükmünde!</p>
<p>Tanrı/Yaratılmış olmak gibi bir inancı olmayanlar için bu inanca sahip olanlar, karanlıkta kalmış körler olarak tanımlanıyor; Körler de görenler gibi yüzdeki iki çukuru dolduran göz denen bir organa sahipler belki ama onlara göre kendilerinin görebiliyor olmalarının sebebi, <strong><em>&#8220;sağlam göz sinirleri&#8221;</em></strong>ne sahip olmaları. Bilim&#8217;i, görme işlevini yerine getiren sağlam göz sinirleri olarak düşünüyorlar ve dolayısıyla kendilerini &#8220;aydınlanmışlar&#8221; olarak kabul ediyorlar. Bilimsel bilgi dedikleri suni sinirleri, körlerin görmelerine dolayısıyla kendileri gibi bilmelerine engel olduğunu düşündükleri sağıksız/hasarlı/kusurlu(!) sinirlerle değiştirmeye çalışıyorlar;  <strong><em>&#8220;benim gibi görebilmek için benim gibi sağlam sinirlere sahip olmalısın!&#8221;</em></strong></p>
<p>Farkına varılamayan belki de doğuştan kör olan biri görmediği için güneş &#8220;yok&#8221; değil.  Onların dünyasındaki renkler, görenlerinkinden farklı nitelikte bir anlam ifade edebilir. Kısaca körlerin güneşi</p>
<p>bilebilmelerinin sebebi görenlerin şahitliği, &#8220;var&#8221; hükmü değil. Bilim adamları o dar alanı aydınlatan farların ışığında(bilim) görebildiklerini o anda &#8220;var&#8221; edilmiş kabul ediyor ve &#8220;gerçek; bilebildiğimizin var olduğudur!&#8221; diyorlar. Örn:Gerçek şu ki; <strong><em>&#8220;Dünyada 3000 adet tatlısu canlısı vardır.&#8221;</em></strong> Aradan bir zaman geçince şu haberi duyuyorsunuz: <strong><em>&#8220;Yapılan araştırmalar neticesinde bilim adamları literatüre girmemiş 150 tür tatlısu canlısını keşfetti&#8221;</em></strong> Bizden önce yazılmış bir şiirin farların aydınlatabildiği kadarını görüp, okuyabiliyoruz diye karanlığın ne anlama geldiğine akıl erdirip, anlayabiliyor değiliz.O farların asla aydınlatamayacağı şeyler olduğunu biliyoruz. Evet, güneş doğuyor, yağmur gökten yağıyor, ağaç yukarı doğru büyüyor = yerçekimi var!</p>
<p>Üzerinde soluk alıp yaşadığımız gezenin adı dünya, vs vs&#8230;bilim, fotosentezi, yağmurun nasıl oluştuğunu, sindirim sistemimizin nasıl çalıştığına far ışığı tutup, izah etmemiş olsaydı tüm bunlar &#8220;yok&#8221; muydu?</p>
<p>Gayb&#8217;a iman, <strong><em>&#8220;insanın, bilebildikleri ile asla bilemeyeceklerinin var olduğunu bilir&#8221;</em></strong> olması halidir denilebilir! Bir tepsi üzerinde değil de küre üzerinde yaşıyor olduğumuzu bilmek bilgi muhtevasının değişmesinden başka bir anlam ifade etmez. Gerçek ve doğru kabul edilen bilgi değişmiştir o kadar. Kimse bu değişen bilgi ile bir tepsinin üzerinden dünya denilen küreye taşınmış değildir. İnsanın gabya iman etmesi de &#8220;karanlık&#8221; içinde karanlık bir çağda kalması demek değildir.</p>
<p>Kelimelerin ifade ettiği anlamlar zamanla değişiyor. Karanlığın başlı başına boşluk, hiçlik, yokluk, gibi bir mecazi tanımı yokken &#8220;aydınlanma(!)&#8221; sonrası anlamı cehalet ve bir din inanını olmakla bir tutulmuş.</p>
<p>Aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmama durumundan kurtulmasıdır. Bu ergin olmayış durumu ise, insanın kendi aklını bir başkasının kılavuzluğuna başvurmaksızın kullanamayışıdır.</p>
<p>İşte bu ergin olmayışa insan kendi suçu ile düşmüştür; bunun nedenini de aklın kendisinde değil, fakat aklını başkasının kılavuzluğu ve yardımı olmaksızın kullanmak kararlılığını ve yürekliliğini gösteremeyen insanda aramalıdır Sapere Aude! Aklını kendin kullanmak cesaretini göster! Sözü şimdi Aydınlanmanın parolası olmaktadır.(İmmenuel Kant/Aydınlanma Çağı-vikipedi)</p>
<p>Şimdi de insanlar bilim adamlarının kılâvuzluğu ve onların anlamlarını yeniden yazdığı kelimelerle oluşturduğu &#8220;dil&#8221;i kullanarak akıllarını kendilerinin kullandıklarını düşünüyorlar. Bu nedenle &#8220;karanlık ve aydınlık&#8221; kelimelerinin anlamları üzerine insanın, kainatın tercüme edilmemiş kelimeleri ile tekrar düşünmesi gerekebilir.</p>
<p>Karanlığın genele hakim olduğu gibi olumsuz bir anlamı yok benim için. Karanlığın, yani her şeyin akıl aracılığı ile bilinebilir olmamasının, insan için acı, sevinç, sevgi gibi bir niteliği olduğunu düşünüyorum.</p>
<p>İman için olmazsa olmazlardan.Öyleyse nasıl olumsuz bir anlamda kullanılabilir ki?</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2010/11/20/karanlik%e2%80%99in-isiginda-akil/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2010/11/20/karanlik%e2%80%99in-isiginda-akil/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Kitab Keşf al Mânâ ‘an sır asmâ’ ALLAH al-Hüsna (Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri)</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2010/10/24/kitab-kesf-al-mana-%e2%80%98an-sir-asma%e2%80%99-allah-al-husna-muhyiddin-ibn-arabi-hazretleri/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2010/10/24/kitab-kesf-al-mana-%e2%80%98an-sir-asma%e2%80%99-allah-al-husna-muhyiddin-ibn-arabi-hazretleri/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 24 Oct 2010 00:06:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mehmet Yılmaz</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>

		<category><![CDATA[Görmek]]></category>

		<category><![CDATA[Hz İbn-i Arabî]]></category>

		<category><![CDATA[Kitap Tanıtımı]]></category>

		<category><![CDATA[Kâinat]]></category>

		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>

		<category><![CDATA[İslam]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=12981</guid>
		<description><![CDATA[ Birbirine aşk ile mi dolanmıştır o iki sağ el yoksa dua mı etmektedir? Neden iki sağ el? Bir aşk mümkün olsun diye iki elin iki farklı kişiye ait olduğu mu anlatılır yoksa tek bir sağ el aynada kendini mi seyretmektedir? Rodin müzesini gezen bir göz (=akıl) zannediyoruz &#8220;La Cathédrale&#8220; isimli o heykeli unutamaz kolay kolay.
 Başlangıçta [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/10/rodin_la_cathedral.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-12983" title="rodin_la_cathedral" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/10/rodin_la_cathedral.jpg" alt="" width="183" height="276" /></a> </strong>Birbirine aşk ile mi dolanmıştır o iki sağ el yoksa dua mı etmektedir? Neden iki sağ el? Bir aşk mümkün olsun diye iki elin iki farklı kişiye ait olduğu mu anlatılır yoksa tek bir sağ el aynada kendini mi seyretmektedir? <a href="http://www.musee-rodin.fr/">Rodin müzesini</a> gezen bir <a href="http://www.derindusunce.org/2010/10/18/salgam-suyu-varsa-tanri%e2%80%99ya-luzum-yoktur/">göz (=akıl)</a> zannediyoruz <strong>&#8220;<em>La Cathédrale</em>&#8220;</strong> isimli o heykeli unutamaz kolay kolay.</p>
<p> Başlangıçta sıradan insanların gözünde kocaman, şekilsiz bir taştı belki&#8230; Ama Rodin o mermere, maddeye baktığında bitmiş eserini, maddenin surete bürünmüş hâlini görüyordu&#8230; Bomboş bir tuval karşısında ressam da neticeyi, maksadını, muradını, eserinin kemale ermiş hâlini hayal eder.</p>
<p> Sanatçıların zâhirî &#8220;yaratma eylemi&#8221; aslında bu tasavvur halinde, hayal aleminde zaten <strong>&#8220;yaratılmış&#8221;</strong> olan bir şeyin maddî alemde de <strong>VAR</strong> edilmesidir. Bir başka deyişle MADDE yani mermer, tuval, boya veya şairin, yazarın kelimeleri işte bu mânânın surete bürünmesi, maddî alemde tecellî etmesidir.</p>
<p> Maddî ortam sanatçıdaki mânâların yansıdığı bir ayna olur. Aynadaki suret sanatçının anlattığı gerçeğin kendisi değildir. Ama o gerçekten ayrı da değildir. Surete bakarak perde arkasını yani gerçeği görmek için sanatçının <strong>lisanını</strong>, sanatındaki semboliği bilmek gerekir. Bu sembolik sanatçıya bağlıdır. Hayat hikâyesi, acıları, umutları, korkuları, kavgaları&#8230; Ayrıca eserin yapıldığı dönemi, sanatçıyı etkileyen fikirleri,  tarihi olayları bilen kişinin gözü (yani aklı) sanatçının <strong>lisanına</strong> da hakim olur. Sadece akıllı (=gören) seyirciler <strong>lisanı</strong> kullanarak sanat eserine baktıklarından zahirden gerçeğe doğru gidebilirler.</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/10/yansima_taj_mahal.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-12984" title="yansima_taj_mahal" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/10/yansima_taj_mahal-231x300.jpg" alt="" width="231" height="300" /></a> Aynanın ve yansımanın ne olduğunu bilen göz (yani akıl) baş aşağı duran bir cami gördüğünde bunun suda yansıyan bir akis olduğunu teşhis eder, başını yukarı kaldırır, gözünü (yani aklını) gerçeğe çevirir ve gerçek camiyi bulur. Aynanın ters çevirici yansıma <strong>lisanından</strong> gafil gözler ise baş aşağı duran camiye bakıp şaşırırlar.Başlarını ters çevirmek yoluyla gözlerini (=akıllarını) surete uydururlar. Şekilcidir bu yaklaşım, Hakikat&#8217;ten uzaklaşan <a href="http://www.derindusunce.org/2009/08/12/ayip-sanat-olur-mu/">boya-sanat&#8217;ın yoludur</a> bu. Hedonistlerin, ırkçıların, pozitivistlerin buluştuğu meydana çıkar bu yol. Zira <a href="http://www.derindusunce.org/2010/08/10/cirkin-cumhuriyet-ve-mana%E2%80%99siz-maneviyat/"><strong>NE?</strong> sorusunu merkezden çıkarıp yerine <strong>NASIL?</strong> sorusunu</a> koyar.</p>
<p> Kâinat ALLAH&#8217;ın &#8220;ol!&#8221; emriyle var olduğu için bütün varlıklar O&#8217;nun sözleridir. Bu bağlamda Kâinat&#8217;ın yaratıldığı Lisan&#8217;ın dışında bir gerçeklik olamaz. Haliyle <strong><em>iktisab al nu&#8217;ût</em></strong> yani O&#8217;nun sıfatlarıyla şereflenmek de bir bakıma bu &#8220;Lisan&#8221; ile alâka kurmak, Lisan-ı İlâhi&#8217;yi kesbetmek mânâsındadır.(*)</p>
<p> <strong>&#8220;Varlık bir harftir, sen onun mânâsısın&#8221;</strong> diyordu Şeyh ül Ekber Hazretleri. Sormadan edemiyoruz <span id="more-12981"></span>kendimize: Bu Lisan(**) ile yazılan Varlık harfinin mânâsına işaret eden aklî emareleri insan gözüyle (=aklıyla) görmek mümkün müdür?</p>
<p style="padding-left: 60px;"> <em>« Cansız&#8217;dan Canlı&#8217;ya geçişte zahiren de olsa bir irade var. Çorak, Hayat&#8217;sız bir toprağa yağan ilk yağmur damlaları nasıl o toprağın içine işlerse Madde&#8217;ye öyle işliyor İ<strong>R</strong>a<strong>D</strong>e. Hayatiyet dediğimiz şey baş harfi büyük yazılmak üzere bu İ<strong>R</strong>a<strong>D</strong>e, Madde&#8217;ye canlılık veren. Sonsuzluğa erişme Mu<strong>R</strong>a<strong>D</strong>ını, ölüme direnme Mu<strong>R</strong>a<strong>D</strong>ını Madde&#8217;ye &#8220;sokan&#8221; bir İ<strong>R</strong>a<strong>D</strong>e var. Madde&#8217;nin Madde olarak var oluşu bir iradenin neticesi olarak görülebilir. Ama &#8220;Canlı Madde&#8221; olan bitki ve hayvanlar bizzat o Madde&#8217;yi var eden İ<strong>R</strong>a<strong>D</strong>e&#8217;nin minik gölgeleri, yansımaları. »</em> (Bkz. <a title="Permanent Link to Hayvan Serbesttir, İnsan Özgürdür..." href="http://www.derindusunce.org/2010/10/05/hayvan-serbesttir-insan-ozgurdur/">Hayvan Serbesttir, İnsan Özgürdür&#8230;</a>)</p>
<p> Kâinat&#8217;a bakarak Hakikat&#8217;i görmek için gözümüze yol açabilecek bir Kâinat lisanı var mıdır? Mısır hiyeroglifini ya da Hitit çivi yazısını ilk defa gören arkeologlar gibiyiz sanki. Elimizde bir dizi işaret var. Tıpkı Eski Mısır tapınaklarının duvarlarındaki kuş, timsah, insan ve bitki tasvirleri gibi. Bir maksadı olduğu belli bu işaretlerin. O maksadı anlamak için ise işaretlerin arkasında <strong>gözle görünmeyen / soyut / maNTıKsal / aklî</strong> bir şeyler aramak gerek. Eski Mısır lisanı (gramer, fonetik,&#8230;) ile birlikte bu lisanı konuşan toplumun tarihi, gelenekleri, dostları, düşmanları, korkuları, umutları&#8230;</p>
<p> <strong>&#8220;Kâinat&#8217;ın lisanını çözmek için bilgi bulabileceğimiz bir kaynak var mı?&#8221;</strong> diye sorulabilir. Bu  konuda Kâinat&#8217;ı yaratan Sanatçı&#8217;dan ve O&#8217;nun Elçisi&#8217;nden (SAV) daha güvenilir bir kaynak düşünmek imkânsız doğal olarak:</p>
<p style="padding-left: 60px;"> <em>&#8220;En güzel isimler Allah&#8217;ındır. O halde, O&#8217;na bu güzel isimlerle dua edin ve O&#8217;nun isimleri hakkında eğriliğe sapanları bırakın&#8230;.&#8221; (A&#8217;râf, 7/180; bk. Tâ-hâ, 20/8; Haşr, 59/24); &#8220;Allah&#8217;ın 99 ismi vardır. Bu isimleri ezberleyen (hıfz) kimse cennete girer.&#8221; (Buhârî, Deavat, 68. VII, 169); &#8220;Allâh&#8217;ın 99 ismi vardır. Bu isimleri sayan (ihsâ) kimse cennete girer.&#8221;(Müslim, Zikr, 6. III, 2062)</em></p>
<p> Peki ALLAH&#8217;ın isimlerini ezberleyip peş peşe saymak, daha doğrusu o isme tekâbül eden sesi dil ile, diş ile gırtlak ile çıkarmak yeterli mi? Eğer bu soruya <strong>&#8220;evet&#8221;</strong> diyebilseydik yani <strong>&#8220;zikir&#8221; (***)</strong> sadece bir sesten ibaret olsaydı Müslüman makinalardan ve Müslüman binalardan da bahsetmek mümkün olabilirdi. Şuur olmadan Mânâ olmuyor. Mânâ olmadan da ne zikir, ne namaz ne insan&#8230;</p>
<p> Bunun için diyoruz ki göz ve kulak görme/işitme sürecinin özü değil de bir parça, bir uzantıdır. Benzer şekilde dil/diş/dudak gibi organlar da &#8220;zikir&#8221; sürecinde aklî birer uzantıdır. Esası değildir:</p>
<p style="padding-left: 60px;"> <em>&#8220;Nasıl ki dil ile &#8220;ateş&#8221; demek dili yakmıyor, &#8220;su&#8221; demek harareti gidermiyor, &#8220;ekmek&#8221; demek karnı doyurmuyor, &#8220;kılıç&#8221; demek vücudu kesmiyorsa; aynı şekilde, sadece dille kelime-i tevhidi söylemek de kişiyi kötülüklerden (ALLAH&#8217;ın rızası dahilinde olmayan hallerden) alıkoymaz. [...] Söz kabuk, mâna özdür. Söz sedef ise, mâna incidir. Öz olmayınca kabuğu neylersin. İncisi olmayan sedef neye yarar. Kelime-i tevhidin sözcükleri ve mânası, beden ile ruh gibidir. Ruhsuz beden bir işe yaramadığı gibi, kelime-i tevhid de mâna olmaksızın hiçbir fayda sağlamaz.</em><em>&#8220;</em> (<a title="Permanent Link to Er-Risâletü't-tevhîd (Hz. Gazâlî)" href="http://www.derindusunce.org/2010/09/15/er-risaletu%e2%80%99t-tevhid-hz-gazali/">Er-Risâletü&#8217;t-tevhîd Hz. Gazâlî</a>)</p>
<p> Bu gün tanıtacağımız kitabın tam adı <strong><em>Kitab Keşf al Mânâ ‘an sır asmâ&#8217; ALLAH al-Hüsna</em></strong> yani ALLAH&#8217;ın en güzel isimlerinin sırrının mânâsının keşfi.</p>
<p> Şeyh ül Ekber Hazretleri kitabın isminden başlayarak bazı hususları okurun nazarına veriyor. Neden keşif? Çünkü özgün bir fikrî eser, bir icad, bir üretim, bir inşa değil söz konusu olan, önceden var olan bir şeyin, bir sırrın keşfi. 99 isimi kapsadığı halde başlıkta çoğul olarak  &#8220;sırlardan&#8221; değil de tekil olarak <strong>TEK BİR SIRDAN</strong> bahsedilmesi yine dikkate değer.</p>
<p> Nedir o sır? Bu sorunun cevabını İbn Arabî Hazretleri&#8217;nin bir başka eserinde, <strong><em>Tadbîrât İlâhiye</em></strong>&#8216;de verdiğini görüyoruz. ALLAH&#8217;ın yeryüzündeki halifesi olarak yaratılan İnsan&#8217;ın bu maksada, bu kemale(?) erişmesi hakkında bilgi verirken şöyle diyor:</p>
<p style="padding-left: 60px;"> <em>&#8220;Halife kendisine bu mertebeyi Emanet Eden&#8217;in vasıflarıyla bezenmeli, donanmalıdır. Öyle ki bu donanım onun eylemlerine, yaşantısına aksetmelidir. Bu vasıflarla donanma sürecinin mânâsını <strong>Kitab Keşf al Mânâ ‘an sır asmâ&#8217; ALLAH al-Hüsna</strong>&#8216;da açıklamıştık.&#8221;</em></p>
<p> Esmâ-i Hüsna konusundaki eserleri incelemiş olan okuyucularımız şüphesiz fark etmişlerdir ki mevcut eserlerin çoğu mevzunun bir ya da iki yönü ile ele alırlar. Yani Esmâ-i Hüsna&#8217;yı <strong><em>Ta&#8217;alluk</em></strong> (alâka kurma, bağlanma), yahut <strong><em>Tahakkuk</em></strong> (gerçekleştirme), veyahut da <strong><em>Tahalluk</em></strong> (ahlâklanma) veçhelerinden sadece biri ya da ikisi üzerine odaklanırlar. Bu yazıda tanıtmaya gayret ettiğimiz <strong>Keşf al Mânâ</strong> bu üçünü de açıklaması bakımından zannediyoruz bir orijinallik arz ediyor. Şeyh ül Ekber Hazretleri&#8217;nin Marifet&#8217;i her bir isim için üç veçheden ele alması ve her bir isim için tek tek bu üç veçheyi nazarlara vermesi gözden kaçmamalı.</p>
<p> <strong><em>Keşf al Mânâ</em></strong> kitabında Marifet&#8217;e<strong><em> Ta&#8217;alluk</em></strong>,<strong><em>Tahakkuk</em></strong> ve <strong><em>Tahalluk</em></strong> veçhesinden aynı anda bakılması bir kaç sebeple önem arz ediyor ama  teori ve pratiği birbirinden ayırmayan Hikmet ile ilgili kısımın altını çizmek isteriz.</p>
<p> İnsan eğer öğrendiklerinin etkisiyle davranışlarını değiştiriyorsa gerçek anlamda bir öğrenme sürecinden bahsedilebilir.  Ama ya insan tersini yapıyorsa? Meselâ sigara içen bir doktor düşünün; ya da depremde yıkılma ihtimali olan evinden taşınmayan bir mühendis? ALLAH&#8217;a inanmış ama  günahlardan uzak durmayan biri? <strong>Bu bilgilerle donandıkları halde bilgiyi eylemlerine yansıtmayanların hâli ne acayip. Sırtında kitap taşıyan bir eşeğe benzemiyorlar mı bu insanlar?</strong> İlimleriyle amel etmedikleri için, teori ile pratiği ayrı tuttukları için bilgi hamallığı yapıyorlar.</p>
<p style="padding-left: 60px;"> &#8221;<em>Bizim dünyamızda omlet yapma bilgisi bilinir, Güzel bir kadına(erkeğe) karşı aşk hissedilir ve ALLAH&#8217;a inanılır. İyi insan olunur, kötü insan olunur. Bilmek, Aşık olmak, İman etmek ve Olmak 4 ayrı fiildir. Oysa anladığım kadarıyla İslâm&#8217;da Bilgi, Aşk ve İman mertebelerinde ilerledikçe aynı körfeze açılan 3 ırmağın birbirine yaklaşmasına benzer bir durum çıkıyor ortaya. Siz inandıkça bildiklerinizi hissetmeye, hissettiklerinizi bilmeye, iman ettiklerinizi anlamaya başlıyorsunuz. Bilgi, Aşk ve </em>İman karışarak AYNI-TEK(?) bir şeye dönüşüyor: OLMAK. <em>Samimi bir gayret ile ALLAH&#8217;ın emrettiği gibi OLmaya çalıştıkça bazı bilgiler size doğru geliyor. Yani hiç bir kitap okumadan bazı şeyleri bilmeye başlıyorsunuz.</em>&#8221; (<a href="http://www.derindusunce.org/2010/03/22/yeni-baslayanlar-icin-mesnevi/">Yeni başlayanlar için Mesnevî</a>)</p>
<p><strong><em>Keşf al Mânâ</em></strong> okunup bitirilebilecek bir kitap mıdır? Sanmıyoruz. Bazı kitaplar insanlara hayat boyu eşlik eder. Sırlarının kesafeti, ilimlerinin bereketi sebebiyle yaşantızın her anında, geçlikte, yaşlılıkta, bir doğumhanede ya da ölüm döşeğinde başka başka mânâlar keşfedersiniz.</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/2010/03/22/yeni-baslayanlar-icin-mesnevi/">Mevlânâ Hazretleri&#8217;nin Mesnevî&#8217;sinden bahsettiğim yazıyı</a> bitirirken şöyle demiştik ki aynı sözler <strong><em>Keşf al Mânâ</em></strong> için de geçerli:</p>
<p style="padding-left: 60px;"> <em>&#8220;Evet, Mesnevî&#8217;yi okuyup anlamak mümkün. Ama bitirmek? Mesnevî kanaatimce bir hayat projesi. Hayatımın değişik dönemlerinde elime aldığımda bulduklarım da değişiyor. Bir kaleidoskop gibi değişken, onunla kurduğum ilişki üzerinden bana beni yansıtıyor Mesnevî. Zannediyorum ki bu kitaptan öğrenilecek şeylerin hepsi kelimeye dökülebilir, objektif bilgiler değil. Aşk da İman da ilim öğrenmenin birer kanalı, penceresi. Haliyle Mesnevî ile onu okuyanlar arasında kurulacak öznel, sübjektif bir ilişki var.&#8221;</em></p>
<p> </p>
<p><strong>Dipnotlar</strong></p>
<p><strong>(*)</strong> Makalemizde eser hakkında verilen bilgiler <a href="http://livre.fnac.com/a2805070/Ibn-Arabi-Secrets-des-noms-de-dieu">bu eşsiz kitabı</a> Fransızcaya kazandıran Pablo Beneito ve Nassim Motebassem&#8217;in takdim, dipnot vb katkılarından derlenmiştir. Bizim istifade ettiğimiz, <a href="http://livre.fnac.com/a2805070/Ibn-Arabi-Secrets-des-noms-de-dieu">Beyrut&#8217;ta hazırlanmış olan bu Fransızca-Arapça baskı</a> çok faydalı, açıklayıcı takdimler, fihristler de içeriyor. İstanbul İslâm Eserleri Müzesi ve Beyazıt Kütüphanesi&#8217;deki el yazmalarından da istifade ederek hazırlanan baskıda orjinal eserden alınmış imajların (fotokopilerin) bulunmasının kitaba ayrı bir güzellik kattığını düşünüyoruz.</p>
<p> <strong>(**) </strong>Namaz kılan Müslümanla bir filmin senaryosu icabı namaz kılıyormuş gibi yapan aktör arasındaki mesafeyi idrak edebilen akıldır. Kâinat&#8217;a, Eser&#8217;e bakarak Sanatçı&#8217;yı görme potansiyeline sahip olan da akıldır (=gözdür). Bu madde-mânâ arasındaki mesafeyi idrak etmeye başlamak kanaatimce ilk önemli adım. Kâinat&#8217;ın Şiiri&#8217;nden (lisanından, semboliğinden) bahsetmiştik daha önceki görme-akıl ilişkisini ele alan bir yazımızda ve şöyle demiştik:</p>
<p style="padding-left: 60px;"><em>&#8220;[...] Tabiat bilimleriyle ve analitik zekâ ile erişemeyeceğimiz ama başka türlü okuyabileceğimiz bir Hakikat var. Vehimlerimizden Gerçek&#8217;e, gerçeklerden Hakikat&#8217;e geçiş mümkün ama bu bir takım simgeler, rumuzlar ve metaforlar vasıtasıyla olabiliyor ancak. Bunun için &#8220;Kâinat Şiiri&#8221; diyorum. Bu Şiir&#8217;in kendine özgü bir sembol sistemi var ve <strong>Görmek-Anlamak</strong> fiillerinin birleşmesi (tevhidi?) bu sembol sisteminin bir parçası. [...] <strong>Hegel</strong>‘in</em><em> </em><strong>Estetik yani sanat felsefesi</strong><em> adlı eserinde isabetle teşhis ettiği gibi:</em></p>
<p style="padding-left: 120px;">&#8220;Sanat bu kusurlu ve dengesiz dünyanın yanıltıcı, aldatıcı şekillerinden görünenin içindeki Gerçeklik&#8217;i çekip alır&#8230; O gerçeklik zihnin keşfettiği üstün bir Hakikat ile donanır. Aldatıcı görüntülerin tersine Sanat günlük gerçeklikten daha üstün ve daha gerçek bir Hakikat içerir&#8221;</p>
<p style="padding-left: 60px;"><em>Çölde ve sıcak asfaltta su görür insan. Ama bu &#8220;su&#8221; aslında seraptır. Biri sıcak diğeri soğuk (=farklı yoğunluktaki) iki hava katmanının yan yana gelmesinden kaynaklanan bir yansımadır gerçekte. İnsan <strong>güneşe baktığında onu parmaklarının arasına alabileceğini görür</strong>. Ama gerçeğin böyle olmadığını da bilir. Çünkü GÖRMEK (=ANLAMAK) aklî bir işlevdir, et-göz sadece bu sistemin küçük bir parçasıdır. İşte çöldeki serapların peşinde susuzluktan ölmemek için &#8220;Kâinat Şiiri&#8221; üzerine düşünmek gerekir. </em></p>
<p style="padding-left: 60px;"><em>Bu yolla vehimlerden, zahirî (görünen) alemden <strong>Kâinat Şiiri</strong> sayesinde Gerçek&#8217;e yükseliriz. Bu sayede aklettiğimiz gerçeklerden de Hakikat&#8217;e geçiş yine &#8220;Kâinat Şiiri&#8221; yoluyla olur. Yoksa Akıl (=göz) kendini Yaratan&#8217;ı akledemiyorsa (görmüyorsa) neye yarar?&#8221;</em>( <a title="Permanent Link to Şalgam suyu varsa Tanrı'ya lüzum yoktur" href="http://www.derindusunce.org/2010/10/18/salgam-suyu-varsa-tanri%e2%80%99ya-luzum-yoktur/">Şalgam suyu varsa Tanrı&#8217;ya lüzum yoktur </a>)</p>
<p><strong>(***)</strong> ALLAH&#8217;ın isimlerinin anlaşılması, öğrenilmesi, bu mânâlar üzerinde tefekkür edilmesi veya isimlerin dua içinde zikredilmesi başka şeydir, <strong>nefs ile mücadele gayesiyle tesbih edilmesi bambaşka bir şeydir</strong>. Bu tesbihat insanların yalnız başlarına karar verip yapabileceği bir iş değildir. Meselâ geçim sıkıntısı içinde olan bir kişi <strong><em>&#8220;haydi ben her gün şu kadar EL-REZZAK çekeyim de rızkım artsın&#8221;</em></strong> derse avuç avuç antibiyotik, uyku ilacı, vitamin vs yutan bir insana benzer. Doktorlar bile muhtevasını, etkisini çok iyi bildikleri halde ilaçları değişik hastalara değişik dozlarda ve sürelerde verirler.Yaşı, cinsiyeti ve geçirdiği hastalıklar sebebiyle aynı ilaçlar farklı insanlar üzerinde çok farklı tesirler yapabilir. Bir kaç Esma-ı Hüsna kitabı okuyup <strong>kendi başına zikir yapmaya kalkışmak</strong> SON DERECEDE SAKINCALIDIR.</p>
<p><img class="alignnone" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/10/zaman_nedir_parmak_gunes.jpg" alt="" width="450" height="333" /></p>
<p> </p>
<p>&#8230;Bu makale ilginizi çektiyse&#8230;</p>
<p> </p>
<p style="text-align: right;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_goz.pdf" target="_blank">Derin Göz</a></strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/derin_goz.jpg"></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/k_derin_goz.jpg"><em></em></a><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/ak_derin_goz.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/ak_derin_goz.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-11469" title="ak_derin_goz" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/ak_derin_goz.jpg" alt="" width="201" height="284" /></a></em></p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;">Sanat’a bakmak için çeşitli yapıtlardan, ressamlardan istifade ettik: Cézanne, Degas, Morisot,  Monet, Pissarro, Sisley, Renoir, Guillaumin, Manet, Caillebotte, Edward Hopper, William Turner,Francisco Goya, Paul Delaroche, Rogier van der Weyden, Andrea Mantegna , Cornelis Escher , William Degouve de Nuncques.</p>
<p>Peki ya baktığımızı görmek, gördüğümüzü anlamak? Güzel’i sorgulamak için çağ ve coğrafya ayırmadık, aklımızı uyaracak hikmetli sözlere açtık kapımızı: Mevlânâ Hazretleri, Gazalî Hazretleri, Lao-Tzû, Albert Camus, Guy de Maupassant, Seneca,  Kant, Hegel, Eflatun, Plotinus, Bergson, Maslow, …</p>
<p style="text-align: justify;"> (<a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_goz.pdf" target="_blank"><strong>Buradan indirebilirsiniz</strong></a>)</p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_insan.pdf" target="_blank"><strong>D</strong><span style="color: #0000ff;"><strong>erin İnsan</strong><span> </span></span></a></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_insan.pdf" target="_blank"><img class="alignleft size-medium wp-image-8239" title="derin_insan" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/derin_insan-174x300.jpg" alt="" width="126" height="230" /></a> <em>“Düşümde bir kelebektim. Artık bilmiyorum ne olduğumu. Kelebek  düşü görmüş olan bir insan mıyım yoksa insan olduğunu düşleyen bir kelebek mi?”</em> (Zhuangzi, M.Ö. 4.yy)</p>
<p class="entry" style="text-align: justify;"><strong>“Ben” kimdir?</strong> İnsan nedir? Hakikat’in ne tarafındayız? Hiç bir şüpheye yer bırakmayacak bir şekilde nasıl bilebiliriz bunu? Zekâ, mantık ve bilim… Bunlar Hakikat ile aramıza bir duvar örmüş olabilir mi? Freud, Camus, Heidegger, Kierkegaard, Pascal, Bergson, Kant, Nietzsche, Sartre ve Russel’ın yanında Mesnevî’den, Mişkat-ül Envar’dan,  Makasıt-ül Felasife’den, Füsus’tan ilham alındı. Hiç bir öğretiye sırt çevrilmedi. Aşık Veysel, Alfred Hitchcock, Maupassant, Hesse, Shyamalan, Arendth, Hume, Dastour, Cyrulnik, Sibony, Zarifian ve daha niceleri parmak izlerini bıraktılar kitabımıza. <span style="color: #0066cc;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_insan.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a></span> </p>
<p class="entry" style="text-align: justify;"> </p>
<p class="entry" style="text-align: justify;"> </p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2010/10/24/kitab-kesf-al-mana-%e2%80%98an-sir-asma%e2%80%99-allah-al-husna-muhyiddin-ibn-arabi-hazretleri/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2010/10/24/kitab-kesf-al-mana-%e2%80%98an-sir-asma%e2%80%99-allah-al-husna-muhyiddin-ibn-arabi-hazretleri/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Şalgam suyu varsa Tanrı’ya lüzum yoktur</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2010/10/18/salgam-suyu-varsa-tanri%e2%80%99ya-luzum-yoktur/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2010/10/18/salgam-suyu-varsa-tanri%e2%80%99ya-luzum-yoktur/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 18 Oct 2010 08:20:34 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mehmet Yılmaz</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>

		<category><![CDATA[Görmek]]></category>

		<category><![CDATA[Tanrı]]></category>

		<category><![CDATA[Zaman Nedir?]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=12763</guid>
		<description><![CDATA[Zaman&#8217;ın başladığı zaman ne zamandı?
Geçen yaz Türkiye&#8217;ye geldiğimde bizim bakkal yolumu kesti:

- Mehmet abi yau, sen Fransa&#8217;da ne iş yapıyorsun?
- Mühendisim.
- Hah, iyi ki geldin yau, şu bizim yazar kasa bozuldu, servisi çok para istiyor yau, bir bakıversen yau?
- Usta yazar kasadan anlamam ben, kaş yaparken göz çıkarmayalım akşam saati.

