<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	>

<channel>
	<title>Derin Düşünce &#187; Erdem</title>
	<atom:link href="http://www.derindusunce.org/category/erdem/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.derindusunce.org</link>
	<description>Grup platformu</description>
	<pubDate>Fri, 25 May 2012 09:41:57 +0000</pubDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.6.2</generator>
	<language>en</language>
			<item>
		<title>Müslüman devlet olur mu ? (Ümit Aktaş ile dobra dobra)</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2010/10/25/musluman-devlet-olur-mu-umit-aktas-ile-dobra-dobra/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2010/10/25/musluman-devlet-olur-mu-umit-aktas-ile-dobra-dobra/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 25 Oct 2010 09:30:11 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mehmet Yılmaz</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Demokrasi]]></category>

		<category><![CDATA[Devlet]]></category>

		<category><![CDATA[Erdem]]></category>

		<category><![CDATA[Politika]]></category>

		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>

		<category><![CDATA[ahlak]]></category>

		<category><![CDATA[devrim]]></category>

		<category><![CDATA[hakikat]]></category>

		<category><![CDATA[islamcilik]]></category>

		<category><![CDATA[vicdan]]></category>

		<category><![CDATA[İslam]]></category>

		<category><![CDATA[Şeriat]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=12992</guid>
		<description><![CDATA[Takdim: Vatandaşı olduğumuz devletin vicdanımıza uygun hareket etmesini bekliyoruz. Ama devletimizin hukukî uygulamaları ile bizim ahlâk anlayışımız çatışabiliyor. Vicdanımız, ahlâkımız İslâm ile şekillendiyse ne yapmak gerek? Devletin &#8220;Müslümanlaşması&#8221; çözüm müdür? Müslümanlık, Devlet, İktidar ilişkisi nasıl olmalıdır? İyi, güzel ve doğrunun resmî ideoloji, millet meclisi veya bir ulema sınıfı tarafından belirlenmesi İslâm ile uyumlu mudur? Müslümanca [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/10/umit_aktas.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-12993" title="umit_aktas" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/10/umit_aktas-221x300.jpg" alt="" width="221" height="300" /></a>Takdim:</em></strong><em> Vatandaşı olduğumuz devletin vicdanımıza uygun hareket etmesini bekliyoruz. Ama devletimizin hukukî uygulamaları ile bizim ahlâk anlayışımız çatışabiliyor. Vicdanımız, ahlâkımız İslâm ile şekillendiyse ne yapmak gerek? Devletin &#8220;Müslümanlaşması&#8221; çözüm müdür? Müslümanlık, Devlet, İktidar ilişkisi nasıl olmalıdır? İyi, güzel ve doğrunun resmî ideoloji, millet meclisi veya bir ulema sınıfı tarafından belirlenmesi İslâm ile uyumlu mudur? Müslümanca ve/veya İslamcı siyaset arayışında &#8220;ötekinin&#8221;,  dindar olMAyan Müslümanın ve gayrimüslimin yeri nedir? Bunları konuşuyoruz bu hafta.</em></p>
<p><em>Ümit Aktaş görmeyi, okumayı özlediğimiz aydınlardan. İçinde yaşadığı çağın dogmaları ile arasına mesafe koyabilmesi, &#8220;İslâmcılık&#8221; dahil her görüşe, siyasî projeye eleştirel bakabilmesi okurları için büyük kazanç. Ele aldığı olayları tarihsel, inançsal, ontolojik perspektifte değerlendirirken kullandığı dilin sadeliğini, örneklerin, açıklamaların netliğini de teslim etmek gerek. Belki kendisiyle her konuda hemfikir olmayabiliriz ama bu berraklık karşısında &#8220;anlaMAdık&#8221; diyemeyiz.</em></p>
<p><strong>Giriş:<em> </em></strong>Ümit Bey öncelikle çok teşekkür ediyorum söyleşi talebimizi kabul ettiğiniz için. Paris&#8217;te bulunduğum için söyleşimizi internet üzerinden, yazılı olarak yapıyoruz. Ancak bunun getirdiği bazı avantajlar da var. Sonuna kadar kullanalım derim. Öncelikle yanıtlarınıza bir uzunluk sınırı koymayın. Konuyla ilgili kitap ve makalelerinizden alıntı veya aktif bağlantı da koymak isterseniz bu Derin Düşünce okurları için bir kazanç olacaktır. Ayrıca çok sayıda <a href="http://www.kitapyurdu.com/yazar/10908/umitaktas">kitap yazdığınızı</a>, <a href="http://www.birikimdergisi.com/birikim/kisi.aspx?kid=2177">Birikim Dergisi</a>, <a href="http://www.ozgundurus.com/Haber/Kultur---Sanat/15072010/Ask-iman-isyan-ve-Umit-Aktas.php">Özgün Duruş</a>  gibi fikir dergilerinde ve internet sitelerinde editörlük ve koordinasyon yaptığınızı biliyoruz. Bu kaynaklardan da istifade edebilmemiz için arzu ettiğiniz referansları paylaşabilirsiniz.<em></em></p>
<p><strong>1° Müslüman aydınların inançlarıyla, akıl ve vicdanlarıyla ahenk içinde yaşayabilecekleri siyasî bir düzen beklentisi hiç gündemden inmedi ama bugün daha büyük bir önem kazandı zannediyorum. Zira teknoloji sebebiyle bir kara parçasına ya da demir perdenin arkasına sığınma imkânı kalmadı. Bu bağlamda tarihteki Müslüman devletler, geçmiş siyasî tecrübeler ne ölçüde bir referans teşkil edebilir? Endülüs, Selçuklu ya da Osmanlı tecrübesinden &#8220;İslâm&#8217;ın değişmezleri&#8221; olarak alıp bugüne taşınabilecek neler var?</strong></p>
<p>Bir kere şunu söylemeliyim ki yeryüzünde yaşayan ve bir insan olma vasfına sahip olan hiç kimse siyasete bigâne kalamaz. &#8220;Kişisel olan siyasaldır ve direniş, dolayısıyla da zulüm de her yerdedir.&#8221; Çünkü siyaset insanın bir insan olarak durduğu yerin ve tavrın tanımıdır. Bunun tersini söyleyen herkes de ya &#8220;siyaset yapmakta&#8221; ya da yalan söylemektedir. Mesela Vatikan ya da laik devletlerdeki kiliseler; bunlar siyasetin içinde değiller mi? Papa kadar söylemi siyaset içeren kim var? Öyle ki gittiği her ülkede siyasal gündemi belirlemekte ve değiştirmektedir. Tarikat ve cemaatlerin liderleri siyaset yapmıyorlar mı? Hatta bunların siyasetin baş aktörleri olduklarını bile <span id="more-12992"></span>söyleyebiliriz. Ama sorsanız bizim siyasetle bir ilişkimiz yok derler. Tabii burada siyasetten kast edilen şeylerde bir anlamsal daralma ya da genişleme yoluna gidilebilir. Ama sonuçta bir insan olma haysiyetine sahip olan hiç kimse siyasetin dışında duramaz ve durmamalıdır. Ha! Siyaset deyince bunu illa da bir iktidar mücadelesi olarak algılamamak gerekir. Siyaset insanın dünya üzerinde durduğu ve durmak istediği yerlerin tanımı ve bunlar arasındaki açıklığı ifade eder. Bu anlamda da hiç de olumsuz bir şey değildir. Ama bunu iktidar mücadelesiyle özdeşleştirenler, olumlu ya da olumsuz açılardan siyaseti kerih bir şey olarak görüyor olabilirler. Elbette ki salt iktidar kavgası ve hatta salt iktidar, kirletici bir şeydir. O nedenle özellikle bazı çevreler dinlerin ya da ahlâklı insanların siyasetten uzak durmasını isterler. Neden? Çünkü kendi verdikleri o kirli iktidar kavgasında, karşılarında istikameti ve ahlâkı düzgün olan insanlar olsun istemezler. Siyasal mücadeleyi iktidar mücadelesiyle sınırlayarak alanı daraltmak isterler. Bu tipler, dindar insan deyince suya sabuna dokunmayan, etliye sütlüye karışmayan, &#8220;nur yüzlü&#8221;, zalime de mazluma da aynı nazarla bakan &#8220;saf&#8221; tipleri tanımlarlar; öyle olsun isterler. Çünkü ne kadar çok insan, hele hele &#8220;düzgün&#8221; insan siyasetten uzak durursa bunların işleri o kadar kolaylaşır. Evet, siyasal mücadele de bir ölçüde kirleticidir. Ama bir mücadele içerisine girmişseniz, tertemiz duramazsınız. Daha iyiye ulaşmak, meydanı zalimlere bırakmamak için gerekirse biraz kirlenmeyi de göze almalısınız. Zalimlerin işgali altında olan bir siyasal zeminde hiç değilse pantolonunuzun paçaları kirlenebilir. Ama o yolu geçmek, o meydana çıkmak zorundaysanız bu kadar kiri de göze almalısınız. Bu dünya cennet olmadığı gibi, İslam bu açıdan hiç de ütopist bir din/anlayış değildir. Yani dünyada mücerred bir &#8220;Tanrı Krallığı&#8221; ya da &#8220;şeytanın krallığı&#8221; diye bir yer yok. Yanlış ile doğru karışık ve her yerdedir. Müminlere düşen zaten bu karmaşayı çözmek ve zalimlerin-şeytanların yüzündeki o melek maskesini düşürmektir. Bu dünyada yaşamanın ve mücahedenin belli maliyetleri vardır. Kirlenmeyeyim diye bir kenarda duranlar asıl, durdukları yerde ve salt durağanlıklarından ötürü kirlenirler. Ben de bu açıdan cemaatleri suçluyor değilim; sadece dürüst olmalarını ve tanımları doğru yapmalarını istiyorum. Yani siyaset yapmalarında bir sakınca yok; ama siyasetten uzak durulmalı falan diyerek, özünde bir peygamber mesleği olan siyasal mücadeleyi küçültmemeliler.</p>
<p>İslam, her ne kadar siyasal bir din olsa da, aslında o bir hakikat çağrısıdır. Bu hakikatin bir söz/söylem olarak tebliği, muhatapları tarafından bir iktidar çağrısı olarak algılandığından -çünkü muhataplar, ister müşrik, isterse kitap ehli olsunlar, hakikat çağrılarını bir iktidar çağrısı olarak algılamaya şartlandıklarından, kısacası iktidar ile hakikatin özdeşleştiği bir perspektiften dünyaya bakmaya şartlanmış olduklarından- İslam&#8217;ın hakikat çağrısı da, aslında uyarıcı bir vahiy olduğu halde bir iktidar çağrısı olarak algılandı ya da böyle algılanmak egemen güçlerin işine geldiğinden, bu çağrının da bir iktidar çağrısı olduğu öne sürülerek bastırılmaya ve yoldan çıkarılmaya çalışıldı. İşte bu süreç içerisinde verilen mücadele, ister istemez bir siyasal mücadeledir ve de hem muarızları hem de yanlılarınca bir siyasal mücadele olarak algılanır. Dolayısıyla bu çıkış bir hakikati dillendirme çıkışı iken, giderek ve ister istemez siyasal bir çıkış hâline de geldi/gelir ve hatta gelmelidir. Sorun bunun bir iktidar kavgası hâline getirilmesi ya da öyle algılanması, ya da öyle algılanarak veya anlatılarak kirletilmeye çalışılmasıdır. Bu tip bir anlama tarzı ise tarihin yanlış okunmasında önemli bir etken oldu. Nitekim ilk ayetin &#8220;oku&#8221; olması, aslında davetin özündeki hakikat bağlamını vurgulamaktadır. Bu okumak, bir perspektif sahibi olmak ve tarihi olsun toplumu olsun doğru okumak anlamındadır çünkü. Beri yandan, hemen izleyen ayetlerde okumamanın insanı müstağni kılması ve akabinde azgınlaş-tırıl-masından söz edilmektedir. Bu azgınlık aslında hakikatle iktidarı birbirine karıştırmaktan başka bir şey değildir. Özellikle Foucault, hakikatle iktidar arasındaki ilişkilere oldukça dikkat çeken bir düşünür. Ben de bu bağlamdaki düşüncelerimi, özellikle son yıllarda yazdığım İslami Hareket ve Yöntem, İnsan ve İslam, Aklın Hakikati ve Aşkın Şiiri adlı kitaplarda, Birikim dergisi ya da Özgün Duruş gazetesindeki yazılarımda  dile getirmeye çalışmaktayım.</p>
<p>Şimdi tüm bu sözleri ettikten sonra, sakın siyaseti ve siyasal bir duruşu ya da mücadeleyi küçümsediğim veya önemsemediğim gibi bir anlam çıkmasın. Çünkü hakikate dair her söylem, aynı zamanda siyasal bir söylemdir. Adalete, zalimlere karşı olmaya, putlaştırılmış güçleri reddetmeye, hayata bir anlam aramaya, sömürüye ve haksızlığa karşı çıkmaya&#8230; çağıran bir söylem özünde siyasal bir söylemdir, siyasal bir duruşu vardır ve topluma, insanlara belli bir yerden hitap etmektedir. Benim karşı çıktığım şey bunun salt bir iktidar söylemi ya da iktidarla hakikati özdeş kılan bir söylem olarak algılanması. İslam tarihi de bir anlamda bu yanlışa düşmüştür. Hatta bu, tâ Ebubekir&#8217;den beri gelen ama Muaviye&#8217;de çığırından çıkan bir tarih olarak sürekli yeniden analiz edilmeli ve buralardan gerekli dersler çıkarılmalıdır. Peygamberimiz (a.s.) zamanında hakikat (vahiy) ile siyasetin düzlemleri farklı iken,  Peygamber (a.s.) sonrasında, bir bakıma vahiy kesildiğinden, başka bir yönden ise dini koruma endişesi ile, iktidarla hakikat giderek özdeşleştirildi. Mesela Ebubekir (r.a.) döneminde zekat nedeni ile kabilelere savaş açılması, hilafetin Kureyş&#8217;e ait olduğunun söylenmesi, Ömer (r.a.) zamanında kadınların mescitlere gitmekten alıkonulması, Osman (r.a.)&#8217;ın hilafeti (yönetimi/siyaseti) kutsallaştırarak &#8220;Allah&#8217;ın giydirdiğini ben çıkarmam&#8221; demesi, Ali (r.a.)&#8217;nin muhalefete karşı kıyıcı bir tutum izlemesi, hep bu endişeler sonucudur. Ama bu dönemlerde hep içerik biçime egemendir. Oysa Muaviye&#8217;den itibaren artık biçim içeriğe egemenleşmiştir ve Muaviye kendisini resmen melik (kral) olarak ilan etmiştir. Ama siyaset hâlâ hakikat adına yapılan ve hakikati temsil eden bir şeydir. Nitekim bu hakka sığınılarak muhalefet her zaman yok edilmiştir. Sözgelimi hariciler, zenc hareketi, mutezile, Şiiler, Hüseyin (r.a.) gibi. Nitekim bu dönemleri de, yukarıda zikrettiğim kitaplarda &#8220;hakikat, hakikatin ifşası ve hakikatin inşası&#8221; olarak evreleştirmiştim. &#8220;Bu dönemler şu şekilde de sıralanabilir: Hakikat, hakikatin ifşası, hakikatin inşası. Hakikat, söylemle eylem arasında bir mesafenin olmadığı dönemdir; ki, bu dönemde hakikat kendisini &#8220;samed&#8221; bir biçimde ortaya koyar. İfşa dönemi, hakikat döneminin fiilen sona ermesine rağmen, bu hakikat üzerinden konuşulduğu ve eylendiği dönemdir. Hakikatle söylem arasında bir mesafe oluşmuştur. Ama söylem, hâlâ eyleme baskındır. Yani ruh daha madde üzerindeki egemenliğini sürdürmektedir ve hareket maddî gücün tahakkümü altına girmemiştir. Bu bir anlamda da şu demektir. Hareket henüz söylemsel-manevî enerjisini tastamam maddîleştirmemiştir. Maddîleştirdikçe, ortaya her ne kadar maddî bir medeniyet çıkacaksa da; beri yandan söylemsel enerji de kendisini büsbütün bu maddeselliğe yatır(mak mecburiyetinde kal)dığından, artık bir söylem üretme gücünü yitirmiş olacaktır. Bu ise hakikatin inşası döneminde gerçekleşir. Bu dönemde bir yandan söylemsel güç giderek maddeselliğe dönüşürken; koşut bir biçimde söylemin maddî izleri, emareleri, mirası, belgeleri de maddesel dokularda biriktirilir; yani bir diğer açıdan tutuklanır, maddeleştirilir, taşlaştırılır, yazılı metnin  kıvrımlarındaki yorumlarda tüketilir; özgürlük ve arzusunu kaybeder. Hakikat ya da yaşam, salt yazılı, basılı bir metin, siyasal bir dizge, ibadî bir disiplin, düşünsel bir nesne, mimari bir form; kısacası bir uygarlık fenomeni haline getirilir. Bu tabiî ki belirli bir çalışma süresini (dünyevî-mekansal zaman) gerektirdiğinden ıraksayıcı bir faaliyettir. Hakikat ne kadar zamansal (hakikat zamanı/yaratıcı-ilahî zaman) ise, inşa da o kadar mekansaldır. Hakikatin söylemi bir zaman içerisinde tecessüm ederek cemaatleşirken; inşa&#8217;nın zamanı bir mekan içerisinde medeniyetleşir. Yine de bu ıraksama sürecinde de hakikat, maddeselleşse ve söylemden, yani söz&#8217;ün özgür gücü ve ruhundan kopsa da   sürmektedir. Bu ıraksayıcı faaliyet de sona erince, bundan sonra simülasyonlar, taklitler ve tekrarlar dönemi başlayacaktır. Bu tüketici süreçten çıkabilmek için, hakikatin başlangıç koşullarına, eylemle söylemin eşyoğun olduğu o &#8220;hakikat&#8221; ânına, hakikati duyup dillendirebileceğimiz o ruh hâline, yaratıcı edimle hemhâl olacağımız o özgürlük vaktinin önüne çıkabilmeliyiz.&#8221; (İslami Hareket ve Yöntem)</p>
<p>Dolayısıyla buradan çıkacak sonuç, tarihten elbet de çıkarımlar yapabiliriz, dersler alabiliriz; ama bizim için aslolan daima hakikatle irtibat kurabilmek ve çıkarımlarımızı oradan yapmaktır. Yani öncelikle ortada bir hakikat sorunu olduğunu görmek gerekmektedir. Ama tarihimiz entropi ilkelerinin işlediği fiziksel bir tarih hâline gelmiştir. Oysa bu ilkenin işlemediği belki de tek alan &#8220;insan olma&#8221; alanıdır. Çünkü insan hep yükselmek (ilerlemek değil, gerçi belki o da gereklidir ama, ilerlemek bunun sadece fiziksel yönüdür ve tartışılacak pek çok tarafı vardır) mecburiyetinde olan bir varlıktır.<strong></strong></p>
<p><strong>2° Sizce mağlubiyet/müdafaa psikolojisinden kurtulmak için ne yapmalı Müslüman aydın? Yani &#8220;Müslümanca&#8221; siyasi çözüm arayışlarında ABD&#8217;ye karşı, Komünizme karşı, İsrail&#8217;e karşı olmaktan kurtulmak, sürdürülebilir bir siyasi model kurmak için? </strong></p>
<p>Bir kere şu &#8220;karşıtlık&#8221; mantığından kurtulmamız gerekiyor. Çünkü hakikat sadece ve öncelikle kendisini vazeder. Varolan söylem ve pratikler, bu vazediş karşısında kendi yerlerini belirlerler. Ama bunun için de bir kez mevcut iktidar yapıları, güç söylemleri ve geleneksel baskılardan kafasını kaldırıp dünyaya özgürce bakabilmek gerekmektedir. Çünkü içinde yaşadığımız arzın, rahman ve rahim olan Allah&#8217;ın tedbiri altında olduğuna inanıyorsak, tüm korkulardan kurtulmuş olmamız gerekmektedir. Bizim mücahedemiz arza egemen olmak için değil, mümkün olduğunca Allah&#8217;ın ahlâkıyla ahlâklanabilmek, özgür ve yaratıcı kullar, yani bir insan hâline gelebilmek içindir. Dolayısıyla temel sorunumuz özgürleşme sorunudur. Dahası &#8220;sürdürülebilir bir siyasal model&#8221; kurmak gibi bir tasamız da olmamalı. Çünkü tüm modeller bağlayıcı, konjonktürel ve enerji soğuran yapılardır. Bizim ise inanmış yüreklere ihtiyacımız bulunmakta. Zaten farkındaysanız, yeryüzünde hiç kimse elinde iyi bir model olduğu için galebe çalmakta da değil.<strong></strong></p>
<p><strong>3° Dogmatik bakımdan aralarında büyük farklar olsa da &#8220;Şeriat devleti&#8221;, &#8220;İslâm Cumhuriyeti&#8221; vs isimlerle anılan ülkelerde <em>&#8220;halka rağmen halkın iyiliği için&#8221;</em> hareket eden yönetimler var. Tesettürün mecburi oluşu, alkol yasağı vb konularda devletin baskısı var. Bizim ülkemizdeki yobaz laiklerin başörtüsün yasaklamasıyla paralellik kuruyoruz ister istemez. İyi, güzel ve doğrunun resmî ideoloji, millet meclisi veya bir ulema sınıfı tarafından belirlenmesi İslâm ile uyumlu mudur? </strong></p>
<p>İslam&#8217;da bir yönetici sınıf, iktidar elitleri, bir din adamları sınıfı diye bir şey yoktur. Herkes rabbine karşı eşölçüde sorumludur. Herkes akletmek, iman etmek, iyiliği yaşamak ve kötülükten kaçınmak mecburiyetindedir. O nedenle Ömer&#8217;in karşısına çıkan kılıç cesurdu. Ve o nedenle sonradan birer mezhep imamı hâline getirilen İmamların hepsi, iktidarın karşısında (ödünç bir tabirle) &#8220;sivil&#8221; niteliklerini korumaya özen gösterdiler ve hatta bu uğurda canlarını verdiler. Çünkü hakikatin farkında idiler. Zaten o kuşaktan sonra da, ulemanın iktidara tâbi olmasıyla -çünkü bu, hakikatin iktidara tâbi olması anlamına gelmekteydi-, İslam tarihinde fikri özgürlük ve de dolayısıyla hakikat, temsil düzeyini -aktüelliğini- kaybetti. Elbet istisna hareketler, şahsiyetler ve  gelişmeler yok değil. Nitekim çağımızda bir İmam Humeyni, Aliya İzzetbegoviç ve hatta Gandi bu temsil düzeyinin müstesna örnekleridir.</p>
<p><strong>4° Özgün Duruş&#8217;ta yayınlanan </strong><a href="http://www.ozgundurus.com/Yazar/Umit-Aktas/Iyilik-uzere-olmak-kotulukten-kacinmak.php"><strong>&#8220;İyilik üzere olmak, kötülükten kaçınmak&#8221;</strong></a><strong> isimli makalenizde şöyle demiştiniz:</strong></p>
<p style="padding-left: 30px;"><strong><em>&#8220;[...] müminler, imanları gereği olan amellerini, öncelikle bu iman ve teslimiyetleri nedeniyle kendi nefislerinde tatbik ederler. [...] Yoksa belli bir yasama çizelgesince belirlenmiş olan iyilik ve kötülük kriterlerinin salt başkalarına icbarı, bu kez toplumu belli bir iyilik ve kötülük standardına getirse de, iyiliğin ve kötülüğün içini boşaltarak bunları biçimselleştirir. [...] Çünkü ahlak, yaşanılan bir şey olmaktan çıkarılarak uygulanılan, emredilen ve yasak edilen bir şey haline getirilmiştir. Yani artık insanlara ait değil, iktidarlara ait bir şeydir; dolayısıyla devletler dindarlaşırken, insanlar sekülerleştirilmiştir.&#8221;</em></strong></p>
<p><strong>Bu çerçevede İran İslâm Devrimi&#8217;nin İran halkını sekülerleştirdiği söylenebilir mi? </strong></p>
<p>Doğrudur. Çünkü hakikatin muhatabı insanlardır, devletler değil. Hakikat bir iktidar söylemi olamaz ve bir iktidara uyruklaştırılamaz. Nitekim şu anda İran rejimi devrimci niteliğini yitirdiği gibi, uyguladığı abartılı ve akıl dışı baskılarla da, insanları giderek İslam dışı arayışlara itmekte. Aynı şeyleri Osmanlı&#8217;da ve tersinden  Türkiye&#8217;de de yaşamadık mı? Dikkat ederseniz (ki, o yazıda birçok çeviri örneği vermiştim), ilgili ayetlerde hitap doğrudan insanlardır. Ama iktidar perspektifinden geçen bir yanlış okuma, muhataplık ve yükümlülük sigasını bir emretme ve otoriterlik sigasına dönüştürmekte; yükümlü oluş bir buyurma kipine çevrilmekte. Buyurmak ise iktidara ait bir şeydir. Dolayısıyla bu söylem artık bir hakikat söylemi olmayıp, bir iktidar söylemidir. O zaman ise bu söylemi iktidarlardan başka kimse üstüne almayacak, yani ahlâki sorumluluk salt iktidarlar tarafından üstlenilen, uygulanılan ve hatta dayatılan yasal bir yükümlülük hâline, tüzükler ve tamimler hâline gelecektir.</p>