Yüzüme öfke ile acıma arası öyle [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: left;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/10/hawking_salgam_suyu_tanrisi.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-12774" title="hawking_salgam_suyu_tanrisi" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/10/hawking_salgam_suyu_tanrisi.jpg" alt="" width="278" height="292" /></a>Zaman&#8217;ın başladığı zaman ne zamandı?</strong></p>
<p>Geçen yaz Türkiye&#8217;ye geldiğimde bizim bakkal yolumu kesti:</p>
<ul>
<li>- Mehmet abi yau, sen Fransa&#8217;da ne iş yapıyorsun?</li>
<li>- Mühendisim.</li>
<li>- Hah, iyi ki geldin yau, şu bizim yazar kasa bozuldu, servisi çok para istiyor yau, bir bakıversen yau?</li>
<li>- Usta yazar kasadan anlamam ben, kaş yaparken göz çıkarmayalım akşam saati.</li>
</ul>
<p>Yüzüme öfke ile acıma arası öyle bir bakış fırlattı ki. <strong>&#8220;Gözlüğünden utan! Yazar kasadan aNNNNamayan mühendizi neyleyim?&#8221;</strong> der gibilerinden.</p>
<p>Nedense böyledir bu işler. Bir işten anlıyorsanız her işten anlamanız hatta uygulamasını yapmanız istenir. Bazen bir mankenin Kıbrıs konusunda beyan ettiği fikirleri manşet yapıyor gazeteler. Yahu kadın sırtında elbise taşıyarak para kazanan bir tip. Ayaklı vitrin! Tarihçi değil, diplomat değil. Ne alakası var?(1)</p>
<p> <strong>Bilimcilik başka şey, bilimsellik başka</strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/10/zaman_nedir_stephen_hawking.jpg"></a><img style="visibility: hidden; width: 0px; height: 0px;" src="http://counters.gigya.com/wildfire/IMP/CXNID=2000002.0NXC/bT*xJmx*PTEyODcxMjg2OTM1MjImcHQ9MTI4NzEyODcwMjkyNiZwPTEyNTg*MTEmZD1BQkNOZXdzX1NGUF9Mb2NrZV9FbWJlZCZn/PTImbz*xZjU4YTY1YTJhZTc*ZjhkYmM4ZTE*NWFiOWUzM2FiZCZvZj*w.gif" border="0" alt="" width="0" height="0" />Eylül başıydı zannediyorum, <a href="http://abcnews.go.com/GMA/stephen-hawking-science-makes-god-unnecessary/story?id=11571150" target="_blank">Büyük Tasarım (The Grand Design) adlı yeni bir kitabın reklâmı</a> yapılıyor: <strong><em>&#8220;Dünyanın en zeki insanlarından Fizikçi Stephen Hawking&#8217;e göre Tanrı&#8217;ya gerek kalmadı&#8221;</em></strong>. <span id="more-12763"></span>Hayda ne alaka? Bu ne tuhaf bir tanrı ki var olmak için beşerî bir gerekçeye muhtaç? Ve ne zamandan beri Tanrı bilimin konusu oldu? Tabiat bilimleri &#8220;<strong><em>NASIL?</em></strong>&#8221; sorusuna cevap verir. &#8220;<strong><em>NEDEN?</em></strong>&#8221; sorusu ise dinî, felsefî tartışmaların konusudur. <strong>(2)</strong></p>
<p>Tanrı&#8217;ya inanmayan yani yaratan bir Özne&#8217;nin olmadığını düşünenler için yaratılış zaten yoktur ve varlık bir iradenin sonucu değildir yani varlık (ve <strong>İnsan&#8217;ın varlığı</strong>) doğal olarak maksatsızdır. Peki felsefenin ve dinin konusu olan Tanrı&#8217;yı şimdi neden fizikçiler araştırıyor? Vatikan&#8217;ın papası Ratzinger nikâh kıymaya gitti de dükkânı Stephen&#8217;a mı bıraktı?</p>
<p>Bir başka gariplik de şu ki kitap hakkında röportaj yapan gazeteciler fikrî zemini sorgulamak yerine Hawking&#8217;e gaz veriyorlar. <strong><em>&#8220;Peki şu nasıl oluyor? Peki bu nasıl olacak?&#8221;</em></strong>. Hawking ise robot sesin soğuk kanlılığı ile cevaplıyor. Adeta gelecekten gelen üstün bir insan&#8230; Hatta gelecekten bile haber veriyor. Peki ne söylüyor Hawking tam olarak?</p>
<p style="padding-left: 60px;"><em>&#8220;&#8230;Yerçekimi gibi bir kanun var olduğu için Kâinat kendi kendini hiçten, yoktan yaratabilir ve yaratacaktır. Dışarıdan bir etki/yardım olmaksızın yarat(-ıl)ma hiçlik/yokluk yerine bir şeyin var olmasının sebebidir, Kâinat&#8217;ın ve bizim <strong>NEDEN</strong> var olduğumuzun cevabıdır. Kâinat&#8217;ı başlatmak için bir ilk sebep olarak Tanrı&#8217;ya gerek yoktur. [...] Tanrı&#8217;nın yokluğu ispat edilemez ama bilim Tanrı&#8217;yı gereksiz kılar. Dünyamız Fizik Bilimi tarafından yaratılmıştır.&#8221;</em><strong>[ </strong>Bkz. İngilizce orijinal metin<strong> (3) ]</strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/10/zaman_nedir_stephen_hawking_2.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-12779" title="zaman_nedir_stephen_hawking_2" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/10/zaman_nedir_stephen_hawking_2-221x300.jpg" alt="" width="221" height="300" /></a></p>
<p><a href="http://philosophie.scola.ac-paris.fr/Spinoza.htm" target="_blank">Baruch Spinoza</a> <strong>&#8220;</strong><strong><em>Deus sive Natura</em></strong><strong>&#8220;</strong> (= <em>&#8220;Tanrı yani Tabiat&#8221;)</em> diyordu, Stephen Hawking <strong><em>&#8220;Tanrı yani Fizik&#8221;</em></strong> dediğinin farkında mı? </p>
<p>Filozofların binlerce yıldır sordukları <strong><em>&#8220;nereden geliyoruz? Nereye gidiyoruz? Neden varız?&#8221;</em></strong> gibi sorulara Tanrı&#8217;sız bir cevap vermeye çalışmış filozof Hawking. Ama özde yeni bir şey yok. Asırlardır Dehrîlik, Ateizm, Materyalizm, bilimcilik ve Pozitivizm gibi etiketlerle karşımıza çıkan hep aynı felsefî duruş bu. Ne yazık ki Ateist mirasa yeni bir şey de katmıyor İngiliz filozof. İmansızlık imanı diyebileceğimiz o iki bin yıllık kısır döngüye hapsediyor kendisini:</p>
<ul>
<li>Fizik kendi kendini yarattı,</li>
<li>Fizik yaratılmaya muhtaç değildir,</li>
<li>Fizik eksi sonsuzdan artı sonsuza kadar vardır,</li>
<li>Fizik kimseye muhtaç değildir, her şey Fizik&#8217;e muhtaçtır.</li>
</ul>
<p>İhlâs Suresi&#8217;nde ilâhî isimler yerine Fizik kelimesini yazarsanız zaten buna benzer bir şey bulursunuz. Aslında Filozof Stephen Tanrı&#8217;yı tefekkürle bulmuş ama ona &#8220;Fizik&#8221; adını vermiş. Hatta bir de Kıyamet günü tasarlamış. <strong><em>&#8220;Uzaya taşınmazsak yok oluruz!&#8221;</em></strong> diyor. Yani Ahir Zaman&#8217;da bulunuyoruz. Kıyamet yakın (100-200 yıl). Fizik Tanrısı&#8217;nın razı olacağı şekilde O&#8217;na hizmet edin, uzaya taşının, <strong><em>Sı</em></strong><strong><em>râtal müstakîm</em></strong>&#8216;den ayrılmayın, <strong><em>Mâliki yevmiddin</em></strong> olan Fizik Tanrısı&#8217;nın gazabından kurtulun. Ve leddâllîn Amin!</p>
<p>Evet&#8230; Biraz İhlâs Suresi, biraz Fatiha derken&#8230; Bilimin, bilimsel şüphenin ruhuna da el Fatiha! Filozof değil bir rahip demek lâzım Hawking&#8217;e çünkü artık bilimle, bilimsellikle bir ilgisi yok söylediklerinin, bal gibi bir amentü bu. (Bkz. Mustafa Akyol&#8217;un makalesi: <a href="http://www.derindusunce.org/2010/09/16/stephen-hawking%e2%80%99in-de-%e2%80%98tanri%e2%80%99si-var/">Stephen Hawking&#8217;in de Tanrı&#8217;sı var</a>)</p>
<p><strong>Şalgam suyu vardır, öyleyse Tanrı&#8217;ya lüzum yoktur</strong></p>
<p>Rahipler, bilgisayarcılar, ve fahişeler gibi fizikçiler de <strong>&#8220;Tanrı vardır/yoktur&#8221;</strong> diyebilirler. Ama bunu fizik adına, bilimsel soslarla sunmaları, kişisel inançlarını bilimsel bir bulgu gibi yutturmaları biraz &#8230; nasıl diyeyim, biraz çirkin bir hareket olmuş. Yani Hawking bilimi, bilimsel bulguları ateizme alet etmek yerine Fransız fizikçi ve filozof <strong>Etienne Klein</strong> gibi samimi sorgulamalara girebilirdi. (Bakınız Zaman konusunda yayınladığımız çeviri: <a title="Permanent Link to Fizikçilerin Zaman'ı" href="http://www.derindusunce.org/2010/09/06/fizikcilerin-zamani/">Fizikçilerin Zaman&#8217;ı</a>)</p>
<p>Aslında herkes serbest dinî ve felsefî sorgulamalar yapmak konusunda. Yani Urfalı bir kebapçı da <strong><em>&#8220;Biberden ağzım yanınca &#8220;ALLAH&#8221; diye bağırıyordum ama şalgam suyu daha iyi geliyor, Tanrı&#8217;ya gerek kalmadı&#8221;</em></strong> diyebilir. Var böyle bir serbestlik. Şalgam suyu dolayısıyla Tanrı&#8217;nın gereksizliği(!) üzerine bir de 300 sayfalık kitap yazabilir. Ama bilimsel olmaz bu kitap. Felsefî olur.</p>
<p> İ.T.Ü. Nükleer Enerji Enstitüsü Yönetim Kurulu Üyeliği, İ.Ü. Fen Fakültesi Matematiksel Fizik Anabilimdalı Başkanlığı, TÜBİTAK Bilim Kurulu Üyeliği görevlerinde bulunmuş, Türkiye&#8217;nin ilk atom mühendisi merhum <a href="http://www.ozemre.com/index.php?option=com_content&amp;task=view&amp;id=12&amp;Itemid=40">Prof. Dr. Ahmed Yüksel Özemre</a>&#8216;den dinleyelim:</p>
<p style="padding-left: 60px;"><em>&#8221; [...] şu hâlde ölçüme tâbi&#8217; tutulamayan veyâ kendisi değilse bile etkileri de gözlenemeyen veyâ ölçülemeyen, Tabîat  ilimlerince bilinen olaylara ircâ edilemeyen yâhut da bunlarla objektif bir biçimde ilgisi-ilintisi tesis edilemeyen ve yanlışlanabilmeleri için bir yol-yordam bulunamayan bilgi ve olgular Tabîat  ilimlerinin kapsamı dışında kalmaktadırlar. Bu kabil bilgi ve olgulara (eski Yunanca&#8217;da Tabîat karşılığı </em><em>ϕ</em><em>ησις = füsis, ve ötesi karşılığı µετα = meta kelimelerinden esinlenerek) fizik-dışı, fizik-ötesi yâni meta-fizik bilgi ya da olgular denir. </em></p>
<p style="padding-left: 60px;"><em> Tabîat ilimlerinin sınırları böylece belli olmaktadır. Tabîat ilimlerinin kendi alanları dışında kalan ve erişemedikleri olgu ve bilgiler için kendi çerçeveleri içinde beyân edebilecekleri bir  şeyleri yoktur. Eğer bir kimse bunun aksini iddia ederse, meselâ Rûh&#8217;un var ya da yok olduğunu yâhut da Rûh ile bedenin etkileşmelerini</em> <strong>Tabîat  ilimleri çerçevesi içinde tartışmağa kalkışır ya da tartışabileceğini iddia ederse ya Tabîat ilimleri ile Metafizik disiplinini bir kavram kargaşası içinde biribirine karıştırıyor ya da tabîat-ilimsi bir görünüm sergileyerek safsata yapıyor demektir.</strong><em> Zîrâ Metafizik alanına ait bir kavramın ontolojik gerçeğini Tabîat ilimleri kıstaslarına göre kabûl ya da reddetmeğe kalkışmak bir avuç leblebinin ağırlığını bir diyapazonun verdiği lâ notasının frekansı cinsinden ölçmeğe kalkışmak kadar abestir.&#8221;</em> (<strong><a href="http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=448953">Fiziksel Realite Meselesine Giriş</a></strong> adlı eserden)</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/10/koseli_bisiklet.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-12769" title="koseli_bisiklet" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/10/koseli_bisiklet-255x300.jpg" alt="" width="255" height="300" /></a>Tabiat bilimleriyle Zaman&#8217;ın başlangıcını(?), Kâinat&#8217;ın yaratılışını ve Tanrı&#8217;yı anlamaya çalışan Hawking ilerlemiyor.Tekerlekleri kare biçiminde olan bisikletin pedallarını çevirmeye çalışıyor Hawking ama olmuyor, dönmüyor. Teleskopla, mikroskopla bakınca Tanrı&#8217;yı göremiyor. Neden gözleriyle bakmayı denemiyor acaba?</p>
<p>Tabi <strong><em>Stephen Hawking </em></strong>medyanın sevdiği türden, show meraklısı bir bilim adamı. Eskiden ip cambazları, ateş yutan, yılan oynatanlar vardı. Şimdi akıl hokkabazlığı moda. 21ci asır panayır eğlencelerine müsait bir tip bizim Hawking. İlk bakışta felçli, tekerlekli sandalyesinde, cılız, aciz bir adam. Ama sahneye adımını atar atmaz tam bir süper star!</p>
<p>İlmî kapasitesi ile bedeni tam bir tezat! Arkada gezegenlerin, galaksi vb gök cisimlerinin resimleri ile poz veriyor. <strong><em>&#8220;Biliyorum da konuşuyorum! En uzağa ben gittim, en çabuk da ben döndüm,  Kâinat benim arka bahçem sayılır&#8221;</em></strong> diyor sanki.  Fizikçi ya adam, biliyor(!) da konuşuyor&#8230; Ama her konuda konuşuyor. Zaman&#8217;ın başlangıcı, Kâinat&#8217;ın doğuşu filan diyor ya, aklımız duruyor. <strong><em>&#8220;Hocam Hangi zamansal referansa göre ‘Zaman başladı&#8217; diyorsunuz? Bildiğimiz Zaman eğer daha dış, daha üst bir Zaman&#8217;da  ‘BAŞLADIYSA&#8217; ondan önce ne vardı?&#8221;</em></strong> diye sorabilecek biri çıkmıyor karşısına.</p>
<p>Evet&#8230; Ben yazar kasa tamir etmekten ne kadar anlıyorsam Stephen Hawking de Zaman&#8217;ın başlangıcını aramaktan o kadar anlıyor. Yani anlamıyor.</p>
<p><strong><em>&#8220;Şalgam Suyu&#8217;nu keşfettik, Tanrı&#8217;ya lüzum kalmadı&#8221;</em></strong> konulu &#8220;bilimsel&#8221; araştırmalar gerçekte Hawking&#8217;in sandığı kadar bilimsel değil. Çünkü var olmak için beşerî bir gerekçeye muhtaç olan &#8220;tanrılar&#8221; sadece matematik denklemlerdeki bir bilinmeyen, kocaman birer <strong>X, Y,.. </strong> gibiler. Yani Hristiyanların Tanrı&#8217;sı değil Hawking&#8217;in garajında şişirip patlattığı o tanrılar.</p>
<p>Tabiat bilimlerindeki bulguları kullanarak Tanrı&#8217;nın varlığını/yokluğunu &#8220;bilimsel&#8221; olarak ispat etme büyük bir yanılgı. Objektif bir biçimde ispat edilebilecek bir Tanrı zaten Tanrı değildir. Tabiat&#8217;ın bir parçasıdır. Hepsi bu. Çünkü kimsenin reddedemeyeceği, objektif gerçekler olan Tabiat olayları ölçülebilir. Tanrı&#8217;nın büyüklüğünü ölçebilir misiniz? &#8220;Yüce Tanrı&#8221; denildiğinde yerden yüksekliği kaç kilometre olmalı? Ya Cehennem&#8217;in sıcaklığı? Odun mu kömür mü yoksa doğal gazla mı ısıtılıyor?  Tanrı&#8217;yı ölçebileceğini, dört işlem yapıp sadeleştirebileceğini söyleyen Hawking&#8217;in Tanrı&#8217;sıyla Hristiyanların tanrısı bir olabilir mi?</p>
<p>&#8220;<strong>Yüz</strong> koyun <strong>yüz</strong>düm, sonra <strong>yüz</strong>ümü yıkadım ve derede <strong>yüz</strong>düm.&#8221; cümlesindeki <strong>YÜZ</strong>&#8216;ler nasıl aynı YÜZ değilse Hawking&#8217;in &#8220;gereksiz&#8221; dediği YOK-Tanrı ile teistlerin VAR-Tanrı&#8217;sı ile karıştırmak acayip bir dil-mantık hatası her şeyden önce.</p>
<p><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/10/zaman_nedir_gormek.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-12777" title="zaman_nedir_gormek" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/10/zaman_nedir_gormek.jpg" alt="" width="289" height="248" /></a>Göz müdür gören? </strong></p>
<p>Varlık&#8217;ın, Kâinat&#8217;ın, Zaman&#8217;ın başlangıcına dair hakikatleri görmek için Hawking&#8217;in bilim soslu hokkabazlıklarına güvenmiyorum mühendis olmama rağmen. Hesap kitapla varlığı ya da yokluğu ispatlanacak <strong><em>&#8220;lüzumlu&#8221;</em></strong> tanrılarla işim yok benim. Kimi fizikçilerin denklemlerinde bir bilinmeyen olarak  <strong>‘X&#8217;</strong> yerine kullandıkları tanrıları değil beni Yaratan&#8217;ı görmek istiyorum. İstiyorum ki kelime-i şahadet dudaklarımda bir slogan, bir ezber olmasın. Şahit olmak istiyorum inandıklarıma.</p>
<p>Komedyen Cem Yılmaz anlatıyordu, hatırlayacaksınız: illüzyonist David Cooperfield gösterisine gitmiş. Cooperfield sahnede uçuyor, arkasında iki seyirci konuşuyor: <em>&#8220;Vardır abi bunun bir hilesi&#8221;</em>. Cem Yılmaz cevap veriyor: &#8220;Yok adam gerçekten uçuyor ama hâlâ biletle gösteri yapıyor!&#8221;.  </p>
<p>İnsanlar gözleriyle <strong><em>&#8220;gördüklerine&#8221;</em></strong> inanmazlar her zaman ve bunun için <strong>&#8220;görünenler&#8221;</strong> eylemlerini etkilemez. Meselâ sahnedeki adam testere ile ikiye bölündüğü zaman kimse ambülans çağırmaz. Çünkü görmek ile <strong><em>&#8220;inanmak&#8221;</em></strong> arasında büyük bir mesafe vardır&#8230; Nedir görmek?</p>
<p>Güneşin ışıkları dışarıdaki cisimlerden yansıyarak bizim et-Gözümüze varır. Et-Gözün uzmanlaşmış bazı hücreleri gelen ışığın rengine göre değişen sinyallerle bunları beyine bildirir. Teknik olarak söylersek ışığın elektromanyetik sinyalleri bu uzman hücreler tarafından bio-elektrik mesajlar olarak &#8220;tercüme&#8221; edilir.</p>
<p>Gözden gelen mesaj yığını beynimizin &#8220;görme&#8221; sistemince bir &#8220;görüntü&#8221; haline getirilir ama insan bu aşamada <strong>&#8220;<em>gördüklerine</em> <em>inanmak&#8221;</em></strong> noktasından hâlâ çok uzaktır. Beyin tarafından inşa edilen bu görüntü bellekteki kavramlarla anlamlandırılır: Bir eşya, bir yiyecek, bir ışık, renkler, uzak, yakın&#8230;</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/10/zaman_nedir_ucan_kus.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-12778" title="zaman_nedir_ucan_kus" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/10/zaman_nedir_ucan_kus.jpg" alt="" width="240" height="237" /></a>Bu anlamlandırılmış görüntü ise aklın diğer işlevleriyle test edilir: Bellek, temyiz, tahayyül, tasavvur&#8230; Neden? Çünkü göz değildir gören. Bunu neredeyse sezgisel olarak biliyoruz. Meselâ hareket halindeki bir cismin hareket ettiğini &#8220;görebilmek&#8221; için önceki konumlarını hafızada tutmak ve yeni konumlarla karşılaştırmak, ardından da birleştirmek icab eder. Sadece konumları hatırlamak da yetmez. Uçan bir kuş ise baktığımız, o kuşa bir <strong>&#8220;kimlik&#8221;</strong> veririz. Bir <strong>&#8220;</strong><strong>identity</strong><strong>&#8220;</strong> yani zaman içinde değişmeden (<strong><em>identical</em></strong>) kalan bir AYNILIK. Her yeni konumda gördüğümüz kuş eğer o <strong>AYNI</strong> kuş ise <strong><em>&#8220;kuş şuradan şuraya uçuyor&#8221;</em></strong> diyebiliriz. Aksi takdirde gökyüzünde değişik noktalarda ve kanatları değişik biçimlerde açılıp kapanmış kuş fotoğrafları görmüş gibi oluruz ama uçan kuşu göremeyiz.</p>
<p>Gözleri çok iyi gördüğü halde Alzheimer gibi bir hastalıktan muzdarip insanların yaşadıkları kimlik kaybına bakmak bile Göz-Akıl konusunda düşündürüyor insanı. Yahut sağırken beste yapabilenler? Göz gibi kulağın da işlev sahibi değil &#8220;sadece&#8221; bir uzantı olduğunu ispat etmiyor mu? Görmek, işitmek&#8230; Hissiyat et parçalarına değil akıl sahibine, İnsan&#8217;a dair bir olgu.</p>
<p>Kısaca söylersek bir kuşu veya bizi Yaratan&#8217;ı GÖRMEK ancak <strong><em>Bellek</em></strong>, <strong><em>Şimdi</em></strong>, <strong><em>Benlik</em></strong> gibi <strong>ZAMANSAL</strong> kavramların ışığında gerçekleşebilir. Aksi takdirde &#8220;Göz&#8221; adlı organın gördüğünü iddia etmek bütün sindirimin ağızda başlayıp bittiğini iddia etmek kadar muhaldir.</p>
<p>Bellek, Şimdi, Benlik gibi ZAMANSAL kavramların anlaşılması (veya görünmesi) için <a href="http://www.derindusunce.org/category/zaman/" target="_blank">Zaman Nedir?</a> konulu yazı dizimizin bazı bölümleri bu noktaya ışık tutacaktır, karanlıkta bu kavramları görmek (veya anlamak zordur):</p>
<ol>
<li><a title="Permanent Link to İnsan aklı Zaman'ı anlayabilir mi?(1)" rel="bookmark" href="http://www.derindusunce.org/2010/09/18/insan-akli-zaman%e2%80%99i-anlayabilir-mi1/">İnsan aklı Zaman&#8217;ı anlayabilir mi?(1)</a></li>
<li><a title="Permanent Link to İnsan aklı Zaman'ı anlayabilir mi?(2)" rel="bookmark" href="http://www.derindusunce.org/2010/09/18/insan-akli-zaman%e2%80%99i-anlayabilir-mi2/">İnsan aklı Zaman&#8217;ı anlayabilir mi?(2)</a></li>
<li><a title="Permanent Link to Varlık bir harftir, sen onun anlamısın" rel="bookmark" href="http://www.derindusunce.org/2010/09/24/varlik-bir-harftir-sen-onun-anlamisin-zaman-isiginda-ben%e2%80%99lik-meselesi/">Varlık bir harftir, sen onun anlamısın </a></li>
<li><a title="Permanent Link to Hayvan Serbesttir, İnsan Özgürdür..." rel="bookmark" href="http://www.derindusunce.org/2010/10/05/hayvan-serbesttir-insan-ozgurdur/">Hayvan Serbesttir, İnsan Özgürdür&#8230;</a></li>
</ol>
<p>Evet, görmek hem analitik zekânın hem de aklın el ele verip başardıkları müthiş bir işlev. Akıl ve analitik zekâ ile bu kadar iç içe girmiş bir işlevi <strong>ANLAMA</strong> ya da <strong>İDRAK ETME</strong> gibi fiillerden ayırmak ise imkânsız görünüyor. Biz sıradan insanlar bakıyoruz, görüyoruz, anlıyoruz, idrak ediyoruz, hatırlıyoruz&#8230; Ya da öyle sanıyoruz. Belki de bunların hepsini birden yapıyoruz? Kanaatimce <strong>GÖRMEK</strong> ve <strong>ANLAMAK</strong> fiillerini birleştirirsek parçalayıcı zekâmızdan(4) dolayı göremediğimiz Hakikat&#8217;i görme imkânı doğabilir. Öncelikle dilimizdeki ip uçlarına bakalım: Yukarıdaki satırlarda <strong><em>&#8220;&#8230; bilgiler ışığında&#8230; gerçekleri görmek&#8230;&#8221;</em></strong> gibi deyimler kullandım. Türkçede yaygın bir kullanım bu: Aklın, bilginin ışığı, cehaletin karanlığı, gerçekleri görmek, öfke ya da aşktan gözü kör olmak&#8230; Yani ana dili Türkçe olan insanlar için <strong>GÖRMEK</strong> ve <strong>ANLAMAK</strong> fiilleri aynı bir TEMEL kavramın iki farklı yüzü gibi. Gözler görme organı değil, beynimizin ve aklımızın dışarıya doğru uzantıları sanki.</p>
<p>Ya diğer diller? Hepsini taramayalım ama meselâ İngilizcede <strong><em>&#8220;I see what you mean&#8221;</em></strong> (demek istediğini <strong>görüyorum = anlıyorum</strong>) gibi ifadeler var. Fransızcada &#8220;<strong><em>je vois ce que tu veux dire</em></strong>&#8221; bunun tıpatıp aynısı. Kur&#8217;an&#8217;da da bir çok yerde <strong><em>&#8220;onlara işaretler verdik, hâlâ GÖR-mezler mi? = ANLA-mazlar mı?&#8221;</em></strong> mealindeki ayetleri hatırlayın. <strong>GÖRMEK</strong> ve <strong>ANLAMAK</strong> fiilleri arasındaki bu semantik? akrabalık kanaatimce kültürel etkiler veya dillerin evrimi vb ile açıklanacak gibi değil.</p>
<p>Kâinat&#8217;ın Şiiri bu. Büyük Alman düşünürü Immanuel Kant&#8217;ın &#8220;a priori&#8221;, Gâzâlî Hazretleri&#8217;nin &#8220;evveliyat&#8221; dediği, daha biz gelmeden yazılmış bir Şiir, analitik zekâyla, mühendislik veya Tabiat bilimlerine kapalı olan kapıları açacak bir anahtar: Kâinat Şiiri.</p>
<p>&#8220;Kâinat Şiiri&#8221; derken&#8230; Romantiklik ya da söz sanatı yaptığımı düşünmeyin. Bu satırları okurken hayatını bilgi işlem merkezlerinde, veri tabanları, karar destek sistemleri ile geçiren bir mühendis olduğumu unutmayın. &#8220;Kâinat Şiiri&#8221; diyorsam ortada gerçekten bir şiir olduğu için söylüyorum bunu.</p>
<p>Tabiat bilimleriyle ve analitik zekâ ile erişemeyeceğimiz ama başka türlü okuyabileceğimiz bir Hakikat var. Vehimlerimizden Gerçek&#8217;e, gerçeklerden Hakikat&#8217;e geçiş mümkün ama bu bir takım simgeler, rumuzlar ve metaforlar vasıtasıyla olabiliyor ancak. Bunun için &#8220;Kâinat Şiiri&#8221; diyorum. Bu Şiir&#8217;in kendine özgü bir sembol sistemi var ve <strong>Görmek-Anlamak</strong> fiillerinin birleşmesi (tevhidi?) bu sembol sisteminin bir parçası. </p>
<p> <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/10/zaman_nedir_serap.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-12776" title="zaman_nedir_serap" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/10/zaman_nedir_serap.jpg" alt="" width="181" height="200" /></a><strong>Sonuç</strong><strong> </strong></p>
<p> &#8221;Kâinat Şiiri&#8221; üzerine düşünerek sırlayalım bu yazımızı. <strong>Hegel</strong>&#8216;in<em> </em><em><strong>Estetik yani sanat felsefesi</strong></em><em> adlı eserinde isabetle teşhis ettiği gibi:</em></p>
<p style="padding-left: 60px;"><em>&#8220;Sanat bu kusurlu ve dengesiz dünyanın yanıltıcı, aldatıcı şekillerinden görünenin içindeki Gerçeklik&#8217;i çekip alır&#8230; O gerçeklik zihnin keşfettiği üstün bir Hakikat ile donanır. Aldatıcı görüntülerin tersine Sanat günlük gerçeklikten daha üstün ve daha gerçek bir Hakikat içerir&#8221;</em></p>
<p>Çölde ve sıcak asfaltta su görür insan. Ama bu &#8220;su&#8221; aslında seraptır. Biri sıcak diğeri soğuk (=farklı yoğunluktaki) iki hava katmanının yan yana gelmesinden kaynaklanan bir yansımadır gerçekte. İnsan <strong>güneşe baktığında onu parmaklarının arasına alabileceğini görür</strong>. Ama gerçeğin böyle olmadığını da bilir. Çünkü GÖRMEK (=ANLAMAK) aklî bir işlevdir, et-göz sadece bu sistemin küçük bir parçasıdır. İşte çöldeki serapların peşinde susuzluktan ölmemek için &#8220;Kâinat Şiiri&#8221; üzerine düşünmek gerekir.</p>
<p>Bu yolla vehimlerden, zahirî (görünen) alemden <strong>Kâinat Şiiri</strong> sayesinde Gerçek&#8217;e yükseliriz. Bu sayede aklettiğimiz gerçeklerden de Hakikat&#8217;e geçiş yine &#8220;Kâinat Şiiri&#8221; yoluyla olur. Yoksa Akıl (=göz) kendini Yaratan&#8217;ı akledemiyorsa (görmüyorsa) neye yarar?</p>
<p>Hawking aslında Zaman&#8217;ın Başlangıcını ve Zaman&#8217;ı Yaratan&#8217;ı yani Tanrı&#8217;yı görebilirdi. Uzayın derinliklerine değil kendi derinliklerine, <strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_insan.pdf">Derin İnsan</a></strong>&#8216;a bakarak yapabilirdi bunu. Tabi bilgisayar ekranına ya da teleskopun arkasına dayadığı et-göz ile değil <a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_goz.pdf" target="_blank">Derin Göz</a> ile&#8230; BBC ya da CNN&#8217;in ilgisini çekmek için değil de &#8220;sadece&#8221; ALLAH rızası için ilim yapabilecek mi bir gün bu insancık? Çok geç olmadan, nefsi ölümü tatmadan önce?</p>
<p style="padding-left: 90px;"><strong><em>&#8220;Biz ALLAH rızası için ilim tahsiline başlamadık. Fakat ilim ALLAH rızası için olmaktan başka bir gayeyi kabul etmedi&#8221;</em> (</strong><a title="Permanent Link to El-munkizu Min-ad-dalâl (Hz Gazâlî)" href="http://www.derindusunce.org/2010/06/18/el-munkizu-min-ad-dalal-hz-gazali/"><strong>El-munkizu Min-ad-dalâl / Hz Gazâlî)</strong></a></p>
<p> </p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/10/zaman_nedir_parmak_gunes.jpg"><img class="size-full wp-image-12775  aligncenter" title="zaman_nedir_parmak_gunes" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/10/zaman_nedir_parmak_gunes.jpg" alt="" width="450" height="333" /></a></p>
<p> </p>
<p><strong>Dipnotlar</strong></p>
<p><strong>1°</strong> Bunun için irtibat içinde olduğum genç yazarlara <strong><em>&#8220;günlük gazete okumayın&#8221;</em></strong> diye tenbih ediyorum. Düşünceye katkı şöyle dursun, bildiğini de unutturuyorlar adama. Manşetlere bakıp gündemi takip etmek yeter, fazla gazete okumak, TV seyretmek çok sakat. Kâinat&#8217;ı okuyun. Ağaçları, kuşları, çimlerin üzerinde duran çiğ damlalarındaki güneş ışığını okuyun. Okunacak neler neler var etrafınızda.</p>
<p>Gazete ve TV insanların düşünmesine engel olur. Çünkü düşünmek zaman ister. Oysa gazetecilerin ve TVcilerin düşünecek vakti yok. Zaten düşünmek için para almıyorlar. Biraz şaşırtacak, biraz eğlendirecek ama gündemden de çok kopmayacak bir mırıltı, bir homurtu, bir akıntı üretmek amaç. <strong><em>&#8220;Haber akışı&#8221;</em></strong> diyorlar ya.</p>
<p>Nasıl çalışıyor gazeteci? Her sabah çeşitli ajanslardan bir bilgi(!) yağmuru geliyor internet yoluyla. Fotoğraflar, yaklaşık olarak &#8220;doğrulanmış&#8221; bilgiler ve videolar. Brezilya&#8217;da sel baskını, 50 bin kişi evsiz, filan artistin dekoltesi açıldı, Kazakistan&#8217;da bir horoz insan gibi konuşuyor, Irak&#8217;ta patlama 30 ölü&#8230; Gazeteci bir iki saat içinde bunlardan bir çorba/salata yapıp kendine ayrılan santimetre kareleri dolduruyor&#8230; Öğlen yemeğine kadar bitmeli her şey! Bu yani. Peki  bilimsel konulardaki ilerlemeleri takip etme imkânı var mı gazetecinin? Yok elbette. Bilim konu olunca en uçuk kaçık şeylerden bahsederek şaşkınlık/eğlence üretmek istiyor sadece.</p>
<p><strong>2°</strong> Bilim adamlarının cemaat liderliğine soyunmaları yeni bir olay değil:</p>
<p>Berlin duvarı yıkılmadan çok önce, Rusya&#8217;nın komünist olduğu dönemlerdeydi. Ruslar uzaya ilk insan gönderme yarışında ABD&#8217;nin öne geçmişlerdi. Yuri Gagarin <strong><em>&#8220;gökyüzüne çıktım, baktım, tanrı filan göremedim&#8221;</em></strong> demişti yarı şaka yarı ciddi. Komünist Rusya&#8217;nın liderleri bildiğiniz gibi dinleri, dindarları ve kendileri dışındaki tanrıları pek sevmezlerdi. &#8220;Sakın Tanrı&#8217;ya dua etmeyin, Komünist parti rekabeti sevmez&#8221; şeklinde özetlenebilecek bir laiklik politikası, daha doğrusu resmî devlet dini vardı komünistlerin.</p>
<p>Bu sebeple Yuri Gagarin&#8217;in imzaladığı bu teknolojik başarıyı dinî ve siyasî alanda bol bol kullandılar. Bununla da yetinmediler. Yeni bir de din icad ettiler. Bu dünyevî ve umut dolu dine göre İnsanlık bilim ve teknolojide o kadar ileri gidecekti ki ölmüş atalarını diriltecek, bütün evreni kendisine yurt yapacaktı. Ahiret ve ceza günü gibi meseleler de bir çırpıda ortadan kalkmıştı böylece.Bilim insanları da insandır. Kibir insanların cahil veya alim olmasına bakmıyor. Bir yerden yakalıyor.</p>
<p><strong>3°</strong> Orijinal metin: &#8220;[...] <em>Because there is a law such as gravity, the universe can and will create itself from nothing. Spontaneous creation is the reason there is something rather than nothing, <strong>WHY</strong> the universe exists, <strong>WHY</strong> we exist. It is not necessary to invoke God to light the blue touch paper and set the universe going.[...] One can&#8217;t prove that God doesn&#8217;t exist, but science makes God unnecessary.[...] Our world is created by physics[...]&#8220;</em></p>
<p><strong>4°</strong> Parçalayıcı zekâ olgusunu <a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_insan.pdf">Derin İnsan</a> kitabının son iki bölümünde kısmen anlattığım ve <a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_goz.pdf" target="_blank">Derin Göz</a> kitabını da bu konuya ayırdığım için burada yeniden detaya girmeye gerek görmüyorum.</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2010/10/18/salgam-suyu-varsa-tanri%e2%80%99ya-luzum-yoktur/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2010/10/18/salgam-suyu-varsa-tanri%e2%80%99ya-luzum-yoktur/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Dikkat Kitap: Derin Göz</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2010/05/13/dikkat-kitap-derin-goz/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2010/05/13/dikkat-kitap-derin-goz/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 13 May 2010 15:00:13 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Editörden</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Ayrıntı]]></category>

		<category><![CDATA[Derin Mevzu]]></category>

		<category><![CDATA[Dikkat Kitap]]></category>

		<category><![CDATA[Görmek]]></category>

		<category><![CDATA[Göz]]></category>

		<category><![CDATA[Kâinat]]></category>

		<category><![CDATA[Mekân]]></category>

		<category><![CDATA[Sanat]]></category>

		<category><![CDATA[İnsan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=9801</guid>
		<description><![CDATA[&#8220;&#8230;Sanat&#8217;ın amacı nedir? Eğer Hakikat dosdoğru gelip hissiyatımıza ve şuurumuza çarpmış olsa, eğer çevremiz ve kendimizle doğrudan iletişime girebilmiş olsak, zannederim Sanat faydasız olurdu ya da hepimiz sanatçı olurduk çünkü ruhumuz Kâinat&#8217;ın musikîsi ile sürekli bir Tevhid halinde titrerdi.
Hafızamızın yardım ettiği gözlerimiz Mekân&#8217;ı oyar, taklidi imkânsız tablolar kesip çıkarırdı. Bir bakışta İnsan bedeninin canlı mermerinden [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="padding-left: 30px;"><em><a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_goz.pdf"><img class="size-medium wp-image-9803 alignleft" title="derin_goz" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/derin_goz-194x300.jpg" alt="" width="194" height="300" /></a>&#8220;&#8230;Sanat&#8217;ın amacı nedir? Eğer Hakikat dosdoğru gelip hissiyatımıza ve şuurumuza çarpmış olsa, eğer çevremiz ve kendimizle doğrudan iletişime girebilmiş olsak, zannederim Sanat faydasız olurdu ya da hepimiz sanatçı olurduk çünkü ruhumuz Kâinat&#8217;ın musikîsi ile sürekli bir Tevhid halinde titrerdi.</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>Hafızamızın yardım ettiği gözlerimiz Mekân&#8217;ı oyar, taklidi imkânsız tablolar kesip çıkarırdı. Bir bakışta İnsan bedeninin canlı mermerinden  ilkçağ heykelleri kadar güzel heykel parçaları yakalardı. Ruhlarımızın derinliğinde kimi zaman neşeli, çoğu zaman da hüzünlü ama hep özgün bir müzik duyardık&#8230; iç yaşamımızın sürekli ezgisini&#8230; Aslında bütün bunlar bizim etrafımızda, içimizde ama hiç birini ayrı ayrı hissetmiyoruz.</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>Bizimle Tabiat arasında&#8230; hayır! Bizimle şuurumuz arasına bir perde girmiş. Sıradan insanlar için kalın bir perde, sanatçı ve şair için ince, neredeyse saydam bir perde. Hangi peri kızı dokumuş bu perdeyi? Bir tuzak mı? yoksa iyilik için mi dokunmuş? Yaşamak gerekiyor ve yaşam çevremizi sadece ihtiyaçlarımız doğrultusunda hissetmemizi gerektiriyor. Yaşamak eylem demek. Uygun tepkiyi vermek amacıyla hissetmek, faydası ölçüsünde hissetmek çevreyi. Öteki hislerin karanlıkta kalması ya da bize &#8220;karartılmış&#8221; biçimde ulaşması gerekiyor.</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>Bakıyorum, gördüğümü sanıyorum, dinliyorum, duyduğumu sanıyorum, kendimi inceliyorum ve kalbimin derinliklerini okuduğumu sanıyorum&#8230;&#8221;</em> (<strong>Henri Bergson, Le Rire, sayfa 115-120)</strong></p>
<p> İnsan gözü daha verimli kullanılabilir mi? <strong>Aş, eş ve düşmanı gören Et-Göz&#8217;ün yanı sıra Hakikat&#8217;i görebilecek bir  Derin-Göz açılabilir mi?</strong></p>
<p>Sanatçı olmayan insanlar için kestirme bir yol belki de Sanat. Çukurların dibinden dağların zirvesine, Yeryüzü&#8217;nden Gökyüzü&#8217;ne&#8230; (<a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_goz.pdf" target="_blank"><strong>Buradan indirebilirsiniz</strong></a>)</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2010/05/13/dikkat-kitap-derin-goz/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2010/05/13/dikkat-kitap-derin-goz/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Sanat’ın amacı ve Henri Bergson: Sanat’ta Ayrıntı(9)</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2010/05/10/sanat%e2%80%99in-amaci-ve-henri-bergson-sanat%e2%80%99ta-ayrinti9/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2010/05/10/sanat%e2%80%99in-amaci-ve-henri-bergson-sanat%e2%80%99ta-ayrinti9/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 10 May 2010 13:14:39 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mehmet Yılmaz</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Ayrıntı]]></category>

		<category><![CDATA[Bergson]]></category>

		<category><![CDATA[Görmek]]></category>

		<category><![CDATA[Göz]]></category>

		<category><![CDATA[Güzellik]]></category>

		<category><![CDATA[Kâinat]]></category>

		<category><![CDATA[Mekân]]></category>

		<category><![CDATA[Sanat]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=9780</guid>
		<description><![CDATA[Din, Bilim ve Sanat&#8217;ın kavşağında hayret uyandırıcı düşünceler
Sunuş: İnsan gözünün daha verimli kullanılmasını konu alan Sanat&#8217;ta Ayrıntı dizisi bu bölümle sona eriyor. Aş, eş ve düşmanı gören Et-Göz&#8217;ün yanı sıra Hakikat&#8217;i gören bir Derin-Göz olduğunu ve bu Göz&#8217;ü kullanmanın yollarından birinin sanat olduğunu anlattım, benim gibi, sanatçı olmayan sıradan insanlar için kestirme yollarını gösterdim.
Ancak bu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/derin_goz.gif"><img class="alignright size-full wp-image-9781" title="derin_goz" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/derin_goz.gif" alt="" width="200" height="158" /></a>Din, Bilim ve Sanat&#8217;ın kavşağında hayret uyandırıcı düşünceler</strong></p>
<p><strong><em>Sunuş</em></strong><em>: İnsan gözünün daha verimli kullanılmasını konu alan </em><a href="http://www.derindusunce.org/category/ayrinti/"><strong><em>Sanat&#8217;ta Ayrıntı</em></strong></a><em> dizisi bu bölümle sona eriyor. Aş, eş ve düşmanı gören Et-Göz&#8217;ün yanı sıra Hakikat&#8217;i gören bir Derin-Göz olduğunu ve bu Göz&#8217;ü kullanmanın yollarından birinin sanat olduğunu anlattım, benim gibi, sanatçı olmayan sıradan insanlar için kestirme yollarını gösterdim.</em></p>
<p><em>Ancak bu son yazı bir nokta değil sadece bir virgül. Sanat konulu yazılara devam etmek istiyorum. Daha önceki bölümlerde Leibniz&#8217;e, Escher&#8217;e ve İslâm sanatlarına da yer vereceğimi duyurmuştum. Bu arayışlarım netice olarak içinde yaşadığımız teknolojik ve ekonomik dünyalara eklemlendi. </em><a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_insan.pdf" target="_blank"><strong><em>Derin İnsan</em></strong><strong><em> </em></strong></a><em> ile beraber sitede tartıştığımız en önemli meselelerden biri oldu </em><a href="http://www.derindusunce.org/category/sanat/"><strong><em>Sanat</em></strong></a><em>. Bunun için gereken önemi ve zamanı ayırmak gerekiyor. Güzel&#8217;in kapısı Aşk&#8217;a , Aşk&#8217;ın kapısı ise İyi&#8217;ye açılıyor. Bu eklemlenme üzerindeki perdeyi </em><a title="Permanent Link to Kuşların sırrı: Sanat'ta ayrıntı(7)" href="http://www.derindusunce.org/2010/04/19/kuslarin-sirri-sanatta-ayrinti7/"><strong><em>Kuşların sırrı</em></strong></a><em> isimli 7ci bölümün ortalarında birazcık olsun kaldırmayı (yorumcularla birlikte) başardığımızı zannediyorum. Zira önceki bölümlere yazılan yorumların katkısı büyük oldu.</em></p>
<p><em>Gerçek şu ki Güzel&#8217;i günlük hayatın, siyasetin ve ahlâkî kaygıların uzağına itmek hem Sanat&#8217;ı hem de İnsan&#8217;ı yıpratan<span id="more-9780"></span> &#8221;ölümcül&#8221; bir hata. <strong>Sanat-Güzel-Aşk-Erdem eklemlenmesi</strong> şu an için görebildiğim tek umut ışığı. Kendi icatları altında ezilip kalmış olan insanlığın bunalımlı dönemlerinden çıkışı için tek yol. </em></p>
<p><em>Dediğim gibi arayışlarım sürüyor. Hegel, Kant ve Platon&#8217;un Güzel- Sanat ilişkisi üzerine yazdıkları yeni kesişimlere ve çağrışımlara vesile olduğundan ikinci bir yazı dizisine başlamayı daha uygun buldum. </em></p>
<p><em>Bu son bölümü Fransız düşünür Henri Bergson&#8217;a ayırdım. Çünkü okuyacağınız bu metin </em><a href="http://www.derindusunce.org/category/ayrinti/"><strong><em>Sanat&#8217;ta Ayrıntı</em></strong></a> <em>yazı dizisine yön veren temel metinlerden biri. Çünkü aynı zamanda bu metin belki de Batı felsefesinde Sanat&#8217;a dair yazılmış onca kitabın  içinde en özlüsü, en derini. O kadar içten, o kadar şiirsel yazılmış ki açıklamaya, yeni cümleler yapmaya ne lüzum ne de imkân var.</em></p>
<p><em>Bildiğim kadarıyla Sanat&#8217;a ya da Güzellik&#8217;e adanmış bir eseri yok Bergson&#8217;un. Ancak Le Rire (Gülme) isimli eserinin 115inci sayfasında (ve eserden biraz kopuk olarak) başlayan bir bölüm var ki insanın içini titretiyor. Bu kısmın Türkçesini aradım internette ama bulduklarım FAZLA &#8220;objektif&#8221; çeviriler oldu. <strong>Bu çeviriler Bergson&#8217;un hissiyatını bilgiye çeviriyor</strong> ve Bergson&#8217;u Bergson yapan şeyleri yani Sezgi, Zaman, Hareket&#8217;i okuyucuya aktaramıyor. Tıpkı rengârenk bir topun gölgesinin gri olması gibi metnin şiirsel güzelliği de bilim-mantık duvarındaki  izdüşümünde bütün renklerini kaybediyor.</em></p>
<p><em>Aslında felsefe çevirisi yapmak oldukça zor bir şey. Bergson&#8217;u çevirmek ise şiir tercümesiyle felsefe tercümesinin zorluklarını bir araya toplayan bir iş. Bu bakımdan benden önce Bergson çevirenleri eleştirmeme rağmen ben de yetersiz kalabilirim. Başarılı olduğumu nasıl bileceksiniz? Eğer bu çeviriyi okurken kelimelerin sizi bir mızrap gibi çaldığını, size ait bazı güzellikeri titrettiğini ve size bunların varlığını idrak ettirdiğini hissederseniz başardım demektir. Bu çeviriyi okurken bilgilenmenizi değil haz duymanızı umud ediyorum. En sevdiğiniz müziklerden birini dinlerken aldığınız haz gibi bir şey meselâ&#8230;</em></p>
<p><strong>Sanat&#8217;ın amacı, Henri Bergson, (Le Rire, sayfa 115-120)</strong></p>
<p>Sanat&#8217;ın amacı nedir? Eğer Hakikat dosdoğru gelip hissiyatımıza ve şuurumuza çarpmış olsa, eğer çevremiz ve kendimizle doğrudan iletişime girebilmiş olsak, zannederim Sanat faydasız olurdu ya da hepimiz sanatçı olurduk çünkü ruhumuz Kâinat&#8217;ın musikîsi ile sürekli bir Tevhid halinde titrerdi.</p>
<p>Hafızamızın yardım ettiği gözlerimiz Mekân&#8217;ı oyar, taklidi imkânsız tablolar kesip çıkarırdı. Bir bakışta İnsan bedeninin canlı mermerinden  ilkçağ heykelleri kadar güzel heykel parçaları yakalardı. Ruhlarımızın derinliğinde kimi zaman neşeli, çoğu zaman da hüzünlü ama hep özgün bir müzik duyardık&#8230; iç yaşamımızın sürekli ezgisini&#8230; Aslında bütün bunlar bizim etrafımızda, içimizde ama hiç birini ayrı ayrı hissetmiyoruz.</p>
<p>Bizimle Tabiat arasında&#8230; hayır! Bizimle şuurumuz arasına bir perde girmiş. Sıradan insanlar için kalın bir perde, sanatçı ve şair için ince, neredeyse saydam bir perde. Hangi peri kızı dokumuş bu perdeyi? Bir tuzak mı? yoksa iyilik için mi dokunmuş? Yaşamak gerekiyor ve yaşam çevremizi sadece ihtiyaçlarımız doğrultusunda hissetmemizi gerektiriyor. Yaşamak eylem demek. Uygun tepkiyi vermek amacıyla hissetmek, faydası ölçüsünde hissetmek çevreyi. Öteki hislerin karanlıkta kalması ya da bize &#8220;karartılmış&#8221; biçimde ulaşması gerekiyor.</p>
<p>Bakıyorum, gördüğümü sanıyorum, dinliyorum, duyduğumu sanıyorum, kendimi inceliyorum ve kalbimin derinliklerini okuduğumu sanıyorum. Oysa gördüğüm ve duyduğum sadece hislerimin beni yönlendirmek üzere dış alemden süzdüğü bilgiler. Kendim hakkımda bildiklerim yüzeysel, ancak eyleme dönüşebilecek olanlar. Yani hissiyatım ve şuurum bana Hakikat&#8217;in sadece faydalı ve basitleştirilmiş bir kısmını aktarıyorlar. Bana açtıkları pencerede faydasız olan her şey silinmiş, faydalı benzerlikler abartılmış, yaşantımın ilerleyeceği yollar önceden çizilmiş.</p>
<p>Bunlar, tüm insanlığın benden önce üzerinden geçtiği yollar. Çevremdeki şeyler onlardan fayda  sağlayabilmem için sınıflandırılmış. Renklerden, biçimlerden çok bu sınıflandırmayı görüyorum baktığımda. Şüphesiz insan bu noktada hayvandan üstün. Bir kurdun gözünün koyun ile keçiyi birbirinden ayırd etmesi küçük bir ihtimal. Çünkü her ikisi de yakalaması kolay, yemesi lezzetli birer av. Biz koyunu keçiden ayırabiliyoruz. Ama bir keçiyi bir başka keçiden ayırabiliyor muyuz? Varlıkların tekilliğini görmek bize fayda sağlamadığı müddetçe görmüyoruz. Bir insanı diğerlerinden ayırd ettiğimizde bile o insanın kendine has oluşunu, tekilliğini yani o yüzü oluşturan renklerin ve şekillerin özgün uyumunu hissetmiyoruz. Bütün gördüğümüz o yüzün diğerlerine göre ayırd edici yanları, bir kaç detay, hepsi bu.</p>
<p>Özetle varlıkları görmüyoruz, üzerlerine yapıştırılmış etiketleri okumakla yetiniyoruz. Fayda kökenli bu eğilim lisanın etkisiyle daha da kuvvetleniyor. Zira özel isimler hariç kelimeler adlandırdıkları şeye dair en yaygın, en sıradan yönleri işaret ederler. Bu sebeple kelimeler varlıklar ile aramıza sızıyor ve şekli gözlerimizden saklıyor. Tabi o şekil daha önce o kelimeyi oluşturan ihtiyacın arkasına saklanmadıysa.</p>
<p>Sadece varlıklar değil kendi ruh halimiz de bizden saklanıyor, en mahrem, en kişisel, en özgün yaşanmış olan yönleri&#8230; Aşk ya da nefret hissettiğimizde, neşeli ya da hüzünlü olduğumuzda gerçekten şuurunda olduğumuz bizim duygularımız mı? O duyguları mutlak biçimde bizim duygularımız yapan binlerce küçük ayrıntı ve içimizdeki binlerce titreşim? Eğer öyleyse hepimiz romancı, şair ve besteci olmalıyız.</p>
<p>Ne yazık ki çoğu zaman kendi ruh halimizden sadece dışa vuranı görüyoruz. Yani bize dair olan kısmını yitirmiş, anonim olmuş, dilin ifade edebileceği kadarını, hemen her insan için aynı olanı&#8230; Bu sebeple kendi özelliklerimiz de dahil bütün özellikleri, tekillikleri ıskalıyoruz. Umumî şeyler ve simgelerle etrafı sarımlış bir arazide hareket ediyoruz. [...] Varlıklarla kendimiz arasındaki bir geçiş bölgesinde yaşıyoruz. Varlıklara yabancı, kendimize yabancı.</p>
<p>Fakat Tabiat yavaş yavaş ruhları yaşam ile aralarına mesafe koymaya davet ediyor. Ama bu mesafe koyuşu felsefede olduğu gibi bilinçli, kasıtlı, sistemli bir geri çekiliş olarak düşünmüyorum. Doğuştan gelen, hissiyatın veya şuurun yapısına işlemiş, kendini anî olarak gösteren bir görme, duyma ve düşünme biçimini kasdediyorum. Bu mesafe koyuş bir kopma biçimini alıp kâmil bir hâl almış olsa dünyada kimsenin görmediği bir sanatçı ruhu çıkardı ortaya. Bütün sanatları mükemmel bir şekilde icra eder ya da hepsini birden tek bir sanatın potasında eritirdi. Bütün varlıkları ilk yaratılış saflıklarında hissederdi. Sadece renkleri ve şekilleri değil varlığın içsel hayatına dair olan devinimleri de. Ama bu Tabiat&#8217;tan çok şey istemek olurdu. Aramızda sanatçı olanlar kazayla oldular ve Tabiat perdenin sadece bir kenarını kaldırdı. Hissiyatı ihtiyaçlara bağlamayı unuttuğu nokta sadece tek bir yönde.[...] İşte sanatsal yeteneklerin çeşidinin kaynağı. Filanca sanatçı renklere ve şekillere bağlanacak. Çükü rengi renk için seviyor, şekli şekil için. Sanatçı onları kendileri için hissediyor, kendisi için değil.</p>
<p>Varlıkların özünü renk ve şekil penceresinden görüyor ve bize de hissettiriyor bunu yavaş yavaş. Evvelâ belli bir ahenk olmuyor. Bir an için olsun gözümüz ile varlıkların Hakikat&#8217;i arasına girmiş olan önyargılarımızdan kurtuluyoruz. Sanatçı böylece Sanat&#8217;ın en yüksek emelini gerçekleştirmiş oluyor: Tabiat&#8217;ın Hakikat&#8217;ini göstermek!</p>
<p>Kimileri kendi içlerine kapanıyorlar. Derinlerde, içerilerde en sıradan, en alışılmış kelimelerin arkasında ruhlarının en saf, en katıksız hallerini arıyorlar. Sonra bizi kendimizin derinliklerine daldırabilmek için, kendilerinin gördükleri bir şeyi bize göstermek için dahiyane bir şey yapıyorlar: Kelimeleri özel bir ritim ile dizerek lisanın ifade etmeyi öngörmediği anlamlar üretiyorlar.</p>
<p>Başkaları daha da derine iniyorlar. Kelimelerin güçlükle ifade edebildiği sevinçlerin, hüzünlerin de altında, sözlerle hiç bir ortak yanı olmayan, insana duygularından daha yakın bir şeyi, hayatın ritmini, nefes alışını, yaşayan kanunlarını, insandan insana değişen bunalımları, coşkuları, pişmanlıkları ve umutları yakalıyorlar. Derinlerden çekip çıkardıkları ve ısrarla vurguladıkları bu müziği adeta dayatıyorlar bizim dikkatimizin odağına. Yoldan geçenlerin sokakta dans eden bir grubun dansına istemeden dahil olması gibi bizi bu müziğe dahil ediyorlar. Bu sayede ta içimizde, en derinde titreşmeyi bekleyen bir şeyleri yerinden sarsmamızı sağlıyorlar.</p>
<p>İster resim olsun isterse heykel, şiir ya da müzik, Sanat&#8217;ın amacı Hakikat&#8217;i görebilmemiz için faydalı şeylerin perdesini aralamak. Toplumun, geleneklerin kabul ettiği simgeleri, Hakikat&#8217;i bizden saklayan ne varsa kenara itmek ve bizi Hakikat ile karşı karşıya getirmek.</p>
<p>Sanat&#8217;ta realizm ve idealizm tartışması bir yanlış anlaşılmadan doğmuştur. Hiç şüphesiz Sanat sadece Hakikat&#8217;in dolaysız olarak görünmesidir. Ama hissiyatın bu saflığı alışkanlıklardan kopmayı, hissiyatın veya şuurun faydacı bakıştan doğal olarak uzaklaşmasını ve Hayat&#8217;ın madde dışında, bir mânâ olarak anlaşılmasını gerektirir. İdealizm dediğimiz de budur. Kelimelerin anlamlarıyla oynamadan söyleyebileceğimiz şey şudur ki realizm eserde, idealizm ruhtadır. Hakikat ile bağlantıya girilmesi ise ancak idealizmin güçlendiği, ilerlediği ölçüde olacaktır.</p>
<p><strong>Çeviri notları:</strong></p>
<ul>
<li>1) Bu metinde &#8220;Ruh&#8221; kelimesi daha çok İslâm&#8217;daki nefs gibi değerlendirilmeli. Bergson&#8217;un Fransızca metninde kullandığı &#8220;âme&#8221; hem ruh hem de nefs yerine kullanılır. Ruh ve nefs kelimeleri gerek batı aleminde gerekse İslâm alimlerince kaleme alınmış kimi eserlerde Yunanca İncillerdeki veya İbranice Eski Ahit&#8217;teki karşılıklarının (ψυχή psüke, נפׁש - nefes) tercümesi olarak kullanılıyor. Nefs genellikle canlı kalmamızı sağlayan hayvanî dürtüleri, yaşamsal ihtiyaçları ifade ederken ruh İnsan&#8217;ın Ahiret&#8217;e dönük olan, dünyada bulunduğu müddetçe gurbet hissi duyan yanını ifade eder. (ALLAH&#8217;ın &#8220;Ruh&#8217;undan üflediği&#8221;)</li>
<li>2) Fransızca&#8217;da &#8220;sens-&#8221; kökünden türetilen kelimeler hem anlam, hem mânâ, hem hissiyat (5 duyu) hem de yön anlamına gelebilir. Metinde Bergson bu kelimeleri nispeten net, açık bir anlamda kullanıyor. Yine de Fransızca orjinalindeki güzelliği Türkçe&#8217;ye aktarmak mümkün olmadı. (Abdülkadir Geylânî Hazretleri&#8217;nin ifade ettiği üzere mânâ ALLAH&#8217;a kavuşmaya, Vuslat&#8217;a ermeye mani olan Ben&#8217;liği sıyıran, Ben&#8217;i Kendim&#8217;den ayıran şeydir.)</li>
</ul>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2010/05/10/sanat%e2%80%99in-amaci-ve-henri-bergson-sanat%e2%80%99ta-ayrinti9/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2010/05/10/sanat%e2%80%99in-amaci-ve-henri-bergson-sanat%e2%80%99ta-ayrinti9/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Boşluk aynası ve Edward Hopper: Sanat’ta Ayrıntı(8)</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2010/04/30/bosluk-aynasi-ve-edward-hopper-sanat%e2%80%99ta-ayrinti8/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2010/04/30/bosluk-aynasi-ve-edward-hopper-sanat%e2%80%99ta-ayrinti8/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 29 Apr 2010 22:12:04 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mehmet Yılmaz</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Ayrıntı]]></category>