<p><strong>5° Yukarıda andığımız makalenizde insanların kendi nefislerine karşı verdikleri mücadelenin önemine işaret ediyorsunuz. İyilik üzere olmanın resmîleşmesine, kurumsallaşmasına karşı olduğunuzu söyleyebilir miyiz? Devletin bu alanda rolü ne olabilir? Yani &#8220;devlet karışmasın, herkes kendisi için iyi olanı bilir, bulur&#8221; mu demek gerekir? </strong></p>
<p>Burada sorun o yapsın bu yapsın meselesi değil. Elbette iyi olanı, doğru olanı kim yaparsa yapsın, yeter ki maksat hâsıl olsun. Ama sorun salt bir amaçlar ahlâkı değildir; araçlar ve hatta niyetler de en az o kadar önemlidir. Farkında mısınız, ülkemizde ve genel olarak İslam dünyasında ahlâkla ilgili pek bir şey yazılmaz. Nedendir? Üstünde düşündünüz mü? Çünkü bu zaten iktidara ait bir şeydir ve kimse iktidara akıl veremez. İktidar çünkü, kendinde bir yetkinlik ve bilgeliktir. Ona sadece tâbi olabilirsiniz. Bir de onun tarafından belirlenmiş alanlarda yaşayabilir, konuşabilir, üretebilir ve tüketebilirsiniz. Bu anlamda iktidar bir özgürlük ve hakikat alanı hâline gelirken, toplum bir kulluk, üretim ve tüketim makinesi hâline gelir. Yani Allah ile insan arasındaki ilişki, iktidar ile insan arasındaki ilişkiye çevrilir. İktidar yeryüzünde Allah&#8217;ın temsilcisi (halifelik) ve gölgesi hâline gelir. Oysa insan Allah&#8217;ın halifesi olamaz. O sadece arzda yaratılmış bir haleftir. İnsan ile Allah arasındaki ilişki ise sadece bir kulluk ilişkisi değil, aynı zamanda bir velayet ilişkisidir de.</p>
<p>Ben burada şu hassasiyetimizi yitirmeyelim diyorum: hakikati temsil etme ve üstlenme yükümlülüğü kime aittir? Devlet bana ait olan asli bir yükümlülüğü üstlenebilir mi? Üstlendiği takdirde sonuç ortada. Düşünmek, akletmek, fıkhetmek, siyaset, cihad etmek, emri bil maruf ve nehyi anil münker&#8230; bunlar artık hep devlete ait görevler hâline gelmiş durumda. Müslüman bireyler bu asli yükümlülüklerinden uzaklaş-tırıl-mışlar. O zaman ise somut Müslüman şahsiyetler nasıl yetişecek? Çünkü bir insan kimliği edimleriyle ortaya çıkar. Ortada bir edim kalmamışsa, biz o çok özlenen İslam şahsiyetlerini nerede bulacağız? Siz batıda yaşıyorsunuz. Batıda birçok toplumsal sorun çözülerek, iyilik üzerine olan işlevler devletleştirilmiş ve bu konular insanların inisiyatifinin, insaf ve merhametinin dışına çıkarılmıştır. Bir bakıma güzel bir şey bu. Ama öte yandan ise insanlarda merhamet duygusunun, komşuluğun ve hatta dostluğun giderek yok olduğunu da gözlemlemiyor muyuz? Tüm bunlar devletleştirilmiş, sözümona sekülerleştirilmiştir çünkü. O zaman ise yaşayan insan olmaktan çıkar. İnsanlar, devlet tarafından işgal edilmiş devasa bir kamusal alanda gerçek varlıklarını yitirerek gölge varlıklar, figürler hâline gelirler.<strong></strong></p>
<p><strong>6° Anatole France bir roman kahramanını şöyle konuşturuyordu:</strong></p>
<p style="padding-left: 30px;"><strong><em>&#8220;Bütün devrimlerin en büyük hatası erdem denen şeyi yeryüzünde kurumsallaştırmaya çalışmaktır. Bir halkı devlet gücüyle iyiden yana, bilge, özgür, ılımlı ve adil yapmak istediğinizde herkesi öldürmekten başka çareniz yoktur!&#8221;</em></strong><strong></strong></p>
<p><strong>Sizce devrimlerin çelişkisinin  burada yattığı söylenebilir mi? Yeni bir insan ve yeni bir halk yaratmak. Bu &#8220;pedagojik&#8221; çabanın zorlandığı her noktada devrim, devlet terörünü de beraberinde getiriyor. İnsanların silah zoruyla &#8220;iyi ve doğru&#8221; yapılması dışında bir devrimcilik mümkün müdür?</strong></p>
<p>Bakın burada sorun devrimlerde değil. Sorun hakikatin bir iktidar sorunu hâline getirilmesi çabasında. Devrimi yapanlar aslında tam da buna aykırı tipler. Çünkü insanlığa ait birçok olumlu erdemi hayata geçirmeseler, bu insanlar devrim yapabilir mi? Devrim kan ve ter gerektirir, hazırlık, sebat, fedakârlık, aşk, mücadele, disiplin, cehd, sabır, emek gerektirir. Bunlar aslında tüm insanlarda aradığımız olumlu değerler. İslam&#8217;ın da insanlarda oluşmasını istediği değerler. Bu değerlere sahip olmayan biri Müslüman olabilir mi? Ama sorun devrimlerde değil, devrim sonrasında aranmalı. Çünkü devrim süreçlerinin ağırlığı, devrimci bireyler ve enerjileri tükettiği için, devrim sonrası alanlar, çoğu kez fırsatçılıklara ve demagoglara kalmakta. Yani Baudrillard&#8217;ın kavramlaştırdığı gibi simülakrlara. O yüzden değil mi ki Ali Şeriati, Nas ve Felak surelerini yorumlarken, sorunun devrim yapmak değil, devrim sonrası hakikati ayakta tutabilmek sorunu olduğunu vurgulamakta; ve çoğu kez cine, büyüye karşı istimdat için okunan bu surelerin, aslında böylesi bir sürece işaret ettiğini ve müminleri uyardığını söylemektedir. Dolayısıyla burada sorun, siyasal mücadelelerin bir iktidar mücadelesine darlaştırılması, ahlâki niteliklerinde uzaklaştırılarak salt seküler (maddî ve dünyevî) mücadeleler hâline getirilmesi, hakikatin de iktidara indirgenmesidir. O zaman devrimci davranışı dönemler ve kuşaklara havale etmek yerine, bir müminin, iman ettiği andan itibaren sürekli olarak  devrimci bir tavır içerisinde olmasını güvenceleyecek bir özgürleşme ve aydınlanma üzerinde kafa yormalıyız. Çünkü bu, yani özgürleşme ve aydınlanma, insanın kendi sorumluluğunu başkalarının vesayetine bırakmaması, kendi aklıyla düşünmesi, kendi ayaklarının üzerinde durması ve yükümlülüklerini askıya almamasıdır. Bu, bir reşit olma sorunu olduğu kadar, bir insan olma sorunudur da. Hep şunu derim: Müslüman olmak için öncelikle insan olmak, yani beşer olmaktan kurtulmak, Müslüman olduktan sonra da orada durmamak, sürekli imanını yenilemek gerekir. Bu ise duruşunun doğru ve edimlerinin diri olması anlamına gelir. Yani üstümüzde ısmarlanmış ve bayatlamış edimler olmamalı, tabir caizse sürekli devrim hâlinde olmayı hiç elden bırakmamalıyız. <strong></strong></p>
<p><strong>7° İç dinamikleri çok farklı olsa da Fransız ihtilali, 1917 Ekim devrimi ve Kemalizmin doğuşunda bazı ortak noktalar dikkat çekiyor. Bir gün önce &#8220;devrimci&#8221; olan insanlar ertesi gün devrimin &#8220;kazanımlarını&#8221; muhafaza etmek adına muhafazakârlaşıyor. Her üç devrimin arkasından muhaliflerin idam edildiğini, hayatta kalanların da gizli polis baskısıyla yaşadığını biliyoruz. &#8220;İslâm&#8221; etiketiyle yapılan devrimlerde bu &#8220;temizlik&#8221; aşaması yaşanıyor mu? </strong></p>
<p>Devrimlerin fiziki karakterleri birçok açıdan benzerlikler taşıyabilir. Çünkü kitleler, bir yerden sonra, ruhlarıyla değil fizikleriyle hareket etmeye başlarlar. Yani fiziksel yasalara tâbi olurlar. Elbet Fransız Devrimi, Sovyet Devrimi ve İran İslam Devrimi, kavramsal anlamda birer devrimdir. Oysa Kemalist hareket, bir devrim değil, silahlı bir ihtilaldır. Salt bir iktidar mücadelesidir. Çünkü bunun içinde halk değil, silahlı güçler, daha doğrusu ordu vardır. Orduların yaptıkları şey ise devrim değil ihtilal, isyan veya darbedir. Devrim sonralarının sorunu ise, devrimden sonra, aslında hiç de öyle amaçlanmadığı hâlde, devrimin iktidarlaşma çabası ve bunun için klikler arasında ortaya çıkan  mücadelelere dayanmaktadır. Yani devrime ait hakikatin (o her neyse) bir iktidar grubunca temellük edilmesi çabası, devrimleri çığırından çıkararak, devrimin çocuklarının boğazlanmasına yol açmaktadır. Sözgelimi anarşistlerin iktidar karşısındaki keskin karşıtlıklarında bu hassasiyetin önemli bir payı bulunmaktadır. Ama 20. Yüzyılın hakikat sözcülerinden biri olan Gandi de, doğru eylemin  halis bir niyet kadar, doğrulukta sebata ve nefsimize ait bir beklentiden vareste olmasına da dayanması, öte yandan eylemin sonuçlarını da gözetmesi gerektiğini vurgulayarak, devrim sonrasında ya da tüm davranışlarımızda, eylemlerimizin sonuçlarına da sahip çıkılması ve dikkat edilmesinin önemine dikkat çekmektedir. Çünkü bu da eylemimizin bir parçasıdır. Yani kısacası temel sorun, hakikatin hiç kimse tarafından temellük edilemezliğindedir. Bu, yani hakikat ve insan ilişkisi, tabir caizse asimptotik bir ilişkidir. Hakikate ne kadar yaklaşırsak yaklaşalım, onu hiçbir zaman söylemimizin ya da iktidarımızın bir nesnesi haline getiremeyiz. Hakikat her zaman aşkın olandır ve onun bizi yüceltici ve insanlaştırıcı yönü de zaten budur.<strong></strong></p>
<p><strong>8° </strong><a href="http://www.taraf.com.tr/nese-duzel/makale-umit-aktas-islamcilar-kadin-calissin-ister.htm"><strong>Neşe Düzel ile yaptığınız röportajda</strong></a><strong> şöyle demiştiniz:</strong></p>
<p style="padding-left: 30px;"><strong><em>&#8220;Aslında İslam hiçbir zaman siyasetin dışında durmaz. Çünkü İslam özünde siyasal bir dindir. [...] Müslümanlar, toplumsal adaletsizliklere ve zulme karşı mücadele etmekle yükümlüdürler. Bu da İslam&#8217;ı ister istemez siyasallaştırır. İslam açısından, toplumun düzeltilmesi için de hep bir siyasal çaba ve mücadele gereklidir.&#8221;</em></strong></p>
<p><strong>Size göre  Müslümanca ve/veya İslamcı çözüm arayışında &#8220;ötekinin&#8221; yeri nedir? Yani başka inançlardan olan veya Müslüman olduğu halde seküler yaşam tarzını benimseyenlerin böyle bir projedeki yeri, katkısı, yetkisi vs ne ölçüdedir?</strong></p>
<p>Bu soruyu cevaplamak, aslında soruna iktidar perspektifinden bakmak anlamına gelmekte. Ben zaten böylesi bir perspektifi reddediyorum; yani benim kimseye hak ya da yükümlülük dağıtma ya da vazetme gibi bir yetkim yok. Ben sadece insan olmaya, beşerlikten kurtulmaya, kendimi adam etmeye çalışıyorum. Bunun için de elbette yeryüzünde yaşadığımız sürece zulme karşı olacağız, adalet için savaşacağız, haksızlıklarla mücadele edeceğiz vs. vs. Bu savaşımımızda bizimle ortak değerleri paylaşan herkese gönlümüz ve saflarımız açıktır. Öte yandan zulümde, sömürüde, haksızlıkta ve kötülükte  ısrar edenlere karşı ise tavrımız bellidir. Dolayısıyla sıkça sözü edilen bu ötekilik perspektifi siyasal bir perspektif değil, ahlaki ve hatta ontolojik bir perspektiftir. Ben meseleye soyut inançlar, aidiyetler ve kimlikler açısından bakmıyorum. Zaten bu tür bakışlar, özünde bölücü, hakikate mugayir bakışlardır. Burada Ali (r.a.)&#8217;nin söylediği ve hep tekrarladığım bir sözü zikredeyim: &#8220;İnsanlar ya dinde kardeşin, ya da yaratılışta eşindir.&#8221; Düşünebiliyor musunuz? Allah&#8217;ın elinden çıkan canlılar ve varlıklardan hangisine yadsıyıcı ve bigâne bir nazarla bakabiliriz? Çünkü ontolojik bir birliğin üzerinde durmaktayız. Bunun için hiç de öyle tumturaklı nazariyelere ihtiyacımız yok. Sözgelimi Levinas&#8217;nın komşuluk kuramı gibi. Oysa o, bir Filistinlinin (içinden gelerek) insan olma hakkını ifşa etmekte bile mütereddit. Ona bir komşu olma hakkını bile layık görmüyor. Hümanizmin hep yaptığı gibi komşusunu uzaklarda, söylemlerde arıyor; ya da salt kendi ırkına açıyor kapısını. Çünkü ırkçılığa dayanan anlayışlar ontolojik bir fark üzerinde temellendirirler kendilerini. Bu ise bir cahillikten başka nedir ki?</p>
<p><strong>9° Batı Avrupa&#8217;nın ve/veya ABD&#8217;nin demokrasi anlayışı sizi mutlu edebilecek, muhtemel İslamcı sistemler ile ne derecede uyumludur? Batı&#8217;nın siyasî çözümlerinden aynen alıp uygulanabilecek ve tersine MUTLAKA değiştirilmesi gerekenler nelerdir sizce?</strong></p>
<p>Açıkçası ben soruna bir doğu-batı sorunu olarak bakmıyorum Doğu da batı da Allah&#8217;ındır. Yani meselelere hakikat perspektifinden baktığınızda, ortada ne doğu(lu) kalır ne de batı(lı). Hakikat neredeyse orasıdır bizim yurdumuz. Eğer batılılar bize göre hakikate daha fazla yaklaşmışlarsa, komplekssiz bir biçimde bu yaklaşımdan, perspektiften yararlanmaya, ufkumuzu açmaya çalışırız. Çünkü hakikat kimsenin inhisarında olmadığı gibi, bu mesele de bir asabiyet meselesi değildir. <strong></strong></p>
<p><strong>10° İslâmcı bir anayasa yazılabilir mi? Ana hatları nasıl tarif edersiniz? Sonuçlar üzerine odaklanmak mı gerekir yoksa Kur&#8217;an&#8217;dan çıkarılacak tartışılmaz temel ilkeler üzerine mi? Bir başka deyişle Batı&#8217;nın hukuk felsefesinde Immanuel Kant ile simgeleşen deontolojik  duruş mudur İslâmcı duruş? Jeremy Bentham,  </strong><strong>John Stuart Mill gibi isimlerin</strong><strong> faydacı bakışı tamamen reddedilmeli midir? Sözgelimi denizde fırtınaya kapılmış  bir balıkçıyı kurtarmak için 5 kişinin hayatını tehlikeye atmak doğru mudur İslâmcı bir kanuna göre?</strong></p>
<p>Kant&#8217;ın ahlak anlayışı bence sorunlu ve biçimsel bir anlayış. Siyasetten, inançlardan soyut, değerlerden yoksun bir ahlâk anlayışı olamaz. Ahlâk ise akıl kadar estetiğe ve hatta vicdana dayanır. Fıtrîdir. Umarım Kant beni mazur görür ama hayvanların bile bir ahlâkı vardır; ahlâklı olanı ve olmayanı vardır. Aklın ya da aktüelliğin ürettiği şey ise ahlâktan çok etik olarak adlandırılsa yeridir. Dolayısıyla anayasacı bir perspektif de bu biçimselcilikten kendisini kurtaramaz. Sorun bir yasalar sorunu değildir. Ahlâk bir kuram meselesi olmaktan öte, somut bir davranış estetiği inşa etme meselesidir. Ama maalesef İslam dünyası, iktidara atfettiği önem ve hakikati iktidarla özdeşleştirmesi nedeniyle, sorunu salt bir &#8220;yasa&#8221; sorunu olarak değerlendirdi. Yeni Osmanlılardan İttihatçılara, selefilerden modernistlere varıncaya dek sorun hep bu merkezde görüldü ve tartışıldı. Öte yandan İslam&#8217;ın kendi geleneğinde, maslahatlarda ifadesini bulan faydacı bir anlayış zaten bulunmaktadır. Maslahatlar ise somut koşullar için ele alınmalıdır. Yani yukarıda zikrettiğiniz sorunun doğru cevabı, anacak o koşullarda verilebilir. Çünkü bu anlamda verilebilecek her cevap görece olarak bir doğruluk yönü kadar, yanlışlık yönü de taşıyabilir. Bunun doğru cevabını ise, ancak bu koşulları yaşayan ahlâki nitelikleri yüksek kişiler verebilir. Varoluşçuların dediği gibi, gerçek kişilikler ancak kritik anlarda ve zamanlarda ortaya çıkabilir. Aslolanın kuram değil hakikat olduğunu ve hakikatin de kuramdan çok hayata yakın durduğunu (sufi bilgeler gibi) bir kere daha tekrarlayarak sözümüzü noktalayalım.</p>
<p> </p>
<p>&#8230; Bu söyleşi ilginizi çektiyse&#8230;</p>
<p style="text-align: right;"> <span style="color: #0000ff;"><strong>M<span><span><span>ü</span>slüman’ın Zaman’la imtihanı </span></span></strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091210_derin_dusunce_org_musluman.jpg"></a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/musluman_zaman.pdf" target="_blank"><span style="color: #3366ff;"><img class="alignleft size-medium wp-image-7624" title="20091210_derin_dusunce_org_musluman" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091210_derin_dusunce_org_musluman-203x300.jpg" alt="" width="114" height="155" /></span></a></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Sunuş</strong>: Müslümanlar dünyanın toplam nüfusunun %20’sini teşkil ediyorlar ama gerçek anlamda bir birlik yok. Askerî  tehditler karşısında birleşmek şöyle dursun birbiriyle savaş halinde olan Müslüman ülkeler var. Dünya ekonomisinin sadece %2-%3′lük bir kısmını üretebilen İslâm ülkeleri Avrupa Birliği gibi tek bir devlet olsalardı <strong><em>Gayrı Safi Millî Hasıla bakımından SADECE Almanya kadar </em></strong>bir ekonomik güç oluşturacaklardı. Bu bölünmüşlüğü ve <strong><em>en sonda, en altta kalmayı tevekkülle(!) kabul etmenin</em></strong> bedeli çok ağır: Bosna’da, Filistin’de, Çeçenistan’da, Doğu Türkistan’da ve daha bir çok yerde zulüm kol geziyor. Müslümanlar ağır bir imtihan geçiyorlar. Yaşamlarını şekillendiren şeylerle ilişkilerini gözden geçirmekle başlıyor bu imtihan. Teknolojiyle, lüks tüketimle, savaşla, kapitalizmle, demokrasiyle , “ötekiler” ile ve İslâm ile olan ilişkilerini daha sağlıklı bir zemine oturtabilecekler mi? <a href="http://www.derindusunce.org/img/musluman_zaman.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><strong><em>Müslüman’ın Zaman’la imtihanı</em></strong> </span></a>adındaki 204 sayfalık bu kitap işte bütün bu konuları sorgulayan ve çözümler öneren makalelerden oluşuyor.</p>
<p> </p>
<p style="text-align: right;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak-laiklik.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-11326" title="kapak-laiklik" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak-laiklik.jpg" alt="" width="176" height="273" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/alaturka_laiklik.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"> Alaturka Laiklik: “Beni bir bir sen anladın, sen de yanlış anladın!”</span></a></strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak.jpg"></a>Türkiye Cumhuriyeti’nde Alevîlere zorla Sünnî İslâm öğretilirken Sünnîlerin başörtüsü devlet dairelerinde yasak. Türk Ordusu’nun istihbaratı camileri ve namaz kılanları fişliyor. Hristiyan Ermenilerin ne kiliseleri, ne yetimhaneleri ne de cemaat lideri seçimleri özgürce yapılamıyor. Rumların ruhban okulları özgür değil. Yahudiler diğer gayrı Müslimler gibi askerde ayrımcılığa uğruyor. Ateistlerin kitapları, internet siteleri yasaklanabiliyor, kapatılabiliyor. Gayrı Müslimlerin alın teriyle biriktirdikleri vakıf malları 1970′lerde gasp edildi, hâlâ geri verilmiyor.</p>
<p>Sahi Laiklik neye yarıyor? Bu kitap son yıllarda Türkiye’nin gündemine gelen, birbirinden ayrı gibi duran ama çekirdeğinde <strong>Yobaz Laiklik Meselesini</strong> barındıran konuları ele alıyor.<a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/alaturka_laiklik.pdf" target="_blank"><strong><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></strong></a></p>
<p> </p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf" target="_blank"><strong><span style="color: #0066cc;">T</span><span style="color: #0000ff;">ürkiye’nin Ulus-Devlet Sorunu</span></strong></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091225_derin_dusunce_org_ulus_devlet.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf" target="_blank"></a><a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf" target="_blank"><img class="alignleft size-full wp-image-7896" title="20091225_derin_dusunce_org_ulus_devlet_pt" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091225_derin_dusunce_org_ulus_devlet_pt.jpg" alt="" width="125" height="183" /></a>Devlet gibi soğuk ve katı bir yapı bizimle olan ilişkisini <strong>hukuk</strong> yerine <strong>ırkımıza</strong> ya da <strong>inançlarımıza</strong> göre düzenleyebilir mi? GERÇEK hayatı son derecede dinamik ve renkli biz “insanların”. Birden fazla şehre, mahalleye, gruba, klübe, cemaate, etnik köke, şirkete, mesleğe, gelir grubuna ait olabiliriz ve bu aidiyet hayatımız boyunca değişebilir. Oysa devletimiz hâlâ başörtüsüyle uğraşıyor, kimi devlet memurları <strong>“ne mutlu Türk’üm”</strong> demeyenleri iç düşman ilân ediyor, Sünnî İslâm derslerini zorla herkese okutuyor… Bizim paramızla, <strong>bizim iyiliğimiz için(!) bize rağmen… </strong>Kürt sorunu, başörtüsü sorunu, Hıristiyan azınlıklar sorunu… Bizleri sadece “insan” olarak göremeyen devletimizin halkıyla bir sorunu var. Türkiye’nin “sorunlarının” kaynağı sakın <strong>ulus-devlet</strong> modeli olmasın? 80 sayfalık bu kitap Kurtuluş savaşı’ndan sonra Türkiye’ye giydirilmiş olan deli gömleğine işaret ediyor.  Ne mutlu “insanım” diyene! <a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf" target="_blank"><strong><span style="color: #0066cc;">Kitabı buradan indirin</span></strong></a>.</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2010/10/25/musluman-devlet-olur-mu-umit-aktas-ile-dobra-dobra/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2010/10/25/musluman-devlet-olur-mu-umit-aktas-ile-dobra-dobra/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Fahişelik, şehitlik ve özgürlük</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/07/28/fahiselik-sehitlik-ve-ozgurluk/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/07/28/fahiselik-sehitlik-ve-ozgurluk/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 28 Jul 2009 08:00:31 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mehmet Yılmaz</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Derin Mevzu]]></category>

		<category><![CDATA[Erdem]]></category>

		<category><![CDATA[Fahişelik]]></category>

		<category><![CDATA[Liberalizm]]></category>

		<category><![CDATA[Toplum]]></category>

		<category><![CDATA[Toplumsal Ahlâk]]></category>

		<category><![CDATA[ahlak]]></category>

		<category><![CDATA[bireysel ahlak]]></category>

		<category><![CDATA[vicdan]]></category>

		<category><![CDATA[Özgürlükler]]></category>

		<category><![CDATA[İnsan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=5900</guid>
		<description><![CDATA[Geçen gün posta kutuma bir mesaj geldi, Lena adlı bir insan-kadın para karşılığında cinsel ilişki teklif ediyordu. Mesaja insan-Lena’nın çıplak fotoğrafı eklenmişti. Erkek-gözler için çekici bir kadın bedeni sergileyen bu fotoğraf insan-gözler için iki farklı şey anlatıyordu: 
 
1) İnsan-Lena’nın sağ bacağının yanındaki mobilyada 2 yaşındaki çocuklara uygun bir oyuncak duruyordu.
2) Fotoğraf çekilirken insan-Lena yüzünü saklamak [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/07/20090727_derin_dusunce_org_fahise_6.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-5902" title="20090727_derin_dusunce_org_fahise_6" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/07/20090727_derin_dusunce_org_fahise_6.jpg" alt="" width="177" height="146" /></a>Geçen gün posta kutuma bir mesaj geldi, Lena adlı bir insan-kadın para karşılığında cinsel ilişki teklif ediyordu. Mesaja insan-Lena’nın çıplak fotoğrafı eklenmişti. Erkek-gözler için çekici bir kadın bedeni sergileyen bu fotoğraf insan-gözler için iki farklı şey anlatıyordu: </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-family: Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><strong><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">1) </span></strong><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">İnsan-Lena’nın sağ bacağının yanındaki mobilyada 2 yaşındaki çocuklara uygun bir oyuncak duruyordu.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><strong><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;">2) </span></strong><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Fotoğraf çekilirken insan-Lena yüzünü saklamak istemişti.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Fahişelik konusunda rastgeldiğim iki katı duruş var:</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt 36pt; text-indent: -18pt; tab-stops: list 36.0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial; mso-fareast-font-family: Arial;">a)      </span><strong><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Katı ahlâkçı:</span></strong><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> Günahtır, ayıptır! Bütün fakir kadınlar kötü yola mı düşüyor? Namusuyla çalışsın, aza razı olsun…</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt 36pt; text-indent: -18pt; tab-stops: list 36.0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial; mso-fareast-font-family: Arial;">b)      </span><strong><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Katı özgürlükçü:</span></strong><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> Yetişkin iki insan ne isterse yapar. Fahişelik yapmak isteyen birine (ya da müşterisine) bir liberal olarak (ya da demokrat?) söyleyebileceğim bir şey yok.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt 36pt; text-indent: -18pt; tab-stops: list 36.0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">  <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/07/20090727_derin_dusunce_org_fahise.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-5903" title="20090727_derin_dusunce_org_fahise" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/07/20090727_derin_dusunce_org_fahise.jpg" alt="" width="458" height="294" /></a></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">İnsan-Lena için<span id="more-5900"></span> böyle midir bilemeyiz ama bir çok insan karnını doyurmak, aile geçindirmek için ahlaken “yanlış” işleri bile bile yapıyor. Bile bile diyoruz çünkü insan-Lena’nın yüzünü gizlemesinde adeta simgeleşiyor bu utanç ve gizlenme çabası.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Kız çocukları <strong><span style="font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;">“ben büyüyünce fahişe olucam, köşeyi dönücem”</span></strong> demez. Bu durumdaki insanlara acımak, kızmak ya da bir katı özgürlükçü gibi “kendi bilir” demek istemiyorum. Gece vakti yol kenarlarında “otostop” yaparken <strong><span style="font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;">gördüğümüz her insan-fahişe bireysel özgürlüğün ne derecede “çolak” bir kavram olduğunu yüzümüze çarpıyor</span></strong>. Özgürlük tek bacaklı bir masa gibi. Ayakta duramıyor:</span></p>
<p style="margin-left: 35.4pt;"><em><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">“[...] Özgürlük kimyası gereği başka bir kavramla eşleşerek dengelenmesi gereken bir olgudur. Bu denge sağlanmadığı müddetçe, insan nefsine hoş gelen şeyleri gözünde yüceltecek ve </span></em><strong><em><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">kendini en özgür sandığı anda nefsinin kölesi olacaktır</span></em></strong><em><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">. Ne faşist, baskıcı bir siyasî düzen ne de liberal bir demokrasi <a href="http://www.derindusunce.org/2008/04/11/insan-maymunlasabilir-mi/"><span style="color: #800080;">“hayvan gibi” yaşamayı kendine reva gören bir insana</span></a> mutluluk veremez. Baskıcı rejim iyiyi, kötüyü ideolojik bir şekilde belirleyip halkını çocuklaştıracaktır, bu kesin.</span></em></p>
<p style="margin-left: 35.4pt;"><em><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> Fakat diğer yandan, özgürlüklerin ancak başka bireylerin özgürlüğüyle sınırlandırıldığı [sözde özgür] toplumlarda </span></em><strong><em><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">birey rejimin değil ama kendi nefsinin kölesi olacaktır</span></em></strong><em><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">. Tüketim toplumlarının yol açtığı çevre kirliliği, silah ticareti, kadını ürünleştiren porno endüstrisi ve daha nice sorun bu köleliğin birer işaretidir. (bkz. </span></em><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;"><a title="Permanent Link to Pornografi Nasıl Sanat Oldu?" href="http://www.derindusunce.org/2008/11/25/pornografi-nasil-sanat-oldu/"><span style="color: #800080;">Pornografi Nasıl Sanat Oldu?</span></a></span><em><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">)</span></em></p>
<p style="margin-left: 35.4pt;"><em><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> Netice olarak özgürlüğün dengeleyici unsuru erdemdir. </span></em><strong><em><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">“benim özgürlüğüm diğer bireylerin özgürlüklerinin başladığı yerde biter”</span></em></strong><em><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> demek değildir doğru çıkış noktası. </span></em><strong><em><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">“Kendim için istediklerimi diğer insanlar için de istiyorum”</span></em></strong><em><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> seviyesinde olabilmektir.</span></em></p>
<p style="margin-left: 35.4pt;"><em><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> Evet… Bazı kavramlar çift gezerler ve onları bölüp parçalayarak anlamaya çalıştığınızda tam da aradığınız şeyi kaybedersiniz [...]”</span></em></p>
<p style="margin-left: 35.4pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"><span style="mso-spacerun: yes;"> </span>(<strong><span style="font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;"><a title="Permanent Link to Domuz gribi özgürlüğe bulaşır mı?" href="http://www.derindusunce.org/2009/05/10/domuz-gribi-ozgurluge-bulasir-mi/"><span style="color: #800080;">Domuz gribi özgürlüğe bulaşır mı?</span></a> isimli yazının sonuç bölümünden</span></strong>)</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Bireysel özgürlüğün tek başına ayakta duramayacağını bu şekilde hatırlattıktan sonra erdem – ahlak gibi kavramların kimyasına girmeye çalışalım ve ardından bunların bireysel olup olamayacağına bakalım. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><strong><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">“Din kültürü ve ahlâk bilgisi dersi”</span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Bizim gençliğimizde böyle bir ders vardı okullarda. Din bir “kültür”, ahlâk da bir “bilgiydi”. Derslerimize bazen felsefe hocaları gelirdi. Ders kitabına bağlı kalınmaz, saygı, iyilik, kötülük gibi kavramlar üzerine heyecanlı tartışmalar yapılırdı. Bazı seneler ise daha “dinci” öğretmenler gelir, çok ezbere bir İslâm kültürü anlatırlardı. Hangi halifenin devesi 3 yaşındayken 5 hurma çekirdeği yutmuş, tam 7 gün kabız olmuş… Öldüren ayrıntılarla insanı dininden nefret ettirmek için birebirdi bu şekil. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Herhalde bu zorunlu din derslerinin etkisiyle olacak, “ahlâk ve erdem” gibi kelimeleri kullanmaya başladığınız andan itibaren okuyucularınız/dinleyicileriniz genellikle din-iman moduna geçerler. Bunlar kırmızı çizgilerdir. Tartışılmaz değerlerdir bir çoğu için:</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt 72pt; text-indent: -18pt; tab-stops: list 72.0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">- Çalma! Öldürme! Zina yapma!</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt 72pt; text-indent: -18pt; tab-stops: list 72.0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">- Tamam da neden? </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt 72pt; text-indent: -18pt; tab-stops: list 72.0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial; mso-fareast-font-family: Arial;">- </span><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Ne demek neden? ALLAH’ın emri!</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Cehenneme gitme korkusuyla çalmayan ve öldürmeyen varsa ne zavallı bir insandır o. Cennetteki köşklerin, yiyeceklerin düşüyle sadaka veren, dünyada bir koyup Ahiret’te 3 almayı planlayan ne kadar kumarbaz…</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;"> <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/07/20090727_derin_dusunce_org_fahise_2.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-5904" title="20090727_derin_dusunce_org_fahise_2" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/07/20090727_derin_dusunce_org_fahise_2.jpg" alt="" width="434" height="402" /></a></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Evet, bu “değerler” organize dinlerin tekelinde… İyilik, doğruluk zihinsel boyutundan uzaklaşmış, takkelere, cübbelere, tütsülere, ibadethanelere bürünmüş olarak çıkıkıyor karşımıza çoğunlukla. Cennette arsa pazarlayan bir emlâkçı durumuna düşmüş imamlar, rahipler, hahamlar: <strong><span style="font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;">“Düşünme, sorgulama, inan, dediğimi yap, fazla kurcalama!”</span></strong></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Modernizmin kölesi olan bilim de suç ortağı bu çarpık durumun. Psikologlar, sosyologlar, kriminologlar, psikanalistler… Kimine göre modası geçmiş ahlâkın, erdemin. Alafranga bir laiklik adına <strong><span style="font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;">olması gereken</span></strong> (ideal) ile <strong><span style="font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;">olan</span></strong> (ölçülen) arasına şeffaf bir duvar örülmüş.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Kimi bu ideali “metafizik” diye dışlar hatta aşağılar. Ama çoğu<span style="mso-spacerun: yes;">  </span>“tarafsızlık” adına bilerek ya da bilmeyerek <a href="http://www.derindusunce.org/img/pozitivizm_derin_dusunce_org.pdf">pozitivizmden</a> yana taraf tutar. Hiç hak etmediği halde pozitivist bakışı sıfır noktasına koyarsanız elbette ahlâkî kaygılar “sağda” kalır. Ama kantarın topuzu da kaçmış olur.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><strong><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">21ci yüzyılda ahlâkı bize kim öğretebilir ?</span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Bir insanı eğitim yoluyla “ahlâklı” yapmak mümkün mü? En azından vicdanının sesini duymaya ve komutandan, patrondan önce vicdana uymaya hazır hale getirebilir miyiz çocukları? Belki de <strong><span style="font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;">millî eğitim</span></strong> isimli çamaşırhanelerde beyinleri yıkamasak, onlara <strong><span style="font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;">kulaklarını tıkamayı öğretmesek</span></strong> zaten duymaları gereken sesi duyacaklar… </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/07/20090727_derin_dusunce_org_fahise_4.jpg"><img class="size-medium wp-image-5908 alignleft" title="20090727_derin_dusunce_org_fahise_4" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/07/20090727_derin_dusunce_org_fahise_4-229x300.jpg" alt="" width="229" height="300" /></a>Ahlâkın fizik ya da kimya bilgisi gibi öğrenilebilmesi için önce objektif bir biçimde tarif edilmesi gerekir şüphesiz. Yani inançları ne olursa olsun herkesin kabul edebilleceği tanımlar yapmak: Erdem, iyi-kötü, suç, günah, ceza… </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Fakat <strong><span style="font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;">“ahlâkı tarif edelim”</span></strong> derken yani bu kavramı bir norma sokarken, standartlaştırırken faşizmin kucağına düşmekten kendimizi nasıl koruyacağız? İslâm’ın tam tersi olan Humeynizm’den ya da Kemalcilikten kendimizi nasıl koruyacağız?</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Faşizm ve ona yakın duran her türlü oluşuma karşı liberallerle hemfikirim. Yani devlet eliyle erdemin tarif edilmesi ve halka dayatılması felaketten başka birşey getirmiyor:</span></p>
<p style="margin-left: 35.4pt;"><em><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">“[...] <a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Anatole_France" target="_blank">Anatole France</a> bir kahramanını şöyle konuşturuyordu:</span></em></p>
<p style="margin-left: 35.4pt;"><em><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">“Bütün devrimlerin en büyük hatası erdem denen şeyi yeryüzünde kurumsallaştırmaya çalışmaktır. Bir halkı devlet gücüyle iyiden yana, bilge, özgür, ılımlı ve adil yapmak istediğinizde herkesi öldürmekten başka çareniz yoktur!”</span></em></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt 35.4pt;"><em><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></em></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt 35.4pt;"><em><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">İster <a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/%25C4%25B0slamc%25C4%25B1l%25C4%25B1k">İslamcı</a> olsun, ister <a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Kom%25C3%25BCnizm">komünist</a> isterse <a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Pozitivist">pozitivist</a>, bütün devrimlerin çelişkisi burada yatıyor: Yeni bir insan ve yeni bir halk yaratmak. Bu “<a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Pedagoji">pedagojik</a>” çabanın zorlandığı her noktada devrim, devlet terörünü de beraberinde getiriyor. Tabi bu terörün yaygınlığı ve vahşiliği “yeni bir halk yaratma” projesinin kapsamı ve amaçlarının büyüklüğü ile doğru orantılı [...]”</span></em></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt 35.4pt;"><em><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></em></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt 35.4pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">(<strong><span style="font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;"><a title="Permanent Link to Humeyni Lenin’i döver mi? Ulus devlet bölüm III" href="http://www.derindusunce.org/2008/02/08/humeyni-lenini-dover-mi-ulus-devlet-bolum-iii/"><span style="color: #800080;">Humeyni Lenin’i döver mi?</span></a> Adlı yazıdan alıntı</span></strong>)</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Ancak liberallerin bu noktadan itibaren çuvallamasına da üzülerek bakıyorum. Çünkü tanıdığım liberaller ahlâk konusunda şüpheci bir duruşu tercih ediyorlar:</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt 35.4pt;"><em><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"><span style="mso-spacerun: yes;"> </span>“Ahlâk, iyilik, kötülük gibi kavramlar herkese göre değişir. Madem ki objektif bir sınır koyamıyoruz o halde hiç sınır koymayalım, başkasını rahatsız etmedikçe herkes dilediğini yapsın.”</span></em></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><strong><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Bireysel özgürlükler</span></strong><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> ve <strong><span style="font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;">piyasa mekanizmaları</span></strong> ile belirlenen liberal bir yaşam çerçevesi gerçek hayatın taleplerine hitap etmiyor. Kendi adıma liberallerin bu duruşunu bir <strong><span style="font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;">düşünme tembelliği</span></strong> ve <strong><span style="font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;">sorumluluktan kaçış</span></strong> olarak değerlendiriyorum.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><strong><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Özgürlük ve ahlâk SADECE bireysel midir? </span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><strong><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">6 yaşındaki kızım oldukça yüksek bir kaydıraktan kayacak cesareti kendinde bulamadığı için ağlıyordu :</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">-Evlâdım üzülme, salıncaklara git.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">-Ama benden küçükler bile yapıyor, ben yapamıyorum.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">-Canın istemiyorsa mecbur değilsin.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">-Canım istemiyor ama ben istiyorum!</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Ne Yunus Emre’den ne de Sigmund Freud’dan haberi olmayan kızımın benliğindeki çatışmaları böyle kişileştirmesine çok şaşırmıştım. “Canım” dediği bir “aktör” ile “ben” dediği bir başka aktör vardı içinde ve bu iki aktörün istekleri çatışabiliyordu. Üstelik kendine daha yakın hissettiği “ben” bu çatışmanın farkındaydı!</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Kızımın bir kaydırak başında keşfetmeye başladığı bu dünyaya <strong><span style="font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;">birey altı dünya</span></strong> diyelim isterseniz. Tabi toplumun en küçük birimi birey değil de “canım” ve “ben” olunca ortalık biraz karışıyor. Dünyamız bir anda 6 milyar “canım” ve 6 milyar “ben” ile oldukça kalabalık bir hal alıyor.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; tab-stops: 175.5pt;"><strong><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">“Ben” kimdir?</span></strong><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; tab-stops: 175.5pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Sorumlulukları, hakları ve özgürlükleri sürekli gündemde olan birey ile “ben” aynı şey midir? Bu sorulara daha net yanıt arayabilmek için birbiriyle ilgisiz gibi görünen şu üç örneğe göz atalım:</span></p>
<ul style="margin-top: 0cm;" type="disc">
<li class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; mso-list: l2 level1 lfo1; tab-stops: list 36.0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Japonya’da insanların onurlarını korumak(!) uğruna intihar etmeleri, </span></li>
<li class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; mso-list: l2 level1 lfo1; tab-stops: list 36.0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Türkiye’de namus(!) uğruna özellikle kadınların öldürülmesi,</span><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></li>
<li class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; mso-list: l2 level1 lfo1; tab-stops: list 36.0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Hollanda’da özgürlük(!) uğruna çocukla cinsel ilişkinin yasallaşması.</span><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></li>
</ul>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Her üç durumda da “üstün” kabul edilen bir varlık / kavram /ilke uğruna daha “alt-aşağı” birşeyin feda edilmesi söz konusu. Bu davranışlar bir çok insana “yanlış” görünse de <strong><span style="font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;">X uğruna Y feda etmek</span></strong> kalıbı iyi-kötü dediğimiz yargıların kimyasında var. Bunu ispat için aşağıdaki örneklere bakalım:</span></p>
<ul style="margin-top: 0cm;" type="disc">
<li class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; mso-list: l1 level1 lfo2; tab-stops: list 36.0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Komşusu aç olduğu için ekmeğini ona veren, “iyilik” uğruna kendi payını feda eden,</span><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></li>
<li class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; mso-list: l1 level1 lfo2; tab-stops: list 36.0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Evlâdını ezilmekten kurtarmak için kendini yola atan,</span><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></li>
<li class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; mso-list: l1 level1 lfo2; tab-stops: list 36.0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Vatanını işgalden kurtarmak için ölümü göze alan.</span><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></li>
</ul>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Şimdi “iyi” örnekler sayesinde daha net görebildiğimizi sanıyorum, ahlâkın kimyasına ait bu gerçeği: <strong><span style="font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;">X uğruna Y feda etmek</span></strong>, yani “özgürce” bir seçim yapmak.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Tabi hemen “X ve Y nedir?” diye sormak gerek. İntihar eden bir Japonun koruduğuna inandığı haysiyeti meselâ? Bu aşamada bir sonsuzluk algısı devereye giriyor. <strong><span style="font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;">“ben etten ve kemikten olan bedenimin varlığını feda ediyorum ki haysiyetim yaşasın”. </span></strong>Şimdi okumaya 5 dakika ara verin ve bu analizi <span style="text-decoration: underline;">sadece “teknik” olarak</span> namus cinayetlerine, sadaka veren bir insana ya da ölümü göze alan bir askere de zihninizde uygulayın… Sonuçta insandaki “ben” algısının tek olMAdığını göreceksiniz. Bir “ben” uğruna başka bir “ben” feda edilebiliyor. Bazen sadaka olayında olduğu gibi küçük maddî çıkarlar bazen de biyolojik (?ampirik) hayatın kendisi.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><strong><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Birey altı dünya</span></strong><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">’nın keşfiyle birlikte bireysel ahlâk, bireysel özgürlük gibi kavramlar da aşınıyor diye düşünüyorum. Neden?</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Bu birey altı penceresinden Nazilere karşı mücadele eden direnişçi bir Fransıza bakalım. Elinde silahla görev yerine doğru yürüyor. Bedeninin her zerresi ona <strong><span style="font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;">“geri git, ne işin var? Öleceksin! Sen mi kurtaracaksın Fransa’yı?”</span></strong> diye haykırıyor ama ben-fransız et-fransıza sözünü geçiriyor. Direnişçi et-ölüme razı ettiği bedeniyle ölümsüz/sonsuz olduğuna inandığı bir “yaşama” doğru yürüyor.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/07/20090727_derin_dusunce_org_fahise_5.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-5905" title="20090727_derin_dusunce_org_fahise_5" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/07/20090727_derin_dusunce_org_fahise_5-300x225.jpg" alt="" width="300" height="225" /></a>Şimdi bu bilgi ile yazının başında bahsettiğim insan-Lena’ya yeniden bakalım. Anne-Lena için çocuğunun karnını doyurmak o kadar <strong><span style="font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;">üstün/yüce/ulvî bir görev</span></strong> ki bir gün değil her gün hatta her “müşteriyle” yeniden ölmeye razı. Ben-Lena emrediyor, et-Lena soyunuyor ve <strong><span style="font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;">görevini</span></strong> yerine getiriyor. Bedeninin her zerresi ona tersini yapmasını söylüyor ama o etinden ve haysiyetinden daha üstün tuttuğu bir “görev” için ilerliyor.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Bireysel ahlâk penceresinden “şehitlik” ve “fahişelik” ne kadar uzak görünüyor oysa… </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><em><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">(not: bu kelimeleri tırnak içinde kullanıyorum çünkü gerçek anlamlarında değil toplumun ve adalet mekanizmalarının nazarındaki anlamlarını kasdediyorum.)</span></em></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><strong><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Toplumsal boyut</span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Özgürlük ve ahlâk ile ilgili kavramları birey katına hapsetmenin imkânsızlığını gördük yukarıdaki paragrafta. Daha doğrusu bireyi en küçük, bölünmez <strong><span style="font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;">sorumlu/hak sahibi</span></strong> birim kabul eden liberalizm, islamcılık ve komünizm gibi modernist temelli politik sistemlerin eninde sonunda birey altı dünya ile bir gerilim üreteceğini saptadık.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Aslında bu gerilim sorunun sadece yarısı. Yani modernist politik sistemlerin üreteceği ikinci bir tür gerilim daha var ki o da birey üstü, yani bireyi içeren insan kümeleri ile oluşacak olan çatışma. Aile ile, cemaat ile, mahalle ile, cemiyet ile:</span></p>
<p style="margin-left: 35.4pt;"><em><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">“Hamile olduğunu öğrendiği andan itibaren bir kadının kendine ve geleceğe bakışı değişir. Eşiyle ilişkilerine de yansır bu. Onlar artık cumartesi akşamları gidecekleri iyi bir film arayan iki sevgili değil geleceğe dair projeleri olan bir anne-babadır.</span></em></p>
<p style="margin-left: 35.4pt;"><em><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> Boyu bir kaç milimetreyi geçmeyen bu küçük insan suya düşen bir mürekkep damlası gibidir. Hem suyun rengini değiştirir hem de kendisi suyun etkisiyle bir mürekkep damlası olmaktan çıkar. İnsan bir topluluğa girdiği andan itibaren çok yönlü bir etkileşim başlar. Bu etkileşimin takibi ya da kontrolü imkânsızdır. Sınıfa gelen yeni bir öğrenci, işe yeni alınan bir memur artık o eski “ben” değildir. Girdiği topluluk da o gelmeden önceki topluluk olmayacaktır.</span></em></p>
<p style="margin-left: 35.4pt;"><em><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> Önemli nokta bu etkileşimin geri çevrilmesinin de imkânsız oluşudur.</span></em></p>
<p style="margin-left: 35.4pt;"><em><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> Bu bağlamda bir arada barış içinde yaşaması umud edilen insanları bir torbadaki tenis topları gibi göremeyiz. </span></em><strong><em><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Toplum hakları ve ödevleri birbirinin özgürlükleriyle sınırlanan bağımsız bireylerden oluşmaz. Hukuksal ya da siyasî çözümleri sadece bireysel modeller üzerine oturtmak ayrı bir hukukî ve siyasî varlık olan toplumun haklarını çiğnemek olur.</span></em></strong></p>
<p style="margin-left: 35.4pt;"><em><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> Değerli yazarımız <a title="Enver Gülşen tarafından yazılan yazılar" href="http://www.derindusunce.org/author/envergulsen/"><span style="color: #800080;">Enver Gülşen</span></a> bu konuda ek olarak söylemek istediklerimizi zaten dile getirmiş ve çok güzel bir makale yazmıştı: <a href="http://www.derindusunce.org/2008/12/08/kemalizm-demokratlik-ve-liberallik/">Kemalizm, Demokratlık ve Liberallik</a> adında.”</span></em></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">(<a title="Permanent Link to Liberaller neden başarısız?" href="http://www.derindusunce.org/2009/02/19/liberaller-neden-basarisiz/"><span style="color: #800080;">Liberaller neden başarısız?</span></a> makalesinin <em><strong><span style="font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;">İç hastalık 3: “Cemaatsel” hak ve özgürlüklere sırt çevirmek</span></strong></em><strong><span style="font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></strong><strong><span style="font-weight: normal; font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;">isimli paragrafından</span></strong>)</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"><span style="mso-spacerun: yes;"> </span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Bireysel özgürlüğün kendisi ahlâk ve erdemden, bu iki kavram ise toplumdan ayrı düşünülemiyor. “Ötekiyle” ilişki olmadan tarif edilemiyor ahlâk. Öteki yani hak sahibi. Ama “öteki” insan topluluklarıyla sınırlandırılmalı mı? Doğadaki hayvan ve bitkiler de hak sahibi değil mi? Ahlâk aynı zamanda doğayı korumak için kendi çıkarlarını feda etmek değil mi?</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">(Bkz. </span><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;"><a title="Permanent Link to Çevreciliğe anti-modern bir bakış" href="http://www.derindusunce.org/2008/10/15/cevrecilige-anti-modern-bir-bakis/"><span style="color: #800080; mso-ansi-language: EN-GB;">Çevreciliğe anti-modern bir bakış</span></a></span><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">)</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><strong><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Bireysel özgürlük özgürlük değildir</span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Birey altı dünya ve toplum sayesinde görüyoruz ki gerçek özgürlük insanın “canının istediğini” değil ödevini yani “gerekeni” yapabilme özgürlüğüdür. Ve bu uğurda daha az “kıymetli” şeyleri feda edebilme özgürlüğüdür. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Birey en küçük ya da tek “sorumlu” birim değildir, ahlâkın konusu bireysel olduğu kadar alt-bireysel ve toplumsal olabilir. Birey altı ve birey üstü bu iki seviye ahlâkın hem “üreticisi” hem de “tüketicisi” olduğundan ahlâk bunlardan soyutlanmış olarak düşünülemez.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Devlet birey dışındaki bu iki seviyeyi görmezden gelirse ne olur?</span></p>
<ul type="disc">
<li class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; mso-list: l0 level1 lfo3; tab-stops: list 36.0pt; mso-margin-top-alt: auto; mso-margin-bottom-alt: auto;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Suç işleme artar. Suçlular yakalansa bile <strong><span style="font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;">bireyle</span></strong> sınırlı adalet sistemi suçu önleyemediği için cezaevleri dolmaya devam eder. (bkz. </span><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;"><a href="http://www.derindusunce.org/2007/03/14/kotu-insan-uretme/"><span style="color: #800080;">Kötü insan nasıl üretilir? </span></a><span style="mso-spacerun: yes;"> </span>ve <a title="Permanent Link to Cezaevleri okul olsun !" href="http://www.derindusunce.org/2009/01/14/cezaevleri-okul-olsun/"><span style="color: #800080;">Cezaevleri okul olsun !</span></a></span><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">)</span><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></li>
<li class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; mso-list: l0 level1 lfo3; tab-stops: list 36.0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Çocukların cinsel istismarı önlenemez. Ne cezaları arttırmak ne de çocukları daha fazla korumak kalıcı sonuç vermez. (</span><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;"><a title="Permanent Link to Çocukların cinsel istismarı" href="http://www.derindusunce.org/2008/11/26/cocuklarin-cinsel-istismari/"><span style="color: #800080; mso-ansi-language: TR;">Çocukların cinsel istismarı</span></a></span><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">)</span><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></li>
<li class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; mso-list: l0 level1 lfo3; tab-stops: list 36.0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Terör sorunu çözülemez. (</span><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;"><a title="Permanent Link to Terörist evlatlarımız ve Anzak leşlerimiz(!)" href="http://www.derindusunce.org/2008/07/02/terorist-evlatlarimiz-ve-anzak-leslerimiz/"><span style="color: #800080; mso-ansi-language: TR;">Terörist evlatlarımız ve Anzak leşlerimiz(!)</span></a></span><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> ve </span><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;"><a title="Permanent Link to PKK’lıları affetmek" href="http://www.derindusunce.org/2007/12/03/pkklilari-affetmek/"><span style="color: #800080;">PKK’lıları affetmek</span></a></span><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">)</span><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></li>
</ul>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><strong><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Sonuç</span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><strong><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Teknoloji sayesinde/yüzünden “iyi” ve “kötü” olan herşeyin <strong><span style="font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;">CO<span style="text-transform: uppercase;">ğ</span>RAFÎ</span></strong> menzili arttı. Eskiden “kötülüğü / suçu / günahı” arayıp bulmak gerekiyordu. Artık evlere servis yapılıyor.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Dünya üzerindeki insanlar ıssız birer adada değil tam tersine gittikçe <strong><span style="font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;">“küçülen bir kamusal alanda”</span></strong> yaşıyorlar. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/07/20090727_derin_dusunce_org_fahise_3.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-5906" title="20090727_derin_dusunce_org_fahise_3" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/07/20090727_derin_dusunce_org_fahise_3-300x225.jpg" alt="" width="300" height="225" /></a>Sadece nükleer füzeler değil para hareketleri de kıtalar arası artık. İnsanî yardım kurumları, suç örgütleri, medya… Siyaset de kıtalar arası yapılıyor kadın ve organ ticareti gibi. Çevre sorunları da kıtalar arası. Bir ülkenin ürettiği asit yağmurları başka bir ülkenin ormanlarını tahrip ediyor.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Ticaret, savaş, internet, siyaset, çevre kirliliği… Hayatımızı dolduran iyi ve kötü ne varsa küreselleşti. Yeryüzünde yaşayan<strong><span style="font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;"> insanları bir arada barış içinde yaşatabilecek bir hayat görüşü artık ütopya değil aciliyet halini aldı. </span></strong>Böyle bir dünyada fanatik liberalizmin “bırakınız yapsınlar” duruşu çoktan son kullanma tarihini doldurdu diye düşünüyorum.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><strong><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><strong><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Liberalliğin ya da demokratlığın bu hayat görüşünü oluştrmaya talip olabilmesi için bireyin “içini” ve “dışını” hesaba katması gerekiyor.</span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"><strong>Çağrışım Kaynakları</strong></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: x-small; font-family: Verdana;">Mesnevî (Mevlâna Hazretleri) , Mişkat&#8217;ül Envâr (Gazâlî Hazretleri), Saf Aklın Eleştirisi (Kant), Güzelliğin Analitiği (Kant), Madde ve Bellek (Bergson),&#8230;</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"> </p>
<p>&#8230;Bu makale ilginizi çektiyse&#8230;</p>
<p style="text-align: right;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank">Liberalizmin Kara Kitabı</a></strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank"><img class="alignleft size-medium wp-image-10169" title="liberalizmin_kara_pt" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_pt.jpg" alt="" width="165" height="288" /></a>Liberalizm asırlardır bir çok aşamalardan geçmiş, tarihi olaylarla kendisini imtihan etmiş bir düşünce geleneği. Değişmiş yanları var ama sabitleri de var. Bu sabitlerin içinde <strong>liberalizmin tehlikeli yönleri</strong> hatta <strong>YIKICI UNSURLARI</strong> da var. Bunları ortaya çıkarmak için “doğru” soruları sormak ve liberal perspektifte kalarak yanıt aramak gerekiyor… Büyük bir kısmı bu gelenekten olan düşünürlerin fikirlerinden istifade ederek <strong>liberalizmin kusurlarını</strong> ele alıyoruz bu kara kitapta: Adam Smith, Mandeville, John Stuart Mill, Hayek, Friedman, Röpke, Immanuel Kant, Alexis de Tocqville, John Rawls, Popper, Berlin, Mises, Rothbard ve Türkiye’de Mustafa Akyol, Atilla Yayla, Mustafa Erdoğan…</p>
<p>Liberallere, liberalimsilere ve anti-liberallere duyurulur.</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a></p>
<p> </p>
<p style="text-align: right;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin_ak_kitabi.pdf" target="_blank">Liberalizmin Ak Kitabı</a></strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin_ak_kitabi.pdf" target="_blank"><img class="alignleft" title="liberalizmin-ak_kitabi" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin-ak_kitabi-221x300.jpg" alt="" width="133" height="221" /></a>1930 model bir ulus-devletin, bir <strong>“devlet babanın”</strong> çocuklarıyız. Son derecede <strong>“Millî”</strong> bir eğitim gördük, öğrenim değil. Hayatta işimize yarayacak meslekî bilgileri ya da eleştirel bir bakışı öğrenmedik <strong>“millî”</strong> okullarda. <strong>“Varlığımızı Türk varlığına armağan etmek”</strong> için eğitildik, eğilip büküldük.</p>
<p>Liberallerin dilinden düşmeyen <strong>“Bireysel haklar ve özgürlükler”</strong> bizim gibi Kemalist çamaşırhanelerde yıkanmış beyinler için çok yeni. Türkiye’de yaşayan insanların ulus-devlet boyunduruğundan kurtulmasında önemli bir rol oynuyor liberaller. Biz de <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin_ak_kitabi.pdf" target="_blank">bu kitapta </a>liberalizmin temel tezleriyle uyumlu, bu fikir akımına doğrudan ya da dolaylı destek veren makaleleri birleştirdik. <strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin_ak_kitabi.pdf" target="_blank">Buradan indirin.</a></strong></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2009/07/28/fahiselik-sehitlik-ve-ozgurluk/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/07/28/fahiselik-sehitlik-ve-ozgurluk/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Değişim ya da ‘okudukça sapıtmak’</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/07/26/degisim-ya-da-%e2%80%98okudukca-sapitmak%e2%80%99/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/07/26/degisim-ya-da-%e2%80%98okudukca-sapitmak%e2%80%99/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 26 Jul 2009 03:00:12 +0000</pubDate>
		<dc:creator>T.Suat Demren</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Beyin Yıkama]]></category>