		<category><![CDATA[Görmek]]></category>

		<category><![CDATA[Göz]]></category>

		<category><![CDATA[Kâinat]]></category>

		<category><![CDATA[Mekân]]></category>

		<category><![CDATA[Resim]]></category>

		<category><![CDATA[Sanat]]></category>

		<category><![CDATA[İnsan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=9625</guid>
		<description><![CDATA[Bazı dalgıç-ressamlar vardır, gözleri okyanus dibine indirilen robot kameralar gibidir. İçinden geçtikleri asrı öyle güzel &#8220;kaydederler&#8221;, Hakikat&#8217;i öyle güzel yakalarlar ki&#8230; Böyle ressamların eserleri bazen yüzlerce sayfa kitap okuyarak öğrenemeyeceğiniz bilgiyi bir çırpıda verir size. Edward Hopper da bu dalgıç-ressamlardan biridir, hatta belki de en kuvvetlisidir&#8230; Tablolarındaki Ayrıntı&#8217;lar bir dönemin kara kutusudur. Bunun için William Turner&#8216;dan sonra [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/hopper_sanat_ayrinti_2.jpg"><img class="size-full wp-image-9628  alignright" title="hopper_sanat_ayrinti_2" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/hopper_sanat_ayrinti_2.jpg" alt="" width="170" height="150" /></a>Bazı dalgıç-ressamlar vardır, gözleri okyanus dibine indirilen robot kameralar gibidir. İçinden geçtikleri asrı öyle güzel &#8220;kaydederler&#8221;, Hakikat&#8217;i öyle güzel yakalarlar ki&#8230; Böyle ressamların eserleri bazen yüzlerce sayfa kitap okuyarak öğrenemeyeceğiniz bilgiyi bir çırpıda verir size. Edward Hopper da bu dalgıç-ressamlardan biridir, hatta belki de en kuvvetlisidir&#8230; Tablolarındaki Ayrıntı&#8217;lar bir dönemin kara kutusudur. Bunun için <a href="http://www.derindusunce.org/2010/04/02/sen-yaratan%e2%80%99in-resmini-yapabilir-misin-william-sanat%e2%80%99ta-ayrinti-5/">William Turner</a>&#8216;dan sonra en çok sevdiğim ressamdır.</p>
<p>Peki neyi kaydetti Hopper?</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/hopper_sanat_ayrinti.gif"></a>1882&#8242;de, Atatürk&#8217;ten sadece bir yıl sonra doğan ressam tıpkı onun gibi Avrupa&#8217;nın şekillenişine, sömürge savaşlarına, ırkçılığın, faşizmin ve ulus-devletlerin yükselişine tanık oldu. Bir çok ülkeyi ve bu arada İslâm coğrafyasını kasıp kavuran dünya savaşlarının başlangıcı ve bitişi de 1967&#8242;de vefat eden Hopper&#8217;in biyolojik yaşam süresi içine tekabül etti. (Bkz. <a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf" target="_blank"><strong>Türkiye&#8217;nin Ulus-Devlet Sorunu</strong></a>)</p>
<p>Fakat ressam savaşı, kahramanlıkları ya da eziyet çeken sivilleri resmetmedi. Böyle yapsaydı sanatçı değil boyacı olurdu:</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em><img class="alignright" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/08/20090811_derin_dusunce_org_sanat_10_goya.jpg" alt="" width="227" height="210" />&#8220;Meselâ Francisco Goya&#8217;nın yaptığı </em><a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Madrid%27de_3_May%C4%B1s_1808"><em></em><em><strong>El tres de Mayo</strong></em></a><em> adlı esere bakalım. Napolyon&#8217;un İspanya&#8217;yı işgal ettiği dönemdeki zulümü anlatan bu eserde kurşuna dizilen bir köylüyü anlatıyor &#8220;hikâyeci&#8221;. Yüzleri ve duyguları netleştirilerek İspanyolların birer insan oldukları buna karşılık Fransız askerlerinin tek tip, acımasız birer emir kulu oluşları vurgulanmış. Köylünün beyaz gömleği yerdeki lambanın ışığını öyle bir yansıtmış ki lambadan daha beyaz ve parlak olmuş. Saflığı, masumiyeti <span id="more-9625"></span>çağrıştıran bu beyazlık [...] Goya bu resmi elbette öyle kafasına estiği bir anda yapmadı. İspanyol ulusal kimliğine hizmet edecek bir propaganda afişi gibi, politik amaçla yapılmış bir eser bu. Goya gerçekte savaşa katılmadı ve buna benzer sahnelere de tanık olmadı. Olayların bitişinden 6 yıl sonra, 1814&#8242;te yaptığı bu eser için ispanyol hükümetinden para istemesi zannediyorum &#8220;business is business&#8221; boyutunu anlamak için yeterli.&#8221;</em> (<a href="http://www.derindusunce.org/2009/08/12/ayip-sanat-olur-mu/"><strong>Ayıp sanat olur mu</strong>?</a>)</p>
<p style="TEXT-ALIGN: center">  </p>
<p>Hani bazen bir fotoğrafçı istemeden müthiş bir an yakalar ya, Edward Hopper da Fransız devrimini takip eden bu dönemde yaşayanların görmediği bir şeyi gördü: Boşluk&#8217;u! Uçurumu&#8217;u! Belki de kendisine rağmen, istemeden gördü bu Uçurum&#8217;u. Yüz milyonların duraksamadan içine atladıkları bir uçurum&#8230; Peki ama ne ile neyin arasındaki boşluktu bu? Uçurumun iki yakasında ne vardı? Yok&#8217;luğu mümkün kılan Varlık ne idi?</p>
<p><img class="alignright" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/mevsimler.gif" alt="" width="150" height="150" />Kentleşme, teknik ilerleme ve endüstriyel üretim İnsan&#8217;a zehirli bir hediye vermişti: Boş Zaman. Boş Zaman bildiğimiz Zaman gibi değildi. <strong>Boş Zaman can sıkıntısının ve korkunun toprağıydı</strong>. Modernlik trenleri, demir yolları ve telgraf telleriyle hız getirmişti. Ama bu hız yüzünden doğal Zaman&#8217;dan yani Güneşten, Ay&#8217;dan, Yağmur&#8217;dan uzaklaşıyordu insanlar. Yağmur artık bereket değildi, şık takım elbiselerin ıslanması, eteklerin çamurlanmasıydı. Doğa ile fikrî bağı kopuyordu İnsan&#8217;ın. Onu besleyen artık Toprak Ana değil maaşını veren fabrika müdürüydü. Doğal felaketler değil ekonomik krizlerdi yeni korkusu, yüksek fiatlar ve işsizlikti&#8230;</p>
<p style="PADDING-LEFT: 30px"><em>&#8220;İnsanlar mevsimlere bağlı olarak yaşıyorlardı tarım devrinde. Bir mevsimde ekilir, bir başka mevsimde hasat edilirdi. Hasattan sonra ürünler satılır, düğünler yapılırdı. Kuzuların bile bir doğma mevsimi vardı. Ekonomik ve sosyal yaşam doğadan alıyordu ritmini. Hatta güneşten, aydan&#8230; Denizciler bile yıldızlara bakarak okyanuslara açılıyordu. Kısacası <strong>müzikten daha hızlı dans edilmezdi!</strong></em></p>
<p style="PADDING-LEFT: 30px"><em>Oysa fabrikalar, trenler, telgraf telleri ve bir saniyede gösterdiği 20 fotoğraf karesini seyirciye hareket diye &#8220;yutturan&#8221; sinema insana Zaman&#8217;ı kontrol edebileceği hissini verdi. Çünkü Zaman&#8217;ın &#8220;kontrol altına alınması&#8221; gerekiyordu 3 vardiya 24 saat işleyen fabrikalarda, para piyasalarında, asla geç kalmayan trenlerde&#8230; &#8220;<strong>Yaratılmış vakit&#8221; algısı yerini &#8220;üretilen vakte&#8221; bırakıyordu. Vakit artık bir nimet değildi, vakit nakitti(!)  </strong>&#8220;</em> ( <a title="Permanent Link to Korku matkabı zekâ duvarını deler mi?" href="http://www.derindusunce.org/2010/01/09/korku-matkabi-zeka-duvarini-deler-mi/">Korku matkabı zekâ duvarını deler mi?</a>)</p>
<p><span style="color: #000000;"><strong>Not:</strong> Tablo örneklerinde boşluk duygusu veren üç Ayrıntı&#8217;ya dikkatle bakmanızı rica ediyorum (Büyütmek için üzerlerine tıklamanız yeterli):</span></p>
<ul>
<li><span style="color: #000000;">İç mekân - dış mekân ayrımı (duvar, pencere ve perdelerin kullanılışı)</span></li>
<li><span style="color: #000000;">Resimlerdeki insanların vücut dili</span></li>
<li><span style="color: #000000;">Bazen çatıların bazen yan duvarların kasıtlı olarak çerçeve dışı bırakılması</span></li>
</ul>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/tgarm_edward_hopper_lobby1.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-9633" title="tgarm_edward_hopper_lobby1" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/tgarm_edward_hopper_lobby1.jpg" alt="" width="230" height="181" /></a>İşte Edward Hopper bir bebeği dokuz kadının bir ayda doğurabileceği(!), insanların Zaman ile sapık bir ilişki içine girdikleri o yılların çocuğuydu. Ama her gerçek sanatçı gibi o da bir şeylerin farkına varıyordu. <strong>İnsanlar teknoloji sayesinde ürettikleri Boş Zaman&#8217;ı öldürebilmek için bekleme salonlarında, barlarda, kahvelerde, tatil kasabalarında vakit geçirmek zorundaydılar.</strong> Çünkü öldürülmezse bu Boş Zaman insanları ölmekten beter ediyordu. Neden böyle dayanılmazdı bu Boş Zaman? Neden insanlar sakince arkalarına yaslanıp vaktin geçmesini bekleyemiyorlardı?</p>
<p>Edward Hopper&#8217;ın gözünde Cemiyet de bayat ekmek gibi kırıntılara dağılıyor, insanlar bireyleşiyorlardı. Satın alma gücü artan bireyler, bireysel kredilerle aldıkları bireysel evlerde oturmaya başlamışlardı. Bireysel tatil günlerini, hafta sonlarını, yıllık izinlerini doldurmak gerekiyordu. Ah ne dolmaz bir boşluktu bu boş zaman!</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/hopperroombythesea4cu.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-9634" title="hopperroombythesea4cu" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/hopperroombythesea4cu.jpg" alt="" width="226" height="171" /></a>&#8220;Kamera tekniklerinin henüz çok gelişmediği yıllarda kazayla çekilmiş film parçaları var. Mutlak Korku&#8217;nun daha elle tutulabilir olduğu fragmanlar bunlar. Meselâ 1800</em><em>′</em><em>de sabit kameralarla çekilen trenleri veya süvari taarruzlarını</em><em> hatırınıza getirin. Trenin veya atlıların ekranı terk ettiği ama kameranın kayda devam ettiği o son bir kaç saniyedeki boşluk ne kadar tahammül edilmez bir boşluktur. Zaman&#8217;ı en ölçülmemiş, en kontrolsüz haliyle &#8220;görürüz&#8221; orada.Bugün Hollywood filmlerinin yüksek temposuna alışmış olan bizler Fransız filmlerindeki &#8220;boşlukları&#8221; ne kadar can sıkıcı buluruz. İşte bu boşluk o boşluktur.&#8221; ( </em><a title="Permanent Link to Korku matkabı zekâ duvarını deler mi?" href="http://www.derindusunce.org/2010/01/09/korku-matkabi-zeka-duvarini-deler-mi/"><em>Korku matkabı zekâ duvarını deler mi?</em></a><em>)</em></p>
<p><strong>Uçurum&#8217;un doğuşu</strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/hoppercod21.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-9635" title="hoppercod21" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/hoppercod21.jpg" alt="" width="214" height="166" /></a>İnsan yaratıldığı günden beri hayatını kolaylaştıracak teknik buluşlar peşinde koşmuştur. Biz internetimizi hızlandırıyoruz da mağara adamları da oklarını sivriltmiyorlar mıydı? Ama buhar makinesinin icad edilişiyle bir kopma noktasına vardı insanlık. Doğal enerjiyi hazır bulduğu nehir kıyılarına kurmak zorunda değildi artık fabrikalarını. James Watt&#8217;ın icadı olan buhar makinesi başka mühendislerce geliştirildi. Her geçen gün bu makinenin üretimi, kullanımı kolaylaştı ve ucuzlaştı. Avrupa&#8217;da sayıları hızla artan buhar makinelerini gören James Watt sevinmedi: <strong><em>&#8220;İcadım henüz mükemmel değil, aşırı ısınmadan dolayı patlayabilir, insanlar ölebilir&#8221;. </em></strong>Buhar makineleri birbiri ardına patlıyor, çok sayıda işçi ölüyordu. Ama yeni işçiler bulunuyordu ölenlerin yerine. Havaya uçan bir fabrikanın ve ölen bir kaç işçinin maliyeti, elde edilecek kâr karşısında ihmâl edilebilirdi ve öyle de oldu. Amaç araçları meşru kılıyordu. İnsan da böylece endüstrinin ve ticaretin &#8220;gözünde&#8221; bir araç haline geldi. Eski Tanrılar için kurban edilen insanlar gibi yeni tanrılar da kurban istiyordu.</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/hopperearly-sunday1.jpg"><img class="size-full wp-image-9636 aligncenter" title="hopperearly-sunday1" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/hopperearly-sunday1.jpg" alt="" width="500" height="293" /></a></p>
<p><strong>İnsan şeyleşirken şeyler insanlaşıyordu Karl Marx&#8217;ın dediği gibi.</strong> Endüstri&#8217;nin &#8220;<strong>ihtiyaçları</strong>&#8220;, Piyasa&#8217;nın &#8220;<strong>beklentisi</strong>&#8220;, şirketlerin &#8220;<strong>sağlığı</strong>&#8220;, ulusların &#8220;<strong>şerefi</strong>&#8221; ile karşılaştırıldığında İnsan&#8217;ın ihtiyacı, beklentisi, sağlığı veya şerefi söz konusu olabilir miydi?</p>
<p style="padding-left: 60px;"><em>&#8220;Tanrım, bana bir Mercedes almaz mısın?<br />
Arkadaşlarım Porche kullanıyor.<br />
Hayatım zor, kimseden hayır yok,<br />
Tanrım, bana bir Mercedes almaz mısın?<br />
Tanrım, bana renkli bir televizyon almaz mısın?<br />
Ödüllü TV yarışmaları beni bulmaya çalışıyor.<br />
Teslimat için her gün 3′e kadar müsaitim.&#8221;<br />
</em><em></em></p>
<p><em>Janis Joplin&#8217;in bu </em><a href="http://www.metacafe.com/watch/yt-Z031l0E_5n4/mercedes_benz_janis_joplin/"><em>şahane şarkısı</em></a><em> insanların din ile nasıl <strong>sapık bir ilişkiye girebileceğini</strong> anlatan, dikkate değer bir eser. Teorik olarak maddiyattan sıyrılmış, iman etmiş biri Tanrı&#8217;dan otomobil ve TV istiyor!&#8221; (</em><a title="Permanent Link to Zina da böyle bir şey işte..." href="http://www.derindusunce.org/2009/12/02/zina-da-boyle-bir-sey-iste%e2%80%a6/"><em>Zina da böyle bir şey işte&#8230;</em></a><em>)</em></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/hopper21.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-9638" title="hopper21" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/hopper21.jpg" alt="" width="238" height="169" /></a>Edward Hopper&#8217;in resim yaptığı yıllar Zina&#8217;nın da sona erdiği, maddenin ruh, eşyanın mânâ üzerine ezici bir zafer elde ettiği yıllar oldu. Zihinler ve kalpler bulandı. Saf altın ile pislik aynı fiattan müşteri buldu.</p>
<p>İşte bunun için, bu hezimete ve rezalete bakarak diyebiliriz ki buhar makinesiyle, elektrikle, telgrafla gelen bir Özgürlük&#8217;e hazır değildik o asırda. Çünkü 16cı, 17ci veya 18ci asrın insanı <strong>iradesiyle değil mecburen inanıyordu, korkudan, çaresizlikten inanıyordu. Sabuna tapanlar gibi idrak etmemişti mikropları</strong>. (Bkz. <a onmousedown="return clk('http://www.derindusunce.org/2010/04/05/akil-vahiy-uyumu-ve-iman-kitabi-%E2%80%93-gazali-hazretleri/','','','res','3','&amp;sig2=OWdMP4xmD6Fl97DRs0qmxw','0CBkQFjAC')" href="http://www.derindusunce.org/2010/04/05/akil-vahiy-uyumu-ve-iman-kitabi-%E2%80%93-gazali-hazretleri/"><strong>Akıl-Vahiy uyumu ve İman Kitabı </strong></a>) O asra kadar krallar ve sultanlar yağmuru bekleyen bir çiftçi, fırtınadan kaçan bir balıkçı kadar çaresizdiler doğal olaylar karşısında. Teknoloji ya da Para Tanrısı gelmeseydi başka bir tanrıya da tapmaya hazırdı insanlar. Büyü, Hun istilası veya Veba olabilirdi, bir meteor yağmuru olabilirdi&#8230;</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/hopper101zh.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-9639" title="hopper101zh" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/hopper101zh.jpg" alt="" width="229" height="188" /></a>Ama fabrikalarımız, trenlerimiz, telgraf tellerimizle, makineli tüfeklerimiz ve bombalarımızla kendimiz tanrılaştık&#8230; Tıpkı bir tanrı gibi Hiroşima büyüklüğündeki şehirleri yok edebilecek güce ulaştık. Eğer &#8220;eski tanrıların gölgesi&#8221; krallar ve sultanlar İlâhî Adalet&#8217;in de gölgesi olabilselerdi yeni tanrılara direnebilirlerdi belki. Teknoloji Tanrısı&#8217;na, Piyasa Tanrısı&#8217;na&#8230; Ama öyle olmadı. Uçurum çıktı ortaya. <strong>İnsan ile Şey arasındaki o doldurulmaz uçurum.</strong> Hep vardı ama bu kez <strong>İnsan&#8217;</strong>ı yutacak bir büyüklükte çıktı ortaya.Eskiden insanlar tek tek <strong>kötülük</strong> yapabilirlerdi. Yaptıklarından ötürü tek tek <strong>suçlu</strong> olurlardı. Endüstri devriminden sonra bu değişti. Teknoloji aracılığıyla <strong>kötülük</strong> kabul edilebilir(?) küçük parçalara bölündü. <strong><em>&#8220;Ben yapmazsam zaten bir başkası yapacaktı&#8221;</em></strong> şeklinde Vicdan uyuşturucu açıklamalar bulundu. Nazilerin toplama kampları, 1915 Ermeni katliamı ve bugün Filistin&#8217;i açık hava hapishanesine çeviren İsrail devleti(?) bu sayede mümkün oldu. <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/hoppersunday3io.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-9643" title="hoppersunday3io" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/hoppersunday3io.jpg" alt="" width="232" height="185" /></a>Vicdanımız emir-komuta zinciri içinde öğütüldü. Savaş meydanında askerler görmedikleri düşmanları(?) öldürme imkânına kavuştular. Makineli tüfek, havan topu ve daha sonraları bombardıman uçakları sayesinde. Barış zamanı olursa buna <strong>bürokrasi</strong> deniyor. <strong>&#8220;Biz emir kuluyuz (=Tanrı kulu değiliz)&#8221;</strong> veya<strong> &#8220;gözlerimi kaparım, vazifemi yaparım&#8221;</strong> amentüsü ile Kürtçe konuşmak yasaklanabiliyor ya da tesettürlü kızların ödedikleri vergi onlara polis copu olarak geri dönebiliyor meselâ.</p>
<p>Çünkü teknoloji sayesinde zulüm kurumsallaştı. Prosedürlere bölündü. Zulüme ortak olmak için ciddi bilgi ve beceri gerekmiyor artık. Tersine, bir fabrikada somunları sıkan vasıfsız(!) işçiler gibi ne kadar az bilirseniz o kadar iyi. Vicdanî problem çıkarmanız halinde yerinize başkasını koymak zor olmuyor.</p>
<p>İşte bunun için diyorum ki<strong> Edward Hopper çok zor bir şeyin resmini yapmayı başarmış bir ressamdır:</strong> Olgunlaşma aşamasındaki endüstri devriminin insan hayatı üzerinde bıraktığı izi! Yani Boşluk&#8217;u! Bu boşluk insana eziyet eden bir boşluktur ve başa türlü olmasına imkân yoktur. Zira hobilerle, fasıl geceleri, sushi barlar, Fransız şarapları, kişisel gelişim kursları, futbol tutkusu ve bir gecelik aşklar(!) ile doldurmaya çalıştığımız bu Boş Zaman özünde göz kamaştırıcı bir aynadır. Bu boşluk aynasında biri ölümlü ve diğeri ölümsüz olan İnsan&#8217;ı yani Ben&#8217;i ve Kendimiz&#8217;i görürüz. Bu Hakikat ise herkesin tahammül edebileceği cinsten değildir.</p>
<p> Zaman-Boşluk-Korku ilişkisini kapsamlı biçimde işlediğimiz Korku Matkabı yazısından son bir alıntı ile bitirelim sözümüzü:
</p>
<p style="PADDING-LEFT: 30px"><em><img class="alignright" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/_korku_16-227x300.jpg" alt="" width="227" height="300" />&#8220;Bu düşünceler ışığında korku ile yüzümüze kapattığımız ellerimiz bize yetmeliydi değil mi? Yemeye, içmeye, tüketmeye yönelik hedonist bir yaşam meselâ. Zira tekdüze bir yaşamda aranan şey hep aynı: Tekrar eden şeylerin BEN&#8217;e verdiği rahatlık, güven. Lüks yerlerde tatil, tatil sonrası herkese gösterilen fotoğraflar, indirimli satışlar, ucuza alınan şeylerden konuşmak, onları göstermek&#8230; (Tabi &#8220;tüketme zevki&#8221; yerine sorgulamadan körü körüne tatbik edilen bir din(!) de konabilir, şeklî, folklorik, ritüellerden ibaret bir &#8220;din&#8221; artık din olmaktan çıkmıştır kanaatimce)</em></p>
<p style="PADDING-LEFT: 30px"><em>Ne var ki BEN&#8217;i rahatlatmak için dört elle yapışılan tekdüze yaşam bir zaman sonra tam ters etki yapabiliyor :</em></p>
<p style="PADDING-LEFT: 60px">&#8220;&#8230;Mobilyalarımın değişmeyen şekli, 30 yıldır aynı yerde durmaları, aşınmış koltuklarım, evimin kokusu (zira her ev zamanla kendine özgü bir koku edinir) alışkanlıklarımdan tiksinmeme ve böyle yaşamaktan kara bir melankoli duymama sebep oldu.</p>
<p style="PADDING-LEFT: 60px">Ağlanacak bir şekilde her şey tekrar ediyor. Eve döndüğümde anahtarı kilide sokuşum, kibritlerimi bulduğum yer, ilk çakışımda aydınlanan odaya göz atışım kendimi camdan atma ve bu kaçamadığım tekdüze yaşama son verme isteği uyandırıyor.</p>
<p style="PADDING-LEFT: 60px">Her gün traş olurken karşı konulmaz bir istek duyuyorum boğazımı kesmek için. Yanakları sabunla kaplı yüzüm&#8230; hep aynı.. beni bir kaç kez hüzünle ağlattı. (İntiharlar - Maupassant)</p>
<p style="PADDING-LEFT: 30px"><em>Neden böyle oluyor? Neden insan her hangi bir hayvan gibi, yeryüzünü bir eğlence merkezi, kendisini de bir turist olarak kabul edip yaşayamıyor? Bilerek, isteyerek bu yaşamı seçen insanları bir zaman sonra <strong>&#8220;bir şeyleri aşmak, bir şeylerin ötesine geçmek, TIRMANMAK, YÜKSELMEK(?)&#8221;</strong> çabasında görüyoruz: Ayakkabıdan şampanya içerken, uyuşturucu ya da alkol komasında, yüksek hızla bir uçurumdan yuvarlanırken&#8230; Bu insanlar toplumun geleneklerini, bedenlerinin biyolojik sınırlarını veya fizik kanunlarını delmeye çalışırken neyin delili oluyorlar? Neyi yansıtıyorlar?</em></p>
<p style="PADDING-LEFT: 30px"><em><strong> Gerçek şu ki korkudan elleriyle yüzünü kapatan insan aynı zamanda parmaklarının arasından kendini korkutan şeyi görmek istiyor!</strong> Okuduğunuz bu basit cümle insanın yeryüzündeki dramının özeti. Acıklı bir durum. Zira parmaklarınızı kaparsanız güvenliktesiniz(!). Aslında kalbinizin derinliklerinden gelen bir ses kendi kendinize yalan söylediğinizi fısıldıyor. Parmaklarınızı aralıyorsunuz. Bu kez karşınızdaki sizi korkutuyor. Yeniden kapatmak istiyorsunuz. Ama daha kapatmadan biliyorsunuz ki yeniden açacaksınız. Parmaklarınızla oluşturduğunuz bariyeri delme arzunuz o bariyerin arkasında kalma arzunuz kadar büyük.&#8221;</em></p>
<p style="PADDING-LEFT: 30px"> Edward Hopper hakkında okunabilecek bir kaç kitap:</p>
<ul>
<li><a href="http://www.amazon.com/exec/obidos/ISBN=0393048497/texasnetmuseumof">Edward Hopper: The Watercolors</a></li>
<li><a href="http://www.amazon.com/exec/obidos/ISBN=3822805432/texasnetmuseumof">Edward Hopper 1882-1967: Transformation of the Real</a></li>
<li><a href="http://www.amazon.com/exec/obidos/ISBN=0393315770/texasnetmuseumof">Edward Hopper: The Art and the Artist</a></li>
<li><a href="http://www.amazon.com/exec/obidos/ISBN=0393313301/texasnetmuseumof">Edward Hopper : A Journal of His Work</a></li>
</ul>
<p> </p>
<p>&#8230; Bu makale ilginizi çektiyse&#8230;</p>
<p style="text-align: right;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/sanat_kibrit.pdf" target="_blank"><strong>Sanat karanlıkta çakılmış bir kibrittir…</strong></a></p>
<p><em><a href="http://www.derindusunce.org/img/sanat_kibrit.pdf" target="_blank"><img class="alignleft size-medium wp-image-8557" title="sanat_kibrit" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/02/sanat_kibrit.jpg" alt="" width="150" height="217" /></a> ”…Neden bir natürmorta iştahla bakmıyoruz? Tersine ressam “yiyecek-gıda” elmayı silmiş, elmanın elmalığı ortaya çıkmış. Gerçek bir elmaya bakarken göremeyeceğimiz bir şeyi gösteriyor bize sanatçı. İlk harfi büyük yazılmak üzere Elma’yı keşfediyoruz bütün orjinalliği, tekilliği ile…” </em></p>
<p>Bu kitapta Derin Düşünce yazarları sanatı ve sanat eserlerini sorguluyor. Toplumdaki yeri, siyasî, etik ve felsefî yönüyle… Denemelerin yanı sıra son dönemde öne çıkan, ekranları, kitap raflarını dolduran eserlere (veya ürünlere?) dair eleştiriler de bulacaksınız. <a href="http://www.derindusunce.org/img/sanat_kibrit.pdf" target="_blank">Buradan indirin.</a></p>
<p> </p>
<p style="text-align: right;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_goz.pdf" target="_blank">Derin Göz</a></strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/derin_goz.jpg"></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/k_derin_goz.jpg"><em></em></a><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/ak_derin_goz.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/ak_derin_goz.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-11469" title="ak_derin_goz" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/ak_derin_goz.jpg" alt="" width="144" height="204" /></a></em></p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;">Sanat’a bakmak için çeşitli yapıtlardan, ressamlardan istifade ettik: Cézanne, Degas, Morisot,  Monet, Pissarro, Sisley, Renoir, Guillaumin, Manet, Caillebotte, Edward Hopper, William Turner,Francisco Goya, Paul Delaroche, Rogier van der Weyden, Andrea Mantegna , Cornelis Escher , William Degouve de Nuncques.</p>
<p>Peki ya baktığımızı görmek, gördüğümüzü anlamak? Güzel’i sorgulamak için çağ ve coğrafya ayırmadık, aklımızı uyaracak hikmetli sözlere açtık kapımızı: Mevlânâ Hazretleri, Gazalî Hazretleri, Lao-Tzû, Albert Camus, Guy de Maupassant, Seneca,  Kant, Hegel, Eflatun, Plotinus, Bergson, Maslow, …</p>
<p style="text-align: justify;"> (<a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_goz.pdf" target="_blank"><strong>Buradan indirebilirsiniz</strong></a>)</p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong><a title="Permanent Link to Baudolino (Umberto Eco)" rel="bookmark" href="http://www.derindusunce.org/2008/12/17/baudolino-umberto-eco/"><span style="color: #0000ff;"><strong>Baudolino (Umberto Eco)</strong></span></a> <span style="color: #0000ff;"> </span><a title="Suzan Başarslan tarafından yazılan yazılar" href="http://www.derindusunce.org/author/suzanbasarslan/"><span style="color: #0066cc;">Suzan Başarslan</span></a></p>
<p class="entry" style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/Bir_roman_incelemesi_baudolino_suzan_basarslan.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><img class="alignleft size-medium wp-image-2644" title="20081216_derin_dusunce_org_baudolino_umberto_eco" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2008/12/20081216_derin_dusunce_org_baudolino_umberto_eco.jpg" alt="" width="123" height="175" /></span></a>Yazınsal bir yapıt, “basit bir obje değil, çok yönlü anlam ve ilişkilerle tabakalaşmış bir niteliğin çok yönlü organizasyonudur.”* Bu organizasyonun incelemesi de kendisi kadar zor bir organizasyonu gerektirir ki, bu yüzden bir yapıtın incelemesi adına günümüze değin, birçok kuram ve inceleme yöntemi geliştirilmiştir. Bu makalede Umberto Eco’nun yazdığı Baudolino adlı romanın incelemesi Gerard Genette’nin “Yapısal Metin İnceleme” yöntemine göre yapılacak ve yapıt, üç düzlemde incelenecektir. Bakış açısı, anlatıcı türü, ana düşünce, eserin yazılış tekniği, dil… gibi sorunlara da değinilecektir. İncelemede Şemsa Gezgin tarafından İtalyancadan Türkçeye 2003′te çevrilen Baudolino esas alınacak, tespit ve yorumlar çeviri yapıttan yola çıkılarak belirlenecek ve ifade edilecektir.  <a href="http://www.derindusunce.org/img/Bir_roman_incelemesi_baudolino_suzan_basarslan.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff;"><strong>İncelemeyi kitap halinde indirmek için buraya tıklayın</strong></span></a></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2010/04/30/bosluk-aynasi-ve-edward-hopper-sanat%e2%80%99ta-ayrinti8/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2010/04/30/bosluk-aynasi-ve-edward-hopper-sanat%e2%80%99ta-ayrinti8/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Kuşların sırrı: Sanat&#8217;ta ayrıntı(7)</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2010/04/19/kuslarin-sirri-sanatta-ayrinti7/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2010/04/19/kuslarin-sirri-sanatta-ayrinti7/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 19 Apr 2010 14:17:35 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mehmet Yılmaz</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Adalet]]></category>

		<category><![CDATA[Ayrıntı]]></category>

		<category><![CDATA[Görmek]]></category>

		<category><![CDATA[Göz]]></category>

		<category><![CDATA[Kâinat]]></category>

		<category><![CDATA[Mekân]]></category>

		<category><![CDATA[Sanat]]></category>

		<category><![CDATA[edebiyat]]></category>

		<category><![CDATA[vicdan]]></category>

		<category><![CDATA[İnsan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=9471</guid>
		<description><![CDATA[
Sunuş: Sanat&#8217;a ve Ayrıntı&#8217;ya adanmış bu yazı dizisinde genellikle resim sanatından, ünlü ressamlardan ve tablolarından istifade ediyoruz. Ancak bugün bir istisna olacak, edebiyattaki bir Ayrıntı&#8217;dan, Balzac&#8217;ın roman kahramanlarından birinin kısacık bir lâfından çıkacağız yola. Bu küçücük Ayrıntı&#8217;nın açtığı pencereden bakacağız.
 &#8220;&#8230;