		<category><![CDATA[Erdem]]></category>

		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>

		<category><![CDATA[Hayat]]></category>

		<category><![CDATA[Modernleşme]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=5855</guid>
		<description><![CDATA[
Önceden savunduğu bir fikri bugün saçma sapan bulduğunu, kendisiyle de alay ederek belirtebilmek, -şayet yersiz bir gurur gösterisi vesilesi değil ise-  bir erdem. İnsanlar değişiyor, fikirler değişiyor,   bilgi dediğimiz şeyden anladıklarımız ile heybemizdeki bilgilerimiz değişiyor, bakış açılarımız değişiyor.
Bir zaman, hapsolduğumuz pencereyi yegane bakış açısı olarak görüyoruz  belki ve bu ilkyargı ile hayata çeşitli katmanlarda anlamlar [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/07/degisim.jpg"><img class="size-full wp-image-5856 alignleft" title="degisim" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/07/degisim.jpg" alt="" width="165" height="260" /></a></p>
<p>Önceden savunduğu bir fikri bugün saçma sapan bulduğunu, kendisiyle de alay ederek belirtebilmek, -şayet yersiz bir gurur gösterisi vesilesi değil ise-  bir erdem. İnsanlar değişiyor, fikirler değişiyor,   bilgi dediğimiz şeyden anladıklarımız ile heybemizdeki bilgilerimiz değişiyor, bakış açılarımız değişiyor.</p>
<p>Bir zaman, hapsolduğumuz pencereyi yegane bakış açısı olarak görüyoruz  belki ve bu ilkyargı ile hayata çeşitli katmanlarda anlamlar veriyoruz. Ancak, ne dünyaya bakabilen yegane pencere bizim penceremiz ne de bizim ikna edici bulup, kabullenerek baktığımız pencere, sırf biz ikna edici bulduk diye doğru açıyı yakalamış oluyor.</p>
<p>Kenar&#8217;ın <a href="http://www.derindusunce.org/2009/07/18/%E2%80%9Cataturkcukemalist-mahalle-baskisi%E2%80%9D-veya-%E2%80%9Cyipranan-tsk-degil-benim%E2%80%9D/" target="_blank">güzel yazısını</a> okuyunca, çok kısaca, benzeri anlamda kendi mahallemde uğradığım durumlardan bir kaçına <a href="http://www.derindusunce.org/2009/07/18/%e2%80%9cataturkcukemalist-mahalle-baskisi%e2%80%9d-veya-%e2%80%9cyipranan-tsk-degil-benim%e2%80%9d/#comment-35158" target="_blank">değindim</a> yazısının altında.  <span id="more-5855"></span>Bugün bazı konulardaki fikrî farklılaşmalarım neticesindeki zihni durumum, tıpkı Kenar&#8217;da olduğu gibi, benim de &#8216;kendi&#8217; çevremde sıkıntı yaratıyor zaman zaman.  Olaylara bakışım ya da mahallemdeki yaygın söylemle &#8216;okudukça sapıtmak&#8217; halleri, benim kendimle ilgili en çok gurur duyduğum yönlerimden birisi halbuki.</p>
<p>Nasıl olmasın ki? Ne öğrenmenin sonu var ne de öğrendikçe daha çok farkına varılıp ürkülen cehaletin sonu.</p>
<p>Basmakalıp yargılarla, dar bir bilgi dağarcığı ile çabucak hüküm verdiğimiz meselelerin bambaşka yönlerinin de olduğunun farkına varmak, bunun farkında olmayanların nezdinde sizin belki &#8216;tuhaf&#8217; görünmenize neden olabilir ama nihayetinde sizi, karşınızdakinin niçin öyle düşündüğünü de anlayan empati sahibi,  kuşatıcı ve açık fikirli bir insan konuma sokar.</p>
<p>Önceki yanılgılarıma burada örnek vermeye kalksam uzun bir paragraf olur. Çok eskiye de gitmeye gerek yok aslında, sadece kayıt altına alarak yazı haline getirdiğim düşüncelerime bile baktığımda, pek çok eski yazı ve yorumumu bugün istihza ile gülümseyerek okuduğumu; veya en iyi ihtimalle  üzerlerine bazı şerhler düşme gereği duyduğumu farkediyorum.</p>
<p>Bazılarımız belki inanç noktasındaki temel çekincelerinden belki kendilerince başka sebeplerden, bu tür bir fikrî değişimi  sakıncalı bulabilir.  Ama sorgulayıcı davranmak ve olaylara  farklı yönlerden de bakmayı denemek, bizzat inandığımız değerleri daha da sağlamlaştırır aslen. Çünkü sorgulanmış ve aklın onu kutsamayan ama gözadı da etmeyen dengeli bir testinden  geçmiş fikrî pencere çok daha değerli, ayakları yere sağlam basan bir yapı hale geliyor. (Mesela, İslâm özelinde &#8216;tahkîkî iman&#8217; denilen şey tam da böyle bir süreç sonucunda yerleşir çoğu kez.)</p>
<p>Aslına bakarsanız engellenebilir bir şey de değildir bu sorgulama süreci. Bilginin sizi içine çeken büyüsü, akıl denen mucizevî yetinin de refakatiyle, bilgiye erişim noktasında imkânı olan ve  biraz farkındalığı ve merakıyla bunu harmanlayan herkesin kapısını bir gün çalar.</p>
<p>180 derece de olsa  fikirlerinin zaman içinde değiştiğini, açık yüreklilikle, ıkınıp sıkınmadan söyleyebilen insanları seviyor ve onları değerli buluyorum. Bazılarının tutarlılığı sabit fikirlilik sanma yanılgısı var ya, işte bu yanılgıya düşmeyen insanlar, hakikaten sevilmeyi ve önemsenmeyi hakediyor.  Ve çoğu kez en temel felsefî meselelerde fersah fersah farklı düşünsem bile, zaman içinde çok boyutlu düşünebilme yetisi kazanmış, açık fikirli, sorgulayıcı insanlar ile, insanlığın varoluşsal yahut güncel sorunları hakkında, kendi mahallemdeki fikirdaşlarımla olduğundan çok daha fazla ortak nokta ve konuşacak alan görüyorum.</p>
<p>Mutlaka değişmeli miyiz? Tabii ki hayır, söz ettiğim şey bu değil; hele hele arkaik bir modernist tavır olarak, &#8216;ilerleme&#8217; hiç değil.  &#8216;Kitap yüklü eşşek&#8217; olmak da olası o anlamda bir &#8216;değişme&#8217;/'ilerleme&#8217;nin sonunda çünkü.</p>
<p>Modernizm sağolsun, hangi ideolojik temelli düşüncede olursak olalım, &#8216;bir biçimde&#8217; zihinlerimiz iğdiş ediliyor.  Şu geri döndürülmesi mümkün görünmeyen modernizm sürecinde ve ona eşlik eden &#8216;bilgi çağı&#8217;nda, bu iğdişten zihnimizi kurtarmamız ve; bir dağ başında, okuması yazması olmayan ama yaşama kadîm bir hikmetle bakabilen yaşlı bir insanın vicdanına ve bilgeliğine, -içinde bulunduğumuz çağın dayatması gereği farklı bir formda da olsa- birazcık bari yaklaşabilmemiz mümkün mü?</p>
<p>Benim baktığım yerden bütün mesele bu.</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2009/07/26/degisim-ya-da-%e2%80%98okudukca-sapitmak%e2%80%99/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/07/26/degisim-ya-da-%e2%80%98okudukca-sapitmak%e2%80%99/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Araf Dağına Tırmanış</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/06/29/araf-dagina-tirmanis/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/06/29/araf-dagina-tirmanis/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 29 Jun 2009 11:00:04 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ekrem Senai</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Derin Mevzu]]></category>

		<category><![CDATA[Erdem]]></category>

		<category><![CDATA[Çeviri]]></category>

		<category><![CDATA[İnsan]]></category>

		<category><![CDATA[ahlak]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=5466</guid>
		<description><![CDATA[ Yedinci Daireden Yansımalar - Hamza Yusuf, Zaytuna College
Ama sağlam insan nasıl, cenneti de verseler 
Dinlemezse aşağılık cümbüşlerin çağrısını; 
Çürük insan, meleklerle sarmaş dolaş da olsa,
Bıkar göklerdeki yatağından
Can atar iğrenç pisliklere 
William Shakespeare  
 
 
 

Ahlaksızlık korkunç yüzlü bir canavardır, 
Nefret edilesidir ama görürsün onu; 
Öyle sık görürsün ki, yüzüne alışırsın, 
Önce katlanır, sonra acır, en sonunda benimsersin.
Alexander Pope  
 