- İnsan bir kap gibidir. Benim fikrime göre aptallar beyni en az fosfor ve diğer elektromanyetik [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/kuslar_hikmet.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-9473" title="kuslar_hikmet" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/kuslar_hikmet.jpg" alt="" width="489" height="321" /></a></strong></p>
<p><strong>Sunuş:</strong> Sanat&#8217;a ve Ayrıntı&#8217;ya adanmış bu yazı dizisinde genellikle resim sanatından, ünlü ressamlardan ve tablolarından istifade ediyoruz. Ancak bugün bir istisna olacak, edebiyattaki bir Ayrıntı&#8217;dan, Balzac&#8217;ın roman kahramanlarından birinin kısacık bir lâfından çıkacağız yola. Bu küçücük Ayrıntı&#8217;nın açtığı pencereden <span id="more-9471"></span>bakacağız.</p>
<p> <em>&#8220;&#8230;</em></p>
<ul>
<li>- <em>İnsan bir kap gibidir. Benim fikrime göre aptallar beyni en az fosfor ve diğer elektromanyetik ürünlerden içerenlerdir. [Bu madde] delinin beyninde aşırı miktarda, normal insanda bir parça, dehada ise ideal bir seviyede, doyma noktasındadır. Aşık, dansçı, obur [beyin denen bu] elektrik aletten çıkan gücü farklı yerlere yönlendiren insanlardır. Demek ki duygularımız da &#8230;</em></li>
<li>- <em>Yeter Balthazar! Beni korkutuyorsun. Büyük günah işliyorsun. Yoksa benim aşkım bir &#8230;</em></li>
<li>- <em>Bu uçucu maddeden çıkan şüphesiz Mutlak olmalı. Bir düşün. Ya bulursam? Ya bulursam? [...] Metalleri, elması, doğayı yeniden yapabilirim!</em></li>
<li>- <em>Peki daha mutlu olacak mısın? [...] Lanet olası bilim. Lanet olası şeytan! Unutuyorsun! Şeytan gibi kibirlenerek onunla aynı suçu işliyorsun. Tanrı&#8217;nın alanına giriyorsun. </em></li>
<li>- <em>Tanrı? Oh! [umursamazca]</em></li>
<li>- <em>Ah! İnanmıyor. [...], Tanrı senin asla elde edemeyeceğin bir güce sahip!</em></li>
<li>- <em>Nedir o?</em></li>
<li>- <em>Tek kuvvet, hareket! Beni okumaya mecbur ettiğin kitaplardan anladığım bu. Çiçeklerin, meyvaların, Malaga şarabının analizi ile onların parçalarını anlayabilirsin. Ama bunları birleştirerek o çiçekleri, meyvaları, Malaga şarabını yapabilir misin? Güneşin anlaşılmaz etkisine, ispanya&#8217;nın atmosferine sahip olabilir misin? <strong>Parçalara ayırmak yaratmak değildir</strong>&#8230;&#8221;<strong></strong></em></li>
</ul>
<p>(<a href="http://www.kitapadresi.com/kitapdetay.aspx?kid=60035-mutlak-pesinde-(la-recherche-de-i-%C2%B4-absolu)">Balzac, Mutlak peşinde</a>(1)  adlı romanından, orjinal adı: <em>La recherche de l&#8217;absolu</em>)</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/parcalayici_zeka_sanat_ayrinti.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-9476" title="parcalayici_zeka_sanat_ayrinti" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/parcalayici_zeka_sanat_ayrinti-300x257.jpg" alt="" width="198" height="186" /></a>Roman kahramanı Balthazar Claës Tanrı&#8217;yı, daha doğrusu adına <strong>&#8220;<em>Mutlak ilke&#8221; </em></strong>dediği ve Varlık&#8217;ın sırlarını içeren şeyi arıyor. İnsanları duygularına kadar kimyasallaştıran, maddeleştiren Balthazar&#8217;ın karısı Joséphine ise dindar bir Katolik. İspanyol asıllı, nispeten cahil ve zavallı bir kadın gibi görünüyor ilk bakışta. Aslında tahsille öğrenilemeyecek bir bilgeliğe sahip. Meselâ kocası bilimsel araştırmalar uğruna bütün aile servetini savururken Joséphine çocuklarının geleceğini düşünüyor.</p>
<p>Aslında roman bir çok felsefî sorgular ve simgelerle dolu ama biz konudan uzaklaşmayalım ve cahil(!) hanımefendinin son sözünü hatırlayalım: <strong><em>&#8220;Parçalara ayırmak yaratmak değildir.&#8221;</em></strong></p>
<p>Daha önceki bölümlerde parçalayıcı zekâdan ve kör edici etkisinden oldukça derinlemesine bahsetmiştik. Burada sadece bir kaç satırla bu meseleyi hatırlamakla yetineceğiz ve ardından zıt yöne dönüp Kuşların Sırrı&#8217;na geçeceğiz: Neydi parçalayıcı zekâ? Biz insanlar meselâ bir saç kurutma makinesi yapmak istediğimizde gerekli parçaları birleştiriyoruz. Bir tür Lego-zekâ bu. Gerekli. Faydalı. Ama tam da bu yüzden yani <strong>faydalı</strong> olduğu için aynı zamanda &#8220;kör&#8221; edici bir zekâ söz konusu. Engel-Organ, Et-Göz gösterirken saklıyor. Gözlerimiz <strong>sayesinde</strong> değil gözlerimize <strong>rağmen</strong> görüyoruz.(2) İspanyol hanımefendi tam olarak adını koyamıyor ama bir şekilde hissediyor bu meseleyi: <strong><em>&#8220;Parçalara ayırmak yaratmak değildir&#8221;</em></strong> diyor.</p>
<p><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/bakmak_gormek.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-9475" title="bakmak_gormek" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/bakmak_gormek-300x225.jpg" alt="" width="256" height="198" /></a>Birleştirici bakış ve Bir&#8217;i idrak</strong></p>
<p>Ne kaybediyoruz parçalarken? Kuşlara bakalım şimdi bu şuurla: Kanat, tüyler, gaga, iç organları gibi &#8220;parçaları&#8221; olan bir makine(?). Yani saç kurutma makinesi gibi parçalara ayrılabilir. Bütün bu bilgilerle Kuş&#8217;u anlayabilir miyiz? Joséphine duysa kızar bize değil mi? <strong><em>&#8220;Parçalara ayırmak yaratmak değildir&#8221;</em></strong> der. Tabi bu parçalayıcı körlükten ayrı tutulMAması gereken bir başka mesele FAYDACI körlük ve bunu da daha önceki bölümlerde işlemiştik. <a href="http://www.derindusunce.org/2009/09/29/guzellik-matkabi-zeka-duvarini-deler-mi/">Güzellik Matkabı</a>&#8216;nda da söylediğimiz gibi av tüfeğinin namlusunun ucunda kızarmış ördek gördüğümüz anda Güzel Ördek&#8217;i göremeyiz. Bu kuralın tersi de geçerli.</p>
<p>Parçalama dediğimiz yönün tersine dönüp yürüsek nereye varacağız? Birleştirmeye? Belki de bizim birleştirmemize gerek yok, parçaları görmeye çalışmaktan vazgeçebilsek zaten Bütün&#8217;ü ya da Bir&#8217;i göreceğiz. Peki Bir&#8217;i gördüğümüzde nasıl tanıyacağız? Milat&#8217;tan sonra 200&#8242;lerde yaşamış olan <a href="http://www.iep.utm.edu/plotinus/">Plotinus</a>&#8216;tan dinleyelim:<a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/kuslar_hikmet_4.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-9478" title="kuslar_hikmet_4" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/kuslar_hikmet_4.jpg" alt="" width="137" height="183" /></a></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;&#8230;Öte/üstün olan Bir&#8217;de farklılaşma ya da çokluk yoktur. <strong>Bir</strong>, var olmak ya da olMAmak şeklindeki kavramların da ötesindedir, aşkındır. Bizim için varlık 5 duyu ile hissedilebilir yani algıladığımız şeylere izafe edilebilir. Ama <strong>Bir</strong> bütün bunları aşan bir öteliktedir. <strong>Bir</strong>,  şeylerden biri veya bunların toplamı, tamamı olmaktan münezzehtir. Zira o bütün varlıktan ve varoluştan öncedir. <strong>Bir</strong>&#8216;i sıfatlarla nitelemek imkânsızdır. <strong>Bir</strong> ideal veya düşünce dahi olamaz. Çünkü bir düşünceyi O&#8217;na izafe etmek düşünen ve düşünüleni [gizlice de olsa] kabul etmek ve bu ayrımı <strong>Bir</strong>&#8216;e atfetmek olur&#8230;&#8221; (</em><a href="http://www.kitapadresi.com/kitapdetay.aspx?kid=32778-enneadlar-secmeler"><em>Enneadlar</em></a><em>)</em></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/kuslar_hikmet_5.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/kuslar_hikmet_5.jpg"><img class="alignright size-thumbnail wp-image-9479" title="kuslar_hikmet_5" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/kuslar_hikmet_5-150x150.jpg" alt="" width="150" height="150" /></a>Müslümanların çok iyi tanıdıkları bir kavrama işaret eden bu sözler nasıl oluyor da Mekke&#8217;den binlerce kilometre ve bir kaç asır uzakta ortaya çıkabiliyor? Açık konuşmak gerekirse <strong><em>&#8220;Yeni Eflatunculuğun Tek tanrılı dinler üzerine etkisi&#8221;</em></strong> gibi yaklaşımları hiç inandırıcı bulmuyorum.</p>
<p>Bu Hayret verici duruma benzer bir başka tesadüften(!) bahseden şu satırlarda bir açıklama arayalım:</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/kuslar_hikmet_2.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/kuslar_hikmet_3.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-9481" title="kuslar_hikmet_3" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/kuslar_hikmet_3.jpg" alt="" width="182" height="139" /></a>&#8220;&#8230; Biri M.Ö. VI. yüzyılda Çin&#8217;de diğeri M.S. XII-XIII. yüzyılda İspanya&#8217;da doğmuş, aralarında yaklaşık 18 yüzyıllık bir zaman aralığı ve yaşadıkları yerler itibâriyle de yaklaşık 9000 km&#8217;den  fazla  bir  uzaklık  bulunan,  biri  Çince  diğeri  Arapça  konuşan  bu  iki  insânın biribirlerini, Varlık Âlemi&#8217;nin yapısı hakkında aynı şeyleri beyân edecek şekilde etkilemiş olduğunu  iddia  etmek  bir  maymunun  bilgisayar  klâvyesinin  başına  geçip  de  bir  çırpıda Mehmed  Âkif&#8217;in  bütün  Safâhat&#8217;ını  [bir rastlantı sonucu] aynı  sıra  içinde  eksiksiz  ve  hatâsız  yazabilmesi  kadar muhâldir. Kanaatimce Prof. İzutsu&#8217;nun bu araştırması, Cenâb-ı Hakk&#8217;ın (hangi zamanda, hangi  iklimde  ve  hangi  îtikâdın mensûbu  olarak  yaşamış  olmasının  hiç  önemi  olmaksızın)  seçtiği müstesnâ insânların gönüllerine, Varlık Âlemi&#8217;nin esrârını farklı boyalarla(3) boyanmış olsa bile, aynı şekilde ilhâm ettiğini çok bâriz bir şekilde ortaya koyan kıymetli bir çalışmadır&#8230;&#8221;</em> (4)</p>
<p>Şimdi bir parça durup düşünelim. Sanat, bilim, din, felsefe üzerine binlerce sayfa yazabilir. Saatlerce konuşulabilir. Ama bütün bunlar neye yarar? Bilmek ve anlamak bir insanı daha &#8220;iyi&#8221; yapabilir mi? Profesörlerin Cennet&#8217;e girme ihtimali çobanlardan daha mı fazladır?</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;İlmine talip olduğum âlimlerin ahlâkına da talip olmalıydım. En azından benim hissiyatım buydu. Düzenli olarak Mesnevî okumaya ama bu arada  hayatıma da biraz çeki-düzen vermeye başladım. [...] Bizim dünyamızda omlet yapma bilgisi bilinir, Güzel bir kadına(erkeğe) karşı aşk hissedilir ve ALLAH&#8217;a inanılır. İyi insan olunur, kötü insan olunur. Bilmek, Aşık olmak, İman etmek ve Olmak 4 ayrı fiildir. Oysa anladığım kadarıyla İslâm&#8217;da Bilgi, Aşk ve İman mertebelerinde ilerledikçe aynı körfeze açılan 3 ırmağın birbirine yaklaşmasına benzer bir durum çıkıyor ortaya. Siz inandıkça bildiklerinizi hissetmeye, hissettiklerinizi bilmeye, iman ettiklerinizi anlamaya başlıyorsunuz. Bilgi, Aşk ve İman karışarak AYNI-TEK(?) bir şeye dönüşüyor: OLMAK. Samimi bir gayret ile ALLAH&#8217;ın emrettiği gibi OLmaya çalıştıkça bazı bilgiler size doğru geliyor. Yani hiç bir kitap okumadan bazı şeyleri bilmeye başlıyorsunuz.&#8221;</em> (<a title="Permanent Link to Yeni Başlayanlar İçin Mesnevî" href="http://www.derindusunce.org/2010/03/22/yeni-baslayanlar-icin-mesnevi/">Yeni Başlayanlar İçin Mesnevî</a>)</p>
<p>Bana bunları yazdıran elbette nefse karşı verilen mücadelenin sözle değil yaşayışla verilmesi ve bunun Mesnevî&#8217;de de en çok işlenen konulardan biri olmasıydı. Meselâ şu beyitler:</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;İsim ve sıfattan ne doğar? Ancak hayal. Onun hayali de ulaşmaya, buluşmaya kılavuz olur. Eğer addan, harften öteye geçmek istersen, kendini kendinden çıkar, <strong>kendini tertemiz arıt, kendi nefsinden tamamıyla kurtul. Kirli demir renginden kurtul da pırıl pırıl parlayan hayali demir gibi ol, riyazatla passız bir ayna halini al</strong>. Kendini, kendi kötü huylarından, nefsanî isteklerinden kurtar, temizle de saf temiz gerçek varlığını, lekesiz zatını, ilahî özünü gör. O vakit kitapsız, yardımcısız hocaya başvurmadan, peygamberlerin bilgilerini gönlünde görebilirsin. Resülullah Efendimiz; &#8220;Ümmetimden öyle kişiler vardır ki, benimle aynı yaratılıştadır, aynı himmettedir.&#8221; diye buyurdu. &#8220;Ben onları hangi nûrla görüyorsam, onlar da beni aynı nûrla görürler.&#8221;&#8230;&#8221;</em></p>
<p>Peki biz Müslümanların Et-Göz&#8217;ü kapayıp <strong>Vahdet gözünü</strong> açmasıyla Plotinus&#8217;un bu elle tutulmaz hatta düşünülemez olan Bir&#8217;e yaklaşması arasında bir benzerlik var mı? Plotinus&#8217;un kendisinden dinleyelim:</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;Göz neye bakıyorsa ona benzemeli, onun gibi olmalı. Göz güneş gibi olmadan güneşi göremez. Bir ruh kendisi güzelleşmeden Güzel&#8217;i göremez&#8230; Kendine gel ve bak. Kendinde Güzel&#8217;i görmüyorsan kendisi güzel olması gereken heykeltraş gibi yap. Karanlık ve pürüzlü yerleri cilala, parlat. Ta ki Erdem&#8217;in ilâhî parlaklığı yansıyabilsin sende&#8221; (Plotinus, Enneadlar, I, 6.9)</em></p>
<p> <strong>Parçalardan Bir&#8217;e gidiş</strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/hareketli_kopek.gif"><img class="alignleft size-full wp-image-9483" title="hareketli_kopek" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/hareketli_kopek.gif" alt="" width="213" height="105" /></a>Kemerlerinizi bağlayın şimdi zira kuşların sırrına giriyoruz. Leblebiler biraz sertleşecek!</p>
<p>1893&#8242;teki Chichago Dünya Fuarı&#8217;ndaki &#8220;Science of Animal Locomotion&#8221; isimli gösterisiyle ünlenen bir İngiliz fotoğrafçı Eadweard Muybridge. Fotoğraf çekmenin yeni yeni yaygınlaştığı yıllarda merak sarmış bu parçalama işine. Hayvanların, insanların hareketlerini fotoğraf karelerine hapsetmiş.</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/muybridge_kus_1.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/muybridge_kus_1a.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-9485" title="muybridge_kus_1a" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/muybridge_kus_1a.jpg" alt="" width="193" height="204" /></a>Biz de şimdi Muybridge&#8217;in bir çalışmasından istifade ederek ters yöne gideceğiz: Bir kuşun uçuşunu göz önüne alın. Bir kanat öyle çırpmış, bir kanat böyle. A noktasından B noktasına varmış uçarak.</p>
<p>Kuşların uçuşlarını parçalamak Hakikat&#8217;i saklıyor diyoruz sürekli ama hangi Hakikat&#8217;i? Zaman&#8217;ı mekânlaştırıcı bir etki yapıyor zihinlerimizde. Yani saniyeleri bir ipe dizilmiş inciler gibi düşünmemize sebep oluyor. Kuş&#8217;un hareketi olan Uçuş&#8217;u Kuş&#8217;tan ayırıyor tıpkı Kuş&#8217;un her saniyedeki Varlık&#8217;ını bir diğerinden ayırdığı gibi. Meselâ 30 saniyelik bir uçuş sırasında çekilmiş 30 fotoğraf bize şöyle bir izlenim veriyor:</p>
<p><strong>Uçuş = Kuş(sn 1) + Kuş(sn 2) + &#8230;&#8230;. Kuş(sn 30)</strong>. Kuş&#8217;un Uçuş&#8217;unu bu formüle indirgeyince Bakan&#8217;ı da kaybediyoruz. Yani hissiyattan uzaklaşan bir bilgi üretiyoruz objektiflik, tarafsızlık, bilimsellik adına. Ne demek Bakan&#8217;ı kaybetmek? Kendimizi kaybediyoruz bilginin içinde! Meselâ <strong>yüce</strong> dağları, <strong>vahşi</strong> aslanı ya da <strong>aşık</strong> bülbülü düşünün. Tabi maddî dünyaya bu şekilde şiirsel anlam yüklemek ilk bakışta sanatsal bir çaba ya da bir aldatmaca gibi görünebilir. Ama maddî dünyanın içimizdeki yansıması göründüğü kadar önemsiz değil. Eğer maddiyatın arkasındaki &#8220;gizli&#8221; mânâyı sanata, psikolojiye, felsefeye ya da dine hapsedersek ne olur? Modern dünyanın yaşadığı vicdan krizi olur!</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/muybridge_kus_2.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-9486" title="muybridge_kus_2" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/muybridge_kus_2-300x200.jpg" alt="" width="300" height="200" /></a>Elimize kala kala determinist bir dünya kalır. Yani suyun 100°C&#8217;de kaynadığı, asitle bazın karışınca tuz ve suya dönüştüğü, bırakılan her taşın &#8220;pat&#8221; diye yere düştüğü bir dünya. Sebeplerin MECBUREN sonuçları doğurduğu ve İnsan&#8217;ın maymundan geldiği <strong>böyle bir dünyada ister dine dayalı isterse laik olsun bütün hukuk sistemleri tuz buz olmaya mahkûmdur.</strong> Çünkü MECBURİYET&#8217;in olduğu yerde ne SORUMLULUK olur ne de ÖZGÜRLÜK! (<a title="Permanent Link to Yeni İnsanı Kendinden Kovduran Meyve; Özgürlük" href="http://www.derindusunce.org/2010/04/17/yeni-insani-kendinden-kovduran-meyve-ozgurluk/">Yeni İnsanı Kendinden Kovduran Meyve; Özgürlük </a>)</p>
<p>Nasıl mi? Meselâ hırsızlık yapan her insanın başına anında bir yıldırım düştüğünü ve her hırsızın anında öldüğü bir dünya düşleyelim. Böylesi bir dünyada hırsızlık suç veya günah ol<strong>A</strong>maz. Az ile yetinmek, fakirliğe sabretmek, başkasının malına mülküne saygı da bir erdem olamaz. MECBURİYET olur ancak. Nefes alıp verdiği için alkışlanan insan gördünüz mü siz?</p>
<p>İşte bunun için çiçeklerin güzelliği, kurtların hainliği, kuşların özgürlüğü, karıncaların çalışkanlığı bir aldatmaca ya da ne bileyim hikâye kitaplarına hapsedilmesi gereken göreceli şeyler değildir. Dış dünyanın, maddî varlıkların, cansızların, hayvanların ve bitkilerin bizde uyandırdığı hisler maddî alemin kendisinden de önemlidir. Zira adalet, vicdan, hukuk gibi olgular maddiyata değil söz konusu hislere dayandırılabilir ancak. Bunun içindir ki Boya Sanat&#8217;ın zıddı olan İnsanî Sanat bütün insanlık için bir umut ışığı teşkil eder. İslâmiyet&#8217;in ortaya çıkışından önce Müslüman olan(?)<a href="http://www.iep.utm.edu/plotinus/">Plotinus</a>&#8216;un sözleriyle açıklık getirelim bu meseleye :</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>« Sanat sayesinde kendisine güzel bir şeklin girişiyle güzel olan taş, taş olduğu için değil Sanat sayesinde güzeldir. Bu şekil maddede yoktu ama Sanatçı&#8217;nın hayalinde vardı. Bu güzellik Sanatçı&#8217;daydı ama bunun sebebi gözleri ya da eli olması değil Sanatçı olmasıydı. Demek ki bu güzellik Sanat&#8217;a dairdir ve üstündür/aşkındır. »</em> (Anlaşılabilir Güzellik&#8217;ten)</p>
<p>İşte parçalamanın bize (gözden) kaybettirdiği şey bu: Sanat&#8217;ı ve Sanatçı&#8217;yı gör(E)mez hale geliyoruz. Muybridge&#8217;in karelerinin yerine en sevdiğiniz şiiri koyun meselâ. <strong>145 tane A, 300 tane I, 40 tane S&#8230;.</strong> Bunu mu demek istemiş şair? Şiiri harflere, resmi boyaya, heykeli taşa indirgemek ne acı. Evet, bu &#8220;ölü&#8221; malzeme Sanat&#8217;ın ifade bulması için geçerli. Mermersiz heykel olmaz. Ama <strong>HEYKEL = MERMER</strong> demek ne büyük körlük! Körlükten de öte, Mânâ&#8217;yı reddetmek, adeta zinâ yapmak(5) Aşk adına!</p>
<p><strong>Kuşların Sırrı</strong></p>
<p>Balzac, Plotinus ve Mevlânâ Hazretleri sayesinde de <strong>Parçalama</strong>, <strong>Sanat</strong> ve <strong>Nefs</strong> çerçevesini çizdik buraya kadar. Bu kadar teoriden sonra uygulamaya geçelim. Kuşlara bakalım birleştirici bir gözle. Uçan bir kuş hayal edin. Yerden yavaş yavaş yükselen bir güvercin veya serçe. Sadece kuşun değişik anlardaki hallerini birleştirmekle yetinmeyin. Yüksekliği ve alçaklığı da dahil edin bu birleştirmeye. Kendinizi yani Yükseliş&#8217;e Bakan&#8217;ı da ekleyin. Yani :</p>
<p><strong>Kuş = Kanat + Gaga + tüyler +&#8230;.</strong>  demektense şöyle hissetmeye çalışın:</p>
<p><strong>Kuş&#8217;a birleştirici bakış : Ben (Bakan) , Kuş&#8217;un kendisi , Yükseklik-Alçaklık , kanat hareketleri , havadaki serbestliği , Kuş&#8217;un göğe yükselişi , &#8230;</strong></p>
<p>Bu ikinci formülde <strong>Yükseklik-Alçaklık </strong>terimlerine dikkat edelim ve &#8220;Ben&#8221; elemanıyla bir arada bulunmasından kaynaklanan Mânâ&#8217;ya odaklanalım. Yükseklik bir insan için nasıl bir mânâ taşıyabilir? Fizik kuralları dışında bir <strong>Yükseklik-Alçaklık </strong>algısı olabilir mi?</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;</em><em>Eğer delirme ihtimali olmasaydı <strong>&#8220;İnsan&#8221;</strong> olabilir miydik? [...]Meselâ yükseklik. Bir binanın boyu veya uçurumun derinliğini o şeylerin vasfı  değil de bir ayna gibi göremez miyiz? Bu gözle bakınca yükseklik bizim Varlık&#8217;ımıza dair ne yansıtır? Hemen her kültürde, dinî metinde, şirket organizasyonunda düşüş-yükseliş,üst-alt benzeri simgesel anlamlar taşımaz mı?</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>Borsanın <strong>düşmesi</strong> ve <strong>yükselmesi</strong>,<a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/_korku_17.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-8188" title="_korku_17" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/_korku_17-300x225.jpg" alt="" width="300" height="225" /></a></em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>Surelerin [insanlara] <strong>inmesi</strong>,</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>Bir şirkette <strong>yükselmek</strong>,</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>Gözden <strong>düşmek</strong>,</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><strong><em>Alt</em></strong><em> tabaka insanlar</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><strong><em>Aşağı</em></strong><em>lık bir davranış</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><strong><em>Üst</em></strong><em>ün  ırklar &#8230;</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>Eğer hareket edemeyen canlılar olsaydık şüphesiz bu simgeler başka türlü gelişecekti. Ama insan hareket edebilen bir canlı. Zaman&#8217;a ve Mekân&#8217;a referans ile düşey olarak hareket edebiliyoruz. Ancak yükseliş özel bir hareket. Meselâ yürümekten farklı. Yürürken geri dönebilirsiniz. Yolunuzu kaybettiyseniz durup düşünebilirsiniz. Yükselmek, örneğin tırmanmak ellerin de kullanılmasını gerektiriyor. Kendini aşmaya, değişmeye, dönüşmeye daha uygun bir simge. Yürürken yolunu kaybetmek ile yükselirken kaybolmak arasında da fark var. Geri </em><em>dönemeyebilirsiniz. Yükseldikçe geride bıraktığınız zeminle aranız açılıyor ama o zemin hiç yok olmuyor. Gözünüz hem uçurumun dibini görüyor hem de dağın zirvesini.[...] Çünkü &#8220;Deli&#8221; insan şu veya bu görevi yerine getirmekte kusurlu bir makine değil. <strong>Her şeyden önce bir İnsan olan</strong> &#8220;Deli&#8221; insanın gerçek sorunu şu: Varlığından, İnsan&#8217;lığından kaynaklanan ama birbirine zıt yönlere çeken güçler arasındaki dengeyi kaybetmiş olması.</em><em>&#8220;</em>( <a href="http://www.derindusunce.org/2010/01/09/korku-matkabi-zeka-duvarini-deler-mi/"><em>Korku matkabı</em> </a>)</p>
<p>Yüksekliğin içimizdeki yansımasını bu şekilde hatırladıktan sonra TEMEL bir soru soralım: Kuşlar neden var? Renkleri ve kanat çırpışlarıyla gözlerimizi yerden alıp yükseklere, gökyüzünün sonsuzluğuna çevirmek için. Şefkâtli bir babanın yere bakan evlâdının çenesini kavrayıp yukarı, kendi yüzüne çevirmesi gibi. İçimize üflenmiş olan bir ruhun varlığını bize hatırlatmak, sadece hayvan gibi olmadığımızı bildirmek için. İşte Plotinus&#8217;un Bir&#8217;ine yaklaşmak arzusuyla, her bir ayrıntıya Bir&#8217;leştirici gözle baktığımızda bunları görüyoruz avlanıp yenecek ördekler yerine&#8230;</p>
<p><strong>Kuşların hikmetini ararken</strong></p>
<p>Bazı eserler vardır, okuyup anlaşılmak için yazılmıştır. Bilgi verir. Ya da bildiklerinize yeni bir bakış açısı sağlar, yeni pencereler açar size. Başka bazı kitaplar vardır. Sanki bir mızrap, bir arşe olmak için yazılmıştır, çalar sizi. kitabın anlamı yazandan değil okuyandan kaynaklanır:</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;Roman bir arşedir, sesi çıkaran kemanın gövdesidir. O gövde okuyucunun ruhudur.&#8221;</em>  (Stendhal, Henry Brulard&#8217;ın hayatı)</p>
<p>Kuşlar da kanaatimce Bir&#8217;lik gözüyle bakanlar için Stendhal&#8217;ın bahsettiği romanlar gibi bir arşe, bir mızrap görevi yapıyorlar. Ses bizden çıkıyor, bir kaç kanat çırpmada ağaçların, evlerin hatta dağların tepesine yükselebilen Kuş&#8217;un Mânâ&#8217;sı bizde saklı:</p>
<p>Gazâlî Hazretleri&#8217;nin Kalplerin Keşfi&#8217;nde anlattığı üzere ALLAH meleklere saf akıl, hayvanlara ise nefsin arzularını verdi. İnsan&#8217;a ikisini de verdi. Bu sebeple nefsini dinleyen bir insan hayvandan daha aşağı olurken aklını dinleyip ona galip gelen insanlar meleklerden de daha yükseklere kanatlanıp uçabilir. <strong>Bu insanın özgürlük koşuludur.</strong> Melek mutlak masum olarak kötülük/hata yapma imkânına sahip değildir. Cennet ve Cehennem&#8217;in varlığı İnsan&#8217;ın üstünlüğünün ve ALLAH&#8217;ın yeryüzündeki halifesi olmasının gereği, işareti ve garantisidir. Zahirî alemdeki kuşlara ait yükseklik zannederim Mânâ aleminde daha yüce, daha kıymetli ve daha <strong>GERÇEK</strong> bir yüksekliğe işaret etmekte. Bir daha bir kuş gördüğümüzde Kuş&#8217;u kendi tekilliğinde düşünmek ve Kuş&#8217;un Mânâ&#8217;sını içimizde aramakta fayda var diye düşünüyorum&#8230;</p>
<p> <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/1791.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-9487" title="1791" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/1791.jpg" alt="" width="498" height="480" /></a></p>
<p> </p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/kus_hikmet_11.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-9488" title="kus_hikmet_11" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/kus_hikmet_11.jpg" alt="" width="500" height="250" /></a></p>
<p> </p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/kus_hikmet_12.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-9489" title="kus_hikmet_12" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/kus_hikmet_12.jpg" alt="" width="500" height="333" /></a> </p>
<p> </p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/kus_hikmet_13.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-9490" title="kus_hikmet_13" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/kus_hikmet_13.jpg" alt="" width="374" height="439" /></a> </p>
<p> </p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/kus_hikmet_15.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-9492" title="kus_hikmet_15" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/kus_hikmet_15.jpg" alt="" width="467" height="354" /></a> </p>
<p> </p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/kus_hikmet_16.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-9493" title="kus_hikmet_16" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/kus_hikmet_16.jpg" alt="" width="493" height="347" /></a> </p>
<p> </p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/kus_hikmet_17.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-9495" title="kus_hikmet_17" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/kus_hikmet_17.jpg" alt="" width="500" height="386" /></a> </p>
<p> </p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/kus_hikmet_18.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-9496" title="kus_hikmet_18" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/kus_hikmet_18.jpg" alt="" width="487" height="386" /></a> </p>
<p> <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/kus_hikmet_19.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-9497" title="kus_hikmet_19" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/kus_hikmet_19.jpg" alt="" width="489" height="336" /></a> </p>
<p> <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/kus_hikmet_20.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-9498" title="kus_hikmet_20" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/kus_hikmet_20.jpg" alt="" width="488" height="345" /></a> </p>
<p> </p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/kus_hikmet_23.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-9500" title="kus_hikmet_23" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/kus_hikmet_23.jpg" alt="" width="490" height="332" /></a></p>
<p> </p>
<p> <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/kus_hikmet_21.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-9499" title="kus_hikmet_21" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/kus_hikmet_21.jpg" alt="" width="500" height="350" /></a> </p>
<p> </p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/kus_hikmet_24.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-9501" title="kus_hikmet_24" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/kus_hikmet_24.jpg" alt="" width="488" height="399" /></a> </p>
<p> </p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/kus_hikmet_25.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-9502" title="kus_hikmet_25" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/kus_hikmet_25.jpg" alt="" width="493" height="346" /></a></p>
<p><strong>1°</strong> Kısaltılmış çeviri bana ait, Can veya Metis gibi bir yayından edinilecek Türkçe tercümesini  okumanızı tavsiye ederim. Meselâ <a href="http://www.kitapadresi.com/kitapdetay.aspx?kid=60035-mutlak-pesinde-(la-recherche-de-i-%C2%B4-absolu)">burada</a> Türkiye iş bankası yayınlarından çıkmış bir çeviri var.</p>
<p><strong>2°</strong> <a href="http://kitapadresi.com/kitaplistesi.aspx?orderby=yazar&amp;id=Henry%20Bergson">Henri Bergson</a> (Yaratıcı Evrim, Madde ve Bellek, Gülmek [sf. 115'teki Sanat'ın amacı konulu kısım]&#8230;)</p>
<p><strong>3°</strong> Mevlânâ Hazretleri&#8217;nin Mesnevî&#8217;sinden bir çağrışım:</p>
<p>&#8220;&#8230;Aldatıcı çeşitli renkler vahdet küpüne daldırılınca tek renk olur, aynı topraktan da çeşitli meyveler, bitkiler çıkar / Yukarıdaki hikâyede geçen vezir, Îsâ (a.s.)&#8217;daki vahdeti, renk birliğini idrak edememiş ve Îsâ&#8217;nın mânâ küpündeki huydan bir huy edinememişti. &#8230;&#8221;</p>
<p style="padding-left: 30px;">(<strong><em>Tercüman Şefik Can&#8217;ın notu:</em></strong>  Rivâyete göre Hz. Îsâ gençliğinde boyacılık edermiş. Boyanmak üzere getirilen elbise ve kumaşları o küpe atarmış, elbise ve kumaş sahibi hangi rengi istiyorsa, onun elbisesi yahut kumaşı istediği renge boyanırmış. Aynı küpten istenilen çeşit çeşit renklerin çıkması Hz. Îsâ&#8217;nın bir mu&#8217;cizesi olarak görülmekte&#8230; Ve mutasavvıflara kesrette vahdeti (=çoklukta tekliği) hatırlatmakta ve bu Sıbğatullah (=Allah boyası) olarak ta&#8217;rif edilmektedir. Hz. Îsâ&#8217;nın küpünden renk renk kumaşlar çıktığı gibi Vahdet Küpü&#8217;nden de türlü türlü renk ve şekillerde mahlukların zuhur eylemiş olması ile eşyada görülen bu kesretin (=çokluğun) yegâne menbaının vahdet oldugu anlatılmaktadır.)</p>
<p>&#8220;&#8230;Hz. Îsâ&#8217;nın tertemiz mânâ küpünde, yüz renkli elbise, ışık gibi lekesiz bir hale gelir, tek renge boyanırdı&#8230;&#8221;</p>
<p style="padding-left: 30px;">(<strong><em>Tercüman Şefik Can&#8217;ın notu:</em></strong>   Şu renklerden sıyrılıp Hz. Îsâ&#8217;nın küpüne girer, &#8220;Allah boyası&#8221; belirir. Artık, Allah dilediğini yapar. Dîvan-ı Kebîr, c. I, no. 28.)</p>
<p>&#8220;&#8230;Bu tevhid, bu tek renklilik, Hakk&#8217;ı arayan kişiye usanç verecek, bıktıracak bir tek renklilik değildir. Balıkların duru su içinde tek renkli deryada, hayat ve rahat buldukları gibi onlar da tek renklilikte hayat ve rahat bulurlar. Tek renkli denizlerin aksine, her ne kadar karalarda kesret âleminde binlerce renk varsa da, vahdet denizinin balıkları, kurulukla ve çeşitli renklerle savaştadır&#8230;.&#8221;</p>
<p style="padding-left: 30px;">(<strong><em>Tercüman Şefik Can&#8217;ın notu:</em></strong>   Vahdet denizinin balıkları, Hakk âşıkı âriflerdir. Onlar vahdet deryasına dalmışlardır. Renklerden, şekil ve sûret âleminden çokluk âleminin kuruluğundan kurtulmuşlar, Allah aşkından başkasını bilmezler.)</p>
<p><strong>4°</strong> <a href="http://ozemre.com/index.php?option=com_docman&amp;task=doc_download&amp;gid=47&amp;Itemid=53">İbn Arabî&#8217;nin Fusûs&#8217;undaki Anahtar-Kavramlar, Prof. Dr. Ahmed Yüksel Özemre&#8217;nin tercümesi buradan indirilebilir</a>. Bu satırlar söz konusu kitabın giriş bölümünden alınmıştır.</p>
<p><strong>5°</strong> Aslında tehlike parçalamanın kendisinde değil de bu eylemi Mutlak sanmakta. Analitik zekâya hak ettiğinden çok daha üstün bir değer atfetmek bu. Bilimcilik, pozitivizm, ampirizm gibi etiketlerle karşımıza çıkan insanlık yanılgısı. Madde ile Ruh&#8217;u birbirine karıştırmanın ne büyük tehlikelere yol açabileceğini <a href="http://www.derindusunce.org/2009/12/02/zina-da-boyle-bir-sey-iste%E2%80%A6/"><strong>Zina da böyle bir şey</strong></a> isimli yazımda anlatmıştım zaten.</p>
<p><strong>6°</strong> Mesnevî&#8217;deki <strong>Kanat-Kuş-Yükseliş</strong> mânâlarından bir kaç örnek: &#8220;&#8230;İlâhî akıl kuşlarının kanatlarının evsâfı&#8230;&#8221;</p>
<p style="padding-left: 30px;">(<strong><em>Tercüman Şefik Can&#8217;ın notu:</em></strong> İlâhî akıl kuşları, peygamberlerin, velîlerin sembolüdür. Kanatlar; aşkı, vecdi ifade eder. İnsan, kendinden, kendi benliğinden ancak aşk kanadı ile uzaklaşabilir: Ancak aşk kanadı, vecd kanadı ile yukarılara çıkabilir.)</p>
<p>Her an ona Allah&#8217;tan yüzlerce mektup, yüzlerce haberci gelsin. Onun bir; &#8220;Ya Rabbi!&#8221; demesine karşılık, Hakk&#8217;tan altmış kerre; &#8220;Lebbeyk&#8221; (=buyur kulum) nidası ulaşsın.</p>
<p>[...] Kanatlarını da yüz yerinden yaralamışsın, işlediğin günahlarla, rûhun yükselme kabiliyetini elinden almışsın. Ona gereken gıdayı veremiyorsun. Bazen onun önüne kebap olmuş  dana eti koyuyorsun, bazen de onu alıyor, içinde hayvanların yiyeceği bulunan samanlığa götürüyorsun. Ona diyorsun ki: &#8220;işte, bizim gıdamız budur!&#8221; Hâlbuki behey gâfil! Onun gıdası samanlıkta değildir, onun gıdası gökyüzündedir. Onun Allâh&#8217;la buluşmaktan başka gıdası yoktur. [...] Allah dilerse havayı ve ateşi aşağılatır, alçaltır; onları bulanık, türlü tür­lü ağır bir hale sokar. Yeri ve suyu yüceltirse, onlar gökyüzü yükünü ayakları ile aşarlar. Şimdi &#8220;Allah dilediğini aziz eyler&#8221;<sup> </sup>(Al-i İmran Sûresi 26. ayet) ayetinin anlamı iyice anlaşıldı. Demek ki, Cenab-ı Hakk dilerse topraktan yaratılan varlığa &#8220;Kanatlarını aç, yüksel.&#8221; diye buyurur. Ateşten yaratılana da; &#8220;Yürü, git, iblis ol, yedi kat yerin altında şeytan­lık et.&#8221; der. &#8220;Ey topraktan yaratılan Âdem!&#8221; der; &#8220;Yürü, Süha Yıldızı&#8217;nın üstüne çık. Ey ateşten yaratılan iblis! Sen de yerin dibine gir. [...] Böylece iki kanatlı kuş olursun, çünkü tek kanatlı bir kuş uçmaktan tamamıyla âcizdir.</p>
<p style="padding-left: 30px;">(<strong><em>Tercüman Şefik Can&#8217;ın notu: </em></strong> İnsan Cenab-ı Hakk&#8217;a karşı korku ve ümid (=reca) arasında olmalıdır. Yani Cenab-ı Hakk&#8217;ın kahrından ve azabından korkmalı ve Allah&#8217;ın lutfunu ve merhametini ummalıdır. Bu hal, yani korku ve ümid arasında oluş, onun için mânevî  iki kanat teşkil eder. O kanatlar vasıtasıyla hidayet göklerinde uçarlar. Bunlardan biri eksik otursa, yani sade korkuya tutulup Allah&#8217;ın rahmetinden ümidini keserse, yahut Allah&#8217;ın kah­rından emin olup korkuyu hatırına getirmezse, o kanatların biri kırılmış, tek ka­natla uçamaz hale gelmiş olur.)</p>
<p>&#8230; Bu makale ilginizi çektiyse&#8230;</p>
<p style="text-align: right;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/sanat_kibrit.pdf" target="_blank"><strong>Sanat karanlıkta çakılmış bir kibrittir…</strong></a></p>
<p><em><a href="http://www.derindusunce.org/img/sanat_kibrit.pdf" target="_blank"><img class="alignleft size-medium wp-image-8557" title="sanat_kibrit" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/02/sanat_kibrit.jpg" alt="" width="150" height="217" /></a> ”…Neden bir natürmorta iştahla bakmıyoruz? Tersine ressam “yiyecek-gıda” elmayı silmiş, elmanın elmalığı ortaya çıkmış. Gerçek bir elmaya bakarken göremeyeceğimiz bir şeyi gösteriyor bize sanatçı. İlk harfi büyük yazılmak üzere Elma’yı keşfediyoruz bütün orjinalliği, tekilliği ile…” </em></p>
<p>Bu kitapta Derin Düşünce yazarları sanatı ve sanat eserlerini sorguluyor. Toplumdaki yeri, siyasî, etik ve felsefî yönüyle… Denemelerin yanı sıra son dönemde öne çıkan, ekranları, kitap raflarını dolduran eserlere (veya ürünlere?) dair eleştiriler de bulacaksınız. <a href="http://www.derindusunce.org/img/sanat_kibrit.pdf" target="_blank">Buradan indirin.</a></p>
<p> </p>
<p style="text-align: right;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_goz.pdf" target="_blank">Derin Göz</a></strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/derin_goz.jpg"></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/k_derin_goz.jpg"><em></em></a><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/ak_derin_goz.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/ak_derin_goz.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-11469" title="ak_derin_goz" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/ak_derin_goz.jpg" alt="" width="144" height="204" /></a></em></p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;">Sanat’a bakmak için çeşitli yapıtlardan, ressamlardan istifade ettik: Cézanne, Degas, Morisot,  Monet, Pissarro, Sisley, Renoir, Guillaumin, Manet, Caillebotte, Edward Hopper, William Turner,Francisco Goya, Paul Delaroche, Rogier van der Weyden, Andrea Mantegna , Cornelis Escher , William Degouve de Nuncques.</p>
<p>Peki ya baktığımızı görmek, gördüğümüzü anlamak? Güzel’i sorgulamak için çağ ve coğrafya ayırmadık, aklımızı uyaracak hikmetli sözlere açtık kapımızı: Mevlânâ Hazretleri, Gazalî Hazretleri, Lao-Tzû, Albert Camus, Guy de Maupassant, Seneca,  Kant, Hegel, Eflatun, Plotinus, Bergson, Maslow, …</p>
<p style="text-align: justify;"> (<a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_goz.pdf" target="_blank"><strong>Buradan indirebilirsiniz</strong></a>)</p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong><a title="Permanent Link to Baudolino (Umberto Eco)" rel="bookmark" href="http://www.derindusunce.org/2008/12/17/baudolino-umberto-eco/"><span style="color: #0000ff;"><strong>Baudolino (Umberto Eco)</strong></span></a> <span style="color: #0000ff;"> </span><a title="Suzan Başarslan tarafından yazılan yazılar" href="http://www.derindusunce.org/author/suzanbasarslan/"><span style="color: #0066cc;">Suzan Başarslan</span></a></p>
<p class="entry" style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/Bir_roman_incelemesi_baudolino_suzan_basarslan.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><img class="alignleft size-medium wp-image-2644" title="20081216_derin_dusunce_org_baudolino_umberto_eco" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2008/12/20081216_derin_dusunce_org_baudolino_umberto_eco.jpg" alt="" width="123" height="175" /></span></a>Yazınsal bir yapıt, “basit bir obje değil, çok yönlü anlam ve ilişkilerle tabakalaşmış bir niteliğin çok yönlü organizasyonudur.”* Bu organizasyonun incelemesi de kendisi kadar zor bir organizasyonu gerektirir ki, bu yüzden bir yapıtın incelemesi adına günümüze değin, birçok kuram ve inceleme yöntemi geliştirilmiştir. Bu makalede Umberto Eco’nun yazdığı Baudolino adlı romanın incelemesi Gerard Genette’nin “Yapısal Metin İnceleme” yöntemine göre yapılacak ve yapıt, üç düzlemde incelenecektir. Bakış açısı, anlatıcı türü, ana düşünce, eserin yazılış tekniği, dil… gibi sorunlara da değinilecektir. İncelemede Şemsa Gezgin tarafından İtalyancadan Türkçeye 2003′te çevrilen Baudolino esas alınacak, tespit ve yorumlar çeviri yapıttan yola çıkılarak belirlenecek ve ifade edilecektir.  <a href="http://www.derindusunce.org/img/Bir_roman_incelemesi_baudolino_suzan_basarslan.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff;"><strong>İncelemeyi kitap halinde indirmek için buraya tıklayın</strong></span></a></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2010/04/19/kuslarin-sirri-sanatta-ayrinti7/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2010/04/19/kuslarin-sirri-sanatta-ayrinti7/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Kâinat bir su damlasına sığınca: Sanat’ta Ayrıntı(6)</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2010/04/08/kainat-bir-su-damlasina-siginca-sanat%e2%80%99ta-ayrinti6/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2010/04/08/kainat-bir-su-damlasina-siginca-sanat%e2%80%99ta-ayrinti6/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 08 Apr 2010 19:35:25 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mehmet Yılmaz</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Ayrıntı]]></category>