  
Ormanı severim, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><em></em> <span style="font-size: medium; font-family: Times New Roman;"><strong>Yedinci Daireden Yansımalar - Hamza Yusuf, Zaytuna College</strong></span></p>
<p><em><img class="size-medium wp-image-5467  alignleft" title="20090627_derindusunce_org_yol" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/06/20090627_derindusunce_org_yol-300x195.jpg" alt="" width="161" height="213" />Ama sağlam insan nasıl, cenneti de verseler </em></p>
<p><em>Dinlemezse aşağılık cümbüşlerin çağrısını; </em></p>
<p><em>Çürük insan, meleklerle sarmaş dolaş da olsa,</em></p>
<p><em>Bıkar göklerdeki yatağından</em></p>
<p><em>Can atar iğrenç pisliklere </em></p>
<p><strong>William Shakespeare</strong>  <br />
 <br />
 <br />
 </p>
<p><span id="more-5466"></span></p>
<p><em>Ahlaksızlık korkunç yüzlü bir canavardır, </em></p>
<p><em>Nefret edilesidir ama görürsün onu; </em></p>
<p><em>Öyle sık görürsün ki, yüzüne alışırsın, </em></p>
<p><em>Önce katlanır, sonra acır, en sonunda benimsersin.</em></p>
<p><strong>Alexander Pope</strong>  <br />
 <br />
  </p>
<p><em>Ormanı severim, kentlerde yaşamak kötüdür: Oralarda azgın çoktur.</em></p>
<p><em>Katilin eline düşmek, azgın kadının düşüne girmekten yeğ değil midir?</em></p>
<p><em>Hele şu adamlara bakın: gözlerinden okunuyor,  dünyada kadınla yatmaktan daha iyi bir şey bildikleri yok.Çamur var gönüllerinin ta dibinde; ne yazık! Ruh da varsa çamurlarında!</em></p>
<p><em>Keşke yetkin olsaydınız, hayvan olarak hiç değilse! Fakat hayvanlara vergidir suçsuzluk.</em></p>
<p><em>Size içgüdülerinizi öldürmeyi mi salık vereyim? Size içgüdülerinizdeki suçsuzluğu salık veririm. </em>-</p>
<p><strong>Friedrich Wilhelm Nietzsche</strong> <br />
  </p>
<p>Arzu nedir? Eflatun&#8217;un diyaloğu <em>Philebus&#8217;ta</em> Sokrat bu soruya cevap verir; açlık, susuzluk ve benzeri isteklerin arzunun alanına girdiğini söyler: </p>
<ul>Sokrat: Genellikle bir adamın &#8220;susuzluğa sahip olduğunu&#8221; söyleriz, değil mi? Bunun anlamı giderek suyunu tüketmekte olduğudur. &#8230;. O halde onun susuzluğu arzu mudur?</ul>
<p>     Protarchus: Evet içmek için duyduğu arzudur.</p>
<p>     Sokrat: İçmek için mi, yoksa içerek yeniden dolmak için mi?</p>
<p>     Protarchus: Yeniden dolmak için olmalı</p>
<ul>Sokrat: O halde birisi tükendikçe, açıkca tecrübe ettiği şeyin tersini arzu ediyor; tükenirken, yeniden dolmayı arzu ediyor.  </ul>
<p>Bu perspektife göre, arzu, içimizdeki boşluğu doldurma isteğidir. Bu arzu, &#8220;neden buradayız&#8221; bilgisi boşluğunun getirdiği bilme arzusu gibi derin bir istek olabileceği gibi, zihnini meşgul edip eğlendirecek nesnelere sahip olmak ve böylece içindeki boşluklarla hiç karşılaşmamayı sağlamak gibi sığ uğraşlar da olabilir. Eflatun&#8217;un <em>Symposium&#8217;</em>unda, Sokrat, güçlü olan insanın güçlü olmayı, hızlı olanın hızlı olmayı dilediğini, onun gerçekten arzuladığının ise aslında güçlü ve hızlı kalmak olduğunu söyler. Madem bu özelliklerin devam etmesini garanti edemiyoruz, o halde insanın gerçek arzusu geleceğe aittir, şimdiye değil; bir diğer deyişle, o aslında &#8220;isteyiş içinde olduğu şey&#8221; dir.  </p>
<p>Arzuyla ilgili dikkate değer bir diğer perspektif, 13.yüzyıl şairi, alim ve teoloğu Rumi&#8217;ye aittir. Mesnevi&#8217;sine, özünden koparıldığı için ağlayan neyin feryadıyla başlayan Rumi, özünden koparılan insanoğlunun da acı içinde olduğunu ve içindeki boşluğun onu, kalbinin arzusuna yönlendirdiğini söyler. İngilizcedeki &#8220;desire&#8221; (arzu) sözcüğü, aslında insanın özüne tekrar bağlanması ulvi anlamını remz eder. &#8220;Desire&#8221; Latince bir kelime olan &#8220;<em>desiderare</em>,&#8221;&#8216;den türetilmiştir ve anlamı &#8220;istemek, dilemek&#8221;tir. Ama orjinali edat haliyle &#8220;de sidere&#8221; den gelir ki anlamı &#8220;göklerin getireceğini beklemek&#8221;tir (&#8221;<em>de</em>&#8221; ,&#8221;-den,&#8221; ve &#8220;<em>sidere</em>&#8221; &#8220;gökler, yıldız, takımyıldızı&#8221; anlamlarına gelir). Joni Mitchell&#8217;in şarkısında söylediği gibi &#8220;Bizler birer yıldızız / Ve som altınlarız / Özümüze dönmek zorundayız / Tekrar cennete,&#8221;. Eden bahçesine geri dönme isteği, veya Samsara zincirini kırmak ve Nirvana&#8217;ya ulaşmak (nefsin yok edilmesi) aşkın bir tutku perspektifi sunar.  </p>
<p>Fakat dünya, yaratılışı itibarıyla göz kamaştırıcıdır. Parlak süsleriyle erkek ve kadınları baştan çıkarıp, farklı farklı arzular ve uğraşlar peşinde koşturur. Bazıları gücün peşindedir, bazıları zenginliğin, bazıları aşkın&#8230; bazılarının bakışları ise fiziksel zevklerin ötesine geçmez. Bunların her biri ise, kısa bir süreye hapsolmuş arzudan neşv ü nema bulur, doyumsuzluk ve yıkıcılıkla malül arzularımızın içinde&#8230;  </p>
<p>İnsanların hem hayvani arzuları, hem de Spinoza&#8217;nın ölümünden sonra yayınlanmış eseri Ethics&#8217;te &#8220;will-iradi istek&#8221; olarak nitelendirdiği rasyonel istekleri vardır. Arzular yanlış veya doğru olarak değerlendirilebilir mi? Modern perspektife göre, çok az sayıda arzu yanlış olarak kategorize edilebilir. Bireyselci Batı toplumlarında, insanlar bir diğerini sömürmediği, zarar vermediği sürece &#8220;canlarının istediklerini&#8221; yapmaya yüreklendirilir. Rasyonel ve dini ahlak ise, doğru ve yanlış arzuları açık bir şekilde ayırır, ve yanlış arzuların psikolojik mutluluğu bozacağını, insan ilişkilerinde yıkıcı etkilerde bulunabileceğini söyler. Zevkler insanın yaşaması ve mutluluğu için gereklidir, fakat ölçüden saptırıldığı, azdırıldığı zaman yıkıcı olabilir. Yanlış arzular, arzunun gerçek tabiatını üç sebeple ıskalar:</p>
<ul type="DISC">
<li>Arzu edilen şey kısmen iyidir ama aşırı arzu ile mutlak iyi olarak görülür;</li>
<li>İyiye ulaşmak için bir yoldur, ama nihai amaç olarak düşünülür;</li>
<li>İyi olarak görünen bir şeydir ama aslında aldatıcı bir iyidir.</li>
</ul>
<p>Bu son sebep en tehlikelisidir ve şehevi arzular içinde anılır. İngilizcede bunu en iyi anlatan yazar Shakespeare&#8217;dir. 129.Sone&#8217;sinde bu aldatıcı, yıkıcı arzunun etkisi altındaki birini şöyle tasvir eder:  </p>
<ul><em>Acıkan kösnü, ruhu yıkıp geçer boşuna  <br />
Utanç mezbelesinde; zevk alıncaya kadar  <br />
Yalancıdır, kalleştir, susar kana ve cana,  <br />
Azgın ve korkusuzdur; haindir, sert ve gaddar,  <br />
Ama keyif sürünce birdenbire tiksinir:  <br />
Delice istediği, öksesine girdi mi  <br />
Nefret eder delice: sanki yutmuş gibidir  <br />
Yutanları çıldırtsın diye konulmuş yemi;  <br />
Hem kovalarken çılgın, hem ele geçirince,  <br />
Delirir ettiğinde de, edecek diye güya,  <br />
Yaşanırken mutlu da, üzgün sona erince,  <br />
İlkin sevince çağrı, sonra bomboş bir rüya.  <br />
Ne tuhaf ki dünyada bunları bilenler çok;  <br />
Cehenneme götüren cennetten hiç kaçan yok.</em> </ul>
<p>Shakespeare burada tensel şehvetten bahsediyor ama bu sözlerin kapsamına öldürme, zenginlik, güç gibi şehvetler de sokulabilir. Şehvet bir kişinin kalbine yerleştiğinde, kişi &#8220;delirir elde ettiğinde de, edeceğinde de&#8221;&#8230; İnsanın ne kadar bozulabileceğini görmek şaşırtıcıdır, ve bir kere denge bozulduğunda, düşüş uzun ve sancılı olabilir, acı ve ümitsizlik -hatta ölüm- getirebilir.  </p>
<ul>     ***    ***     ***  </ul>
<p>İslami gelenekte, arzu peşindeki yıkıcı eğilimlerin kökü nefs&#8217;tir. Arapça bu sözcük, dar anlamda ego olarak tarif edilebilir ama &#8220;lekeleyen ruh&#8221; şeklindeki tarif daha münasiptir. Bu lekeleyen ruh, vahşi bir hayvanı andırır. İslam&#8217;da, uysallaştırılmamış nefs, hem dünyanın eşi olmayan en büyük yıkıcı gücüdür, hem de özel tabiatımızın ve diğer yaratılmışlar arasındaki farkımızın kaynağıdır, arındırıldığı ve yatıştırıldığında, meleklerle gezinebilen tabiatımızın. Kur&#8217;an&#8217;a göre, nefsin üç aşaması vardır, ve ilki zorlayan ve emreden ruhtur (nefs-ül emmare). Bu çocuksu bir nefstir ve kişinin arzuları peşinde koşmasında, davranmasında talepkardır ve zorlar. En düşük nefs, üç ayrı yıkıcı arzudan takviye alır: tutkular (<em>ahva</em>, hevanın çoğulu), dünyanın aldatıcı tabiatı (<em>dunya</em>), ve Şeytan olarak tanımlanan vesvese verip, kötülüğe çeldiren ve Hazret-i Muhammed&#8217;e göre her erkek ve kadının damarlarında dolaşan güç (<em>Şeytan</em>). İslam teolojisinde, tüm bu güçler insanın içten çabasıyla kontrol edilebilir ve Allah&#8217;ın yardımıyla  üstesinden gelinebilir, bu mücadele içine giren herkes, inancı ve dini ne olursa olsun bunu başarabilir. Nefsin en çok peşinde koştuğu şeyler, tensel zevkler, zenginlik, şöhret ve güçtür. Birçok insanın zihnini en çok meşgul eden şey zevklerinin tatminidir.En temel zevkler olan yeme, içme, dinlenme ve eğlenme de bedeni birer zevktir kuşkusuz ama insanların birçoğu için bedensel zevklerin en büyüğü şüphe götürmez ki seks&#8217;tir.Ahlak felsefesi ve din; kontrolsüz arzunun tehlikelerine işaret eder ve itidali, ılımlılığı öğütler. Toplum düzeni konusunda çalışan ahlak felsefecileri, erdemsiz insanın bir hayvandan daha kötü olabileceğini söylerler. <em>Politics&#8217;te</em>, Aristo der ki: &#8220;Erdemi olmadan, insan hayvanların en korkuncu ve vahşisidir, ve birçoğu şehvet ve oburluğun esiridir&#8221;. Aristo&#8217;ya göre erdemin kaynağı ilahi bir düzendeki inanca dayanmaz; erdem, daha çok kendi hayatını nasıl düzenlemek gerektiğini düşünen kişinin varacağı tek zorunlu seçenektir. Dinsel gelenek ise, sadece kişinin psikolojik veya rasyonel mutluluğu ile ilgili değil, ama daha önemlisi, ruh diye bilinen insanoğlunun doğa üstü parçasıyla ilgilidir. </p>
<p>Katolik geleneğinde, bir insan günah işlediğinde ruhu risk altındadır. Büyük günahlar &#8220;ruhun yaşamını öldürüp kişinin ilahi saflığını ortadan kaldıran günahlardır.&#8221;1 Katoliklerde, yedi büyük günah, yapılan kötü eylemlere değil, içinde bulunulan hallere tekabül eder. İnsanın yaptıklarıyla değil, iradesiyle ilgilidir. Katoliklerin Araf doktrininde, bu dünyada temizlenmemiş ruhlar, Cennete girmeden önce yanlışlarından arındırılmalıdır; ve ruhlar günah eylemlerinden değil, günahın lekelerinden arındırılırlar. Yedi büyük günah, tüm kişisel günah eylemlerinden türeyen matrisler olarak algılanır. Günahlar, insan zevklerinin tabiatından saparak sevginin nesneye saplanıp kalması ve kendi istikametinden çıkmasıdır. Dolayısıyla, paradoks olarak görülebilir ama günahkarlığın kökü aslında sevgidir.</p>
<p> </p>
<p>Dante&#8217;nin <em>Purgatorio&#8217;sunda</em>, Araf Dağının yedi dairesi vardır. Bu yedi daire yedi günaha karşılık gelir. Alt seviye bu sevme günahlarının arındırıldığı dairelerden oluşur: gurur (<em>superbia</em>), insanın başkalarını sevmeyip, küçümseyip, sevgisini kendi benliğine yöneltmesidir; haset (<em>invidia</em>), insanın kendinde olanı sevmesi, ve kimsenin sahip olmadıklarına sahip olma arzusudur ki, bu da kişinin, diğerlerinin bu iyiliklerden mahrum olmasını istemesini getirir; ve öfke (<em>ira</em>), ki öç veya kin ile sonuçlanan adalet istemenin baştan çıkarıcılığıdır. Araf Dağı&#8217;nın ortasında, sevgi çürütücü günaha rastlarız yani tembelliğe (<em>acedia</em>). Tembellik burada, modern anlamından çok, <em>acedia </em>ruhsal arzunun eksikliğidir, kişinin kendi nefsi ile ruhsal mücadele görevini ihmal etmesidir. Bu, kişinin <em>totum bonum&#8217;u </em>, mutlu bir yaşam için gerekli gerçek iyiyi, ve <em>summum bonum&#8217;u</em>, en yüce iyiyi, kişinin tüm kalbiyle sevememesidir. Ve sonunda, daha üst dairede aşırılık günahları bulunur. Orada, para hırsı (<em>avaritia</em>), altın ve gümüşte somutlaşan mineral aleme gösterilen aşırı sevgi olan para hırsı (avaritia); yemekte somutlaşan, bitki alemine olan aşırı sevgi olan oburluk (<em>gluta</em>); ve hayvanlar aleminin cinsellik şeklinde tezahür eden aşırı arzuyu anlatan şehvet (<em>luxuria</em>) bulunur.  </p>
<p>Araf Dağı&#8217;nın en altında gurur vardır, ki yedi günahın en öldürücü olanıdır, ve &#8220;soğuk günahlardan&#8221; &#8220;sıcak günahlara&#8221; doğru gidildikçe yedinci katta şehvetle karşılaşırız. Dante&#8217;nin şemasında, şehvet, cennete girmeden önce arınılması gereken son günahtır, arzunun kişiye sahip olmasını sembolize eder.  </p>
<p>Dante&#8217;nin<span style="text-decoration: underline;"> </span><em>Inferno-Cehennemi&#8217;</em>nde, günahlar üç kategoridedir, bunlardan şehveti ilgilendiren biri; kendine hakim olamamadır ki, oburluk da bu günah kategorisi içindedir. Şehvet, ilginçtir ki, Dante&#8217;nin cehenneminde cezalandırılan günahların en düşüğüdür. Şehvetlerinden ötürü ikinci daireye mahkum edilen bu kayıp ruhları, arzuların şiddetini sembolize eden kuvvetli rüzgarlarla savrulur görürüz. Şiddetli arzu&#8217;nun Arapça kelime karşılığı, heva&#8217;dır<em>, </em>rüzgar anlamındaki hava&#8217;dan türetilmiştir, ana kökü ise &#8220;düşmek&#8221; anlamındadır. Bunlar dürtülerinin gücüne direnemeyen ruhlardır, tutkularının esaretiyle savrulurlar ve kendilerine hakim olamama durumuna düşerler. <em>Purgatorio&#8217;da</em>, ise, yedinci ve son dairede, şehvet dolu günahkarlar bir alev duvarı boyunca yürüyor tasvir edilir ve böylece kendilerini yanlışa yönelten tutkularının ateşinden arındırılırlar. </p>
<p>Şehvet günahını anlamak için, kişi önce İbrahimi dinlerdeki günah kavramını anlamalıdır. &#8220;Günah&#8221; kelimesi, dini çevrelerin dışında, modern dünyada gözden düşmüş bir kavramdır, ve muhtemelen &#8220;wander-doğru yoldan ayrılmak&#8221; anlamındaki Sakson terimiyle ilgilidir. Günah, hata İbranice bir kelime olan &#8220;<em>het</em>,&#8221;&#8216;ten türetilmiştir -Arapça&#8217;da <em>khati&#8217;ah </em>ve Yeni Ahit&#8217;teki <em>hamartia </em>gibi - orijinali bir okçuluk terimidir ve &#8220;hedefi kaçırmak&#8221; anlamındadır. Sin-günah, eski İngilizce&#8217;de de kaçırmak anlamındaki bir okçuluk terimi olarak geçer. Bunun ardındaki metafiziksel anlam, mutlak iyiyi hedef olarak seçmek, ama görünen iyiliğin uğruna hedefi şaşırmaktır. Pişmanlık, özünde, kaçırdığın hedefe hayıflanmak ve isabet ettirmek gayretini ve ruhsal halini yeniden bürünmektir.</p>
<p>Kur&#8217;an&#8217;da insanların ve özelde erkeklerin, elde etmek istediği şeyler zevk, zenginlik ve güç olarak sıralanır.. <strong>Kadınlara [zevk], evlâdlara [güç], tartı tartı biriktirilmiş altın ve gümüşe[zenginlik], otlağa yayılmış atlara, küçükbaş hayvanlara ve ekinlere[zenginlik ve güç] karşı aşırı tutkunluk insanlara cazip gösterildi. Bunlar dünya hayatının nimetleridir. Oysa asıl varılacak yer Allah katındadır.</strong> (3:14). Zevk, zenginlik ve güç birer araç olmalıdır, nihai amaç değil. Bu cazibeli şeylerin peşine takılan ve bundan anlam çıkartan kişi, bütün bunların temelsizliğini görünce ümitsizliğe kapılabilir. Shakespeare&#8217;in Macbeth&#8217;i, gücün körcesine peşine düşmüş ve bu, onu umutsuzluk gayyasına fırlatmıştır. Hayatını sonlandırırken kendisinin sadece cisimsiz bir gölge olduğu sonucuna varır, &#8220;bir aptalın anlattığı ses ve öfkeyle dolu ve anlamsız bir hikayenin&#8221; tuzağına düşmüş olduğunu söyler. Macbeth&#8217;in gücün peşine düşmesi gibi, insanın, hazır zamanın anlamını muhafaza etmesi için bir diğer yol da bedensel arzularını tatmin etmeye çalışmaktır. Şehvet, Latincede &#8220;<em>luxuria</em>&#8221; olarak isimlendirilir. Bundan, İngilizce&#8217;deki, &#8220;luxury&#8221; türetilmiştir; Latince anlamı ise taşkınlık, veya lüzumsuz fazlalık gibi bir anlamı taşır. Şehvet ancak hayvani ruhlarda ortaya çıkar ve fazlası, ismi üzerinde, luxuria-taşkınlıktır. Büyük günahlar üzerine yazdığı makalesinde, Dorothy Sayers, insanların <em>luxuria</em> günahına sapmasına yatkın olmasının iki temel sebebinden bahseder:  </p>
<ul>İnsan ya hayvansal güdülerini tamamen serbest bırakır, ki bu durumda ancak nefsini dizginleyerek bedenini sübjeleştirip iki yönlü tabiatının şemasındaki doğru yeri hatırlayabilir. Veya insanlar tam bir can sıkıntısı ile ve hoşnutsuzluğu gidermek için şehvete sarılır; hayal kırıklığı duyduğu zaman, felsefeler iflas ettiği zaman hayatın gerçekliği ortaya çıkar. Şehvet içinde zihinsel ve fiziksel sıkıntısını giderecek bir uyarıcı arar. Böyle bir durumda hiçbir uyarının veya kısıtlamanın bir anlamı yoktur; hatta zararlıdır. Bu, anemiyi kanatarak iyileştirmeye çalışmak gibidir; sadece zayıflayan canlılığı daha da öldürmeye yarar. Yirminci yüzyılın pornografisinin ve önüne gelenle yatmanın hüzünlü ve tıbbi yönü bizlere bu ruhsal depresyonun birine ulaştığımızı söylüyor; insanlar sevişiyorlar çünkü yapacak daha iyi bir şeyleri yok. Bir diğer deyişle, saygıdeğer insanların yakındığı &#8220;üzücü ahlaki gevşekliğin&#8221; kök sebebi cinsel şehvet değildir, toplumun başka günahlarıdır, ve ancak kök sebep ortadan kaldırıldığında otomatik olarak kendini tedavi etmeye başlayabilir.2 </ul>
<p>Kök sebep şehvet değil, sadece can sıkıntısı mıdır? Kierkegaard insanın yaşamda gerçek bir anlam bulamamasının kayıtsızlık, siniklik ve can sıkıntısı ile sonuçlandığına inanır. Hayatın zevk peşinde koşarak yaşanacağını düşünen estet, bize modern zamanın nihilist keyifsizliğinin örneğini sunar.</p>
<p>Estet&#8217;in hedonistik hayatının kökü onun can sıkıntısında saklıdır. İlginç olan şudur ki eğlenmek ve can sıkıntısından uzaklaşmak için bulduğu şeyler bir süre sonra can sıkıntısının temel sebebi haline gelir: &#8220;Oluşan can sıkıntısı genelde sıkıntının yanlış yönlendirilmesinin meyvesidir. Can sıkıntısına çarenin sonuçta can sıkıntısına yol açması kulağa tuhaf gelebilir, ama yanlış kullanıldığında can sıkıntısına yol açtığı bir gerçektir.&#8221;3  </p>
<p><em>Pornified(Pornolaştırılmış)</em>adlı kitabında Pamela Paul da can sıkıntısının nasıl oluştuğuna dair benzer bir sonuca ulaşır:  </p>
<ul>Bollukla kadın ve hepsini de elde etmek kolay; erkek ise doymaz, tıkınmaya meyillidir. Ve bin çıplak popo gördüğünde -formların veya fonksiyonların çeşitliliği ne olursa olsun- bir süre sonra hepsine aynı bakmaya başlarlar. Erkek kadın üzerine kadınla yatar, bunun sonucu isteğinin giderek azaldığı bir kısır döngüdür. James L. Howard, Myron B. Reifler, ve Clifford B. Liptzin&#8217;in 1970 tarihli pornografi üzerine yapılan çalışmaya ait raporda, haftada beş gün, günde doksan dakika pornografik film gösterilen adamların, zamanla daha az seksüel canlılık ve ilgi gösterdikleri gözlenmiştir. Başlangıçta heyecan veren sonunda yalnızca zevk vermekte, başlangıçta tahrik eden sonunda yalnız hoşuna gitmekte, hoşuna giden ise sonunda yalnızca tatmin etmektedir. Ve tatmin ise, er veya geç can sıkıntısıyla sonuçlanmaktadır.. 4</ul>
<p>Bu, zevk için yaşayan estet&#8217;in kaçınılmaz durumudur. Can sıkıntısınının üstesinden gelmek için zevk arar, çare olarak peşine düştüğü şey bir kez daha ruhsal bir rahatsızlığın kaynağına dönüşür. <em>Gula</em>, <em>luxuria</em>, ve <em>avaritia </em>sıcak günahlarının kökü bireyin bilinçli veya bilinçsiz ruhsal boşluğunu doldurma arayışındadır. Hepsinin başlangıcı mutlak iyinin arayışıdır, ama şekli yanlıştır, çünkü gerçek mutluluğun araçları olan erdem ve sorumlulukla bütünleşmiş ahlaklı yaşamdan uzaklaşmaktadırlar. Sonu kendi içindedir, zevkin uğruna zevke dalar. Yaşamak için yemez, yemek için yaşar; vermek için sevmez, ama almak için arzular; yardım etmek için zenginliğe sahip olmaz, sahte bir güvenlik hissi yaratmak uğruna sahip olur. Kısaca, bunlar içteki boşluğu doldurmak için, hayatın anlamı ile yüzleşmekten kaçınmak için sığınılan günahlardır.  </p>
<p style="TEXT-ALIGN: center">***    ***    ***</p>
<p>İbn-i Hazm (d. 1064),büyük İspanyol ahlakçısı ve Müslüman Endülüs&#8217;ün teologu, insanın özünde korku vardır, her eylemi altında yatan motivasyon, endişeyi izale etmektir (<em>tard hamm</em>) der: &#8220;Bu yüzden zenginliği arayan aslında bunu fakirlik endişesini izale etme yoluyla arar; şöhreti arayan aslında öncelikle ikinci sınıf kalmamanın veya itaat altında olmamanın derdindedir; zevki arayan basitçe onun hazzının kaybolması endişesini savuşturmayı dilemektedir.&#8221;5Sekiz yüzyıl sonra, aynı görüşü Kierkegaard seslendiriyor. Ona göre zevkin peşine düşen, aslında can sıkıntısını kovmak istemektedir. Bu fikir İbn-i Hazm&#8217;ın endişeyi giderme nosyonuyla uyuşmaktadır çünkü can sıkıntısının gerçek tehtidi aslında; can sıkıntısı durumunda, ölümümüz ve anlamımızla korkutucu bir yüzleşme yaşıyor olmamızdır. Kierkegaard zevki aramanın ve acıdan kaçmanın tüm canlıların paylaştığı ortak bir duygu olduğunu hatırlatıyor. Gerçekte zevkin peşinde koşmak bir seçenek değildir, seçeneklere teslim olmaktır. Estet&#8217;in hedonistik bir yaşantıyı &#8220;seçmesi&#8221; bir seçim değildir, aslında seçimsiz kalmaktır. Bu İslam&#8217;daki özgür irade doktrini ile tutarlıdır. &#8220;Seçmek&#8221; Arapça&#8217;da &#8220;<em>akhtaara</em>,&#8221; ve &#8220;seçim&#8221; &#8220;<em>ihtiyar</em>&#8220;dır. Bu sözcüğün kökü &#8220;<em>hayr</em>,&#8221; dır ve anlamı &#8220;iyi.&#8221;dir. Fiil formu &#8220;<em>ikhtaara</em>&#8221; nın literal anlamı &#8220;kendisi için iyiyi seçmek&#8221;tir. Dolayısıyla, bu bakış açısına göre, seçmek, iyi olanı seçmektir.  </p>
<p>Seyyid Nakuib el-Attas, modern Malay felsefecisi, seçme nosyonunu özgürlük düşüncesine bağlıyor:</p>
<ul><em>İhtiyar </em>olarak bahsedilen seçim, iki alternatiften iyi, daha iyi ve en iyi olanı arasında seçim yapmaktır. Bu nokta en çok felsefi özgürlük problemiyle de doğrudan ilgili olduğu için önemlidir. Dolayısıyla, iki alternatiften kötü olanını seçmek &#8220;ihtiyar&#8221; ile adlandırılan bir seçim değildir, aslına bakılırsa bu bir seçim de değildir, daha çok insanın kendi kendine yaptığı bir haksızlıktır. Özgürlük kişinin gerçek ve asıl tabiatının isteklerine uygun olarak hareket etmesidir-yani <em>haqq&#8217;a </em>[gerçekliğe] ve &#8220;fıtrat&#8221;a<em> </em>[asli tabiata]-ve ancak iyinin ne olduğuna dair bu seçim &#8220;özgür seçim&#8221; olarak adlandırılabilir. Daha iyisini seçmek, işte bu yüzden bir özgürlük eylemidir, ve kişinin kendine uyguladığı adalettir. Bu iyinin ve kötünün; erdemin ve ahlaksızlığın bilgisini gerektirir; bunun yanında daha kötüyü seçmek, bir seçim değildir çünkü ruhun hayvani isteklere eğiliminden kaynaklanan bilgisizliğe dayanır; bu bir özgürlük de değildir çünkü özgürlük, ruhun kötüye kışkırtan güçlerinin baskınlığına esir olmamasıdır.. 6</ul>
<p>Bu kışkırtıcı ruhun esareti (<em>nefs-ül emmare</em>) özgürlükle ilgili tartışamalarda genellikle ihmal edilir. Ahlaki özgürlük, mantıklı ve erdemli davranma özgürlüğü, modern bağlamda politik ve durumsal özgürlük tartışmalarında göz ardı edilir. Yıkıcı ahlaki bozulma, şimdilerde bir özgürlük çeşidi olarak düşünülmektedir. Kur&#8217;an&#8217;a göre bu yıkıcı meyiller emreden benliğin baskınlığının (<em>nefs-ül emmare</em>) bir sonucudur.</p>
<p>İnsanın arzularına koşulsuz itaatini 20.yy. Amerikan felsefecisi Mortimer Adler, &#8220;çocuksu davranışa dönüş&#8221; olarak nitelendirir:</p>
<ul>İnsanın; toplumun veya gerçeğin isteklerini önemsemeyip arzusunun telkinlerini açığa vurması çocukluğa dönüşmektir; Freud&#8217;un tabiriyle &#8220;isteklerin gerçeklikle uzlaşamaması hali&#8221;dir. Çünkü çocuklar &#8220;parmakla gösterip, ağlayarak isterler ve arzuları çok güçlüdür,&#8221; Aristotle buna uygun şekilde bir yetişkinin &#8220;çocukca bir hata&#8221;sı söz konusu olduğunda kendini şımartmaktan bahsedilmesi gerektiğini söyler. 7</ul>
<p>Benzer şekilde, 14.yüzyıl Mısırlı şair, Imam al-Busiri, ruhun kaprisleriyle ilgili bölümünde, kişinin nefsinin dizginlerini bırakmasına karşı şu uyarılarda bulunur: <em></em> </p>
<p>     <em>Arzularını nefsini şımartarak yok etmeye kalkışma. </em></p>
<p>     <em>Yemek nasıl oburun arzusunu güçlendirir görmüyor musun?</em></p>
<p>     <em>Nefsin aynı bir çocuk gibidir -onun isteklerini karşılarsan, büyür ve hala emzirmeni ister, </em></p>
<p>     <em>Ama sütten kesersen bir süre sonra memeye arzusu kalmaz. </em></p>
<p>     <em>Nefsine,arzu ettiklerini verme; onu sürekli beslemekten kaçın - </em></p>
<p>     <em>Kontrolünü arzularına kaptırırsan, onlar seni ya mahveder veya kirletir. </em></p>
<p>     <em>Davranışlarının tarlasında özgürce otlarken onlara çobanlık et, </em></p>
<p>     <em>Ama otlağı tatlı bulduysa, serbestçe dolaşmasını kısıtla.</em></p>
<p>     <em>Onun lezzetli bulduğu ne ölümcül lezzetler vardır. </em></p>
<p>     <em>Bilmez ki kaymak altında zehir gizlidir! </em></p>
<p>     <em>Onun açlık ve oburluk tuzaklarından korun. - </em></p>
<p>     <em>Boş bir mide dolu olandan daha kötü olabilir</em>. 8  </p>
<p>Estetin düşüncesiz ve ben-merkezci tabiatı onu olgun ilişkilerden uzak tutar; diğerleri onun çocuksu hazlarının tatmini için sadece birer oyuncaktır ve o artık kelimenin tam anlamıyla bir &#8220;playboy&#8221; dur. Kierkegaard ,esteti zevkin dolaysızlığında tanımlar - avamın yavan zevklerinden, elitin kibar zevklerine kadar hepsi bir bütündür. Bir diğer deyişle, Oprah da olsa, opera da, insanın düşkünlüğünün matrisi aynı mahallerde buluşur - nefsinin ve arzularının merkezinde. Kierkegaard&#8217;a göre her birimiz bir &#8220;Ya/Ya da&#8221; seçimi ile yüz yüzeyizdir. Ya özgür irademizden vazgeçip zevki seçeriz, daha doğrusu seçmemeyi seçeriz, ya da arzularımızı değil, gerçek benliğimizi ve isteklerimizi destekler, diğerlerine karşı sorumluluk bilincinde olduğumuz ahlaki bir yaşantıyı seçeriz ki. Diyor ki:</p>
<ul>Nedir, o zaman, benim Ya/Ya da ayrımım? İyi midir, kötü müdür? Hayır, ben sadece sizi bu seçimin anlamlı olduğu noktaya götürmek istiyorum. Her şey bunun üzerinde dönüyor. İnsan, seçmekten başka bir şansının olmadığı bir kavşak noktasında tutulduğunda, doğru olanı seçecektir &#8230; Dolayısıyla, bir insan ya estetik yaşamak zorundadır, veya etik..9 </ul>
<p>Bu noktada, etik hayatı seçmenin zevki bırakmak demek olmadığı da anlaşılmalıdır. Bu estetin anlayamayacağı sebeplerden anlamlı olacaktır. Kierkegaard diyor ki, &#8220;Ben formal, soyut bir özgürlüğe heveslenen katı ahlakçı değilim. Eğer sadece seçim öne sürülürse, tüm estetik geri döner. Ve göreceksin ki ancak bu şekilde varlık mükemmel olur ve ancak bu şekilde insan ruhunu kurtarıp, tüm dünyayı kazanabilir, ve onu düzgün bir şekilde kullanabilir..&#8221; 10 Zevk düşkünü dünyayı ancak kötüye kullanabilir çünkü diğer insanları, amaçları kendinde biten birer araç olarak görür. Onları kendi zevki için kullanır veya onları kullanan mekanizmaları besleyerek kullanılmalarına katılır. Ahlaklı insan ise, hem kendine, hem de dolayısıyla karşısındakilere karşı nettir. Kierkegaard der ki, &#8220;Ahlaklı yaşayan bir insan kendini görür, kendini bilir, kendi varlığına bilinciyle nüfuz eder, belirsiz düşüncelerin etrafında hışırdamasına ve baştan çıkarıcı olasılıkların hileleri ile onu alıkoymasına müsaade etmez; bir şeyden diğerine dönüşüveren sihirli resimler gibi değildir, tümü birinin nasıl değiştiğine ve döndüğüne dayanır.&#8221;11 Böylece kendi hayatını &#8220;kişisel, kentsel, dini erdemlerini kendini sürekli bir durumdan diğerine dönüştürerek&#8221; geliştirebilir.&#8221;12  </p>
<ul>     ***     ***      ***  </ul>
<p>Bu ahlaklı yaşam, ruhun ikinci kademe hayatıdır ve Kur&#8217;anda kendini kınayan nefis anlamına gelen (<em>nefs-ül levvame</em>) tamlamasıyla isimlendirilir. Bu, murakabeli bir nefistir, yanlışları tamamen isteyerek işlemez ve sürekli doğru olanı yapmak için uğraşır. Bu durumdaki kişinin nefsi iyileşirse, o kendini pişman hisseder ve yanlışını düzeltir. Ahlaklı insan da arzu duyabilir ama güdüleriyle sürekli savaşır, ve daha önemlisi, &#8220;arzuyu sevmez&#8221;. Şu Kur&#8217;an ayetini yorumlarken, &#8220;İnsana, eşlere, evlatlara tutkuyla bağlanmak<em> &#8230;</em>&#8221; (3:14), Fahreddin Razi diyor ki:</p>
<ul>Arzular fiziksel arzular ve metafiziksel arzular olarak ikiye ayrılır. Fiziksel arzular herkeste hemen ortaya çıkabilir, ama ruhsal arzular sadece nadir bazıları dışında fiziksel olanları deneyimledikten sonra açığa çıkar. Bu yüzden, birinin bedensel zevklere arzu duyması nefsin doğal olarak meyilli olduğu bir şeydir ve insanın sabit bir yetisidir, bunun yanında onun ruhani arzulara meyilleri küçücük sebeplerle dağılan kısacık görüntülerle gelir. Bu yüzden, insanların çoğunun bedensel zevklere meyletmesi sürpriz değildir. Ruhsal tutkular ise çok az insanda ve kısıtlı bir süre içinde oluşur. İşte bu yüzdendir ki Allah der, &#8220;İnsana arzuları güzel gösterildi.&#8221;13</ul>
<p>Bu zevkler aslında olumsuz olmamakla birlikte, ölçüsüzlük içinde olumsuzlaşır. Ilımlılık ise ahlaklı yaşamın bir yoludur ve mutlulukla sonuçlanır. Orta yolun her iki tarafındaki aşırı uçlar fiziksel, duygusal, zihinsel ve ruhsal açıdan zararlıdır. Ahlak felsefesi de, din de oburluk, uyuşturucu, seksüalite ve diğer kontrolsüz davranışlarda ifade bulan ölçüsüzlüğün tehlikeleri konusunda uyarır. 15.yy. alimi ve Sufi önderi Sidi Ahmed Zarruk der ki, &#8220;Nefis, doğasında öğüt ve yoldan çıkma konusunda aşırılığa meyillidir.&#8221; Din hep seksüel arzular konusunda baskı uygulayıcı olmuştur, örneğin mastürbasyonun dinsel kategorizasyonu ölümsüz ruhu tehlikeye atan ölümcül bir günahtır, ki, sosyal bilimlerin bunun normal tabiatına tuttuğu ışık, günahkarlar için cehennemde bir yer bırakmamaktadır. Ayrıca, dini, azgın davranışları kısıtlamak için bir araç olarak kullanan utanmak duygusu üzerine işleyen bazlı toplumsal çabalar, eğer davranış, toplumdan gizli gerçekleştirilebiliyorsa başarısızlıkla sonuçlanıyor. Teknolojinin kimlikleri gizlemeyi başarması, insanların afişe olmadan ve utanç duymadan zevk peşinde koşmalarının yolunu açmıştır. Hem din, hem dinin dışında etik yaşama bağlılık, kendi şehvetlerini kontrol altında tutmak için mücadele eden birçokları için soruna etkili bir çözüm sunabilir.</p>
<p>Ahlaki perspektiften, sorumluluk etiğin temelidir. Hiçbir insan sorumluluk olmadan erdemli karşılık veremez. W.H.Auden &#8220;Eylül 1,1939&#8243; adlı şiirinde bunu şöyle ifade eder:  </p>
<p>İzbe karanlıktan</p>
<p>Ahlaklı yaşamın içine</p>
<p>Kalabalık banliyö sakinleri gelir,</p>
<p>Sabah andlarını tekrar ederek;</p>
<p>&#8220;Karıma dürüst olacağım,</p>
<p>daha çok işime konsantre olacağım!&#8221;  </p>
<p>Bu tekbencilli egoizme yenilmemek için sürekli bir mücadeledir. İffet, genellikle namusluluk taslama ile birlikte anılır; aslında seksten uzak durmak değildir, bunun ahlaki düzenlenmiş şeklidir. Saint Thomas Aquinas dediği gibi: &#8220;O iffete aittir ki insan vücut azalarını mantığının yargısına uygun ve iradesinin seçimi olarak ılımlı kullanır..&#8221;14Kadın ve erkeklerin mutluluğu için önemli olan bir şey ise şehvetin ötesine geçip sevginin alanına girmektir, bu da kişiyi diğerine, kendine sorumlu olduğu gibi bağlar. Sevgi, aileleri bir arada tutan güçtür ve ortak mutluluğu güçlendiren bağdır, ki kadın ve erkeklerin arasında aşk olmadan, ortak mutluluk doğru koruyuculardan yoksun olur. Şehvet, ise diğer taraftan, kendini mutlu etmekten de uzaktır. Diğer insanlara karşı ahlaki sorumluluğa sahip olmamaktır. Dante, yedinci daire olan şehvet&#8217;teki deneyiminde, şehvet geçmişlerinden pişman olanları hatırlatır:  </p>
<p>     &#8221;Sodom ve Gomora,&#8221; diye ağlar yeni ruhlar.</p>
<p>     Ve diğerleri: &#8220;Pasiphae ineğe girer</p>
<p>     Ve tatmini için genç ineğini çağırır&#8230;&#8221;  </p>
<p>Pasiphae&#8217;ye atıf Yunan mitolojisinden gelir. Apollo Peri Perseis&#8217;le evlenmiş ve Pasiphae adlı çocukları olmuştur. Pasiphae, Crete&#8217;li Kral Minos&#8217;un karısı olur ve tanrı Poseidon, Minos&#8217;a kurban etmesi için bir boğayı hediye olarak gönderir. Ama Minos boğayı kurban etmek yerine sürüsüne katar. Buna bir karşılık olarak, Poseidon ,Pasiphae&#8217;yı boğaya aşık eder. O da Daedalus&#8217;u görevlendirerek onun için bir inek maketi yapmasını ister ve maketin içine gizlenerek bu şekilde boğanın onunla ilişkiye girmesini sağlar. Sonuç Minotaur&#8217;dur, yani yarı boğa, yarı insan bir ucube. Açık mesaj şudur ki, şehvet canavarlara yol açar. 15</p>
<p>Gerçek aşk, şehvete dayalı hayvani bir arzu değildir; insanın bir diğerini mutlu etme ve böylece mutlu olma arzusudur, ki ilki genellikle daha güçlüdür. Ama ihanet etmek aşkı ortadan kaldırabilir; iffettir ki birinin yıkıcı ihanet olmadan ahlaklı bir şekilde diğerine sorumluluk duymasını sağlar. Evlilik sadece büyük medeniyetlerin değil, küçük yerli toplulukların da temeli olmuştur. İlgi çekicidir ki, birçok geleneksel kültür evliliğe ilişkin tabuların erkeğin kadın üzerinde egemenliği üzerinden sağlandığı ataerkil kültürler olarak görülürken, gerçek bunun tam tersidir - evlilik yatağına sadakat ile erkeğin şehvetini kontrol altına alması, kadın erdeminin erkek doğası üzerindeki açık zaferidir.  </p>
<p>Anne Moir ve David Jessel, <em>Brain Sex- Beyin Seksi</em> adlı kitaplarında bazı geniş genellemeler bulunsa da, cinsiyet farklılıklarına şöyle atıfta bulunuyor:  </p>
<ul>Erkekler kişiselliğin olmadığı umumi teşhir yerlerinde bile tahrik olabilirken, kadınlar ılımlı erotik bir dürtüye çok daha farklı bir yerden- seksüel ilişkinin hayalinden ulaşabilmekteler. Aynı onların bir çiftin çiftleşmesinin pornografik gösterimi ile tahrik olurken, kadınların tutkuyu popüler kurgu romanlardaki aşk sahnelerinde bulmaları gibi, ki okuyucularının büyük çoğunluğu kadınlardır &#8230;. Erkekler seks ister, kadınlar ise ilişki. Erkek et ister, kadın sevgi. Dikkate değer ki, erkek çocuklar balonlarla, oyuncaklarla, arabalarla oynamaktan zevk alır; kız çocukları ise sürekli kendileriyle ilgilenilmesini, duygu-düşünce paylaşımını ve arkadaşlığı isterler. 16 </ul>
<p>Bu çalışma, abartılı olsa da, genellikle nörobilimin erkek beyni ile kadın beyninin farklı bir şekilde kablolanmış olduğu bilgisini destekliyor. Son kırk yıl içinde birçok pozitif sonuçlar alındı; kadın hareketi, kadın hakları konusunda inanılmaz bir mesafe kat&#8217;ederek daha adil bir toplum oluşmasını sağladı. Ama bu beraberinde bir geriye gidişi de getirdi. Yeni elde edilen haklara eşlik eden seksüel özgürlük,  kadınları mağdur eden trajik bir yan etki de oluşturdu. Aşksız, erkek egemen karakterli seks, sorumluluk olmaksızın zevk, ve irade hakimiyeti olmaksızın kadın arzusu; ortak kadın erdemleri olan aşk sorumluluğu, anlamlı cinsel ilişki ve karşılıklı saygıya dayanan sosyal ilişkinin yerini aldı. İffet, modası geçmiş bir &#8220;kadın erdemi&#8221; olarak algılansa da, insanoğlunun sadık koruyucusu ve şehvet ve arzuların dipsiz kuyusuna düşmeyi engelleyen etkili bir koruyucu olmuştur. Ama insan, ahlaki, entelektüel ve ruhsal uyanıştan aldığı hazda, tensel hazzından aldığından çok daha fazlasını bulmaktadır Bizler genelde iştihaları temel dürtülerle ilintileriz ve insanoğlunun gerçek rasyonel ve ruhsal isteklerini göz ardı ederiz. Mortimer Adler diyor ki:</p>
<ul>İnsanın içinde duygular ve akıl veya mantık olarak iki ayrı bilgi fakültesi bulunduğunu söyleyen psikologlar, insanda ayrıca iki ayrı istek veya arzu da bulunduğunu söylerler. Ayrım belki de en keskin biçimde Aristo ve Aquinas tarafından yapılmıştır. Derler ki &#8220;evrensel iyiye yönelen tek bir istek vardır, bu da akla aittir&#8221;, &#8220;diğeri ise özel bir iyiye yöneliktir ki bunun isteği de hislere aittir. 17</ul>
<p>Şehvet hayat amacı haline geldiğinde, entelektüel ve ruhsal zevklerin buluşması engellenmiş olur. İffettir ki insanın seksüel arzularını düzene koyar, insana, tam insanlık deneyimini sağlayacak olan hayatın diğer yönlerini keşfetmesini sağlar.</p>
<p>İslami gelenekte saflık (<em>iffet</em>), Helenistik ve Hristiyan geleneğinde olduğu gibi, dört ana faziletten biri olarak görülür, ve insanı kendi yıkıcı meyillerinden , toplumu da şehvetin ahlaki parçalamasından koruyan bir erdemdir. Ve Müslüman toplumu, Avrupa Hristiyan kültürünün tarihine göre çok daha göze çarpar tensellik arzetmekle birlikte, dini elit bin dört yüz yıl boyunca Müslüman toplumun gevşek ahlakını kınayagelmiştir. Aquinas üzerinde de büyük etkiye sahip büyük Müslüman düşünür Imam Gazali, diyor ki:  </p>
<ul>İffet, insanın bedensel isteklerinin ve seksüel arzularının kontrolüyle ilgilidir. Bu nefsin, aklın kontrolü altına girmesi; onun zevk almasına veya sınırlandırılmasına aklın karar vermesidir. Bu aşırı şehvet ile arzusuzluk arası bir orta yoldur. Zevke esir olmak ise, aklın reddettiği ve yasakladığı aşırı cinsel istek ve zevk peşinde koşmaktır &#8230;. Dolayısıyla, erkekler özellikle genital ve midesel konularda-para, güç ve şöhreti hiç saymaya gerek yok- zayıf olduğundan arzuları konusunda tetikte olmalıdır. Aşırılık ve eksiklik, ikisi de iffet açısından kusurludur &#8230;. Seksüel ilişki isteği türlerin üremesi ve soyun devamını temin etmek için doğaldır. Bu yüzden iki sebeple istenir-çocuk sahibi olmak için ve evlilik bağında iffetli kalmak için-hoş vakit geçirmek ve arzuların tatmini için değil. Kişi yaptığından neşe ve zevk arıyorsa, bu, karşılıklı sevginin ve bağlılığın sağlanması ve evlilik bağını sağlam tutmanın cinsi zevkle sağlanmasıdır.18 </ul>
<p>Gazali, sağlıklı bir toplum yapısında ılımlılığın önemli olduğunu belirtiyor. Ilımlılık, insanın hayata tam katılmasını engelleyen aşırı utangaçlık veya erdemlilik taslama ile aynı şey değildir; genel ahlakli kıstaslardan çok rasyonel sezilerle ilişkili utanç duygusudur. Cinsiyet konularında ılımlı davranması insan için doğaldır, ama insan baştan çıkartılabilir, ve filmler ve görsel medya bu sonucun emsalsiz araçlarıdır.</p>
<p>Plato&#8217;nun <em>Philebus&#8217;unda</em>, Protarchus der ki:</p>
<ul>Birini, kim olduğu önemli değil, zevklerini tatmin ederken gördüğümüzde-ve bunun özellikle en büyük zevk için doğru olduğunu düşünüyorum-onun içinde ya çok gülünç veya aşırı derecede çirkinlik ögesi ararız, böylece kendimizi utanmış hissederiz, ve onu kapatmak ve gizlemek için elimizden geleni yaparız,ve o çeşit bir şeyi saatlerce karanlığa bırakır, gün ışığına çıkmaması gerektiğini hissederiz. 19</ul>
<p>Seksüalitenin en iyi karanlıkta veya kapalı kapılar arkasında gerçekleşeceği düşüncesi evrenseldir ve diğer türlerde de bulunur; erdemlilik taslayan püritenlere veya ahlaken kendini üstün gören işgüzarlara, aynı Dylan&#8217;ın şarkısındaki gibi &#8220;Yaşlı kadın çiftleri izler / Aklı seksle sınırlıdır /Sahte ahlakı dayatmak, küçümsemek ve bakış atmakla,&#8221;20 e özgü değildir. Ama seksüalize olmuş kültürün çocuklara ve kendini evliliğine adamış olanlara tehdit oluşturduğunu düşünen insanları da ilgilendirir. Pornograflar ve onların kurbanları, insanların yüksek zevk durumunda görülmesinin doğal olduğunu savunurlar. Gerçekte, bu durum dünyadaki insanların çoğunluğu için tuhaftır, ve yakın zamana kadar, karanlık izbe köşelerdeki dikizleme şovlarına ve şehrin kuytu köşelerindeki penceresiz seks shop&#8217;lara münhasırdı. Röntgencilik İngilizcede kötüleyici bir kavramdır ve pornografi aslında bundan ibarettir.</p>
<p>Pamela Paul&#8217;un belirttiği gibi, pornografi, &#8220;anti-seks ve anti-özgürlüktür&#8221; Şöyle devam ediyor: &#8220;[Pornograflar] Amerika&#8217;yı fantezi düşüncesi üzerine satarken, gerçeği görmezlikten gelme konusunda insanları dolduruşa getirmişlerdir. Susturulanlar sansür koymayarak pornografiyi meşrulaştırmaya daha da fazla hizmet etmişlerdir.&#8221; 21Ancak son otuz yılda yapılan ciddi araştırmalarla - ki bu süreçte pornografi normalleştirilmişti- pornografinin zararlı etkileri ortaya konulmaya başladı. Böylece dini görüşün önyargılarından kendimizi özgürleştirmemizin, bir araya gelip şehvetle coşmanın sosyal faturasını ortaya çıkartabiliyor ve onun kültürümüzün en değerli parçasının, gençlerin üzerindeki etkisini değerlendirebiliyoruz.  </p>
<ul>     ***     ***     ***  </ul>
<p>Şimdi bu argümanın mistik perspektifini değerlendirelim, yani Kierkegaard&#8217;ın üçüncü ve en kutsal hayat olarak övdüğü dini hayatı. Bu hayat, İslam geleneğinde, insanın ruhsal gelişiminin üçüncü ve son kademesidir ve Kur&#8217;an&#8217;da huzura ermiş ruh (nefs-ül mutmainne) olarak adlandırılır. Hem Hristiyanlık, hem de İslam Kutsal Bakış kavramını paylaşır: &#8220;Kutsanan kalplerdeki temizliktir, çünkü o Tanrıyı görecektir&#8221; (Matthew 5:8). Kalbin safiyetini sağlamak, İbrahimi dinlerin ortak odak noktasıdır. Kur&#8217;an der ki, &#8220;<em>O gün, insana ne zenginliği fayda verir, ne de evladları, sadece temiz kalbi dışında</em>&#8221; (26: 88-89). Kalbin safiyeti doğuştan kazanılan bir haktır. Çocukların saflığı her yerde övülür ve işte bu yüzden, insanın en çirkin ve karanlık suçları arasında, en iğrenileni pedofilidir, çocuğun masumiyetinin kirletilmesidir. Biliyoruz ki çocuklar sonunda seksüel masumiyetlerini kaybetmek zorundalar, ama her alçakgönüllü ebeveynin arzusu bunun ergenlikte karşılıklı sevgi ve saygı içinde oluşmasıdır. Şehvet Eros dürtüsünün tezahürüdür ki Sigmund Freud haklı olarak bunu hayatın ölüm dürtüsüne karşı koyma gücü olarak tanımlamıştır. Bir diğerine karşı saf aşk olarak kanalize edildiğinde, yaşam veren bir şey olur, an&#8217;ın içinde sahip olduğumuz varlığa değer katan bir deneyim halini alır. Simone Weil diyor ki:</p>
<ul>Her zevk arzusu geleceğe ve hayal dünyasına aittir, varlığın mevcudiyetini dilediğimizde, o var olur: arzu edecek bundan fazla ne olabilir? Sevgili varlığımız artık çıplaktır ve gerçektir, hayali bir gelecekle örtülmemiştir &#8230;. Bu yüzden aşkta, arzunun geleceğe doğrultulup doğrultulmadığına göre iffet vardır veya yoktur.22</ul>
<p>Şimdiki zamanda sevebiliriz ve bu sevgi içindeki kutsallığı tecrübe edebiliriz. Bu sevginin saflığı varlıkla sağlanır ve aynı anda başka bir şeyi arzu etmekle yok olur, bu başka bir sevgili de olabilir veya basitçe nesnelleştirilmiş insan üzerinden sağlanan onanistik kendini tatmin de. İslam ve Hristiyan geleneklerine göre, kalbe giden en bozucu iç yol &#8220;gözün şehvetli bakışı&#8221;ndan geçer.  </p>
<ul>Bu yüzden Kutsal Kitap &#8220;gözlerin şehveti&#8221;ni &#8220;şeytanın gücünü&#8221; oluşturan üç güçten biri olarak anlatır (1 John 2, 16; 5, 19). O, yıkıcılığının ve yok etme gücünün doruğuna kendi hayaline uygun bir dünya bina etmekle ulaşır-anlamsız şovların sürekli hareketli silüetleri, izlenimlerin sağır edici sesleri ve aman vermez his pencerelerinden hızla akıp giden duyguları tarafından kuşatılır. Bu görüntünün aldatıcı görkeminin ardında mutlak bir hiçlik vardır; bu geçici muhayyile dünyasıdır ve genellikle 15 dakika gibi kısa bir sürede bayatlar ve fırlatıp atılır, gazete veya dergiye göz gezdirip bir kenara atılması gibi; öyle bir dünyadır ki bu, bulanmamış sağlıklı bir zihnin güçlü bakışına, büyük bir şehrin ortasında, kış sabahının aydınlığında bir eğlence gibi gelir: umutsuzca boş, kederli ve korkutucudur.  </ul>
<ul>Obsesif müptelalığın doyurup beslediği bu karmaşanın yıkıcılığının sebebi, insanın gerçeği algılamak konusundaki primitif gücünü boğmasında yatar; hem insanın kendine dönmesini engeller, hem de gerçeğe ulaşmasını.</ul>
<ul> </ul>
<ul>Bu hayali dünya ,gerçek dünyayı boğmak ve bozmakla tehdit ettiğine göre; bu doğal isteği kısıtlamak için tek önlem kendini korumak ve savunmaktır. 23 </ul>
<p>Görsel bir kültürde yaşıyoruz; gözün cinsel arzularının yıkıcılığı hiç bir zaman bu denli tehdit edici olmamıştı. Bu bakış, kavramayı arzu eden bir bakış değil, basitçe tahrik olmak için bir bakıştır. &#8220;Bu görme çabası, bilgiye erişmenin ve gerçeği idrak etmenin bir yolu değildir, kendisini serbest bırakmanın sonucudur&#8221; diyor Martin Heidegger, <em>Varlık ve Zaman adlı kitabında</em>. Gözlerin şehvetle ilgili iffeti bunun başarılması en güç şeklidir. Bir erkeğin fiziksel bir karşılaşmadan kaçınması, maruz kaldığı bir manzarada bakışlarını önüne indirmesinden çok daha kolaydır. Bu da Hz.Peygamberin öğretilerine göre kalbin zinasıdır; onun kötülüğü belki daha düşük derecededir, ama ruh üzerindeki etkisi, zamanla, tahrip edici potansiyele sahiptir. Buna bilgisayar piksellerine yerleştirilmiş çıplak resimleri, ve billboardlardan ve raflara teşhir edilen dergi kapaklarından fışkıran yarı çıplak erkek ve kadın resimlerini ekleyin. Bu tahrikler o derece büyük ki , kültürümüzün gerçek anlam oluşturma kapasitesinin devamı tehdit altına giriyor. Musa&#8217;nın emrini hatırlattıktan sonra&#8211; &#8220;Oyma suretler yapmayacaksınız, yukarıdaki cennete ait her hangi bir şeyin benzerini, veya onun altındaki dünyadakileri, veya dünyanın altındaki sudakileri&#8221; - Neil Postman şöyle devam ediyor:  </p>
<ul>Bu emrin ahlak sisteminin bir parçası olarak ilave edilmesi ilginç, bunu yazan insan iletişiminin formlarıyla kültürün kalitesi arasında bir bağ düşünmüş olmalı &#8230;. Bizim gibi kültürünü kelime-merkezli olmaktan çıkarıp görüntü-merkezli hale getiren insanlar Musa&#8217;nın bu emrinden faydalanabilir.24 </ul>
<p>Basılı kültüre geçişimizin en problemli yanı, bunun büyük bir kısmının kadın bedenine ait cinsel öğeleri içermesi olmuştur. İnsanlığından soyutlanmış, rötüşlenmiş, yanlış ve doğal olmayan duruşlarda, arı sokmuş gibi dudaklar, büyütülmüş göğüsler ve ceza gibi diyetler ve yorucu egzersizler sonucu şekillendirilmiş butlar, porno yıldızlarının bu çarpıtılmış modellerine ait resimler ve filmler; erkeklerin hayat arkadaşı, eş, kız kardeş, anne ve genelde kadınlar hakkındaki realistik beklentilerine ciddi bir tehdittir. Toplumun gözleri saldırı altındadır, bunun anlamı kalplerimizin de öyle olduğudur. Kur&#8217;an erkek ve kadınlara karşı cinsle karşı karşıya geldiklerinde ve çekim hissettiklerinde bakışlarını indirmelerini tavsiye eder: &#8220;<em>İnanan erkeklere söyle, gözlerini indirsinler ve iffetlerini korusunlar; bu kalpleri için daha iyidir, ve Allah onların yaptıklarından haberdardır. Ve inanan kadınlara söyle onlar da gözlerini sakınsınlar ve iffetlerini muhafaza etsinler. Güzelliklerini ve süslerini, görünenler hariç, sergilemesinler..</em>&#8221; (24:30). Gazali der ki:</p>
<ul>[Şehvet] 25 aşırı cinsel arzunun canlandırılmasından başka bir şey değildir, ve boş ve kaygısız bir kalbin hastalığıdır. Kişi ona uzanan öncüllerden, daha baştan bakışlarını ve düşüncelerini muhafaza ederek kaçınmalıdır. Aksi taktirde giderek daha sıkı sarmalayacak ve onu silkeleyip atmak daha da zorlaşacaktır.26 </ul>
<p>Dikkat edelim ki Gazali&#8217;nin bahsettiği &#8220;tekrarlanan bakışlar&#8221; 11&#8242;inci yüzyıl&#8217;da Irak&#8217;taydı; kıyafet ve davranış olarak son derece muhafazakar bir yerde&#8230; Günümüzün görsellik aşırı yüklemesi krizi kişinin ruhsal potansiyelini çok kolay aşındıran bir şey. Meditasyon, dua, veya hatta boş vakitte yaptığımız okumalar bile gözler yoluyla kalbe girmesine izin verdiğimiz görüntülerden etkileniyor. &#8220;Göz&#8221; kelimesinin Arapça karşılığı &#8220;<em>‘ayn</em>,&#8221; dır ve aynı zamanda &#8220;canlanmak&#8221; ve &#8220;öz&#8221; demektir. Göz bebeğinin karşılığı ise &#8220;<em>insaan</em>,&#8221;dır ve aynı zamanda &#8220;insanoğlu&#8221; anlamında da gelir. Göz, insanoğlunun özünü yansıtır, ve onun merkezi göz bebeğidir, bu dünyanın ve ahiretin kutsal güzelliğine şahit olarak yaratılmıştır. Bizler şahit olmak ve yansıtmak için dizayn edilmiş varlıklarız. Göz bebeği dünyevi bir ışık ile kısılır ve karanlıkta ve zevk ile tahrik edildiğinde genişler. 18.yüzyılın meşhur kuzey Afrikalı Moulay al-Arabi al-Darkavi şöyle diyor:</p>
<ul>Tutku ve kaprislerinize karşı durun. Bunu yaparsanız gözleriniz sırlara açılacak. İyi karakter [erdem] Sufilerce tasavvuf, din adamlarınca dindir. Hislerinden de kaç çünkü onlari anlamların zıddıdır. İki zır birleşmez. Ne zaman duygularını güçlendirirsen, anlamları zayıflatırsın, ne zaman anlamları güçlendirirsen ise duygularını &#8230;. Her insanın , denizlerin dalgaları gibi, iç anlamları vardır. İnsanlar bunları bilseydi, duygusal şeyler onları anlamlardan alıkoymazdı. Bunu bilselerdi, kendi içlerinde kıyısız okyanuslar bulurlardı. Allah dediğimin şahididir.27</ul>
<p>El Darkavi, özünde, zevke atıf yapıyor, ki Sokrat&#8217;da Philebus&#8217;ta bundan bahsediyor - ama ancak gerçekten, ölçüden, akıldan ve doğru fikirden sonra. Bütün bunlar anlamla ilişkilidir. Seksüel deneyimde gizli olan anlam, okyanusun dalgaları gibidir. Fakat, bunlar ancak sevgi ve ahlaki sorumlulukla açığa çıkar. İslam geleneğinde, kadınlar daima ilahi bir düzlemde anılmıştır. Kadınlar ilahi merhametin dünyadaki tecellisidir, bu durum özellikle annelikte somutlaşır. Hz.Muhammed (S) der ki, &#8220;Alçak ve adi insanlar dışında kimse karısını küçük düşürmez.&#8221; Rumi Mesnevi&#8217;sinde der ki:</p>
<p>     Erkeğe arzuları sevdirildi &#8230;</p>
<p>     Tanrı kadını çekici kıldı, öyleyse erkek nasıl ondan kaçabilir?</p>
<p>     Kişi yiğitlikte Zaloğlu Rüstem bile olsa,</p>
<p>     Hamza&#8217;dan bile ileri gitse, hükmetme konusunda karısının esiridir.</p>
<p>     Tüm dünyaya seslenen Peygamber de öyleydi, derdi ki,</p>
<p>     &#8221;Konuş benimle, ya Aişe!&#8230;&#8221;</p>
<p>     Peygamber der ki kadınlar akıllı ve kalp sahibi erkeklere hakim olurlar,</p>
<ul>ancak cahil adam karısına baskı yapar, çünkü yaratılışında hayvanlık duygusu üstündür. Onların nezaketi, inceliği veya aşkı yoktur onda, çünkü onu yöneten hayvanlık tabiatıdır. Sevgi ve incelik insanın vasıflardır, öfke ve tensel zevkler hayvanlara aittir.</ul>
<p>     Kadın Hak nurudur, sevgili değil. Sanki yaratıcıdır - yaratılmış değil.&#8221;28 </p>
<p>13. yüzyıl İspanyol alim, felsefeci ve mistiği İbni Arabi, dünyada uluhiyete ait derinliğin en mükemmelini kadın olarak düşünür. Şöyle der:</p>
<p> </p>
<ul>Kadınlar Tanrı için tabiat gibidir, O, evrenin formlarını, iradesi ve emri ile ortaya çıkardığı gibi doğanın şekillerini de kadın ile oluşturmuştur &#8230;. Bu şekilde bir kadını seven, ilahi aşkla sever, şehvet için seven ise bu arzunun gerçek bilgisinden yoksundur. Böyle biri için o sadece şekildir, ruhtan yoksun, ve her ne kadar bu şekil ruh ile doldurulmuş olsa da, karısına veya diğer kadınlara gerçek zevkin varlığından gafil, zevkini tatmin için yaklaşan adam için mevcut değildir. Bir yabancının kendi kimliğini açıklamadan kim olduğu anlaşılamadığı gibi, o da kendinin kim olduğunu bilmez. Hani derler ya:  </ul>
<ul>Benim sevdiğimi düşünmekte haklılar,</ul>
<ul>Sadece kimi sevdiğimi bilmiyorlar.  </ul>
<p>Böyle bir adam aslında kendi içindeki zevke aşıktır ve, bunun sonucu olarak, aslında kadındaki kendi tatminini sever, gerçek ve yaptığının anlamı onda kaybolur. Gerçeği bilseydi, zevki veren kim, alan kim; o zaman belki mükemmelleşirdi. 29  </p>
<p>Bizim Batı geleneğimizde, William Blake mükemmel bir şekilde aynı anlamı ifade ediyor:</p>
<p>         Tavus kuşunun gururu Tanrı&#8217;nın görkemidir.</p>
<ul>Keçinin şehveti Tanrı&#8217;nın ikramıdır.</ul>
<ul>Aslanın gazabı Tanrı&#8217;nın aklıdır.</ul>
<ul>Kadının çıplaklığı Tanrı&#8217;nın işidir.</ul>
<p>İffet ve saflık kadınlara doğal olarak gelen, erkeklerin ise öğrenmek zorunda olduğu büyük erdemlerdir. Kur&#8217;an Hazret-I Meryem&#8217;I, İsa (A.S.)&#8217;ın annesini, kalbin iffet ve saflığına büyük bir örnek olarak gösterir ve onu ideal olarak tarif eder. <em>&#8220;</em>Bir de İmran&#8217;ın kızı Meryem&#8217;i misal getirir. Meryem, iffet ve namusunu korudu. Biz ona Ruhumuzdan üfledik. O da Rabbisinin kelimelerini ve kitaplarını tasdik etti ve gönülden itaat edenlerden oldu.<em>. (66/11-12).</em>&#8221;</p>
<p>O halde erkekler, iffet ve saflığı kadınlardan öğreniyorlar, bu da karşılığında kadının kutsal doğasını koruyor. Arapça bir kelime olan ve &#8220;kutsal olan&#8221; anlamına gelen <em>hurmah</em> da buna işaret ediyor. Şimdi, erkeğin, kadının doğal erdemini taklitteki başarısızlığı, kadınların çifte standardı reddetmesiyle ve erkekleri, doğal ahlaksızlığıyla taklit etmeleriyle sonuçlanmıştır. Kadının ruhsal gücü çok yüksektir, ama erkeklere karşı fiziksel cazibe gücü de öyle. İşte bu güçtür ki ahlaksız erkeği kadınlara baskı yapmaya iter, ve erdemli erkeği ise onları el üstünde tutmaya ve korumaya. Ama kadının erkek üzerinden şekillenen bu fiziksel gücü erkekleri onun metafizik anlamından gizleyen duygusal bir güçtür. Onun duygusal hali, dünyadaki merhametin kaynağı olması, erkeği ruhsal gerçekliğin ayırtına varmadan cinsellikte kaybolmaktan korur. Rahimin Arapça ve İbranice karşılığı olan (<em>rahm</em>) merhamet anlamındaki (<em>rahma</em>)&#8217;dan türetilmiştir ve insanın içinde tezahür eden Tanrının yaratıcı gücünün ifadesidir. Kadınları değersizleştirerek, bizler insan doğasının en yüksek kalitelerini alçaltıyoruz; onu yüceltmekle ise, en yüksek tabiatımızı yüceltiyoruz. Ne zaman onun doğal faziletleri-şefkati, inceliği, özeni, diğergamlığı ve sevgisi-erkekte baskın olursa, erkekler doğal kötü alışkanlıklarının üstesinden gelebilir ve tam insanlığını farkedebilirler. Ne zaman ki, tersine, bu erdemler eksik kalır; erkekler sefilliğin esfeline düşer ve hayvanlardan da aşağıya düşerler. Kadının dış güzelliğini teşhir ederek, onun iç güzelliğini perdeleriz. Eski bir şiirde söylenildiği gibi:</p>
<p>     Gül yanaklı sevgilime dedim ki,</p>
<p>      &#8220;Ey gonca ağızlım,</p>
<p>     Neden yüzünü saklıyorsun, cilve yapan kızlar gibi?&#8221;</p>
<p>     Güldü ve dedi ki,</p>
<p>     &#8221;Senin dünyanın güzelliklerinin aksine,</p>
<p>     Örtümün içinde görünenim, ama onsuz gizliyim.30 <br />
 <br />
 <br />
 </p>
<p>1 <em>Modern Catholic Encyclopedia</em>, Edited by Michael Glazier and Monika K. Hellwig (Collegeville Minnesota: Liturgical Press, 2004), 779.</p>
<p>2 Dorothy L. Sayers, <em>Creed or Chaos </em>(New Hampshire, Manchester: Sophia Institute Press, 1949), 121-122.</p>
<p>3 Ibid., 55.</p>
<p>4 Pamela Paul, <em>Pornified: How Pornography is Damaging Our Lives </em>(New York: Henry Holt and Co., 2005), 83.</p>
<p>5 Majid Fakhry, <em>Ethical Theories in Islam </em>(New York: Leiden, 1991), 170.</p>
<p>6 Syed Muhammad Naquib Al-Attas, <em>Prolegomena to the Metaphysics of Islam: An Exposition of the Fundamental Worldview of Islam </em>(Kaula Lumpur, Malaysia: ISTAC, 1995), 33.</p>
<p>7 Mortimer Adler, <em>The Great Ideas: A Lexicon of Western Thought </em>(New York: Macmillan,1992), 151.</p>
<p>8 <em>The Burda of Al-Busiri</em>. Trans. by Hamza Yusuf (Essex: Sandala Ltd., 2002), 6.</p>
<p>9 <em>Either/Or: A Fragment of Life, The Essential Kierkegaard</em>, 74.</p>
<p>10 Ibid., 76.</p>
<p>11 Ibid., 81.</p>
<p>12 Ibid., 82</p>
<p>13 Fakhr al-Deen al-Raazi, <em>al-Tafsir al-Kabir </em>(Beirut: Dar al-Kutub al-‘Ilmiyyah, 1990), 7-8: 170. Author&#8217;s translation.</p>
<p>14 Saint Thomas Aquinas, <em>Summa Theologica</em>, II-II, Question 151, Art. 1.</p>
<p>15 From <em>John Ciardi&#8217;s commentary on the Purgatorio of Dante </em>(New York: The Modern Library, 1996), 279, 284.</p>
<p>16 Anne Moir, Ph.D. and David Jessel, <em>Brain Sex: The Real Difference Between Men and Women </em>(New York: Delta, 1991), 107.</p>
<p>17 Mortimer Adler, <em>The Great Ideas</em>, pg. 150.</p>
<p>18 Abu Hamid al-Ghazzaali, <em>Mizaan al-‘Amal </em>(Egypt: Dar al-Ma&#8217;arif, n.d.), 269-270.</p>
<p>19 Plato: The Collected Dialogues, pg. 1148.</p>
<p>20 Bob Dylan, &#8220;It&#8217;s Alright, Ma.&#8221;</p>
<p>21 Pamela Paul, <em>Pornified</em>, 276.</p>
<p>22 Andre Comte-Sponville, <em>Small Treatise on the Great Virtues </em>(New York: Metropolitan Books, 2001), 180.</p>
<p>23 Josef Pieper, <em>The Four Cardinal Virtues </em>(Notre Dame: University of Notre Dame, 1966), 201-202.</p>
<p>24 Neil Postman, <em>Amusing Ourselves to Death </em>(New York: New Penguin Books, 1986), 9.</p>
<p>25 Dr. Timothy Winter&#8217;ın çevirisi her ne kadar &#8220;amorous passion,&#8221; olsa da Arabça metinde &#8220;<em>‘ishq</em>,&#8221;denmektedir ve ben &#8220;şehvet&#8221; kelimesini, El-Gazali bu kısımda ona atfettiği için, tercih ediyorum.</p>
<p>26 Imam al-Ghazali, <em>Disciplining the Soul and Breaking the Two Desires</em>. Translated by Dr. Timothy Winter (Cambridge: Islamic Texts Society, 1995), 169.</p>
<p>27 Mawlay al-Arabi ad-Darqawy, <em>The Darqawi Way: Letters of Mawlay al-Arabi ad-Darqawi </em>(Norwich: Diwan Press, 1979), 36. </p>
<p>28 William C. Chittick, <em>The Sufi Path of Love: the Spiritual Teachings of Rumi </em>(Albany: State University of New York Press, 1983), 169.</p>
<p>29 Ibn ‘Arabi, <em>The Bezels of Wisdom. </em>Translated by Ralph W. J. Austin. (Lahore: Suhail Academy, 1999), 275-278. I altered some wording based upon my Arabic edition of Fusus al-Hikam, Ibn Arabi. Dar al-Kutub al-‘Ilmiyyah:Beirut. 2004. Pg. 515-18.</p>
<p>30 William C. Chittick, <em>Sufism: A Short Introduction </em>(Oxford: Oneworld, 2003), 136.</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2009/06/29/araf-dagina-tirmanis/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/06/29/araf-dagina-tirmanis/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Cezaevleri okul olsun !</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/01/14/cezaevleri-okul-olsun/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/01/14/cezaevleri-okul-olsun/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 14 Jan 2009 13:49:42 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Editörden</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Adalet]]></category>