		<category><![CDATA[Derin Mevzu]]></category>

		<category><![CDATA[Görmek]]></category>

		<category><![CDATA[Göz]]></category>

		<category><![CDATA[Güzellik]]></category>

		<category><![CDATA[Kâinat]]></category>

		<category><![CDATA[Resim]]></category>

		<category><![CDATA[Sanat]]></category>

		<category><![CDATA[İnsan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=9358</guid>
		<description><![CDATA[Bu yılın keşif projelerinden biri Sanat&#8217;ta ayrıntı. Yakında Amerikalı ressam Edward Hopper&#8217;dan, İslâm Sanatı&#8217;ndan ve Leibniz&#8217;in yazdığı Monadoloji&#8217;den (bir kez daha, biraz daha derinlemesine) bahsedeceğiz. Zira etrafı görmemize yarayan Et-Göz Fransız düşünür Bergson&#8217;un da isabetle teşhis ettiği gibi(1) Kâinat&#8217;ı görmemize engel olan bir organ aynı zamanda. İşte biz de bu yazı dizisinde Sanat&#8217;tan istifade ederek [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/sanat_kainat_zerre_guzellik_2.gif"><img class="alignleft size-full wp-image-9359" title="sanat_kainat_zerre_guzellik_2" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/sanat_kainat_zerre_guzellik_2.gif" alt="" width="160" height="213" /></a>Bu yılın keşif projelerinden biri Sanat&#8217;ta ayrıntı. Yakında Amerikalı ressam Edward Hopper&#8217;dan, İslâm Sanatı&#8217;ndan ve Leibniz&#8217;in yazdığı Monadoloji&#8217;den (bir kez daha, biraz daha derinlemesine) bahsedeceğiz. Zira etrafı görmemize yarayan Et-Göz Fransız düşünür Bergson&#8217;un da isabetle teşhis ettiği gibi(1) Kâinat&#8217;ı görmemize engel olan bir organ aynı zamanda. İşte biz de bu yazı dizisinde Sanat&#8217;tan istifade ederek gözlerimizi daha verimli kullanmanın yollarını <span id="more-9358"></span>keşfediyoruz. Yeni bölümleri okumaya hazırlanan dostlara bir hatırlatma, eski bölümleri kaçıran yeni okuyuculara da bir özet veriyoruz bugün. Ne yaptık geçen bölümlerde? Neleri keşfetmiştik?</p>
<p><a href="http://fr.wikipedia.org/wiki/Paul_Delaroche">Paul Delaroche</a>, Albert Camus, Guy de Maupassant, <a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Rogier_van_der_Weyden">Rogier van der Weyden</a>, Andrea Mantegna, Seneca, Leibniz (Gilles Deleuze&#8217;ün yorumuyla), Bergson ve Maslow&#8217;un eserlerinden istifade ettiğimiz <a href="http://www.derindusunce.org/2010/02/17/bakmak-ve-gormeksanat%e2%80%99ta-ayrinti-1/"><strong>Birinci bölüm</strong></a>&#8216;de<strong> </strong>Turist insan, modern körlük ve faydacı körlük&#8217;ten bahsetmiştik. Sanat tekniği/bilgisi ile Sanat&#8217;ı birbirinden ayırd etmiş, Sanat&#8217;ın özünde İnsanî bir aktivite olduğunu savunmuştuk.<strong></strong></p>
<p>Lao-Tzû, Mevlânâ Hazretleri, Maurits Cornelis Escher, Gazalî Hazretleri ve William Degouve de Nuncques&#8217;ün eserlerinden ilham alarak yol aldık <a href="http://www.derindusunce.org/2010/03/09/derin-goz-sanatta-ayrinti-2-2/"><strong>İkinci Bölüm</strong></a>&#8216;de. Nicolas de Cusa&#8217;nın <strong><em>De la docte ignorance</em></strong>&#8216;ta, Leibniz&#8217;in <strong><em>Monadologie</em></strong>&#8216;de yaptığı gibi Kâinat&#8217;ı dalgalarına çocuksu bir hayretle baktık. Hayret&#8217;in bilme isteğinden önce geldiğini, düşünceyi tutuşturan kıvılcımın ancak <strong>Hayret</strong> olduğunu teslim ettik.</p>
<p>Alışkanlık ve dogmacılık yüzünden hayret etme kapasitemizin aşındığını da fark ettik. Bu Hayret&#8217;i yeniden akıl yoluyla fethetmenin yollarını aradık. <strong><em>&#8220;Şarap, kimyasını bilene daha lezzetli değildir&#8221;</em></strong> diyen Montaigne(2) ile Mişkat-ül Envar&#8217;da<strong><em> &#8220;Ateşin haberini alan değil yanında oturan ısınır&#8221;</em></strong> diyen Gazalî Hazretleri&#8217;nin aynı dili konuşmalarına Hayret ettik.</p>
<p>Fransız heykeltraş Rodin, Alman düşünürü G. W. F. Hegel ve İbn Arabî Hazretleri (Japon teolog Toshihiko Izutsu&#8217;nun yorumuyla) rehberimiz oldu <a href="http://www.derindusunce.org/2010/03/16/sanat%e2%80%99ta-ayrinti-3-tenzih-ve-tesbih/"><strong>Üçüncü bölüm</strong></a>&#8216;de. Özgürlük ve Güzellik arasındaki sıkı bağlantıya değindik. Neden <strong>&#8220;nefes alma sırasını misafirlerimize bırakamıyoruz?&#8221;</strong> sorusuyla çıktık yola. Hegel&#8217;in yardımıyla simgenin ortaya çıkışına, anlam ile yüklenişine ulaştık. Mânâ&#8217;dan ve Madde&#8217;den bahsettik, kendini bilmek isteyen insanın &#8220;yaratılMAmış&#8221; sonsuzluğuna dokunduk. Füsus-ul Hikem&#8217;deki <strong>Teşbih</strong> ve <strong>Tenzih</strong> bakışıyla zıtlıkların yok olduğu bir başka Alem&#8217;in kapılarını araladık.</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/2010/03/25/yeni-bir-gorme-bicimi-sanat%e2%80%99ta-ayrinti-4/"><strong>Dördüncü bölümde</strong></a> Cézanne, Degas, Morisot,  Monet, Pissarro, Sisley, Renoir, Guillaumin, Manet, Caillebotte gibi empresyonistlerin tablolarını hatırlatan bazı fotoğraflara baktık. Zıtlıkların silikleştiği Hiç&#8217;liğe yaklaştığı bu imajlarla gözlerimizi William Turner&#8217;ın tablolarına hazırladık. Aynı zamanda Güzellik ile Adalet duygusunun eklemlenmesine Hayret ettik. Immanuel Kant sayesinde Güzel ev, güzel ağaç ile Güzel Ahlâk&#8217;ın bir rastlantı olmadığını fark ettik. Alman düşünür adeta Gazâlî Hazretlerinin yazdığı Mişkat-ül Envar&#8217;ı okumuş gibiydi. Bilmediği bir ülkede, kendisine faydası ve zararı olmayacak olsa bile adil bir hükümdarın ahlâkını &#8220;Güzel&#8221; bulacağının farkındaydı!</p>
<p>Tuallerin üzerine Yaratan&#8217;ın gölgesini çizip yaralarına saran bir garip ressamla tanıştık <a href="http://www.derindusunce.org/2010/04/02/sen-yaratan%e2%80%99in-resmini-yapabilir-misin-william-sanat%e2%80%99ta-ayrinti-5/"><strong>beşinci bölümde: William Turner</strong></a>. Anne-Siz&#8217;lik labirentinden kurtulmaya çalışırken adeta bir meczup gibi farkına varmadan Hakikat&#8217;e gözleriyle dokunmuştu 70&#8242;lik çocuk-William. YOKlar, kayıplar hayatına şekil vermişti. Acılar Heykeltraş&#8217;ın mermeri acıtan keskisi gibiydi. Annenin kopuşuyla şekil almıştı hayatı. Ölüm&#8217;de Hayat vardı, Hayat&#8217;ta Ölüm. Et-Göz&#8217;e göre biri iyi, diğeri kötü olan bu iki şeyin özde AYNI şey olduğu Derin-Göz ile idrak ediliyordu. William&#8217;ın bunu an<strong>L</strong>ayacak kelimeleri yoktu ama anla<strong>T</strong>acak bir fırçası vardı.</p>
<p><strong>1°</strong> &#8220;Matière et Mémoire&#8221;</p>
<p><strong>2°</strong> Eski Fransızca ile : &#8220;Ny le vin n&#8217;en est plus plaisant à celuy qui en sçait les facultez premieres.&#8221; Denemeler, 3cü Kitap, 11ci bölüm, &#8220;Boyteux&#8221;.</p>
<p> </p>
<p>&#8230; Bu makale ilginizi çektiyse&#8230;</p>
<p style="text-align: right;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/sanat_kibrit.pdf" target="_blank"><strong>Sanat karanlıkta çakılmış bir kibrittir…</strong></a></p>
<p><em><a href="http://www.derindusunce.org/img/sanat_kibrit.pdf" target="_blank"><img class="alignleft size-medium wp-image-8557" title="sanat_kibrit" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/02/sanat_kibrit.jpg" alt="" width="150" height="217" /></a> ”…Neden bir natürmorta iştahla bakmıyoruz? Tersine ressam “yiyecek-gıda” elmayı silmiş, elmanın elmalığı ortaya çıkmış. Gerçek bir elmaya bakarken göremeyeceğimiz bir şeyi gösteriyor bize sanatçı. İlk harfi büyük yazılmak üzere Elma’yı keşfediyoruz bütün orjinalliği, tekilliği ile…” </em></p>
<p>Bu kitapta Derin Düşünce yazarları sanatı ve sanat eserlerini sorguluyor. Toplumdaki yeri, siyasî, etik ve felsefî yönüyle… Denemelerin yanı sıra son dönemde öne çıkan, ekranları, kitap raflarını dolduran eserlere (veya ürünlere?) dair eleştiriler de bulacaksınız. <a href="http://www.derindusunce.org/img/sanat_kibrit.pdf" target="_blank">Buradan indirin.</a></p>
<p> </p>
<p style="text-align: right;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_goz.pdf" target="_blank">Derin Göz</a></strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/derin_goz.jpg"></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/k_derin_goz.jpg"><em></em></a><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/ak_derin_goz.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/ak_derin_goz.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-11469" title="ak_derin_goz" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/ak_derin_goz.jpg" alt="" width="144" height="204" /></a></em></p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;">Sanat’a bakmak için çeşitli yapıtlardan, ressamlardan istifade ettik: Cézanne, Degas, Morisot,  Monet, Pissarro, Sisley, Renoir, Guillaumin, Manet, Caillebotte, Edward Hopper, William Turner,Francisco Goya, Paul Delaroche, Rogier van der Weyden, Andrea Mantegna , Cornelis Escher , William Degouve de Nuncques.</p>
<p>Peki ya baktığımızı görmek, gördüğümüzü anlamak? Güzel’i sorgulamak için çağ ve coğrafya ayırmadık, aklımızı uyaracak hikmetli sözlere açtık kapımızı: Mevlânâ Hazretleri, Gazalî Hazretleri, Lao-Tzû, Albert Camus, Guy de Maupassant, Seneca,  Kant, Hegel, Eflatun, Plotinus, Bergson, Maslow, …</p>
<p style="text-align: justify;"> (<a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_goz.pdf" target="_blank"><strong>Buradan indirebilirsiniz</strong></a>)</p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong><a title="Permanent Link to Baudolino (Umberto Eco)" rel="bookmark" href="http://www.derindusunce.org/2008/12/17/baudolino-umberto-eco/"><span style="color: #0000ff;"><strong>Baudolino (Umberto Eco)</strong></span></a> <span style="color: #0000ff;"> </span><a title="Suzan Başarslan tarafından yazılan yazılar" href="http://www.derindusunce.org/author/suzanbasarslan/"><span style="color: #0066cc;">Suzan Başarslan</span></a></p>
<p class="entry" style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/Bir_roman_incelemesi_baudolino_suzan_basarslan.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><img class="alignleft size-medium wp-image-2644" title="20081216_derin_dusunce_org_baudolino_umberto_eco" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2008/12/20081216_derin_dusunce_org_baudolino_umberto_eco.jpg" alt="" width="123" height="175" /></span></a>Yazınsal bir yapıt, “basit bir obje değil, çok yönlü anlam ve ilişkilerle tabakalaşmış bir niteliğin çok yönlü organizasyonudur.”* Bu organizasyonun incelemesi de kendisi kadar zor bir organizasyonu gerektirir ki, bu yüzden bir yapıtın incelemesi adına günümüze değin, birçok kuram ve inceleme yöntemi geliştirilmiştir. Bu makalede Umberto Eco’nun yazdığı Baudolino adlı romanın incelemesi Gerard Genette’nin “Yapısal Metin İnceleme” yöntemine göre yapılacak ve yapıt, üç düzlemde incelenecektir. Bakış açısı, anlatıcı türü, ana düşünce, eserin yazılış tekniği, dil… gibi sorunlara da değinilecektir. İncelemede Şemsa Gezgin tarafından İtalyancadan Türkçeye 2003′te çevrilen Baudolino esas alınacak, tespit ve yorumlar çeviri yapıttan yola çıkılarak belirlenecek ve ifade edilecektir.  <a href="http://www.derindusunce.org/img/Bir_roman_incelemesi_baudolino_suzan_basarslan.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff;"><strong>İncelemeyi kitap halinde indirmek için buraya tıklayın</strong></span></a></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2010/04/08/kainat-bir-su-damlasina-siginca-sanat%e2%80%99ta-ayrinti6/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2010/04/08/kainat-bir-su-damlasina-siginca-sanat%e2%80%99ta-ayrinti6/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Seni Yaratan’ın resmini yapabilir misin William?: Sanat’ta ayrıntı (5)</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2010/04/02/sen-yaratan%e2%80%99in-resmini-yapabilir-misin-william-sanat%e2%80%99ta-ayrinti-5/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2010/04/02/sen-yaratan%e2%80%99in-resmini-yapabilir-misin-william-sanat%e2%80%99ta-ayrinti-5/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 02 Apr 2010 10:18:45 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mehmet Yılmaz</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Ayrıntı]]></category>

		<category><![CDATA[Derin Mevzu]]></category>

		<category><![CDATA[Görmek]]></category>

		<category><![CDATA[Kâinat]]></category>

		<category><![CDATA[Mekân]]></category>

		<category><![CDATA[Resim]]></category>

		<category><![CDATA[Sanat]]></category>

		<category><![CDATA[İnsan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=9241</guid>
		<description><![CDATA[Not: Resimleri büyütmek için üzerlerine tıklayın.
Kariyer peşinde koşan kadınların çocukları ve annesi &#8220;erken&#8221; ölenler iyi bilirler. Yok-Anne, kökünden sökülmüş bir ağaca benzer. Geride bıraktığı çukur asla dolmaz. Yok-Anne&#8217;nin çocukları büyümezler. Çünkü hatıralar yaşlanmaz. Hafıza dolabının çekmecelerinde sabun kokulu çamaşırlar yoktur. Yok-Anne&#8217;nin çocuğuna  kor halinde taşlar kalmıştır yadigâr&#8230; Soğumaz o taşlar. Elini yakar her hatırladığında, tutamaz. 70 [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/wmt0466.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/william-turner.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-9247" title="william-turner" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/william-turner-228x300.jpg" alt="" width="228" height="300" /></a>Not: Resimleri büyütmek için üzerlerine tıklayın.</em></p>
<p>Kariyer peşinde koşan kadınların çocukları ve annesi &#8220;erken&#8221; ölenler iyi bilirler. Yok-Anne, kökünden sökülmüş bir ağaca benzer. Geride bıraktığı çukur asla dolmaz. Yok-Anne&#8217;nin çocukları büyümezler. Çünkü hatıralar yaşlanmaz. Hafıza dolabının çekmecelerinde sabun kokulu çamaşırlar yoktur. Yok-Anne&#8217;nin çocuğuna  kor halinde taşlar kalmıştır yadigâr&#8230; Soğumaz o taşlar. Elini yakar her hatırladığında, tutamaz. 70 yaşına bile gelseler çocukturlar, hatırlamak yoktur onlar için. Geçmişi yeniden ve yeniden yaşamaktır her hatırlamak. Yeniden içi yanmaktır. Onun için büyüy<strong>E</strong>mezler bir türlü. Çocuk kalırlar. Yok-Anne&#8217;nin mezardan, hapisten, çalışmaktan veya tımarhaneden dönmesini beklerler.</p>
<p>Küçük William da böyle sonsuz derinlikte bir çukurun kıyısına oturup annesinin akıl hastanesinden dönüşünü bekledi ve 70 yaşında bir bebek olarak hayata yumdu gözlerini.</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;Söndükten sonra ışığı hala yer yüzüne gelmeye devam eden yıldızlar gibi William Turner da ölüyken bizi aydınlatmaya devam ediyor. Henüz dünyaya gelmemiş kuşaklar bile doğayı o gözlerle görecekler, mezarın içinde, bir daha açılmamak üzere kapanmış olan o gözlerle.&#8221; </em>(<strong>John Ruskin</strong>, sanat eleştirmeni ve Turner hayranı, ressamın yakın dostu)</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/abergavenny-bridge-monmountshire-clearing-up-after-a-whowery-day.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/abergavenny-bridge-monmountshire-clearing-up-after-a-whowery-day.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-9248" title="abergavenny-bridge-monmountshire-clearing-up-after-a-whowery-day" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/abergavenny-bridge-monmountshire-clearing-up-after-a-whowery-day.jpg" alt="" width="178" height="137" /></a>Kanaatimce Lascaux&#8217;da mağara duvarlarına av sahnesi çizilen devirlerden bugüne kadar Avrupa&#8217;nın yetiştirdiği en büyük ressam oldu William Turner. Biyolojik hayatı sona erdiğinde evinde bulunan 19.000 karalama, suluboya, renk araştırması ve taslak ne kadar büyük bir uçurumun kıyısında oturduğunu ve bu boşluğu doldurmak için ne kadar çabaladığının işaretiydi.</p>
<p>William&#8217;ın tablolarının kopyası hâlâ yapılamıyor. Çünkü çocuk-William resim yaparken kâğıdı yırtılacak kadar ıslatıyor, tuali tırnaklarıyla kazıyor, kopan <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/melrose-abbey.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-9249" title="melrose-abbey" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/melrose-abbey.jpg" alt="" width="168" height="247" /></a>küçük parçacıkları parmaklarıyla yuvarlıyordu.  Çocuk-William resim yapmıyor adeta Sanat&#8217;la nefes alıp veriyordu. Sanat&#8217;ı yiyordu, tual ile, boyalar ile, resmettiği doğa ile Yok-Anne uçurumunu doldurmaya çalışıyordu.</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;&#8230; Annem ve babam kavga edip evde hava gerginleşince, gök başıma düşecek gibi tehditkâr olup kapılar sertçe kapanmaya başlayınca günüm bir boşlukta yüzer gibi olur. Bu boşluğu doldurmak için lavaboyu bile yiyebilirim. Yiyeceklerde eksikliğini duyduğum o ağırlığı buluyorum&#8230;. Yiyecek dediğim zaman salata gibi ağırlıksız (/önemsiz) şeylerden bahsetmiyorum. Rüzgâr gibi gelip geçen, <span id="more-9241"></span>sıfırdan bile daha hafif şeyler değil yediklerim&#8230;&#8221;(Marie-Louise Audiberti, Une Enfance Boulimique)</em></p>
<p>William&#8217;ın babası annesiyle kavga etmiyordu ama Yok-Anne depresif bir kadındı. William&#8217;dan bir kaç sene sonra dünyaya gelen kız kardeşi Mary Ann&#8217;in 4 yaşındaki ölümü zavallı kadın<a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/regulus.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-9256" title="regulus" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/regulus.jpg" alt="" width="187" height="142" /></a>ın üzerine düşünce bir daha Var-Anne olMAmak üzere bir akıl hastanesine kapatıldı. Küçük William Brentford&#8217;a dayısının yanına gönderildi. William için artık zaman durmuştu.<a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/fishermen-at-sea-the-cholmeley-sea-piece.jpg"></a></p>
<p><strong>Boşum, dolmak istiyorum</strong></p>
<p>William öteki insanlara ve kendi benliğine baktığında  sadece YOK&#8217;luk görüyordu, küçük ve önemsizdi, ihmal edilebilir, yeri doldurulabilirdi&#8230; Yedikleri ona tokluk hissi vermiyor, hem dünyaya kök salmak hem de Ben&#8217;liğini hissetmek, VAR olmak istiyordu. Önemsenmek için tek bir yol vardı önünde: Emmek, içmek, içini doldurmak, ağırlaş<a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/the-decline-of-the-carthaginian-empire.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-9251" title="the-decline-of-the-carthaginian-empire" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/the-decline-of-the-carthaginian-empire.jpg" alt="" width="187" height="159" /></a>mak ve önemLi hale gelmek.</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;&#8230;Kitap okurken şeker yiyorum. Büyülenmiş gibiyim. Sayfaları yutuyorum birbiri ardına. Kitabı vücuduma katmak istiyorum. Kitapla uyuyorum. Yorganımın içine sarıyorum. Şeker yediğim gibi körlemesine okuyorum. Kitap bittiği zaman yeniden başlıyorum. Tabi şeker stoklarımı da yenilemeyi unutmadan. Yemek masasına da kitapla oturuyorum. [...] Bazen fark ediyorum ki kitaptan küçük parçalar koparmışım. Ağzıma koymuşum. Çiğniyorum&#8230;&#8221; (Marie-Louise Audiberti, Une Enfance Boulimique) <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/campo-santo-venice.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-9252" title="campo-santo-venice" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/campo-santo-venice.jpg" alt="" width="187" height="125" /></a></em></p>
<p>William Turner aslında ressam olMAması gereken bir çocuktu. Babası esnaftı. Berber ve peruk imâlatçısıydı. Annesi bir kaç kuşaktır kasaplık yapan bir ailenin kızıydı. Bekir Coşkun&#8217;un deyimiyle &#8220;göbek kaşıyan bir bidon kafalıydı&#8221;. Ünlü ressam Delacroix William Turner ile karşılaştıktan sonra günlüğüne şunları yazmıştı:</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;Bende bıraktığı izlenim oldukça vasattı. Siyahlar içinde, koca pabuçlu, kaba saba, soğuk ve sert bakan biriydi. Ressamdan çok bir İngiliz çiftçisini andırıyordu &#8220;</em> (25 mart 1855)<a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/ancient-rome-agrippina-landing-with-the-ashes-of-germanicus.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-9254" title="ancient-rome-agrippina-landing-with-the-ashes-of-germanicus" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/ancient-rome-agrippina-landing-with-the-ashes-of-germanicus.jpg" alt="" width="190" height="130" /></a></p>
<p>Londra&#8217;nın doğusunda yaşayan, işçilerin, hor görülen &#8220;ayak takımının&#8221; aksanıyla konuşan, kısa bacakları ve göbeğiyle ressamdan çok bir uşak veya kâhya görünümündeydi William. Görgüsü(zlüğü?), hâli, tavrı, resimleri için sıkı pazarlık etmesiyle &#8220;elit&#8221; sanatçı sınıfını değil taşralı bir toptancıyı andırıyordu.</p>
<p>William ne &#8220;soylu&#8221; sanatçılar gibi seçkinlerin İngilizcesini konuşabiliyor ne de Paris&#8217;li ressamlar gibi bohem hayatı sürüyordu. Ama yeteneğini daha gençken ispat etti ve 26 yaşında akademisyen oldu. Büyük ihtimal esnaf bir aileden gelmenin verdiği bir gerçekçilikle bakı<a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/fishermen-at-sea-the-cholmeley-sea-piece.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-9250" title="fishermen-at-sea-the-cholmeley-sea-piece" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/fishermen-at-sea-the-cholmeley-sea-piece.jpg" alt="" width="185" height="126" /></a>yordu hayata. Kazancıyla rahat bir hayat sürdü. Bol bol seyahat etti. İsviçre, İtalya, Fransa&#8230; Kısa bir süre sonra kendi resim galerisini açtı.</p>
<p>Peki neydi William&#8217;ı bu kadar özel yapan? Yüce ALLAH William&#8217;ın kelimelerini almış, yerine bir boya fırçası vermişti. Kör bir insanın kulaklarının üstün bir hassasiyet kazanması gibi William&#8217;ın fırçası da diğer ressamların &#8220;anlat<strong>A</strong>madıklarını&#8221; anlatmaya başlıyordu yıllar geçtikçe.</p>
<p>Başkalarını taklid ederek konuşmayı öğrenen çocuklar gibi o da başkalarını taklid ederek <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/colour-beginning.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-9257" title="colour-beginning" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/colour-beginning.jpg" alt="" width="185" height="119" /></a>resim yapmayı öğrendi. Mimarî eserleri, şehirleri, meydanları resmeden gravürler Küçük William&#8217;a perspektifi öğretti. Rembrandt&#8217;ın eserleri ise ışığı keşfettirdi ona ve siyahın da bir renk olduğunu. Claude Lorrain&#8217;in bir tablosu önünde hüngür hüngür ağladı <em><strong>&#8220;</strong>ben hiç bir zaman bu tabloya benzer bir şey yapamayacağım&#8221;</em>&#8230;</p>
<p><strong>Kelimelerin hapishanesinden kaçış</strong></p>
<p>Akademisyen olmanın getirdiği fırsatlar(? Zorunluluklar) da vardı. Perspektif dersleri verdi bir<a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/dolbadern-castle.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-9258" title="dolbadern-castle" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/dolbadern-castle.jpg" alt="" width="182" height="123" /></a> dönem. Tarih bilgisinin zayıflığı, &#8220;bozuk&#8221; İngilizcesi herkesi düş kırıklığına uğrattı. Resim <strong>yapmaktı</strong> onun işi. Resim <strong>konuşmak</strong> değil. Akademide Turner&#8217;ın en büyük destekçisi olan Joseph Farington resmin teorisini yapması için çok ısrar etti. Ama Turner resmi sistemleştirecek her türlü girişimi reddediyordu. Sanat neticede bir hâl ilmiydi, kâl ilmi değildi. Kelimelerin hapishanesine sığmıyordu William&#8217;ın Sanat&#8217;ı. </p>
<p style="padding-left: 30px;"><em> &#8221;Cézanne&#8217;a göre edebiyatçı bakış ressamı esas yoldan uzaklaştırıyor. Ünlü ressam ör<a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/wmt0343.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-9259" title="wmt0343" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/wmt0343.jpg" alt="" width="184" height="131" /></a>nek olarak <a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Honor%C3%A9_de_Balzac">Balzac</a>&#8216;ın <a href="http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=79349" target="_blank"><strong>Tılsımlı Deri</strong> </a>adlı eserinden bir bölümü verir:</em></p>
<p style="padding-left: 60px;"><em>  ‘&#8230;Yeni düşmüş kar gibi taze bir beyazlıktaki masa örtüsü üzerinde simetrik olarak dizilmiş ve sarışın ekmeklerle taçlanmış yemek takımları&#8230;&#8217; </em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>Ve şöyle der Cézanne : </em></p>
<p style="padding-left: 60px;"><em>‘Bütün gençliğim boyunca bunun resmini yapmak istedim. Bu taze beyazlıktaki ma<a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/wmt0126.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-9260" title="wmt0126" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/wmt0126.jpg" alt="" width="182" height="135" /></a>sa örtüsü&#8230; Sadece yemek takımlarının simetrisini ve ekmeğin sarılığını resmetmeyi istemem gerektiğini biliyorum.  Eğer taçlanmayı çizersem mahvoldum. Anlıyor musunuz? Eğer yemek takımlarını ve ekmekleri doğada olduğu gibi dengelersem ve nüansları verirsem emin olun ki taçlar, kar ve bütün titreme kendiliğinden mevcut olacaktır!&#8221; </em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>( <a href="http://www.lelibraire.com/din/tit.php?Id=14675">Joaquim Gasquet - Conversations avec Cézanne</a> [tr. Cézanne ile mülakatlar] )</em></p>
<p> Sanatçı olan her ressam gibi William da biliyordu ki Yazar&#8217;ın sanatı olan semboller, metaf<a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/wmt0109.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-9261" title="wmt0109" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/wmt0109.jpg" alt="" width="182" height="154" /></a>orlar Boyacı-Ressam&#8217;ı yavanlığa, vasatlığa mahkûm ediyordu. <strong>Anladığını</strong> değil <strong>hissettiği</strong> resmetmeliydi Sanatçı-Ressam. &#8220;Cahil&#8221; bir ailenin çocuğu olması, kelimelerle kendini ifade etmekteki zayıflığı onu bir kalkan gibi koruyordu.</p>
<p> Konuşamıyordu ama okuyordu William. Resimlendirmesi istenen şiir derlemeleri sayesinde dönemin romantikleriyle tanışmıştı çoktan: Walter Scott, Lord Byron, Samuel Rogers&#8230; Ama onu en çok etkileyen kitaplardan biri <a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Edmund_Burke">Edmund Burke</a>&#8216;nin yazdığı &#8220;<strong><em>Müthiş ve Güzel kavramlarının kökeni üzerine felsefî bir sorgulama</em></strong>&#8221; oldu.  (<a title="A Philosophical Enquiry into the Origin of Our Ideas of the Sublime and Beautiful" href="http://en.wikipedia.org/wiki/A_Philosophical_Enquiry_into_the_Origin_of_Our_Ideas_of_the_Sublime_and_Beautiful"><em>A Philosophical Enquiry into the Origin of Our Ideas of the Sublime and Beautiful</em></a>). Diderot ve Kant&#8217;ı da etkileyen bu kitapta<a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/wmt0364.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-9262" title="wmt0364" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/wmt0364.jpg" alt="" width="174" height="153" /></a> Burke Müthiş (=Sublime) denen şeyin <a onmousedown="return clk(this.href,'','','res','2','&amp;sig2=M0IHd7ldQaWz4Yte4Koqtg','0CBAQFjAB')" href="http://www.derindusunce.org/2009/09/29/guzellik-matkabi-zeka-duvarini-deler-mi/"><strong>Güzellik</strong> <strong>Matkabı</strong> </a> gibi estetik bir &#8220;değer&#8221; olduğunu savunuyordu. İnsana <strong>korku</strong> veren ama aynı zamanda ilâhî bir saygı, bir hûşû uyandıran olaylara bakışlarını çeviren Burke için doğanın yıkıcı gücü bir <a href="http://www.derindusunce.org/2010/01/09/korku-matkabi-zeka-duvarini-deler-mi/" target="_blank"><strong>Korku matkabı</strong> </a>idi. Etten, kemikten yapılmış beşeri öldürebilecek güçteki doğa içimizdeki İnsan&#8217;ı ortaya çıkartıyordu metafizik bir <strong>korku</strong> yoluyla. Bir başka deyişle en büyük fırtınanın, depremin, yangının yok edemeyeceği bir <strong><em>&#8220;Ben vardı Ben&#8217;den içeri&#8221;</em></strong>. Kant&#8217;ın da Yargı Gücünün Eleştirisi (Alm. <strong><em>Kritik der Urteilkraft</em></strong>) isimli kitabında desteklediği bu yaklaşımın Haşyet(1) ile paralelliği dikkate değer:</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;</em><a href="http://www.sorularlarisale.com/index.php?s=show_qna&amp;id=11813"><em>HAŞYET</em></a><em>:<br />
Korku anlamına gelen ve Kur&#8217;ân-ı Kerim&#8217;de birçok ayette geçen &#8220;Havf&#8221; ile eşanlamlı bir k<a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/wmt0404.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-9263" title="wmt0404" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/wmt0404.jpg" alt="" width="176" height="151" /></a>elime. Eşanlamlı olmalarına karşılık, literatürde havf daha çok maddi olan, gözle görülür sebeplerden kaynaklanan korkuyu; haşyet ise saygıdan doğan, ümide yönelik, yüceltmeyle birlikte bulunan bir korku duyma durumunu anlatmak için kullanıla gelmiştir. Havf, dünyevî bir korku; haşyet uhrevî ve ilahî bir korku anlamını yüklenir olmuştur. Bu anlam yüklemesinin &#8220;gönül alçaklığı, boyun eğme, itaat&#8221; biçiminde duyulan duyguyu anlatmak için Arapça&#8217;da kullanılan ve haşyet kelimesiyle ise gerek kök, gerek manâ bakımından aralarında hiçbir bağ bulunmayan huşû&#8217; ile haşyet arasındaki ses benzerliğinden kaynaklanmaktadır.<br />
Kur&#8217;ân-ı Kerîm, haşyet ve havf kelimelerini, birçok âyetlerde birbirleriyle eş anlamlı olar<a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/wmt0427.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-9264" title="wmt0427" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/wmt0427.jpg" alt="" width="177" height="142" /></a>ak almıştır. Kur&#8217;ân&#8217;da Allah&#8217;tan korkmanın gereği vurgulanırken, haşyet sözcüğü kadar havf kelimesi de kullanılmış; insana ait bir endişenin anlatımında ise kimi yerde havf denirken, kimi yerde haşyet denilmiştir.</em><em>&#8221; (Sadık bir dostumuzun </em><a href="http://www.derindusunce.org/2010/03/25/ahiret-kitabi-gazali-hazretleri/#comment-47218"><em>yorumundan</em></a><em>)</em></p>
<p> Güzel ve Müthiş kavramları üzerine yoğunlaşmak neticesinde Küçük William yaralarını saracak bir şifa bulmuştu sonunda. Sonsuz boşluğu dolduracak tek şey Sonsuz&#8217;luğun kendisi olabilirdi. Konularını tarihten, mitolojiden alan eserlerde bile insanları küçücük, aciz çiziyordu. Son derece önemli bir savaş dev bulutların, <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/wmt0385.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-9265" title="wmt0385" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/wmt0385.jpg" alt="" width="179" height="150" /></a>dağların altında adeta bir mahalle kavgasına benziyordu onun tuallerinde.</p>
<p> Sonsuz&#8217;un onda uyandırdığı Korku&#8217;yu resimlerine yansıtabilmişti. Ama Sonsuz&#8217;un kendisi neredeydi? <strong>Işık</strong>&#8216;ın aydınlattığı cisimleri değil <strong>Işık</strong>&#8216;ın kendisini çizmeliydi. Peki Sonsuz&#8217;u nasıl resmedebilirdi William? Sırların sahibini resmedilebilir miydi? Diğer ressamlar neden &#8220;görmüyorlardı&#8221; Yaratan&#8217;ı? Yoksa onları da kör eden, et-Göz&#8217;e mahkûm eden bir faydacı körlük mü vardı?</p>
<p> Orta yaşı geride bırakmış, bozuk şiveli, kötü giyinen köylü çocuğunun kimseye ispat edecek bir şeyi yoktu artık. Zamanın en ünlü ressamlarındandı. İyi para kazanmıştı. İnsanların onu sevip sayması o<a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/wmt0371.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-9266" title="wmt0371" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/wmt0371.jpg" alt="" width="177" height="148" /></a> kadar da umurunda değildi. Zaten &#8220;soyluların&#8221; raconlarını bir türlü becerememişti. Yavaş yavaş bütün ressamları kör eden şeyleri çıkarmaya başladı eserlerinden. Figür, perspektif, uzak-yakın, büyük-küçük, yüksek-alçak&#8230; Artık resimlerinde kelimelerle ifade edilebilecek şeyler azalıyordu. Kelime hapishanesinden kaçan Küçük William Hiç&#8217;in kollarında kendini hiç hissetmediği kadar iyi hissediyordu.</p>
<p> 65 yaşındaki Küçük William&#8217;ın eserlerine bakan Sanat eleştirmenleri yıldırım çarpmış gibi oldular. İnsanlar kelime bulamıyorlardı ne övmek ne de yermek için. <strong><em>&#8220;Soyut, anlaşılmaz,.. Yakında Turner bembeyaz boyayacak, Hiç&#8217;in ressamı&#8230;&#8221;</em></strong>. Küçük William savunm<a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/wmt0456.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-9267" title="wmt0456" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/wmt0456.jpg" alt="" width="176" height="136" /></a>a gereği bile duymadan <strong><em>&#8220;ben anlaşılması için yapmadım, sadece böyle de görülebileceğini göstermek istedim&#8221;</em></strong> diyordu. Ona daha gerçekçi resimler yapmasını telkin eden akademisyenlere esas bu eserlerin &#8220;gerçek&#8221; olduğunu söyledi. Gerçek ile Hakikat&#8217;in birbirinden ayrıldığı yırtılma noktasındaydı artık.</p>
<p> İddia edilenin aksine William Turner izlenimci değildi. Monet veya Pisarro gibi yaşamadı, onlar gibi görmedi Kâinat&#8217;ı. Günlük hayat, ışığın yansıması vb değildi onu ilgilendiren. Işığın kendisiydi.</p>
<p> Bugün bir çok Sanat Bilgisi kitabı William Turner&#8217;ın Constable ile birlikte bir devrim yaptı<a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/wmt0466.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-9268" title="wmt0466" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/wmt0466.jpg" alt="" width="177" height="150" /></a>ğını, izlenimciliği başlattığını iddia eder. Oysa Küçük William kendi yolunu arıyordu sadece. Yok-Anne&#8217;nin yerini ne yemekle ne resimle ne parayla ne de dostlarla, şöhretle dolmayacağını anlayınca Et-göz&#8217;ünü kapatıp derin-göz&#8217;ünü açmaya çalıştı. Figürlerin, insanların, evlerin küçüldüğü, silikleştiği, denizin suya, suyun karaya karıştığı resimleri ilk önceleri utana sıkıla gösterdi. O da sadece yakın dostlarına. Yaptıklarının Akademi&#8217;nin kurallarına, teorilerine aykırı olduğunun farkındaydı.</p>
<p> Ancak hissetmek için anlamaya veda etmeli, ölen bir yakını gibi onun yasını tutmalıydi. Figürden, zıtlıklardan, perspektiften ve konturlardan uzaklaştıkça faydacı körlükten, Sanat Bilgisind<a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/wmt0531.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-9269" title="wmt0531" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/wmt0531.jpg" alt="" width="179" height="146" /></a>en, kelime hapishanesinden de uzaklaştı. Derin-göz Turner&#8217;a yeni bir dünyanın kapılarını araladı. Sıcak-soğuk, büyük-küçük, uzak-yakın olmayan, her şeyin tek bir renkte birleştiği bir dünya. Vahdet Gözü ile görülebilecek, daha gerçek bir dünya. Müslüman sanatçıların Hat, Mozaik, Minyatür, Ebru ile eriştikleri Hiç&#8217;liğe yeni bir yol açtı Küçük William. Sulu boya, tebeşir, tütün suyu, yağlı boya hatta tırnaklarını kullanarak, kağıdı yırtarak&#8230; Ama son kavşakta nasıl da aynı dili konuşuyorlar hepsi. Minyatür ustası perspektifi yok etmek için uzaktakileri yakındakilerle aynı boyda ama daha yüksekte çiziyor tıpkı Japonya&#8217;daki Taoist ressamlar gibi. Ebru üstadı ise adeta hattat gibi 2 boyuta sığdırıyor karanfilleri. O karanfil <strong>çizmiyor</strong>, &#8220;karanfil&#8221; diye <strong>yazıyor</strong> kitre kattığı suyun üstüne.</p>
<p> <strong>Taşın içindeki Güneş&#8217;in Mucizesi</strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/amber_kelebek.jpg"><img class="size-full wp-image-9270 alignleft" title="amber_kelebek" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/amber_kelebek.jpg" alt="" width="232" height="189" /></a>Bazen bir çam ağacının en güvendiği dalı kırılır. Ağacın kanı akar, reçinesi pıhtılaşır. O reçinenin içine bir kelebek hapsolur. Reçine amber olur. Ve bir güneş ışığı vurur reçineye. Güneş taşa sığar, Kâinat bir zerreye. Bütün artık AYRINTI olmuştur, AYRINTI ise Bütün&#8217;ün kendisidir. Güzel doğmuştur o dalın kaybından. Bir mu<strong>C</strong>i<strong>Z</strong>edir akılları aCZ içinde bırakan. Kolu kanadı kırılmış çocuklar bazen akla gelmeyecek çıkış yolları bulurlar anne-Siz&#8217;lik labirentinden kurtulmak için. Yok-lar, kayıplar hayatlarına şekil verir bir Heykeltraş&#8217;ın mermeri acıtan keskisi gibi. Parçalar koptukça şekil alır hayatları. Daha anne karnında bir cenin iken parmakların arasındaki hücrelerin ölmesi gibidir bu. O hücrelerin ölmesi sayesinde elleri parmaklanır. Ölüm&#8217;de Hayat vardır, Hayat&#8217;ta Ölüm. Et-Göz&#8217;e göre biri iyi, diğeri kötü olan bu ikisinin AYNI şey olduğu Derin-Göz ile idrak edilir.</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/nouvelle-image.bmp"><img class="alignright size-medium wp-image-9272" title="nouvelle-image" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/nouvelle-image.bmp" alt="" /></a>William Turner&#8217;in son dönem tabloları adeta Füsus-ül Hikem&#8217;deki Metafizik Hayret&#8217;in resmi gibidir. Çünkü aklı olan Var&#8217;lığa sevinip Yok&#8217;luğa üzülmek yerine ikisinin birleşmesine Hayret eder:
</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;İbn Arabî&#8217;nin telâkkîsine göre, insânın ALLAH&#8217;a karşı yegâne isâbetli ve doğru tutumunun tenzîh  ve teşbîh&#8217;den oluşan âhenkli bir tevhîd (birlik) olduğu ve böyle bir tevhîdin yalnızca &#8220;keşif&#8221;den doğan mistik sezgiye dayanarak gerçekleşebildiği geçen bölümde, sanırım, eterince açıklanmış bulunmaktadır. </em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>  Beşerin, henüz daha keşifle nûrlanmamış olan Vehm&#8217;ini izlediği zaman, her münferit putun gerçekten de bağımsız ve kendi kendine yeterli olan bir ilâh gibi tapınıldığı sapık bir putperestliğe düşmesi muhakkaktır. Böyle bir ilâh beşerin zihninde oluşan <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/anne_sevgisi.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-9273" title="anne_sevgisi" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/anne_sevgisi-300x199.jpg" alt="" width="164" height="126" /></a>temelsiz bir vehmin somut bir şahsiyet kazanmasından başka bir şey değildir. Ve bunun sonucu da, hiçbir zaman tenzîh  düzeyine  yükselemeyecek  olan  çiğ  bir  teşbîh  olur.  Öte  yandan  eğer  beşer  ALLAH&#8217;a Vehm&#8217;in yardımı olmaksızın Akl&#8217;ın yönünü  izleyerek yaklaşmayı denerse  ister  istemez  sonunda soyut bir tenzîh&#8217;e sürüklenip kendisi de dâhil olmak üzere âlemde görünen her şeyde cârî olan ilâhî Hayat hakkında kör olacaktır. </em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>  Kısacası, tenzîh ile teşbîh&#8217;i bağdaştıran en doğru tutum Kesret&#8217;de Vahdet&#8217;i ve Vahdet&#8217;de de Kesret&#8217;i, ya da Kesret&#8217;i Vahdet ve Vahdet&#8217;i de Kesret gibi görebilmektir. Bu türden bir zıtların çakışması&#8217;nın (yâni Batı&#8217;nın irfân öğretisine göre &#8220;coincidentia oppositorum&#8217;un) gerçekleşmesini  İbn Arabî Hayret diye  isimlendirmektedir. Aslında bu, metafizik bir hayrettir; çünkü burada Vücûd&#8217;un  (yâni  varlığın) Tek mi yoksa Çok mu olduğuna karar verebilmesi bakımından âlemde gördüklerinin gerçek tabîatı, beşere engel olmaktadır.&#8221; </em>(<a href="http://ozemre.com/index.php?option=com_docman&amp;task=doc_download&amp;gid=47&amp;Itemid=53"><span style="color: #0066cc;">İbn Arabî’nin Fusûs’undaki Anahtar-Kavramlar, Prof. Dr. Ahmed Yüksel Özemre’nin tercümesi buradan indirilebilir</span></a>. ) </p>
<p><strong>Önceki Bölümler</strong></p>
<p class="MsoNormal" style="padding-left: 30px; margin: 0cm 0cm 10pt;"><a title="Permanent Link to Bakmak,görmek,anlamak: Sanat’ta ayrıntı (1)" href="http://www.derindusunce.org/2010/02/17/bakmak-ve-gormeksanat%e2%80%99ta-ayrinti-1/"><span style="mso-ansi-language: TR;" lang="TR"><span style="font-size: small; color: #800080; font-family: Calibri;">Bakmak,görmek,anlamak: Sanat’ta ayrıntı (1)</span></span></a></p>
<p class="MsoNormal" style="padding-left: 30px; margin: 0cm 0cm 10pt;"><a title="Permanent Link to Derin Göz: Sanat’ta Ayrıntı (2)" href="http://www.derindusunce.org/2010/03/09/derin-goz-sanatta-ayrinti-2-2/"><span style="font-size: small; color: #800080; font-family: Calibri;">Derin Göz: Sanat’ta Ayrıntı (2)</span></a></p>
<p class="MsoNormal" style="padding-left: 30px; margin: 0cm 0cm 10pt;"><a title="Permanent Link to Tenzîh ve Teşbîh: Sanat’ta Ayrıntı (3)" href="http://www.derindusunce.org/2010/03/16/sanat%e2%80%99ta-ayrinti-3-tenzih-ve-tesbih/"><span style="font-size: small; color: #800080; font-family: Calibri;">Tenzîh ve Teşbîh: Sanat’ta Ayrıntı (3)</span></a></p>
<p class="MsoNormal" style="padding-left: 30px; margin: 0cm 0cm 10pt;"><a title="Permanent Link to Yeni bir görme biçimi: Sanat’ta Ayrıntı (4)" href="http://www.derindusunce.org/2010/03/25/yeni-bir-gorme-bicimi-sanat%e2%80%99ta-ayrinti-4/"><span style="font-size: small; color: #800080; font-family: Calibri;">Yeni bir görme biçimi: Sanat’ta Ayrıntı (4)</span></a><strong style="mso-bidi-font-weight: normal;"></strong></p>
<p><strong>Dip notlar</strong></p>
<p>1° Yazıdaki keşfi aydınlatıcı bir unsur olması bakımından bu iki yorumdaki ayetlerin okunmasını tavsiye ederim:</p>
<p>Yazan:<strong>çuvaldız</strong> Tarih: <a href="http://www.derindusunce.org/2010/03/25/ahiret-kitabi-gazali-hazretleri/#comment-47275">Mar 26, 2010</a></p>
<p>Yazan:<strong>çuvaldız</strong> Tarih: <a href="http://www.derindusunce.org/2010/03/25/ahiret-kitabi-gazali-hazretleri/#comment-47325">Mar 27, 2010</a></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/tren_turner.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-9274" title="tren_turner" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/tren_turner.jpg" alt="" width="500" height="375" /></a></p>
<p> </p>
<p> </p>
<p>&#8230; Bu makale ilginizi çektiyse&#8230;</p>
<p style="text-align: right;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/sanat_kibrit.pdf" target="_blank"><strong>Sanat karanlıkta çakılmış bir kibrittir…</strong></a></p>
<p><em><a href="http://www.derindusunce.org/img/sanat_kibrit.pdf" target="_blank"><img class="alignleft size-medium wp-image-8557" title="sanat_kibrit" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/02/sanat_kibrit.jpg" alt="" width="150" height="217" /></a> ”…Neden bir natürmorta iştahla bakmıyoruz? Tersine ressam “yiyecek-gıda” elmayı silmiş, elmanın elmalığı ortaya çıkmış. Gerçek bir elmaya bakarken göremeyeceğimiz bir şeyi gösteriyor bize sanatçı. İlk harfi büyük yazılmak üzere Elma’yı keşfediyoruz bütün orjinalliği, tekilliği ile…” </em></p>
<p>Bu kitapta Derin Düşünce yazarları sanatı ve sanat eserlerini sorguluyor. Toplumdaki yeri, siyasî, etik ve felsefî yönüyle… Denemelerin yanı sıra son dönemde öne çıkan, ekranları, kitap raflarını dolduran eserlere (veya ürünlere?) dair eleştiriler de bulacaksınız. <a href="http://www.derindusunce.org/img/sanat_kibrit.pdf" target="_blank">Buradan indirin.</a></p>
<p> </p>
<p style="text-align: right;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_goz.pdf" target="_blank">Derin Göz</a></strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/derin_goz.jpg"></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/k_derin_goz.jpg"><em></em></a><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/ak_derin_goz.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/ak_derin_goz.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-11469" title="ak_derin_goz" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/ak_derin_goz.jpg" alt="" width="144" height="204" /></a></em></p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;">Sanat’a bakmak için çeşitli yapıtlardan, ressamlardan istifade ettik: Cézanne, Degas, Morisot,  Monet, Pissarro, Sisley, Renoir, Guillaumin, Manet, Caillebotte, Edward Hopper, William Turner,Francisco Goya, Paul Delaroche, Rogier van der Weyden, Andrea Mantegna , Cornelis Escher , William Degouve de Nuncques.</p>
<p>Peki ya baktığımızı görmek, gördüğümüzü anlamak? Güzel’i sorgulamak için çağ ve coğrafya ayırmadık, aklımızı uyaracak hikmetli sözlere açtık kapımızı: Mevlânâ Hazretleri, Gazalî Hazretleri, Lao-Tzû, Albert Camus, Guy de Maupassant, Seneca,  Kant, Hegel, Eflatun, Plotinus, Bergson, Maslow, …</p>
<p style="text-align: justify;"> (<a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_goz.pdf" target="_blank"><strong>Buradan indirebilirsiniz</strong></a>)</p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong><a title="Permanent Link to Baudolino (Umberto Eco)" rel="bookmark" href="http://www.derindusunce.org/2008/12/17/baudolino-umberto-eco/"><span style="color: #0000ff;"><strong>Baudolino (Umberto Eco)</strong></span></a> <span style="color: #0000ff;"> </span><a title="Suzan Başarslan tarafından yazılan yazılar" href="http://www.derindusunce.org/author/suzanbasarslan/"><span style="color: #0066cc;">Suzan Başarslan</span></a></p>
<p class="entry" style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/Bir_roman_incelemesi_baudolino_suzan_basarslan.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><img class="alignleft size-medium wp-image-2644" title="20081216_derin_dusunce_org_baudolino_umberto_eco" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2008/12/20081216_derin_dusunce_org_baudolino_umberto_eco.jpg" alt="" width="123" height="175" /></span></a>Yazınsal bir yapıt, “basit bir obje değil, çok yönlü anlam ve ilişkilerle tabakalaşmış bir niteliğin çok yönlü organizasyonudur.”* Bu organizasyonun incelemesi de kendisi kadar zor bir organizasyonu gerektirir ki, bu yüzden bir yapıtın incelemesi adına günümüze değin, birçok kuram ve inceleme yöntemi geliştirilmiştir. Bu makalede Umberto Eco’nun yazdığı Baudolino adlı romanın incelemesi Gerard Genette’nin “Yapısal Metin İnceleme” yöntemine göre yapılacak ve yapıt, üç düzlemde incelenecektir. Bakış açısı, anlatıcı türü, ana düşünce, eserin yazılış tekniği, dil… gibi sorunlara da değinilecektir. İncelemede Şemsa Gezgin tarafından İtalyancadan Türkçeye 2003′te çevrilen Baudolino esas alınacak, tespit ve yorumlar çeviri yapıttan yola çıkılarak belirlenecek ve ifade edilecektir.  <a href="http://www.derindusunce.org/img/Bir_roman_incelemesi_baudolino_suzan_basarslan.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff;"><strong>İncelemeyi kitap halinde indirmek için buraya tıklayın</strong></span></a></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2010/04/02/sen-yaratan%e2%80%99in-resmini-yapabilir-misin-william-sanat%e2%80%99ta-ayrinti-5/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2010/04/02/sen-yaratan%e2%80%99in-resmini-yapabilir-misin-william-sanat%e2%80%99ta-ayrinti-5/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Yeni bir görme biçimi: Sanat’ta Ayrıntı (4)</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2010/03/25/yeni-bir-gorme-bicimi-sanat%e2%80%99ta-ayrinti-4/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2010/03/25/yeni-bir-gorme-bicimi-sanat%e2%80%99ta-ayrinti-4/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 25 Mar 2010 17:03:38 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mehmet Yılmaz</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Ayrıntı]]></category>

		<category><![CDATA[Derin Mevzu]]></category>

		<category><![CDATA[Görmek]]></category>

		<category><![CDATA[Göz]]></category>

		<category><![CDATA[Kâinat]]></category>

		<category><![CDATA[Mekân]]></category>

		<category><![CDATA[Resim]]></category>

		<category><![CDATA[Sanat]]></category>

		<category><![CDATA[İnsan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=9187</guid>
		<description><![CDATA[
Cézanne, Degas, Morisot,  Monet, Pissarro, Sisley, Renoir, Guillaumin, Manet, Caillebotte gibi empresyonistlerin tablolarını hatırlatan bazı fotoğraflara bakacağız bu bölümde. Su damlaları, kardan yansıyan ışık, kadraj ya da bazı fotoğraf teknikleri sayesinde öznenin silikleşmesine, en azından önemsizleşmesine tanık olacaksınız. Wikipedia resimde izlenimcilik akımı için şunları söylemiş:
&#8220;İzlenimcilere göre sanatçı doğrudan doğruya gerçeği değil, gördüklerinin kendisinde uyandırdığı duygu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/2454201.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/2485921.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/sanatta_ayrinti_4.jpg"></a></p>
<p>Cézanne, Degas, Morisot,  Monet, Pissarro, Sisley, Renoir, Guillaumin, Manet, Caillebotte gibi empresyonistlerin tablolarını hatırlatan bazı fotoğraflara bakacağız bu bölümde. Su damlaları, kardan yansıyan ışık, kadraj ya da bazı fotoğraf teknikleri sayesinde öznenin silikleşmesine, en azından önemsizleşmesine tanık olacaksınız. <a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0zlenimcilik">Wikipedia</a> resimde izlenimcilik akımı için şunları söylemiş:</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;İzlenimcilere göre sanatçı doğrudan doğruya gerçeği değil, gördüklerinin kendisinde uyandırdığı duygu ve düşünceleri esas almalı, gerçekçiliği ve nesnelliği ikinci plana atarak, kişisel yorumu ön plana çıkarmalıdır. İzlenimcilikte, yorumlar ve izlenimler, sanatçıdan sanatçıya değiştiği ve her sanatçı eserinde kendinde oluşan duyguyu ve izlenimi anlatacağı için, meydana getirilen edebî eser, yazarın veya şairin kişiliğine dair izler taşır.&#8221;</em></p>
<p>Doğrudur, ancak biz bundan biraz daha derine inmek istiyoruz ve bu sebeple öncelikle fikrî zemin hazırlığı yapacağız:</p>
<p><img class="aligncenter size-full wp-image-9188" title="sanatta_ayrinti_4" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/sanatta_ayrinti_4.jpg" alt="" width="448" height="327" /></p>
<p>Geçenlerde &#8220;dünya vicdan günü&#8221; idi. Vicdan artık yılın belli gün ve haftalarında anılan, diğer günler unutulan bir müze parçası oldu. Vicdanımızı raftan alıp tozunu siliyoruz ve bir vicdan günü kutluyoruz. Neden böyle Kendi kendini parçalayıp mesafe koydu insanlık <strong>vicdanı</strong> ile <strong>kendisi</strong> arasına?<span id="more-9187"></span></p>
<p>Değerli dostum <a href="http://www.derindusunce.org/author/envergulsen/">Enver Gülşen</a>&#8216;in haklı olarak yakındığı bir hastalığı var insanlığın: <strong>Uzman fetişizmi</strong>. Her şeyin, Sanat&#8217;ın, Bilim&#8217;in, Hukuk&#8217;un, İslâm&#8217;ın uzmanları var ve uzmanların yanında geri kalan herkes susmalı. Uzman sadece teknik bilginin değil o alandaki yöntemin, itidalin ve hatta <strong>ahlâkın da muhtarı</strong>. Meselâ Nükleer santral kurmayı bilen bir mühendis konuşurken o santralin yanında yaşayan köylülere susmak düşüyor. İslâm hukuku doktorası yapmış biri milliyetçilik/ırkçılık yapabilir, sıradan Müslümanlar çenelerini kapatmalıdır! Anayasa Mahkemesi veya Yargıtay Anayasa&#8217;yı çiğneyebilir, hayatı kaydırılan gençler susmalıdır. Uzman değiller ki!</p>
<p> <strong>Ahlâk = Hukuk bilgisi, Sanat = Boya tekniği, bilim ahlâkı = Teknoloji</strong>&#8230; Tam bir tımarhane şeklini aldı gezegenimiz! Çünkü doğaya saygı göstermekten savaş ilân etmeye, kürtajdan ötenaziye her konudaki özgürlüğümüzü uzmanlara aktarıyoruz. Artık sorumluluklarından (ve özgürlüklerinden) kaçan insanlık <strong>uzmanokrasinin</strong> şefkatli(!) kollarında uyuyor.</p>
<p>Bu fetişizmin insanlığa maliyeti ise çok büyük: Her şeyi UZMANLIK denen kıyma makinesinden geçiriyoruz. Dünyayı bölüp parçalayarak anlamaya çalışıyoruz ve <strong>anlamı kaybediyoruz</strong>. Ne demek anlam? İçinde yaşadığımız fizikî ortam, dağlar, taşlar, bedenimiz ile bu dünyanın zihnimizdeki yansımaları iki ayrı alem teşkil ediyor. Daha doğrusu aynı alemin iki zıt kutbunu. Biz otomobilin motorunu, tavuğun sindirim sistemini parçaladığımız gibi Kâinat&#8217;ı da parçalayarak anlamaya çalışıyoruz. Materyalizm, idealizm, düalizm kavgaları neticesinde kırılmış bir ayna gibi fikrî zeminimiz. Bilimi dinden, dini devletten, vicdanı insandan ayırdık.</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/kirik_ayna.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-9198" title="kirik_ayna" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/kirik_ayna-286x300.jpg" alt="" width="253" height="289" /></a>Peki karamsar olmak mı gerekir yoksa aynanın kırık olduğunu idrak etmek mi? &#8220;<a href="http://www.derindusunce.org/2009/12/14/karamsar-musluman-olur-mu/"><strong>Karamsar Müslüman olur mu</strong>?</a>&#8221; isimli yazıda anlattığım gibi karamsarlığın İslâm&#8217;da haram olduğunu düşünüyorum. Tabi bu <strong>mutsuz tilki - mutlu koyun oyunu</strong> değil ve Müslüman safça polyannacılık oynamak lüksüne de sahip olmadı hiç bir zaman.</p>
<p> Aynanın kırıklığını idrak etmenin şöyle bir faydası olacak: Bölük pörçük zihnimize gelen görüntülerin Hakikat&#8217;in kendisi değil &#8220;bozuk&#8221; parçaları olduğunu da idrak edeceğiz. Yani bir matematik problemi yanlış çözüp ufacık çocuğun yaşını 85 bulan bir öğrenci gibi <strong><em>&#8220;ah! Bir yerde hata var&#8221;</em></strong> diyeceğiz. Bu şekilde aklımızı <strong>et-Göz</strong> ile birlikte kullanarak görünen dünya ile görünmeyen Anlam arasında bir köprü kuracağız. Bütün&#8217;ü görmek/anlamak derken bunu kasdediyorum.</p>
<p> Peki bu köprü nasıl kurulacak? Ünlü fizikçi Einstein <strong><em>&#8220;</em></strong><strong><em>Problemler onları ortaya çıkaranlarla aynı düşünce seviyesinde çözülemez</em></strong><strong><em>&#8220;</em></strong> demiş. Doğrudur. Biz de ayağımıza dolanan analitik Zekâyı kullanarak analitik zekâ çukurundan çıkamayacağımıza göre başka bir şey bulmak lâzım. Tutunacak bir ip, bir merdiven.</p>
<p> <strong>Nereden çıktı bu Sanat?</strong></p>
<p> Alâkasız(?) konularda araştırma yaparken gerek İslâm alimlerinin gerekse batılı düşünürlerin estetik/güzellik konulu fikirlerine rastladım. <a href="http://www.derindusunce.org/author/envergulsen/">Enver Gülşen</a>&#8216;in sinema analizleri, <a title="Suzan Başarslan tarafından yazılan yazılar" href="http://www.derindusunce.org/author/suzanbasarslan/">Suzan Başarslan</a>&#8216;ın edebiyat yazıları, tasavvuf konusundaki tartışmalarımız, <a title="Cemile Bayraktar tarafından yazılan yazılar" href="http://www.derindusunce.org/author/cemilebayraktar/">Cemile Bayraktar</a> , <a title="Mehmet Bahadır tarafından yazılan yazılar" href="http://www.derindusunce.org/author/mehmetbahadir/">Mehmet Bahadır</a> , <a title="Özlem Yağız tarafından yazılan yazılar" href="http://www.derindusunce.org/author/ozlemyagiz/">Özlem Yağız</a>, <a title="Sever Işık tarafından yazılan yazılar" href="http://www.derindusunce.org/author/severisik/" target="_blank">Sever Işık</a> ile girdiğimiz etik, vicdan, modernite tartışmaları derken aklımda Sanat ile ilgili bir şeyler netleşmeye başladı. Fakat tetikleme yine <a href="http://www.derindusunce.org/author/envergulsen/">Enver Gülşen</a>&#8216;den duyduğum bir sözle oldu <strong><em>&#8220;Sanat dinin kız kardeşidir&#8221;</em></strong>.</p>
<p>Bu bakımdan alışılagelmişin dışında bir yol tuttum bir süredir ve Sanat Bilgisi uzmanı olmadığım halde Sanat&#8217;tan istifade etmeye karar verdim. Zira evlerin duvarlarını, şehirlerin meydanlarını süsleyen, entel barlarda kız tavlamaya yarayan Sanat Bilgisi dışında bir şey olmalı diyorum kendi kendime. William Turner, Edward Hopper gibi ressamların tablolarına baktığımda, Mozart, Bach, Vivaldi dinlediğimde içimde bir şeyler kıpırdıyor. Sanatsal(?) ürünlerin dinlendirici faydası dışında bir kıpırdanma bu. Kelimelere dökemediğim ama varlığından şüphe etmediğim bir kıpırdanma. Kant&#8217;ta gördüğüm <strong>güzellik</strong> ve <strong>adalet</strong> <strong>duygusunu</strong> hatırlattı bu his. Mealen <strong>&#8220;ben bunları gidip bir yerden almadım, bunları kendi içimde buldum&#8221;</strong> diyordu usta. Aklına sımsıkı yapışan, rasyonalist diye övülen ve yaftalanan Kant tevazuyla Aklın sınırlarından bahsediyordu. İslâm alimlerinin <strong><em>&#8220;evveliyat&#8221;</em></strong> dediği Kant&#8217;ın kaleminde <strong><em>&#8220;a priori&#8221;</em></strong> olmuştu ama Anlam aynı idi, &#8220;<strong>benden evvel var olan</strong>&#8220;.</p>
<p> Söz Akıl&#8217;dan açılmışken bir hatırlatma yapmak isterim: Akıl kelimesini batılıların RAISON/REASON kelimesine karşılık olarak kullanmıyorum. Özellikle  <a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_insan.pdf" target="_blank"><strong>Derin İnsan</strong> </a>kitabını yazarken bu ayrım netleşti benim için ve gerek batıda gerekse Türkiye&#8217;de Akıl kelimesi etrafında bir karmaşa yaşanıyor. Analitik zekâ ile eş anlamlı kullanılıyor veya bazen zekâ yerine. Bana göre bir hırsız &#8220;aklını kullanıp&#8221; polisten kaçamaz. Aklını kullansaydı hırsızlık yapmazdı. Dünya için Ahiret&#8217;i satmazdı.</p>
<p> Şahsen en net ayrımı Gazâlî Hazretleri&#8217;nin Mişkat-ül Envar&#8217;ında buldum. <strong><em>&#8220;Hak ile batılı birbirinden ayırd etmeye yarayan ilâhî bir nûr&#8221; </em></strong>diyordu. Zannediyorum Hristiyan alemi de bir dönem ikisini ayırd ediyordu yani Dünya kazancı ile Ahiret kazancı için kullanılan zihni kuvvetlere(?) aynı ismi vermiyordu. Ortaçağ Hristiyan düşünürlerde bu hissediliyor. Ama modernite silindiri her şeyi dümdüz etmiş gibi görünüyor şimdi. Türkiye de bu durumda. Zira bizim &#8220;entelijensiya&#8221; 19cu ve 20ci yy&#8217;da vagon olmaktan o kadar memnun ki lokomotif rolüne soyunmak aklına(?) hiç gelmemiş gibi.</p>
<p> Sanat&#8217;a ve Akıl-Göz&#8217;e geri dönelim. Yakında yayına girecek bölümlerde daha ince bir biçimde ele alacağım ve teorik bazlarını vereceğim bir olgu var. Bu olguyu hem anlamak hem de hissetmek gerekiyor. Bunun için Sanat&#8217;ı kullanacağız. Faydacı körlük meselesini gerek önceki bölümlerde gerekse <a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_insan.pdf" target="_blank"><strong>Derin İnsan</strong> </a>kitabının Güzellik Matkabı kısmında çok açık örneklerle anlatmıştık. Yine Kelime Hapishanesi meselesine sitemiz sayfaları ev sahipliği etmişti.</p>
<p> İşte bu fikrî hazırlık içinde aşağıdaki fotoğraflara bakmaya davet ediyorum sizi yazıyı bitirirken&#8230; Belli bir öznesi olmayan bu fotoğraflar bazen Cézanne, Degas, Morisot,  Monet, Pissarro, Sisley, Renoir, Guillaumin, Manet, Caillebotte gibi empresyonist  (izlenimci) ressamların tablolarını hatırlatacak size.</p>
<p> Ancak resim veya fotoğraf tekniğine takılıp kalMAmanız gerekiyor bir derinliğin ötesini görebilmek için. Resimleri anlamaya çalışmayın, kavramlara, hatıralara sıkıştırmaya uğraşmayın. Fotoğrafın nasıl, hangi açıdan hangi ışıkla çekildiğini anlasanız bile görmeyin.</p>
<p> Konturların, zıtlıkların ortadan kalkışına şahit olun. Sınırları belli, siyah-beyaz gibi ayrılan, özellikle de işimize yarayan veya bizi tehdit eden şeyleri görmeye alışık olduğumuzu hatırlayın. Zıtlıklar ve fayda/tehdit çerçevesi olmadan da doğaya bakılabileceğini, görülebileceğini ve his yoluyla anlam kazanabileceğini keşfedin.</p>
<p> Bu tür fotoğraflar yoluyla aklınıza yeni bir &#8220;kat yeri&#8221; kazandırmaya çalışın. Kendi kendinize yapacağınız bu iç çalışma sayesinde bilgin kişinin hayretini hissedeceksiniz. 10-15 dakikalık bu çaba yakında yayına girecek olan 5ci bölümü daha iyi &#8220;hissetmenizi&#8221; sağlayacak.</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/2473511.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-9192" title="2473511" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/2473511.jpg" alt="" width="500" height="374" /></a></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/2470081.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-9191" title="2470081" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/2470081.jpg" alt="" width="500" height="374" /></a></p>
<p><img class="aligncenter size-full wp-image-9190" title="2454201" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/2454201.jpg" alt="" width="500" height="374" /></p>
<p><img class="aligncenter size-full wp-image-9193" title="2485921" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/2485921.jpg" alt="" width="500" height="374" /></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/2505541.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-9194" title="2505541" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/2505541.jpg" alt="" width="500" height="335" /></a></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/2601931.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-9195" title="2601931" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/2601931.jpg" alt="" width="500" height="374" /></a></p>
<p> </p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/3799261.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-9196" title="3799261" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/3799261.jpg" alt="" width="500" height="260" /></a></p>
<p> </p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/3082151.jpg"><img class="size-full wp-image-9197 alignleft" title="3082151" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/3082151.jpg" alt="" width="500" height="374" /></a></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2010/03/25/yeni-bir-gorme-bicimi-sanat%e2%80%99ta-ayrinti-4/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2010/03/25/yeni-bir-gorme-bicimi-sanat%e2%80%99ta-ayrinti-4/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Tenzîh ve Teşbîh: Sanat’ta Ayrıntı (3)</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2010/03/16/sanat%e2%80%99ta-ayrinti-3-tenzih-ve-tesbih/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2010/03/16/sanat%e2%80%99ta-ayrinti-3-tenzih-ve-tesbih/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 16 Mar 2010 10:09:12 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mehmet Yılmaz</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Ayrıntı]]></category>