		<category><![CDATA[En çok okunan yazılar]]></category>

		<category><![CDATA[Erdem]]></category>

		<category><![CDATA[Sitede Yaşam]]></category>

		<category><![CDATA[Verme hakkı]]></category>

		<category><![CDATA[ahlak]]></category>

		<category><![CDATA[İnsan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=2950</guid>
		<description><![CDATA[ &#8220;Cezaevinden telefon geldi. Kitaplar ulasmis. Tesekkur yazisi vermek uzere beni cagirdilar. Bunun uzere hemen cezaevine gittim. Kitaplari inceledim. Hepsi cok guzel ve yepyeni kitaplar.[...]
 Egitim muduru tesekkur yazisi verdi. Birkac poz resim cekindik. Fotograflarin digitallerini alamadim. Cunku iceri girince herseyi (cuzdan, usb, anahtar vs..)  disarda birakmak gerekiyor. Ama 1 er adet fotograflardan verecekler. Fotograflar cikinca alacagim, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/01/20090114_derin_dusunce_org_cezaevleri_okul_olsun.gif"><img class="alignleft size-medium wp-image-2953" title="20090114_derin_dusunce_org_cezaevleri_okul_olsun" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/01/20090114_derin_dusunce_org_cezaevleri_okul_olsun-300x192.gif" alt="" width="228" height="139" /></a> <em>&#8220;Cezaevinden telefon geldi. Kitaplar ulasmis. Tesekkur yazisi vermek uzere beni cagirdilar. Bunun uzere hemen cezaevine gittim. Kitaplari inceledim. Hepsi cok guzel ve yepyeni kitaplar.[...]</em></p>
<p><em> </em><em>Egitim muduru tesekkur yazisi verdi. Birkac poz resim cekindik. Fotograflarin digitallerini alamadim. Cunku iceri girince herseyi (cuzdan, usb, anahtar vs..)  disarda birakmak gerekiyor. Ama 1 er adet fotograflardan verecekler. Fotograflar cikinca alacagim, isterseniz paylasirim.</em></p>
<p><em> </em><em>Gardiyanlarla ve ogretmen memurlarla muhabbet ettik. Bu hareketi hepsi cok takdir ediyor. Baslangicta bu hayir hareketini anlattigimda hepsi sasirmislardi. </em></p>
<p><em> </em><em>Kitaplarin bir kismi, fazladan 2-3 adet yollanmis. Mahkumlar arasinda bilgi yarismalari duzenlenecek ve bu yarismadan galip gelenlere bu fazla kitaplardan hediye edeceklermis. Boyle bir karar almislar. </em></p>
<p><em> </em><em>Cezaevinden anilarim simdilik bu kadar&#8230;&#8221;</em></p>
<p> Türkiye&#8217;de güzel şeyler oluyor insanlar el ele verince. Kayseri&#8217;li yazarımız <a title="Mehmet Bahadır tarafından yazılan yazılar" href="http://www.derindusunce.org/author/mehmetbahadir/">Mehmet Bahadır</a>&#8216;ın yardımları <a href="http://kitapadresi.com/magaza/prddet.php?pid=70183&amp;spid=1010369">Kitap Adresi sitesi</a>&#8216;nin desteği sayesinde Derin Düşünce Ailesi <strong>site felsefesini yansıtan</strong> bir projeye imza attı. &#8220;Derin Düşünce Ailesi&#8221; diyoruz çünkü siz değerli okurlarımız ve yorumcularımız olmadan bu proje asla hayata geçirilemeyecekti.</p>
<p> <strong>Nedir?</strong></p>
<p>Cezaevi esas olarak Derin Düşünce&#8217;nin hayata ve insan bakışıyla <span id="more-2950"></span>uyumlu bir kavram değil. Yani insanları &#8220;<strong>cezalandırmak için</strong>&#8221; duvarların arasına kapattığınız zaman bir kaç temel sorun birden kendini gösteriyor:</p>
<ul>
<li>1) Mahkûmun aile fertleri suçsuz oldukları halde cezalandırılmış oluyorlar; hem duygusal anlamda hem de maddî olarak,</li>
<li>2) Cezaevleri &#8220;<a href="http://www.derindusunce.org/2007/03/14/kotu-insan-uretme/">Kötü insan nasıl üretilir</a>&#8221; yazısında savunduğumuz gibi insanları daha da sertleştiren, yeni suçlara yaklaştıran birer ortam haline gelebiliyor.</li>
<li>3) Suç işlemiş ve &#8220;<strong>doğru yola</strong>&#8221; geri dönebilecek bir insan anlayışı terk ediliyor. Bunun yerine ömür boyu sürecek bir &#8220;<strong>suçlu damgası</strong>&#8221; vurulabiliyor.</li>
</ul>
<p> Çok şükür bütün cezaevleri aynı durumda değil. Özellikle bu projeye kapılarını açan <strong>Kayseri Kapalı Ceza İnfaz Kurumu</strong> eğitim konusuna çok büyük hassasiyet sahibi. Cezalarını çektikten sonra topluma yeniden katılabilmeleri için insanlara bilgisayar teknolojisinden mobilya imalatına hatta sığır yetiştiriciliğine kadar bir sürü meslek kursu veriliyor bu &#8220;duvarlar arasında&#8221;. Eğitimi yarıda kalmış olanlar bitirme sınavlarına hazırlanabiliyor, diploma alabiliyorlar.</p>
<p> Eğitim bölümünden sorumlu ögretmenlerle biz de telefon ile görüştük. Tiyatro kursları ve badminton gibi bir çok etkinliğin eğitim kapsamında gerçekleştirildiğini şaşırarak ve sevinerek öğrendik.</p>
<p> İşte &#8220;Cezaevleri okul olsun!&#8221; adlı projemiz bu güzel insanlarla Kayseri&#8217;de başladı. Yazının başında sizinle paylaştığımız iyi haber 300 civarında kitabın cezaevi kütüphanesine ulaştığını bize bildiriyordu. Bu ay bitmeden 200 kitap daha Kayseri&#8217;ye gönderilecek.</p>
<p> <a href="http://kitapadresi.com/magaza/prddet.php?pid=70183&amp;spid=1010369">Kitap Adresi sitesi</a> de kitaplar için bizden ücret talep etmediği gibi kargo masraflarını da üstlendi, sağolsun. Bu yılın ortasına gelmeden operasyonu yenilemek istiyoruz. Yani ikinci bir 500 kitap paketi. Böylece 1000 kitaba ulaşmış olacağız.</p>
<p> Yazarımız ve değerli dostumuz <a title="Mehmet Bahadır tarafından yazılan yazılar" href="http://www.derindusunce.org/author/mehmetbahadir/">Mehmet Bahadır</a> cezaevini bir kaç kez ziyaret etti aslında ve oradaki yöneticiler ile temas kurmamızı sağladı. Bu ziyaretlerden birinde fazladan gönderilecek kitapların bir kısmının mahkumlara hatta yakınlarına hediye edilmesini teklif etmişti. Başlangıçta bazı kurallardan dolayı imkânsız görünen bu iş anlaşılan hallolmuş. Umud edelim ki yakında kocasını, babasını, oğlunu ziyarete gelen insanlara birer kitap hediye edilsin.</p>
<p> Belki bu tiyatro kursları ya da kitap okumak görünüşte yüzeysel ya da oyalayıcı gelebilir. <strong>Kanaatimizce tam tersine düşünce ve sanatın gücü insanı suçtan korumada birinci derecede önemli</strong>. Zira kendisini NET bir biçimde ifade edemeyen, karşısındakini, toplumu anlayamayan insanların suç işlemesi daha kolay. Çünkü şiddetin kendisi de bir ifade, bir iletişim biçimi. Konuşması engellenen insan vurup kırar ya da şiddet kendine döner, intihar, ülser, migren hatta kanser gibi hastalıklar bu içselleşen şiddetin tecellisidir.</p>
<p> Zaten kriminoloji istatistikleri de bunu ispatlar biçimde. Cezaların ağırlaştırılması belli bir seviyenin ötesinde suçu önlemiyor. Çünkü insanı suç işleme anında &#8220;mantıklı&#8221; bir biçimde düşünemiyor. &#8220;<strong><em>Yakalanırsam 15 yıl yerim</em></strong>&#8221; demiyor kimse. O noktaya gelmiş insan zaten aklını ve vicdanını askıya almış vaziyette. Bunun için akıllı bir devlet enerjisini cezalandırmaya değil suçu önlemeye yoğunlaştırmalı diyoruz.</p>
<p> <strong>Sizlerin sayesinde oldu</strong></p>
<p>Sitemiz her ay 40-50 bin okuyucunun buluştuğu, yazarlarımızın ve yüzlerce dostumuzun yorumlarıyla zenginleşen bir tartışma ortamı haline geldi. Türkiye&#8217;nin politika-tarih-felsefe platformları arasında hatırı sayılır bir konuma geldik. Doğal olarak sanal &#8220;duvarlarımız&#8221; da artık değer kazanıyor.</p>
<p> Doğum günümüzü kutlamaya hazırlandığımı¨z şu günlerde bir kez daha sadık okurlarımıza teşekkür etmek istiyoruz. <strong>Bu kez Kayseri&#8217;de cezalarını çekmekte olan insan kardeşlerimiz adına.</strong> Derin Düşünce sitesine geldiğiniz, sayfalarımıza tıklayıp yazı ve yorum okuduğunuz her dakika, her saniye Kayseri&#8217;ye kitap olarak döndü, dönecek. Kim bilir başka insan odaklı projelere zemin olacak katkılarınız.</p>
<p> Sitemizin gönüllü yazarları, sadık okur ve yorumcuları olmasaydı, bu site internetteki bir çok site gibi &#8220;dilsiz&#8221; olacaktı. Rafta duran, hiç açılmayan bir kitap gibi olmasını istemedik bu sitenin. Güzel fikirleri savunmak, ırkçılığa, şiddete karşı durmak gerek elbette. Ama eylemlerin fikirlerle beraber yürümesi gerekiyor. Aksi takdirde aydın insan toplumdan, gerçeğin coğrafyasından uzaklaşıyor.</p>
<p> <strong>Doğrudan katılmak ister misiniz?</strong></p>
<p>Arzu eden okurlarımız <em>&#8220;Cezaevleri okul olsun</em>!&#8221; kampanyasına doğrudan destek verebilirler. Cezaevindeki bir insana ışık tutabilecek kitapları satın alarak ya da kütüphanenizden seçerek doğrudan Kayseri&#8217;ye gönderebilirsiniz.</p>
<p>Bunun için adres:</p>
<p> KAYSERI KAPALI CEZAEVI INFAZ KURUMU</p>
<p>Egitim Birimi</p>
<p>Gültepe Mahallesi, No: 50</p>
<p>Melih Gazi</p>
<p>Kayseri</p>
<p> Tahmin edebileceğiniz gibi cezaevlerine bir şey sokmak kolay değil. Biz Millî Eğitim Bakanlığı&#8217;nın tavsiye listesini kullandık <a href="http://kitapadresi.com/magaza/prddet.php?pid=70183&amp;spid=1010369">Kitap Adresi sitesi</a> sayesinde. Piyasada serbestçe satılan bazı kitapların &#8220;sakıncalı&#8221; bulunma ihtimali olabilir. Bu sebeple &#8220;uç fikirler&#8221; temsil eden kitaplar yerine dünya klasikleri, tarih vb konulardaki kitapları tercih edebilirsiniz. Ayrıca çeşitli imtihanlara hazırlayan ya da meslek kurslarında kullanılan kitaplara ihtiyaç var.</p>
<p> <strong>Tanıtım Desteği</strong></p>
<p>Eğer bu proje hoşunuza gittiyse dostlarınıza, üye olduğunuz forumlara bildirerek bize destek olabilirsiniz. Varsa sitenizde, blogunuzda duyurabilirsiniz.</p>
<p> <strong>Maddî destek</strong></p>
<p>Bu projeye ve benzerlerine maddî yardım yapmak isteyen dostlar için ayrıca bir <a href="http://www.derindusunce.org/destek/">destek sayfası</a> hazırladık. Okuyucu sayımız arttıkça daha güçlü bir teknik yapı kurmak durumunda kalacağız. Ayrıca daha büyük projeler için maddî desteğe ihtiyacımız olacak.</p>
<p> Halihazırda bu sayfayı okuyarak dahi bu projeye ve Derin Düşünce&#8217;ye destek vermiş olduğunuz için tekrar teşekkür ediyoruz.</p>
<p> Sevgi, Saygı ve Muhabbetle</p>
<p><em>Derin Düşünce Ekibi</em></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2009/01/14/cezaevleri-okul-olsun/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/01/14/cezaevleri-okul-olsun/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Kötü insan nasıl üretilir?</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2007/03/14/kotu-insan-uretme/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2007/03/14/kotu-insan-uretme/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 14 Mar 2007 09:30:48 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mehmet Yılmaz</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Adalet]]></category>

		<category><![CDATA[Cezaevi]]></category>

		<category><![CDATA[Erdem]]></category>

		<category><![CDATA[Toplum]]></category>

		<category><![CDATA[ahlak]]></category>

		<category><![CDATA[İnsan]]></category>

		<category><![CDATA[Makale]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/2007/03/14/kotu-insan-uretme/</guid>
		<description><![CDATA[

Teşekkür : Yazıyla ilgili fotoğraf, film ve belge sağlayan Stanford üniversitesi
öğretim üyesi Prof. Dr. Philip G. Zimbardo‘ya samimi teşekkürlerimizi sunarız.
Yazıyla ilgili videoları http://www.prisonexp.org/ sitesinden izleyebilirsiniz.    
 