		<category><![CDATA[Derin Mevzu]]></category>

		<category><![CDATA[Görmek]]></category>

		<category><![CDATA[Kâinat]]></category>

		<category><![CDATA[Mekân]]></category>

		<category><![CDATA[Resim]]></category>

		<category><![CDATA[Sanat]]></category>

		<category><![CDATA[İnsan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=9073</guid>
		<description><![CDATA[
Nefes alma kültürü ve Bilgisayar programcılığı
Neden bir nefes alma kültürü geliştirmedik bu güne kadar?

- Lütfen, önce siz nefes alın. İstirham ederim.
- Ah! Dünyada olmaz. Siz misafirsiniz. Önce siz nefes alacaksınız.
- Beni mahçup ediyorsunuz ama&#8230;

Seçme imkânı bulunmayan durumlarda İnsan özgür olamaz. Bir nefes alma kültürü geliştiremediysek bundandır. Kültür Mânâ&#8217;nın başladığı yerdedir. Madde&#8217;ye Anlam, İnsan&#8217;a Özgürlük yüklenen [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong></strong><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/portrait_ufak.gif"><img class="alignleft size-full wp-image-9080" title="portrait_ufak" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/portrait_ufak.gif" alt="" width="200" height="251" /></a></strong></p>
<p><strong>Nefes alma kültürü ve Bilgisayar programcılığı</strong></p>
<p>Neden bir nefes alma kültürü geliştirmedik bu güne kadar?</p>
<ul>
<li>- Lütfen, önce siz nefes alın. İstirham ederim.</li>
<li>- Ah! Dünyada olmaz. Siz misafirsiniz. Önce siz nefes alacaksınız.</li>
<li>- Beni mahçup ediyorsunuz ama&#8230;</li>
</ul>
<p>Seçme imkânı bulunmayan durumlarda İnsan özgür olamaz. Bir <strong>nefes alma kültürü</strong> geliştiremediysek bundandır. Kültür Mânâ&#8217;nın başladığı yerdedir. Madde&#8217;ye Anlam, İnsan&#8217;a Özgürlük yüklenen noktada. Özgürlük sayesinde hayvanların determinist dünyasını ve hayvanlığı BİLEREK, İSTEYEREK terk eder <span id="more-9073"></span>insan. (A&#8217;râf 179, Bakara 65, Maîde 60, A&#8217;râf 166, Furkan 43-44,&#8230;)</p>
<p>Bunun içindir ki sadece doymak için yemez ve ısınmak için giyinmez. Yemeğe herkesten önce başlamak, şu veya bu şekilde giyin(/me)mek, konuşurken argo, Osmanlıca veya İngilizce kelimeler seçmek mânâ taşır. Bir insanı tek başına evine davet etmek mânâ taşır. Davet edilen yere git(/me)mek mânâ taşır.</p>
<p>3000&#8242;den fazla dil ve lehçe var yeryüzünde. Oklar, mızraklar dünyanın her yerinde birbirine benzer ama <strong><em>&#8220;ok atım, avı vurdum&#8221;</em></strong> demenin 3000 değişik şeklini icad etmiş insanoğlu. Serbestliğin, tercihin, özgürlüğün bulunduğu her alanda insan kendini ifade edebilir. Kendine, ailesine, kabilesine özel, sübjektif ifade yolları bulur. &#8220;Güzel&#8221; ancak böyle yerlerde doğabilir. Bir şeye bakıp <strong><em>&#8220;Bu Güzeldir&#8221; </em></strong>diyebilmenin ön koşulu o şeyin başka türlü de olabilme imkanının olması değil mi?</p>
<p>Ömrümün son 20 yılını bilgisayar programcılarıyla geçirdim. Bir sürü program gördüm, çoğu çalışan ama pek azı &#8220;güzel&#8221; kodlardı bunlar.  &#8221;Güzel bir kod&#8221; lafı belki bilgisayarcı olmayanlara çok saçma gelebilir. Bir program ya çalışır ya da çalışmaz değil mi? Bilgisayara yapacağı işleri &#8220;tarif eden&#8221; bir emirler zinciri nasıl &#8220;güzel&#8221; olabilir?</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/sanat_ayrinti_2.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-9081" title="sanat_ayrinti_2" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/sanat_ayrinti_2.jpg" alt="" width="119" height="180" /></a>Meslek dilinde &#8220;alt seviye-üst seviye&#8221; (low level-High level) tabir edilen kavramsal bir ayrım var. Alt seviye programlama bilgisayarın fizikî yapısına, mikro işlemcilere, 0/1 (evet-hayır) mantık kapılarıyla temsil edilen yarı iletkenlere yakındır. Bu seviyede son derecede basit işlemler yapılabilir. Verileri stoklama, toplama, ters toplama (= çıkarma)&#8230;</p>
<p>Bu dünya nefes alıp vermek gibi determinizmin dünyasıdır. Nefes al<strong>MA</strong>yan bir insan biyoloji kurallarına tabidir, bir kaç dakika içinde ölür. Bu kadar kısa bir sürede Mânâ oluşamaz. Alt seviyeli programlamada da fizik kanunları, elektrik, elektronik konuşur. Programlama <strong>sanatı</strong> değil programlama <strong>tekniği</strong> vardır. Meselâ ekrana ayrılmış bir bellek erişim komutunu doğru yazdıysanız ‘A&#8217; harfi çıkar ekrana.</p>
<p>Oysa daha üst seviyeli programlama dillerinde durum bunun tam tersidir. Bir kere çözülmesi gereken problemlerin doğası değişmiştir. Muhasebe, bankacılık veya bir başka konuda program yazan programcının seçim imkânı var. Neyi seçecek? En başta kavramları. Yani programında temsil edeceği &#8220;dünyayı&#8221; modellemesi programcıya bağlıdır. Kişileri, faturaları, kamyonları, parayı, zamanı nasıl temsil edecek? Bunların vasıfları, birbirleriyle olan bağlantıları nasıl olacak? Elbette kullanacağı programlama teknikleri ayrı bir seçim alanı. Ya kullanıcı ara birimi? Ekranların kullanışlı olması, programın kolay öğrenilebilmesi? Buna bir de kodu yazarken göstereceği özeni eklerseniz <strong><em>&#8220;programlama sanatı&#8221;</em></strong> gibi ifadelerin o kadar da boş olmadığını görürsünüz.</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/sanat_ayrinti_3.gif"><img class="alignright size-medium wp-image-9082" title="sanat_ayrinti_3" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/sanat_ayrinti_3-300x241.gif" alt="" width="300" height="241" /></a>İyi de <strong>&#8220;güzel&#8221;</strong> bunun neresinde? Güzel bir kod faydanın bittiği yerdedir. Okunabilir, anlaşılabilir, hızlı çalışan kodlar faydalıdır. Ama bazı kodlar gerçekten güzeldir. Matematikçilerin bir teoremi ispat ettikten sonra tahtanın karşısına geçip <strong>&#8220;ne güzel, şiir gibi!&#8221;</strong> diye haykırışına tanık olmadınız mı hiç?</p>
<p>Kod yazmak son yıllarda otomatikleşti ve <strong>&#8220;program yazan programlar&#8221;</strong> yaygınlaştı. Buna rağmen hâlâ bir koda bakarak kimin yazdığını tahmin edebiliyoruz. Bu durum sürdükçe programcılık her şeye rağmen öznelliğini (sübjektivitesini) koruyacak diye tahmin ediyorum. Ve programcılar yaptıkları işten sanatçılarınkine benzer bir haz almaya devam edecekler: Elleriyle, beyinleriyle ürettikleri bir eser vasıtasıyla kendilerini ifade edebilecekler.</p>
<p><strong>Mânâ ve Madde</strong></p>
<p>Nefes almak, beslenmek, giyinmek ve bilgisayar programlamak gibi eylemler üzerinden kültüre, sanata bakmanın faydası nedir? Madde&#8217;nin Mânâ ile yüklenebilmesine tanık olmak. Heykeltıraşın ellerine, çekicine, keskisine itaat eden mermer parçasının şekle bürünmesi gibi. Mermerin şöyle vurulunca böyle kırılması fizik kurallarına bağlıdır. Bronzun erime noktası sabittir. Ama Rodin&#8217;in Cehennem Kapısı adlı eserinin <strong><em>&#8220;Cehennem gibi&#8221;</em></strong> olması Rodin&#8217;e bağlıdır!</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/rodin_cehennem_kapisi.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-9083" title="rodin_cehennem_kapisi" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/rodin_cehennem_kapisi-300x222.jpg" alt="" width="300" height="222" /></a>Rodin müzesini ilk ziyaret ettiğimde eserlerin mermer, kil, bronz içinde zaten var olduklarını, Rodin&#8217;in yaptığı şeyin &#8220;sadece&#8221; bunları ortaya çıkarmak olduğunu hayal etmiştim. Mânâ&#8217;yı Madde hapishanesinden kurtaran ya da Ezel&#8217;den beri var olan bir Mânâ&#8217;yı Madde&#8217;ye yansıtan sanatçıydı Rodin.</p>
<p>&#8220;Ezel&#8217;den beri var olan bir Mânâ&#8221; dedim. Başka türlü olması mümkün mü? Mânâ&#8217;nın bir başlangıcı olabilir mi? Rodin ile başlayan meselâ? İnsan&#8217;ın Sanat vasıtasıyla kendini keşfe çıkması yine İnsan&#8217;ın sonsuzluk vasfının ispatı! Başlayabildiği için var olan, var olduğu için keşfe başlayabilen İnsan&#8217;ın. Kendine dair sırları <strong>bilmeyi</strong> istemek için önce kendini <em>&#8220;bilme kapasitesine ve iradesine sahip&#8221;</em> bir varlık olarak <strong>bilmek</strong> gerekmez mi?(1)</p>
<p>Sonsuzluk vasfına dair sırları göre-<strong>bilmek</strong> için insan bilinci tıpkı kendisi gibi özgür bir bilince ihtiyaç duyar. Kendi güzelliğini yansıtabilecek, &#8220;güzelliğin&#8221; farkında olan bir başka bilince. Onu fark edecek, tanıyacak, bilecek, takdir edecek&#8230; Sanatçı-insan&#8217;da çoğu kez kibir gibi görünen bu bilinme isteği aslında her Saklı Hazine&#8217;nin meşru bilinme isteğinden ibaret kanaatimce. Kaybedeceğini bile bile giriyor bu mücadeleye Sanatçı-insan. Başarılması imkânsız, Mutlak olanın Madde aracılığıyla ete, kemiğe, bürünmesi, Sonsuz&#8217;un mermere boyaya  bazen de kelimelere sığması. Sübjektif olanı objektif hale getirmek! Paylaşılmaz&#8217;ı diğer insanlarla paylaşmak! Aşk&#8217;ın, Korku&#8217;nun, Ölüm&#8217;ün ve Yaşam&#8217;ın resmini, heykelini yapmak, romanını yazmak!</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;Dönüş yolum Alplerin üzerinden geçiyor. Uçağın penceresinden dağları seyrediyorum. Babam gibi dağları. Hiç yıkılmayacakmış gibi duran, dorukları dumanlı, karlı İsviçre Alpleri&#8230; &#8220;Yüce&#8221; dağlar&#8230; Amerikalı zenginler arasında moda olmuş, ölülerini yakıp İsviçre Alpleri üzerine uçaktan savuruyorlarmış. Dağlar bunun farkında mı? Dağlar kendilerini &#8220;yüce&#8221; bulurlar mı? Yoksa bu yücelik zahirî mi? Benim içimdeki bir şeyin yansıması mı? Aşık Veysel olsaydı İsviçre Alpleri&#8217;ne nasıl seslenirdi? &#8220;Yüceliğiniz on para etmez, bu bendeki SONSUZ HAYAT olmasa!&#8221;&#8230;&#8221; (Bkz. </em><a title="Permanent Link to Baba ve dağlar" href="http://www.derindusunce.org/2009/09/04/baba-ve-daglar/">Baba ve dağlar</a><em>)</em></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/escher_sanat_ayrinti.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-9089" title="escher_sanat_ayrinti" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/escher_sanat_ayrinti-300x254.jpg" alt="" width="300" height="254" /></a>Sanatçı-insan&#8217;ın imkânsız projesi doğuruyor sembolleri ister istemez. Dağlar yüce oluyor, Kaplan cesur, kurtlar hain, kuzular masum, kuşlar özgür&#8230; Mânâ aleminde olup da Madde aleminde olmayan şeyler ancak semboller üzerinden ifade buluyor. Hegel&#8217;in isabetle işaret ettiği gibi Sanat, Din ve Felsefe Mânâ ile Madde&#8217;nin birbirine en çok yakınlaştığı alanlar. Parmak ile işaret edilenin, kelime ile anlamının, Yaratan ile Yaratılanın&#8230;</p>
<p>Matematik teoremlerinin ispatında ve bilgisayar programlarında rastladığımız &#8220;güzellik&#8221; ise daha da &#8220;görünür&#8221; oluyor. Zira artık Madde&#8217;den de kopmaya yeltenen, tek başına var olmaya çabalayan bir güzellik söz konusu. Müzik ile uğraşanların daha yakından tanıdığı bir güzellikten bahsediyorum. Eserin icrası için kullanılan enstrüman iki alem arasında bir köprü görevi yapıyor. Zamansal bir KÖPRÜ (Keman, bilgisayar) ile başka bir alemde (?tasavvur alemi) zaten MEVCUT olan, soyut bir varlık (beste, program mantığı) icra ediliyor. Mânâ Alemi&#8217;ndeki bir varlık Madde Alemi&#8217;ne aksediyor. Ama kendinden bir şey kaybetmeden.</p>
<p><strong><em>&#8220;Biz keşfetmeden önce yerçekimi kanunu neredeydi?&#8221; </em></strong>diye sormuş bir düşünür. Sanat&#8217;ı da bir yaratma değil keşif olarak kabul ediyorum. Ezelden beri var olan bir Mânâ&#8217;nın yansıması için vesile olmak. Aksi takdirde Mozart&#8217;ın Türk Marşı&#8217;nı her dinlediğimizde bu eserden bir şeyler eksilmeliydi değil mi? Hatta her sabah traş olmak için aynaya baktığımda aynadaki aksimin oluşması için ufacık bir zerre olsun eksilmeliydi benden. Varsın okyanusta bir damla kadar olsun. Ama eksilmiyor. Varlığım aksime sebep oluyor. Aksim bana benziyor ama o ben değil. Benden ayrı var olamıyor. Ama varlığı beni eksiltmiyor. Ne hikmet?</p>
<p><strong>Yansıma, Tenzîh ve Teşbîh</strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/escher-kure.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-8965" title="escher-kure" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/escher-kure-200x300.jpg" alt="" width="200" height="300" /></a>Yansıma metafor olarak yabana atılmaması gereken bir &#8220;araç&#8221;. Özellikle de Bütün&#8217;ü keşfe çıkmış iseniz. Neden? Meselâ bu metal küreyi ele alalım. Kürede yansıyan Escher&#8217;in kendisi değil. Ama Escher olmasaydı görüntüsü de olmayacaktı. Bir çok bakımdan ressama benziyor yansıma. Ama Kürenin şekli, muhtemel kusurları sebebiyle Escher&#8217;in kendisi değil. Onun Gerçeğini, ESAS&#8217;ını  tam olarak yansıtmıyor. Ayrıca yansımanın tarifi itibariyle de Öz&#8217;den kopmalar var. Sözgelimi ressam küreyi sol eliyle tutuyor ama yansımadaki adamın bize uzanan (küreyi tutan) eli sağ. Aynı sağ-sol problemi odadaki eşyalar için de geçerli. Yansıyan adamın oda içinde durduğu yer ve eşyaların ona göre konumu gerçeğin tam tersi. Özetle yansıma metaforu bir araya toplanması çok zor olan iki şeyi birleştiriyor: <strong>Tenzîh</strong> ve <strong>teşbîh</strong>(2). Bütün&#8217;ü (henüz?) görmedik. Bu tecrübe eksikliği ve anlayışımızın sınırlı olması sebebiyle keşfettiklerimizi bildiğimiz şeyler cinsinden ifade etme mecburiyetimiz var. Fakat Bütün&#8217;ün kesinlikle bildiğimiz şeyler gibi olmadığı da bir gerçek. Yani Bütün&#8217;ü keşfettikçe asla X olmadığını ama X olmaya benzediğini söylemek durumunda kalacağız.</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/sanat_ayrinti_5.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-9084" title="sanat_ayrinti_5" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/sanat_ayrinti_5.jpg" alt="" width="255" height="183" /></a>Küredeki yansıma örneğinden de anladığımız gibi AYRINTI Bütün&#8217;ü içine almıyor. AYRINTI yeni bir bakış noktası olmuş. Alternatif bir kesit diyelim isterseniz. Makinelerin iç yapısını gösteren teknik resimleri düşünün. Ya da beyin tomografisi vb tıbbi amaçla hazırlanan imajları. Doktor organı incelemek için değişik kesitler alıyor. Her bir kesit Beyin&#8217;in ESAS&#8217;ının o düzlemdeki tecellisi (=<em>instanciation</em>). Beyin olmasa bu kesitler olmazdı. Ama bu kesitlerin hiç biri Beyin&#8217;in ESAS&#8217;ı değil. Beyin&#8217;in varlığı bu kesitin o düzlemde görüntülene(bil)mesinin sebebi. Kesitler Escher&#8217;in küredeki yansıması gibi. Değişik açılardan yeni kesitlere baktıkça Beyin&#8217;in Bütün&#8217;ü hakkında daha iyi fikir sahibi oluyoruz. Ama muhtemel bakış açılarının sonsuzluğu karşısında milyonlarca kesit bile Bütün&#8217;e göre birer tecellî mertebesinde. Bütün kendi kesitlerine benziyor (teşbîh) ama ASLA VE ASLA onlar gibi değil (tenzîh).</p>
<p style="text-align: right;"><strong>Önceki bölümler</strong></p>
<p style="text-align: right;"><a title="Permanent Link to Bakmak,görmek,anlamak: Sanat'ta ayrıntı (1)" rel="bookmark" href="http://www.derindusunce.org/2010/02/17/bakmak-ve-gormeksanat%e2%80%99ta-ayrinti-1/"><span style="color: #0066cc;">Bakmak,görmek,anlamak: Sanat’ta ayrıntı (1)</span></a></p>
<p style="text-align: right;"><a title="Permanent Link to Derin Göz: Sanat'ta Ayrıntı (2)" rel="bookmark" href="http://www.derindusunce.org/2010/03/09/derin-goz-sanatta-ayrinti-2-2/"><span style="color: #0066cc;">Derin Göz: Sanat’ta Ayrıntı (2)</span></a></p>
<p> </p>
<p><strong>Dip notlar</strong></p>
<p>1°  G. W. F. Hegel&#8217;in estetik ve sanat konulu denemeleri ile <strong><em>&#8221; Ben gizli bir hazine idim bilinmek istedim&#8221;</em></strong><strong> </strong>(Acluni, II, 132) ş<strong>eklindeki kudsî hadisin</strong> kesişme noktasında bir çağrışım olarak görülebilir bu paragraf.</p>
<p>2° <a href="http://ozemre.com/index.php?option=com_docman&amp;task=doc_download&amp;gid=47&amp;Itemid=53">İbn Arabî&#8217;nin Fusûs&#8217;undaki Anahtar-Kavramlar, Prof. Dr. Ahmed Yüksel Özemre&#8217;nin tercümesi buradan indirilebilir</a>. Bu yazı dizisi için çokça istifade ettiğimiz söz konusu kitabın 41ci sayfasından konuyu aydınlatacak bir kaç paragrafı aktarıyoruz ve bu mükemmel tercümeyi yapan Sayın Özemre&#8217;yi rahmetle anıyoruz.</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;&#8230; İbn Arabî bu bâtınî ve zâhirî vechelere sırasıyla tenzîh ve teşbîh demektedir. Bunlar geleneksel  İslâmî Kelâm  ilmi  (Teoloji)  terimleri arasından  seçilmiş olan iki anahtar-kavram&#8217;dır. Her iki terim de, daha başlangıcından beri, Kelâm ilminde olağanüstü  önemli  bir  rol  oynamışlardır. Etimolojik  anlamıyla  &#8220;herhangi  bir  şeyi,  bir  nesneyi bulaşıcı, pis  şeylerden uzak  tutmak, arıtmak&#8221; anlamına gelen  &#8220;nezzehe&#8221;  fiilinden  türetilmiş olan  tenzîh  kelimesi Kelâm  ilminde  &#8220;Allah&#8217;ın  bütün  eksikliklerden  kesinlikle  ârî  olduğunu beyân  ve  telâkki  etme&#8221;  anlamında  kullanılmaktadır. Eksiklikler  ise,  bu  kapsamda,  en  cüzî mertebede bile olsa beşerinkini andıran bütün nitelikler ve cismânî bir varlık olarak bize beşeri hatırlatan bütün sıfatlar anlamındadır. </em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>  Bu anlamda tenzîh Allah&#8217;ın yaratılmış olan herhangi bir şeyle mukayese edilmesinin temelde ve kesinlikle mümkün olmadığının, O&#8217;nun Varlığının yaratılmışlara ait bütün niteliklerin üstünde oluğunun bir beyânıdır. Kısacası ilâhî erişilmezliğin, aşkınlığın bir beyânıdır. Ve zâten görmüş olduğumuz gibi, bizâtihî Mutlak olan Hakk da kendine yaklaşmaya yönelik bütün beşerî çabaları boşa çıkaran ve hangi şekliyle olursa olsun beşerin kavrayışını hayal kırıklığına uğratan bir Gayb (Bilinmeyen) olduğundan sağduyunun da doğal olarak tenzîh&#8217;e eğilimi vardır. Bu, bilinmeyen ve bilinemez olan Hakk&#8217;ın huzûrunda beşer aklının doğal bir tutumudur. </em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>  Buna karşıt olarak &#8220;bir şeyi başka bir şeye benzer kılmak ya da telâkki etmek&#8221; anlamına gelen &#8220;şebbehe&#8221;  fiilinden  türetilmiş olan  teşbîh kelimesi de Kelâm  ilminde &#8220;Allah&#8217;ı yaratılmış şeylere benzetmek&#8221; anlamında kullanılmaktadır. Daha somut olarak ifâde edilecek olursa bu, &#8220;Allah&#8217;ın ellerinin, ayaklarının, v.s&#8230; bulunduğunu&#8221; îmâ eden Kur&#8217;ân ifâdelerine dayanarak Allah&#8217;a  cismânî ve  beşerî nitelikler yakıştıranlar  tarafından gerçek diye  iddia olunan teolojik bir beyândır. Bunun sonu da oldukça doğal bir biçimde çiğ bir antropomorfizm, yâni Allah&#8217;ın doğrudan doğruya beşere benzediğini iddia etmektir. </em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>Geleneksel Kelâm  ilminde bu  iki  tutum,  radikal bir biçimde  taban  tabana zıt olup asla beraberce bir uyum içinde bulunamazlar. Böylece insân ya münezzih olur (yâni tenzîh tarafını tutar), ya da müşebbih  olur  (yâni    teşbîh  tarafını  tutarak meselâ  Allah&#8217;ın  &#8220;gözleriyle gördüğünü&#8221;, kulaklarıyla işittiğini, diliyle konuştuğunu&#8221;&#8230; söyler). İbn Arabî bu terimleri oldukça orijinal bir biçimde anlamaktadır. Bununla beraber bu terimlerin,  teolojik kapsamda haiz oldukları anlamlarla hâlâ da belirli bir bağlantısı bulunma-sının önüne geçilememektedir. Kısacası, İbn Arabî&#8217;nin terminolojisinde tenzîh Hakk&#8217;ın &#8220;mutlaklık&#8221; (itlâk) vechesine ve teşbîh de &#8220;sınırlılık&#8221;  (takayyüd)  vechesine  işâret  etmektedir.</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>Bu  anlamda  bunların  her ikisi de biribiriyle  uyumlu  ve biribirlerinin  tamamlayıcısı durumundadırlar; ve en  isâbetli  tutum da bizim bunların her  ikisini de eşit mertebede beyân etmemizdir. İşte bu, bu sorunun en can alıcı noktası olup bu bölümün geri kalan kısmı da bunun hakkında tam bir açıklama takdîm etmeyi hedef almıştır.&#8221;</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em></em></p>
<p>&#8230; Bu makale ilginizi çektiyse&#8230;</p>
<p style="text-align: right;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/sanat_kibrit.pdf" target="_blank"><strong>Sanat karanlıkta çakılmış bir kibrittir…</strong></a></p>
<p><em><a href="http://www.derindusunce.org/img/sanat_kibrit.pdf" target="_blank"><img class="alignleft size-medium wp-image-8557" title="sanat_kibrit" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/02/sanat_kibrit.jpg" alt="" width="150" height="217" /></a> ”…Neden bir natürmorta iştahla bakmıyoruz? Tersine ressam “yiyecek-gıda” elmayı silmiş, elmanın elmalığı ortaya çıkmış. Gerçek bir elmaya bakarken göremeyeceğimiz bir şeyi gösteriyor bize sanatçı. İlk harfi büyük yazılmak üzere Elma’yı keşfediyoruz bütün orjinalliği, tekilliği ile…” </em></p>
<p>Bu kitapta Derin Düşünce yazarları sanatı ve sanat eserlerini sorguluyor. Toplumdaki yeri, siyasî, etik ve felsefî yönüyle… Denemelerin yanı sıra son dönemde öne çıkan, ekranları, kitap raflarını dolduran eserlere (veya ürünlere?) dair eleştiriler de bulacaksınız. <a href="http://www.derindusunce.org/img/sanat_kibrit.pdf" target="_blank">Buradan indirin.</a></p>
<p> </p>
<p style="text-align: right;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_goz.pdf" target="_blank">Derin Göz</a></strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/derin_goz.jpg"></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/k_derin_goz.jpg"><em></em></a><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/ak_derin_goz.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/ak_derin_goz.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-11469" title="ak_derin_goz" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/ak_derin_goz.jpg" alt="" width="144" height="204" /></a></em></p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;">Sanat’a bakmak için çeşitli yapıtlardan, ressamlardan istifade ettik: Cézanne, Degas, Morisot,  Monet, Pissarro, Sisley, Renoir, Guillaumin, Manet, Caillebotte, Edward Hopper, William Turner,Francisco Goya, Paul Delaroche, Rogier van der Weyden, Andrea Mantegna , Cornelis Escher , William Degouve de Nuncques.</p>
<p>Peki ya baktığımızı görmek, gördüğümüzü anlamak? Güzel’i sorgulamak için çağ ve coğrafya ayırmadık, aklımızı uyaracak hikmetli sözlere açtık kapımızı: Mevlânâ Hazretleri, Gazalî Hazretleri, Lao-Tzû, Albert Camus, Guy de Maupassant, Seneca,  Kant, Hegel, Eflatun, Plotinus, Bergson, Maslow, …</p>
<p style="text-align: justify;"> (<a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_goz.pdf" target="_blank"><strong>Buradan indirebilirsiniz</strong></a>)</p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong><a title="Permanent Link to Baudolino (Umberto Eco)" rel="bookmark" href="http://www.derindusunce.org/2008/12/17/baudolino-umberto-eco/"><span style="color: #0000ff;"><strong>Baudolino (Umberto Eco)</strong></span></a> <span style="color: #0000ff;"> </span><a title="Suzan Başarslan tarafından yazılan yazılar" href="http://www.derindusunce.org/author/suzanbasarslan/"><span style="color: #0066cc;">Suzan Başarslan</span></a></p>
<p class="entry" style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/Bir_roman_incelemesi_baudolino_suzan_basarslan.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><img class="alignleft size-medium wp-image-2644" title="20081216_derin_dusunce_org_baudolino_umberto_eco" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2008/12/20081216_derin_dusunce_org_baudolino_umberto_eco.jpg" alt="" width="123" height="175" /></span></a>Yazınsal bir yapıt, “basit bir obje değil, çok yönlü anlam ve ilişkilerle tabakalaşmış bir niteliğin çok yönlü organizasyonudur.”* Bu organizasyonun incelemesi de kendisi kadar zor bir organizasyonu gerektirir ki, bu yüzden bir yapıtın incelemesi adına günümüze değin, birçok kuram ve inceleme yöntemi geliştirilmiştir. Bu makalede Umberto Eco’nun yazdığı Baudolino adlı romanın incelemesi Gerard Genette’nin “Yapısal Metin İnceleme” yöntemine göre yapılacak ve yapıt, üç düzlemde incelenecektir. Bakış açısı, anlatıcı türü, ana düşünce, eserin yazılış tekniği, dil… gibi sorunlara da değinilecektir. İncelemede Şemsa Gezgin tarafından İtalyancadan Türkçeye 2003′te çevrilen Baudolino esas alınacak, tespit ve yorumlar çeviri yapıttan yola çıkılarak belirlenecek ve ifade edilecektir.  <a href="http://www.derindusunce.org/img/Bir_roman_incelemesi_baudolino_suzan_basarslan.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff;"><strong>İncelemeyi kitap halinde indirmek için buraya tıklayın</strong></span></a></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2010/03/16/sanat%e2%80%99ta-ayrinti-3-tenzih-ve-tesbih/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2010/03/16/sanat%e2%80%99ta-ayrinti-3-tenzih-ve-tesbih/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
	</channel>
</rss>