Tutuklamalar başlıyor
Kaliforniya’daki Palo Alto şehrinde sessiz sakin bir ağustos sabahı başlıyordu.
Bir polis arabası aniden bir evin önünde durdu, arabadan inen polisler içeri
girerek üniversitede öğrenci olan bir genci evinden çıkardı, kendisine Ceza
Kanunu’nun [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><span lang="TR"><strong><img id="image67" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2007/03/spic2.kucukresim.gif" alt="spic2.gif" height="96" /><img id="image76" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2007/03/spic47.kucukresim.gif" alt="spic47.gif" height="96" /><img id="image71" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2007/03/spic18.kucukresim.jpg" alt="spic18.jpg" height="96" /><img id="image78" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2007/03/spic63.kucukresim.gif" alt="spic63.gif" height="96" /><img id="image72" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2007/03/homepic1.kucukresim.gif" alt="homepic1.gif" height="96" /></strong></span></p>
<p><span lang="TR"><strong><em></em></strong></span></p>
<p>Teşekkür : Yazıyla ilgili fotoğraf, film ve belge sağlayan Stanford üniversitesi<br />
öğretim üyesi Prof. Dr. Philip G. Zimbardo‘ya samimi teşekkürlerimizi sunarız.<br />
Yazıyla ilgili videoları <a href="http://www.prisonexp.org/">http://www.prisonexp.org/</a> sitesinden izleyebilirsiniz.    <br />
 </p>
<p><strong>Tutuklamalar başlıyor</strong></p>
<p>Kaliforniya’daki Palo Alto şehrinde sessiz sakin bir ağustos sabahı başlıyordu.<br />
Bir polis arabası aniden bir evin önünde durdu, arabadan inen polisler içeri<br />
girerek üniversitede öğrenci olan bir genci evinden çıkardı, kendisine Ceza<br />
Kanunu’nun 211inci maddesini ihlâl ettiği ve silahlı soygun suçundan<br />
tutuklandığı bildirildi. Komşularının şaşkın bakışları arasında ellerine<br />
kelepçe takılırken hakları okundu, üzeri arandı ve polis arabasına bindirildi.<br />
Komsular şaşırmakta haklıydılar çünkü Palo Alto Polis şefinin de çok iyi bildiği<br />
gibi o gün tutuklanan birçok üniversite öğrencisi aslında suçsuzdu. Sadece günlük<br />
bir kaç dolar karşılığında bir sosyal psikoloji deneyine katılmayı ve mahkûm rolü<br />
oynamayı kabul etmişlerdi.</p>
<p>Stanford üniversitesi öğretim üyelerinden Philip G. Zimbardo’nun 1971’de yaptığı<br />
ilginç deney bugün hâlâ güncelliğini koruyor ve sadece ABD değil Türkiye de<br />
dâhil bütün ülkeleri ilgilendirecek bulgular sunuyor.</p>
<p><strong>Türkiye çağdaş medeniyet seviyesine yaklaşıyor!</strong></p>
<p>25 Şubat 2007 tarihli Zaman gazetesinin haberine göre Türkiye suç<br />
işleme konusunda da hızla batılı ülkelerin seviyesine yaklaşmakta:<br />
Adalet Bakanlığı’nın istatistiklerine göre sabıkalı sayısı 8 milyonu,<br />
mahkûm sayısı 68 bini geçti. Emniyet’in rakamları da olayın boyutlarını<br />
gözler önüne seriyor.</p>
<p><span id="more-98"></span></p>
<p><span lang="TR"><span lang="TR"><span lang="TR">Son 10 yılda işlenen suç sayısı üçe katlandı. 1995′te 229 bin suç işlenirken, rakam 2006′da 785 bin 510′u buldu. Suçların yüzde 42’si İstanbul, Ankara ve İzmir’de işleniyor.</span></span></span></p>
<p><span lang="TR"><span lang="TR"><span lang="TR">İlk suçun işlenmesinin önlenmesi ayrı bir inceleme konusu elbette. Ancak 8 milyon sabıkalı büyük bir rakam. </span></span></span></p>
<p><span lang="TR"><span lang="TR">Bu insanlardan hapiste yatanların “içeride” geçirdiği sürede</span><br />
</span></p>
<p><span lang="TR"><span lang="TR">1) Ailelerine bakamadıklarını,</span><br />
<span lang="TR">2) Anne-babalık ve/veya evlâtlık görevlerini yerine getiremediklerini,</span><br />
<span lang="TR">3) Hapiste geçen süre içinde yeni suçlar ve yöntemler “keşfettiklerini”,</span><br />
<span lang="TR">4) Bir kısmının hapisten çıktıktan sonra da etraflarındaki gençlere kötü örnek olduklarını, </span></span></p>
<p><span lang="TR"><span lang="TR">da hesaba katarsak insanları bir kaç ay veya yıl “kapatmanın” ülkemize ne kadar zarar verdiğini daha iyi görebiliriz.</span></span></p>
<p><span lang="TR"><span lang="TR"><span lang="TR">İnsanları hapse atmak çözüm mü? Kapkaç, silahlı soygun, çocuk pornosu, aile içi şiddet gibi konular biz “iyileri” sadece “kötüler” yakalanıncaya kadar ilgilendiriyor. Biz “iyiler” ile “kötüleri” birbirinden ayıran duvarlar bizi koruyor ve bir sorun olmaktan çıkıyor sanki. Peki, hapis yatan bir insanın zihninde ne gibi değişiklikler meydana geliyor? Toplumu, kendini, devleti algılayışı nasıl değişiyor? </span></span></span></p>
<p><span lang="TR"><span lang="TR"><span lang="TR">Bir kaç yıl hapis yatan bir insan dersini almış, kanunlara saygılı bir vatandaş olarak çıkıyor dışarı pek çoğumuz için. Oysa hapis yatmış insanların suç işleme ihtimalleri yükseliyor istatistiklere göre. Gerek ülkemizde gerekse mahkûmların topluma kazandırılması için birçok proje üreten ABD, Fransa gibi gelişmiş ülkelerde bu gerçek değişmiyor. Neden?<br />
</span><br />
<strong><span lang="TR">Yapay hapishanenin öğrettikleri</span></strong></span><span lang="TR"><br />
</span></span></p>
<p><span lang="TR"><span lang="TR">Zimbardo’nun deneyi için Stanford üniversitesi Kampusu’nda kurduğu hapishane bir film dekoru olmaktan çok uzak. Gerçekten hapis hayatı yaşamış eski bir mahkûmu danışman olarak ekibine alan profesör eski mahkûmun tavsiyeleri üzerine deneklerin yaşam yerlerini oldukça tekdüze ve çirkin kılmak için duvarları, kapı ve pencereleri aynı renk levhalarla kaplıyor. Bu aynı zamanda deneklerin gün ışığını ve dışarıdan gelecek sesleri de engellemeyi ve zaman kavramını kaybetmelerini sağlamaya yönelik bir çaba.</span></span></p>
<p><span lang="TR"><span lang="TR">Sahte mahkûmların bu deneyi bir oyun gibi algılamalarına engel olmak için gene eski mahkûmun tavsiyeleri doğrultusunda mahkûmların ayaklarına rahat yürünmeyen plaj terlikleri, saçları kesilmiş gibi görünmesi için başlarına kadın çorabı, üzerlerine de bir entari giydiriliyor. Denekler adlarıyla değil kendilerine verilen bir numara ile çağırılıyorlar.</span></span></p>
<p><span lang="TR"><span lang="TR"><span lang="TR">Ordularda veya terör örgütlerinde de rastlayabileceğimiz bu uygulamaların amacı: </span><br />
</span></span></p>
<p><span lang="TR">1. <span lang="TR">Bireyin değerini çiğnemek,</span><br />
2. <span lang="TR">Anonim bir mahkûm (veya er, devrim savaşçısı, &#8230;) kimliği oluşturmak,</span><br />
3. <span lang="TR">Bütün nefsanî ihtiyaçlarını (uyku, yemek, giysi vb) aidiyet ile ikame etmek,</span><br />
4. <span lang="TR">Bireysel sorumluluk duygusunu dolayısıyla vicdanı devreden çıkarmak,</span><br />
5. <span lang="TR">Şiddet dışındaki yöntemlerin (eğitim, şefkat, diyalog, karşılıklı çıkarlara saygı, &#8230;) kullanılmasına engel olmak ve şiddeti kalıcı tek yöntem olarak dayatmak,</span><br />
6. <span lang="TR">Kendi gözünde ve toplum nezdinde önemini azaltarak ölümü veya intihar saldırısı yapmayı daha kolay kabul etmesini sağlamak.</span></span></p>
<p><span lang="TR"><span lang="TR"><br />
<strong><span lang="TR">Amerika örneği </span></strong><br />
</span></span></p>
<p><span lang="TR"><span lang="TR">Her hangi bir günde ABD hapishanelerinde yatan insan sayısı 2.2 milyon. Bir yıl içinde buradan “geçen” insan sayısı ise bunun çok üzerinde. Hapishanelerde ve bağlı tesislerde çalışan insan sayısı 750 bin. Bunun ülkeye yükü yılda 60 milyar doları aşıyor. Eldeki verilere göre üç yıla kadar eski mahkûmların %67’si yeniden tutuklanacak ve %52’si yeniden hapse mahkûm edilecek.</span></span></p>
<p><span lang="TR"><span lang="TR"><span lang="TR">Devletten mahkûm başına “kira” alan özel hapishane sahiplerinin ve mahkûmları asgarî ücretin çok altında çalıştıran tekstil ve call center firmalarının karşısında ellerini oluşturduğu bu manzara sağduyulu insanları alarma geçirdi. Amerikan Hapishanelerinde Güvenlik ve Suiistimal (araştırma) Komisyonu 8 Haziran 2006 tarihinde çok ilginç bir</span><span lang="TR"> <a href="http://www.prisoncommission.org/pdfs/Confronting_Confinement.pdf">rapor</a> </span><span lang="TR"><span lang="TR">sundu. 126 sayfalık bu raporu Türkiye’nin suç-ceza-yeni suç döngüsünden kurtulabilmesini isteyen herkesin okumasını tavsiye ederim.</span></span></span></span></p>
<p><span lang="TR"><span lang="TR"><span lang="TR"><br />
<span lang="TR">1970’lerde ABD 20inci yüzyılın en büyük “tutuklama projesini” başlattı. 1970-2005 döneminde hapishane mahkûmlarının sayısı %628 arttı (1). Bugün ABD’nin geldiği umutsuz nokta ortada. Elbette suçluları hapse atmanın “dışarıdaki suç oranına olumlu bir etkisi var. Ancak bu etki “pahalı” ve geçici bir tedavi. Şöyle ki:</span></span></span></span><span lang="TR"><span lang="TR"><span lang="TR"><span lang="TR">Joel A. Devine, Joseph F. Sheley, ve M. Dwayne Smith’in American Sociological Review (Sayı: 53, Yıl 988, sayfa : 407-420) dergisinde yayınlanan Macroeconomic and Social-Control Policy Influences on Crime Rate Changes,1948-1985 adlı makalelerinde sundukları gibi ülke bazında ve bütün suçlar aynı kefeye konduğunda bile toplam suç oranında %22’lik bir düşüş için hapishane nüfusunun yaklaşık %10 artması gerekiyor. </span></span></span></span><span lang="TR"><span lang="TR"><span lang="TR"><span lang="TR">Ancak bu gri tablo detaylara indikçe yani suçlar ayrıştırıldığında iyice siyahlaşıyor : Daha fazla insanın hapse konması sadece soygun, yankesicilik ve motorlu araç hırsızlığında önemli bir düşüş sağlıyor. Tecavüz, cinayet, aile içi şiddet gibi suçlarda ise değişen bir şey yok. </span></span></span></span><span lang="TR"><span lang="TR"><span lang="TR"><span lang="TR"><span lang="TR"><span lang="TR"><span lang="TR">Eyalet-şehir bazında yapılan bilimsel araştırmaların ortaya koyduğu sonuçlar ise daha da endişelendirici : Coğrafî bölgelere göre değişmekle beraber hapse atılan insanların sayısındaki %10’luk bir artış suç oranındaki azalmanın ancak %0.11 ile %4 arasında kaldığını gösteriyor. (2) (3)</span></span></span></span></span></span></span><span lang="TR"><span lang="TR"><span lang="TR"><span lang="TR"><span lang="TR"><span lang="TR"><span lang="TR">Dahası bazı bilimadamları hapse atılan insan sayısı ile suç oranı arasında bir ilişki bulamadıkları gibi bazıları da ters bir oran buluyorlar. Yani hapse atılan insan sayısı hâlihazırda yüksek olan eyaletlerde (toplam nüfusun %3ünden fazla) mahkûmiyetler arttıkça toplumdaki suç oranı artıyor. (4)(5)</span></span></span></span></span></span></span><span lang="TR"><span lang="TR"><span lang="TR"><span lang="TR"><span lang="TR"><span lang="TR"><span lang="TR">Aslında bu bulgu o kadar da şaşırtıcı değil. Bir kaç yıla yayılan bir zaman diliminde yapılan incelemelerin bu sonuca varmaları normal. Çünkü hapse atılan bir insanın ailesinin geçim sıkıntısına düşmesi, borçlanması, ödeyemediği kiralardan dolayı evden çıkarılması belli bir zaman alıyor. Çocukların (veya eşin) bu zor ortama yenik düşerek suça yönelmeleri de muhtemel sonuçlardan biri. Yukarıda alıntıladığım Adalet Bakanlığı’nın istatistiklerine göre suçların %40’dan fazlasının İstanbul, Ankara ve İzmir’de yani aile bağlarının en zayıf olduğu büyük şehirlerde işlenmesi elbette rastlantı değil.</span></span></span><span lang="TR"><span lang="TR"><span lang="TR"><br />
</span></span></span></span></span></span></span><span lang="TR"><span lang="TR">Onurları sürekli çiğnenen denek-mahkûmlar kendilerini adeta hadım edilmiş gibi hissetmeye başlıyorlar. Yürüyüşleri görünür şekilde daha kadınsı olmaya başlıyor.</span></span><span lang="TR"><span lang="TR"><br />
</span></span></p>
<p><span lang="TR"><strong><span lang="TR">Aşağılanma düşlerde bile devam ediyor</span></strong><br />
</span></p>
<p><span lang="TR"><span lang="TR">“Gerçek bir hapishane kurmayı değil hapishanede olma hissi vermeyi amaçladık” diyor Zimbardo. Birçok ülkede artık kullanılmayan ayaklara zincir vurulması yöntemi de bu sebeple planın bir parçası. İç çamaşır kullanmadan giyilen entariler, özgür olmadıklarını uykularında bile hatırlatan zincirler, kendinden veya başka mahkûmlardan söz ederken isim yerine numara kullanma zorunluluğu…</span></span></p>
<p> </p>
<p><span lang="TR"><strong><span lang="TR">“Uygar” Batı &#8220;maneviyat sahibi&#8221; Ortadoğu’ya karşı</span></strong><br />
</span></p>
<p><span lang="TR"><span lang="TR">Hapishanelerde ve karakollarda yapılan insan hakları ihlalleri söz konusu olduğunda ilginç tartışmalara tanık oluyoruz : Bir yandan batılı ülkeler çoğunluğu müslüman olan Ortadoğu ülkelerini demokratik olmamakla suçluyor, insan hakları ihlâllerini de buna bağlıyorlar. Muhafazakâr türk, arap ve iranlı düşünürler ise İslâm’ın değerlerinin Batı’da eksik olduğunu söylüyorlar bize. “Aile yapıları zayıflamış, maddeci insanların saldırganlaşmasından daha normal ne olabilir?” diyorlar.</span></span></p>
<p><span lang="TR"><span lang="TR"><span lang="TR">Amerikan Hapishanelerinde Güvenlik ve Suiistimal (araştırma) Komisyonu’nun raporunda verdiği çarpıcı örnekler var : Kalp ilacı verilmediği için ölen mahkûmlar, hapishane yöneticilerince tecavüze uğrayan ve korunmasız olarak aynı hapishanede bırakılanlar&#8230; Ancak ekonomisi, aile yapısı, gelenekleri ve dini ABD’den farklı olan Türkiye’de de eline yetki verilen insanların benzer şekilde davranmalarının önüne geçilemiyor. Human Rights Watch’in 2005 </span><span lang="TR"><a href="http://hrw.org/turkish/docs/2006/01/18/turkey12375.htm">raporuna</a> </span><span lang="TR"><span lang="TR">göre Ekim 2005&#8242;te, Ordu polis merkezinde, 4 çocuğun işkenceye maruz kaldığı bildirildi. Çocuklar polisin kendilerini soyup dayak attığını, hayalarını sıktığını ve tecavüzle tehdit ettiğini söylediler. Tıbbi raporlar, herhangi bir suçlamaya maruz kalmadan serbest bırakılan çocukların yoğun şekilde morarmalara maruz kaldığını gösteriyordu. </span></span></span></span></p>
<p><span lang="TR"><span lang="TR"><span lang="TR"><span lang="TR">Şu halde herhangi bir politik gözlük takmadan, sadece insana bakmak, bilimsel yöntemlerle sebep-sonuç ilişkisi aramak gerekmiyor mu?</span></span></span></span></p>
<p><span lang="TR"><span lang="TR"><strong><span lang="TR">Gardiyanlar sahte, eziyet gerçek</span><span lang="TR"> </span></strong><br />
</span></span></p>
<p><span lang="TR"><span lang="TR">Deney için seçilen öğrencilerin içinden tamamen rastgele yöntemlerle gardiyanlar belirleniyor. Gardiyan deneklere herhangi bir eğitim verilmeksizin, (belli sınırlar içinde) düzeni korumak için gerekeni yapmaları emrediliyor. Zimbardo gardiyanlara üniforma ve mahkûmlarla göz temasını önlemek için güneş gözlüğü giydiriyor. Bu uygulama aynı zamanda gardiyanların aidiyet duygusunu da güçlendirmeye yönelik. Çünkü araştırmanın amacı sadece mahkûmların değil gardiyanların da davranışlarını araştırmak.</span></span></p>
<p><span lang="TR"><span lang="TR"><span lang="TR">Deney başladıktan sonra kısa bir “afallama” dönemi geçiren gardiyanlar kendilerine verilen yetki ve sorumlulukların da dürtüsüyle bir takım kurallar koymaya, bu kurallara uymayan mahkûmlara ise cezalar uygulamaya başlıyorlar.</span></span></span></p>
<p><span lang="TR"><span lang="TR"><span lang="TR">Deneyi tasarlayan bilim adamlarının beklentilerinin çok ötesinde gerçeğe yaklaşan deney aile ziyaretleri, tecrit hücreleri, isyanlar, muhbirler hatta hapisten kaçma girişimleriyle devam ediyor. Hayatlarında hiç suç işlememiş, eğitimli ve orta gelirli ailelerin çocukları tıpkı gerçek hapishanelerde yatan “azılı haydutlar” gibi davranmaya başlıyorlar. İçlerinden bazıları ise depresyon geçiriyor.</span></span></span></p>
<p><span lang="TR"><span lang="TR"><span lang="TR">Baştan 15 gün olarak planlanan deney akıl sağlığı bozulan mahkûmlar ve kontrol edilemeyecek kadar saldırganlaşan gardiyanlar da dikkate alınarak erken bitiriliyor. Çünkü yerleştirilen gizli kameralar sayesinde gardiyanların gece yarısından sonra mahkûmlara “normalin ötesinde” eziyet ettikleri saptanıyor. Daha da ilginci nöbet süresi biten ve artik para almayacak olan gardiyanların gönüllü olarak nöbete kalmak istemeleri.</span></span></span></p>
<p><span lang="TR"><span lang="TR"><span lang="TR">Fakat en çarpıcı olanı Zimbardo da dâhil bazı bilim adamlarının farkında olmadan deneyin bir parçası haline gelmeleri ve gardiyan veya hapishane müdürü gibi düşünmeye başlamış olmaları. Bütün detayları burada aktarmak imkânsız ancak deneyin <a href="http://www.prisonexp.org/">internet sitesinden</a> daha fazla bilgi edinmek mümkün.<br />
</span><br />
<strong><span lang="TR">Yanlış giden neydi? Bundan sonra nereye? (*) </span></strong><br />
</span></span></p>
<p><span lang="TR"><span lang="TR">Sonuç olarak hapishaneler masum insanları bile suça teşvik eden bir ortam oluşturuyor. Bu günkünden çok farklı, adeta “devrim” diye nitelendirilebilecek bir değişim gerekiyor cezaevlerine. Bu değişim elbette hukukçuların, sosyolog ve psikologların katılımıyla tarif edilebilir ve uygulanabilir.</span></span></p>
<p><span lang="TR"><span lang="TR"><span lang="TR">ABD’nin Türkiye’den 30 yıl önce girdiği ve nasıl geri döneceğini bilemediği yanlış bir yola girmek üzereyiz. Hasta bir toplumun ürettiği şiddeti sadece suçluları hapse atarak tedavi edemeyiz. Çünkü “suçlu” dediğimiz insanlar da aslında suçun artışını teşvik eden bir ortamda öldürdükleri, tecavüz ettikleri kişiler gibi koşulların kurbanı olmaktalar. Elbette kişi bazında vicdanların rahatlatılması, suçluların cezalandırılması ve potansiyel suçluların toplumdan uzaklaştırılması gerekiyor. Ancak sadece bu yapıldığı takdirde Türkiye’mizin gitgide ABD’ye benzemesi kaçınılmaz. </span></span></span></p>
<p><span lang="TR"><span lang="TR"><br />
<span lang="TR">Çünkü Dünya’nın neresinde olursa olsun alışılagelmiş hapishaneler ağır suçları önleyemedikleri gibi artmasına da sebep olabiliyorlar. (Bkz. Kaynakça: 2, 3, 4, 5) İlk suçun işlenmesinin önlenmesi kadar hapishanelerin topluma ve insanlara ne getirdiği ve götürdüğü sorgulanmalı. Son yıllarda güvenlik ve suç işleme eğilimleri üzerine yapılan birçok çalışma insanları hapse atmanın değil onların sorunlarına çare bulmanın suçun önüne geçebileceğini ve bunun maddî yükünün de daha hafif olacağını savunuyor. Bu çalışmaların ortak noktaları ise şunlar :</span> </span></span></p>
<ul type="disc">
<li><span lang="TR">Eğitim</span></li>
<li><span lang="TR">İşsizliğin azaltılması</span></li>
<li><span lang="TR">Ortalama ücretin artması</span></li>
<li><span lang="TR">Kişi başına düşen polis sayısının artması.<br />
</span></li>
</ul>
<p><span lang="TR"><strong>Kul hakkı ve Türkiye</strong> </span></p>
<p><span lang="TR">İnsan hakları ve daha özel olarak mahkûm hakları konusu ne yazık ki uzun bir zaman terör suçlularıyla, açlık grevleriyle, PKK, DEV-SOL vb örgütlerle anıldı. Türkiye’nin sürekli olarak Avrupa tarafından ağır biçimde eleştirildiği bu dosya bizde bir tür kompleks oluşturdu. En aklı başında insanlardan bile “Avrupa önce kendine baksın” tarzında savunmacı söylemler duyuyoruz. </span></p>
<p><span lang="TR"><span lang="TR">Diğer yandan Batı kültürünü benimsemiş “çağdaş” aydınlarımızın bu konuyu çözebileceğinden şüpheliyim. Çünkü batıya hoş görünme kaygısıyla batı referansları kullanarak ürettikleri fikirler halk tarafından benimsenmiyor ve hiç bir zaman da benimsenmeyecek. Üstelik bugüne kadar özellikle Fransa’dan ithal edilen bireysellik ve çatışma kültürü sebebiyle mahkûm haklarının savunulması avukatlarla devlet arasında bir boks maçından öteye gidemiyor çoğunlukla. Global bir stratejileri yok. Taktik olarak açlık grevleri, AİHM başvuruları yapılıyor.</span></span></p>
<p><span lang="TR"><span lang="TR">Kanımca kalıcı çözümler bu konunun İslâm’ı yaşama kaygısıyla hareket eden aydınlar tarafından daha iyi sahiplenilmesiyle bulunabilecektir. Çünkü bu konuda en sağlam referans kul hakkıdır. “Mahkûm hakları” konusu her şeyden önce vicdan sahibi insanlarca, sadece birey değil aileler ve toplumun tamamı göz önüne alınarak çözülebilir. </span></span></p>
<p><span lang="TR"><span lang="TR">Zira müslüman bir aydın için “kötü insan” yoktur, nefsine yenik düşmüş insan vardır.</span></span></p>
<p><span lang="TR"><br />
<em>(*) Dostumuz Mustafa Akyol’un çok sevdiğim sözü.</em></span></p>
<p><strong><span lang="TR"><br />
<span lang="TR">Kaynakça</span></span></strong></p>
<p><strong><span lang="TR">ABD suç istatistikleri</span></strong></p>
<ol type="1">
<li><span lang="TR">Bureau of Justice Statistics, Prisoners 1925-1985 (Washington, DC: Bureau of Justice Statistics, 1986). Paige M. Harrison and Allen J. Beck, Prison and Jail Inmates at Midyear 2005 (Washington, DC: Bureau of Justice Statistics, 2006).</span></li>
<li><span lang="TR">Zsolt Besci, “Economics and Crime in the States” Federal Reserve Bank of Atlanta Economic Review First Quarter (1999): 39-56; William Spelman, 2000.</span></li>
<li><span lang="TR">Washington Institute for Public Policy, 2003; Spelman, 2005.</span></li>
<li><span lang="TR">Steven Levitt, “Alternative Strategies for Identifying the Link between Unemployment and Crime” Journal of Quantitative Criminology 17 (2001): 377-390</span></li>
<li><span lang="TR">Raymond V. Liedka, Anne Morrison Piehl, and Bert Useem, 2006.<br />
</span></li>
</ol>
<p><strong><span lang="TR">Zimbardo’nun Stanford Üniversitesindeki çalışması</span></strong><span lang="TR"> </span></p>
<ol type="1">
<li><span lang="TR">Schwartz, J. (May 6, 2004). Simulated prison in &#8216;71 showed a fine line between &#8216;normal&#8217; and &#8216;monster.&#8217; New York Times, p. A20.</span></li>
<li><span lang="TR">Zimbardo, P. G. (2004). A situationist perspective on the psychology of evil: Understanding how good people are transformed into perpetrators (pp. 21-50). In A. G. Miller (Ed.), The social psychology of good and evil. New York: Guilford Press.</span></li>
<li><span lang="TR">Zimbardo, P. G., Maslach, C., &amp; Haney, C. (2000). Reflections on the Stanford Prison Experiment: Genesis, transformations, consequences. In T. Blass (Ed.), Obedience to authority: Current Perspectives on the Milgram paradigm (pp.193-237). Mahwah, N.J.: Erlbaum.</span></li>
<li><span lang="TR">Haney, C., &amp; Zimbardo, P. G. (1998). The past and future of U.S. prison policy: Twenty-five years after the Stanford Prison Experiment. American Psychologist, 53, 709-727.</span></li>
<li><span lang="TR">Zimbardo, P. G. (1994). Transforming California&#8217;s prisons into expensive old age homes for felons: Enormous hidden costs and consequences for California&#8217;s taxpayers. The Center on Juvenile and Criminal Justice, San Francisco, CA.</span></li>
<li><span lang="TR">Zimbardo, P. G. (1979). Testimony of Dr. Philip Zimbardo to U.S. House of Representatives Committee on the Judiciary. In J. J. Bonsignore, et al. (Eds.), Before the law: An introduction to the legal process (pp. 396-399, 2nd ed.). Boston: Houghton Mifflin.</span></li>
<li><span lang="TR">Haney, C., &amp; Zimbardo, P. G. (1976). Social roles and role-playing: Observations from the Stanford prison study. In E. P. Hollander &amp; R. G. Hunt (Eds.), Current perspectives in social psychology (4th ed.) (pp. 266-274). New York: Oxford University Press.</span></li>
<li><span lang="TR">Zimbardo, P. G. (1974). The detention and jailing of juveniles (Hearings before U.S. Senate Committee on the Judiciary Subcommittee to Investigate Juvenile Delinquency, 10, 11, 17, September, 1973) (pp. 141-161). Washington, DC: U.S. Government Printing Office.</span></li>
<li><span lang="TR">Zimbardo, P. G., Haney, C., Banks, W. C., &amp; Jaffe, D. (1973, April 8). The mind is a formidable jailer: A Pirandellian prison. The New York Times Magazine, Section 6, 36, ff.</span></li>
<li><span lang="TR">Haney, C., Banks, W. C., &amp; Zimbardo, P. G. (1973). Interpersonal dynamics in a simulated prison. International Journal of Criminology and Penology, 1, 69-97.</span></li>
<li><span lang="TR">Zimbardo, P. G. (1971). The power and pathology of imprisonment. Congressional Record. (Serial No. 15, October 25, 1971). Hearings before Subcommittee No. 3, of the Committee on the Judiciary, House of Representatives, Ninety-Second Congress, First Session on Corrections, Part II, Prisons, Prison Reform and Prisonerís Rights: California. Washington, DC: U.S. Government Printing Offic<strong>e.</strong></span></li>
</ol>
<p> </p>
<p><span lang="TR"></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/11/tarih_sasirmaktir_1.pdf" target="_blank">Tarih şaşırmaktır</a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/11/tarih_sasirmaktir_1.pdf" target="_blank"><img class="alignleft size-medium wp-image-13449" title="tarih_sasirmaktir" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/11/tarih_sasirmaktir.jpg" alt="" width="109" height="141" /></a>Evet… Tarih şaşırmaktır. Atatürk’e şaşırmak, Kürtlere şaşırmak, Lozan’a şaşırmaktır. Geçmişe hayret edip bugüne eleştirel bakabilmek, yarını hazırlamaktır Tarih. Geçmişe değil geleceğe dönüktür amacı. Özetle siyasî bir propaganda aygıtı değildir. Gaz vermek, <strong>“Asker millet”</strong> üretmek, <strong>atalarımızla gurur duymak</strong> için tarih araştırılmaz. Eğer resmî tarihin beyin yıkamasından bıktıysanız bu kitap ilginizi çekecektir… <strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/11/tarih_sasirmaktir_1.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/11/kitap-tanitan-kitap2.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-13292" title="kitap-tanitan-kitap2" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/11/kitap-tanitan-kitap2.jpg" alt="" width="106" height="152" /></a>Kitap okumak… Jean Paul Sartre, Nazan Bekiroğlu, Toshihiko Izutsu, Henri Bergson, Mustafa Kutlu, Dostoyevski, Elif Şafak, Clausewitz, Sadık Yalsızuçanlar, Alber Camus ile sohbet etmek… <strong>Suyun resmine bakmakla yetinmeyen, su içmek isteyenler için var kitaplar. </strong>Mesnevî var, El-Munkızü Min-ad-dalâl, Kitab Keşf al Mânâ, Er-Risâletü’t-tevhîd var.  Elinizdeki bu kitap Derin Düşünce yazarlarının seçtiği kitapların tanıtımlarını içeriyor. Bizdeki yansımalarını, eserlerin ve yazarların bıraktığı izleri. Farklı konularda 44 kitap, 170 sayfa. Zaman’a ayıracak vakti olanlar için… <a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_1.pdf" target="_blank"><strong>Buradan indirebilirsiniz.</strong></a></p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/10/kendi_ulkesini_isgal_eden_ordu.pdf"><img class="alignleft" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/10/kendi_ulkesini_isgal_eden_ordu.jpg" alt="" width="106" height="168" /><strong>Kendi ülkesini işgal eden ordu</strong></a></p>
<p style="text-align: justify;">Hiç bir yeri işgal edemeyen ordular kendi ülkelerini işgal ederler. Çünkü bir ordunun ayakta durması için insan emeği ve maddî destek gereklidir. Beceriksiz ordular disiplinsiz olduklarından <strong>YABANCI</strong> <strong>DÜŞMAN </strong>ile savaşamazlar. Kolayca yenebilecekleri <strong>İÇ DÜŞMANLAR</strong> uydururlar ve bu bahane ile kendi ülkelerini işgal ederler. Başbakan asarlar. Milletvekillerini hapse atarlar. Korumakla yükümlü oldukları halkı işkenceler altında inletirler.  İşgalciler kimseye hesap vermezler. Halkın isyan etmesine engel olmak için <strong><em>“etrafımız düşmanla çevrili”</em></strong> diyerek  <strong>KORKU PROPAGANDASI</strong> yaparlar. Eleştirilerden uzak kalmak için farklı inançlardan ve kültürlerden olan insanların birbirine düşman olması da bu eşkiyaların işine gelir. Bu sebeple terörü destekleyebilir hatta teröristlere silah ve para yardımında bulunabilirler. Okuyacağınız kitap kendi ülkesini işgal etmiş bir ordunun kısa tarihidir. <strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/10/kendi_ulkesini_isgal_eden_ordu.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"> <strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/basin_medya.pdf" target="_blank">Gazetecilik Neden Dibe Vurdu?</a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/basin_medya.pdf" target="_blank"><img class="alignright" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/nouvelle-image.bmp" alt="" width="125" height="180" /></a>Gazeteciler bizi bilgilendiriyor mu yoksa aldatıyor mu?  Gazetecilik galiba dürüstçe yapılmasına imkân olmayan bir meslek. Çünkü birbirine zıt işlerin aynı anda icra edilmeleri gerekiyor: Habercilik, savcılık, komiklik, amigoluk…  Gazeteci kendisine bilgi verebilecek herkesle iyi geçinmek için biraz politik davranmak daha doğrusu yalan söylemek zorunda. Ama aynı zamanda ondan gözü kara bir savcı gibi olayların üzerine gitmesi, iyi bir hâkim gibi dürüst olması da bekleniyor. Bir bilim adamı gibi konuları <strong>derinlemesine irdelemesi</strong> ama sıkıcı olmadan toplumun her kesimini <strong>eğlendirebilmesi</strong>… Gazetecilerden halkı aydınlatmaları isteniyor ama aynı zamanda da halka benzemeleri. Yoksa gazeteleri satılmıyor, TV kanalları izlenmiyor. Bu koşullarda <strong>“gazeteci gibi”</strong> gazetecilik yapılabilir mi? Derin Düşünce yazarları sorguluyor…</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/basin_medya.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak-laiklik.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-11326" title="kapak-laiklik" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak-laiklik.jpg" alt="" width="120" height="169" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/alaturka_laiklik.pdf" target="_blank"> Alaturka Laiklik: “Beni bir bir sen anladın, sen de yanlış anladın!”</a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak.jpg"></a>Türkiye Cumhuriyeti’nde Alevîlere zorla Sünnî İslâm öğretilirken Sünnîlerin başörtüsü devlet dairelerinde yasak. Türk Ordusu’nun istihbaratı camileri ve namaz kılanları fişliyor. Hristiyan Ermenilerin ne kiliseleri, ne yetimhaneleri ne de cemaat lideri seçimleri özgürce yapılamıyor. Rumların ruhban okulları özgür değil. Yahudiler diğer gayrı Müslimler gibi askerde ayrımcılığa uğruyor. Ateistlerin kitapları, internet siteleri yasaklanabiliyor, kapatılabiliyor. Gayrı Müslimlerin alın teriyle biriktirdikleri vakıf malları 1970′lerde gasp edildi, hâlâ geri verilmiyor. Sahi Laiklik neye yarıyor? Bu kitap son yıllarda Türkiye’nin gündemine gelen, birbirinden ayrı gibi duran ama çekirdeğinde <strong>Yobaz Laiklik Meselesini</strong> barındıran konuları ele alıyor.<a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/alaturka_laiklik.pdf" target="_blank"><strong>Buradan indirebilirsiniz.</strong></a></p>
<p></span></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2007/03/14/kotu-insan-uretme/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2007/03/14/kotu-insan-uretme/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
	</channel>
</rss>

